|
Partimizin Komutan, savaşçı ve tüm çalışanları,
Parti Merkez Okulunun değerli öğrencileri;

Partimiz PKK’nin 20. yaş yılı hepinize kutlu
olsun!
PKK’nin 20. yılında savaşta zafer, yaşamda
özgürlük rüzgarı, her zamankinden daha güçlü
esiyor.
Her alanda ve tüm görevlerde savaşan tüm
Partililer ve ARGK savaşçıları!
İnsanlığın temel değerlerinin olduğu kadar
ulusal ve toplumsal gerçekliğin neredeyse pamuk
ipliğine benzer zayıflıkları ortamında, son bir
umutla bugün bayrağı altında savaştığımız,
PKK’lileşmeye doğru adim attığımızda
düşündüğümüz sadece "eğer insan isek, eğer bunun
gerekli saygısına biraz sahip isek gerisi ne
olursa olsun bu adimi da attık ya" dercesine,
dün gibi hatırlıyorum ki biz bu adimi atmaya
cesaret etmiştik. Bugün bu adimin, ülkemizin en
güçlü savaş ve yaşam adimi olduğuna hiç kuşku
yok, bunu bütün düşman ve bütün dostlar biliyor.
Her yil ve hatta her ay bu gerçeği çözmeye
çalışıyorum: Neydik, ne olmak istiyoruz? Nereden
geldik nereye gidiyoruz? Yaşamın ve savaşımın
neresinden çıktık nereye doğru gidiyoruz’. Bin
defa da tekrarlansa, halen kendimize sormadan
nefes bile alıp veremediğimiz gerçekliğimiz bu.
Tabi ki cevaplarla kesinleşmeyinceye kadar ha
bire sorulacaktır. Adı bir parti ama tepeden
tırnağa yeni bir yaşam. Ve hatta yaşamdan da
öte; çoktan kaybedilmiş, gerekçesi kalmamış,
amacı kalmamış, gücü kuvveti kalmamış, anısı
bile belleklerden tamamen silinmiş halen "en
benim" diyenlerin bile onu gerçekleştirmek için
bir türlü gerekli kesin adımı atamadığı bir
ortamda bir umut savaşı söz konusudur, sürüp
gidiyor. Herkesin bir türküsü vardır, bizim de
türkümüz budur. Herkesin bir şarkısı bir ezgisi
vardır. O havaya kendini kaptırır yaşar gider,
bizim de türkümüzün adı böyledir ve giderek
süreklileşiyor, derinleşiyor, dinliyor,
dinletiyor, sürüp gidiyor. Trajik olduğu kadar
komik, acı olduğu kadar zevkli, yaşattığı kadar
bitiren bir yaşam türküsü oluyor.
Hemen en başta belirtilmeli ki, en eskinizden
en yenilerinize kadar ilgileriniz,
yaklaşımlarınız ve attığınız adımlar belli
ölçüde benim için de geçerlidir. Bu adımların
niteliğine ilişkin, nasılına ilişkin bazı şeyler
bilinse bile, gerekleri yerine getirilmekten çok
uzak ve bu uzaklık da ölüm oluyor, acı oluyor.
Yaşanmamışın yaşanmamışı olarak kişiliğinizde
gerçekleşiyor. Burada "suçlu sensin, odur"
demiyorum. Burada suçlu tarihin derinliklerinde
gizli, çoktan ölüp gitmiş. Suçlu gelecekte
gizli, pusuda saklı bekliyor geri kalanı da
vurmak için. Suçlu senin içinde, belki orada
seni vuruyor. Belki de en açıkta olan düşman en
kolay suçludur ve ondan kurtulmak mümkündür. Ama
kendini binbir kılıfla gizlemiş, her sözde ve
her davranışta kendisini hissettiren ve bitirten
düşmanla bahşetmek en zoru oluyor. Sizdeki
düşmanla bahşetmek en zoru oluyor. Bunlar
zayıflıktır, bunlar iradesizliktir, bunlar
anlayış keskinliğinden uzaklıktır, bunlar
atılması gereken adımdan uzaklıktır, bunlar
beklenmedik bir yerde kendini bitirmektir,
bunlar belki de anlayamadığınız, her adım
atışınızda başımıza bela olabilen sizlerden bir
parçadır.
Neden bu böyle? Bir toplum, bir halk, bir
insan ki; bir düşmanın sınırsız yalnız işgal,
ilhak, sömürgeleştirme değil, yalnız ülkesini ve
toplumsal gerçekliğini teslim alması da değil
bunun da çok ötesinde, herhangi bir köleleştirme
değil, bunun da çok ötesinde uygulamalarına sen
sonuna kadar, sadece zorla değil bir de gönülden
kendini kaptırırsan seni tanımlamak çok zor,
seni çözmek çok zor, seni insan kılmak çok zor.
Seni yaşatmak anlamlıca ve güzelce daha da zor.
İşte bu gerçekliğin neresindesiniz? Hiç kimse
iddia edemez ki "ben bundan az çok kendimi
kurtardım", değil, o kadar kolay değil
lanetlilik denilen olaydan kurtulmak. Tarihte
birçok insan grubunun başına gelen, belki de
çağımızda en katmerli bir biçimde bizim
başımızda, bizim yüreğimizde. Kasıp kavurarak
yok edip gidiyor, götürüyor. Bu savaş bir
anlamda, bunun kızgın etkisi altında bazı
hisleri ayaklandırmaktır, mümkünse
canlandırmaktır. Ölümcül bir hastalık halindeyse
de öldürmek, çünkü böyle inlemeli ve felçli
yaşamanın tıbben bile uygun görülmediği
anlaşılmalıdır.
PKK denilen olayı bu anlamda herhangi genel
bazı doğrulara göre bir siyasal parti, bir
ideolojik siyasi çizgi anlamında kendini yürüten
bir siyasal kuvvet, askeri bir kuvvet olarak
görmek çok yüzeysel bir yaklaşımdır. Belki de
bunlar işin biçim kısımları, koruyucu
kabuklardır. Öz çok daha belirleyici oluyor veya
öze ulaşmak öncelikli ve gerekli olandır.
Bırakalım öze ulaşmayı, bu kaba çizgi olayında
bile asgari doğrularda ısrar, anlam verme ile
çelişkileriniz çok açık, ölür müsünüz yaşar
mısınız bu çizgide, kesin değil. Kararınız ölüm
kararı mı, yaşam kararı mı? Bu da kesin değil.
Biz bir karar geliştirmek istedik baştan beri;
olacaksa bir yaşam, insanların onuruna göre
olmak, özgürce olmak ya da hiç olmamak. Bu
iddiamı, bu tezimi ben halen sürdürüyorum ve çok
iyi biliyorum ki bu benim için olduğu kadar, tüm
toplum ve hatta insanlığın temel ideallerine
göre davranmak isteyen herkes için olursa
olurdur. Olmazsa onuruyla, olmazsa asgari
gerekli olan şartlarıyla, varsın hiç olmasın.
PKK olayında karar böyledir.
PKK olayında karara ulaşmak sandığınızın aksine
öyle kolay değil, çoğunuzun gerçekleştirdiğini
söyleyemeyiz. Gerçek öze göre nasıl bir insana,
nasıl bir insan yaşamına dair karar sizde
verilmemiştir. Verilen yanlışlıklarla doludur
veya çok gevşektir. Kesinlikten uzaktır ve bu
PKK savaşımında her tür trajik, hiç beklenmedik
tüm kayıpların nedenidir. Eğer tarih
karşısındaki sorumluluğumuzla biraz gerekeni
yapmasaydık, bütün bu yetmezliklerinizin sizi
çok kısa bir sürede veya bir olası düşman
hamlesinde bile yerle bir ettiğine, hatta kendi
geriliklerinizin sınırlı bir etkisi altında sizi
her an bitirdiğine tanığız, bunu yaşıyorsunuz.
Peki ne olacak? PKK kararlılığı PKK’nin
gerçekliğine göre nasıl verilecek, bunu ortaya
koymaya çalışıyorum. Bu 20. yıl da esas
itibarıyla doğru bir PKK karar yılıdır. Bunun
için var mı sizin kendinize saygınız, var mı
ciddiyetiniz, var mı bir gücünüz, her şeyden
önce karar gücünüz? Çünkü bu karar en çetrefilli
bir siyasi karardır, en amansız bir savaş
kararıdır, en görkemli bir özgür yaşam
kararıdır. Sizde var mı bunlar? Tutarlı mısınız,
ikiyüzlülükten vazgeçmeye var mısınız, kendinizi
kandırmaktan vazgeçmeye var mısınız? Başarı
tarzına göre, güzel tarzına göre karara var
mısınız? Kendini kandırmadan ve gerçekten
"olacaksa yaşam bu karara göre olacak" diyecek
kadar emin misiniz? Bir şey daha belirtelim; bu
kararda zorlama olamaz, yalvarma hele hiç
olamaz. Bütün şehitler adına da and içiyoruz ki;
bu kararın yoğunca yaşadığınız bireycilikle, çok
küçük amaçlarla ve hele her adımda neredeyse bir
parçanın kaybedildiği gerçekliğinizle hiç mi hiç
bağlantısı olamaz. Bu kararı doğru tanımalı,
mümkünse doğru vermelisiniz. Bu kararda
aldanmak, aldatmak, herhalde daha sonraki bütün
kaybediş süreçlerinin esasıdır.
Sadece yanlış katılım, yanlış yaşamak değil,
daha tehlikelisi bu geçen yıllara sığdırıldı.
Bütün dürüst insanların, hatta o çocukların
hepsinin iyi niyetini ve hatta bütün savaşların
karşıt güçlerini de bir araya getirsek, bütün
tarihi bu temelde incelersek göreceğiz ki;
çözemeyeceğimiz, anlam veremeyeceğimiz
gariplikler, terslikler, yanlışlıklar,
ihanetler, komplolar inanılmaz düzeyde kendini
bu tarih içinde bir kez daha ortaya koyuyor. Bir
değil, bir yerde değil, binlerce, her yerde ve
hemen herkeste! Düşmanın bile çok özel
yöntemlerle geliştiremeyeceği, vuramayacağı bir
biçimde işi boşa çıkarma, kendi öz kararını boşa
çıkarma, sonuna kadar başarısızlığa yol açma
gibi tutumlar müthiş sergileniyor. Bu tarih
biraz da bunun tarihi oluyor. Halen her an
kendime soruyorum: Neden ve niçin? Nasıl böyle
oluyor? Bunlar kimdir? Ve hiç de bilimsel
değerlendirmelerden kendimi alıkoymak istemememe
rağmen, bütün üslubum bilimsellikle yürümesine
rağmen, artık "bunları doğuran gerçeklik"
diyorum "kahrolaydı". Burada bir ahlaki, bir
hissi söylemi geliştirmekten kendimi
alıkoyamıyorum. Çünkü siyasetle, askerlik bilimi
ile izah edemiyorsun. Bu kadar mı bu insanlar
yanlış doğdu, yanlış büyüdü diye çok sorduk son
dönemde. Bir insana kaybettirilir, bu kadar mı
kaybettirilir? Bir insan kendine karşı vicdansız
olur, bu kadar mı olur? Bir insan yanlış yapar,
bu kadar mı yapar? Bir insan doğrular karşısında
iddiasız olur, bu kadar mı olur? Sessiz olur, bu
kadar mı olur? Yılanlardan daha tehlikeli
yanlışlarla bu kadar mı yatılır, kalkılır?
Yaşamı tamamen tehdit eden bütün oldubittileri
nasıl kabul eder, sorup duruyorum. Keşke
suçlanacak kadar güçlü olsaydınız, keşke
yargılanacak kadar güçlü olsaydınız! O da yok.
Siyasi askeri açıdan sadece ağlanılacak
kişilikler, çoçukça olmaktan da öteye kendini
kandıran kişilikler ne kadar çıktı ve halen
yaşıyor. Bir şey daha soruyorum hep: Nerede
kaldı yiğitlik, nerede kaldı kesin anlayış
sahipleri, nerede hani "meydan bulsam da
savaşmak istiyorum" diyenler? Arıyorum bir tane
bulamıyorum. Burada umuttan mı kesileceğim?
Hayır.
Başından beri, çıkışımı hatırladığımda,
kimselere güvendiğim için değil güvenmediğim
için başladım kendimle; kabul ettiğim için değil
reddettiğim için başladım; dayanak bulduğum için
değil tek başına kaldığım için yine başladım ve
bunda ısrarlıyım, devam ediyorum. Bu umudun,
gerçeklik ne kadar ona ters de olsa; güzelliğin,
yine çirkinlik ne kadar yaygın olsa ve ona hiç
şans vermese de; doğrular, çoktan yitirilmiş,
yanlışlıklar diz boyu da olsa, "bütün bunlara
inat" dedim "olacak bu iş, adım atacağım".
Sorun, ilk günde olduğu gibi şimdi de benden
kaynaklanmıyor, sorun aslında sizden de
kaynaklanmıyor. Öyle bir tarih ve öyle bir günün
geçerli yaşamı ki, siz derken acaba kimsiniz,
herhangi bir özelliğiniz var mı diye kendime
soru soruyorum, "yüklenme bu çocuklara" diyorum.
Bunların herhangi ciddi bir özelliği yok,
verdiğim bazı doğrularla sadece iyi niyetlice
yürürler, o kadar. Yaratıcılıkmış, savaşçılığın
ustalığıymış, arama bu çocuklarda. Ve
arkasındaki halk gücü, onlar daha da derbeder,
onların kimliksizliği daha da gelişmiştir. Ama
buna rağmen bu konuşmamın da başlığı olarak
koydum savaşta zafer, yaşamda özgürlük her
zamankinden daha yakındır. Neden? Eğer Özgürlük
tanımı ve ona bağlanmak doğruca yapılmışsa,
herhalde bütün geri insanlık bir yana o tek
özgürlük kişiliği bir yana, kazanacak olan o
büyük özgürlük adına olandır. Buna inanıyorum.
Bunu şunun için söylüyorum: Muhtemelen sizin de
böyle özlemleriniz vardır, özgür olmak istemi.
Fakat bu bireycilikle kendinizi şaşırttığınız
gibi bir özgürlük değil. Aslında bütün
değerlendirmeler şunu gösteriyor ki; bu son
süreçlerde gelişen savaş imkanlarıyla, hatta
özgür yaşam imkanlarıyla yaptığınız karşılaşma
canına okumadır. Savaş ve özgürlük bağlantısını
tersine çevirmek, savaşta düşüş, özgürlükten
kopuş, savaştan kaçış, özgürlükten köleci
bireyciliğe dönüş veya o çok zor olan bazı
özgürlük imkanlarını çok kötü bir bireycilikle
tüketiş! Bu tarihi hatayı size göre belki bir
adım ileridir ama özgürlük savaşı söz konusu
olduğunda en tehlikeli dayatmayı büyük bir
gafletle yaşamaktan çekinmediniz. Var mıydı
sizde yürek, bunu kim size söyledi? Tabi ucu,
sınırı belli olmayan yerlerden ve sayısı belli
olmayan düşmanlardan siz yoruldunuz! Elinizden
başka ne gelebilir ki!
"Bir tek doğruya ben varım" bile demek,
gerçekten mumla arasan da bulamadığın bir
gerçeklik. Bundan hiç yılmıyorum. Bütün bu
dayatmaları, kendim için savaşın daha da tahrik
edilmesi olarak değerlendiriyorum. Burada
üzüldüğüm, acıdığım kendi savaş zorluklarım
değil, sizin talihsizlikleriniz, sizin zavallı
halleriniz, beklenmedik yerlerde ölümleriniz.
Hiçbir şey yapamamış, yirmisinde otuzunda, ona
üzülüyorum. "En kendimi yaşıyorum" dediğiniz
noktadaki yaşamamışlığınıza üzülüyorum. Bunu
aşmak istiyorum. Engel kim, biliyor musunuz? En
çok da aşmaya muhtaç olan ta kendiniz! Buna
rağmen neden savaşta zafer, yaşamda özgürlük
imkanı gelişmekten geri kalmıyor? Ne kadar
gaflet, ihanet olsa da, içten ve dıştan her
türlü boşa çıkarıcı dayatmalar eksik de olmasa,
bizim sistemde bizim savaş kaybetmez. Düşman ne
kadar vurdum da dese ve sizler ne kadar çok
yüzeysel olsanız, "daraldım, tıkandım" deseniz
de her şey bizim tarza göre çalışır. Umarım
düşman da, siz de aklınızı belki biraz başınıza
alırsınız, bizim savaşa siz hiçbir şey
yapamazsınız. Çünkü; derler ya "ilahlar böyle
buyurdu", bizde de savaş tanrısı bunu böyle
söylüyor. Ölen siz olacaksınız, kazanan savaş
olacak. Ölen sizin yaşamınız olacaktır, kazanan
özgür yaşam olacaktır. Bunu çok açık söylüyorum.
Kandırılan bizim savaş tarzımız değil, kendi ipe
sapa gelmez tutumlarınız, davranışlarınız
olacaktır.
Düşmanımız, birey olarak da bizi hiç bir zaman
anlamadı ve halen ne kadar anlamaya çalıştığı da
belli değil. Aynı sizler gibi, fakat yanlış.
Bana kaybettirmedi biliyorsunuz, kaybeden benden
daha fazla düşmanımdır ve biraz da yanlış
yaklaşımların sahibi Partililer, savaşçılardır.
Umarım anlayacaksınız. Bu şu anlama geliyor: Bu
işlerle oynanmaz, çokça içine gömüldüğünüz
sözüm ona duygulanmalarınız ve lakırdılarınızla
ne bu savaş verilir ne bu savaşa, bizim önderlik
ettiğimiz savaşa zarar verebilirsiniz. Kendinizi
de herhangi birşey yapamazsınız. Çokça o
vurguladığınız ne komutanı olursunuz, ne
savaşçısı, sadece kandırılanları olursunuz ki
düşmanla sadece yanlış bir diyalektik bağ
temelinde çarpışır, çarpışır sonunda
çözülürsünüz. Sizi çözerim, düşmanı çözerim,
olan da biraz budur. Bu ne anlama gelir?
Mümkünse doğrulara gelin, varsa kendinize belli
bir saygınlığınız doğrulara ulaşmakta cesur
olun. Vurguladım ya, yargılanmaya kendinizi tabi
tutacak bir gücünüz olacaksa iyi, ama en kötüsü
her bir doğrunun canına okumuşsunuz. Bir gücünüz
olsaydı da hesabını verebilseydiniz. Daha kötüsü
hesap veremeyecek kadar güçsüz, zavallı olmak.
Dikkat edin, fazla birşey istemiyoruz.
Yanlışlıklarınıza sahip çıkacak kadar güçlü,
hatta canımıza okuyacak kadar güçlü olsaydınız,
bu bile bir ileri adım olurdu. Bu da yok, işte,
bu sizin için çok acı olan bir yan oluyor. Neden
böyle oluyor? İşte yanlışlıklarda ısrar! Burada
hiç art niyet aramıyorum, "bunu çok kasıtlı
yapıyorsunuz" demiyorum. Vurguladım ya, bu,
düşmanın bin yıllardan beri oluşturduğu lanetli
toplumsal gerçekliğin aşılması, yaşamın bütün
gerekli olan vazgeçilmez gereklerinin artık tüm
yöntemlerle biraz kazanabilinmesi
sorunu.
Dedik savaşta zafer, yaşamda özgürlük imkanları
artıyor. Bunu anlamaya çalışın. Bununla biraz
kendinizi büyütmeye çalışın. Bu tek çıkar yol.
Belki sizin anladığınız dille, yani bütün o
tarih boyunca köle ordularının, padişah
ordularının, burjuva ordularının sert tarzını
biz size uygulamıyoruz. Uygulamayacağız. Ama bu
demek değildir ki tarzda şiddet yok, tarzda
yoğunluk yok, tarzda biçim yok. Fazlasıyla var.
Bu özgürlük temelinde, gönüllülük temelindedir.
Başka türlüsünü ideolojimiz gereği, yaratmak
istediğimiz dünyamız gereği yapmayız. Siz ne
kadar bunu kanıksasanız da, "biz vurulmadan
düzelmeyiz, dövülmesek düzelmeyiz" deseniz de
biz bunu insana yakıştırmayız. Bizim insanı ele
alış tarzımız bu beklentilere göre olamaz. Ama
siz diyeceksiniz ki "o zaman biz şımardıkça
şımaracağız", o zaman kaybederseniz. Bütün bu
imkanlar sadece büyük bir disiplin gücüne
ulaşmanız içindir, yoksa şımarmanız için değil.
Olgunlaşmak içindir, yoksa çocuklaşmak için
değil. Keskinleşmek içindir gevşemek için değil.
Doğruların egemenliği içindir, yanlışlarda
tırmanmak için değil. Alışagelmişsiniz, "ancak
biz sert baskılar ortamında kendimize çeki düzen
veririz, bu özgürlük ortamında da keyfiliği
sınır tanımaz biçimlere büründüreceğiz", işte
örneklerini görüyorsunuz. En eskisi, "en benim"
diyenlerin utanç verici durumları! Ben mi böyle
yapsınlar dedim? Hayır, onlar özgürlüğü yanlış
değerlendirdiler. Partinin yüce kutsal
emeklerini çok kötü bireyselleştirdiler ve şimdi
hiçbirisi hesap veremiyor. Kırk yaşına
gelmişler, kendilerini iki kelimeyle bile
savunacak durumda değiller. Bu çok acı bir
sonuçtur. Ve gittikçe, neredeyse birçoğunuz için
bir kader haline geliyor. İyi niyetlisi, olmadık
yerde son nefesini veriyor, kalanı da hesap
veremeyecek kadar zavallı, bir acınacak kişi
olarak karşımıza çıkıyor. Bu doğru mudur? Bu
arzulanır mıdır? Değilse, o zaman neden?
Bakın sizlerin hemen her şeyimizin en önde
gelen sorumlusu olarak söylüyorum, bir şeyleri
anlamalısınız! Kitapları anlayamıyorsanız,
halkların savaşını anlayamıyorsanız, dünyadan
bir şey anlayamıyorsanız, bizim bir yalın
hikayemiz var onu anlayın ve yaşamın bir
imkanını görün. Çünkü bu ülkede başka türlüsü
olmuyor, başka türlü bir yaprak kadar bile
esmeye düşman fırsat verdirmiyor. Hıyanetten
başka, gafletten başka, düşüşten başka hiçbir
şey yok. O halde bu hikayeyi öğrenin. Teoriden
anlayamıyorsanız, siyasetin dilinden de
anlamıyorsanız, halkların savaş deneyimlerinin
ifadesi olarak askerlik biliminden de
anlayamıyorsanız, ben size basit bir hikaye
sundum, kendi yaşam, savaş, mücadele
gerçekliğimi hikaye diliyle söylüyorum, onu
anlayın. Neden anlayamıyorsunuz, size onu da
söylemeliyim ki; anlayabilmek için insanda izan,
biraz gönül duyarlılığı gereklidir. Eğer gönül
çok şımartılmışsa, izan, anlayış diye bir şey
kalmamışsa ve her şeye boş vermeci, her şeye her
cümerc bir ilgisizlik altında yaklaşılıyorsa,
siz bir hikayeyi kırk defa da okusanız
anlayamazsınız. Ve bu yaşanıyor, ama çok
yanlış. Ne zaman anlama gücüne ulaşacaksınız
basit bir hikayeyi? Anlamazsanız ne olur?
Anlamazsanız hiçbir yere varamazsınız ve artık
eskisi kadar sizi bu Partiye, onun bu savaşımına
katmaya da ilgimiz olmuyor. Bu gidişe son vermek
istiyoruz, bu tarzınıza, bu yürüyüşe "dur" demek
istiyoruz. "Gidip şöyle böyle devrileceklerine
otursalar daha iyi olur" diyorum. Onu da
anlamaya çalışmıyor veya anlamamalıktan
geliyorsunuz. Ama görüyorsunuz, günlük olarak
hiç de yerinde olmayan şahadetleri, birçok
yürüyüşte birçok değerli insanın çarpılıp
gitmeleri. Bundan bireyin kendisi sorumlu.
"Savaş" diyorsunuz, silahı çoktan
omuzlamışsınız, peki nerede bunun gerekleri?
