|
Söz
yazmamızı istiyor. Oysa zaman öyle bir derinliktir ki çoğu kez
sözü yutar. Mekânın genişliğinde kaybolur söz ve sözler. İnsan
hayatını hangi söz tam anlatabilir ki. Hele o yaşam çok aceleci
ise. Kum saatinde zamanın diğer tarafına geçmek için
sabırsızlanan bir kum tanesi ise. O zaman söz artık anlama değer
katmaz. Öyle bir hayatı anlatmak için sözden daha fazlası
gerekir. Söz felsefesiz bir renk, susuz bir ses olma
kabiliyetindedir. Oysa anlam felsefenin, feragatin, içimizdeki
ateşin, suyun ve toprağın gizli bilgisine dayanır. Bunun için
sözler anlama yetmeyebilir. Şehristanı hangi söz anlatabilir
mesela. O sabırsız bir kum tanesi idi. Zamanın ve mekânın anlam
olarak kesiştiği bir anda saatin diğer tarafına geçmek için öne
geçti. Bir gün o saat ters çevrildiğinde yine bizden önde
olacak. Yaşama yine ilk o akacak.
O Nuh
peygamberin şehri Cizrede doğdu. Buğday başakları sararınca
doğmuş, öyle dermiş annesi. Doğduğu tarihe değil, şehrinin doğuş
tarihine âşıktı. Bunun için kendini bir tarihe adamakta hiç
tereddüt yaşamadı. Tufanla silinebilecek karanlık bir tarihe
karşı durabilme cesareti de bu şehrin mirasıydı. 16 yaşına değin
bu mirası gizli gizli yüreğinde taşıdı, ta ki 90lı yıllarda
serhildanlar Nuhun kentinde sel oluncaya değin. Kendisi bu
günleri şöyle anlatıyordu:
İnsanların
öfkesi küçük bir kıvılcım gibi görünüyordu. Sonra bir yangına
döndü ve bu yangını başlatan bir kadındı. Nuhun gemisini
Cudiye vuran dalgalar gibi Bêrivan yoldaşın şahadeti de beni
Zağroslara vurdu.
Artık
Şehristan yoldaş Cudiye ve Botan dağlarına olan sevgisini
Zağros patikalarına yazacaktı. Tarihe anlam verme çabası burada
başladı. 1992 yılında yaşanan ihanet savaşına Çukurca
cephesinden katıldı. Bu savaş Kürt nedir sorusuyla erkenden
boğuşmasını sağladı. Kendi sözleriyle:
Kürdüm
demekle Kürt olunamıyor. Bazen, hatta çoğu zaman Kürtlerin
içinden çıkan silahlar namlularını ve nişangâhlarını halkımızın
üzerine çeviriyor. İşte 92 Güney savaşı böyle bir savaştı.
Tıpkı Mem ile Zin arasına giren Beko gibi onlarda halkımızla
özgürlük arasına giren karaçalıydılar. Anladım ki önce bunlar
sökmek gerekir. Çünkü Zin Bekonun ihanetinden dolayı zehri
içti, Bêrivan jandarma çemberinde vuruldu, Bêritan peşmergelerin
savaşında kendini kayalardan attı. Aşkların önüne dikilenler
demek ki bunlardı.
Gördüklerine anlamlar yükleyerek yalın cevaplar veriyordu
sorularına. Hakikati ararken hak olan Kürtlüğün kim olduğunu
sordukça toplumsal gerçeği anlamlandırmaya çalıştı. Hak olana
hayranlık yalan olana öfke duyuyordu. Hakikatinden kopmuş olan
her şeye karşı tavırlıydı. Tıpkı ailesi gibi. Ailesi Cizrenin
sayılı ailelerindendi fakat mücadeleye uzak oluşları onda öfke
uyandırıyordu. Her fırsatta onları yine kendi deyimiyle gafil
Bekolar olmaktan kurtarmaya çalıştı. Küçük çerçeveleri kırarak
bir halkın tablosunda motif olmaya aile-aşiret kavgası vererek
başladı.
