|
İÇİNDEKİLER
- ÖNSÖZ
- GİRİŞ
- BAZI YÖNTEM
SORUNLARI
- ÖZGÜRLÜK
SORUNU
- TOPLUMSAL
AKLIN GÜCÜ
- TOPLUMSAL
PROBLEMİN ORTAYA ÇIKIŞI
A.
TARİHSEL-TOPLUM SORUNUNUN TANIMLANMASI
B.
TOPLUMSAL SORUNLAR
- İktidar ve
Devlet Sorunu
- Toplumun
Ahlak ve Politika Sorunu
- Toplumun
Zihniyet Sorunları
- Toplumun
Ekonomik Sorunları
- Toplumun
Endüstriyalizm Sorunu
- Toplumun
Ekolojik Sorunu
- Toplumsal
Cinsiyetçilik, Aile, Kadın ve Nüfus Sorunu
- Toplumun
Kentleşme Sorunu
- Toplumun
Sınıf ve Bürokrasi Sorunu
- Toplumun
Eğitim ve Sağlık Sorunu
- Toplumun
Militerizm Sorunu
- Toplumun
Barış ve Demokrasi Sorunu
7-
DEMOKRATİK UYGARLIK SİSTEMİNİ DÜŞÜNMEK
A-
Demokratik Uygarlığın Tanımı
B-
Demokratik Uygarlığa Yöntemsel Yaklaşım
C-
Demokratik Uygarlığın Tarih Taslağı
D-
Demokratik Uygarlığın Unsurları
a-
Klanlar
b-
Aile
c-
Kabile ve Aşiretler
d-
Kavim ve Uluslar
e-
Köy ve Kent Unsurları
f-
Zihniyet ve Ekonomik Unsurları
g-
Demokratik Siyaset ve Öz Savunma Unsurları
8-
KAPİTALİST MODETNİTEYE KARŞI DEMOKRATİK
MODERNİTE
A-
Kapitalizm ve Modernite Ayrışımı
B-
Modernitenin Endüstriyalizm Boyutu ve
Demokratik Modernite
C- Ulus-Devlet ve Demokratik
Konfederalizm
D- Yahudi İdeolojisi, Kapitalizm ve
Modernite
E- Demokratik Modernitenin Boyutları
a- Ahlaki ve Politik Toplum Boyutu (
Demokratik Toplum)
b- Ekolojik ve Endüstriyel Toplum
Boyutu
c- Demokratik Konfederalist Toplum
Boyutu
9-
DEMOKRATİK MODERNİTENİN YENİDEN İNŞA
SORUNLARI
A-
Uygarlık, Modernite ve Kriz Sorunu
B-
Sistem Karşıtı Güçlerin Durumu
a-
Reel Sosyalizmin Mirası
b-
Anarşizmi Yeniden Değerlendirmek
c-
Feminizm: En Eski Sömürgenin Başkaldırısı
d-
Ekoloj: Çevrenin Başkaldırısı
e-
Kültürel Hareketler: Geleneğin
Ulus-Devletten İntikamı
1-
Etnisite ve Demokratik Ulus Hareketleri
2-
Dinsel Geleneğin Canlanışı
3-
Kentsel, yerel ve Bölgesel Özerklik
Hareketleri
10-
DEMOKRATİK MODERNİTENİN YENİDEN İNŞA
GÖREVLERİ
A-
Entelektüel Görevler
B-
Ahlaki Görevler
C-
Politik Görevler
11-
SONUÇ
1- ÖNSÖZ
Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin (AİHM) hakkımda aldığı ‘yeniden yargılama’ sürecine
ilişkin olarak hazırlamaya çalıştığım ana savunmamın bu üçüncü büyük
bölümü, ilk iki bölümün devamı olup tamamlayıcı nitelikte olacaktır. İlk
iki bölüm genel olarak iktidar ve kapitalist moderniteye açıklık
getirmeyi amaçlamaktadır. İktidar kavramını, insan çabası üzerine
kurulu, özünde artık-ürün ve değer olanaklarını sızdırmak amacıyla inşa
edilen ‘zor aygıtları’ olarak tanımlamaktadır. Çok çeşitli ve kapsamlı
olarak inşa edilen iktidar aygıtları, son tahlilde insan emeği üzerine
kurulu baskı düzenekleridir. ‘Kapitalist sistem’ olarak kavramlaştırılan
modernite dönemi ise, bu düzlemlerin en gelişmiş biçimleriyle toplumu
karşı karşıya bırakmıştır. Küreselleşme adı da verilen günümüz
koşullarındaki kapitalist sistem, geliştirmek istediğimiz modelimiz
içinde genel ‘dünya iktidar veya demokrasi sistemi’nin özgün bir
aşamasını teşkil etmektedir.
Denilebilir ki, sadece
vatandaş olarak bireylere başvuru hakkı tanıyan AİHM’nin bir ulus-üstü
savunma makamı olarak kurumsal niteliğiyle Abdullah Öcalan adlı kişinin
sunduğu bu tür bir savunma arasında ne tür ilişki olabilir? İlişki
vardır, hem de çarpıcı olarak vardır. Daha da önemlisi, Avrupa
merkezciliğini esas alan uygarlık sistemi çözümlenmeden, Avrupa’nın
‘yumuşak güç’ diye tabir edilen ideoloji, siyaset ve hukuk sistemi
çözümlenemez; bu ‘yumuşak güç’ ancak bu Avrupa merkezli uygarlık sistemi
çözümlenirse daha yetkin yorumlanabilecektir. Aynı zamanda Avrupa
uygarlık sisteminin dünyanın tüm zamanlarından daha yetkin olarak bir
‘dünya uygarlık sistemi’ haline geldiği sürekli göz önünde bulundurulmak
durumundadır. Bu uygarlık, en önemli boyutlarından biri olarak, bireysel
vatandaşlığı gerçekleştirme özelliğine de sahiptir. Birey, bireycilik ve
vatandaşlık tarihin hiçbir döneminde bu denli toplum içinde anlam
bulmamıştır. Toplumun birey, bireyin ‘simgesel toplum’ içinde azami
ölçülerde eritildiği bir çağ (kapitalist modernite) gerçekliği ile karşı
karşıyayız.
Dolayısıyla bu çağ
gerçekliğinden kurtulmanın çok zor (imkânsız değil) olduğu bir sürecin
TC vatandaşı (Türkiye Cumhuriyeti üyesi) olarak inşa edilen kimliğim
konusunda içine düştüğüm ‘büyük kuşkuculuğumun’, esas olarak beni
tarihin en ağır yargılama ve cezalandırma sistemiyle karşı karşıya
getirdiği inkâr edilemez bir gerçekliktir. TC’nin, AİHS’ni (Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi) imzalamış bir ülke olarak, AİHM’nin hakkımda aldığı
‘yeniden yargılamayı’ kabul etmemesi ve Avrupa Konseyi’nin de buna
uyarak, dosyamı yeniden AİHM’ne iade etmesi tam bir hukuk ihlali ve
skandalı olmuştur. İade sürecinde küçük ülkelerden çoğu ABD baskısıyla
bu tavra girdiklerini bizzat itiraf etmişlerdi. Yumuşak güç tezleriyle
açıkça çelişen bir ihlal söz konusuydu. Dolayısıyla tam on yıldır
‘yargılanamaz kişi’ konumuna düşürülmüş bulunmaktayım. Tek kişilik bir
hücre cezaevi olan Bursa-İmralı Cezaevi’nde (Marmara Denizi’nde
geleneksel olarak ağır ve ünlü tutukluların ölüme terk edildiği bir ada
cezaevi) halen bu ‘adil yargılanamayan’ kişi konumunu sürdürmekteyim.
Şahsen Avrupa’ya adım atmamla
başlayan ve İmralı’ya kadar yaşanan tüm sürecin ABD-AB işbirliğiyle
gerçekleştirildiğinden hiç kuşkuya düşmedim. TC’ne biçilen rolün ise
gardiyanlık olduğundan kuşkuya düşmedim. Çıplak gerçeklik bu iken, neden
bu kadar dolambaçlı yollar denenir? Belki bu yargımı ağır bulanlar
olabilir. Yalnızca 2 Şubat 1999 günü tüm Avrupa havaalanlarının benim
içinde olduğum uçağın inişine NATO’nun özel emriyle kapatıldığını
belirtirsem (Dönemin gazetelerine haber konusu olmuştur), herhalde
yeterince ikna edici olabilir. Zaten Kenya’ya kaçırılışımın ve orada
mutat denetim altında (Benden kaynaklı tüm mektup ve kasetlere
havaalanında el konuldu) tutulup Türkiye’ye iade edilmemin ABD Başkanı
Bill Clinton’ın temsilcisi General Galtieri tarafından resmen ifade
edilmesi de yeterince açıklayıcıdır. Yunanistan makamlarının (Başta
Dışişleri, Milli İstihbarat ve Büyükelçiliğin bir nolu görevlileri, özel
görevli Binbaşı Kalenderidis, bizzat Başbakan Simitis) akıl almaz
ihanetlerine ise değinme gereğini duymayacağım. Bunlar açık hususlardır.
Madem bireysel hukuk
bağlamında Avrupa hukukundan yararlanmam bir haktır; o zaman neden tüm
bu gizli, karanlık ve hileli yollara başvuruldu? İşin içinde ne tür
pazarlıklar vardı? Kimler neler karşılığında pazarlık sahnesine konuldu?
Avrupa ve ABD’nin iktidar tarihlerinde korkunç sömürge savaşlarından
cadı yakmalarına, mezhep savaşlarından ulus savaşlarına, sınıf
çatışmalarından ideolojik mücadele süreçlerine kadar yaşanan tarihin en
kanlı tabloları içinde benim deneyimim belki de okyanusta bir damla
sayılır. Ama yine de önemlidir ve açıklanmayı gerektirir.
Öncelikle bireyi toplumsal
kimliğinden soyutlayan anlayışı reddettiğimi belirtmeliyim. Israrla
dayatılan ‘bireysel başvuru’ hakkı, asla söylendiği anlama sahip
değildir. Çünkü toplum kimliğinden soyutlanmış birey tasavvuru, çok
‘bilimci’ geçinen Avrupa merkezli resmi epistemolojinin bir
safsatasıdır. Kaldı ki, benim dünyanın en trajik halkı konumundaki
Kürtler adına yargılandığımı sağır sultanlar bile duymuştur, bilir.
Çok kısa dile getirdiğim bu
gerekçeler bile davamın kapsamı konusunda yeterince fikir vermektedir.
Kim vurduya getirilemeyeceğim açıktır. Merkezi uygarlık sisteminin (ABD
ve AB’nin hegemonik iktidarı önderliğinde) gücü ne olursa olsun,
davamın, tutuklanma ve yargılanmamın altında reddedilemez biçimde
sistemin tüm güçlerinin faal bir rol oynadığı inkâr edilemez bir
gerçekliktir. Kaldı ki, bu süreçte bu büyük oyuna karşı halkım bir bütün
olarak sürekli ayağa kalktı. Protesto etti, yüzlerce şehit verdi,
binlercesi tutuklandı. Halkım davamın kendi tarihsel trajedisiyle bağını
çok iyi kavradı ve kurtuluşunun bu trajediyi bozmaktan geçtiğini bilerek
sahiplendi. Bunu açıklamanın şerefli görevi ise bana kaldı.
Açık ki, en azından beş bin
yıllık merkezi uygarlık sisteminin tarih boyunca belki de en büyük zulüm
ve sömürüsüne maruz kalan halk gerçekliğimize biçim veren toplumsal
kimliğimi tüm yönleriyle açıklığa kavuşturmadan, davam konusunu
aydınlatmam söz konusu edilemez. Savunmamı bu kapsamda ele almamın
vazgeçilmez kriterleri bu gerçekliklerde gizlidir. Çok sıkça
tekrarladığım bir deyişimi tekrarlamak durumundayım: “Öyle anlar olur
ki, tarih bir kişilikte, kişilik bir tarihte gizlidir.” Çok acılı da
geçse, bu kişilik onurunu kısmen paylaştığım inkâra gelmez. Benim farkım
şuradadır ki, ben bu trajik tarihin bir ‘kader kurbanı’ olmanın ötesinde
rol oynamak istediğim için de, bu dolapların başıma çevrildiğini çok iyi
biliyorum. Onun içindir ki, bu davamın sloganını “Özgürlük
Kazanacaktır” biçiminde belirledim.
Trajedi oyunlarında hep
tekrarlanan kaderi özgürlük lehine bozmak, her acıyı katlanılır kılmaya
yeterlidir. Davam ve dava arkadaşlarımla birlikte bu sefer adı
gerçekliğin ta kendisi olan bir oyunu oynamada kaderin payına düşen
yenilgidir.
Savunmamın bu bölümüne
Özgürlük Sosyolojisi adını vermem bu nedenlerle anlaşılırdır. Her
özgürlük adımı ancak bir deneme olabilir. Dolayısıyla Özgürlük
Sosyolojisi Üzerine Deneme yerinde bir adlandırmadır.
Şüphesiz merkezi hegemonik
Avrupa uygarlığı madalyonun bir yanını temsil eder. Bu uygarlık daha çok
artık-değer üzerine kurulu iktidar aygıtlarını ifade eder. Diğer yanı
ise, uygarlığın demokratik yüzüdür. Bu savunmaya temel teşkil eden
fikirler, demokratik uygarlığın mirasını esas almaktadır. Sokrates’ten
davama kadar sayısız fikir ve ahlak mücadelecisinin, halk ve komün
savaşçısının mirasına büyük bir tutkuyla bağlıyım. Yapabileceğim, bu
mirasa deryada katre misali küçük bir katkı sunabilmektir. Kaynağımın
ana bölümünü bu insanlık abideleri teşkil eder. Fakat onların da
temelinde rol oynayan beş bin yıllık Doğu gelenekli bilgelik ve
demokratik duruşlar esas tarihsel zemindir. Bu zemin düşünülmeden
evrensel insanlık tarihi yazılamayacağı gibi, günümüzün anlamlı bir
değerlendirilmesi de yapılamaz.
Savunmamın anafikri,
tarihsel-toplumsal yürüyüşün demokratik uygarlık sisteminde daha özgürce
yol kat etmesi, doğru temellerden kaynaklanan hayatın bireylerce daha
iyi ve güzel yaşanmasıdır.
Yazım tekniği konusunda da
bazı hususları belirtmem aydınlatıcı ve bağışlatıcı olacaktır. Hücre
koşullarında ancak elde bir tek kitap, dergi ve gazete bulundurma izni
söz konusudur. Not almam ve alıntı yapmam mümkün olmadı. Her önemli
gördüğüm hususu hafızama kaydetmem ve kişiliğime özümsetmem temel
yöntemim oldu. Her yasağa kölece katlanmadım. Bu yasaklara verdiğim
karşılık, evrenin bilgi deposu olan hafızamı giderek netleştirmek ve
belirleyici önemi olan fikirleri başat kılmaktı.
Fakat bu yöntemin en büyük
zaafı unutmakla malûl olmasıdır. Notsuzluk bu açıdan engelleyici rol
oynadı. Bu bölümü yazmaya hazırlanırken kalem yasağı da geldi. Ancak
hücre cezasının onuncu gününde bu yasak kalkınca hemen yazmaya giriştim.
Çünkü giderek gecikiyor, sözümü yerine getiremiyordum. Kalem yasağına
verdiğim yanıt, ana taslak üzerinde daha da yoğunlaşmam oldu.
Savunmamın bundan sonraki iki
bölümü, ana fikirlerimin bir nevi somut alan uygulaması olarak,
‘Ortadoğu Kültürünü Demokratikleştirmek’ ve ‘Kürdistan’da Demokratik
Medeniyet Çözümü’ olarak tasarlanmaktadır. Belli bir ön hazırlığı olan
her entelektüelin başarabileceği bu bölümleri yazıya dökebilmem herhalde
daha da uzun bir zaman alacaktır. Ama kaynayan Ortadoğu ve onun kalbi
haline gelen Kürdistan’da tarihsel-toplumu çözümlemenin ışığında günceli
tartışmak hayli heyecan verici ve sorumlu kılıcıdır. Adeta
geçmiş-şimdiki-gelecek olanın yeni bir Gordion Kördüğümü oluşturduğu bu
an’ı anti-İskender vuruşla (İskender gibi vuran, ama fiziki yanı az ve
ancak gerekli olduğunda kullanan; anlamın ise belirleyici yanı teşkil
ettiği güç) çözmek, görevlerin en kutsalı ve başta geleni olmaktadır.
2- GİRİŞ
Kapitalist dünya sisteminin
bilgi yapısı, en az iktidar ve üretim-birikim aygıtları kadar kriz
yaşamaktadır. Bilgi yapılarının doğası gereği özgür tartışmaya daha
yatkın olmaları, bilimsel krizin boyutları üzerinde geniş yorumlama
imkânları sunmaktadır. Bilginin toplum ve iktidar yapılarındaki rolü
hiçbir dönemle kıyaslanmayacak boyutlarda anlam bulabilmektedir.
Toplumsal yaşamın bilgi-bilişim aygıtları tarihi bir devrimi
yaşamaktadır. Buhran olarak devrimsel süreçler özünde hakikat
rejimlerini arama rolünü de oynarlar. Hegemonya sadece birikim, üretim
ve iktidar alanlarında konumlanmaz; bilme alanında da şiddetli hegemonik
mücadelelere tanık olunur. Bilme alanında meşruiyet sağlamamış hiçbir
üretim-birikim-iktidar yapılanması varlığını uzun süre kalıcı kılamaz.
Yakın döneme kadar
hükümranlığını sürdüren pozitif bilimlerin hiç de lanse edildikleri gibi
anti-metafizik ve anti-din perspektifli olmadıkları, en azından
metafizik ve din kavramları kadar dinsel ve metafizik bir boyut
taşıdıkları açığa çıkmakta ve tartışılmaktadır. Klasik Yunan toplumuna
ve Aydınlanma dönemi Avrupa’sına mal edilen doğa bilimlerinin zaferi,
bizzat doğa bilimlerinin bağrında en önemli darbeleri yemektedir.
Sürekli ilerletici-doğrucu anlayış bu pozitif bilimlerin en zayıf yanını
oluşturmaktadır. Çünkü evrenin böyle bir yapısı ve amacı tespit
edilememektedir. Gerek atom-altı dünya, gerek kozmolojik evren,
gözleyen-gözlenen ikileminden kurtulamamaktadır. Zira insan bilinci de
bu sürecin kapsamındadır. Kapsam üstü role nasıl bürüneceği
kestirilememektedir. Sınırsız farklılaşma potansiyelinin kendisi yeni
yorumlara ihtiyaç göstermektedir.
Avrupa merkezli bir bilgi
yapısı olan sosyoloji, aslında pozitif bilim heveslilerinin fizik, kimya
ve biyolojide olduğu gibi, toplumu da benzer bir olgu sayıp, aynı
yaklaşımlarla izah etme iddiasından öteye gitmemektedir. Çok farklı bir
doğaya sahip olan insan toplumunun nesnelleştirilmeye cesaret edilmesi,
sanıldığının aksine aydınlanmaya değil, daha sığ bir putlaşmaya yol
açmaktan kurtulamamıştır. Ulus-devletlerine bilgi yapıları sunmak için
işe koşturulan Alman ideologlarının felsefe açılımlarının, İngiliz
ideologlarının ekonomi-politik bilimiyle Fransız filozoflarının
sosyolojilerinin birer iktidar ve sermaye birikim aygıtlarını
meşrulaştırma araçları olduğunu, günümüz bilim tartışmaları yeterince
açıklığa kavuşturmaktadır. Son tahlilde Alman felsefesi, İngiliz
ekonomi-politiği ve Fransız sosyolojisi, yükselen ulus-devlet
milliyetçiliğine zemin oluşturmaktan kurtulamamışlardır. Bir bütün
olarak Avrupa merkezli bu sosyolojilerin, Avrupa merkezli kapitalist
dünya sisteminin bilgi yapıları olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Fakat bunları söylemek sorunu
çözmüyor. Karşıt görüş olarak ortaya çıkan Marks-Engels sosyalizminin
veya sosyolojisinin de toplumun en kaba (vulger) bir yorumu olduğu
yeterince açığa kavuşmuş bulunmaktadır. Tüm karşıtlık iddialarına
rağmen, bunların kapitalizmin resmi ideolojisi olan liberalizmden daha
fazla kapitalizme hizmet etmekten kurtulamadıklarını, reel sosyalizm,
sosyal demokrasi ve ulusal kurtuluş akım, hareket ve devlet
sistemlerinden yeterince anlayabilmekteyiz. Çok soylu mücadele
geleneklerine rağmen, hem de ezilen sınıf ve uluslar adına bu duruma
düşülmesi, bilgi yapılanmalarıyla yakından bağlantılıdır. Dayanılan
bilgi yapılanmaları olumlu ve olumsuz yanlarıyla bir bütün olarak arzu
edilenin hilafına sonuçlar üretmişlerdir. Temel paradigma ve
yapılanmalarında ciddi bir kusur ve yanlışlıklar zinciri olmasaydı, bu
sonuçlar kolay ortaya çıkmazdı.
Diğer bir karşıt akım olarak
kendini dayatan aşırı görecilik kuramları da, kapitalist dünya
sisteminin bilgi yapıları olmaktan kurtulmaları şurada kalsın, belki de
aşırı bireyselliklerinden ötürü kapitalizmin bireyciliğine en fazla
hizmet etme mazhariyetine eriştiklerini söyleyebilirler. Anarşist
yaklaşımlar da buna dahildir. Kapitalizmi eleştirmek, kapitalizme çok
karşı olduğunu söylemleştirmek, sıkça görüldüğü gibi ona hizmetin etkin
bir yolu olmaktadır. Bunda da temelde paradigmatik bakış, bilgi
yapılarındaki yetersizlikler ve yanlışlıklar rol oynamaktadır.
Fizik bilimleri ne söylendiği
kadar salt fiziki doğayla (buna kimya ve biyoloji de dahildir)
bağlantılıdır, ne de beşeri bilimler denen edebiyat, tarih, felsefe,
ekonomi-politik ve sosyoloji salt toplum doğasıyla ilgilidir. İki
bilimin kesişme noktası olarak sosyal bilim kavramını geniş anlamıyla
olumlu karşılamak mümkündür. Çünkü her bilim sosyal olmak durumundadır.
Sosyal bilim tanımında
anlaşmakla sorun halledilmiyor. Daha önemli olan, neyin temel model
olarak alınacağı, diğer bir deyişle toplum çözümlemesinde hangi birimin
esas alınacağıdır. “Temel birim tümüyle toplumsal doğadır” demek, sosyal
bilim için fazla anlam ifade etmez. Sayısız toplumsal ilişki içinde
belirleyici önemi olanları seçmek, anlamlı teorik bir yaklaşım için ilk
yapılması gereken tercihtir. Seçilecek toplumsal birim geneli izah
ettiği oranda anlamlı bulunacaktır. Toplumsal alana ilişkin çeşitli
modeller geliştirildiği bilinmektedir.
Bilinen ve en çok kullanılan
birim olarak genelde devleti, özelde ulus-devleti esas alan yaklaşımlar
daha çok burjuva orta sınıf perspektifidir. Tarih ve toplum devletlerin
inşa, yıkılış ve bölünme sorunları etrafında incelenir. Tarihsel-toplum
gerçekliğinde en sığ yaklaşım modellerinden biri olan bu eğilim,
devletlerin resmi eğitim anlayışı olmaktan öteye rol oynamaz. Devleti
meşrulaştırma ideolojisi rolünü oynamak esas amacıdır. Aydınlatıcı
olmaktan ziyade, karmaşık tarih ve toplum sorunlarını perdelemeye hizmet
eder. En itibarsız sosyolojik yaklaşım durumundadır.
Sınıf ve ekonomiyi temel
birim olarak seçen Marksist yaklaşım, devlet birimine karşı kendisini
alternatif model olarak formüle etmek istedi. İşçi sınıfı ve kapitalist
ekonominin temel toplumsal inceleme modeli olarak seçilmesi, tarih ve
toplumu ekonomik ve sınıfsal yapısı ve önemi açısından izah etmeye
katkıda bulunsa da, çok önemli kusurları beraberinde taşımıştır. Bu
yaklaşımın devlet ve diğer üstyapı kurumlarını altyapının ürünü sayması
ve basit yansımalar olarak değerlendirmesi, ekonomizm denilen
indirgemeciliğe kaymasına yol açtı. Ekonomik indirgemecilik de tıpkı
devlet indirgemeciliği gibi çok karmaşık ilişkiler bütünlüğüne sahip
tarihsel-toplum gerçekliğini perdeleme kusurundan kurtulamadı. Özellikle
iktidar ve devlet analizinin yetersizliği, adına hareket ettiğini iddia
ettiği ezilen emekçi sınıf ve halkların yeterince ideolojik ve politik
donanıma erişmemesine yol açtı. Dar ekonomik mücadeleyle fırsatçı devlet
komploculuğu biçimindeki iktidar ve devleti yıkma ve inşa etme anlayışı,
kapitalizme en az has ideolojisi olan liberalizm kadar hizmet etti. Çin
ve Rus gerçeği bu hususu çok iyi aydınlatmaktadır.
Tarih ve toplumu sadece
iktidar gücü, erki olarak yorumlamak isteyen anlayışlara da çoğunlukla
rastlanır. Fakat bu yaklaşımlar da devlet modeli seçimi kadar
kusurludur. Her ne kadar iktidar daha kapsamlı bir inceleme birimi ise
de, kendi başına toplumsal doğayı açıklamaktan yoksundur. Toplumsal
iktidar çok önemli bir inceleme konusu olmakla izah edici yanlara
sahiptir. Fakat iktidar indirgemeciliği de her türlü indirgemeci
anlayışta gözlemlenen kusurlara sahiptir.
Toplumu kuraldan yoksun,
sonsuz tekilci ilişkisel gelişmeler halinde incelemek de sıkça karşımıza
çıkan bir yaklaşım türüdür. Neredeyse tasvirci edebi yaklaşım modeli
olarak da niteleyebileceğimiz bu aşırı göreci yaklaşımlar, ancak
toplumsal ormanlar içinde kaybolmaya götürür. Tersi gibi görünen, ama
özde aynı rolü oynayan aşırı evrenselci yaklaşım modelleri ise, toplumu
fizik yalınlığı içinde birkaç kanunla tarif etmeye çalışırlar. Toplumun
zengin çeşitliliği karşısında en çok körleşmeye hizmet eden yaklaşım bu
olsa gerekir. Pozitivist toplum anlayışı hem aşırı göreciliği, hem de
aşırı evrenselciliği bağrında taşıyan en kaba model olarak anılmaya
değerdir.
Liberalizm, burjuva orta
sınıfın resmi ideolojisi olarak, tüm bu modellerden eklektik bir seçim
biçiminde kendini sunar. Böylelikle görünüşte her modelin doğru
yanlarına sahip çıkmış gibi kendini sistemleştirir. Özünde tüm
modellerin en kusurlu yanlarını bazı doğrularla karıştırarak,
eklektizmin en tehlikeli bir biçimini sürekli inceleme modeli olarak
topluma sunar. Resmi anlayış olarak toplumun kolektif hafızasını
sömürgeleştirip işgal eder. İdeolojik hegemonyasını kesinleştirir.
İlk büyük savunmam olan ‘Sümer
Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa’ adlı çalışmamı fazla
model çalışması yapmadan, hatta bunun farkında bile olmadan sunmak
durumunda kaldım. Çok aceleyle fazla inceleme imkânı bulmadan
hazırlamıştım. Bir model geliştirme iddiasında da değildim. Toplumsal
gerçekliğe ilişkin irticalen sahip olduğum bir tarzı dile dökmüştüm.
Daha sonraları Murray Bookchin, Immanuel Wallerstein, Fernand Braudel
başta olmak üzere, bazı önemli sosyologların yaklaşım modellerini
inceleme fırsatım doğdu. Ayrıca Nietzsche, Michel Foucault ve diğer bazı
filozofları da özce kavrıyordum. Bunların içinde en önemlisi, Dünya
Sistemi adlı birçok düşünürden derlemesini sunan Andre Gunder
Frank’tı. Adını bile bilmediğim bu düşünürün derlemesini, savunmamın en
iddialı savunucusu olarak değerlendirmekte gecikmedim. Birçok düşünürün
son dönemde bazı incelemelerinde benzer yaklaşımları sunmaları, kendi
model çalışmam üzerinde yoğunlaşmaya itti.
Gerek I. Wallerstein’ın
kapitalist dünya-sistem analizi, gerek Fernand Braudel’in bütünlükçü
‘tarihsel süre’ analizleri zaten savunmamın özünde önemli ipuçlarını
taşımaktaydı. Reel sosyalizmin yenilgisini uzun süredir benzer
yaklaşımla izah etme çabama da katkı sunuyorlardı. Ayrıca Nietzsche ve
Michel Foucault’nun modernite ve iktidar yorumlamalarını kavramakta
güçlük çekmediğim gibi, temel eğilimlerime hayli yakın buluyordum. Adını
anmadan geçemeyeceğim Gordon Childe’ın Mezopotamya’daki arkeolojik
çalışmalara dayalı ‘Tarihte Neler Oldu’ adlı eseri de ufuk
açıcıydı. Daha çok sayıda filozofik çalışmayı adeta birer rapor
niteliğinde ele alıp inceleyerek, kendi ‘model birimim’ iddiasını
gütmeden, bir seçim yapmak durumunda kaldım. Bu büyük savunmamın daha da
geliştirilmiş analiz yöntemini adeta bir modelmiş gibi sunmam yanlış
anlaşılmamalıdır. Tüm sorunum bütünlüklü, belirleyici bir
tarihsel-toplumsal analiz birimine tercih yapmaktı. Mevcut tüm modeller,
kısaca bahsettiğim gibi birçok doğru yanlar taşısa da, göze alınamayacak
kusurlar ve yanlışlıklara da sahiptir. Hepsinde ortak eksiklikler tespit
ediyordum.
En çok yaklaştığım model olan
Andre Gunder Frank’ın ‘Dünya Sistemi’ bile bana çok ciddi bir
kusuru barındırıyor gibi geldi. Dünya sistemini dayandırdığımız Sümer
toplumunun ilk sermaye birikimini sağlayan toplum olduğu açıktı. Sümer
toplumundan günümüze ana nehir uygarlığı olarak kümülâtif bir birikim
yaklaşımını da son derece doğru buluyorum. Birikimin hegemonya-rekabet,
merkez-çevre ve alçalma-yükselme biçiminde bir tarihsel sürekliliğe
sahip olduğuna da katılıyordum. Birikimin gerçekleştiği üçlü sacayağı
olarak ekonomik, politik ve ideolojik-ahlaki boyutları anlaşılır
hususlardı. Üretim tarzından ziyade birikim tarzlarının önemi, hegemonik
geçişlerin üretim tarzı geçişlerinden daha önemli sonuçlar doğurması da
bu meyandadır. Frank’ın, I. Wallerstein’ın Avrupa merkezli kapitalist
dünya-sistem analizinin kapitalizmi dünya çapında gerçekleşen tek sistem
olarak sunmasını eleştirmesi yerindeydi. Avrupa uygarlığının
istisnailiği çok abartılı bir yaklaşımdı. Kendisi belki de uç bir
uygarlık olarak marjinal bile sayılabilirdi. Yine sosyalizm, kapitalizm,
kölecilik ve feodalizm gibi temel toplum-biçim kavramlarının ideolojik
gerçekler olarak değerlendirilmesi de doğruya daha yakın yaklaşımdı. Bu
kavramların toplumsal gerçekliği izahtan çok perdelemeye hizmet ettiği
de yabana atılmaması gereken bir düşünce olup, üzerinde durulmaya
değerdi. ‘Farklılık içinde birlik’ arayışı çözüme katkı sunabilirdi, ama
yetersizdi. Yine tarihsel-toplum çözümlemesine daha zengin bir katkı
sunduğu açıktı. Daha iyi ve güzel bir toplumsal yaşam için yanılma
payını da bir sistem analizi olarak değerlendirmek durumundayım. Fakat
en temel kusuru, sanki aşılamayacak kapalı bir çembersel döngü sunma
riski taşımasıydı. Hegemonik iktidar sistemlerine bir kadermiş gibi
yaklaşılıyordu. Daha doğrusu, çıkış diyalektiksel olarak
gösterilmiyordu.
Immanuel Wallerstein’ın
kapitalist dünya-sistem analizinin, beş yüz yıllık bir süreyi esas
alması yetersizdi. Tahlillerini beş bin yıllık süreye dayandırsaydı, çok
daha verimli olacağı açıktı. Birçok düşünürün dünya-sistem
değerlendirmesinde bunun ipuçlarını gördük. Avantajlı yanı ise, I.
Wallerstein’ın dünya-sistem-den çıkışın analizini daha güçlü
yapabilmesidir. Yaklaşımları katkı sunucu nitelikteydi.
Fernand Braudel’in gerek
kapitalizm tahlili, gerek bütünlüklü toplum anlayışını ‘tarihsel
süreler’ biçiminde sunması gerçekten ufuk açıcı niteliktedir. Özellikle
kapitalizmin pazar karşıtlığını belirlemesi ve iktidar tekelleriyle
ekonomik tekellerin benzer birikim özelliklerine sahip olduklarını
vurgulaması son derece önemlidir. En hoşlandığım bir cümlesi “Vurgu’lu
iktidarlar hep kapital salgılar” oldu. Yine, “Para gibi iktidar da
biriktirilir” demesi, anlayan için öğretici değeri yüksek
belirlemelerdir. Hem I. Wallerstein’ın hem de F. Braudel’in sosyalist
devrimlerin başarısızlığını bir boyutuyla kapitalist moderniteyi
aşamamalarına bağlamaları da belirleyici ve hayli öğreticidir. Fakat her
iki ünlü düşünürün bizzat bahsettikleri ‘ekonomizm indirgemeciliği’
konusunda sorgulanmaları gereğine ben de katılmaktayım.
Bir kez daha belirtmeliyim
ki, benim sosyal bilim yaklaşımım, çok sınırlı da olsa bahsettiğim bu
önemli düşünürlerden etkilense ve bahsetmediğim çok sayıda diğer
düşünürlerden benzer etkileri taşısa da, kendine özgü boyutlar ihtiva
etmektedir. ‘Bir Halkı Savunmak’ adlı ikinci büyük savunmamda
açıkladığım hususları daha da derinleştirip sistematize ettiğim
kanısındayım. Bu kanımın temelinde şu husus yatmaktadır: Bana göre
mevcut epistemolojiler (bilgi yapılanmaları) iktidar aygıtlarının bir
parçası olmaktan kurtulamamışlardır. İradeleri hilafına bu böyledir.
Karl Marks gibi en bilimsel yaklaşım sahibi birisinin kapitalin içyüzünü
en yetkin gören bir kişi olduğu kuşku götürmez. Ama bu çok önemli
özelliği, onu kapitalist moderniteden kopartmaya yetmemiştir. Marks’ın
dayandığı bilgi yapıları ve yaşamı binlerce bağla bu moderniteye
bağlıydı. Bunları suçlamak için değil, gerçekliğini anlaşılır kılmak
için belirtiyorum. Lenin ve Mao için de benzer sorunlar geçerlidir.
Düşündükleri sistem birçok öncülüyle (başta bilgi yapıları, modern yaşam
anlayışları) moderniteye (kapitalist modernite) bağımlıydı. Örneğin
endüstriyalizm ve ulus-devlet gibi dev konuları sosyalist içerikle
fethedeceklerini düşünüyorlardı. Hâlbuki biçim ve içerik olarak
modernitenin bu temel kalıpları sermaye birikimine odaklıydı. Onu esas
alan, ne kadar karşıtı da olsa, kapitalizm doğurmaktan kurtulamazdı.
Reel sosyalizm eleştirilerim tüm bu hususlarda çok açık hale gelmişti.
Fakat eleştiri yetmez. Yerine ne koymalıydım? Önem taşıyan soru buydu.
Sürekli yoğunlaştığım soru da bu oldu.
Demokratik uygarlık
seçeneğinin, görünüşte çok basit olmasına rağmen, yeni bir adlandırma
uygun karşılanana kadar bu ad altında sistematik bir yaklaşım modeli
olarak sunulması bana çok gerekli ve çözümleyici görünmektedir. Her
şeyden önce, bu seçenek merkezi dünya uygarlık sistemine alternatif bir
sistem önermektedir. Demokratik uygarlık sadece günümüz ve gelecek için
bir ütopya değildir; tarihsel-toplumun daha somut yorumu için de son
derece gerekli ve açıklayıcı görünmektedir. Sermaye birikimi ve yol
açtığı iktidar aygıtlarının olduğu her mekân ve zaman koşulunda bir
direnme ve alternatifinin bulunması, toplumsal doğanın bir gereğidir.
Toplumlar hiçbir yerde ve zamanda sermaye birikimleri ve iktidar
aygıtlarına karşı direnmesiz ve alternatifsiz davranmamışlardır.
Çoğunlukla yenilmeleri, direnmelerin yokluğunda ve alternatifsizlikte
değil, başka koşullarda aranmalıdır.
Sermaye ve iktidar
birikimlerinin akıl almaz öykülerini çok iyi özümsemedikçe, demokratik
uygarlık kavramını anlamlandırmakta güçlük çekeriz. Bu konuda bilgi
yapılanmaları hep iki tür hata arasında gidip gelmişlerdir: Ya tamamen
bilgi-iktidar yapılanmaları içinde erimişlerdir, ya da sekter mezhepler
halinde (bilim, siyasi seçenek ve ahlaki tutumlarını bağımsızca
seçemeden) güdük kalmaktan veya güdük bırakılmaktan kurtulamamışlardır.
Bunda şüphesiz zor’un ve sermayenin baştan çıkarıcı rolünü sürekli göz
önünde bulundurmak gerekir. Bu iki çarpıcı bilgi yapılanma anlayışını
mahkûm etmeden, demokratik uygarlık seçeneği görünür kılınamaz. Olmayan
şey demokratik uygarlık gerçekliği değil, onu görmekten aciz
bıraktırılmış bilgi-iktidar yapılanmaları ve sapkın mezhepçiliktir.
Tarihsel-toplum anlatımlarının sadece eksiklikleri ve yanlışlıklarıyla
izah edilemeyecek olan bu gerçeklikler, ancak köklü bir ‘bilimsel
geçişle’, yani sosyal bilimlerde bir devrimle dönüştürülebilir.
Beş bin yıllık sermaye
birikimi üzerine kurulu iktidar ve devlet yapılanmaları, muazzam
ölçülerde ideolojik ve bilgi yapıları örgütlemeden rejimlerini
sürdüremeyeceklerini günlük deneyimleriyle gayet iyi bilmekteydiler.
Hegemonik iktidar aygıtlarının aynı zamanda ‘üçüz’lerinin diğer ikisi
olan artık-ürün, artık-değer ve meşrulaştırma araçlarını sürekli
biriktirdiklerini gözlemin temel unsuru olarak görmedikçe, sosyal
bilimlerin anlamlı hakikat rejimleri olamayacaklarını bilmek gerekir.
Mitoloji, din, felsefe ve pozitif bilim yapılarının sermaye ve iktidar
birikim tarihiyle sıkıca iç içe olup, çıkar birliklerini hep
gözettikleri anlaşılmadıkça, sosyal bilimlerde devrim mümkün olamaz.
Demokratik uygarlık
kavramından çıkarsanacak ikinci önemli husus, sosyal bilimlerde devrime
en geniş zemini sunmasıdır. Şunu temel iddia olarak (tez de diyebiliriz)
gözlemliyoruz: Tarihin tüm ‘barbarları’, kavim göçleri, lümpenleri,
kabileleri, komünleri, sapkın mezhepleri, cadıları, işsizleri ve
yoksullarının anlamlı hareket ve sistemlerden sürekli yoksun
olduklarını, bunun kaderleri olduğunu iddia etmek, açık ki sermaye ve
iktidar birikim sahiplerinin çıkarları adına mitoloji, din, felsefe ve
bilim yapıları üretmektir; bilgi birikim aygıtları oluşturmaktır.
Tarihte sadece sermaye ve iktidar egemenliği yoktur. Aynı zamanda bu
egemenliklerle sürekli çıkar birliği içinde olan bilgi düzenekleri
(mitolojik, dinsel, felsefi ve bilimsel), egemenlikleri de iç içe söz
konusu olmuştur. Başta Marksist sosyal bilimler olmak üzere, önde gelen
birçok muhalif sosyal bilim yapılarının başarısızlığının temelinde,
sosyal bilim devrimlerini tüm sermaye ve iktidar birikim tarihine dayalı
olarak ele almaları ve alternatif bir uygarlık sistemiyle iç içe
geliştirememeleri yatmaktadır. Şüphesiz bahsedilen birçok husus kapsamlı
eleştirilere tabi tutulmuş, fakat daha ileri götürülüp tüm tarihi
kapsayan bir anlatım birimi çerçevesine oturtulamamıştır. Dünya sistem
anlayışını oluşturamamışlar, bölük pörçük denemeler olmaktan kendilerini
alıkoyamamışlardır.
Demokratik uygarlık
sisteminde üçüncü önemli unsur, tarım devriminden itibaren gelişen kent
ve endüstri unsurlarının, orta sınıflaşmaya dayalı ve toplumda her zaman
kanser hücreleri rolü oynayan aşırı sermaye, iktidar ve devlet
birikimlerine fırsat tanımadan geliştirme gücüne sahip olmasıdır.
Yani kent ve endüstriye
‘evet’ deniliyor. Fakat bünyelerindeki kanserleşme hücrelerine ‘hayır’
diyor. Günümüzün devleşen kent-endüstri-iktidar ve iletişim ağlarını
gözlemlediğimizde ve ayrıca çevre, kadın, yoksulluk ve işsizliğin
felaket boyutlarında sorun oluşturduklarını bu gözlemlerle iç içe
yerleştirdiğimizde, toplumsal yapılanmalardaki kanserleşme tabirinin
yersiz olmadığı gayet iyi anlam kazanacaktır. Özellikle başta I.
Wallerstein olmak üzere günümüzün önde gelen sosyal bilimcileriyle
tarihsel süreçlerde hiç eksik olmayan sözde barbar (Barbarlık kavramı
yeniden tartışılacaktır) akınları, mezhep sapkınlıkları, köylü
isyanları, ütopyacılar, anarşistler, en son feministler ve çevreci
hareketlerin artan çığlıkları, toplumsal bünyede vahamet arz eden
kanserleşme tehdidine karşı bütüncül bir anlam kazanabilir. Hiçbir
toplum mevcut kent, orta sınıf, sermaye, iktidar, devlet ve iletişim
aygıtlarındaki birikimleri uzun süre daha taşıyamaz. Demir kafese
sımsıkı kapatılmış toplum kendi çığlıklarını sonuç alır kılıcı düzeye
taşıyamasa da, ekolojinin günlük olarak S.O.S. işaretleri vermesi
sorunların kriz ve kaos hallerinin altında mevcut merkezi uygarlık
sisteminin yattığını gayet iyi açıkladığı gibi; kriz ve kaostan çıkışın
da ancak köklü tarihsel-toplumsal kaynaklara bağlanmış ve günceli bu
kaynakların mevcut hali olarak çözümleyen bir aydınlatmayı
gerektirdiğini, geleceğin de ancak bu temelde Merkezi Dünya Demokratik
Uygarlık Sistemi ile sağlanabileceğini iddia ediyoruz.
Savunmam, bu ana tezin
çeşitli boyutlarda aydınlatılması etrafında yoğunlaşacaktır. Tarihi
evrensel boyutlarda anlamaya çalışmam, şüphesiz bir ilke değeri
taşıdığına inandığım, evrensel tarih olmadan yerel tarihlerin anlam
bulamayacağı görüşüne bağlıdır. En silik toplumların tarihinin bile
evrensel tarihin ışığında aydınlatılabileceği kuşkusuzdur. Ayrıca
güncelliğin (şimdiki halin) tarih, tarihin şimdi olduğuna da ilke
düzeyinde değer vermekteyim. Ama şu önemli hususu da ekleyerek, bu iki
önemli tarih ilkesini paylaştığımı tekrarlamalıyım: Yerel şimdiki hal,
salt bir tekrar olarak, bir gelenek olarak tarihi tekrarlamaz. Mutlaka
kendi katkı FARKLARINI, ÖZGÜNLÜKLERİNİ katarak, tarihsel birikimde
önemli rol oynar. Yani tarih sadece bir tekerrür değildir; her mekânın
ve zamanın katkısını biriktirerek tekerrür eder.
Sadece bundan önceki
savunmalarımda değil, genel olarak tüm yazılı ve sözlü konuşmalarımdaki
farklılıklara bu ilkeler çerçevesinde bakıldığında bu yaklaşımımın
anlayışla karşılanacağından kuşku duymuyorum. Görüşlerimin kuru bir
tekrar veya köklü bir döneklik olarak yorumlanmaması gerektiği açıktır.
Gelişmenin farklılaşma olduğu, evrenin biricik ilkesinin de ancak
farklılaşarak değişim sağladığı, gözlemlemesini bilenler için açıktır.
Bir, iki ettiğinde, sadece basit bir nicel birikim oluşmaz; bununla
birlikte iki’nin her zaman bir’den farklılığı olarak gerçekleşir.
Savunmanın bu bölümüne
ilişkin önsöz ve giriş kısmından sonraki kısımda bazı yöntem sorunları
tartışılacaktır. Bilimlerdeki aşırı parçalanmanın bilimsel kriz anlamına
geldiği, bunun sistem kriziyle bağlantılı olduğu vurgulanacaktır. Bilime
bütünlüklü yaklaşımın anlamı üzerinde durulacaktır.
Diğer bir yöntem konusu
olarak, farklı doğalar, özellikle toplumsal doğanın farklılığı
vurgulanacaktır. Doğaya (Birinci Doğa) dönüşün köklü yaklaşımları
gerekli kıldığı, aynı zamanda kadın sorunuyla bağı içinde işlenecektir.
Özne-nesne ayrımına ihtiyatlı
yaklaşılacak, yol açtığı sorunlar ve giderme yolları tartışılacaktır.
Sermaye birikim sistemiyle bağlantısı gösterilip aşma gereği
vurgulanacaktır.
Evrenselcilik-görecilik,
döngüsellik-çizgisellik, küresellik-yerelcilik gibi önemli yöntemsel
ikilemlerde de açık olmak önem taşır. Ayrıca diyalektik yöntemin yeniden
yorumu gerekmektedir.
Yöntemsel kavramlardaki
netleşme, diğer konuların anlatımını kolaylaştırabilir. Bir konu olarak
düzenlenmesi bu nedenle gerekli görüldü.
Dördüncü kısım, Özgürlüğe
Felsefi Bir Yaklaşım başlığını taşımaktadır. Demokratik uygarlık sistemi
özgürlükle yakından bağlantılı olduğundan, konunun aydınlatılmasını
önemli kılmaktadır. Merkezi uygarlık sisteminin tahakkümcü niteliği,
demokratik uygarlığın özgürlük karakterini başat kılmaktadır. Bu bölümde
eşitliğin özgürlükle sıkı bağı çözümlenecektir. Daha da önemlisi, hakiki
bir kavram olan eşitlik kavramının farklılıkları gözeten temelde
yorumlanması üzerinde durulacaktır. Sistemlerle bağı içinde
çözümlenmemiş özgürlük ve eşitlik kavramlarının sosyal bilimlerde önemli
sorunlara yol açtığı göz önünde tutularak yeniden yorumlanmaları, ana
tezimize ilişkin açıklayıcı olacaktır.
Beşinci kısım, insan
türündeki aklın eleştirisini konu edinmektedir. Toplumsal akıl
tanımlanmaya çalışılırken, teorik-pratik, analitik-duygusal boyutlardaki
işlerliği aydınlatılmaya çalışılacaktır. Dünya sistemlerinin aklı
kullanmaları nelere yol açabilir? Çözüm ve problem aracı olarak aklın
sınırları var mıdır? Emmanuel Kant’ı nasıl güncelleştirebiliriz? Bu tür
sorular çözüm aracı olarak kullandığımız aklımızın bizzat önemli
problemlere yol açabileceği konusunda uyarıcı kılmaktadır.
Altıncı kısımda toplumsal
problemin doğuşu ve gelişimi incelenmektedir. Merkezi uygarlık
sisteminin temel problem kaynağı olduğu tarihsel süreçler boyunca
gözlemlenmeye çalışılacaktır. Toplumsal sorunların giderek dal budak
salmaları sistemin özüyle bağlantılıdır. Dolayısıyla sermaye ve iktidar
birikim aygıtları problemin kendisidir. Bir nevi problem tarihi
tasarlanacaktır.
Yedinci kısımda problem
çözümleyici araç olarak demokratik uygarlık sistemi önerilmektedir.
Tarihin toplumsal tarih olarak yeniden tasarımlanması hangi anlamları
bağrında taşımaktadır? Demokratik toplum ve tarih arasındaki kopmaz
ilişki vurgulanmaktadır.
Sekizinci kısım, yedinci
kısmın devamı olarak, kapitalist moderniteye alternatif demokratik
moderniteyi tanımlamaya çalışmaktadır. İki modernite anlayışının neden
gerekli olduğu, mümkün olduğu ölçüde yakıcı dersler ışığında
işlenmektedir. Özellikle çağdaş devrimlerin yenilgisi bu bağlamda tekrar
gözden geçirilmektedir.
Dokuzuncu kısım kapitalizmin
sistemsel bunalımını ve çıkış olanaklarını çözümlemeye çabalamaktadır.
Dünya uygarlık sisteminin güncel hali olarak kapitalist modernite
çözülürken, alternatifleri neler olabilir? Demokratik moderniteyi nasıl
inşa edebiliriz? Engeller ve olanaklar neyi sunmaktadır? Bu son derece
yakıcı sorular şüphesiz cevabını da bağrında taşımaktadır.
Onuncu kısım sonuç olarak
düşünülmektedir. Çeşitli açılardan denemenin bilânçosu dökülmektedir.
Tarih ne düz bir kaderci çizgide seyretmekte, ne de kendi başına
beklenen amaca doğru ilerlemektedir. Ne kendi başına kötülük kaynağı, ne
de er geç iyilik sunucusudur. İnsan toplumsallığı güzel yaşamayı mümkün
kılabilir. Toplumun kendisi muazzam bir çözüm kaynağıdır. Yeter ki
kanser türleri de dahil, ölümcül hastalık türlerinden korumasını
bilelim; muhteşem bir cenneti mümkün kılmış dünyamızı anlayarak güzel
yaşamayı seçelim!
3- BAZI YÖNTEM SORUNLARI
Hedefe en kestirmeden
ulaştıran yol anlamındaki yöntem, Batı merkezli bir kavram değildir. En
eski çağlardan beri Ortadoğu bilgelik ekollerinde denenmektedir. Bilgiye
erişimin elverişli yolları hep denenmiştir. İçlerinden en sonuç alıcı
olanları temel yöntem olarak seçilmiştir. Düşünce ekollerinde en çok
yoğunlaşılan kavramlardan bir mantık, dolayısıyla yöntem geliştirmek
alışıldık bir usuldür. Dünya uygarlık sisteminin hegemonik merkezi
Avrupa’ya kayınca, birçok alandaki üstünlük sağlayıcı gelişmeler
bilimsel alanda yöntem konusunda da kendini gösterdi. Bacon, Descartes
ve Galileo’nun 16. ve 17. yüzyıllarda önemli metot yaklaşımlarıyla
ortaya çıkışları hegemonik sistemin Avrupa’ya kayışıyla yakından
bağlantılıdır.
