|
Duruşma
Hakimi- Duruşma tehir edildiği belli gün ve saatte. Sıkıyönetim
komutanlığı 2 Nolu Askeri Mahkemesi. Mahkeme Heyeti, İddia
Makamı ve tutunakta bir değişiklik olmakszın mahsus salonda
toplandı. Oturum açıldı, yoklama yapıldı.
Siirt-Batman grubu tutuklu
sanıklarının hepsinin getirildiği görüldü. Serbest olarak
yerlerine alındılar. Tutuksuz sanıklardan hiçbirinin gelmediği
görüldü.
Sanık vekillerinde: Avukat
Nevzat Helvacı, Hüseyin Yıldırım, Hüseyin Avni Altay ve Süleyman
Yeterin de geldiği görülerek yerlerine alındılar.
Duruşma Hakimi tarafından sanık
Mehmet Hayri Durmuş Arkadaş çağrıldı:
SANIK MEHMET HAYRİ DURMUŞ
SORGUSUNDA:
Duruşma Hakimi- PKK örgütünün
Merkez Komitesinde görevli olduğunuz aynı zamanda kurucu üye
olarak bulunduğunuz. 6136 sayılı Kanuna aykırı davrandığınız
adam öldürmeye azmettirdiğiniz iddia ediliyor.
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş- Ben
Kürdistanda bağımsızlık ve demokrasiye öncülük etmekte olan
Partiya Karkeren Kürdistan örgütünün bir üyesiyim. Başından beri
bu hareketin faaliyetlerinde bulundum, daha grup aşamasındayken
çalışmalarına katıldım ve partileşme sürecinde yine fiilen
çalışmalara katıldım, kuruluş toplantısında bulundum. Daha sonra
Partinin Merkez Komitesine seçildim. Partinin Merkez Komitesi
üyesiydim, doğrudur. Diğer iddiaları zaten ileride ifademi
verirken tek tek üzerinde duracağım, izah edeceğim. Adam
öldüremeye azmettirme diye bir iddia var. Bunu şu anda hemen
belirteyim, öyle özel bir karar vermeşliğim yoktur. Özel olarak
bir eylemi azmettirici bir konumum olmamıştır. Bu iddiayı
şimdilik hemen deddedeyim. İfademe biraz sonra geçeceğem, şu
anda iddianame üzerinde biraz durmak istiyorum. Diğer
arkadaşlarım gibi ben iddianamede belirtilmiş olan bazı yanlış
noktalara değineceğim. Bunlara değindkiten sonra ifademe
geçeceğim.
Duruşma Hakimi- Şimdi, sizden
daha önce Mazlum Doğan iddianame üzerinde durdu. O noktalara
aynen katılıp katılmadığınızı; yani fazladan olmasın istiyoruz.
Onların dışında....
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Mümkün olduğu kadar toparlayacağım. Konumum gereği ben bazı
diğer arkadaşlarımdan farklı bir takım açıklamalarda bulunmak
durumundayım.
Duruşma Hakimi- Peki.
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Daha doğrusu arkadaşlarımın söylediklerinin çoğuna katılıyorum.
Burada yalnız Mazlum Doğan Arkadaş değil, başka arkadaşlarım da
açıklamalarda bulundular, onların tümümün açıklamalarına
katılıyorum; fakat, kendim özellikle o arkadaşların
belirtemedikleri veya bilmedikleri çeşitli hususlarda, beni
tatmin edici olmadığı için o konulrada açıklama yapmak
istiyorum. Onun için, ben de benzer hususlara temas edeceğim;
fakat biraz değişik olacak.
Duruşma Hakimi- Yalnız kısa
kesin.
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Tamam, mümkün olduğu kadar kısa keseceğim. Birinci olarak
belirteceğim nokta; İddia makamının veya mahkememinin bizzatihi
kendisine yönelik olacaktır. İddia makamı ve dolasıyla mahkeme
hareketimizi yargılarken veya değerlendirirken politik
davranmamaktadır, yani hukuki prensiplere bağlı kalmaktan
ziyade, politik tavır takınmamaktadır. Niçin böyle davrandığını,
bazı delillerle ortaya koymak istiyorum. Bir defa mahkeme malum,
bir özel mahkemedir. Bunu hepimiz biliyoruz. özel mahkemelerin
diğer mahkemelerden ayrılan bir yanı vardır ki, en temel farkı,
özel mahkemeler kuruldukları dönemlerde mevcut yönetimin
politikasını aynen uygularlar veya o politikayı yargı
organlarında icra ederler.
Duruşma Hakimi- Bu, senin
kanaatin.
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Evet, elbette benim kanaattim, kendi düşüncelerimi izah
ediyorum. O halde, devletin bize yönelik politikası nedir?
Mahkeme bizi bu acıdan değerlendireceğine göre, devletin
politikasına bakmak gerekir. Devlet, daha doğrusu mevcut yönetim
hareketimiz hakkındaki düşüncelirini açıkça beyan etmektedir,
gizlemememktedir, imha ve dağıtma, yok etme biçiminde bir
politika izlemektedir. Sıkıyönetim komutanlıklarının
bildirilerinde bu açıktır. devletin bütünlüğüne yönelen
hareketler yok edilecektir biçiminde ifadeler kullanılmaktadır.
Haliyle, devlet bu politikasını sonuca vardırmak için çeşitli
araçlara başvurmaktadır. Bu araçlardan bir tanesi de yarı
organıdır, yani mahkemelerdir. Mahkemeler esas olarak
cezaevlerinde tutuklu bulunan yüzlerce partili, militan ve
taraftarının pasifize etmek için karar verme aşamasına gelmiş
durumdadır. Bir defa şunu belirtmeden geçemeyeceğim, bugün yargı
önüne çıkarılmakta olan yüzlerce parti miltanı, parti kadrosu ve
taraftar her türlü savunma olanaklarından aslında mahrum
bırakılmıştır. Adli müşavirliklere defalarca müracaatlarda
bulunulduğu halde, bu konuda gerekli kolaylıklar
gösterilmemiştir, kitaplar, kanunlar, yasalar talep edilmiştir,
malzemeler, materyaller talep edilmiştir, bu konuda adli
müşavirlik kolaylık göstermemiştir. Bunun dışında, sıkıyönetim
komutanlıklarının emriyle avukatlarımız çalıştırılmamıştır,
defalarca gözaltına alınmışlardır. Avukat Mahmut Bilgili,
hareketemizle hiçbir ilişkisi olmadığı halde birkaç defa
gözaltına alındı, neticede çalışamadığı için davayı bırakıp,
terketmek zorunda kaldı. Şu anda nerede olduğunu bilmiyorum,
davamızı terketti. Daha sonra Avukat Şerafettin Kaya yine
hareketemizin kadrolarını ve taratarlarının vekili olduğu için
gözaltına alındı, bir müddet gözaltında kaldıktan sonra
tutuklanmış olduğunu duydum. Daha sonra, bir müddet önceye kadar
duruşmalarımıza katılan Erdinç Uzunoğlu adlı avukatın, yine
hareketin kadrolarını ve taraftarlarının vekâletnamesini aldığı
davalara girdiği için gözaltına alındığını duydum ve birkaç
haftadan beri haberim yoktur, kendisiyle görüşememekteyim. Bu
şekilde bir defa hareketimizin kadroları ve taraftarları
savunmasız yargı organlarının önüne çıkmaktadır. Bu konuda
herhangi bir imkâna sahip olmadan, herhangi bir hazırlık
yapmadan yargı organlarının önüne çıkarılmaktadır. Ve yargı
organı önüne çıkarıldıktan sonra da ağır cezalara çarptırılıp,
pasifize edilmek istenmektedir. Şimdi mahkemenin politik
davrandığını ortaya koydum ve birkaç örnekle bunu biraz daha
açıkça ortaya koymak istiyorum. Hukuk alanında fazla bilgim
yoktur, ama bildiğim bazı şeyler vardır. Bir defa iddia makamı
kendi iddianamesini hazırlarken kişi hakkında çeşitli
araştırmalarda bulunur, soruşturma ifadelerinden başka çeşitli
incelemelerde bulunur.
Duruşma Hakimi- Şimdi genel
hususlara, savcının iddianamesini nasıl yazdığını, yazacağını
sen öğretecek değilsin.
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Tabii, bu hususta ben düşünclerimi vurguluyorum.
