Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


                          
Savaşta Zafer, Yaşamda Özgürlük

 

Partimizin Komutan, savaşçı ve tüm çalışanları, Parti Merkez Okulunun değerli öğrencileri;

Partimiz PKK’nin 20. yaş yılı hepinize kutlu olsun!

PKK’nin 20. yılında savaşta zafer, yaşamda özgürlük rüzgarı, her zamankinden daha güçlü esiyor.

Her alanda ve tüm görevlerde savaşan tüm Partililer ve ARGK savaşçıları!

İnsanlığın temel değerlerinin olduğu kadar ulusal ve toplumsal gerçekliğin neredeyse pamuk ipliğine benzer zayıflıkları ortamında, son bir umutla bugün bayrağı altında savaştığımız, PKK’lileşmeye doğru adim attığımızda düşündüğümüz sadece "eğer insan isek, eğer bunun gerekli saygısına biraz sahip isek gerisi ne olursa olsun bu adimi da attık ya" dercesine, dün gibi hatırlıyorum ki biz bu adimi atmaya cesaret etmiştik. Bugün bu adimin, ülkemizin en güçlü savaş ve yaşam adimi olduğuna hiç kuşku yok, bunu bütün düşman ve bütün dostlar biliyor. Her yil ve hatta her ay bu gerçeği çözmeye çalışıyorum: Neydik, ne olmak istiyoruz? Nereden geldik nereye gidiyoruz? Yaşamın ve savaşımın neresinden çıktık nereye doğru gidiyoruz’. Bin defa da tekrarlansa, halen kendimize sormadan nefes bile alıp veremediğimiz  gerçekliğimiz bu. Tabi ki cevaplarla kesinleşmeyinceye kadar ha bire sorulacaktır. Adı bir parti ama tepeden tırnağa yeni bir yaşam. Ve hatta yaşamdan da öte; çoktan kaybedilmiş, gerekçesi kalmamış, amacı kalmamış, gücü kuvveti kalmamış, anısı bile belleklerden tamamen silinmiş halen "en benim" diyenlerin bile onu gerçekleştirmek için bir türlü gerekli kesin adımı atamadığı bir ortamda bir umut savaşı söz konusudur, sürüp gidiyor. Herkesin bir türküsü vardır, bizim de türkümüz budur. Herkesin bir şarkısı bir ezgisi vardır. O havaya kendini kaptırır yaşar gider, bizim de türkümüzün adı böyledir ve  giderek süreklileşiyor, derinleşiyor, dinliyor, dinletiyor, sürüp gidiyor. Trajik olduğu kadar komik, acı olduğu kadar zevkli, yaşattığı kadar bitiren bir yaşam türküsü oluyor.

   Hemen en başta belirtilmeli ki, en eskinizden en yenilerinize kadar ilgileriniz, yaklaşımlarınız ve attığınız adımlar belli ölçüde benim için de geçerlidir. Bu adımların niteliğine ilişkin, nasılına ilişkin bazı şeyler bilinse bile, gerekleri yerine getirilmekten çok uzak ve bu uzaklık da ölüm oluyor, acı oluyor. Yaşanmamışın yaşanmamışı olarak kişiliğinizde gerçekleşiyor. Burada "suçlu sensin, odur" demiyorum. Burada suçlu tarihin derinliklerinde gizli, çoktan ölüp gitmiş. Suçlu gelecekte gizli, pusuda saklı bekliyor geri kalanı da vurmak için. Suçlu senin içinde, belki orada seni vuruyor. Belki de en açıkta olan düşman en kolay suçludur ve ondan kurtulmak mümkündür. Ama kendini binbir kılıfla gizlemiş, her sözde ve her davranışta kendisini hissettiren ve bitirten düşmanla bahşetmek en zoru oluyor. Sizdeki düşmanla bahşetmek en zoru oluyor. Bunlar zayıflıktır, bunlar iradesizliktir, bunlar anlayış keskinliğinden uzaklıktır, bunlar atılması gereken adımdan uzaklıktır, bunlar beklenmedik bir yerde kendini bitirmektir, bunlar belki de anlayamadığınız, her adım atışınızda başımıza bela olabilen sizlerden bir parçadır.

   Neden bu böyle? Bir toplum, bir halk, bir insan ki; bir düşmanın sınırsız yalnız işgal, ilhak, sömürgeleştirme değil, yalnız ülkesini ve toplumsal gerçekliğini teslim alması da değil bunun da çok ötesinde, herhangi bir köleleştirme değil, bunun da çok ötesinde uygulamalarına sen sonuna kadar, sadece zorla değil bir de gönülden kendini kaptırırsan seni tanımlamak çok zor, seni çözmek çok zor, seni insan kılmak çok zor. Seni yaşatmak anlamlıca ve güzelce daha da zor. İşte bu gerçekliğin neresindesiniz? Hiç kimse iddia edemez ki "ben bundan az çok kendimi kurtardım", değil, o kadar kolay değil lanetlilik denilen olaydan kurtulmak. Tarihte birçok insan grubunun başına gelen, belki de çağımızda en katmerli bir biçimde bizim başımızda, bizim yüreğimizde. Kasıp kavurarak yok edip gidiyor, götürüyor. Bu savaş bir anlamda, bunun kızgın etkisi altında bazı hisleri ayaklandırmaktır, mümkünse canlandırmaktır. Ölümcül bir hastalık halindeyse de öldürmek, çünkü böyle inlemeli ve felçli yaşamanın tıbben bile uygun görülmediği anlaşılmalıdır.

   PKK denilen olayı bu anlamda herhangi genel bazı doğrulara göre bir siyasal parti, bir ideolojik siyasi çizgi anlamında kendini yürüten bir siyasal kuvvet, askeri bir kuvvet olarak görmek çok yüzeysel bir yaklaşımdır. Belki de bunlar işin biçim kısımları, koruyucu kabuklardır. Öz çok daha belirleyici oluyor veya öze ulaşmak öncelikli ve gerekli olandır. Bırakalım öze ulaşmayı, bu kaba çizgi olayında bile asgari doğrularda ısrar, anlam verme ile çelişkileriniz çok açık, ölür müsünüz yaşar mısınız bu çizgide, kesin değil. Kararınız ölüm kararı mı, yaşam kararı mı? Bu da kesin değil. Biz bir karar geliştirmek istedik baştan beri; olacaksa bir yaşam, insanların onuruna göre olmak, özgürce olmak ya da hiç olmamak. Bu iddiamı, bu tezimi ben halen sürdürüyorum ve çok iyi biliyorum ki bu benim için olduğu kadar, tüm toplum ve hatta insanlığın temel ideallerine göre davranmak isteyen herkes için olursa olurdur. Olmazsa onuruyla, olmazsa asgari gerekli olan şartlarıyla, varsın hiç olmasın. PKK olayında karar böyledir.

PKK olayında karara ulaşmak sandığınızın aksine öyle kolay değil, çoğunuzun gerçekleştirdiğini söyleyemeyiz. Gerçek öze göre nasıl bir insana, nasıl bir insan yaşamına dair karar sizde verilmemiştir. Verilen yanlışlıklarla doludur veya çok gevşektir. Kesinlikten uzaktır ve bu PKK savaşımında her tür trajik, hiç beklenmedik tüm kayıpların nedenidir. Eğer tarih karşısındaki sorumluluğumuzla biraz gerekeni yapmasaydık, bütün bu yetmezliklerinizin sizi çok kısa bir sürede veya bir olası düşman hamlesinde bile yerle bir ettiğine, hatta kendi geriliklerinizin sınırlı bir etkisi altında sizi her an bitirdiğine tanığız, bunu yaşıyorsunuz. Peki ne olacak? PKK kararlılığı PKK’nin gerçekliğine göre nasıl verilecek, bunu ortaya koymaya çalışıyorum. Bu 20. yıl da esas itibarıyla doğru bir PKK karar yılıdır. Bunun için var mı sizin kendinize saygınız, var mı ciddiyetiniz, var mı bir gücünüz, her şeyden önce karar gücünüz? Çünkü bu karar en çetrefilli bir siyasi karardır, en amansız bir savaş kararıdır, en görkemli bir özgür yaşam kararıdır. Sizde var mı bunlar? Tutarlı mısınız, ikiyüzlülükten vazgeçmeye var mısınız, kendinizi kandırmaktan vazgeçmeye var mısınız? Başarı tarzına göre, güzel tarzına göre karara var mısınız? Kendini kandırmadan ve gerçekten "olacaksa yaşam bu karara göre olacak" diyecek kadar emin misiniz? Bir şey daha belirtelim; bu kararda zorlama olamaz, yalvarma hele hiç olamaz. Bütün şehitler adına da and içiyoruz ki; bu kararın yoğunca yaşadığınız bireycilikle, çok küçük amaçlarla ve hele her adımda neredeyse bir parçanın kaybedildiği gerçekliğinizle hiç mi hiç bağlantısı olamaz. Bu kararı doğru tanımalı, mümkünse doğru vermelisiniz. Bu kararda aldanmak, aldatmak, herhalde daha sonraki bütün kaybediş süreçlerinin esasıdır.

Sadece yanlış katılım, yanlış yaşamak değil, daha tehlikelisi bu geçen yıllara sığdırıldı. Bütün dürüst insanların, hatta o çocukların hepsinin iyi niyetini ve hatta bütün savaşların karşıt güçlerini de bir araya getirsek, bütün tarihi bu temelde incelersek göreceğiz ki; çözemeyeceğimiz, anlam veremeyeceğimiz gariplikler, terslikler, yanlışlıklar, ihanetler, komplolar inanılmaz düzeyde kendini bu tarih içinde bir kez daha ortaya koyuyor. Bir değil, bir yerde değil, binlerce, her yerde ve hemen herkeste! Düşmanın bile çok özel yöntemlerle geliştiremeyeceği, vuramayacağı bir biçimde işi boşa çıkarma, kendi öz kararını boşa çıkarma, sonuna kadar başarısızlığa yol açma gibi tutumlar müthiş sergileniyor. Bu tarih biraz da bunun tarihi oluyor.  Halen her an kendime soruyorum: Neden ve niçin? Nasıl böyle oluyor? Bunlar kimdir? Ve hiç de bilimsel değerlendirmelerden kendimi alıkoymak istemememe rağmen, bütün üslubum bilimsellikle yürümesine rağmen, artık "bunları doğuran gerçeklik" diyorum "kahrolaydı". Burada bir ahlaki, bir hissi söylemi geliştirmekten kendimi alıkoyamıyorum. Çünkü siyasetle, askerlik bilimi ile izah edemiyorsun. Bu kadar mı bu insanlar yanlış doğdu, yanlış büyüdü diye çok sorduk son dönemde. Bir insana kaybettirilir,  bu kadar mı kaybettirilir? Bir insan kendine karşı vicdansız olur, bu kadar mı olur?  Bir insan yanlış yapar, bu kadar mı yapar? Bir insan doğrular karşısında iddiasız olur, bu kadar mı olur? Sessiz olur, bu kadar mı olur? Yılanlardan daha tehlikeli yanlışlarla bu kadar mı yatılır, kalkılır? Yaşamı tamamen tehdit eden bütün oldubittileri nasıl kabul eder, sorup duruyorum. Keşke suçlanacak kadar güçlü olsaydınız, keşke yargılanacak kadar güçlü olsaydınız! O da yok. Siyasi askeri açıdan sadece ağlanılacak kişilikler, çoçukça olmaktan da öteye kendini kandıran kişilikler ne kadar çıktı ve halen yaşıyor.  Bir şey daha soruyorum hep: Nerede kaldı yiğitlik, nerede kaldı kesin anlayış sahipleri, nerede hani "meydan bulsam da savaşmak istiyorum" diyenler? Arıyorum bir tane bulamıyorum. Burada umuttan mı kesileceğim? Hayır.

Başından beri, çıkışımı hatırladığımda, kimselere güvendiğim için değil güvenmediğim için başladım kendimle; kabul ettiğim için değil reddettiğim için başladım; dayanak bulduğum için değil tek başına kaldığım için yine başladım ve bunda ısrarlıyım, devam ediyorum. Bu umudun, gerçeklik ne kadar ona ters de olsa; güzelliğin, yine çirkinlik ne kadar yaygın olsa ve ona hiç şans vermese de; doğrular, çoktan yitirilmiş, yanlışlıklar diz boyu da olsa, "bütün bunlara inat" dedim "olacak bu iş, adım atacağım". Sorun, ilk günde olduğu gibi şimdi de benden kaynaklanmıyor, sorun aslında sizden de kaynaklanmıyor. Öyle bir tarih ve öyle bir günün geçerli yaşamı ki, siz derken acaba kimsiniz, herhangi bir özelliğiniz var mı diye kendime soru soruyorum, "yüklenme bu çocuklara" diyorum. Bunların herhangi ciddi bir özelliği yok, verdiğim bazı doğrularla sadece iyi niyetlice yürürler, o kadar. Yaratıcılıkmış, savaşçılığın ustalığıymış, arama bu çocuklarda.  Ve arkasındaki halk gücü, onlar daha da derbeder, onların kimliksizliği daha da gelişmiştir. Ama buna rağmen bu konuşmamın da başlığı olarak koydum savaşta zafer, yaşamda özgürlük her zamankinden daha yakındır. Neden? Eğer Özgürlük tanımı ve ona bağlanmak doğruca yapılmışsa, herhalde bütün geri insanlık bir yana o tek özgürlük kişiliği bir yana, kazanacak olan o büyük özgürlük adına olandır. Buna inanıyorum. Bunu şunun için söylüyorum: Muhtemelen sizin de böyle özlemleriniz vardır, özgür olmak istemi. Fakat bu bireycilikle kendinizi şaşırttığınız gibi bir özgürlük değil. Aslında bütün değerlendirmeler şunu gösteriyor ki; bu son süreçlerde gelişen savaş imkanlarıyla, hatta özgür yaşam imkanlarıyla yaptığınız karşılaşma canına okumadır. Savaş ve özgürlük bağlantısını tersine çevirmek, savaşta düşüş, özgürlükten kopuş, savaştan kaçış, özgürlükten köleci bireyciliğe dönüş veya o çok zor olan bazı özgürlük imkanlarını çok kötü bir bireycilikle tüketiş! Bu tarihi hatayı size göre belki bir adım ileridir ama özgürlük savaşı söz konusu olduğunda en tehlikeli dayatmayı büyük bir gafletle yaşamaktan çekinmediniz.  Var mıydı sizde yürek, bunu kim size söyledi? Tabi ucu, sınırı belli olmayan yerlerden ve sayısı belli olmayan düşmanlardan siz yoruldunuz! Elinizden başka ne gelebilir ki!

 "Bir tek doğruya ben varım" bile demek, gerçekten mumla arasan da bulamadığın bir gerçeklik. Bundan hiç yılmıyorum. Bütün bu dayatmaları, kendim için savaşın daha da tahrik edilmesi olarak değerlendiriyorum. Burada üzüldüğüm, acıdığım kendi savaş zorluklarım değil, sizin talihsizlikleriniz, sizin zavallı halleriniz, beklenmedik yerlerde ölümleriniz. Hiçbir şey yapamamış, yirmisinde otuzunda, ona üzülüyorum. "En kendimi yaşıyorum" dediğiniz noktadaki yaşamamışlığınıza üzülüyorum. Bunu aşmak istiyorum. Engel kim, biliyor musunuz? En çok da aşmaya muhtaç olan ta kendiniz! Buna rağmen neden savaşta zafer, yaşamda özgürlük imkanı gelişmekten geri kalmıyor? Ne kadar gaflet, ihanet olsa da, içten ve dıştan her türlü boşa çıkarıcı dayatmalar eksik de olmasa, bizim sistemde bizim savaş kaybetmez. Düşman ne kadar vurdum da dese ve sizler ne kadar çok yüzeysel olsanız, "daraldım, tıkandım" deseniz de her şey bizim tarza göre çalışır. Umarım düşman da, siz de aklınızı belki biraz başınıza alırsınız, bizim savaşa siz hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü; derler ya "ilahlar böyle buyurdu", bizde de savaş tanrısı bunu böyle söylüyor. Ölen siz olacaksınız, kazanan savaş olacak. Ölen sizin yaşamınız olacaktır, kazanan özgür yaşam olacaktır. Bunu çok açık söylüyorum. Kandırılan bizim savaş tarzımız değil, kendi ipe sapa gelmez tutumlarınız, davranışlarınız olacaktır.

Düşmanımız, birey olarak da bizi hiç bir zaman anlamadı ve halen ne kadar anlamaya çalıştığı da belli değil. Aynı sizler gibi, fakat yanlış. Bana kaybettirmedi biliyorsunuz, kaybeden benden daha fazla düşmanımdır ve biraz da yanlış yaklaşımların sahibi Partililer, savaşçılardır. Umarım anlayacaksınız. Bu şu anlama geliyor: Bu işlerle oynanmaz,  çokça içine gömüldüğünüz sözüm ona duygulanmalarınız ve lakırdılarınızla ne bu savaş verilir ne bu savaşa, bizim önderlik ettiğimiz savaşa zarar verebilirsiniz. Kendinizi de herhangi birşey yapamazsınız. Çokça o vurguladığınız ne komutanı olursunuz, ne savaşçısı, sadece kandırılanları olursunuz ki düşmanla sadece yanlış bir diyalektik bağ temelinde çarpışır, çarpışır sonunda çözülürsünüz. Sizi çözerim, düşmanı çözerim, olan da biraz budur. Bu ne anlama gelir? Mümkünse doğrulara gelin, varsa kendinize belli bir saygınlığınız doğrulara ulaşmakta cesur olun. Vurguladım ya, yargılanmaya kendinizi tabi tutacak bir gücünüz olacaksa iyi, ama en kötüsü her bir doğrunun canına okumuşsunuz. Bir gücünüz olsaydı da hesabını verebilseydiniz. Daha kötüsü hesap veremeyecek kadar güçsüz, zavallı olmak. Dikkat edin, fazla birşey istemiyoruz. Yanlışlıklarınıza sahip çıkacak kadar güçlü, hatta canımıza okuyacak kadar güçlü olsaydınız, bu bile bir ileri adım olurdu. Bu da yok, işte, bu sizin için çok acı olan bir yan oluyor. Neden böyle oluyor? İşte yanlışlıklarda ısrar! Burada hiç art niyet aramıyorum, "bunu çok kasıtlı yapıyorsunuz" demiyorum. Vurguladım ya, bu, düşmanın bin yıllardan beri oluşturduğu lanetli toplumsal gerçekliğin aşılması, yaşamın bütün gerekli olan vazgeçilmez gereklerinin artık tüm yöntemlerle biraz kazanabilinmesi sorunu.          

Dedik savaşta zafer, yaşamda özgürlük imkanları artıyor. Bunu anlamaya çalışın. Bununla biraz kendinizi büyütmeye çalışın. Bu tek çıkar yol. Belki sizin anladığınız dille, yani bütün o tarih boyunca köle ordularının, padişah ordularının, burjuva ordularının sert tarzını biz size uygulamıyoruz. Uygulamayacağız. Ama bu demek değildir ki tarzda şiddet yok, tarzda yoğunluk yok, tarzda biçim yok. Fazlasıyla var. Bu özgürlük temelinde, gönüllülük temelindedir. Başka türlüsünü ideolojimiz gereği, yaratmak istediğimiz dünyamız gereği yapmayız. Siz ne kadar bunu kanıksasanız da, "biz vurulmadan düzelmeyiz, dövülmesek düzelmeyiz" deseniz de biz bunu insana yakıştırmayız. Bizim insanı ele alış tarzımız bu beklentilere göre olamaz. Ama siz diyeceksiniz ki "o zaman biz şımardıkça şımaracağız", o zaman kaybederseniz. Bütün bu imkanlar sadece büyük bir disiplin gücüne ulaşmanız içindir, yoksa şımarmanız için değil. Olgunlaşmak içindir, yoksa çocuklaşmak için değil. Keskinleşmek içindir gevşemek için değil. Doğruların egemenliği içindir, yanlışlarda tırmanmak için değil. Alışagelmişsiniz, "ancak biz sert baskılar ortamında kendimize çeki düzen veririz, bu özgürlük ortamında da keyfiliği sınır tanımaz biçimlere büründüreceğiz", işte örneklerini görüyorsunuz. En eskisi, "en benim" diyenlerin utanç verici durumları! Ben mi böyle yapsınlar dedim? Hayır, onlar özgürlüğü yanlış değerlendirdiler. Partinin yüce kutsal emeklerini çok kötü bireyselleştirdiler ve şimdi hiçbirisi hesap veremiyor. Kırk yaşına gelmişler, kendilerini iki kelimeyle bile savunacak durumda değiller. Bu çok acı bir sonuçtur. Ve gittikçe, neredeyse birçoğunuz için bir kader haline geliyor. İyi niyetlisi, olmadık yerde son nefesini veriyor, kalanı da hesap veremeyecek kadar zavallı, bir acınacak kişi olarak karşımıza çıkıyor. Bu doğru mudur? Bu arzulanır mıdır? Değilse, o zaman neden?

 Bakın sizlerin hemen her şeyimizin en önde gelen sorumlusu olarak söylüyorum, bir şeyleri anlamalısınız! Kitapları anlayamıyorsanız, halkların savaşını anlayamıyorsanız, dünyadan bir şey anlayamıyorsanız, bizim bir yalın hikayemiz var onu anlayın ve yaşamın bir imkanını görün. Çünkü bu ülkede başka türlüsü olmuyor, başka türlü bir yaprak kadar bile esmeye düşman fırsat verdirmiyor. Hıyanetten başka, gafletten başka, düşüşten başka hiçbir şey yok. O halde bu hikayeyi öğrenin. Teoriden anlayamıyorsanız, siyasetin dilinden de anlamıyorsanız, halkların savaş deneyimlerinin ifadesi olarak askerlik biliminden de anlayamıyorsanız, ben size basit bir hikaye sundum, kendi yaşam, savaş, mücadele gerçekliğimi hikaye diliyle söylüyorum, onu anlayın.  Neden anlayamıyorsunuz, size onu da söylemeliyim ki; anlayabilmek için insanda izan, biraz gönül duyarlılığı gereklidir. Eğer gönül çok şımartılmışsa, izan, anlayış diye bir şey kalmamışsa ve her şeye boş vermeci, her şeye her cümerc bir ilgisizlik altında yaklaşılıyorsa, siz bir hikayeyi kırk defa da okusanız anlayamazsınız. Ve bu yaşanıyor, ama çok yanlış.  Ne zaman anlama gücüne ulaşacaksınız basit bir hikayeyi? Anlamazsanız ne olur? Anlamazsanız hiçbir yere varamazsınız ve artık eskisi kadar sizi bu Partiye, onun bu savaşımına katmaya da ilgimiz olmuyor. Bu gidişe son vermek istiyoruz, bu tarzınıza, bu yürüyüşe "dur" demek istiyoruz. "Gidip şöyle böyle devrileceklerine otursalar daha iyi olur" diyorum. Onu da anlamaya çalışmıyor veya anlamamalıktan geliyorsunuz. Ama görüyorsunuz, günlük olarak hiç de yerinde olmayan şahadetleri, birçok yürüyüşte birçok değerli insanın çarpılıp gitmeleri. Bundan bireyin kendisi sorumlu.

