YAKACAĞI GEMİLERİ YOKTU
Dilzar Dîlok

 

Şehit Dilxwaz Dengtav anısına...
O'nu anlatırken dilim varmasa da şehit demeye adını bu onurlu sıfatla yazıyorum beyaz sayfalara. Dilxwaz diyorum şimdi, şehit Dilxwaz. O'nun duruşunu, gülüşünü, yürüyüşünü, konuşmasını, yaşam ciddiyetiyle yüklü derin dalışlarını, hüzünlenişini, kararlı ifadelerini, son sözlerini ve gidişini...

Birer birer anımsıyorum bugün Dilxwazlı zamanları.

Heval Dilxwaz bizim dünyamıza-adamıza, gemisiz gelmiş gibiydi. Yakacağı gemileri yoktu ve alev alev denizlerin içinde bizlere sözsüz veda etti. Elini ağır bir havayla kaldırıp başına doğru selam verdi ve arkasını döndü. Hiçbir geminin yanaşmasına, karasularında hiçbir taşıtın gezinmesine tahammül edemeyeceğini gösterircesine alev alev yaktı denizleri. Gerillacılık sadece gemileri değil denizleri yakmaktır diyorsak eğer Heval Dilxwaz tam bir gerillaydı.
Koçerdi.

Koçerlerin yaşamı çoğu sosyal araştırmacıya olduğu gibi günlük yaşamın esprilerine de çok konu olurdu. "Weki koçeran" deyimi telaffuz edildiğinde direkt bir aşağılama olmasa da giderek simetrileşen, sistemlileşerek ayrışan, sınıflaşan ve analitik parçalılığın ve birbirinden kopukluğun kalesi olan günümüz zihniyetinde dağınıklık, karışıklık, içiçelik ve pasaklılık anlatan bir ima barındırır. Çünkü koçer çocuklar doğar doğmaz doğanın kucağına atılırlar. Hayvanlarla, pınarlarla, otlarla ve kayalarla içiçe bir yaşama gözlerini açarlar. Koçer ana koyunları sağarken bir yandan çocuğunu emzirir. Koçer çocuk ise birlikte süt emdiği, birlikte oynadığı kuzularla büyür. Kürdistan yaylalarını paylaştığı kuzularla kendisi arasında kurduğu empati, yaşamının her alanında oluşur, belirginleşir, yaygınlaşır ve gelişerek onda bir karaktere dönüşür. Heval Dilxwaz da işte bu çocuklardan biriydi. Ve "Weki koçeran" sözü onun için dile geldiğinde bu empatinin zirvesi oluşurdu insanın zihniyetinde. Kendisiyle ağaçlarla, hayvanlarla ve diğer insanlarla barışık bir ifade yerleşirdi kişinin zihnine O'nu düşününce.

Heval Dilxwaz'a bakınca herhangi bir yere bağımlı olmayan, doğanın oğlu oluşu zihnime yerleşirdi. Pratik yürüttüğü Çarçela'yı çok severdi ve pratiğin sonunda Botan'a gidemezse Çarçela'ya gitmekten söz ederdi. Her şeye rağmen O'nun katılımında bağımlılaşmayan bir sevgi yansırdı. Bu özellikler O'nda bir güce dönüşmüştü. Heval Dilxwaz'ı oluşturan, duygusal zekânın sade, net ve keskin gücüydü.

Birçok arkadaş tanımışızdır sade olan ya da keskin ve net. Ama sadeliğin keskinlikle birleştiği ve bunun da bir güce dönüştüğü kişilikler sayılıdır. Heval Dilxwaz'da bu gücü oluşturan, O'nun sadeliği içine yerleşen olguların gerçekleşmeye kilitlenen bir hareketi başlatmasıdır. O'nda birşey hissediliyorsa muhakkak gerçekleşmelidir. Soyut olmamalı, havada kalmamalıdır. Sözün anlamı olmalıdır. Öz-söz bir olmalıdır. Bunu başarma çabası militanın militanlığını gerçekleştirmedeki temel bir mücadele sahasıdır. Kendiyle mücadelesidir. Özü sözle bir kılmak, bu birlik içerisinde eylemiyle kendini varetmek, onurlu ve anlamlı bir kendini gerçekleştirmenin temel koşuludur.

Her insan biriciktir.

Bir diğerinden farklıdır ama biri ile diğerini birbirine yaklaştıran benzerlikler hep vardır. "Diğerleri" dendiği zaman o biriciklerin, tekliklerine rağmen varolan ortaklıkları gelir aklımıza. Bu olgu hiçbir zaman topluluğun içine girenleri aynılaştırmaz belleğimizde. Çünkü hiçbir insan bir diğerinin tekrarı değildir, olamaz, farklılıklarıyla kendini vareder her insan.

