|
Delikanlı Zamanlardan Bir
Yürek: Apê Hasan
|
Urfanın etrafı dumanlı dağlar
İçerim yanıyor gözlerim ağlar
Hiçbir
kurşun vuramadı seni. Hiçbir merminin kaderiyle birleşmedi kaderin.
Hiçbir barut zerreciği, iz bırakamadı yüreğinde.
Bir yürek
kaç ölüm taşıyabilir ki! Bir yürek kaç kurşunun acısını omuzlayabilir...
Bir yürek, kaç oğulun, kaç kızın yarasını sarabilir
Kim ölçmüş
bugüne kadar yüreğinin kaç ölüm taşıyacak güçte olduğunu? Yoktur bu
sorunun da cevap vereni pek fazla. Yüreğinin sınırlarını ölçmek, büyük
fedakârlıkları şart koşar. Kendinden taşmayı, kendinden vazgeçmeyi
gerektirdiğindendir belki de bu soruların cevapsızlığı.
Ama Apê
Hasan ölçtü yüreğini. Katre katre kıyas etti yüreğinde toplanan kanı.
Her zerresini tanıdı kendi yüreğinin.
Çok ölüm
taşımıştı yüreği.
Çok kurşun
yarası, çok yürek sızısı
Oğullarının-kızlarının onulmaz yaralarını bastı yüreğine. Yüreğini bu
kurşun rüzgârlarına verdi, iklimin en kızgın olduğu zamanda.
Gerillaların yaralarından kan damlattı yüreğine.
Arkadaşımızdı. Her gerillanın yol arkadaşıydı. Babamızdı. Hepimizin
babasıydı. Her gerillanın arkadaşı, yoldaşı, haldaşıydı o. Halden anlar
oluşu, görmüş geçirmişliğindendi.
Çok defa
geçti feleğin çemberinden. Çok defa ömrünü omuzladı. Çok defa yüreğini
avuçlarına aldı. Her defasında da yaşama sevgisi baskın çıktı. Her
defasında acıdan geçmiş günler umudu galip geldi. Her defasında, her bir
gerillada gördüğü kızlarının ve oğullarının geleceğinin aydınlanacağı
inancı, yendi tüm düşmanlarını.
Yüreği tüm
ağırlıklara, tüm yaralara rağmen onunla oldu son anına kadar. Ama yürek
bu, taş değil ya. Neye-ne kadar dayanabilir? Apê Hasanın yüreği de
kendinden taşan acıların yaralarıyla demlendi. Onun acılarında bir tarih
vardı. Onun acılarında, kendi oğullarının yokluğundan doğan bir çığlık
vardı. Sessiz ve sonsuz
Hiçbir
zaman mücadelesinin önünde gerekçe yapmadığı acıları yüreğini işgal
etmişti büsbütün. Doktorların söylediği onulmaz hastalıklardan doğan
kuralların hükmü altında yaşamaya hiçbir zaman itibar etmedi.
Arkadaşların ısrarlı çabalarıyla kimi tedavileri kabul ettiyse de,
bunlara inanmadı hiçbir zaman. Hele hele tedavi için ülkesinden uzaklara
düşmeyi hiç mi hiç kabul etmedi. Apê Hasan hiçbir zaman doktorların
belirlediği yaşam biçimlerini ve onun için konulan kuralları, kendi
yaşamının sınırları olarak görmedi. Sınırsızlığı, kendi bedeninde de
aynı sınırsızlıktı. Bundan olmalı, doktorların uyarı ve tespitlerini
abartma derdi Apê Hasan.