"Savaş" diyorsunuz, silahı çoktan omuzlamışsınız, peki nerede bunun gerekleri? Nerede bunun sıradan bir hitabı? Sıradan doğru bir toplantısı, sıradan bazı doğruları birbirlerine dayatma nerede? Sürtüklük nedir, düşkünlük nedir? İşte bu "nerede"ye cevap olmamaktır. Siz yüzyıllardan kalma veya daha çok düşmanın silikleştirmek için size verdiği bazı şekillendirmelerle, bana göre çok kötü bir boya fırçası gibi bazı kişilik özellikleriyle yaşayabileceğinizi sanıyorsunuz. Olmaz, bu söylediğiniz şeyler lakırdı cinsindendir. Giydiğiniz elbiseler en kötü bir tiyatronun kılık kıyafetinden farksızdır. Değil bu müthiş savaşa göre öz kazanmak, biçim kazanmak; çok komik bir tiyatronun değişik bir biçimi oynanıyor. "Aşar mısınız, vazgeçer misiniz" diyeceğim, örnekler beni biraz zorluyor. "Yapabildiğin kadar konuş" diyorum, bunu yapamıyor. "Konuşabildiğin kadar yap", bunu da sağlayamıyor. "Yaklaşma, defol git! Yediğin yaptığın yeter, bir köşeye çekil" onu da yapamıyor. "En basit bir doğruya göre artık şekil al, söz kazan", onu da yapamıyor. Bu ne demektir? Bu, "ben tam bir belayım, tam bir serseriyim" veya "bir çaresizim" demektir. 

Benim gerçekliğim karşısında anlayışınıza biraz daha başvurun. Böyle kalmak doğru mudur, mümkün müdür? Hep bir gerçeği vurguladım, ben bu kişilikten, bu dayatmadan anam da olsa on yaşımda bağımı koparmışım. Bütün insanlardan bu temelde kopmuşum. Sen geleceksin, büyük çizgi adımlarını, örgüt adımlarını attıktan sonra bana bu oyunları bir kez daha oynayacaksın. Her zaman söylerim, toplumda ben bu tip lümpenlerden, serserilerden kaçtım ve örgüt oluşturdum. Benim örgüt oluşturmamın özünde bu yatar. Yani yaşayabileceğim ortam  herkesin bir evi var, benim de evim örgüt ortamı. Şimdi bunun için de yavuz hırsız misali "seni rahat bırakmayız" diyor arkadaşlarımız, en üstten en alta kadar. Evi kurduk büyük emekle kırk yıldır. Haydi siz de içinde yaşayın, ama bırakın biz de yaşayalım! Yok, "harabeye çevireceğiz". Yavuz hırsız misali işte, "aldığın senin olsun" diyorum "bırak geri kalanını biz kullanalım". "Yok" diyor "hepsini alacağım". Evet, içinizde en gelişmiş olanların yaptığı bundan farksızdır. Diğeri de evin kölesi! Ya bu ev özgür olanların eviydi! Büyük bir kısmı da hain, toplumdaki oyunun diğer bir parçası. Köle! Her şeyi çalınıyor, her şeyin canına okunuyor, ilgisi bile yok. İşte bu temelde bu evden bizi kaçırtmak istiyorsunuz. Bunun için orduyu geliştirmek istedik. "Haydi 'Parti evi' yetmiyor" dedim, "daha kızgın, daha sert bir 'ordu evi', ordu yaşamı yapalım". Ordu yaşamı. Orada sıradan bir hırsızlık değil, çalma da değil, canına okuma gelişiyor. Çünkü orada çalınan candır, yani can gider. Partide belki örgüt gider, belki yetki gider, belki sorumluluk gider, ama burada el attığın herşey cana mal olur. Bu tabi daha da kıyameti koparmaya götürüyor.

Bu, arkada düşmanın yüzyıllardan beri oynattığı bir oyundur. Boyun eğdik mi? Hayır! Dediğiniz gibi oluyor mu? Hayır! Kim hırpalandı? Daha çok sizler! Kim daha çok kaptırıldı, kimin canına okundu? Sizlerin! Onun için diyorum, acaba bu oyuna herkesin, kiminin şu, kiminin bu düzeyde yaşadığı bu oyuna son verir misiniz, canınız ister mi son vermeyi? Devam ederseniz; çok açık, artık bilmek gerekir ki bu oyunun baş rol oyuncusu herhalde sizin küçük oyunlarınıza düşemeyecek kadar tecrübelidir. Acaba bunu anlayabilecek misiniz? Anlamazsanız ne olur? Hemen kaybedersiniz. Bu bir korkutma değil, bu, hep sizin aleyhinize olan duruma bir kumarı düşünün zar attıkça hep kaybediyorsunuz tümüyle kaybetmenize son vermeniz için. Bu PKK’deki, savaştaki, ordudaki katılımınıza, oynamanıza derinden bir tarz temelinde son verin. Umutlu olun, doğrular var, doğruların başarısı var. Zor da gelse size ısrar edin biraz.

Bizim toplumun bir özelliği var: Esasta kaybettiği için, çok yoksullaştırıldığı için, çok küçültüldüğü için bir balonlaşma tarzını dener. Hiçbir doğrusu yoktur, der "en büyük Allah’tır". Aslında orada bütün yalanları gizliyor, hiç Allah’ı anlamayanın ta kendisidir bu. En çok Allah’a inanışı söyler, ama inancı hiç olmayanın bir numaralısıdır. "Nasılsın" dersin, "iyiyim" der. Aslında hiç iyi olmayanın birincisidir. Orada da büyük bir yalan var. Kendisini herkesten daha güzel sayar, ama dünyadaki çirkinlikte birincidir. Ve hep böyledir, olmaması gerekende birincidir. Bu bir abartma kişiliği, bu bir kendini kandırma kişiliği. Yalnız toplumda olsaydı "çare Partidir" diyorduk "zaten aşacağız". Şimdi en tehlikelisi Parti içinde, daha da tehlikelisi ordu içinde oluyor. Bütün günlük örnekler şunu gösteriyor: Benim kırk yıllık emeğim yetmiyor. Bir halkın, en yoksul bir halkın, gerçekten dürüst olanın nesi varsa sunduğu yetmiyor. Savaşta canını göz kırpmadan veren de yetmiyor. Sahte komutanlıktan bahsediyorum. Bütün savaşta yaptığı; Parti açısından zaten öncü olmaktan çıkmış, hiçbir zaman partili olamamış, komutanlıkta sözüm ona dikiş tutturmuş onda da yanlış üstüne yanlış yapmış. Ve öyle ki bütün bu saydığım değerlerin temelinde en başta bizim yarattığımız fedakarlık, cesaret ruhu ve bin bir inceliklerle geliştirdiğimiz bir Parti örgütü ve o örgütün işte ulaştırdığı bazı savaşçılar bir gelişmeye yol açıyorlar, bunlar diyor "işte gördün mü her şeyi yaratan komutanı?". Şimdi bütün komutanlarımız böyle. Savaşçıların canına okumuş, bütün kazanma olanaklarının canına okumuş, bir numaralı askeri komutan kesiliyor! Neredeyse orada bir numara!  Biraz insaf, kendi emeğimi bir tarafa bırakıyorum, orada daha kanı yerde olan savaşçı var. Onun, senin başarında hiçbir değeri yok mu? Senin eline o silahı veren, seni sen yapan bir yığın çaba var. Onların hiç payı yok mu? "Hayır"! Yani bencillik o kadar güçlü ki örneğini bulamıyoruz, tarihte birçok ünlü komutandan hiç bahsetmek istemiyorum. Karşımızda bir Kemalizm ve onun önderi Mustafa Kemal vardır. Yaptıkları için şunu söyler: "Aziz Türk Ulusu'nun sayesinde", bütün kelimelerinde bu var. Bizim sahte komutana bak şunu söyler: "Yaptığım bu en büyük çalışma, benim sayemde"! Halk yok, Parti yok, Önderlik de yok, varsa da en dalkavukça, yalancı tarzda. Şimdi bunlar yeni bir hastalık. Abartmanın da ötesinde, tam bir psikopatik özellik sürüp gidiyor. Kanser hastalığı gibi. Tabi bununla bir yere varılmaz; bir ordu ordu olmaz, savaşı da zafer olmaz.

   Çok çaba harcıyoruz, "yapma" diyoruz "yanlışlıkların diz boyu", "kabul ediyorum" da diyor "doğrudur hepsi yanlış, söylediklerim de  yalan", fakat iki saniye sonra yine o tutumda ısrar! Ne yapacaksın bunu, ne yapacaksınız bunları? Şimdi bu yıldönümü vesilesiyle daha somut söylersek;  20. yıl demek, bir çocuk doğarsa bile yirmi yaşına geldiğinde parti kurabilir, ordu kurabilir, savaşı da zafere götürebilir, öyle bir yaştır. İnsanlar için  bu böyle olduğu gibi, örgütler için de, ordular için de bu böyledir. Yani bir savaşı, hele çağdaş bir halk savaşını başarıya götürebilmek için yirmi yıl fazladır. Örneğin Çin savaşına bakın, yirmi yıldan azdır o büyük Çin halk savaşı. Vietnam savaşına bakın, yirmi yıldan çok azdır, on yıl içindedir hazırlanışı ve sonuçlanışı. Türk milli kurtuluş savaşına bakın, bir buçuk yıldır. Bütün Afrika’daki savaşlara bakin, beş on yıldır. Küba’ya bakın, yine iki yıldır. Bazıları bir ayaklanmayla kazanılmıştır. Ekim devrimine bakın, bir iki ayaklanmayla kazanılmıştır. I. Büyük dünya savaşı dört yıl sürmüştür, II. Büyük dünya savaşı beş yıl sürmüştür. Kaybeden kaybetmiştir, kazanan kazanmıştır. Bir de kazanmayanlar vardır, bazı kazanılmayan savaşlar vardır. Bunlar sürüncemede kalan savaşlardır. İşte Filistin İsrail savaşı, işte Güney Kürdistan’daki savaş çözümsüz, sürüncemede kalan savaşlardır. Bunun gibi birçok sürüncemede kalmış, denge durumunda veya düşmanı tarafından yenilgiye uğratılmış savaşlar vardır. Daha doğrusu hakli olanın, haksiz olanın birbirlerine karşılarını ifade eden savaşlarda, ister yenen adına, ister yenilen adına, süreci, çağdaş anlamda bir yıldan yirmi yıla kadardır, tarihte de sanırım ağırlıklı olarak bu böyledir.  Sürümcemede kalanların ise şöyle bir özelliği vardır: Yenişemezler geri çekilirler veya tıkanır, çürür öyle gider. Artik onun adi da anılmaz olur. Şimdi bu gerçekler temelinde kendi savaşımıza bir anlam verelim.

Bizim savaşın,  PKK’nin resmi ilan edilişinin bir öncesi de vardır. Benim savaşımımı sorarsanız, ben kendimi tanıdığımdan beri siyasi olarak savaştım. Yani en az kırk yıla kadar giden bir mazisi vardır. Yalnız sizin resmen tanıdığınıza veya PKK adi altında yapılanlara bakarsak 25. yılına girişi var. Grup olarak bir ideolojik savaş da savaştır. Ama derseniz "resmen ilan edilmiş olarak", haydi 20. yılına girdi dersek, şimdi bu savaşın aslında ya kaybedilmesi gerekiyordu ya kazanılması! Neden ne tam kaybettik ne tam kazandık? Kaybetmenin de eli kulağındadır, kazanmanın da. Hangi nedenler bunu bu hale getirdi? Çünkü bu tehlikeli bir haldir. Yirmi yılın içinde mutlaka ya yenilerek ya kazanılarak halledilmesi gereken bir olay, şimdi kritik bir aşamada. En çarpıcı soru budur şimdi. Bu soruya hiç olmazsa bu yirmi yılını tecrübesine dayanarak doğru bir cevabi vermeniz gerekir. Yenilgi adınaysa doğru vermeniz gerekir, kazanma adınaysa da doğru vermeniz gerekir. Uzatma olmaz, bütün savaş bilimine terstir. O halde bunun tehlikesini anlamak kadar şüphesiz biz kazanmaktan yana adımlar atacağız kazanmanın bu ertelenmiş, bu gecikmiş halini nasıl yakalayacağız? Bu çok önemli bir sorudur ve cevabi veremezseniz bir savaş suçlusu olarak ya Parti sizi yargılar, ya da düşman, zaten günlük olarak düşman yargılıyor, vuruyor.

Kendinizi giderek savunma, hem düşman karşısından hem Parti karşısında zorlaşıyor, hatta imkansızlaşıyor. Buna bir çare bulmanız gerekir. Sizi hiç kimse, hiçbir savaş adına, hiçbir ordu adına bu halinizle taşıyamaz, sizinle bir savaşı böyle yürütemez. Bu bir kandırmaca, bu bir oyalama, bu bir aldatma oyunu! Buna son vermekten bahsediyorum. Eskilerinize de, yenilerinize de, tecrübesi olana da, olmayana da yanlış olanı da doğru olanı da buna dahil ediyorum bu biçimiyle bu savaş sürdürülemez diyorum. Diyebilirsiniz “peki sen nasıl şimdiye kadar sabrettin, son sınırlara kadar böyle sabrı gelip dayattın?". Bunun nedenleri var: En başta bazıları tecrübe kazansın, işte çok yeni olanlar bir iki adımı öğrensinler diye. Daha da önemlisi mevzileri geliştirelim kazanabilmek için; bazı olanakları devreye sokalım, iç dış olanakları; yine hep ihtiyaç deniliyor, bazı lojistik ihtiyaçlarını, bazı araç gereç ihtiyaçlarını da, bir savaş için, en azından halk savaşımımız için yeterli olabilecek kadar hazırlayalım;  eğitim yetersizliği, onu da geliştirelim dedik ve hepsini yaptık.

Kıyaslıyorum tarihte, "en benim" diyen bir Çin ulusu milyara varan bir ulus, Mao’nun yaptığı elli kişilik bir grubu bile eğitmeden savaşa girmedir. Ho Chi Minh’e bakıyorsun, yaptığı, otuz kişiden fazla olmayan bir grubu, o da derme çatma bir sayfalık bir talimatla ve birkaç eski mavzerle yola çıkarmak. Lenin’e bakıyorsun, doğru dürüst beş on kişiyi birkaç seminerlikle hazırlayıp Rusya’ya göndermedir. Bize bakıyoruz;  yalnız benim bizzat ilgilendiğim bir alan çalışmasında, otuz bini aşkın insanı en kapsamlı teorik ideolojik, pratik eğitimlerle birlikte ve sağ selamet en görkemli halk savaşının verileceği bir dağa bir mevzilenmeye, bir üslenmeye gönderiyoruz, bir bakıyoruz ki adamımız gitmiş orayı da mahvetmiş. Otuz bin kişinin hiç arttırmasanız sayısını, yalnız bunu gerilla tarzına göre korumayı bilirseniz, yeterlidir bir zafer için. Bir tane bile ilave etmelerine gerek yok. Hepsi tepeden tırnağa kadar donanımlıydı, dağlara da sağlam ulaşmışlardı, halk ilişkileri fazlasıyla yeterliydi. Dış irtibatları hep sağlam idi. Ama bugün çok özel yöntemler olmasa, tek birisini bile sağlam bırakmayacak kadar geriletiyorlar. Bunda suçu biz hiç düşmanda arayamayız. Düşmandır, onun işi vurmaktır zaten, yüzde beş bağlanabilir. Ama bakın yüzde doksan beş, bu savaşla oynayan ve bunu giderek tehlikeli bir alışkanlık haline getiren, komutasından savaşçısına kadar kendiniz oluyorsunuz.

   Savaş her zaman soylu meslek diye tarif edilir, tarihte de öyledir. Roma’ya bakın, bütün Ortaçağ'a bakın en gururlu, en soylu, en yüce, en kendini özgür kılmak isteyenlerin benimsediği bir sanattır. Kölelerin sanatı savaş olamaz, kölelerin sanatı köleliktir, her türlü basit hizmet işlerinde çalışmaktır. Demek ki, sizin soylular sanatına yanlış katılımınız var, bu sanatı hiç anlamıyorsunuz. Onun için bu duruma gelindi. Siz birer kölesiniz bu savaşta,  bir özgürlük savaşçısı değilsiniz. Onun için bu daralma, büzülme ve kendinizi tasfiyeye doğru gidiyorsunuz. Tarih bütünüyle şunu hep söylüyor: "Bu kadar büyük savaşçılar" diyor "acaba para için mi bu savaşı yaptılar?". Her ne kadar maddi bir teşvik varsa da, bütün ünlü komutanların yaşamında bir soyluluk, yani "ben büyük başaracağım" duygusu esasta rol oynuyor bu büyük savaşların, orduların pratiğinde. Yoksa "sana bir paralık maaş bağlayacağım" denilenler aslında ordunun azap askerleridir veya ölüme atılanlardır. Onlar savaşın asıl iradesi değildir. Savaşın asıl iradesi, "mutlak başaracağım" biçiminde keskin bir iradeye sahip olanın kendisidir. Bu sanırım fazla gelişmemiş sizde.

Şimdi bir kez daha soralım: Peki bu yirmi yılda en az bir saha çalışması olarak otuz bin katılmış iken, ki bir o kadarı da çeşitli alanlardan geldi. Neden bunları derleyemediniz? Neden sağlam bir halk ordusuna dönüştüremediniz ve çok önemli bazı zaferleri sığdıramadınız? Dikkat edin, yozlaşmış taciz eylemlerinden öteye gitmiyor bizim savaşçılığımız. Düşman, hatırlıyorum ilk adım attığımızda "bu dağlarda" diyordu "bunların bir tane gerillası bizim bin askere bedeldir". İlk günler böyle anlaşılıyordu ve düşman büyük bir panik içindeydi. Şimdi düşman bizim gerillayı çözmüş, kedinin fareyi araması gibi "şu dağın şu taşın altında" diyor "arayıp bulacağım". Bundan kim sorumlu? Kendini bir aslan değil de bir fare durumuna getirmekten kim sorumlu? İşte yanlış katılımlarınız, yanlış yaşam kararı, yanlış parti kararı sizleri bu duruma getiriyor. İyi niyetinize bir şey demiyorum, o hiçbir şeydir. Bu bir sanattır ve vurguladığım gibi "önce ben bu savaşı kazanacağım" diyeceksiniz, er meydanına bunun için iniliyor. İşte giderek geliştirdiğimiz bir sorgu pratiğimiz var, şimdi gerillayı sorguluyoruz.                 Bakıyorum ki, çoktan, tek bir gerilla kararının ve onun tarzının uygulanmaması için bir çete anlayışı türemiş, vurmuş götürmüş. Kaç kişidirler, kimlerden ve nasıl oluşuyorlar, nerede ne yapmışlar, suçlarının defterini de tutamıyorsun çünkü defterlere sığmaz.  Bir de her şeyi neredeyse bir suç pratiği gibi, araştırmakla da tükenmez. Ve sizler bunun çözümsüz bırakılmış gerillası oluyorsunuz. Bu benden daha çok sizi ilgilendirmiyor mu? Bunu çözmek, sizin, sıradan da olsa kendinize saygınızın bir gereği değil midir? Benden ne istiyorsunuz?

Asgari savaş yasalarına, bir çizgiye anlam vermeyeceksiniz, halen etrafımda dolanacaksınız.. Ben buna ne ad veriyorum artık? Bunlar bela takımı, bunlar ya çaresizler olarak ya da kontralar olarak beni kandırmaya geliyorlar. Öğrenmemekte ısrar ederseniz bu böyledir. Ben kendimi günlük olarak yorumluyorum, biraz bizden doğru öğrenilse. Bana da bir dağ verin, eğer ben sizin gibi yaptıysam istediğiniz cezayı verebilirsiniz. Bana "çok az bir imkanla işe başla" deyin, eğer ben sizin gibi o işi, o imkanları tükettiysem, onları tanınmaz hale getirdiysem kellemi koparın! Ve hiç bunları sormaya da gerek yok. Ben bu alana sıfırdan başladım, ne bir ilişkim vardı, ne bir dostum vardı, ne bir kuruş param vardı. Bir Allah misafiri biçiminde geldim ve hepinizin yükünü, hepinizin kördüğümlerini burada kaldırdım ve çözdüm. Herkese her şeyi verdim. Babanızdan alıp vermedim, sülalenizden alıp vermedim. Herhangi bir dosttan da alıp vermedim. Buldum buluşturdum verdim, bu çok açık. Peki size ne oluyor? Burada mezar kadar yatacak yerim yoktu başlarken, bakın şimdi hepinizi yatırabiliyoruz, hepinizi eğitebiliyoruz, yedirip içirebiliyoruz ve gelen herkese istediğinden fazlasını da veriyoruz. Peki en sağlam alanlarda isteyene siyasi alan, isteyene kitlesel alan, isteyene şahından bir coğrafya parçası zapt u rast altına alınamaz bir gerilla mangasıyla bir olayı bile boşa çıkarabilecek sınırsız alanlarda peki neden yapamadınız? Kitleyi bozuyorsunuz, örgütü zorluyorsunuz, dağda barınamaz hale getiriyorsunuz. Burada bir yanlışlık var, burada bir kendini tanımama var, burada işin gerekleriyle uzaktan yakından alakalı olmamak var, burada bir gaflet var.

 O halde yapılması gereken nedir? Varsa içinizde "ben saygılıyım, ben savaş soyluluğuna bağlıyım, ben soylu bir sanat olarak bu sanata kendimi veriyorum. Bu bir halk savaşı sanat, egemenlerin, sömürücülerin savaşından, ordusundan daha değerlidir. Bunun derin bilinciyle, büyük duygularıyla işin içindeyim" diyen varsa, o zaman gidin pisliğinizi temizleyin. Gidin bu "olmaz"ları, onun altındaki tüm nedenleri kaldırın, yoksa yaklaşmayın. Sonuna kadar öğrenmenize "evet" diyorum. Onun için dikkat edin hiç kimseye, gerekli eğitimden geçirmeden "bir adım at" denilmiyor. Esasta ayakta durabilecek kritik alanları araştırıyoruz, bunların hepsi hallediliyor. Siz gerisini boşa çıkarıyorsunuz. Nasıl? "İşte bir günlük de olsa paşa gibi yaşasam ne mutlu bana, bu günü de kurtardıysam yine ne mutlu bana". Savaş böyle olmaz! Bu psikolojiyle, sözüm ona bu bir günü kurtarmayla hiçbir halk savaşı verilmez. Halk savaşının ufkundan kendinizi yoksun bırakmışsınız ve bu derin lümpenizm, boş vermişlik burada da kendini gösteriyor. Bu çok kötü, bunu değil böyle bir gün yaşamak bununla nefes alıp vermek bile suç. Şimdi ben fazla açmak istemiyorum.

