KOMUTAN MAZLUM’A VEDA
Dilzar Dîlok
 

 Gerillayı anlamak, gerillanın dünyasını hissedebilmek ve gerillanın duyumsayışına dokunabilmek uzak olanlar için imkânsızlık sınırlarındadır. Ama uzak da olsa yüreğini yakın etmesini bilmiş olanlar için bu uzaklıklar bir kıvılcımla yanıp kül olur. Kimi zaman bir an, bir bakış, bir söz ya da bir mimik, gerillanın yüreğinde bir yangını tutuşturur. Gerilla ne ister, ne yaşamayı diler, nelerin sahibi olmak ister… Aslında bu soruların hepsini cevabı benzerdir. Çok şey ister gerilla. Özgürlük, eşitlik, mutluluk, barış, kardeşlik, emek bilirlik, ahlakilik ve daha birçok şey. Hatta insan oluşumuna temel oluşturan her şeyi ister. Çünkü gerillanın kendisi için istediği, beklediği, sahibi olmayı dilediği şeyler yoktur. İstediklerinin hepsi, kendisinden dışındakiler içindir, ki kendisinde bunları yaratmanın onurunu oluşturmaya eğilim gösterir. Onurlu bir yaşamı yaşamış olmak ve bu onurla, dünyaya gelmiş olmanın kıvancını yaşamak, gerillanın yaşam adımlarında gücü oluşturan gerekçedir.

Gerillanın bu onurla bağlantılı olarak istediği bir diğer şey de şehit düştüğünde, uğruna savaştığı halkın bağrına basılmak, toprakla buluşmadan önce, halkının yüreğine gömülmektir. Kürdistan özgürlük mücadelesinin kritik süreçlerinde yaşanan şahadetleri bu anlam yoğunlaşmasıyla karşılayan halkımız, törenleriyle, sloganlarıyla, sinesine bastıkları gerilla cenazeleriyle halkının bu onurlu evlatlarının alnını göklere değdirdi. Alnını göklere değdirmek, uçma eyleminin sınırlarında olmak, kanatlanmanın engin onurunu yaşamakla özdeştir.

Bunu, tüm farklılıklarımıza, başka başka renklerimize ve ayrı zaman-mekânların yaşanmışlıklarını yüklenmemize rağmen ortak atan yüreklerimizle bildiğimiz Mazlum Yoldaşın da istemi yerine geldi. Mazlum yoldaş, güler yüzü, her şeye rağmen bulunduğu ortamda esprileri, kahkahaları, sonsuz moral verme çabası, kendisinden taşan yaşam coşkusuyla, onu benim gibi az tanıyan arkadaşların dahi belleğinde, yüreğinde ve beyninde yer edinmiş bir öncü gerilla komutanıdır. Kuzey Kürdistan’da gerillacılık ilmine kendinden bir şeyler kattı. Ve kattıklarıyla kendinden parçaları, onun ve yoldaşlarının izinde yürüme kararlılığında olan bizlerin gönüllerine ektiler. 

Mazlum yoldaşın anısına yapılan törenlerde, annesi ve ablası, onu şarkılarla uğurladılar. Ağıtlar demiyorum, zira ağlamıyordu bu onurlu Kürt kadınları. Şarkılarla Mazlum yoldaşın Amed dağlarındaki adımlarını, uzun yıllara sığdırdığı onurlu mücadelesini, özgürlükteki ısrarını, yeni yaşam umutlarını ve gerillacılık hayatını anlatıyorlardı. Onların yüreğinden süzülüp benim yüreğime akan birkaç kelime olduysa da, birçok anlamı taşıdı dünyama. Ablası Naciye’nin ve annesinin yaşadığı onuru bizler izlerken Mazlum’un ardından, yüreğimizde yer edinen Mazlum’a gıptayla bakıyoruz. Kürdistan özgürlük mücadelesinde yer edinen her yücelişte, her direniş toplaşmasında, her yoğunlaşmış inançta, her yürek büyümesinde, her sonsuzluğa meyilli hakikat arayışında, aşk düzeyindeki her özgürlük soluğunda Mazlumca bir şeyler buluyoruz zaten. Bundandır, Mazlum adı yüreğimizde zalimin zulmüne maruz kalışın ötesinde çağrışımlara denk gelir. Mazlumca diyorsa bir arkadaşımız, bir direnişten söz ediyordur. Bir yücelişi, bir inancı, derinliğin anlamında kendini oluşturan bir insan güzelini anlatıyordur.