En önemli yöntem
kavramlarından olan özne-nesne ayrımının gelişimi doğaya hükmetmeyle
ilişkilidir. Sermaye ve iktidarın yeni birikim aygıtları, hem
fiziksel-biyolojik hem toplumsal doğa kaynaklarına yüklendikçe, bu
kaynakların ne denli avantajlı olduklarını kavramakta gecikmediler. Her
iki doğa kaynakları nesneleştirildikçe, sermaye ve iktidar birikimine
artan katkıları peşi sıra sunuyorlardı. Bu maddi gelişmenin düşüncedeki
karşılığı özne-nesne ayrımıdır. Bu durum Bacon’da objektif-sübjektif
ayrımı halinde kendini yansıtırken, Descartes’te ruh-beden keskin
ikiliği biçiminde yansıma bulur. Galileo’da matematik, doğanın dili
olarak en gelişmiş bir nesne ölçütü olarak kendisini ortaya koyar.
Tarihin uzun Mezopotamya yolculuğunun Antikçağ Yunanistan’ında yol
açtığı gelişmeye benzer bir gelişme, özgün farklılıklarıyla birlikte
Avrupa’nın batısında tekrarlanmaktadır. Sümer toplumu da aslında Yukarı
Mezopotamya’nın bin yılların süzgecinden geçen yaşam pratiklerinin Aşağı
Mezopotamya’ya taşınıp, özgün farklılıklarını da ortaya koyarak orijinal
biçimini yaratmıştı.
Merkezi uygarlık
sistemlerinde özne her zaman sermaye ve iktidar kaynaklıdır. Bilinci,
söylemi ve hür iradeyi temsil eder. Bazen fert bazen kurumdur, ama hep
vardır. Nesnenin payına düşen ise, hep iktidar dışı barbarlar, halklar
ve kadınlardır. Ancak doğa gibi özneye kaynak hizmeti gördükçe akla
gelirler. Başka tür anlamlarının olması doğası gereği düşünülemez. Sümer
mitolojisinde insanın kul olarak tanrıların dışkısından, kadınların ise
erkeklerin kaburga kemiklerinden yaratılış öyküleri, nesneleştirmenin
boyutlarını tarihin derinliklerinde yansıtmaktadır. Bu nesne ve özne
yaklaşımının Avrupa düşüncesine taşınması şüphesiz önemli dönüşümlerden
sonra mümkün olmuştur. Ama gelişim zincirinin bu doğrultuda olduğu inkâr
edilemez.
Günümüzde özne-nesne
ayrımının silikleşmesi, finans-kapitalin başatlığıyla bağlantılıdır.
Merkezi uygarlık sisteminde finans-kapitalin simgesel hegemonyası,
özne-nesnenin tüm eski hallerini çözmüştür. Herkesin kendisini yeri
geldiğinde özne, yeri geldiğinde nesne yerine koyması, sermaye ve
iktidar birikiminin yeni biçimleriyle sıkıca bağlantılıdır. Toplum hem
gerçek, hem sanal boyutlarda çığ gibi çoğaltılan (milliyetçilik,
dincilik, cinsiyetçilik ve bilimcilik kaynaklı) sermaye ve iktidar
aygıtlarıyla ahtapot misali sarmalanmıştır. Bu koşullarda herkes ve her
kurum kendini yeterince özne ve nesne konumunda bulabilir. Sümer
toplumundaki tanrıların işlevini ideolojik aygıtlar devralırken,
özne-nesne ayrımının dönüşümü kaçınılmaz olduğu gibi, tanrıların yeni
simgesel özellikleriyle hükümranlıkları da mevcut ayrımı elbette
gereksizleştirecektir.
Bilmelerin merkezi uygarlık
tarihi boyunca giderek parçalanması ve kutsallığını yitirmesi benzer bir
öyküye sahiptir. Sermaye ve iktidar aygıtları ne kadar çoğalırsa,
bilmelerin de o denli parçalanması tarihte iyice gözlenen bir husustur.
Tüm klan ve kabile toplumlarında bilim bir bütündür. Temsilcileri kutsal
sayılır. Bilim tanrı vergisi kabul edilir. Herkese arzusu ve çabası
oranında dağıtılır. Mitolojilerde bütünüyle, din ve felsefede başat
ölçülerde yaklaşımlar bu yönlüyken, ilk parçalanma daha çok doğa
bilimlerinde ve Batı Avrupa bilimsel yapısında görülür. Toplumdan
giderek kopmuş ve sermaye-iktidar elitlerinin hizmetine iyice
koşturulmuş yeni bilme organizasyonları (akademi ve üniversiteler),
kendilerini açıkça yeni devletin (Leviathan) gözde kuruluşları
mertebesinde bulurlar. Bilimin sermayeleşmesi ve iktidarlaşma süreci,
topluma yabancılaşmasının da süreci olmuştur. Sorun çözen bilim
karargâhları, mabetleri artık sorun yaratmanın, yabancılaştırmanın,
ideolojik hegemonyanın merkezlerine dönüşmüştür. Ne kadar doğa ve toplum
kaynağı varsa, o kadar bilim bölümü türetilmiştir. Yalnız başına bu
gerçeklik bile bilim-sermaye-iktidar iç içeliğini kanıtlamaya
yeterlidir. Bilim alanı tüm toplumun kutsalı olarak hizmet etmekten
alabildiğine uzaklaşmıştır. Paralı bir meslek, hatta bizzat sermaye
olmuşlar; iktidarın en tehlikeli suç ortaklığına bulaşmışlardır. Nükleer
silahlar başta olmak üzere, her tür yıkım silahları ve çevreyi yıkacak
boyutlarda tehlike arz eden gelişmelerin bilim merkezlerinden
kaynaklandığını iyi bilmekteyiz. Hakikat kaygısı (toplumun kolektif
vicdanı) yerine, en verimli sermaye ve iktidar üretmenin akıl hocalığına
terfi ettirilmişlerdir.
Günümüzde bilim denince ilk
akla gelen, “Ne kadar para getirir?” sorusudur. Hâlbuki toplumun
bilimden beklediği, kendi temel kaygılarına yanıttır. Toplumun maddi ve
manevi kaygıları, bütünlüğü içinde bilimi tanrısallığın mesleği saymış
ve öyle kabul görmüştür. Akademi ve üniversitenin yozlaşması bu
koşullarla bağlantılıdır. Bilimsel kriz bu koşullardan
kaynaklanmaktadır. Bilmenin tarihi, uygarlık tarihiyle bağlantılı olarak
dönüşüm geçirerek, sistemin genel bunalımından da aynı ölçülerde
nasibini almaktan kurtulamamıştır. Çözüm aracı olayım derken, kendisi en
önemli sorun aracı haline gelmiştir. Sonuç bilimsel parçalanma, dağılma
ve kaostur.
Farklı doğalar, diğer bir
söylemle birinci, ikinci, üçüncü doğalar sorunu kavranmayı gerektirir.
İnsan toplumu dışındaki tüm doğa, Birinci Doğa biçiminde
ayrımlanmaktadır. Bu kendi içinde çelişkili bir kavramdır. Öncelikle
canlı-cansız, bitki-hayvan, hatta fizik-kimya, bir adım ötede
görünür-görünmez madde, enerji-madde ayrımları gibi sonsuz çeşitlilikte
ayrımların geliştirilebileceği düşünülebilir. Kaldı ki, her ayrımın da
kendine göre bir toplumundan bahsedebiliriz. Doğalar sorununa daha
yakından baktığımızda, özne-nesne ayrımının derin etkisini taşıdığını
görürüz. Bunun sağlıklı bir ayrım olmadığı, en azından koşullu olarak bu
ayrımlara gitmenin gereği vurgulanabilir.
İkinci Doğa olarak insan
toplumu, şüphesiz özneleri olan çok önemli bir doğasal gelişme
aşamasıdır. Ayrı bir doğa yerine, farklı bir doğa aşaması olarak
nitelendirilmesi daha anlamlıdır.
Toplum doğasının en önemli
ayırt edici karakteristiği, zihni kapasitenin yüksekliği, esnekliği ve
kendini inşa edici gücüdür. Birinci Doğada da şüphesiz zihin, esneklik
ve kendini inşa gücü vardır. Fakat toplum doğasına göre çok ağır, katı
ve yavaş bir işlerliğe sahiptir. Toplum doğasını bir hat olarak
teorikleştirmek büyük önem taşır. Her ne kadar ilk sosyologlar bu hususa
birincil önceliği vermişlerse de, günümüze doğru geldikçe parça ve yapı
analizleri daha öne geçmiştir: Tıpkı diğer doğa analizlerinde
gözlemlendiği gibi. Ayrıca toplumun doğasını alt-üstyapılar,
ekonomik-politik-iktidar bölümlenmesi, ilkel-komünal, kölecilik,
feodalizm, kapitalizm ve sosyalizm-komünizm gibi tabaka ve aşamalara
bölmek, ancak çok dikkatli bir ‘FARKLILIK’ yaklaşımı temelinde anlamlı
sonuçlar doğurabilir. Bütüncül teorik yaklaşımın yerini hiçbir katman ve
parça, yapı analizi tutmaz. Denilebilir ki, bu konuda hiçbir filozof ve
sosyolog, Eflatun ve Aristo’nun bütüncül yaklaşımını aşamamıştır. Hatta
Ortadoğu ve genelde Doğu kökenli bütüncül bilge ve peygamber yorumları,
kapitalist modernite filozofları ve sosyologlarına göre daha öğretici ve
toplumsaldır. Daha ileri, gelişkin bir yaklaşım değerini ifade ederler.
Bunda da en önemli rolü sermaye ve iktidar birikim aygıtlarının oynadığı
önemle vurgulanmıştır.
İnsan toplumu üzerine
yeniden ve derin teorik yaklaşım metoduna şiddetle ihtiyaç vardır.
Sayıların kalabalığına boğulmuş sosyolojik yöntemlerin gerçeği açığa
çıkarmaktan ziyade perdelediğini önemle kavramak gerekir. Mevcut
sosyolojilerin gerçeği mitolojilerden daha fazla kapattıklarını söylemem
mübalağa olarak görülmemelidir. Hatta mitolojideki gerçeği hissediş,
kapitalist modernite sosyolojilerindeki anlama göre son derece insani ve
hakikate daha yakındır.
Toplumsal bilim şüphesiz
önemlidir, ama mevcut haline bilim demek zordur. Ortada duran sosyolojik
söylemler resmi moderniteyi meşrulaştırmaktan öteye bir anlamı pek ifade
edememektedir. Bu konuda köklü bir bilimsel devrime ve yöntemsel çıkışa
ihtiyaç vardır.
Üçüncü Doğa ile
anlamlandırılmak istenen aşama, ancak bu bilimsel ve yöntemsel devrimle
mümkün olabilir. Kavram olarak Üçüncü Doğa, Birinci ve İkinci Doğa’nın
yeniden üst bir aşamada uyumunu ifade eder. Toplumsal doğanın Birinci
Doğa ile üst düzeyde bir sentezi, devrimci teorik paradigma kadar köklü
pratik devrim gerektirir. Özellikle merkezi uygarlık sisteminin
günümüzdeki aşaması olan kapitalist dünya sisteminin, yani
modernitesinin aşılması belirleyicidir. Bunun için demokratik uygarlık
inşalarının asgari düzeyde gelişimi, daha ayırt edici hususlar olarak
ekolojik ve feminist toplum karakterinde gelişme, demokratik siyaset
sanatının işlevselleşmesi ve demokratik sivil toplum inşaları, başarıyla
atılması gereken adımlardır.
Üçüncü Doğa yeni bir cennet
veya ütopya vaadi değildir; doğalar üzerinde insanın artan bilinç
gücünün farkını koruyarak, büyük uyuma KATILIMINI sağlayabilmesidir. Bu
sadece bir özleyiş, amaç, ütopyalar vaadi değil, güncel pratik anlamı
olan iyi ve güzel yaşam sanatıdır. Biyolojizmden bahsetmiyorum. Bu
yaklaşımın tehlikesini biliyorum. Sermaye ve iktidar birikimlerinin
‘Allahlık’ cennet ütopyalarından da bahsetmiyorum. Bu yaklaşımın da
derinden neyi ifade ettiğini, tehlikeli ve yıkıcı amaçlarını
kestirebiliyorum. Materyalizmin vulger komünizm cennet vaadinin de ilkel
olup işlevsel olmadığını, bir nevi liberalizmin uç varyantı olduğunu
belirtebilirim. Zaten her tür liberalizm vaatlerinin cehennem koktuğu,
güncel yaşam deneyimlerimizden anlaşılmaktadır.
Üçüncü Doğa’nın gerçekleşmesi
uzun bir ‘süre’yi gerektirir. Birinci ve İkinci Doğa’nın üst bir aşamada
farklılıklar temelinde eşitlik ve özgürlüğün ifade ve gerçekleşme rejimi
olarak demokratik sistem, içinde ekolojik ve feminen toplum
özelliklerinin gelişmesiyle mümkündür. İnsanın toplum doğası, bu
aşamanın gerçekleşmesinin dinamiklerini taşımaktadır. Üzerinde
yoğunlaşılması gereken farklı doğalar meselesine bu yöntemle yaklaşmak,
daha anlamlı teorik ve pratik gerçekleştirimlere götürebilir.
Önemli bir yöntem sorunu son
dönemde evrensellik-görecilik bağlamında tartışılmaktadır. Anlamın
evrenselliği ve tikelliği biçiminde yorumlanması da aynı içeriği ifade
etmektedir. Dikkatle çözümlenmesi gereken bir yöntem sorunuyla karşı
karşıyayız. Özne-nesne ayrımının vardığı yeni aşama olarak da bu sorunu
tanımlayabiliriz. Sermaye ve iktidar aygıtlarındaki katı yaklaşımlara
çoğunlukla ‘kanun’ denilmesi, bu tip yöntem sorunlarının temelindeki
maddi koşullar nedeniyledir. Kanuncu yaklaşıma ‘evrensellik’ yaftası
vurulması, ideolojik meşrulaştırma araçlığıyla yakından bağlantılıdır.
“Kanun demiri keser” deyimi buradan gelir. Kanunun bir iktidarsal imalat
olduğunu iyi anlamak gerekir. İktidarın sermaye demek olduğunu
unutmayalım. İktidar hükümranlığı demek, aynı zamanda ‘kanun’ demektir.
Kanun ise, ‘evrensel’ olduğu ölçüde güçlüdür ve karşı çıkılması
imkânsızlaştırılmaktadır. İnsan imgesinden tanrı inşacılığı böyle
başlamaktadır. İktidar sahibi insan, açık ifade edemediği diktasını
tanrısallaştırarak, böylelikle dâhiyane bir meşrulaştırma aracı
yaratarak, iktidarını daha rahat sürdürülebileceğini tasarlamaktadır.
Tüm evrenselliklerin kökenine de bu tür çabaların -tümüyle olmasa da-
önemli oranda kaynaklık teşkil ettiğini iyi anlamak gerekir.
Görecilik ise, her ne kadar
karşı kutupsallık gibi yansıtılsa da, özünde benzer bir sakıncayı
taşımaktadır. Aşağılaştırılmış insanın tümüyle kuraldan, yoldan,
yöntemden uzaklaştırılmış halini ifade etmektedir. “Ne kadar insan
varsa, o kadar kural, yöntem vardır” uç anlayışına kapıyı açık
tutmaktadır. Pratikte bunun mümkünatı olmadığına göre, sonuçta
evrensellik kanunlarına tutsak düşmesi kaçınılmazdır. İnsan toplumundaki
zekânın payını her iki anlayış da ya çok abartarak, yani ‘evrensel
kanun’ düzeyine taşırarak, ya da çok küçümseyerek, “Herkesin kendi
kanunu vardır” biçimine indirgeyerek saptırmaktadır. Toplumsal zekânın
daha gerçekçi yorumlanması mümkündür. Evrensel kural ve görecilik
yorumunu karşıt kutuplar haline taşırmadan, doğal gerçekliğin iç içe iki
hali olarak kavramlaştırmak daha verimli bir anlatıma yol açabilir.
Değişmez evrensel kuralcılık düz-çizgisel ilerlemeciliğe varır ki, bunun
sonu olsaydı, evrende şimdiye dek varmış olmamız gerekirdi.
İlerlemeciliğin böylesi bir kusuru vardır. Evrenin bir amaca doğru
sürekli ilerlediği doğru olsaydı, sonsuzluk içeren ‘ezelcilik’ kavramı
gereği, çoktan bu amacına varmış olması gerekirdi. Tersine, görecilik
‘sonsuz döngüsellik’ kavramını içerir ki, bu doğru olsaydı, mevcut
evrensel değişme ve gelişmelerin yaşanmaması, oluşmaması gerekirdi. Bu
nedenlerle evrensel ilerlemecilik ve döngüsellik (çembercilik), özünde
birleşerek, değişerek farklılaşan evrensel gelişmeyi izahtan yoksun
yöntemsel anlayışlardır. Kusurları olan yöntemlerdir. Doğruya daha yakın
yöntemin “farklılaşarak değişmeyi mümkün kılan; anlık, şimdilik olduğu
kadar, içinde sonsuzluğu da barındıran” bir yapıda olması biçiminde
tanımlanması gereğine inanmaktayım. İlerlemenin döngüsel, döngüselliğin
ilerleme olması kadar, sonsuzluğun şimdiki anda gizli, içkin olması,
anlık oluşumların bütünlüğünün ise sonsuzluğu içermesi, hakikat
rejiminin kurulması açısından daha açıklayıcı ve anlaşılır kılıcı bir
yöntemsel perspektif sunar.
Diyalektik yöntem konusunda
da bazı hususlara değinmek önem taşımaktadır. Şüphesiz diyalektik
yöntemin keşfi muazzam bir kazanımdır. Evrenin diyalektik karakter
taşıdığı, derin gözlemlerle her an keşfedilmektedir. Fakat burada sorun
teşkil eden husus, diyalektiğin nasıl tanımlanması gerektiğine
ilişkindir. Diyalektik konusunda Hegel’in yorumuyla Marks’ın yorumları
arasındaki fark bilinmektedir. Yol açtıkları yıkımlar her iki yorum
açısından iç açıcı değildir. Hegelyen yorumun milliyetçi Alman Devletine
yol açması, faşizmin uygulanmasıyla dehşetli sonuçlarını göstermiştir.
Marks’ın ardıllarının dar sınıfçı reel-sosyalist pratikleşmelerinin,
sonuçları farklı olsa da, birçok olumsuzluğa ve yıkıma yol açtığı
bilinmektedir. Burada kusuru Marks ya da Hegel’de aramak yerine,
diyalektiği yeterince yanlış yorumlayanlarda aramak daha doğru bir
yaklaşım olacaktır. Kaldı ki, diyalektik yaklaşımı Hegel ve Marks’a mal
etmek doğru olmadığı gibi, Antikçağ Yunan düşüncesine mal etmek de tam
yerinde bir tespit değildir. Doğu bilgeliğinde diyalektik yorumlara
bolca rastlanmaktadır. Şüphesiz Antikçağ Yunanistan’ında ve Aydınlanma
Avrupa’sında önemli bu konuda kazanımlar sağlanmıştır.
Diyalektiği ne zıtların
yıkıcı birliği olarak, ne de değişimi zıtsız, anın oluşçuluğu,
yaratılışçılığı biçiminde yorumlamak doğrudur. Birinci anlayış en kaba,
hep kutupları düşmanlaştıran bir eğilime varır ki, evreni kuraldan
yoksun ve hep kaos halinde görmekten öteye bir sonuca götürmez. İkinci
anlayış ise, gelişmeyi gerilimsiz, zıtlardan yoksun, kendi dinamiğine
sahip olmayan, dış bir gücün gereğini hep arayan bir sonuca götürür ki,
bunun doğrulanması mümkün görünmemektedir. Metafiziğe de bu kapıdan
varıldığı bilinmektedir.
O halde diyalektiği bu iki
aşırı yorumdan kurtarmak, arındırmak büyük önem taşımaktadır. Yıkıcı
olmayan, yapıcı bir diyalektik zaten gelişmelerde gözlemlenen bir
husustur. Örneğin insanın kendisi, belki de yaklaşık evrenin hesaplanan
yaşı kadar diyalektiksel bir gelişmeyi bağrında taşımaktadır. İnsanın
atom-altı parçacıklardan en gelişmiş atom ve molekülleri olduğu gibi,
tüm biyolojik evreleri de bünyesinde taşımaktadır. Bu harikulade gelişme
diyalektikseldir. Ama yapısal, geliştirici bir diyalektiği yansıttığı
inkâr edilemez açıklıktadır. Şüphesiz çok tartışılan sınıf çelişkileri
(Buna kabilesel, etnik, ulusal ve sistemsel olanları da eklemek
mümkündür) belli düşmanlıklar taşırlar. Ama toplumun muazzam esnek akıl
gücünü unutmazsak, katliama varmadan da bu çelişkileri diyalektiğin
ruhuna uygun olarak çözmek mümkündür. Kaldı ki, toplum doğası bu tip
çözümlerin sayısız örnekleriyle doludur. İdeologlar gelişmeyi daha iyi
açıklayalım derken, belki de iradeleri dışında tersi sonuçlara düşmekten
kurtulamamışlardır. En azından bu durumlara sıkça düşmeleri,
diyalektiğin de yorumlanmasının halen önemini koruduğunu göstermektedir.
Diyalektik konusunda bir
yanlışa meydan vermemek için metafizikle kıyaslanmasını da kısaca
yorumlamak gerekmektedir. Şüphesiz metafiziğin oluşumu dışta, yaratıcıda
araması tarihin en verimsiz yaklaşımı olmuştur. Bu yaklaşımın yol açtığı
felsefe, dinler ve pozitif bilimcilikler tam bir ‘zihinsel sömürgecilik’
sistemi yaratmıştır. Doğanın dıştan yaratıcıya belki ihtiyacı yoktur
veya varsa bile bu yaratıcı ancak içten olabilir. Ama toplumsal doğanın
zekâsı üzerine metafiziğin dıştan bir yaratıcı gibi ‘zihinsel sömürgeci
rejimleri’ yerleştirdiği rahatlıkla ileri sürülebilir. Bu anlamda
metafiziği eleştirmek ve aşmak büyük önem taşır.
Fakat metafiziğe ilişkin
açmak istediğim husus onun başka yönüyle ilgilidir. İnsanın metafiziksiz
edemeyeceğinden bahsediyorum. Bahse konu metafizik, insan toplumunun
kültürel yaratımlarıdır. Mitoloji, dinler, felsefe ve bilimlerin yanı
sıra her tür sanat, politika ve üretim teknikleri de buna dahildir.
İyilik ve güzellik duygularının fiziki karşılıkları yoktur. Bunlar
insana özgü değerlerdir. Özellikle ahlak ve sanat metafizik değerlerdir.
Burada aydınlatılması gereken husus metafizik-diyalektik ikilemi değil,
iyi ve güzel metafizik yaratımlarla kötü ve çirkin metafizikleri
arasındaki ayrımlardır. Yine din-dinsizlik, felsefe-bilim ikilemi değil,
yaşamı daha çekilir ve çekici kılan dinsel, felsefi ve bilimsel inanç,
hakikat ve doğrulardır.
Unutmamak gerekir ki, doğa
insan yaşamının önüne büyüklüğü ve çeşitliliği çok olan bir oyun
sahnelemiştir. İnsanın bu sahnedeki rolü doğanın aynısı olamaz. O bu
sahnede ancak kendi inşa ettiği oyunlarla yaşantısını düzenleyebilir.
Tiyatronun yaşamın yansısı olarak tarifi bu derin gerçeklikten
kaynaklanır. Önemli olan, bu sahne yaşantısının kötü ve çirkin yanları
ve yanlışlıklarının en aza indirgenmesi; doğruluk, iyilik ve
güzelliklerinin ise azamiye çıkarılmasıdır. İyi, güzel ve doğru
metafizikten bahsederken, bu derin insan karakteristiğinden dem
vuruyoruz. Yoksa kör, sağır ve duyusuz kılıcı metafiziklerden
bahsetmiyorum. Yönteme ilişkin diyalektik-metafizik mukayesesini
yaparken, bu belirlemelerin büyük önem taşıdığı kanısındayım.
4- ÖZGÜRLÜK SORUNU
Özgürlük adeta evrenin
amacıdır diyesim geliyor. Evren gerçekten özgürlük peşinde midir diye
kendime sıkça sormuşumdur. Özgürlüğü sadece insan toplumunda derin bir
arayış olarak söylemleştirmek bana hep eksik gelmiş; mutlaka evrenle
ilgili bir yönü vardır diye düşünmüşümdür. Evrenin temel taşları olarak
parçacık-enerji ikilemini düşündüğümüzde, enerjinin özgürlük demek
olduğunu çekinmeden vurgularım. Maddi parçacığın ise, mahkûm haldeki
enerji paketçiği olduğuna inanırım. Işık bir enerji halidir. Işığın ne
kadar özgür bir akışkanlığa sahip olduğu inkâr edilebilir mi? Enerjinin
en küçük parçacık hali olarak tanımlanan kuantaların, günümüzde
neredeyse tüm çeşitliliği izah eden etken olarak anlamlandırılmasına da
katılmak durumundayız. Evet, kuantumsal hareket tüm çeşitliliğin
yaratıcı gücüdür. Acaba hep aranan Tanrı bu mudur demekten kendimi
alıkoyamıyorum. Evren-üstünün tıpkı bir kuantum karakterinde olduğu
söylenirken de yine heyecanlanır ve olabilir derim. Yine acaba dıştan
Tanrı yaratıcılığı buna mı denir demekten kendimi alıkoyamıyorum.
Özgürlük konusunda bencil
olmamak, insan indirgemeciliğine düşmemek bence önemlidir. Kafesteki
hayvanın büyük özgürlük çırpınışı yadsınabilir mi? Bülbülün şakıması en
değme senfoniyi geride bırakırken, bu gerçekliği özgürlük dışında hangi
kavramla izah edebiliriz? Daha da ileri gidersek, evrenin tüm sesleri,
renkleri özgürlüğü düşündürmüyor mu? İnsan toplumunun en derin ilk ve
son köleleri olarak kadının tüm çırpınışları özgürlük arayışından başka
hangi kavramla izah edilebilir? En derinlikli filozofların, örneğin
Spinoza’nın, özgürlüğü cehaletten çıkış, anlam gücü olarak yorumlaması
aynı kapıya çıkmıyor mu?
Sorunu sonsuz içeriği içinde
boğmak istemiyorum. Ayrıca anadan doğma ‘mahkûmiyet’ halim olarak da
söylemleştirmek istemiyorum. İspatı; Prometheus’un anısına birkaç cümle
dışında, bir nevi özgürlük arayışı da olan şiir yazmayı hiç denemedim.
Onun da imgesellik dışında bir anlamı olmadığı bilinmektedir. Fakat
özgürlük anlamının korkunç takipçisi olduğum göz ardı edilebilir mi?
Toplumsal özgürlüğü
sorunsallaştırırken, bu kısa girişimiz konunun derinliği konusunda
uyarıcı kılmak içindir. Toplumun zekâ yoğunluğu en gelişkin doğa olarak
tanımı, özgürlük çözümlemesi konusunda da aydınlatıcıdır. Zekânın yoğun
alanları özgürlüğe hassas alanlardır. Herhangi bir toplum zekâ, kültür,
akıl gücü olarak kendini ne kadar yoğunlaştırmışsa, o denli özgürlüğe
yatkın kılmıştır demek yerinde bir söylemdir. Yine bir toplum kendini bu
zekâ, akıl ve kültür değerlerinden ne kadar yoksun kılmışsa veya yoksun
bıraktırılmışsa, o denli köleliği yaşamaktadır deyimlemesi de doğru bir
söylemdir.
İbrani kabilesi konusunda
yoğunlaşırken, aklıma hep iki temel özellikleri takılır. Birincisi, para
konusundaki maharetleridir. Paranın hükümranlığını hep ellerinde
bulundururlar. Bununla dünyayı kendilerine bağlayabileceklerini, hatta
hükümleri altına alabileceklerini hem teorik hem pratik olarak yetkince
bilmektedirler. Buna maddi dünya hükümranlığı da diyebiliriz. Bence daha
önemli olan ikincisini, yani manevi hükümranlık sanatını daha iyi
becermeleridir. Önce Yahudi peygamberleri, sonra yazarları, kapitalist
modernitede ise her tür filozof, bilgin ve sanat adamları ve
kadınlarıyla neredeyse tarihle yaşıt bir manevi kültürel hükümranlık
kurmuşlardır. Dolayısıyla İbrani kabilesi kadar zengin ve özgür başka
bir kabile yoktur demek son derece doğru bir tespittir. Çağımıza ilişkin
birkaç örnek vermek bu gerçeği fazlasıyla doğrulayıcı olacaktır. Küresel
ekonomiye hükmeden finans-kapitalin gerçek hükümdarlarının ezici
çoğunluk gücü İbrani kökenlidir, yani Yahudi’dir. Çağdaş felsefenin
çıkışında Spinoza, sosyolojide Marks, psikolojide Freud, fizik biliminde
Einstein adından bahsetmek, yüzlerce sanatsal, bilimsel ve politik
kuramcıyı da bunlara eklemek, Yahudi entelektüel gücü hakkında yeterince
fikir verebilir. Yahudilerin entelektüel âlemdeki hükümranlıkları inkâr
edilebilir mi?
Fakat madalyonun diğer
yüzünde dünyanın öbürleri, ötekileri vardır. Bir tarafın maddi ve manevi
zenginliği, gücü ve hükümranlığı, ötekilerin yoksulluğu, güçsüzlüğü ve
sürülüğü pahasına gerçekleşir. Dolayısıyla Marks’ın proletarya için
söylediği meşhur söz, yani “Proletarya kendini özgürleştirmek (başka
deyişle kurtarmak) istiyorsa, tüm toplumu özgürleştirmekten başka çaresi
yoktur” deyişi Yahudiler için de geçerlidir. Marks bu sözü sanki
Yahudileri düşünerek söylemiş gibidir. Eğer Yahudiler özgürlüklerinden,
yani zenginlik, zekâ ve anlam güçlerinden emin olmak istiyorlarsa, dünya
toplumunu benzer biçimde zenginleştirmekten ve manevi olarak
güçlendirmekten başka yolları yoktur. Yoksa başlarına her an yeni
Hitler’ler peydahlanabilir. Bu anlamda Yahudi’nin kurtuluşu, yani
özgürlüğü, ancak dünya toplumunun kurtuluşu ve özgürlüğüyle iç içe
düşünüldüğünde mümkündür. İnsanlık için çok şey başarmış Yahudiler için
en onurlu görevin bu olduğundan da kuşku duyulmasa gerekir. O halde
ötekilerin yoksulluğu ve cehaleti üzerine kurulu zenginlik ve manevi
itibarların gerçek bir özgürlük değeri taşımadığını korkunç Yahudi
soykırımından da anlamak mümkündür. Özgürlüğün gerçek anlamı, biz-öteki
ayrımını aşan ve herkesçe paylaşılabilen karakterde olmasıdır.
Merkezi uygarlık sistemini
özgürlük sorunu temelinde değerlendirdiğimizde, giderek katmerleşen bir
kölelikle yüklendiğini gözlemleriz. Kölelik üç boyutta da güçlü
yaşatılır: İlkin ideolojik kölelik inşa edilir. Mitolojilerden korkutucu
ve hükümran tanrılar inşa edilmesi, özellikle Sümer toplumunda çok
çarpıcı ve anlaşılırdır. Zigguratın üst katı zihinlere hükmeden tanrı
mekânı olarak düşünülür. Orta katlar rahiplerin politik yönetim
karargâhlarıdır. En alt kat ise, her tür üretime koşturulan zanaatçı ve
tarımcı çalışanların katı olarak hazırlanmıştır. Bu model günümüze kadar
özde değişmemiş, sadece muazzam bir açılma-saçılma konumuna erişmiştir.
Merkezi uygarlık sisteminin beş bin yıllık bu öyküsü gerçeğe en yakın
tarih kurgusudur. Daha doğrusu, ampirik olarak gözlemlenen bir
gerçekliktir. Zigguratı çözümlemek, merkezi uygarlık sistemini
çözümlemektir; dolayısıyla günümüzün kapitalist dünya sistemini gerçek
temeline oturtarak çözümlemektir. Sermaye ve iktidarın kümülâtif olarak
sürekli gelişimi madalyonun bir yüzü iken, diğer yüzünde korkunç
kölelik, açlık, yoksulluk ve sürüleşme vardır.
Özgürlük sorununun nasıl
derinleştiğini daha iyi anlıyoruz. Merkezi uygarlığın sistematiği,
toplumun giderek özgürlükten yoksunlaştırılmasını ve sürü toplum
derekesine düşürülmesini sağlamadan kendini sürdüremez, varlığını
koruyamaz. Sistemin mantığındaki çözüm, daha fazla sermaye ve iktidar
aygıtları oluşturmaktır. Bu ise, daha fazla yoksullaşma ve sürüleşme
demektir. Özgürlük sorununun bu denli çok büyümesi ve her çağın temel
sorunu haline gelmesi, sistemin doğasındaki ikileminden ötürüdür. Yahudi
kabilesinin örnek konumunu boşuna sunmadık. Son derece öğreticidir.
Özgürlüğü de, köleliği de Yahudilik üzerinden okumak, bu nedenle çağlar
boyunca öneminden hiçbir şey yitirmemiştir.
Paranın mı, bilincin mi daha
çok özgürlük sağladığına ilişkin geleneksel tartışmayı da bu anlatım
ışığında daha iyi kavrayabiliriz. Para bir sermaye birikim aracı olarak,
yani artık-ürün ve değer gaspı olarak rol oynadıkça hep köleliğin aracı
olacaktır. Sahibine bile hep katliamlar davet etmesi, paranın özgürlük
için güvenilir bir araç olamayacağını gayet iyi açıklamaktadır. Para,
enerjinin zıddı olan madde parçacığı rolündedir. Bilincin her zaman
özgürlüğe daha yakın olduğu söylenebilir. Gerçeklik üzerine bilinç, her
zaman özgürlüğe ufuk açar. Bilincin hep enerji akışkanlığı olarak tarifi
de bu nedenledir.
Özgürlüğü evrendeki
çoğullaşma, çeşitlenme, farklılaşma olarak tanımlamak toplumsal ahlak
açıklamasında da kolaylık sağlar. Çoğullaşma, çeşitlenme ve farklılaşma,
zımnen de olsa, bağrında hep zeki bir varlığın seçim yapma kabiliyetini
düşündürür. Bitkileri çeşitliliğe yönelten bir zekânın mevcudiyetini
bilimsel araştırmalar da doğrulamaktadır. Bir canlı hücresindeki
oluşumları şimdiye dek hiçbir insan elinden çıkma fabrika eli
sağlayamamıştır. Belki Hegel kadar evrensel zekâdan (Geist)
bahsedemeyiz. Ama yine de evrende zekâya benzer bir varlıktan bahsetmek
tümüyle saçmalık olarak yargılanamaz. Farklılaşmayı zekâ varlığı dışında
başka bir anlatımla dile getiremeyiz. Çoğullaşma ve çeşitlenmenin hep
özgürlüğü çağrıştırması, temellerindeki zekâ kıvılcımlarından ötürü olsa
gerekir. İnsanı bilinebildiği kadarıyla evrenin en zeki varlığı olarak
tanımlamak mümkündür. Peki, insan bu zekâsını nasıl edinmiştir? Bilimsel
(fiziki, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik) olarak insanı evrensel
tarihin özeti olarak da tanımlamıştım. Bu tarifte insan, evrensel
zekânın birikimi olarak tanımlanmaktadır. Birçok felsefi ekolde insanın
evrenin bir maketi olarak sunulması da bu nedenledir.
İnsan toplumundaki zekâ
düzeyi ve esnekliği, toplumsal inşanın gerçek temelini teşkil
etmektedir. Özgürlüğü bu anlamda toplumsal inşa gücü olarak da
tanımlamak yerindedir. Buna ilk insan topluluklarından itibaren ahlaki
tutum denildiğini biliyoruz. O halde toplumsal ahlak ancak özgürlükle
mümkündür. Daha doğrusu, özgürlük ahlakın kaynağıdır. Ahlaka özgürlüğün
katılaşmış hali, geleneği veya kuralı da diyebiliriz. Eğer ahlaki seçim
özgürlük kaynaklıysa, özgürlüğün zekâyla, bilinç ve akılla bağı göz
önüne getirildiğinde, ahlaka toplumun kolektif bilinci (vicdanı) demek
de daha anlaşılır oluyor. Teorik ahlaka etik denilmesi de ancak bu
çerçevede anlam ifade edebilir. Toplumun ahlaki temelleri dışında bir
etikten bahsedemeyiz. Şüphesiz ahlakî deneyimlerden daha yetkin bir
ahlak felsefesi, yani etiği çıkarılabilir. Ama yapay etik olamaz. E.
Kant’ın bu konuda da çok çaba harcadığı bilinmektedir. Kant’ın pratik
akla etik demesi anlaşılırdır. Aynı zamanda ahlakı bir özgürlük seçimi,
imkânı olarak yorumlaması günümüz için de geçerliliğini koruyan bir
görüştür.
Toplumsal politikayla
özgürlük bağlantısı da görünür bir durumdur. Politik alan uzgören
akılların en çok çarpışıp yoğunlaştıkları ve sonuç almaya çalıştıkları
alandır. Bir anlamda katılan öznelerin kendilerini politik sanat
aracılığıyla özgürleştirdikleri alan olarak tanımlamak da mümkündür.
Toplumsal politika geliştirmeyen her toplumun, bunun karşılığının
özgürlükten yoksunluk olarak kendisine döneceğini, bedelinin kendisine
fatura edileceğini bilmesi gerekir. Politik sanatın yüceliği bu anlamda
karşımıza çıkar. Politikasını geliştiremeyen her toplum (klan, kabile,
kavim, ulus, sınıf, hatta devlet ve iktidar aygıtları) kaybetmeye
mahkûmdur. Zaten politika geliştirememek demek, kendi vicdanını, hayati
çıkarlarını ve öz kimliğini tanımamak demektir. Herhangi bir toplum için
bundan daha ağır bir düşüş, kaybediş söz konusu olamaz. Özgürlük talebi
bu tür toplumlar için ancak öz çıkar, kimlik ve kolektif vicdanları için
ayağa kalktıklarında, diğer bir deyişle politik mücadeleye
atıldıklarında söz konusu olabilir. Politikasız özgürlük istemleri vahim
bir yanılgıdır.
Politikayla özgürlük
arasındaki ilişkinin çarpıtılmaması açısından, iktidar ve devlet
politikaları (Aslında politikasızlık demek daha doğrudur) ile
aralarındaki farkın özenle çizilmesi gerekir. İktidar ve devlet
aygıtlarının işleri için strateji ve taktikleri olabilir, ama gerçek
anlamda politikaları olmaz. Zaten iktidar ve devletin kendileri
toplumsal politikanın inkârının sağlandığı aşamada vücut bulurlar.
Politikanın bittiği yerde iktidar ve devlet yapıları işbaşında olur.
İktidar ve devlet politik sözün, dolayısıyla özgürlüğün bittiği yerdir.
Orada sadece idare etme, söz dinleme, buyruk alma ve verme söz
konusudur; kanun, tüzük vardır. Donmuş bir akıldır her iktidar ve
devlet. Güçlerini de, güçsüzlüklerini de bu özelliklerinden alırlar. O
halde devlet ve iktidar alanları özgürlüklerin arandığı, sağlandığı
alanlar olamaz. Hegel’in devleti özgürlüğün sağlandığı gerçek alan
olarak sunması, modernitenin tüm tahakkümcü görüş ve yapılanmalarının
temelini oluşturur. Öyle ki, Hitler faşizmi bu görüşün nelere yol
açabileceğini açıklayan örneklerin başında gelmektedir. Hatta Marks ve
Engels’in öncülük ettikleri bilimsel sosyalizm anlayışında devlet ve
iktidarın temel sosyalist inşa araçları olarak öngörülmeleri, farkında
olmayarak özgürlüğe, dolayısıyla eşitliğe indirilmiş en vahim darbe
olmuştur. ‘Ne kadar devlet, o kadar az özgürlük’ söylemini liberaller
daha iyi fark etmişlerdir. Başarılarını da bu öngörülerine borçludurlar.
Tahakküm araçları olarak
devlet ve iktidarlar, özleri gereği, zorla el konulmuş artık-ürün ve
değerlerin, yani toplam sermayenin değişik bir türünden başka bir anlam
ifade etmezler. Sermaye devletleştirir, devlet sermayeleştirir. Aynı
husus her tür iktidar aygıtları için de geçerlidir. Toplumsal politik
alan ne kadar özgürlük doğurucuysa, iktidar ve devlet alanları da o
denli özgürlük yitirim alanlarıdır. Belki iktidar ve devlet yapıları
birçok kişi, grup ve ulusu daha çok zenginleştirip özgürleştirebilir.
Ama Yahudi örneğinde gördük ki, bu ancak öteki toplumların yoksulluğu ve
köleliği pahasına mümkündür; bunun sonu da soykırımdan savaşlara kadar
her tür yıkımdır. Kapitalist dünya sisteminde politika en büyük kaybını
yaşamıştır. Tarih boyunca merkezi uygarlık sisteminin zirve yaptığı bu
aşamada, politikanın gerçek ölümünden bahsetmek mümkündür. Dolayısıyla
hiçbir çağla kıyaslanamayacak ölçülerde günümüz çağında politik tükeniş
yaşanmaktadır. Nasıl bir özgürlük alanı olarak ahlaki tükeniş günümüzün
bir fenomeni ise, ondan daha fazla olarak politika alanının tükenişi söz
konusudur. Dolayısıyla özgürlük istiyorsak, en başta toplumun kolektif
vicdanı olan ahlakı ve ortak akıl olarak politikayı tüm yönleriyle ve
entelektüel gücümüzle yeniden ayağa kaldırıp işlevsel kılmaktan başka
çaremiz yok gibidir.
Özgürlük ve demokrasi
arasındaki ilişkiler daha da karmaşıktır. Hangisinin hangisinden
kaynaklandığı sürekli tartışmalıdır. Fakat her iki ilişki yoğunluğunun
da birbirini beslediğini rahatlıkla belirtebiliriz. Toplumsal politikayı
özgürlükle bağlantılı düşündüğümüz kadar, demokrasiyle de
bağlantılandırabiliriz. Toplumsal politikanın en somut hali demokratik
siyasettir. Dolayısıyla demokratik siyaset özgürleşmenin gerçek sanatı
olarak da tanımlanabilir. Demokratik siyaset yürütmeden, genelde
toplumun, özelde de her halkın ve topluluğun ne politikleşmesi ne de
politik yoldan özgürleşmesi mümkündür. Demokratik siyaset özgürlüğün
öğrenildiği, yaşandığı gerçek okullarıdır. Politikanın işleri ne kadar
demokratik özneler yaratırsa, demokratik siyaset de toplumu o denli
politikleştirir, dolayısıyla özgürleştirir. Politikleşmeyi özgürleşmenin
ana biçimi olarak kabul edersek, her toplumu politikleştirdikçe
özgürleştirebileceğimizi, tersi olarak da toplumu özgürleştirdikçe daha
fazla politikleştirdiğimizi bilmek durumundayız. Şüphesiz özgürlük ve
politikayı besleyen, başta ideolojik kaynaklar olmak üzere, birçok
toplumsal alan mevcuttur. Ama esasta birbirini doğurup besleyen temel
iki kaynak, toplumsal politika ve özgürlüktür.
Eşitlikle özgürlük ilişkisi
çoklukla karıştırılır. Hâlbuki en az demokrasiyle ilişkiler kadar, ikisi
arasındaki ilişkiler de karmaşık ve problemlidir. Tam eşitliğin bazen
özgürlüğün bedel vermesi karşılığında sağlandığını görürüz. İkisinin
birlikte olamayacağı, birinden taviz vermenin gereği sıkça vurgulanır.
Özgürlüğün de bazen bedel olarak eşitlikten taviz vermeyi gerekli
kıldığı belirtilir.
İki kavramın, dolayısıyla
fenomenin doğası arasındaki farkı açıklamak, sorunu doğru belirtmek için
gereklidir. Eşitlik daha çok bir hukuk terimidir. Fert ve topluluklar
arasında fark gözetmeksizin, aynı hak paylaşımını öngörür. Oysa
farklılık, evrenin olduğu kadar toplumun da esaslı bir özelliğidir.
Farklılık aynı türden hak paylaşımına kapalı bir kavramdır. Eşitlik
ancak farklılıkları esas aldığında anlamlı olabilir. Sosyalist eşitlik
anlayışının tutunamamasının en önemli nedeni, farklılığı hesaba
katmamasıdır. Bu da sonunu getirmenin en önemli nedenlerinden biridir.
Gerçek adalet ancak farklılıkları temel alan bir eşitlik anlayışı içinde
gerçekleşebilir.
Özgürlüğün farklılaşma
kavramına çok bağımlı olduğunu belirlediğimizde, ancak eşitliğin
farklılaşmaya bağlanması halinde özgürlükle anlamlı bir bağı
kurulabilir. Özgürlükle eşitliği bağdaştırmak, toplumsal politikanın
temel hedeflerindendir.
Bireysel ve kolektif özgürlük
kavramları arasındaki tartışmaya değinmeden geçemeyiz. Negatif ve
pozitif özgürlük olarak da tanımlanmak istenen bu iki kategori
arasındaki ilişkiyi açıklamak halen önemini korumaktadır. Bireysel
özgürlüğü (negatif özgürlük) şahlandıran kapitalist modernite, şüphesiz
bunu toplum kolektivitesinin büyük tahribatı pahasına gerçekleştirdi.
Bireysel özgürlüğün günümüzde toplumsal politikayı en az iktidar olgusu
kadar tükettiğini belirlemek büyük önem taşır. Bireyciliğin toplum
yıkıcılığındaki, özellikle de ahlakın ve politikanın inkârındaki rolünü
aydınlatmak, özgürlük tartışmalarının can alıcı sorunudur. Bireycilikle
atomize edilen toplumun hiçbir sermaye ve iktidar aygıtına karşı direnme
takatinin kalmadığını söylediğimizde, toplumsal problemin kanserleşme
riskini daha iyi anlayabiliriz. Liberal bireyciliğin toplumsal politika
ve özgürlüğü tüketen temel kaynak olarak belirlenmesi, anlamlı bir
çıkışa zemin sunabilir. Şüphesiz burada bireyselliği söz konusu
etmiyoruz, bireyselliğin gerekli olduğunu tartışmıyoruz. Tartışılan,
idealize edilerek toplumsal politika ve özgürlüğü tüketen ideolojik
bireyciliktir, liberalizmdir.
Kolektif özgürlüğü zaten
tartışmış bulunuyoruz. Asıl özgürlüğün bireysellik kadar her tür
topluluğun (kabile, kavim, ulus, sınıf, meslek vb.) kimliğini
belirlemek, çıkarlarını sağlamak ve güvenliğini savunmaktan geçtiğini,
bu temellerde anlam bulabileceğini önemle belirtmeliyiz. Bu temellerde
ancak bireysel ve kolektif özgürlükler uyumlulaştığında başarılı optimal
bir özgür toplum düzeninden bahsedebiliriz. Liberalizmin bireycilik
anlamında şahlandırdığı özgürlükle reel sosyalizmin kolektivizm adına
şahlandırdığı özgürlük arasında, ne kadar zıt kutuplar olarak
tanımlansalar da, sıkı bir benzerlik bulunduğu, 20. yüzyıl deneyiminden
ötürü açığa çıkmış durumdadır. İkisi de liberalizmin seçenekleridir.
Devletçilik ve özelleştirme oyunlarının nasıl aynı el tarafından
uygulandığını gözlemlediğimizde, söylenmek istenen hususlar daha iyi
anlaşılacaktır.
Demokratik toplumun bireysel
özgürlüklerle kolektif özgürlükleri uyumlulaştırmada en elverişli zemin
olduğu, 20. yüzyılın büyük yıkım getiren bireyci (vahşi liberalizm) ve
kolektivist (firavun sosyalizmi) modellerinin denenmesinden sonra iyice
açığa çıkmış bulunmaktadır. Demokratik toplumun bireysel ve kolektif
özgürlükleri dengelemek kadar, farklılıkları esas alan eşitlik
anlayışını gerçekleştirmede de en uygun toplumsal politik rejim olduğunu
belirtmek mümkündür.
5- TOPLUMSAL AKLIN GÜCÜ
İnsan türündeki zekâ
seviyesinin kendine özgü toplumsal süreçle bağı ve gücü kavranmadan,
toplumla ilgili hiçbir soruna ilişkin çözüm olanakları layıkıyla
değerlendirilemez. Tür olarak insan aşamasındaki zekâ seviyesinin
potansiyel ölçümü, başlangıç itibariyle spekülatif bir konu olabilir; bu
mümkün de olmayabilir. Ama çok farklı bir zekâyla karşı karşıya
olduğumuz, insanlık tarihindeki savaş olgusunun günümüz koşullarında
çevrenin tam bir yok etmenin eşiğine getirilmesiyle iyice açığa çıkmış
bulunmaktadır. Sadece sınıf tahlilleriyle, ekonomik reçetelerle, politik
tedbirlerle, iktidar ve devletin azami birikimleriyle ekolojik ve
toplumsal yıkımların önüne geçilemeyeceği anlaşılmaktadır; hatta
kanıtlanmış gibidir. Sorunun daha köklü ele alınmaya ihtiyacı olduğu
açıktır.
Aklın gücü üzerinde şüphesiz
çağlar boyu sürekli durulmuştur. Çok yeni bir şey söylemiyorum. Aklın
farklı bir tarafına dikkat çekmenin her zamankinden önemli hale
geldiğini belirtmek istiyorum. Aklın toplumla bağı açıktır. Toplum
gelişmeden aklın da gelişmeyeceği sıradan her tarih gözlemcisinin fark
edebileceği bir husustur. Esas kavranması gereken, toplumsal varlığın
hangi koşullarla akla meşruiyet tanıdığıdır. Kapitalist modernitenin,
özellikle yakın dönem küresel finans-sermaye egemenliğinin, ‘simgesel
akıl’ üzerinden korkunç kârlar sağlayarak yol açtığı çevre ve toplum
yıkımının izahatı hiçbir toplumsal meşruiyet koşuluyla anlaşılamaz.
Açıkçası ahlaklı, özgürlüklü ve politik toplumun hiçbir biçimi,
‘simgesel aklın’ vurgununu onaylamaz. Peki, toplumsal meşruiyet
barajları nasıl ve kimler, hangi zihniyetler ve araçlar tarafından
paramparça edildi? Aklın yıkım gücü karşısında yapım, onarma ve
sağlıklılaştırma rolü kimlere aittir? Bu rolü hangi zihniyet kuralları
ve araçlarla gerçekleştirmekten sorumludurlar? Bu sorunlar hayatidir ve
mutlaka cevaplarını isterler.