Şehristan
yoldaş, 7 yıl boyunca Zağrosun o gizemli ama sert güzelliğini
soludu. Botanın Kürdistanın kalbi olduğunu biliyordu. Fakat
Zağrosların insanlığın beşiği olduğunu hissetmişti. Bunun için
Zağroslara bağlandı. Zağroslar da yaratılan kültür,
Mezopotamyalı kadınların 5000 yıla rağmen yüreğinde gizlediği
yazılmamış ama yaşanmış bir kültür. Özgürlüğün, emeğin,
eşitliğin, yaratıcılığın, adaletin kültürü Şehristan yoldaşın
emeği, cesaretli, fedakârlığı bu kadar güçlü sarmasının nedeni
olan kültür. Onu tanıyan tüm yoldaşlar şunu söyler, Çalışmaktan
korkmayan, emek vermeyi seven, hiçbir zaman hak ettiğinden
fazlasını istemeyen, adaleti herkes için isteyen biriydi. O,
alıp vermek, üretmekle hak etmek arasındaki ilişkiyi ruhuna
gizlenmiş tanrıçaların kanunlarıyla kuruyordu.
İlk kez Zağroslarda bu
tanrıçaların isimlerini duydu. 97-98 kışında 2 taburluk kadın
gücüyle Gaddarê alanında üstlenmişlerdi. Gaddarê, ismini kışın
sert fırtınalarından, gaddarlığından almış bir Zağros yamacı. O
kış o yamaçta narin kardelenler, ateş topu olacak ceylanlar
Gaddarê fırtınalarıyla boğuştular ve İskendere yol vermeyen
karları baharla beraber yendiler. Gaddarêdeki bu gücün bizim
açımızdan çok farklı bir anlamı var diyen Önderliğimiz Zağros
yamaçlarını 5000 yıldır kaybettiklerimizi aramanın mekânı olarak
göstermişti. Şehristan yoldaş buralarda duydu İştarı, tanrıça
anayı.
Gaddarê
Şehrıstan yoldaşın yaşamını her yönüyle değiştirdi. Bir hazine
arayışının sözleşmesini Berwar ve Rojbin yoldaşlarla burada
yaptı. 24 Aralık 1998 tarihinde Vanda fedai eylem yapan Berwar
yoldaşla aynı takım yönetiminde yer almışlardı. Aralarındaki
yoldaşlık Nasıl Yaşamalıyız? sorusunun tartışmalarıyla
güçleniyor, birbirlerini duydukları sevgi derinleşiyor,
hesapsızlık ve adanmışlıkta sözleşmeye kadar ulaşıyordu. O bunu
şöyle anlatıyordu:
Rojbin
arkadaş diğer taburda Bölük komutanıydı. O gece bir toplantı
için bizim tabura geldi. Gece Berwar arkadaşın mangasında
oturduk. Tüm gece Önderliği konuştuk. Herkes yattıktan sonra
tartışmaya devam ettik. Berwar arkadaş, Zilan gibi kendimi
vermek istiyorum dedi. Rojbin arkadaş böyle bir günü
özlüyorum dedi. Berwar arkadaşın elini tuttu. Ben de dedim.
Fanusun ışığında birbirimize baktık sanki gözlerimizde el ele
tutuşup söz verdik.
Belki de
gözlerde sözleşmek Zağros tanrıçalarından kalma bir gelenekti.
Rojbin, Berwar ve Şehristan yoldaş sözün anlamsız olmayacağı
eski bir geleneği yerine getirmişlerdi. Yazılmamış bir geleneği
hissediyorlardı, gizli bir pusula gibi hayatlarını o gelenek
yönlendiriyordu. Öyle olmazsa, 5000 yıllık hırsın, bencilliğin,
zalimliğin rüzgârlarından yaratılmış bu ataerkil çölün ortasında
vaha olmaya kendilerini nasıl adayabilirlerdi ki!
Gaddarênin
fırtınaları umutlu baharları besliyordu göğsünde.
Şehristan
yoldaş bu umuttan payını alıp Botan yollarına düştü. Botan onun
için bir özlemdi. Bir göçmen kuşun her iki yuvaya duyduğu özlem
gibi, Zağros ve Botan sevgisini yüreğinde beraber taşıyor,
hiçbir kıyaslama yapmıyordu. Cudiye gitmek istiyordu fakat
düzenlemesi Gabara yapılınca hiç gücenmeden gitti. Bu onun
halkın taş üstüne taş koyduğu her alanı yuva, yurt görmesinden
kaynaklıydı.