Duruşma Hakimi- Hayır,
düşüncelerini vurgulama yapıyoruz, daha sonra savunma safhasında
bu hususa değinirsin. Yani, savcı iddianamesini şöyle yazar,
mahkeme şöyle karar verir. Bu senin bir kere sorgunun,
pozisyonunun dışında olan birşey. Savcı nasıl yazarsa yazar,
sana bir iddianame getirmiş.
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Şunu belirteyim, ben kendi görüşlerimi söylüyorum.
Duruşma Hakimi- Hayır,
söyleyemezsin, nasıl söylersin? Savcı iddianamesini nasıl
yazarsa yazar. Eline gelmiş bir iddianame, iddianame hakkında
konuşabilirsin; ama şöyle yazar, böyle böyle yazar nasıl yazarsa
yazar.
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Kısaca değinip gececeğim. Şimdi dediğim gibi tamamen polis
ifadelerine dayandırılmaktadır. Burada yüzlerece arkadaş ve
taraflarımız çıkıp ifade verdi. Yüzlerce insanın ifadesi alındı,
ben tanık oldum. Hepsi kendi ifadelerinde işkence altında alınan
ifadelerinin iddianameye aynen yansıtıldığını iddia ettiler.
Açıktır, polisin soruşturma döneminde almış olduğu ifadeler
iddianameye aynen geçirilmiştir. Bir diğer husus daha var,
burada önemli bir delil olarak ortaya koymak istiyorum.
Hareketimiz bir çete olarak gösterilmiştir ve Türk ceza
kanununda çete 168inci maddeyle esas olarak cezalandırılır
biçimde bir ifade vardır. Fakat hareketimizi sevk ve idare
edenlerin durumu adeta bu şeyin dışında tutularak, idamla
yargılanmaları, daha doğrusu, daha ağır cezalara çarptırılmaları
gerektiği hususunda ifadeler vardır iddianamede. Hareketimizi
sevk ve idare edenlerin 168inci maddeden yargılanmaları
gerekirken, herhangi bir madde gösterilmeksizin, daha doğrusu
450ye-4,5 biçiminde şeyler konularak, hareketin sevk ve idare
edicileri daha değişik cezalarla cezalandırılır biçiminde
ifadeler vardır. Diğer bir husus, hareketemiz ideolojik olarak
ortaya çıkmıştır. Giderek politikleşmiştir. Belli bir programı,
tüzüğü vardır, düşünceleri vardır, ülkeyi değerlendirişi, şuyu
buyu vardır. Bunlarla ilgili olarak mahkemenin elinde bir ton
belge vardır, kitaplar vardır. Yani, bir geniş çapta ideolojik
düşünceler aslında iddianameye yansıtılması gerekirken, bu
hususta iddialar adeta çete şeyine uydurulmuştur. Yani,
harekemizin ideolojisi ve programına açıkça iddianamede yer
verilmiştir. Çok basit bir iki çümleyle adeta hareketin siyasi
karekteri bir kenara bırakılarak, tamamen bir macera grubu gibi
gösterilmek istenmiştir. İşte bu şeylerden ötürüdür diyorum,
hareketimizi mahkeme politik olarak değerlendirmemektedir;
belirtmek istediğim birinci nokta budur. İkinci olarak üzerinde
durmak istediğim husus, arkadaşlarım burada değindiler, ben de
bir yönüyle biraz üzerinde durmak istiyorum. Çete iddiası
vardır, hareketemizin bir çete olduğu iddiası vardır. Bu iddia
kesinlikle gülünçtür, bu iddiayı ben de reddediyorum. Merkez
Komitesi üyesi olarak ben pekçok şeyi biliyorum, diğer
arkadaşlarımdan farklı olarak, hareketimizin gelişme sürecini
ben iyi biliyorum. Hareketimiz, bir defa, bir milis gücü olarak
ortaya çıkmamıştır. Şu veya bu dağın başında bir silahlı eşkiya
grubu biçiminde türememiştir. Adam öldürüp de firar eden çeşitli
silahlı unsurların bir araya gelip soyguncu, gangster çeteleri
biçiminde ortaya çıkmamıştır, böyle bir türeme yoktur. Mahkeme
heyeti de, daha doğrusu iddia makamı da şunu çok iyi
bilmektedir, elindeki belgelerden, verilmiş, ifadelerden,
itiraflardan açıktır, bilgisi vardır ve nitekim hareketemiz önce
ideolojik olarak ortaya çıkmıştır. 1970lerden sonra ki biraz
sonra ben daha detaylı olarak bu hususlara değineceğim, izah
edeceğim- hareketimiz ideolojik olarak ortaya çıkmıştır.
Marksizm-Leninizm kavranmıştır, ülke koşullarına indirgenmiştir,
Kürdistan toplumunun yapısı değerlendirilmiştir. Bu senelerce,
daha doğrusu yıllarca tartışma konusu edilmiştir, bu hususta
seminerler verilmiştir. Daha sanra bir dizi toplantılar vardır.
Bu toplantılarda hareketin durumu, ülkenin durumu, devrim
meseleleri tartışılmıştır ve bilahare, yani son senelerde
aslında harekete giderek silahlı mücadele de vermek durumunda
kalmıştır. Çeşitli şiddet olayları gelişmiştir ve hareketimiz
bir yandan kendi örgütlenmesini geliştirip yayarken,
politikleşirken, örgütlenirken öte yandan kendisini korumak için
kadrolarını korumak için özellikle o aşamada çeşitli silahlı
eylemlere de girişmiştir. O konuda da tedbirler alınmıştır ve
hareketi inkar etmiyoruz. Silahlı gruplar oluşmuştur; onu inkar
etmiyoruz. Silahlı gruplar oluşmuştur, eylemler konulmuştur, ama
ön planda olan hareketimizin ideolojik olarak gelişmesidir,
hareketimizin politik olarak gelişmesidir, örgütlenmesidir; esas
olan budur. Yani diğer şeyler talidir. Çatışmalar, hareketin
silahlı yanının gelişmesi, silahlı birimlerin oluşması ikinci
planda kalmaktadır. Birinci planda olan haretin ideolojik
çalışmasıdır, örgütlenmesidir. Bilahare partileşilmiştir.
Hareketimiz partidir, Partiya Karkeren Kürdistan dır adı.
Apoculuk ve UKOculuk suçlamaları yersizdir. Halk arasında
konuşulsa bile bu konuda iddia makamının aslında iddianamede bu
şeklide bizi isimlendirmesi, bunu ön plana çıkarması yine
kasıtlıdır. Üçünçü değineceğim husus silahlı propaganda
meselesidir. arkadaşlarım değindi- ben de bir iki hususa
değinmek istiyorum. Dün Mazlum arkadaşın da ifade ettiği gibi
hareketimiz devrimci zoru ilke olarak benimsemektedir. Bu ilke
aslında Marksizme, Leninizme ters düşmez. Daha doğrusu şöyle
ifade edeyim, Marksizm-Leninizm mutlaka her yerde ve her zaman
şiddet uygulanır, her şey şiddetle halledilir biçiminde bir
anlayış şekline sahip değildir, Marksizm-Leninizmde böyle bir
katı tutum yoktur. Mümkün olduğu kadar barışçı koşullara
girilmesi ve bu tür yöntemlerin uygulanması tercih edilir, ama
sosyal devrimlerin bizzatiliğine bakıldığında bu devrimlerin
hemen hemen tümünde kan döküldüğü, kanlı çarpışmaların olduğu ve
devrimlerin böyle gerçekleştiği, çekişmeli, çatışmalı
mücadeleler sonunda gerçekleştiği de bir gerçektir. Gerek
sınıfsal devrimlerin, gerekse ulusal kurtuluş hareketlerinin
uzun yıllar silahlı mücadelelerle sonuçlandığı, zafere ulaştığı
bir gerçektir. Bu gerçeği bilen bizler elbette Kürdistande bir
ulusal kurtuluş hareketini örgütlerken silahlı mücadeleyi ve
devrimci zoru reddecek değiliz ve bunu reddedenleri şiddetle
eleştiriyoruz; bunu açıkça belirtelim, silahlı mücadeleyi
Kürdistanda reddeden, bu tür bir mücdalenin gereksizliğine ve
reformlarla başarıya gidilebileceğine inananları biz
teslimiyetçilikle, pasiflikle suçlamaktayız. Esas olarak
reformlarla sonuca gidilemeyeceğini, bir ulusal kurtuluş
harekeninin ancak güçlü bir örgütlenme, güçlü bir cepheleşme ve
bilahare, uzun dönemde yürütülecek bir silahlı mücadele ile
gerçekleşebileceğini, zafere ulaşılabileceğini belirtiyoruz; bu
bizim bir ilkemezidir. Ama şu şeye katılmıyoruz, biz silahlı
çatışmaya girereken ve o yönde eylemler geliştirirken propaganda
olsun diye yapmadık. Silahlı progaganda ilkesinin aslında
Marksizm-Leninizmde detaylı olarak yeri yoktur. Bu çeşitli
devrim grupları ve hareketleri tarafından ülkelerinin koşularına
uygun bir tarzda geliştirilmiş bir tezdir. Esas şudur, saldırı
biçiminde şiddet olarak değerlendirilebilir. Hâlbuki hareketimiz
şimdiye kadar hedeflerine saldırı yöneltmiş değildir, yani
propaganda olsun diye iddianamede iddia edildiği gibi halk
heyecana kapılsın, hareketin etrafında yer alsın veya gençlik
silahlanmaya alışsın, bu şekilde ayaklanmanın zemini oluşsun,
devlet taciz edilip halkın üzerine saldırtılsın biçimindeki
anlayıştan hareket edilmemiştir. Yani eylemler veya silahlı
olarak şimdiye kadar yürütülen mücadele bu şeyler oluşsun diye
değil-izah edeceğim- gereklilikler olduğu için, gerek duyulduğu
için başvurulmuştur. Hareketimiz daha ortaya çıktığı dönemden
itibaren boy hedefi olmuştur. Şunu burada belirtmek istiyorum.