I. Wallerstein’ın kapitalist
dünya-sistem adını verdiği düzenin ortaya çıkışı üzerinde büyük önemle
durmasını çok önemsiyorum. Ayrıca Fernand Braudel’in konuyu adeta kılı
kırk yararak çözümlemeye çalışmasını da çok ufuk açıcı buluyorum. Samir
Amin’in konuyu özellikle Ortadoğu İslamî uygarlıklarının yıkımıyla
bağlantılı olarak ele alan kapitalizm çözümlemelerinin de kısmen
öğreticiliği vardır. Çok sayıda düşünür konuya hassasiyetle
yaklaşmaktadır. Varılan ortak sonuçlar Avrupa’nın devlet geleneğinin
zayıflığı, kilisenin çözülmesi, Cengiz Han’ın Moğollarının İslam
uygarlığını tarumar etmesi etrafında dönmektedir. Kafesteki aslana
benzetilen kapitalistik gelişme, bu koşullar altında kapının açık hale
gelmesinden fırsat bularak, öncelikle Batı Avrupa’da hâkim olmuş; sonra
sırasıyla tüm Avrupa’ya, Kuzey Amerika’ya ve günümüze doğru tüm dünyaya
saldırısını başarıyla tamamlamıştır denilmektedir. Daha önce kafeste
tutulan güç dünya hükümranlığına gelirken, önceki hükümranlar ise demir
kafese alınmıştır. Toplumun Leviathan tarafından demir kafese tıkılması
eğretileme olarak söylemleştirilmektedir. Max Weber’in ünlü deyimiyle
kapitalist modernitenin, bürokrasisinin toplumu demir kafese alması söz
konusu edilmektedir. Tüm ünlü sosyologların, çok açık olmasa da, biraz
suçluluk psikolojisiyle, korkakça ve fısıldayarak dile getirmek
istedikleri vahim toplumsal tablo böyle sunulmaktadır.
Şahsen soruna daha kapsamlı
ve merkezi uygarlık sistemiyle bağlantılı olarak bakıyorum. Hatta biraz
da simgesel-analitik aklın gelişim tarihiyle irtibatlandırılması
gereğini düşünmekteyim. Analitik aklın merkezi uygarlık sisteminde
attığı adım şüphesiz devsel niteliktedir. Ancak tüm uygarlık
yapılanmaları benzer etkiyi ortaya çıkarırlar. Diğer önemli bir etkeni
insan aklının simgesel özellik kazanarak analitik çözüm yeteneğine
kavuşması olarak belirlemek, uygarlık etkeni kadar önem taşımaktadır.
Çünkü kapıyı uygarlık etkenine açan analitik akıldır.
İnsana kadar tüm canlılar
şaşmaz akıl ilkeleriyle çalışırlar. Doğal veya duygusal akıl da
diyebileceğimiz bu akıl tarzı içgüdüselliğe yatkındır. Etkilenmeler çok
ani tepki vermekle karakterize edilir. Bitki ve hayvanlardaki etki-tepki
bu konuda çok öğreticidir. Üreme, korunma ve beslenmekten ibaret olan
yaşamlarını içgüdüsel akılla çok öğrenilmiş tarzda yürütürler. Hata payı
yok denecek kadar azdır. Ben konuyu cansız varlıklar alanına da
taşırmaktan yanayım. Örneğin dünyamızın yerçekimini bir içgüdüsel akıl
olarak düşünürsek (Ben böyle bir düşünce taşıyorum), her nesnesi, hatta
zerresi onun itme ve çekme etkisini gücü oranında yaşar. Etkiden kaçış
çok sınırlıdır. Ancak ışık gücünde kaçışlar mümkün olabilir. Evreni
ilkesiz, başıboş sayan felsefeler bu anlamda bana pek doyurucu gelmez.
Evrenin belli bir zekâyla hareket ettiğine dair görüş, üzerinde epeyce
durmayı gerektirir.
İnsandaki zekânın tuhaflığı,
bu evrensel zekâyı ihlal yeteneğidir. Belki ışık örneğiyle insan için
bir üstünlük olarak da bu zekâ biçimi (analitik zekâ) yorumlanabilir.
Ama evrenin akıl tarzının ezici ağırlığıyla çelişmesini nasıl
çözümleyeceğiz? Belki ‘kaos teoremi’ konuya kısmen açıklık getirebilir.
Bilindiği üzere, kaos teorisinde büyük düzensizlik içinde düzen aranır.
Düzen kaossuz mümkün değildir. Bu yaklaşımdaki haklılık, doğruluk
yönleri inkâr edilemez. Fakat burada da sorun, toplumsal kaosun
(bunalım, kriz dahil) etkisi altında insan yaşamının ne kadar süre ve
nasıl bir mekân içinde sürdürülebileceğidir. Çünkü toplumun kaotik
süreçlere dayanma süresi ve mekânı sınırlıdır. Sürenin çok uzaması ve
mekânın (ekolojik çevrenin) aşırı tahribi rahatlıkla toplumların sonunu
getirebilir. Tarihte çok sayıda toplumun bu durumlara düştüğünü
gözlemlemekteyiz. İnsanların neredeyse ilkel topluluklar halinde
varlığını sürdürdükleri uzun süre boyunca (yaşamlarının yüzde 98’lik
süresi) bu kaotik ortamda yaşadıklarını bilmekteyiz. Neolitik ve
uygarlık düzenleri altında geçen yaşamın süresi toplam yüzde iki’nin
altındadır. Özcesi, kaotik sürenin uzaması belki de tümüyle yaşamı
sonlandırmaz. Fakat bu sefer tehlike daha farklıdır. Uygarlık öncesi
kaotik süreçle sonrası arasında bariz bir fark vardır. Uygarlık çevreyi
sadece insan toplumu için değil, tüm canlılar için tehlike sınırlarına
çekmiştir. Daha da kötüsü, toplumların bağrındaki sermaye ve iktidar her
saat kanser tarzı (aşırı kentleşme, orta sınıflaşma, işsizleşme,
milliyetçileşme, cinsiyetleşme, önlenemeyen nüfus artışı) yayılmaktadır.
Bu kanser tarzı büyümenin mevcut haliyle devamı bile, uygarlık öncesi
klan dönemini mumla aratacaktır. Kanserle gelen kaotik süreç, yeni
düzenlerden çok, toplumun ölümüyle de sonuçlanabilir. Abartılı bir
yargıda bulunmuyoruz. Sorumluluk duyan insanlar, bilim insanları bu
konuda her gün daha ağır yargılarda bulunuyorlar.
Denilebilir ki, toplumsal
kanserolojik gelişmelerin analitik akılla ne ilişkisi vardır? O halde bu
aklı biraz daha yakından tanıyalım. Simgesel akıl öncü bir rol
oynamıştır. Bunun en açık görünümünü işaret dilinden (Bedensel
hareketler ağırlıktadır) simgesel dile geçişte görüyoruz. Artık beden
hareketleri yerine, üzerinde anlaşılmış bazı (işaret edilenlerle fiziki,
biyolojik bir bağı olmayan) ses öbekleriyle anlamsal bağlar
kurulabilmektedir. Örneğin, ‘göz’ü ele alalım: Ses öbeğinin gözle hiçbir
fiziki bağı olmadığı halde, bu tanımda uzlaşan herkes, ‘göz’ sesinden
‘göz’ü aklında canlandırır. Simgesel dilin kuruluşu böyledir.
Antropolojik çalışmalar bu dilin başlangıcını Doğu Afrika kökenli son
göç dalgasını gerçekleştiren Homo Sapiens gruplarına bağlasalar da
(yaklaşık 50–60 bin yıl önce), asıl patlamasını Ortadoğu coğrafyasında
gerçekleştirdiğinde birleşmektedirler. Özellikle Semitik ve Aryen dil
grupları bu tezi güçlendirmektedir.
Simgesel dil yapısının
düşünce üzerinde muazzam bir etkisi olmuştur. Beden dilinden kurtulmak
ve kelimelerle düşünmek, en büyük zihniyet devrimlerinden belki de
ilkidir. Bu bir yandan insan türünün hayvanlar âleminden kopuşunu
hızlandırırken, öte yandan toplumların simgesel dil kuruluşları
etrafında kümelenmelerine büyük ivme kazandırır. Çünkü aynı ses
düzenlerini konuşanlar, giderek hem daha farklı, hem de zekâ gücü
kazanmış olarak birliklerini geliştirirler. Toplumları artık simgesel
dilleri kimliklendirmektedir. Neolitik devrim bu dilin önemli katkısıyla
gerçekleşmiştir. İşaret diliyle bu devrimsel aşamaya varılması zordur.
Daha sonraları uygarlığa nasıl geçiş yapıldığı çokça işlendiği için
tekrarlamayacağım. Fakat ‘Verimli Hilal’ denilen Zagros-Toros dağ
sisteminin etekleri ve Mezopotamya ovalarının gelişmelerin ana beşiği
rolünü oynadığını iyice bilmekte yarar vardır.
Anlatılanlar simgesel aklın
olumlu etkisini ortaya koymaktadır. Sakıncasını ise, çevreden kopuşu
başlatmasında görmek gerekir. Daha önceki toplumlar doğal çevre
toplumlarıdır. Ana-yavru ilişkisinde olduğu gibi doğanın
kucağındadırlar. Simgesel düşünce gücü bu tarz yaşam ihtiyacını
zayıflatmıştır. Çünkü yeni toplum kendi yeni diliyle çevreyi
adlandırmakta, dolayısıyla yeni kullanım yolunu da açmaktadır. Bitkiler
ve hayvanlar âlemi üzerinde büyük bir hegemonyanın yoludur bu yeni yol.
Simgesel dilden önceki düşünce tarzları hep duygusal akılla
gerçekleştirilirdi. Duygusal aklın en temel özelliği, etki ve
tepkisindeki vazgeçilmez öğe olarak duygularıyla düşünmesidir. İçtendir,
yalansızdır, hileden uzaktır. Bir ananın çocuğuna içtenlik dışında
yalancı ve hileli davrandığı kolay kolay gösterilemez. Bitkiler ve
hayvanlar âlemindeki zihin de böyle çalışır. Aslan görününce, av
hayvanlarındaki zihnin olduğu gibi duygularına yansımasını hep görürüz.
İkisinde de hile yoktur. Ama insanın simgesel dilinde binbir hileli,
yalanlı ve içten olmayan (duygusallık taşımayan) düşünce okumak
mümkündür. Bu düşünce tarzının korkunç tehlikesi, asıl büyük tahribatını
uygarlık sürecine geçişle gösterecektir.
Sermaye ve iktidar
birikiminde simgesel dil vasıtasıyla gerçekleşen analitik düşünce
belirleyici rol oynar. En başta bu düşüncenin yalana dayanan, hileli ve
içten olmayan gücünü kullanarak, toplumu tutsak etmekte ve sömürmekte
büyük yetenek kazanılmış olmaktadır. Bilindiği üzere, insan beynindeki
ön sağ ve sol loblar bu iki zekâ konusunda işlevsellik kazanmışlardır.
Analitik düşüncenin gerçekleştiği lob en son gelişen kısımdır. Bedenin
geri kalan tüm bölümleri duygusal zekânın izini taşır. Analitik düşünce
kısmının üstünlük kazanması, tüm bedenin izini taşıyan düşünce üzerinde
etkili olmaktadır. Bu gelişme de giderek insanın tüm karakterini yeniden
biçimlendirmektedir. Bu müthiş bir gelişmedir. Olumlu yönde kullanılması
insan türü için dünyayı sürekli bir ‘bayram yerine’ çevirebilir. Olumsuz
yönde çalıştırılırsa, ezici çoğunluk ve çevre canlıları için cehenneme
de çevirebilir. Tıpkı nükleer güç gibidir. Bu enerjiyi çok iyi kontrol
etmek kaydıyla toplumun hizmetinde kullanmak büyük yararlar sunar.
Kontrol edilmediğinde ise, küçük bir Çernobil örneğinde (Ama daha
korkuncu savaşta kullanılanıdır) ne tür sonuçlara yol açtığı
bilinmektedir. Analitik akılda ben biraz kontrolsüz nükleer patlama
tehlikesini görmekteyim. Tehlikenin de ötesinde, bizzat ve giderek
yoğunlaşan biçimde toplumu ve çevreyi nükleer bombardımana tabi tuttuğu
kanısındayım. Ayrı nükleer bombaya ihtiyaç olmadan da, dünya kapitalist
sisteminin elindeki, emrindeki analitik akıl bombaları daha şimdiden
toplumu ve çevreyi yaşanmaz durumun kıyısına taşımışlardır.
Şüphesiz simgesel dil ve
analitik düşünce kendi başına olumsuzluk taşımazlar; sadece
olumsuzluklara uygun koşul sunarlar. Asıl olumsuzluk zincirini başlatan,
sermaye ve iktidar aygıtlarındaki gelişimdir. Uygarlık olarak
kavramlaştırdığımız sermaye ve iktidar birikim sistemi, özündeki varlık
nedeniyle yalancı ve hileli olmak ve duygusal zekâdan yoksunluğu taşımak
durumundadır. Baskı ve sömürü aygıtları başkalarının besinleri ve
güvenlikleri üzerine kuruludur. Bunların tepkisiz karşılanmayacağı,
yaşamın doğası gereğidir. Sürdürülmesi ancak iki yoldan mümkündür: Ya
ideolojinin meşruiyet sağlayıcı yumuşak gücüyle, ya da iktidarın çıplak
zor gücüyle. Kontrolün çoğunlukla bu iki yoldan sağlandığı tarihsel bir
gerçekliktir. Sermaye ve iktidar ancak hile, yalan ve zora
başvurulduğunda geliştirilecek varlıklardır. Zihnin ana kısmı tam da bu
aşamada buna uygun koşul sunmaktadır. Buna çarpıtılma ve saptırma etkisi
de diyebiliriz.
Uygarlık tarihine bu
paradigma ile bakıldığında sınıf, kent ve iktidar yoğunlaşmalarının
muazzam bir analitik düşünce yapısı oluşturduğunu görürüz. Uygarlık
süreçlerinde birkaç büyük durak vardır. Orijinal uygarlıklar olan Sümer
ve Mısır toplumlarında M.Ö. 4000–3000 yıllarında başlayan uygarlık
süreçleri, bugün bile büyüleyici etkilerini sürdüren büyük analitik
zihniyet yapıları inşa etmişlerdir. Merkezi uygarlık tarihi boyunca
geliştirilen tüm zihniyet yapılarının izlerini bu uygarlıklarda görmek
mümkündür. Matematikten biyolojiye, yazıdan felsefeye, dinden sanata
kadar toplumsal etkinliklerin uygarlık damgasını taşıyan tüm örneklerini
burada orijinal biçimde inşa edilmiş halleriyle görürüz. Greko-Romen
aşaması bu inşa sürecini daha da zenginleştirmiş ve analitik yapısındaki
akıllılığı ilerletebilmiştir. İslam Rönesans’ındaki kısa hamleden sonra
vücut bulan Avrupa’nın Rönesans, Reform ve Aydınlanma süreçleri,
analitik düşünceyi doruk noktasına taşımışlardır.
Tabii tüm bu tarihsel
süreçlerde, başta Çin ve Hint uygarlıkları olmak üzere, diğer
uygarlıkların katkıları da göz önünde tutulmalıdır. Beş bin yıllık
uygarlık, mantığı itibariyle yaşamın diyalektiğinden kopmuş dev bir ur
gibi büyüyen metafizik kalıplar yekûnu olarak da değerlendirilebilir.
Mimarlıktan müziğe ve edebiyata, fizikten sosyolojiye, mitolojiden dine
ve felsefeye kadar tüm sanat, felsefe, din ve bilim yapılarında sermaye
ve iktidar birikimini devasa boyutlarda yansıtan gelişmeleri tarih diye
okuyoruz. Korkunç talan seferleri olarak savaşlar bu uygarlığın zemin
katıdır. Bu zemin üzerinde yükselen akıl, gerçeklik anlamında en büyük
akılsızlıktır. İdeolojik hegemonyanın bir işlevi de aslında bu
akılsızlığı, suç aklını, savaş aklını, hile ve yalan aklını, özcesi
sermaye ve iktidar birikim aklını örtbas etmek, tersyüz edip göstermek,
kutsallaştırmak, tanrısallaştırmaktır. Uygarlık tarihiyle iç içe gelişen
tüm analitik düşünce kalıplarını, inanç ve sanatlarını yakından
incelediğimizde, eleştiriye tabi tuttuğumuz bu gerçekleri tespit etmek
zor olmayacaktır.
Kapitalist canavarın
(Hobbes’un Leviathan’ı) kafesten nasıl çıktığını ancak bu tarihsel
gerçeklerin ışığında yetkince anlamlandırabiliriz. Bu canavarın sadece
16. yüzyıldaki zaaflardan yararlanarak kafesten kaçışı gerçekleştirmemiş
olduğunu önemle vurguluyorum.
Kadın örneğini konu açısından
çözümleyerek bölümü noktalamak istiyorum. Şüphesiz feminist incelemeler
yeni yeni gelişimlerle kadın gerçeğinin gün yüzüne çıkmasına önemli
katkıda bulunuyorlar. Fakat o kanıdayım ki, bu çalışmalar büyük oranda
erkek aklının egemenlik koşullarında yürütülmektedir. Ziyadesiyle
reformisttir. Konuya tüm köktenliği içinde yaklaşım hayati önem
taşımaktadır.
Biyolojik araştırmalar insan
türünde kadının kök rolünü aydınlatmaktadır. Asıl gövdeden kopan kadın
değil erkektir. Kadının duygusallığı, evrensel oluşum diyalektiğinden
aşırı sapmamasından ileri gelmektedir. Özellikle uygarlık döneminde en
alttaki konumunda bıraktırılması, bu yapısını günümüze kadar taşımasında
etkilidir. Erkek akıl tarafından kadının duygu yüklü aklı hep ‘eksik’
olarak, kadının bizzat karakteri olarak yansıtılmak istenir. Erkek akıl,
kadın üzerinde birkaç büyük operasyon yürütmüştür, yürütmektedir:
Birincisi, ilk ev kölesi
haline getirilmesidir. Bu süreç korkunç sindirme, baskı, tecavüz,
hakaret ve katliamlarla yüklüdür. Ona tanınan rol, mülklü düzene gerekli
olduğu kadar ‘döl’ üretmektir. Hanedanlık ideolojisi bu döle çok
bağlıdır. Kadın bu statü içinde mutlak mülktür. Yüzünü bile başkasına
gösteremeyecek kadar sahibinin malı, namusudur.
İkincisi, seks aracıdır.
Cinsellik tüm doğada üremeyle ilgilidir. Yaşamın devamı amaçlanmıştır.
İnsan erkeğinde özellikle kadın tutsaklığıyla birlikte ve ağırlıklı
olarak uygarlık sürecinde asıl rol sekse, cinsel arzunun patlamasına ve
çarpıkça gelişimine tanınmıştır. Hayvanlarda çok sınırlı olan çiftleşme
dönemleri (çoğunlukla yıllık), erkek insanda neredeyse yirmi dört saate
çıkarılmak istenir. Kadın günümüze doğru seksin, cinsel iştah ve
iktidarın sürekli üzerinde denendiği araçtır. Özel-genel ev ayrımları
anlamını yitirmiştir. Her yer ve her kadın artık genel-özel ev ve kadın
sayılır.
Üçüncüsü, ücretsiz,
karşılıksız emekçidir. Tüm işlerin zoru kendisine yaptırılır. Karşılığı,
biraz daha ‘eksik’ olmaya zorlanmadır. O kadar aşağılanmıştır ki,
gerçekten erkeğe göre çok ‘eksik’ kaldığını kabul etmekte, erkek eline
ve hâkimiyetine dört elle sarılabilmektedir.
Dördüncüsü, en ince metadır.
Marks, para için ‘metaların kraliçesi’ der. Aslında bu rol daha çok
kadınındır. Metaların gerçek kraliçesi kadındır. Kadının sunulmadığı
hiçbir ilişki yoktur. Kadının kullanılmadığı hiçbir alan da yoktur. Bir
farkla ki, her metanın kabul görmüş bir karşılığı varsa da, kadında bu
karşılık da koca bir ‘aşk’ yüzsüzlüğünden tutalım, “Anaların emeği
ödenmez” martavalına kadar koca bir saygısızlıktan ibarettir.
Uygarlığın canavarlaştırdığı
erkek aklı (binbir hilenin, yalanın, savaş canavarlığının, ideolojik
çarpıklığın, kısacası toplum ve çevresini yıkan aklın, teneke sesinden
başka ses vermeyen analitik aklın) onsuz edemediği kadına bu muameleyi
uygun gördükten sonra, insan toplumuna, çevresine neler yapmaz ki! Bu
aklı durdurmak, ancak yıktığı toplumsal ahlak ve politikayı öncelikle
yerli yerine koymakla mümkündür. Daha doğrusu, ancak bu temelde
başlangıç yapılabilir. Yalnız analitik aklın aldığı boyutlardaki rolü
nedeniyle, uygarlık sistemlerine karşı demokratik uygarlık sistemini
geliştirmenin önemi bir kez daha tüm yakıcılığıyla önümüzde görev olarak
durmaktadır. Akla büyük değer biçmek asıldır. Toplumsal akıl bir
gerçektir. Toplumun kendisi aklın yoğunlaştığı alandır. Umutsuz olmanın
hiçbir anlamı yoktur. Tüm kutsallıklardan akan bir ses daha vardır ki,
“Biz size aklı verdik, yeter ki şer yolunda değil, hayır yolunda
kullanın. O zaman size gerekli olan her şeyi edineceksiniz!” der. Bu
sesi gerçekten almalı ve anlamalıyız. Toplumun sağduyusu da denilen
vicdanın sesi, vazgeçilmez ahlaki sesi de bunu der. Toplumsal politika
denen özgürlük sanatının duyulur kılınma gereğini yerine getirmek
istediği ses de bunu der. Demokratik toplum çalışmaları bu sesin
pratiğidir. Demokratik uygarlık sistemi bu sesin teorisidir.
Bundan sonraki bölümler, daha
çok bu seslerin (analitik ve duygusal aklın el birliğinden çıkan sesler)
somut kaynaklarına inmek ve gösterdikleri çözüm yollarına aydınlık
getirmek amacında olacaktır.
6- TOPLUMSAL PROBLEMİN ORTAYA
ÇIKIŞI
Doğaların diyalektiğinde
problem anları, nicelik birikimlerin niteliksel sıçrama süreçleri olarak
tanımlanır. Düzen, ilerleme teorilerinde dönüşüm anları çok kısa
aralıklar olarak tarif edilirken, kaos teorilerinde esas olanın kaotik
durum olduğu, düzen ve ilerlemenin ise sınırlı anlar olarak kaldıkları
vurgulanır. Sürekli kaotik düşünceler kadar, sürekli ilerlemeci
düşünceler de insan aklını çok meşgul etmiştir. Şüphesiz insan aklını
bir yansıma aynası gibi yorumlayanlar olduğu gibi, her aklın temelini
insanda gören düşünceler de eksik değildir.
Bu düşüncelerde evrenselci ve
göreci yorumları okumak zor değildir. Toplumsal akıl temasını bu tür
konulara biraz daha somut yaklaşmak için işlemek, tanımlamak gereğini
duydum. Dolayısıyla şimdiye kadar yaptığım sunumlar, kavrama düzeyi
gelişkin bir hazırlıkla toplumsal problemin kaynağına giriş yapmaktır.
Tarih boyunca tüm önemli
düşünsel çıkışlar iki dönemin ürünü olarak belirmektedir: Düzenin
yolunda gittiği, toplumsal refahın tatminkâr olduğu ve büyük sorunların
yaşanmadığı dönemler, düşünce olarak gelişimini benzer biçimde yansıtır.
İlerlemeci, refah bahşeden, sorunu az düşüncelerdir. Güven aşılarlar.
Kalıcılıktan dem vururlar. Sorunları arızi, gelip geçici sayarlar. Daha
çok Birinci Doğa’yı işlerler. Toplumsal doğayı tartışma konusu yapmak
istemezler.
Düzende tıkanmaların ve
eskisi gibi yürüyememenin yaşandığı dönemlerde ise, düşünceler sorun
yüklüdür. Daha çok İkinci Doğa’yı işlerler. Bu dönemler yeni dinsel ve
felsefi arayışların hızlandığı dönemlerdir. Sorunlardan çıkış yeni
düşüncelerde, din ve felsefe arayışlarında görülmektedir.
Tarihte büyük düşünce
hamlelerinin yaşandığı bu refah ve sorun dönemlerinin düşünsel akışını
tüm uygarlıklarda izlemek mümkündür. Sümer toplumunun büyük refah
döneminde tüm büyük dinleri, felsefe ve bilimleri, sanat ekollerini
etkileyen muhteşem bir mitolojik düşünce çıkışına tanık olmaktayız.
Hiçbir büyük din, felsefi anlayış, sanat ve bilim anlayışı yoktur ki, bu
Sümer düşünce çıkışından etkilenmemiş olsun. Antikçağ Yunanistan’ındaki
düşünce çıkışı da başlangıçtaki refah toplumuyla ilgilidir. Sümerlerde
Mezopotamya’nın verimli coğrafyası bu refahın temelinde yatarken,
Yunanistan’da Ege’nin her iki kıyısında bu verimlilik sağlanmıştır.
Sümerlerdeki mitolojiye karşılık, İonya’da felsefi düşünce öne
çıkmıştır. Bilim ve sanatta gelişmeler devrimsel boyuttadır. Batı Avrupa
ise, benzer bir refah patlamasıyla büyük düşünce çıkışını 16. yüzyıldan
itibaren dünya çapında etkili kılacaktır.
Dikkat çeken husus, her üç
refah deneyiminde düşünce devrimlerinin Birinci Doğa’ya ilişkin olarak
başlangıç yapmasıdır. Ancak refahın hızı kesildiğinde ve bunalımlar
patlak verdiğinde İkinci Doğa üzerine tartışmalar ağırlık kazanmakta,
yeni düşünceler yeni arayışlarla yüklü olmaktadır. Bir kısım düşünce
eski refah ve düzen döneminin anısıyla yüklü olarak hep geçmişi ararken,
yenilikçi olanlar düzen bozukluğundan ve bunalımın ağırlığından şikâyet
edip ütopik düşünceler üretirler. Yeni toplumsal biçimlerden bolca
bahsedilir. Çok sayıda toplum bu arayışlar sonucunda oluşur. Din ve
mezhep topluluklarından tutalım, yeni kabile boylarının türemesine
kadar, hatta Avrupa örneğinde gördüğümüz ulus oluşumlarına varana dek
toplumsal biçimlenmeler gerçekleşir.
Tarihin düşünce tarihi
boyutunda gözlemlenmesi bizleri toplumsal problemlerle tanıştırdığı
gibi, günümüz toplumunun gözlemlenmesinde problem boyutunun devasa
ağırlığını da iliklerimize kadar hissetmemek mümkün değildir.
Avrupa merkezli sosyal bilime
bağlı kalmadan düşünmeye çalışıyorum. Bu tarzın çok gerekli olduğunun
farkındayım. Bazıları bu tarz düşünceyi şüphesiz hafif ve sosyal
bilimlerden sapma biçiminde yargılayacaklardır. Bu yargı umurumda
olmayacaktır. Gerçekten Avrupa merkezli sosyal bilim egemenlik
kokmaktadır. Ya egemen kılar ya da egemenlik altına sürer. Hâlbuki bize
gerekli olan, demokratik özne olmak ve adilce paylaşmaktır. Avrupa
sosyal bilimi özünde liberalizmdir; bir ideolojidir. Ama bu gerçekliğini
o denli görünmez kılmıştır ki, büyük muhalif eleştirmenlerin
düşüncelerini bile özümseme gücünü gösterebilmiştir. Bunu yaparken,
üstün eklektizm yeteneğini sergilemiştir. Kendimi bu eklektizme kurban
etmemek için, çözümleme gücümün farklılığını geliştirmekten başka
çaremin olmadığını biliyorum. Fakat bu tutum anti-Avrupacılık değildir.
Anti-Avrupacılık da Avrupa merkezli düşüncenin bir parçasıdır.
Avrupa’nın Doğu’da, Doğu’nun Avrupa’da olduğundan hareketle, hangi
değerlerimizin evrensel olduğunu bilerek tutum geliştiriyorum.
Avrupa’nın birçok değeri öz değerlerimizin bugünüdür, geliştirilmiş
halidir. Şu hususu çok iyi bilmeliyiz ki, en anti-Avrupacı geçinenlerin
çoğu, Avrupa liberalizminin en geri taraftarı haline gelebilmişlerdir.
Reel sosyalizm ve ulusal kurtuluş pratikleri bu örneklerle doludur.
Marks ve Engels’in bilimsel
sosyalizm deneyimleri, kendi dönemlerinin toplumsal problemine çözüm
olarak geliştirilmişti. Buna içten inanmışlardı. Problem tanımlamaları,
kapitalizmi sistem halinde kavramlaştırarak bunu yapmaları, sıra
sosyalist sisteme geldiğinde nasıl bir çözüm olunacağına dair inançları
tamdı. Öyle ki, elleri altında geliştirilen ‘bilimsel sosyalizm’ bunun
garantisiydi. Ama tarih başka türlü gelişti. Daha önceki ütopyacılar da
benzer beklentiler taşımışlardı. Lenin’in Rus Devrimi’nden bekledikleri
farklıydı. Birçok Fransız devrimcisi de büyük hayal kırıklığını
yaşamıştı. Devrim birçok öz çocuğunu yemişti. Tarihin derinlikleri
benzer örneklerle doludur. Hâlbuki problem çözümleyiciler hem çok imanlı
hem de bilinçli hareket ediyorlardı.
Demek ki, toplumsal problem
tanımlamaları ve çözümleme deneyimlerinde eksik ve yanlış bir şeyler var
ki, büyük sapmalar ve hatta tersi gelişmeler yaşanmaktadır. Sıkça
vurgulandığı gibi, mesele az çaba, isyan, savaş değildir. Bunlar vardır,
belki de çok fazladır. Bu tip gerekçeler beni toplumsal problem tanımı
ve çözümü konusunda çok ihtiyatlı olmaya zorlamaktadır. Eğer tecrübeden
ders almayı ve büyük kahramanlıkların anısına saygılı olmayı biliyorsak,
atacağımız adımlar ders yüklü ve saygı dolu olmalıdır.
A-
TARİHSEL-TOPLUM SORUNUNUN
TANIMLANMASI
Savunmanın ilk iki büyük
bölümünü genelde iktidar, özelde kapitalist iktidar tekeli üzerinde
yoğunlaştırmıştım. Birçok yetersizliği bağrında taşısalar da, merkezi
uygarlık sistemini çizgi olarak iyi yansıttıkları kanısındayım. Mühim
olan, ana gelişim halkalarının sunumuydu. Konular hem tanımlanmış, hem
de kümülâtif olarak sermaye birikimini de ihtiva eden iktidar
birikimlerinin zincirleme gelişimi olarak sunulmuştu. Bu iki bölümü
yazarken, Andre Gunder Frank’ın Dünya Sistemi adlı derlemesini de
okumamıştım. Sunduğum hem bu derlemenin değişik bir aktarımıydı, hem de
fazladan olarak çözümü de bir sistematiğe, demokratik uygarlığa bağlama
eğilimindeydi. Belki şimdi yazsam daha da yetkinleştirilebilirdi. Ama
tarihe saygı gereği öyle kalması daha değerlidir.
Toplumsal problem konusu
farklı bir başlıktır. Ne iktidar-tekel tarihini sunmayı amaçlıyor, ne de
demokratik çözümü tartışıyor. Denenmek istenen, toplumsal problemin
teorik ve pratik yaşanmışlığı içinde bir sunumudur. Problemin çözümüne
katkı sağlayacağı kanısındayım. Şimdiye kadar konuya hiç değinmedim
demiyorum. Parça parça çok işlendi. Bütünlük halinde vermek oldukça
öğretici olacaktır.
Toplumsal problemin tanımını
nasıl yapmalı sorusu düşündürücüdür. Bazı düşünceler toplumsal
fakirliği, bazıları devletsizliği, diğer bir kısmı askeri zayıflığı,
başkaları politik sistem yanlışlıklarını, kimileri ekonomiyi, ahlaki
düşkünlüğü problem sayarlar. Belki de problem sayılmadık tek bir
toplumsal alan bulunmaz. Tüm bu görüşlerde doğru yanlar olabilir. Ama
problemin özünü yansıtmaktan uzaktırlar. Toplumsal problemi, toplumun
temel dinamiğini çiğnemek olarak sunmak bana daha anlamlı gelmektedir.
Toplumun toplum olmaktan
çıkarılmasını temel sorun yapmak gerekir diye düşünüyorum. Burada
birinci husus, bir toplumu belirleyen, toplumsal varlığı inşa eden ve
kurgulayan değerlerin varlığıdır. Varlığın kendisi dediğimiz husustan
bahsediyorum. İkincisi, bu kendiliği, varlığı kendilik olmaktan çıkaran,
varlığının temelini ortadan kaldıran gelişmelerden bahsediyorum. Bu iki
husus iç içe yaşanıyorsa, toplumsal sorun vardır ve büyüktür demektir.
Dolayısıyla klan döneminde bir buzullaşma dönemi tüm klanları ortadan
kaldırırsa, buna sorun diyemeyiz. Çünkü doğal afet irademiz dışındadır.
Sorun olabilmesi için insan eliyle yaratılması gerekir. Ekolojik sorun
bile ancak insan eliyle oluştuğunda sorun olarak tanımlanmıştır. O halde
temel toplumsal sorunu, toplumu temellerinden yıkan, çözen güçlere
bağlamak bizi doğru bir tanımlamaya götürecektir.
Sermaye ve iktidar tekelini
bu güçlerin başında görüyorum. Çünkü ikisi de özünde artık-değer gaspı
olarak toplumu temelinden oyan güçlerdir. Bundan sonra sermaye ve
iktidar tekeline birlikte tekel diyeceğim. Konuya daha çok açıklık
sağlamak için toplumun problemsiz, normal, doğal halini de tanımlamak
katkı sunacaktır. Hangi topluluk düzeyinde, biçiminde yaşıyorsa yaşasın,
eğer toplum özgürce ahlaki yapısını ve politikasını oluşturuyorsa, o
toplum haline normal veya doğal toplum diyebiliriz. Buna açık veya
demokratik toplum demek de mümkündür. Sonraki kısımlarda çokça
işleyeceğimiz için, kısaca çözümü tam liberal, sosyalist, ulus-devlet,
refah toplumu, tüketim, sanayi, hizmet toplumu olarak sunmayacağım.
Çünkü bu tip deyimler büyük oranda spekülâtiftir. Gerçek toplumda
karşılığı olmayan tanımlardır. Bazı sıfatlar demek daha doğru olur.
O halde özgür politika ve
ahlak toplumunun bu temel niteliklerinden yoksun bırakılmasını sorunun
başlangıcı sayabiliriz. Sorunu başlatan güç ise tekel oluyor. Tekelin
kapsamını da tanımlamalıyız. İster özel ister devlet eliyle olsun,
tarımsal, ticari ve sınaî yolla artık-değerler bir araya toplanmışsa
tekel oluşmuş demektir. Tekel grubunun içinde şüphesiz rahip + güçlü
adam + şeyh, başlangıç üçlüsü olarak hiyerarşiktirler. Tekelden güçleri
oranında yararlanırlar. Tarih boyunca bu üçlü tekel çok çeşitli
kurumlara bölünecektir. Her kurum kendi içinde bölünecek, ama öz
itibariyle zincirleme etkilerini arttırarak günümüze kadar
taşınacaklardır.
Tekelin tarihsel akışının
kümülâtif ve zincirleme karakterini hep göz önünde tutmak gerekir.
Merkezi uygarlık, tekelin zincirleme gelişiminin hem sonucu hem
nedenidir. Israrla bu hususu vurgulayacağım. Modernite düşüncesi
günümüzde korkunç bir zaman sıkışması dayatmaktadır. Her şey
sıkıştırılmış ‘şimdiye’ boğdurulmaktadır. Hâlbuki ‘şimdi’ tarihtir,
gelecektir. Modernite bu düşünce dayatmasıyla tarih katliamcılığını
boşuna yapmıyor. Çünkü gelenekten kopmuş bir toplumu dilediği gibi
yönetmek çok kolaydır. Hiçbir tarih tekel tarihi kadar yoğun, zincirleme
ve büyüyerek gelme şansına sahip olmamıştır. Tekel kendini bu tür
tarihleştirirken, toplumların tüm topluluklarını tarihsiz kılmaya, daha
doğrusu kendi içinde eritmeye ve sömürgeleştirmeye büyük önem verir.
Bunun için mitoloji, din, felsefe ve bilim yapıları oluşturur. Aynı
çabayı toplulukları ahlaken düşmüş, politika yapamaz hale getirirken de
sergiler.
Tekeli sıkça kavram olarak
kullanırken, bunu ekonomik, askeri, politik, ideolojik, ticari kapsamda
yaptığımızı unutmayalım. Çünkü artık-değeri bu gruplar aralarında şu
veya bu biçimde paylaştıracaktır. Paylaşım biçimi ve oranı ne olursa
olsun öz değişmeyecektir. Bazen ekonomik verimi sağlayanlar, bazen
askerler, diğerleri -politik sınıf, ideolojik takım, ticari zümre-
önemleri oranında paylarında söz sahibi olacaklardır. Sınıf, devlet gibi
toptancı kavramlar bulanıklık yaratabilir. Tekel, daha net bir sömürü ve
baskı şirketi olarak rol oynar. Arkasında sınıf ve devlet oluşumu türev
değerindedir. İkincil doğurumlardır.
Tekelin doğurumlarında üçüncü
sırayı kentin kuruluşu alır. Kent, tekelin baskı ve sömürü karargâhı
olarak başını kaldırır. Tapınakla iç içe geçmiş olması ise, ideolojik
meşruiyet arayışının öneminden ötürüdür. O halde kent tarihte
gerçekleşmiş haliyle öncelikle tapınak, askeri karargâh, burjuva
(‘Kentli’ anlamında tüm sömürücü kesime burjuva diyebiliriz) oturma
yapılarının (saray) çekirdeği olarak sahneye çıkar. Etraflarındaki
kalabalık, kalelerdeki çekirdek çevresindeki ikinci halka olarak
hizmetçi kullar rolünü oynarlar. Köle sınıfı da denilebilir.
Tarihte hep karşımıza çıkan
kale, sur gerçekleri, tekelin kent yapılanmasının en açık kanıtlarıdır.
O halde toplumsal sorunu doğuran etkenleri netleştirmiş bulunuyoruz:
Tekelin özü etrafında oluşmuş kent, sınıf ve devlet yapılanması.
Uygarlıklar tarihi bir anlamda bu üçlü oluşumun zaman ve mekân içindeki
yayılımıdır. Mantık basittir: Artık-değer olanakları arttıkça tekeller
çoğalacak, ardı sıra yeni kent, sınıf ve devlet yapıları inşa
edilecektir. Bu temel yapılar aynı zamanda çok katı gelenekler
oluştururlar. Şehir öyküleri, devlet gelenekleri, hanedan tarihleri
bitmez tükenmez anlatı konularıdır. Tüm beyni çalışan ve ağzı laf
yapanlar, ulema ordusu olarak günlük ideolojik meşruiyet
sağlayacaklardır. Uydurmadıkları masal, mesel yok gibidir. Tanrı
inşalarından (şehir tanrıları, savaş tanrıları) şeytan, cin
yaratımlarına, cennet-cehennem tablolarından edebiyat destanlarına kadar
uydurmadık alan bırakmazlar. İnsan emeğinin artısından korkunç mezar,
saray, tapınak, tiyatro ve stadyum yapıları, tekelin güç gösterisi
gibidir. Aynı korkunçluktaki savaşların tüm bir halkı, kabileyi, şehir
ve köyü yaralı esirler dışındaki tüm nüfusuyla birlikte yok etmeleri,
tekelin geleneklerindendir. Zaten ekonomik değer ifade eden her şey,
kutsal savaş ganimeti olarak tekelin kutsal kitabında çoktan yerini
almıştır.
Toplumsal sorunun çıkışında
önemli bir tartışma, tarım devriminden sonra tekelin, dolayısıyla üçlü
türevin (kent, sınıf, devlet) uygarlık tarzına ilişkindir. Diğer bir
deyişle, neolitik toplum aşamasından sonra uygarlık aşaması (köleci,
feodal, kapitalist toplum olarak da adlandırılan gelişme aşamaları)
mevcut tarzıyla zorunlu muydu? Neolitik toplumun farklı bir üst aşamaya
sınıflı ve devletli kentleşme olmadan sıçrama olanakları var mıydı? Var
idiyse, neden gelişim sağlayamadı? Bunlar her ne kadar spekülâtif
sorular olarak değerlendirilseler de, önemli konulara dikkat
çekmektedir. Demokratik uygarlık sisteminde konu kapsamlı
tartışılacağından, kısaca vereceğim yanıt, toplumsal doğayı inceleme
tarzımıza bağlı olarak verilebilir. Hâkim uygarlık paradigmalarına göre
gelişmeler, kader çizgisine uygun olarak, olduğu gibi olması
gerektiğidir. Her şey kaderi mucibince olmaktadır. Alınyazısında ne
varsa o gerçekleşmiştir. Tüm metafizik kurgular bu ideadadır.
Demokratik uygarlık
analizinde ise, gerek uygarlığın ve bağrındaki toplumsal biçimlerin
yorumlanması, gerek neolitik toplumun devamına, dönüşümüne ilişkin
yaklaşımları farklıdır. Özcesi, toplumsal gerçeklik Avrupa merkezli
sosyal bilimin izah ettiği gibi değildir. Hakikate daha yakın yorumlar
mümkündür. Toplum anlatılmak istenenden farklı oluşmaktadır. Söylemlerle
gerçek arasındaki farkı görmek, ayrıca söylemlerle hâkim merkezi
uygarlık arasındaki bağı fark etmek büyük önem taşımaktadır. Sosyal
bilim adına sunulan ve tartışmasız doğrular diye kabul ettirilen pek çok
kategorik değerlendirme propaganda ağırlıklıdır. Gerçeği perdelemeyi
amaçlamaktadır. Bilimsel sosyalizm adına sunulanlar dahil, birçok sosyal
bilgi ekolü liberalizmin ağır etkisindedir. Bu konular asgari ölçüde
aydınlatılmadan, verilecek yanıtların hata payı yüksek olacaktır.
Toplumsal sorunları orijinal
çıkışında böyle tanımlamak, gelişim süreçlerini daha gerçekçi yorumlama
şansını verir. Temel kategoriler halinde bölmeden, ana aşamalar
biçiminde problem sunumları, problemi bütünlüğü içinde göstermeleri
nedeniyle daha öğreticidir.
a- Uygarlık tekelinin ilk büyük sorun aşaması, M.Ö. 3000-M.S. 500
yılları arasına (yaklaşık olarak) oturtulabilir. Tekel, farklı mekân ve
zaman koşullarında çeşitli yöntemlerle toplumdan büyük artık-değeri
sızdırma örgütüdür. Sümer, Mısır ve Harappa toplumunda M.Ö. 3000’lerden
beri tarımda firavun sosyalizmi diyebileceğimiz yöntemlerle (örgütlü)
muazzam artık-ürün elde etmektedir. Sermayenin ilk büyük birikim
modelidir. Neolitik topluma göre müthiş bir verimlilik yakalanmıştır. Bu
verimlilik beraberinde kenti, sınıfı ve devleti doğurmuştur. Neolitik
toplumda da çoktan başlamış artık-ürün olanakları üstünde ya zor
yöntemleri ya da ticari tekel yoluyla ilk büyük sömürü çağı açılır.
Şüphesiz firavun sosyalizminde karın tokluğuna, tıpkı hayvanların
değişik bir türü gibi çalıştırılan kulların sömürüsü esastır. Kısacası
günümüzdeki merkez-çevre sömürüsünün ilk orijinal halkası bu biçimde
kurulmuş bulunmaktadır. Sümer toplumunda da eldeki belgeler ışığında bu
yönlü gelişmeleri tüm çıplaklığı ve örtüsü içinde görmek mümkündür.
Şüphesiz bu tarz üretim ve
artık-ürün gaspı toplumun bağrına saplanmış hançer türünden ağır
sorunlara yol açmıştır. Mitoloji ve dinler tarihi bu sorunların
öyküleriyle doludur. Örneklersek, ilk Gılgameş Destanı, Nuh Tufanı,
Âdem-Havva ve Habil-Kabil efsaneleri, cennet-cehennem, Tanrı
Enki-Tanrıça İnanna çatışması, çoban-çiftçi çelişkisi anlatı halinde
sunulurken, özünde acımasız TEKEL’in yol açtığı hançerlemelerden, yani
zoralım ve hayvanca çalıştırmayla artık-ürün gaspının yansıtılmak
istendiği çok açıktır.
Bunlara benzer sayısız öykü
dehşetengiz talan ve çalıştırılmayı konu edinirken, elbette örtülü bir
dil kullanacaktır. Bu dönemde ideolojik hâkimiyetin en az fiziki
hâkimiyet kadar etkili olduğunu çok iyi bilmek gerekir. Tarih eğer
gerçekten bir de ezilen ve talan edilenlerin dilinden yazılsaydı,
herhalde bizlere sunulandan çok daha farklı bir geçmişle
karşılaşacağımızdan kuşku duyulamaz.
Sadece Mısır firavun
piramitlerinde (Mezarları oluyor. Ya sarayları nasıldı?) çalıştırılan
köle sayısı milyonları aşar. Bunlar hayvan çiftliği gibi bir yerde toplu
tutulurken, hayvanlar kadar karınları doyurulmadan, ölümcül kamçılarla o
korkunç yapıların inşasında kullanılırdı. Kendi mülkleri olarak
hayvan-köleler böyle çalıştırılırken, tekelin askeri kolu diğer dış
topluluklar üzerine seferler düzenleyip, bu toplulukların sadece
kullandıkları eşya ve toprağı gasp etmekle kalmaz, öldürdükleri dışında
yararlı gördükleri tüm topluluğu esaret altına alırdı. Bugün bile
görenleri hayretler içinde bırakan o müthiş kale, sur, mezar, arena,
saray ve tapınak yapıları bu tür esirlerle inşa edilirdi. Milyonlarcası
ilk sulama kanalları vasıtasıyla sulu tarımda çalıştırılmasaydı,
herhalde o denli artık-ürün elde edilmesi ve bu devsel taş yapılar inşa
edilemezdi. Bir de tekelin cennetimsi yaşantısı garanti altına
alınamazdı.
Merkezi uygarlık (Mezopotamya
Sümer hegemonik uygarlığından günümüz ABD hegemonik uygarlığına kadarki
süreç) kökenli anlatılar (mitoloji, din, felsefe ve çeşitli
sanatsal-bilimsel ekoller), bu korkunç süreci farklı yansıtmak üzere,
aynı müthişlikte başta ideolojiler olmak üzere birçok üstyapısal
kurumlar geliştirmiştir. Özellikle analitik akıl en verimli aşamasını
kaydetmiştir. Rahip tekelin önderliğinde mitolojik ütopyalardan
cennet-cehennem tablolarına; yetmediyse felsefi izahlardan bilime, doğa
görüngülerine daha iyi yanıt veren bilgiler ve bilgeliklere kadar
yanıtlar geliştirmişlerdir. Daha kolay yönetmek için yazı, matematik,
astronomi ve biyolojiye ilk adımları atmışlardır. Tekel tabakasının
rahatı için olmadık ilaç arayışlarından tıp biliminin temeli atılmıştır.
Gılgameş’in ‘ölümsüzlük otu’ arayışı destanın en heyecan verici
bölümüdür. Taş yapı mimarisi, ölümsüzler için ölümsüz yapılar inşa etme
tekniğini geliştirmiştir. Mitoloji yetersiz kaldığında, daha katı
dogmatik dinler süreci başlatılmıştır. Korkunç durumlara düşürülmüş
insanlara teselli için, tanrı-krallar imgesini yansıtan tanrılar inşa
edilmiştir. Analitik akıl belki de en büyük eserini bu tek tanrılı
dinlere geçişte sunmuştur.
Toplumsal soruna sadece yol
açılmamıştır; sorun en korkunç biçimiyle doğurtulmuştur. Toplumun tüm
maddi ve manevi kültürü üzerine karabasan gibi çökmüştür. Sümercede
‘Amargi’ sözcüğü ‘kutsal ana-doğaya dönüş’ anlamını daha o dönemde
yüklenmiştir. Düşürülmüş insanlık, geçmişini mumla arar hale
getirilmiştir. Bir an önce ölüp cennete kavuşmak ideoloji haline
yükseltilmiştir. Neolitik dönemde bazen yaşanır gibi tahayyül edilen
yeryüzünde cennetimsi yaşam, artık öte dünyalara, ütopyalara konu
edinilmiştir. Seküler, dünyevi anlayış, yerini ahiretten başka düşünemez
anlayışlara terk etmiştir. Dünya bu korkunç sorun karşısında tüm
zenginliği içindeki çeşitliliğini yitirmiş, bir azap yeri olarak
tasarlanır hale sokulmuştur.
Toplumsal ahlak, politika ilk
ölümcül darbeleri bu tekel sorunuyla yemiştir. Komünal toplumun
yapıtaşları olan ahlak ve politika alanları tarumar edilirken, üstte
tekel mensuplarının dar topluluklarına özgü egemen ahlak (gerçekte
ahlaksızlık) ve politika (tanrısal devlet) egemen kılınmıştır. Toplumsal
ahlak ve politikanın daha gelişmeden dumura uğratıldığı kesindir.
Yerlerine ise, tanrısal düzen olarak egemenlerin yaşam çılgınlıkları ve
ilahlık ideaları geçirilmiştir. Topluma ancak bu anlatıları kutsal inanç
olarak benimseme hakkı tanınmıştır. Görülüyor ki, sadece toplumsal sorun
doğurulmamıştır; daha da ötesi, toplum kendisi olmaktan çıkarılmış,
tekelin hayvan çiftliğine dönüştürülmüştür. Kulluk-kölelik tabiî bir
rejim olarak kabul gördürülmüştür. Kökleri daha eskiye, ilkel hiyerarşik
döneme kadar uzanan kadın köleliği ise, en kapsamlı yaşam konusu haline
gelmiştir. Neolitik anacıl, kutsal ana toplumundan intikam alırcasına,
erkek egemen tanrılı düzenler inşa edilmiştir. Kadın tanrıçalığı yavaş
yavaş izini kaybederken, erkek imgeli tanrıların muhteşem egemenlik çağı
başlatılmıştır. Daha o dönemde kadın hem tüm tapınakta, hem de adi
genelevlerde fahişeliğe zorlanmıştır; kapatılmıştır.
Mevcut sulama
teknolojileriyle bu verimli dönemin, M.Ö. 2000’lerin sonlarında ağır bir
bunalıma girdiği gözlemlenmiştir. Gerek kuraklık gerek toprağın
tuzlanması da bu süreçte etkili olmuştur. Fakat esas olarak kuruluş
esaslarının iki bin yıllık aradan sonra, toplumsal pratiğin bizzat
etkisi nedeniyle çatırdaması doğaldır. Harappa çoktan dağılmış, susmuş;
Mısır derin çelişkilerle sürdürülemez konuma düşmüş; Sümerler ise hâkim
etnik grup olarak yerlerini yine çoktan diğer etnik kökenli uygarlıklara
bırakmışlardır.
Bu dönemin merkezi uygarlık
sistemi, yol açtığı ağır sorunları çözmek için iki önemli yol
denemiştir: Birincisi, kendisini dışa doğru yaymadır. Daha sonra sıkça
karşımıza çıkacak olan sömürgeleştirme ve emperyalistleşme süreci,
sorunlara ancak geçici çözümler getirir. Fakat yeni sorunlara yol
açmaktan da kurtulamaz. Sorunlar çözülmemiştir. Aksine daha da
yaygınlaşmış ve yoğunlaşmıştır. Merkezde, metropolde yoğunlaşan
sorunların dışarıya ihracı, kısmi rahatlamadan sonra katmerleşerek
kendine dönecektir. Tarihte bu döngü merkez ve çevrenin sürekli yer
değiştirmesiyle sıkça karşımıza çıkacaktır.
Sümer metropolünün (merkez)
benim kanıma göre üç yönde, hatta denizi de eklersek dört yandan kendini
ihracı söz konusudur. Batıya doğru ilk yayılmasının ürünü Nil
Mısır’ıdır. Mısır’ın önceleri koloni olarak, sonraları bağımsızlaşarak
gelişmesi ihtimal dahilindedir. Dış destek olmadan, dört tarafı kapalı
olan bir coğrafyada Mısır türü uygarlığın gelişmesi zor bir olasılıktır.