Nerede bunun sıradan bir hitabı? Sıradan doğru
bir toplantısı, sıradan bazı doğruları
birbirlerine dayatma nerede? Sürtüklük nedir,
düşkünlük nedir? İşte bu "nerede"ye cevap
olmamaktır. Siz yüzyıllardan kalma veya daha çok
düşmanın silikleştirmek için size verdiği bazı
şekillendirmelerle, bana göre çok kötü bir boya
fırçası gibi bazı kişilik özellikleriyle
yaşayabileceğinizi sanıyorsunuz. Olmaz, bu
söylediğiniz şeyler lakırdı cinsindendir.
Giydiğiniz elbiseler en kötü bir tiyatronun
kılık kıyafetinden farksızdır. Değil bu müthiş
savaşa göre öz kazanmak, biçim kazanmak; çok
komik bir tiyatronun değişik bir biçimi
oynanıyor. "Aşar mısınız, vazgeçer misiniz"
diyeceğim, örnekler beni biraz zorluyor.
"Yapabildiğin kadar konuş" diyorum, bunu
yapamıyor. "Konuşabildiğin kadar yap", bunu da
sağlayamıyor. "Yaklaşma, defol git! Yediğin
yaptığın yeter, bir köşeye çekil" onu da
yapamıyor. "En basit bir doğruya göre artık
şekil al, söz kazan", onu da yapamıyor. Bu ne
demektir? Bu, "ben tam bir belayım, tam bir
serseriyim" veya "bir çaresizim" demektir.
Benim gerçekliğim karşısında anlayışınıza biraz
daha başvurun. Böyle kalmak doğru mudur, mümkün
müdür? Hep bir gerçeği vurguladım, ben bu
kişilikten, bu dayatmadan anam da olsa on
yaşımda bağımı koparmışım. Bütün insanlardan bu
temelde kopmuşum. Sen geleceksin, büyük çizgi
adımlarını, örgüt adımlarını attıktan sonra bana
bu oyunları bir kez daha oynayacaksın. Her zaman
söylerim, toplumda ben bu tip lümpenlerden,
serserilerden kaçtım ve örgüt oluşturdum. Benim
örgüt oluşturmamın özünde bu yatar. Yani
yaşayabileceğim ortam herkesin bir evi var,
benim de evim örgüt ortamı. Şimdi bunun için de
yavuz hırsız misali "seni rahat bırakmayız"
diyor arkadaşlarımız, en üstten en alta kadar.
Evi kurduk büyük emekle kırk yıldır. Haydi siz
de içinde yaşayın, ama bırakın biz de yaşayalım!
Yok, "harabeye çevireceğiz". Yavuz hırsız misali
işte, "aldığın senin olsun" diyorum "bırak geri
kalanını biz kullanalım". "Yok" diyor "hepsini
alacağım". Evet, içinizde en gelişmiş olanların
yaptığı bundan farksızdır. Diğeri de evin
kölesi! Ya bu ev özgür olanların eviydi! Büyük
bir kısmı da hain, toplumdaki oyunun diğer bir
parçası. Köle! Her şeyi çalınıyor, her şeyin
canına okunuyor, ilgisi bile yok. İşte bu
temelde bu evden bizi kaçırtmak istiyorsunuz.
Bunun için orduyu geliştirmek istedik. "Haydi
'Parti evi' yetmiyor" dedim, "daha kızgın, daha
sert bir 'ordu evi', ordu yaşamı yapalım". Ordu
yaşamı. Orada sıradan bir hırsızlık değil, çalma
da değil, canına okuma gelişiyor. Çünkü orada
çalınan candır, yani can gider. Partide belki
örgüt gider, belki yetki gider, belki sorumluluk
gider, ama burada el attığın herşey cana mal
olur. Bu tabi daha da kıyameti koparmaya
götürüyor.
Bu, arkada düşmanın yüzyıllardan beri oynattığı
bir oyundur. Boyun eğdik mi? Hayır! Dediğiniz
gibi oluyor mu? Hayır! Kim hırpalandı? Daha çok
sizler! Kim daha çok kaptırıldı, kimin canına
okundu? Sizlerin! Onun için diyorum, acaba bu
oyuna herkesin, kiminin şu, kiminin bu düzeyde
yaşadığı bu oyuna son verir misiniz, canınız
ister mi son vermeyi? Devam ederseniz; çok açık,
artık bilmek gerekir ki bu oyunun baş rol
oyuncusu herhalde sizin küçük oyunlarınıza
düşemeyecek kadar tecrübelidir. Acaba bunu
anlayabilecek misiniz? Anlamazsanız ne olur?
Hemen kaybedersiniz. Bu bir korkutma değil, bu,
hep sizin aleyhinize olan duruma bir kumarı
düşünün zar attıkça hep kaybediyorsunuz tümüyle
kaybetmenize son vermeniz için. Bu PKK’deki,
savaştaki, ordudaki katılımınıza, oynamanıza
derinden bir tarz temelinde son verin. Umutlu
olun, doğrular var, doğruların başarısı var. Zor
da gelse size ısrar edin biraz.
Bizim toplumun bir özelliği var: Esasta
kaybettiği için, çok yoksullaştırıldığı için,
çok küçültüldüğü için bir balonlaşma tarzını
dener. Hiçbir doğrusu yoktur, der "en büyük
Allah’tır". Aslında orada bütün yalanları
gizliyor, hiç Allah’ı anlamayanın ta kendisidir
bu. En çok Allah’a inanışı söyler, ama inancı
hiç olmayanın bir numaralısıdır. "Nasılsın"
dersin, "iyiyim" der. Aslında hiç iyi olmayanın
birincisidir. Orada da büyük bir yalan var.
Kendisini herkesten daha güzel sayar, ama
dünyadaki çirkinlikte birincidir. Ve hep
böyledir, olmaması gerekende birincidir. Bu bir
abartma kişiliği, bu bir kendini kandırma
kişiliği. Yalnız toplumda olsaydı "çare
Partidir" diyorduk "zaten aşacağız". Şimdi en
tehlikelisi Parti içinde, daha da tehlikelisi
ordu içinde oluyor. Bütün günlük örnekler şunu
gösteriyor: Benim kırk yıllık emeğim yetmiyor.
Bir halkın, en yoksul bir halkın, gerçekten
dürüst olanın nesi varsa sunduğu yetmiyor.
Savaşta canını göz kırpmadan veren de yetmiyor.
Sahte komutanlıktan bahsediyorum. Bütün savaşta
yaptığı; Parti açısından zaten öncü olmaktan
çıkmış, hiçbir zaman partili olamamış,
komutanlıkta sözüm ona dikiş tutturmuş onda da
yanlış üstüne yanlış yapmış. Ve öyle ki bütün bu
saydığım değerlerin temelinde en başta bizim
yarattığımız fedakarlık, cesaret ruhu ve bin bir
inceliklerle geliştirdiğimiz bir Parti örgütü ve
o örgütün işte ulaştırdığı bazı savaşçılar bir
gelişmeye yol açıyorlar, bunlar diyor "işte
gördün mü her şeyi yaratan komutanı?". Şimdi
bütün komutanlarımız böyle. Savaşçıların canına
okumuş, bütün kazanma olanaklarının canına
okumuş, bir numaralı askeri komutan kesiliyor!
Neredeyse orada bir numara! Biraz insaf, kendi
emeğimi bir tarafa bırakıyorum, orada daha kanı
yerde olan savaşçı var. Onun, senin başarında
hiçbir değeri yok mu? Senin eline o silahı
veren, seni sen yapan bir yığın çaba var.
Onların hiç payı yok mu? "Hayır"! Yani bencillik
o kadar güçlü ki örneğini bulamıyoruz, tarihte
birçok ünlü komutandan hiç bahsetmek
istemiyorum. Karşımızda bir Kemalizm ve onun
önderi Mustafa Kemal vardır. Yaptıkları için
şunu söyler: "Aziz Türk Ulusu'nun sayesinde",
bütün kelimelerinde bu var. Bizim sahte komutana
bak şunu söyler: "Yaptığım bu en büyük çalışma,
benim sayemde"! Halk yok, Parti yok, Önderlik de
yok, varsa da en dalkavukça, yalancı tarzda.
Şimdi bunlar yeni bir hastalık. Abartmanın da
ötesinde, tam bir psikopatik özellik sürüp
gidiyor. Kanser hastalığı gibi. Tabi bununla bir
yere varılmaz; bir ordu ordu olmaz, savaşı da
zafer olmaz.
Çok çaba harcıyoruz, "yapma" diyoruz
"yanlışlıkların diz boyu", "kabul ediyorum" da
diyor "doğrudur hepsi yanlış, söylediklerim de
yalan", fakat iki saniye sonra yine o tutumda
ısrar! Ne yapacaksın bunu, ne yapacaksınız
bunları? Şimdi bu yıldönümü vesilesiyle daha
somut söylersek; 20. yıl demek, bir çocuk
doğarsa bile yirmi yaşına geldiğinde parti
kurabilir, ordu kurabilir, savaşı da zafere
götürebilir, öyle bir yaştır. İnsanlar için bu
böyle olduğu gibi, örgütler için de, ordular
için de bu böyledir. Yani bir savaşı, hele
çağdaş bir halk savaşını başarıya götürebilmek
için yirmi yıl fazladır. Örneğin Çin savaşına
bakın, yirmi yıldan azdır o büyük Çin halk
savaşı. Vietnam savaşına bakın, yirmi yıldan çok
azdır, on yıl içindedir hazırlanışı ve
sonuçlanışı. Türk milli kurtuluş savaşına bakın,
bir buçuk yıldır. Bütün Afrika’daki savaşlara
bakin, beş on yıldır. Küba’ya bakın, yine iki
yıldır. Bazıları bir ayaklanmayla kazanılmıştır.
Ekim devrimine bakın, bir iki ayaklanmayla
kazanılmıştır. I. Büyük dünya savaşı dört yıl
sürmüştür, II. Büyük dünya savaşı beş yıl
sürmüştür. Kaybeden kaybetmiştir, kazanan
kazanmıştır. Bir de kazanmayanlar vardır, bazı
kazanılmayan savaşlar vardır. Bunlar sürüncemede
kalan savaşlardır. İşte Filistin İsrail savaşı,
işte Güney Kürdistan’daki savaş çözümsüz,
sürüncemede kalan savaşlardır. Bunun gibi birçok
sürüncemede kalmış, denge durumunda veya düşmanı
tarafından yenilgiye uğratılmış savaşlar vardır.
Daha doğrusu hakli olanın, haksiz olanın
birbirlerine karşılarını ifade eden savaşlarda,
ister yenen adına, ister yenilen adına, süreci,
çağdaş anlamda bir yıldan yirmi yıla kadardır,
tarihte de sanırım ağırlıklı olarak bu
böyledir. Sürümcemede kalanların ise şöyle bir
özelliği vardır: Yenişemezler geri çekilirler
veya tıkanır, çürür öyle gider. Artik onun adi
da anılmaz olur. Şimdi bu gerçekler temelinde
kendi savaşımıza bir anlam verelim.
Bizim savaşın, PKK’nin resmi ilan edilişinin
bir öncesi de vardır. Benim savaşımımı
sorarsanız, ben kendimi tanıdığımdan beri siyasi
olarak savaştım. Yani en az kırk yıla kadar
giden bir mazisi vardır. Yalnız sizin resmen
tanıdığınıza veya PKK adi altında yapılanlara
bakarsak 25. yılına girişi var. Grup olarak bir
ideolojik savaş da savaştır. Ama derseniz
"resmen ilan edilmiş olarak", haydi 20. yılına
girdi dersek, şimdi bu savaşın aslında ya
kaybedilmesi gerekiyordu ya kazanılması! Neden
ne tam kaybettik ne tam kazandık? Kaybetmenin de
eli kulağındadır, kazanmanın da. Hangi nedenler
bunu bu hale getirdi? Çünkü bu tehlikeli bir
haldir. Yirmi yılın içinde mutlaka ya yenilerek
ya kazanılarak halledilmesi gereken bir olay,
şimdi kritik bir aşamada. En çarpıcı soru budur
şimdi. Bu soruya hiç olmazsa bu yirmi yılını
tecrübesine dayanarak doğru bir cevabi vermeniz
gerekir. Yenilgi adınaysa doğru vermeniz
gerekir, kazanma adınaysa da doğru vermeniz
gerekir. Uzatma olmaz, bütün savaş bilimine
terstir. O halde bunun tehlikesini anlamak kadar
şüphesiz biz kazanmaktan yana adımlar atacağız
kazanmanın bu ertelenmiş, bu gecikmiş halini
nasıl yakalayacağız? Bu çok önemli bir sorudur
ve cevabi veremezseniz bir savaş suçlusu olarak
ya Parti sizi yargılar, ya da düşman, zaten
günlük olarak düşman yargılıyor, vuruyor.
Kendinizi giderek savunma, hem düşman
karşısından hem Parti karşısında zorlaşıyor,
hatta imkansızlaşıyor. Buna bir çare bulmanız
gerekir. Sizi hiç kimse, hiçbir savaş adına,
hiçbir ordu adına bu halinizle taşıyamaz,
sizinle bir savaşı böyle yürütemez. Bu bir
kandırmaca, bu bir oyalama, bu bir aldatma
oyunu! Buna son vermekten bahsediyorum.
Eskilerinize de, yenilerinize de, tecrübesi
olana da, olmayana da yanlış olanı da doğru
olanı da buna dahil ediyorum bu biçimiyle bu
savaş sürdürülemez diyorum. Diyebilirsiniz “peki
sen nasıl şimdiye kadar sabrettin, son sınırlara
kadar böyle sabrı gelip dayattın?". Bunun
nedenleri var: En başta bazıları tecrübe
kazansın, işte çok yeni olanlar bir iki adımı
öğrensinler diye. Daha da önemlisi mevzileri
geliştirelim kazanabilmek için; bazı olanakları
devreye sokalım, iç dış olanakları; yine hep
ihtiyaç deniliyor, bazı lojistik ihtiyaçlarını,
bazı araç gereç ihtiyaçlarını da, bir savaş
için, en azından halk savaşımımız için yeterli
olabilecek kadar hazırlayalım; eğitim
yetersizliği, onu da geliştirelim dedik ve
hepsini yaptık.
Kıyaslıyorum tarihte, "en benim" diyen bir Çin
ulusu milyara varan bir ulus, Mao’nun yaptığı
elli kişilik bir grubu bile eğitmeden savaşa
girmedir. Ho Chi Minh’e bakıyorsun, yaptığı,
otuz kişiden fazla olmayan bir grubu, o da derme
çatma bir sayfalık bir talimatla ve birkaç eski
mavzerle yola çıkarmak. Lenin’e bakıyorsun,
doğru dürüst beş on kişiyi birkaç seminerlikle
hazırlayıp Rusya’ya göndermedir. Bize
bakıyoruz; yalnız benim bizzat ilgilendiğim bir
alan çalışmasında, otuz bini aşkın insanı en
kapsamlı teorik ideolojik, pratik eğitimlerle
birlikte ve sağ selamet en görkemli halk
savaşının verileceği bir dağa bir mevzilenmeye,
bir üslenmeye gönderiyoruz, bir bakıyoruz ki
adamımız gitmiş orayı da mahvetmiş. Otuz bin
kişinin hiç arttırmasanız sayısını, yalnız bunu
gerilla tarzına göre korumayı bilirseniz,
yeterlidir bir zafer için. Bir tane bile ilave
etmelerine gerek yok. Hepsi tepeden tırnağa
kadar donanımlıydı, dağlara da sağlam
ulaşmışlardı, halk ilişkileri fazlasıyla
yeterliydi. Dış irtibatları hep sağlam idi. Ama
bugün çok özel yöntemler olmasa, tek birisini
bile sağlam bırakmayacak kadar geriletiyorlar.
Bunda suçu biz hiç düşmanda arayamayız.
Düşmandır, onun işi vurmaktır zaten, yüzde beş
bağlanabilir. Ama bakın yüzde doksan beş, bu
savaşla oynayan ve bunu giderek tehlikeli bir
alışkanlık haline getiren, komutasından
savaşçısına kadar kendiniz oluyorsunuz.
Savaş her zaman soylu meslek diye tarif
edilir, tarihte de öyledir. Roma’ya bakın, bütün
Ortaçağ'a bakın en gururlu, en soylu, en yüce,
en kendini özgür kılmak isteyenlerin benimsediği
bir sanattır. Kölelerin sanatı savaş olamaz,
kölelerin sanatı köleliktir, her türlü basit
hizmet işlerinde çalışmaktır. Demek ki, sizin
soylular sanatına yanlış katılımınız var, bu
sanatı hiç anlamıyorsunuz. Onun için bu duruma
gelindi. Siz birer kölesiniz bu savaşta, bir
özgürlük savaşçısı değilsiniz. Onun için bu
daralma, büzülme ve kendinizi tasfiyeye doğru
gidiyorsunuz. Tarih bütünüyle şunu hep söylüyor:
"Bu kadar büyük savaşçılar" diyor "acaba para
için mi bu savaşı yaptılar?". Her ne kadar maddi
bir teşvik varsa da, bütün ünlü komutanların
yaşamında bir soyluluk, yani "ben büyük
başaracağım" duygusu esasta rol oynuyor bu büyük
savaşların, orduların pratiğinde. Yoksa "sana
bir paralık maaş bağlayacağım" denilenler
aslında ordunun azap askerleridir veya ölüme
atılanlardır. Onlar savaşın asıl iradesi
değildir. Savaşın asıl iradesi, "mutlak
başaracağım" biçiminde keskin bir iradeye sahip
olanın kendisidir. Bu sanırım fazla gelişmemiş
sizde.
Şimdi bir kez daha soralım: Peki bu yirmi yılda
en az bir saha çalışması olarak otuz bin
katılmış iken, ki bir o kadarı da çeşitli
alanlardan geldi. Neden bunları derleyemediniz?
Neden sağlam bir halk ordusuna dönüştüremediniz
ve çok önemli bazı zaferleri sığdıramadınız?
Dikkat edin, yozlaşmış taciz eylemlerinden öteye
gitmiyor bizim savaşçılığımız. Düşman,
hatırlıyorum ilk adım attığımızda "bu dağlarda"
diyordu "bunların bir tane gerillası bizim bin
askere bedeldir". İlk günler böyle anlaşılıyordu
ve düşman büyük bir panik içindeydi. Şimdi
düşman bizim gerillayı çözmüş, kedinin fareyi
araması gibi "şu dağın şu taşın altında" diyor
"arayıp bulacağım". Bundan kim sorumlu? Kendini
bir aslan değil de bir fare durumuna getirmekten
kim sorumlu? İşte yanlış katılımlarınız, yanlış
yaşam kararı, yanlış parti kararı sizleri bu
duruma getiriyor. İyi niyetinize bir şey
demiyorum, o hiçbir şeydir. Bu bir sanattır ve
vurguladığım gibi "önce ben bu savaşı
kazanacağım" diyeceksiniz, er meydanına bunun
için iniliyor. İşte giderek geliştirdiğimiz bir
sorgu pratiğimiz var, şimdi gerillayı
sorguluyoruz. Bakıyorum ki,
çoktan, tek bir gerilla kararının ve onun
tarzının uygulanmaması için bir çete anlayışı
türemiş, vurmuş götürmüş. Kaç kişidirler,
kimlerden ve nasıl oluşuyorlar, nerede ne
yapmışlar, suçlarının defterini de tutamıyorsun
çünkü defterlere sığmaz. Bir de her şeyi
neredeyse bir suç pratiği gibi, araştırmakla da
tükenmez. Ve sizler bunun çözümsüz bırakılmış
gerillası oluyorsunuz. Bu benden daha çok sizi
ilgilendirmiyor mu? Bunu çözmek, sizin, sıradan
da olsa kendinize saygınızın bir gereği değil
midir? Benden ne istiyorsunuz?
Asgari savaş yasalarına, bir çizgiye anlam
vermeyeceksiniz, halen etrafımda
dolanacaksınız.. Ben buna ne ad veriyorum artık?
Bunlar bela takımı, bunlar ya çaresizler olarak
ya da kontralar olarak beni kandırmaya
geliyorlar. Öğrenmemekte ısrar ederseniz bu
böyledir. Ben kendimi günlük olarak
yorumluyorum, biraz bizden doğru öğrenilse. Bana
da bir dağ verin, eğer ben sizin gibi yaptıysam
istediğiniz cezayı verebilirsiniz. Bana "çok az
bir imkanla işe başla" deyin, eğer ben sizin
gibi o işi, o imkanları tükettiysem, onları
tanınmaz hale getirdiysem kellemi koparın! Ve
hiç bunları sormaya da gerek yok. Ben bu alana
sıfırdan başladım, ne bir ilişkim vardı, ne bir
dostum vardı, ne bir kuruş param vardı. Bir
Allah misafiri biçiminde geldim ve hepinizin
yükünü, hepinizin kördüğümlerini burada
kaldırdım ve çözdüm. Herkese her şeyi verdim.
Babanızdan alıp vermedim, sülalenizden alıp
vermedim. Herhangi bir dosttan da alıp vermedim.
Buldum buluşturdum verdim, bu çok açık. Peki
size ne oluyor? Burada mezar kadar yatacak yerim
yoktu başlarken, bakın şimdi hepinizi
yatırabiliyoruz, hepinizi eğitebiliyoruz,
yedirip içirebiliyoruz ve gelen herkese
istediğinden fazlasını da veriyoruz. Peki en
sağlam alanlarda isteyene siyasi alan, isteyene
kitlesel alan, isteyene şahından bir coğrafya
parçası zapt u rast altına alınamaz bir gerilla
mangasıyla bir olayı bile boşa çıkarabilecek
sınırsız alanlarda peki neden yapamadınız?
Kitleyi bozuyorsunuz, örgütü zorluyorsunuz,
dağda barınamaz hale getiriyorsunuz. Burada bir
yanlışlık var, burada bir kendini tanımama var,
burada işin gerekleriyle uzaktan yakından
alakalı olmamak var, burada bir gaflet var.
O halde yapılması gereken nedir? Varsa içinizde
"ben saygılıyım, ben savaş soyluluğuna bağlıyım,
ben soylu bir sanat olarak bu sanata kendimi
veriyorum. Bu bir halk savaşı sanat,
egemenlerin, sömürücülerin savaşından,
ordusundan daha değerlidir. Bunun derin
bilinciyle, büyük duygularıyla işin içindeyim"
diyen varsa, o zaman gidin pisliğinizi
temizleyin. Gidin bu "olmaz"ları, onun altındaki
tüm nedenleri kaldırın, yoksa yaklaşmayın.
Sonuna kadar öğrenmenize "evet" diyorum. Onun
için dikkat edin hiç kimseye, gerekli eğitimden
geçirmeden "bir adım at" denilmiyor. Esasta
ayakta durabilecek kritik alanları
araştırıyoruz, bunların hepsi hallediliyor. Siz
gerisini boşa çıkarıyorsunuz. Nasıl? "İşte bir
günlük de olsa paşa gibi yaşasam ne mutlu bana,
bu günü de kurtardıysam yine ne mutlu bana".
Savaş böyle olmaz! Bu psikolojiyle, sözüm ona bu
bir günü kurtarmayla hiçbir halk savaşı
verilmez. Halk savaşının ufkundan kendinizi
yoksun bırakmışsınız ve bu derin lümpenizm, boş
vermişlik burada da kendini gösteriyor. Bu çok
kötü, bunu değil böyle bir gün yaşamak bununla
nefes alıp vermek bile suç. Şimdi ben fazla
açmak istemiyorum.
"Bizim halk savaşımız" deyip, biraz durup
düşünmek lazım. Bu halk savaşı ki son umut
savaşı, insanlığın en lanetlisi olmaktan
kurtulma savaşı. Sizde hiç iman yok mu, sizde
bir halka hiç saygı yok mu? Sizde hiç onurlu bir
yaşama saygı yok mu? Eğer "var" diyorsanız, o
zaman bu savaşımın bazı temel yasaları var, en
azından böyle ucuz kaybedilmemesi gereği var.