Onu
gördüğümde Gabara gelişi bir ay olmuştu. 1998 yılının Eylül ay
idi. Bu kısa süreye rağmen yıllarca yaşamış gibi yoldaşları ve
araziyi tanımıştı fakat kendisi için belirlediği rotayı hiç
yitirmedi. Bundan dolayı 9 Ekimle başlayan komplonun ilk
günlerinde bireysel eylem için öneriler yaptı. Cizre bir kadının
eylemi ile serhildanlara kalkmıştı, yeniden bir kadın tüm
varlığını ortaya koyarak Cizreyi serhildanların Cizresi
yapabilirdi. Koşullar elvermediği için eylem önerisi
gerçekleşmedi.
Şehristan
yoldaş Rojbin arkadaşın mektuplarını çantasında taşıyor, sürekli
okuyordu.
Zaman
geldi geçiyor. Rojbin ve Berwar yoldaşlar eylemlerini yaptılar.
Arkadaşlarım sözlerine göre yaşayan kadınlardı. Sıra bende.
Sözüm var diyordu.
Gerillaya
hiç sakınmadan tüm bereketini veren Gabar arazisinde o kış her
ay bir çatışmayla geçti. Fakat sanki öfkelerin büyüğünü geleceğe
saklamış gibi, günleri sakin adımlıyorduk. Her adımımızda
tarihten direnişten konuşuyorduk, Gabarda karşılaştığımız
kaleler, sarnıçlar burada yaşanan tarihe çekiyordu bizi. Agit
arkadaşın şehit düştüğü Meydin köyü, yaptığı sığınaklar, ismiyle
anılan mağaralar direnişleri hep yad etmemizi sağladı. Bir de
boşaltılmış köyler. Gabarın tüm köyleri 94 yılında
boşaltılmıştı. Sadece bu bile bir gerillaya mücadele gerekçesini
hatırlatıyordu. Şehristan yoldaşla boşaltılan Basret köyünün
içinden geçtiğimiz bir gün yerde gördüğü çocuk ayakkabısını
eline almış hüzünle yıkılmış evlere bakıyordu. Bu çocuklar
artık ağlamamalı, onlara güzel günler bırakmalıyız, öyle değil
mi? diyerek ayakkabıyı duvarın oyuklarından birine
yerleştirdi. Sanki bir gün bir çocuk gelip giyecekmiş gibi
sakladı. Köyün dışına çıktık döndü ve sanki bir çocuk
ağlıyor değil mi? Onu susturması gereken anası da ağlıyor.
Onları güldürecek olanlar bizleriz, bizler eğer biz olmaya
kendimizi verirsek. O an orada hiçbir ses yoktu. O sesi
yüreğinde duymuştu. Halkın acılarını hissediyordu. Bize
yüreğinin sesinden hikâyeler, masallar anlatırdı. Mem û Zini,
Cembeli û Binevş ve diğerlerini. Hep soruyordu neden bu aşklar
bu kadar hüzünlü, neden hep ayrılıklar var. Mem ile Zinin
arasına, Adule ile Dervişin arasına, çocukla köyü arasına ve
halkımızla özgürlük arasına giren kim? Bu bir kader mi?
O gün, o
kara gün, günün yüzü hep yağmur, gök bir yas puşisi bağlamış
gibi karabulutlarıyla kaplıyor üstümüzü. O gün her zamanki yalın
günlerimizin ötesinde bir şeyler vardı. Sabah BBCde Önderliğin
Kenyada olduğu haberinin verilmesinden olsa gerek. Sanki bir
baykuş ötecek ve uğursuzluk saracak göğümüzü. Baykuş öttü, gök
kara puşiyi üzerimize düşürdü. Bir tufan kopsaydı, bir yanar
dağ alevlenseydi, lav dalgalarına eriyip karışsaydık
tutamadığımız sözlerle ve bent olsaydık o zalimlerin hükmü
önünde diye geçirdi yüreğinden her gerilla. Şehristan yoldaş,
zalimlerin, komplocuların hükmüne karşı bent olmanın sözünü,
halkının hükmü olma sözünü Rojbin ve Berwar yoldaşlarla
vermişti. Hepimiz toplantı yerine doğru ilerledik, o kafileden
bağımsız arkadan geliyordu. Yüzünden, gözlerinden binlerce
tabloya esin olabilecek anlamlar gelip geçiyordu. Bin yıllardır
çatlamayı bekleyen bir öfkenin sancısı, bir tayın koşma arzusu,
bir annenin bebeğe olan şefkati, namlunun mermiyi özgür kıldığı
anın kıvılcımı. Hepsi yüreğinden yüzüne vuran, saklanmış ama
yaşanmaya hazırlanan istekler.