"Bizim halk savaşımız" deyip, biraz durup düşünmek lazım. Bu halk savaşı ki son umut savaşı, insanlığın en lanetlisi olmaktan kurtulma savaşı. Sizde hiç iman yok mu, sizde bir halka hiç saygı yok mu? Sizde hiç onurlu bir yaşama saygı yok mu? Eğer "var" diyorsanız, o zaman bu savaşımın bazı temel yasaları var, en azından böyle ucuz kaybedilmemesi gereği var. Peki bu kendini öldürmek ve yanı başındakini öldürmekle kazanılabilinir mi? Kuralları bozmakla, bilmem kendini feriştah kılmakla olur mu? Bu, anı anına kendini geliştirmek, düşmanı yenmekle olur, her düzeyde yenmekle olur değil mi? Bunları akıl edemeyecek kadar zırdeli misiniz? O zaman bunların genelde soylulukta, halk savaşımımızda da, tek umut savaşımında da yeri ne? "Ben serseriydim, lümpendim, ben bir düşkündüm geldim, oynamaya geldim. Toplumda dikiş tutturamadım, toplumda yüz bulamadım, PKK’de insana saygı var, burada işte namussuzluğumu gizlemeye geldim", hayır bu olmaz! "Düşkündüm, zavallıydım, kahraman kesilmeye geldim, güzel olmaya geldim". Böyle laflarla bu olmaz. Buralarda bu yöntemlerle istediğinize ulaşamazsınız.

Bu kandırmacıyı bırakacaksınız, ilk işlerden birisi odur. Şimdi "çok uzlaştık" diyorsunuz, "yanlışlarla uzlaştık, bastırdık çok şeyi" diyorsunuz, bu iş yanlışlarla uzlaşmayı ve safları bastırmayla halledilemez. Kimi bastırıyorsun? Senin insanı geliştirmekten başka bir görevin var mı? Senin bir işi çözmekten başka bir işin var mı? Senin bir işi doğru yapmaktan başka bir işin var mı? Bastırma düşmanın işi. Yine uzlaşma diyorsunuz, neyin uzlaşması? Yanlışlarla. Yanlışlıklar bizde yılandan daha tehlikeli. Yılan bir kişiyi ısırır. Senin yaptığın uzlaşma yüz kişiyi düşürür. Neyle uzlaşıyorsun, karşılığı ne oluyor?"Düşünememiştim"! Hayvan adam, hayvan da demeyeceğim daha kötü, bu tip bir yaklaşım en değerli varlıkları bir çırpıda elinden alıyor. Uzlaşamazsın! Doğrular hakimiyet ister, doğrular adına ölümcül çaba ister. Bizdeki doğrular, halk savaşı doğruları, yaşam doğrularıdır. Ölüm kalım doğrularıdır. İnsanın sonuna kadar yüreğini, dilini koyacağı, adından önce belleyeceği gerçeklerdir. Sen kimi kandırıyorsun? Ne zamana kadar kandırılacaksın, kandıracaksın? Bunları çözmeniz gerekiyor.

Demek ilk adımda bile doğrulara sonuna kadar kesin bağlanma ve uygulama, onun dili ve onun eylemi; yanlışlıklara sonuna  kadar karşı çıkma, onun da dili ve eylemi; örgüt dili ve eylemi bir an bile ertelenemez. Ben burada savaş tarihimizi bir kez daha dile getirmek istemiyorum, çok işledik, ama büyük bir inatla siz anlamamakta öyle ısrar ediyorsunuz ki dedim ya, yirmi yılda kazanılması gerekeni kazanmaya zaten hiç gerek yok demek kadar veya bu bir şanstır olursa iyi olur, ama daha çok kendinizi yatırdığınız o kaybetmeye, tarihi kaybetmeye gün sayıyorsunuz. Çoklarının gözünde okunuyor: "Bu adamda da bu tedbir, bu çare bitse de kurtulsak bu savaştan" diyorsunuz. Çoğunun yaşam düşü böyle, bunu seziyorum, gözlerinizden okuyorum. Bütün hareketleriniz bunu çağrıştırıyor. Düşmanın da son marjinalleştirme teorileriyle beklentisi bu. O size bakıyor, siz ona bakıp "işte savaştık, namusu da kurtardık, daha fazlası bize göre değil", bunu bütün itirafçılar da söylemişti. Çok iyi hatırlıyorum bu Parti tarihinde, ama kursaklarında kalacaktır.

Benim de kendime göre bir sözüm var, halk sözüm var, doğrulara bağlılık sözüm var. Bir kendime saygınlığım var, bir yaşama benim bağlılığım var. Böylesine bir yenilgiye kulak kabartmış olanları boşa çıkartmak benim en amansız olacağım bir saha. Onlar geberecek! "Bitse de kurtulsak" diyenler, "fırsatı bulsak da bir gün paşa gibi yaşasak" veya "on tanesini kaybettiririm, ama ben bir gün yaşarım" diyenler için, ben onlar için yaşayacağım, onların canına okumak için! Onlara karşı savaşmıyor muyum? Savaşıyorum. Onlar az mı darbeleniyorlar? Hayır, ama çok silikler. Bukalemun gibiler, kırkayak gibiler, bir yerden vuruyorsun ertesi gün yeniden türüyor, ama ölümcül darbeyi de onlara hazırlayacağız. Yaşamı yenilgide gören, yaşamı gerillayı tasfiyede görenler için; yaşamı, bu kutsal son umut savaşı, son insan olma savaşımımızı, kendi bu iğrenç, basit yaşam güdülerine bağlayanlar için amansız olacağım. Sadece yemin içiyorum demiyorum, yıl sözümü veriyorum demiyorum; iliklerime kadar, hatta hücrelerime kadar bunları boşa çıkarmaya kesiliyorum. Ben çok lümpen, çok güdü düşkünlerini tanıdım. Kendimi de iyi tanıyorum, bir Tanrı kadar. Yaşatmayacağım! En ağa baba emperyalistler "tedbir aldık" diyorlar. Kanunlar çıkarmışlar "koruyacağız" diye, onlar da laftır, koruyamadıkları ortaya çıkmıştır.

20. yılın beklentisi ucuz bir yenilgi olamaz. Saflarımızda günlük tartışılıyormuş; "yetmiyor mu bu kadar savaş, ne zaman yaşayacağız?" Şerefsiz adam söz böyle mi olur? Yirmi yıl değil, iki yüz yıl da savaşsan, kazanmaktan ne haber? Soru budur. Kaldı ki sen savaştın mı, sen savaşın canına mı okudun? Sen savaştan bir şey anlıyor musun? Sen savaş için bir şey yaptın mı? Bitsin de yaşayacakmış, savaşmış da sıra yaşamaya gelmiş! Açık söyleyeyim, belki safsınız, gafilsiniz, ama bu kelimenin teki bile anında kurşuna dizilmeye yeterdir halk savaşlarında. Ama burada sefalet kol geziyor, ama burada düşkünler kol geziyor, burada savaş suçluları kol geziyor, burada umutsuzluk kol geziyor, burada yenilgi ruhunu her şeyine bulaştıranlar kol geziyor. Ben bunu da tanıyorum. Bütün bunları müthiş bana dayatıyorsunuz, herkes dayatıyor. Bazıları amansız savaşarak karşımızda, bazıları sizin gibi ince verem ağrıları biçiminde, yutmayacağım. Delikanlı taleplerinizi kırmak istemiyorum, ama bu bana sökmez. Ben böyle yaşamla, böyle toplumla, göbek bağımı anamla, on yaşımdan beri kestim. Sütten kesildim, göbek bağımdan kesildim ve kendimi o zaman tek büyüttüm. Bu kadar bağımsız, bu kadar özgücüme güvenliyim. Neyinize güveneyim beni kandıracaksanız? Bu duygularınızla beni yıldıracaksınız.

Sizi öldürmüyorsam, bunun tek gerekçesi, belki de suçun cezasını bir şeyler vererek ödettirmek içindir. Yoksa size taviz vermek için sizi yaşatmıyorum. Öldürsem borç geride kalır, öldürülmüyorsanız, çalıştırıp borcu ödetmek içindir. Başka hiçbir gerekçeyle yaşatmadığımı bilmek zorundasınız. Bu benim babamın borcu değil, bu sizin tarih borcunuz, şeref borcunuz, halk borcunuz, şehitlere borcunuz, onların istediği borç bu borçtur. Sizden kimse kazanma istemiyor, bu kadar kazandınız, size "borcunuzu ödeyin" diyoruz. Ya böyle şeklen insan gibi dolaşmayacaksınız ya da dolaşma hakkını kendinizde görüyorsanız önce borcunuzu ödeyin. İnsanlık borcunu ödedin mi, vatan borcunu ödedin mi, özgürlük borcunu ödedin mi? Niye dolaşıyorsun o zaman utanmaz adam, sefil adam! Gırtlağına kadar borca batmış olan sıradan bir halk insanı bile olsa köyde dolaşabilir mi, intihar eder; iflas etmiş iş adamları da intihar ederler, kural budur. Yok eğer ayıların oynatılmasını yaşam sanıyorsanız o ayrı, ama biz böyle yaşamayacağız, bir diğer sözümüz de böyle yaşatmayacağız. Savaşımızın diğer bir zafer tarzı da budur. Yani öyle ki insanca zaferi kazanmadan ölmek de şereftir, ayılar gibi yaşamaktansa ölmek büyük bir zaferdir, büyük bir mutluluktur. Onun için PKK’nin savaş diyalektiğinde iki şey söylenir: Savaştın başardın yaşayabilirsin; savaştın başarmadın öldün, şerefli ölürsün. Bunun üçüncü orta yolu yoktur.

Peki yirmi yılın eşiğinde yenilgiye kulak kabartanlar kimlerdir? Size çok kısaca yalın bir çizgi halinde bunu da vereceğim. Umarım anlar ve bir takım sonuçları kendiniz için çıkarırsınız. Son dönem yoğunlaşmalarımız, özellikle savaşın temel gücü olarak ordu içinde, ordulaşma faaliyetlerimizde ayan beyan gelişen çeteleşme üzerine. Çok karmaşık, çok ince çok kaba tarzlı baştan günümüze kadar, bilinçli veya kendiliğinden, iyi veya kötü niyetli, komplo, darbe türünden tutalım her tür karşı devrimci yaşam tarzlarına kadar yöntemlerle, bu işi en son yaygınca işte saflarda da tartışıldığı kadarıyla "savaş buraya kadardır, biz yaşamak istiyoruz" biçimiyle kendilerini ele verme biçiminde suçüstü göstermişlerdir veya yakalanmışlardır. Şimdi bunun hikayesini size çok kısaca anlatayım.

   15 Ağustos atilimi gerçekten tarih başlatan bir atilimdi. Her ne kadar istediğimiz gibi kapsamda adim atılmasa da, esas itibarıyla bu adimi özenle hazırladık. Uzun bir Orta doğu saha çalışması sonucunda ve kesinlikle çok önemli bir başarı için ne gerekiyorsa bir kaç önemli yıla sığdırarak, bu adımı atabilecek düzeye geldik. En az üç yüz kişiyi ideolojik moral düzeyden tutalım, tepeden tırnağa teknikle donanıma kadar ve sağlıklı yol yöntemlerle, adim adım çok tarihi bir aşamayı başlatacak üs alanlarına kadar da taşıdık. Çok az bir kayıpla bunlar gerçekleşti. Hazırlık babında da en az bir yıldan fazla süre bu grupların önünde vardı. Bir şeyi eksikti; halk savaşımıza çok dahice olmasa da, sıradan da olsa, gönül yatıracak ve beynini katık edecek pratik bir komutaya ihtiyaç vardı, böyle bir boşluk vardı. Bu üç yüz kişi içinde onlarca kişi bu komutayı sağlayabilirdi, ama işte başlangıçta çok küçük diye ciddiye almadığımız noksanlıklar ve kişilik yapımıza damgasını vuran laubalilik, "önemli değildir" dediğimiz hususlar, daha o günlerden birike, birike bugünlere geldi. Bir de işin içinde çizgi düzeyinde sorumlu olanların, Parti'nin en üst pratik Merkezi sorumlusu olarak gerekeni yerine getirmek durumunda olanların, halen çok derin olan, yanılgıdan da öteye izah etmekte son derece güçlük çektiğimiz, bir hazırlığı anlayamama, anlar gibi gözüküp anlayamama durumları. Bir de kendinden başlatmak hastalığı! Orta doğuda bir saha çalışması mı yapılmış, bir zafer kadrosu mu oluşturulmuş, onu lafta kabul edip pratikte ise tamamen emeğimizle, özel tedbirlerimizle hazırladığımız kadroya ulaştırıldığı yerde, "bir de ben burada yapayım" yaklaşımı. Yani var olanı inkar etmek ve çok ilginç, bu var olanı çok dogmatik mi desem hala izah edilmeye muhtaç nedenlerle "hele savaşa var mısınız, yok musunuz" tartışmasına itmek, "hele ne zaman ülkeye giriş yapacağız", ülkenin içine girilmiş yüzlerce savaşçıyla, "hele karar verecek miyiz savaşa, vermeyecek miyiz"! Böyle sağa çeken karmaşıklığa iten ve böylece komutayı başlarken felç eden, kendiliğindenliğe bırakan bir zihniyet. En basitinden çizgi açısından dogmatizm hastalığı, bu işi çok tehlikeli bir noktaya getirmiştir. Bir müdahaleyi hatırlıyorum, "yapmazsan bilmem sülalene ne yapılır, yeter bu işlerle böyle oynanmaz" sonucuna kadar gittiğimi hatırlıyorum. İstemeyerek de olsa, birliklerimizin savaş kapasitesinin onda biri kadar da olsa ve belki de çok daha teknik olarak da çarpıcı olunabilecek, sonuç alınabilecek bir eylem 15 Ağustos sabahı sınırlı ve zayıfça başladı.

Taktik önderlik aslında "yarın ne olacak" sorusunu bile kendisine sormuyor. Adımı attık, artık başa ne gelir, belki de bunu da duymayacak kadar bir savaş sorumluluğundan uzak, hatta savaşa var olup olmadığı, neyin içine girip girmediğini doğru dürüst değerlendiremeyecek kadar kendiliğinden, bu kısa sürede anlaşılmıştır. Biz bu zihniyete, buna rağmen bir şey demedik. Çeşitli kişilikler hiç adlarını vermeye fazla gerek yok, çokları zaten kendileriyle birlikte tasfiye olup gitmişlerdir, bazıları halen vardır ve derinleştiriyorlar sadece bu anlayışları. En acısı da bu işi çok iyi yapabilecek, çok değerli militanlar rollerine sahip çıkamadıkları için, onlar da kendi kendilerini ağırlıklı olarak tasfiye edebildiler. Daha bir yıl geçmeden, kendini sorumlu tutması gereken anlayış, "artık yeni bir 12 Eylül’le karşı karşıyayız, bir kez daha geri çekilme" diyor, geri çekilme de öyle derlenip toparlanmak için değil "bu iş bu gerilla taktiğiyle olmaz" biçiminde.  Nasıl ki Türkiye’de çözülmüş, artik siyaset olmaktan çıkmış, göçmenlik koşullarında bile kendini yaşatamayacak kadar adi var kendisi olmayan gruplar haline gelinmişse, "bize de düşen böyle bir durumdur" diyor, belki açık söylemiyor ama hal hareketleriyle tamamen dayattıkları bu.

Biz bilindiği üzere '86’yı sadece bu dayatmayı boşa çıkarmak için, büyük bir sabırla hazırladık ve 3. kongre denilen olay çözümlemeleri geliştirdik. Orada esas itibarıyla çözümlenen, gerilla tarzını boşa çıkarmak isteyen kişilikti,  tarihin o özgürlük adımının  "başarılamaz" denilen iradesiydi. Onu çözdük ve gerillada ısrar, tarihin bu savaşla ilerletilebileceğine dair kararlılık bir adım daha ilerletildi. Bize dayatılan "bundan daha fazlası olmaz, başka bir yol bul" idi. Çözdük, karar verdik, daha fazla yükleneceğiz. Bilindiği üzere '87'88’leri hem nicel, hem nitel olarak daha iyi hazırlanmış bir yıla, hatta belki de bini aşan gerilla çalışmalarıyla karşılık verdik. Ve halkın bitmeyen desteği daha gelişme gösterdi.

Özellikle değerli militanımız Mahsum Korkmaz (Agit)’ın anısına gerilla birliklerini daha fazla yaygınlaştıracağız kararını vererek anıya bağlılık gereğini gerçekleştirmiştik. Yalnız o şahadetin daha bir yılı bile geçmeden, artık bizim için nasılı bilmek de pek mümkün değil ama çözümlendiğinde, gerçek PKK militanlığının o şahadetle birlikte özellikle gerilla çizgisinde tasfiye edilmesini ve bunun yerine bir çete anlayışının çok özgün ve yaygın çabalarının devreye sokulduğunu görüyoruz. PKK tarihinde çokça işlenmiştir bir Hogırlaşma rüzgarı vardı; çoluk çocuk demeden, hiç de Partimizin geleneğinde olmayan, hiçbir kararının olmadığı suçsuz bir sürü insanın öldürülmesi. Ben kaygılanmıştım, önce "olmaz" demiştim "bunu kontrgerillacılar yapıyor", sonra bir baktım ki bizim birlikler tarafından yapılmış. Bunun manevi sorumluluğunun altından kalkmak için büyük bir azap içindeydim ve düzeltmek için de büyük bir çabaya girişmiştik. Ama bu yöntem bırakılmadı, kendilerine ekmek, su verenleri bile katletmişler, hatta oldukça hizmete yatkın, bu Jirki aşiretinden tutalım ki en olumsuz aşiret diğerlerine kadar. Sırf  "beyim" demiş "sana şunu getirmedim, ama şunu getirdim, sana şöyle yararlı olmadım ama böyle yararlı oldum", yani yararlılıkta bile insanların yarıştığı bir dönemi bunlar suçlandırmak için yeterli görüyorlar ve vuruyorlar. 12 yaşındaki çocukları kaçırıyorlar, hiçbir askerlik yasasında bu yoktur. Onları kaçırırken, dalga, dalga gelen üniversite gençliği başta olmak üzere birçok kişiyi "metropol çocuğu" adı altında cezalandırıyorlar.

Giderek "iktidarı köylüler ele geçirdi" adı altında hırsızlıkla, çapulculukla,  cinayet işlemekle kendini doyurmuş, en adi bir şakilikle aslında gününü gün etmiş tutum ve davranışları '87 sonları, '88 başlarında önemli oranda bizim askeri çizgimize egemen kıldıklarını görüyoruz, soruşturulması gereken bir durumdur. Toplantıları var, biz buna üçlü dörtlü çete de diyebiliriz. "Hiç mi Parti militanları yok" diyeceksiniz, var ama tabi görevlere sahip çıkılanamazsa, dünün yol keseni belki birkaç kuruş para için veya bir günü kurtarmak için insan vurur. Burada PKK’nin dev gibi değerleri var buna göz koyduktan sonra, bizim bu zavallı aydını, zavallı militanı bir çırpıda götürebilirler, zaten diyor "çatışma süsü vererek götürebilirsiniz". Kalanlar da sindiriliyor. Bunlar değer gaspında biraz keskinler, ben burada üretiyorum gönderiyorum, onlar orada el koyuyor. İşte bu bastırma hikayesi, hepinizin bu suç ortaklığı böyle ortaya çıkmıştır. Agit arkadaşımızın kuşkulu olan şahadetiyle birlikte, sözüm ona eşkıyalar, hırsızlar, caniler bunlara kötü niyetli, düşmanla ilişkilidir de demiyorum, olsa da olmasa da o kadar önemli değil, araştırılmaya değer, o kadar sonucu belirlemez tarz olarak açıkça da "burada parti demek biziz, aslında köylüler" diyorlar. Ama köylülükle de alakası yok, biz hepimiz köylüyüz. Bunlar köylünün şaki, hırsız kısımları, en izole olmuş, terbiyesiz, en basit nedenlerle insan vuracak kadar, bizde de tabi ki yoldaş vuracak kadar canavar kesilmiş kesimi oluyor.

Acı tabi, bu kadar Parti militanı var, savaşçısı var, bunlar ideolojik olarak Parti'ye bağlılar, inanıyorlar da Parti'ye. Fakat Parti'yi bir sanat olarak, örgütlenmeyi bir sanat olarak bellemedikleri için, ağır toplumsal etkiler altında yani "büyüğümüz ne derse öyle olur" biçiminde hiç kafa yormadan, savaşı bir sanat olarak bellemeden, "partileşme nedir, öncülük nedir" bu soruyu da hiç kendine sormadan, "kim komutansa o alıp götürsün" biçiminde yaklaşınca,  taban buna böyle yatınca dörtlü çete kendini çizgide iktidar sanıyor. Tabi entrikada da, oyunda da yöntemler bitmez bu anlayışta olanlar için. Uygula ha uygula! Şimdi "halk ilişkisi" diyor, öldürerek halkı bağlayacak. Düşman bütünüyle korucu faaliyetlerini dayattı ve halkı aldı götürdü. Bastırarak, sözde yapıyı kendisine bağlamak istiyor, birkaç tanesini öldürüyor, birkaç tanesini de köylü kurnazlığıyla bağlıyor, örgüt içi hakimiyetini de öyle sağlıyor. Kendi aralarında da müthiş uzlaşma gereken uzlaşmalar da değerler üzerinde tabi gerçekleştiriliyor.

Bu büyük çizgiye dayatılan karmaşa daha '88’de giderek etkili olacak bir biçimde böyle karşımıza çıkıyor. Bir defa Parti'nin ideolojik, siyasi çizgisi lafta var, özde, uygulamada yok. Parti'nin dev gibi örgüt gücü var, fakat iradede, uygulamada yok, uygulamada da farkında bile değil. Çizgiye karşı, karşıdevrim çizgisi dayatılmış, doğru örgüt esaslarına darbe, komplo dayatılmış, Merkezden tutalım savaşçılara kadar kimse ne olup bittiğini fark edemiyor. Neden? Çünkü halen yoğun olarak yaşadığınız yaratıcı bağlılık, kurallara göre yaşam olmadığı için, herkes bu karmaşa içinde var olanı da kaybedip gidiyor. Her tür yanlış tarz, komploculuk, tasfiyecilik, yoldaş katli, bastırma, uzlaştırma adi altında sürüp gidiyor. Ve bir de keyfilik. Çaresiz olan da çaresizlik içinde, nereye kadar giderse. Biz her yıla  tepeden tırnağa iki binden fazla gerilla hazırlıklarını sığdırıyoruz ve her tür maddi değerleri ulaştırıyoruz, o karşı devrimci çizginin komplo, darbe çetesi ise öğütüyor bunları kendi değirmeninde. Tüketebileceği kadar tüketiyor, tüketemediğini sağa sola savurup canına okuyor. "Bir zafer çalışması yaptık" dedim. Gerçekten her bir yıl için yaptığımız çalışma bir zafer yılı çalışmasıdır, "bu sene" dedim "zafer olacak".'88’den umudum bu, bir bakıyorum '89’a geldiğinde "Allah! İşler neden böyle", hiç de hazırlıklarımızın onda biri kadar gelişmiyor. Hadi yüklen '89’a! Ki bunların hepsi belgelidir.