Sümerlerin doğuya doğru yayılması da Sind kıyılarında Harappa’yı
doğurmuştur. Aynı yaklaşımımız Harappa için de geçerlidir. Dış destek
olmadan, Harappa ancak çölde bir mucize olabilirdi. Çin’de M.Ö.
1500’lerde başlayan ilk krallığın doğuşunu da benzer bir yaklaşımla
açıklamak akla daha uygundur. Daha ilk doğuşunda merkez-çevre ilişkisi
uygarlık uygulamasında esaslı bir özelliktir. Doğuya doğru önemli bir
yayılma alanı bugünkü İran’da Sümerlerin komşusu olan Susiana’daki
Elam-Sus uygarlığıydı. Kuzeye doğru yayılma, merkezden pek uzak olmayan
Babil ve Asur üzerinden Yukarı Mezopotamya’nın otantik ve neolitik
devrimin temel inşacısı Aryen-Hurriler tarafından gerçekleştirilmiş
olanlarıdır.
Sümer, Akat (Semitik kökenli
etnik grup dönemi), Babil ve Asur tarafından sürekli kolonileştirilip
sömürgeleştirilmeye çalışılan Hurriler, tarihin belki de ilk ve en büyük
direnmelerini bu ilk orijinal merkezi uygarlığa karşı vermişlerdir.
Sümer tabletlerinde bu süreci fark etmek mümkündür. Gılgameş Destanı
bile ilk seferin kuzeyin ormanlarına doğru yapıldığını açıkça
anlatmaktadır. Zaten halen kaynayan çağdaş Irak-Uruk bu gerçeğin,
geleneğin devamını çarpıcı olarak yansıtmaktadır. Hurri kökenli Kürtler
ve Semitik kökenli Arapların çelişkileri, belki de ‘Nuh-u Nebiden’ kalma
özelliklerini halen konuşturmaktadır. Tek değişen merkez-çevre, hegemon
ve teknik farktır.
Hurriler Verimli Hilal’in
orijinal kabileleri olup, tarım devrimini derinliğine yaşadıklarından,
hem direnme hem de kendi öz uygarlıklarını geliştirme potansiyeline
sahiptiler. Sümer merkezine ihtiyaç duymadan, M.Ö. 3000’lerde ilk kent
merkezlerini kurduklarına dair birçok arkeolojik veri gün yüzüne çıkmış
bulunmaktadır. Özellikle Urfa yakınlarındaki neolitik devrim öncesinde
dikilmiş büyük taş anıtlar (Göbeklitepe, M.Ö. 10000–8000), bu yöre
uygarlığının kökenlerini yansıtması açısından, bilim dünyasında halen
etkisi süren büyük yankılara yol açmıştır. Benim şahsi tahminim,
Sümerlerin Aşağı Mezopotamya’ya ilk yerleşen Hurri kökenli koloniler
olduklarına ilişkindir. Dolayısıyla Hurri kökenli gerek Hititlerin gerek
Mitannilerin M.Ö. 1600’lerden itibaren İç Anadolu ve Güneydoğuda
imparatorluk kurmaları anlaşılır bir husustur. Bu alanlarda başka
uygarlık gelişmeleri imkân dahilindedir. Göbeklitepe anıtlarının
çözümlenmesi, uygarlıklar konusunda farklı görüşlere yol açabilir.
Sümerlerin deniz üzerinden (Basra Körfezi) yayılması, bugünkü Umman,
Yemen, hatta Habeşistan’da uygarlık kolonilerine yol açmıştır. Umman’da
en az Harappa kadar büyük bir kentin varlığı bilinmektedir.
Bunalımın aşılmasının ikinci
yolu Babil ve Asurlular tarafından denenmiştir. Babilliler endüstri ve
bilimi geliştirerek, Asurlular ise ticaret tekelini kurarak, Sümer
uygarlığını yaşadığı ağır sorunlardan kurtarma ve yayma çabasını
kesintisiz sürdürmüşlerdir. Babil bilim ve endüstride dönemin gerçek
Londra’sı, Paris’i, Amsterdam ve Venedik’idir. Hatta yükseliş döneminde
günümüzdeki New York’tan bin kat daha fazla şöhrete sahipti. İskender
bile sönmüş Babil’de son nefesini boşuna vermemiştir. Saddam bile belki
de Babil aşkının son trajik kurbanıydı. Binlercesi daha var ki, yazıya
sığmaz. Asur’un ticari tekelini çözmeye çabaladığımda, aklıma hemen
Venedik, Hollanda ve İngiliz ticaret tekelleri gelir. Asur ticari
tekelleri gerçekten tarihin belki de Fenikelilerle birlikte en girişken,
yaratıcı şirketleriydi. Orta Asya’dan (Çin’de bile gözüktükleri
belirtilir) Batı Anadolu’ya, Arabistan’dan Karadeniz kıyılarına kadar
ticari ağlar (meşhur karumlar, yani kâr yerleri, kârhaneler)
geliştirdikleri tartışmasızdır. İlk büyük ticari imparatorluğu
kurdukları kesindir. M.Ö. 2000–1600, 1600–1300 ve 1300-600’lerde, üç
dönem halinde kendini gösteren bu ticari ahtapot bu anlamıyla bir
ilktir. Fakat ticaretin de Sümer merkezi uygarlığını sınırlı yaymak ve
derinleştirmekten öte bir çözümleyici değeri yoktur. Kaldı ki, ticari
tekel her zaman rahip + asker + yönetici ana tekelinin ortağı
konumundadır. Aralarındaki anlaşmazlıklar, paylar üzerindeki kavgadan
öteye gitmez. Fakat Asur’un, Sümer merkezi uygarlığını yaklaşık bin beş
yüz yıl kendi üzerinden taşıması asla küçümsenemez. Uygarlık zincirinin
en güçlü halkalarındandır.
Harappa, Umman, Hititler,
Mitanniler ve Mısır aynı başarıyı gösteremedikleri için, kendi
içlerinden kolay çözülmüşlerdir. Asurluların Fenike, Med-Persler ve Geç
Hititler üzerinden Grek uygarlığını etkilemesi ticaret üzerinden
gerçekleşip, merkezi uygarlığın kesintisiz sürmesinde en belirleyici rol
oynadıkları inkâr edilemez. Ticaret tekeli sorunları çözmez. Fakat
uygarlığın birçok geliştirici ürünlerini (buna fikirler ve inançlar da
dahildir) her tarafa yayarak, gelişip daha uzun süre ayakta kalmasını
sağlar. Aksi halde Harappa’nın durumuna düşülürdü. Tarih belki de birkaç
bin yıllık tekrarlar yaşardı. Ama yine ticari tekelin en acımasız
sermaye birikim tekeli olduğunu; siyasi temsilcilerinin sur örneğinde
gözlemlediğimiz gibi en gaddar uygulamalara (insan kellelerinden kale ve
sur yapma) girişmekten çekinmediklerini bilmek gerekir. Dahası, fiyat
farkını, malların mal oluş değerindeki farkını kullanıp, en az emekle
kazancı ticari tekellerin sağladığı da iyi bilinen bir husustur.
Burada kâr amaçlı olmayan
tüketim amaçlı küçük meta alışverişinden, ticaretinden bahsetmiyoruz.
Kâr amaçlı tekelci ticaretten bahsettiğimiz sürekli göz önünde
bulundurulmalıdır. Harappa’nın dışa açılamadığı ve ticareti
geliştirmediği için çöktüğü yüksek bir olasılıktır. Mısır’ın Yeni
Hanedanlığı’nın da (M.Ö. 1600–1000) başarılı bir dışa açılma ve ticari
tekel kurma yeteneği kazanamadığı için, iç boğuşmalar ve dıştan
saldırılarla söndüğü bilinmektedir. Sümerler kadar yayılsaydı, belki de
dünyamız farklı olurdu. Çin ise dışa taşma gereği duymadı. Belki de
kendisi yeterince genişti. Açık ki, ilk merkezi uygarlık patlaması yol
açtığı ağır sorunları dünyaya yayarak farklı bir aşamaya erişebilmiştir.
Tarihte M.Ö. 1600–1200
döneminde ilk defa Anadolu, Mezopotamya ve Mısır uygarlığının daha çok
iç içe geçerek merkezi hegemonik karakter edindiğini varsayan düşünürler
vardır. Şehirleşmenin, ticaretin ve aristokrasinin altın dönemi denmese
de, bir sıçrama sağladığı açıktır. Sorunun yaygınlaşmasının, merkezi
hegemonyanın sıkça yer değiştirip sistemin ömrünün uzamasına katkıda
bulunduğu açıktır. Ünlü Kadeş Antlaşması (M.Ö. 1280’ler) dönemin bu
gerçeğini yansıtmaktadır.
Merkezi uygarlığın M.Ö.
1200-800’lerde yaşadığı bunalım, ancak demir tekniğinin tuncun önüne
geçmesiyle (M.Ö. 3000–1000) hafiflemiştir. Üretim ve savaş
tekniklerindeki gelişimler hep dönem farklarını yaratırlar. Şüphesiz
belirleyici olan toplumsal gelişmedir. Ancak bu gelişme teknikle
yakından bağlantılıdır. Hegemonik merkez ilk defa Mezopotamya’nın dışına
çıkmaktadır. Batıya, Avrupa’ya doğru kayışın ilk adımları atılmaktadır.
Bunda geçiş aşamasını kara üzerinden Med-Pers İmparatorluğu (M.Ö.
600–330), deniz üzerinden Fenikeliler (M.Ö. 1200–330) teşkil edecektir.
Urartular da (M.Ö. 850–600) benzer bir rol oynayacaktır. Toplumsal
bunalım demir teknolojisi ve yaygınlaşıp güvenlik altına alınan ticaret
yolarıyla tam aşılamasa da, hafifleşip sürdürülebilmiştir. Med-Pers
İmparatorluğu’nun (hegemonyasının) kara ticaret yolları, Fenikelilerin
ise Akdeniz ticareti üzerinde yaptıkları hamle önemlidir. Grekler uzun
süre bu iki uygarlığın sömürgesi, kolonileri durumunda yaşamışlardır.
Tarih (Batı merkezli tarih), Grek-İon uygarlığını orijinal saysa da,
gerçekçi araştırmalar her şeylerini bu iki uygarlık yayılmasından
aldıklarını göstermektedir. Med-Pers ve Fenike etkisine Mısır, Babil ve
Girit’in etkisini de eklediğimizde, ünlü Grek uygarlığının büyük oranda
ithal malı olduğu inkâr edilemez bir gerçekliktir.
Şüphesiz Grek-İon sentezi
küçümsenemez. Ama orijinal olmadığı çok açıktır. Kaldı ki, hiçbir
uygarlık orijinal değildir. Hepsi neolitik toplumun değerlerini ya
gaspla ya da ticaret tekeliyle ve çoğunlukla iki yöntemi de iç içe
kullanarak devşirme üzerine kuruludur. Değişime uğratıp yeni sentezler
yaratmış olabilirler. Ama Gordon Childe’ın de belirttiği gibi, neolitik
toplumun M.Ö. 6000–4000 döneminde Zagros-Toros kavisinde yarattığı
teknik buluşlar, ancak Avrupa’nın 16. yüzyıldan sonraki buluşlarıyla
mukayese edilebilir ağırlıktadır. Merkezi uygarlık ilkin M.Ö.
4000’lerden itibaren Uruk kentinin yükselişiyle bu teknoloji etrafında
inşa edilmeye başlanmıştır. Tanrıça İnanna’nın Tanrı Enki’yle giriştiği
çatışmanın en temel konusu, kendisinden çaldığı (kadın etrafında
örgütlenen neolitik teknoloji) Me’ler (teknik buluş anlamına geliyor)
konusundadır. Burada uygarlıkla birlikte gelişen erkek üstünlüğüyle
teknolojiye hâkimiyet arasındaki ilişki vurgulanmaktadır. Bu örnek bile
Sümer mitolojisinin öğretici değerinin ne kadar yüksek olduğunu
yansıtmaktadır. Zaten dönemin dili mitoloji yüklüdür. Günümüz dili gibi
kullanılacak değildir.
Ege’nin her iki kıyısında
yükselen Grek-İon uygarlığı (M.Ö. 600–300), şüphesiz tarihsel zincirde
önemli bir halkadır. Toplumsal gelişmede büyük bir hamledir. Hem
zihniyet hem teknik-pratik alanda büyük katkıların sahibidir. Deniz
taşımacılığında Fenikelilerden aldığı mirası çok geliştirmiştir. Avrupa
kıyılarında yaygın koloni teşkiline gitmiştir. Yazı tekniğini yine
Fenike mirası üzerinden geliştirip, günümüz alfabesinde önemli pay
sahibidir. Dönemin bilinen tüm bilimlerinde devrimci gelişmeler
sağlamıştır. Felsefede tam bir devrim yaşanmıştır. Sümer tanrılar
dönemine Olympos tanrılarıyla son noktayı koymuştur. Homeros’la Gılgameş
Destanı geleneğini doruğa taşımıştır. Tiyatro, mimari ve müzikte benzer
devrimsel gelişmeler sağlanmıştır. Görkemli kentler inşa edilmiştir.
Tapınak, saray, tiyatro, stadyum, meclis bina tekniğinde yol açtığı
değişiklikler klasik değerini halen korumaktadır. Üretim-ticaret hamlesi
küçümsenemez. Endüstriyel gelişmeler de önemlidir. Politik alanda
demokrasinin tarihe mal olan örneklerini sunmuştur. Demokrasinin,
uygarlık çerçevesinde de olsa, diğer yönetim biçimlerinden üstünlüğünü
kanıtlamıştır.
Fakat tüm bu belirlemeler
Grek-İon uygarlık aşamasının Sümerler ile başlayan merkezi uygarlık
sisteminin bir halkası olduğu gerçeğini değiştirmez. Aksine teyit eder.
Konumuz açısından Grek
uygarlığının toplumsal sorunu çözmedeki rolü, daha doğrusu sorunun
gelişimindeki payı değerlendirildiğinde, öteki uygarlıklardan köklü bir
farkının olmadığı rahatlıkla belirtilebilir. Başta Atina demokrasisi
olmak üzere, sağladığı tüm gelişmeler, merkezi uygarlığın sorunlarını
çözmek şurada kalsın, daha da ağırlaştırdığını göstermektedir. Bunları
sıralarsak:
Kadın tutsaklığı alabildiğine
derinleştirilmiştir. Kadın sadece evde çocuk yapmak ve erkeğe en ağır
köle olarak hizmet etmekle yükümlü kılınmamıştır; politikaya, spora,
bilime, yönetime katılımı yasaktır. Ağır üretim işlerinin hepsine
koşturulmuştur. Eflatun kadınla yaşamanın erkeğin soyluluğunu
zedeleyeceği görüşündedir. Homoseks bu nedenle de yaygınlaşmıştır. Kadın
dışında da kölelik çığ gibi büyümüştür. İlk defa büyük sayıda işsiz
köleler yığını ortaya çıkmıştır. Paralı askerlik kurumu icat edilmiştir.
Her tarafa sadece mallar değil, köleler de ihraç edilmiştir. Buna
karşılık en asalak bir efendiler sınıfı türetilmiştir. Aristokrasi
kavramı kazanılmıştır. Sosyal alan parazit sosyal unsurlarla dolmuştur.
Burjuva sınıfına en yakın kesimler Grek uygarlığının ürünüdür. Kısacası
sosyal alandaki sorunlara daha yenileri eklendiği gibi, eski sorunlar
ağırlaşarak sürdürülmüştür.
Kentsel gelişmede görkem
yakalanmış, kent organik bir yapım kazanmıştır. Ama bu gelişmeler
toplumsal sorunun ağırlaştırılması pahasına sağlanmıştır. Ziggurat ve
piramit yapısı adeta parçalara ayrılarak devasa boyutlarda tekrarlanmış
gibidirler. Nasıl ki birinci kent aşaması bizzat tapınak yapısından ve
eklentilerinden oluşmuşsa, ikinci aşama iç kale ve eteklerindeki birinci
ve ikinci surlarla temsil ediliyorsa, üçüncü aşamada bu ayrımlar
kaldırılarak ve yeni eklentiler kazanarak mekân zenginliği ve görkemi
yakalanmıştır. Tekelin büyümesine paralel bir gelişme söz konusudur.
Bununla sorunlar çözülmüyor, daha da büyütülüyor. Köleler ordusu
eskisini katbekat aşmıştır. Bir de işsiz köleler oluşmuştur. İnsanlar
ilk defa kendini en gereksiz konumda bulmuşlardır. Toplumsal sorunun
bundan daha ağırı olamaz. İşsiz üreten sistem en gaddar sistemdir.
İktidar ve devlet
aygıtlarında benzer büyümeler gözlemlenebilir. İktidar üst katlardan
aşağı katlara doğru işgalini büyütmüştür. Devletin politikayı boğarak
topluma hükmetmesi artış kaydetmiştir. Devlet bürokrasisi oluşmuştur.
Askeri sınıf ayrıcalığını pekiştirmiştir. Genel olarak toplumsal bünyede
kadınlar, çocuklar ve gençler, köle, köylü ve zanaatçılar üzerindeki
iktidar otoritesinde artış görülmüştür. Atina demokrasisinin en hazin
yanı, devlet karşısında politikanın tükenişini bütün çıplaklığıyla
ortaya sermiş olmasıdır. Toplumsal demokratik gelenek Atina örneğinde
aristokratlar eliyle adeta son nefesini vermiş gibidir. Atina
demokrasisinden çıkaracağımız en önemli ders bu olsa gerekir.
Roma uygarlık tekeli (M.Ö.
750-M.S. 500) Grek-İon geleneğinin devamı ve iç bütünlüğü
çerçevesindedir. Bir yarımadadan diğerine sanki nakledilmiş örnekler
gibidir. Söylenecek en önemli husus, Grekler bu uygarlığın çocukluk ve
gençlik dönemiyse, Roma’nın olgunluk ve yaşlılık dönemi olduğudur.
Doğu’dan aldıklarını ilk defa Doğu’ya karşı üstünlük sağlayacak tarzda
özümseme ve sentezlemesini bilmişlerdir. Avrupa’nın bir kısmını acımasız
işgal ve kolonileştirme pahasına uygarlığa katma Roma’nın başarısıdır.
Bunun dışında Roma her bakımdan Grek ölçütlerinin aşırı büyümüş halidir.
Kent, sınıf ve iktidar bakımından devasa boyutlar kazanmıştır.
Krallıktan aristokratik cumhuriyete, oradan tarihin en güçlü ve geniş
imparatorluğuna erişilmiştir. Roma tarzı yaşam her tarafta moda
olmuştur. Aristokrasisi, günümüz modernitesi (burjuvazisi) gibi,
çağdaşlığın belirleyici gücüdür. Asalak aristokratlık ve lümpen
proleterlik Roma’nın azgınlaşan sorunlarının simgesidir.
Roma dönemi, denilebilir ki,
toplumsal sorunun zirvesidir. Bunda şaşılacak bir yan yoktur. Merkezi
uygarlığın kümülâtif büyüyen tekeliyle, onun yol açtığı bünyesel sorunun
büyümesi arasındaki bağ direkttir. Bunun en açık işareti, barbar
kabileler ve yoksullar partisi olarak Hıristiyanlık Partisinin Roma’nın
korkunç cezalandırmalarına (çarmıha gerilme, aslanlara parçalatılma,
Kartaca misali yerle bir edilme vb.) rağmen sel gibi Roma üzerine
akmaları, sorunların adeta birer fiziki güç gibi (özünde özgürlük
ruhunun patlamasıdırlar) patlaması anlamına gelmektedir. Asıl barbarın
Roma olduğunu belirterek, yıkılışının hem içten hem de dıştan büyüttüğü
devasa toplumsal sorundan kaynaklandığı açıktır. Roma’nın şahsında
sadece Roma kenti, iktidarı ve aristokrasisi yıkılmamıştır. Uruk
kentinin öyküsüyle başlayan uygarlık serüveninin merkez-çevre,
rekabet-hegemonya, yükselme-alçalma karakteristik yapısıyla Dünya
Sisteminin yıkılmasıdır. Sistemin toplum karşıtlığının Roma’nın şahsında
ve suretinde yol açtığı sorunlar ve karşıt iç-dış direnmelerle en barbar
dönemlerinden birini kapatmasıdır.
b- Toplumsal sorunda ikinci büyük aşama, Roma’nın yıkılışından
Amsterdam’ın yükselişine kadar süren zaman aralığına oturtulabilir:
Yaklaşık M.S. 500–1500 dönemi. Belirgin özelliği, sorun çözüm mesajları
olarak ortaya çıkan İbrahimî dinlerin döneme damgasını vurmasıdır.
İbrahimî dinlerin çözüm olayım derken toplumsal soruna daha çok yol
açmaları, üzerlerinde önemle durmayı gerektirir.
İbrahimî dinlerin toplumsal
mesajını çözümlemeye yoğunlaşırken, bu mesaj bende merkezi uygarlık
sisteminin maddi sorunlu yapısının manevi sorunlu yapılışa dönüşmesi
olarak anlam kazanır. Diğer bir deyişle, maddi kültür sorunlarının
manevi kültür sorunu halinde yankı bulmasıdır. Hz. İbrahim’in Urfa’daki
Babil temsilcisi Nemrut’un (şehir yöneticisi) zulmünden, yani yol açtığı
ağır sorunlardan dolayı kaçtığı ya da hicret ettiği Kutsal Kitaplarda
açıkça belirtilir. Hatta yakılma tehlikesini nasıl atlattığı ilahi
mucizeler gibi anlatılır. Neden olarak, yeni tanrı arayışında olduğu da
temel bir gösterge olarak sunulur. Tanrı arayışı yeni yönetim arayışı
olarak da tercüme edilebilir. Anlatı, dönemin ağır sorunsal yapısının
birçok özelliğini daha sunar. Tarih yaklaşık M.Ö. 1700’ler olarak tahmin
edilmektedir. İbrahim Mezopotamya kökenli uygarlıktan Mısır kökenli
uygarlığa hicret ediyor. Demek ki, ikisi arasında yol açılmış
bulunmaktadır. Belki de kendine yeni sığınak ve müttefik aramaktadır.
Kenan (bugünkü Filistin, İsrail) ellerindeki yaşamı bu tezi
doğrulamaktadır. Küçük bir kabileden aile olarak ayrılıyor. Kenan’da
yeni bir kabile haline geliyor.
Torunu Yusuf, Mısır’a köle
olarak satılıyor. Yetenekleri onu firavun sarayında vezir katına
yükseltiyor. Bunda saray kadınlarının rolü önemlidir. İbraniler
tarihinde kadın hep önemli rol oynar. Mısır’da da bir İbrani kabile
oluşur. Fakat yarı-köle konumundadırlar. Bundan çok rahatsızdırlar.
Nemrut’un yerini adeta firavun almıştır. Ondan da kurtulmak
istemektedirler. Bu sefer hicretin önderliğini Musa yapacaktır. Tarih
yaklaşık M.Ö. 1300 civarıdır. Çıkış mucizelerle yüklü olarak Kutsal
Kitapta geçer. İbrahim’in çıkışına benzer. Dönüş tekrar Kenan
ellerinedir. Mısır’a göre, Kenan ‘vaat edilmiş cennet’ gibidir. Sina
Dağı’nda aradıkları Tanrı, daha net ve kesin On Emir ile kabileye
seslenir. On Emir aslında kabilenin uzun deneyimden sonra kazandığı
örgütlenme ilkeleri ve siyasi programıdır. Kabilenin Nemrut ve Firavun
dinlerini kesin terk edip, kendi etnik dinini (dünya görüşü ve
programını) kurması söz konusudur. Kutsal Kitap sonraki süreçleri
tanrısal sesle uzun uzun anlatır. Karşımızda artık Sümer ve Mısır’da
olduğu gibi mitolojik öyküler değil, kesin doğru olan (Ortodoks) dinsel
kurallar vardır.
Dinler tarihinde bu durum
büyük devrim demektir. Dönemin büyük düşünce devrimi anlamına geliyor.
Araştırmalar İbrani geleneğinin Ortadoğu’nun en gelişkin hafıza
kaynaklarından biri olduğunu göstermektedir. Benim şahsi kanaatim,
İbranilerin öz olarak, Sümer ve Mısır mitolojisini ‘din’ biçiminde
söylem’e (retorik) dönüştürdükleri temelindedir. Tarihi süreç boyunca bu
söyleme Zerdüşt, Babil (özellikle M.Ö. 596 sürgünü döneminde), Fenike,
Hurri ve Grek kaynaklarından da ekleme yaparak, Kitabı Mukaddes’i
sürekli geliştirmişlerdir. Unutmamak gerekir ki, Kitabı Mukaddes’in ilk
derlemesi M.Ö. 700–600 dönemindedir. Daha önce hiçbir yazılı kaynak
yoktur.
Şu hususu önemle
belirtmeliyim: Tarih boyunca Yahudiler sadece SERMAYE ve PARA
biriktirmezler. En yamanından İDEOLOJİ ve BİLİM-BİLGİ de biriktirirler.
Sayısal güçsüzlüklerini bu iki stratejik birikimle dünya çapında güce
dönüştürürler. Yahudi etnisitesi (önce kabile, günümüzde ulus) yalnız
günümüzde değil, tarih boyunca bu iki birikim sayesinde hep iktidarın
kıyısında ve stratejik mevkilerinde gayet üstün bir yaşam seviyesine
tutunmayı başarmıştır. Fakat başlarına gelen felaketler ve korkunç
sorunlar da bu gerçekliklerle yakından bağlantılıdır. Şüphesiz sermaye
ve bilginin güç-iktidar ve iktidarın da sermaye ve bilgi tekeli olduğunu
sürekli tarih ve günceli okumada metot edinirsek, toplumsal sorun çok
daha açık ve gerçekçi anlaşılabilecektir. Devasa tarihsel-toplum
sorunlarının çözümünde İbrahimî dinlerin ne denli çözümleyici
olduklarını daha çok Demokratik Uygarlık kısmında inceleyeceğimiz için,
burada kısaca nasıl daha da karmaşık tarihsel-toplumsal sorunlara yol
açtıklarını irdeliyorum.
Ahdi Atik (Kutsal Kitabın
diğer adı), Musa sonrasını önderler, rahipler (Levililer),
peygamber-hükümdarlar, peygamberler, yazarlar biçiminde sıralayıp gider.
Sonrasına da aydın, bilgin bölümlerini eklemek (buna benzer adlarla)
mümkündür. Öyle anlaşılıyor ki, Sümer ve Mısır mitolojik kaynaklı (rahip
icatları) bilgeliklerin tümüne peygamber denilmektedir. Ahdi Atik böyle
yorumlamaktadır. Peygamberlerin temel görevi, uygarlık tekelinin
oluşturduğu misli görülmemiş toplumsal soruna çözüm olmaktır.
Artık-ürün-sermaye birikiminin köleleştirme temelinde zorla çalıştırma
ve askeri yolla sağlandığı sürekli göz önünde tutulursa, sorunların da
devasa birikimi daha iyi anlaşılacaktır. Peygamberlik, bu gerçekliğin
ağır sorun yaşayan toplum kesimlerinde yankı bulmasıdır. Kurumsal
niteliğini böyle kavramak, tarih okumalarımızı daha anlaşılır
kılacaktır.
Musa’nın ideolojik ve siyasi
programının ölümünden yaklaşık üç yüz yıl sonra M.Ö. 1000’ler civarında
SAUL-DAVUT-SÜLEYMAN peygamberlerin hükümdarlığında mini bir devlet
doğurduğunu görmekteyiz. Onca mücadeleden sonra yaşadıkları ağır
toplumsal soruna buldukları çözüm, kendilerine ait bir iktidar-devlet
aracına kavuşmaktan ibarettir. Bu devletin Atina kadar demokratik
olmadığı çok açıktır. Yine uzun süre bağrında yaşadıkları Mısır ve
Babil-Asur devlet geleneğine göre çok zayıf ve çözümsüz olduğu da
açıktır. O halde İbrahimî gelenekte neden devlet üzerinde çok durulur?
Çünkü peygamber icadıdır da ondan. Mensuplarına ‘vaat edilmiş cennet
olarak toprakları’ bahşetmektedir.
İlk Yahudi devletinin çok
kısa süre sonra benzer iktidar kavgaları ve işgaller sonrası (Davut ve
Süleyman’ın oğulları ve torunlarının kavgaları, Asur’un tehditleri,
işgali) çöktüğü bilinmektedir. Üç bin yıl sonra aynı yerde kurulan
İsrail’e oldukça benzemektedir. Fakat yine de bu peygamber inşasını
önemsemek gerekir. Etkisi tarih boyunca merkezi uygarlık iktidarları
üzerinde hiçbir zaman eksik olmamıştır. Özellikle ideolojik ve parasal
sermaye yoluyla çok etkili olunmuştur.
Hz. İsa geleneği, ikinci
önemli İbrahimî din olur. Roma’nın işgal yıkımlarının yol açtığı
sorunlar yumağına bir mesaj sunumudur. İsa’nın diğer adı (Kurtarıcı)
Mesih’tir. Miladı, tarihi kendinden başlatan bu akımın Roma’nın lümpen
proleter ve yoksul kesimlerinin ilk ekümenik (evrensel) partisi olarak
nitelendirilmesi yerindedir. Musa Hareketinin militan karakterinden
uzaktır. İbrani kabilesinin alt kesiminden çıkış yaptığı belirtilebilir.
Kabile örgütlenmesinin çözüm yeteneğini iyice yitirdiği, sınıflaşma,
şehirleşme ve iktidarlaşmanın komünal değerleri iyice aşındırdığı
koşulların (objektif ortam) ürünüdür. Evrensel ve sınıfsal niteliğini bu
koşullardan alıyor. Doğu Akdeniz’de o dönemde benzer kabile ve kavimsel
çözülmeler hızlanmaktadır. Grek, Asur-Babil ve en son Roma koloni
hareketleri yığınla kabilesiz, işsiz ve yoksul kitleyi açıkta
bırakmaktadır. Sahip ve kurtarıcı arayışları yoğundur. Açık ki, İsa
Hareketi bu arayışların kolektif ifadesidir. Zaten kendisine ‘Mesaj’
demektedir. Ahdi-Atik, Ahdi-Cedid (İncil) olarak yenilenmektedir.
Dönemin uygarlık dil ve kültürü Asur-Aramice, Babil-Keldanice,
Grek-Helence ve Yahudi-İbranicedir. Roma-Latince yeni oluşmaktadır.
İsa’nın dilinin Aramice olduğu söylenmektedir. Helence, Helenistik
dönemde bölgede iyice yaygınlaşmıştır. Aramice bin yıldır bölgenin
ticaret ve kültür dilidir. Helence de bu özellikleri daha sonra
kazanmaktadır. İbranice ise, anlaşılıyor ki, kutsal metin dilidir.
Latince çok daha yeni yönetim dili olarak yer bulmaktadır.
Arapçanın henüz izlerine
rastlanmamaktadır. Çöl kabilelerinde gelişkin olduğu, Arabistan
Yarımadasındaki kentleşmeyle birlikte uygarlık diline dönüşmeye
başladığı gözlemlenmektedir. Bölgeyi istilası İslam Devrimi ile
olacaktır. Farisi lehçelerin izlerine rastlanmakla birlikte, gelişkin
yapılarını Zagros-Toros dağ sistemlerinde ve Pers-Sasani uygarlık
merkezinde yaşamaktadırlar. Ayrıca başta Sümerce ve Mısır-Kıptice olmak
üzere, merkezi uygarlığın etkisiyle çözülen ve ortadan kalkan çok sayıda
dil ve kültür söz konusudur. Ermenice de giderek bölgeye nüfuz
etmektedir.
Bölgede Doğu ve Batı kaynaklı
olarak kendilerini daha çok ifade edecek iki hegemonik iktidar çekişmesi
bütün hızıyla hüküm sürmektedir: İtalya-Roma merkezli imparatorluk,
İran-Kafkas merkezli Sasani İmparatorluğu. Üç bin yıllık Mezopotamya
merkezli uygarlık ilk defa bölge dışına kaymış ve iki büyük hegemonik
uygarlık arasında paylaşılmış olarak mirasını sürdürmektedir.
Aralarındaki savaşlar özünde Mezopotamya uygarlık mirası üzerindedir ve
çok şiddetlidir. Belki de tarihin sürekli ve en yoğun hegemonya
mücadelesi bu dönemde yaşanmıştır. İskender ve sonrası, bu kavganın ilk
raundu olarak yorumlanabilir. Uygarlık merkezinin Batı’ya kaymasına
henüz çok zaman vardır. Ama yine de ilk adımların atıldığı açıktır.
Roma İmparatorluğu’nda Grek
felsefesinin, Pers-Sasani İmparatorluğu’nda ise Zerdüşt öğretisinin
(daha seküler-ahlaki) her iki uygarlık tekelinden kaynaklanan sorunlara
çözüm olamadıkları gözlemlenmektedir. Savaş gerçeği aslında çözümsüzlüğü
vurgulamaktadır. Sınırlı kalan artı-değer olanakları, sayı ve nitelikçe
büyüyen ve çoğalan tekeller arasında savaşı en gözde birikim yöntemi
haline getirmektedir. Uygarlık tarihinde savaşlar bir nevi sermaye ve
iktidar birikim araçlarıdır. Yani efsaneleşen kahramanlık öyküleriyle
alakaları yoktur. Bu, işin propaganda yanıdır. En anlamlı tarifiyle,
günümüzdekiler de dahil, savaşların son tahlilde sermayenin ve iktidarın
el değiştirme araçları oldukları açıktır. Dolayısıyla en temel üretim
gücü ve ilişkilerinin merkezinde rol oynadıklarını tarih okurken sürekli
göz önünde bulundurmak gerekir. Tabii savunma savaşları ise, ellerindeki
toprağı, diğer üretim güç ve ilişkilerini, özgürlüğü, özcesi toplumun
kimliğini, bunun için ahlaki ve politik yapısını, varsa demokrasisini
korumayı amaçlar. Meşruiyetini bu gerçeklikten alır.
Tekel savaşlarının uygarlık
tarihinde bir motor görevini gördüklerinden sıkça bahsedilir. Bu, daha
yetkin teknolojik ve örgütsel-eylemsel yeniliklere yol açmaları
açısından doğrudur. Fakat öz itibariyle en toplum dışı, hatta doğa dışı,
vahşetten öte fenomenler olduklarını bilmek gerekir. Yine de bir
tekelleşme aracı oldukları için toplum kaynaklıdırlar. Ama toplumu
toplum olmaktan çıkarmak için bu kaynakları tüketirler.
Hz. İsa’ya mal edilen “Bir
yanağına vururlarsa, diğer yanağını çevir” deyimi, şüphesiz dönemin
büyük barış arayışını ifade etmektedir. Savaş ne kadar üretim kaybıysa,
barışın da o kadar üretim anlamına geldiği fark edilmektedir. Dönemin
büyük işsizlik ve yoksulluğunun bitmek bilmez savaşlardan kaynaklandığı
bilinerek, barış İsevi Harekete derinden damgasını vurmaktadır. Hareket
üç yüz yıl bu niteliklerini koruyacaktır. Roma ve hatta Sasanilerin
ayaklarının değdiği her yere sızacaktır. Çin’e, Hint’e kadar
yansıyacaktır. Bu dönemde benzer karakterde, ama daha çok Sasani
merkezli Manist Hareketi de önemle anmak gerekir. Bizzat Hz. Mani
“Roma’ya kadar gider, Sasanilerle barışı sağlarım” der.
İsevilik-Zerdüştilik karması ve daha derin nitelikler arz eden öğretisi
zalim Sasani hükümdarlarınca ezilmeseydi, belki de yeni bir Ortadoğu
Rönesans’ına yol açabilirdi.
Konstantinopolis’in
(İstanbul) inşasında resmi din payesine yükseltilen Hıristiyanlık
(genelleşen bu adın bir mezhebi demek daha doğru olur), bu tarihten
(M.S. 325) sonra hızla tüm Doğu ve Batı Roma’nın resmi ideolojisi haline
gelir. Hıristiyanlık tarihi konumuz değildir. Konumuzla ilgili yanı,
toplumsal sorun ve iktidar tekelleriyle ilişkisidir. Açık ki, Musevi
Hareketin orijinali nasıl devletle sonuçlanmışsa, ikinci versiyonu İsevi
Hareketin de en azından çoğunluk akımı iktidar-devletle sonuçlanmıştır.
Sadece Bizans’ın resmi ideolojisi değildir; bizzat Roma’da M.S.
1000’lerde güçlü bir devlettir. Daha da fazlası, binlerce toplum
kaynaklı ve çok daha geniş ve güçlü iktidar aygıtları toplamıdır. Devlet
belki de en sembolik ve resmi ifadesi olmaktadır.
Hıristiyanlığın iç
çekişmeleri, Katolik-Ortodoks çatışmaları, diğer ünlü mezhepleşmeleri
konumuz açısından ancak çok sorunlu olduklarına ilişkin olarak anlam
ifade ederler. Barış dini olmayı amaçlarken insanları ateşte yakacak
kadar savaşçı kesilmesi ne denli merkezi uygarlığın damgasını taşıdığını
kanıtlamaktadır. Hatta belki mitolojik kökenli savaş ideolojilerinden
daha fazla savaşlara yol açması nasıl izah edilebilir? Doğu’da İslam ile
Haçlı Savaşları, Avrupa’da önce kabile dinlerine ve cadılara karşı
savaşları, sonra kendi içinde müthiş mezhep savaşları, Amerika, Afrika,
Avustralya ve Doğu Asya’da sömürge savaşlarındaki rolüyle Hıristiyanlık
tam amacı dışına çıkmış bulunmaktan kendini alıkoyamamıştır. İlk
Hıristiyanlaşan kavimler olan Asuriler, Ermeniler, Keldaniler ve Anadolu
Helenleri ise yaşadıkları ağır toplumsal sorunlarına çare olarak
sarıldıkları dinin merkezi uygarlıkla bağlantısının kurbanı olmuşlardır.
Bir nevi milliyetçilik olarak yorumladıkları Hıristiyanlık, kendilerini
hızla diğer kavim iktidar tekelleriyle karşı karşıya getirmiştir. Batı
Hıristiyanlığı iktidarlaşıp başarı kazanırken (ama özündeki mesajı
yitirme pahasına), Doğu ve Anadolu Hıristiyanlığı hem de birinci
(Musevi) ve üçüncü versiyon (İslam) maskesi altında yine bir nevi
milliyetçilikler (Arap, Türk, Kürt) tarafından büyük bir tasfiyeyi
yaşamışlardır. Burada toplumsal sorunun nasıl büyütüldüğüne dair çarpıcı
örneklerle karşı karşıyayız.
Bir kez daha tezimi
tekrarlamalıyım: İbrahimî gelenek, bu arada Hıristiyanlık, merkezi
uygarlığın maddi kültürünü yansıtan manevi kültürünü temsil etmeyi ifade
ederler. Daha doğrusu, görünüşte bu maddi kültürün, tekelin yol açtığı
ağır toplumsal sorunu çözmeyi amaçlarlar: Tıpkı reel sosyalizmin
(bilimsel sosyalizm) kapitalizm kaynaklı sorunu çözmeye talip olması
gibi. Fakat kullandıkları bilim ve yaşam kalıpları ilgili çağ-modernite
kalıplarını pek aşamadığından, sonuçta merkezi uygarlığın yeni bir
versiyonu, ya bir hegemon ya da bağımlı zayıf bir gücü haline gelmekten
kurtulamazlar. Davalarında radikal ve sonuna kadar dürüst kalmakta ısrar
edenler ise, önemli bir miras bıraksalar da, tasfiye olmaktan
kurtulamazlar. Bu nedenle ben İbrahimî geleneği hep çağımızın sosyal
demokrasi hareketine benzetirim. Kapitalist uygarlığın yol açtığı ağır
sorunlara sosyal demokrasi nasıl bir pansuman reçetesi olmaktan öteye
gitmemişse, İbrahimî dinlerin daha evrensel ve uzun tarihsel süreçteki
rolleri de merkezi uygarlığın çok acı veren, aç ve işsiz bırakan
sorunlarına çözüm olarak bazı reform çabalarından öteye gidememiştir.
Sonuçta kendileri de sorun olmaktan kurtulamamışlardır. Bir
ideolojik-siyasi program olarak İbrahimî geleneğin çizgisini çok iyi
çözümlemek gerekiyor. Tüm kapitalist dünya sistemini anlamak açısından
bu çaba önem taşır. Hem I. Wallerstein’ın Dünya-Sistemini beş bin yıllık
merkezi uygarlık sistemine bağlamak, hem de reel sosyalizmin içten
çözülüşünü anlamak açısından bu çözüm çabaları büyük değer taşır.
İbrahimî geleneğin din olarak
üçüncü önemli versiyonu olan İslam’ı çözümlediğimizde, bünyesindeki öz
daha iyi anlaşılır. İdeolojik-siyasi çizgi olarak İslamiyet daha
yetkindir. Ben Hz. Muhammed üzerinde yoğunlaştığımda, kendisini hep ilk
büyük tanrısal kavramları inşa eden Sümer rahiplerinin son nesil en
büyük temsilcisi olarak yorumlamaya çalışırım. Sümer rahipleri dönemin
en gelişkin mitolojik kavramlarından tanrı inşa ederken, arkalarında o
dönemin en gelişkin dinsel-mitolojik gelenekleri vardır. Hz.
Muhammed’in, dönem ve mekânındaki dinsel ve mitolojik, hatta felsefi ve
bilimsel bilgileri sınırlı da olsa özümsediğini iyi bilmek gerekir.
Kabile sistemleri kadar, yanı başındaki iki küresel hegemonya olan
Bizans ve Sasani İmparatorluklarının yansımalarından uygarlığı da
tanımaktadır. Toplumun her iki sistemden kaynaklanan ağır sorunlar
yaşadığını teşhis etmiştir. Arap kabileciliğinin toplum üzerindeki
çürütücü etkisi kadar, Bizans ve Sasani iktidar tekellerinin baskıcı ve
sömürücü yapısının toplumu dağıtıcı, geliştirmeyen etkisini yakinen
yaşamıştır. Her iki sistemden radikal bir kopuşa yönelmesi anlaşılırdır.
Kendisi de İsa gibi aşağı tabakalara daha yakındır. Köleler ve kadınları
kendine yakın saymaktan çekinmemektedir. Yanı başındaki Musevi ve
Süryani topluluklarından etkilenmekle birlikte, yaşadığı toplumun
sorunlarına çözüm getirmediklerine tanıktır. Pagan dinleri (Mekke’deki
putlar) ise, devrini çoktan tamamlamış çağdışı gelenekler olarak
değerlendirmektedir. Fakat İbrahimî gelenekteki ‘son peygamber’ mesajı
oldukça dikkatini çekmiştir. Bu durumda yapabileceğinin azamisini
yaparak, gelenekteki üçüncü büyük reforma (devrim de denilebilir)
cesaret etmiştir.
Marks ve Engels’in
ütopyacılara karşı tavrıyla Muhammed’in Musevi ve İsevilere, hatta
Sabîlere (başka tek tanrılı bir grup) karşı tavrı benzerdir. Onlar
hakiki sosyalizmi ütopik sosyalizmden ayıklarken, Muhammed’in kendisi
zamanaşımına uğramış İbrahimî gelenekleri güncelleştirerek
hakikatleştirmiştir. Diğer bir deyişle, kendi daha gerçekçi dinsel
yorumunu yapmıştır. Kuran ve hadisler eldedir. İdeolojik ve siyasi bir
program kadar, yeni bir ahlakı da yoğunca vaaz ederler. Ekonomik ilkeler
de vardır. Hatta savaş yasaları bile yeniden düzenlenmiştir. Bilimle
ilgili bölümde peygamber tarzı diyebileceğimiz bu yöntemi daha geniş
çözümleyeceğim. Şimdilik iyi bir gelenek olduğunu belirtmekle yetineyim.
İslam’ın Hıristiyanlık’tan ve
Museviliğin orijinal görüşlerinden daha gelişkin olarak uygarlıkçı
olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çıkışının daha ilk on yıllarında tüm
eski Ortadoğu uygarlıklarının mirasçısı olmayı başarmıştır. İslam M.S.
650’lerde bölgenin en güçlü hegemonik iktidar sistemini kurabilmiştir.
Öyküsünü anlatmak konumuz gereği olmadığından, daha çok bölgenin, hatta
dünyanın (Çünkü kendisini tüm yeryüzüne muştulamaktadır) toplumsal
sorunları açısından irdelemeyi sürdüreceğiz.
Hz. Muhammed’deki Allah
kavramının toplumun en üst düzeyde bir soyutlaması, kimliksel ifadesi
olduğundan eminiz. Bence bu konuda İslam teolojisi çok tembeldir ve Hz.
Muhammed’e layık olmayı başaramamıştır. Hıristiyanlığa ilişkin
teolojinin zenginliği ve evrimi karşısında İslam’da adeta
dondurulmuştur. Daha ileride bu konuyu da işleyeceğimi belirterek
açmayacağım. Hz. Muhammed’in Allah üzerinde bu kadar yoğun ve
kutsallıkla yüklü durmasının anlaşılması önemini korumaktadır. Bana
göre, Hz. Muhammed Allah’ın varlığına ilişkin bir teorik tartışmadan
ziyade, O’nun toplum özüyle uğraşmıştır. Burada çok büyük çaba
harcamıştır. Ayetler indiğinde kan ter içinde kalması, bayılması bu
çabalardan sayılmalıdır. Ciddiye almayı becermeliyiz. Allah’a ilişkin 99
sıfat nitelemesi, en gelişkin toplumsal ütopyadan daha kapsamlı bir
toplumsal ütopya ve programdır. Hem de oldukça gerçekçi ve sorumluca
bağlı kalınarak. Talihsizlik, Hz. Muhammed sonrasının cahilliği kadar,
iktidar şehvetliliğine hızla kapılanılmasıdır.
İslam, devrim olarak, belki
de bu açıdan en çok ihanete uğramış devrimlerin başında gelmektedir. Hz.
Muhammed’in ufku, programı ve yaşam tarzının, halifeler de dahil,
kendisinden sonrakiler tarafından uygulanmasını bir yana bırakalım,
anlaşılması bile başarılamamış ve uygulamada büyük ihanetlere
uğramıştır. Hz. Ali’nin çabaları başarılı olamadığından, ne denli
anlaşılır bir uygulama olacağı hakkında öngörüde bulunamayız. Sünnilik
başta olmak üzere, tüm mezheplerin yorum çabaları ve uygulamaları
Muhammedî olmaktan uzaktır. Emevilerle başlayan saltanat (iktidar)
geleneklerinin ise, en kaba deyimiyle eskilerinden daha beter iktidar
tekelleri olmaktan öteye hiçbir değerleri yoktur. Radikal İslamcılığın
bir iktidar hastalığı olduğuna eminim. İslam’ı canlandırmak şurada
kalsın, hiç hak etmediği kadar batırmaktadır. Ancak provokatif İslam
demek yaraşır bu cehil İslamcılara. İslam’dan bir mesaj alınacaksa,
ancak başka ad ve biçim altında anlamlı olabilir. Bu hususu da sonraya
bırakıyorum.
İslam adı altındaki gerçek
iktidar tekelini önemsiyorum. Ama İslam olarak değil; çünkü bu iktidar
tekelinde İslam diye bir şey yoktur. Ortada Asur, Pers, Roma, Bizans
çizgisinde yürüyen iktidarlardan, devlet simgelerinden başka bir şey
bulunmamaktadır. İktidar olarak İslam ile ilgili bunu belirtiyorum.
Elbette manevi kültür öğesi olarak etkili olduğu hususlar vardır. Bu
anlamda önemle bir hususu belirtmeliyim ki, ideolojiyle bağlantılı
toplum adlandırmalarını doğru bulmuyorum. Örneğin Hıristiyan Toplumu,
İslam Toplumu, Hindu Toplumu gibi adlandırmalar, toplumu dine
indirgemeci kıldıkları için birçok yetersizliğe ve yanlışlığa yol
açarlar. Bu kavramlar toplum doğasının anlaşılmasını perdeler. Aynı
hususlar kapitalist ve sosyalist toplum kavramları için de geçerlidir.
İleride bu konuyu açmayı da yararlı buluyorum. En doğru adlandırmayı
Demokratik Uygarlık Toplumu ve Tekelci Uygarlık Toplumu olarak
belirlemek, toplumsal bütünü görünür kılmasından ötürü daha anlamlı
olabilir.
M.S. 5.–15. yüzyılları
arasında ezici olarak İslami iktidarların hüküm sürdüğü Ortadoğu,
merkezi uygarlık sistemlerinin hegemonik üstünlüğüne sahiptir. Bizans ve
Sasanilerin devrettiği iktidar mirası üzerinde İslami iktidarlar daha da
genişlemiş ve derinleşmişlerdir. Toplum, iktidarları daha yoğun yaşamak
durumunda kalmıştır. İktidarların kapsadığı kavim, hanedan ve devlet
sayısı da artış kaydetmiştir. Bağlantılı olarak iktidar savaşlarının
hızında azalma olmamış, artış sürmüştür. Asıl ağırlık askeri tekelde
olmuştur. Ticaret tekelinde de gelişmeler sağlanmıştır. İslam, ağırlıklı
olarak bir askeri ve ticari tekel ideolojisidir. Şehirler büyümüştür.
Tarım ve endüstride gelişmeler çok daha sınırlıdır. Sanattaki gelişmeler
de sınırlıdır. Grekleri bile aştığı söylenemez.
İslami iktidar ve devletler
dönemi, Ortadoğu’nun son hegemonik iktidar dönemidir. M.S. 15. yüzyılın
bitimiyle birlikte, merkezi uygarlığın hegemonik merkezi Venedik
üzerinden Batı Avrupa’ya, Amsterdam ve Londra’ya kayacaktır. Ortadoğu
tüm neolitik dönemin (M.Ö. 10000–3000) ve merkezi uygarlığın (M.Ö.
3000-M.S. 1500) dört bin beş yüz yıllık dönemine merkezlik etmiştir. Bu
tarihten sonra uygarlığın yol açtığı devasa sorunların altında
yıpranmış, körelmiş, kendini yenilemekten yorulmuş, adeta toplum
enkazlarına dönmüştür.
Merkezi uygarlık sisteminde
İbrahimî geleneğin rolünü sorunlar bağlamında da değerlendirdiğimizde;
birincisi, iktidarı sınırlandıramadığını, tersine daha da arttırdığını
görürüz. Devlet sayı ve büyüklük bakımından artmıştır. Dolayısıyla
iktidar-devlet tekelinden kaynaklanan sorunlar katmerleşmiştir. Bununla
bağlantılı olarak, savaşlar tekel kurmanın aracı olmaya fazlasıyla devam
etmiştir. Demokrasi ve cumhuriyet kavramlarıyla tanışılmamıştır.
Ağırlıklı olarak geleneksel hanedanlık tipi hükümranlıklar çoğalarak
devam etmiştir.
İkincisi, toplumun devlet ve
iktidar karşısında ağırlığı azalmıştır. Toplumsal ahlak ve politika
alabildiğine daralmıştır. Mezhepler daha çok bu daralmaya tepkidir.
Kadınlar ve gençler üzerindeki erkek egemenliği daha da artarak devam
etmiştir. En eski firavun tipi kölelik aşılmakla birlikte, köleliğin
yeni biçimleriyle (özellikle Afrikalılar ve kuzeydeki Slavlardan
derlenme) birlikte hızından bir şey kaybetmemiştir.