Cumhuriyet dönemi boyunca da bunu açıkça göremekteyiz, ülkemizin
kaderini derinden değiştirecek, temelinden değiştirecek çeşitli
girişimler çok kanlı bir şekilde bastırılmıştır veya bu tür bir
gelişmeye müsaade edilmemiştir. İmha edilmesi için, yok edilmesi
için her türlü çabaya başvurulmuştur. Bizim hareketimize de esas
olarak ülkenin kaderini temelden değiştirmeye aday olduğu için
hatta ortaya çıktığı tarihlerden itibaren aslında devletin ve
devletin istihbarat örgütleriyle birlikte çalıştığını iddia
ettiğimiz çeşitli ajan örgütleri, provakatör grupların hatta
yerli feodal-kompradorlara bağlı çeşitli milis güçlerinin boy
hedefi olmuştur. Bunların çoğu hareketimizin kadrolarına yönelik
komplalara girişmişlerdir. Örneğin Antepte Haki Karerin
öldürülmesi olayında olduğu gibi, buna benzer daha birçok kompla
söz konusudur. Uzun süre hareketimiz bu komplolara karşı nasıl
tavır takınacağını düşünmüş ve neticede acil olarak tedbir
alınması gerektiğine inanmıştır. Hareketimiz kendi kadrolarını,
kendi örgütsel yapısını muhafaza etmek için herşeyden önce bunu
yapabilmek için bazı tedbirler almıştır, silahlanmıştır ve bu
şekilde bazı silahlı gruplar oluşturmuştur, eylemler koymuştur.
Ajan ve provakatör örgütlere karşı yerel hain güçlere, milis
güçlerine karşı, özellikle halka zulmeden ve halkın birliğini
parcalamaya yönelik tavırlar içinde olan çeşitli çevrelere karşı
silahlı eylemlere girişmiştir. Ama bunlar dediğim gibi hiçbir
zaman propaganda olsun diye değil, aslında son derece gereklilik
duyulduğu için, gerekli oldukları için başvurulan eylemlerdir ve
taktik biçimindedir. Hiçbir zaman saldırı niteliğinde değildir.
Bu konuda iddia makamının bu iddiasını da reddediyoruz. Diğer
bir husus, demin de izah ettim, hareketimizin ideolojisi adeta
bir çetenin düşüncesine veya bir çete konumuna uydurulmuştur.
Yani iddia makamının elinde kitaplarımız vardır, dergilerimiz
vardır, düşüncelerimiz buralarda açıkça izah edilmiştir.
Serxwebun dergisi hareketemizin programının gerekçelerini
içermektedir. Burada programın genişletilmiş bir biçimi ortaya
konmuştur, devrimci görevler uzun boylu anlatılmıştır.
Hareketimizin ittifak anlayışı, hareketimizin sınıfları
değerlendiriş tarzı, çeşitli sınıfların devrimdeki yeri konusu
burada geniş anlatılmıştır. Bu şeylere esas olarak iddianamede
yer verilmemiştir. Bu da kasıtlı bir tavırdır. Sadece
hareketimizin 1-2 cümlü ile amacı şudur biçimde konulmuş, o da
dün arkadaşımın belirttiği gibi /bu konuyu tekrar açmak
istemiyorum- Marksist-Leninist bir Kürt devleti biçiminde ifade
edilmiştir. Bu zaten yanlış bir cümledir. Arkadaşım bu konudaki
düşüncelerini belirtti. Hareketimiz, önüne bir asgari program
koymuştur. Bu asgari program iki kısımdan oluşmaktadır. Birisi,
devrimimizin milli yanı, diğeri devrimimizin demokratik yanı
olarak değerlendirilebilir. Bu programda her ikisine de genişçe
yer verilmiştir. Bu konudaki görevler açıklanmıştır. Yine
programla beraber değineceğim tüzük hususu vardır. Dün arkadaşım
izah etti. Aslında ididanamede belirtilen tüzük hareketimizin
gerçek tüzüğü değildir. Bu bir ifade olsa gerektir. Böyle bir
tüzüğe ben kendim rastlamadım, ben de tüzüğü okudum, tüzük
elimde kalmıştır. Sanırım bu yönde bir ifade verilmiştir ve bu
ifade tüzük diye ortaya konulmuştur. Aslında hareketin gerçek
tüzüğü değildir, içinde yanlışlar vardır, eksiklikler vardı, ama
bazı doğrular da vardır. Şimdi tek tek üzerinde durmaya gerek
yoktur. Ama şunu hemen belirteyim, bu hareketin tüzüğü değildir.
Bunu ben Merkez Komitesi üyesi olarak burada ifade edeyim.
Üzerinde duracağım diğer bir konu ülke kavramı meselesidir.
İddia makamı Kürdistan ülkesini kabullenmemektedir. Bu konuda
Apocular Türkiyenin doğusunu ve güneydoğusunu ülkeden
parçalayıp burada bir bağımsız devlet kurmak için çaba
harcamaktadırlar şeklinde ifadeler vardır. Yani Kürdistanın
bir parçası olan Orta-Küzey-Batı Kürdistan diye adlandırdığımız
bu parça, üzerinden bulunduğumuz parça Türkiyenin doğusu ve
güneydoğusu olarak değerlendirilmektedir. Oysa tarihsel olarak
değerlendirdiğimizde burası Kürdistanın bir paçasıdır. Türkiye
Cumhuriyetinin doğal bir parçası değil aslında Kürdistan
ülkesinin bir parçasıdır. Bizim ülke anlayışımız burada
arkadaşlar tarafından ortaya konuldu, ben bu düşüncelere
katılıyorum. Biz, ırkçı, milliyetçi, şöven bir anlayışa sahip
değiliz, başkalarının topraklarında gözümüz olamaz. Esasa olarak
Kürt halkının üzerinde yaşadığı tarihsel olarak- Kürt halkının
üzerinde yaşadığı ve bugün de hali hazırda Kürtlerin çoğunlukta
olarak yaşadığı yöreler tarafımızdan Kürdistan ülkesi olarak
değerlendirilmemektedir ve buraların gerçek Kürdistana katılıp
katılmayacağı, daha doğrusu üzerinde kurulacak bir Kürdistan
devletinde nerelerin yer alacağı hususu burada bazı arkadaşlarım
tarafından yine belirtildi. Ben de aynı düşüncelere katılıyorum.
Bu, bu yörelerdeki halkın iradesine bağlı olacaktır.
Mücadelemizin başarı durumuna bağlı olacaktır. Belki bir kısım
bölgeler kurtarılmayacaktır uzun süre veya belki bazı bölgeler
Türkiye ile birlikte yaşamak isteyeceklerdir. Bu konuda yöre
halkının kendi iradelerine de başvurulacaktır. Halkın iradesine
rağmen adeta zorbalık yaparak çeşitli bölgeleri Kürdistana
dahil etme veya bazı bölgeleri ülkeden koparıp buralarda suni
olarak devlet oluşturma biçiminde şoven, milliyetçi, ırkçı bir
anlayışımız söz konusu değildir. Tarihsel olarak şekillenen bir
halk vardır, bu Kürt halkıdır. Dün arkadaşım bu konuda bazı
tarihsel açıklamalarda bulundu. Ben, esasen bu konunun üzerinde
fazla durmak istemiyorum, tartışma konusu da yapmak istemiyorum,
ama görüyorum mahkeme heyeti bu konuyu yani Kürtlerin varlığı
yokluğu meselesine veya Kürdistanın varlığı yokluğu meselesini
sık sık tartışma konusu yapmaktadır. Bu durum bizce acayip
karşılanmaktadır. Bugün artık bu konu tartışması yapılmayacak
kadar açıktır, pek çok çevre tarafından kabul edilmektedir,
hatta Türkiyedeki....