 Bu sefer "'89 zafer yılı" diyorum, yine iki binden fazla gerillayı bizzat yolluyorum. Teknik, maddi ve manevi donanım, hiçbir gerilla çalışmalarında olmayacak kadar güçlü ve diyorum yine "zafer bu sefer kesin". '90’nın başına bakıyorsun, işler yine tehlikeli, bu sefer gücümü daha da amansız çalıştırıyorum. Halkı da müthiş devreye katıyoruz. Çalışmaların hızından hiçbir şey kaybetmiyor. Gerillayı iki bin beş yüze çıkardım, düşmanı oyalıyoruz, yine birçok  diplomatik saha çalışmaları. Tabi ki bunlar kendiliğinden de olsa bazı gelişmeleri ortaya çıkaracak, gelişmeler de çıkıyor, ama bir bakıyorsun taktik önderliğin tutturması gereken zafer düzeyi değil, karmaşıklığı daha da arttırma. '90'91’lerden itibaren serhıldanlar olmuş, on binlerce genç gerilla saflarına akın ediyor ve on binlerce silah bulunmuş. Bir tarihe kulak veren adam olsa, bir "büyük özgürlük imkanı gelişiyor" diyen olsa aslında rahatlıkla elli bin kişilik gerilla ordusunu '91'92’de gerçekleştirebilir. Ama bu çete "iktidar olduk, devlet olduk" diyor bu sefer.

 Tabi düşman cephesi darbe yapıyor, savaştan sorumlu Cumhurbaşkanı’nı, Jandarma Genel Komutanı’nı komployla kaldırıyor. Neden? Yenildi diye. Burada bir şey hatırlatıyorum, Türk savaş yasasında bir şey geçerlidir: Savaşı kaybeden komutan, askeri siyasi olsun fark etmez, bunu hayatıyla öder. Bu kural işletiliyor, kendi içinde tasfiye bu kadar açık yürütülürken; bizimkiler, 'büyük komutan'  diyor "bakin nasıl kazandık"! İnanılmaz bir gaflet mi desem, bir eşkıyanın kendini devlet sanması mi desem? Biz burada daha amansız çalışıyoruz, yani bir elli bin kişilik gerilla ordusunun planını yapıyoruz ve "her şey tamam" diyoruz. Aldığım haberlere göre günde her bölgeye 10, 20, 50 kişilik adaylar geliyor, hazırladığımız kadrolar da ulaşmış, savaş taktik planlaması üzerine plan üstüne plan gelişiyor. Güney savaşında, zaten Güney Kürdistan’da bir devlet boşluğu var, tamamen içindeyiz. "Hiçbir eksiklik yok" diyorum ve düşman cephesinde de daha sonra itiraf ediliyor; "aslında" diyor "o zaman Kürdistan kaybedilmişti". Halen bu özel savaş çetesinin bir iddiasıdır, diyor ki "biz kaybedilen Kürdistan’ı yeniden kazandık". İşte bu dörtlü çete artıkları veya kalıntıları, suç ortakları, gerçekten kazanılan bir Kürdistan’ı bu çeteye teslim ediyorlar bilerek veya bilmeyerek, düşkün yaşam uğruna.

 Hepsi art niyetli mi? Hayır. Çok bilinçli mi bir irtibat kurdular? Hayır, keşke o yetenekleri olsa, olsaydı daha kolay çözerdik. Bugün de o çokça gösterdiğiniz düşkünlükle, işte sahte komutanlık, erken iktidar hastalığı adı altında halen kendilerini o sevdaya kaptırmış olanlar içinizde az değil. Bu bir gaflet, bu bir kazanılmış o çok kudretli tarihi çalışmayı çetelere teslim etmedir. Bunlar veya sizler, ilgililer, şu veya bu düzeyde sorumlu olanlar, siz kendinizi ne sanıyorsunuz ve hesabı vermemeyi ne zamana kadar kurnazlıkla sürdüreceksiniz? Çözülemeyeceğini mi sanıyorsunuz bu oyunun? Çözülüyor.  Çılgınca bu tutumda ısrar ediyorsunuz. İşin çok acı olan diğer bir yanı da şu, "biz kazandık" diyor. Bu anlayış '94’e doğru geldiğimizde, "hiç savaşılamaz, savaş bitti" diyerek bir ihaneti iliklerine kadar bana dayattılar.  Hani sen iktidar olmuştun? Hani, halen iktidar hastalığından tiril, tiril titriyorsun; hani, daha utanmadan, sağda solda benden yaşam istiyorsun. İşte '94’te hiç savaşılamayacağını söyleyen ve gösteren sensin! Nereye gönderiyorsak ikinci gün var olan da bitiyor, canına okunuyor. Komplo, tasfiyecilik bu kadar gözü kara. Daha ilginç olanı şu: Hem iktidar sevdasından vazgeçmiyor, hem günlük olarak cepheleri düşürüyor. Tek bir gerilla birliğine bile sahip çıkamıyor, tek bir inancı, morali aşılamıyor, ama yanıma geliyor 'Merkez', 'temel askeri komutan'! Ne kadar hakki elinden alinmiş hatta! Şerefsiz, uğursuz adam! En değme köylü kurnazı da olsa, en gözü kara şarlatan da olsa bir insan nasıl bunda ısrar eder? Sen bir birliğe sahip çıkamayacak kadar vazgeçmişsin savaştan, peki iktidar nerede, hani iktidar olmuştun? İktidar olduğun yere adim atamıyorsun, bir tek birliği savaştıramıyorsun. Peki benden ne istiyorsun? İşte komploculuk burada, karşı devrimcilik burada, entrikacılık gittikçe daha da sırıtıyor.

 Çoktan savaşa, temel devrim değerlerine boş vermişlik kendini dayattıkça dayatıyor. Nasıl? Açıkça da çoğu söyledi, bunu teori haline getirmek isteyen, çizgi olarak örgütlemek isteyenler az çıkmadı. Evet gözlerine, suratlarına baktığında, dobra dobra "fazlası olmaz" ifadesi görünür, aslında bunlar hiçbir şey yapmayanlardır. Yüce şehitlere bin selam, ama bunlara lanet! Soy değerlerin soy emek sahiplerine bin defa selam, ama böyle işin içini kemiren, böyle yürekten bitenlere bin defa lanet! Açıktı, ne biz iktidar olmuştuk, ne de bu yenilgiyi biz hak etmiştik. Biz zaferin hem çok önemli bir zaferin eşiğinden dönmüştük veya gönderilmiştik. Hem de düşman tarafından mi? Hayır, o sahte çete veya çetecilikler tarafından. Çünkü "iktidar oldum" dediği noktada sağa savrulmayı, tasfiyeyi dayatıyor. İmkanları olmadığı için değil, savaşta başarı imkanları olmadığı için değil, çok olduğu için. Ama düşman kendini toparlamıştı. '94 planlamasında topyekun bir seferberlik, kendi deyişiyle milli konsensüs, uzlaşma ve işte saha çalışması, birlik düzenlemeleri var. Bizim yapmamız gereken, gerilla taburlarıyla tutmamız gereken saha veya kurtarılmış alan çalışmalarını, bizim taktiğimizi tersinden bize karşı kullanarak kontrgerilla tugayları temelinde üstleniyor ve gerçek bir gerillanın dayanma gücünü, sabrını, inadını gösteriyor.

Düşman bizim tarza sahip oluyor ve '94’ü böyle bize  kapatıyor. TC’nin kaybettiği Kürdistan böyle ele geçiriliyor, halen bizim komuta oyuncuları çözemiyorlar bile bunu, kendileriyle bağını bile kuramıyorlar. Kuramadıkları gibi demagojiyi derinleştirerek, kişiliklerindeki ezilmeyi büzülmeyi sorumsuzlukları tarz haline getirerek "işte kişilik bu" diyorlar. Yalan söylüyorsun, sen burada düşmanı tamamlıyorsun, düşmanın '94 planlamasının içimizdeki uzantısı oluyorsun. Çete artık sadece kendisi için teslimiyeti değil, "benden sonrası tufan" veya kendini gizlemek için bütün yapıya teslimiyeti dayatıyor. Bunun için akla hayale gelmedik numaraları çizgi adına, taktik adına ve en önemlisi de yaşamı zorlayarak, yaşamı bozarak, özgürlük tutkularını önce öldürerek, güdüleri ayaklandırarak, geniş imkanlar ortamında ordu kurmak yerine kendi beyliğini dayatarak ve yenilginin eşiğindeyken de sözüm ona metropollerden en son giyecek, yiyecek neler varsa onları getirerek, yanı başındaki kadınsa erkeği, erkekse kadını en güdü tarzında, düşkünlüğünü tatmin ederek yaşamak istiyor. "Savaştık artık sıra yaşamaya geldi, yaşamak hakkımız değil mi", diyor. Sormuyor kendisine "ben savaşın neresindeyim", tek bir soru yok burada. "Ben kazandım mı, kaybettim mi", ikisi de yok. Sadece "savaştık, yaşamak istiyoruz", ama savaşta iki soru sorulur her zaman: Kaybettin mi, kazandın mı? Kaybettiysen yaşayamazsın, zaten düşman seni görürse imha eder, varsa bir örgüt seni yargılar, çünkü savaşı kaybedeni kural gereği kimse yargılamadan bırakamaz. Kazandıysan göster bakalım, "kazandık iktidar olduk", nerede? Bunu örtbas ediyorlar, neyle örtbas ediyorlar? Sahte yaşam teorileri! Daha da kötüsü savaşabilecek ne varsa, suç ortaklığına bu meşhur uzlaşma teorisi gereği bulaşmayan tek bir kişi kalmayıncaya kadar taktiği tersine çevirme, özgürlük yaşamını tersine çevirme.

Kaybedilecek bütün yöntemleri uyguluyor, kırım hareketi gibi, bu savaşçılara mesela "şuraya git saldır" diyor,  bu savaşçılar ya ölecek ya umutsuzluğa kapılıp bitecek. Büyük o savaş cesaretimizi, düşmanı kesin yenecek kadar temel gücümüzü teşkil eden o cesareti, fedakarlığı o tepe savaşlarında tüket, o karakol saldırılarında tüket! Düşman çok iyi biliyor, tepeden tırnağa kadar mayınlıyor, beton duvarı haline getiriyor, 'komutan'  diyor "git şu karakolu ele geçir"! Düşman tepelere her tür tekniği yerleştiriyor, diyor "git ele geçir"! Askeri açıdan bir anlamı da yok, karakolları ele geçirme sürecinde değiliz. Tepeleri ele geçirmenin hiçbir anlamı yok, üs kurma durumu var. Bütün Kürdistan’da yüzlerce üs kurulacak yerler var, tek bir yerde üs geliştirilmiyor bu süreçte. "Eğitimimizi yapmak için, cephe gerisinde biraz dinlenmek için şu dağları üsse çevirelim", bu yoktur. Dersim’den tut Zağros’lara kadar yüzlerce üs yerinde tek bir hazırlık yok. "İmkansız mı" diyorum, "hayır" diyor "her yerde üs var, ama biz  köye yakın yerleri tercih ettik". Aslında dikkat edilirse burada gerillanın en temel bir kuralını inkar etme var, olanak olmadığı için değil, tam tersi hem olanak var, hem mutlak ihtiyaç var.

Hiçbir alan çalışması yapılmıyor. Halbuki düşman yaptı. '94'95’de bütün stratejik tepeleri kendisinin üssü yaptı. Daha dün, basına da yansımıştır, düşman diyor "biz gerillanın yapması gereken işi '94’ten beri özellikle yapmaya başladık". "Bakin buralar kartal yuvasi"diyor, tutulması gereken bütün önemli dağlık alanlar için "PKK’lilerin yapması gerekirdi, biz yaptık ve böylece yüzlerce üssümüz var" diyor. Dikkat edin bunların ismi de şahin yuvası. Bizimkiler nerede? Derede, iki arada bir derede ha şöyle vurulacaklar ha böyle! Bu doğru mudur? Hayır. Bu aşılamaz mıydı? Rahatlıkla aşılabilirdi. Neden yapılmıyor? Çünkü halk savaşı iradesi kırılmış, çünkü taktik önderlik teslimiyeti seçmiş, ondan da öteye çete işbaşında. Çetenin bütün kolları ahtapot gibi, bütün alanları sarmış,  ha bugün ha yarın yaşamın beklentisi içinde hiçbir savaş kuralına anlam vermeden, ciddi bir hazırlık yapmadan zavallı zavallı sonunu bekliyor. En iyi niyetlisi de ölüp gidiyor.

 Peki bu doğru mudur? Bu önlenemez mi? Aslında önlenebilir. Yalnız bizim bir yıl çalışmamız '94 de dahil,'90, '91, '92, '93 elli bin kişilik ordunun sığdırılacağı bir zamandır. '94, '95’te büyük bir inatçı direnişimizle birlikte, gelişmenin hızından bile kaybettirmeden  sürdürüleceği yıllardır. Ama gerilla ordusunda, taktik komutasında veya önderliğinde bozulma bu kadar ilerlemiş iken, çete özellikle çok etkili iken ve çetenin yavrucukları da manga düzeylerine kadar işi bireysel çıkarlara doğru taşırmış iken, Parti öncülüğü tuk aka, yani ortada yok, yoldaş saygısı bile ortada yok. Herkes ne ele geçirmişse onun hesabı üzerinde kurulmuş iken sadece yenilgi değil bir kontra örgütünün boy vermemesi için hiçbir neden yok ve bunu bekliyoruz. Ta '88’lerden beri bakıyorum ki, bu on yıllık gerilla savaşımı sürecinde bir kontrgerilla örgütünün bütün planları var. İyi veya kötü, kendiliğinden veya bilinçli çabaları var. Düşkünce yaşam gerekçedir, savaşın zorlukları gerekçedir, daha kötüsü zaferin olanakları gerekçedir, devlet olmaya kadar gidebilecek olanaklar buna gerekçe yapılmıştır. Rüyalarında bir çorbaya kırk takla atan adam milyarlara oynuyor, başı dönüyor, bir kerhane için kırk takla atacak adam soylu insan karşısında her türlü namussuzluğu yapıyor. Düşmanın aldığı tedbirler değil, düşmanın kontrgerillası değil, bizdeki iradenin felç olması, bizdeki yaşamın soysuzlaşması, bizdeki gerillanın bütün kurallarının tersine çevrilmesi, yani "doğruları düşman uygulasın, düşmanın da tarzını yani düzen ordularını amaçtaki haksızlığından tutalım, tarz yanlışlıklarını da bize artık olarak alalım ve uygulayalım", bu zihniyet bakıyorum '95, '96’da inanılmaz bir dayatma halinde. "Yaptığım her yıl çalışması" diyorum "zafer çalışmasıdır". Hiç kusuru yok, hem de daha gelişmiş imkanlarla. Bakıyorsun karşımıza çıkan "bu iş bu kadar olur" anlayışı.

 '95’te Ana karargah diye bir kavram ortaya attık, Zap, Metina, Avaşin, Botan, Zağros, Güney zaten tümüyle kitlesiyle de açık destek. Her tür teknik var topundan tutalım füzesine kadar, binlerce en fedai, tecrübe kazanmış savaşçı da var, sadece dürüstlük yetiyor, sadece halkına biraz gönül bağlamış, zafere susamış, büyük işlere biraz kalbini yatırmış bir namuslu kişiye ihtiyaç duyuyor. Sen misin bunu isteyen, sen misin bu tarihin emrine çağrı yapan? Giriştiler oraya çılgınca ve gözü karaca! Yetki savaşı, kadın savaşı, düşkünlük savaşı, egemenlik savaşı! Düşmana tarihinde en büyük yenilgileri tattıracağımız bir yer. Birazcık çekidüzen verilse o birliklere, düşmanın yaptığına benzer bir operasyonu daha gelecek ve operasyon en azından bir seferinde beş bin kayıba yol açar ve askeri olarak da defolup gider. Bütün bunun imkanları var. Tek bir doğrusuna ilgi gösterme yok. Korkunçtu '95’te dayatılan; Ana karargah’ta şu kişinin bunu, bu kişinin şunu boşa çıkarması yaşanıyor ve bu anlayış tabana doğru da yayılıyor. Herkes bu sefer can telaşına, yetki telaşına düşmüş, "bana ne düşer" havasına girmiş. Bir kez daha büyük şerefsizlik! Bir kez daha büyük oyun! Hem beklenmedik yerde, hem beklenmedik zamanda kendisini karşımıza çıkardı. Haydi ülke içi olsa sakıncalıydı, haydi olanakların noksanlığından olsaydı bir izahı vardı ama savaşçılar sonuna kadar cesur, teknik sonuna kadar el veriyor, sonuna kadar kural plan belirlenmiş, sadece namusluca "mevzilenelim bekleyelim düşmanı" veya "biz üzerine gidelim çekelim" diyeceksin ve savaşacaksın. İşte böyle kısa bir taktik yönetim, kısa süreli, çok fazla zeka istemeyen, çaba istemeyen bir taktik önderlik gerekiyor. Haydi yapsana! Sıradan mahalle kabadayılarının, sokak düşkünlerinin içine giremeyeceği tutum ve davranışları bizim adımıza, taktik önderlik adına dayatıp duruyorlar ve TC geliyor vuruyor.

Evet, genelde aldığım tedbirler var, meşhurdur, genel tedbirlerle savaşmayanların şerefini kurtarıyoruz. '95 düşman için ölümcül bir tuzak iken, neredeyse bize  hem de içimizde bir tuzağa dönüştürülüyor. Sonuna kadar örgütü parçala, sonuna kadar böl, bir de sonuna kadar bitmiş bir yaşamı dayat. Yaşamak istiyorlarmış, bulmuşlar bazı düşkünleri birbirleriyle buluşturarak yaşayacaklarmış! Sabrettim, hiç vurmaya gerek görmedim, basit adamları vurmaya hiç gerek yoktur. Bir savaş suçlusu ancak çok büyük iş yapıp yapmadığında sorgulanabilir ve ona kurşun sıkmak belki de bir haktır. Biliyorsunuz çok kocakarıları bir yerlere atarlar, yani savaşta vurma gereği duymazlar. İşte bunlar böyle zihniyette olanlar oluyor;  yargılamaya bile değmeyecek kadar düşmüş insanlar, şerefsizler! Yaşattık, güvenliğini de sağladık, "kendilerine gelirler" dedik. Geçenlerde bir filmde seyrettim; bu düşmüş insanlar vardır hem de  bir erkek düşmüş, diyor ki "alışmışlık kudurmuşluktan beterdir, biz zor kurtuluruz". Hemen bizimkilerin durumu aklıma geldi, savaşta düşkünlükleri. Yanlışa alışmış, bu kudurmuşluktan da beterdir, vazgeçmediler. İşte '96'97 yılı kendilerine göre bu tarzda gider. Son gelinen nokta, bir sigara dumanı kadar değersiz bir yaşam varsa onu yaşama düşkünlüğünü göstermek, tabi en iyisi de  "bırak ölelim" deme noktasına geliyor. Aç  bırakıyorlar kendilerini, eski oyunu incelterek, eğer kendilerini yaşatacaklarsa o son numarayı da bize çekiyorlar, olmuyorsa işte ölümü bekliyorlar, kendi elleriyle ölümü bekleme!

 Her gün vurguluyorum "senin yanında ne kadar savaş birlikleri var", yine binlerce. Savaşçıları ben hazırladım, morali de, inancı da, cesareti de ben verdim, bunda eksik, kusur var mı? Yok. Manga, manga örgütlen, ihanetin hangi alanına yönelirsen biraz taktik ustalık kazandırır, fırsat var ve temel birkaç gerilla doğrusunu uygula, savaşçılara biraz inanç ver ki bizim verdiğimiz inancı tüketme, morali bozma düşman gelemez. Gelse de manga, manga mevzilendir. "Tepeler var mı" diyorum "nasıl", "mükemmel" diyor ve "öyleyse beş on tane mangayı bir dağlık alana üslendir, bu çok zor mu?" diyorum. Bir bakıyorsun o da yapılmamış. Şimdi işin tuhafı karda kışta tepeleri bekletiyorlar, donuncaya kadar; sıcak savaş gelişiyor bir tepede tek bir manga yoktur. Peki eşeğin oğlu karda kışta o kadar tepeyi bekledin hiç düşman yok iken. Düşman gelse bile o alanda doğal mağara, doğal oyuklar var, biraz da bir iki hafta çalışıp o silahları, o erzakı koysalar oralara, en az altı ay yeterlidir.  Öldürsen düşman giremez oraya, zaten tekniğinin zararı olamaz. Bu dahilik mi istiyordu? Bu, sıradan bir düzenleme. "Neden yapmadın" diyorum, cevap yok. Sürü gibi ağırlık teşkil etmiş, şu vadiden bu vadiye, yarı yolda vuruluyor, utanmadan beş on şehit! Bu şehit değil, bu cinayettir!

Bana açık sözü söyle. Bir taktiğin gerekleri çok zor muydu? Düşmanın haber alınır yani ne zaman geleceği bellidir. Hiç habere de gerek yok, dağda zaten kolay yürüyemez. Baktın düşman çıkıp geldi, o zaman düzenleme yap. Yani savaşçıda cesaret var mı, var; teknik var mı, var, düzenleme yap. Şimdi komutan düşkün olursa yapmaz. Neyin peşinde o? Bastırma, tekleşme, keyfileşme peşinde. Savaş potansiyelimizin yüzde beşini bile savaştırmıyor. Belki kendiliğinden artık savaşabildiler, bir de diyor "ben zafer kazandım". Ne zaferi kazandın? Zaferde emeği olmayan tek bir kişi varsa, o da sensin. Bir defa zaferin bir planı olmadığı gibi, bin kişinin savaş düzenini geliştirmemekten dolayı ağır suçlusun. Bir taburu doğru dürüst bir dağda üstlendirmediğin için, onlarca kayıp verdirdiğin için suçlusun. Bunun hesabını vereceğine yavuz hırsız gibi bastırarak diyor "tek zaferi kazanan adam"! İşte çete kültürü, çete keyfiliği, en iyi niyetlisinde bile kendini böyle karşımıza çıkarıyor.

 Ondört yıllık 15 Ağustos atılımı, savaşımı bilinçsiz çeteciliğin giderek yaygınlaşan artıklarıyla,  komutaya gelmeyen,  hele kolektivizme hiç gelmeyen, hiçbir doğruya gelmeyen yaklaşımlarıyla, hiç savaşmadığı halde “zafer kazandım” havasıyla boşa çıkarılmak isteniyor. Bu da en iyi niyetlisi. Bu kadar kendini sahte zafer kazanmaya inandıran adamı sen ne yapabilirsin? Yalnız şunu soruyorum: Peki bu kadar savaşçı aç, zaferi kazanan adam savaşçılarını aç bırakır mı? Moralden düşmüşler ve seni de istemiyorlar. Nasıl oluyor da sen zaferi kazandın? Zafer  kazanan komutan hep alkışlanır, birlikleri zafer birlikleridir. Bunların işareti var mı, yok. Şarlatan, demagog, kendi yalanlarıyla kendini kandırdığı gibi etrafını da kandırmak istiyor. Kaldı ki kıl payı imhadan biz kurtarıyoruz, genel tedbirlerle yine. Ülke geneline yayılmış, ülke dışı bütün kanalları devreye sokan, özellikle siyasal çalışmaları ve yine kitleyi sürekli ayakta tutan ve sürekli müdahale grupları yetiştiren bizlerin çok özel çabaları olmasa aslında çoktan bitmişti. Bunu değerlendireceğine, objektif değerlendirme kabiliyetini bir kez göstereceğine,  yüzde yüz gerekleri yerine getirmediği halde kendisine kalsa bütün değerlerimizi tarihin derinliklerinde bir daha dirilmemecesine kaybettirdiğine açıklık getireceğine, bu konuda vicdanlı davranacağına, "görevimi yapamadım, nedenleri şudur" diyeceğine..

