XANTURUN TEK AYAKLI CEYLANI

 CİGER-HÜSEYİN YÜREK YOLDAŞIN ANISINA
Ciger Hüseyin
 

Baba Abdullah

Ana Nadire

Doğum Yeri Bilehi Köyü Uludere

Doğum Tarihi 1976

Katılım Tarihi 1993 Askeri Kanunla

Özel Bilgi Babası Ve Üç Amcası Şehit  

Bir türküdür söylenen,

Dillerden düşmeyen,

Sürüp giden…

Bahar yüzünü göstermiş, giderek yazın sıcaklığına hazırlanıyor tabiat ana. Henüz yeşilimsi perdesini çekmiş değil, gözbebeği olan ağaçların yaprakları açılmaya devam ediyor. Verimli ana heybetini hissettiriyor. Bir de bahar yağmurlarının sonsuz güzelliği ve toprağa bereket vermesi buna eklenince, tabiat ana bu yıl baharını daha çekici kılıyor. Göz dolduran renkleri, göğün mavimsi renkleriyle birlikteliği yakalıyor. Bu uyum ahenk o kadar içseldir ki, tabiatın gözdesi olan sosınlar, şilanlar, papatyalar, güller ve daha ismini bilmediğimiz nice çiçek bir bütünlük sergiliyor. Neredeyse rengârenk bitki ve çiçek yatakları oluşmuş. Öyle ki bu renk cümbüşüne dalmadan geçip gitmeye gönül el vermiyor. 2001 baharıyla birlikte, gözyaşı dökmeyen kurumuş pınarlar tekrar patlamış, birer çağlayan gibi kanayarak akıp gitmeye başlamış.

İşte bahar! Tabiat ananın güzelliği, bağışlayıcılığı ve kucaklayışı! Tüm sevgisini, kutsallığını tanrıça gibi serpmiş, yemyeşil renkleriyle parlayan güneşin altındaki masmavi gökyüzünü sarmalamış.

İşte hayat, işte akan damarlar ve duyguların durmayan akışı!

2001 yılının 24 Mayısı.

Saat 19.00.

Yer; Xantur Tepesi, muhaberecilerin bulunduğu zirve.

Güm! Bir patlama ve haykırış...  Bir heyecan, bir tedirginlik, bir bilinmezlik.

Nice olayları vardır devrimimizin hiç bilinmeyen! Mücadelemizin çok çetrefilli tarihinde neler yaşanmadı ki... Acılar, hüzünler, sevinçler, mutluluklar… Mücadelenin en çetininden, en engebelisinden geçildi. Aç, susuz kalındı; kara kışa, tipiye yakalanıldı. Ama zorluklara karşı hiç pes edilmedi. Kelle koltukta yürüyenler zorluklara, acılara ‘Of’ bile demediler. Hep, gelecek aydınlık günlerin umudu ve heyecanıyla yaşadılar. Sömürge bir ülkenin insanları, özgür bir ülkede yaşamak, ezilmişliğin tahribatlarını gidermek, kendi ayakları üzerinde yürüyecek, kendi iradesini açığa çıkararak yolunu çizecek birer halk evladı olabilmek için kelle koltukta yürüdüler.

Yürüdüler, bilinmeyenin bilinmezliğine… Bildikleri bir şey vardı; o da eskisi gibi yaşanmayacağıydı. Onları inanılmaz kılan da buydu.

İnanılmaz bir devrim destanını anlatmaya çalışacağım. Devrimimizin inanılmaz gerçeklerini ifade edebilmek için büyük bir edebiyatçı olmak, türküleştirebilmek için ise halkımızın bağrından çokça çıktığı gibi bir dengbêj olmak gerekiyor. Hatta daha ince bir sanatla görselleştirmek gerekir. Ben ne bir edebiyatçı veya dengbêjım, ne de ince bir sanatkâr. Kalemim zayıf, sesim kısık, hünerlerim neredeyse yok sayılacak kadar az. Buna rağmen kalemini kullanmaya çalışarak devrimimizin bir kahramanını zor da olsa yazmaya çalışacağım.

.

Bir patlama!