Duruşma Hakimi- Kim bu
çevreler?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Efendim?...
Duruşma Hakimi- Pek çok çevre
kim?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Bizatihi Türkiyedeki basındır. Yani Türkiyedeki basın bile
bunu kabullenmiştir. Kürdistan üzirende çeşitli oyunların
oynandığı ve politikaların üretildiği günlük gazetelerde bile
yer almaktadır. Kaldı ki, dünya poltikiasında uluslararası
çeşitli toplantılarda bu hususlar tarihsel olarak pek çok defa
ele alınmıştır. Barış toplantılarında...
Duruşu Hakimi- Tarihi
incelediniz mi siz?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Tarih konularında fazla şeyim yoktur, yani bu konularda uzun
araştırmalarım yoktur; ama...
Duruşma Hakimi- Nereden
çıkartıyorsun milleti Türk, Kürt diye bölüp de nereden
çıkarıyorsun Kürdü, Türkü bilmem nesini? Nereden çıkarıyorsun
tarihi incelemedin de, belirli bir bilgin yok da?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Şunu söyleyeyim, bilgim yok derken bu konuda ben uzman değilim,
bir tarihçi değilim, bunu demek istiyorum. Yoksa araştırmam
yoktur biçiminde değil. Ben tahsili bir insanım. Elbette bu
konuda okumuşluğum vardır. Pek çok kitap, belge okumuşum.
Duruşma Hakimi- Nereden okudun?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Kürtlerin kökeni ile tarihi ile ilgili, Ortadoğuya gelişiyle
ilgili, Kürdistan üzerinde...
Duruşma Hakimi- Nereden
gelmişler Ortadoğuya? Ne olmuş? Tarihte hangi devletleri
kurmuşlar?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş- Bu
hususta şunu söylemiştim: bu konuda arkadaşların yaptığı
açıklamalara katılıyorum biçiminde ifadelerde bulundum demiştim.
Ben de bu nedenle fazla açıklama yapmak istemiyorum. Yani bu
hususu ben tartışma konusu yapıp da uzun boylu anlatmak
istemiyorum. Yani bu hususu ben tartışma konusu yapıp da uzun
boylu anlatmak istemiyorum.
Duruşma Hakimi- Mahkeme bir
tartışma konusu yapmıyor, soruyor, kısaca açıklamalarda bulun.
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Diğer arkadaşlarımın da ifade ettiği gibi, Kürtler esas olarak
Ari soyundan gelmektedirler ve Kuzey avrupadan. Kuzey-Batı
Avrupadan, İskandinav yörelerinden kavimler göç ederken Kürtler
de esas olarak buradan gelerek Kürtlerin merkezi olarak kabul
edilebilecek Van ve Urmiye Gölleri arasına, aşiretler biçiminde
millatan önce 1000 yıllarında yerleşmişlerdir. Daha sonra
aşiretler konfederasyonu biçiminde bir örgütlenmeye gidilmiştir.
Bu siyasal organizasyon oluşturulmuştur. O dönemde var olmak
için buralardaki köleci imparatorluklara karşı güçlü mücadeleler
verilmesi gerekiyor. Bu nedenle aslında birleşilmiştir,
örgütlenilmiştir. Asura karşı uzun süre mücadele edilmiştir.
Daha sonra Asur devleti yıkılmıştır ve yerine Med organizasyonu
oluşturulmuştur. Bu, Kürtlerin oluşturduğu ilk siyasal
organizasyondur, devlettir. Yaklaşık 200 yıl kadar hükümranlık
sürmesi söz konusudur. Millatan önce 700 yılları ile 500 yılları
arasında..
Duruşma Hakimi- Hayır, bu
söylediğinin kaynağı ne, tarih belgesi ne?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Şimdi ben bu hususta yine mahkeme heyetine yönelik bir nokta
üzerinde durmak istiyorum. Şöyle ki; her millet ortaya çıkarken
veya kendi tarihini ortaya atarken ille dikili taşlardan
yararlanır veya matbaa araçlarından, mühürlü belgeli
araştırmalardan faydalanır diye bir şey yoktur. Pek çok belge,
meşhur bilginlerin, tarihçilerin anılarından, bunların
hazırlamış olduğu eselerden de ortaya çıkartılabilr.
Duruşma Hakimi- Kaynağını
soruyorum size. Hangi kaynaktan öğrendiniz bunu?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş- Bu
konuda tarihçilerin bilgileri var. Örneğin bizzat Herodotun bu
konuda açıklamaları vardır. Yine, daha sonraki yüzyıllarda da
pek çok tarihçinin bu konuda belgeleri vardır ve ben bunların
çoğunu okudum. Ansiklopedilerde bu konuyu araştırdım,
seminerlerde tartışma konusu yapılırdı, dinledim. Yani bu konuda
pek çok belge vardır: fakat şu bir gerçektir: bir millet kendi
bağımsızlık mücadelesini gerçekleştirmeden, bu konuda uzun
araştırmalara girmeden kendi tarihini açık, net biçimde ortaya
çıkartacak imkanlardan yoksundur, böyle bir şeyi toparlayıp bir
araya getiremez. Bugün Kürtlerin varlığıyla ilgili Londrada,
Pariste, Bağdatta, Şamda, İstanbulda bizzat müzelerde pek
çok belge söz konusudur: ama bizler bunları araştırma imkanına
sahip değiliz. Bunları toparlama, bir araya getirip gerçek
tarihimizi aydınlığa çıkartma imkanından yoksunuz.
Bunu mahkeme heyetinin böyle
kabul etmesi gerekir. Yani biz bugün kalkıp da belgerimiz
şunlar, şunlardan diye ortaya sürecek imkan ve olanaklardan
yoksunuz. Ama bu belgelerden çeşitli tarihçiler tarafından
derlenmiş broşürler, kitaplar vardır. Dedim, biz bunları okudur,
değerlendirdik. Kaldı ki...
Duruşma Hakimi- Hangilerini
okudunuz?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Demin belirttim. Bu konuda Kürtlerin kökeniyle ilgili bir iki
kitap okudum. Kürdistan Üzerinde Mücadeleler olarak...
Duruşma Hakimi- Yazarı kimdi
bunun?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Kürtlerin kökeniyle ilgili Nikitinin bu konuda vardır. Bunun
dışında çeşitli tarihçilerin ve siyaset adamlarının
hazırladıkları Kürdistan üzerindeki mücadeleleri veya çeşitli
aşamalardaki mücadeleleri veya çeşitli aşamalardaki mücadeleleri
dile getiren belgeler niteliğinde olan yazılar vardır. Dün
arkadaşım da değindi. 19ncu yüzyılda Kürdistan üzerinde
mücadeleler diye bir broşür var. Bunu okudum. Bunun dışında
yine Çağdaş Kürdistan tarihi diye cumhuriyet döneminde
Kürdistandaki uygulamalar ve Kürdistanın durumunu anlatan
kitabı okudum. Ve bunun gibi daha pek çok broşür. Doza
Kürdistan diye bir broşür elime geçti, bunu okudum. Bunun
dışında özellikle Abdullah Öcalan arkadaşın bu konuda geniş
araştırmaları ve kendisinin bir tarih anlayışı vardır. Aslında
Kürdistana bakşı anlayışı vardır. Bu Serxwebunda esas olarak,
yani temel hatlarıyla yer almaktadır. Bu arkadaştan biz tarihi
dinlediğimiz ve öğrendiğimiz pek çok şey vardır. Ve bütün
bunlardan başka, bizce daha çok önemli olan mevcut koşullardır.
Objektif durumdur. Yani Kürdistanda bulunuyoruz bugün. Ve
ortada objektif bir durum söz konusudur. Kürtlerin bizzatihi
varlığı, Kürt toplumumunun Türkiyedeki toplumsal yapıdan,
kültürel, sosyal yönlerden farklı yanları açıkça görülmektedir
ve bizler de bunu görmekteyiz.
