2006 baharında şehit düşen Botan Urmîye arkadaşın anısına;


 
botan urmiyeİsimsiz bir mezardı dağ başında

 Filizlenen bahar yaprakları, her esintisiyle naylonun üzerinde damlayan yağmur tanecikleriyle içeriye sızan soğuk rüzgar; mutluluğun resmini çizercesine gök kuşağında ki bütün renkleri ruhunda mücessem eder gibi sırlara dalmıştı. Bir elini ıslanmış saçına bir elini de; uzakta, gel gitte olan sisin göğe savaş açmış yüksek dağlara doğrultmuştu. Dudağındaki neşeyi tazelemek için tebessüm kuşu kondurmaya, hiçbir reflekse gerek duymadan konuşmaya başlar gözlerindeki ufka dalmış rüyalar. Gerçeğe yüz tutmuş bir sabah tanın da yorgun haliyle son vedalaşma anını hiç beklememecesine, arzu etmeyerek vedalaştık.
Benliğinde yeşermiş özgürlük tomurcukları her sabahın güneş habercisi olan Nêdera dağları yine onu özlemişler.
Bedeninde taşıdığı ruh artık o bedene sığmıyordu. Coşardı, bahar yağmurları ile taşan dereler gibi coşardı. Engel tanımaz Dicle’nin kaynak çeşmelerinden su içmişti. İzi beli olmayan suları aştı, çırılçıplak ayağıyla geceyi sabaha bağlayana dek, yarasını deşercesine, yüksekliğe her adım atışında kaybettiği güvenini yeniden kazanıyordu.
Bu diyardaki çocuklara kendi gölgeleriyle oynamayı bile mubah gördüler, günah saydılar. O kadar yabancılaşmanın ardından attıkları ilk adımın geri dönüşü yoktur. Artık kaybedecek bir şey yoktur. Nedense hiçbir yaşamımız olmadı, doğum günlerimiz belli olmadı, sadece ölüm günlerimiz beliydi. Kimimiz buna bile sahip olmadık; faili meçhul diye kayıplara karıştık. Ondandır; bize yakın olan, her an başımızı üzerine koyduğumuz yastığın altında olan ölüm artık korkutmuyordu bizi. Kucaklarımızda kaç arkadaşımız son nefesini verip şehit düştüler. Onlara bir mezar yapma zamanı bulamadık, bir kürek kazma bile bulamadık nasırlaşmış ellerimizden başka. Her arkadaşımıza ayrı ayrı mezar yapacak imkanımız olmadı hepsini bir yerde, anıtlarını yüreğimize dikerek onları sonsuzluğa uğurladık. Evrenin ulaşılması en zor olan yerlerinde kamufle ederek-ki düşmanın eli değmesin diye-kendi gözümüzden sakındık. Mezar taşlarına isimlerini yazamadık. Bulduğumuz ilk kayanın üzerine ucu körelmiş bıçağımızla isminin baş harflerini yazdık. Kimisinin bir mezar taşı bile olmadı. Tanrısı olmamıştı ki kıblelerini belirleyebilelim. Hangimizin doğum tarihini net yazmıştı anne babamız. Bazılarının hiç kimliği bile olmadı. Acılara mesken olmuş bu toprakların çocukları olarak düşmanın çizdiği sınırlardan dolayı; kimimizin kimliğinde Miladi, kimimizin de ise Hicri tarihleri geçti. Paylaşılan tek ortak kader ise hala terlememiş bıyıklarıyla bu toprakların çocukları kendilerini tanıyıp tanımayıp bir savaş içinde bulmalarıdır. Zamanları olmadı ki çocukluklarını yaşasınlar, gençlik zamanları olmadı ki sevgileri olsun. Duygularını aşk tadında yaşayabilsinler. Hedeflerinde var olan yaşama dair bir çaba yokken, yeni bir yaşamı yaratmayı arzulayarak koşturuyorlardı yarınlara. Çünkü çok iyi biliyorlardı var olan yaşam ihanetten, teslimiyetten başka bir şey bahşetmeyecekti düşlerine ve kahpe bir ölümden başkasını tadamayacaktı körpe bedenleri. Ve yeni yaşamı, birçok yoldaşlarının kanlarıyla süslenen eşsiz yaşamı çok seveceklerdi ve sonuna kadar bağlı kalacaklardı. O kadar çok seviyorlardı ki uğruna ölümü bile göze alıyorlardı.  