Biz çok sabırlı insanlarız. Yani on sefer düşkünlük yapanı da ben diyorum "bir  kez daha deneyelim", artık bilemiyorum ne zamana kadar. "Bir şans belki verebiliriz" diyorum, ama burada "kazandım, kazandım" diyor. Neyi kazandın? Yani biraz bu büyük tecrübem olmasa var ya; zaten etrafındakilere yutturmuş, bastırmış, bu  konuda uzman, sıra bana geliyor. Gözümün içine baka baka yalanlarını sıralıyor, beni de kandırıyor. İyi ki biraz vicdanım var, iyi ki biraz kendi çabalarıma anlam verebiliyorum. "Hayır" diyor ve ertesi gün "suçlarımdan korkuyorum, suçlarımı bir açıklasam hiçbir umudun bana ilişkin kalmıyor" diyor. Madem senin kişiliğin böyle, neden bunu örtbas ediyorsun? Neden bunu sahte zafer kazanmış komutan edasıyla bize dayatıyorsun? Ne zorla komutan olunur, ne insan zorla itiraf yapmalı, dürüst olmalı.

Sonuç; Parti ortamımızda da biz, direkt düşmana dayalı olsun, bağlantılı yine çok dolaylı ve ağırlıklı olarak da bizim insanımızın zayıf zemininden kaynaklansın  yıllarca gördüğümüz tasfiyecilikleri, özellikle '86'87’e kadar, '86 kongresinde çözümlediğimiz tasfiyecilikleri, ideolojik politik örgütsel hatta kısmi askerlik alanlarında çözdüğümüz ve hesap sorduğumuz tasfiyecilik, tam da bu yıllardan itibaren bir çetecilik biçiminde daha gözü kara askeri çizgiye, gerilla ordusuna ve savaşımına "Parti'nin öncülüğünü kaldırdım" yaklaşımı ile kendini dayatıyor. Parti'ye bağlı militanların bazılarını bilerek komploya getirme, önemli bir kısmını da etkisizleştirme ve zaten zemin elverişli olduğu için de uzlaşmaya çekerek çete faaliyetlerine katma ve böylece size çok kısaca özetlediğim gibi, her yıl bir zafer çalışmasının canına okuma. Ben buna artık çizgiden sapma da demiyorum sapma olabilmesi için iki çizginin olması lazım burada çizginin içine etme var. Bir değil kırk yerden çizgiyi bozma, akla hayale gelmez yöntemlerle ve darbe, komplo, entrika, yalan, fitne fesat, her türlü bozgunculuk, ne kadar düşmüş bir toplumun ipe sapa gelmez yalanları varsa hepsini devreye sokarak, hiçbir örgüt kuralına yer bırakmayarak keşke düşmanla direkt ilişkisi olsaydı da insan bunu tespit etseydi, tedbir alırdık bu konuda sonuna kadar bir muğlaklık! At izinin it izine karıştırıldığı, her şeyin denenerek  gerçekleştirildiği bu gerilla saptırması, gerilla yozlaşması, zafer imkanı çok olan her bir yıla zafer sığdırmamız gereken ve öyle olması için amansız olduğumuz bu çalışmaları karşıt bir çalışma haline getiren bu çetecilik ve onun her türlü sizin gibi bastırılan, böylece de boyun eğdirilen ve uzlaşılan, sonuçta suç ortaklığına çekilen ordusu ve yozlaşmış, hiçbir kurala kaideye gelmeyen savaş tarzı.

 Biz hiçbir şey yapmadık mı? Buna karşı boş mu durduk? Hayır, ama PKK Merkezi durdu, PKK Merkezi'nin büyük bir kısmı buna suç ortaklığı etti. Kimisi uzlaşarak, kimisi boyun eğerek, kimisi pay kaparak, kimisi de kendini ölümüne korkarak yatırarak. PKK’nin önde gelen militanları görevlerini mi yaptılar? Hayır, bütün iyi niyetlerine rağmen, zaaflı kişiliklerine seslenildiği için "bunda benim için de bir rahatlık var, beni de fazla zorlamıyor bu tarz, benim bireyciliğime de kapıyı açık bırakıyor" diyerek, o da kendini öyle bu işe dahil etti. Savaşçı peki az mı suçlu?  Hayır, o da "beni bu çete çizgisi fazla zorlamıyor, fazla zorlamadığı için keyfime geliyor" şeklinde kendini zemin yaptı ve böylece karşıma çıkardılar. Bir köylü savaşı mı veya bir avare, asi mi desem, bir eşkıya türü mü desem, bir kontrgerilla mı desem, bir UNİTA tipi çeteler mi desem, örnekleri de dünyada bol hiç onları da dile getirmeye gerek yok, fakat çarpıldılar. Beton gibi, o meşhur, hep bahsettiğiniz Önderlik gerçeğine çarpıldılar. Her şey tamamdı, ölümü de tamamdı, yaşamı da tamamdı. Fakat ne bu ölümü kabul ediyor, ne bu yaşamı. Çarpılıp durdular.

Ben iddialarımı sayısız kanıtla gösterdim. Bunlarda da kendini savunma gücü varsa, gerek halk savaşının genel teorik esaslarına, gerek Kürdistan gerillasının çizgi ve uygulama düzeylerine ilişkin söyleyecekleri kaç doğruları varsa ve yaptıkları kaç doğru iş varsa söylesinler, dinlemeye hazırım. Savunsunlar kendilerini. Bana karşı değil, başka bir halk mahkemesinde veya vicdanlarına karşı kendilerini yargılasınlar. Eğer affediyorsa onların vicdanları kendilerini,"doğru" diyorsa devam etsin, ama "doğru" demiyorsa onlar kendilerine bir çare bulsunlar. Ben onların pis yanlarını, çoğunuzda şu veya bu düzeyde olan geri pis yanlarınızı ne cezalandırmak istiyorum, ne de yanımda tutmak istiyorum, tenezzül bile etmem.  Amansız bir gücünüz bile olsa, bir  kontra gibi veya kırk defa sizi idama götürmeye yetecek suçlarınız da olsa, pis canlarınızı almak istemiyorum. Ne kendim için savaştırarak sorumluluğum altında, ne de yaşatarak sahip çıkmak istemiyorum. Ben her zaman PKK’nin yüceliğine, büyük özgürlük dünyasına ve savaşımının da zaferine inanarak yaşıyorum. Bunun için her damla kan çok soyludur çok kutsaldır, bir şehidi çok değerlidir. Uğruna savaş verilir ve kazanılır, öyle bağlıyız. Ama bunun yanında bu iflas etmişlere niyeti, kaç yıllık olduğu hiç önemli değil, derde çare olmayan, kendini bile savunamayacak kadar olanlara, çabası da varsa onların olsun derim, yakamı bırakın, bu Parti'nin yakasını bırakın, bu ordulaşmayı bırakın! "İlla varım" diyorsanız doğrular açıktır.

Yüreğiniz varsa, bilinciniz varsa, en başta özgürlük tutkularınız varsa doğru katılın. Bütün hatalarınıza rağmen, hatta bütün komploculuklarınıza  rağmen, sözünüz sözse ve kesin emin iseniz doğruları yürüteceğinize, savunacağınıza, katılın. Ama artık bu oyunlara kendinizde son verin. Uzlaşarak son verin; bastırma değil özgürleşerek son verin; günü kurtarmayla değil tarihi kurtararak son verin; kendinizi değil Parti'yi kurtararak, onun zafer kişiliğine ulaşarak son verin. Yapamıyorsanız, çok açık yüreklilikle bir sempatizan gibi yaşamanın da onurlu olduğunu belleyerek konumunuza anlam verin. Ama "illa komutanlık, illa önderlik" diyorsanız, onun soyluluğuna, onun şerefine, onun büyük çabalarına anlam vererek üstlenin. "Parti Merkezi" mi diyorsunuz, onun bütün açığa çıkmış özellikleri vardır, eğer hakkını vereceğinize emin iseniz kendinizi aday kılın.

   Partimizin 20. savaş yılında bir kez daha Partimizin 6. kongresini yaşayacağız. Bu 6. kongresine doğru giderken; Partimize dayatılan bu yirmi yıllık daha öncesi de var bütün tasfiyecilikleri, bilerek veya bilmeyerek, her türde yetersizliği zemin alan ve yine kendini oldukça dayatmış tasfiyecilikleri bilince çıkararak ve asla Parti öncülüğünde bunlardan iz bırakmadan sahip çıkarak partileşmenizi, doğru bir kararla ve militan kişilikle katılarak, bu yirminci yıl sözünüze kesin anlam ve başarı tarzını yakıştırarak girin. Onun yine çok şanlı olan silahlı savaşımına, onun gerçekten zaferi kesinleştiren kararlılığı kadar tarzına, cesareti kadar fedakarlığına kişiliğinizde bütün anlamıyla ve yakıcı tarzıyla anlam vererek katılın. 20. yıldaki gerilla da, artık kendini her tür çetecilik, onun dolaylı tasfiyelerinden arındırmış, temizlemiş bir biçimde ordulaşmasına ve savaşımına verir. Bu anlamda 20. mücadele yılına, savaş yılına çok arınmış, kesin taktik çizgisiyle, uygulama esaslarıyla "bu savaş böyle verilir, böyle kazanılır" ifadesini kendinde büyük bir azim, irade ve yaratıcılıkla kesinleştirerek katılın. Bunun için istediğiniz kadar zaman, istediğiniz kadar eğitim, istediğiniz kadar deneme, ama bütün bunlar böyle bir katılıma anlam verme temelinde ise şansınızı deneyin hiç çekinmeden ve sonuna kadar başarıya olan inancınızı da koruyarak. Sonuç kesin zafer olarak karşınıza çıkacaktır.

Bu anlamda diyorum ki, 20. yıl her zamankinden daha fazla savaşta zafere, yaşamda özgürlüğe yakın yıldır. Boşuna konuşmuyorum. Ve hiç 20. yılda neredeyiz biçiminde ayrıntıları dile getirmek istemiyorum. Bu yıllarda biz uluslararası zemine de daha fazla oturduk. Düşmanın diplomasisinin o çılgınca bütün savaşımlarını, bizi daraltmayı, bizi böyle buralarda da yaşanamaz kılmayı boşa çıkardık. Bizi kitlelere ulaştırmamak için o kitlelere dayattığı katliamları, faili meçhulleri, bütün o köyleri kentleri boşaltmayı, milyonlarcasını sürgün etmeyi ve böylece onları teslim etmeyi de  bu yıllarda boşa çıkardık. Halkımızın her kadar örgütlü olmasa da siyasal  cephesi sağlamdır. Bir halk savaşı için ne gerekiyorsa onu verecek kadar güçlüdür. Bunu gösterdik. Düşman ne kadar marjinalleştirme çabalarının içinde de olsa, gerillayı bütün ülke içinde yayarak, Güney Kürdistan’dan tutalım Karadeniz’e kadar, Toroslar'a kadar açık hale getirdik. Sağlam gerilla çekirdeklerinin Ortadoğu’da en iddialı bir halk savaşımını mümkün kılabilmesi için ne gerekiyorsa onu da sağlam kılabilmek. Burada yanlış olanı ortaya koyduk, zaferden alıkoyanı ortaya koyduk. Doğrularla o mevzileri objektif zeminleri birleştirin göreceksiniz ki düşman o çok yüklendiği askeri yönteminde, "askeri olarak sonuç alırım" dediği noktada en büyük yenilgiyi de yaşayacaktır. Diplomasiden siyasete, kitle boyutunda iflas etmiş kendi ekonomik politikalarını askeri alanda da daha tehlikeli bir biçimde yaşadığı gibi, bu yenilgiye doğru da daha hızla bu yılda, bu önümüzdeki yıllarda da gidebilir. İki binli yıllara doğru gidişte daralttığı gibi çok güvendiği askeri alanı  da belki de  başına en pahalıya patlayacak bir alan haline getirmeye götürebilir. Bunun için gerekli olan gerilla nasıl bir parti kişiliğiyle, nasıl bir gerilla militan kişiliğiyle, nasıl bir taktik ustalığıyla olacak? Baştan aşağı yaratma eylemi, yaratma kişiliğiyle gidilirse bu gerillaya, en çarpıcı sonuçları da gerilla savaşı alacak, yalnız Kürdistan’da değil giderek Ortadoğu halklarının tüm umudu olarak özgürlüklere özgürlük katacak, kurtuluşa götürecektir.

Parti'nin 20. yılı bu anlamda ne kadar içinde ve dışında dayatma da olsa, hatta görülmemiş gaflet, ihanetler kol da gezse, halkın mutlak hakkı olan özgür yaşam iradesini kesinleştirmiştir. O çok büyük şahadetler ordusunu her birisi bir insanlık abidesi, ifadesine sahiptir pratikte de doğru çalışma tarzında, ne kadar içte ve dışta engelleyen de olsa onları da boşa çıkaracak kadar kendini dimdik ayakta tutarak yürütün. En başta kendim, bu kadar değerlerin oluşumundan ve yöneltilmesinden pay sahibi, paylaşım sahibi, oluşturma ve yürütme sahibi olarak, yaratmak şurada kalsın eğer iğne ucu kadar katkısı olacaksa, sonuna kadar canı gönülden "buyursun katılsın" derim, ama hakkı olmadan iğne ucu  kadar da olsa "bir değer çalacağım" diyorsa, belki her yerde yapabilir ama burada yapamayacağını bilerek "gelsin katılsın" derim. Buna hem sahiplik edecek göz, hem yürek, hem de akıl derinliği vardır. Şimdiye kadar buna nasıl sahiplik edildiğini gördünüz herhalde. Bu, büyük tecrübelere dayanarak bundan sonra daha fazlasını göreceksiniz. O halde sonuna kadar katkıya "evet" dercesine katılmak kadar, bu çalıp çırpmaya, hakkını vermeden yaşamaya da sonuna kadar "hayır" diyebilmelisiniz artık bu Önderlik gerçeği karşısında. Bu kendinize yapabileceğiniz en büyük iyilik. Partileşmeye böyle giderseniz kesin kazanırsınız. Büyüklükten korkmayın. Ordulaşmaya adım atarsanız, kesin, bu gerçekle bağlantılı olanlar onda da kazanımı göreceklerdir. Komuta büyüklüğüne ulaşacaklardır.

 Dostlarımız için de bu böyledir, onları yanıltmadığımıza inanıyoruz. İnsanlık dostlarımız, bundan sonra daha fazla onlar da;  işte "sonu geldi" denilen sosyalizmin en çarpıcı ifadesi olmak kadar, o çok böbürlenen kendisini sonsuz kuvvet kudret sahibi sanan emperyalizme karşı da nasıl dimdik ayakta durduğumuzu ve bu halimizle bile onu ne kadar zora düşürdüğümüzü, daha fazla neler yapabileceğimizi göreceklerdir. O çağı çoktan bitmiş sömürgeciliğin, ondan daha ötesi insanın artık kitabında olmaması gereken bu vahşeti, bu faşizmin daniskasını dayatanlara da..sizi kendi kendine çözdürüyor. Israr ederseniz, belki de bu hale getirdiğiniz halkımızda, harap ettiğiniz ülkemizde daha fazla sizler kaybolacaksınız. Önümüzdeki savaş yılında ve yıllarında kesinlikle başınızda patlayacaktır. Onlara da söyleyebileceğimiz; biz savaş tutkunu değiliz, özgürlük istediği için mucizevi bir biçimde bunu gerçekleştirdiğimiz gibi, bunu ısrarla bizden alıkoymak isteyenlere, özgür yaşam hakkımıza kastedenlere, bundan sonra daha amansız savaşları dayatmaktan geri durmayacağımız, bunu geliştirmekten alıkonulamayacağımız gibi, zaferini de kesinleştirmekten bizi alıkoyamaz. Bu da anlaşılırdır, gerçek bu işte. Bu kör, kirli özel savaşta ısrar edeceklerine; bizim derin insanlığa bağlı, herkese eşitlik, özgürlük temelinde halkların ve bireylerin hak ve hukuklarına bağlı olmamızdan cesaret alarak, doğurdukları çıkmazda tümüyle kaybetmemek için de, mümkünse şiddet ortamından siyasal ortama çekilerek de bu şansı denesinler kendileri için. Daha fazla gelişmeyi önümüzdeki yılda, yıllarda dosta da düşmana da göstermekten geri durmayacağız.

İşte gerçekten amansız bir maraton koşusu da olsa, hem de çok önemli bu savaşım yıllarını böyle buraya kadar getirdik ve bir yılına daha girmeye hazırlanıyoruz. Gördüğünüz gibi yorulma şurada kalsın, daha fazla bu maratonu koşmak ve hem de bir final yılı heyecanıyla savaşı bitirmek için de hazırız. Sağlam kalmışız, düşmemişiz, final adımlarını getirecek kadar kendimize hakimiz. Bu temelde hepinize bir kez daha belirtiyorum; geçmişiniz ne kadar umutsuzluk vaad etse de, istediğinizi tutturamadıysanız bile, bizim bu savaş yılımızın anlamlı değerlendirmelerine ve doğru karar tarzına, adeta intikam alırcasına, yetmez ve yanlışlıklarınızla savaşma sözü kadar, başarı doğrularına da yine kendi katılım ve katkılarınızı sergilerseniz, sadece affedilmek, ıslah olmak değil, çok önemli başarıların ve soylu kişiliklerin sahibi de, dolayısıyla zaferin de ve özgür yaşamın da ifadesi olabilirsiniz.

   Başta siz tüm Partilileri ve ARGK savaşçılarını, tüm halkımızın cephe çalışanlarını; her alanda ve her görevde, en sıradan görevden tutalım en stratejik hayati görevlerine  kadar, bu tutumla sonuna kadar güvenle, sonuna kadar yüksek ve keskin azim ve iradeyle yüklenmeye, gereken doğru bakış açısı kadar pratik çabalarını esirgemeksizin, çok ölçülü adımlarla olmak kadar bazen en keskin ve gerekiyorsa gözü kara yüklenimlere kadar, her tür tutuma kendinizi hazır kılarak ve buna göre bir hazırlığın sahibi olarak katılmaya çağırıyorum. Bu 20. yıl tarzının gerçekten bu anlamda, her zamankinden daha fazla savaşta zafer, yaşamda da özgürlük olduğunu söylüyorum. Bu mükemmel bir şans, bu şansa en ısrarlıca sarılmak kadar başarı için de mutlaka doğrulara gerçekten bir yaratıcılıkla yüklenmeye, her anını bir doğru çalışma tarzı belleyerek katılmaya, bu şansı bir şans olmaktan çıkarıp bir yaşam, bir kader haline getirmeye çağırıyorum. Artık buna kendinizi layık görmeye, hem de bunun yılmaz bir savunucusu, gönülden olduğu kadar keskin bir disiplinle temsil yeteneğinde olduğunuzu kanıtlamaya çağırıyorum. Eğer tüm bunlar doğruysa diyorum ki; daha şimdiden Partimizin 20. savaş yılı başarılarla ve belki de nihai başarıya yakın, zaferle dolu bir yıl olacaktır,  kaybedilenler kazanılacaktır. Gerçek ve kutsal PKK kişiliği, özellikle şehitlerimizin anısı temelinde bizde ifadesini bulacaktır ve bu da kesin zafer olacaktır.

   Hepinizi bu temelde, bütün bu olup bitenleri gerektiğinde sonuna kadar anlayarak, sonuna kadar kendinize gerekli olduğu kadar, sonuçlarını çıkararak, bilincinize ve yüreğinize kazıyarak, düşmana müthiş bir savaşı da dayatmak kadar kaybettiğimiz halkımızı, hatta dostlarımızı daha fazla kazanarak ve en başta Partimizin içini doğru ilkeleri ve esasları temelinde yeniden kurarak, bütün taktik planlarımıza bu ana karar temelinde yaklaşım göstererek, "varsa başarı ben varım, yoksa başarı ben yokum" diyerek, kendini mutlaka devrime meletmeli ve mutlaka kazanmalısınız!

   Yaşasın Partimizin 20. Kuruluş, Savaş ve Zafer Yılı!

   Yaşasın Halkımızın, Partimizde Temsilini Bulan Ulusal Birlik Dayanışma ve Kongre Yılı!

   Kahrolsun Her Tür Emperyalizm, Sömürgecilik ve İhanetçilik!

   Yaşasın Halkların Özgürlük ve Eşitlik Dayanışması!

Parti Önderliği

27 Kasım 1997

 

 

 

 

PKK Büyük Bir İlimdir,

Moraldir, Ahlaktır,

Büyük Bir Savaştır!

Partimizin, 19. yılını geride bırakırken, 20. kuruluş aşamasında bütün halk ve arkadaş yapısını kutluyor, büyük çalışma, büyük başarılı bir savaşla sizi kutluyoruz.

Partinin kuruluş yıldönümleri, tarihi yıl dönümlerdir, savaş yıldönümleridir, başarı yıldönümleridir. Halk tarihlerinde, parti tarihlerinde bazı yıldönümleri vardır ki öncesi ve sonrası arasında büyük farklar oluyor. Parti'nin kuruluşundan, ilanından önce diyebiliriz ki halkımızın tarihinde; bizim için olmayan bir yaşam, bizim için olmayan bir çalışma, sonuna kadar düşman için olan, sonuna kadar düşüş olan, dünya halklarından daha geri, daha kötü bir durum söz konusuydu. Parti'nin kuruluşunu insan kavrayamazsa hiçbirşeyi tanıyamaz. Hatta kendisini bile tanıyamaz. PKK' nin kuruluşu; Kürt olsun mu olmasın mı, Kürt yaşasın mı, yaşamasın mı, Kürde insanca bir yaşam olsun mu, olmasın mı soruların cevabıdır... Şimdi bir çok şeyi derinlikli anlamak lazım. Anlamak ve kavramak lazım. Kendini tanımayan birinin tarihte, ülkede, toplumda insan olduğunu söylemeye hakkı yoktur. İnsanlıktan bir şey isteyemez. Bunun için partinin kuruluşu tamamen; biz insan mıyız değil miyiz? Dünyada bir yerimiz var mı, yok mu? Kendimize bir yer yapma imkanı var mı, yok mu? Hatta yerden önce kendimize bir ad takabilir miyiz? Bunu göz önüne getiriyor. Çalışmasız, savaşsız insanız diyebilir miyiz?

Seni her tarafta düşüren bir düşman, sende birşey bırakmayan bir düşman karşısında sen yine "Ben insanım, ben yiğidim" dersen, bu bir gaflettir. Bu sonuna kadar bizde de yaşanıyordu. Bizim içimizde Kürtlük adına düşman hizmetinde olanlar vardı. İnsan şaşırıyor; ihanet neden bu kadar yaşatılıyor? Önceden, siz de bu ihanete bağlıydınız. Önceleri sizin zemininiz üzerinde bunlar kendilerini büyüttüler. Sizin zemininiz üzerinde bunlar düşmana ulaştılar, düşmanı yıllarca güçlendirdiler. Burada kusurun büyüğü ihanetin değil, bizimdir. Bilinçsiz bir halk, yanlışı doğruyu birbirinden ayıramayan, her şeyi ucuz ve yüzeysel ele alan bir halk. Sonuç itibarıyla yaptığı işi düşman bile yapamıyor. Maalesef bu birincisi. İkincisi; biz kendimizi önceden akıllı sanıyorduk. Kendimizi ne kadar ucuz bir şeye bağladıysak, bir aileye, bir eve, bir kabileye o düzeyde kendimizi çok güçlü görüyorduk. Fakat ortaya çıktı ki, bu düşünce, bu yaşam düşmanı güçlendirmedir. Bizim en büyük zayıflığımız bu yönlüdür. Düşman da bundan büyük fayda görüyor. Bizim üzerimizde bu büyük zulmü, bu büyük sömürgeciliği uyguluyor. PKK'den önce ne kadar yanlış fikir, dağılmış bir ruh hali varsa boğazınıza kadar hepinize hakimdi.