Peki bu kendini öldürmek ve yanı başındakini
öldürmekle kazanılabilinir mi? Kuralları
bozmakla, bilmem kendini feriştah kılmakla olur
mu? Bu, anı anına kendini geliştirmek, düşmanı
yenmekle olur, her düzeyde yenmekle olur değil
mi? Bunları akıl edemeyecek kadar zırdeli
misiniz? O zaman bunların genelde soylulukta,
halk savaşımımızda da, tek umut savaşımında da
yeri ne? "Ben serseriydim, lümpendim, ben bir
düşkündüm geldim, oynamaya geldim. Toplumda
dikiş tutturamadım, toplumda yüz bulamadım,
PKK’de insana saygı var, burada işte
namussuzluğumu gizlemeye geldim", hayır bu
olmaz! "Düşkündüm, zavallıydım, kahraman
kesilmeye geldim, güzel olmaya geldim". Böyle
laflarla bu olmaz. Buralarda bu yöntemlerle
istediğinize ulaşamazsınız.
Bu kandırmacıyı bırakacaksınız, ilk işlerden
birisi odur. Şimdi "çok uzlaştık" diyorsunuz,
"yanlışlarla uzlaştık, bastırdık çok şeyi"
diyorsunuz, bu iş yanlışlarla uzlaşmayı ve
safları bastırmayla halledilemez. Kimi
bastırıyorsun? Senin insanı geliştirmekten başka
bir görevin var mı? Senin bir işi çözmekten
başka bir işin var mı? Senin bir işi doğru
yapmaktan başka bir işin var mı? Bastırma
düşmanın işi. Yine uzlaşma diyorsunuz, neyin
uzlaşması? Yanlışlarla. Yanlışlıklar bizde
yılandan daha tehlikeli. Yılan bir kişiyi
ısırır. Senin yaptığın uzlaşma yüz kişiyi
düşürür. Neyle uzlaşıyorsun, karşılığı ne
oluyor?"Düşünememiştim"! Hayvan adam, hayvan da
demeyeceğim daha kötü, bu tip bir yaklaşım en
değerli varlıkları bir çırpıda elinden alıyor.
Uzlaşamazsın! Doğrular hakimiyet ister, doğrular
adına ölümcül çaba ister. Bizdeki doğrular, halk
savaşı doğruları, yaşam doğrularıdır. Ölüm kalım
doğrularıdır. İnsanın sonuna kadar yüreğini,
dilini koyacağı, adından önce belleyeceği
gerçeklerdir. Sen kimi kandırıyorsun? Ne zamana
kadar kandırılacaksın, kandıracaksın? Bunları
çözmeniz gerekiyor.
Demek ilk adımda bile doğrulara sonuna kadar
kesin bağlanma ve uygulama, onun dili ve onun
eylemi; yanlışlıklara sonuna kadar karşı çıkma,
onun da dili ve eylemi; örgüt dili ve eylemi bir
an bile ertelenemez. Ben burada savaş tarihimizi
bir kez daha dile getirmek istemiyorum, çok
işledik, ama büyük bir inatla siz anlamamakta
öyle ısrar ediyorsunuz ki dedim ya, yirmi yılda
kazanılması gerekeni kazanmaya zaten hiç gerek
yok demek kadar veya bu bir şanstır olursa iyi
olur, ama daha çok kendinizi yatırdığınız o
kaybetmeye, tarihi kaybetmeye gün sayıyorsunuz.
Çoklarının gözünde okunuyor: "Bu adamda da bu
tedbir, bu çare bitse de kurtulsak bu savaştan"
diyorsunuz. Çoğunun yaşam düşü böyle, bunu
seziyorum, gözlerinizden okuyorum. Bütün
hareketleriniz bunu çağrıştırıyor. Düşmanın da
son marjinalleştirme teorileriyle beklentisi bu.
O size bakıyor, siz ona bakıp "işte savaştık,
namusu da kurtardık, daha fazlası bize göre
değil", bunu bütün itirafçılar da söylemişti.
Çok iyi hatırlıyorum bu Parti tarihinde, ama
kursaklarında kalacaktır.
Benim de kendime göre bir sözüm var, halk sözüm
var, doğrulara bağlılık sözüm var. Bir kendime
saygınlığım var, bir yaşama benim bağlılığım
var. Böylesine bir yenilgiye kulak kabartmış
olanları boşa çıkartmak benim en amansız
olacağım bir saha. Onlar geberecek! "Bitse de
kurtulsak" diyenler, "fırsatı bulsak da bir gün
paşa gibi yaşasak" veya "on tanesini
kaybettiririm, ama ben bir gün yaşarım" diyenler
için, ben onlar için yaşayacağım, onların canına
okumak için! Onlara karşı savaşmıyor muyum?
Savaşıyorum. Onlar az mı darbeleniyorlar? Hayır,
ama çok silikler. Bukalemun gibiler, kırkayak
gibiler, bir yerden vuruyorsun ertesi gün
yeniden türüyor, ama ölümcül darbeyi de onlara
hazırlayacağız. Yaşamı yenilgide gören, yaşamı
gerillayı tasfiyede görenler için; yaşamı, bu
kutsal son umut savaşı, son insan olma
savaşımımızı, kendi bu iğrenç, basit yaşam
güdülerine bağlayanlar için amansız olacağım.
Sadece yemin içiyorum demiyorum, yıl sözümü
veriyorum demiyorum; iliklerime kadar, hatta
hücrelerime kadar bunları boşa çıkarmaya
kesiliyorum. Ben çok lümpen, çok güdü
düşkünlerini tanıdım. Kendimi de iyi tanıyorum,
bir Tanrı kadar. Yaşatmayacağım! En ağa baba
emperyalistler "tedbir aldık" diyorlar. Kanunlar
çıkarmışlar "koruyacağız" diye, onlar da laftır,
koruyamadıkları ortaya çıkmıştır.
20. yılın beklentisi ucuz bir yenilgi olamaz.
Saflarımızda günlük tartışılıyormuş; "yetmiyor
mu bu kadar savaş, ne zaman yaşayacağız?"
Şerefsiz adam söz böyle mi olur? Yirmi yıl
değil, iki yüz yıl da savaşsan, kazanmaktan ne
haber? Soru budur. Kaldı ki sen savaştın mı, sen
savaşın canına mı okudun? Sen savaştan bir şey
anlıyor musun? Sen savaş için bir şey yaptın mı?
Bitsin de yaşayacakmış, savaşmış da sıra
yaşamaya gelmiş! Açık söyleyeyim, belki
safsınız, gafilsiniz, ama bu kelimenin teki bile
anında kurşuna dizilmeye yeterdir halk
savaşlarında. Ama burada sefalet kol geziyor,
ama burada düşkünler kol geziyor, burada savaş
suçluları kol geziyor, burada umutsuzluk kol
geziyor, burada yenilgi ruhunu her şeyine
bulaştıranlar kol geziyor. Ben bunu da
tanıyorum. Bütün bunları müthiş bana
dayatıyorsunuz, herkes dayatıyor. Bazıları
amansız savaşarak karşımızda, bazıları sizin
gibi ince verem ağrıları biçiminde,
yutmayacağım. Delikanlı taleplerinizi kırmak
istemiyorum, ama bu bana sökmez. Ben böyle
yaşamla, böyle toplumla, göbek bağımı anamla, on
yaşımdan beri kestim. Sütten kesildim, göbek
bağımdan kesildim ve kendimi o zaman tek
büyüttüm. Bu kadar bağımsız, bu kadar özgücüme
güvenliyim. Neyinize güveneyim beni
kandıracaksanız? Bu duygularınızla beni
yıldıracaksınız.
Sizi öldürmüyorsam, bunun tek gerekçesi, belki
de suçun cezasını bir şeyler vererek ödettirmek
içindir. Yoksa size taviz vermek için sizi
yaşatmıyorum. Öldürsem borç geride kalır,
öldürülmüyorsanız, çalıştırıp borcu ödetmek
içindir. Başka hiçbir gerekçeyle yaşatmadığımı
bilmek zorundasınız. Bu benim babamın borcu
değil, bu sizin tarih borcunuz, şeref borcunuz,
halk borcunuz, şehitlere borcunuz, onların
istediği borç bu borçtur. Sizden kimse kazanma
istemiyor, bu kadar kazandınız, size "borcunuzu
ödeyin" diyoruz. Ya böyle şeklen insan gibi
dolaşmayacaksınız ya da dolaşma hakkını
kendinizde görüyorsanız önce borcunuzu ödeyin.
İnsanlık borcunu ödedin mi, vatan borcunu ödedin
mi, özgürlük borcunu ödedin mi? Niye
dolaşıyorsun o zaman utanmaz adam, sefil adam!
Gırtlağına kadar borca batmış olan sıradan bir
halk insanı bile olsa köyde dolaşabilir mi,
intihar eder; iflas etmiş iş adamları da intihar
ederler, kural budur. Yok eğer ayıların
oynatılmasını yaşam sanıyorsanız o ayrı, ama biz
böyle yaşamayacağız, bir diğer sözümüz de böyle
yaşatmayacağız. Savaşımızın diğer bir zafer
tarzı da budur. Yani öyle ki insanca zaferi
kazanmadan ölmek de şereftir, ayılar gibi
yaşamaktansa ölmek büyük bir zaferdir, büyük bir
mutluluktur. Onun için PKK’nin savaş
diyalektiğinde iki şey söylenir: Savaştın
başardın yaşayabilirsin; savaştın başarmadın
öldün, şerefli ölürsün. Bunun üçüncü orta yolu
yoktur.
Peki yirmi yılın eşiğinde yenilgiye kulak
kabartanlar kimlerdir? Size çok kısaca yalın bir
çizgi halinde bunu da vereceğim. Umarım anlar ve
bir takım sonuçları kendiniz için çıkarırsınız.
Son dönem yoğunlaşmalarımız, özellikle savaşın
temel gücü olarak ordu içinde, ordulaşma
faaliyetlerimizde ayan beyan gelişen çeteleşme
üzerine. Çok karmaşık, çok ince çok kaba tarzlı
baştan günümüze kadar, bilinçli veya
kendiliğinden, iyi veya kötü niyetli, komplo,
darbe türünden tutalım her tür karşı devrimci
yaşam tarzlarına kadar yöntemlerle, bu işi en
son yaygınca işte saflarda da tartışıldığı
kadarıyla "savaş buraya kadardır, biz yaşamak
istiyoruz" biçimiyle kendilerini ele verme
biçiminde suçüstü göstermişlerdir veya
yakalanmışlardır. Şimdi bunun hikayesini size
çok kısaca anlatayım.
15 Ağustos atilimi gerçekten tarih başlatan
bir atilimdi. Her ne kadar istediğimiz gibi
kapsamda adim atılmasa da, esas itibarıyla bu
adimi özenle hazırladık. Uzun bir Orta doğu saha
çalışması sonucunda ve kesinlikle çok önemli bir
başarı için ne gerekiyorsa bir kaç önemli yıla
sığdırarak, bu adımı atabilecek düzeye geldik.
En az üç yüz kişiyi ideolojik moral düzeyden
tutalım, tepeden tırnağa teknikle donanıma kadar
ve sağlıklı yol yöntemlerle, adim adım çok
tarihi bir aşamayı başlatacak üs alanlarına
kadar da taşıdık. Çok az bir kayıpla bunlar
gerçekleşti. Hazırlık babında da en az bir
yıldan fazla süre bu grupların önünde vardı. Bir
şeyi eksikti; halk savaşımıza çok dahice olmasa
da, sıradan da olsa, gönül yatıracak ve beynini
katık edecek pratik bir komutaya ihtiyaç vardı,
böyle bir boşluk vardı. Bu üç yüz kişi içinde
onlarca kişi bu komutayı sağlayabilirdi, ama
işte başlangıçta çok küçük diye ciddiye
almadığımız noksanlıklar ve kişilik yapımıza
damgasını vuran laubalilik, "önemli değildir"
dediğimiz hususlar, daha o günlerden birike,
birike bugünlere geldi. Bir de işin içinde çizgi
düzeyinde sorumlu olanların, Parti'nin en üst
pratik Merkezi sorumlusu olarak gerekeni yerine
getirmek durumunda olanların, halen çok derin
olan, yanılgıdan da öteye izah etmekte son
derece güçlük çektiğimiz, bir hazırlığı
anlayamama, anlar gibi gözüküp anlayamama
durumları. Bir de kendinden başlatmak hastalığı!
Orta doğuda bir saha çalışması mı yapılmış, bir
zafer kadrosu mu oluşturulmuş, onu lafta kabul
edip pratikte ise tamamen emeğimizle, özel
tedbirlerimizle hazırladığımız kadroya
ulaştırıldığı yerde, "bir de ben burada yapayım"
yaklaşımı. Yani var olanı inkar etmek ve çok
ilginç, bu var olanı çok dogmatik mi desem hala
izah edilmeye muhtaç nedenlerle "hele savaşa var
mısınız, yok musunuz" tartışmasına itmek, "hele
ne zaman ülkeye giriş yapacağız", ülkenin içine
girilmiş yüzlerce savaşçıyla, "hele karar
verecek miyiz savaşa, vermeyecek miyiz"! Böyle
sağa çeken karmaşıklığa iten ve böylece komutayı
başlarken felç eden, kendiliğindenliğe bırakan
bir zihniyet. En basitinden çizgi açısından
dogmatizm hastalığı, bu işi çok tehlikeli bir
noktaya getirmiştir. Bir müdahaleyi
hatırlıyorum, "yapmazsan bilmem sülalene ne
yapılır, yeter bu işlerle böyle oynanmaz"
sonucuna kadar gittiğimi hatırlıyorum.
İstemeyerek de olsa, birliklerimizin savaş
kapasitesinin onda biri kadar da olsa ve belki
de çok daha teknik olarak da çarpıcı
olunabilecek, sonuç alınabilecek bir eylem 15
Ağustos sabahı sınırlı ve zayıfça başladı.
Taktik önderlik aslında "yarın ne olacak"
sorusunu bile kendisine sormuyor. Adımı attık,
artık başa ne gelir, belki de bunu da duymayacak
kadar bir savaş sorumluluğundan uzak, hatta
savaşa var olup olmadığı, neyin içine girip
girmediğini doğru dürüst değerlendiremeyecek
kadar kendiliğinden, bu kısa sürede
anlaşılmıştır. Biz bu zihniyete, buna rağmen bir
şey demedik. Çeşitli kişilikler hiç adlarını
vermeye fazla gerek yok, çokları zaten
kendileriyle birlikte tasfiye olup gitmişlerdir,
bazıları halen vardır ve derinleştiriyorlar
sadece bu anlayışları. En acısı da bu işi çok
iyi yapabilecek, çok değerli militanlar
rollerine sahip çıkamadıkları için, onlar da
kendi kendilerini ağırlıklı olarak tasfiye
edebildiler. Daha bir yıl geçmeden, kendini
sorumlu tutması gereken anlayış, "artık yeni bir
12 Eylül’le karşı karşıyayız, bir kez daha geri
çekilme" diyor, geri çekilme de öyle derlenip
toparlanmak için değil "bu iş bu gerilla
taktiğiyle olmaz" biçiminde. Nasıl ki
Türkiye’de çözülmüş, artik siyaset olmaktan
çıkmış, göçmenlik koşullarında bile kendini
yaşatamayacak kadar adi var kendisi olmayan
gruplar haline gelinmişse, "bize de düşen böyle
bir durumdur" diyor, belki açık söylemiyor ama
hal hareketleriyle tamamen dayattıkları bu.
Biz bilindiği üzere '86’yı sadece bu dayatmayı
boşa çıkarmak için, büyük bir sabırla hazırladık
ve 3. kongre denilen olay çözümlemeleri
geliştirdik. Orada esas itibarıyla çözümlenen,
gerilla tarzını boşa çıkarmak isteyen kişilikti,
tarihin o özgürlük adımının "başarılamaz"
denilen iradesiydi. Onu çözdük ve gerillada
ısrar, tarihin bu savaşla ilerletilebileceğine
dair kararlılık bir adım daha ilerletildi. Bize
dayatılan "bundan daha fazlası olmaz, başka bir
yol bul" idi. Çözdük, karar verdik, daha fazla
yükleneceğiz. Bilindiği üzere '87'88’leri hem
nicel, hem nitel olarak daha iyi hazırlanmış bir
yıla, hatta belki de bini aşan gerilla
çalışmalarıyla karşılık verdik. Ve halkın
bitmeyen desteği daha gelişme gösterdi.
Özellikle değerli militanımız Mahsum Korkmaz (Agit)’ın
anısına gerilla birliklerini daha fazla
yaygınlaştıracağız kararını vererek anıya
bağlılık gereğini gerçekleştirmiştik. Yalnız o
şahadetin daha bir yılı bile geçmeden, artık
bizim için nasılı bilmek de pek mümkün değil ama
çözümlendiğinde, gerçek PKK militanlığının o
şahadetle birlikte özellikle gerilla çizgisinde
tasfiye edilmesini ve bunun yerine bir çete
anlayışının çok özgün ve yaygın çabalarının
devreye sokulduğunu görüyoruz. PKK tarihinde
çokça işlenmiştir bir Hogırlaşma rüzgarı vardı;
çoluk çocuk demeden, hiç de Partimizin
geleneğinde olmayan, hiçbir kararının olmadığı
suçsuz bir sürü insanın öldürülmesi. Ben
kaygılanmıştım, önce "olmaz" demiştim "bunu
kontrgerillacılar yapıyor", sonra bir baktım ki
bizim birlikler tarafından yapılmış. Bunun
manevi sorumluluğunun altından kalkmak için
büyük bir azap içindeydim ve düzeltmek için de
büyük bir çabaya girişmiştik. Ama bu yöntem
bırakılmadı, kendilerine ekmek, su verenleri
bile katletmişler, hatta oldukça hizmete yatkın,
bu Jirki aşiretinden tutalım ki en olumsuz
aşiret diğerlerine kadar. Sırf "beyim" demiş
"sana şunu getirmedim, ama şunu getirdim, sana
şöyle yararlı olmadım ama böyle yararlı oldum",
yani yararlılıkta bile insanların yarıştığı bir
dönemi bunlar suçlandırmak için yeterli
görüyorlar ve vuruyorlar. 12 yaşındaki çocukları
kaçırıyorlar, hiçbir askerlik yasasında bu
yoktur. Onları kaçırırken, dalga, dalga gelen
üniversite gençliği başta olmak üzere birçok
kişiyi "metropol çocuğu" adı altında
cezalandırıyorlar.
Giderek "iktidarı köylüler ele geçirdi" adı
altında hırsızlıkla, çapulculukla, cinayet
işlemekle kendini doyurmuş, en adi bir şakilikle
aslında gününü gün etmiş tutum ve davranışları
'87 sonları, '88 başlarında önemli oranda bizim
askeri çizgimize egemen kıldıklarını görüyoruz,
soruşturulması gereken bir durumdur.
Toplantıları var, biz buna üçlü dörtlü çete de
diyebiliriz. "Hiç mi Parti militanları yok"
diyeceksiniz, var ama tabi görevlere sahip
çıkılanamazsa, dünün yol keseni belki birkaç
kuruş para için veya bir günü kurtarmak için
insan vurur. Burada PKK’nin dev gibi değerleri
var buna göz koyduktan sonra, bizim bu zavallı
aydını, zavallı militanı bir çırpıda
götürebilirler, zaten diyor "çatışma süsü
vererek götürebilirsiniz". Kalanlar da
sindiriliyor. Bunlar değer gaspında biraz
keskinler, ben burada üretiyorum gönderiyorum,
onlar orada el koyuyor. İşte bu bastırma
hikayesi, hepinizin bu suç ortaklığı böyle
ortaya çıkmıştır. Agit arkadaşımızın kuşkulu
olan şahadetiyle birlikte, sözüm ona eşkıyalar,
hırsızlar, caniler bunlara kötü niyetli,
düşmanla ilişkilidir de demiyorum, olsa da
olmasa da o kadar önemli değil, araştırılmaya
değer, o kadar sonucu belirlemez tarz olarak
açıkça da "burada parti demek biziz, aslında
köylüler" diyorlar. Ama köylülükle de alakası
yok, biz hepimiz köylüyüz. Bunlar köylünün şaki,
hırsız kısımları, en izole olmuş, terbiyesiz, en
basit nedenlerle insan vuracak kadar, bizde de
tabi ki yoldaş vuracak kadar canavar kesilmiş
kesimi oluyor.
Acı tabi, bu kadar Parti militanı var, savaşçısı
var, bunlar ideolojik olarak Parti'ye bağlılar,
inanıyorlar da Parti'ye. Fakat Parti'yi bir
sanat olarak, örgütlenmeyi bir sanat olarak
bellemedikleri için, ağır toplumsal etkiler
altında yani "büyüğümüz ne derse öyle olur"
biçiminde hiç kafa yormadan, savaşı bir sanat
olarak bellemeden, "partileşme nedir, öncülük
nedir" bu soruyu da hiç kendine sormadan, "kim
komutansa o alıp götürsün" biçiminde
yaklaşınca, taban buna böyle yatınca dörtlü
çete kendini çizgide iktidar sanıyor. Tabi
entrikada da, oyunda da yöntemler bitmez bu
anlayışta olanlar için. Uygula ha uygula! Şimdi
"halk ilişkisi" diyor, öldürerek halkı
bağlayacak. Düşman bütünüyle korucu
faaliyetlerini dayattı ve halkı aldı götürdü.
Bastırarak, sözde yapıyı kendisine bağlamak
istiyor, birkaç tanesini öldürüyor, birkaç
tanesini de köylü kurnazlığıyla bağlıyor, örgüt
içi hakimiyetini de öyle sağlıyor. Kendi
aralarında da müthiş uzlaşma gereken uzlaşmalar
da değerler üzerinde tabi gerçekleştiriliyor.
Bu büyük çizgiye dayatılan karmaşa daha '88’de
giderek etkili olacak bir biçimde böyle
karşımıza çıkıyor. Bir defa Parti'nin ideolojik,
siyasi çizgisi lafta var, özde, uygulamada yok.
Parti'nin dev gibi örgüt gücü var, fakat
iradede, uygulamada yok, uygulamada da farkında
bile değil. Çizgiye karşı, karşıdevrim çizgisi
dayatılmış, doğru örgüt esaslarına darbe, komplo
dayatılmış, Merkezden tutalım savaşçılara kadar
kimse ne olup bittiğini fark edemiyor. Neden?
Çünkü halen yoğun olarak yaşadığınız yaratıcı
bağlılık, kurallara göre yaşam olmadığı için,
herkes bu karmaşa içinde var olanı da kaybedip
gidiyor. Her tür yanlış tarz, komploculuk,
tasfiyecilik, yoldaş katli, bastırma, uzlaştırma
adi altında sürüp gidiyor. Ve bir de keyfilik.
Çaresiz olan da çaresizlik içinde, nereye kadar
giderse. Biz her yıla tepeden tırnağa iki
binden fazla gerilla hazırlıklarını sığdırıyoruz
ve her tür maddi değerleri ulaştırıyoruz, o
karşı devrimci çizginin komplo, darbe çetesi ise
öğütüyor bunları kendi değirmeninde.
Tüketebileceği kadar tüketiyor, tüketemediğini
sağa sola savurup canına okuyor. "Bir zafer
çalışması yaptık" dedim. Gerçekten her bir yıl
için yaptığımız çalışma bir zafer yılı
çalışmasıdır, "bu sene" dedim "zafer
olacak".'88’den umudum bu, bir bakıyorum '89’a
geldiğinde "Allah! İşler neden böyle", hiç de
hazırlıklarımızın onda biri kadar gelişmiyor.
Hadi yüklen '89’a! Ki bunların hepsi belgelidir.
Bu sefer "'89 zafer yılı" diyorum, yine iki
binden fazla gerillayı bizzat yolluyorum.