Bu sebepten olsa gerek, Mazlum Amed deyince yüreğimizi titreten uzun bir PKK’lilik anlamı gelip konaklıyor yüreğimizde. Hissedebildiğimiz, anladığımız, algılayabildiğimiz kadarıyla yüreğimizin aynasından bu yeni hissedişleri Mazlum yoldaşa yansıtıyoruz. Ona sunuyoruz, onun onurla karşılayacağı bu anların duyumsayışlarını.

Kürdistan halkı, analarımızın öncülüğündeki kadınlarımız başta olmak üzere, inkârcı, katliamcı, soykırımcı, toplumkırımcı ve tecavüzcü devlet güçlerine göstermiştir ki, şehitlerimiz, halkımızın onuru, dünü, bugünü ve geleceğidir. Şehitlerini karşılama ruhu, özgür geleceğe, özgür yaşama ve özgür ilişkilere yönelme kararlılığını gösteriyor. Bu kararlılık, her gerillanın yüreğinde bir yeni yaşam, yeni yaşam uğruna her şeyini feda etme gücü, feda etme gücü içerisinde yeni anlamlar yaratma ve yüreğinin rotasını ufuklara çevirmeyi anlatıyor.

Bizler de gerilla yüreğimizde, Önderliğimizin yarattığı anlam damlasıyla, tüm mücadele değerlerimizi yüreğimize sığdırabilmeyi kendi yaşamımızın rotası yapıyoruz. Yüreklerimize aldığımız sevgiler oranında yüreklerimizin büyüdüğünü bizlere öğreten yaşam güneşimizin, bu yeni doğum zamanlarına denk sıcaklığıyla ilerliyoruz ufuklara doğru. Ve her adımda Mazlumca yaşamın tüm insanlık âşıklarına nasip olmasını diliyoruz. Çünkü Mazlumca yaşamak, gerçeğe dokunmanın gücüyle, bu dokunuştaki anlamı hissetmenin yakıcılığıyla ve alevlerden ibaret rüzgârların yenileyiciliğiyle soluk almak, az da olsa özgürlüğü solumaktır.

 

 

Dilzar Dîlok

Ölümün Elinden Kurtardıklarımız

 

Yüreklerimizi kendi toprağı bilen ve kendi toprağına gömülen zaman parçaları vardır. Onları çıkarıp toprağın altından, gün ışığına sunmak, gerillanın ufkuna yerleşen arzulardandır. Anlatmaya, paylaşmaya ve hatta yazmaya yönelten itki de bu olsa gerek. Mekanikleşmenin uçurumunda yitmeye karşı duran duygularla birlikte bu duyguları kendinde toplayan insan güzellerini anlatabilmek ve bu anlatımlarla ölümün elinden bir şeyleri kurtarmak… Gerillanın ufku kiminde yüreğiyle kalemi arasındaki yolda evrenle buluşur. Anıların deposu olan belleğimizden taşacak kadar çok ve yüklü zamanların ve kurgulara meydan okuyacak kadar olağandışı yaşamların izdüşümü, bizim kadar gerçek olan her şeyin bir aks-i sedası, bu evreni anlama yolunda yalnızlığımıza dokunan hakikat zerreleridir. Bizimle soluyan, zamana saplanıp kalmadan bizimle yürüyen, terleyen, bizimle yorulan, acıkan ve susayan, ve dile geldikçe kana kana hayat pınarından beslenen bir tarihin parçaları… Bizim parçalarımız…

Yaşananlar, anlatılanlar, yürekte inceden inceye kızıl izler bırakanlar, duyulduğu anda kulağa asılıp kalanlar ve sonrası binlerce an içinde yankılanıp duranlar yanında, bunlardan binlerce kat fazla olan bilinmeyen, duyulmayan yaşam aralıkları da var. İşte bunların hepsinin varlığıdır yüreği konuşturan, satırları yaratan ve ölümle girilen cengin zaferini anlatan. Yaşadıklarını anlatmak, arşivlerden, kütüphanelerden ya da yaşama-evrene vs ilişkin araştırmalardan belki de katbekat daha fazla değer barındırıp kendi mevcudiyetinde sunmaktadır yarına. Örneğin uzak bir geçmişte yaşayan bir hakikat arayışçısına ilişkin anlatılanlar kütüphaneleri doldursa da kendi kaleminden yazılmış bir dize bizleri daha çok o arayışın mecrasına çekmektedir. Bu gerçek, kendi yüreğiyle hayata dokunmuş olmanın sonucudur. Soyut denilen hayal ile gerçek denilen hakikatin birleşerek sonsuzlaşmasıdır. Bundandır, gerillanın kaleminde hayal ile hakikat birbirinin varlığında eriyor. Nedeni hayatlarımıza rengini veren, sade olduğu kadar girift olmasıyla bizlerde yaşanmamış olanlara dair merak uyandıran, cazip gelen ve yaşama istemini güçlendiren zaman aralıkları…