Duruşma Hakimi- Nerede,
farklılık nerede? Kültürel yönden farklılık nerede oluyor?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
şimdi bu farklılığın inkarı, bilmiyorum yani, nasıl mümkündür?
Duruşma Hakimi- Hayır, nerede
farklılık var kültürel yönden? Farklılık nerede?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş- Şu
var, örneğin özellikle Ortadoğuda İslamlığın gelişmesiyle
birlikte ortak ananeler, gelenekler gelişmiştir. Ve Kürtlerle
Türkler de uzun süre yanyana yaşadıkları için aslında pek çok
adet ve gelenekleri birbirine karışmıştır, ama hala farklılığını
koruyan şeyler de vardır. Ben burada tek tek sıralamaya gerek
görmüyorum yani. Hani kültürel değeler olarak kabul
edebileceğimiz çeşitli ananeler, gelenekler; farklı ananeler ve
geleneklere vardı ve bunları uzun boylu anlatmak mümkün; ama şu
anda ben gerek görmüyorum. Bir dil vardır. Burada siz üzeriden
duruyorsunuz. Birkaç dilden oluşma biçiminde bir şey
kullanıyorsunuz. Ben biçiminde bir şey kullanıyorsunuz. Ben bunu
kesinlikle reddeiyorum. Ortada bir dil vardır. Yani bunun inkarı
mümkün değildir. Biz pekala anlaşıyoruz. Burada siz Türkçe
bilmeyen birkaç kişiyi anlayabilmek için, binlerce kilometre
uzaktan, Doğubeyatızlı bir eri getirip burada tercüman olarak
dinlettiniz, ifadesini aldırdınız. Biribirinden yüzlerce
kilometre uzakta olan insanlar, hiç ilişkide olmadığı, canlı bir
ticaret şeyine bile girmeyen bir dili kullandıkları halde,
aslında yok edilmeye terkedilmiş bir dili kullandıkları halde
pekala anlaşabiliyorlar.
Duruşma Hakimi- Bu dili neden
Kürtçeye mal ediyorsunuz? Bu dilin %90ı Farsça, %10u Acemce,
bilmem ne. Yani hangi kelimeleri Kürtçe de, Kürt dili diye
ortaya çıkıyorsunuz?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Şimdi, millet olarak, biz esas olarak Acemlerle..
Duruşma Hakimi- Arapçadan al,
Farsçadan al. İngilizçeden al, Kürtçe diye ortaya bi dil
çıkart.
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş- Bu
durum böyle değildir. Çeşitli diller birbirine yakındır. Siz
eğer Fransızcayı. Almancayı ve İngilizceyi biliyorsanız veya
belirli ölçede bilginiz varsa bu konuda, bileceksiniz ki,
Fransızca ve Almanca karşılaştırıldığında gramer hemen hemen
aynı olduğu gibi, pek çok kelime de bibiren çok benzemektedir.
Yani bir telaffuz farklılığı var adeta.
Duruşma Hakimi- Siz bu hususta
araştırma yaptınız mı, dil hususunda?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Bilgim vardır. Ben özel dilci değilim; ama bu konuda bilgim
vardır. Bu hususta okumuştum. İngiliz dilinin üzerine çalışmalar
yapmıştım. Örneğin Hacettepe Üniversitesinde 1 sene İngilizce
okudum. Gramerini biliyorum. Kürtçenin gramerini de biliyorum.
Farsçanın gramerini de biliyorum. Türkçe üzerine de çalışmam
olmuştur. Türkçe gramerini de biliyorum. Bir defa esas olarak
Kürtçe ile Türkçe arasında gramerik bir ayrılık vardır. Yani
cümlelerin kuruluşunda temel olan, dilde esas olan gramerdir ve
Kürt dilinde belli bir gramer söz konusudur. Bu da batı
dillerine benzemektedir.
Duruş Hakimi- Farsça ile
karşılaştırdınız mı?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Farsça ile benzerliği şudur. Ben, şunu söyleyeyim, İngilizce ile
de benzerlikler arz etmektedir Kürtçe. Grammer olarak hemen
hemen çok az bir farklılık vardır. Çünkü Batı dil grubundandır
esas olarak. Yani Batı dil grubuna bu konuda çok benzemeketdir
Kürtçenin garamerik durumu. Frasça ile ise çok daha büyük
yakınlığı söz konusudur. Çünkü biz millet olarak, yani Kürtler
tarihi boyunca Türklerle yanyana yaşadıklarından çok daha fazla
Perslerle veya İranlılarla yanyana yaşamışlardır. Ve hatta
Perslerle aynı soydan geldiklerinden dil benzerlikleri, kelime
benzerlikleri doğal olarak çok daha fazladır; ama bu hiç bir
zaman Perslerle Kürtlerin aynı olduğu veya Kürtlerle Perslerin
ortak bir dil kunlandığı, Farsçayı kullandığı şeyine götürmez.
Ben bu hususu daha fazla derinleştirmekten yana değilim; ama
objektiftir, açıktır. Bunu inkari mümkün değil; ama
gelişmemiştir, körelmiştir, pek çok kelimesi unutulmuş veya
çeşitli dillerden kelime almıştır. Bu konuda benim iddiam
yoktur. Çok güçlü bir dildir veya şöyle bir dildir, böyle bir
dildir, övmeye gerek görmüyorum yani; ama ortada bir dil söz
konusudur. Grameriyle, şuyuyla, buyuyla açıktır.
Duruşma Hakimi- Şimdi, gecelim.
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş- Bir
husus kaldı. Ona da değineyim. Bir de Hareketimizin zorbalık
yaptığı halkı göçe zorladığı biçiminde iddialar vardır. Burada
arkadaşlarım üzerinde uzun uzun durdurlar. Ben de bu konuya bir
iki şeyle değinmek istiyorum. Arkadaşlarım beni tatmin etmedi.
Bu konudaki açıklamaları yetersiz buluyorum. Onun için şunu
söyleyim. Halk göçe zorlanmıştır. Bu doğrudr, ama halk ne
zamandan beri göçe zorlanmıştır?
Kimi dönemlerde halk bizzatihi
mecburi iskâna tabi tutulmuştur. Örneğin denilmiştir ki, şu, şu,
şu aşiretler şu yöreye gitsin. Bu, Sultan Hamit döneminde de
yapılmış, cumhuriyet döneminde de yapılmıştır. Kimi zaman
olmuştur, halk göç etmek zorunda bırakılmıştır. Yani resmi
olarak sen şuradan kalk şuraya git denilmemiştir; ama adeta buna
zorlanmıştır. Ülkemizde yüz yıllardır sömürgeci politika
uyglanmamaktadır. Bu, Safevi imparatorluğu tarafından
uygulanmıştır. Bu Osmanlığı İmparatorluğu döneminde
uygulanmıştır. Daha sonra bu Ortadoğuda meydana gelen çeşitli
devletler tarafından. Örneğin Türkiye Cumheriyeti tarafından,
örneğin Türkiye Cumhuriyeti taarafından da uygulanmıştır ve
ülkemizde esas olarak yerleşik bir ekonomi düzeni
oluşturulmuştur. İddiamız şudur: Talan ekonimisi
geliştirilmiştir ülkemizde. Yani ülkemizde, gerek sermayinin
yatırılması biçimi olsun, gerek yolların döşenmesi biçimi olsun,
gerek çeşitli alanlarda üretime geçis olsun, bunların tümü
kaynaklarımızın alınıp götürülmesine yöneliktir. Dikkat edilirse
yolların da ona göre döşendiği ortadadır. Örneğin Hakkariye yol
girmezken, Cizreye bilmem birkaç koldan asfalt yol gitmektedir.
Duruşma Hakimi- Niye Hakkariye
yol gitmesin? Hakkariyi gördün mü sen?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Tamam, yoldan yola fark var yani.
Duruşma Hakimi- Hayir, gördün mü
Hakkariye sen?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Evet, gitmişim?