Teknik, maddi ve manevi donanım, hiçbir gerilla
çalışmalarında olmayacak kadar güçlü ve diyorum
yine "zafer bu sefer kesin". '90’nın başına
bakıyorsun, işler yine tehlikeli, bu sefer
gücümü daha da amansız çalıştırıyorum. Halkı da
müthiş devreye katıyoruz. Çalışmaların hızından
hiçbir şey kaybetmiyor. Gerillayı iki bin beş
yüze çıkardım, düşmanı oyalıyoruz, yine birçok
diplomatik saha çalışmaları. Tabi ki bunlar
kendiliğinden de olsa bazı gelişmeleri ortaya
çıkaracak, gelişmeler de çıkıyor, ama bir
bakıyorsun taktik önderliğin tutturması gereken
zafer düzeyi değil, karmaşıklığı daha da
arttırma. '90'91’lerden itibaren serhıldanlar
olmuş, on binlerce genç gerilla saflarına akın
ediyor ve on binlerce silah bulunmuş. Bir tarihe
kulak veren adam olsa, bir "büyük özgürlük
imkanı gelişiyor" diyen olsa aslında rahatlıkla
elli bin kişilik gerilla ordusunu '91'92’de
gerçekleştirebilir. Ama bu çete "iktidar olduk,
devlet olduk" diyor bu sefer.
Tabi düşman cephesi darbe yapıyor, savaştan
sorumlu Cumhurbaşkanı’nı, Jandarma Genel
Komutanı’nı komployla kaldırıyor. Neden? Yenildi
diye. Burada bir şey hatırlatıyorum, Türk savaş
yasasında bir şey geçerlidir: Savaşı kaybeden
komutan, askeri siyasi olsun fark etmez, bunu
hayatıyla öder. Bu kural işletiliyor, kendi
içinde tasfiye bu kadar açık yürütülürken;
bizimkiler, 'büyük komutan' diyor "bakin nasıl
kazandık"! İnanılmaz bir gaflet mi desem, bir
eşkıyanın kendini devlet sanması mi desem? Biz
burada daha amansız çalışıyoruz, yani bir elli
bin kişilik gerilla ordusunun planını yapıyoruz
ve "her şey tamam" diyoruz. Aldığım haberlere
göre günde her bölgeye 10, 20, 50 kişilik
adaylar geliyor, hazırladığımız kadrolar da
ulaşmış, savaş taktik planlaması üzerine plan
üstüne plan gelişiyor. Güney savaşında, zaten
Güney Kürdistan’da bir devlet boşluğu var,
tamamen içindeyiz. "Hiçbir eksiklik yok" diyorum
ve düşman cephesinde de daha sonra itiraf
ediliyor; "aslında" diyor "o zaman Kürdistan
kaybedilmişti". Halen bu özel savaş çetesinin
bir iddiasıdır, diyor ki "biz kaybedilen
Kürdistan’ı yeniden kazandık". İşte bu dörtlü
çete artıkları veya kalıntıları, suç ortakları,
gerçekten kazanılan bir Kürdistan’ı bu çeteye
teslim ediyorlar bilerek veya bilmeyerek, düşkün
yaşam uğruna.
Hepsi art niyetli mi? Hayır. Çok bilinçli mi
bir irtibat kurdular? Hayır, keşke o yetenekleri
olsa, olsaydı daha kolay çözerdik. Bugün de o
çokça gösterdiğiniz düşkünlükle, işte sahte
komutanlık, erken iktidar hastalığı adı altında
halen kendilerini o sevdaya kaptırmış olanlar
içinizde az değil. Bu bir gaflet, bu bir
kazanılmış o çok kudretli tarihi çalışmayı
çetelere teslim etmedir. Bunlar veya sizler,
ilgililer, şu veya bu düzeyde sorumlu olanlar,
siz kendinizi ne sanıyorsunuz ve hesabı
vermemeyi ne zamana kadar kurnazlıkla
sürdüreceksiniz? Çözülemeyeceğini mi
sanıyorsunuz bu oyunun? Çözülüyor. Çılgınca bu
tutumda ısrar ediyorsunuz. İşin çok acı olan
diğer bir yanı da şu, "biz kazandık" diyor. Bu
anlayış '94’e doğru geldiğimizde, "hiç
savaşılamaz, savaş bitti" diyerek bir ihaneti
iliklerine kadar bana dayattılar. Hani sen
iktidar olmuştun? Hani, halen iktidar
hastalığından tiril, tiril titriyorsun; hani,
daha utanmadan, sağda solda benden yaşam
istiyorsun. İşte '94’te hiç savaşılamayacağını
söyleyen ve gösteren sensin! Nereye
gönderiyorsak ikinci gün var olan da bitiyor,
canına okunuyor. Komplo, tasfiyecilik bu kadar
gözü kara. Daha ilginç olanı şu: Hem iktidar
sevdasından vazgeçmiyor, hem günlük olarak
cepheleri düşürüyor. Tek bir gerilla birliğine
bile sahip çıkamıyor, tek bir inancı, morali
aşılamıyor, ama yanıma geliyor 'Merkez', 'temel
askeri komutan'! Ne kadar hakki elinden alinmiş
hatta! Şerefsiz, uğursuz adam! En değme köylü
kurnazı da olsa, en gözü kara şarlatan da olsa
bir insan nasıl bunda ısrar eder? Sen bir
birliğe sahip çıkamayacak kadar vazgeçmişsin
savaştan, peki iktidar nerede, hani iktidar
olmuştun? İktidar olduğun yere adim atamıyorsun,
bir tek birliği savaştıramıyorsun. Peki benden
ne istiyorsun? İşte komploculuk burada, karşı
devrimcilik burada, entrikacılık gittikçe daha
da sırıtıyor.
Çoktan savaşa, temel devrim değerlerine boş
vermişlik kendini dayattıkça dayatıyor. Nasıl?
Açıkça da çoğu söyledi, bunu teori haline
getirmek isteyen, çizgi olarak örgütlemek
isteyenler az çıkmadı. Evet gözlerine,
suratlarına baktığında, dobra dobra "fazlası
olmaz" ifadesi görünür, aslında bunlar hiçbir
şey yapmayanlardır. Yüce şehitlere bin selam,
ama bunlara lanet! Soy değerlerin soy emek
sahiplerine bin defa selam, ama böyle işin içini
kemiren, böyle yürekten bitenlere bin defa
lanet! Açıktı, ne biz iktidar olmuştuk, ne de bu
yenilgiyi biz hak etmiştik. Biz zaferin hem çok
önemli bir zaferin eşiğinden dönmüştük veya
gönderilmiştik. Hem de düşman tarafından mi?
Hayır, o sahte çete veya çetecilikler
tarafından. Çünkü "iktidar oldum" dediği noktada
sağa savrulmayı, tasfiyeyi dayatıyor. İmkanları
olmadığı için değil, savaşta başarı imkanları
olmadığı için değil, çok olduğu için. Ama düşman
kendini toparlamıştı. '94 planlamasında topyekun
bir seferberlik, kendi deyişiyle milli
konsensüs, uzlaşma ve işte saha çalışması,
birlik düzenlemeleri var. Bizim yapmamız
gereken, gerilla taburlarıyla tutmamız gereken
saha veya kurtarılmış alan çalışmalarını, bizim
taktiğimizi tersinden bize karşı kullanarak
kontrgerilla tugayları temelinde üstleniyor ve
gerçek bir gerillanın dayanma gücünü, sabrını,
inadını gösteriyor.
Düşman bizim tarza sahip oluyor ve '94’ü böyle
bize kapatıyor. TC’nin kaybettiği Kürdistan
böyle ele geçiriliyor, halen bizim komuta
oyuncuları çözemiyorlar bile bunu, kendileriyle
bağını bile kuramıyorlar. Kuramadıkları gibi
demagojiyi derinleştirerek, kişiliklerindeki
ezilmeyi büzülmeyi sorumsuzlukları tarz haline
getirerek "işte kişilik bu" diyorlar. Yalan
söylüyorsun, sen burada düşmanı tamamlıyorsun,
düşmanın '94 planlamasının içimizdeki uzantısı
oluyorsun. Çete artık sadece kendisi için
teslimiyeti değil, "benden sonrası tufan" veya
kendini gizlemek için bütün yapıya teslimiyeti
dayatıyor. Bunun için akla hayale gelmedik
numaraları çizgi adına, taktik adına ve en
önemlisi de yaşamı zorlayarak, yaşamı bozarak,
özgürlük tutkularını önce öldürerek, güdüleri
ayaklandırarak, geniş imkanlar ortamında ordu
kurmak yerine kendi beyliğini dayatarak ve
yenilginin eşiğindeyken de sözüm ona
metropollerden en son giyecek, yiyecek neler
varsa onları getirerek, yanı başındaki kadınsa
erkeği, erkekse kadını en güdü tarzında,
düşkünlüğünü tatmin ederek yaşamak istiyor.
"Savaştık artık sıra yaşamaya geldi, yaşamak
hakkımız değil mi", diyor. Sormuyor kendisine
"ben savaşın neresindeyim", tek bir soru yok
burada. "Ben kazandım mı, kaybettim mi", ikisi
de yok. Sadece "savaştık, yaşamak istiyoruz",
ama savaşta iki soru sorulur her zaman:
Kaybettin mi, kazandın mı? Kaybettiysen
yaşayamazsın, zaten düşman seni görürse imha
eder, varsa bir örgüt seni yargılar, çünkü
savaşı kaybedeni kural gereği kimse yargılamadan
bırakamaz. Kazandıysan göster bakalım, "kazandık
iktidar olduk", nerede? Bunu örtbas ediyorlar,
neyle örtbas ediyorlar? Sahte yaşam teorileri!
Daha da kötüsü savaşabilecek ne varsa, suç
ortaklığına bu meşhur uzlaşma teorisi gereği
bulaşmayan tek bir kişi kalmayıncaya kadar
taktiği tersine çevirme, özgürlük yaşamını
tersine çevirme.
Kaybedilecek bütün yöntemleri uyguluyor, kırım
hareketi gibi, bu savaşçılara mesela "şuraya git
saldır" diyor, bu savaşçılar ya ölecek ya
umutsuzluğa kapılıp bitecek. Büyük o savaş
cesaretimizi, düşmanı kesin yenecek kadar temel
gücümüzü teşkil eden o cesareti, fedakarlığı o
tepe savaşlarında tüket, o karakol
saldırılarında tüket! Düşman çok iyi biliyor,
tepeden tırnağa kadar mayınlıyor, beton duvarı
haline getiriyor, 'komutan' diyor "git şu
karakolu ele geçir"! Düşman tepelere her tür
tekniği yerleştiriyor, diyor "git ele geçir"!
Askeri açıdan bir anlamı da yok, karakolları ele
geçirme sürecinde değiliz. Tepeleri ele
geçirmenin hiçbir anlamı yok, üs kurma durumu
var. Bütün Kürdistan’da yüzlerce üs kurulacak
yerler var, tek bir yerde üs geliştirilmiyor bu
süreçte. "Eğitimimizi yapmak için, cephe
gerisinde biraz dinlenmek için şu dağları üsse
çevirelim", bu yoktur. Dersim’den tut
Zağros’lara kadar yüzlerce üs yerinde tek bir
hazırlık yok. "İmkansız mı" diyorum, "hayır"
diyor "her yerde üs var, ama biz köye yakın
yerleri tercih ettik". Aslında dikkat edilirse
burada gerillanın en temel bir kuralını inkar
etme var, olanak olmadığı için değil, tam tersi
hem olanak var, hem mutlak ihtiyaç var.
Hiçbir alan çalışması yapılmıyor. Halbuki düşman
yaptı. '94'95’de bütün stratejik tepeleri
kendisinin üssü yaptı. Daha dün, basına da
yansımıştır, düşman diyor "biz gerillanın
yapması gereken işi '94’ten beri özellikle
yapmaya başladık". "Bakin buralar kartal
yuvasi"diyor, tutulması gereken bütün önemli
dağlık alanlar için "PKK’lilerin yapması
gerekirdi, biz yaptık ve böylece yüzlerce
üssümüz var" diyor. Dikkat edin bunların ismi de
şahin yuvası. Bizimkiler nerede? Derede, iki
arada bir derede ha şöyle vurulacaklar ha böyle!
Bu doğru mudur? Hayır. Bu aşılamaz mıydı?
Rahatlıkla aşılabilirdi. Neden yapılmıyor? Çünkü
halk savaşı iradesi kırılmış, çünkü taktik
önderlik teslimiyeti seçmiş, ondan da öteye çete
işbaşında. Çetenin bütün kolları ahtapot gibi,
bütün alanları sarmış, ha bugün ha yarın
yaşamın beklentisi içinde hiçbir savaş kuralına
anlam vermeden, ciddi bir hazırlık yapmadan
zavallı zavallı sonunu bekliyor. En iyi
niyetlisi de ölüp gidiyor.
Peki bu doğru mudur? Bu önlenemez mi? Aslında
önlenebilir. Yalnız bizim bir yıl çalışmamız '94
de dahil,'90, '91, '92, '93 elli bin kişilik
ordunun sığdırılacağı bir zamandır. '94, '95’te
büyük bir inatçı direnişimizle birlikte,
gelişmenin hızından bile kaybettirmeden
sürdürüleceği yıllardır. Ama gerilla ordusunda,
taktik komutasında veya önderliğinde bozulma bu
kadar ilerlemiş iken, çete özellikle çok etkili
iken ve çetenin yavrucukları da manga
düzeylerine kadar işi bireysel çıkarlara doğru
taşırmış iken, Parti öncülüğü tuk aka, yani
ortada yok, yoldaş saygısı bile ortada yok.
Herkes ne ele geçirmişse onun hesabı üzerinde
kurulmuş iken sadece yenilgi değil bir kontra
örgütünün boy vermemesi için hiçbir neden yok ve
bunu bekliyoruz. Ta '88’lerden beri bakıyorum
ki, bu on yıllık gerilla savaşımı sürecinde bir
kontrgerilla örgütünün bütün planları var. İyi
veya kötü, kendiliğinden veya bilinçli çabaları
var. Düşkünce yaşam gerekçedir, savaşın
zorlukları gerekçedir, daha kötüsü zaferin
olanakları gerekçedir, devlet olmaya kadar
gidebilecek olanaklar buna gerekçe yapılmıştır.
Rüyalarında bir çorbaya kırk takla atan adam
milyarlara oynuyor, başı dönüyor, bir kerhane
için kırk takla atacak adam soylu insan
karşısında her türlü namussuzluğu yapıyor.
Düşmanın aldığı tedbirler değil, düşmanın
kontrgerillası değil, bizdeki iradenin felç
olması, bizdeki yaşamın soysuzlaşması, bizdeki
gerillanın bütün kurallarının tersine
çevrilmesi, yani "doğruları düşman uygulasın,
düşmanın da tarzını yani düzen ordularını
amaçtaki haksızlığından tutalım, tarz
yanlışlıklarını da bize artık olarak alalım ve
uygulayalım", bu zihniyet bakıyorum '95, '96’da
inanılmaz bir dayatma halinde. "Yaptığım her yıl
çalışması" diyorum "zafer çalışmasıdır". Hiç
kusuru yok, hem de daha gelişmiş imkanlarla.
Bakıyorsun karşımıza çıkan "bu iş bu kadar olur"
anlayışı.
'95’te Ana karargah diye bir kavram ortaya
attık, Zap, Metina, Avaşin, Botan, Zağros, Güney
zaten tümüyle kitlesiyle de açık destek. Her tür
teknik var topundan tutalım füzesine kadar,
binlerce en fedai, tecrübe kazanmış savaşçı da
var, sadece dürüstlük yetiyor, sadece halkına
biraz gönül bağlamış, zafere susamış, büyük
işlere biraz kalbini yatırmış bir namuslu kişiye
ihtiyaç duyuyor. Sen misin bunu isteyen, sen
misin bu tarihin emrine çağrı yapan? Giriştiler
oraya çılgınca ve gözü karaca! Yetki savaşı,
kadın savaşı, düşkünlük savaşı, egemenlik
savaşı! Düşmana tarihinde en büyük yenilgileri
tattıracağımız bir yer. Birazcık çekidüzen
verilse o birliklere, düşmanın yaptığına benzer
bir operasyonu daha gelecek ve operasyon en
azından bir seferinde beş bin kayıba yol açar ve
askeri olarak da defolup gider. Bütün bunun
imkanları var. Tek bir doğrusuna ilgi gösterme
yok. Korkunçtu '95’te dayatılan; Ana karargah’ta
şu kişinin bunu, bu kişinin şunu boşa çıkarması
yaşanıyor ve bu anlayış tabana doğru da
yayılıyor. Herkes bu sefer can telaşına, yetki
telaşına düşmüş, "bana ne düşer" havasına
girmiş. Bir kez daha büyük şerefsizlik! Bir kez
daha büyük oyun! Hem beklenmedik yerde, hem
beklenmedik zamanda kendisini karşımıza çıkardı.
Haydi ülke içi olsa sakıncalıydı, haydi
olanakların noksanlığından olsaydı bir izahı
vardı ama savaşçılar sonuna kadar cesur, teknik
sonuna kadar el veriyor, sonuna kadar kural plan
belirlenmiş, sadece namusluca "mevzilenelim
bekleyelim düşmanı" veya "biz üzerine gidelim
çekelim" diyeceksin ve savaşacaksın. İşte böyle
kısa bir taktik yönetim, kısa süreli, çok fazla
zeka istemeyen, çaba istemeyen bir taktik
önderlik gerekiyor. Haydi yapsana! Sıradan
mahalle kabadayılarının, sokak düşkünlerinin
içine giremeyeceği tutum ve davranışları bizim
adımıza, taktik önderlik adına dayatıp
duruyorlar ve TC geliyor vuruyor.
Evet, genelde aldığım tedbirler var, meşhurdur,
genel tedbirlerle savaşmayanların şerefini
kurtarıyoruz. '95 düşman için ölümcül bir tuzak
iken, neredeyse bize hem de içimizde bir tuzağa
dönüştürülüyor. Sonuna kadar örgütü parçala,
sonuna kadar böl, bir de sonuna kadar bitmiş bir
yaşamı dayat. Yaşamak istiyorlarmış, bulmuşlar
bazı düşkünleri birbirleriyle buluşturarak
yaşayacaklarmış! Sabrettim, hiç vurmaya gerek
görmedim, basit adamları vurmaya hiç gerek
yoktur. Bir savaş suçlusu ancak çok büyük iş
yapıp yapmadığında sorgulanabilir ve ona kurşun
sıkmak belki de bir haktır. Biliyorsunuz çok
kocakarıları bir yerlere atarlar, yani savaşta
vurma gereği duymazlar. İşte bunlar böyle
zihniyette olanlar oluyor; yargılamaya bile
değmeyecek kadar düşmüş insanlar, şerefsizler!
Yaşattık, güvenliğini de sağladık, "kendilerine
gelirler" dedik. Geçenlerde bir filmde
seyrettim; bu düşmüş insanlar vardır hem de bir
erkek düşmüş, diyor ki "alışmışlık
kudurmuşluktan beterdir, biz zor kurtuluruz".
Hemen bizimkilerin durumu aklıma geldi, savaşta
düşkünlükleri. Yanlışa alışmış, bu
kudurmuşluktan da beterdir, vazgeçmediler. İşte
'96'97 yılı kendilerine göre bu tarzda gider.
Son gelinen nokta, bir sigara dumanı kadar
değersiz bir yaşam varsa onu yaşama düşkünlüğünü
göstermek, tabi en iyisi de "bırak ölelim" deme
noktasına geliyor. Aç bırakıyorlar kendilerini,
eski oyunu incelterek, eğer kendilerini
yaşatacaklarsa o son numarayı da bize
çekiyorlar, olmuyorsa işte ölümü bekliyorlar,
kendi elleriyle ölümü bekleme!
Her gün vurguluyorum "senin yanında ne kadar
savaş birlikleri var", yine binlerce.
Savaşçıları ben hazırladım, morali de, inancı
da, cesareti de ben verdim, bunda eksik, kusur
var mı? Yok. Manga, manga örgütlen, ihanetin
hangi alanına yönelirsen biraz taktik ustalık
kazandırır, fırsat var ve temel birkaç gerilla
doğrusunu uygula, savaşçılara biraz inanç ver ki
bizim verdiğimiz inancı tüketme, morali bozma
düşman gelemez. Gelse de manga, manga
mevzilendir. "Tepeler var mı" diyorum "nasıl",
"mükemmel" diyor ve "öyleyse beş on tane mangayı
bir dağlık alana üslendir, bu çok zor mu?"
diyorum. Bir bakıyorsun o da yapılmamış. Şimdi
işin tuhafı karda kışta tepeleri bekletiyorlar,
donuncaya kadar; sıcak savaş gelişiyor bir
tepede tek bir manga yoktur. Peki eşeğin oğlu
karda kışta o kadar tepeyi bekledin hiç düşman
yok iken. Düşman gelse bile o alanda doğal
mağara, doğal oyuklar var, biraz da bir iki
hafta çalışıp o silahları, o erzakı koysalar
oralara, en az altı ay yeterlidir. Öldürsen
düşman giremez oraya, zaten tekniğinin zararı
olamaz. Bu dahilik mi istiyordu? Bu, sıradan bir
düzenleme. "Neden yapmadın" diyorum, cevap yok.
Sürü gibi ağırlık teşkil etmiş, şu vadiden bu
vadiye, yarı yolda vuruluyor, utanmadan beş on
şehit! Bu şehit değil, bu cinayettir!
Bana açık sözü söyle. Bir taktiğin gerekleri çok
zor muydu? Düşmanın haber alınır yani ne zaman
geleceği bellidir. Hiç habere de gerek yok,
dağda zaten kolay yürüyemez. Baktın düşman çıkıp
geldi, o zaman düzenleme yap. Yani savaşçıda
cesaret var mı, var; teknik var mı, var,
düzenleme yap. Şimdi komutan düşkün olursa
yapmaz. Neyin peşinde o? Bastırma, tekleşme,
keyfileşme peşinde. Savaş potansiyelimizin yüzde
beşini bile savaştırmıyor. Belki kendiliğinden
artık savaşabildiler, bir de diyor "ben zafer
kazandım". Ne zaferi kazandın? Zaferde emeği
olmayan tek bir kişi varsa, o da sensin. Bir
defa zaferin bir planı olmadığı gibi, bin
kişinin savaş düzenini geliştirmemekten dolayı
ağır suçlusun. Bir taburu doğru dürüst bir dağda
üstlendirmediğin için, onlarca kayıp verdirdiğin
için suçlusun. Bunun hesabını vereceğine yavuz
hırsız gibi bastırarak diyor "tek zaferi kazanan
adam"! İşte çete kültürü, çete keyfiliği, en iyi
niyetlisinde bile kendini böyle karşımıza
çıkarıyor.
Ondört yıllık 15 Ağustos atılımı, savaşımı
bilinçsiz çeteciliğin giderek yaygınlaşan
artıklarıyla, komutaya gelmeyen, hele
kolektivizme hiç gelmeyen, hiçbir doğruya
gelmeyen yaklaşımlarıyla, hiç savaşmadığı halde
“zafer kazandım” havasıyla boşa çıkarılmak
isteniyor. Bu da en iyi niyetlisi. Bu kadar
kendini sahte zafer kazanmaya inandıran adamı
sen ne yapabilirsin? Yalnız şunu soruyorum: Peki
bu kadar savaşçı aç, zaferi kazanan adam
savaşçılarını aç bırakır mı? Moralden düşmüşler
ve seni de istemiyorlar. Nasıl oluyor da sen
zaferi kazandın? Zafer kazanan komutan hep
alkışlanır, birlikleri zafer birlikleridir.
Bunların işareti var mı, yok. Şarlatan, demagog,
kendi yalanlarıyla kendini kandırdığı gibi
etrafını da kandırmak istiyor. Kaldı ki kıl payı
imhadan biz kurtarıyoruz, genel tedbirlerle
yine. Ülke geneline yayılmış, ülke dışı bütün
kanalları devreye sokan, özellikle siyasal
çalışmaları ve yine kitleyi sürekli ayakta tutan
ve sürekli müdahale grupları yetiştiren bizlerin
çok özel çabaları olmasa aslında çoktan
bitmişti. Bunu değerlendireceğine, objektif
değerlendirme kabiliyetini bir kez
göstereceğine, yüzde yüz gerekleri yerine
getirmediği halde kendisine kalsa bütün
değerlerimizi tarihin derinliklerinde bir daha
dirilmemecesine kaybettirdiğine açıklık
getireceğine, bu konuda vicdanlı davranacağına,
"görevimi yapamadım, nedenleri şudur"
diyeceğine..