“Çabuk silahlarınızı alın!” Patlamaya ilk tepkiler... Xantur Tepesi. Mayısın sonları olduğu için son bahar pınarı da kurumuş, birkaç gün önce Xantur’daki askeri birlik alanı terk etmiş, alanda sadece muhabereciler kalmıştı. En ön cephe sayılmasının yarattığı hassasiyet ve gerginlik vardı. Kürt halkının umudu olan gerillanın düşmanları az değildi. Halkının umudu, ilerici insanlığın göz nuru iken, gerici güçler için korkulu bir rüyadır gerilla. Patlama ile birlikte ilk düşünülen, baskın ihtimaliydi. Çünkü bir aydan fazladır, altı kişilik muhabere birimi Haftanin’in en heybetli zirvesi Xantur’da bulunuyordu. Silahlara sarılarak uygun bir şekilde mevzilenmek en doğrusuydu. Havada uçuşan parçalar görüldüğünde, baskın olduğuna kanaat getirildi.

“Haydi! Çabuk, cihazı unutma”

Komutan, mevzilendireceği arkadaşları yardımcısına verirken böyle bağırıyordu.

“Heval, bir şey yok, korkma! Mayın patladı. Arkadaşları çağır gelsinler” sözlerini sarf eden Ciğer arkadaştı. Mayın patlamasıyla bulunduğu yerden yaklaşık üç-dört metre uzağa fırlamış, bir ayağı yirmi beş-otuz metre uzakta kalmıştı. Ciğer arkadaş ise hiçbir şey olmamış gibi soğukkanlı bir şekilde sesleniyordu. Bu acıyı daha önce de yaşamıştı.

“Haydi, heyecanlanma. Arkadaşlar gelip beni mangaya götürsünler”

Yavrularıyla dağda özgür dolaşırken ansızın bir aslanla karşılaşan bir ana ceylan, aslanın saldırısına uğrayıp da paramparça edildiğinde ceylan yavruları nasıl şaşırır, donakalırsa, işte Ciğer arkadaşın yanındaki arkadaş da öyle donakalmıştı. Dili tutulmuş, taş kesilmişti. Bir tarafta Ciğer arkadaş, diğer tarafta ise metrelerce uzaktaki bacağı. Bütün bunlar onun hemen yarım metre uzağında olmuştu.

“Haydi, Heval, arkadaşları çağır. Bir şey yok, hafiftir” diyerek, Ciğer arkadaş güçlükle şoku atlatmasını sağlamış, yardım çağırmaya göndermeyi başarmıştı.

Nefes nefese arkadaşların yanına varan genç gerilla, durumu diğer arkadaşlara anlatır anlatmaz herkes hızla Ciğer arkadaşın yanına koşmuştu. Ciğer arkadaşın dışındaki bütün arkadaşlar çok yeni olmasalar da yeterince tecrübeli değillerdi. Arkadaşlar ulaşır ulaşmaz Ciğer arkadaş, öncelikle yapılması gerekenleri sıraladı;

“Önemli bir şey yok, ayağımı dizin altından ve üstünden bağlayın. Kanı durdurmak gerekir. Bir de, mangaya götürün beni. Orada ayağımı yükseltmek için altına bir şeyler koyun” Arkadaşların şok durumunu atlatamadıklarını gören Ciğer arkadaş ısrar etti; “Size bir şey yok diyorum, mayın patladı, o kadar. Haydi, öyle durmayın, götürün beni.”

Genç gerillalar, Ciğer arkadaşın belirttiklerini yaptılar. Bacağı bağlanırken Ciğer arkadaş, durumdan etkilenen arkadaşların moralini düzeltmek için şaka yapıyordu.

Arkadaşları, Ciğer arkadaşı kaldırdıklarında bir bacağının sallandığını, dizin biraz altından itibaren kemiğin parçalanarak dağıldığını, ayak kopmamışsa da çok ince bir et ve birkaç damarla bacağa bağlı kaldığını gördüklerinde ürkmüşlerdi. Ciğer arkadaş, öteki bacağını 1995’te kaybetmişti. Onun yerine protez bir bacakla yaşıyordu. Sağlam ayağı ile mayına basmasına rağmen patlamanın şiddetiyle protez de fırlamış, kesik bacakta da yarık oluşmuş, kemik dışarı çıkmıştı. Bu manzaranın ürkütücülüğü karşısında Ciğer arkadaşın soğukkanlılığı arkadaşları dinginleştiriyordu. Arkadaşları, onu mangaya getirerek, anlattığı gibi ayağını yükselterek uzattılar. Şaşkın şaşkın duran arkadaşlara hemen karargâhla bağlantı kurarak arkadaş ve doktor çağırmalarını söyledi.