Duruşma Hakimi- Ne zaman
gittin?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Yakın tarihlerde, 1-2 sene önce gitmiştim, ama yani yol yok
derken, Hakkarinin bizzatihi kendsini değil, bütün yöre olarak
kastediyorum, pek çok yer yol gitmezken Cizreye iki-üç koldan
yol gitmektedir, asfalt yol gitmektedir. Yani bundan kastım
şudur; esas olarak ülkemizde inşa edilmek istenen ekonomi
kaynaklarımızın götürülmesine yöneliktir. Böyle olunca, elbette
halk bir defa kendiliğinden adeta göçe zorlanmıştır. Kaynakları
götürülsün, zaten topraklar büyük öçüde ağaların, böylerin
elinde bulunmaktadır. Bu durumda halk geçimini nereden
sağlayacaktır? Doğal olarak Çukurovada, İstanbulda, İzmirde
hatta Almanyada bu şekilde göç etmiş, gurbetlik olmuş
yüzbinlerce insan söz konusudur. Bunun dışında şu da açık bir
gerçektir: Bugün devletle sıkı ilişkiler içerisinde olan bazı
feodal-kompradorlar, emirlerindeki silahlı milis güçlerini adeta
halkın üzerine sürmektedirler. Bunu yıllardır yapmaktadırlar.
Kan davalarını, mezhep ayrılıklarını körükleyerek halkı
köyünden, arazisinden koparmakta ve malına, mülküne el
koymaktadırlar. Bu açıktır yani, bunun binlerce örneğini
gösterebiliriz. Bu Siverekte de olmuştur. Hilvanda da
olmuştur, Kızıltepede de, Batmanda da olmuştur. Doğubeyazıtta
da olmuştur. Bizzatihi pek çok yerinde bu olmuştur. Bizatihi
Mehmet Bucak bilmem şu tarihte her türlü malı mülkü elinden
alındığı halde veya içte rakipleriyle girdiği çatışmada
herşeyini kaybettiği halde. 5-10 sene sonra pekala
görülmektedir. Bu nereden gelmektedir? Nasıl şekillenmektedir?
Nasıl teşekkül etmektedir? Bu, zor kullanılarak
gerçekleştirilmiştir. Bölgede ilk olarak kan döken Hareketimiz
olmamıştır, Mehmet Bucak, Süleymanlar ve diğerleri, Batmanda
Ramanlılar kendi silahlı güçleriyle Hareketimizin çatışması
doğmadan önce sık sık peş peşe Bucak arasındaki çatışmalardan
hemen önceydi. Pek çok köy aynı aylar içinde yakalıp yıkıldı.
Arşivler karıştırılırsa bu pekala görelecektir. Yani yüzlerce
nisanın bu şekilde katledildiği, öldürüldüğü ve yerinden
yurdundan edildiği bir gerçektir. Esas olarak şunu demek
istiyorum; halka zorbalık yapan biz değiliz. Halka, zorbalık
yapanlar demin saydığım güçler olmuştur, göçe zorlanmıştır adeta
ve halk göç etmiştir. Çukurova bu şekilde dolmuştur, İzmir,
Manisa, Mersin hatta Almanyaya kadar bu şekilde binlerece masum
insan yerini yurdunu terk ederek zaten göç etmiştir, gitmiştir.
Bu hareketemizin ürünü değildir, yani Hareketimizin ortaya
çıkardığı bir sonuç değildir.
Duruşma Hakimi- Evet
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Evet, iddianamedeki iddialara karşı belirtmek istediğim hususlar
aşağı yukarı bunlardır. Ben şu anda esas olarak kendi ifademi
vereceğim. Mücadeleye katılışımı, daha doğrusu kendi
faaliyetlerimi anlatırken, bir bakıma kendim eskiden beri
hareket içesinde görev aldığım için, aynı zamanda Hareketin
gelişme seyrini koymuş olacağım. Yani ikinci bir defa Partinin
kuruluşunu ele almak istemiyorum, kendi faaliyetlerimle
partileşmeyi bir arada izah etmeye çalışacağım. Ben esas olarak
1970lerden sonra, yani lise öğrenciliğim dömeninde devrimci
düşüncelere sempati duydum. Kitap okuma alışkanlığım da ortaokul
döneminden beri vardı, lisede de siyasi şeylere- ki, o zaman
Türkiye de bu yönde çalışmalar ve çabalar vardı- teşvik edildik.
Ben özellikle daha çok siyasal nitelikte kitaplara yöneldim,
devrimci düşüncelere kanalize oldum. Lise öğrenciliğim döneminde
çeşitli Marksist-Leninist klasikler okudum. Tabii o zaman
bunların hepsini tam kavradığımı söylemem. Daha sonraki yıllarda
Ankara Hacettepe Üniversitesine girdim.
1974-1975 yıllarında burada daha
hızlı bir araştırma ve incelemeye başladım. Yine çeşitli
Marksist-Leninist klasikleri okudum, tartışmalar, seminerlere
katıldım ve sorunu biraz daha net olarak kavramaya çalıştım.
Dernekler, örneğin AYÖD vardır mesela, ben AYÖDe gidiyordum.
Burada seminerler yapılıyordu, ben de seminer çalışmalarına
katılıyordum. Bunun dışında, öğrenci grupları arasında
tartışmalar oluyordu. Bu şekilde Marksizmi, Leninizmi kavradım.
Bunun dışında bölgemizin durumunu, ülkemiz Kürdistanın ve
Türkiyenin durumunu, toplumsal yapıyı kavramaya çalıştım.
Burada bölgemizde ve ülkemizde gerici ilişkilerin halkı ne
derece mağdur durumuda bıraktığını anladım. Çeşitli reformist
akımların ve kendisini ilerici diye gösteren çeşitli
düşüncelerin öteden beri aslında bir mesafe katedemekdiklerini
siyasal olarak iktidarların dümen suyunda gittiklerini, mevcut
düzenin bu şekilde basit yöntemlerle değiştirilemeyeceğini, bir
devrimin gerekli olduğuna ben de inandım. Yani o zaman çeşitli
siyasi gruplar devrim tezini ileri sürüyorlardı, parlamenter
yoldan değil, toplumun veya daha doğrusu mevcut düzenin
değişmesi için bir devrimin gerekli olduğuna inanlar vardı, ben
de öğrendiğim bilinçlendiğim, gördüğüm ve siyasi olarak
geliştiğim oranda anladım ki bir devrimin gerçekleşmesi gerekir.
Yani mevcut gerici düzenlerin, bölgedeki mevcut gerici
düzenleri, bölgedeki mevcut gerici ilişkilerin lağvedilmesi için
-ki, henüz Kürdistan Bağımsızlık Mücadelesi kafamda şekillenmiş
değildi- genel olarak bölgede, özel olarak Türkiyede bir
devrimin gerekli olduğuna inandım. Bende bu şekilde siyasi
kanaat geliştikten sonra, yani bir devrimin gerçekleştirilmesi
gerektiği kanaati geliştikten ve şekillendikten sonra...
Duruşma Hakimi- Marksist bir
devrim.
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Tabii Marksist anlayışta bir devrim. Bu ulusal kurtuluş devrimi
de olabilir, bir sınıfsal devrim de olabilir. Marksizm mutlaka
sosyalist devrimdir diye bir şey yoktur. Marksist bir anlayış
vardır, Marksist bir ideoloji vardır, bu ideoloji çeşitli
ülkelerdeki ulusal kurtuluş hareketlerine de öncülük edebilir,
sınıfsal kurtuluş hareketlerine de. Yani bu ideoloji mutlaka
sosyalist bir devrime götürür biçiminde bir anlayış yanlıştır.
Biz bu anlaşıya karşıyız. Bu, tarafımızdan daha çok Troçkist bir
anlayış olarak değerlendirilmektedir. Yani Marksizmden bir sapma
olarak değerlendiriyoruz. Halbuki bizce önemli olan- ki
Marksizmde canlılığı koruyan, yaşatan da odur- Marksizmin
çeşitli ülkelerin koşullarına indirgenmesidir. Marksist
anlayışın ulasal kurtuluş hareketlerinde öncü bir ideoloji
haline getirilmesi önemlidir. İddianamede bu husus yanlış
belirtilmiştir. O zaman ben de Marksist bir anlayış hakimdi,
mutlaka sosyalist bir devrim gerekirdi, ülkemiz koşullarında bir
devrimin gerekli olduğuna inanıyordum, ama bu henüz Kürdistan
Bağımsızlık Mücadelesi biçiminde şekillenmiş değildi. Onu
belirtmek istiyorum. Ben bu kanaate vardıktan sonra dediğim
gibi, bu şekilde düşünen, yani bir devrim öneren çeşitli kişiler
ve gruplarla o zaman temaslarım oldu. Dernek dışında çeşitli
çalışmalar vardı ve eskiden beri faaliyet yürüten Kürtçü diye
adlandırdığımız çeşitli akımlar vardı, yani bizim teslimiyetçi
gruplar olarak, reformistler olarak değerlendirdiğimiz çeşitli
akımlar vardı. Bunlar geçmişti TİP içinde yer almış insanlardı,
DDKO (Doğu Devrimci Kültür Ocakları)da yer almış çeşitli
kişilerle- ki, 1974ten sonra yeniden çeşitli faaliyetlere
başladılar- temasım oldu. Yine bizim sosyal-şöven guruplar
olarak değerlendirdiğimiz Tükkiyedeki çeşitli sol gruplarla
ilişkilerim oldu ve o zaman canlı olarak daha çok Kürdistan
meselesi tartışılıyordu. Hem bizim, teslimiyetçi, reformist
olarak değerlendirdiğimiz Kürt grupları, hem de Türkiyedeki
sosyal-şoven olarak değerlendirdiğimiz çeşitli gruplar,
Kürdistan meselesini sık sık tartışıyorlardı. Ben bu her iki
anlayışa da bir türlü uyum sağlıyamıyordum. Kürt grupları, yani
reformist, teslimiyetçi olarak değerlendirdiğimiz Kürt grupları
aslında Kürdistanın somut koşullarından kalkmıyorlardı.