Biz çok sabırlı insanlarız. Yani on sefer
düşkünlük yapanı da ben diyorum "bir kez daha
deneyelim", artık bilemiyorum ne zamana kadar.
"Bir şans belki verebiliriz" diyorum, ama burada
"kazandım, kazandım" diyor. Neyi kazandın? Yani
biraz bu büyük tecrübem olmasa var ya; zaten
etrafındakilere yutturmuş, bastırmış, bu konuda
uzman, sıra bana geliyor. Gözümün içine baka
baka yalanlarını sıralıyor, beni de kandırıyor.
İyi ki biraz vicdanım var, iyi ki biraz kendi
çabalarıma anlam verebiliyorum. "Hayır" diyor ve
ertesi gün "suçlarımdan korkuyorum, suçlarımı
bir açıklasam hiçbir umudun bana ilişkin
kalmıyor" diyor. Madem senin kişiliğin böyle,
neden bunu örtbas ediyorsun? Neden bunu sahte
zafer kazanmış komutan edasıyla bize
dayatıyorsun? Ne zorla komutan olunur, ne insan
zorla itiraf yapmalı, dürüst olmalı.
Sonuç; Parti ortamımızda da biz, direkt düşmana
dayalı olsun, bağlantılı yine çok dolaylı ve
ağırlıklı olarak da bizim insanımızın zayıf
zemininden kaynaklansın yıllarca gördüğümüz
tasfiyecilikleri, özellikle '86'87’e kadar, '86
kongresinde çözümlediğimiz tasfiyecilikleri,
ideolojik politik örgütsel hatta kısmi askerlik
alanlarında çözdüğümüz ve hesap sorduğumuz
tasfiyecilik, tam da bu yıllardan itibaren bir
çetecilik biçiminde daha gözü kara askeri
çizgiye, gerilla ordusuna ve savaşımına
"Parti'nin öncülüğünü kaldırdım" yaklaşımı ile
kendini dayatıyor. Parti'ye bağlı militanların
bazılarını bilerek komploya getirme, önemli bir
kısmını da etkisizleştirme ve zaten zemin
elverişli olduğu için de uzlaşmaya çekerek çete
faaliyetlerine katma ve böylece size çok kısaca
özetlediğim gibi, her yıl bir zafer çalışmasının
canına okuma. Ben buna artık çizgiden sapma da
demiyorum sapma olabilmesi için iki çizginin
olması lazım burada çizginin içine etme var. Bir
değil kırk yerden çizgiyi bozma, akla hayale
gelmez yöntemlerle ve darbe, komplo, entrika,
yalan, fitne fesat, her türlü bozgunculuk, ne
kadar düşmüş bir toplumun ipe sapa gelmez
yalanları varsa hepsini devreye sokarak, hiçbir
örgüt kuralına yer bırakmayarak keşke düşmanla
direkt ilişkisi olsaydı da insan bunu tespit
etseydi, tedbir alırdık bu konuda sonuna kadar
bir muğlaklık! At izinin it izine
karıştırıldığı, her şeyin denenerek
gerçekleştirildiği bu gerilla saptırması,
gerilla yozlaşması, zafer imkanı çok olan her
bir yıla zafer sığdırmamız gereken ve öyle
olması için amansız olduğumuz bu çalışmaları
karşıt bir çalışma haline getiren bu çetecilik
ve onun her türlü sizin gibi bastırılan, böylece
de boyun eğdirilen ve uzlaşılan, sonuçta suç
ortaklığına çekilen ordusu ve yozlaşmış, hiçbir
kurala kaideye gelmeyen savaş tarzı.
Biz hiçbir şey yapmadık mı? Buna karşı boş mu
durduk? Hayır, ama PKK Merkezi durdu, PKK
Merkezi'nin büyük bir kısmı buna suç ortaklığı
etti. Kimisi uzlaşarak, kimisi boyun eğerek,
kimisi pay kaparak, kimisi de kendini ölümüne
korkarak yatırarak. PKK’nin önde gelen
militanları görevlerini mi yaptılar? Hayır,
bütün iyi niyetlerine rağmen, zaaflı
kişiliklerine seslenildiği için "bunda benim
için de bir rahatlık var, beni de fazla
zorlamıyor bu tarz, benim bireyciliğime de
kapıyı açık bırakıyor" diyerek, o da kendini
öyle bu işe dahil etti. Savaşçı peki az mı
suçlu? Hayır, o da "beni bu çete çizgisi fazla
zorlamıyor, fazla zorlamadığı için keyfime
geliyor" şeklinde kendini zemin yaptı ve böylece
karşıma çıkardılar. Bir köylü savaşı mı veya bir
avare, asi mi desem, bir eşkıya türü mü desem,
bir kontrgerilla mı desem, bir UNİTA tipi
çeteler mi desem, örnekleri de dünyada bol hiç
onları da dile getirmeye gerek yok, fakat
çarpıldılar. Beton gibi, o meşhur, hep
bahsettiğiniz Önderlik gerçeğine çarpıldılar.
Her şey tamamdı, ölümü de tamamdı, yaşamı da
tamamdı. Fakat ne bu ölümü kabul ediyor, ne bu
yaşamı. Çarpılıp durdular.
Ben iddialarımı sayısız kanıtla gösterdim.
Bunlarda da kendini savunma gücü varsa, gerek
halk savaşının genel teorik esaslarına, gerek
Kürdistan gerillasının çizgi ve uygulama
düzeylerine ilişkin söyleyecekleri kaç doğruları
varsa ve yaptıkları kaç doğru iş varsa
söylesinler, dinlemeye hazırım. Savunsunlar
kendilerini. Bana karşı değil, başka bir halk
mahkemesinde veya vicdanlarına karşı kendilerini
yargılasınlar. Eğer affediyorsa onların
vicdanları kendilerini,"doğru" diyorsa devam
etsin, ama "doğru" demiyorsa onlar kendilerine
bir çare bulsunlar. Ben onların pis yanlarını,
çoğunuzda şu veya bu düzeyde olan geri pis
yanlarınızı ne cezalandırmak istiyorum, ne de
yanımda tutmak istiyorum, tenezzül bile etmem.
Amansız bir gücünüz bile olsa, bir kontra gibi
veya kırk defa sizi idama götürmeye yetecek
suçlarınız da olsa, pis canlarınızı almak
istemiyorum. Ne kendim için savaştırarak
sorumluluğum altında, ne de yaşatarak sahip
çıkmak istemiyorum. Ben her zaman PKK’nin
yüceliğine, büyük özgürlük dünyasına ve
savaşımının da zaferine inanarak yaşıyorum.
Bunun için her damla kan çok soyludur çok
kutsaldır, bir şehidi çok değerlidir. Uğruna
savaş verilir ve kazanılır, öyle bağlıyız. Ama
bunun yanında bu iflas etmişlere niyeti, kaç
yıllık olduğu hiç önemli değil, derde çare
olmayan, kendini bile savunamayacak kadar
olanlara, çabası da varsa onların olsun derim,
yakamı bırakın, bu Parti'nin yakasını bırakın,
bu ordulaşmayı bırakın! "İlla varım" diyorsanız
doğrular açıktır.
Yüreğiniz varsa, bilinciniz varsa, en başta
özgürlük tutkularınız varsa doğru katılın. Bütün
hatalarınıza rağmen, hatta bütün
komploculuklarınıza rağmen, sözünüz sözse ve
kesin emin iseniz doğruları yürüteceğinize,
savunacağınıza, katılın. Ama artık bu oyunlara
kendinizde son verin. Uzlaşarak son verin;
bastırma değil özgürleşerek son verin; günü
kurtarmayla değil tarihi kurtararak son verin;
kendinizi değil Parti'yi kurtararak, onun zafer
kişiliğine ulaşarak son verin. Yapamıyorsanız,
çok açık yüreklilikle bir sempatizan gibi
yaşamanın da onurlu olduğunu belleyerek
konumunuza anlam verin. Ama "illa komutanlık,
illa önderlik" diyorsanız, onun soyluluğuna,
onun şerefine, onun büyük çabalarına anlam
vererek üstlenin. "Parti Merkezi" mi diyorsunuz,
onun bütün açığa çıkmış özellikleri vardır, eğer
hakkını vereceğinize emin iseniz kendinizi aday
kılın.
Partimizin 20. savaş yılında bir kez daha
Partimizin 6. kongresini yaşayacağız. Bu 6.
kongresine doğru giderken; Partimize dayatılan
bu yirmi yıllık daha öncesi de var bütün
tasfiyecilikleri, bilerek veya bilmeyerek, her
türde yetersizliği zemin alan ve yine kendini
oldukça dayatmış tasfiyecilikleri bilince
çıkararak ve asla Parti öncülüğünde bunlardan iz
bırakmadan sahip çıkarak partileşmenizi, doğru
bir kararla ve militan kişilikle katılarak, bu
yirminci yıl sözünüze kesin anlam ve başarı
tarzını yakıştırarak girin. Onun yine çok şanlı
olan silahlı savaşımına, onun gerçekten zaferi
kesinleştiren kararlılığı kadar tarzına,
cesareti kadar fedakarlığına kişiliğinizde bütün
anlamıyla ve yakıcı tarzıyla anlam vererek
katılın. 20. yıldaki gerilla da, artık kendini
her tür çetecilik, onun dolaylı tasfiyelerinden
arındırmış, temizlemiş bir biçimde ordulaşmasına
ve savaşımına verir. Bu anlamda 20. mücadele
yılına, savaş yılına çok arınmış, kesin taktik
çizgisiyle, uygulama esaslarıyla "bu savaş böyle
verilir, böyle kazanılır" ifadesini kendinde
büyük bir azim, irade ve yaratıcılıkla
kesinleştirerek katılın. Bunun için istediğiniz
kadar zaman, istediğiniz kadar eğitim,
istediğiniz kadar deneme, ama bütün bunlar böyle
bir katılıma anlam verme temelinde ise şansınızı
deneyin hiç çekinmeden ve sonuna kadar başarıya
olan inancınızı da koruyarak. Sonuç kesin zafer
olarak karşınıza çıkacaktır.
Bu anlamda diyorum ki, 20. yıl her zamankinden
daha fazla savaşta zafere, yaşamda özgürlüğe
yakın yıldır. Boşuna konuşmuyorum. Ve hiç 20.
yılda neredeyiz biçiminde ayrıntıları dile
getirmek istemiyorum. Bu yıllarda biz
uluslararası zemine de daha fazla oturduk.
Düşmanın diplomasisinin o çılgınca bütün
savaşımlarını, bizi daraltmayı, bizi böyle
buralarda da yaşanamaz kılmayı boşa çıkardık.
Bizi kitlelere ulaştırmamak için o kitlelere
dayattığı katliamları, faili meçhulleri, bütün o
köyleri kentleri boşaltmayı, milyonlarcasını
sürgün etmeyi ve böylece onları teslim etmeyi
de bu yıllarda boşa çıkardık. Halkımızın her
kadar örgütlü olmasa da siyasal cephesi
sağlamdır. Bir halk savaşı için ne gerekiyorsa
onu verecek kadar güçlüdür. Bunu gösterdik.
Düşman ne kadar marjinalleştirme çabalarının
içinde de olsa, gerillayı bütün ülke içinde
yayarak, Güney Kürdistan’dan tutalım Karadeniz’e
kadar, Toroslar'a kadar açık hale getirdik.
Sağlam gerilla çekirdeklerinin Ortadoğu’da en
iddialı bir halk savaşımını mümkün kılabilmesi
için ne gerekiyorsa onu da sağlam kılabilmek.
Burada yanlış olanı ortaya koyduk, zaferden
alıkoyanı ortaya koyduk. Doğrularla o mevzileri
objektif zeminleri birleştirin göreceksiniz ki
düşman o çok yüklendiği askeri yönteminde,
"askeri olarak sonuç alırım" dediği noktada en
büyük yenilgiyi de yaşayacaktır. Diplomasiden
siyasete, kitle boyutunda iflas etmiş kendi
ekonomik politikalarını askeri alanda da daha
tehlikeli bir biçimde yaşadığı gibi, bu
yenilgiye doğru da daha hızla bu yılda, bu
önümüzdeki yıllarda da gidebilir. İki binli
yıllara doğru gidişte daralttığı gibi çok
güvendiği askeri alanı da belki de başına en
pahalıya patlayacak bir alan haline getirmeye
götürebilir. Bunun için gerekli olan gerilla
nasıl bir parti kişiliğiyle, nasıl bir gerilla
militan kişiliğiyle, nasıl bir taktik
ustalığıyla olacak? Baştan aşağı yaratma eylemi,
yaratma kişiliğiyle gidilirse bu gerillaya, en
çarpıcı sonuçları da gerilla savaşı alacak,
yalnız Kürdistan’da değil giderek Ortadoğu
halklarının tüm umudu olarak özgürlüklere
özgürlük katacak, kurtuluşa götürecektir.
Parti'nin 20. yılı bu anlamda ne kadar içinde ve
dışında dayatma da olsa, hatta görülmemiş
gaflet, ihanetler kol da gezse, halkın mutlak
hakkı olan özgür yaşam iradesini
kesinleştirmiştir. O çok büyük şahadetler
ordusunu her birisi bir insanlık abidesi,
ifadesine sahiptir pratikte de doğru çalışma
tarzında, ne kadar içte ve dışta engelleyen de
olsa onları da boşa çıkaracak kadar kendini
dimdik ayakta tutarak yürütün. En başta kendim,
bu kadar değerlerin oluşumundan ve
yöneltilmesinden pay sahibi, paylaşım sahibi,
oluşturma ve yürütme sahibi olarak, yaratmak
şurada kalsın eğer iğne ucu kadar katkısı
olacaksa, sonuna kadar canı gönülden "buyursun
katılsın" derim, ama hakkı olmadan iğne ucu
kadar da olsa "bir değer çalacağım" diyorsa,
belki her yerde yapabilir ama burada
yapamayacağını bilerek "gelsin katılsın" derim.
Buna hem sahiplik edecek göz, hem yürek, hem de
akıl derinliği vardır. Şimdiye kadar buna nasıl
sahiplik edildiğini gördünüz herhalde. Bu, büyük
tecrübelere dayanarak bundan sonra daha
fazlasını göreceksiniz. O halde sonuna kadar
katkıya "evet" dercesine katılmak kadar, bu
çalıp çırpmaya, hakkını vermeden yaşamaya da
sonuna kadar "hayır" diyebilmelisiniz artık bu
Önderlik gerçeği karşısında. Bu kendinize
yapabileceğiniz en büyük iyilik. Partileşmeye
böyle giderseniz kesin kazanırsınız. Büyüklükten
korkmayın. Ordulaşmaya adım atarsanız, kesin, bu
gerçekle bağlantılı olanlar onda da kazanımı
göreceklerdir. Komuta büyüklüğüne
ulaşacaklardır.
Dostlarımız için de bu böyledir, onları
yanıltmadığımıza inanıyoruz. İnsanlık
dostlarımız, bundan sonra daha fazla onlar da;
işte "sonu geldi" denilen sosyalizmin en çarpıcı
ifadesi olmak kadar, o çok böbürlenen kendisini
sonsuz kuvvet kudret sahibi sanan emperyalizme
karşı da nasıl dimdik ayakta durduğumuzu ve bu
halimizle bile onu ne kadar zora düşürdüğümüzü,
daha fazla neler yapabileceğimizi göreceklerdir.
O çağı çoktan bitmiş sömürgeciliğin, ondan daha
ötesi insanın artık kitabında olmaması gereken
bu vahşeti, bu faşizmin daniskasını dayatanlara
da..sizi kendi kendine çözdürüyor. Israr
ederseniz, belki de bu hale getirdiğiniz
halkımızda, harap ettiğiniz ülkemizde daha fazla
sizler kaybolacaksınız. Önümüzdeki savaş yılında
ve yıllarında kesinlikle başınızda
patlayacaktır. Onlara da söyleyebileceğimiz; biz
savaş tutkunu değiliz, özgürlük istediği için
mucizevi bir biçimde bunu gerçekleştirdiğimiz
gibi, bunu ısrarla bizden alıkoymak isteyenlere,
özgür yaşam hakkımıza kastedenlere, bundan sonra
daha amansız savaşları dayatmaktan geri
durmayacağımız, bunu geliştirmekten
alıkonulamayacağımız gibi, zaferini de
kesinleştirmekten bizi alıkoyamaz. Bu da
anlaşılırdır, gerçek bu işte. Bu kör, kirli özel
savaşta ısrar edeceklerine; bizim derin
insanlığa bağlı, herkese eşitlik, özgürlük
temelinde halkların ve bireylerin hak ve
hukuklarına bağlı olmamızdan cesaret alarak,
doğurdukları çıkmazda tümüyle kaybetmemek için
de, mümkünse şiddet ortamından siyasal ortama
çekilerek de bu şansı denesinler kendileri için.
Daha fazla gelişmeyi önümüzdeki yılda, yıllarda
dosta da düşmana da göstermekten geri
durmayacağız.
İşte gerçekten amansız bir maraton koşusu da
olsa, hem de çok önemli bu savaşım yıllarını
böyle buraya kadar getirdik ve bir yılına daha
girmeye hazırlanıyoruz. Gördüğünüz gibi yorulma
şurada kalsın, daha fazla bu maratonu koşmak ve
hem de bir final yılı heyecanıyla savaşı
bitirmek için de hazırız. Sağlam kalmışız,
düşmemişiz, final adımlarını getirecek kadar
kendimize hakimiz. Bu temelde hepinize bir kez
daha belirtiyorum; geçmişiniz ne kadar
umutsuzluk vaad etse de, istediğinizi
tutturamadıysanız bile, bizim bu savaş yılımızın
anlamlı değerlendirmelerine ve doğru karar
tarzına, adeta intikam alırcasına, yetmez ve
yanlışlıklarınızla savaşma sözü kadar, başarı
doğrularına da yine kendi katılım ve
katkılarınızı sergilerseniz, sadece affedilmek,
ıslah olmak değil, çok önemli başarıların ve
soylu kişiliklerin sahibi de, dolayısıyla
zaferin de ve özgür yaşamın da ifadesi
olabilirsiniz.
Başta siz tüm Partilileri ve ARGK
savaşçılarını, tüm halkımızın cephe
çalışanlarını; her alanda ve her görevde, en
sıradan görevden tutalım en stratejik hayati
görevlerine kadar, bu tutumla sonuna kadar
güvenle, sonuna kadar yüksek ve keskin azim ve
iradeyle yüklenmeye, gereken doğru bakış açısı
kadar pratik çabalarını esirgemeksizin, çok
ölçülü adımlarla olmak kadar bazen en keskin ve
gerekiyorsa gözü kara yüklenimlere kadar, her
tür tutuma kendinizi hazır kılarak ve buna göre
bir hazırlığın sahibi olarak katılmaya
çağırıyorum. Bu 20. yıl tarzının gerçekten bu
anlamda, her zamankinden daha fazla savaşta
zafer, yaşamda da özgürlük olduğunu söylüyorum.
Bu mükemmel bir şans, bu şansa en ısrarlıca
sarılmak kadar başarı için de mutlaka doğrulara
gerçekten bir yaratıcılıkla yüklenmeye, her
anını bir doğru çalışma tarzı belleyerek
katılmaya, bu şansı bir şans olmaktan çıkarıp
bir yaşam, bir kader haline getirmeye
çağırıyorum. Artık buna kendinizi layık görmeye,
hem de bunun yılmaz bir savunucusu, gönülden
olduğu kadar keskin bir disiplinle temsil
yeteneğinde olduğunuzu kanıtlamaya çağırıyorum.
Eğer tüm bunlar doğruysa diyorum ki; daha
şimdiden Partimizin 20. savaş yılı başarılarla
ve belki de nihai başarıya yakın, zaferle dolu
bir yıl olacaktır, kaybedilenler
kazanılacaktır. Gerçek ve kutsal PKK kişiliği,
özellikle şehitlerimizin anısı temelinde bizde
ifadesini bulacaktır ve bu da kesin zafer
olacaktır.
Hepinizi bu temelde, bütün bu olup bitenleri
gerektiğinde sonuna kadar anlayarak, sonuna
kadar kendinize gerekli olduğu kadar,
sonuçlarını çıkararak, bilincinize ve yüreğinize
kazıyarak, düşmana müthiş bir savaşı da dayatmak
kadar kaybettiğimiz halkımızı, hatta
dostlarımızı daha fazla kazanarak ve en başta
Partimizin içini doğru ilkeleri ve esasları
temelinde yeniden kurarak, bütün taktik
planlarımıza bu ana karar temelinde yaklaşım
göstererek, "varsa başarı ben varım, yoksa
başarı ben yokum" diyerek, kendini mutlaka
devrime meletmeli ve mutlaka kazanmalısınız!
Yaşasın Partimizin 20. Kuruluş, Savaş ve
Zafer Yılı!
Yaşasın Halkımızın, Partimizde Temsilini
Bulan Ulusal Birlik Dayanışma ve Kongre Yılı!
Kahrolsun Her Tür Emperyalizm, Sömürgecilik
ve İhanetçilik!
Yaşasın Halkların Özgürlük ve Eşitlik
Dayanışması!
Parti Önderliği
27 Kasım 1997
PKK Büyük Bir İlimdir,
Moraldir, Ahlaktır,
Büyük Bir Savaştır!
Partimizin, 19. yılını geride bırakırken, 20.
kuruluş aşamasında bütün halk ve arkadaş
yapısını kutluyor, büyük çalışma, büyük başarılı
bir savaşla sizi kutluyoruz.
Partinin kuruluş yıldönümleri, tarihi yıl
dönümlerdir, savaş yıldönümleridir, başarı
yıldönümleridir. Halk tarihlerinde, parti
tarihlerinde bazı yıldönümleri vardır ki öncesi
ve sonrası arasında büyük farklar oluyor.
Parti'nin kuruluşundan, ilanından önce
diyebiliriz ki halkımızın tarihinde; bizim için
olmayan bir yaşam, bizim için olmayan bir
çalışma, sonuna kadar düşman için olan, sonuna
kadar düşüş olan, dünya halklarından daha geri,
daha kötü bir durum söz konusuydu. Parti'nin
kuruluşunu insan kavrayamazsa hiçbirşeyi
tanıyamaz. Hatta kendisini bile tanıyamaz. PKK'
nin kuruluşu; Kürt olsun mu olmasın mı, Kürt
yaşasın mı, yaşamasın mı, Kürde insanca bir
yaşam olsun mu, olmasın mı soruların
cevabıdır... Şimdi bir çok şeyi derinlikli
anlamak lazım. Anlamak ve kavramak lazım.
Kendini tanımayan birinin tarihte, ülkede,
toplumda insan olduğunu söylemeye hakkı yoktur.
İnsanlıktan bir şey isteyemez. Bunun için
partinin kuruluşu tamamen; biz insan mıyız değil
miyiz? Dünyada bir yerimiz var mı, yok mu?
Kendimize bir yer yapma imkanı var mı, yok mu?
Hatta yerden önce kendimize bir ad takabilir
miyiz? Bunu göz önüne getiriyor. Çalışmasız,
savaşsız insanız diyebilir miyiz?
Seni her tarafta düşüren bir düşman, sende
birşey bırakmayan bir düşman karşısında sen yine
"Ben insanım, ben yiğidim" dersen, bu bir
gaflettir. Bu sonuna kadar bizde de yaşanıyordu.
Bizim içimizde Kürtlük adına düşman hizmetinde
olanlar vardı. İnsan şaşırıyor; ihanet neden bu
kadar yaşatılıyor? Önceden, siz de bu ihanete
bağlıydınız. Önceleri sizin zemininiz üzerinde
bunlar kendilerini büyüttüler. Sizin zemininiz
üzerinde bunlar düşmana ulaştılar, düşmanı
yıllarca güçlendirdiler. Burada kusurun büyüğü
ihanetin değil, bizimdir. Bilinçsiz bir halk,
yanlışı doğruyu birbirinden ayıramayan, her şeyi
ucuz ve yüzeysel ele alan bir halk. Sonuç
itibarıyla yaptığı işi düşman bile yapamıyor.