Ciğer arkadaşın etrafında çarpılmışçasına onu izliyorlardı. Her an yanından uçup gidecekmiş hissine kapıldıklarından kimisi hıçkırıklarını tutamazken kimisi ise sessiz sedasız çiseleyen yağmur tanecikleri gibi gözyaşlarını koyuvermişti. Akan her damla, yüzlerde ince bir çizgi bırakıyordu. Bir de sağanak yağmurlar gibi dökülen gözyaşları vardı. Kimisi de, içini çekmek istemiş de olmamış, tıkanmış gibi hüzünlü, düşünceliydi.

Muhabere birimi halen şaşkındı. Ancak arkadaşları en çok şaşırtan da Ciğer arkadaştı. O, sanki hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlarla konuşuyor, ilgileniyordu. Çünkü o, birimin komutanı ve en deneyimlisiydi. Bunun için örnek olmayı bilmeliydi. Durumu gözeterek davranış göstermek militan tutumun gereğiydi.

Ciğer arkadaş, “Haydi arkadaşlar, yemeğinizi yapın, aç kalmayın” dedikten sonra nöbeti ihmal etmemeleri gerektiği yönünde uyarıda bulundu. Neden sonra nasıl göründüğünü düşünerek; “Biraz su verin de yüzümü yıkayayım, biçimim bozulmuştur herhalde” dedikten sonra “Ben daha büyük ağrıları yaşadım, bu patlama beni götürmez. Karadeniz’de gemisi batmış kaptan gibi durmayın” diye devam etti. Ciğer arkadaş komutan olmanın gereklerine göre düşünmeye devam ediyordu; “İyi ki bende patladı. Hepiniz gençsiniz, benimse zaten önceden bir ayağım gitmişti. Sizde patlasaydı partiye nasıl hesap verir, vicdanen bunu nasıl kaldırırdım?” diyerek konuşmasını sürdürdü.

Karargâha haber verilmiş, tüm güçler harekete geçmiş, doktor yola koyulmuştu. Yakında olan Şeşdara Birlik Komutanı telsizle irtibat kurmuş Ciğer arkadaşla konuşuyordu. Ciğer arkadaş “Ciddi bir durum değil, bir ayağım kesikti, diğeri de ona benzedi” diyerek takılıyordu. Diğer arkadaşlar, şakalaşmalara rağmen durumun ciddiyetini kavramışlardı.

Diğer arkadaşlara zorla yemek yedirdikten sonra dişlerini temizleme ihtiyacı duydu. Çünkü patlamada ağzından kan fışkırmıştı. Patlamanın yarattığı sarsıntıyla göğsünde oluşan ağrılar konuşurken onu zorluyordu. Boğazı düğümleniyor, konuşamıyor, nefes alması zorlaşıyor, bir ara bayılıp kalkıyordu. “Bana bir şey olmaz ama zorlanıyorum. Eğer şehit düşersem, Parti Önderliğine ve partiye, alandaki tüm arkadaşlara çok selamlarımı söyleyin. Beni affetsinler, partiye ve arkadaşlara layık olamadım. Partinin verdiği görevi yerine getiremedim. Mayın bende patladı, parti bunu kabul etmez. Önderliğe çok selamlarımı söyleyin” dedikten sonra bir kez daha nefes alıp vermekte zorlandı ve bayıldı.

O sırada doktor yetişmiş ve ilk müdahaleyi yapmaya başlamıştı. Serum bağlamış, yaptığı anti-biyotik ve ağrı kesici iğnelerle olumsuz bir durumun önüne geçmeye çalışıyordu. Gece olduğu için çok kapsamlı müdahale yapamıyordu. Kaldı ki, Xantur Tepesi farklı bir duruma uygun değildi.

Alan güçlerinin morali genelde bozuktu. Herkes, serseri bir mayının Ciğer arkadaşta patladığını öğrenmişti. Her bireyin mutlaka gerekli olduğu, var olmasının düşmanı kahrettiği bir süreçte bu kazanın ağır geleceği kesindi. Halkın II. Barış Hamlesi’yle gerillaya dayanarak şaha kalktığı bir dönemde kayıp vermek yoldaşlara ve halka çok zor gelecekti.