Kuyrukçu bir anlayışa, reformist bir anlayışa sahip idiler.
Bağımsızlık temelinde mücadeleyi düşünmüyorlardı, reformlar
ileri sürüyorlardı. Örneğin Kürt dili ile eğitim yapılsın,
Kürtçe anadil olarak bölgede kabul edilsin, Kürdistandaki
çeşitli tabakalara daha iyi yaşama olanakları sağlansın
biçiminde düşünceleri, talepleri vardı ve esasa olan bu idi.
Faaliyetleri daha çok siyasi olmaktan ziyade kültürel nitelikte
idi. Bu nedenle ben bu anlayışları milliyetçi anlayışlar olarak
değerlendiriyordum. Yani emekçi sınıfların Kürdistandaki
milyonlar emekçinin, yoksul köylünün, proleterin gerçek
kurtuluşunu sağlayan düşünceler olarak görmüyordum. Bu nedenle
tatmin olmuyordum ve bu tür grupların herhangi birine angaje
olmadım. Örneğin 1975 başında DDKD derneği kurulduğunda pek çok
kişi bu derneğe üye olduğu halde, Kürdistanda pek çok genç bu
derneğe üye olduğu halde ben kendim tatmin olmadığım için bu
dernekle ilişkim olmadı. Yine Türkiyedeki çeşitli gruplar
sosyal-şoven olarak kabul ettiğimiz çeşitli gruplar Kürdistanı
ve Kürdistandaki objektif yapıyı gözardı ediyorlardı. Kürdistan
Bağımsızlardı. Gerçi benim de bu konuda henüz tamamiyle
netleşmiş düşüncelerim yoktu. Ama onlar bu yönde bir inkar tezi
geliştirdikleri için, şunu söylüyorlardı; sadece Kürtler vardır,
ama tarihsel bir haksızlık olmuştur, geçmiştir. Bu artık
Türkiyedeki devrim sorunudur, esas olarak Kürtlerin kurtuluşu
da Türkiyedeki emekçi sınıfların kurtuluşuna bağlıdır biçiminde
düşünceler ileri sürüyorlardı. Fakat sorun onların koyduğu gibi
değildi. Yani olmuş-bitmiş bir mesele değildi mesele.
Parçalanmış bir Kürdistan vardı, parçalanmış bir bir toplum
vardı, son derece geri ortaçağ karanlıklarında kalmış bir
toplumsal yapı söz konusuydu.
Bu toplumsal yapınını
Türkiyedeki devrime ayak uydurabilme olanağı yoktu. Bu
toplumsal yapının Türkiyedeki devrimle berabare, daha doğrusu
bu devrimi bekleyerek düzelme yoluna gitmesi, esas olarak soruna
çözüm getiremezdi. Bu nedenle, Kürdistan Devrimi temel olarak
reddettiklerinden, yadsıdıklarından, Kürdistan sorununa gerçekçi
bir çözüm, bir yaklaşım getirmediklerinden, bu sosyal-şoven
gruplarla da, Türkiyedeki bu sol gruplarla da benim o zaman
kadar 1975 yılarına kadar canlı bir bağım olmadı. Ben
Kürdistandaki emekçi sınıfların gerçek kurtuluşunu sağlayacak
bir devrim tasarlıyordum kafamda ve bu şekilde çeşitli öğrenci
arkadaşlarımla tartışmalarım oluyordu. Benim gibi düşünenler
veya daha önce bu yönde şekillenne düşünceler vardı ki bu
düşünceler bende şekillenirken çeşitli arkadaşlardan
esinleniyordum. Kitaplardan da okuyordum. Marksizm ve Milli
mesele, ulusal sorun, sömürgeler sorunu diye bir kitap vardı,
okudum. Çağımızda ulusal kurtuluş hareketlerinin dünya devrimci
hareketinin bir paçası olduğu düşüncesi artık bende hakim
olmuştu, öğrenmiştim, kavramıştım bunu. Günümüzde burjuvazininin
ulusal kurtuluş hareketlerine öncülük edemeyeceğini, ulusal
hareketlerine öcülük edemeyeceğini, ulusal kurtuluş
mücadelesinin bir pazar mücadelesi olmadığını, artık bu şeyden
çıktığını ve emekçilerin gerçek kurtuluşunu sağlayacak bir
ulusal kurtuluş hareketinin bizzatihi emekçilerin öncülüğünde,
proletaryanın öncülüğünde gelişebileceği düşünceleri kafamda
şekillenmişti. Kürdistanda bir bağımsızlık hareketi
geliştirelebilir, bunun şartları vardır biçimindeki düşünçeler
de, bende giderek gelişiyordu. Şahin Dönmez benim okul
arkadaşımdı, Hacettepedendi. Şahin Dönmezle temaslarım vardı,
tartışıyorduk, bu konuda düşüncelerimiz birbirine yakındı.
Benden önce Şahinin Abdullah Öcalan ve yanınki bir grup
arkadaşıyla birlikte Kürdistan üzerine yeni tezler
geliştirdiklerini, Kürdistan Bağımsızlık Mücadelesi adına
hareket ettiklerini, düşünceler geliştirdiklerini duymuştum, ama
fazla bilgim yoktu. İlk defa Şahinle temasım oldu. Sonra
Abdullahla tanıştım ve bu konuda Abdullah kendi düşüncelerini
bana anlattı, Kürdistan hakkındaki düşüncelerini, o zaman kısır
da olsa, netleşmiş olmasa da Kürdistan Devrimi hakkındaki
düşüncelerini anlattı, tatmin oldum. Yani, bir bakıma kafamdaki
düşünceler de uygun buldum. Kürdistanda emekçilerin gerçek
kurtuluşunu sağlayan bir ulusal kurtuluş hareketinin
örgütlenmesinin şartlarının var olduğu ve bu yönde mücadele
verilmesi gerektiğinine inandım. Ve esas olarak ilk defa bir
akımla angaje oluyordum. Bu tarih aşağı yukarı 1975in
baharıydı. Bu zamana kadar aslında düşünceler şekillenmişti,
demin izah ettiğim gibi; Abdullahın öncülüğünde bir grup
arkadaş bu yöndeki çeşitli düşüncelerini artık netleştirmişti.