İnsan kendisini dürüst itiraf etmezse iflah olmaz. Cahil birisi kendisini bilinçli sanıyorsa, o iflah olmazdır. Çaresiz birisi kendisini güçlü sanırsa, o iflah olmazdır. Kendisini çaresiz bırakan, kabul eden, daha da kötüdür. Sonu da daha tehlikelidir. PKK'nin çıkışıyla bir çok soruyu size sordum. Cevabı sizden isteniyor. Siz şimdi kendinize bakıp utanıyorsunuz. "Bu ne haldir?" diyorsunuz. Evet, sebep düşmandır fakat çaresizliğiniz de buna bir sebeptir. Ağlamanız da yine kötü durumunuzla bağlantılıdır. Kendisini savunamayan, düşüncesiz olan "ben kimim, neyim?" diye sormayan kendini tanımadan kimseden bir şey isteyemez. Hatta sonu da kötülüğe gider, yanlışa gider. Her zaman bir şey istese de bu, kendini kandırmadır. PKK'den önce yaşam böyleydi. PKK'yi her yönüyle derinlikli anlamak ve kavramak lazım. Tanıyamazsanız, bu yaklaşımlarınız başınıza bela olacaktır, nasıl ki bizim arkadaşlarımızın başına bela olmuşsa. Biz korumasak, eski Kürtlükleriyle, eski kişilikleriyle düşmanın hizmetine girecekler. Diğer yönüyle bu ihanet zemini altında birbirlerini öldürecekler. İçinizde bundan başka bir şey var mı? Çalışmama, sağlıksız olma, boğazımıza kadar bizde yaşanılıyor. Bunun bir kader olduğunu söylüyorsunuz. Bunların hepsi yalandır. Bunlar hep ahlaksızlıktır, bunların hepsi düşkünlüktür, bunların hepsi kendi kendisinin ihanetidir. PKK kendi ideolojisiyle, kendi düşüncesiyle bambaşkadır. Yani PKK'nin çıkışı, PKK'nin kuruluşu bir kaç kelime düzeyindedir. Bir kaç nokta üzerine düşünme, kavrama, yeni bir yaşama ulaşmadır. Nedir bu? İçinde bulunduğunuz yaşamı kabul etmiyor. Bunu ne kader görüyor, ne de kendisinin üstünde görüyor. Düşmanda görüyor, razı olunan bu yaşamı kötü görüyor. Eğer düşünce buysa, pratik kendiliğinden gelir. Yanlışlığı kabul etmeyen, bilinçsizliği kabul etmeyen büyüyebilir. Yüzyıl içinde yaşadığınız bir ulustur. Büyük bir ihanet içindesiniz, bu büyük bir ayıptır. Niçin biz insan değil miyiz? Dünya halkları nereye ulaşmış, biz hangi düzeyde kalmışız? Bunlar önemli yıllardır. Bu yılları sormayan birisini ben insan kabul edemem. Hiç kusura bakmayın, bazen kendime de  söylüyorum. Bizim nazarımızda bilinçsizlik, çaresizlik çok kötü bir şeydir. Biz kendimize gerekçe de bulamayız. Biz neden bu durumdayız? Namussuzluğun gerekçesi olamaz, arsızlığın gerekçesi olamaz. Kötüysen kendini güçlendireceksin. Düşman karşısındaki çaresizliğini sebebe bağlayamazsın. Öyle yaparsan tekrardan namussuz sensin. "Neden yürüyemiyorum, neden kendi başıma bela olmuşum?" demek de büyük bir namussuzluktur. Gerçekten bunu da görmek gerekiyor. Israr edersen en büyük namussuz sensin. Bu bir insan davasıdır, insanlık davasıdır. Birisi size kendinden olumlu bahsetmişse, durumundan memnunsa bakın yani bunu size söyleyen kimdir, nedir, bizi ne durumda bırakmış? Şimdiye kadar bu durumları sormuyorsunuz. Tamam, sizin yaşınız büyüktür, saygım vardır. Fakat bu durumu bir çocuk bile kabul edemez. Bu kadar büyüyorsunuz, düşmanın önünüze koyduğu yaşamı bir kader olarak görüyorsunuz. Kadın gibi ağlıyorsunuz. En büyük ayıp budur. Bir yiğitlik varsa kendi kendinize soracaksınız; bu ne durumdur? Bunu kendinize yakıştırmayacaksınız.Ben kendimde aslında zor durumdayım. Fakat bu benim kişiliğimle ilgili bir darlık değil. Arkadaşlarımızın, bir parça da sizindir. Bunlar nasıl çocuklardır? Yaşam istiyorlar, bazı şeyler istiyorlar, istedikleri şeylere göre de çalışma yapamıyorlar. Kendilerini insan sanıyorlar, insanlık çalışması yapamıyorlar. Bir ulus, bir kimlik istiyorlar bunun için bir çalışmayı yapamıyorlar. Güzel bir yaşam istiyorlar, bu yaşam için bir şey yapmıyorlar. Bu ya ahmaklıktır, ya fesatlıktır ya da yüzeysel bir yaklaşımdır. Bununla insan kendisini büyütemez. Eğer PKK'yi anlamak istiyorsanız, parti çalışmasına değer veriyorsanız bu sorduğum sorulara kendiniz cevap vereceksiniz. Başka türlü iflah olamazsınız.

Şimdi İslam dinini savunuyorsunuz, keşke İslam dinini tanısaydınız. Keşke Müslüman olsaydınız, Müslümanlığın özünü bazı yönleriyle yakalasaydınız. Bu da sizin elinizde yok! İslam da ne kadar pis birşey varsa, İslamiyet maskesi altında, almışsınız. Derin bir ihanet. Sorumlu sadece siz değilsiniz. Atalarımızdan beri süregelen bir durumdur. İslamlık bu değildir. Dini, imanı olan kendini  böyle çaresiz, böyle yorgun, ülkesiz ve özgürlüksüz bırakmaz. İslamiyet’in çıkışının kendisi bütün insanlığın yücelişidir. Sonuna kadar büyüklük ve yüceliktir. İslamiyet’in askeri yönü güçlüdür, İslamiyet devlettir. Bizde bu şeyler var mı, biz neyin askeriyiz, biz neyin devletiyiz? Bu, unutulmuş. Sonradan İslamiyet elbisesi giymişiz. Başka da bizim fikrimiz kavimiyet fikridir, sosyalimin fikridir. Fakat bu da doğru değildir. Sosyalizmin fikriyle bir çok devlet kuruldu, kavimiyet fikriyle bir çok devlet kuruldu. Bu fikirlere sahip olanlar şimdiye kadar ne yaptılar, hiçbir şey. Burada da her şeyden önce biz kendimizi kandırmışız. Burada sorumluluk kime aittir? Biz her şeyi düşmana, kadere mi bağlayacağız? Hayır! Bizde bir hayır bırakmamış, kendisinde de bir hayır bırakmamış. İşte bu noktada Önderliğe saygınız var.

Uzun bir yoldan geliyorsunuz. Bizden bir şey almak istiyorsunuz. Önderlik nedir? Bu durumlara karşı sizin gibi davranmamaktır. Ot gibi, bir yaşamdan hiç bir sonuç çıkarmıyor. Düşüştür, gönülden hiçbir şey yok, güzelliği, iyiliği diye bir şey yok. Sonunda kendini inkar etmedir, düşmana hizmet etmedir. İşte ben bu şeyleri kabul etmedim. Bu şeylerin doğru olmadığını söyledim. Tabi bu başlı başına yetmezdi. Önderlik çocukluğundan şimdiye kadar kendisi için yaşamadı. Çocukluğumuzdan itibaren "Bu yeterli değil" dedik. Peki doğru şey nerededir? Biz kendimizi bu yalandan nasıl çıkardık? Büyük bir sabırla, büyük bir emekle, büyük bir araştırmayla, iğne ucuyla kazar gibi, bir suya ulaşır gibiydi. Yıllarca bu böyleydi. PKK'den önce kendimi yapılandırmak için tek başıma 20 yıldan fazla çalışma yürüttüm. Hatta buna on yaşımdan itibaren başladım. Sizin yaşadığınız şeylere karşı ben savaş açtım.Yapmasaydım ben de sizin gibi olurdum. Şimdi siz kendi durumunuzdan memnun musunuz? Bizim arkadaşlarımız da savaşı güçlendiremiyorlar. Bizim korumamız, bizim yönetimimiz olmasa yirmi dört saat ayakta duramazlar. Sizde şimdi herkesten şikayet ediyorsunuz? Sizin çocuklarınızdır. Neden ağlıyorlar? Siz onları yetiştirdiniz. Neden içlerinden yiğit bir tanesini çıkaramıyorsunuz? Ben de insanım. Bizim bir farkımız var. Nedir o fark? Ben kendimi büyük yapmak istedim. Beynim çalışacak, dilim çalışacak, doğrular üzerine. Herkes için, düşüşü sağlamamak için. Sizin buna saygınızın olması gerekiyor. Bu temel şeye sizin saygınızın olmaması eskiden gaflet, fesatlıktan geliyordu. Tekrardan öyle giderseniz, bu fesatlık, bu münafıklık bizi iflah etmez. Bırakalım içimizdeki gafleti, yetersizliği arkadaşlarımız üzerinde büyük bir titizlikle duruyorum. Ölüm kaderdir diyor. Öyle söylersen elindeki her şey gider.

Düşmana karşı durmak için bir çare bulmak zorundasın. Çareler de çoktur. Biz bunu da ispat ettik. Yokluktan bu duruma geldik. Neden bu imkanlarla kendini koruyamıyorsun? Benim şu anda en büyük savaşımıma karşı siz diyorsunuz ki; "Biz ölüme de razıyız, bu savaşa da." Ben ne diyorum; sen namussuzsun, sen kendini kandırmışsın, kendi şahsında beni de kandırmak istiyorsun. Kendin düşmüşsün, kendi düşürülmüşlüğünle beni de düşürmek istiyorsun. Benim silahımla, benim yardımımla. Ben bunu kabul edemem. Bırak beni diyor, bir gün yaşayayım yeterdir bana. "Ben savaştım, şerefe de ulaştım, rüyalarımda görmediğim şeyi gördüm. Artık bundan  sonra ölsem de gam yemem." Bu da namussuzluktur. Sen kendi düşmanına vurdun mu vurmadın mı? En temel soru budur. Şerefli bir yaşamı yakaladın mı yakalamadın mı? En temel soru yine budur. Sen buna cevap veremezsen, yakanı bırakmam. Evet eski ağalar gibi sizi dövmüyoruz, sopalarla gözünüze vurmuyoruz. Fakat bizim siyasetimizin kendisi en büyük vuruştur.

Bizim siyasi vuruşumuz sadece düşmana karşı değildir. Biz kendi siyasetimizle düşmana vurduğumuzda bunu halk adına yapıyoruz. Sonuna kadar düşmanını vuran bir halk yaratmak için bunu terbiye edeceğiz. Siyasi terbiyedir. Halk savaşında buna askeri terbiye diyoruz. Siz bu terbiyeyi alacaksınız. Almazsanız, "parti çizgisinde dürüst yürüyoruz" diyemezsiniz. "Biz namuslu ve şereflice bağlıyız parti çizgisine" diyorsunuz. Hayır! kendine bahane arayanlar için bu kandırmadır. Neden yapamıyorumun bahanesini bulamazsın kendine. Sen insan değil misin? Tarihte büyük insanların nasıl çıktığına bakın. Zor bir durumdaysan, özgürlük her şeyden önceyse; o zaman ilk başta bu özgürlük savaşını yürüteceksin. Senin yemen içmen özgürlük savaşına bağlıysa, sen kahraman bir savaşçısın, sen halkın savaşçısısın. Yapmazsan sahtekarsın. Senin hakkın ölümdür. Tarih bunları söylüyor. Gerekçe bulmak doğru değildir. Hayır olmaz! Halk savaşlarında, parti çalışmalarında böyle şeyler olmaz.

Şimdi benden güzel bir kaç söz dinlemek istiyorsunuz, soru sormamı istiyorsunuz. Durumunuz nasıl diye sormamı istiyorsunuz. Hayır! Ben bunu sormam. Hayır! Doğru doğrudur. Siz kendinizi yetiştirmezseniz ben size "nasılsınız" demem. Önderliği tanımanız gerekir. Ben on yaşında yaşama başladığımda, anne ve babamın dedikleriyle hareket etmedim. Kendi doğrularım üzerine hareket ettim. Benim doğrularım özgürlük doğrularıydı. En iyi, en doğru oydu. Eğer kendimi kandırsaydım, kendimi özgürlükten uzaklaştırsaydım; bu önderlik on beş yaşından beri elden giderdi. Şimdi siz diyorsunuz "Bu nasıl bir önderdir?" Bin sefer dua edin ki, kendi başıma cesaret edip özgürlüğü büyüttüm. En büyük hayır buydu. Bunu yaptımda. Şimdiye kadar size ne lazımdır? Eğer siz "Doğrular üzerine PKK yaşam bulsun" diyorsanız bunu anlayacaksınız. Şimdi görüyorum ki, siz diyorsunuz "Biz daraldık, PKK'li arkadaşlar bizi eskisi gibi bilmem yönetemiyorlar, ne yapamıyorlar" Bunlar doğru bir yaklaşım değildir. Arkadaşlar da size "halk iyi değildir" diyor. Siz de arkadaşlara diyorsunuz. Siz bir gün, önceden "Kendimizi nasıl bağımsızlığa ulaştırırız?" diye düşünmüyorsunuz. Bunların hepsi yine kendini kandırmadır, doğru değildir.

Ne kadar bağımsızlıktan yanasın? Bağımsızlık çalışmasını istiyorsan gerçekten savaş istiyor musun, gerçekten savaşabilir misin? Ben silahlı savaşımdan bahsetmiyorum. Ev içindeki savaştan bahsediyorum, dışarıdaki savaştan bahsediyorum, çevrenin savaşımından bahsediyorum. Komşunu örgütleyebilir misin? Köyünde, mahallende hayırlı bir iş yaptın mı? Hayır! O zaman kimden bir şey istiyorsun? Böyle bir kusur elinizde kalmış. Birşey yapamadığınızda Allah'a havale ediyorsunuz. Allah’ta böyle bir şeyi kabul etmez, Allah’ta "Elinden geldiğince işini yapabiliyorsan, ben senin Allahınım" diyor. Allah, "Başka türlü senin Allah'ın olamam" diyor. Peygamberlerin hadislerinde bile bu şeyler dile geliyor. Biz peygamberlerleyiz, biz hadislerleyiz. Bu PKK'de de böyledir. PKK, yeni bir biçimle dinin doğrularını yürütüyor. Bir yandan da kendi doğrularını, dönemin siyasetin doğrularını yürütüyor. Bu bir elbise değildir, giydirilemez. Sen de "giydim" diyemezsin. Sonuna kadar beynine yerleştireceksin. Yüreğine yerleştireceksin ve kişiliğini biçimlendireceksin. Yapamazsan bir yere ulaşamazsın. "Ben darım, ben rahatsızım!" diyorsun. Öyleyse öl! Ben her zaman dini örnek veriyorum. Kürt İslamları nefes savaşıyla kendilerini yapmışlar, kendilerini büyütmüşler. Onlardan evliya olmuş. Yıllarca ayakta kalarak kendilerini yenilediler, öyle alim oldular. Ben şimdi bakıyorum; ilimi de bırakmışlar, yaşayalım diyorlar. Evet yani bunun temeli var. Çok çaresiz kaldık ama vazgeçmedik. Evet burada PKK ne diyor?  "Çaresizliğe hayır!" diyor

Şimdi ben görüyorum ki, PKK güçlenmiş. PKK nasıl güçlendi diye şuanda herkes şaşırıyor. İşte PKK'nin büyüklüğü, söylediğim bir kaç söz, söylediğim bir kaç doğrudur. Neden diğer partilerin elinde kötülükten, düşüşten başka bir şey kalmadı? Biz doğrularla birlikteydik. Çürük sözle parti başarıya ulaşamaz. Yalan sözlerle kendimizi doğrulara ulaştıramayız. Bunun için bu partiler bu duruma düştüler. Onlar düşmanın partileri oldular. Neden? Çünkü, doğru sözleri yoktu. İlk çıkışları düşmana dayalıydı. Yine büyüklükleri düşmanındı. Şimdi PKK çok büyüktür. Çünkü büyük doğruları var. PKK önderliği büyüyor, neden? Çünkü doğrular üzerindeydi de ondan. Yine "ben bir şey anlamadım, ben bir yere ulaşamam" derseniz o zaman sen ölmüşsün, senden bir hayır gelmez. Çaresizliği her zaman kendine kader görürsen kendi haline ağla. Hiç kimseden bir şey isteme ve ağla. Şimdi benim PKK'li arkadaşlarla, savaşçılarla savaşım nedendir? Çok ağlıyorlar. Ölürken ağlıyorlar, yaşarken ağlıyorlar. Çok büyük yiğitlikler ortaya çıkaramıyorlar, büyük yönetimleri çıkaramıyorlar. Var olanı da kendi aralarında bölüşmek istiyorlar. Hani bazı paylaşımlar vardır. Nasıl yani? On onbeş çocuk, çocuk vardır. İşte babasından kalan bazı şeyler varsa "Babamız ölse de hemen paylaşalım"anlayışını geliştirirler. Baba 70 yaşındadır. Bir gün gitse de evin değerleriyle kendisini yaşatmayı istiyor. Şimdi bizim içimizde de böyle şeyler var: "Yeterlidir, biraz çalıştık, bazı şeyler yaptık, bunları da kendi aramızda paylaşalım." Bu büyük bir namussuzluktur. Düşmanın çalışmasından daha kötüdür. Siyasette de bu şeyler çok kötü bir imtiyazdır. Dürüsttür, belki doğru da çalışmıştır. Bazı şeyleri anlamış da olabilir. Fakat siyasette pay isteme ölümdür, bireyselliktir. Biliyorsunuz yani bir mülk için kardeş kardeşle kavga ediyor. Şimdi PKK'yi böyle düşünürseniz çok tehlikeli. Mevkiiyle çalışmak olmaz. "Bu benimdir, bu senindir" diyerek PKK'de çalışma olmaz. "PKK bu kadar benimdir" dersen olmaz.

Nasıl ki İslam dinini baba mülkiyetine alamazsan, "Allahın dinidir. Hz. Muhammet onun elçisidir" diyorsan, PKK'ye de böyle diyeceksin. Bütün halkın partisidir. İnsanı büyüten bir parti. Ona dua edeceksin, ona ibadet edeceksin, öyle ki kendini ispat edeceksin. Diğerini yaparsan münafık olursun. "Bu bana, şu bana" dersen münafık olursun. Bu PKK de daha fazladır. Şimdi biz sizi bırakmışız. Yaşamınız gönüllülük temelinde bir yaşamdır. Belki PKK de fazla kalamıyorsunuz. Ne üzerinize çok ağlıyoruz, ne de üzerinize çok üzülüyoruz. Siz partiden bir şeyler istiyorsunuz. Partiden bir şeyler isteyen gerçekleri anlamak zorundadır. Neyin üzerinde kuruldu? Her zaman söylüyorum; PKK adına ne yaptınız? Ama ben yapıyorum. Ama bu benim kararımdır; 20. yılı da büyük bir savaş yılı yapacağım. Her yönüyle savaş yılı yapacağım. Size açık söylüyorum. Zaten son günlerde her şeyi açık, açık söyledim. PKK içinde ne var diye dünyaya çağrı yaptım. Düşmanımız nedir, PKK içinde ne var? Bunların hepsini açık, açık söyledim. "Düşman bilmesin, bizim ayıbımız dışarı çıkmasın" Hayır! Biz her şeyden önce kendi ayıbımızı çıkaracağız. Gizlilikte ayıplar gizlenir. Kirli bir ruhla parti çalışması yürütemezsin. Düşmüş bir bireycilik çevresini düşürür. Sen bununla parti çalışması yürütemezsin. Bir muhtardan daha zayıf, parti çalışmasını, önderlik çalışmasını yürütemezsin. Özellikle bu şeyleri arkadaşlar için söylüyorum. Tabi ki, kendini kandırmayacaksınız. Siz de PKK den muhtar istemeyin. Ağanızdan öğrenmişsiniz, muhtarınızdan öğrenmişsiniz, PKK'nin de size muhtarlık, ağalık yapmasını istiyorsunuz. Hayır! Zaten siz izin vermeseydiniz, muhtarlık yaklaşımlarına zemin olmasaydınız, bu arkadaşlarımız ne kendi başlarına, ne benim başıma, ne de sizin başınıza bela olurdu. Burada ben sizi sorumlu tutuyorum. Parti doğrularını tanımadan kendinize muhtar istiyorsunuz. Sonra da bakıyorlar ki, PKK'nin muhtarları eski muhtarlar gibi değil. Sonrada oturup ağlıyorlar. Siz buna zeminsiniz.

Ne dedim; Önderliği tanıyın. Sizin bir ekmeğinizi yiyorum. Bir lokma ekmeğinizi yiyorsam, emekle de onun karşılığını ödüyorum. Söylediğim sözler siyasi sözlerdir, siyasi çalışmalardır. Sizin hizmetinizdedir. Bir lokma ekmeğinizi yiyorsam bunun içindir. Bazıları geliyor, hiçbir çalışma yapmadan, namussuz gibi, evinize alıyorsunuz. Almayın. Çalışmayan birisine 'merhaba' bile demeyin. Önderlik çalışmasız, doğru olmayan şeyler temelinde size yaklaştı mı? Ahbap çavuşluk temelinde size yaklaştı mı, köylülük temelinde size yaklaştı mı? Büyük sözler üzerine, siyaset üzerine size yaklaştı. Önderlik selamı bu temeldeydi. Bu size bir işaretti. Bu işaret temelinde yürüyenler Önderliğin arkadaşlarıdır. Yürüyemeyenler ahbap çavuş olurlar. Siz, çıkar grupları oluşturmak istiyorsunuz. Yürümediği zaman da daralıyorsunuz. Bu doğru değildir. Gelişiniz, merhabalaşmanız Önderlik gerçeği üzerinedir. Eğer doğrular temelinde olmazsalar başınıza bela olurlar. Burada kendi kendinizin hesabını vereceksiniz. Bütün duyarlılığınız, bütün bilinciniz Önderlik gerçeği temelinde olursa, iyi yapana 'başım gözüm üstüne' kötü yapana ise, 'toplumdan dışarı, evden dışarı' köyden dışarı diyeceğim. Bu sizin terbiyeniz olmalı, bu sizin disiplininiz olmalı, bu sizin işleyişiniz olmalı. "Biz anlamadık" demeyin. Söylediğim şeyler çok somuttur, hepiniz anlıyorsunuz. Ağlamayın da. "PKK'nin eski kadroları nerede?" Bunu söylemek te ikiyüzlülüktür. Söylemeyin. Ben her hafta bir konuşma yapıyorum. Bütün kitaplar elinizde. Siz tecrübe sahibisiniz, yaşınız büyük. Birçok şeyi ayırabilirsiniz. Siz kendinizi benim başıma da bela etmek istiyorsunuz. Alışmamışlar. Bir kitaptan bir talimattan, bir sonuç çıkaramıyorlar. "Önderlik bize iyi kadrolar göndersin" diyorsunuz. Sizin çocuklarınızdır. Sen kendi çocuğunu yetiştiremediysen, ben nasıl yetiştireyim? Bunca yıldır büyük bir çalıma yürütüyorum. Sizin çocuklar hem kendi ayağını kaydırıyor, hem benim ayağımı kaydırıyor. Burada siz kendinizi sorumlu göreceksiniz. Neden siz kendi çocuğunuzu terbiye edemiyorsunuz? Çevrenizi, akrabanızı eğer terbiye edemiyorsanız, neden her şeyi Önderlikten istiyorsunuz? Önderlik, milyonlara verse, verse, ki veriyor da, hala yeterli değil mi? Ben burada biraz haksızlık görüyorum. Değil ki, çalışma yürütemiyorum, hepsinden daha çok yapabilirim. Ama adaletli, hepimizin çalışmalarının üstünde. Herkes anlasa, herkes çalışsa birbirimizi güçlendirebiliriz. İşte bu noktada ağlamalarınız varsa, üzerinde duracaksınız ve kendinizden isteyeceksiniz.