Ama Heval Dilxwaz gerçekten de farklıydı. "Diğerleri" bir sıfat olup bir topluluğu oluşturduğunda dahi O farklı olurdu ve içine girmezdi o topluluğun. Çünkü O hep önündeydi diğerlerinin. Ondaki farklılıklar fiziki farklarla başlamış ve kişiliğine de yansımıştı. Erken şahadeti bizi onurlandırdığı ve saygıya, layık olma çabasına çağırdığı gibi acıya boğuyor bizleri. Onun özgürlük mücadelemize yapacağı katkıları düşündükçe hüzünle dolmamak mümkün değil. Çünkü o farklı bir kişilikti. Onun farklılığı doğuştandı. Dört böbreği vardı örneğin. Bu durum koçer yaşamının temizliği ve doğallığıyla bütünleşince O'nun hızlı bir gelişim göstermesini getirmişti. Henüz ergenlik çağı denen yaşına rağmen saçı sakalıyla, oturmuş karakter özellikleriyle o çağı tamamlamış, yetişkin bir insan havasını yansıtırdı.

Yaşamı ciddiye alırdı, ölümü de. O'nda ölüm, zamanı geldiğinde bir anlam yaratarak gerçekleşmesi gereken bir olguydu. Anlamlı yaşamayı belki de yaşadığı anlam derinliği kadar dile getiremezdi ama yaşardı. Yaşama verdiği anlam O'nun alelacele bir yaşam sürmesini getirmezdi. Koşuşturup durmazdı mesela. Ama hızlı yürürdü. Zamanı boş vermezdi. Yaşadığı her anın boş verilmeyecek, dolu dolu yaşanacak olduğuna inandığını belki yazıp söyleyemezdi ama yaşadıklarıyla gösterirdi.

O'nu az da olsa tanıyan her arkadaş birkaç yıl içinde büyük bir gerilla komutanı olacağını söyler ve ona gıptayla bakardı. Gerillada çok eski olmamasına rağmen iki yılda hızla pratikleşmiş ve edindiği tecrübelerle tim komutanı olarak göreve başlamıştı. Heval Dilxwaz için tim komutanlığı zorlayıcı değildi çünkü her işin içinde yorulmadan, sıkılmadan ve bireysel hesaplara girmeden yer alır, yaşadığı ortamda da doğal bir katılım yaratırdı. Ayrıca O'nun olduğu yerde kişi kendini güvende hisseder, yoldaşlığın sarsılmaz birlikteliğini yaşardı. Çünkü Heval Dilxwaz yaşamın kendi yaşamıyla başlayıp kendisiyle sonlanmayacağına inanırdı ve âna yüklenecek anlamın yaşama gerçek değerini vermek olduğunu her an ispat edercesine yaşardı. Karar verdiği gerillacılık yaşamının her anında bu kararlılığı yansıtır ve bu yaşamın gerekliliklerini her şeye rağmen yerine getirirdi. O'nda bireysel engel yoktu. Hiçbir görevde bireysel gerekçe ya da engel oluşturacak hiçbir duruş ve ifade sergilememiştir. Hatta O'nun dışında gerçekleşen ve engel teşkil edebilecek koşulları dahi önemsememiş ya da yok saymıştır. Çünkü O’nda yaşam cesareti, saygı uyandıracak düzeydedir. Bunun için kimisi gözükara, kimi düz der, kimisi de deli. Ama bu sıfatlar O'nun yaşam karşısındaki cesaretini değiştirmez. O neyi, ne için yaptığını bilirdi ve bu konuda tereddütsüzdü.

Heval Dilxwaz henüz bir yıllık bir savaşçıyken katıldığı bir eylemde yaralanmış, elleri-kolları yanmıştı. Ellerinde hala yanık izleri vardı. Derin bir yanmaydı ve izleri kalmıştı. Ama hiçbir şey birlikte ilk eğitimini gördüğü ve birlikte Zagroslar'a geldiği Masiro'nun şahadetinin yüreğini yaktığı kadar yakamamıştı O'nu. Ve hiçbir iz yüreğindeki yoldaş acısının izi kadar derin olamazdı. Masiro'nun şahadeti ardından herkes Heval Dilxwaz'ın kaldıramayacağını, bu acıya dayanamayacağını söyledi. O'nun Masiro'nun şahadetinin ardından gelen beş ay içindeki duruşu zayıf bir kaldıramazlık yerine güçlü bir karşılama ve kararlı bir pratik olmuştu. Eyleme giderken de Önderliğe ve şehitlere intikam sözü verdiğini dile getirdi. 2008 Mayısı'nda Bezele eylemi dönüşünde yapılan havan atışlarıyla şehit düşen Masiro arkadaşa verdiği sözü, 2008 Ekim'inde Bezele eyleminde şahadetiyle ve eylemin başarısına yazdığı zafer sözüyle yerine getirdi. Şimdi bu satırlara Dilxwaz'ı yazmak hem de Masiro'nun şahadetinin ardından Dilxwaz'ı yazmak acı veriyor. Eyleme gidişinden itibaren her arkadaş O'nun adını sevgi, saygı ve özlemle birlikte bir titizlikle anıyordu. Çoğu kez O’nun adını dile getirmekten kaçınıyorduk başına bir şey gelmesinden korkarak.