Toplantı
yerinde ilerleyen zamanı tutup tarihten hesap sormayı
bekledikleri bir pusudaymışçasına oturuyordu herkes. Şehristan
zamanı yakaladı. Yazılmış tarihlerin ve yazanların önüne geçip
intihar eylemi yapmayı öneriyorum dedi. O yaşadığımız
ana kendi sözünü yazdı. Zağroslarda olduğu gibi Rojbin ve
Berwar yoldaşların gözlerinde tekrar sözleşiyordu.
Şehristan
yoldaş eylem önerisinden sonra altı gün daha Gabarda kaldı. O
altı gün bir romanda anlatılabilecek kadar uzun, ama ona
dayanamayacağımız kadar kısaydı. Geceleri mektuplarını
yazıyordu. Mektuplarını yazdığı naylon manga tabiatın
darbelerinden nasibini epey almıştı. Her yerden rüzgâr esiyor
mektuplarını yazdığı sayfaları uçuruyordu. Yağmur damlaları
naylonun yanmış yerlerinden içeriye girip yüzümüze vuruyordu.
Her şey sanki o 15 Şubatın kara gün olduğunu hatırlatmak için
keskin, karanlık, soğuk ve acı vericiydi. Heval Şehristan o
gecelerde yağmura naylon mangayla, karanlığa ise mumla meyden
okuyarak mektuplarını yazdı. Esen rüzgârlar mumu neredeyse her
kelimeden sonra söndürüyordu. Şehristan yoldaş, elindeki çakmağı
hiç bırakmadan ve bıkmadan rüzgârla eğilen bir buğday başağı
gibi eğilip mumu yakıyordu. Sanki bir azizeydi ve mumu her
yakışında, uygarlığın üzerimize bıraktığı günahlar eriyor,
mangamız mabetlerin huşusuna bürünüyor, rüzgârlar bu mistik
havaya eşlik edercesine hafifleyip ezgiye dönüşüyorlardı.
Gecenin karanlık koynu sözleri yaktığı mum ve gülüşündeki o
masum hilalle aydınlanıyordu. Sözleri yüreğinin o gizlenmiş
ışıltısı yeryüzüne çıkmayı başarmış bir pınar gibi kelimelerine
vuruyordu. Sorduğu tüm soruların cevabını kendisi veriyordu.
Zinin Meme neden kavuşamadığına, Aduleyi dağlara çıkaran
ayrılığa ve bugün halkımızın çektiği acılara anlamlar veriyordu.
Şöyle diyordu, bu kadar acıya neden olanlar, bunca ayrılığı
yaratanlar kendilerini dünyanın efendisi görüyorlar. Acı
çektirdikleri insanların, insanlığın teslim alınabileceğine
inanıyorlar. Bunun için bize de gelin teslim olun çağrıları
yapıyorlar ve mektubunda şöyle cevap verdi o çağrılara:
GELİYORUM AMA ATEŞTEN BİR TOP OLARAK GELİYORUM.
Eskiden
eğer hakikat bir arayışsa neden her arayış bir nihayete varmaz
ki diye sorardım kendime. Heval Şehristana her baktığımda,
arayış, menzilin dışına çıkmakla buluyor hedefini diye bir his
düşerdi yüreğime. Onu şimdi her düşündüğümde aramanın bulmaktan
daha önemli olduğunu ve onun bulduklarını nihayet saymadığını
anlıyorum. O arayışçıydı, her şeyi hissederek büyük bir aşkla
anlamaya çalışıyordu. Arama aşkı bulma aşkıdır ama bulmanın
kendisi değildir. Buldum dediğin an kaybetme anıdır.
Heval Şehristan eylemi için mektuplarını yazarken hazırlık
yaparken dahi hiç buldum demedi. İçinde hala kanat
çırpmayı öğrenmeye çalışan bir kuş yavrusunun coşkusu vardı. Bir
sona değil yeni bir başlangıca gider gibi hazırlandı. Sanki uzun
bir yol yürüyüşüne çıkacak gibiydi. Evet, aslında gözlerin göre
bildiği, çok az yüreğin hissedebildiği menzilin ötesindeki bir
yola çıkacaktı. Bunun için sabırsız bir kum tanesi gibiydi.