Daha önceki önderlerinize bakın. Düne kadar onlara hizmet ediyordunuz. Düşmanın yapamadığı çalışmayı onlar yapıyorlar. Burada kimler sorumludur? Belki biz olmasaydık, yine onların emri altına girecektiniz. Fakat bunlar sizin düşmanlarınız. Bu düşman ki, bizi inkar ediyor. İşte sizin önderleriniz. Ona çobanlık yapıyorsun, namussuzluk yapıyorsun. Hatta kötü kadından daha kötü. Neden hesap soramıyorsunuz? Kendi içinizde, evinizin içinde, çevrenizde bunları mahkum edin. Benim savaşımdır fakat sadece benim savaşım değildir de. Hepimizin savaşıdır. Halk savaşı hepimizindir, bir kişinin değil.

Şimdi siz kesin başarı istiyorsunuz. "19 yıl geçti, hani kesin başarı?" diyorsunuz. Bizim bazı arkadaşlarımız da öyle diyorlar: "Yeter bu kadar savaştık, artık yaşam istiyoruz." En büyük ahmaklıklardan biri de budur. Kendi düşmanının farkında değil. Savaşta düşmüş, ama benden yaşam istiyor. Siz bunu bırakacaksınız. Bu böyle olmaz. Nefes nefese, ben bir şey söylüyorum ve yapıyorum. Siz ne kadar düşmanınıza vurduysanız, o kadar yaşamı hak edersiniz. Senin yaşamın sömürgeciliğin düşürülmesindedir. Düşüremezsen "Ben yaşam istiyorum" diyemezsin. Nefsinde düşürdün, savaşında düşürdün, ülkende düşürdüysen, yaşamın yolu sana açılır. Savaştın, fakat düşürememişsin. Savaştın, fakat öldün. Yirmi yıl çalıştın, fakat düştün. O zaman yaşam hakkın yoktur. Yaşam şartı başarıya bağlıdır. Başarıyı yakalayacaksın, daha sonra namuslu bir şekilde yaşam isteyeceksin. Sizin önünüze bir kanun koyuyorum. Düşmanı nefsinde, köyünde, çevrende, mümkünse yerinde düşürdüyse; o zaman "Namuslu bir yaşamın imkanları yaratılmıştır" diyebilirsin. Namuslu yaşamın kanunu budur. Sizin yaşamlarınızı geride bıraktım. Bundan başka yaşam haramdır. Kendinizi affetmeyin.   

Arkadaşlara da söylüyorum; sadece savaşmak da yeterli değildir. Savaştın, fakat ne kadar düşmanı düşürdün? Sen ülkede bir yer edindin mi? Kurtarılmış bir mıntıka edindin mi? Kendini savunabilir misin? Kendini orada savunursan, devlet sensin. Devlet senin olsun, benim değil. Ben o kadar hizmet ettim ama senin olsun. Cudi dağında, Herekol dağında, Cilo dağında, Zağros dağında, Toros dağlarında bu kadar yardımımızla kendine bir yer edin, bir devlet kur. O zaman yaşa. Her şeyi kaybet, partinin verdiği imkanları kaybet, çarçur et, ondan sonra deki, "Ben yaşam istiyorum!" Biz bunu ihanet sayıyoruz. Bizden bu temelde yaşam istenilirse; bu bizim savaş kanunlarında ölümün için yeterli bir gerekçedir. Kendi düşmanını yenemeyen zaten ölmüştür. Başına ne gelir? Düşman vurur. Faşist Türk Devleti tarihte de bakın affeder mi etmez mi? Bu savaşta teslim olanları da sonradan öldürüyor. Bırakmıyor. Bu, düşman kanunudur. Sen kendini kandıramazsın. Bir düşmanın varsa yaşamın yoktur. Silahla düşman karşısında savaşıyorsun. Sonradan "ben savaşamıyorum" diyor, yaşam istiyorsun. Bu sahtekarlıktır, bu kandırmacadır. Böyle yaşama hakkını veremezsiniz. Yine de ben size kendi tecrübelerimi anlatıyorum. İki üç kelimeyle bu siyasete başladığım zaman büyük bir savaşın içinde olduğumu biliyordum. Her gün başarılı olabilmem bu nedenledir. Yarın bu günden daha iyi savaşmasaydım, üçüncü gün düşerdim.Yarını bugünden yakalıyorum, öbür günü yarından yakalıyorum. Dakika, dakika kendimi ispatlamaya çalışıyorum. Bunun için mümkündü. Her gün başarı. İdeolojiden tut savaşa kadar her yönlü benim yaşamım böyle başarılı oldu. 'Yaşam hakkım!' Nedir benim yaşam hakkım? Kişiliğimle, halk adına, savaş adına ben varım. Düşman da itiraf ediyor, siz de itiraf ediyorsunuz. Ben varım. Ama ben nasıl varım? Her gün bütün yönleriyle savaşta düşmana vurup yaşam hakkını alarak. Ben bu biçimiyle varım. Arkadaşlar bunu iyi tanıyıp, kavrasınlar. Demeyin "Ben anlamadım." PKK adına 25 yıldır mümkün değil bir gün "ben düştüm" demedim. Bir gün çaresiz kaldım mı? Hayır! Her gün vurdum aldım. Vurdum aldım, vurdum aldım. Sonuç itibariyle bu biçimde şuanda karşınızdayım. 'Ben yoruldum' dedim mi? 'Savaştım bundan sonra yaşam istiyorum' dedim mi? Bir gün karşınızda bu şeyleri söyledim mi? Çocuklar bile bu şeyleri anlıyorlar. Eğer siz de bir yaşam sahibi olmak istiyorsanız son damarınıza kadar çalışarak ve savaşta vurup alacağınız şeyler içinde kendinizi büyütebilirsiniz. Başka türlü size inanacak, size yaşamı verecek kimse yoktur.

Düşman azgındır tabi. Düşman vuruyor, vermiyor. Şimdi bana bu partinin önderi; Ulusal Önder diyorsunuz. Benim kanunlarımda birisi; vurup aldı mı büyük dava adamı değerli ve etkilidir, yaşayabilir, beni temsil edebilir. Başka türlü hayır! "Ben yirmi yıl savaştım. Bir gün düştüysem de beni affet!" Hayır! Sen yirmi yıl savaştıysan da başarılı olduysan da son günde düşersen gittin. Bunun için 'son nefesine kadar' diyorum. Şehitlerimiz son nefese kadar ki şehitlerdir. Başka türlü kabul olunamaz. Bu bizim devrimimizin kanunudur. Bu bizim devrimimizdeki başarı kanunudur. Böyle olmasa yaşam olmaz. Hiç kimse kendisini kandırmasın.

Şimdi buraya geliyorsunuz, bazı şeyler kavramak istiyorsunuz, bunun içindir. Arkadaşlarda ta Zağros dağlarından geliyorlar, bunun içindir. Tek başına yemek ve benzeri bir şey değildir. Gördünüz yediğinizde hiçbir tat yok. En büyük tat düşmanına vurabiliyor musun, vuramıyor musun? Düşmanına vurmayla kendini büyütebilir misin büyütemez misin? En büyük tavır budur burada. Bunu almaya geliyorsunuz. Çok güzel bir şeydir. Neden buna yaklaşmıyorsunuz? Bu kadar yıl geçti, neden kendinizi burada büyütemediniz. Bu sermayemi babama mı götürüyorum? Hayır! Her gün kendi kendimi yapıyorum. Hiç kimse bana zorla 'yap' demedi. Ne kimse bana çok şey verdi, ne yardım etti. Kendi düşüncem, kendi vicdanım bana 'yap' dedi, ben de yaptım. En iyisi de bu değil mi yani? Peki benim yardımıma rağmen neden yapamıyorsunuz? Siz yine bahane mi arayacaksınız? Yine gülecek misiniz? Kendini her zaman kandıran ucuz yaşam, sigaraya bağlı yaşam, fesat yaşam. Önderlik karşısında insan bu şeyleri yapamaz. Keyfi bir bireycilikle, boğulmuş bir ruh haliyle bu, insanı boğar. Fırsat buldukça kendi arkadaşını boğuyor. Bu şekilde bu önderlikten ne bir şey alınabilinir, ne karşısında durulabilinir. Önderlik bu şeylerin düşmanıdır. Sen uzakta da olsan, dağda da olsan bir şey yapamazsın. PKK savaşı vicdanlı bir savaştır. Dürüstsen vicdanın vardır, değilsen karasın, vicdansızsın demektir. Bazıları size "Siz yüzeysel olarak yaşıyorsunuz" diyor. Bazıları size gülmüş, sizi kandırmışlar. "Bir sigarayla da kendi zevke ulaşabilirsiniz, rahata ulaşabilirsiniz. Böyle rahat uyuyabilirsiniz" diyorlar. Kim demiş bunları, ben bunları söyledim mi? Hayır! Tam tersine bunun karşılığı olan her şeyi söylüyorum. "İçinde yaşadığınız bu yaşam, bu savaş iyidir, güzeldir" demiş miyim? Hayır! Benim dediklerim ne kadar kalkabiliyorsanız onu soruyorum. Evet burada vurguladıklarım bütün arkadaşlar için, bütün savaşçılar ve bütün halk içindir. Büyük saygı kelimesiyle 'hoş geldiniz' de demiyorum, kimseden de istemiyorum. Bu kadar benimle olun. Kesinlikle hayır! Yanında olduğum şeyleri hayırlı sayıyorum. Benim söylediklerimin yanındaysan, sen sonuna kadar benimlesin, ben sonuna kadar seninleyim. Bize ucuz ölüm yoktur.  Doğrularla birlikte değilsen sen bir belasın, yerinde dur. Kim bu pis dilini ağzına koymuşsa bağla. Kararmış yüreğin sende kalsın, ölsün. Gelme üzerimize.

Bu yetersizliklerinizi ayıp saymıyorum. Değil ki bu bilinçsizliğinizi ayıp sayıyorum. Hayır! Ben bunun nedenlerini biliyorum. Yediden, yetmişe kadar herkese 'neden böylesiniz' demiyorum. Ben şunu söylüyorum: "Bu kadar şey önünüze koyduk, neden öğrenemiyorsunuz?" demiyorum. En büyük ayıbınız budur. Öğreneceğiniz çok şey var. Siz PKK ile uğraşıyorsunuz. PKK büyük bir ilimdir, öğrenin. Büyük bir moraldir, büyük bir ahlaktır, öğrenin. Büyük bir savaştır, öğrenin. Öğrenmezseniz bu büyük bir ayıp olur. Kimsede kendi ayıbıyla bizi rahatsız edemez. "Benim gönlüm kendi eksikliklerimi yaşatmak istiyor." Hayır! Git pazarda yaşat. Bizimle olmaz. Şerefli, kendini kandırmayan insanlar bizim yanımıza gelecekler. 20. çalışma yılında bu çağrıya gelen sonuna kadar yoldaştır. PKK’ de keşfedilen, icat edilen şey nedir? "Bu PKK imkanlarıyla ben kendimi yaşatayım." Bunları diyenleri keşfettim. Dünyaya da ilan ettim. Siz rezil olacaksınız, sizin bir şeylerinizi de kabul eden yoktur. Siz sonuna kadar PKK doğrularını yakalayıp onunla ayağa kalkacaksınız,. Başka yolunuz yok. Siz bir savaş yürütüyorsunuz.

Ben akşam ne dedim? Benim kardeşim de bir zamanlar bir şey söylemişti. Savaşta daralmıştı. Siyasi savaşımı veremiyor, siyasi çalışmayı iyi yapamıyordu, hemen hemen kendisini tasfiye edecekti. Kardeşlik hakkı üzerine, bilmem ne üzerine kendisini yaşatmak istiyordu. Ben 'hayır' dedim. Bu, siyasettir. Doğru siyasete ulaştıysan belki affedilebilirsin, yaşayabilirsin, ulaşmazsan yaşayamazsın. Siz geliyorsunuz yanıma "Başkan sen Allah gibisin, peygamber gibisin" diyorsunuz. Bırak beni methetmeyi de, sen nasılsın? Sen siyasi misin? Sen PKK siyasetiyle misin? PKK yaşamıyla mısın? Dürüst müsün? Kendini gizleme. Eski övgülerde binlerce kötülük gizlendi. Hepinize söylüyorum şimdi; PKK ile yürümek istiyor musunuz? PKK gerçekliği budur işte. Şimdiye kadar kendini böyle kandırdın. Şimdi görüyorsunuz ki ben sonuna kadar siyasiyim. Nedir siyasi olmak? Bu halk için, her şeyden daha iyi olanı nefes, nefes temsil ediyoruz. 'Ülkesine sahip çıkan bir halkı, savaşçı bir halkı, özgürlük savaşına sahip çıkan bir halkı güçlü ve kudretli savun. İçindeki fitne fesadı kaldır, düşmanına karşı kendini savun. Budur benim siyasetim. Aşiret usulüyle şimdi birbirinize yaklaşmak istiyorsunuz. " Hele gel, eskisi gibi birbirimizi memnun edelim." Hayır kesinlikle! Bu önderlik sizin sandığınız gibi bir Önderlik değildir. Arkadaşlarımızın da birçok ahbap çavuş ilişkisi vardır. Dağda öyle bir alışkanlık haline getirmişler. Benden de böyle bir şey istiyorlar. Benim böyle şeyleri kabul etmem mümkün değil. Benim tarihe saygım var, benim siyasete saygım var. Askeri bilimi biliyorum, siyasi bilimi biliyorum. Askeri tarzı biliyoruz, yaşamı tanıyoruz. Bu ahbap çavuş ilişkilerinizle, bu geleneklerinizle kendimi kandırmam mümkün mü?  O zaman benim değerim kalmaz. O zaman ben hiç bir şeyin önderi olamam. Diğer önderler gibi olurum. Diğer önderlikleri görüyorsunuz. Her şeyden önce bu kadar kan dökülmüş, bu kadar acılar çekilmiş. Bu değerlerin karşısında durursan büyük ihanetçi olursun. Hiç olmazsa bunları beyninize yerleştirin. Sonuna kadar bunları kendi beyninize yerleştirmezseniz olmaz. PKK'nin meselesi nedir, siyaseti nedir? Bu konularda varsa yetersizliklerimiz. Gafletli bir yaşam varsa bunu ortadan kaldıracaksınız. İnsan inancı yakalayabilmeli, cesareti yakalayabilmeli. Benim çalışmam hepinizinkinden daha da ağırdır. Ben yürütüyorum, yürütmeye de razıyım. Fakat siz de kendi bireysel görevinizi yerine getirin. Nefsinizi terbiye edin, kendinizi yüceltin, bu da yeterlidir. Başka da içinizde yiğitler varsa yiğitliklerini yapsınlar.

Parti dışında yaşam var mıdır yok mudur? Şimdi Önderliği gördünüz. "Bu PKK nereden geldi, Güney de ne arıyor?" Bunları söyleyen tarihi ve temel düşmanı kendi evine almıştır. Kendi evinde düşmanı besliyor. "Bu düşman benim evimde ne arıyor, benim annemin yanında ne yapıyor?" diye sormuyor. "PKK burada ne arıyor?" diyor. İşte sizin eski önderlikleriniz. Bundan iyi gaflet, bundan kötü ihanet var mı? Düşmanı ricayla kendi evine getiriyor, bizim için de ölüm istiyor. Bunları da yapınca "Ben Kürtlük adına yapıyorum, Kürtlerin önderliğini yapıyorum" diyor. Bu yalana da kendisi de inanıyor. Budur işte ölümünüz, kimin elindedir ve ne kadar derindir.

Bizim arkadaşlarımız da savaşıyorlar. Her günkü savaşlarıyla kendilerini vuruyorlar. Kendilerini de savaşçı sanıyorlar. Evet biçim olarak da savaşçılar fakat kendini vuruyorlar. Hazır olan şeyleri elleriyle itiyorlar. Partiden rahatsız. Düşman tarzını kendi tarzları yapmışlar. Düşman tarzını kendi yaşam tarzları yapmışlar. Bizim hainler gibi Parti işleyişinden rahatsızlar. Bizim arkadaşlarımız düşman tarzına razılar. Parti işleyişinden, parti disiplininden, parti tarzından memnun değiller. Keyfiyettir. Keyfiyet olur mu? Keyfiyet düşmana aittir. Bunu seviyorsun. İşte bu nokta da düşman seninle yürüyor. Kendini kandırma. Sen düşmanınlasın. Düşman seninle yaşadı mı "Bireysel namusu kurtardım" diyemezsin. Düşmanı kendi üzerine bu kadar çeken işte Kürt korucularıdır, bunlar bilmem kendilerini parti sahibi de sanıyorlar. Bunlar ne kadar Kürtlükle beraberdirler? Düşman "Kendini işlevsiz bırak, bilinçsiz bırak, siyasetsiz bırak" diyor. Evet bizim arkadaşlarımız da şimdi bunları istiyorlar. "Biz muhtarlıktan anlarız, biz ağalıktan anlarız." Bunlar düşmana aittir. Eğer iyi bir şey olsaydı bin yıldır bizi bu durumlara düşürmezdi. Bunları bırakmak lazım. "Çok zordur, bir sigarayı bırakamam, bana bırakılan bu yaşamı ben nasıl bırakabilirim" diyenlere? Bırakamazsan eski ahmaksın. Kimse sana ülke veremez, kimse sana özgürlük veremez. Seni daha çok kendi hizmetine koşar. Ya bu durumu kabul edeceksin, ya öbür durumu kabul edeceksin. Ama her ikisi olmaz. Biraz düşmana, biraz bana..." Olmaz! Bu Kürtlerdeki en büyük ihanet. Hatta her Kürt bireyinde bu şekildedir: "Ben biraz kendimi yaşayayım, biraz düşmanı yaşayayım. En büyük kötülük budur. Hayır! Ben bunları geniş açıklamak istemiyorum. Zaten anlaşılıyor.

Arkadaşlarımız da dağdan geliyorlar, siz de köyünüzden, şehrinizden geliyorsunuz. İlla da "Önderlik, Önderlik" diyorsunuz. İşte Önderlik bu bir kaç sözdedir, başka bir yerde değil. Ben olsam da olmasam da, ben buyum. Ben ne kendimi insandan uzak tutuyorum, ne de öyle sandığınız gibi yakın hissediyorum. Ben mezarda olsam da sizinleyim. Bilmem her gün sizin evinizde olsam da ben böyleyim. Ne sizin bana uzaklığınız kadar size uzağım, ne yakınlığınız kadar size yakınım. Ben doğrulara yakınım. Bunu arkadaşlar için de söylüyorum. Siz Önderliğe yakınlaştınız ama doğru yaklaştınız mı? Hayır! Parti temeline, Önderlik temeline dair ne kadar kavradıysanız, yakınlaşma bu düzeydedir. Doğru yaklaşım budur. "Geldi bir şey anlamadı, geldi keyfiyetini yaşattı" dedirtirseniz o zaman bu münafıklık olur. Bu yakınlaşma değil uzaklaşmadır. Şimdi Kürt halkı bize yakındır. Milyonlar burada değil, fakat ruhlarımızla birbirimize yakınız. Neden? Bazı doğrulara yakınlaştıkları içindir. Biz her dönemden daha fazla şimdi birbirimize yakınız. En doğrusu da budur. Ben burada adım atmadım. Ama  şimdi Kürt halkı, bütün önderlerden daha fazla, tarihteki tüm bağlılıklarından daha fazla bize yakındır. Neden? Çünkü bazı doğrulara ulaştırdık. Bu baştan beri böyledir. Bu yaklaşımı istiyorsan, bir olursun. Birlik oldu mu hiç kimse seni yenemez. Nasıl ki, şu anda düşman beni yenemiyorsa, birlik olursanız dünyanın hepsi bir olsa da kimse sizi yenemez. Bu sizin yaklaşımlarınıza bağlıdır. Doğru yaklaşımınıza bağlıdır. Şimdi siz 'PKK nedir?' diyorsunuz? İşte bu doğrulardır. Bu doğrulardır ki, bizi birlik yapan, bu doğrular ki bizi düşman karşısında birlik yapıyor ve yenilmez kılıyor. PKK başka birşey değildir.