Şehir ve ticarileşme gelişme
kaydetmekle birlikte, eski görkeminin çok gerisinde kalmıştır.
Greko-Romen şehir ve ticari hayatının seviyesine asla ulaşılamamıştır.
Tarım ve endüstriye pek katkıda bulunulmamıştır.
Üçüncü olarak, belki de en
olumsuz etkisi, İbrahimî gelenekteki kabile ve kavim milliyetçiliğinin
baskın çıkmasıyla yaşanan ve jenosit boyutuna varan sorunlardır.
‘Tanrının seçkin kul ve
kavimleri’ deyimi bu milliyetçiliğin kökenidir. Önce İbraniler ‘Tanrının
seçkin kavmi’ sayılmış, sonra Araplar ‘kavmi necip’ unvanını kendilerine
layık görmüşlerdir. Türk boyları İslam’ın cengâverliğinde bir adım daha
ileri gitmişler ve İslamlığı köklü bir kimlik haline getirmişlerdir.
Asurlular İseviliği ilk benimseyen kavim olarak kendilerini kutsamışlar,
ardından Grekler ve Ermeniler ilk kutsal kavimlerden sayılmada geride
durmamışlardır. Hıristiyanlığın Avrupa’ya yayılmasının milliyetçiliğin
gelişimindeki rolü önemlidir. Ekümenlikten (evrensellik) ziyade
milliyetçiliği hızlandırdığı söylenebilir. Rus milliyetçiliği de bir
anlamda Ortodoks Hıristiyanlığın ürünüdür.
Kavmiyetçilik üzerindeki bu
etkisiyle İbrahimî gelenek, özellikle Ortadoğu’nun kadim kavimleri
üzerine sadece sorunlar değil, trajik felaketler yağdırmıştır. En eski
kavimlerden olan Asur, Ermeni, Pontus ve İon Hıristiyanları,
İslamileşmiş Arap, Türk ve Kürt iktidar sahiplerince neredeyse toplumsal
tasfiyenin eşiğine getirilmişlerdir. Yahudiliğin de bundaki rolü
küçümsenemez. Ermeni, Asur, İon, Pontus, Êzidi ve benzer Müslüman
olmayan halklar ve kültürlerinin tasfiyesi genelde Ortadoğu’nun, özelde
de Anadolu’nun kültürel çöle dönmesine yol açmıştır. En eski kültürleri
bağrında taşıyan bu halklardan yoksun kalan bölge büyük bir geriliğe
duçar kalmıştır. Tüm bölge halkları açısından bu trajik bir kayıptır.
Sadece toplumsal sorunu ağırlaştırmakla kalmamış, çözüm güçlerini de
büyük oranda zayıflatmıştır. Birçok sanat ve bilime öncülük eden bu
halklardan ve kültürlerinden yoksun kalmak, bölge toplumunun sanat ve
bilim hafızasının, yeteneğinin kaybı demektir.
Benzer trajediler
Hıristiyanlık etkisi altında Amerika’da Kızılderililer, Aztekler ve
İnkalar, Avustralya yerlileri ve Eskimolar üzerinde de yaşanmıştır. Din
de olsalar, iktidarla şerbetlenmiş, şehevileşmiş rejimlerin yapmayacağı
kötülük, yol açmayacağı sorun ve trajedi yoktur. Tekrar belirtmeliyim
ki, merkezi uygarlığın maddi kültürünün ağır etkisi altındaki İbrahimî
dini geleneğin ufku, programı ve pratik yaşamı, bu uygarlığı aşmaktan
ziyade, biraz daha yumuşatmak ve adil kılmaktan ibarettir. Yani
artı-değerden pay alma reformudur; tekele katılım hakkıdır. Kendileri
bunun için ideoloji sunarak iktidar için meşruiyet alanı sağlarken,
iktidar sahiplerinden de paylarını istemektedirler. Alamayınca direnişe
geçiyorlar, pay alınca da susuyorlardı. Aynı öyküyü Avrupa sosyalizminde
de okuyacağız. Zaten göreceğiz ki, her ikisi de birbirinin devamıdırlar.
Şüphesiz kadim uygarlığın sürdürülmesi ve evrenselleşmesinde büyük
rolleri, dolayısıyla yerleri ve zamanları da olmuştur. Ama bu rol
toplumun kadim sömürü ve baskı sorununu azaltmamış, tersine daha da
arttırmış ve süreklilik kazandırmıştır.
c- Toplumsal sorunda ağırlaşmanın son dönemi yükselen Avrupa
merkezli uygarlığın hegemonik iktidar aşamasıdır. M.S. 1500’lerden
itibaren dünya çapında yükselişe geçen Avrupa uygarlığına ‘kapitalist’
demek yöntem haline getirilmiştir. Ayrıca biricik olduğu, benzeri
bulunmadığı iddia edilmiştir. Birçok benzersizliği (ulus-devlet,
endüstri, bilişim) yaşadığı da önemle belirtilir. Entelektüel hegemonya
nedeniyle Avrupa merkezci sosyal bilimin iddiaları pozitif gerçekler
olarak sunulur. Dini dogmalardan daha kesin gerçekler olarak kabul
edilmesi istenen bu pozitif gerçekler aslında yeni modernitenin
dogmalarıdır.
Şüphesiz Avrupa uygarlığının
merkezi uygarlığın dönüşüm geçirmiş ve farklılığı olan bir yapısı olduğu
inkâr edilemez. Fakat tarih boyunca merkezi uygarlık gelişmiş, birçok
mekân ve zaman tanımıştır. Sürekli aynı biçimler tekrarlanmamıştır.
Farklılaşmaları sürekli olmuştur. Zaten evrensel akış gereğince böyle
gelişmek durumundadır. Benzersizlik iddiası ise aşırıdır. Merkezi
uygarlığa baştan sona damgasını vuran ve karakterini belirleyen temel
özellikleri ise, beş bin yıl boyunca öz itibariyle değişmemiştir. Oran
ve teknikte farklılıklar olabilir. Örgütlenmesi, verimi, ideolojisi,
yönetimi çeşitli biçimler alabilir. Kendini tüm bu farklılıklar ve
biçimler altında sürdüren özelliği ise, ARTIK-DEĞER üzerindeki tekel
hegemonyasıdır. Tekelin içeriği değişebilir, ama kendisi değişmez. Rahip
+ asker + idareci üçlüsü her zaman vardır. Ağırlıkları zaman ve mekâna
göre değişebilir. Ama tekel bu kesimleri sürekli gözetmek durumundadır.
Artık-ürün veya değerlerin elde ediliş yöntemleri de farklı olabilir,
ama kendisi değişmez. Artık-değer, ya tarım ve endüstride verim artışı,
ya ticaret, ya da askeri fetih sayesinde biriktirilir. Bu yollardan
bazıları ağırlık kazanabilir. Yine de birikim bu yöntemlerin toplam
sonucudur.
Tekeli anlamaya büyük özen
göstermeliyiz. O, yalnız sermaye olmadığı gibi, iktidar da değildir.
Sadece ticari, askeri, idari alanda oluşmaz. Tüm bu değer ve alanların
birleşmiş ifadesidir. Aslında tekel, ekonomi bile değildir. Ekonomik
alan üzerinde elindeki zor, teknik ve örgütlenmeler yoluyla gaspı
sağlama gücüdür; şirkettir. Ama alışageldiğimiz ekonomik şirket değil,
son tahlilde sermaye biriktirme ortaklığıdır. Kendini bazen
devletleşmemiş iktidar aygıtı, bazen devlet olarak karşımıza çıkarır.
Günümüzde ‘ekonomik şirket’ sıfatını çok kullanır. Bahsettiğim gibi,
ekonomik olmaktan çok, ‘ekonomiyi gasp şirketi’ demek daha doğrudur.
Bazen ordu, çoğu yerde tüccarlar birliği, endüstriyel tekel olarak da
kendisini yansıtabilir. Tekelin ahtapot gibi çok kolu olabilir. Bazen
birçok farklı güç ve potansiyelin birleşik etkisi olarak ortaya
çıkabilir. Hepsinde önemli olan, toplumsal artık-değerin sermaye olarak
ellerinde toplanmasıdır. Beş bin yıldır değişmeyen, kesintisiz süren,
kümülâtif büyüyen temel gerçekliği budur. Farklı mekân ve zamanlardaki
rekabet-hegemonya, alçalış-yükseliş ve merkez-çevre oluşturması, bu
değişmez gerçekliğin sürdürülmesi, zincirleme halkalar halinde kopmadan
yürütülmesi içindir.
‘Kapitalizm’, ‘kapitalist
sistem’ kelimelerinin propaganda amaçlı kavramlar olarak kullanıldığına
dikkat etmek gerekir. İçerik olarak bu kavramların belli karşılıkları
belirlenebilir. Ama tam hakikat ifade eden olgular, olaylar ve ilişkiler
sistematiği olarak yorumlanmaları halinde, toplumsal doğayı ve
sorunlarını çarpıtma oranı yüksek kavramlardır. Toplumsal hayatın akışı
farklıdır. Yeni bir dil ve bilim gerektirdiği, yaşadığı sorunların
boyutlarından da gayet açık anlaşılmaktadır.
Kapitalizm eğer bir sermaye
birikim sistemi ise, bunu ilk kapsamlı gerçekleştirmelerin Sümer şehir
devletlerinde sağlandığı kanıtlanmıştır. İlkel biçimde de olsa, sermaye
şirketleri, paraları, depoları, örgütlenmesi ve yönetimi bu kent
devletçiklerinin temelidir. Kentin kendisi de belki de ilk sermaye
şirketinin, tekelin kendisidir. Ticaret, askeri, bilim ve sanat
ordusuyla birlikte, rahip yöneticiler ve işçi-köleler daha o dönemde
temel sosyal sınıflardır. Tapınak (Ziggurat) aynı zamanda bir fabrika,
işçi-köle barınma, yönetici-askeri komutan ve rahip yönetim merkeziydi.
En üst kat da tabii tanrıların gözetim, denetim yeriydi. Hepsi iç içe ve
mükemmel düzenlenmişti. Ben bu örneği harika bulurum. Uygarlığımızın
(tüm devlet, sınıf ve kent yapısıyla şekillendiği) ‘döl yatağı’ olarak
değerlendiririm. Beş bin yıllık merkezi uygarlık öyküsü zaman ve mekâna
açılan, yayılan bu tapınak gerçekliğinden başka bir şey değildir.
Bu tapınak örgütlenmesinden
daha mükemmel ve orijinal bir kapitalist tekel, işletme, şirket
yaratılabileceğini sanmıyorum. Nasıl tüm hücrelerin ana kaynağı ana
hücreler ise, tüm tekel yapılarının (yönetici, asker, ekonomi, ticari,
bilimsel-sanatsal) ana hücresi de bu tapınak gerçekliğidir. Yapılan tüm
arkeolojik kazılar bu gerçeği doğrulamaktadır. En son keşfedilen ve
tarihin ‘süpernovası’ olarak da adlandırılan Urfa-Göbeklitepe dikilitaş
örneklerinin şimdiye kadar tanındığı kadarıyla en eski (neolitikten önce
avcı ve toplayıcı toplulukların tapınağı) tapınak (M.Ö. 10000–8000)
olması ihtimali yüksektir. Tanınmış arkeologların görüşleri bu yönlüdür.
Tarih öncesi ilk sermaye birikimlerinin böyle başladığı, hemen her
kazıda birer örneğiyle kendini apaçık doğrulamaktadır.
Avrupa merkezli ‘kapitalin’,
tekelin en son ve zirvesel biçimini temsil ettiği inkâr edilemez.
Birikim ve üretim tarzından örgütlenme ve yönetim yapısına, askeri
teşkilatından sanat, teknik ve bilim tekeline kadar farklılıklar
oluşturduğu da açıktır. Ama benzersiz olduğu, büyük bir abartmadır.
Açıkçası bu, Avrupa merkezli propagandadır; diğer bir deyişle, modern
kılıklı yeni sınıf Avrupa tapınak rahiplerinin (üniversite, akademik
bilim ve sanat ordusu) iddialarıdır. Bunların Hıristiyanlık kilisesinden
daha fazla yeni ‘kapitalist sisteme’ meşruiyet hizmeti sağladıkları
rahatlıkla belirlenebilir.
Avrupa uygarlığının
‘kapitalist sistem’ temelli yükselişinin tarihini yazmak konumuz
değildir. Fakat bu uygarlığın M.S. 5. ve 6. yüzyıllardaki
Hıristiyanlığın, 9. ve 10. yüzyıllardaki İslam’ın (özellikle İber,
İtalyan ve Balkan yarımadası üzeri) teolojik, ticari, bilimsel, teknik
ve yönetim tarzının izi üzerinde yükseldiği yakın tarihin en iyi bilinen
hususlarındandır. Tüm tarihçiler M.S. 1250’den itibaren hegemonik
uygarlık merkezinde bir kaymanın yaşandığında, Doğu’da alçalan uygarlık
merkezlerinin Avrupa’da yükselmeye başladığında hemfikirdirler. Ayrıca
bu yüzyıla (13. yüzyıl, ticaret devrimi) Ticaret Devrimi Yüzyılı da
denmektedir. Özellikle Venedik, Cenova ve Floransalıların öncülüğünde
11. yüzyıldan 15. yüzyıl sonlarına kadar tüm ağırlıklarıyla Doğu’dan
sadece malların taşınmadığı, binlerce yıllık tüm uygarlık
geleneklerinin, fikir ve tekniklerinin, usül ve yöntemlerinin, özcesi
toplumun ‘dişe dokunur’ tüm değerlerinin taşındığı iyi bilinen tarihsel
gerçeklerdir. Uygarlık merkezinin bu temelde aktarıldığı açıktır.
Hıristiyanlığın, hatta Greko-Romen uygarlığının, daha ötesinde ise
Neolitik Devrimin (M.Ö. 5000–4000) Doğu’dan Avrupa’ya taşındığı da inkâr
edilemez tarihsel gerçekliklerdir. Benim şahsi kanaatim, Avrupa
yarımadasının, Asya kıtasının ve özellikle Yakındoğu Asya’sının son on
beş bin yıllık toplumsal kültürlerinin taşınarak, son beş yüz yılın en
muhteşem sentezini oluşturduğu yönündedir. Tarih yorumum tek cümleyle
budur!
Sorunum ne Doğuculuk, ne de
Batıcılık yapmaktır. Tarihsel-toplumun bütünlüğünü, kesintisizliğini ve
sürdürülme farklılıklarını birlik içinde doğru bir yoruma tabi tutmak
temel endişemdir, emel ve çabamdır.
Şüphesiz taşınan sadece
merkezi uygarlığın temel yöntemleri, yapıları değildir. Toplumun
sorunları da misliyle taşınmıştır. Hıristiyanlığın taşıdıklarına çok
kısa bir anlatımla değinilmişti. Doğu’nun maddi uygarlık değerleri
(ticaret, üretim, para, devlet) en az manevi değerler kadar
(Hıristiyanlık, bilim) sorunluydu. Avrupa bir anlamda sorunlara da
boğulmuştu. Doğu’nun anlaşılması güç, çelişkili toplumsal doğasının
Avrupa’nın henüz fazla bozulmamış, genç kalmış neolitik-tarım toplumuna
taşınmasının yol açacağı depremleri tahmin etmek mümkündür. Doğu’nun
binlerce yıl savaşmasına yol açmış bu tekel kapma yarışına hazırlıksız
yakalanmış Avrupa’da (Hıristiyanlığın ön hazırlık çalışmaları
yetersizdi) yol açacağı tahribatlar elbette daha feci ve yıkıcı
olacaktı. 16. yüzyıldan itibaren alevlenen sistem içi çatışmalar,
Doğu’nun binlerce yıllık mirasının izini taşır. Roma’dan beri yaşanan
çatışmalar da aynı kültürün izlerini taşır. Abartmadan belirtebilirim
ki, sadece merkezi uygarlığın maddi ve manevi pozitif değerleri
Avrupa’ya taşınmadı; ağır çelişki, sorun, çatışma ve savaşları da
taşındı. Hatta feci soykırımların bile Doğu uygarlık geleneğinde
fazlasıyla izleri mevcuttur. Asur kralları insan kellelerinden kale ve
surlar yapmakla övünürlerdi. Tüm Doğulu despotlar ne kadar kabile, köy
ve kent toplumunu yok ettiklerini ve insanlarını esir olarak
taşıdıklarını ballandıra ballandıra anlatırlar. Hem de kahramanlık
öyküleri olarak!
Avrupa sosyal bilimcileri
boşuna Doğu’nun takibine çıkmış değiller. Bu çabalarını değerli
buluyorum. Ama eldeki oryantalizm, gerçeği anlatmaktan çok uzaktır. Yine
de taş kesilmiş Doğulu beyinlere göre, kendilerine şükran borçlu
olduğumuzu belirtmek durumundayım. Bu çabaları ön sömürgeci niyetler
taşısa bile, asıl amacın bu olmadığını, Avrupa’nın uygarlaşma öyküsünü
anlamak olduğunu belirtmek daha doğru bir ifade olacaktır. Çünkü
Avrupa’yı çelişki, sorun ve savaşlarıyla anlamanın yolu özellikle
Yakındoğu’yu çözmekten geçer. Bu çabamın diğer bir amacı da bu konuda,
yol ve yöntem konusunda mütevazı bir katkı sunmak olarak anlaşılmalıdır.
Çoğu Doğulu insan,
Avrupalıları kendine güvenen, çok akıllı insanlar sanır. Ben ise her
karşılaştığımda, her Avrupalıyı çok toy ve Doğu kültüründe yaşayamayacak
kadar narin, saf ve donanımsız sayarım!
Avrupa neolitik toplum
geleneğinin 16. yüzyıl sonrasındaki uygarlaşması üzerinde büyük etkisi
olduğu kanısındayım. 10. yüzyıl sonrası kent devrimleri de dahil, 16.
yüzyıla kadar geleneksel Avrupa insanı Hıristiyanlığı benimsedi; ama
hemen kendi teolojik yorumunu da geliştirdi. Bu onu Rönesans, Reform ve
Aydınlanmaya, bilimsel-felsefi devrime götürecekti. Yakındoğu’nun son
uygarlık geleneği olarak İslam’ın yayılışı karşısında, Doğu, neolitik
topluma benzer bir gelişmeyi gösteremedi. Şüphesiz Türk, Fars, Kürt
kökenli birçok başarılı yorumcu, bilim ve sanat adamı yetişti. Sınırlı
bir Rönesans (M.S. 8.-12. yüzyıl) yaşandı. Ancak geleneksel Doğu
despotizmi taşlaşmış yapısıyla kendisini bütün toplum gözeneklerine
hâkim kılmayı başarmakta gecikmeyecekti. İslam içi kavgaların çok önemli
bir etkeni de buydu. Tabii asıl neden tekel kapmaydı. Ayrıca Doğu
neolitik toplum geleneği yaklaşık beş bin yıldır tekelin despotik
dayatması altında çok yorgun, bitkin, cahil ve çaresiz bırakılmıştı.
Buna mukabil Avrupa’nın neolitik geleneği diri, özgür ve daha çok
yaratıcıydı. Çünkü Doğulular gibi üzerlerinde beş bin yıllık bir
despotizm uygulanmamıştı. Ayrıca bahsedildiği gibi, Doğunun büyük
tecrübesinin olumlu yanlarını alabilmişti. Bu iki temel husus,
Avrupa’nın tarihsel yükselişini anlamak açısından kilit bir önem taşır.
Bu kısa açıklamalar, I.
Wallerstein ve ona yakın sosyal bilim gruplarının 16. yüzyıldan
başlatılan ‘kapitalist dünya-sistem’ çözümlemelerinin tarihsel temelden
ve kapitalin çok eski bir buluş olma gerçeğinden kopuk çalışmalar
olduğunu, en azından bu yönlerden büyük eksiklikler taşıdığını yeterince
aydınlatmaktadır. Kaldı ki, Venedik, Amsterdam ve Londra üçgeninde
yoğunlaşan kapitalist sermaye birikiminin açıklanış tarzı da yine aynı
eksiklikleri taşımaktadır. V. Carlos ve oğlu II. Philip’in 16. yüzyıl
boyunca İtalya, Hollanda ve İngiltere adası üzerindeki baskıları
olmasaydı, para-sermayenin manifaktürel ve tarımsal üretime yatırılması
o yoğunlukta mümkün olabilir miydi? Venedik şahsında İtalya’nın
başaramadığı ulusal ayaklanma ve kalkınmayı başlatan
Hollanda-Amsterdam’la onları zafere taşıyan İngiltere-Londra, bizzat dış
siyasi-askeri baskıya karşı iç siyasi-askeri direnme ile bu başarılarını
sağlamış değiller miydi? Her iki soruya verilecek cevap Fernand
Braudel’in sözünü doğrulayacaktır: “Yoğunlaşan vurgu kazanan
iktidar-devlet, kapitalizm salgılar.” Benim kanım daha ileridir;
iktidar-devletin bizzat tekel ve sermaye olduğu yönündedir. Zaten bunlar
sermaye tekeli olmasalardı, sermaye salgılamaları mümkün olamazdı.
Benzetmeyle ifade edersek, nasıl ‘teke’lerden süt sağılmazsa, tekel
olmayan devlet-iktidar aygıtlarından da sermaye sağılamaz.
Hem dış iktidar-devlet
baskısı, hem iç devlet direnişi, Hollanda ve İngiltere gerçeğini yaratan
gerçek etmenlerdir. İspanya merkezli imparatorluk, başına gelecek
tehlikeyi iyi gördüğünden, önce İtalya kent çıkışlarını bastırdıktan
sonra (Machiavelli’nin Prens’i karşı koyuşu başaramayacaktır) tüm
gücüyle Hollanda eyaleti ve İngiltere adasındaki yeni ulusalcı-tekelci
oluşuma yüklendi. Başaramazsa kendisi çözülüp gidecekti. Hollanda ve
İngiltere’nin direnişi kapsamlı ve uzun sürelidir. Muazzam bir
diplomatik, ekonomik, askeri, ticari, bilimsel-felsefi, hatta dini
(Protestanlık Hareketi) yönden birçok cepheden geliştirilmiştir. Askeri
teknoloji, strateji ve taktik örgütlenmelerden tutalım Hıristiyanlığın
en radikal Protestan yorumuna (Calvinizm, Anglikanizm), ekonominin en
üst verimliliği sağlayacak teknik donanım ve örgütlenmesine,
Osmanlılarla ittifakı düşünecek kadar diplomatik faaliyetlere, Almanya
Prusya Devletini yanına çekmesine kadar çok kapsamlı biçimde yürütülen
bu stratejik direnişin sonunda sadece zafer kazanmakla kalmadığı,
uygarlığın yeni hegemonik merkezinin Amsterdam ve Londra merkezli
olmasına yol açtığı çok iyi bilinmektedir.
Bu arada sermayenin
faaliyetlerinin çok arttığı, para-sermayenin (Altın-gümüş bolluğunun
dünya çapında paranın komuta gücü kazanmasındaki etkisi bilinmektedir)
tarihte ilk defa başat rol oynamaya başladığı, birçok para sahibi
ailenin (Yahudi kökenliler kayda değerdir) devletleri borçlandırma
yoluyla çok büyük sermaye biriktirdiği, burjuvazinin sınıf olarak
örgütlenmesinde bu yönlü gelişmelerin belirleyici rol oynadığı
bilinmektedir. Yine işçi sınıfı türünden bir sosyal tabakanın da bu
büyük ulusal-direniş sürecinde oluştuğu göz ardı edilemez. Tümüyle bu
süreç oluşturdu demiyorum, ama katkısının önemi inkâr edilemez. Ekonomik
patlamanın meşhur Doğu ve Batı Hint Kumpanyalarına (devlet tekelleri,
devletin kendisi) yol açmasının bu gelişmelerin ateşi içinden doğduğu da
inkâr edilemez. Şu tartışmayı yapmak istemiyorum: Ekonomik (altyapı)
temel ve siyasi-askeri (üstyapı) yapılardan hangisi öncelik taşır? Bunun
anlamlı bir tartışma olduğuna inanmıyorum. Burjuva ekonomi-politiğinin
(Marks’ın Kapital’i de buna dahildir) propaganda kokan fikirleri,
gerçeği açıklamaktan çok perdeler. Artık buna alet olmamanın zamanı
çoktan gelmiştir.
16. yüzyıl çıkışının uygarlık
tarihinde sistemsel ve hegemonik olduğu açıktır. Merkezin Venedik (Buna
tüm İtalyan kentleri, Lizbon ve Anvers de dahildir) üzerinden Amsterdam
ve Londra’ya kaydığı, ilk ulus-devlet modellerinin İngiltere ve Hollanda
öncülüğünde geliştirildiği de açıktır. Yükselen uygarlığın kendinden
öncekilerin hepsinden farklı olduğu, büyük bir dönüşümü içerdiği
tartışma götürmez. Ama tüm bu gelişmeleri beş bin yıllık merkezi
uygarlık yürüyüşünden, örneğin Akadları Sümerlerden, Asurlar ve
Babillileri Akadlardan, Med-Persleri Asurlulardan, Mısır, Hurriler ve
Hititleri Mezopotamya uygarlığından, Greko-Romen uygarlığını bu toplam
gelişmelerden, İbrahimî dinleri hepsinden koparırsak, Avrupa
uygarlığından bahsedebilir miyiz? Yalnız İtalyan kentlerinin öncülük
ettiği (M.S. 1000–1300) taşıma olmasaydı ve bu taşıma İtalya’dan Batı
Avrupa kıyılarına kadar (M.S. 1300–1600) devam etmeseydi, Amsterdam ve
Londra mucizeleri gerçekleşebilir miydi?
Dünya uygarlık sisteminin
bütünlüğünü ve sürekliliğini kavramadan, tarihsel-toplum açıklamaları,
sosyal bilim analizleri ve teorileri büyük eksiklik ve yanılgı payı
taşımaktan kurtulamazlar. Birinci Doğa bile bütünlüklü tarihsel
açıklamaları gerektirirken, zincirleme ana halkalar halinde iç içe
geçmiş Toplumsal Doğa’yı çok daha sıkı bir bütünlük içinde tarihsel
felsefi-bilimsel açıdan çözümlemek vazgeçilemez yöntemsel önemdedir.
Avrupa sosyal bilim hegemonyası, uzun süre katı pozitivist metafizikle
bu gerçeği yadsıyarak, belki uygarlık hegemonyasına hizmet etmiştir. Ama
sosyal bilimde de büyük kargaşaya yol açmıştır. Kapital çözümlemeleri bu
konuda büyük sorumluluk içindedir. Anlatılanların büyük kısmının
kapitali, sistemiyle birlikte açıklamaktan öteye perdelemeye hizmet
ettiği mevcut sorunlar yığınından ötürü inkâr edilemez!
Tarih boyunca zaten
hegemonik, bunalımlı ve merkezli seyreden uygarlık tekellerinin, Avrupa
sürecinde 15. yüzyılda Venedik, 16. ve 17. yüzyıllarda
Amsterdam-Hollanda, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca ağırlıklı olarak
İngiltere-Londra merkezli seyrettiği hususunda hemfikirlik vardır.
Fransız uygarlık tekelinin 15.–18. yüzyıllar boyunca İspanya, Hollanda
ve İngiltere’ye karşı yürüttüğü hegemonyayı kapma (yeni Roma olma
hayali) savaşları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Almanya’nın 19. yüzyıl
sonlarında gerçekleştirdiği uygarlıksal çıkış, 1945’te tam bir
yenilgiyle kâbus yaşamıştır. 20. yüzyılın ABD’nin uygarlıksal
yükselişine tanık olduğu, 1945 sonrasında üstünlüğünü pekiştirdiği,
günümüzde ise (2000 sonrası) çatırdamaya başladığı gözlemlenmektedir.
Sovyet Rusya’nın 1945–1990 yılları arasındaki hegemonik denemesi pek
başarılı olamamıştır. Çin hakkında ilerisi için bahsedilen yeni
hegemonik merkez ideası şimdilik spekülatiftir. Tarihte de sıkça örneği
görüldüğü gibi, çok merkezli hegemonik bir süreç önümüzdeki dönemi
belirleyebilir. ABD, AB, Rusya Federasyonu, Çin ve Japonya iddialı
merkezler olabilir. Ama şimdilik ABD’nin süper hegemon güç olduğu
rahatlıkla belirtilebilir.
Özellikle İngiliz sosyal
bilimci Antony Giddens’in Avrupa modernitesine (uygarlık da denilebilir)
ilişkin benzersizlik yorumlarına kısaca değinmiştim. Sorun başlıkları
altında sırasıyla değinmekle birlikte, toplu bakış altında belirtmeliyim
ki, bu idea çok daha fazla Avrupa merkezlidir ve tarihten kopuktur.
Giddens’in kapitalist modernite yorumları olarak belirtmemiz gereken
değerlendirmeleri, kapitalizmi tümüyle Avrupai bir sistem ve endüstriyi
çok daha fazla bir Avrupa devrimi sayarken, ulus-devleti sistemin üçüncü
ayağı olarak yepyeni bir düzen-deneme biçiminde sunmaktadır. Tekraren de
olsa belirtmeliyim ki, kapitalizm tüm uygarlıklarda gözlemlenmiştir. Her
uygarlıkta az çok endüstriyel gelişmeler ve devrimler vardır.
Ulus-devlet ise, hanedan ve kavim devletlerinin ulus-toplumdaki hali
olarak belirtilebilir, tanımlanabilir. Bu kategorinin, çok abartmamak
şartıyla, Toplumsal Doğa’yı kavramak açısından daha anlamlı kullanımları
olabilir.
Avrupa uygarlığının, daha
doğrusu uygarlık aşamasının büyük çelişki, çatışma ve savaşlar, hatta
soykırımlar biçiminde kendisini yansıtan toplumsal sorunları, tüm diğer
gelişme alanlarında olduğu gibi zirve yapmıştır. Zihinsel, ideolojik,
siyasi, ekonomik, askeri, demografik, cinsiyetçilik, milliyetçilik,
dincilik ve ekolojik sorunların devasa boyutları tüm sosyal bilimlerin
temel konularıdır. Avrupa’nın son dört yüz yılı, tarihin toplamından
daha fazla savaş yaşamıştır. Savaşların tüm tipleri yaşanmıştır. Dinsel,
etnik, ekonomik, ticari, askeri, sivil, ulusal, sınıfsal, ideolojik,
cinsiyetçi, siyasal, devletsel, toplumsal, sistemsel, bloksal, dünyasal
vb. savaş türlerinin denenmeyeni nerdeyse kalmamıştır. Hepsinde de
rekorlar kırılmıştır. Ölümleriyle, acılarıyla, maddi kayıplarıyla!
Bu gerçekler şüphesiz uzun
tarih yürüyüşünde kısa bir süre olan son dört yüz yılın ürünü olamazlar.
Olamayacağını kısa incelememiz göstermiştir. Bu savaşlar son on beş bin
yıllık Neolitik ve Uygarlık dönemi toplumunda biriken sorunların Avrupa
Yarımadasındaki toplumun başında belki de patlamasıdır demek daha doğru
ve kadirşinas bir yorum olacaktır. Avrupa toplumu eski toplumdan kalma
sorunlar yumağıyla, tam başarıyla olmasa da, üstün maharetle
savaşmıştır. Büyük bir anlayışla incelemesini bilmiş ve savaşını daha
anlamlı yürütmüştür. Bunun için Rönesans, Reform ve Aydınlanma
süreçlerini yaratmış, muazzam bilimsel keşifler yapmış, felsefi ekoller
geliştirmiş, demokratik anayasal süreçler yaşamıştır. Krallıklar kurup
devirmiş, cumhuriyetler inşa etmiştir. Görülmemiş verimlilikte ekonomik
sistemler örgütlemiş, en büyük endüstri devrimini yapmıştır. Sanat ve
modada rakip tanımamıştır. Müthiş kentler inşa etmiştir. Görkemli bilim
ve sağlık yuvaları kurmuştur. Uygarlık sistemini tüm dünyaya yaymıştır.
Tarihin en kapsamlı dünya sistemini inşa etmiştir.
Fakat bu devasa gelişmelerin
toplumsal sorunu çözmekten ziyade daha da karmaşık hale getirdiği,
işsizlik, çatışma ve ekolojik yıkım gibi günümüzün dünya çapındaki temel
sorunları başta olmak üzere, en yüzeysel sorunlarda bile kendini belli
etmektedir. Temel neden, sorunların beş bin yıllık uygarlık kökenli
olmasıdır; uygarlığın bizzat kendisinin büyük bir sorun yumağı
olmasıdır. Avrupa’nın bence en büyük katkısı, devasa uygarlık
sorunlarına bilim aynasını tutmayı başarmış olmasıdır. Silik de olsa,
birçok yönüyle yanılsa da, bu aynadan sorunları daha iyi görmek imkân
dahiline girmiştir. Yiğit savaşçıların da (ideolojiler ne kadar
yanıltıcı olsa da) bundaki büyük katkıları asla göz ardı edilemez.
Özellikle eşitlik, özgürlük ve kardeşlik adına yürütülen savaşların
kahramanları gerçek katkı sahipleridir.
Temel toplumsal sorunu tespit
etmeyi küçümsememeliyiz. Tarih boyunca toplumlar binlerce yıl savaştı,
savaştırıldı. Çok acıdır ki, bu toplumlar kimler için savaştıklarını
bilmiyorlardı. Kendi zorba ve sömürücüleri tarafından sadece
çalıştırılmıyorlar, sayısız savaşta da yok ediliyorlardı.
Doğu bilgeliği şüphesiz
toplumsal sorunun farkındaydı. Bu nedenle büyük öğretiler, ahlaki
sistemler, din ve mezhepler geliştirmişlerdi. Devlet, uygarlık haline
gelmektense, uzun süre aşiret ve kabile yaşamı yeğ tutuluyordu. Doğu
toplumu ana gövdesiyle devlet ve uygarlığa yabancı kalmıştır. Aralarına
devasa surlar ve kaleler dikilmiştir. Doğu’nun ezgi ve destanları bu
gerçekleri tüm sanatçı inceliğiyle anlatmıştır. Doğu insanı kurtuluşu
öte dünyalarda arayacak kadar uygarlık dünyasına yabancılaşmış ve
umutsuzdu. Avrupa toplumunun büyüklüğü, bu kadar düşmeden, bir yandan
olumlu öğeleri özümserken, diğer yandan yabancılaştırıcı unsurlara karşı
direnmesiydi. Toplumsal sorunu çözmedi; ama kendini tümüyle yenik ve
çaresiz kılmasına fırsat da tanımadı.
Uygarlığın bu ana nehir
koluna ilişkin sorunlara gerek günümüzün, gerek geleneksel Çin, Hint,
Latin Amerika ve hatta Afrika toplumlarının sorunlarını eklemek özlerini
değiştirmeyecektir. Bazı çarpıcı biçimsel sorunlar anlatımı ancak
güçlendirebilir. Kaldı ki, günümüzün Dünya Sistemi (çok merkezli ve
süper hegemon ABD’li sistem) tüm dünya toplumunun sorunlarını da kendisi
gibi sistemleştirmiş, bütünsel kılmıştır.
Sunmaya çalıştığım
tarihsel-toplumsal sorunları güncelleşmiş ana başlıklar halinde
özetlemek konuyu tamamlayıcı ve daha somut kılacaktır.
B- TOPLUMSAL SORUNLAR
1- İktidar ve Devlet Sorunu
Sıkça vurgulamak durumundayım
ki, tarih ‘şimdi’ olduğu gibi, şimdi’nin herhangi bir unsuru da
tarihtir. Tarih ile şimdiki arasında büyük kopukluk bırakılması, her
yeni uygarlıksal yükselişin ilk giriştiği meşruiyet sağlayıcı ve kendini
‘ezel-ebed’ kılmak isteyen propagandalarının sonucudur. Gerçek toplum
yaşamında böylesi kopukluklar yoktur. Vurgulanan diğer husus, tarih
evrensel kılınmadan, yerel veya tekil bir tarih inşasının anlam ifade
edemeyeceğidir. Dolayısıyla ilk inşa edildikleri halleriyle iktidar ve
devlet sorunu, çok az farkla günümüzün de sorunudur. Aralarındaki fark
ise, zaman ve mekân koşullarının eklediği paylardır. Farklılık ve
dönüşüm kavramlarına bu anlamı yüklediğimizde, yorumlarımızın hakikat
payının artacağı açıktır. Farklılığı, dönüşümü ve gelişmeyi küçümseme
veya önemsiz kılmayı da aynı sakıncalar içinde görmek gerekir. Evrensel
tarih yoksunluğu ne denli körelticiyse, tarihsel gelişmeyi hep
tekerrürden ibaretmiş gibi ele almak, farklılık ve dönüşümden yoksun
saymak da o denli gerçeği perdeleyicidir. İndirgemeciliğin bu iki
biçimine düşmemek büyük önem taşır.
Günümüz açısından iktidar ve
devlet konusunda yapılabilecek ilk tespit, toplum üstünde ve içinde
olağanüstü hacim kazanmalarıdır. 16. yüzyıla kadar hükümranlık daha çok
toplumun dışında, hem de göz alıcı ve korkutucu biçimiyle inşa edilirdi.
Çağlar boyunca uygarlık bu yönlü çok çarpıcı biçimlere tanıktır.
İktidarın resmi ifadesi olarak devlet, sınır çizgilerini özenle çizerdi.
Devlet-toplum farkı ne kadar keskin çizilirse, o denli yarar umulurdu.
Daha toplum içi bir olgu olarak iktidarda bile çizgiler açık seçikti.
Erkek karşısında kadının, yaşlılar karşısında gençlerin, aşiret reisi
karşısında sıradan aşiret üyelerinin, mezhebin ve dinin temsilcisi
karşısında mümin cemaatin duruş çizgileri çok net kurallar ve adaplarla
belirlenmişti. Ses tonlarından yürüyüş ve oturuşlarına kadar iktidar
otoritesi ve yönetilen konusu ayrıntılı kurallara sahipti. Şüphesiz daha
az olan iktidar ve devletin kendini hissettirmesi açısından
otoritelerinin bu yönlü tesisi anlaşılırdır. Meşruiyet araçları, eğitim
ve buna göre hizmet sunarlardı.
Avrupa uygarlığındaki iktidar
ve devlet otoritelerinde meydana gelen köklü dönüşümün farkı, giderek
hızlanacak biçimde toplumun tüm gözeneklerine sızma ihtiyacı duymasıdır.
Bunda iki temel etkenden bahsetmek mümkündür. Birincisi, sömürülen
kitlenin büyümesidir. Yönetim büyütülmeden sömürü gerçekleşemezdi.
Büyüyen sürünün çok çobana ihtiyaç duyması gibi, devlet bürokrasisinin
şişmesi bu olgunun açık kanıtıdır. Buna yönetimin devasa büyümüş dış
savunmasının iç toplumu bastırma payını da eklemek gerekir. Savaşlar her
zaman bürokrasi doğurmuştur. Ordunun kendisi en büyük bürokratik
örgüttür. İkinci etken, toplumun artan bilinci ve direnmesidir. Gerek
Avrupa toplumunun sömürüyü derinden yaşamamış olması, gerek sürekli
direnmesi, iktidar-devlet inşalarını hacimli kılmaya zorlamıştır.
Burjuvazinin aristokrasiye, işçi sınıfının her ikisine karşı mücadelesi,
Avrupa’da iktidar ve devlet inşasını derinleştirmeye zorlamıştır.
Burjuvazinin (orta sınıf) tarihte belki de ilk defa bir orta sınıf
olarak devletleşmesi, iktidar ve devletin konumuna büyük değişiklik
getirmiştir. Toplumun içinden doğan bir kütlenin devletleşmesi,
dolayısıyla artan iktidar olayı kendisini toplum içinde örgütlemek
zorunda bırakmıştır.
Burjuvazi kendini dıştan
iktidar ve devlete hükümran kılmayacak kadar büyük bir sınıflaşmadır.
Kendini devletleştirdikçe, içte toplumsal çatışma içerisinde bulunacağı
açıktır. Sınıf çatışması denilen olgu bu gerçeği açıklar. Burjuva
ideolojisi olarak liberalizm, bu soruna çözüm bulmak için bin dereden su
getirir. Fakat geçen sürede yaşanan, devlet ve iktidarın daha da
büyümesi ve bürokratik kanserleşmedir. Toplumda devlet ve iktidar ne
kadar büyürse, bu o kadar iç savaş var demektir. Avrupa toplumunda
gelişen en temel sorun baştan itibaren bu nitelikte olmuştur. Büyük
anayasa, demokrasi, cumhuriyet, sosyalizm, anarşizm mücadelesi iktidar
ve devletin oluşum tarzıyla yakından bağlantılıdır. Günümüze doğru
bulunan en gözde çare, kesin anayasal kurallara bağlanmış temel insan
hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasidir. Kalıcı bir çözümden ziyade,
devlet ve toplumu iktidar üzerinde uzlaşmaya zorlayarak, eskinin büyük
kavgalı dönemini aşmaya çalışmaktadır. İktidar ve devlet sorunu
çözümlenmemiştir. Sadece sürdürülebilir bir konuma taşınmıştır.
Daha yakından bakınca,
milliyetçilik, cinsiyetçilik, dincilik ve çeşitli bilimciliklerle
toplum, iktidar ve devletin iç içeliği geliştirilerek, yani “Herkes hem
iktidar hem toplumdur, hem devlet hem toplumdur” paradigmasına
çekilerek, ulus-devlet sürdürülmeye çalışılmaktadır. Böylece içte sınıf
savaşı bastırılıp, dışa karşı savunma pozisyonu hep açık tutularak,
burjuva ulus-devletin çözümü bulunmuş varsayılmaktadır. Dünya çapında
denenen sorun çözmekten ziyade bastırma yönteminin en belli başlısı bu
olmaktadır. Ulus-devletin kendisinin azami devlet ve iktidar olmasının
faşizm niteliği en açık biçimde Alman faşizminde gözlemlendi.
Ulus-devletin ilk örneği,
Hollanda ve İngiltere’nin İspanyol İmparatorluğu’na karşı direniş
sürecinde kendini gösterdi. Ulus-devlet tüm toplumu dış güce karşı
seferber ederek meşru gerekçesini yaratır. Ulusal toplum olma
doğrultusunda başlangıçta nispeten olumlu öğeler taşımaktaydı. Ama daha
doğuşunda sınıfsal sömürü ve baskıyı perdeleme görevi gördüğü açıktı.
Ulus-devlet kesinlikle burjuva sınıf etiketini taşır. O sınıfın devlet
modelidir. Daha sonra Napolyon seferleri bu modeli Fransa’da daha da
güçlendirerek, Avrupa çapında yaygınlaşmasına yol açtı. Alman ve İtalyan
burjuvazisinin geri kalmış olması ve birlik konusundaki zorlukları daha
milliyetçi politikaları getirdi. Dıştan işgal, içten aristokratik ve
işçi sınıfından gelen direnişler burjuvaziyi aşırı şoven, milliyetçi
devlet modeline zorladı. Yenilgi ve bunalım, Almanya ve İtalya başta
olmak üzere, birçok ülkeyi ya sosyal devrim ya faşizm ikilemine çekti.
Kazanan faşist devlet modeli oldu. Belki Hitler, Musollini ve benzerleri
yenildi; fakat sistemleri kazandı.
Ulus-devlet, öz itibariyle
toplumun devletle, devletin toplumla özdeşleşmesi olarak tanımlanabilir
ki, faşizmin tanımı da budur. Doğal olarak ne devlet toplumlaşır, ne
toplum devlet olabilir. Olsa olsa topyekûncu (totaliter) ideolojilerin
savları böyle olabilir. Bu sloganların faşist niteliği bilinmektedir.
Faşizm, bir devlet biçimi olarak, her zaman burjuva liberalizminin
başköşesinde bir yere sahiptir. Bunalım dönemlerinin yönetim biçimidir.
Bunalım bünyesel olduğundan, yönetim biçimi de bünyeseldir. Adı
ulus-devlet yönetimidir. Finans kapital çağının bunalımının zirve
yapmasıdır. Günümüzde küresel zirve yapan kapitalist tekelin devleti de
en gerici zorba döneminde genel olarak faşisttir. Her ne kadar
ulus-devletin çöküşünden bahsediliyorsa da, yerine inşa edilenin
demokrasi olacağını iddia etmek safdillik olur. Belki de hem makro
küresel, hem mikro yerel faşist siyasi oluşumlar gündemdedir. Ortadoğu,
Balkanlar, Orta Asya ve Kafkasya’da olup bitenler dikkat çekicidir.
Latin Amerika ve Afrika yeni deneyimler arefesindedir. Avrupa
ulus-devlet faşizminden evrimle çıkış peşindedir. Rusya ve Çin’in ne
olacağı belli değildir. Süper hegemon ABD her devlet biçimiyle alışveriş
halindedir.
Açık ki, iktidar ve devlet
sorunu en ağır dönemlerinden birini daha yaşamaktadır. Ya demokratik
devrim ya faşizm ikilemi gündemde en can alıcı önemini korumaktadır.
Sistemin tüm bölgesel ve merkezi BM örgütlenmesi işlevsel olamamaktadır.
Finans-kapital tarihin en küresel döneminde zirve yaparken, bunalımı en
çok azdıran sermaye kesimi rolündedir. Finans-sermaye tekelinin
siyasi-askeri karşılığı, topluma karşı yoğunlaştırılmış savaştır. Birçok
dünya cephesinde yaşanan gerçeklik budur. Dünya sisteminin yapısal
bunalımından hangi siyasi ve ekonomik oluşumların çıkacağı kehanetle
değil, entelektüel, siyasi ve ahlaki çalışmaların düzeyiyle
belirlenebilir.
Kapitalist modernitenin en
sanal sermaye tekeli olarak finans-kapital çağında, toplum tarihin
hiçbir döneminde olmadığı kadar dağılmayla karşı karşıyadır. Toplumun
politik ve ahlaki dokusu paramparça edilmiştir. Yaşanan, soykırımdan da
ağır bir toplumsal olgu olan ‘toplumkırımdır’. Sanal sermayenin medya
egemenliği, İkinci Dünya Savaşından daha ağır bir toplumkırımı yürüten
silah konumundadır. Milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik, bilimcilik
ve sanatçılık (spor, dizi vb.) toplarını yirmi dört saat boyunca topluma
kustururcasına vuran medya silahı karşısında toplum nasıl savunulabilir?
Medya da bir nevi ikinci
analitik akıl gibi toplum üzerinde işlevseldir. Nasıl ki analitik akıl
kendi başına iyi veya kötü değilse, medya da kendi başına nötr bir
araçtır. Her silah gibi, rolünü kullanan belirler. Hegemonik güçler her
zaman en etkili silahlara sahip oldukları gibi, medya silahının da hâkim
gücüdürler. Medyayı ikinci analitik akıl gibi kullandıklarından,
toplumun direnme gücünü etkisizleştirmede çok etkilidirler. Bu silahla
sanal toplum inşa ediliyor. Sanal toplum, toplumkırımın başka bir
biçimidir. Ulus-devleti de toplumkırımın biçimlerinden biri saymak
mümkün olmaktadır. Her iki biçimde de toplum kendisi olmaktan
çıkarılıyor, yönlendiren tekelin bir aracına dönüştürülüyor. Toplumsal
doğayı basite almak çok tehlikeli olduğu gibi, kendisi olmaktan çıkarmak
da sınırı belli olmayan tehlikelere açık tutmak anlamına gelir.
Finans-sermaye gibi sanal tekel çağı da ancak kendisi olmaktan çıkmış
toplumla var olabilir. İkisinin aynı dönemde ortaya çıkması rastlantı
olmayıp, birbirleriyle bağ içindedir. Ulus-devletin kendisi olmaktan
çıkmış (kendisini ulus-devlet sanan) toplumuyla medyanın baştan
çıkardığı toplum, tam anlamıyla yenik toplumdur ve enkazından başka
şeyler inşa edilmektedir. Böylesi bir toplumsal çağı yaşadığımızdan
kuşku duyulamaz.
Sadece en sorunlu toplumu
yaşamıyoruz, bireyine de hiçbir şey vermeyen toplumda yaşıyoruz.
Yaşadığımız toplumlar sadece ahlaki ve politik dokularını kaybetmiş
değiller, varlıkları da tehdit altındadır. Sorun değil, kırım tehlikesi
yaşıyorlar. Eğer günümüzde sorunlar tüm bilimsel güce rağmen sürekli
büyüyor ve kanserleşiyorsa, o zaman toplumkırım sadece varsayım değil,
gerçek bir tehlikedir demektir. Ulus-devlet iktidarının toplumu koruduğu
iddiası ise, en büyük yanılsamayı yaratıp tehlikeyi adım adım gerçek
kılıyor. Toplum sadece sorunlarla değil, kırımla karşı karşıyadır.
2- Toplumun Ahlak ve Politika
Sorunu
Sorunları bölmenin
sakıncalarının farkındayım. Avrupa merkezli bilimin analitik aklı sınır
tanımadan kullanarak geliştirdiği bu yöntemin görünüşte bazı kazanımları
olsa da, hakikatin bütünlüğünü kaybetme tehlikesini birlikte taşıdığı
göz ardı edilemez. Bu tehlikenin sakıncalı yönlerini sürekli göz önünde
bulundurmak koşuluyla, toplumsal sorunu ‘sorunlar’ olarak bölme riskini
taşıdığını bilerek yöntem kullanmayı sürdüreceğim. Epistemoloji
bölümünde farklı yaklaşımları tartışmaya çalışacağım.
Toplumsal sorunların ilk
bölümüne iktidar ve devleti boş yere almadık. Sorunların ana kaynağını
oluşturması bunun temel nedenidir. Önce olanca ağırlığıyla toplumun
üzerinde, 16. yüzyılla birlikte yoğun olarak içinde üslenen iktidar ve
devlet ilişki ve aygıtlarının temel fonksiyonu, toplumu güçsüz ve
savunmasız bırakarak tekel sömürüsüne hazır hale getirmektir. İktidar ve
devletin rolünü böyle tanımlamak çok önemlidir. İktidar ve devlete
sadece zor aygıtı ve ilişkilerinin toplamıdır demek ciddi eksiklikler
taşır. En önemli rolünün toplumun güçsüz ve savunmasız bırakılması
olduğu kanısındayım. Bu rolünü ise, toplumun ‘varoluş’ araçları olan
ahlaki ve politik dokulaşmasını sürekli zayıflatıp iş yapamaz, rolünü
oynayamaz duruma düşürerek gerçekleştirirler. Toplum ahlak ve politika
dediğimiz iki alanı oluşturmadan varlığını sürdüremez.
Ahlakın temel rolü, toplumun
sürdürülme, ayakta kalma kurallarına sahip olma ve uygulama gücüdür.
Varlık kurallarını ve uygulama gücünü yitiren toplum hayvan topluluğuna
dönüşmüş demektir ki, bu halde istenildiği kadar kullanılıp
sömürülebilir. Politikanın rolü ise, özünde topluma gerekli ahlaki
kuralları sağlamak ve bununla birlikte temel maddi ve zihni ihtiyaçları
gidermenin yol ve yöntemlerini sürekli tartışarak kararlaştırmaktır.
Toplumsal politika, bu gerekçeler temelinde sürekli tartışma ve karar
gücünü geliştirerek toplumu zinde ve açık görüşlü kılar; kendini
yönetebilme ve işlerini çözme yeteneğine kavuşturarak onun en temel
varlık alanını oluşturur. Politikasız toplum, başı kopmuş tavuk gibi,
daha can vermeden sağa sola savrulan toplumdur. Bir toplumu işlevsiz ve
güçsüz bırakmanın en etkili yolu, kendi öz varlığı, temel maddi ve
manevi ihtiyaçları için zorunlu tartışma ve karar organı olarak
POLİTİKAsız (siyasetsiz, İslami deyimle şeriatsız) bırakmaktır. Hiçbir
yol bu denli sakıncalı olamaz.