Kürdistanı, Kürdistan Bağımsızlık Mücadelesini, toplumsal
yapıyı ve sınıfların durumunu değerlendirmişlerdi. Yani, aslında
benden önce şekillenen bir düşünce söz konusudur. Henüz bir
gruplaşma, belirgin bir gruplaşma olmasa da bu şekilde bir
düşünce şekillenmesi söz konusudur. Benim bu arkadaşlarla
faaliyetlerim hemen başlamadı, sık sık buluşuyorduk, ama benim
bu yönde aktif faaliyetlerim yoktu. Dediğim gibi kendim 1975
sonlarında esas olarak faaliyetlere başladım, bulunduğum
çevrelerde çalışmaları yürütüyordum. 1975-1976 yıllarında ben
yine Ankaradaydım, Kürdistanda faaliyetlerim olmadı. Bu
tarihlerde çeşitli arkadaşlar örneğin; en başta Haki, Kemal,
Baki gibi arkadaşlar Kürdistanın çeşitli yörelerinde
dolaşıyorlardı, geziyorlardı, Kürdistan hakkında bilgi edinmek
ve bazı çalışmalar yürütmek, propaganda yapmak için Kürdistana
gidiyorlardı; ama henüz fazla bir faaliyet Kürdistan da yoktu,
ilişkiler gelişmiş değildi. Özellikle Antep ve dersim yörelerine
ki Kürdistanda ilk faaliyetlerimiz buralarda başlamıştı- bazı
arkadaşlar gidiyor, çalışıyorlardı. Benimse Kürdistanda
herhangi bir faaliyetim henüz söz konusu değildi. Esas olarak
1977 ortalarına kadar Ankarada kaldım ve bulunduğum çevrelerde,
özellikle Hacettepe öğrenci kitlesi içerisinde ve Kürdistanlı
gençler arasında faaliyet yürüttüm. Yalnız bizleri bağlayan
ortak düşüncelerimiz vardı. Bu düşünceler doğrultusunda her
arkadaş bulunduğu yörede daha çok kendi inisiyatifini koyarak,
kendisi biraz imkanlar yaratarak, maddi olarak da çeşitli
imkanlar yaratarak çalışarak veya işte edindiği dostlardan
geçimi için para temin ederek faaliyet yürütüyordu; yani daha
çok kendi insiyatifini koyarak aslında arkadaşlar bulundukları
yörelerde çalışıyarlardı. Bu daha çok kişisel çalışmaydı,
örgütlü bir çalışma değildi. Yalnız, şu bir gerçektir; aramızda
bir düşünce birliği artık söz konusuydu denilebelir. Ben 1976
yılında da esas olarak Ankarada kaldım. Bir ara, 1976in Mayısı
olacak her halde, Hacettepe Üniversitesinde öğrenci olan Fevzi
Aslansoy isminde bir devrimci genç ödürülmüştü. Onun cenaze
töreni için Urfaya gittim. Suruça. Burada cenaze töreninden
sonra tahliye oldum ve yine Ankaraya gittim. 1977nin yazına
kadar, Hakinin öldürülmesine kadar Ankarada kaldım. Yine eski
faaliyetlerimi sürdürüyordum. 1977nin haziranında esas olarak
Ankarayı terk ederek Kürdistanda faaliyetlere katılmayı uygun
buldum. Ve 1977nin yazında ilk defa Kürdistanda faaliyetlerde
bulunmaya başladım. O zaman memleketim olan Bingölde, bilahare
Diyarbakırda, Mardinde, Urfada dolaştım. Bu dönemde (dün
arkadaşım da ifade etti) aslında yerleşik ilişkilerimiz yoktu;
yani bizim Diyarbakırda, Mardinde, Urfada fazla ilişkilerimiz
yoktu; çok sınırlı ilişkiler vardı ki, genellikle öğrenci
çevreleriyle idi ve öğrenciler de memleketlerinde pek
bulunmuyorlardı. Bu nedenle, yerleşik bir ilişkiden ziyade,
aslında mitingler, seminerler oluyordu, bunlara gidiyorduk. Bir
nevi düşüncelerimizin propagandasını yapıyorduk. Zannedersem
iddianamede bu dönemde bir program taslağının hazırlanmış olduğu
belirtiliyor. Bu asılsız bir iddiadır. O zaman bir program
taslağı falan ortaya çıkmış değildi. Düşüncelerimiz
ilkeleştirilmişti; yani daha çok sözlü propaganda yapıyorduk,
ilk defa bu şekilde düşüncelerimiz ilkeleştirilmiş oldu. Ayrıca
günüyde gönüllü olarak kaldım. Çalışmaları yürüttüm.
Viranşehirde, Kızıltepede, Nusaybinde, Urfada yapılan
seminerlere katıldım. O zaman Kürdistan Devrimi meselesi üzerine
çeşitli seminerler veriliyordu, biz veriyorduk veya başkaları
veriyordu, bu seminerlere katılıyordum, veriyorduk, bu
seminerlere katılıyordum, düşüncelerimizi ileri sürüyordum. Bu
dönemde faaliyetlerimiz daha çok ideolojik temelde gelişiyordu,
propaganda temelinde gelişiyordu, henüz zaten güçlü
ilişkilerimiz falan olmadığı için, fazla hareketimizin imkanları
da yoktu. Bu nedenle, şiddet temelinde henüz içinde, zaten
bildiriler falan dağıtılmaya başlandı. Zaman zaman bu
bildirilerin anlaşılması için çalışma ve propaganda
yürütüyordum.
Duruşma Hakimi-Şimdi tüzük
hazırlanırken hangi devletin partisinin tüzüğü esas alınmıştır?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Esas olarak proleterya partisi, yani ülkemizin proleteryasına
öncülük edecek bir proleter parti, Marksist-leninist ideoloji ve
ilkeler temelinde bir partileşme söz konusu olduğu için tüzük de
haliyle Marksist-Leninist olan partilerin tüzüğüne
benzeyecektir. Marksizme, Leninizme bağlı olan tüm partilerin
tüzüğüne benzeyebilir; ama hiçbir partinin tüzüğünün kopyesi
değildir. Yani ne Sovyetler Birliğindeki Bolşevik Partisinin,
ne Vietnamdaki İşçi Partisinin tüzüğünün aynısı değildir,
bir...
Duruşma Hakimi- En çok hangisine
yakın? Yani en çok hangi şeyden istifade edilmiştir?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Leninin örgütlenme anlayışı vardır. Daha doğrusu Marksizmde
var, Lenin tarafından geliştirilmiştir. Ana ilkeleri vardır.
Çeşitli partiler kurulurken bu ana ilkeleri esas alarak kendi
koşullarına da uygulayarak, bazı ekler yaparak tüzüklerini
hazırlarlar. Tüzüğümüzde de Marksizmdeki partileşmenin ana
ilkelerine bağlı kalınmıştır. Yani tüzük 5-10 sayfadan da
oluşturulabilir, detaylandırılabilir.
Duruşma Hakimi- Siz amacı
gerçekleştirmek için nasıl bir mücadeleyi düşünüyorsunuz?
Mehmet Hayrı Durmuş Arkadaş-
Burada bazı arkadaşlarım tarafından izah edildi aslında bu
husus, ben de şöyle ifade edeyim kısaca: biz herşeyden önce yani
son derece geri kalmış adeta ortacağ karanlıklarında geri kalmış
adeta ortacağ karanlıklarında bırakılmış bir Kürdistan
toplumunun fertleri olduğumuzu biliyoruz. Bu derece geri bir
yapıda olan bir ülkede örgütlenmenin, bir örgütlenme yaratmanın,
bir mücadele doğurmanın ne derece zor olduğu da açıktır. Ayrıca
ülkemezin ortadoğu içiresindeki konumunu biliyoruz;
emperyalizmin ve ona bağlı bölgedeki işbirlikçi yönetimlerin
ülkemiz üzerindeki sinsi oyunlarını, emelerini de biliyoruz. Bu
nedenle mücadelenin bir hayli zorlu geçeceği gerçeğini kabul
ediyoruz. Ülkemiz sömürgeleştirilirken -ki, bunun tarihi
yüzyılları içeriyor- yani parçalanırken zor kullanılmıştır, her
parçası zorla kan dökülerek işgal edilmiştir, hatta tarihin
çeşitli dönemlerinde ülkenin ve halkın kaderini değiştirmek için
bir takım ayaklanmalar, isyanlar olmuştur, özgürlük için
girişimler olmuştur, bu girişimler de her defasında kanla
basırılmıştır. Bu şekilde milyonları aşan insanın kanı
akıtılarak ülkemizi işgal altına alınmış ve
sömürgeleştirilmiştir. Uzun süredir, yani yaklaşık 2 bin sene
kadardır kendi siyasal otoritesini oluşturamamış, bir merkezi
yapıya kavuşamamış ve bu nedenle de ilkel, geri, ortaçağ
karanlıklarında kalmış bir toplumu bu derece zorla, baskı ile
işgal altına alınan bir toplumu kurtarmak için mutlaka yine zora
başvurmak gerektiğine inanmışızdır. Yani ciddi bir örgütlenmenin
yaratılmasına, işçi-köylüyü temel alan bir örgütlenmeye
gidilmesine, bir cepheleşmeye gidilmesi gerektiğine, ülkemizde
bağımsızlıktan ve demokrasiden yana olan tüm güçlerin
birleştirilmesi gerektiğine, bir halk ordusunun oluşturulması
geretiğine inanıyoruz ve ancak bu şekilde bir yandan güçlü bir
halk birliğinin ve bir halk cephesinin yaratılması, öte yandan
yine bir halk ordusunun yaratılması ve uzun süreli bir halk
savaşının verilmesiyle ülkemizin kurtulabileceğine inanıyoruz.
Anlayışımız özet olarak budur.
Başkan
Duruşma Hakimi
Üye Hakim
Stenograf |