Kimi zaman hisler, korkunç birer gerçeklik olup yapışır insanın yakasına. Kurtulmaya çalışırsın ondan, düşünmemeye, unutmaya çabalarsın negatif bir dalgalanma olmasın-oluşmasın diye. İşte öyle olmuştuk O'nu beklerken. Ama ne yüreğimize hücum eden hisleri ne de O'nun şahadet haberini engelleyebildik. Şimdi bu satırlar engellenemeyenler ardından yazılan bir borç belgesi, şahadet karşısında yaşadığımız sorgulamaların bilançosu. Bazı durumlarda şahadet bu bilançodaki borç hanesini arttırır. Birlikte şehit düştüğü 11 arkadaş karşılarında saygıyla eğilmemizi getiriyor. Dilxwaz'ın şahadeti bu saygıyla birlikte O'na karşı borçlu olduğum hissini uyandırdı. Yine yarımlıklar çıkmazı. Ama bu kez koşul ve zamanın elvermediği, yetişemediğim yarımlıklar değil, yapabilecek olup da yapmadığım bir şey. Yarım kalan değil yarım bıraktığım. Eksik bırakılan yaşantılar gibi. Söylenmesi gereken ama söylenmemiş bir söz gibi. İnsan aklının zamandan öte, koşullara, havaya, kişilere, durumlara, kısacası her şeye bağlı gelişen bir izafiliği yaşaması onun bir gücü olduğu kadar zayıflığıdır da.

“Gitmek var, dönmek yok” demişti bir arkadaşa. Apocu fedai ruhun en genç bedenlerde nasıl yeşerdiğini, nasıl eyleme dönüşerek zirveleştiğini, zerre kadar tereddüte yer vermeden nasıl düşmanın üzerine yürüdüğünü, yüreğini avuçlarına alıp gelecek nesillere özgür bir gelecek bırakmak için nasıl onurla direndiğini gösterdi.

Zagroslar'da koşulsuz adanışın en sade ifadesi oldu.

Direngen bir yüceliştir Zagroslar.

Direngenlik, sert iklim koşullarında, insanın ayağını yerden kesebilecek rüzgârlara, değişen mevsimlere rağmen erimeyen, üst üste yağan karlara direnen dağların, o kıskanılası yükselişidir.

Direngenlik, yazılmamış tarihimizdeki işgaller karşısında halkımızın baş eğmezliğidir.

Direngenlik, ona uyum sağlamak, karşısında zayıflık ya da üstünlük göstermeden onu anlamak ve doğanın zorluklarına karşı olduğu kadar işgalci düşman güçlerine karşı gösterilen yaşam iddiasıdır. Gerilla bu iddianın zirvesi Zagroslar'da yeni bir direngen yüceliştir. Zagroslar gerilla için katlanılacak, tahammül edilecek ya da sabırla beklenecek bir geçiş alanı değildir. Yüreğe işlenen, vazgeçilmezleri işleyen, kalıcılaşan bir parçasıdır gerillanın. Heval Dilxwaz işte bu gerillalardan biridir. Heval Dilxwaz'da mekânlara bağımlı gerillacılık anlayışı yoktur. Çünkü o çocukluğunda Kürdistan yaylalarını, ırmaklarını, dağlarını gezmiş, görmüş ve yüreğini seyyah rüzgârlarla yıkamıştı. Ve Heval Dilxwaz Zagroslar'da, Çarçela'da o rüzgârı yeniden bulmuştu. Önderliğe layık olmak, Önderliğin en yakın yol arkadaşlarının yanında bir süre kalmak ve ardından Botan'a gitmek en büyük istemiydi. Ama yüreğinde hep bir Çarçela vardı. Yüreğini soğuk rüzgârlarıyla yıkayan Çarçela.

İnsanız ya, umutlanırız işte. Küçük, küçücük ihtimaller dahi soğuk kış günlerinde bizleri ısıtır. Öyle ki bir umut ışığı yakar, tutuşturur yüreğimizi. Dilxwaz'ın Çarçela'da olduğu, yüreğini Çarçela'nın rüzgârlarında her gün yıkadığı düşer kalbimizin üşüyen yanına, ısınırız.

Öyle ya, her Çarçela'da bir ayrı Dilxwaz yaşar. 

 

 


 

 
    ygk_unur@hotmail.com