Tarih boyunca iktidar ve
devlet aygıtları ve ilişkilerinin ilk elde toplumun ahlakı yerine
‘hukuk’, politikası yerine ‘devlet’ idaresi adlı kurumları yerleştirmesi
bu nedenlerledir. Toplumu iki temel varlık stratejisi rolünü oynayan
ahlak ve politika gücünden alıkoyma, yerine hukuk ve hükümranlık
idaresini koyma, her dönemin temel iktidar ve devlet görevleridir.
Sermaye birikimi, sömürü tekelleri bu iki görev olmadan olmaz. Beş bin
yıllık uygarlık tarihinin tüm sayfaları toplumun ahlaki ve politik
gücünü kırmak, yerine sermaye tekellerinin hukukunu ve idaresini
geçirmekle doludur. Uygarlık tarihi çıplak ve gerçek nedenleriyle
böyledir ve doğru yazımı ancak bu nedenlerle anlam ifade edebilir.
Tarihin tüm toplumsal kavgalarının özünde de bu gerçeklik gizlidir.
Toplum kendi ahlak ve politikasınca mı yaşayacaktır, yoksa azgın sömürü
tekellerinin hukuku ve idaresi doğrultusunda sürü gibi mi
yaşatılacaktır? Sorunların ana kaynağı iktidar ve devletin hukuk ve
idaresinin akıl almaz ‘kanserolojik büyümesi’dir derken, bu gerçeği
ifade etmek istiyorum.
Bir hususu daha açıklamakta
yarar vardır. İlk hiyerarşi kurulduğunda ve toplum adına ‘tecrübe’ ve
‘uzmanlığın’ önem kazandığı durumlarda, adına ne dersek diyelim, devlet
veya otorite fark etmez, yararlılık beklenir. Toplum eğer devleti ve
otoriteyi (iktidarı) hepten olumsuzlaştırmamışsa, bu iki yararlılık
beklentisi nedeniyledir. Yani devlet ve otorite adına tecrübe ve
uzmanlık bekleyerek işlerini kolaylaştıracağını sanmaktadır.
Katlanmasının en önemli gerekçeleri bu iki etkendir. Tecrübe herkeste
bulunmaz. Uzmanlık da herkesin işi olamaz. Fakat otorite ve devlet,
tarih boyunca bu iki haklı beklentiyi istismar ederek, en tecrübesiz ve
uzmanlıktan yoksun beceriksizlerin hukuk yerine entrika, tecrübe yerine
aylaklık alanı haline getirdi. Büyük yozlaşmalar ve felaketler bu büyük
saptırma ve tersyüz etmeyle yakından bağlantılıdır.
Tarihte özellikle orta
sınıfın kanserolojik gelişmesini ifade eden burjuvazinin, toplumun orta
yerine, ‘göbeğine’ oturarak kendi en bencil çıkarlarını ‘hukuk’, en
soysuz yönetimini ise ‘anayasal idare’ olarak sunması, bunun için
iktidar ve devleti sınır tanımaz ‘aygıt’ ve sözde ‘uzmanlık’ alanlarına
bölerek çoğaltması tam bir felaket olmuştur. Toplum “yağmurdan
kurtulayım derken doluya tutulmuştur”. Burjuvazinin akıl inceliği olan
liberalizmin sınır tanımaz ‘cumhuriyet’, ‘demokrasi’, ‘anayasa’,
‘idarenin küçültülmesi’, ‘devletin ve iktidarın sınırlandırılması’
tartışmaları gerçeği perdelemek kadar, tersine ifadelerle yüklü anlamlar
olarak değerlendirilmelidir. Antikçağ kadar bile burjuva orta sınıfının
anayasa, cumhuriyet, demokrasi, idarenin küçültülmesi, devlet ve
iktidarın sınırlandırılması yeteneği yoktur. Çünkü bu soylu kavramları
işlevsiz hale getiren, orta sınıfın maddi yapısıdır, onun varlık
tarzıdır. Toplum ilkçağların bir kralını, bir hanedanlığını zorbela
taşırken, sınırsız hale gelmiş burjuva aygıt ve hanedanlıkları nasıl
taşısın? Bilerek ‘burjuva aile ve hanedan’ kavramını kullanıyorum. Çünkü
aynı kaynaktan geliyor. Tüm yönetim ve kural sanatını önceki büyük soylu
aristokrasi ve kral güçlerinden devşirmiştir. Öz yaratım yeteneği
yoktur. Devlet ve iktidar ilişkilerinin toplumdaki kanserolojik etkisi
bu sınıfsal doğasından kaynaklanır. Orta sınıfın doğası faşizm yüklüdür.
Dolayısıyla toplumun ahlaki
ve siyasi (politik) dokularının kötürümleştirilerek iş göremez hale
getirilmesi en temel sorunların başında gelir. Şüphesiz ahlak ve politik
dokular, alanlar tümüyle yok edilemez. Toplum var oldukça, ahlak ve
politika da var olacaktır. Ama iktidar ve devletin bir uzmanlık ve
tecrübe alanı olmaktan çıkması, çıkarılması nedeniyle yaratıcı ve
işlevsel yeteneklerini yerine getirememektedir. Günümüzde en ince
gözeneklerine kadar iktidar ve devlet aygıt ve ilişkileri sızdırılarak
(medya, her tür istihbarat ve özelleştirilmiş operasyon birlikleri,
ideolojik öğretiler vb.), toplumun nefessiz, kendini tanımaz, hiçbir
ahlaki ilkesini uygulayamaz, en temel ihtiyaçları için politik tartışma
yapamaz ve karar (demokratik siyaset) oluşturamaz duruma düşürüldüğü çok
açıktır. Yine günümüzün çok tartışılan ve gerçek hükümran güçleri olan
‘küresel şirketler’in, yani ‘ezel-ebed’ tekellerin tarihin en büyük
sermaye patlamasını bu dönemde gerçekleştirmeleri, toplumun bu hale
düşürülmesiyle yakından bağlantılıdır. Toplum düşürülüp dağıtılmadan, bu
kadar sanal yolla, yani hiçbir üretim aracına el değdirmeden paradan
para kazanma gerçekleştirilemezdi. Tekellerin tüm tarih boyunca
kazandıkları ve günümüzün bu en hacimli havadan kazanımları, toplumun
varlığından, sırtından ve beyninden boşaltılması temelinde
gerçekleştirilmektedir. Çünkü “havada para yoktur!”
Tekrarlamalıyım ki, yalnızca
sınırsız çoğaltılmış iktidar ve devlet aygıt ve ilişkileri toplumu bu
duruma düşürmüyor. Hegemonyanın en az bunun kadar etkili diğer ana
kaynağı olan medya aracıyla toplumun ideolojik fethi gerçekleştiriliyor.
Milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik, bilimcilik, sanatçılık (sanatın
endüstrileşmesi, özellikle sporun) saptırmalarıyla sersemletilmeden,
sadece devlet ve iktidar aygıt ve ilişkileriyle toplum bu denli
düşürülemez; küresel sanal (finans-kapital, para-sermaye kastediliyor)
şirketler, tarihsel tekeller, toplumu kendisi olmaktan çıkarıp
toplumkırım uygularcasına bu denli sınır tanımaz sömürüye tabi
tutamazlar.
3- Toplumun Zihniyet
Sorunları
Şüphesiz bir toplumu sömürüye
açık hale getirmenin ilk koşullarından biri olan ahlak ve politika
yoksunluğuyla, bu iki dokunun düşünsel temeli olan toplumsal zihniyet
çöküşü sağlanmadan, bu yoksunluk gerçekleştirilemez. Tarih boyunca
egemenler, sömürgen tekeller amaçları için ilk iş olarak ‘zihniyet
hegemonyasını’ bu nedenle inşa ederler. Sümer toplumunu verimliliğe,
dolayısıyla sömürüye açmak için, Sümer rahiplerinin ilk iş olarak
tapınak (Ziggurat) inşa etmeleri bu gerçeği çok açık bir biçimde
kanıtlamaktadır. Sümer tapınağı, tarihin bilinen ve etkisi halen süren
toplumsal zihni fethetme ve çarpıtmanın orijinal kaynağı olması
açısından da büyük önem taşımaktadır.
Toplumsal doğanın en esnek
zihni yapılanmalardan oluştuğunu önemle belirtmeye çalıştım. Toplumun en
zekâlı doğa olduğu iyi anlaşılmadıkça, anlamlı bir sosyoloji
geliştirilemez. Dolayısıyla toplumu sömürü kaynağı olarak gözüne
kestiren zorbalar, egemenler, kurnazlar, ilk işleri olarak toplumun zekâ
ve düşünme olanaklarını zayıflatmayı, ilk tekeli zihniyet tekeli yani
tapınak olarak geliştirmeyi temel görev edinmişlerdir. Tapınak orijinali
itibariyle iki işlev birden görür. Birincisi, zihni egemenlik, hegemonik
araç olarak son derece önemlidir. İkincisi, toplumu öz zihni
değerlerinden koparmak için çok elverişlidir.
Toplumun öz zihniyeti kavram
olarak iyi anlaşılmayı gerektirir. İnsanlık daha eline ilk taş ve sopayı
aldığında bu işi düşünerek yapmıştır. İçgüdü değil, analitik düşüncenin
ilk tohumları söz konusudur. Deneyim biriktikçe toplumun gelişmesi,
özünde bu düşünce yoğunlaşmasıdır. Bir toplum ne kadar deneyim,
dolayısıyla düşünce yoğunlaştırırsa, o denli yetenek ve güç kazanır.
Kendini daha iyi besler, korur ve üretir. Bu süreç toplumsal gelişmenin
ne olduğunu ve neden çok önem taşıdığını açıklamaktadır. Toplum kendini
sürekli düşündürdükçe, ortak akıl veya vicdan da dediğimiz ahlaki
geleneğini, yani kolektif düşüncesini oluşturur. Ahlak bu nedenle çok
önemlidir. Çünkü o toplumun en büyük hazinesi, deneyim birikimi, ayakta
kalma gerekçesi, yaşamını sürdürmesinin ve geliştirmesinin temel
organıdır. Bunu yitirirse dağılacağını, yaşam deneyiminden ötürü çok iyi
bilmektedir. Adeta içgüdü keskinliğiyle ahlakı önemsemektedir. Eski
klan-kabile toplumlarında ahlak kurallarına uymayanların cezası ölümdü
ya da toplumun dışına atılıp ölüme terk edilirlerdi. Halen çok
saptırılsa da, ‘namus cinayeti’nin kökeninde bu kurallar yatmaktadır.
Ahlak kolektif düşünce
geleneğini temsil ederken, politikanın işlevi biraz daha farklıdır. Daha
çok güncel kolektif işler üzerinde tartışmak ve kararlaşmak için düşünce
gücünü gerektirir. Güncel yaratıcı düşünce politika için şarttır. Yine
de kaynak olarak, düşünce birikimi olarak ahlaka dayanmadan ne politik
düşüncenin, ne de politikanın kendisinin yapılamayacağını toplum çok iyi
bilmektedir. Politika günlük kolektif (toplumun ortak çıkarı) işler için
kaçınılmaz bir eylem alanıdır. İşler konusunda farklı, hatta aykırı
düşünceler olsa bile, tartışma ve karar almaları için şarttır.
Politikasız toplum ya başkalarının kurallarını sürü misali takip eden,
ya da başı koparılan tavuk misali zıplayan hayvandan farksızdır.
Toplumun öz düşünce gücü bir üstyapı kurumu değildir; toplumun beynidir.
Organları ahlak ve politikadır.
Toplumun diğer organı, kutsal
mekân olarak elbette tapınaktır. Ama bu tapınak hegemon güç (hiyerarşi
ve devlet) tapınağı değil, kendi öz kutsal mekânıydı. Toplumun öz kutsal
mekân arayışı, arkeolojik buluşlarda başköşeyi işgal etmektedir.
Günümüze kadar ayakta kalan belki de tek önemli yapıdır. Bu gerçeklik
tesadüfî sayılamaz. Toplumun ilk kutsal mekânı tüm geçmişinin,
atalarının, kimliğinin, ortaklığının temsil edildiği yerdir. Toplu anma,
ibadet yeridir. Kendini hatırlama, yâd etme mekânıdır; geleceğe
taşımanın işaretidir; bir arada olmanın önemli gerekçesidir. Toplum,
tapınak ne kadar dikkat çekici, görkemli, güzel yaşanmaya değer yerde
inşa edilirse, o denli temsil kabiliyeti ve yaşamsal değeri olacağının
bilincindeydi. Dolayısıyla en çok görkemlilik tapınaklarda sergilenirdi.
Sümer örneğinin de yansıttığı gibi, tapınak aynı zamanda üretim
araçlarının, emekçilerin depo ve barınak yeriydi. Yani imece usulü
çalışmanın yeriydi. Yalnız ibadet değil, toplu tartışma ve karar
yeriydi. Politik merkezdi. Zanaatkâr yuvasıydı. İcat yeriydi. Mimar ve
bilginlerin hünerlerini denedikleri merkezdi. İlk akademi örneğiydi.
İlkçağın tüm kehanet merkezlerinin tapınaklarda olması tesadüfî
değildir. Bütün bu etkenler ve daha yüzlercesi tapınağın önemini ortaya
koymaktadır. Bu duruma da rahatlıkla toplumun ideolojik, zihniyet
merkezi demek gerçekçi olacaktır.
Urfa’daki dikilitaşların
ördüğü harabe on iki bin yıl öncesine aittir. Daha tarım devrimi
yapılmamıştır. Ama o taş oymacılığı ve dikiminin, anlamı çok gelişkin
insanların ve dolayısıyla toplumun varlığını gerektirdiği açıktır.
Kimlerdi onlar, nasıl konuşuyorlardı, nasıl beslenip çoğalıyorlardı?
Düşünce ve adetleri nasıldı? Geçimlerini nasıl temin ediyorlardı? Bu
soruları yanıtlayacak hiçbir iz yoktur. Yalnız dikilitaş anıtı, büyük
ihtimalle tapınak kalıntıları geriye iz olarak kalmıştır. Bugün bile
sıradan köylüler o taşları oyup, anlamlı biçimde o yere çıkararak dikme
gücünde olmadıklarına göre, demek ki o insanlar ve toplumları bugünkü
köylüler ve köy toplumlarından geri değillerdi. Sadece buna benzer
hususları tahmin edebiliyoruz. Urfa’nın kutsallığı (saptırılmışsa) da,
belki bu tarih ötesi gelenekten bir ırmak misali süzülüp geliyor. Bu
anlamda toplumsal tapınağın varlığını ve önemini tartışmıyorum.
Hegemonik tapınağın varlığını ve işlevinin önemini tartışıyorum.
Mısır rahipleri de en az
Sümer örneği kadar hegemonik tapınak oluşumunda rol oynadılar. Hint
Brahmanları onlardan daha aşağı kalmadılar. Uzakdoğu tümüyle daha aşağı
kalır durumda değildi. Güney Amerika tapınakları da hegemonikti. Boşuna
gençler kurban seçilmiyordu. Tüm uygarlık çağlarının egemen tapınakları
hegemonikti. Orijinalin kopyası gibiydiler. Toplumun egemenler yararına
kullanıma hazır hale getirilmesi bu merkezlerin baş işleviydi. Tekelin
askeri kolu dehşetengiz kelle koparıp kale ve sur duvarlarında
kullanırken, ruhani kolu zihniyet fethiyle aynı işi tamamlardı. Her iki
faaliyet toplulukların köleleştirilmesinde at başı rol oynadı. Biri
korku, diğeri ikna üretti. Binlerce yıllık uygarlık toplumunun bu
tarzdaki sürekliliğini kim inkâr edebilir?
Avrupa hegemonik uygarlığı bu
konuda büyük biçim değişikliğini sağladı. Özünü ise olduğu gibi korudu.
Toplumun üzerindeki devasa ulus-devlet aygıtlarının bununla yetinmeyip
en ince ayrıntılarına kadar toplumun iç gözeneklerini kendine bağımlı
hale getirdiği günlük gözlemlerdendir. Zihniyet oluşum merkezleri olarak
üniversite, akademi, daha aşağıda lise, ortaokul, ilk ve anaokulun
verdiği, kilise, havra ve caminin tamamladığı, kışlanın
keskinleştirdiği, toplumun kalıntısı kalan zihni, ahlakı ve politik
dokularının fethi, işgali, asimilasyonu ve sömürgeleştirilmesi net değil
de nedir? Demek ki toplumun ‘kitleleştirilmesi’ sürüleştirilmesidir
derken, bazı değerli yorumcular boş konuşmuyorlar. Aynı zamanda faşizmin
toplumuna bu zihin sömürgeleştirilmesiyle gidildiği taze
anılarımızdandır. Yakın tarihin kan banyosu da bu zihin fethinin
sonucudur.
Tekrarlamanın sakıncası
yoktur: Milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik, sporculuk, sanatçılık
ikonlarını sallarsan toplumu –pardon, sürüyü-, kitleyi dilediğin her
hedefe taşıyabilirsin. Zihnin fethi hiçbir zorun başaramayacağı kadar
toplumu bugünkü küresel finans-sermayesine açık hale getiren gelişmenin
temelidir. Bir kez daha Sümer rahiplerine ve tapınak icatlarına selam
durmak gerekir! Ne yaman fatihlermişsiniz de, aradan beş bin yıl geçtiği
halde, bugünkü son temsilcileriniz ve tapınakları ellerini sıcak sudan
soğuk suya sokmadan tarihin en büyük sermaye birikimini
gerçekleştirebiliyorlar! Tanrıların en güçlü imgeleri, gölgeleri
(Zillullah) bile bu kadar kazanç sağlayamadılar. Demek ki, sermayenin
sürekli ve kümülâtif birikimi boş bir kavram değilmiş. Zihni çarpıtmalar
basit operasyonlar değilmiş. Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve İtalyan Antonio
Gramsci de hegemonik fethi benzer tanımlamalara kavuştururken,
ulus-devletin çok en yüceleştirildiği dönemin hapishanelerindeydiler.
Bildikleri yaşadıklarındandı. Ben de son tahlilde küresel sermaye
‘mahkûmuyum’. Onu doğru tanımamak, kendi zihnim şahsında (kimliğimde)
toplumun öz zihnine ihanet olurdu.
4- Toplumun Ekonomik
Sorunları
Ekonomik sorunlar denince
karıncalar aklıma gelir. Karınca kadar ufak bir hayvanın bile ekonomik
(ne de olsa her varlık için ekonomi beslenmedir) sorunları olmuyor.
İnsan gibi gelişkin akıl ve tecrübe sahibi bir varlığın yaman ekonomik
sorunları, hatta işsizlik gibi yüz kızartan durumlar nasıl yaşanıyor?
Doğada insan zekâsının üzerinde çalışıp iş haline getiremeyeceği ne
olabilir? Sorun kesinlikle ne doğal işleyiştedir, ne de çevreyle
ilgilidir. İnsanın zalim kurdu kendi içindedir. Her ekonomik sorun,
başta işsizlik, toplumun sermayeleştirilmesiyle bağlantılıdır.
Marks’ın sermaye tahlili
şüphesiz değerlidir. Bunalım süreciyle ilgili işsizliği de açıklamaya
çalışır. Acı olan odur ki, pozitivizmcilik hastalığı onu da çok kötü
durumda yakalamıştır. Bilimcilik hastalığı çok daha kapsamlı
tarihsel-toplum analizini yapmasını engellemiştir. Benim yapmaya
çalıştığım şey sermayenin ekonomi olmadığını, tersine ekonomiyi ekonomi
olmaktan çıkarmanın etkili aracı olduğunu tanımlamaya çalışmaktır. Bunun
için en başta gelen nedenim, toplumun gelişiminde kâr ve sermayenin
hiçbir zaman hedef olmadığı, yer bulmadığıdır. Zengin, refah içinde
toplum düşünülebilir. Ahlak ve politika buna açıktır. Ancak toplum
ihtiyaç ve işsizlik içinde kıvranırken, etrafta zenginlik ve sermayeden
bahsetmek, suç olmanın ötesinde toplumsal kırımla ilgili olmalıdır.
Uygarlığı bizzat sorun yumağının kendisi olarak tanımlamak, sermaye
tekeline dayanmasından ötürüdür.
Rosa Luxemburg, sermayenin
gerçekleştirilmesini kapitalist olmayan toplum koşuluna bağlarken, çok
önemli bir hakikatin kıyısında seyretmektedir. Kıyıdan daha içeri
yürüyebilseydi, onun sadece kapitalist olmayan toplumun varlığına bağlı
olmadığını, o toplumu kene gibi emerek şiştiğini, bundan bir damla kanı
da işçiye içirerek kendisine suç ortağı haline getirdiğini
görebilecekti. Net vurguluyorum; işçinin çabasını da inkâr etmiyorum.
Ama sermaye oluşumunun işçinin emeğine ancak çok cüzî miktarda
bağlanabileceğini, hatta felsefi-tarihsel-toplumsal düşünülürse bu cüzî
miktarın da anlamını yitireceğini belirtiyorum. Endüstriyalizmin
toplumun ve çevrenin sırtından bir vurgun olduğu, ekolojik sorunlardan
ötürü giderek açığa çıkmaktadır. Günümüzde işletme yöneticilerinin ve
usta işçilerin toplumun en ayrıcalıklı kesimi haline geldiğini, bunun
karşılığının çığ gibi büyüyen işsizlik olduğunu hangi bilgi ve izan
sahibi insan inkâr edebilir? Gelişmiş endüstri katmanları, tekelci
ticaret ve finansal kesimler, yani sermaye tekelleri ‘çok hisseli
ortaklık’ projeleriyle işçi kavramını iyice anlamsızlaştırmışlardır.
İşçinin giderek sermaye tekelini topluma bağlayan kayış rolüne
indirgendiğini görmek önemlidir. Reel sosyalizmin rolü nasıl devlet
kapitalizmi olarak, bir ‘tavizci işçi’ olarak tanımlanabilirse, klasik
özel kapitalizmin de benzer tavizci işçisi vardır. Bunlar her zaman
toplum içinde bir arada olagelmişlerdir. Geriye kalan toplum, Rosa’nın
aklına gelen kapitalist olmayan toplumdur.
Dikkat edilirse, burada
kapitalist olan ve olmayan fark tarif edilmektedir. Rosa’da her ikisi de
toplum biçimidir. Ben daha farklı olarak, kapitalizmi bir toplum biçimi
olarak değil, toplumun üzerinde artık-değer sızdıran, ekonomiyi kurutan,
işsizliği doğuran, devlet ve iktidarla kaynaşıp güçlü ideolojik
hegemonya araçlarını kullanan geniş bir şebeke, örgütlenme olarak
değerlendiriyorum. Bu örgütlenmenin içine son dönemde tavizci işçi
kesimini de eklemişlerdir. Tekelci ağın içeriğini bir kez daha böyle
tanımlarken, birçok yanlış anlamayı gidermeyi amaçlıyorum. Özellikle
‘kapitalist toplum’ kavramının tuzak karakterini deşifre etmek
durumundayım. Kapitalist tekele böyle bir sıfat bağışlamak fazlasıyla
lütufkârlıktır. Sermaye şebeke, örgütsel ağ oluşturabilir. Mafyanın da
değme bir sermaye şebekesi olduğu çok iyi anlaşılmalıdır. Sermaye
şebekesinin mafya olarak adlandırılamamasının tek nedeni, toplumdaki
hegemonik gücü ve resmi iktidarla bağlantılarıdır. Yoksa mafya kadar
bile etik kuralları olmayan bir şebeke olarak kalacaktı.
Şu hususu da önemle
eklemeliyim ki, orta boy sanayici, tüccar ve tarımcıyı kapitalist
saymıyorum. Bunlar büyük ölçüde gerçek ekonomik ihtiyaçlar için olup,
sermaye tarafından çok yönlü kıskaca alınsalar da, üretim yapmaya
çalışan toplumsal kesimlerdir. Ayrıca pazardaki küçük meta alışverişini
ve bu metaları küçük işletmelerinde gerçekleştirenleri de kapitalist
saymıyorum. Çeşitli meslek sahipleri haliyle kapitalist sayılmaz.
Tavizci kesim dışındaki tüm işçiler, köylüler, öğrenciler, memurlar,
zanaatkârlar, çocuklar, kadınlar toplumun belkemiğini oluşturur.
Kapitalist olmayan toplum olarak bu tanımı geliştirmeye çalışıyorum.
Yani çoğu Marksist’in sandığı gibi kapitalist olmayan toplum derken
feodal, Asya tipi, yarı-feodal gibi kavramlarla dillendirilen toplumu
kastetmiyorum. Bu kavramların gerçeği öğretici kılmadıklarına, daha çok
perdelediklerine dair ikna olmuş durumdayım. Kaldı ki, bu çözümlemeyi
sadece 16. yüzyıl sonrası Avrupa’da merkezileşen sermaye şebekeleri için
değil, tarih boyunca artık-değer gasp eden tüm sermaye şebekeleri
(ticaret-siyaset-askerlik-ideolojik, tarımsal, endüstriyel tekeller)
kapsamında geliştiriyorum. Günümüz küresel finans sermayesinin bu
çözümlemeyi çarpıcı biçimde doğruladığını görmek için fazla incelemeye
gerek olmadığı açıktır.
Toplumsal doğanın
anti-sermaye karakterini görmek kilit önemdedir. Binlerce yıllık
yürüyüşünde toplum, sermaye birikiminin en çürütücü etkiye sahip
olduğunun farkındaydı. Örneğin sermaye birikiminin etkili yöntemlerinden
biri olan faizciliği mahkûm etmeyen hiçbir din yok gibidir.
Günümüzde çığ gibi büyüyen
işsizliği sermayenin ucuz işçi, esnek işçi yaratmak için geliştirdiğini
söylemek çok eksik bir değerlendirmedir. Gerçeğin bir yönü bu olmakla
birlikte, asıl nedeni sermayenin toplumu kâr peşinde koşturan
faaliyetlere bağlamasıdır. Kâr-sermaye için faaliyet kesinlikle toplumun
temel ihtiyaçlarıyla örtüşmez. Eğer toplumun doyurulması için yapılan
üretim kâr getirmiyorsa, toplumun açlık ve yoksulluktan kırılması
-Nitekim günümüzde milyonlarca insan bu durumdadır- sermayenin umurunda
bile değildir. Örneğin eldeki sermaye miktarı biraz tarıma yatırılsa,
asla açlık sorunu kalmaz ve olmaz. Ama tam tersine, sermaye tarımı
sürekli boşaltıyor, bozuyor. Bunun nedeni tarımda kâr oranının ya hiç
olmaması ya da çok düşük olmasıdır. Paradan dev miktarda para
kazanılırken, hiçbir sermayedar tarımı düşünmez. Sermayenin karakterinde
bu tür düşünceye asla yer yoktur. Eskiden devlet tekel olarak tarıma çok
yardım yapardı. Ama karşılığını da ürün veya para-vergi olarak alırdı.
Şimdiki sermaye piyasaları bu yönlü devlet faaliyetlerini de
anlamsızlaştırmışlardır. Aksi halde o devletler iflasla karşılaşmaktan
kurtulamazlar.
Demek ki, sermayenin toplumun
ana gövdesini giderek işsiz ve yoksul bırakması günlük, geçici
politikalar nedeniyle değil, yapısal karakteri nedeniyledir. Çok ucuza
çalışılmak istense de toplumdaki işsizliğin çözülemeyeceği, incelemeye
gerek olmadan sıradan bir gözlemle rahatlıkla anlaşılabilir. Artık-değer
üzerine kurulu kârlılık politikaları ve sistemi ortadan kalkmadan,
toplumun işsizlikten ve yoksulluktan kurtulamayacağını bir kez daha iyi
bilmek gerekir diyorum.
Yoksa örneğin tarih boyunca
çok sayıda toplumu doyuran, neolitik topluma on beş bin yıldır analık
eden Mezopotamya ovalarında neden işsizlik, açlık ve yoksulluk kol
geziyor? Kâr amaçlamayan bir üretim hamlesi planlansa, günümüz
ölçülerinde yirmi beş milyon insanı rahatlıkla besleyebilecek ve üzerine
fazla bırakacak bu ovaların ve insanlarının tek ihtiyacı sermayenin
çalıştırmayan eli değil, tersine işsizliğin, açlığın ve yoksulluğun tek
nedeni olan bu elin (özel veya devlet eliyle olması hiç fark etmez)
yakasını bırakmasıdır. İhtiyaç duyulan tek şey, gerçek emekçi eliyle
toprağın buluşmasıdır; buna fırsat yaratacak toplumsal zihniyet
devriminin gerçekleştirilmesidir; toplumsal ahlak ve politikanın tekrar
temel dokular, organlar olarak işlevine kavuşmasıdır; demokratik
siyasetin bu nedenlerle dört elle ve gözle gerçek beyinlerle görevine
koşmasıdır.
5- Toplumun Endüstriyalizm
Sorunu
Tarım devrimi kadar önem
taşıyan endüstri devriminin, binlerce yıllık tarihsel birikim temelinde,
18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarında niteliksel sıçrama yapıp
günümüze kadar inişli-çıkışlı seyrini sürdürdüğünü belirtmek mümkündür.
Nerede, ne zaman, nasıl duracağı, durdurulacağı kestirilememektedir. Bu
devrim analitik aklın patlaması gibi bir özelliğe sahip olup, zaten bu
aklın ürünüdür. Sermayenin kesin hâkimiyetindedir. Hiç şüphesiz
sermayenin kendisi çoklukla endüstriyel araçların mucidi değildir. Ama
onları sermaye aracına dönüştürmek için her zaman ivedilikle üzerinde
durmuş, gerekli gördüklerini mülkiyetine geçirmiştir. Seri, ucuz
üretmek, toplum için büyük bir gelişme imkânıdır. Akıl gibi toplumun
hizmetindeki endüstri de değerlidir. Sorun endüstrinin kendisinde
değildir, kullanılış tarzındadır. Endüstri tıpkı nükleer imkân gibidir.
Tekellerin çıkarına kullanıldığında, ekolojik felaketlerden savaşlara
kadar yaşamı en çok tehdit eden araca dönüşebilir. Nitekim kâr amaçlı
kullanımı günümüzde iyice belirginleştiği gibi, çevresel yıkımı
hızlandırmıştır. Sanal toplum doğrultusunda hızla yol aldırmaktadır.
İnsan organlarının yerini hızla robotlaşma almaktadır. Böyle giderse
insanın kendisi gereksizleşecektir.
Çevrenin bugünkü halinde bile
sadece toplumun değil, tüm canlı yaşamın tehdit altına girdiği ortak
görüştür. Önemle vurgulamak gerekir ki, bu gidişte endüstriyi olgu
olarak kendi başına sorumlu ilan etmek tam bir saptırmadır. Kendi başına
endüstri nötr bir olanaktır. Toplumun varlık gerekçeleriyle
bütünleştirilmiş bir endüstri, kesinlikle dünyayı insan için, hatta tüm
yaşamlar için Üçüncü Doğa haline getirmede belirleyici rol oynayabilir.
Böylesi bir potansiyel taşımaktadır. Böyle olursa endüstriyi kutsamak da
gerekir. Fakat kâr-sermayenin ağırlıklı olarak kontrolüne girerse,
dünyayı bir avuç tekelcinin dışında tüm insanlık için cehenneme de
çevirebilir. Nitekim günümüzde gidişat biraz da bu yönlüdür. Bu
gidişatın insanlığı derin bir endişeye kaptırdığı inkâr edilemez.
Endüstriyel tekel olarak toplum üzerinde gerçek imparatorluklar
kurmuştur. Bir tek ABD süper hegemonyasına karşılık, onlarca endüstriyel
hegemon vardır. Siyasal-askeri hegemon durdurulsa bile, endüstriyel
hegemonlar kolay durdurulamazlar. Çünkü artık onlar da
küreselleşmişlerdir. Bir ülke merkez olarak dar gelirse, hemen başka bir
mekânı, yeni ülkeleri, merkezleri haline getirebilirler. Ne malûm
ABD’nin bir endüstri imparatorluğu yarın Çin’i merkez seçmesin? Koşullar
daha elverişli olduktan sonra, bugün bile bunun yavaş yavaş mümkün
olduğu gözlemlenmektedir.
Endüstriyalizm tarımı can
evinden vurmuştur. İnsan toplumunun asli unsuru, varlık aracı olan
tarım, endüstri karşısında büyük yıkım yaşamaktadır. On beş bin yıldır
insanlığı var eden bu kutsal faaliyet, bugün kendi haline bırakılmıştır.
Endüstrinin egemenliğine bırakılmaya hazırlanılmaktadır. Kâr-sermaye
güdümlü endüstrinin tarıma girmesi, sanıldığı gibi seri üretim, bol
üretim olarak yorumlanamaz. Genlerle oynanarak toprak, endüstri
tekellerince suni döllenme gibi bir analık durumuna sokulacaktır. Nasıl
ki yabancı bir spermle sağlıklı bir hamilelik, annelik mümkün değilse,
genleriyle oynanmış tohumlarla toprağı döllendirmek, iyi bir analık
durumuna sokamayacaktır. Endüstri tekelleri tarıma yönelik bu çılgınlığa
hazırlanıyorlar. İnsanlık tarihi belki de en büyük karşıdevrimi tarımda
yaşayacaktır, hatta yaşamaya başlamıştır bile. Toprak, tarım, her ikisi
bir üretim aracı ve ilişkisi değildir; toplumun ayrılmaz, oynanmaz
varlık parçalarıdır. İnsan toplumu ağırlıklı olarak toprak ve tarım
üzerinden inşa edilmiştir. Onu bu mekânlardan ve üretimden koparmak,
varlığına karşı en büyük darbeye maruz bırakmaktır. Kanser gibi büyüyen
kent gerçeği, daha şimdiden bu tehlikeyi bütün çıplaklığıyla sergilemeye
başlamıştır. Kurtuluş büyük ihtimalle ve büyük oranda tersi bir
harekette görülmektedir: Kentten toprağa ve tarıma dönüş hareketi. Bu
hareketin ana sloganı herhalde “var oluş için ya tarım, toprak ya yok
olma” biçiminde belirlenecektir. Kâr-sermaye endüstriyle toprağı, tarımı
bütünleştirip dost, simbiotik ilişkilerle bağlamıyor. Aralarına dağ gibi
çelişkiler yığıp düşmanlaştırıyor.
Toplumdaki sınıfsal, etnik,
ulusal ve ideolojik çelişkiler; çatışmalar ve savaşlara kadar gidebilir.
Fakat bunlar giderilmesi olanaksız çelişkiler değildir. İnsan eliyle
inşa edildikleri gibi dağıtılabilirler de. Sermayenin aracı olarak
endüstriyle toprak ve tarımın çelişkisi insan kontrolünü aşar. Toprak ve
tarım milyonlarca yıl ekolojik olarak kendilerini hazırlamışlardır.
Bozulmaları halinde, insan eliyle inşa edilemezler. Toprak imali insanın
eliyle olmadığı gibi, tarımsal ürünleri ve diğer canlıları, örneğin
bitkileri insan eliyle yaratmak da şimdilik olanaklı değildir, olanaklı
olması da beklenemez. Zaten bu olanak insan olarak gerçekleşmiştir.
Gerçekleşmiş olanı tekrarlamanın anlamı ve imkânı yoktur.
Derin bir felsefi konu olduğu
için fazla girmeyeceğim. Yalnız firavun, pramit tarzı mezarlarla nasıl
kendi geleceğini hazırlamak istemişse, endüstriyalizmin robotlaştırıcı
tarzı da pek yaşanılır bir gelecek yaratamaz. Bu, insana da
saygısızlıktır. Doğa gibi muhteşem bir varlık ortadayken, robot ve
kopyalarının ne anlamı ve önemi olabilir? Sermayenin kâr çılgınlığı
burada bir kez daha karşımıza çıkıyor. Robotlar en ucuz üretimi
gerçekleştirdi diyelim. Peki, kullanıcısı olmadan bunlar neye
yarayacaklar? Endüstriyalizm bu yönüyle toplumu işsiz kılmanın en temel
etkenidir; toplumun üretkenliğine karşı sermayenin en büyük silahıdır.
Sermaye hem en az işçi çalıştırmada, hem de ucuzlamış fiyatlarla
piyasayı dilediği gibi manipüle etmede endüstri silahını sıkça
kullanmaktadır. Tekelci fiyatlar ve işsizliğin temel etkeni olan
bunalımlarını (fazla üretim bunalımları) kaçınılmaz kılmaktadır. Sonuçta
çürüyen mallar ve işsiz, aç, yoksul milyonlarca insan bu bunalımların
kurbanı olmaktadır.
Toplumun doğası ancak
milyonlarca yılın ve uygun mekânın ürünü olan çevreyle sıkı bağlantı
içinde kendini sürdürebilir. Hiçbir endüstriyel oluşum, evren harikası
çevrenin yerini tutamaz. Daha şimdiden yerde, havada, denizde ve uzayda
trafik felaket boyutlarına erişmiştir. Fosil yakıtlarla yürüyen
endüstri, iklim ve çevreyi sürekli zehirlemektedir. Tüm bu felaketlerin
karşılığı, iki yüz yıllık kâr birikimidir. Bu birikim bunca tahribatlara
değer miydi? Bu yüzden yaşanan tahribatı toplam savaşlar yapmadığı gibi,
verilen canlı kaybı da ne insan ne de doğa eliyle başka hiçbir tür olay
yüzünden verilmemiştir.
Endüstriyalizm, bir tekelci
ideoloji ve aygıt olarak, toplumun en temel sorunlarındandır. Derinden
sorgulanması gerekir. Sadece ortaya çıkardığı tehlikeler bunun için
yeterlidir. Canavarın daha da büyüyüp kontrolden çıkması, sorgulanmasını
ve hakkında alınması gereken tedbirleri geç ve anlamsız kılabilir.
Toplumun kendisi olmaktan çıkmasını ve sanal toplum haline gelmesini
engellemek için, bu canavarı tekellerin elinden alarak, önce
ehlileştirip, sonra toplumun doğasına dost kılmanın tam zamanıdır.
Endüstriyalizme karşı
mücadele ederken, endüstriyel tekniğin tekelci ideolojik yapısı ve
kullanımı ile toplumun genel çıkarlarıyla uyumlu yapı ve kullanım
tarzını birbirinden ayrıştırmak, bu yönlü bilimsel çalışma ve ideolojik
mücadelenin en önemli görevidir. Sosyal ve sınıfsal konumdan bağımsız
bir endüstriyalizme karşı mücadeleyi hümanistlik (insancıllık) temelinde
verdiğini idea eden grupların amaçlarına ulaşmaları beklenemez. Bu
gruplar objektif olarak amaçlarına ters düşüp, tekelcilik olarak
endüstriyalizme hizmet eder duruma düşmekten kurtulamazlar.
Endüstriyalizm sanıldığından daha fazla ideolojik, militarist ve
sınıfsal karakterdedir. İdeoloji olarak bilim ve tekniktir. Hatta bu
yönlü kullanımda olan bilim ve tekniğin en tehlikeli boyutlarını temsil
eder. Endüstri canavarı kendi başına ortaya çıkmış değildir.
Hatırlayalım: İngiltere burjuvazisi adada, Avrupa’da ve dünyada tarihi
emperyalizm hamlesine girişirken, endüstriyalizmi hem örgütleyen hem de
en kapsamlı ve hızlı kullanan sınıftı. Endüstriyalizm daha sonra
sırasıyla tüm ülke burjuvazilerinin müşterek silahı olmuştur.
Finans-ticaret-endüstri üçlüsü içinde en çok endüstri yüzyılları olan
19. ve 20. yüzyıllarda dünya çapında gerçekleşen burjuva egemenliği bu
gerçeği açıkça kanıtlamaktadır.
Ne yazık ki, Karl Marks ve
reel sosyalist hareketin kapitalist olmayan toplumu gerici olarak ilan
etmeleri ve sanayi burjuvazisiyle ittifakı stratejik olarak
benimsemeleri, bilinçli olmasa da, tarihte amaçlarına en ters düşen ve
hatta objektif olarak ihanet anlamına gelen hareketlerin en trajik olanı
ve belki de başta gelenidir. Tıpkı üç yüz yıl boyunca barış dini olan
Hıristiyanlığın devlet ve iktidarla ittifakının objektif ve çoğunlukla
bilinçli olarak amaçlarına ters düşmesi ve ihanet etmesinde olduğu gibi.
Hıristiyanlık da son tahlilde iktidar tekelinin cazibesine kapılarak
çıkış amacına ters düşmüş ve uygarlık dini haline gelmekten
kurtulamamıştır. İslamiyet’te olan ise, daha Hz. Muhammed hayattayken
yaşanmaya başlanmıştır. Sonuçta iktidar endüstrisine yenik düşmüş
oluyorlar.
Eğer bugün çevre adına bütün
insanlık kıyamet saatleri yakınmış gibi feryat etmeye başlamışsa, bu
olayın tarihsel-toplum ve sınıf boyutlarını benzer örnek hareketler
ışığında kavramak, toplumun varlık hareketi olarak benimsemek ve yeni
bir kutsal dini hareket gibi mücadele etmek durumundadır. Ateşi nasıl
ateşle söndürmek mümkün değilse, endüstriyalizm batağında yaşamayı
sorgulamaksızın, ondan vazgeçmeksizin de ekolojik mücadele yürütülemez.
Yeni Hıristiyanlık, İslamlık ve reel sosyalistlik trajediler yaşamak
istemiyorsak, ders çıkarmak ve bilimsel-ideolojik, ahlaki-politik
mücadeleyi doğru ele almak gerekir.
6- Toplumun Ekolojik Sorunu
Açık ki, endüstriyalizm
sorunu hem ekolojik sorunun bir parçası, hem de en temel nedenidir.
Farklı bir başlık altında yorumlamak tekrar anlamına gelebilir. Fakat
ekoloji endüstriyalizmden daha fazla anlam ifade eden, toplumsal ve
sorunlu olan bir konudur. Kavram çevrebilim anlamı taşısa da, esas
olarak toplumsal gelişimle çevresi arasındaki sıkı ilişkiyi çözümleme
bilimidir. Çevre sorunları felaket alarmı verince, ağırlıklı olarak
gündemleşti; sakıncalı anlamlar taşısa da, ayrı bir inceleme dalı haline
getirildi. Çünkü o da endüstriyalizm gibi toplumun yarattığı bir sorun
olmayıp, uygarlık tekellerinin son marifeti olarak, en kapsamlı sorun
biçiminde tarih, dünya ve toplum gündemine oturmuştur.
Belki de hiçbir sorun
ekolojik olanlar kadar kâr-sermaye düzenlerinin (örgütlü şebekeler)
gerçek içyüzünü bütün insanlık gündemine oturtacak önem ve ağırlıkta
olmamıştır. Kâr ve sermayenin (tarih boyunca tüm askeri, ekonomik,
ticari, dini tekellerin toplamı olarak) uygarlık sisteminin bilânçosu
sadece toplumun her yönden çözülüşü (ahlaksızlık, politikasızlık,
işsizlik, enflasyon, fuhuş vb.) değil, çevrenin de tüm canlıların
yaşamıyla birlikte tehlike altına girmesi olmuştur. Tekelciliğin toplum
karşıtlığını bu gerçeklerden daha çarpıcı olarak neyle kanıtlayabiliriz
ki?
Zekâ ve esneklik payı diğer
tüm canlılara göre en yüksek bir doğa olarak tanınsa da, insan toplumu
da son tahlilde canlı bir varlıktır. Dünyalıdır. Çok hassas düzenlenmiş
bir iklim atmosferinin, bitkiler ve hayvanlar dünyasının evriminin
ürünüdür. Dünyamızın atmosfer ve ikliminin, bitkiler ve hayvanlar
âleminin bağlı olduğu düzenlilikler, hepsinin toplamı olması itibariyle
insan toplumu için de geçerlidir. Bu düzenlilikler çok hassastır.
Birbirlerine çok sıkı bağlıdırlar. Adeta bir zincir oluştururlar.
Zincirin bir halkası koptuğunda nasıl işlevsiz durumu ortaya çıkarsa,
evrim zincirinin ciddi bir halkası koptuğunda da tüm evrimin etkilenmesi
kaçınılmaz olur. Ekoloji bu gelişmelerin bilimidir. Bu nedenlerle de çok
önemlidir. Toplumun iç düzenliliğinin herhangi bir nedenle kırılması
insan eliyle yeniden düzenlenebilir. Nihayetinde toplumsal gerçeklik
insan eliyle inşa edilen gerçekliktir. Fakat çevre böyle değildir.
Toplum kaynaklı, daha doğrusu toplumdan çıkıp üstünde kâr-sermaye
tekeliyle örgütlenen bazı grupların marifetiyle çevre halkalarından
ciddi kopuşlar olursa, evrimsel felaketler zincirlemesine tüm çevreyi,
bu arada toplumu da kıyametle karşı karşıya bırakabilirler.
Unutmamak gerekir ki, çevre
halkaları milyonluk yılların evrimiyle oluşmuştur. Genelde son beş bin
yıllık, özelde son iki yüz yıllık tahribatlar, milyonlarca yılın evrim
halkalarından binlercesini koparmayı daha kısa sayılabilecek bu zaman
diliminde gerçekleştirmişlerdir. Kırılış reaksiyonu başlamıştır. Nasıl
durdurulacağı kestirilememektedir. Atmosferdeki başta karbondioksit (CO2)
oranı ve diğer gazların yarattığı kirlenmenin, mevcut haliyle ancak
yüzlerce, hatta binlerce yıl temizlenemeyeceği öngörülmektedir. Bitki ve
hayvan dünyasındaki yıkımların sonucu belki de tam anlamıyla ortaya
çıkmış değildir. Ama en az atmosfer kadar S.O.S işareti verdiği açıktır.
Denizler ve ırmakların kirliliği, çölleşme daha şimdiden felaket
sınırlarına dayanmıştır. Tüm belirtiler kıyametin mevcut gidişatla doğal
dengesizlik sonucu değil, bir kısım şebekeler halinde örgütlenmiş
gruplar eliyle topluma yaşatılacağını göstermektedir. Elbette bu
gidişata doğanın vereceği yanıtlar da olacaktır. Çünkü o da canlı ve
zekâlıdır. Onun da tahammül gücünün sınırları vardır. Direnmesini
yerinde ve zamanında gösterecektir. Ama o, yeri ve zamanı geldiğinde
insanların göz yaşlarına bakmayacaktır. Çünkü kendilerinin
yeteneklerine, bahşedilen değerlere ihanet etmekten hepsi sorumlu
tutulacaktır. Kıyamet de böyle öngörülmüş değil miydi?
Burada amacım felaket
senaryolarına yenilerini eklemek değildir; fakat toplumun mutlaka
sorumlu olması gereken her üyesi gibi gereken sorumlulukla ve varlık
nedenimiz olan ahlaki ve politik görev anlayışımızla yeteneklerimiz
oranında gerekeni söylemek ve yapmaktır.
İnsanlık tarihinde kendi kale
ve piramitlerine çekilen Nemrutlar ve Firavunların akıbetine ilişkin çok
şey anlatılır. Nedeni açıktır. Ne de olsa Nemrutlar ve Firavunlar da
gerek kişi gerek düzen olarak, tanrısal idealar taşıyan birer TEKEL
idiler. Evet, hep kâr peşinde koşan sermaye tekellerinin ilkçağda en
görkemli örnekleriydiler. Şimdiki kentlerde PLAZA’lara çekilen tekellere
nasıl da benziyorlar! Arada tabiî ki özde olmasa da, biçimde farklar
vardır. Kale ve piramitler tüm görkemliliklerine rağmen günümüz
plazalarıyla yarışamazlar. Kaldı ki, sayı olarak hiç yarışamazlar.
Toplasanız, tüm firavunlar ve nemrutların sayısı birkaç yüzü geçmez; ama
çağdaş firavunlar ve nemrutların sayısı şimdiden herhalde yüz binleri
geçmiştir. İnsanlık eski çağlarda birkaç nemrut ve firavunun ağırlığını
çekemedi. Bu kadar inleyip durdu. Peki, tüm çevre ve toplumu çözülüşe
uğratan yüz binlercesinin ağırlığını daha ne kadar çekecek? Yol
açtıkları bunca savaşın, işsizliğin, açlığın, yoksulluğun verdiği acı ve
ahlarını nasıl dindirecek?
Tarihsel-toplum bir bütündür
derken, bir de evrimin ışığında bu gerçekleri dile getirmek istedik.
Bunlar az yaman ve önemsiz gerçekler midir?
Kapitalist modernitenin
bilimi, pozitivist yapısıyla kendisine çok güvendi. Büyük olgusal
keşifleri her şey sandı. Mutlak hakikati olguların yüzeysel bilgisinden
ibaret saydı. Sonsuz ilerleme sürecine girildiğinden emindi. Fakat
burnunun dibindeki çevre felaketini öngörmemesi neye yorumlanabilir?
Savaş başta olmak üzere, son dört yüz yılın tüm tarihi aşan bütün
toplumsal felaketleri hakkında köklü çare öngörmemesi,
pratikleştirmemesi neye yorumlanabilir? Toplumun tüm gözeneklerine
iktidar olarak sızmış savaşı engellemesini bir yana bırakalım, doğru
tespit etmemesine ne demeli? Açık ki, tekel egemenliğinin azami
hegemonik çağında bilim, sanıldığının aksine ideolojik kuşatmayı en çok
yaşayan ve sistemin hizmetine en iyi uyum sağlayan yapısıyla bu sorulara
cevap veremezdi. Yapısı, hedefi ve tarzı sistemi meşrulaştırma amaçlı
olarak ilan edilmiş, düzenlenmiş bilim, dinler kadar bile etkili
olamadığını göstermiştir. Fakat ideolojik olmayan bilim olmadığını da
anlamak gerekir. Önemli olan, hangi toplumun ve sınıfın ideolojisi
olarak bilme ve bilim olduğunu fark edip ona göre konumunu
belirlemektir. Ekoloji en yeni bilimlerden biri olarak bu çerçevede
konumunu belirlerse, sadece çevrenin değil, toplumsal doğanın da idealli
çözüm gücü olabilir.
7- Toplumsal Cinsiyetçilik,
Aile, Kadın ve Nüfus Sorunu
Kadını biyolojik farklılığı
olan bir cins insan olarak algılamak, toplumsal gerçeklik konusunda
körlüğün temel etkenlerinin başında gelmektedir. Cinsiyet farklılığı
kendi başına hiçbir toplumsal sorun nedeni olamaz. Evrende her zerredeki
ikilem nasıl hiçbir varlıkta sorun olarak ele alınmazsa, insan
varlığındaki ikilem de sorun olarak işlenemez. “Varlık neden
ikilemlidir?” sorusuna verilecek cevap ancak felsefi olabilir. Ontolojik
(varlık bilimi) çözümleme bu soruya (sorun değil) yanıt arayabilir.
Benim cevabım şudur: Varlığın ikilem dışında başka türlü varoluşu
sağlanamaz. İkilem, varoluşun mümkün tarzıdır. Kadın ve erkek mevcut
haliyle olmayıp eşeysiz (eşi olmayan) olsalar bile, bu ikilemden
kurtulamazlar. Çift cinslilik denilen olay da budur. Şaşırmamak gerekir.
Fakat ikilemler hep farklı oluşmaya eğilimlidirler. Evrensel zekâya
(Geist) kanıt aranacak temel de bu ikilem eğiliminde aranabilir.