İşte bu kaynaktır kaybolmuş kentlerin kirli aynalarında kendini göremeyenlerin kendi siluetini dağlarda aramasına sebep. Paramparça olmuş bedeniyle kentlerin kaybolmuşluğuna girenlerin yüreklerindeki duyumsayış da aynı kaynaktandır. Son nefeslere yerleşen yaşam bilinmezi kadar kiminde tüm nefeslere yerleşen son nefes hissiyatına tanık olmak da bu zaman aralıklarındandır.

İşte bu zaman aralıklarının yüreğimizde ve beynimizde oluşturduğu açı, yaşama bakış açımızı oluşturuyor.

İşte beni bu dağların ufuklarına tutunup kalmış olmak yaratıyor, her defasında yeniden bir daha. Bir gökkuşağı olup yüreğimin göğünde, sevinçlerim ve özlemlerimle birleşiyor. Nazlı seher uykularından el çekip Zerdeştî bir zamana yerleşiyor. Güneşi karşılıyor benimle. Bir zaman gün ışığıyla, bir zaman gözyaşıyla yıkıyor yüzümü. Sınırların birleştiği yerde bir kurşun atımında, hakikatin içinden sıyrılıp bir masal kahramanı oluyor. Özlem dalgalarını alıp getiriyor yüreğimin kıyısına. Tüm ırmaklar birleşip bir söz akışına dönüşüyor. Bir yürek akışına… Bir ırmak olup akıyor yüreğimden, yüreğimi yıkayarak. Akıyor yüreklerimizden… 

Anılarımız, yazdıklarımız, baktığımız zamanın içinden değil de kendi olgunlaşma zamanında kendini anlaşılır kılan yaşam anları, yüreğimizi delip geçerek bir iz düşürüyor zamana…

Ömrümüzün bir kısacık anına sıkışan ama hiç yaşayamadığımız, biz olan ama bizi tanımlayamayan, çok yakınlaştığımız ama yakalayamadığımız, soluğunu duyumsadığımız ama uzağımıza düşen, elimizde olan ama dokunamadığımız hakikatlerin içinden bir harmanlanış olma istemi yapışıyor yakamıza böyle anlarda. Hiçbir söz dağarcığının, hiçbir kelime hazinesinin gerillaların yürek sarnıcında biriktirdikleri ve hazinelerden daha değerli olan yaşam parçalarını anlatmaya yetmeyeceğini bile bile yazmak istemi, ölüm karşısındaki cenkler ertesinde elimizde kalanlardır. Tamamlanmak istenecek bir yarım oluşturmak istemidir. Yüreğimizi her daim ateş hattında tutan ve biz olan gerilimi, bir parçacık yansıtma gayesidir. Kendimi kavramsallaştırmanın bir yolunun da sözcüklerin toprağından geçtiğini sezmiş olmaktır bir zaman ve aramaya başlamaktır. Büyük aşkları başlatan yolculukları ve yolcuları duyumsama istemidir. Yolu sözcüklerle hissedip paylaşma ve yolun yolcusu olma gerçeğini anlamlandırma gayesini yükseltmeye meyletmektir.

Belleğimde, hayal ile hakikat arasında yer edinen anılara, arkadaşlarımın ve benim olan anılara dokunmak istemi, her sezinleyişte ve sözcükler yoluyla da olsa, her paylaşma eğiliminde benim olmaktan çıkıp bizlerin olmaya gönül akıtmaktadır.

Ölümün elinden kurtaracağımız çok şey olduğunu bilerek bir parçasını tutmak istiyorsak bilmeliyiz ki, yaşadıklarımız paylaşıldıkça çoğalıyor ve çoğaldıkça hayalden hakikate dönüşüyorlar.