Çok ağır sancılarla geçen gece gündüze döndüğünde, arkadaşlar darbest yapıp Ciğer arkadaşı omuzlarında yükselterek yola koyuldular. Sıcaklık çok fazla olduğu için Xantur Tepesi’nden vadiye inmenin yara açısından iyi olmayacağını bildiklerinden, ara vermiş, öğleden sonra ancak vadiye ulaşmışlardı. Bu arada eyalet komutanı, birkaç arkadaşla birlikte Ciğer arkadaşın getirildiği yere vardıklarında Ciğer arkadaşı heybetli bir kayısı ağacının altında uzanmış, etrafında da birçok arkadaşla birlikte buldular. Ciğer arkadaş, eyalet komutanı arkadaşın yaklaştığını görünce ayağının kesildiğini unutarak ayağa kalkmak, duruşunu düzeltmek istemişti. Nasıl olur da bir üstünün karşısında uzanılır düşüncesiyle utanıyordu. Eyalet komutanının sıcak sarılmasıyla bu duyguyu üzerinden atabildi. Geçmiş olsun dileği ve olayın gerçekleşmesine ilişkin şakaların ardından geçmişe dalan sohbetler başladı. Ciğer arkadaş uzanırken bir arkadaşın ona bir demet gül uzatmasıyla aynı mahcubiyeti bu arkadaşa karşı da göstererek gülleri kokladı ve bağrına bastı.  

Devrim bir şarkıdır; dillerden hiç eksilmeden akıp giden... Bir çağlayan gibi gümbürdeyip sel olan ve insana yeni bir yaşam, yeni bir anlayış kazandıran... Devrim; tepeden tırnağa haykıran, coşan ve her zorluğa güleçlikle tahammül ettiren... En ağır acıları bir taze su gibi içiren, olamayacak olanı olur yapan, insanı kendisini yaratacak kadar kat be kat güçlendiren bir gerçeklik.

Bir sohbettir, derinden başlayan, sürüp giden, hiç durmak bilmeyen. Bir taraftan acının verdiği üzüntü, diğer taraftan devrimcilerin irade yüklü morali... Kim durdurabilir ki, bu gümbürdeyen çağlayanı? Kim tutabilir ki, haykırmış, coşmuş, delicesine akan seli? Kim yaşanan bu acımasız gerçekliğin karşısında vurdumduymaz kalabilir ki?

İşte devrim!

İşte devrimcilik!

İşte dağların kahramanlarının yalın öyküsü, çıplak gerçekliği. Hani derler ya, gerçekler çıplak olmayı sever. Gerçeklerin çıplak olmasının kim önünü alabilir ki? Devrim zor olana göğüs germek ise devrimcilik olmayacak olanı gerçekleştirmektir.

Hani uçurumun kenarından vadide akan masmavi suya bakarken başın döner, düşecek olursun ama o kadar güzel bir manzaradır ki, yüreğin elvermez bakmaktan vazgeçmeye ya... İki yamaç arasına uzun bir ip gerer, o ipin üstünde yürür, yavaş da olsa emin adımlarla ilerler ve bir an, seker de düşecek olursun ya… Devrimcilik de bir cambaz misali vadinin üzerine gerilmiş ipin üstünde seke seke yürümeye benzer.

İşte devrim, işte devrimcilik! Gel de bu heyecandan kendini geri ver.

Ama ne var ki, ipin üstünden baş aşağı vadinin derinliklerine düşüp kaybolmak ve belki de param parça olmak da var. Kimi zaman dalarsın o güzelim mavimsi berrak suya ve belki de parçaların bir daha görülmemecesine akıp gider... Kimi zaman vadinin kuytu bir köşesine düşersin. Sadece kan kırmızıya boyanmış ve nefessiz bir beden bulursun. Pek nadiren de olsa kimi zaman kan kızıla bulanmış, yara bere içinde nefes alan bir canla karşılaşırsın. Hani o kadar kızıla çalar ki, o kadar paramparça olmuştur ki, zor nefes alır.

Ciğer arkadaş zor nefes alıyordu.

“Nasıl oldu Ciğer arkadaş?” sorusu üzerine Ciğer arkadaş olayı anlatırken zaman zaman derin bir iç çekiyordu. Kimi zaman nefesi kesiliyor, boğazı düğümleniyor ve kan tükürüyordu. Birkaç saniyelik hareketsiz ölgün duruş etraftakileri heyecanlandırıyor, paniklendiriyordu. Ancak aniden aldığı derin bir nefesle tekrar yaşam emaresi gösteriyor ve tüm canlılığı ile Ciğer arkadaş oluyordu.