İkilemin iki tarafı da ne iyi ne kötüdür; sadece farklıdır, farklı olmak
zorundadır. İkilemler aynılaşırsa varoluş gerçekleşemez. Örneğin, iki
kadın veya iki erkekle toplumsal varlığın üreme sorunu çözümlenemez.
Dolayısıyla “Niçin kadın veya erkek?” sorusunun değeri yoktur veya bu
soruya ille cevap aranacaksa, evren böyle oluşmak (zorunda, eğiliminde,
aklında, arzusunda) durumundadır da ondan diye felsefi bir cevap
verilebilir.
Kadını sosyal ilişki
yoğunluğu olarak incelemek, bu nedenle sadece anlamlı değil, toplumsal
kördüğümleri aşmak (çözümlemek) açısından da büyük önem taşır. Erkek
egemen bakış bağışıklık kazandığı için, kadına ilişkin körlüğü kırmak
bir nevi atomu parçalamak gibidir. Bu körlüğü kırmak büyük entelektüel
çaba ve egemen erkekliği yıkmayı gerektirir. Kadın cephesinde ise
neredeyse varoluş tarzı haline getirdiği ve aslında toplumsal olarak
inşa edilen kadını da çözmek, o denli yıkmak gerekir. Tüm özgürlük,
eşitlik, demokratik, ahlaki, politik ve sınıfsal mücadelelerin başarı
veya başarısızlıklarında yaşanan hayal kırıklıkları (ütopya, program ve
ilkelerin hayata geçirilemeyişi), kırılmayan egemen (iktidarlı) ilişki
biçiminin (kadın-erkek arasındaki) izlerini taşır. Tüm eşitsizlikleri,
kölelikleri, despotlukları, faşizmi ve militarizmi besleyen ilişkiler,
ana kaynağını bu ilişki biçiminden alır. Eşitlik, özgürlük, demokrasi,
sosyalizm gibi adı çok geçen sözcüklere hayal kırıklığı yaratmayacak
geçerlilikler yüklemek istiyorsak, kadın etrafında örülen toplum-doğa
kadar eski olan ilişkiler ağını çözmek ve parçalamak gerekir. Bunun
dışında gerçek özgürlüğe, eşitliğe (farklılıklara uygun), demokrasiye ve
ikiyüzlü olmayan bir ahlaka gidecek başka bir yol yoktur.
Cinsiyetçiliğe, hiyerarşik
çıkıştan beri iktidar ideolojisi olarak anlam yüklenmiştir. Sınıflaşma
ve iktidarlaşma ile yakından bağlantılıdır. Bütün arkeolojik,
antropolojik ve güncel araştırma ve gözlemler, kadının otorite kaynağı
olduğu dönemler olduğunu ve uzun süreye yayıldığını göstermektedir. Bu
otorite artık-ürün üzerine kurulu iktidar otoritesi olmayıp, tersine
verimlilik ve doğurganlıktan kaynaklanan ve toplumsal varoluşu
güçlendiren bir otoritedir. Kadında etkisi daha fazla olan duygusal
zekâ, bu varoluşla güçlü bağlara sahiptir. Artık-ürün üzerine kurulu
iktidar savaşlarında kadının pek belirgin yer almayışı, toplumsal
varoluş tarzı bu konumuyla ilgilidir.
Hiyerarşik ve devletsel düzen
bağlantılı iktidar gelişiminde erkeğin öncü rol oynadığını, tarihsel
bulgular ve güncel gözlemler açıkça göstermektedir. Bunun için neolitik
toplumun son aşamasına kadar gelişkin olan kadın otoritesinin kırılması,
aşılması gerekiyordu. Buna ilişkin biçimi çeşitli, süresi uzun büyük
mücadelelerin verildiğini yine tarihsel bulgular ve güncel gözlemler
doğrulamaktadır. Özellikle Sümer mitolojisi neredeyse tarihin ve
toplumsal doğanın hafızası gibi oldukça aydınlatıcıdır.
Uygarlık tarihi, kadının
kaybedişi ve kayboluşu tarihidir aynı zamanda. Bu tarih tanrı ve
kullarıyla, hükümdar ve tebaalarıyla, ekonomi, bilim ve sanatıyla erkek
egemen kişiliğin pekiştiği tarihtir. Dolayısıyla kadının kaybedişi ve
kayboluşu, toplum adına büyük düşüş ve kaybediştir. Cinsiyetçi toplum,
bu düşüşün ve kaybedişin sonucudur. Cinsiyetçi erkek, kadın üzerinde
sosyal hâkimiyetini inşa ettiğinde o kadar iştahlıdır ki, doğal her
türlü teması bir egemenlik gösterisi haline getirir. Cinsel ilişki gibi
biyolojik bir olguya sürekli iktidar ilişkisi yüklenmiştir. Kadın
üzerinde zafer havasıyla cinsel temas kurduğunu hiç unutmaz. Bu yönlü
çok güçlü bir alışkanlık oluşturmuştur. Bir sürü deyim icat etmiştir:
“Becerdim”, “İşini bitirdim”, ‘kancık’, “Karnında sıpayı, sırtında
sopayı eksik etme!”, ‘fahişe, orospu’, ‘kız gibi oğlan’, “Kızını serbest
bırakırsan, ya davulcuya ya zurnacıya kaçar”, ‘başını hemen bağlamak’
gibi benzer sayısız öykü, darbımesel anlatılır. Cinsellikle iktidar
ilişkisinin toplum içinde nasıl etkili olduğu çok açıktır. Günümüzde
bile her erkeğin, kadın üzerinde ‘öldürme hakkı’ dahil, sayısız hak
sahibi olduğu sosyolojik bir gerçektir. Bu ‘haklar’ her gün
uygulanırlar. İlişkiler ezici çoğunlukla taciz ve tecavüz
karakterindedir.
Aile bu toplumsal bağlamda
erkeğin küçük devleti olarak inşa edilmiştir. Uygarlık tarihinde aile
denilen kurumun mevcut tarzıyla sürekli yetkinleşmesi, iktidar ve devlet
aygıtlarına verdiği büyük güç nedeniyledir. Birincisi, aile erkek
etrafında iktidarlaştırılarak devlet toplumunun hücresi kılınmaktadır.
İkincisi, kadının sınırsız karşılıksız çalışması güvenceye alınmaktadır.
Üçüncüsü, çocuk yetiştirip nüfus ihtiyacını karşılamaktadır. Dördüncüsü,
rol modeli olarak tüm topluma kölelik, düşkünlük yaymaktadır. Aile bu
içeriğiyle aslında bir ideolojidir. Hanedanlık ideolojisinin
işlevselleştiği kurumdur. Her erkek ailede bir hanlığın sahibi olarak
kendisini algılar. Ailenin çok önemli bir gerçeklik olarak
algılanmasının altında bu hanedanlık ideolojisi çok etkindir. Ailenin ne
kadar çok kadın ve çocuğu olursa, erkek o denli güvence ve onur kazanır.
Aileyi mevcut haliyle bir ideolojik kurum olarak değerlendirmek de
önemlidir. Kadın ve aileyi mevcut haliyle uygarlık sisteminin, iktidar
ve devletin altından çekin, geriye düzen adına çok az şey kalır. Fakat
bu tarzın bedeli, kadının bitmeyen düşük yoğunlukta sürekli savaş hali
altındaki acılı, yoksul, düşkün ve yenilgili var oluş tarzıdır. Adeta
sermaye tekellerinin uygarlık tarihi boyunca toplum üzerinde
sürdürdüklerine benzer, paralel ikinci bir tekel zinciri de kadın
dünyası üzerindeki ‘erkek tekeli’dir. Hem de en eski güçlü tekeli. Kadın
varoluşunu en eski sömürge âlemi olarak değerlendirmek daha gerçekçi
sonuçlara götürür. Belki de kendileri için millet olmamış en eski
sömürge halkı demek en doğrusudur.
Kapitalist modernite, tüm
liberal süslemelere rağmen, eskiden kalma statüyü özgür ve eşit
kılmadığı gibi, ek görevler yükleyip kadını eskisinden daha ağır bir
statü altına almıştır. En ucuz işçi, ev işçisi, ücretsiz işçi, esnek
işçi, hizmetçilik gibi statüler durumunun daha da ağırlaştığını
gösterir. Üstelik en magazinel varlık, reklâm aracı olarak istismarı
daha da derinleştirilmiştir. Bedeni bile en çeşitli istismar aracı
olarak, sermayenin vazgeçmediği meta düzeyinde tutulur. Reklâmcılığın
sürekli tahrik aracıdır. Özcesi, modern kölenin en verimli
temsilcisidir. Hem sınırsız zevk aracı, hem en çok kazandıran köleden
daha değerli bir mal düşünülebilir mi?
Nüfus sorunu cinsiyetçilik,
aile ve kadınla yakından bağlantılıdır. Daha çok nüfus, daha çok sermaye
demektir. ‘Ev kadınlığı’ nüfus fabrikasıdır. Sisteme çok ihtiyaç duyduğu
en değerli malları, ‘dölleri’ üretme fabrikası da diyebiliriz. Maalesef
tekelci egemenlik altında aile bu duruma sokulmuştur. Tüm zorluklar
kadına çıkarılırken, malın değeri ise sisteme en değerli hediyedir.
Artan nüfus en çok kadını mahveder. Hanedanlık ideolojisinde de
böyledir. Modernitenin en gözde ideolojisi olarak ailecilik,
hanedanlığın vardığı son aşamadır. Tüm bu hususlar fazlasıyla
ulus-devletçiliğin ideolojisiyle de bütünleşmektedir. Ulus-devlete
sürekli evlat yetiştirmekten daha değerli ne olabilir? Daha çok
ulus-devlet nüfusu, daha çok güç demektir. Demek ki, nüfus patlamasının
altında sıkı sermaye ve erkek tekellerinin hayati çıkarları yatmaktadır.
Zorluk, kahır, hakaret, acılar, suçlamalar, yoksulluk, açlık kadına;
keyfi kazancı ise ‘bey’ine ve sermayedarınadır. Tarihte hiçbir çağ
günümüzdeki kadar kadını çok yönlü bir istismar aracı olarak kullanma
güç ve deneyimini göstermemiştir. Kadın ilk ve son sömürge olarak
tarihinin en kritik anını yaşamaktadır.
Hâlbuki köklü özgürlük,
eşitlik ve demokratlık yüklü bir felsefeyle kadınla düzenlenecek yaşam
ortaklığı; güzelliği, iyiliği ve doğruluğu en mükemmel düzeyde
sağlayabilme yeteneğindedir. Şahsen mevcut statüler içinde kadınla
yaşamı, çok sorunlu olmak kadar çirkin, kötü ve yanlış bulurum. Mevcut
statü altında kadınla yaşamak, çocukluğumdan beri cesaretimin en zayıf
olduğu bir konudur. Cinsel güdü gibi çok güçlü bir güdüyü sorgulayacak
bir yaşamdır söz konusu olan. Cinsel güdü yaşamın sürdürülmesinin
hatırınadır. Kutsallığı olması gereken bir doğa harikasıdır. Ama sermaye
ve erkek tekeli kadını o denli kirletmiştir ki, bu doğa harikası
yetenek, ‘döllük fabrikası’ gibi en aşağılaşmış bir meta üreten kuruma
dönüştürülmüştür. Bu metalarla toplumun altı üstüne getirilirken, çevre
de nüfusun ağırlığı altında (Şimdilik altı milyar; bu hızla giderse on,
elli milyar nüfusla çevreyi düşünelim) anbean çöküşü yaşamaktadır.
Şüphesiz bir kadınla çocuklu olmak özde kutsal bir olaydır; yaşamın
tükenmeyeceğinin göstergesidir. Sonsuzluğu hissettirir. Bundan daha
değerli duygu olabilir mi? Her tür bu gerçeklik altında kendini
sonsuzluğa kaptırmanın heyecanını yaşar. Özellikle günümüz insanında, bu
durum, bir ozanın dediği gibi, “Başımıza bela dölümüz bizim” seviyesinde
yaşanmaktadır. Bir kez daha Birinci ve İkinci Doğa’ya ters sermaye ve
erkek tekelinin büyük ahlaksızlığı, çirkinliği ve yanlışlığıyla karşı
karşıya olduğumuz inkâr edilemez.
İnsan eliyle inşa edilen,
insan eliyle yıkılabilir. Burada ne bir doğa kanunu, ne de bir yazgı söz
konusudur. Şebekenin, kurnaz ve güçlü adamın, kanserli ve hormonlu yaşam
elleri olan tekellerin yıkılası düzenlemeleridir söz konusu olan.
Yaşamın evrendeki en harika çiftinin (bilinebildiği kadarıyla)
anlamlaşma derinliğini hep derinden hissetmişim. Kadınla önce
düşünmenin, nerede, ne zaman, ne kadar bozukluk varsa tartışma ve
gidermenin önemini tüm ilişkilerin önüne koyma cesareti gösterdim.
Sadece güçlü, düşünen, iyi, güzel ve doğru karar verebilen, böylece beni
aşarken hayran bırakabilen ve muhatabım olabilen kadın, şüphesiz felsefi
arayışımın köşe taşlarındandır. Evrendeki yaşam akışının sırlarının bu
kadınla en iyi, güzel ve doğru tarafıyla anlam bulacağına hep inandım.
Ama hiçbir erkeğin beceremeyeceği kadar, önümdeki ‘erkek ve sermaye’
malıyla, doksan bin kocalı Hürmüz’le varoluş tarzımı asla paylaşmayacak
olan ahlakıma da inandım. O halde feminizmden de öte, ‘jineoloji’ (kadın
bilimi) kavramı amacı daha iyi karşılayabilir.
8- Toplumun Kentleşme Sorunu
Uygarlığın diğer adı
medenileşme, Arapça ‘kentleşme’ anlamındadır. Kentleşme kaynaklı
sorunlar ekolojik sorunlardan daha az ve daha önemsiz değildir.
Günümüzde toplumsal yaşamın temel tehdit kaynaklarından biri
durumundadır. Nedir kenti bu hale getiren?
Düz bir anlayışla kent =
sınıf = devlet formülleri basitleştirici olabilir. Ama anlamın
derinliğini ve çok yönlülüğünü körleştirir. İnsanlık köy inşa etmek
kadar kent inşa etmeyi de toplumun doğasına uygun düşünmüş ve
uygulamıştır. Kent toplumsal zekânın yoğunlaştığı mekânların başında
gelir. Kent insandaki zekâ yeteneğini tahrik eder, açığa çıkarır. Akıl
kentle oldukça bağlantılı bir gelişim seyri izlemiştir. İnsanın kendi
gücünün neye kadir olabileceğini fark ettiği mekândır kent. Güvenlik
getirir. Kendine güvenen daha rasyonel düşünür. Düşünce yeni buluşlara
yol açar. Üretim artışının yöntem ve tekniklerini geliştirir. Bunları
deneyimleyen insan, kenti ışık kaynağı gibi bilmiş ve hep oraya koşmak
istemiştir. Kentin tapınak etrafında gelişimi, kendi döneminde
tapınakların kutsal akıl ve ruhların toplandığı yer olmalarıyla
bağlantılıdır. Toplum akıl ve kimliğini orada daha çok keşfediyor,
yaratıyor. Kentin lehine güçlü varsayımlardır bahsettiklerimiz.
Her gerçekte olduğu gibi,
kentin başka bir yüzü de doğuşuyla birlikte kendini gösterecektir:
Sınıflaşma ve devletleşme. Sınıflaşmanın maddi temeli, şüphesiz artan
üretkenliktir. Kentin gelişen akıl sahiplerinden bazıları, eğer insan
sayısını çoğaltıp verimli topraklarda çalıştırırlarsa, katbekat insanı
doyurabileceklerini deneyimle öğrenmişlerdir. Geriye bu düzeneği kurmak
kalmıştır. Düzen bir nevi tekel olan devlettir. Şehir çapında da olsa,
bu yeni düzen örgütü açık ki tarım tekeli olarak doğmuştur. Sümer
şehirleri bu konuda her şeyi açıklıyor. Mısır ve Harappa gibi çoğu
uygarlık, doğuşlarında tarım tekelleridir. Üretimi düzenleme
aygıtlarıdır. Yeterince üretim, en azından çalışanların bir kat
fazlasına ilave artık-ürün sunabilecek seviyeye gelince, devletin maddi
temeli doğmuş demektir. Devlet denilen olay, aslında fazla üretimden
geçinenlerdir. Devlete fazlayı derleme örgütü demek daha anlamlı
olabilir. Şehir buna da uygun mekândır. Kabile ve köy toplumunda son
derece güçtür bu tür ilişkiler. Kabile ve köy yapısı buna el vermez.
Devletin şehirde doğuşunun altında bu gerçeklik yatıyor. Böylece
insanlık kentte sömürü olgusuyla karşılaşıyor. Tanımadığı bir ilişki
biçimiyle tanışıyor. Yeni sanatın adı artık ‘devletçilik’ oluyor. Onu
elinde bulunduran nelere kadir olmaz ki! Muazzam bir çıkar kapısı
oluyor. Köle emekçi bile devlet işsizliğinde eskisinden daha rahat ve
güvenceli olduğunu anlamıştır. Çalışmasını tümüyle zora bağlamak
abartmacılık olur. Kentin doğuş öyküsü aşağı yukarı böyledir.
Bazı sorunları (sömürü ve
güçlüler örgütü) olsa da, toplumun rasyonel gelişiminde kentin devrimsel
bir adım teşkil ettiği açıktır. Aristo, kent büyüklüğü için ideal nüfusu
beş bin olarak düşünür. Kuruluş döneminin kentleri de çoğunlukla bu
nüfustadır. Yeni insan bileşimi söz konusudur. Kabile toplumu
aşılmıştır. Farklı kabile ve soydan gelenler, şehir vatandaşlığı
dediğimiz bağla birbirlerine bağlanıyorlar. ‘Şehir halkı’,
‘hemşehriler’, ‘bajariler’ oluşuyor. Bu gelişme toplumun zenginleştiğini
gösterir. Şehir bu haliyle gelişmenin aracıdır. Ciddi bir sorun kaynağı
değildir. Tüm ilkçağda, ara sıra Babil ve Roma hariç, nüfus problemi
olan kent pek gözlemlenmiyor. Toplumsal üstünlüğüyle cazibesini sürekli
pekiştiriyor. Sümer modeli kendini çığ gibi arttırırken, Mısır az ve öz
şehir inşa ediyor. Aslında Mısır uygarlığı yarı-kent ve köylü uygarlığı
olarak tarihte benzersizdir. Ticaret ve zanaatkârlık çok gelişiyor.
Yollar, mimari, spor, sanat, saray yapılarıyla tapınağın etrafındaki
yapı yeni dokulaşmalara doğru genişlemiş oluyor. Çoğu kent de askeri
garnizon etrafında inşa ediliyor. Özellikle Roma garnizonları birer
şehir çekirdeğidir. Tarihçiler bu dönemde en az on köye bir şehir
düştüğünden bahseder. Yani aralarında simbiotik (karşılıklı yarar)
ilişki vardır. Demek ki henüz kent-köy arasında da sorun yoktur.
Antikçağın son görkemli kenti
Roma, belki de çağının tüm sorunlarını bağrına taşımıştı. Bu da Roma’yı
uygarlığın hem en görkemli hem de en sorunlu kenti haline getirmişti.
Bütün sınıflara ve topluluklara (aristokrasi, burjuvazi, köleler, lümpen
proleterler, her tür etnik grup, her tür inanç grubu, her tür ırk)
rastlamak mümkündü. Eski sınıflar ve topluluklar kalıntı halinde,
yenileri rüşeym halinde temsil ediliyorlardı. Öte yandan her tür ahlak,
politika ve idare biçimine de rastlamak mümkündü. Krallıklar, cumhuriyet
ve demokrasilerin tüm örnekleri (imparatorluk çapında) deneniyordu.
Bilim, sanat, felsefe ve dinlerin bütün kalıntı ve rüşeym haliyle
örneklerine de rastlanabilirdi. Roma gerçekten ekümenik (evrensel)
kentti. Bütün yolların Roma’ya çıkmasının bir anlamı da bu gerçeklikti.
Üç bin beş yüz yıllık merkezi uygarlığın zirvesini yansıtıyordu.
Yıkılışı da görkemine layık bir şekilde oldu. Uygarlığın başına bela iki
büyük güç olan yoksullar sınıfı Hıristiyanlar ile etnisitenin henüz
güçlülüklerini koruyan grupları (Bunlara barbarlar demek, uygarlık
terminolojisine aldanmak demektir), içten ve dıştan dalgalar halinde
kentin sonunu getireceklerdi. M.S. 476 tarihi sadece bir kentin,
Roma’nın yıkılış tarihi değil, üç bin beş yüz yıllık ilk ve antikçağ
uygarlığının bir kentin şahsında çürümesi, çöküşü ve yıkılış tarihidir.
Ortaçağ olarak adlandırılan
dönem, kentleşme itibariyle hiçbir zaman antikçağa erişemedi. Kale ve
surlarıyla ortaçağ kenti yeknesak ve çok küçük başladı. Ortaçağ kentleri
bir nevi derebeylik ve emirliklerin karargâhlarıydı. Etrafta biraz
zanaatkâr ve saray hizmetkârlarının toplanmasıyla genişleme potansiyeli
taşıyorlardı. Tüccar sınıfı büyüme ve görkemlilik için ilk hızı verse
de, Roma, İskenderiye, Antakya, Dara-Nusaybin, Urfa-Edessa gibi daha
eskiden kalma bu kent örneklerini yakalayacak yeni kent inşalarına
rastlamak zordur. Sayısal büyüklükte aşsalar da, mimarlık ve
işlevsellikte (tapınak, tiyatro, meclis, agora, hipodrom, amfiteatr,
hamam, kanalizasyon, işlik vs. binaları) eskilerin ihtişamına hiç
erişemediler. Ortaçağ; ilkçağ ve antikçağın enkazı üzerine kurulan çadır
uygarlığı ve kentleri gibi bir şeydi. Kent henüz kıra, köye üstünlük
sağlayacak konumdan uzaktı. Bir nevi köy oluşum okyanusunda adacıklar
durumundaydı. Bünyelerinde iktidar ve sınıf çelişkilerini taşısalar da,
çevresel sorun arz edecek durumda değillerdi. Genel olarak uygarlık
sistemi, sermaye tekelleri nedeniyle yavaş yavaş çevreyi kemiriyordu.
Toprakta tuzlanma tarım tekelleriyle ilgiliydi. Bu durum 18. yüzyıl
sonlarına kadar devam edip sorunları daha da ağırlaştırdı.
Asıl kentleşme bunalımı 19.
yüzyıl sanayi devriminin, endüstriyalizmin eseri olarak ortaya çıktı. Bu
tesadüf değildi; endüstriyalizmin anti-toplumsal doğasıyla ilgiliydi.
Kentin ekolojik açıdan sorun teşkil eden en önemli yönü, çevreden kopuk
bir diyalektiği yaşamasıdır. Köy çevreyle birebir yaşar. Her şeyiyle ona
bağlıdır ve onun ürünü olduğunu bilir. Hayvan ve bitkileriyle adeta
çevre diliyle konuşarak yaşamını sürdürür. Ortak bir dil, tarım dili
oluşturulmuştu. Toplumun kuruluşu bu dilin ağır etkisini taşımaktaydı.
Kentte durum tersinedir; kent giderek tarım ve çevreden kopar. Yeni bir
dili, kent dilini geliştirir. Ayrı bir rasyonalitesi vardır. Çevre
akıllılığıyla ilgisi giderek zayıflamaktadır. Ticaret, zanaat, sanayi,
para işleriyle ilgili bir dildir kent dili. Bunların aklını, bilimini
teşkil eder; bunlarca teşkil edilir. Dilin yeni diyalektiksel gelişimi
böyledir. Açık ki, burada çelişkili, yabancılaşmayla yüklü bir dil ve
zihniyet söz konusudur. Dönemin kentleşmesi eski kır toplumuyla onun
yaygın klan, kabile, aşiret, kavim ve köy topluluklarını temsil eden
lehçelerini ve kültürlerini içine alır. Kendine özgü bir bilim, sanat,
din ve felsefe dili de oluşturmuştur. Sınıfsal açıdan aristokrasi ve
ötekiler olarak iki ana kategori daha oluşmuştu. Şehircilik, bajarilik
henüz kişilik kazanmamıştı. Genel toplumun bir uzantısı durumundaydı.
19. ve 20. yüzyıl bu tarihsel
dengeyi tamamen bozmuştur. Şüphesiz bu duruma birdenbire gelinmemişti.
İtalyan yarımadasında 10.-16. yüzyıllarda kentin yeniden yükselişi
(Venedik, Cenova, Floransa, Milano ve diğerleri), ticaret devriminin 13.
yüzyılda İtalya yoluyla Avrupa’ya taşınmasını ifade eder. İtalyan
kentleri sürece öncülük ederler. Rönesans’la tekrar Roma’nın izinde
büyümek isterler. Kent içinde ve kentler arasında çok şiddetli bir
rekabet yaşanır. Yaşanan, uygarlığın yeni aşamasının öncülük kavgasıdır.
Tüm eski yaşam adeta yeniden canlanır. Ama yeni koşullar onu
dönüştürecektir. Roma taklitle yaratılamayacaktır. Ancak Roma’nın silik
kopyaları düzeyine erişilecekti. Merkezi krallık ve ulus-devlet deneyimi
de başarıya ulaşmayacaktı. Ama İtalyan kentlerinin 10.-16. yüzyıllarda
Avrupa uygarlığına Rönesans aracılığıyla önderlik ettikleri
tartışmasızdır. Hem kilise olarak (ekümen Katolik) hem de laik, seküler
eğilim olarak bu rol oynanmıştır.
Alman kent devrimi ilk
aşamada Hansatik kentler birliği (yaklaşık M.S. 1250-1450) ile başlamış,
kendi ticari devrimlerini gerçekleştirmiştir. İkinci dönem (M.S. 1400),
manifaktürel aşama ile belirginleşir. Merkezileşmeye karşı kent
konfederalizmi yoğun bir mücadele verir. Birçok köylü ve yarı-işçi
grupların, esas olarak da zanaatkâr takımlarının rol oynadığı bu
mücadele ve ayaklanmalar yaklaşık dört yüz yıl sürdü. Çok kanlı bir
süreçten sonra, bu ilk kent ve kır demokratik konfederalizm deneyimleri
çeşitli nedenlerle (ideolojik, örgütsel, öndersel) merkeziyetçi monarşi
ve ulus-devlet eğilimine yenik düştü. Yenik düşmeselerdi, Avrupa’nın
tarihi farklı yazılabilirdi. Bugünkü Federal Almanya burjuva ulus-devlet
faşizminden bu eski modele evrimsel olarak çok yavaş bir dönüşüm
yaşamaktadır. Ama demokratik konfederalizm olarak değil, burjuva
federalizmi olarak.
Asıl patlamayı Hollanda ve
İngiltere kentleri yaptılar. Bunda üç devrimin merkeziliğini birlikte ve
yoğun yaşamaları rol oynadı. Ticaret, finans ve sanayi devrimleri, asıl
olarak Amsterdam ve Londra’da zafere ulaştı. Komünal federalizm her iki
ülkede de kolayca bastırıldı. Diğer kent ve kır halkı, merkeze ve
ulus-devlete kolay teslim olmadı. Bunun için Hollanda ve İngiltere 16.
ve 17. yüzyıl devrimleri gerekti. Amsterdam 17. ve 18. yüzyıllarda,
Londra ise 19. ve 20. yüzyıllarda bu devrimsel süreçlerin önder
kentleridir. Her iki kent yeniçağ dünyasının merkezleridir. Büyük
dönüşüm geçiren dünya merkezi uygarlık sistemini yönetiyorlardı.
Hegemonik güç merkezleriydi. Nüfusları ve çelişkileri hızla büyüdü.
Kentin asıl kanserolojik yapısı bu dönemde başladı. Sırasıyla Fransa,
ABD, Doğu Avrupa, Rusya, Uzakdoğu, Latin Amerika, Ortadoğu ve Afrika’ya
hastalıklı yapılarıyla taşındılar. 20. yüzyıl kentin tarihte kesin
üstünlük kazanmaya başladığı ‘süre’ydi. Eski uygarlıkla birlikte,
komünal kır dünyasının on iki bin yıl süren paradigmatik dünyasının
başat rolünü kapitalist kentsel paradigma alıyordu. Kent artık sadece
ticaret, finans ve sanayi merkezi değildi; aynı zamanda tüm bir dünya
görüşünün hegemonik merkeziydi. Başta üniversite ve akademik bilim
yuvalarıyla, hastane ve hapishaneleriyle, sınıf ve bürokrasileriyle
kurumlaşan bu paradigma, eski eskataloji (ahiret, uhrevilik) merkezli
dünya görüşünün yerine, katı pozitif bakışla kendini egemen kılmaya
çalışıyordu. Aslında pozitivizm yeni burjuva sınıf diniydi. Fakat
‘bilimcilik’ maskesi (önemi olağanüstü artmış olan bilimlerden
yararlanarak) takarak kendini sunmayı daha pratik ve başarılı buluyordu.
Kentlerin bu yapısıyla toplum
gerçekten sosyal kansere yakalanmıştı. Aristo bile on bin nüfuslu kenti
tahayyül etmemişti. Yüz bin, bir milyon, beş milyon, on milyon, on beş
milyon, yirmi milyon ve hedef yirmi beş milyon nüfuslu kent! Bu, gerçek
bir kanserolojik büyüme değil de nedir? Böyle bir kenti sadece beslemek
için orta boy bir ülkeyi çevresiyle kısa sürede yok etmek mümkündür. Bu
büyümenin hiçbir mantığı yoktur. Toplumun ve kentin doğasıyla birlikte
Birinci Doğa’yı tahrip etmekten başka bir sonuç vermeyeceği açıktır.
Hiçbir ülke ve çevre, halkıyla birlikte bu büyüklükleri uzun süre
taşıyamaz. Çevrenin gerçek yıkım nedeni bu kanserolojik büyümedir. Artık
bir kent kendi ülkesini halkıyla birlikte işgal, istila ve tahrip edip
adeta sömürgeleştirmektedir. Yeni sömürgeci güç kenttir; kentlerdeki
küresel ticaret, finans ve sanayi tekelleridir, onların plaza üsleridir.
Bu plazaların eski kale ve surları aratmayan güvenlik tedbirleri bu
gerçeği doğrulamaktadır.
21. yüzyılın emperyalizmi,
onun sömürgeciliği artık ülkelerin dışında değil içindedir. Sömürgeciler
sadece yabancılar değil, daha çok ortaklarıdır. Sadece sermaye tekelleri
küreselleşmedi; iktidar ve devlet de küreselleşti. Küresel iktidarın içi
ve dışı ayrımı da kalmadı. Ulusal aidiyetlerinin de hiçbir önemi yoktur;
hepsi ortaktır. Askeri, ekonomik, kültürel ayrımın da anlamı kalmadı.
Ortak dil İngilizce, kültürü Anglo-Sakson, askeri örgütü NATO,
uluslararası teşkilatı BM’dir. Artık bir, iki değil, birçok New York
(ABD’nin hegemonik merkezi; 1930’larda nöbet Londra’dan devralındı),
Londra vardır. Küresel kentler çağını yaşıyoruz. Küresel çağın kentleri
sadece çevreyi kanser hücrelerinin hızıyla yok etmiyor. Zihniyet ve
yaşam tarzıyla bir Merihli olsaydı, herhalde ondan daha az acayip ve
dünyalı sayılmalıdır. Kentlinin zaten pek gelişmeyen asaleti daha
doğmadan kadükleşti. Modernlik, modalık gösterimleriyle gerçek
canavarlığını gizlemek istiyor. Asıl barbar (faşizm, soykırım, sınırsız
kültürkırım, nihayet toplumkırım) kenttir. Eski barbarı (Göçmen
kabilelerin barbar olduğuna hiç inanmıyorum) aratmayan her tür barbar
kişi ve grup (spor fanatiğinden AIDS’liye, çılgın partilerden içi boş
müzik gruplarına, imhacı bürokrasiden piyasa vurguncularına, ahlakın
hiçbir ilkesine bağlı olmayanlardan robotlaşmış olanlara kadar sanal,
simülakr hayalet çılgınları, medyakeş toplum) artık kır merkezli değil
kent merkezlidir, bizzat kentin kendisidir.
Modern çağın Babil’leri
(Babil’e yazık, çünkü yıkılana kadar hala soylu ve kutsaldı. Yozlaşma
sınırlıydı) yaşanıyor. Sonunun nasıl geleceği kestirilemez. Ama
gezegenimizin bu dünyayı (kendisine ihanet eden, dünya ekolojisini imha
etmekte kararlı ucube dünya) taşıyamayacağını tüm bilimsel veriler
göstermektedir. Tekrar kıra taşınsalar da, her yerlerine kadar hem de
çok hastalıklılar. Kent toplumunun ‘toplumkırım’ sınırında seyrettiğini
çok iyi kavramak gerekir.
Hiç şüphesiz kentin bu
durumundan sınıfsal iktidar ve devletsel yapılar sorumludur. Müthiş kent
rantı onları amansız barbar haline getirip, kent canavarlığını (yeni
Levithan’ı) yarattı. Bundan tümüyle kent halkının, toplumunun sorumlu
tutulamayacağı açıktır. Ama kurunun yanında yaş da yanıyor. Varoşlar,
kentin ‘yeni Hıristiyanları’ bir yol bulmak zorundalar. Yoksa
Neron’lardan daha tehlikeli binlerce Neron tarafından yakılmaktan beter
halleri yaşamaya mahkûmlar. Sınırlı kalmış kent güzelliğini, ahlak ve
aklını kurtarmayı düşünmek gerekir. Her toplumsal proje merkezine artık
kent kaynaklı sorunları (Çoktan hastalık haline geldiler) almak
durumundadır. Tüm toplumsal ve ekolojik sorunlara ancak bu çerçevede
anlamlı çözümler geliştirebileceğimiz asla göz ardı edilemez. Dünyanın
ve toplumun çöküşü için başka neden aramayalım, yalnız kent kaynaklı
olanlar daha şimdiden bu rolü fazlasıyla oynuyorlar.
9- Toplumun Sınıf ve
Bürokrasi Sorunu
Sınıf ve bürokrasiye
toplumsal varlığın koşulları olarak bakanlar, bu konudaki
sorunsallaşmayı yadırgayabilirler. Sınıf ve bürokrasinin yol açtığı
sorunlar olabileceği, ama kendilerinin varlık olarak sorun teşkil
etmeyebileceği idea edilebilir. Fakat en az kent kadar sorunlu
yapılanmalar olduklarını kavramak gerekir. Tıpkı kent gibi, sınıf ve
bürokrasi de ilk uygarlık çağlarında fazla ağırlık ve sorun teşkil
etmeyebilir. Günümüze doğru sorunlu yapıları daha net ortaya çıkmış
olabilir. Ama yine de varlık olarak sınıflaşma ve buna bağlı olarak
bürokratlaşma sorunlu varlıklardır; toplumsal ahlak ve politika
açısından gerekmeyen varlıklardır. Toplum uzun süre bu iki yapılaşmaya
karşı direndi. İkisini de kolay kabul etmedi. Sert direnmelerle
karşıladı. Tarih bu direnmelerin öyküleriyle doludur.
Daha sonraki bölümlerde
üzerinde kapsamlıca duracağımız gibi, toplumsal doğa farklılıklar
bakımından büyük değişiklikler ve biçimler kazanabilir. Bunlar normal,
doğanın ruhuna uygun gelişmelerdir. Fakat bitki ve hayvan türlerinde
gelişmemiş, gelişmesine gerek görülmemiş bazı dokular gibi, insanın
toplum doğasında da bana göre çeşitliliği ve farklılığı anlamlı kılacak,
onların bir parçası olarak çok sınırlı, geçici ve işlevselliği olan
sınıf ve tabakalaşmalar (bürokrasi de tabakadır) dışında, ur gibi
toplumsal dokulara dek nüfuz eden aşırı, kalıcı ve işlevsiz (hiçbir
yararı olmayan) sınıf ve tabakalaşmalar gereksizdir. Uzun süre bazı
yararcıkları mümkün kılan rahip, aristokrasi, burjuva sınıfsal gelişme
anlayış bulabilir. Fakat tüm uygarlık tarihi boyunca olduğu gibi
ideolojik, politik, ekonomik ve askeri hegemonik güçler olarak kalıcı,
aşırı baskıcı ve sömürücü karakterleriyle bunları anlayışla kabul etmek
toplumsal ahlak ve politika açısından mümkün değildir. Bu yönlü çelişki
antagonisttir. Çünkü bu halleriyle sınıf ve bürokrasi, toplumsal ahlak
ve politikanın inkârı anlamına gelir. Öne sürdüğüm koşul çok önemlidir.
Bir farklılık olmak veya ona katkıda bulunmak özelliğinde olan sınıf ve
bürokrasi mümkündür. Örneğin Sümer rahip sınıfının yarattığı tapınağı
tümüyle işlevsiz saymak mümkün değildir. Rahipler bilimin, verimli
üretimin, kentleşmenin, dinin, zanaatların, düzenin ana temellerini
burada attılar. Birçok kültürel çıkışta rahip sınıfı benzer rol oynadı.
Rahiplere koşullu anlayış gösterilmesi bu olumlu işlevleri nedeniyledir.
Fakat kastlaşma, işlevsiz ve aşırı büyümüş halleriyle meşruiyetleri hep
tartışmalıdır ve aşmayı gerektirir.
Aristokrasi için de buna
benzer hususlar geçerlidir. Onların da toplumsal gelişmeye sundukları
düzen, verimli çalışma, yönetim zarafeti, sanata ve bilime katkı rolleri
olmuştur. Anlayış bu çerçevededir. Ama yol açtıkları benzer kastlaşma,
despotlaşma, hanedanlıklar ve krallıklar oluşturma, hatta kendilerini
tanrılaştırmalar hastalıktır ve kabul edilemez. Toplumsal ahlak ve
politika bu gelişmelerle antagonist çelişki içindedir. Dolayısıyla
mücadeleyle aşılmaları doğru bir ahlak ve politikanın gereğidir.
Söylenenler burjuvazi için
çok daha geçerlidir. Bu sınıfın ve bürokratik aygıtlarının gelişmesinin
devrimsel dönemlerde toplumsal gelişmeye katkısı olmuştur. Ticaret ve
dolaşım araçları (para ve senet), sanayinin geliştirilmesinde inisiyatif
almaları, demokrasiyi zaman zaman denemeleri, bilim ve sanata sınırlı
katkıları anlayış gerektiren yanlarıdır. Ama son dört yüz yıldır
neredeyse tüm sınıflı uygarlık tarihinden daha fazla sınıflaşma ve
bürokratlaşmaya yol açan, bunları kanser hücreleri gibi arttıran aşırı
kalıcı yapılanması, bütün üst sınıflaşmalardan daha fazla ve daha
tehlikelidir. Sınıflaşmalar tarihinde ortayı işgal eden burjuvazi ve
bürokrasi, benim paradigmamda kanser rolündedir. Toplumsal doğa bu tip
sınıf ve bürokrasiyi taşımaya elverişli değildir. Eğer taşıtılmak
istenirse, ben de “al sana faşizm” derim. Bana göre faşizmin bir başka
tanımı, toplumsal doğanın orta sınıfa (bürokrasi ve burjuvazinin
toplamı) tepkisidir. Tersi daha doğrudur. Orta sınıfın topluma kastıdır
faşizm. Burada kanıtlanan, toplum ile orta sınıfın bir arada
yürümeyeceğidir. Bazı aydınlar orta sınıfı cumhuriyet ve demokrasi
rejiminin sınıf tabanı olarak sunarlar. Liberalizmin en yalan
propagandalarından biri de bu sunuştur. Orta sınıf cumhuriyet ve
demokrasinin inkârında rolü en fazla olan sınıftır. Diğer sınıfların
bunda rolü sınırlıdır. Ayrıca faşizmden habersizdirler. Bu rolüyle orta
sınıf aşırı kentleşmeyle aynı rolü oynar: Kanserolojik büyüme. Kaldı ki,
her ikisi arasında sıkı organik, yapısal bağ vardır. Kent bu hastalığını
orta sınıfın oburluğundan, büyümesinden aldığı gibi, bu türlü kentler de
hep orta sınıfı büyütürler.
Orta sınıf zihniyet
bakımından pozitivisttir. Yani en öz derinlikten yoksun, yüzeysel,
olguları ölçüp biçmekten ötesini görmeyen, çıkarları gereği görmek
istemeyen yapıdadır. Pozitivizmi ‘bilimcilik’ kılıfıyla sunmasına
rağmen, tarihin en putperest (Heykel bolluğu, bu sınıf döneminde çığ
gibi büyümüştür) sınıfıdır. Görünüşte laik ve dünyevidir, özde en dinci
ve hayalperesttir. Buradaki dinciliği, bağnazlık derecesinde ‘olgucu’
inanç ve düşünceleridir. Olguculuğun asla gerçeğin bütünlüğü olmadığını
biliyoruz. Sözde laikliği, özde ise laik karşıtlığı en hayali projeleri
(bir nevi ahiretlik projeler) toplumun önüne utanmadan habire
sunmasıdır. Sermayenin ekonomik, politik, askeri, ideolojik ve bilimsel
tekelciliğini küresel çapta geliştiren sınıftır. Dolayısıyla toplum
karşıtlığı en gelişmiş sınıftır. İki yolla toplumkırım, soykırım
yürütür. Bir halkı, bir topluluğu soyundan, ırkından, dininden ötürü
ortadan kaldırması, burjuva sınıf karakteriyle mümkün olmuştur. Daha
vahimi, toplumkırımcılığıdır. İki yolla toplumkırımcılığı yürütür:
Birinci yol, ulus-devlet ideolojisi ve iktidar kurumlaşmasıyla toplumun
tüm gözeneklerine kadar kendisini militarizm, savaş olarak dayatmasıdır.
İktidarın devletle bütünleşerek topluma karşı topyekün savaşıdır bu.
Burjuvazi başka türlü toplumu yönetemeyeceğini deneyimleriyle iyi bilir.
İkincisi, 20. yüzyılın ikinci yarısında patlama gösteren ‘medya ve
bilişim’ devrimiyle birlikte hayata geçirilen hakiki toplum yerine
hayali, sanal toplum yaratma eylemidir. Daha doğrusu, medyatik
bilişimsel bombalama savaşıdır. Son yarım yüzyıl bu ikinci savaş
biçimiyle başarıyla yönetilmektedir. Hayali, sanal, simülakr toplum
gerçek toplumsal doğa yerine geçtiğinde, öyle sanıldığında, toplumkırım
rolündedir.
Uygarlık tarihinde ezilen,
sömürülen sınıf olarak sunulan köle, serf ve işçi kategorilerini değişik
ele almaktan yanayım. Bu sınıflaşmaların özne, demokratiklik rolü çok
sınırlıdır; çünkü her şeyiyle efendisinin zihni ve yapısal binası
içindedir. Önemsiz kılınmış bir eki veya uzantısı durumundadır. Tarihte
efendilerini devirmiş hiçbir özne sınıfa tanıklık edilmemiştir. Bu durum
önemli bir gerçekliği yansıtır. Ezilen ve sömürülen anlamında da olsa,
sınıfsal çıkıntılar toplumun genel gövdesinde, ağacında bir dal
mesafesindedir. Dal ne kadar salkıp kopsa da gövdeyi etkileyemez veya bu
etki sınırlı olur. Bu nedenle toplumu köle, efendi, serf, aristokrasi,
işçi, burjuvazi toplumu şeklinde adlandırmak, yanlış bir terminoloji
üretmeye çok açıktır. Sosyal bilim bu konuda yeni bir adlandırma ve
tanımlama geliştirmek durumundadır. Ağacı nasıl dalla tarif edemezsek,
toplumu da bağrından çıkan sınıflarla adlandıramayız. Ayrıca ve daha
önemlisi, köle, serf, işçi, küçük burjuva gibi sınıfları özneleştirme,
övme ve önemli devrimci rol yükleme yaklaşımlarının, başta reel
sosyalizm ve anarşizm tarihinde de bolca görüldüğü gibi sonuç alıcı
olmadığı, bunun temelinde bu sınıflara yanlış bir özne değeri ve
devrimci rol yüklemenin yattığı kanısındayım. Doğru tutum, her tür
sınıflaşmaya karşı olmaktır. Belki kölelik, serf ve işçi sınıfı da
başlarda, geçiş aşamasında yarı-toplumda iken (çoğunlukla yarı-köylü,
zanaatkâr) olumlu öznel, devrimci rol oynamış olabilir; oynamıştır. Ama
o da kalıcılaştığı, büyüdüğü oranda yozlaşmış, üst sınıflarla uzlaşmış
ve işlevsizleşmiştir.
Daha da önemlisi, bir
özgürlük, eşitlik ve demokrat dünya görüşü, her iki tür sınıflaşmayı
sözünü ettiğim farklılaşma anlamı dışında öznelleştirmeye, kendilerine
moral ve politik değer yüklenmesine olumlu bakamaz. Sınıflaşmayı her iki
yönden toplum doğasına aykırılık, anti-toplum olarak görüp mücadele
etmek durumundadır. Bunların gerçekleşmiş olmaları, meşru ve gerçek
toplumsal değerler olarak yorumlanmalarını gerektirmez. Bir vücutta
urlaşmış unsurları nasıl normal vücuttan saymazsak, karşımızdaki
toplumsal olgular için de benzer yorum yapılabilir. Ayrıca ezilen ve
sömürülen tüm sınıflaşmalar, iktidar ve devlet zoruyla ve hegemonik
ideolojileriyle gerçekleştirilmiştir. Bu koşullar altında
gerçekleştirilen köleliği, serfliği ve işçiliği ancak mahkûm edebiliriz.
“Yaşa şanlı işçi, serf, köle!” demek, objektif olarak hegemonik iktidar
güçlerini övmek ve onaylamak olacaktır. Marks ve ardılları dahil, birçok
ekolün bu tür sınıf yorumları başarısızlıklarının en temel nedenidir.
Belki üst sınıfların bir dereceye kadar bir anlamı olabilir; ama kan ter
içindeki sınıflaştırmalar zorla ve ideolojik ikna ile
oluşturulduklarından, bu sınıflaştırmaların sürekli mahkûm edilmesi,
övülmemesi ve aşılması için mücadele edilmesi en doğru tutumdur. Özne
olamayacak olana özne, devrim yapamayacak olana devrimci rol yüklemek,
bu tip sosyal mücadeleler tarihinde örneği bolca görüldüğü gibi
yenilmekten kurtulamaz. Yenilginin nedeni sorunu doğru anlamamak,
sınıflaşmaya yanlış rol atfetmektir. Yeni dönem, 21. yüzyıl sosyal
mücadeleleri bu köklü yanlışlıktan döndükleri oranda başarılı olabilir.
Burjuvazinin sınıf sorununu
ağırlaştırdığı doğrudur. Sınıf çıkarlarını toplumun en ince
gözeneklerine kadar iktidarlaştırması (İktidarlaşma, toplum ile
savaşmaktır) ve devlet ile resmileştirmesi, en gelişkin aşamasını
yaşamakta olduğunun kanıtıdır. Başta işçi tavizciliği olmak üzere,
‘sermaye ortaklığı’ adı altında birçok toplum kesimini kendine alet
ettiği de bolca gözlenmektedir. Neredeyse toplumu yuttuğu bile
söylenebilir. Ama yine de en sorunlu sınıf, hatta toplumu en çok sorunlu
hale getiren sınıf olduğu gerçeği de daha fazla doğrudur.
Bürokrasinin her ne kadar
tarih boyunca egemen sınıfların kurumsal uygulama aleti olduğu doğruysa
da, günümüze doğru son iki yüzyılın ulus-devlet biçimlenmesiyle daha da
boyut kazandığı, adeta bağımsız sınıf rolü oynadığı, iktidardaki ve
devletteki ağırlığını arttırdığı, kendini bizzat devlet saydığı da
rahatlıkla söylenebilir. Toplumu demir kafese alan ağırlıklı bir güç
haline geldiği, tüm toplumsal alanlara (eğitim, sağlık, yargı, ulaşım,
ahlak, politika, çevre, bilim, din, sanat, ekonomi) el atarak bu rolünü
pekiştirdiği de reddedilmesi zor bir gerçekliktir. Günümüz toplumunda
(kapitalist modernite) sadece devlet bürokrasisi azmanlaşmamıştır; adeta
onun izinde tüm tekel dünyası “Aile şirketi olmaktan çıkıp,
profesyonellerce yönetilen şirketler haline gelelim” adı altında kendi
bürokrasilerini çığ gibi büyütmüşlerdir. Bürokrasinin aşırı büyümesi
şirketlerin bu yeni gerçekliğiyle bağlantılıdır. Bir nevi şirketlerin
‘devletleşmesi’ de denebilir. Gerçekten ulus-devletin artık yetersiz
kaldığı, yeni devlet inşasının gündemde olduğu koşullarda küresel ve
yerel şirket devletleşmeleri hâkim bir eğilim olarak gelişim
göstermektedir.
Toplumun bu iki kıskaçtan
kaynaklanan sorunları günceldir. Adeta tüm tarihin ‘şimdisi’dir. Hatta
daha da ileri giderek, bu ikilinin toplumsal doğayı (geleneksel toplumu)
ahtapot gibi kolları arasında tutup boğduğu ve erittiği de söylenebilir.
Buradan çıkarılacak sonuç en bunalımlı kaotik bir sürecin yaşandığı,
toplumsal özgürlük, eşitlik ve demokratikliğin ancak demokratik uygarlık
yapılı bir sistemle mümkün olduğu, bunun da doğrultulmuş bilimle inşa
etme mücadelesini gerektirdiğidir.
10- Toplumun Eğitim ve Sağlık
Sorunları
Fazladan bir konu gibi
gözükse de, eğitim ve sağlığın tıpkı bilim gibi iktidar ve devlet
tekeline geçmesinin yol açtığı sorunları kavramak önemlidir.
Devletleşmiş bilim nasıl ideolojik hegemonyanın en etkili aracı
konumunda ise, iktidarla bütünleşmiş eğitim ve sağlık da aynı karakteri
yansıtır.
Eğitim toplumun
deneyimlerinin teorik ve pratik bilgiler halinde mensuplarına, özellikle
gençlerine özümsetme çabası olarak tanımlanabilir. Çocukların
toplumsallaşması toplumun eğitim etkinliği ile yürütülür. Çocukların
eğitimi iktidar ve devletin değil, toplumun en önemli görevidir. Çünkü
çocuklar ve gençler kendisinindir. Hem hak hem görev olarak çocuk ve
gençlerini kendi geleneklerine, toplumsal doğa özelliklerine göre
yetiştirmek, kendisine dönüştürmek yaşamsal bir konudur; kendi varlığını
sürdürme sorunudur. Hiçbir toplum varoluş hakkını ve bunun için
gençlerini eğitme görevini başka bir güçle paylaşamaz, devredemez. Söz
konusu güç devlet veya çeşitli iktidar aygıtları bile olsa, bu hak ve
görevini devredemez. Aksi halde kendini egemenlik tekellerine teslim
etmiş sayılacaktır. Eğitim hakkının kutsallığı varoluştan
kaynaklanmaktadır. Hiçbir güç, başta anne-baba olmak üzere, toplumu
kadar çocukları ve gençlerine ne yakın olabilir, ne de onlar kadar yakın
olma gereğini duyar. Tarih boyunca uygarlıkların en büyük toplum
karşıtlıklarından biri, toplumu çocuklar ve gençlerden yoksun bırakma
eylemidir. Bu eylemlerini iki yolla gerçekleştirirler: Ya büyüklerini
imha ederek köleleştirir, ya da iktidar katında değerlendirmek için
sözde eğitmek amacıyla alırlar.