Saatin diğer tarafına geçmek için coşkuluydu.
Onu tabur
olarak yaptığımız bir içtima ile uğurladık. Taburun tekmili ona
verildi, o komutanımızdı çünkü. Hakikat yolu zorludur,
kasırgalar, uçurumlar, yangınlar yürüyenleri hep caydırmak
ister. İnsanoğlu bazen dönüp arkasına bakmak ister, caymak
ister. Eğer yolda ışık olanlar varsa geriye dönmekten alıkoyar
insanı. Maşuk aşığın, âşık maşukun yolunu aydınlatır. O bizim
yolumu aydınlatan hem âşık hem maşuktu. Hem âşık hem maşuk olan
Şehristan heval içtimaının önüne gelerek sade ama seçkin edası
ile gülümseyerek şöyle söyledi:
Ben
Başkan Aponun bir militanıyım, kendimi ondan bir parça haline
getirip ona layık olmak istiyorum, siz yoldaşlarıma ve
komutanlarıma layık olmak istiyorum.
BIJİ
SEROK APO
Bu sözlerin
ardından arkadaşlarla vedalaştı. Törenden sonra onunla
bir müddet yürüdük. Ayrılacağımızda bize dönerek beni
unutabilirsiniz ama bu halkın acılarını ve Önderliğin esaretini
asla unutmayın diyerek gitti.
Bizden
ayrılıyordu ama kendi zamanını bulmuştu. Eylem yapmadan bir gece
önce Şehristan yoldaş yeni doğmuş bir bebeğe Demhat adını
veriyor. Zaman geldi. O yüreğinin inceliklerinde yaşadığımız
çağın, tanrıçaların kanunlarıyla yaşama çağı olduğunu anlamıştı.
Bu kanunlardan biri özgürlüğün, eşitliğin, adaletin, önünde
dikilen engeller, ister bizden ister dışarıdan kaynaklı olsun,
hiç gözünde büyütmeden, hep böyle olacak demeden onları
kaldıracak bir yürüyüşü yapabilecek güce ulaşmaktır. Şehristan
yoldaş 4 Mart günü saat 14.15te Batman Merkez Polis Karakoluna
doğru yürürken bu kanunu adımladı. Ve bizden ayrıldı. Belki de
ebediyen bizimle kaldı demek daha doğru olur. Çünkü o Botandan,
Zağrostan, türkülerden, efsanelerden, ateşten, topraktan,
sudan, gerilladan ve Önderliğin destansı çalışmam dediği
kadın militan yaratma çabasından topladığı benliğini, hakikat
yoluna, halkının özgürlüğüne bağışladı. Bunun için her özgürlük
isteminin ruhunda var olacak. O bir kum tanesi idi. Hakikat
yolunda sabırsız bir kum tanesi.
Şehristan
gibi yürürken ölüm ancak kum saatinde saatin diğer yarısına
geçmektir, ölümü yenmektir. Ve o saat bir gün ters çevrildiğinde
yine önde olmak, yaşama ilk akanlardan olmak demektir.
Zaman
geldi geçiyor. Rojbin ve Berwar yoldaşlar eylemlerini yaptılar.
Arkadaşlarım sözlerine göre yaşayan kadınlardı. Sıra bende.
Sözüm var
Onu şimdi
her düşündüğümde aramanın bulmaktan daha önemli olduğunu ve onun
bulduklarını nihayet saymadığını anlıyorum. O arayışçıydı, her
şeyi hissederek büyük bir aşkla anlamaya çalışıyordu. Arama aşkı
bulma aşkıdır ama bulmanın kendisi değildir. Buldum
dediğin an kaybetme anıdır. Heval Şehristan eylemi için
mektuplarını yazarken hazırlık yaparken dahi hiç buldum
demedi. İçinde hala kanat çırpmayı öğrenmeye çalışan bir kuş
yavrusunun coşkusu vardı. Bir sona değil yeni bir başlangıca
gider gibi hazırlandı. Sanki uzun bir yol yürüyüşüne çıkacak
gibiydi.
Newroz Batman
|