Maalesef bu birincisi. İkincisi; biz kendimizi
önceden akıllı sanıyorduk. Kendimizi ne kadar
ucuz bir şeye bağladıysak, bir aileye, bir eve,
bir kabileye o düzeyde kendimizi çok güçlü
görüyorduk. Fakat ortaya çıktı ki, bu düşünce,
bu yaşam düşmanı güçlendirmedir. Bizim en büyük
zayıflığımız bu yönlüdür. Düşman da bundan büyük
fayda görüyor. Bizim üzerimizde bu büyük zulmü,
bu büyük sömürgeciliği uyguluyor. PKK'den önce
ne kadar yanlış fikir, dağılmış bir ruh hali
varsa boğazınıza kadar hepinize hakimdi.
İnsan kendisini dürüst itiraf etmezse iflah
olmaz. Cahil birisi kendisini bilinçli
sanıyorsa, o iflah olmazdır. Çaresiz birisi
kendisini güçlü sanırsa, o iflah olmazdır.
Kendisini çaresiz bırakan, kabul eden, daha da
kötüdür. Sonu da daha tehlikelidir. PKK'nin
çıkışıyla bir çok soruyu size sordum. Cevabı
sizden isteniyor. Siz şimdi kendinize bakıp
utanıyorsunuz. "Bu ne haldir?" diyorsunuz. Evet,
sebep düşmandır fakat çaresizliğiniz de buna bir
sebeptir. Ağlamanız da yine kötü durumunuzla
bağlantılıdır. Kendisini savunamayan, düşüncesiz
olan "ben kimim, neyim?" diye sormayan kendini
tanımadan kimseden bir şey isteyemez. Hatta sonu
da kötülüğe gider, yanlışa gider. Her zaman bir
şey istese de bu, kendini kandırmadır. PKK'den
önce yaşam böyleydi. PKK'yi her yönüyle
derinlikli anlamak ve kavramak lazım.
Tanıyamazsanız, bu yaklaşımlarınız başınıza bela
olacaktır, nasıl ki bizim arkadaşlarımızın
başına bela olmuşsa. Biz korumasak, eski
Kürtlükleriyle, eski kişilikleriyle düşmanın
hizmetine girecekler. Diğer yönüyle bu ihanet
zemini altında birbirlerini öldürecekler.
İçinizde bundan başka bir şey var mı? Çalışmama,
sağlıksız olma, boğazımıza kadar bizde
yaşanılıyor. Bunun bir kader olduğunu
söylüyorsunuz. Bunların hepsi yalandır. Bunlar
hep ahlaksızlıktır, bunların hepsi düşkünlüktür,
bunların hepsi kendi kendisinin ihanetidir. PKK
kendi ideolojisiyle, kendi düşüncesiyle
bambaşkadır. Yani PKK'nin çıkışı, PKK'nin
kuruluşu bir kaç kelime düzeyindedir. Bir kaç
nokta üzerine düşünme, kavrama, yeni bir yaşama
ulaşmadır. Nedir bu? İçinde bulunduğunuz yaşamı
kabul etmiyor. Bunu ne kader görüyor, ne de
kendisinin üstünde görüyor. Düşmanda görüyor,
razı olunan bu yaşamı kötü görüyor. Eğer düşünce
buysa, pratik kendiliğinden gelir. Yanlışlığı
kabul etmeyen, bilinçsizliği kabul etmeyen
büyüyebilir. Yüzyıl içinde yaşadığınız bir
ulustur. Büyük bir ihanet içindesiniz, bu büyük
bir ayıptır. Niçin biz insan değil miyiz? Dünya
halkları nereye ulaşmış, biz hangi düzeyde
kalmışız? Bunlar önemli yıllardır. Bu yılları
sormayan birisini ben insan kabul edemem. Hiç
kusura bakmayın, bazen kendime de söylüyorum.
Bizim nazarımızda bilinçsizlik, çaresizlik çok
kötü bir şeydir. Biz kendimize gerekçe de
bulamayız. Biz neden bu durumdayız?
Namussuzluğun gerekçesi olamaz, arsızlığın
gerekçesi olamaz. Kötüysen kendini
güçlendireceksin. Düşman karşısındaki
çaresizliğini sebebe bağlayamazsın. Öyle
yaparsan tekrardan namussuz sensin. "Neden
yürüyemiyorum, neden kendi başıma bela olmuşum?"
demek de büyük bir namussuzluktur. Gerçekten
bunu da görmek gerekiyor. Israr edersen en büyük
namussuz sensin. Bu bir insan davasıdır,
insanlık davasıdır. Birisi size kendinden olumlu
bahsetmişse, durumundan memnunsa bakın yani bunu
size söyleyen kimdir, nedir, bizi ne durumda
bırakmış? Şimdiye kadar bu durumları
sormuyorsunuz. Tamam, sizin yaşınız büyüktür,
saygım vardır. Fakat bu durumu bir çocuk bile
kabul edemez. Bu kadar büyüyorsunuz, düşmanın
önünüze koyduğu yaşamı bir kader olarak
görüyorsunuz. Kadın gibi ağlıyorsunuz. En büyük
ayıp budur. Bir yiğitlik varsa kendi kendinize
soracaksınız; bu ne durumdur? Bunu kendinize
yakıştırmayacaksınız.Ben kendimde aslında zor
durumdayım. Fakat bu benim kişiliğimle ilgili
bir darlık değil. Arkadaşlarımızın, bir parça da
sizindir. Bunlar nasıl çocuklardır? Yaşam
istiyorlar, bazı şeyler istiyorlar, istedikleri
şeylere göre de çalışma yapamıyorlar.
Kendilerini insan sanıyorlar, insanlık çalışması
yapamıyorlar. Bir ulus, bir kimlik istiyorlar
bunun için bir çalışmayı yapamıyorlar. Güzel bir
yaşam istiyorlar, bu yaşam için bir şey
yapmıyorlar. Bu ya ahmaklıktır, ya fesatlıktır
ya da yüzeysel bir yaklaşımdır. Bununla insan
kendisini büyütemez. Eğer PKK'yi anlamak
istiyorsanız, parti çalışmasına değer
veriyorsanız bu sorduğum sorulara kendiniz cevap
vereceksiniz. Başka türlü iflah olamazsınız.
Şimdi İslam dinini savunuyorsunuz, keşke İslam
dinini tanısaydınız. Keşke Müslüman olsaydınız,
Müslümanlığın özünü bazı yönleriyle
yakalasaydınız. Bu da sizin elinizde yok! İslam
da ne kadar pis birşey varsa, İslamiyet maskesi
altında, almışsınız. Derin bir ihanet. Sorumlu
sadece siz değilsiniz. Atalarımızdan beri
süregelen bir durumdur. İslamlık bu değildir.
Dini, imanı olan kendini böyle çaresiz, böyle
yorgun, ülkesiz ve özgürlüksüz bırakmaz.
İslamiyet’in çıkışının kendisi bütün insanlığın
yücelişidir. Sonuna kadar büyüklük ve
yüceliktir. İslamiyet’in askeri yönü güçlüdür,
İslamiyet devlettir. Bizde bu şeyler var mı, biz
neyin askeriyiz, biz neyin devletiyiz? Bu,
unutulmuş. Sonradan İslamiyet elbisesi giymişiz.
Başka da bizim fikrimiz kavimiyet fikridir,
sosyalimin fikridir. Fakat bu da doğru değildir.
Sosyalizmin fikriyle bir çok devlet kuruldu,
kavimiyet fikriyle bir çok devlet kuruldu. Bu
fikirlere sahip olanlar şimdiye kadar ne
yaptılar, hiçbir şey. Burada da her şeyden önce
biz kendimizi kandırmışız. Burada sorumluluk
kime aittir? Biz her şeyi düşmana, kadere mi
bağlayacağız? Hayır! Bizde bir hayır bırakmamış,
kendisinde de bir hayır bırakmamış. İşte bu
noktada Önderliğe saygınız var.
Uzun bir yoldan geliyorsunuz. Bizden bir şey
almak istiyorsunuz. Önderlik nedir? Bu durumlara
karşı sizin gibi davranmamaktır. Ot gibi, bir
yaşamdan hiç bir sonuç çıkarmıyor. Düşüştür,
gönülden hiçbir şey yok, güzelliği, iyiliği diye
bir şey yok. Sonunda kendini inkar etmedir,
düşmana hizmet etmedir. İşte ben bu şeyleri
kabul etmedim. Bu şeylerin doğru olmadığını
söyledim. Tabi bu başlı başına yetmezdi.
Önderlik çocukluğundan şimdiye kadar kendisi
için yaşamadı. Çocukluğumuzdan itibaren "Bu
yeterli değil" dedik. Peki doğru şey nerededir?
Biz kendimizi bu yalandan nasıl çıkardık? Büyük
bir sabırla, büyük bir emekle, büyük bir
araştırmayla, iğne ucuyla kazar gibi, bir suya
ulaşır gibiydi. Yıllarca bu böyleydi. PKK'den
önce kendimi yapılandırmak için tek başıma 20
yıldan fazla çalışma yürüttüm. Hatta buna on
yaşımdan itibaren başladım. Sizin yaşadığınız
şeylere karşı ben savaş açtım.Yapmasaydım ben de
sizin gibi olurdum. Şimdi siz kendi durumunuzdan
memnun musunuz? Bizim arkadaşlarımız da savaşı
güçlendiremiyorlar. Bizim korumamız, bizim
yönetimimiz olmasa yirmi dört saat ayakta
duramazlar. Sizde şimdi herkesten şikayet
ediyorsunuz? Sizin çocuklarınızdır. Neden
ağlıyorlar? Siz onları yetiştirdiniz. Neden
içlerinden yiğit bir tanesini çıkaramıyorsunuz?
Ben de insanım. Bizim bir farkımız var. Nedir o
fark? Ben kendimi büyük yapmak istedim. Beynim
çalışacak, dilim çalışacak, doğrular üzerine.
Herkes için, düşüşü sağlamamak için. Sizin buna
saygınızın olması gerekiyor. Bu temel şeye sizin
saygınızın olmaması eskiden gaflet, fesatlıktan
geliyordu. Tekrardan öyle giderseniz, bu
fesatlık, bu münafıklık bizi iflah etmez.
Bırakalım içimizdeki gafleti, yetersizliği
arkadaşlarımız üzerinde büyük bir titizlikle
duruyorum. Ölüm kaderdir diyor. Öyle söylersen
elindeki her şey gider.
Düşmana karşı durmak için bir çare bulmak
zorundasın. Çareler de çoktur. Biz bunu da ispat
ettik. Yokluktan bu duruma geldik. Neden bu
imkanlarla kendini koruyamıyorsun? Benim şu anda
en büyük savaşımıma karşı siz diyorsunuz ki;
"Biz ölüme de razıyız, bu savaşa da." Ben ne
diyorum; sen namussuzsun, sen kendini
kandırmışsın, kendi şahsında beni de kandırmak
istiyorsun. Kendin düşmüşsün, kendi
düşürülmüşlüğünle beni de düşürmek istiyorsun.
Benim silahımla, benim yardımımla. Ben bunu
kabul edemem. Bırak beni diyor, bir gün
yaşayayım yeterdir bana. "Ben savaştım, şerefe
de ulaştım, rüyalarımda görmediğim şeyi gördüm.
Artık bundan sonra ölsem de gam yemem." Bu da
namussuzluktur. Sen kendi düşmanına vurdun mu
vurmadın mı? En temel soru budur. Şerefli bir
yaşamı yakaladın mı yakalamadın mı? En temel
soru yine budur. Sen buna cevap veremezsen,
yakanı bırakmam. Evet eski ağalar gibi sizi
dövmüyoruz, sopalarla gözünüze vurmuyoruz. Fakat
bizim siyasetimizin kendisi en büyük vuruştur.
Bizim siyasi vuruşumuz sadece düşmana karşı
değildir. Biz kendi siyasetimizle düşmana
vurduğumuzda bunu halk adına yapıyoruz. Sonuna
kadar düşmanını vuran bir halk yaratmak için
bunu terbiye edeceğiz. Siyasi terbiyedir. Halk
savaşında buna askeri terbiye diyoruz. Siz bu
terbiyeyi alacaksınız. Almazsanız, "parti
çizgisinde dürüst yürüyoruz" diyemezsiniz. "Biz
namuslu ve şereflice bağlıyız parti çizgisine"
diyorsunuz. Hayır! kendine bahane arayanlar için
bu kandırmadır. Neden yapamıyorumun bahanesini
bulamazsın kendine. Sen insan değil misin?
Tarihte büyük insanların nasıl çıktığına bakın.
Zor bir durumdaysan, özgürlük her şeyden
önceyse; o zaman ilk başta bu özgürlük savaşını
yürüteceksin. Senin yemen içmen özgürlük
savaşına bağlıysa, sen kahraman bir savaşçısın,
sen halkın savaşçısısın. Yapmazsan sahtekarsın.
Senin hakkın ölümdür. Tarih bunları söylüyor.
Gerekçe bulmak doğru değildir. Hayır olmaz! Halk
savaşlarında, parti çalışmalarında böyle şeyler
olmaz.
Şimdi benden güzel bir kaç söz dinlemek
istiyorsunuz, soru sormamı istiyorsunuz.
Durumunuz nasıl diye sormamı istiyorsunuz.
Hayır! Ben bunu sormam. Hayır! Doğru doğrudur.
Siz kendinizi yetiştirmezseniz ben size
"nasılsınız" demem. Önderliği tanımanız gerekir.
Ben on yaşında yaşama başladığımda, anne ve
babamın dedikleriyle hareket etmedim. Kendi
doğrularım üzerine hareket ettim. Benim
doğrularım özgürlük doğrularıydı. En iyi, en
doğru oydu. Eğer kendimi kandırsaydım, kendimi
özgürlükten uzaklaştırsaydım; bu önderlik on beş
yaşından beri elden giderdi. Şimdi siz
diyorsunuz "Bu nasıl bir önderdir?" Bin sefer
dua edin ki, kendi başıma cesaret edip özgürlüğü
büyüttüm. En büyük hayır buydu. Bunu yaptımda.
Şimdiye kadar size ne lazımdır? Eğer siz
"Doğrular üzerine PKK yaşam bulsun" diyorsanız
bunu anlayacaksınız. Şimdi görüyorum ki, siz
diyorsunuz "Biz daraldık, PKK'li arkadaşlar bizi
eskisi gibi bilmem yönetemiyorlar, ne
yapamıyorlar" Bunlar doğru bir yaklaşım
değildir. Arkadaşlar da size "halk iyi değildir"
diyor. Siz de arkadaşlara diyorsunuz. Siz bir
gün, önceden "Kendimizi nasıl bağımsızlığa
ulaştırırız?" diye düşünmüyorsunuz. Bunların
hepsi yine kendini kandırmadır, doğru değildir.
Ne kadar bağımsızlıktan yanasın? Bağımsızlık
çalışmasını istiyorsan gerçekten savaş istiyor
musun, gerçekten savaşabilir misin? Ben silahlı
savaşımdan bahsetmiyorum. Ev içindeki savaştan
bahsediyorum, dışarıdaki savaştan bahsediyorum,
çevrenin savaşımından bahsediyorum. Komşunu
örgütleyebilir misin? Köyünde, mahallende
hayırlı bir iş yaptın mı? Hayır! O zaman kimden
bir şey istiyorsun? Böyle bir kusur elinizde
kalmış. Birşey yapamadığınızda Allah'a havale
ediyorsunuz. Allah’ta böyle bir şeyi kabul
etmez, Allah’ta "Elinden geldiğince işini
yapabiliyorsan, ben senin Allahınım" diyor.
Allah, "Başka türlü senin Allah'ın olamam"
diyor. Peygamberlerin hadislerinde bile bu
şeyler dile geliyor. Biz peygamberlerleyiz, biz
hadislerleyiz. Bu PKK'de de böyledir. PKK, yeni
bir biçimle dinin doğrularını yürütüyor. Bir
yandan da kendi doğrularını, dönemin siyasetin
doğrularını yürütüyor. Bu bir elbise değildir,
giydirilemez. Sen de "giydim" diyemezsin. Sonuna
kadar beynine yerleştireceksin. Yüreğine
yerleştireceksin ve kişiliğini
biçimlendireceksin. Yapamazsan bir yere
ulaşamazsın. "Ben darım, ben rahatsızım!"
diyorsun. Öyleyse öl! Ben her zaman dini örnek
veriyorum. Kürt İslamları nefes savaşıyla
kendilerini yapmışlar, kendilerini büyütmüşler.
Onlardan evliya olmuş. Yıllarca ayakta kalarak
kendilerini yenilediler, öyle alim oldular. Ben
şimdi bakıyorum; ilimi de bırakmışlar, yaşayalım
diyorlar. Evet yani bunun temeli var. Çok
çaresiz kaldık ama vazgeçmedik. Evet burada PKK
ne diyor? "Çaresizliğe hayır!" diyor
Şimdi ben görüyorum ki, PKK güçlenmiş. PKK nasıl
güçlendi diye şuanda herkes şaşırıyor. İşte
PKK'nin büyüklüğü, söylediğim bir kaç söz,
söylediğim bir kaç doğrudur. Neden diğer
partilerin elinde kötülükten, düşüşten başka bir
şey kalmadı? Biz doğrularla birlikteydik. Çürük
sözle parti başarıya ulaşamaz. Yalan sözlerle
kendimizi doğrulara ulaştıramayız. Bunun için bu
partiler bu duruma düştüler. Onlar düşmanın
partileri oldular. Neden? Çünkü, doğru sözleri
yoktu. İlk çıkışları düşmana dayalıydı. Yine
büyüklükleri düşmanındı. Şimdi PKK çok büyüktür.
Çünkü büyük doğruları var. PKK önderliği
büyüyor, neden? Çünkü doğrular üzerindeydi de
ondan. Yine "ben bir şey anlamadım, ben bir yere
ulaşamam" derseniz o zaman sen ölmüşsün, senden
bir hayır gelmez. Çaresizliği her zaman kendine
kader görürsen kendi haline ağla. Hiç kimseden
bir şey isteme ve ağla. Şimdi benim PKK'li
arkadaşlarla, savaşçılarla savaşım nedendir? Çok
ağlıyorlar. Ölürken ağlıyorlar, yaşarken
ağlıyorlar. Çok büyük yiğitlikler ortaya
çıkaramıyorlar, büyük yönetimleri
çıkaramıyorlar. Var olanı da kendi aralarında
bölüşmek istiyorlar. Hani bazı paylaşımlar
vardır. Nasıl yani? On onbeş çocuk, çocuk
vardır. İşte babasından kalan bazı şeyler varsa
"Babamız ölse de hemen paylaşalım"anlayışını
geliştirirler. Baba 70 yaşındadır. Bir gün gitse
de evin değerleriyle kendisini yaşatmayı
istiyor. Şimdi bizim içimizde de böyle şeyler
var: "Yeterlidir, biraz çalıştık, bazı şeyler
yaptık, bunları da kendi aramızda paylaşalım."
Bu büyük bir namussuzluktur. Düşmanın
çalışmasından daha kötüdür. Siyasette de bu
şeyler çok kötü bir imtiyazdır. Dürüsttür, belki
doğru da çalışmıştır. Bazı şeyleri anlamış da
olabilir. Fakat siyasette pay isteme ölümdür,
bireyselliktir. Biliyorsunuz yani bir mülk için
kardeş kardeşle kavga ediyor. Şimdi PKK'yi böyle
düşünürseniz çok tehlikeli. Mevkiiyle çalışmak
olmaz. "Bu benimdir, bu senindir" diyerek PKK'de
çalışma olmaz. "PKK bu kadar benimdir" dersen
olmaz.
Nasıl ki İslam dinini baba mülkiyetine
alamazsan, "Allahın dinidir. Hz. Muhammet onun
elçisidir" diyorsan, PKK'ye de böyle diyeceksin.
Bütün halkın partisidir. İnsanı büyüten bir
parti. Ona dua edeceksin, ona ibadet edeceksin,
öyle ki kendini ispat edeceksin. Diğerini
yaparsan münafık olursun. "Bu bana, şu bana"
dersen münafık olursun. Bu PKK de daha fazladır.
Şimdi biz sizi bırakmışız. Yaşamınız gönüllülük
temelinde bir yaşamdır. Belki PKK de fazla
kalamıyorsunuz. Ne üzerinize çok ağlıyoruz, ne
de üzerinize çok üzülüyoruz. Siz partiden bir
şeyler istiyorsunuz. Partiden bir şeyler isteyen
gerçekleri anlamak zorundadır. Neyin üzerinde
kuruldu? Her zaman söylüyorum; PKK adına ne
yaptınız? Ama ben yapıyorum. Ama bu benim
kararımdır; 20. yılı da büyük bir savaş yılı
yapacağım. Her yönüyle savaş yılı yapacağım.
Size açık söylüyorum. Zaten son günlerde her
şeyi açık, açık söyledim. PKK içinde ne var diye
dünyaya çağrı yaptım. Düşmanımız nedir, PKK
içinde ne var? Bunların hepsini açık, açık
söyledim. "Düşman bilmesin, bizim ayıbımız
dışarı çıkmasın" Hayır! Biz her şeyden önce
kendi ayıbımızı çıkaracağız. Gizlilikte ayıplar
gizlenir. Kirli bir ruhla parti çalışması
yürütemezsin. Düşmüş bir bireycilik çevresini
düşürür. Sen bununla parti çalışması
yürütemezsin. Bir muhtardan daha zayıf, parti
çalışmasını, önderlik çalışmasını yürütemezsin.
Özellikle bu şeyleri arkadaşlar için söylüyorum.
Tabi ki, kendini kandırmayacaksınız. Siz de PKK
den muhtar istemeyin. Ağanızdan öğrenmişsiniz,
muhtarınızdan öğrenmişsiniz, PKK'nin de size
muhtarlık, ağalık yapmasını istiyorsunuz. Hayır!
Zaten siz izin vermeseydiniz, muhtarlık
yaklaşımlarına zemin olmasaydınız, bu
arkadaşlarımız ne kendi başlarına, ne benim
başıma, ne de sizin başınıza bela olurdu. Burada
ben sizi sorumlu tutuyorum. Parti doğrularını
tanımadan kendinize muhtar istiyorsunuz. Sonra
da bakıyorlar ki, PKK'nin muhtarları eski
muhtarlar gibi değil. Sonrada oturup ağlıyorlar.
Siz buna zeminsiniz.
Ne dedim; Önderliği tanıyın. Sizin bir
ekmeğinizi yiyorum. Bir lokma ekmeğinizi
yiyorsam, emekle de onun karşılığını ödüyorum.
Söylediğim sözler siyasi sözlerdir, siyasi
çalışmalardır. Sizin hizmetinizdedir. Bir lokma
ekmeğinizi yiyorsam bunun içindir. Bazıları
geliyor, hiçbir çalışma yapmadan, namussuz gibi,
evinize alıyorsunuz. Almayın. Çalışmayan
birisine 'merhaba' bile demeyin. Önderlik
çalışmasız, doğru olmayan şeyler temelinde size
yaklaştı mı? Ahbap çavuşluk temelinde size
yaklaştı mı, köylülük temelinde size yaklaştı
mı? Büyük sözler üzerine, siyaset üzerine size
yaklaştı. Önderlik selamı bu temeldeydi. Bu size
bir işaretti. Bu işaret temelinde yürüyenler
Önderliğin arkadaşlarıdır. Yürüyemeyenler ahbap
çavuş olurlar. Siz, çıkar grupları oluşturmak
istiyorsunuz. Yürümediği zaman da
daralıyorsunuz. Bu doğru değildir. Gelişiniz,
merhabalaşmanız Önderlik gerçeği üzerinedir.
Eğer doğrular temelinde olmazsalar başınıza bela
olurlar. Burada kendi kendinizin hesabını
vereceksiniz. Bütün duyarlılığınız, bütün
bilinciniz Önderlik gerçeği temelinde olursa,
iyi yapana 'başım gözüm üstüne' kötü yapana ise,
'toplumdan dışarı, evden dışarı' köyden dışarı
diyeceğim. Bu sizin terbiyeniz olmalı, bu sizin
disiplininiz olmalı, bu sizin işleyişiniz
olmalı. "Biz anlamadık" demeyin. Söylediğim
şeyler çok somuttur, hepiniz anlıyorsunuz.