Bir ara
ayrı alanlarda kalıyorduk. Apê Hasan tedavi için farklı bir mekâna
gitmişti. Bizden uzaktı. Dağlardan uzaktı. Ama biz biliyorduk ki onun
yüreği bizimleydi ve dağlara gelmek için her şeyi yapıyordu. Özlemlerini
bir parça gidermek ve onu unutmadığımızı iletmek için bir grup kadın
arkadaş olarak ona bir mektup gönderdik. Onun gelmesini beklediğimizi,
onun hepimizin arkadaşı, yoldaşı ve de babası olduğunu, özel olarak da
onun babaların en yüreklisi olduğunu yazdık. Yazdıklarımız onun için az
gelirdi. Özlemlerimizi, sevgi ve saygılarımızı da ekledik. Onu
beklediğimizi ve geldiğinde bize söyleyeceği şiir ve türküleri de
hazırlamasını söyledik. Ona yazdığımız notun üzerinden dağ koşullarının
iletişim imkânlarına uygun bir süre geçtikten sonra, bir gün bir mektup
geldi bizlere.
Güzelce
yazılmış, özenle hazırlanmış bir mektup sayfasıydı. Mektubu açar açmaz,
henüz okumadan özenle hazırlanmış kâğıdın incelikli bir ruhun ürünü
olduğu anladık. Baktık, Apê Hasan imzası var. Her satırında dağlara olan
özlem, ovaların gürültüsünden kaçma istemi ve gerillalara olan sevgi
taşan mektubu, sevinç içinde defalarca okuduk. O da özlemlerini, gelme
istemini belirtmişti özlüce. Doktorların ve koşulların elvermediğini de
eklemeyi unutmamıştı. Bu güzel mektup yüreklerimizi doldurdu. İçine bir
de şiir yazmıştı. Yaz aylarında görüşmek dileğini de tabi ki
Şöyle
diyordu şiirinde:
Yazı
yazdım kaşı gözü karaya
Dağlar,
karlar düştü araya,
Ben
edeydim geleyim oraya
Karlı
dağlar bırakmadı geleyim oraya
Yüreğine
bunca güzelliği sığdıran bir baba, bir yoldaş, bir arkadaş
Barış
analarında yer alan eşinden, Rahime Anadan, hayat arkadaşından saygıyla
söz ederdi Apê Hasan. Onu kırdığı zamanları da anlatırdı. Şehit
oğullarının acısından hiç söz etmezdi. Onlar daha derinindeydi
yüreğinin. Öyle derindi ki acıları, yüreğinin daha ne kadar dayanacağını
merak ederdim.
Bir anamız
vardı. Onun da iki oğlu şehitti. O ana da, aynı hastalığa tutulmuştu.
Apê Hasanın hastalığı da onunkiyle aynı olunca, ana yüreğiyle baba
yüreğinin bir noktada buluştuğu gelivermişti aklıma. Her ikisi de şehit
çocuklarını yüreklerinin toprağına gömmüştü.
Kurşunu
delip geçen acılar toplanmıştı yüreğinde. Her şeyin olduğu gibi yüreğin
de bir sınırı vardı dayanılmaz denilen kurşunî acılara dayanabilecek.
Yüreğinin
acıları yanık bir ses olup dolardı kulağımıza. Güzel türküler söylerdi
Apê Hasan yanık sesiyle. Sıra gecelerinin türkülerini ezbere bilirdi.
Gencecik yüreğinde tüm güzelliklere olduğu gibi türkülere de yer
açmıştı. Ki türküler, yüreğin ezgilerin kanatlarında dile gelişiydi
bizim topraklarda.
Apê Hasan,
delikanlı zamanların çelik yüreğiydi. Siverekte ölümle alay eden, hatta
ölümü kovalayan bir kuşağın delikanlısıydı. Bilenmiş yüreği, aynı
cesaretle karşıladı ölümü de. Zamanının gelmesini bekledi. Kendi
ülkesinde, kendi arkadaşlarıyla ve kendinden bir parça saydığı, kendi
çocukları bildiği şehit yoldaşlarıyla bekledi. Kendi zamanını bekler
gibi bekledi onlarla birlikte.
Kendi
elleriyle yaptığı şehitlikte, kendi yetiştirdiği ağaçların yanında
şimdi
Oğulları
bildiği fidanların yanı başında, sonsuz uykuda
Direnişle
örülen yaşamının, bir ömürden taşan anılarının ve ülkenin tüm acılarını
yüklendiği yüreğinin önünde saygıyla eğiliyoruz.
Dilzar
Dîlok
|