| |
|
8.Mayıs.2008'de Bezele
eylemi dönüşünde havan atışlarıyla şehit düşen Masiro Faraşin
arkadaşın anısına... |
Dilzar
DİLOK
Mayısa yazdığım kaçıncı acıdır bilmiyorum. Ama 10 Mayıs'a yazdığım
ikinci acı bu. Birincisi Bahtiyarın şehadetiydi. Bu ikinci, belki de
üçüncü
Ne çok gözyaşıyla yıkıyorum yüzümü.
Meğer ne çok hayal kurmuşum
Ne çok yanılırmışım meğer diyorum yine.
Sevginin öldürücü, kahreden, eriten acısıyla yüzleşmek ne zormuş meğer.
Sevginin mutluluk demek olmadığını, mutlak huzuru, sevinci, gönül
rahatlığını yaratmadığını bir kez daha acıyla, gözyaşıyla, yürek
yangınıyla gördüm, bildim. Tüm bunlar Masironun son nefeslerinde
benliğime hücum eden hislerin bir parçasıydı.
Sevgili Masiro,
Sarı papatyalar toplamıştım
sana. Eylem dönüşünü, zaferini kutlamaya. Çiçekler yavaş yavaş soluyordu
sana gelirken. Sen yavaş yavaş soluyordun. Herkese seni anlatarak,
herhangi bir konuda dahi senden söz ederek, uzaklarda olduğun anlarda ve
mekanlarda seni yaşatmaya, özlemimi gidermeye çalışıyordum. Son
konuşmamızı, kizwan tespihini verdiğin günü, yılanları nasıl yakalayıp
bıraktığını, o incecik dal gibi bedenine yerleşen iradenle taşıdığın
cephaneni
Ve daha bir çok şeyi. Yani seni, bir bütün bendeki seni
anlatıp duruyordum. Seninle kısa bir zamanda ne çok anı biriktirmişim
meğer belleğime. Anıların sarnıcı seninle dolmuş yüreğime. Oysa sana
ulaştığımda, elimde, tanrıdan yalvarmaktan başka bir şeyin kalmadığını,
çaresizlik içinde, acıyla gördüm.
Acının insaflısı mı olur
diyeceksin ama insafsız bir acıyla, hiçbir avuntuya yer vermeyen, bedel
kabul etmeyen bir çaresizlikle, kendimi bahşetsem dahi vazgeçmeyecek
inatçı bir ölüm elçisiyle karşı karşıyaydım. İnan, elimden hiçbir şey
gelmiyordu. Ağlıyordum sadece, nefes alışverişini sayıyordum. Sesime ses
vermeni bekliyor, beklerken dualar ediyordum. İnanmadığım tanrıların
önünde yalvarmaya, senin için kendimden bir bedel vermeye çağırıyordum
onları. Tek kelime edemedim o anda. Yaşamda bakma konuşkan olduğuma. Çok
konuşuyorum, çok da ifade ediyorum kendimi ama dile gelmeyenlerin çok
daha fazla şey anlattığını düşünmüşümdür hep. Ondandır. Tek bir kelime
edemedim. Sadece ağlıyordum. O anın hükmüdür sanırım adın geçince
tutamıyorum kendimi hâlâ. Aynı acı ve çaresizlik ırmağına düşüyorum adın
her anıldığında. Hem de yüzme bilmeden.
Az önce bir halay türküsü
çalıyordu, ezgisine bıraktım kendimi.Gözlerimi kapadım, birlikte halay
çekiyorduk. Bir gerilla halayında yan yanaydık.
Gülerek, ağız dolusu
gülerek hem de coşkuyla
İlginçtir binlerce yıllık halaylarımız
gerillayla var olmuş gibidir. Gerillasız halay gerçek değilmiş gibi
gelir hep bana. Şimdi göz kapaklarımın ardında bu var oluşta sen
de
yerini almıştın. Gülerek ilerliyordun.
Sevgili Masiro,
21 yaşında olduğunu
söylediğinde inanmıştım sana. Oysa bu gün siciline baktım. Masiro
Faraşin, Mecit Timur ve 18 yaşında olduğunu öğrendim. Sözlerin, şımarık
çocuklar edasıyla, gözleri gülerek dile getirdiğin sözlerin geldi
gözlerimin önüne. Kahretsin, her konuşmamız, yüzlerce, binlerce kez
geliyor aklıma. Yetmiyor. Hayalin gelip gözlerimin önüne konuşuyor,
gülüyor, halay çekiyor.
Biliyorum, bunların hepsi
çaresiz benliğimin seni yaşatma girişimleri.
Ayağından parça almıştın ve
üzerine basamıyordun.
Dilbîrîn, tu lingê xwe nade min? demiştin son saatlerde. Dilbîrîn
yerine Dılzar deseydin, belki tanrılar kabul ederdi isteğini. Kabul
ederlerdi sana bedel beni. Bu yaralı, bu günahkar ve tövbekar, bu senin
tertemiz yüreğine kurban bedeni, bu ölüm elçisiyle karşılaştığın anlarda
kıymet-i harbiyesi olmayan gerçek arayışçısını...
Susuyorum yine. Solgun susmalara
gömülüp kalıyorum.
Çiçekler soldu,
Soldu
Ve soldu
Senin için topladığım çiçekler
seninle soldu. Ve şimdi çiçek kurusu gitmelerin acısına bıraktı yerini.
Bir demir soğuğuna
Paslı ve derin
Papatyalar birer birer bıraktı
yaprağını yanı başına. Sonrası bir solgunluktu ve yayıldı zamanımıza.
Mayıslı gülüşlere açılmıştık
birlikte. Yeniden doğar gibi karşılamıştık 4 Nisanı. Yüreğimize dolan
coşku ırmaklarını birlikte katmıştık özgürlük mücadelemizin denizine.