Ağlamayın da. "PKK'nin eski kadroları nerede?"
Bunu söylemek te ikiyüzlülüktür. Söylemeyin. Ben
her hafta bir konuşma yapıyorum. Bütün kitaplar
elinizde. Siz tecrübe sahibisiniz, yaşınız
büyük. Birçok şeyi ayırabilirsiniz. Siz
kendinizi benim başıma da bela etmek
istiyorsunuz. Alışmamışlar. Bir kitaptan bir
talimattan, bir sonuç çıkaramıyorlar. "Önderlik
bize iyi kadrolar göndersin" diyorsunuz. Sizin
çocuklarınızdır. Sen kendi çocuğunu
yetiştiremediysen, ben nasıl yetiştireyim? Bunca
yıldır büyük bir çalıma yürütüyorum. Sizin
çocuklar hem kendi ayağını kaydırıyor, hem benim
ayağımı kaydırıyor. Burada siz kendinizi sorumlu
göreceksiniz. Neden siz kendi çocuğunuzu terbiye
edemiyorsunuz? Çevrenizi, akrabanızı eğer
terbiye edemiyorsanız, neden her şeyi
Önderlikten istiyorsunuz? Önderlik, milyonlara
verse, verse, ki veriyor da, hala yeterli değil
mi? Ben burada biraz haksızlık görüyorum. Değil
ki, çalışma yürütemiyorum, hepsinden daha çok
yapabilirim. Ama adaletli, hepimizin
çalışmalarının üstünde. Herkes anlasa, herkes
çalışsa birbirimizi güçlendirebiliriz. İşte bu
noktada ağlamalarınız varsa, üzerinde
duracaksınız ve kendinizden isteyeceksiniz.
Daha önceki önderlerinize bakın. Düne kadar
onlara hizmet ediyordunuz. Düşmanın yapamadığı
çalışmayı onlar yapıyorlar. Burada kimler
sorumludur? Belki biz olmasaydık, yine onların
emri altına girecektiniz. Fakat bunlar sizin
düşmanlarınız. Bu düşman ki, bizi inkar ediyor.
İşte sizin önderleriniz. Ona çobanlık
yapıyorsun, namussuzluk yapıyorsun. Hatta kötü
kadından daha kötü. Neden hesap soramıyorsunuz?
Kendi içinizde, evinizin içinde, çevrenizde
bunları mahkum edin. Benim savaşımdır fakat
sadece benim savaşım değildir de. Hepimizin
savaşıdır. Halk savaşı hepimizindir, bir kişinin
değil.
Şimdi siz kesin başarı istiyorsunuz. "19 yıl
geçti, hani kesin başarı?" diyorsunuz. Bizim
bazı arkadaşlarımız da öyle diyorlar: "Yeter bu
kadar savaştık, artık yaşam istiyoruz." En büyük
ahmaklıklardan biri de budur. Kendi düşmanının
farkında değil. Savaşta düşmüş, ama benden yaşam
istiyor. Siz bunu bırakacaksınız. Bu böyle
olmaz. Nefes nefese, ben bir şey söylüyorum ve
yapıyorum. Siz ne kadar düşmanınıza vurduysanız,
o kadar yaşamı hak edersiniz. Senin yaşamın
sömürgeciliğin düşürülmesindedir. Düşüremezsen
"Ben yaşam istiyorum" diyemezsin. Nefsinde
düşürdün, savaşında düşürdün, ülkende
düşürdüysen, yaşamın yolu sana açılır. Savaştın,
fakat düşürememişsin. Savaştın, fakat öldün.
Yirmi yıl çalıştın, fakat düştün. O zaman yaşam
hakkın yoktur. Yaşam şartı başarıya bağlıdır.
Başarıyı yakalayacaksın, daha sonra namuslu bir
şekilde yaşam isteyeceksin. Sizin önünüze bir
kanun koyuyorum. Düşmanı nefsinde, köyünde,
çevrende, mümkünse yerinde düşürdüyse; o zaman
"Namuslu bir yaşamın imkanları yaratılmıştır"
diyebilirsin. Namuslu yaşamın kanunu budur.
Sizin yaşamlarınızı geride bıraktım. Bundan
başka yaşam haramdır. Kendinizi affetmeyin.
Arkadaşlara da söylüyorum; sadece savaşmak da
yeterli değildir. Savaştın, fakat ne kadar
düşmanı düşürdün? Sen ülkede bir yer edindin mi?
Kurtarılmış bir mıntıka edindin mi? Kendini
savunabilir misin? Kendini orada savunursan,
devlet sensin. Devlet senin olsun, benim değil.
Ben o kadar hizmet ettim ama senin olsun. Cudi
dağında, Herekol dağında, Cilo dağında, Zağros
dağında, Toros dağlarında bu kadar yardımımızla
kendine bir yer edin, bir devlet kur. O zaman
yaşa. Her şeyi kaybet, partinin verdiği
imkanları kaybet, çarçur et, ondan sonra deki,
"Ben yaşam istiyorum!" Biz bunu ihanet
sayıyoruz. Bizden bu temelde yaşam istenilirse;
bu bizim savaş kanunlarında ölümün için yeterli
bir gerekçedir. Kendi düşmanını yenemeyen zaten
ölmüştür. Başına ne gelir? Düşman vurur. Faşist
Türk Devleti tarihte de bakın affeder mi etmez
mi? Bu savaşta teslim olanları da sonradan
öldürüyor. Bırakmıyor. Bu, düşman kanunudur. Sen
kendini kandıramazsın. Bir düşmanın varsa
yaşamın yoktur. Silahla düşman karşısında
savaşıyorsun. Sonradan "ben savaşamıyorum"
diyor, yaşam istiyorsun. Bu sahtekarlıktır, bu
kandırmacadır. Böyle yaşama hakkını
veremezsiniz. Yine de ben size kendi
tecrübelerimi anlatıyorum. İki üç kelimeyle bu
siyasete başladığım zaman büyük bir savaşın
içinde olduğumu biliyordum. Her gün başarılı
olabilmem bu nedenledir. Yarın bu günden daha
iyi savaşmasaydım, üçüncü gün düşerdim.Yarını
bugünden yakalıyorum, öbür günü yarından
yakalıyorum. Dakika, dakika kendimi ispatlamaya
çalışıyorum. Bunun için mümkündü. Her gün
başarı. İdeolojiden tut savaşa kadar her yönlü
benim yaşamım böyle başarılı oldu. 'Yaşam
hakkım!' Nedir benim yaşam hakkım? Kişiliğimle,
halk adına, savaş adına ben varım. Düşman da
itiraf ediyor, siz de itiraf ediyorsunuz. Ben
varım. Ama ben nasıl varım? Her gün bütün
yönleriyle savaşta düşmana vurup yaşam hakkını
alarak. Ben bu biçimiyle varım. Arkadaşlar bunu
iyi tanıyıp, kavrasınlar. Demeyin "Ben
anlamadım." PKK adına 25 yıldır mümkün değil bir
gün "ben düştüm" demedim. Bir gün çaresiz kaldım
mı? Hayır! Her gün vurdum aldım. Vurdum aldım,
vurdum aldım. Sonuç itibariyle bu biçimde şuanda
karşınızdayım. 'Ben yoruldum' dedim mi?
'Savaştım bundan sonra yaşam istiyorum' dedim
mi? Bir gün karşınızda bu şeyleri söyledim mi?
Çocuklar bile bu şeyleri anlıyorlar. Eğer siz de
bir yaşam sahibi olmak istiyorsanız son
damarınıza kadar çalışarak ve savaşta vurup
alacağınız şeyler içinde kendinizi
büyütebilirsiniz. Başka türlü size inanacak,
size yaşamı verecek kimse yoktur.
Düşman azgındır tabi. Düşman vuruyor, vermiyor.
Şimdi bana bu partinin önderi; Ulusal Önder
diyorsunuz. Benim kanunlarımda birisi; vurup
aldı mı büyük dava adamı değerli ve etkilidir,
yaşayabilir, beni temsil edebilir. Başka türlü
hayır! "Ben yirmi yıl savaştım. Bir gün
düştüysem de beni affet!" Hayır! Sen yirmi yıl
savaştıysan da başarılı olduysan da son günde
düşersen gittin. Bunun için 'son nefesine kadar'
diyorum. Şehitlerimiz son nefese kadar ki
şehitlerdir. Başka türlü kabul olunamaz. Bu
bizim devrimimizin kanunudur. Bu bizim
devrimimizdeki başarı kanunudur. Böyle olmasa
yaşam olmaz. Hiç kimse kendisini kandırmasın.
Şimdi buraya geliyorsunuz, bazı şeyler kavramak
istiyorsunuz, bunun içindir. Arkadaşlarda ta
Zağros dağlarından geliyorlar, bunun içindir.
Tek başına yemek ve benzeri bir şey değildir.
Gördünüz yediğinizde hiçbir tat yok. En büyük
tat düşmanına vurabiliyor musun, vuramıyor
musun? Düşmanına vurmayla kendini büyütebilir
misin büyütemez misin? En büyük tavır budur
burada. Bunu almaya geliyorsunuz. Çok güzel bir
şeydir. Neden buna yaklaşmıyorsunuz? Bu kadar
yıl geçti, neden kendinizi burada büyütemediniz.
Bu sermayemi babama mı götürüyorum? Hayır! Her
gün kendi kendimi yapıyorum. Hiç kimse bana
zorla 'yap' demedi. Ne kimse bana çok şey verdi,
ne yardım etti. Kendi düşüncem, kendi vicdanım
bana 'yap' dedi, ben de yaptım. En iyisi de bu
değil mi yani? Peki benim yardımıma rağmen neden
yapamıyorsunuz? Siz yine bahane mi
arayacaksınız? Yine gülecek misiniz? Kendini her
zaman kandıran ucuz yaşam, sigaraya bağlı yaşam,
fesat yaşam. Önderlik karşısında insan bu
şeyleri yapamaz. Keyfi bir bireycilikle,
boğulmuş bir ruh haliyle bu, insanı boğar.
Fırsat buldukça kendi arkadaşını boğuyor. Bu
şekilde bu önderlikten ne bir şey alınabilinir,
ne karşısında durulabilinir. Önderlik bu
şeylerin düşmanıdır. Sen uzakta da olsan, dağda
da olsan bir şey yapamazsın. PKK savaşı vicdanlı
bir savaştır. Dürüstsen vicdanın vardır,
değilsen karasın, vicdansızsın demektir.
Bazıları size "Siz yüzeysel olarak yaşıyorsunuz"
diyor. Bazıları size gülmüş, sizi kandırmışlar.
"Bir sigarayla da kendi zevke ulaşabilirsiniz,
rahata ulaşabilirsiniz. Böyle rahat
uyuyabilirsiniz" diyorlar. Kim demiş bunları,
ben bunları söyledim mi? Hayır! Tam tersine
bunun karşılığı olan her şeyi söylüyorum.
"İçinde yaşadığınız bu yaşam, bu savaş iyidir,
güzeldir" demiş miyim? Hayır! Benim dediklerim
ne kadar kalkabiliyorsanız onu soruyorum. Evet
burada vurguladıklarım bütün arkadaşlar için,
bütün savaşçılar ve bütün halk içindir. Büyük
saygı kelimesiyle 'hoş geldiniz' de demiyorum,
kimseden de istemiyorum. Bu kadar benimle olun.
Kesinlikle hayır! Yanında olduğum şeyleri
hayırlı sayıyorum. Benim söylediklerimin
yanındaysan, sen sonuna kadar benimlesin, ben
sonuna kadar seninleyim. Bize ucuz ölüm yoktur.
Doğrularla birlikte değilsen sen bir belasın,
yerinde dur. Kim bu pis dilini ağzına koymuşsa
bağla. Kararmış yüreğin sende kalsın, ölsün.
Gelme üzerimize.
Bu yetersizliklerinizi ayıp saymıyorum. Değil ki
bu bilinçsizliğinizi ayıp sayıyorum. Hayır! Ben
bunun nedenlerini biliyorum. Yediden, yetmişe
kadar herkese 'neden böylesiniz' demiyorum. Ben
şunu söylüyorum: "Bu kadar şey önünüze koyduk,
neden öğrenemiyorsunuz?" demiyorum. En büyük
ayıbınız budur. Öğreneceğiniz çok şey var. Siz
PKK ile uğraşıyorsunuz. PKK büyük bir ilimdir,
öğrenin. Büyük bir moraldir, büyük bir ahlaktır,
öğrenin. Büyük bir savaştır, öğrenin.
Öğrenmezseniz bu büyük bir ayıp olur. Kimsede
kendi ayıbıyla bizi rahatsız edemez. "Benim
gönlüm kendi eksikliklerimi yaşatmak istiyor."
Hayır! Git pazarda yaşat. Bizimle olmaz.
Şerefli, kendini kandırmayan insanlar bizim
yanımıza gelecekler. 20. çalışma yılında bu
çağrıya gelen sonuna kadar yoldaştır. PKK’ de
keşfedilen, icat edilen şey nedir? "Bu PKK
imkanlarıyla ben kendimi yaşatayım." Bunları
diyenleri keşfettim. Dünyaya da ilan ettim. Siz
rezil olacaksınız, sizin bir şeylerinizi de
kabul eden yoktur. Siz sonuna kadar PKK
doğrularını yakalayıp onunla ayağa
kalkacaksınız,. Başka yolunuz yok. Siz bir savaş
yürütüyorsunuz.
Ben akşam ne dedim? Benim kardeşim de bir
zamanlar bir şey söylemişti. Savaşta daralmıştı.
Siyasi savaşımı veremiyor, siyasi çalışmayı iyi
yapamıyordu, hemen hemen kendisini tasfiye
edecekti. Kardeşlik hakkı üzerine, bilmem ne
üzerine kendisini yaşatmak istiyordu. Ben
'hayır' dedim. Bu, siyasettir. Doğru siyasete
ulaştıysan belki affedilebilirsin,
yaşayabilirsin, ulaşmazsan yaşayamazsın. Siz
geliyorsunuz yanıma "Başkan sen Allah gibisin,
peygamber gibisin" diyorsunuz. Bırak beni
methetmeyi de, sen nasılsın? Sen siyasi misin?
Sen PKK siyasetiyle misin? PKK yaşamıyla mısın?
Dürüst müsün? Kendini gizleme. Eski övgülerde
binlerce kötülük gizlendi. Hepinize söylüyorum
şimdi; PKK ile yürümek istiyor musunuz? PKK
gerçekliği budur işte. Şimdiye kadar kendini
böyle kandırdın. Şimdi görüyorsunuz ki ben
sonuna kadar siyasiyim. Nedir siyasi olmak? Bu
halk için, her şeyden daha iyi olanı nefes,
nefes temsil ediyoruz. 'Ülkesine sahip çıkan bir
halkı, savaşçı bir halkı, özgürlük savaşına
sahip çıkan bir halkı güçlü ve kudretli savun.
İçindeki fitne fesadı kaldır, düşmanına karşı
kendini savun. Budur benim siyasetim. Aşiret
usulüyle şimdi birbirinize yaklaşmak
istiyorsunuz. " Hele gel, eskisi gibi
birbirimizi memnun edelim." Hayır kesinlikle! Bu
önderlik sizin sandığınız gibi bir Önderlik
değildir. Arkadaşlarımızın da birçok ahbap çavuş
ilişkisi vardır. Dağda öyle bir alışkanlık
haline getirmişler. Benden de böyle bir şey
istiyorlar. Benim böyle şeyleri kabul etmem
mümkün değil. Benim tarihe saygım var, benim
siyasete saygım var. Askeri bilimi biliyorum,
siyasi bilimi biliyorum. Askeri tarzı biliyoruz,
yaşamı tanıyoruz. Bu ahbap çavuş
ilişkilerinizle, bu geleneklerinizle kendimi
kandırmam mümkün mü? O zaman benim değerim
kalmaz. O zaman ben hiç bir şeyin önderi olamam.
Diğer önderler gibi olurum. Diğer önderlikleri
görüyorsunuz. Her şeyden önce bu kadar kan
dökülmüş, bu kadar acılar çekilmiş. Bu
değerlerin karşısında durursan büyük ihanetçi
olursun. Hiç olmazsa bunları beyninize
yerleştirin. Sonuna kadar bunları kendi
beyninize yerleştirmezseniz olmaz. PKK'nin
meselesi nedir, siyaseti nedir? Bu konularda
varsa yetersizliklerimiz. Gafletli bir yaşam
varsa bunu ortadan kaldıracaksınız. İnsan inancı
yakalayabilmeli, cesareti yakalayabilmeli. Benim
çalışmam hepinizinkinden daha da ağırdır. Ben
yürütüyorum, yürütmeye de razıyım. Fakat siz de
kendi bireysel görevinizi yerine getirin.
Nefsinizi terbiye edin, kendinizi yüceltin, bu
da yeterlidir. Başka da içinizde yiğitler varsa
yiğitliklerini yapsınlar.
Parti dışında yaşam var mıdır yok mudur? Şimdi
Önderliği gördünüz. "Bu PKK nereden geldi, Güney
de ne arıyor?" Bunları söyleyen tarihi ve temel
düşmanı kendi evine almıştır. Kendi evinde
düşmanı besliyor. "Bu düşman benim evimde ne
arıyor, benim annemin yanında ne yapıyor?" diye
sormuyor. "PKK burada ne arıyor?" diyor. İşte
sizin eski önderlikleriniz. Bundan iyi gaflet,
bundan kötü ihanet var mı? Düşmanı ricayla kendi
evine getiriyor, bizim için de ölüm istiyor.
Bunları da yapınca "Ben Kürtlük adına yapıyorum,
Kürtlerin önderliğini yapıyorum" diyor. Bu
yalana da kendisi de inanıyor. Budur işte
ölümünüz, kimin elindedir ve ne kadar derindir.
Bizim arkadaşlarımız da savaşıyorlar. Her günkü
savaşlarıyla kendilerini vuruyorlar. Kendilerini
de savaşçı sanıyorlar. Evet biçim olarak da
savaşçılar fakat kendini vuruyorlar. Hazır olan
şeyleri elleriyle itiyorlar. Partiden rahatsız.
Düşman tarzını kendi tarzları yapmışlar. Düşman
tarzını kendi yaşam tarzları yapmışlar. Bizim
hainler gibi Parti işleyişinden rahatsızlar.
Bizim arkadaşlarımız düşman tarzına razılar.
Parti işleyişinden, parti disiplininden, parti
tarzından memnun değiller. Keyfiyettir. Keyfiyet
olur mu? Keyfiyet düşmana aittir. Bunu
seviyorsun. İşte bu nokta da düşman seninle
yürüyor. Kendini kandırma. Sen düşmanınlasın.
Düşman seninle yaşadı mı "Bireysel namusu
kurtardım" diyemezsin. Düşmanı kendi üzerine bu
kadar çeken işte Kürt korucularıdır, bunlar
bilmem kendilerini parti sahibi de sanıyorlar.
Bunlar ne kadar Kürtlükle beraberdirler? Düşman
"Kendini işlevsiz bırak, bilinçsiz bırak,
siyasetsiz bırak" diyor. Evet bizim
arkadaşlarımız da şimdi bunları istiyorlar. "Biz
muhtarlıktan anlarız, biz ağalıktan anlarız."
Bunlar düşmana aittir. Eğer iyi bir şey olsaydı
bin yıldır bizi bu durumlara düşürmezdi. Bunları
bırakmak lazım. "Çok zordur, bir sigarayı
bırakamam, bana bırakılan bu yaşamı ben nasıl
bırakabilirim" diyenlere? Bırakamazsan eski
ahmaksın. Kimse sana ülke veremez, kimse sana
özgürlük veremez. Seni daha çok kendi hizmetine
koşar. Ya bu durumu kabul edeceksin, ya öbür
durumu kabul edeceksin. Ama her ikisi olmaz.
Biraz düşmana, biraz bana..." Olmaz! Bu
Kürtlerdeki en büyük ihanet. Hatta her Kürt
bireyinde bu şekildedir: "Ben biraz kendimi
yaşayayım, biraz düşmanı yaşayayım. En büyük
kötülük budur. Hayır! Ben bunları geniş
açıklamak istemiyorum. Zaten anlaşılıyor.
Arkadaşlarımız da dağdan geliyorlar, siz de
köyünüzden, şehrinizden geliyorsunuz. İlla da
"Önderlik, Önderlik" diyorsunuz. İşte Önderlik
bu bir kaç sözdedir, başka bir yerde değil. Ben
olsam da olmasam da, ben buyum. Ben ne kendimi
insandan uzak tutuyorum, ne de öyle sandığınız
gibi yakın hissediyorum. Ben mezarda olsam da
sizinleyim. Bilmem her gün sizin evinizde olsam
da ben böyleyim. Ne sizin bana uzaklığınız kadar
size uzağım, ne yakınlığınız kadar size yakınım.
Ben doğrulara yakınım. Bunu arkadaşlar için de
söylüyorum. Siz Önderliğe yakınlaştınız ama
doğru yaklaştınız mı? Hayır! Parti temeline,
Önderlik temeline dair ne kadar kavradıysanız,
yakınlaşma bu düzeydedir. Doğru yaklaşım budur.
"Geldi bir şey anlamadı, geldi keyfiyetini
yaşattı" dedirtirseniz o zaman bu münafıklık
olur. Bu yakınlaşma değil uzaklaşmadır. Şimdi
Kürt halkı bize yakındır. Milyonlar burada
değil, fakat ruhlarımızla birbirimize yakınız.
Neden? Bazı doğrulara yakınlaştıkları içindir.
Biz her dönemden daha fazla şimdi birbirimize
yakınız. En doğrusu da budur. Ben burada adım
atmadım. Ama şimdi Kürt halkı, bütün
önderlerden daha fazla, tarihteki tüm
bağlılıklarından daha fazla bize yakındır.
Neden? Çünkü bazı doğrulara ulaştırdık. Bu
baştan beri böyledir. Bu yaklaşımı istiyorsan,
bir olursun. Birlik oldu mu hiç kimse seni
yenemez. Nasıl ki, şu anda düşman beni
yenemiyorsa, birlik olursanız dünyanın hepsi bir
olsa da kimse sizi yenemez. Bu sizin
yaklaşımlarınıza bağlıdır. Doğru yaklaşımınıza
bağlıdır. Şimdi siz 'PKK nedir?' diyorsunuz?
İşte bu doğrulardır. Bu doğrulardır ki, bizi
birlik yapan, bu doğrular ki bizi düşman
karşısında birlik yapıyor ve yenilmez kılıyor.
PKK başka birşey değildir.
Biz bu yıldönümünde bir söz vermek istiyoruz.
20. yıla girerken parti birlik sözü verelim.
Parti siyasetinin sözünü, parti yaşamının sözünü
verelim. Fakat bununla oynamayın. Sen doğru söz
verirsen, sana ölüm yoktur. Sana acı veren o
sözler, seni daraltan şeyler, bütün hepsi
ortadan kalkar. Yıldönümünde vereceğimiz sözün
bu denli değeri vardır. Şimdiye kadar söz
verdin, yürütemedin. Şimdi ver! 20 yıl sonra biz
yine razıyız. Fakat, verirsen bırakamazsın. Bir
dahaki sefere 'merhaba' diyor verdiği sözü de
unutup gidiyor, sen büyük bir münafıksın, iflah
olmazsın. Sözüyle böyle olan iflah olmazdır. Ben
olsam da olmasam da; iflah olmazsın. Kürt neden
iflah olmadı? Çünkü kendi sözüne sahip çıkmadı.
Kendisini kandırdı, kendisine güldü. Bütün dünya
sana güldü. Benim büyüklüğüm nedir? Benim
büyüklüğüm; bazı yönleriyle kendi sözüme sahip
olmamdır. Ama doğru temelde bağlıyım. Keyfim
istediği için, işte büyümek için, kendime daha
iyi bakmak için değil. Ben halkın sözüyleyim,
ben büyük siyasetin sözüyleyim. Ben
kandırılmıyorum. Gücüm oranında kendi çalışmamla
varım, ben kendi sözümle varım. Benim büyüklüğüm
buradadır. Başka bir şey değil. Ben burada
dürüstüm. Ne kendimi hasta görüyorum, ne sizin
gibi inliyorum, ne sizin gibi ağlıyorum.