Birden gözleri parlayan Ciğer,  “Elini ver, ne kadar güçlü olduğumu göreceksin. Ben ölmem, bana bir şey olmaz” diyerek komutan arkadaşının elini tuttu. Kısmen doğruldu ve komutanın bileğini bükmeye başladı. İnanılmazdı ama Ciğer arkadaş bilek güreşinde tüm gücünü harcıyordu. Gözleri parlayarak; “Gördün mü, nasıl az kalıyor götürmeme, bir de bana biraz yemek versinler, bir de çay ve su, o zaman sen gör bileğimi. Heval ben Ciğer’im, Ciğer... Ben ölmem, altı yıl önce de ölmedim, diyorum doktora. O sanki pat, ölecekmişim gibi yaklaşıyor. Hâlbuki ben onlara türkü bile söyledim” diyerek gülümsedi. Doktor arkadaşı çok seviyordu çünkü üç-dört yıldır birlikteydiler. Bir de Doktor, Ciğer arkadaşın öğrencisi sayılırdı. “Mübarek sana o kadar hizmet ettik, sana misafirperverliği böyle öğretmedim ki! Sen, ben az bir şey yaralandım diye bir damla su dahi vermiyorsun” diyerek takılmaya devam etti.

Arkadaşlar yeniden gülüşmeye başladılar, çünkü Ciğer arkadaş tekrar bilek güreşine başlamıştı. O bilek güreşi yaparken izleyenlerin “Kopan ayak benimdir” diyesi geliyordu. Böyle moralli bir yoldaş karşısında, insan küçük bir hastalık ya da nezle geçirdiğini düşünmekten kendini alıkoyamıyordu.

Hâlbuki Ciğer arkadaşın bacağı dizinin biraz altından ayağının topuğuna kadar paramparça olmuş, tüm kemikleri dışarı çıkmıştı. 1995 yılında kopan sağ ayağının protezi de fırlamış, dizden kopan bu bacağı da ağır zarar görerek kemiği dışarı çıkmıştı.

Ciğer, Kürdistan’ın en sert coğrafyasında yaşadıkları için oldukça sert mizaçlarıyla tanınan, ulusal kurtuluş mücadelesi Botan alanına ilk girdiğinde yoğun destek veren, yüzlerce şehidi ve savaşçısıyla mücadelemize yoğun katılım sağlayan, Türk devletinin yoğun baskısı sonucu partinin talimatı ile 1994 yılında topraklarını terk ederek en zor şartlarda göçmen yaşamlarıyla mücadelenin yanında kalan Guyi aşiretindendi.

1990’lı yıllar, mücadelenin giderek halklaştığı ve halk içinde meşruiyetinin tartışılmaz hale gelerek ulusal kurtuluş mücadelesi yasalarının geçerli olduğu yıllardır. Bu yıllarda gönüllü katılımlar yoğun yaşanırken, her ailenin mücadeleye destek sunmasının bir ulusal görev olarak benimsetilmesi için “Askerlik Yasası” gündeme gelmişti. Ciğer arkadaş da mücadeleye katılma kararı vermiş, bunu arkadaşlarıyla tartışmıştır. 93’te gerillalar köye gelerek askerlik yasasıyla sekiz genci alırlar. Ciğer de içlerindedir. O “Heval, ben zaten geliyordum” dese de siciline işleyen “Askerlik yasasıyla alınmıştır” ibaresi olur. Aktif katılımı göze çarpar. Belirgin özellikleri, atikliği, enerjisi ve emeğe yaklaşımıdır. Kısa sürede manga komutanı olur. 95 sonlarında birinci manga komutanı, yani takım komutanı adayıdır.