            İşte Şehit BOTAN arkadaş da bu çocuklardan birisiydi. Yetersiz yoldaşlıklarımızdan kaynaklı arkadaşımızı bir kaza sonucu sonsuz yolculuğuna uğurladık. Bu tür şehadetlerin arkadaşlar üzerindeki etkisi o kadar derin ve can acıtıcı olur ki etkisinden kolay kolay kurtulunamaz. Geçen sene çekmiş olduğu fotoğraflardır tek tesellimiz. Bu baharı bahar tadında yaşamamıza vesile olan; elimizde, hala o saf, çocuksu, esmer gülüşüyle bize can veren fotoğraflarıdır. Nedenini anlayamadığımız ters lalelerin duruşuna aşık olmuştu. Kendini onlarla özdeşleştiriyordu adeta. Nisan ayının sembolu haline gelen, Kürdistan’a özgü bu çiçekler bu sene Şehit Botan’ın anısına daha erken açtılar.
Her buharda Aramê Tikranla özellikle’pelê dara min xwe weşand’ şarkısıyla seni tekrar tekrar anıyorum.

Evet hevalım gün geçtikçe yokluğun daha da acıtır oluyor şu öksüz yüreğimi.

 İnatçılığı sempatik yüz hatlarını daha da çekicileştiriyordu bize. Doğru olduğuna inandığı şeyi yapmayıncaya kadar durmaz ve kendini dayatırdı. Arzuları, istekleri, ulaşmak istediği yerler büyüktü ve bu küçük bedenine kendinden büyük düşler yerleştirmişti. Düşlerine ulaşacaktı. Çünkü biliyordu düşler pratiğe geçti mi anlam bulur ve o pratiğin en zorunu yaptı. Daha 15yaşındayken Kuzey sahasında savaş içinde yer aldı. Kendi isteği ve dayatmaları  sonucu da mayıncı oldu.  Çoğu zaman arkadaşlar ‘sende Zaza kafası ver, senin Urmiye’li olduğuna kimse inanmaz’ diye takılıyorlardı. Tabi bu sözler onun gururunu da okşuyordu. Bundan kaynaklı bir yıl içerisinde Zazaca öğrenmeyi başladı. Günlük yaşamda Zazacadan başka dil konuşmuyordu. Pratik zekası onu bunu yapmaya yönlendiriyordu. Onlar önderliğe inanıyorlardı, Kürt halkının içinde olduğu durumun farkındaydılar, yakılmış köyler, yerlerinden sürülen insanlar, çiğnenmiş topraklar… Bunun farkındaydılar ve dağları mesken edinmişlerdi kendilerine. Omuzlarındaki yükün altında belleri bükülse de durmak yoktu. Her şeye rağmen yürümek, yürümek ve varmak güneşe. Yakaladıkları güneşin her bir ışınını sunmak için, yüreklerindeki alevi daha da harlandırmak ve buluşmak özgür gülüşlü özgür çocuklarla… Esen deli rüzgarların kokusunda gelecekler bir gece yarısı bizlere. Yağan yağmurun kokusunda, hırçın nehirlerin isyan çığlığında yakalayacağız gül kokulu tebessümlerini.

Esmer tebessümünüz eklenmiştir kimliğimize. Katettiğimiz her patikanın en ortasında sizlerle el ele vereceğiz. Sizler rahat olun! Ateşin ve güneşin çocukları açtığınız yolda adım adım ilerliyorlar. Hayalini kurduğunuz o günler eskisinden çok daha yakın.

 

Mücadele yoldaşı
Mazlum Mako
Şehîd Remzî/AMED

 

 

 

 
    ygk.gaziler@googlemail.com