Böylelikle bu kadar büyüdüm. Neden büyüdüm? İşte
bu doğrular temelinde oldu. Şimdi siz de
büyüklük istiyorsunuz. Tabiî ki hakkınızdır da.
Ama cesaretle doğrular üzerinde durun.
Dürüstlükle durun. Neden bu kadar küçük
kalıyorsunuz? Özellikle bunu arkadaşlara
söylüyorum. Siz hepiniz rütbe istiyorsunuz. Siz
büyük bir komutan olmak istiyorsunuz. O zaman
sözünüzle olun, parti sözüyle olun, büyüyün.
Arkadaşlarına zorluğu dayat, kandır, parti
imkanlarıyla oyna; sonra deki "Ben komutan
oldum, bilmem nasıl bir komutan oldum" Hayır!
Kesinlikle bu hesabı bırakacaksınız. Parti
sözüyle, parti esaslarıyla, çalışmaları bu
şekilde birbirine bağlarsan, her şeyi buna göre
göz önüne getirip yaparsan; o zaman büyüksün
heval! Bütün çalışmaları yapabilirsin, büyük
başarılara ulaşabilirsin. Artık yeter bu
söylediğim şeyleri kavrayın. Düşmanın size
verdiği bu hafif, yumuşak kişiliği, bilmem ne
kişiliği bırakın, bana yaklaştırmayın. Bunları
yine özellikle arkadaşlara söylüyorum. Siz
buraya geliyorsunuz yıllarca size hizmet
ediyoruz. İnsanın yiğitliği sözüyledir. Ben on
yaşından itibaren anne ve babamı terk ettim. Ben
yiğitlikten yanayım, ben doğrulardan yanayım.
Tek başıma yıllarca kendimi büyüttüm. Bu kadar
size yardım ediyoruz, size destek sunuyoruz,
yapamıyorsanız gözünüzü çıkarırız. Siz çarpık
özgürlüğü isteyemezsiniz. "Keyfim istiyor ben
böyle yaşamayı istiyorum" diyerek ne kendini
böyle yaşayabilirsin ne de böyle bir savaşım
kabul edilebilinir. Bize işleyiş gereklidir,
bize ciddiyet gereklidir. Düşmanın senin
karşında ne kadar ciddidir, ne kadar rahattır?
Bir jandarma ne kadar ciddidir? Bizim
komutanlarımıza göre bir Türk jandarmasına
bakalım; onlar 24 saat kendi işleyişleri
üzerindeyken, bizimki bir gün parti işleyişi
üzerinde durmazken bir de 'ben komutanım' diyor.
'Ben de hemen hemen önder oldum' diyor. İşte
insan kendi düşmanını görüp te kendini tanıması
gerekiyor. Neden gafleti, kandırmayı kabul
ediyorsunuz? Bunu bırakın. Kesinlikle bu bizim
işimiz değil. Eğer bizden saygı istiyorsanız,
doğru olmayan bu şeyleri bırakacaksınız. Köylü
kurnazlığıyla insan bir yere ulaşamaz, insan
iflah da olamaz. Benim söylediğim bütün şeyleri
hepiniz anlıyorsunuz.Yapmayanları kesinlikle
dürüst saymıyorum. Benim nazarımda bu
sahtekardır, bu gafildir, bu zarar verir. Buna
saygı olmaz. Ne kadar ağlasa, ne kadar sana
yalvarsa buna saygı olmaz. Beni kandırması
mümkün mü? Ancak cahil kadınları kandırabilir,
ancak yanlış insanları kandırabilir.
Ben Parti'nin kuruluş yıldönümünde neden bunları
söylüyorum? Partimiz gerçekten büyük şehitlere
sahiptir. Her bir şehidi bir abide gibidir. Bu
şehitler adına konuşmaya mecburuz. Biz bazı
büyük doğrularla olmaya mecburuz. Şimdi zindanda
binlerce arkadaşımız var. Biz onların acısına
bağlı kalmaya mecburuz. Dağ başında da binlerce
aç susuz arkadaş var. Biz bunlara karşı dürüst
olmaya mecburuz. PKK'nin sözü budur. Diğer
taraftan da bizim düşmanımız büyüktür. Her gün
bizi yok etmek istiyor. Biz düşmanın karşısında
durmaya mecburuz. Kendimizi gevşetemeyiz. Buna
da hakkımız yok. Bu söylediğim şeyleri herkes
anlıyor. PKK bilimi, PKK siyaseti, PKK doğrusu
budur. Ben şimdiye kadar neden daraldım?
Doğruları yakalamak çok zor değildi. Özellikle
ülkede, savaş içinde o doğrularla oynadılar.
Düşmanın size öğrettiği yanlışlıklar, şimdi size
yaşam yapmış, şimdi bizden özgürlük istiyorlar.
Düşman hizmetinde olan şeyler senin olamaz.
Karışıklık düşmanındır, senin yaşamın olamaz.
Bilinçsizlik, yüzeysellik düşmanındır, senin bir
özelliğin değil. Gaflet, ihanet düşmanındır,
senin yaşamın değil. Yine düşme düşmanındır,
senin değil. Sürekli düşüş düşmanındır, senin
değil. Bunlar üzerine kendini ölüme yatırmayın,
kendinizi kandırmayın Dar bir ruhla, amaçsız bir
yaşamla düşmana kalmıştır yani sana birşey
vermez. Leşinizi verir. Bu çaresizlik, bu
bireycilik bu ağlama hepside düşmandan kalmadır.
Bu sana yaşam olmaz, bırak bunu. Gelişmiş insan
toplumun doğrularına göredir. Siyasetin
doğrularına göredir. Din ve iman doğruları
üzerinedir. Bunları istiyorlar. Siz de bunları
isteyin, bunların üzerinde olun. Bunlar senin
için bir yaşamdır. Yine eğer burada "hayır olmaz
ilah biraz buradan, biraz şurdan" dersen, 'ahmak
Kürt' olursun, iflah olmazsın. Ağlamakla yaşama
cevap olunamaz. Hele bu dönemde hiç mi hiç
olunamaz. Ben kendim, insana esaslı ders
vermekten yorulmam. Benim derdim bu değil. Benim
derdim; bu kadar büyük eğitim vereceğiz, siz
bunu almayacaksınız. Özellikle bu erkek
arkadaşlarımız. Ben ne dedim? Bunlar parti
içinde çete olmuşlar, eşkıya olmuşlar. Bunu açık
açık söyledim. Israr ederlerse daha da rezil
ederim onları. Hiç kimsenin hakkı da yoktur.
"Savaşıyorum ama ölüyorum" deme yaklaşımı doğru
değildir. Savaş yaşam içindir ölüm için değil.
Ölüm geliyor, geldiğinin bile farkında değilsin.
Savaş yaşamın savaşıdır. Sen savaşı sonuna kadar
böyle anlayacaksın. PKK adına adım atmak, böyle
hastalıkları tehlike içinde yaşatmak değildir.
Hayır! PKK adına yaşama başladıysan, çevrene
yaşam saçacaksın. Halkın yaşamını
daraltmayacaksın, arkadaşların yaşamını
daraltmayacaksın. Bilakis, PKK adına yaşam
yolunu açıyorsun, yaşamı yüceltiyorsun. PKK
gerçekliği budur.
Ben halk içinde de fitne fesatlığı kabul etmem.
PKK adına fesatlık yapma hakkınız yoktur.
Yalandır, menfaattir. Eski gelenek ve görenekler
temelinde, ailecilik, kabilecilik yapacaksınız.
Hayır! Siz böyle yapacaksanız münafıksınız.
Kabul edilemez! Bunları bırakacaksınız. Yetmiş
yaşında olsanız da ağlamaların bir değeri olmaz.
Gerçek, gerçektir. Hepimiz için geçerlidir.
Allahın gerçekleridir, peygamberlerin
gerçeğidir. Bilim sahiplerinin gerçekleridir,
filozofların gerçekleridir, büyük komutanların
gerçekleridir. Bunların yanında olmaya
mecbursunuz. En büyük tavrınız, kadınlar gibi
ağlamaktır. En büyük biliminiz fesatlık
bilimidir. Bununla kim büyüyor ve ne kadar
büyüdük? Sizin için de, PKK kararı büyük bir
karardır. En büyük karar da bugün iflas olmuş
yaşamı kendimizden uzaklaştırmadır.
Evet, 20. yıldönümü bu gerçekler temelindedir.
Eğer içine girmek istiyorsanız bu böyledir.
Bütün Kürdistan halkı için söylüyorum. Ben böyle
giriyorum, böyle girenlerle de beraberim. Bizim
arkadaşlarımız çalışmak ve savaşmak
istiyorlarsa, PKK gerçekliği budur. Somuttur,
gözleriniz önündedir. Böyle yaklaşırsanız ben
sizinleyim, değilseniz rezil olursunuz.
Oynarsanız siz düşersiniz. Görüyorsunuz Önderlik
büyüktür. Kandıramazsınız. Kendi keyfinize göre
de yürüyemezsiniz. İnsan böyle bir kanunla oynar
mı? Kim bu kanunla oynarsa kendi eli yanar.
Önderlik kanunu diğer kanunlardan zayıf
değildir. Önderlik kanunları babamın kanunları
değildir. Bunlar devrimin kanunlarıdır, bunlar
insanlığın kanunlarıdır, bunlar kanunun
kanunudur. Bunlarla birlikte olmaya mecbursunuz.
Bunlarla birlikte olmazsanız eliniz gider,
başınız gider. Bu çağrıyı yaşama saygınız olması
için yapıyorum. "Halkımız yaşama gelmiyor,
yaşamdan uzaklaşmış, dinden imandan çıkmış.
Felsefe gerçekliğinden, siyaset gerçekliğinden
uzaklaşmış, kapitalizm, sosyalizm gerçekliğinden
çıkmış. Hiçbir gerçeklik kalmamış" deniyor.
Sizin için en kötü şey budur. Önderlik buna
'yeter' diyor. Siz kendinizi kandırdınız,
bazıları bununla oynadı, yeter! Bundan sonra
işte PKK'nin gerçekliği var. Önceden zayıftı
fakat şimdi PKK güçlüdür. İnsanı doyuruyor, her
şeyi eline de veriyor, beynini de doyuruyor.
Herkesi doyuruyor. Bunun için eskisi gibi
ağlamayın. Buna hakkınız yoktur.
20. yıla girerken çalışma ve savaşımımız bu
gerçekler temelindedir. Sizin kendinizi
güçlendirmeniz beklentisi içerisindeyiz.
Kendinizi doğru yapın. Kendinizi güçlü
kılın.Yapın ki başaralım. Neden yapmıyorsunuz?
Neden bu hastalıkları kendiniz için de, bizim
için de büyük bir acı yapıyorsunuz? Özellikle
PKK'li arkadaşlar. Bunca yıldır, sizi bu kadar
idare ediyoruz, bizden bu kadar alıyorsunuz yine
de arkadaşlık esasları temelinde bize bir şey
veremiyorsunuz. Alacaksınız. Alamazsanız işte
sizi çete ilan ediyoruz. Nedir çete? İşsiz,
kazançsız PKK içerisinde ucuz bir yaşam
sürdürmektedir. Hayır, bunlar hiç kimse için
kabul edilemez. Bunları bütün eski PKK'li
arkadaşlar, "Vay adım var, ünüm var" diyenler
için söylüyorum. Çalışmanla faydalı mısın değil
misin? Değerin var mı, yok mu? Arkadaşlığın bu
temeller üzerindedir. PKK gerçekliği budur. İşçi
Partisi'nin gerçekliği budur, sosyalizm
gerçekliği budur. Bunların hepsini beyninize
yerleştireceksiniz. Yerleştirmezseniz sonuç
savaştır. Parti içindeki savaş daha da büyür,
Önderlik var olduğu sürece de düşüremezsiniz
olan kendisine olur.
Şimdi dünya değerlendirmesi, Ortadoğu
değerlendirmesi yapmak istemiyorum. Siz bu
şeyleri benden daha iyi biliyorsunuz. Bir kaç
şey söylemek gerekirse, durum eskiden kötü
değil, daha da iyidir. Daha önce, "Bilmem hangi
devlet bize yardım ediyor" diyordunuz. Ben de o
zaman; "Sen kendine yardım et dünya seninledir.
Hatta düşman bile seninledir" demiştim.
Doğruydu. Ben kendime yardım ettiğim zaman
düşmanın kendi üzerimdeki oyunların hepsini
kendi çalışmam haline getirdim. Kendime sermaye
yaptım. Şimdi Amerika bizimle ne kadar savaşsa
da, bize karşı olsa da bunların hepsi bizim
kazancımız oluyor. Türkiye'ye verdiği yardım,
Barzani'ye verdiği yardımların hepsi şimdi bize
sermaye oluyor. Eğer sen kendini iyi yaparsan
düşmanından böyle yararlanabilirsin. Hatta bizim
zayıflığımız bile bize bir çalışma oldu.
Kürdistan'ın zayıflığını kendimize ve özellikle
Kürdistan halkı için bir savaş durumuna
getirdik. Bu zayıflıklar, bize kazanç oluyor.
Yani sen dürüst olursan kendi savaşının esasını
verirsen, durumun ne kadar kötü de olursa, ki
eskiden daha da kötü değildir, yine de sana
büyük bir sermaye oluyor. Şimdi Kürdistan bir
sermayedir. Dürüst olan birisi bu durumda
kendisine bir devlet kurabilir. Daha önceden
'Herkes bizim düşmanımızdır' diyorduk.
Ortadoğu'ya bakın daha önceden düşmanlık yapan
bütün devletler şimdi önünüzde engel değiller.
Nasıl oldu? Daha önceden burada bu topraklar
üzerinde, bu toplum içerisinde, bu devlet
içerisinde nefes bile alamıyordunuz. Fakat şimdi
serbestsiniz. Bu nasıl oldu? Bu durum nasıl
değişti? Olur mu, olmaz mı? Olur! Sonuna kadar
Kürtlüğünü yücelt. Kimse size bir şey söylüyor
mu? Hayır! Sonuna kadar insanlığını büyüt. Kimse
size bir şey söylüyor mu? Hayır! Bunun temel
sebebi Ortadoğu'daki durum değildir. Bunun
sebebi; ilk başta biz kendimiziz. Şimdi
dünyadaki durum, Ortadoğu'daki devletlerin
durumu bize bir engel değildir. Biz dürüst
olursak, iyi olursak bu durumları kendi
çalışmamız haline getirebiliriz. Oluyor da
nitekim. Nasıl oldu? Yine PKK gerçekliğiyle
gerçekleşti. PKK gerçekliği halkların
gerçekliğidir, PKK gerçekliği şerefli halk
gerçekliğidir, PKK gerçekliği insanlık
gerçekliğidir. Bunların hepsi de ispatlanmıştır.
Siz görüyorsunuz ki, Ortadoğu halkları hem bizi
kabul ediyorlar, hem de bize dost oluyorlar.
Başka türlü size de çare olunamaz. Önceden
ihanet çok güçlüydü. Şimdi ihanet daraldı,
daraldı, daraldı aile düzeyine hapsedildi.
Düşmanın 70 bin askeri olmasa 24 saat kendini
savunamaz. Daha önceden bütün Kürdistan'a
hakimdi. Şimdi ise Türk ordusu bunları koruyor,
köylerinde bile koruyor. İhanet de bize bir
temel oldu. Biz ülke temelinde, şerefimiz
temelinde yükseldik. PKK de bütün bu şeyler
ispatlandı.
Evet! Bunun için diyorum ki, uluslararası durum,
Ortadoğu'nun durumu, Kürdistan'ın durumu bizim
için nedir, ne değildir? Bunlar artık bizim için
bir sorun değil. Sorun, benim şimdi tek başıma
bir yerde olmamdır. Sorun Parti içindedir.
Sorunu Parti içinde görüyorum. Yine de sorun
bütün arkadaşlar içinde değildir tabi. Sorun,
sorumlu düzeydeki arkadaşların içindedir. Yani
önderliği yapmayı bilmeyenlerin içindedir. Bütün
sorun işte buradadır. Bu da çözülüyor.
Eskisinden daha fazla çözülüyor. Siz istediğiniz
takdirde de başarı olur. Şimdiye kadar ben ne
diyordum; benim her yılki çalışmam başarı
çalışmasıdır. Eğer parti içerisindeki bu
yetersizlikler olmasaydı, Parti merkezindeki
yetersizlikler olmasaydı şimdi başarıyı
yakalamış olurduk. Bu 20 yıl içerisinde eğer bir
başarı yakalayamadıysak sebebi düşman değildir,
sebep durumlar değildir. Sebep siz halkın
kendisisiniz, sebep Önderlik adına hareket
edenlerin rollerini oynayamamasıdır. Tabi herkes
benim gibi bir önderlik değildir. Fakat herkes
Önderlik çalışmasını paylaşmaya mecburdur.
Önderlik çalışması arkadaşlar içinde
paylaşılmazsa bu dava başarıya ulaşamaz. Bu
ispatlandı. Bu da büyük bir başarıdır. Biz ona
bir çözüm bulmuşuz. Yapamayan birisi varsa onun
yerine on tane koyuyoruz. Büyük çareler
bulunmuştur. Bunun için diyorum yani 20. yılın
başarısı için yaptığım hazırlıkları tanıyın. Biz
sizin iyi olmanızı da istiyoruz, arkadaşların
iyi olmasını da istiyoruz. Arkadaşlarımız da bu
yılı kendileri için bir başarı yılı yapsınlar.
İnsan kendisini başarısız bırakmaz. İnsanın
ömründe en büyük kişilik 20 yaşında kendini
büyütmektir. Sen sonuna kadar ülkeye yakınsın,
sonuna kadar özgürlüğe yakınsın. Düşmanın eriyip
gidiyor. Bundan daha büyük bir kişilik var mı?
Bu insanı bin yıl doğrulara götürür. Bundan daha
büyük insan kendisine bir kazanç bir sermaye
görebilir mi? Hayır! O zaman saygınız buna
olsun, bu yıla olsun. Bütün kaybettiğiniz
şeyleri bu yılda yakalayabilirsiniz. Şehitlerin
bu kadar kanı sermaye değil mi, yetmez mi size?
O kadar zindan çalışması var. O kadar cesur ve
kahraman insanların çalışması var. Sizin
büyümeniz için bunlar yeterli değil mi? Yeter!
Eğer dürüst ve akıllıysanız yeter. Bunun için
diyorum ki, 20. yıl rahatlık, yokluktan da
başlasanız sonuna kadar ne kadar başarılı bir
yıl olabilir.
Bizden fazla bir şey istemeyin artık. Bizden
istenileni verdik. Kendiniz yapın. 19. yıl
başarı yıllarıdır, yıllarıydı. Üzerinde durun,
bu doğru yoldur. 20. yıl, 19 yıldan daha büyük,
daha çok imkanlara sahiptir. Önünüzde duruyor.
Siz sonuna kadar çürümüşsünüz, kendinizi
doyurun. Siz zayıfsınız kendinizi onunla
güçlendirin. Bilinçsizseniz kendinizi onunla
bilinçlendirin. Her şey var, yeterlidir. Sizden
istenilen şey kendinizi hazırlamanız çok ciddi
bir şekilde ele almanızdır. Şimdiye kadar belki
kaybettiniz, yaşamınız iflas etmişti. Bunların
hepsini yakalayabilirsiniz. Bizim arkadaşlarımız
da bazı şeyleri iyi yapmak istiyorlar. 20. yıl
için önünüze koymuşuz, yakalayın. Ciddi ve ağır
olun. Geniş ve derinlikli ele alın, bütün
sorunlarınız hallolur. Budur bizim 20. yıl
sözümüz. Ben böyle 20. yıl sözüyleyim. Büyük bir
hazırlıkla, büyük bir savaşla, onunlayım. 19
yılın hepsi Önderlik için başarı yıllarıydı,
daha önceden de açık bir şekilde PKK adına
olmasa da yine de başarı yıllarıydı. Önderlik te
yedi yaşından şimdiye kadar bütün yıllar başarı
yıllarıydı. Ben sözüme sadığım. Ben her yıl
söylüyorum. Şimdiye kadarki tüm yılların bedeli
bu yıldadır. Bu gerçekler temelinde yine diyorum
ki: 20. yıl geçmiş bütün yılların bir
ifadesidir. Bu benim için de PKK için de
böyledir. Halk ordusu için yine aynıdır.
Bütün yıllar bir tarafa, 20. yıl bir tarafa, 20.
yılda diğer yıllardan daha fazla başarıya
ulaşacağız. Kendinize çare olun. İşte size
çerçeveyi belirttim. Bu çerçeve temelinde
yürüyün. Yine diyorum; bu büyük bir
başlangıçtır, büyük bir saldırıdır, büyük bir
bilinçlenmedir, büyük imkanların başlangıcıdır.
Fakat insanda düşünce istiyor, insanda hesap
istiyor, insanda büyük bir siyasi yaşam ,
düzenli bir yaşam istiyor. Burada ne kadar
yetersizlikleriniz, eksiklikleriniz varsa
dürüstlük istiyor. Böyle yaparsanız bu yıl sizin
yılınızdır. Tarihte ne kadar kaybettiyseniz,
hepsini yakalayabilirsiniz. Önünüzdeki süreç
için ne kadar beklenti içindeyseniz, gerçekten
ulaşabilirsiniz. Ben yine de inançlıyım,
Partideki bütün arkadaşlar için, halk ordusunun
bütün savaşçıları için, bütün Kürdistan Halkı
için inançlıyım. Bu gerçekler temelinde 20.
yılın çalışmasına ve savaşına giriyoruz.
Şimdiye kadarki yaptığımız şeyler olumlu olumsuz
hepsi açığa çıksın. Doğru olmayan, yanlış
olanlardan da kendimizi uzaklaştıralım. Doğruyu
yılın çalışması haline getirelim. Biz düşen bir
helk değil devrimci bir halkız. Başarı
yolundayız. İçimizdeki bütün engelleri,
önümüzdeki bütün engelleri savaşla aşacağız.
İnanıyorum ki ihanet de bu yılda bitecektir. Bu
yıl içimizdeki ihanetin boğulmasıdır, bu yıl
Kürtlerin ulusal birlik yılıdır, Kürdistan
Ulusal Kongre yılıdır. Bu yıl PKK yoldaşlığının
sonuna kadar güçlendiği yıl olacaktır. Tekrardan
oturtulacaktır. Buna layık olmayanlar tamamen
uzaklaşacaklardır. Yine Kürdistan Halk Kurtuluş
Ordusu'nda çetecilik adına olumsuzluk, keyfiyet
adına ne yapılmışsa düzelteceğiz. 1015 yıldır
uzaklaşmışız. Halk Ordusu'nun gerçekliği
temelinde teorik pratik boyutuyla bu yıl
tekrardan derinlikli oluşturarak savaşımını,
taktiğini düzelteceğiz. Bunlar başarılı
olacaktır. Bunların başarılı olması dahilinde
düşman ne kadar "Ben bunları daralttım, kontrol
altındadırlar" dese de bunlar yalan olur. Tam
tersine biz düşmanı daraltmışız, biz düşmanı
kontrol altına almışız. Bunlar da sonuçta bizim
için bir başarıdır.
Biz bu yılı böyle görüyoruz. Tarihimizde bu yılı
kendimiz için böyle hazırladık. Büyük bir
direnişle hazırladık. Bazı şehitlerin olması
mümkündür. Sizden de şehit olabilir. Ben
hepinizle konuşuyorum. Bu sahada bizim
çalışmalarımıza yakınsınız. Daha önceki yıllarda
da sizin yardımlarınız vardı. Sizin yaptığınız
yardımlarla biz bu çalışmayı büyüttük. Bunun
için size teşekkür ediyorum. Biz bu sahanın
misafirleriyiz. Sadece bu sahanın misafirleri
değil, bu sahadakilerin arkadaşlarıyız. Yine de
bu misafirperverlik için, bu arkadaşlık için, bu
sahanın önderine sonuna kadar birlikteyiz.
Teşekkür ederiz.
|