Bu çok hızlı bir gelişmedir. Savaş pratiğinde hep en önde, saldırılarda kol komutanıdır. 1995’in son aylarında halkın özlemi olan özgürlük ve demokrasinin önünü alan, bunun yerine baskıcı, zorba, aşiretsel çıkarlarını halka dayatan işbirlikçi güçlere karşı silahlı mücadele olmuştur. 1995’in son aylarında tekrar bir eylem planı çıkarılarak Begova’nın bazı tepelerinin basılması kararlaştırılır. Ciğer arkadaş yine en önde, saldırı kolu komutanıdır. Yer tespit etmek, mevzilere nasıl vurulacağını belirlemek için keşif yaparken ansızın bir mayın patlar, Ciğer arkadaşın sağ ayağı kopar. Bunun üzerine grup geri çekilerek Ciğer arkadaşı noktaya götürür. Peşi sıra gelişen kapsamlı düşman operasyonunda Ciğer arkadaşı biraz su, erzak ve tütünle birlikte bir sığınağa bırakmak zorunda kalırlar. Bu ayağıyla dokuz gün tek başına kalır. Dokuz gün dokuz gece pansuman edilmeden sığınakta kaldığından yarası iltihaplanmıştır.

Müthiş bir iradi duruşla, tüm acılara rağmen direnir. Umudu kesilmemiş ancak açlık ve yarasındaki iltihaplanma zayıflamasına neden olmuş, onu takatsiz düşürmüştür. Kimi zaman bayılmış, saatler sonra uyanmıştır. Dokuz gün sonra operasyon geri çekildiğinde arkadaşları, şehit düştüğünü sandıklarından biraz tereddütlü ve onu tek başına bırakmak zorunda kaldıklarından da vicdanen rahatsız bir ruh haliyle ilk olarak Ciğer arkadaşın yanına giderler. Arkadaşları sığınağa girer girmez Ciğer arkadaş sevinçten hıçkırıklarını tutamayarak yoldaşlarına sarılır. Arkadaşların şaşkınlığı da çok çabuk sevince dönüşmüştür. Hızla karargâha getirildikten sonra o da Küçük Güneye gidecek olan gruba katılır. Birkaç gün içinde grup yola koyulmuştur. Yavaş yavaş ilerleyerek Dicle suyuna vardıklarında karşıda Derik’in köyleri ve kimi ışıklar görülmüştür. Bir ara kurye arkadaş karşıda grubun geleceği yeri ışıklara dayanarak tarif eder. Arkadaşlar yorgun düştüklerinden beş-altı saat uzanıp dinlendikten sonra randevu yerine gitmeye karar verirler. Ciğer arkadaş uzanmış gibi yapar ve herkes uyuduktan sonra da gizliden bir not yazarak kuryenin ayakkabısının içine bırakır ve yola koyulur. İki üç saatlik yolu yedi sekiz saatte alarak randevu yerine seke seke kan revan içinde ulaşır. Randevu yerine ulaştığında karşıda bekleyen kurye tek ayaklı, toz duman içinde kalmış bir insanı görünce ilk şaşkınlıkla sendeler. Kendini toplar-toparlamaz gerisin geri kaçmaya başlar. Korkmuştur, Ciğer arkadaş “Heval, Heval” diyerek kurye arkadaşı durdurarak kendini tanıtır. Bu arada diğer grup uyanmıştır. Uyanmıştır, ancak Ciğer arkadaş yoktur, kayıptır. Acaba kaçmış mıdır? Bir telaştan sonra kurye ayakkabılarını giyerken notu görür ve sorumlu arkadaşa uzatır. “Ben randevu yerine gidiyorum. Ciğer.”

Önderlik sahasına gelir, hastaneye yatırılır ve ayağının tedavisi yapılır. Hastanedeyken Önderlik çözümlemelerini okumaya başlamıştır. Bu arada Ciğer arkadaşın sergilediği irade Parti Önderliği’ne aktarılmıştır. Önderlik Ciğer’in hastaneden çıkar çıkmaz yanına getirilmesini söylemiş, bu iradeyi gösteren genç militanı tanımak istemiştir. 

Ve tarih 24 Mayıs 2001; Ciğer ağır yaralanmış, sağlam bacağı da gitmiş ve ilk söylediği; “Önderliğime saygılarımı, selamlarımı, hasretle, sevgiyle, özlemle sarıldığımı söyleyin.” Ciğer’in sevgisi bu kadar derindir. Ancak Önderliğe bağlılık, pratikte buna layık olmaktan geçer. Belki tümden kopuk bir ayakla savaş pratiğine giremeyecektir. Ancak tek ayakla da olsa bir ceylan gibi dağların doruklarında yoldaşlarına hizmet edebileceğine hem inanıyor, hem de Önderlikten aldığı güçle kendine güveniyordur. Parti Önderliğimizin tüm ısrarlarına rağmen Ciğer arkadaş ayağına protez taktırdıktan sonra hızla ülkeye, hem de ayağının koptuğu saha olan Haftanin’e döner.