Biz bu yıldönümünde bir söz vermek istiyoruz. 20. yıla girerken parti birlik sözü verelim. Parti siyasetinin sözünü, parti yaşamının sözünü verelim. Fakat bununla oynamayın. Sen doğru söz verirsen, sana ölüm yoktur. Sana acı veren o sözler, seni daraltan şeyler, bütün hepsi ortadan kalkar. Yıldönümünde vereceğimiz sözün bu denli değeri vardır. Şimdiye kadar söz verdin, yürütemedin. Şimdi ver! 20 yıl sonra biz yine razıyız. Fakat, verirsen bırakamazsın. Bir dahaki sefere 'merhaba' diyor verdiği sözü de unutup gidiyor, sen büyük bir münafıksın, iflah olmazsın. Sözüyle böyle olan iflah olmazdır. Ben olsam da olmasam da; iflah olmazsın. Kürt neden iflah olmadı? Çünkü kendi sözüne  sahip çıkmadı. Kendisini kandırdı, kendisine güldü. Bütün dünya sana güldü. Benim büyüklüğüm nedir? Benim büyüklüğüm; bazı yönleriyle kendi sözüme sahip olmamdır. Ama doğru temelde bağlıyım. Keyfim istediği için, işte büyümek için, kendime daha iyi bakmak için değil.  Ben halkın sözüyleyim, ben büyük siyasetin sözüyleyim. Ben kandırılmıyorum. Gücüm oranında kendi çalışmamla varım, ben kendi sözümle varım. Benim büyüklüğüm buradadır. Başka bir şey değil. Ben burada dürüstüm. Ne kendimi hasta görüyorum, ne sizin gibi inliyorum, ne sizin gibi ağlıyorum. Böylelikle bu kadar büyüdüm. Neden büyüdüm? İşte bu doğrular temelinde oldu. Şimdi siz de büyüklük istiyorsunuz. Tabiî ki hakkınızdır da. Ama cesaretle doğrular üzerinde durun. Dürüstlükle durun. Neden bu kadar küçük kalıyorsunuz? Özellikle bunu arkadaşlara söylüyorum. Siz hepiniz rütbe istiyorsunuz. Siz büyük bir komutan olmak istiyorsunuz. O zaman sözünüzle olun, parti sözüyle olun, büyüyün. Arkadaşlarına zorluğu dayat, kandır, parti imkanlarıyla oyna; sonra deki "Ben komutan oldum, bilmem nasıl bir komutan oldum" Hayır! Kesinlikle bu hesabı bırakacaksınız. Parti sözüyle, parti esaslarıyla, çalışmaları bu şekilde birbirine bağlarsan, her şeyi buna göre göz önüne getirip yaparsan; o zaman büyüksün heval! Bütün çalışmaları yapabilirsin, büyük başarılara ulaşabilirsin. Artık yeter bu söylediğim şeyleri kavrayın. Düşmanın size verdiği bu hafif, yumuşak kişiliği, bilmem ne kişiliği bırakın, bana yaklaştırmayın. Bunları yine özellikle arkadaşlara söylüyorum. Siz buraya geliyorsunuz yıllarca size hizmet ediyoruz. İnsanın yiğitliği sözüyledir. Ben on yaşından itibaren anne ve babamı terk ettim. Ben yiğitlikten yanayım, ben doğrulardan yanayım. Tek başıma yıllarca kendimi büyüttüm. Bu kadar size yardım ediyoruz, size destek sunuyoruz, yapamıyorsanız gözünüzü çıkarırız. Siz çarpık özgürlüğü isteyemezsiniz. "Keyfim istiyor  ben böyle yaşamayı istiyorum" diyerek ne kendini böyle yaşayabilirsin ne de böyle bir savaşım kabul edilebilinir. Bize işleyiş gereklidir, bize ciddiyet gereklidir. Düşmanın senin karşında ne kadar ciddidir, ne kadar rahattır? Bir jandarma ne kadar ciddidir? Bizim komutanlarımıza göre bir Türk jandarmasına bakalım; onlar 24 saat kendi işleyişleri üzerindeyken, bizimki bir gün parti işleyişi üzerinde durmazken bir de 'ben komutanım' diyor. 'Ben de hemen hemen önder oldum' diyor. İşte insan kendi düşmanını görüp te kendini tanıması gerekiyor. Neden gafleti, kandırmayı kabul ediyorsunuz? Bunu bırakın. Kesinlikle bu bizim işimiz değil. Eğer bizden saygı istiyorsanız, doğru olmayan bu şeyleri bırakacaksınız. Köylü kurnazlığıyla insan bir yere ulaşamaz, insan iflah da olamaz. Benim söylediğim bütün şeyleri hepiniz anlıyorsunuz.Yapmayanları kesinlikle dürüst saymıyorum. Benim nazarımda bu sahtekardır, bu gafildir, bu zarar verir. Buna saygı olmaz. Ne kadar ağlasa, ne kadar sana yalvarsa buna saygı olmaz. Beni kandırması mümkün mü? Ancak cahil kadınları kandırabilir, ancak yanlış insanları kandırabilir.

Ben Parti'nin kuruluş yıldönümünde neden bunları söylüyorum? Partimiz gerçekten büyük şehitlere sahiptir. Her bir şehidi bir abide gibidir. Bu şehitler adına konuşmaya mecburuz. Biz bazı büyük doğrularla olmaya mecburuz. Şimdi zindanda binlerce arkadaşımız var. Biz onların acısına bağlı kalmaya mecburuz. Dağ başında da binlerce aç susuz arkadaş var. Biz bunlara karşı dürüst olmaya mecburuz. PKK'nin sözü budur. Diğer taraftan da bizim düşmanımız büyüktür. Her gün bizi yok etmek istiyor. Biz düşmanın karşısında durmaya mecburuz. Kendimizi gevşetemeyiz. Buna da hakkımız yok. Bu söylediğim şeyleri herkes anlıyor. PKK bilimi, PKK siyaseti, PKK doğrusu budur. Ben şimdiye kadar neden daraldım? Doğruları yakalamak çok zor değildi. Özellikle ülkede, savaş içinde o doğrularla oynadılar. Düşmanın size öğrettiği yanlışlıklar, şimdi size yaşam yapmış, şimdi bizden özgürlük istiyorlar. Düşman hizmetinde olan şeyler senin olamaz. Karışıklık düşmanındır, senin yaşamın olamaz. Bilinçsizlik, yüzeysellik düşmanındır, senin bir özelliğin değil. Gaflet, ihanet düşmanındır, senin yaşamın değil. Yine düşme düşmanındır, senin değil. Sürekli düşüş düşmanındır, senin değil. Bunlar üzerine kendini ölüme yatırmayın, kendinizi kandırmayın Dar bir ruhla, amaçsız bir yaşamla düşmana kalmıştır yani sana birşey vermez. Leşinizi verir. Bu çaresizlik, bu bireycilik bu ağlama hepside düşmandan kalmadır. Bu sana yaşam olmaz, bırak bunu. Gelişmiş insan toplumun doğrularına göredir. Siyasetin doğrularına göredir. Din ve iman doğruları üzerinedir. Bunları istiyorlar. Siz de bunları isteyin, bunların üzerinde olun. Bunlar senin için bir yaşamdır. Yine eğer burada "hayır olmaz ilah biraz buradan, biraz şurdan" dersen, 'ahmak Kürt' olursun, iflah olmazsın. Ağlamakla yaşama cevap olunamaz. Hele bu dönemde hiç mi hiç olunamaz. Ben kendim, insana esaslı ders vermekten yorulmam. Benim derdim bu değil. Benim derdim; bu kadar büyük eğitim vereceğiz, siz bunu almayacaksınız. Özellikle bu erkek arkadaşlarımız. Ben ne dedim? Bunlar parti içinde çete olmuşlar, eşkıya olmuşlar. Bunu açık açık söyledim. Israr ederlerse daha da rezil ederim onları. Hiç kimsenin hakkı da yoktur. "Savaşıyorum ama ölüyorum" deme yaklaşımı doğru değildir. Savaş yaşam içindir ölüm için değil.  Ölüm geliyor, geldiğinin bile farkında değilsin. Savaş yaşamın savaşıdır. Sen savaşı sonuna kadar böyle anlayacaksın. PKK adına adım atmak, böyle hastalıkları tehlike içinde yaşatmak değildir. Hayır! PKK adına yaşama başladıysan, çevrene yaşam saçacaksın. Halkın yaşamını daraltmayacaksın, arkadaşların yaşamını daraltmayacaksın. Bilakis, PKK adına yaşam yolunu açıyorsun, yaşamı yüceltiyorsun. PKK gerçekliği budur.

Ben halk içinde de fitne fesatlığı kabul etmem. PKK adına fesatlık yapma hakkınız yoktur. Yalandır, menfaattir. Eski gelenek ve görenekler temelinde, ailecilik, kabilecilik yapacaksınız. Hayır! Siz böyle yapacaksanız münafıksınız. Kabul edilemez! Bunları bırakacaksınız. Yetmiş yaşında olsanız da ağlamaların bir değeri olmaz. Gerçek, gerçektir. Hepimiz için geçerlidir. Allahın gerçekleridir, peygamberlerin gerçeğidir. Bilim sahiplerinin gerçekleridir, filozofların gerçekleridir, büyük komutanların gerçekleridir. Bunların yanında olmaya mecbursunuz. En büyük tavrınız, kadınlar gibi ağlamaktır. En büyük biliminiz fesatlık bilimidir. Bununla kim büyüyor ve ne kadar büyüdük? Sizin için de, PKK kararı büyük bir karardır. En büyük karar da bugün iflas olmuş yaşamı kendimizden uzaklaştırmadır.  

Evet, 20. yıldönümü bu gerçekler temelindedir. Eğer içine girmek istiyorsanız bu böyledir. Bütün Kürdistan halkı için söylüyorum. Ben böyle giriyorum, böyle girenlerle de beraberim. Bizim arkadaşlarımız çalışmak ve savaşmak istiyorlarsa, PKK gerçekliği budur. Somuttur, gözleriniz önündedir. Böyle yaklaşırsanız ben sizinleyim, değilseniz rezil olursunuz. Oynarsanız siz düşersiniz. Görüyorsunuz Önderlik büyüktür. Kandıramazsınız. Kendi keyfinize göre de yürüyemezsiniz. İnsan böyle bir kanunla oynar mı? Kim bu kanunla oynarsa kendi eli yanar. Önderlik kanunu diğer kanunlardan zayıf değildir. Önderlik kanunları babamın kanunları değildir. Bunlar devrimin kanunlarıdır, bunlar insanlığın kanunlarıdır, bunlar kanunun kanunudur. Bunlarla birlikte olmaya mecbursunuz. Bunlarla birlikte olmazsanız eliniz gider, başınız gider. Bu çağrıyı yaşama saygınız olması için yapıyorum. "Halkımız yaşama gelmiyor, yaşamdan uzaklaşmış, dinden imandan çıkmış. Felsefe gerçekliğinden, siyaset gerçekliğinden uzaklaşmış, kapitalizm, sosyalizm gerçekliğinden çıkmış. Hiçbir gerçeklik kalmamış" deniyor. Sizin için en kötü şey budur. Önderlik buna 'yeter' diyor. Siz kendinizi kandırdınız, bazıları bununla oynadı, yeter! Bundan sonra işte PKK'nin gerçekliği var. Önceden zayıftı fakat şimdi PKK güçlüdür. İnsanı doyuruyor, her şeyi eline de veriyor, beynini de doyuruyor. Herkesi doyuruyor. Bunun için eskisi gibi ağlamayın. Buna hakkınız yoktur.

20. yıla girerken çalışma ve savaşımımız bu gerçekler temelindedir. Sizin kendinizi güçlendirmeniz beklentisi içerisindeyiz. Kendinizi doğru yapın. Kendinizi güçlü kılın.Yapın ki başaralım. Neden yapmıyorsunuz? Neden bu hastalıkları kendiniz için de, bizim için de büyük bir acı yapıyorsunuz? Özellikle PKK'li arkadaşlar. Bunca yıldır, sizi bu kadar idare ediyoruz, bizden bu kadar alıyorsunuz yine de arkadaşlık esasları temelinde bize bir şey veremiyorsunuz. Alacaksınız. Alamazsanız işte sizi çete ilan ediyoruz. Nedir çete? İşsiz, kazançsız PKK içerisinde ucuz bir yaşam sürdürmektedir. Hayır, bunlar hiç kimse için kabul edilemez. Bunları bütün eski PKK'li arkadaşlar, "Vay adım var, ünüm var" diyenler için söylüyorum. Çalışmanla faydalı mısın değil misin? Değerin var mı, yok mu? Arkadaşlığın bu temeller üzerindedir. PKK gerçekliği budur. İşçi Partisi'nin gerçekliği budur, sosyalizm gerçekliği budur. Bunların hepsini beyninize yerleştireceksiniz. Yerleştirmezseniz sonuç savaştır. Parti içindeki savaş daha da büyür, Önderlik var olduğu sürece de  düşüremezsiniz olan kendisine olur.

Şimdi dünya değerlendirmesi, Ortadoğu değerlendirmesi yapmak istemiyorum. Siz bu şeyleri benden daha iyi biliyorsunuz. Bir kaç şey söylemek gerekirse, durum eskiden kötü değil, daha da iyidir. Daha önce, "Bilmem hangi devlet bize yardım ediyor" diyordunuz. Ben de o zaman; "Sen kendine yardım et dünya seninledir. Hatta düşman bile seninledir" demiştim. Doğruydu. Ben kendime yardım ettiğim zaman düşmanın kendi üzerimdeki oyunların hepsini kendi çalışmam haline getirdim. Kendime sermaye yaptım. Şimdi Amerika bizimle ne kadar savaşsa da, bize karşı olsa da bunların hepsi bizim kazancımız oluyor. Türkiye'ye verdiği yardım, Barzani'ye verdiği yardımların hepsi şimdi bize sermaye oluyor. Eğer sen kendini iyi yaparsan düşmanından böyle yararlanabilirsin. Hatta bizim zayıflığımız bile bize bir çalışma oldu. Kürdistan'ın zayıflığını kendimize ve özellikle Kürdistan halkı için bir savaş durumuna getirdik. Bu zayıflıklar, bize kazanç oluyor. Yani sen dürüst olursan kendi savaşının esasını verirsen, durumun ne kadar kötü de olursa, ki eskiden daha da kötü değildir, yine de sana büyük bir sermaye oluyor. Şimdi Kürdistan bir sermayedir. Dürüst olan birisi bu durumda kendisine bir devlet kurabilir. Daha önceden 'Herkes bizim düşmanımızdır' diyorduk. Ortadoğu'ya bakın daha önceden düşmanlık yapan bütün devletler şimdi önünüzde engel değiller. Nasıl oldu? Daha önceden burada bu topraklar üzerinde, bu toplum içerisinde, bu devlet içerisinde nefes bile alamıyordunuz. Fakat şimdi serbestsiniz. Bu nasıl oldu? Bu durum nasıl değişti? Olur mu, olmaz mı? Olur! Sonuna kadar Kürtlüğünü yücelt. Kimse size bir şey söylüyor mu? Hayır! Sonuna kadar insanlığını büyüt. Kimse size bir şey söylüyor mu? Hayır! Bunun temel sebebi Ortadoğu'daki durum değildir. Bunun sebebi; ilk başta biz kendimiziz. Şimdi dünyadaki durum, Ortadoğu'daki devletlerin durumu bize bir engel değildir. Biz dürüst olursak, iyi olursak bu durumları kendi çalışmamız haline getirebiliriz. Oluyor da nitekim. Nasıl oldu? Yine PKK gerçekliğiyle gerçekleşti. PKK gerçekliği halkların gerçekliğidir, PKK gerçekliği şerefli halk gerçekliğidir, PKK gerçekliği insanlık gerçekliğidir. Bunların hepsi de ispatlanmıştır. Siz görüyorsunuz ki, Ortadoğu halkları hem bizi kabul ediyorlar, hem de bize dost oluyorlar. Başka türlü size de çare olunamaz. Önceden ihanet çok güçlüydü. Şimdi ihanet daraldı, daraldı, daraldı aile düzeyine hapsedildi. Düşmanın 70 bin askeri olmasa 24 saat kendini savunamaz. Daha önceden bütün Kürdistan'a hakimdi. Şimdi ise Türk ordusu bunları koruyor, köylerinde bile koruyor. İhanet de bize bir temel oldu. Biz ülke temelinde, şerefimiz temelinde yükseldik. PKK de bütün bu şeyler ispatlandı.

Evet! Bunun için diyorum ki, uluslararası durum, Ortadoğu'nun durumu, Kürdistan'ın durumu bizim için nedir, ne değildir? Bunlar artık bizim için bir sorun değil. Sorun, benim şimdi tek başıma bir yerde olmamdır. Sorun Parti içindedir. Sorunu Parti içinde görüyorum. Yine de sorun bütün arkadaşlar içinde değildir tabi. Sorun, sorumlu düzeydeki arkadaşların içindedir. Yani önderliği yapmayı bilmeyenlerin içindedir. Bütün sorun işte buradadır. Bu da çözülüyor. Eskisinden daha fazla çözülüyor. Siz istediğiniz takdirde de başarı olur. Şimdiye kadar ben ne diyordum; benim her yılki çalışmam başarı çalışmasıdır. Eğer parti içerisindeki bu yetersizlikler olmasaydı, Parti merkezindeki yetersizlikler olmasaydı şimdi başarıyı yakalamış olurduk. Bu 20 yıl içerisinde eğer bir başarı yakalayamadıysak sebebi düşman değildir, sebep durumlar değildir. Sebep siz halkın kendisisiniz, sebep Önderlik adına hareket edenlerin rollerini oynayamamasıdır. Tabi herkes benim gibi bir önderlik değildir. Fakat herkes Önderlik çalışmasını paylaşmaya mecburdur. Önderlik çalışması arkadaşlar içinde paylaşılmazsa bu dava başarıya ulaşamaz. Bu ispatlandı. Bu da büyük bir başarıdır. Biz ona bir çözüm bulmuşuz. Yapamayan birisi varsa onun yerine on tane koyuyoruz. Büyük çareler bulunmuştur. Bunun için diyorum yani 20. yılın başarısı için yaptığım hazırlıkları tanıyın. Biz sizin iyi olmanızı da istiyoruz, arkadaşların iyi olmasını da istiyoruz. Arkadaşlarımız da bu yılı kendileri için bir başarı yılı yapsınlar. İnsan kendisini başarısız bırakmaz. İnsanın ömründe  en büyük kişilik 20 yaşında kendini büyütmektir. Sen sonuna kadar ülkeye yakınsın, sonuna kadar özgürlüğe yakınsın. Düşmanın eriyip gidiyor. Bundan daha büyük bir kişilik var mı? Bu insanı bin yıl doğrulara götürür. Bundan daha büyük insan kendisine bir kazanç bir sermaye görebilir mi? Hayır! O zaman saygınız buna olsun, bu yıla olsun. Bütün kaybettiğiniz şeyleri bu yılda yakalayabilirsiniz. Şehitlerin bu kadar kanı sermaye değil mi, yetmez mi size? O kadar zindan çalışması var. O kadar cesur ve kahraman insanların çalışması var. Sizin büyümeniz için bunlar yeterli değil mi? Yeter! Eğer dürüst ve akıllıysanız yeter. Bunun için diyorum ki, 20. yıl rahatlık, yokluktan da başlasanız sonuna kadar ne kadar başarılı bir yıl olabilir.

Bizden fazla bir şey istemeyin artık. Bizden istenileni verdik. Kendiniz yapın. 19. yıl başarı yıllarıdır, yıllarıydı. Üzerinde durun, bu doğru yoldur. 20. yıl, 19 yıldan daha büyük, daha çok imkanlara sahiptir. Önünüzde duruyor. Siz sonuna kadar çürümüşsünüz, kendinizi doyurun. Siz zayıfsınız kendinizi onunla güçlendirin. Bilinçsizseniz kendinizi onunla bilinçlendirin. Her şey var, yeterlidir. Sizden istenilen şey kendinizi hazırlamanız çok ciddi bir şekilde ele almanızdır. Şimdiye kadar belki kaybettiniz, yaşamınız iflas etmişti. Bunların hepsini yakalayabilirsiniz. Bizim arkadaşlarımız da bazı şeyleri iyi yapmak istiyorlar. 20. yıl için önünüze koymuşuz, yakalayın. Ciddi ve ağır olun. Geniş ve derinlikli ele alın, bütün sorunlarınız hallolur. Budur bizim 20. yıl sözümüz. Ben böyle 20. yıl sözüyleyim. Büyük bir hazırlıkla, büyük bir savaşla, onunlayım. 19 yılın hepsi Önderlik için başarı yıllarıydı, daha önceden de açık bir şekilde PKK adına olmasa da yine de başarı yıllarıydı. Önderlik te yedi yaşından şimdiye kadar bütün yıllar başarı yıllarıydı. Ben sözüme sadığım. Ben her yıl söylüyorum. Şimdiye kadarki tüm yılların bedeli bu yıldadır. Bu gerçekler temelinde yine diyorum ki: 20. yıl geçmiş bütün yılların bir ifadesidir. Bu benim için de PKK için de böyledir. Halk ordusu için yine aynıdır.

Bütün yıllar bir tarafa, 20. yıl bir tarafa, 20. yılda diğer yıllardan daha fazla başarıya ulaşacağız. Kendinize çare olun. İşte size çerçeveyi belirttim. Bu çerçeve temelinde yürüyün. Yine diyorum; bu büyük bir başlangıçtır, büyük bir saldırıdır, büyük bir bilinçlenmedir, büyük imkanların başlangıcıdır. Fakat insanda düşünce istiyor, insanda hesap istiyor, insanda büyük bir siyasi yaşam , düzenli bir yaşam istiyor. Burada ne kadar yetersizlikleriniz, eksiklikleriniz varsa dürüstlük istiyor. Böyle yaparsanız bu yıl sizin yılınızdır. Tarihte ne kadar kaybettiyseniz, hepsini yakalayabilirsiniz. Önünüzdeki süreç için ne kadar beklenti içindeyseniz, gerçekten ulaşabilirsiniz. Ben yine de inançlıyım, Partideki bütün arkadaşlar için, halk ordusunun bütün savaşçıları için, bütün Kürdistan Halkı için inançlıyım. Bu gerçekler temelinde 20. yılın çalışmasına ve savaşına giriyoruz.

Şimdiye kadarki yaptığımız şeyler olumlu olumsuz hepsi açığa çıksın. Doğru olmayan, yanlış olanlardan da kendimizi uzaklaştıralım. Doğruyu yılın çalışması haline getirelim. Biz düşen bir helk değil devrimci bir halkız. Başarı yolundayız. İçimizdeki bütün engelleri, önümüzdeki bütün engelleri savaşla aşacağız.

İnanıyorum ki ihanet de bu yılda bitecektir. Bu yıl içimizdeki ihanetin boğulmasıdır, bu yıl Kürtlerin ulusal birlik yılıdır, Kürdistan Ulusal Kongre yılıdır. Bu yıl PKK yoldaşlığının sonuna kadar güçlendiği yıl olacaktır. Tekrardan oturtulacaktır. Buna layık olmayanlar tamamen uzaklaşacaklardır. Yine Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu'nda çetecilik adına olumsuzluk, keyfiyet adına ne yapılmışsa düzelteceğiz. 1015 yıldır uzaklaşmışız. Halk Ordusu'nun gerçekliği temelinde teorik pratik boyutuyla bu yıl tekrardan derinlikli oluşturarak savaşımını, taktiğini düzelteceğiz. Bunlar başarılı olacaktır. Bunların başarılı olması dahilinde düşman ne kadar "Ben bunları daralttım, kontrol altındadırlar" dese de bunlar yalan olur. Tam tersine biz düşmanı daraltmışız, biz düşmanı kontrol altına almışız. Bunlar da sonuçta bizim için bir başarıdır.

Biz bu yılı böyle görüyoruz. Tarihimizde bu yılı kendimiz için böyle hazırladık. Büyük bir direnişle hazırladık. Bazı şehitlerin olması mümkündür. Sizden de şehit olabilir. Ben hepinizle konuşuyorum. Bu sahada bizim çalışmalarımıza yakınsınız. Daha önceki yıllarda da sizin yardımlarınız vardı. Sizin yaptığınız yardımlarla biz bu çalışmayı büyüttük. Bunun için size teşekkür ediyorum. Biz bu sahanın misafirleriyiz. Sadece bu sahanın misafirleri değil, bu sahadakilerin arkadaşlarıyız. Yine de bu misafirperverlik için, bu arkadaşlık için, bu sahanın önderine sonuna kadar birlikteyiz. Teşekkür ederiz.

 

 

 

 
   
   
 
    ygk_unur@hotmail.com