Şimdiyse bir sonbahar sarısı doluyor içime, damla
damla
Sen, son soluğunla, doluyorsun içime.
İnanmıyorum ya da kabullenemiyorum demek öyle anlamsızlaşıyor ki.
Yaşadığım her anıma, aldığım her nefese, dudağımdan dökülen her sözcüğe
yerleşiyorsun. Öyle küçüksün, öyle yaşanmamışlıklarla dolu, henüz yarım
bile olamayan...
Küçüksün
Ama giderek büyüyor ve dünyama doluyorsun.
İlktin diyorum. Neyin ilki
olduğunun ifadesini düşünüyorum. Neyin ilki? Bir bambaşkalık vardı, bir
farklılık, ayrıcalık. Tam çözülemeyen ama yaşantılara dolan ve yokluğu
hemen belli olan bir dopdoluluk. Olmadığında özlem, hatırlayış, anmak ve
anlatmak. Özlem duygusu insanın duygu haritasını çırılçıplak ortaya
seren bir gerçeklik. Dile gelsin ya da gizlensin, bu böyle. Tanımak,
paylaşmak ve birlikte bir yaşamı hissetmek için acele etmek. Zamanın
sonsuzluğunda bizlere bahşedilen küçük aralıklarda sonu kutsal sevgilere
ulaşacak patikalar oluşturmak, o patikalardan gidip gelmek
Bazen
severken katlettiğimi düşünüyorum. Sevgi çaylağı olduğumu bir kez daha
anlıyorum. Yol arkadaşlarıma olan sevgimi nasıl ifade edeceğimin
beceriksizliğini öyle çok yaşıyorum ki. Bunu yapmıyor değilim ama
yetmiyor, hissediyorum.
Masiro bunlardan biri. Onun zayıf , çelimsiz
denilebilecek kadar zayıf fiziğine rağmen güçlü duruşu, özüyle
katılması, yaşam coşkusu, yaşamın her şeyine katılımındaki o kendinden
taşan adanma duygusu, hesapsızlığı, çocuksu saflığı bende hem saygı
uyandırıyordu hem de ona karşı bir sevgiyi besliyordu. Şimdi bunları
yazmanın acısı O'nun 8 gündür bizden uzak oluşudur. Ama az da olsa bu
sevgiyi O'na hissettirdiğim için de mutluyum. O, sevildiğini biliyordu.
Gidip de geç döndüğü görevlerden O'nu merakla, sabırsız bir heyecanla
beklediğimi görüyor ve bunun bir sevgi ifadesi olduğunu hissediyordu.
Son görüşmemizde gözlerim
dolmuştu. Üzülmeyeyim diye çabucak ayrıldı yanımdan. Saldırı
grubundaydı. Bir gün önce vedalaşmıştık ve çok ağır bir atmosferde
tespihini bırakmıştı yanıma. Sonraki gün bir görev için gelmişti yine,
tekrar tokalaşıp vedalaştık. Kendisine dikkat etmesini söyledim.
Geri döneceğim dedi.
Ve sözünü tuttu. Eylemden sağ
salim döndü ve neredeyse ayrıldığımız noktaya kadar da gelmişti.
Neredeyse
Ateşe koşan bir kelebek gibiydi. Ya da baharın gelişini karşılayan
kırlangıçlar
Kırlangıçlar uçardı.
Demir kapının gıcırtısı yaz aylarında kesilirdi. Sonuna kadar açık
kalırdı kapılar gece gündüz. Yazın gelişiyle birlikte açılırdı kapılar
kırlangıçlara ve serin esintilere. Kırlangıçlar gelir, salona girer, bir
dönüş alır, sonra da gagalarıyla taşıyıp getirdikleri çalı-çırpılarla
yaptıkları yuvalarına girerlerdi. Her gelişte ağızları dolu olurdu.
Çığlık çığlığa bağrışan yavruların sesinden anlardık geldiklerini.
Anneleri henüz görünmeden anlarlar ve şenliklerle karşılarlardı bu
gelişleri.
Kırlangıçlar uçardı.
Uzanıp saatlerce onlara bakardım. Onların yaşamına yerleşmiş gibi
yaşamım, izlerdim onları, onlarda bulduğum kendimi. Onlarla, onları
yaşardım. Gözlerimi kapattığımda yavruların açık ağızları gelirdi
gözlerimin önüne. Her sessizlikte onların açlığını duyumsardım. Her
mutlulukta bir birliktelik, bir kavuşma var sanırdım. Her şenlikte anne
kırlangıçların gelişini duyumsardım.
Şimdi gidenlerimizi
beklerken, kendimi o kırlangıç yavrularında görüyorum. Yaşamın,
bekleyişlere kilitlendiği anlarda, hem de kanatsız, uçmaksız, çaresiz
bekleyişlere sığınıyorsam, yavru bir kırlangıçtan başka neyim ki!
Gidenler, apaçık gözleriyle, gencecik fidan boylarıyla son
nefeslerini vererek gidenler
Gidenlerin sonuncusu, Masiro, canımdan bir
parça gibi, canımdan öte yoldaşımdı. Koparıldığında o parça, uzun süre
kendime gelemediğim, küçük komutan.
Bu gün bir başka gün. Ama aynı sensiz, aynı senden uzak, aynı
kalabalık yalnızlıklara boğulan bir gün. Bu gün bir resmini gördüm. Yine
iri iri açmıştın gözlerini, öyle sade bir güzelliğin ortasındaydın. İşte
şimdi, şu anda, yüreğimizin en canlı hücresinde, bizimleydin. Özlüyorum
seni genç bisivingçi.
Devrimci Selam ve Saygılarımla
|
|