Gelir gelmez çalışmalara takım komutanlığına denk bir düzeyde katılır. Savaş ekonomisini geliştirmek için yoğun çaba sarf eder. Gücün ihtiyacı olan reçel, pekmez yapar, hummalı bir çalışma ile ceviz, badem toplar. Değirmeni usta bir değirmenci gibi çalıştırır. Hâlbuki tüm bunları devrim öncesi hiç görmemiştir. Önderlik sahasından geldikten sonra bunları öğrenir ve giderek ustaca uygular. Sebze ekip yetiştirir. Bu yönüyle bölgenin bir numaralı destekçisidir. Bir de tüm operasyonlarda tek ayağına rağmen karış karış araziyi tanıdığı için öncüdür. Hep araziyi dolaştığından ne nerededir, nerede su, nerede oyuk, mağara, nerede korunaklı bir arazi parçası olduğunu, nerede gizlenileceğini, nerede düşmana sızma yapılacağını, pusu atılacağını ve nerede düşmanın izleneceğini, hepsini adım adım bilir. Çünkü o ülkesinin, toprağının her parçasını karış karış çakıl taşına kadar hepsine bağlıdır, hem de ölümüne. . .

Bir hıçkırık, bir öksürüş ve hemen ardından iç çekiş… “Gözleri tekrar sabitleşiyor, boğazı düğümleniyor, nefes alamıyor. Acaba gidecek mi? Doktor, doktor çabuk bir iğne, bir serum” gibi farklı sözlerle geçmişten ayrılarak Ciğer arkadaşa dönüyorum. Solgun yüzüyle upuzun, boydan boya uzanmıştı. Etrafını saran yoldaşlarının kimisi hüzünlü, kimisi ağlamaklı, kimisi de düşünceli Ciğer arkadaşla olan anılarını düşünüyorlardı. Bu sırada Ciğer arkadaş tekrar ayılarak kendine geldiğinde yine çevresindeki arkadaşlarına moral veriyor, espriler yapıyordu. Hastane’ye gönderileceğini duyduğunda bunu istemediğini, orada da iyileşebileceğini söyleyerek arkadaşları ikna etmeye çalışıyordu.

Bu arada bir arkadaş espriyle “İki ayağın birbirine benzedi” deyince “Doğru, ancak sol ayak biraz uzun” diyerek hiçbir şey olmamış gibi tüm arkadaşlara moral veriyordu. 

İleriki bir ay içerisinde alanda kesin bir operasyon olacağı istihbaratı alındığından güçlerin tümü intişardaydı. Yani herkes alarma geçmişti. Mayın döşeniyor, arazi geziliyor, uygun-gizli yerlere erzak kaldırılıyordu. Herkes karınca kararınca çalışıyordu. Bölgede, alanda hummalı bir çalışma başlamıştı. Eyalet komutanı alanın tüm birliklerine “Hazırlık yapılsın, operasyonu iyi karşılayalım” talimatını vermişti. Herkes buna uygun hareket ederken, eyalet komutanı ve bazı arkadaşlar Xantur’a muhaberenin yanına çıkarak hem araziye bakacak hem de operasyon hazırlığı için yer bakacaklardı. Gel gelelim ki, muhaberecilerin yanına çıkıldığında insanın şaşırmaması elde değildi. Hiç kimse Ciğer arkadaşa hazırlık yapmasını söylememiş olmasına rağmen o hem eyalet karargâhı, hem bölgenin lojistik birliği ve hem de bölgenin diğer bir birliği için yer bulmuş, buralara tek başına erzak ve su yerleştirmişti. Xantur’un, alanın en yüksek tepesi olduğu düşünüldüğünde birkaç arkadaşla yüz-yüz elli kişinin hazırlığının yapılmasının ne anlama geldiği kendiliğinden anlaşılır. O kimi zaman elli metre derinlikteki kayalara kendini şütikle bırakarak yer arıyor, tek ayağıyla Xantur’un en çetin yamaçlarında dolaşıyor, iplerle, şütiklerle kayalıklardan kendisini sarkıtıyor tabiat ananın bağrının derinliklerinde, en ücra, kuytu köşelerde mağaralar buluyordu. Öyle ki, içine daldığı birçok deliklerde insan kemikleri, iskeletler buluyordu. Durmak yok, dönmek yok, yorulmak yok. Korkmak dersen o hiç yok. Devrimciliğin verdiği sorumluluğun yanı sıra bir de maceracı gibi sarılıyordu Xantur’a, onun yamaçlarına ve onun rahmindeki derinliklere.

Onlar için hazırladığı yeri gösterdiğinde el fenerleriyle dağın derinliklerine dalan arkadaşları hayretlerini gizleyemiyorlardı. Keşke bir kamera olsa da volkanik kütlenin kirecimsi dokusunu, yıllarca eriye eriye bin bir çeşit görüntü oluşturan bu doğa harikasını görüntüleyebilseydik diye düşünmekten kendilerini alamıyorlardı. İnsan dolaşırken korkmuyor değildi ancak Ciğer arkadaş iki saat boyunca içinde kâh yürüyerek, kâh sürünerek, kâh eğilerek, kâh çamurda uzanarak, suyun içinde yürüyerek daha önceden en uç kesimine kadar gitmişti bile. Yeraltındaki, daha doğrusu Xantur’un en yüksek tepesinin altındaki dağın içinde yüzlerce irili-ufaklı mağara, mağaracık vardı. Kimisi futbol oynamaya müsaitken, kimisi de ancak birkaç kişinin oturabileceği genişliğe sahipti.

Daldığım düşüncelerden geri dönüyorum.

Ciğer uzanmış uyuyordu. Hem çok kan kaybetmiş hem de hiç yatmamıştı. Akşam karanlığına doğru uyandığında doktora ayağını kesmemesi, tedaviyi pansumanla sınırlı tutması, serum vermesi, antibiyotik ve ağrı kesicilerin yanı sıra gece yatması için iğne vurabileceği yönünde perspektifler verdi. Morali iyi olsa da henüz tehlikeyi atlatmış değildi. 

25 Mayıs gecesi…

Ciğer arkadaşın durumu kötüye doğru gidiyordu. Sancıları ağırlaşmış, sabaha kadar çok zor bir gece geçirmişti. Bununla birlikte yavaş yavaş şuurunu yitiriyordu. Sabah erkenden, doktor arkadaş başka bir noktadaki arkadaşlara durumun tehlikeli olduğunu belirtmişti. Ancak tüm müdahalelere rağmen Ciğer arkadaş ansızın uzun yolculuğa koyulmuştu

Ciğer bir filiz gibi toprağa düşmüş, yoldaşlarıyla buluşmak üzere uzun bir yolculuğa çıkmıştı.

26 Mayıs Cumartesi…

Ciğer’in anısına ona layık bir tören yapmak üzere bölgenin dört Birlik gücü bir araya gelmişti. Son yolculuğuna uğurlanmak üzere naaşı çiçeklerle donatılmıştı. Kelle koltukta yürüyenlerin sınırlı imkânları, sınırsız sevgi ve bağlılıkları eşliğinde askeri törenle yolculanacaktı.

İki tabur, şehitlere saygının gereği, silahlar eğik, boyunlar bükük, selama durmuştu. Ard arda yirmi bir mermi göğü deldi. Bayraklar dalgalanırken gelen “Selam dur” komutuyla Ciğer arkadaş bir kez daha selamlandı. Anısına yapılan konuşmaların ardından iki tabur arkadaş Ciğer’e mezarına kadar eşlik ederek son yolculuğuna uğurladı.

Ey Haftanin’in acılarının tümünü yaşayan genç Mezrabotanlı! Heyecanlılığını, atikliğin, emeğin ve alçakgönüllülüğün sembolü!

Ey dağlarda durmak, dinlenmek bilmeyen tek ayaklı ceylan!

Senin ardından ağlamayacak, kendimizi yerlere vurmayacağız. Ama senin çizdiğin iradi duruşun temsilcisi olmak için moralini paylaşacağız. Seni emeğinle anacağız. Seni yürüyüşümüzde kendimize rehber edinirken Önderliğe ve Partiye bağlılığın bir kez daha şehitlerden geçtiğini görerek ve bilerek Önderliğimize bir Kâbe gibi sarılacağız.

Sen üzülme tek ayaklı ceylan yoldaş!

Yolun yolumuzu aydınlatacak.

Aydınlatıyor. . . 

Mücadele arkadaşları adına Kasım Engin

1. 7. 2001 

 

 

 
    ygk.gaziler@googlemail.com