Savaşların en önemli
amaçlarından biri, en değerli mal olarak çocukları, kızları, genç
erkekleri bu iki yolla içlerinde eriterek devşirme ocakları
oluşturmaktır ve oluşturur. İlkel bürokrasinin temeli böyle başladığı
gibi, uygarlık tarihi bir açıdan bu yöntemle hem toplumu zayıflatma, hem
de bürokratik aygıtların gücünü oluşturma eylemidir: Topluma karşı
toplum oluşturmak; doğal topluma karşı, iktidar ve devletin toplumunu
oluşturmak. Bu oluşumda öz toplumundan soyutlanmış çocuklar ve gençlere
bambaşka bir dil, kültür, tarih öğretilir. Özüne yabancılaştırma temel
hedeftir. İktidarsız yaşamaları imkânsızlaştırılır. Hem ideolojik hem
maddi olarak kendilerine en devletçi kimlik kazandırılır. Devlet ve
iktidar onlar için varoluşun tek geçerli yolu haline getirilir. Hem
kendilerini devlet ve iktidar sayarlar, hem de böylelikle doğal toplumla
zıtlaştırılırlar. Bazen devletin toplumuyla toplumsal doğa
aynılaştırılır. Bu yanlıştır, çelişkilidir. Uygarlık tarihi bu çelişki
üzerine bina edilmiştir. İktidarların eğitimi gasp etmelerinin altında
bu tarihi gerçeklikler yatar. Yoksa topluma karşı eğitim görevi
umurlarında değildir. Bir sermaye sahibi işçilerini ne kadar eğitiyorsa,
iktidar da hükmettiklerini o mantıkla, kendi kul-işçileri olarak eğitir.
Adı bürokrasi de olsa, mensupları en alt düzeyden en üste kadar kul
olarak yetiştirilir.
Özellikle ulus-devlet
iktidarları toplumun tüm çocukları ve gençleri üzerinde tekellerini
öncelikle eğitim yoluyla örerler. Kendi tarih, sanat, dini ve felsefi
zihniyetiyle yoğurdukları kişiler artık eski ailelerinin değil, iktidar
sahiplerinin öz çocukları, mallarıdır. Büyük yabancılaşma böyle
kurumlaştırılır. Burjuvazi eğitim açısından tüm halk toplumu üzerinde en
yoğun tekeli kuran sınıftır. İlk ve orta eğitimi mecbur kılıp, iş bulmak
isteyenlere de üniversite diplomasını hatırlatınca, toplum gençliğinin
üzerindeki yabancılaşma ve bağımlılaşma kıskacı, kafese alınma süreci
zorunluluk kazanmış demektir. Zor, maddi güç ve eğitim, toplumu
sömürgeleştirmenin dayanılması güç silahları haline gelmiş demektir.
Dolayısıyla toplumun uygarlık
tarihi boyunca devlet ve iktidarın eğitim aracıyla kendine karşı
yürüttüğü savaştan en çok darbe almış olduğu rahatlıkla belirtilebilir.
Toplumların eğitim hakkı gerçekleştirilmesi en zor haklarıdır.
Ulus-devletin ve hegemonik tekellerin devasa güçleri karşısında toplumun
eğitim yoluyla varoluşunu sağlama tarihin en zorlu dönemine girmiştir.
İdeolojik hegemonya son iletişim devrimiyle tüm toplum üzerinde
yürüttüğü medya savaşıyla (sömürgeleştirmeyi askeri, ekonomik yönü
kadar, belki de ondan daha yoğun ve çaktırmadan yürütmesi nedeniyle)
daha başarılı bir yeniden kültürel sömürgeciliği yürütmektedir. Toplumun
bu kültürel fetih ve sömürgeciliğe karşı en temel varoluş araçları olan
kendi öz ahlak ve politik mücadelesiyle direnmesi tek özgürlük ve
kurtuluş yoludur. Gençlerini kaybeden toplum veya tersine, toplumunu
kaybeden gençlik yenilmiş olmaktan öte kendi varlık hakkını kaybetmiş,
ona ihanet etmiş demektir. Gerisi çürüme, dağılma ve yok olmadır. Buna
karşı temel toplumsal görevi, varoluşunun temel araçları olarak kendi
eğitim kurumlarını geliştirmektir. İçerik olarak bilimsel, felsefi,
sanatsal, dilsel yorumlarını bilim-iktidar yapılanmasından
ayrıştırmaktır. Anlam devrimini başarmaktır. Aksi halde toplumsal
varlığın ahlaki ve politik dokularını görevsel kılmak mümkün olmaz.
Böylelikle eğitim sorunu
özünde toplumun ahlaki ve politik kurumlarını (dokularını) zorunlu
kıldığı gibi, ahlak ve politikanın da esas olarak görevi toplumsal
eğitimi gerçekleştirmektir. Kendini eğitmeyen toplumun, kendi öz ahlak
ve politik kurumunu geliştirme ve ayakta tutma imkânı ortadan kalkacağı
gibi, varoluşu da sürekli tehlike altında yaşamaktan, çürümek ve
dağılmaktan kurtulamaz.
Toplumun sağlık sorunu da
oldukça hassas bir konudur. Eğitim kadar önem taşır. Sağlığını kendi öz
imkânlarıyla koruyamayan toplumun temeli, varoluş ve özgürlüğü ya tehdit
altındadır veya tümüyle yitirilmiştir.
Sağlık bağımlılığı genel
bağımlılığın bir göstergesidir. Fiziki ve ruhi sağlık sorunlarını çözmüş
bir toplumun özgürleşme imkânı elinde demektir. Sömürge toplumların
yaygın hastalığı, yaşadıkları sömürge rejimiyle bağlantılıdır. Kendi
sağlık kurumları ve uzmanlarını oluşturmak, toplumun temel hak ve görevi
olarak görülmelidir. İktidar ve devletin bu görevi elinden alması ve
tekelleştirmesi toplum sağlığına büyük darbedir. Sağlık hakkı mücadelesi
kendine saygı ve özgürlüğü konusundaki hassasiyettir.
Kapitalist modernite eğitim
ve sağlığın ulus-devletleştirilme- sini yaşamsal saymaktadır. Toplumun
varoluşsal, sağlıklı ve aydınlıklı gelişmesinin bağlı olduğu bu iki alan
denetim altına alınmadan, üzerinde tekelci hâkimiyet inşa edilmeden,
genel egemenlik ve sömürünün sürdürülmesi çok zordur. Sadece çıplak
militarist zorla toplumun mülkleştirilemeyeceği bilindiğinden, eğitim ve
sağlık üzerindeki denetim tekeller açısından olağanüstü önem taşır.
Bir kez daha görüyoruz ki,
toplumun varoluşsal tüm sorunlarının temelinde tekelci devlet ve iktidar
yatmaktadır. Kâr-sermaye bu iktidar tekeli olmadan sürdürülemez. Buna
karşı demokratik uygarlığın sistemsel mücadelesi olmadan da toplumun
hiçbir sorunu kalıcı çözüme kavuşamaz.
11- Toplumun Militarizm
Sorunu
Militarizm en geliştirilmiş
anti-toplumcu tekelcilik olarak tanımlanabilir. Toplumsal doğanın
üzerinde baskı ve istismar amaçlı ilk otorite kurma çabalarının avcı
gelenekli ‘kurnaz ve güçlü adam’ın analitik akıl ve eyleminin sonucu
olarak geliştiğini varsaymak mümkündür. En gücü yeten, otoritesini esas
olarak iki ana grup üzerinde tesis etmeye çalışır: Yanındaki avcı
grubuna ve eve kapatmaya çalıştığı kadına. Sürece Şamanistik
(Proto-rahip) ve Jerontokratik (yaşlılar grubu) öğelerinin katılarak ilk
hiyerarşik otoritenin hemen birçok toplumda çeşitli biçimler altında
oluştuğunu gözlemlemek mümkündür. Uygarlık tarihine geçilmesiyle
birlikte güçlü ve kurnaz adam ve maiyetinin resmileşen iktidar olarak,
devletin (ekonomi üzerinde artık-ürün gaspına dayalı ilk tekelleşme)
askeri kolu olarak kendini kurumlaştırdığını gözlemlemekteyiz. Sümer
toplumunda rahip-krallar döneminin hemen ardından I., II. ve III. Ur
Hanedanlıkları bu gerçekleşmeyi yansıtmaktadır. Birçok toplumda benzer
gerçeklikler söz konusudur. Gılgameş Destanında bile açıkça krallığın
nasıl Tanrıça İnanna (kadın tanrıça geleneği-rahibeliği) geleneğinden
koparıldığını, rahibenin güçsüzleştirilerek evlere (özel-genel)
kapatıldığını adım adım izlemek mümkündür.
Gılgameş’i tarihte ilk
komutan olarak simgeleştirirsek, askeri -militarist- geleneğin oluşumunu
daha iyi çözümleyebiliriz. İşleri kent için gerekli köle insanları
avlamak üzere sefere çıkmak (Gılgameş Destanı’nda işbirlikçi ‘Enkidu’nun
yardımıyla bugünkü Irak’ın kuzeyinde), vahşi-barbar dedikleri (Humbaba)
kabilelerini avlamaktır. Çok açıkça görülmektedir ki, asıl barbarlık ve
vahşiliğin kaynağında kent zorbalığı yatmaktadır. Grek kültür
geleneğindeki ‘barbar’ sözcüğü kentin bir saptırması, yalan propagandası
olarak geliştirilmiştir. İdeolojik üstünlük kurmak içindir. Kent
örgütlenmesine göre daha zayıf ve örgütsüz olan kır kabilelerinin
söylendiği anlamda barbar olamayacakları açıktır. Barbarlık kavramı
uygarlık tarihinin en büyük yalan ve saptırmalarının başında
gelmektedir. Kent zorbasının ikinci görevi ‘güvenlik’ oluyor. Bunun için
en çok başvurduğu yöntem kale ve surlar dikmek ve hep daha güçlü,
öldürücü silahlar geliştirmektir. Bunun için milyonlarca insanın
köleleştirildiğini, serfleştirildiğini, işçileştirildiğini, bu statüleri
kabul etmeyenlerin öldürüldüğünü, bu eylemlerin tarih olarak
yansıtıldığını belirtmek reddedilemez hakikatçi yaklaşımdır.
Güçleri ile orantılı olarak
askeri kol, ekonomik değer sızdırmanın en büyük payını kendisine ayırır.
Tarihte ganimet amaçlı seferler bu gerçeği gayet iyi açıklar. Ayrıca
devletin temelinde mülk, mülkün temelinde askeri fetih ve el koymanın
olduğu da çok açıktır. Fetheden sahiptir. Bunu eyleminin doğal,
vazgeçilmez hakkı olarak görür, ilan eder. Devlet iktidar güçlerince
fethedilen, ele geçirilen başta toprak olmak üzere mülk ve ganimetin
(taşınır mülk) toplamıdır. Örneğin “Tüm Osmanlı memalikiyesi (mülkleri)
padişahındır” ilkesi bunu ifade eder. Devlet ve askeri fetihler, bu ilke
ve bu geleneğin devamından başka bir anlama gelmez. Gelenek böyle
kurulmuş ve her devlet inşasında hukukileştirilerek sürdürülmüştür.
Askeri kesim bu nedenle kendini devletin, dolayısıyla mülkün esas sahibi
olarak görür ve tanımlarken, tarihsel geleneği göz önünde
bulundurmaktadır. En güçlü tekelci kol olması iktidar ve devletin doğası
gereğidir. Zaten elindeki insan ve silah gücü de rahatlıkla bunu
sağlayacak yetenektedir. Sivil bürokrasinin zaman zaman payını
(tekelini) arttırmak için giriştiği çabaların askeri darbeyle
sonuçlanması da bu temel gerçeklerin ışığında daha iyi anlaşılır.
Şüphesiz ‘ilmiye’ ve ‘kalemiye’ sınıfı denilen ideolojik ve bürokratik
tekelin de iktidarın ve devletin tesisinde rolleri vazgeçilmezdir. Ama
askerin rolü kadar belirleyici değildir. Tarih ve günümüz iktidar ve
devlet aygıtlarının en yüzeysel incelenmesi bile bu gerçekleri
doğrulamaktadır.
Konumuz açısından asıl önemli
hususlardan birincisi, askeriyenin en gelişkin ve belirleyici tekel
olmasıdır. İdeolojik olarak sunulduğu gibi asker-ordu şan, şeref,
kahramanlık için değil (Bunlar işin özünün önemini perdelemek ve
çarpıtmak amacıyla geliştirilen ideolojik propagandalardır), iktidar
tekelinin vazgeçilmez öğesi olarak vardır. Özünde ekonomiktir. Ordu
ekonomiye dayalı olan, ekonominin üstünde ve uzağında duran, ama
gelirini (maaşını) en garantiye alan, karşı çıkılması zor, diğer tüm
tekel kesimlerinin uzlaşmak ve paylaşmak zorunda oldukları tekeldir.
Tarihsel temel ve gelişimi boyunca böylesi köklü kurumsal bir gelenek ve
tekeldir. Özünde ekonomik gelişmeyle en yakından ilgili, ama kendini en
uzak tutma ihtiyacını duyan sınıfın (bürokrasinin) tekelidir. Bu yönüyle
toplumdan en uzak gibi durur. Daha doğrusu, kendisini en iyi ekonomik ve
askeri silahlarla mücehhez kılmış, donatmış tekelci kesimdir. Askeri
çözümlemeyi doğru yapmadan, ne ekonomik tekelciliği ne de devlet ve
iktidar tekelciliğini tam olarak kavrayabiliriz. Üçü de bir bütündür.
Aynı özden, toplumun artı-değerlerinden beslenmektedir. Karşılığında
toplumun güvenliğini, eğitimini, sağlığını ve verimini düzenlediklerini
iddia ederler. Devletçilik, ideolojik devlet kendini böyle sunar. Ama
gerçek başka türlüdür ve ortaya koyduğumuz gibidir.
Askerileşme, militarizm
sermaye ve iktidarın en keskin örgütlü kolu olduğuna göre, toplumu en
çok hükmüne, kafesine kapatan kurum olması işinin doğası gereğidir.
Militarizm genelde tüm tarih ve devletlerde topluma sızan, denetleyen,
hükmeden güç olmasına rağmen, en çok orta sınıf (burjuvazi) çağında
ulus-devlet tekelinde azami seviye kazanmıştır. Ulus-devlette ordu adına
tüm toplumun resmen silahsızlandırılarak, tek silah tekelinin
devlet-orduya geçmesi belirleyici özellik olarak karşımıza çıkar.
Tarihin hiçbir döneminde burjuva sınıfının gerçekleştirdiği kadar toplum
silahsızlandırılmamıştır. Bu çok önemli gerçeğin nedeni sömürünün
yoğunlaşması, buna karşı büyük direnişlerin gelişmesidir. Toplum
kapsamlı ve sürekli silahsızlandırılmadan, tüm iç gözeneklerine kadar
iktidarın sızmasına ve gözetilmesine tabi kılınmadan yönetilemez. Adeta
modernitenin ‘demirden kafesine’ kapatılmadan toplumla baş edilemez.
Küresel finans tekel çağının ilaveten medyatik ordusunca da kapatılıp
kuşatılmadan toplum yönetilemez. Sömürü tekellerinin boyutları,
kendilerini olduğu gibi ideolojik-medyatik, bürokratik-askeri tekellerin
oluşumuna da yansıtır. Kopmaz bağlar içinde birbirlerini
koşullandırırlar. Son büyük merkezi uygarlık, süper hegemon ve diğer
bölgesel hegemonların ve tüm yerel işbirlikçilerinin, toplum
üzerinde-içinde devasa militarizme dayalı silahlı endüstri sermayesinin
diğer tekellerine göre önceliği, bu tarihsel ve güncel konumlarının
özünden kaynaklanmaktadır. Militarizmin kapitalist tekelin faşizmiyle
özdeşleşmesi de bu öz gerçekliğinde anlamını bulmaktadır.
Elbette tüm doğal toplum ve
yazılı tarih boyunca çeşitli biçimleri içinde toplumlar uygarlığın
militarist gelişimine karşı kendilerini yoğunca savunmuşlardır. Öz
savunma denilen gelenek de binlerce yıllık gelişimi içinde çeşitli
direnme, ayaklanma, gerilla, halk savunma orduları biçiminde kurumlaşmış
ve büyük savunma savaşları vermiştir. Savunma savaşlarını elbette
militarist tekel savaşlarıyla bir tutamayız. Aralarında mahiyet, öz
farkı vardır. Birisi anti-toplumcu (sömürgeci, çürütücü, yok edici),
diğeri toplumcu (toplumu koruyan, ahlaki ve politik yeteneklerini özgür
kılan) karakterdedir. Demokratik uygarlık, öz savunmanın
sistemleştirilmesi temelinde, toplumu merkezi uygarlıkçı militarizme
karşı koruma ve savunmadır.
12- Toplumun Barış ve
Demokrasi Sorunu
Bundan önceki on bir başlık,
toplumsal doğanın ne tür sorunlara boğulduğunu çok kısa giriş tanımları
halinde tanımlamaya çalışmıştır. Anlamlı bir paradigma ve sosyal bilim
ancak bu tanımlara dayalı çözümleme yapılır ve cevaplar üretilirse anlam
taşır. Aksi halde liberal ve gelenekçi retoriklerden (söz
sanatları-egemenliği gizleyen) farkı kalmaz. Vardığım ortak sonuç,
toplumsal sorunların kaynağında genel olarak toplumsal doğanın (toplumun
varlığının) ve özellikle artı-değer üreten ekonomik olanakların
istismarı için baskı ve sömürü tekellerinin birleşik etkileri,
egemenliği ve sömürgeciliğinin yattığıdır. Yatmaktan çok, en uyanık
varlığı söz konusudur. Sorunlar ne doğadan (Birinci Doğa) ne de herhangi
başka bir toplumsal etkenden (İkinci Doğa) kaynaklanmaktadır.
Genel, kolektif anlamda
toplumun ortak işlerini yürütmek için varoluş etkenleri olarak doku
kazanan toplumsal ahlak ve politika olmadan, toplumlar öz varlıklarını
sürdüremezler. Toplumun normal hali, varoluşu ahlaksız ve politikasız
olamaz. Bir toplumun öz ahlak ve politik dokusu gelişmemiş veya
kötürümleştirilmiş, saptırılmış ve felç edilmiş halde ise, o toplumun
sermaye, iktidar ve devlet olarak çeşitli tekellerin işgalini ve
sömürgeciliğini yaşadığını söylemek mümkündür. Fakat bu biçimde varlık
sürdürmek, varoluşuna karşı öz-ihanet ve yabancılaşmadır; sürü, eşya ve
mal-mülk olarak tekellerin egemenliğinde var olmaktır. Toplum bu durumda
öz doğasını yitirmiş, doğal toplum yeteneklerini ya kaybetmiş, ya dumura
(kadük) uğratmıştır. Sömürgeleşmiş, hatta daha da kötüsü her şeyiyle
mülk konusu olarak kendini çürütmeye ve yokluğa terk etmiştir. Tarihte
ve günümüzde bu tanıma uyan çok sayıda toplum gözlemlenmiştir. Çürütülen
ve yok edilenler hâla ayakta kalanlardan katbekat fazladır.
Toplum kendini sürdürmesi
için gerekli ahlaki ve politik kurumlarını oluşturup çalıştıramama,
işlevsel kılamama durumuna düşünce, baskı ve sömürü cenderesine alınmış
demektir. Bu durum ‘savaş hali’dir. Tarih, uygarlıkların topluma karşı
‘savaş hali’ olarak da tanımlanabilir. Ahlak ve politika işlev
görmediğinde, toplumun yapabileceği tek iş kalmıştır: Öz savunma. Savaş
hali, barışın olmaması halidir. Dolayısıyla barış ancak öz savunma
temelinde anlam kazanabilir. Öz savunması olmayan barış, teslimiyetin ve
köleliğin ifadesi olabilir. Liberalizmin günümüzde halklara, toplumlara
dayattığı öz savunmasız barış, hele hele demokratik istikrar, uzlaşı
denen oyun, tek taraflı gırtlağına kadar silahlı güç ile yürütülen
burjuva sınıf egemenliğinin örtbas edilmesi halinden, yani savaş halinin
örtülü yürütülmesinden başka bir anlam taşımaz. Barışı bu biçimde
tanımlamak ideolojik sermaye hegemonyasının en büyük çabası olarak
karşımıza çıkar. Tarihte ise daha değişik biçimde ‘kutsallaştırılmış
kavramlar’ adıyla kendini ifade eder. Dinler bu yönlü kavram yüklüdür.
Özellikle uygarlaştırılmış dinler böyledir.
Barışın gerçekleştirilmesi,
ancak toplumların öz savunması, dolayısıyla ahlaki ve politik toplum
karakteri korunur ve sağlama alınırsa gerçek anlamına kavuşabilir.
Özellikle Michel Foucault’nun da büyük uğraşısını gerektiren barış
tanımı ancak bu biçimde kabul edilebilir bir toplumsal ifade
kazanabilir. Bunun dışındaki anlam yüklenimleri barışın tüm topluluklar,
halklar adına bir tuzak olmaktan, savaş halinin örtük biçimler halinde
sürdürülüp gitmesinden öteye bir ifade doğurmaz. Barış kelimesi
kapitalist modernite koşullarında tuzak yüklü bir kelimedir. Doğru
tanımlanmadan kullanımı çok sakıncalıdır. Bir kez daha tanımlarsak,
barış ne tümüyle savaş halinin ortadan kaldırılmasıdır, ne de bir
tarafın üstünlüğü altındaki istikrar ve savaşın olmaması halidir.
Barışta taraflar vardır. Bir tarafın kesin üstünlüğü söz konusu değildir
ve olmaması gerekir. Üçüncüsü, silahlar toplumun öz ahlaki ve politik
kurumsal işleyişine rıza temelinde susturulmaktadır. Bu üç koşul ilkesel
barışın temelidir. Gerçek bir barış bu ilkeli koşullara dayanmadıkça
anlam ifade etmez.
Bu üç koşulu biraz açarsak,
birincisi, tarafların tümüyle silahsızlandırılması öngörülmemektedir.
İddiaları ne olursa olsun, birbirlerine sadece silahlarla saldırmamayı
ahdetmektedirler. Silahlı üstünlük peşinde koşulmamaktadır. Kendilerini
güvenlik altında tutma haklarına ve olanaklarına saygılı olmayı kabul
etmektedirler. İkincisi, bir tarafın nihai üstünlüğü söz konusu
değildir. Belki silahların üstünlüğü altında sağlanan bir istikrar,
sakinlik olabilir, ama bu durum barış olarak adlandırılamaz. Barış,
hangi taraf (haklı-haksız) olursa olsun, üstünlük (silahla) sağlamadan
savaşı durdurmayı karşılıklı olarak kabul etmeleri durumunda gündeme
gelebilir. Üçüncüsü, taraflar sorunların çözümünde toplumların (yine
konumları ne olursa olsun iki taraf, toplum veya iktidar) ahlaki
(vicdan) ve politik kurumsal işleyişine saygılı olmayı kabul
etmektedirler. Adına ‘politik çözüm’ denen koşul bu çerçevede
tanımlanmaktadır. Politik ve ahlaki çözüm ihtiva etmeyen bir ateşkes
barış olarak yorumlanamaz.
Bu ilkesel barış koşulları
altında demokratik siyaset vazgeçilmez bir önem kazanarak gündeme
girmektedir. Toplumun ahlaki ve politik kurumları çalışınca, doğal
olarak ortaya çıkan süreç demokratik siyaset süreci oluyor. Barışı uman
çevreler, ancak politika ahlaki temelde rolünü oynarsa bunun başarı
sağlayabileceğini de bilmek durumundadırlar. Barışta en az bir tarafın
demokratik siyaset konumunda olması gerekir. Aksi halde yapılan,
tekeller adına ‘barış oyunu’ olmaktan öteye gitmez. Demokratik siyaset
bu durumda hayati bir rol oynuyor. Karşısındaki iktidar veya devlet
güçleri ile ancak demokratik siyaset güçlerince diyalog altında anlamlı
bir barış süreci yaşanabilir. Gerisi savaşçılıkların (tekellerin)
karşılıklı süre durdurumuyla sürüp gitmesidir. Savaştan yorulma,
lojistik ve ekonomik zorluk vardır. Giderilmeleri halinde, bir tarafın
üstünlüğü tam sağlanıncaya kadar savaşa devam edilir. Bu biçimlere barış
süreci denmez, daha şiddetli savaşlar için yapılan ateşkesler
denilebilir. Bir ateşkesin barışçı olabilmesi için barışa yol açması,
saydığımız üç koşula bağlanması ilkesel bir önem taşır.
Savaşta bazen görüldüğü gibi,
öz savunmacı (haklı konumda olanlar) tarafın da nihai üstünlük kazandığı
durumlar olabilir. Bu durumda bile barış için üç koşul değişmez. Reel
sosyalizm ve birçok haklı ulusal kurtuluş savaşlarında görüldüğü gibi,
hemen kendi iktidar ve devletine koşmak, bu iktidar ve devlet altında
istikrar sağlamak barış olamaz. Bu sefer yabancı gücün yerine (tekelci)
yerli bir gücün (devlet kapitalizmi veya milli burjuvazi denen kesim)
ikame edilmesi söz konusudur. Sosyalist iktidar da denilse, sosyolojik
gerçeklik değişmez. Barış ilke olarak iktidar ve devlet üstünlükleriyle
sağlanan bir olgu değildir. İktidar ve devlet ne adla olursa olsun
(burjuva, sosyalist, milli, gayri milli, fark etmiyor) üstünlüğünü
demokratik güçlerle paylaşmayınca barış gündeme girmez. Barış son
tahlilde demokrasi ile devletin koşullu uzlaşmasıdır. Tarih boyunca bu
uzlaşmanın öyküleri de büyük yer ve zaman kaplamaktadır. Birçok süre ve
mekânda denenmişlerdir. İlkesel ve uzun süreli olanı vardır. Daha
mürekkebi kurumadan bozulanı da vardır. Toplumlar sadece iktidar ve
devlet güçlerinin kurulmasından ibaret yaşamazlar. Ne kadar alanları
daraltılırsa daraltılsın, toptan yok edilmedikçe, kendi öz ahlaki ve
politik kimlikleri altında yaşamayı da sürdürmesini bilirler. Belki de
tarihte yazılmayan, ama yaşamın esas hali olan da bu gerçekliktir.
Toplumu devlet ve iktidar
öykülerinden ibaret görmemek, tersine belirleyen doğa olarak varsaymak
daha gerçekçi bir sosyal bilim oluşumuna katkı yapabilir. İktidar ve
devletler, sermaye tekelleri ne kadar büyük ve zengin (Firavun ve Karun)
olurlarsa olsunlar veya günümüzdekiler gibi toplumu yutacak kadar
canavarlaşırlarsa (yeni Leviathan) canavarlaşsınlar, hiçbir zaman
toplumu ortadan kaldıramazlar. Çünkü onları son tahlilde belirleyen
toplumdur. Belirlenenler hiçbir zaman belirleyicilerin yerini tutamaz.
İktidarın en şaşaalı, medyatik propaganda (günümüzdeki gibi) gücü bile
bu gerçeği örtbas etmeye yetmez. Onlar dev kılığına bürünmüş en sefil ve
acınacak güçlerdir. Buna karşın insan toplumu, oluşumundan beri doğanın
en harika yaratımı olarak anlam bulmaktan yoksun kalmayacaktır.
Demokratik Uygarlık Sistemi
hem tarihteki hem de şimdiki hali olarak toplumu, bu ana paradigma
altında yorumlama, bilimselleştirme ve yeniden inşa etme sistemi olarak,
bundan sonraki kısmın konusunu teşkil etmektedir.
7- DEMOKRATİK UYGARLIK
SİSTEMİNİ DÜŞÜNMEK
Kendimi tanıdığımdan beri
kuşku beni terk etmeyen bir heyulâ gibi takip eder. Bazen hastalık
halini alırdı. Bazı dogmatik inançlarım sarsılınca, kendimi en zayıf
anda hissederdim. Yaşamın en ideasız konumuna düşme söz konusuydu. Ciddi
hiçbir savunusu yapılamayacak konularda bile kendini hissettiren
kuşkuculuğumun kişiliğime belki de en önemli katkısı, ‘hakikati’ kolayca
bulamayacağıma dair verdiği derstir. Güdülerime dek her şeyi
sorunsallaştırmamın, Ortadoğu toplum geleneğinde halen çok güçlü olan
dogmatik düşünce tarzından kopuş yapma gücünü bana kazandırdığı
kanısındayım. Son tahlilde Avrupa merkezli hegemonik düşünce tarzının
gerek modernist pozitivist dogmacılığında, gerek postmodernist
düşünceciliğinde halen etkili olması konunun önemini göstermektedir.
Doğu’nun inanç temelli düşünce yeteneği ile Batı’nın sorgulayıcı temelli
düşünce gücünü mukayese ederek yerimi belirlemeye de çalıştım. Açık ki,
her iki yanda da kendime yer bulamadım. Doğal olarak düşüncem böyle
olunca, yaşamım da gün geçtikçe bunlarla arasındaki kopukluğu
derinleştirerek devam etti.
İnanç veya sorgulayıcı
düşünce olarak sunulanlar beni hiç tatmin etmedi. Temel eleştirim,
toplumsal sorunun büyümesinde bu düşüncelerin sorumluluğunun önemli
olduğudur. Bu da Doğu’nun inanç sistematiğiyle Batı’nın rasyonel
sistematiği üzerine eleştirel duruşa gereksinim gösteriyor, bu konuda
bana cesaret veriyordu.
İkinci bir özelliğim, uyanan
bilincimin asla toplumsal pratiğimden kopmamasıdır. Bu konuda olağanüstü
paylaşımcı bir karakter oluşumu çok erkenden kişiliğimde kendini
gösterdi. Daha ilkokula yaya giderken (Komşu Cibin köyü oluyor),
ezberlediğim birkaç dua ile küçük öğrenci grubuna imamlık yapmayı
taslamam anlaşılır gibi değildi. Bir oyun gibi de ciddi olarak
yapıyordum. Sanıyorum bunun temelinde zorbela ezberlediğim duaların,
dolayısıyla düşünmeye başlamış olmamın saygınlığını paylaşarak kanıtlama
isteği vardı. Öğrendiğin şey zor ve önemlidir; o halde mutlaka paylaş!
Belli ki burada ciddi bir ahlak ilkesi ile tanışmış oluyordum.
Savunmamın önceki ciltlerinde modernitenin ilk ışıklarının nasıl yüzüme
vurduğunu kısa öykü halinde verdiğim için tekrarlamayacağım. Büyük
düşünce maratonundaki çılgınca koşunun tahrip gücünün kapitalist
modernite olduğunu adamakıllı fark edince durdum. Artık son dört
yüzyılın (kapitalist dünya-sistemin) tanrılarını parçalamak, çok
gariptir ki, beni Urfalı Hz. İbrahim’in çıkışındaki ‘put kırıcılığı’nın
verdiği sevince benzer bir duygu gücüne taşıdı. Hem kuşkuculuğumu
rahatlıkla kontrol altına alabiliyor, hem de peşinde koştuğum
‘hakikat’lerimle tatminkâr randevular sağlayabiliyordum.
İnsanoğlu hepten zayıf
düşmüştür. Tarihinde hakikatle randevusunun belki de en içgüdüsel
seviyeye kadar inmesi acıdır. Bugün bir eş, bir çocuk, bir maaş
ölçeğinin teslim almadığı birey yok gibidir. Bu olguyu inkâr ettiğimi
söylemiyorum. Felsefenin yerine oturtulan en rasyonel düşünce olarak
tapınılmasındaki zavallılığı belirtmek istiyorum. Ulus-devlet
tanrısallığının mutlu kullarına bahşettiği dünya bu kadardır. Korkunç
daraltılmış bir dünyada yaşadığımız inkâr edilebilir mi? Ben şahsen en
eski çağların bir tanrı simgesi altında yaşamayı bugünkü ulus-devlet
tanrısallığından bin kat daha anlamlı ve kutsal bulurum. Elbette sermaye
tekelciliğinin içi boşaltılmış en kof tanrıcılığından bahsettiğimi
biliyorum. Ama yine de en kahırlı darbesini yiyenlerin bile bu
tanrıcılığın etkisinde kalmalarını ve çıkışı akıl edememelerini artık
acıyla karşılıyorum. Bunun güncel bir insanlık durumu olduğunun da iyice
farkındayım. Bunu en iyi yansıtanın Yahudi soykırım olayı olması durumun
trajik boyutlarını ele vermektedir. Ne yazıktır ki, bu durumun hem
oluşumunda hem de kurbanlarının verilmesinde İbrani kabilesinin öyküsü
önemli paya sahiptir. “Kendin ettin, kendin buldun” darbımeseli gibi.
Yahudi düşünce gücünün hegemonik karakterinden şüphe etmiyorum. Kendi
kişiliğimde de dua ezberciliğimden put kırıcılığıma kadar bunun önemini
yadsımıyor ve asla küçümsemiyorum. Ama yalnız yaşadıkları soykırım
trajedisi bile Yahudilerin kendilerini Adornovari bir köklü sorgulamadan
geçirmelerini bir borç haline getiriyor. Kendim de etkilendiğim oranda,
bu borcun bir kırıntısını ödemek niyetiyle Demokratik Uygarlık Sistemini
düşünmeye çalıştım.
Bu noktada İbrahimîyiz. Ama
serde biraz Zerdüştilik olunca, farklı yorumlayış güç kazanır. Tarihin
uygarlık öykülemeleri biçimindeki hâkim anlayışı önemli kırılmalara
uğratılmıştır. Devlet ve iktidar yürüyüşünün resmi tarih olarak anlatım
bulabileceği, fakat toplumsal tarih olamayacağı genel kabul görmektedir.
Devlet ve iktidar oluş tarzı tarih hakikatinin sermaye tekellerinden
yana ancak sönük simgesel bir uç noktası olabilir. Tarihi sıkıcı kılan,
toplumsal geleneğe yanıt vermeyen yine bu uç anlatıştır. Özünde
anti-toplumcu olan bu tarihin yapısı gereği gelenek olarak toplumu ifade
edemeyeceği, tersine gölgeleyeceği ve çok yönlü çarpıtmalara uğratacağı
açıktır. Hanedanlık öyküleri de bu anlatımın bir benzeridir. Toplumsal
temsil düzeyleri son derece sığ dinsel tarih anlatımları, özellikle
uygarlaşma sürecine girince, bir devlet ve iktidar tarihinden öte anlam
ifade etmezler.
Tarihin sınıfsal ve ekonomik
yorumları, toplumsal gerçeği bütününden kopuk ele alan ve
indirgemeciliğe varan özellikleriyle, başka bir açıdan da olsa devlet
tarihlerini andırırlar. Kısmi pozitivist bakış açısı, anlamı dinler
tarihi kadar bile verme gücünden yoksundur. Tüm bu tarih anlatımları,
birbirine ne kadar zıt görünseler de, uygarlık kökenli olma noktasında
birleşirler.
Toplumsal doğanın tarihinin
hem paradigmal hem ampirik olarak anlam bulduğu kanısında değilim. Adına
toplumsal tarih denen tarih yazımları, pozitivist sosyolojinin en
parçalı bölümleri olmaktan öte anlam ifade etmezler. Vücudun, bütünün
bir parça tasviri olmaktan öteye gitmezler.
Bütün bu belirlemeleri uzun
uzun anlatmak mümkündür. Fakat konumuza katkı sağlamazlar.
Yoğun tekrarlamalar pahasına
da olsa, demokratik uygarlık anlatımı olarak tarih üzerinde yoğunlaşmam,
anlam vermekte hala zorlandığım toplumsal sorunların çözümsüzlüğü
yüzündendir. Çözümsüzlük sadece pratik yaşamda değildir, anlatımda da
hayli çözümlenemezlik yüklüdür. Her iki durum birleşince, ortalık resmi
uygarlık anlatımlarından geçilmez oluyor. Toplumsal tarih adına bazı
parça sıkıştırmaları ise, durumu daha karmaşık kılmaktan öteye gitmiyor.
Bilimsel sosyalizmin bu
durumu tarihin sınıf karakteriyle açıklaması bazı gerçekleri aydınlatıcı
kılsa da, sorunu çözemediğini ve sorunun bir parçası haline gelmekten
bile kendini alıkoyamadığını sıkça belirtiyorum.
Kapitalist modernist
paradigma tümüyle aşılmadan, tarihsel hakikatin anlaşılması şurada
kalsın, dinler tarihinden daha çok perdeleyici ve anlamsızlık yüklü
kılacağını sıkça belirtmem de bu nedenledir. Marks’ın bu paradigmatik
bakışının tarihsel sonuçları günümüzde daha iyi anlaşılıyor. Yanlış
tarih, yanlış pratik demektir. Genelde uygarlık, özelde kapitalist
modernitenin paradigmatik ve ampirik yaklaşımları aşılmadan, toplumsal
doğanın paradigmatik ve ampirik yaklaşımına varılamaz. Burada yapmaya
çalıştığım, çok hazırlıksızca da olsa, bir denemeye girişmektir.
A- Demokratik Uygarlığın
Tanımı
Toplumsal doğanın var oluş
halinin ve gelişiminin ahlaki ve politik toplum temelinde incelenmesini
varsayan sosyal bilim okulunu, demokratik uygarlık sistemi olarak
tanımlamak mümkündür. Çeşitli sosyal bilim ekollerinin farklı inceleme
birimleri vardır. Teoloji, din, toplumu esas alır. Bilimsel sosyalizm
sınıf temellidir. Liberalizmin temel birimi bireydir. Devlet ve iktidarı
temel alanlar olduğu gibi, uygarlıkları esas alan yaklaşımlar da az
değildir. Tüm bu birim temelli yaklaşımlar, çokça değindiğim gibi,
tarihsel ve bütünlüklü yaklaşımlar olmamaları nedeniyle
eleştirilmişlerdir. Anlamlı bir inceleme toplum açısından hayati
noktalarda yoğunlaşmak durumundadır. Tarih ve güncellik esas olarak o
noktalarda anlatım bulmalıdır. Aksi halde incelemeler öyküsel olmaktan
öteye gitmez.
Temel birimimizi ahlaki ve
politik toplum olarak belirlememiz, tarihsellik ve bütünsellik
boyutlarını kapsaması açısından da önem taşımaktadır. Ahlaki ve politik
toplum en tarihsel ve bütünlüklü toplum anlatımıdır. Ahlak ve
politikanın kendisi tarih olarak da okunabilir. Ahlaki ve politik boyut
taşıyan toplum, tüm varoluşunun ve gelişiminin bütünlüğüne en yakın
toplumdur. Devlet, sınıf, sömürü, kent, iktidar, ulus olmadan toplum var
olabilir. Ama ahlak ve politikadan yoksun toplum düşünülemez. Belki
başka güçlerin, özellikle sermaye ve devlet tekellerinin sömürgesi,
hammadde kaynağı olarak var olabilirler. Bu durumlarda ise, kendisi
olmaktan çıkmış toplum kalıntıları, mirası söz konusudur.
Toplumun doğal hali olarak
ahlaki ve politik topluma köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist
etiketler, sıfatlar takmanın anlamı yoktur. Daha doğrusu, bu sıfatlar
altında toplumları tanımlamak, toplum gerçekliğini perdelemek, toplumu
unsurlara (sınıf, ekonomi, tekel) indirgemek anlamına gelecektir.
Toplumsal gelişmenin teori ve pratiğinde bu kavramlar temelindeki çözüm
anlatımlarında rastlanan tıkanıklık, özlerinde taşıdıkları yetersizlik
ve yanlışlıktan kaynaklanmaktadır. Tarihsel materyalizme yakın duran bu
sıfatlarla anılan tüm toplum analizleri bu duruma düştükten sonra,
bilimsel değerleri hayli zayıf olan anlatımlar daha da çözümsüzdür.
Dinsel boyutlu anlatımlar ahlakın önemini yoğunca anlatmalarına rağmen,
politik boyutu çoktan devlete havale etmişlerdir. Burjuva liberal
yaklaşımlar ise, ahlaki ve politik boyutlu toplumu sadece perdelemezler;
aynı zamanda fırsat buldukları her noktada bu topluma karşı savaş
açmaktan da çekinmezler. Bireycilik en az devlet ve iktidar kadar
topluma karşı savaş halidir. Liberalizm, esas olarak toplumun
güçsüzleştirilerek (ahlaksız ve politikasız toplum) bireyciliğin her tür
saldırısına hazır kılınması anlamına gelir. Liberalizm en anti-toplumcu
ideoloji ve pratiktir.
Batı Sosyolojisinde (Doğu
sosyolojisi diye bir bilim henüz söz konusu değildir) toplum ve uygarlık
sistemi kavramları çok problemlidir. Unutmamak gerekir ki, sosyoloji
sermaye ve iktidar tekellerinin yol açtığı muazzam bunalım, çelişki ve
çatışma-savaş sorunlarına çözüm ihtiyacından kaynaklanmıştı. Her koldan
düzeni kurtarmak ve yaşanır kılmak için tez üstüne tez üretiliyordu.
Hıristiyanlık öğretisinin tüm mezhepsel, teolojik ve reformist
yorumlarına rağmen toplumsal sorunların her geçen süre daha da
ağırlaşması üzerine, toplum sorunlarına bilimsel (pozitivist) bakışla
yorumlar öne çıktı. Felsefe devrimi ve Aydınlanma dönemi (17. ve 18.
yüzyıl) esasta bu ihtiyacın sonucudur. Fransız Devrimi’yle beklenen
çözüm yerine, sorunların daha da karmaşıklaşması, sosyolojiyi bağımsız
bir bilim dalı olarak geliştirme eğilimlerini daha da yoğunlaştırdı.
Ütopik sosyalistler (Saint Simon, Fourier, Proudhon), Auguste Comte ve
Durkheim bu doğrultuda ön aşamaları temsil ederler. Hepsi de
Aydınlanmanın çocuklarıdır. Bilime sonsuz inançları vardır. Toplumu da
bilim yoluyla istedikleri gibi yeniden yaratabileceklerine
inanıyorlardı. Tanrının rolüne soyunmuşlardı. Hegel’in deyişiyle, ne de
olsa Tanrı yeryüzüne inmişti. Hem de ulus-devlet olarak. Yapılması
gereken, incelikli ‘toplum mühendisliği’ proje ve planlamasıydı.
Ulus-devlet aracılığıyla hayata geçirip başarılamayacak hiçbir proje ve
planlama yoktu. Yeter ki ‘pozitivist bilimsel’ olsun ve ulus–devlet
kabul etsin!
İngiliz sosyal bilimcileri
(ekonomi-politikçiler) Fransız sosyolojisine ekonomik çözüm yoluyla
katkıda bulunurken, Alman ideologları felsefi yoldan katkı sunuyorlardı.
Adam Smith ve Hegel katkı sunmada başta gelirler. 19. yüzyıl sanayi
kapitalizminin toplumu korkunç ölçülerde istismarından kaynaklanan
sorunlara bulunan reçeteler sağdan ve soldan olmak üzere çok çeşitliydi.
Kapitalist tekelciliğin merkez ideolojisi liberalizm, tam bir eklektizm
ile her fikirden yararlanıp yamalı bohça misali sistemler yaratmakta en
pratik olanıydı. Sağ ve sol şematik sosyolojiler ise, ya geçmişe (sağın
altınçağ arayışı) ya da geleceğe ilişkin (ütopik toplum) projeleri
geliştirirken, toplumsal doğadan, tarih ve güncelden sanki
habersizdiler. Tarih ve güncel yaşam ile karşılaşırken habire
parçalanıyorlardı. Hepsinin tutsağı olduğu gerçek ise, kapitalist
modernitenin ağır ağır ördüğü ve hepsini zihnen ve pratik yaşam tarzıyla
içine kapattığı ‘demirden kafes’ti. Filozof Nietzsche hepsini
‘pozitivizm metafizikçileri’, ‘kapitalist modernizmin hadım edilmiş
cüceleri’ olarak değerlendirirken, toplumsal hakikate daha yakın
duruyordu. Toplumun kapitalist modernizmle yutulması tehlikesine ilk
dikkati çeken ender filozofların başında geliyordu. Düşüncesiyle faşizme
hizmet etmekle suçlanmasına rağmen, faşizmin ve dünya savaşlarının
gelişini haber veren yorumları da dikkat çekiciydi.
Artan büyük bunalımlar ve
dünya savaşları pozitivist sosyolojiyi, liberal merkezi sağ ve sol
kollarıyla birlikte iflas ettirmeye yetti. Toplum mühendisliğinin
kendisi, çok eleştirdiği en sığ metafizik olarak otoriter, totaliter
faşizmle gerçek kimliğini ortaya çıkardı. Frankfurt Okulu bu iflasın
resmi belgesi gibidir. Anneles Ecole, 1968 gençlik başkaldırısı; başta
I. Wallerstein’ın kapitalist dünya-sistem anlayışı olmak üzere, çok
sayıda postmodernist sosyolojik yaklaşımlara yol açtı. Ekolojik,
feminist, görecilik, yeni solculuk ve dünya sistemi, çok sayıda
parçalanmış bir sosyal bilimler dönemini de beraberinde getirdi.
Şüphesiz bunda 1970’ler sonrası finans kapitalin hegemonik karakter
kazanması da önemli rol oynadı. Olumlu yanı, Avrupa merkezli düşünce
hegemonyasının yıkılmasıydı. Olumsuzluğu ise, çok parçalanmış bir sosyal
bilimin sakıncalarıydı.
Avrupa merkezli sosyolojiye
yönelik eleştirileri özetlersek:
a- Dine ve metafiziğe yönelik pozitivist eleştiri ve yargılamaların
kendileri de bir nevi din ve metafizik olmaktan öteye gidememişlerdir.
Bunu yadırgamamak gerekir. İnsan kültürünün kendisi metafizik olmak
durumundadır. Önemli olan, iyi ve kötü metafizik arasında ayrım
yapmaktır.
b- Toplumu ilkel-modern, kapitalist-sosyalist, sanayi-tarım,
ileri-geri, sınıflı-sınıfsız, devletli-devletsiz ikilemler halinde
sunmak, toplumsal doğanın hakikate yakın tanımını daha çok perdeleme
eğilimindedir. Bu tür ikilemler toplumsal hakikatten uzaklaştırırlar.
c- Toplumu yeniden yaratmak modern tanrıcılıktan başka anlam ifade
etmez. Daha doğrusu, her yeniden yaratıcı hamlenin altında yeni bir
sermaye ve iktidar-devlet tekeli yaratma eğilimi vardır. Ortaçağ
tanrıcılığı nasıl mutlak monarşilerle (padişahlık, şehinşahlık,
sultanlık) ideolojik bağ içindeyse, yeniden yaratım olarak modern toplum
mühendisliği de esas olarak ulus-devletin tanrısal eğilimidir,
ideolojisidir. Pozitivizm bu anlamda modern tanrıcılıktır.
d- Devrimler toplumu yeniden yaratma eylemleri olarak yorumlanamaz.
Aksi halde pozitivist tanrıcılıktan kurtulamazlar. Toplumu aşırı sermaye
ve iktidar yükünden arındırdıkları oranda toplumsal devrim olarak
tanımlanabilirler.
e- Devrimcilerin görevi projelendirdikleri herhangi bir toplum
modelini yaratmak olarak belirlenemez. Ancak ahlaki ve politik toplumun
gelişimine yaptıkları katkı oranında doğru bir görev tanımlanmasını hak
ederler.
f- Toplumsal Doğa’ya uygulanacak yöntemler ve paradigmalar, Birinci
Doğa’ya ilişkin olanlarla aynılaştırılamaz. Birinci Doğa’ya ilişkin
evrenselci yaklaşım hakikate daha yakın sonuçlara (Ama mutlak hakikat
diye bir şey düşünemiyorum) yol açarken, Toplumsal Doğa’ya ilişkin
görecilik gerçeğe daha yakın durur. Evren ne sonsuz evrenselci düz
çizgisel anlatımla ne de sonsuz benzer dairesel döngülerle izah
edilebilir.
g- Toplumsal hakikat rejimi daha da geliştirilebilecek eleştiriler
temelinde yeniden düzenlenmeyi gerektirmektedir. Şüphesiz yeni bir
tanrısal yaratımdan bahsetmiyorum. Ama insan aklının en yetkin
özelliğinin hakikati arama ve inşa etme gücünde olduğuna da inanıyorum.
Bu eleştirilerin ışığında
tanımlamak istediğim sosyal bilim sistematiğine ilişkin şu önerileri
sunuyorum:
(a) Toplumsal Doğa’yı
mitolojik, dinsel, metafizik ve bilimsel (pozitivizm) anlam
örüntüleriyle katı evrenselci hakikat olarak sunmak yerine, süre ve
mekân koşuluna bağlı zengin farklılıklarla temel evrensel varoluşların
en esnek bir biçimi olarak anlamlandırmak, hakikate daha yakın sunumlara
yol açar. Toplumsal Doğa’nın niteliklerini iyi tanımadan yapılacak her
yorum, sosyal bilim ve pratik değişim hamlesi ters tepmelere yol
açabilir. Tanrısal yaklaşımlardan pozitivist yaklaşımlara kadar uygarlık
tarihi boyunca geliştirilen anlatımlar sermaye ve iktidar tekellerinin
zirve yapmasını engelleyememişlerse, köklü bir özeleştiriyle kendilerini
daha insani bir yoruma uğratmaları, ahlaki ve politik topluma hizmet
açısından vazgeçilmez görevleridir.
(b) Toplumsal Doğa’nın
hem tarihsel hem bütünlüklü anlamını veren, farklılaşma içinde birliğini
temel varoluş özelliği olarak temsil eden ana unsuru ahlaki ve politik
toplumdur. Toplumsal Doğa’ya karakterini veren, farklılık içinde
birliğini sürdüren, tarihselliğini ve ana bütünlüğünü ifade eden
belirleyici unsur rolünü oynayan ahlaki ve politik toplum tanımıdır.
Topluma ilişkin çok kullanılan ilkel, modern, feodal, köleci,
kapitalist, sosyalist, sanayi, tarım, ticari, paracıl, devletli, uluslu,
hegemon vb. nitelemelerin hiçbiri Toplumsal Doğa’nın belirleyici
niteliğini ifade etmez. Tersine perdeler ve parçalı bir anlam sonucunu
doğurur ki, bu da topluma ilişkin hatalı teorik ve pratik yaklaşım ve
gerçekleştirmelerin özünü oluşturur.
(c) Toplumu yenilemek,
yeniden yaratmak gibi deyimler, ideolojik içeriği yanında yeni sermaye
ve iktidar tekellerini oluşturma operasyonlarıdır. Uygarlık tarihi, bu
yenilemelerin tarihi olarak kümülâtif sermaye ve iktidar birikim
tarihidir. Topluma ilişkin tanrısal yaratımcılık yerine gerekli olan
temel eylem, toplumun ahlaki ve politik dokusunun gelişimini ve işlevini
yerine getirmesini engelleyen unsurlarla mücadele olmalıdır. Ahlaki ve
politik boyutlarını özgürce çalıştıran toplum, gelişimini en iyi
sürdürecek toplumdur.
(d) Devrimler ancak
toplumun ahlaki ve politik işlevini özgürce sürdürmesi, yerine getirmesi
katı biçimde engellendiği zaman başvurulacak toplumsal eylem
biçimleridir. Devrimler yeni toplumlar, uluslar ve devletler yaratmak
için değil, ancak ahlaki ve politik toplumu özgürce işlevine kavuşturmak
için geliştirildiğinde toplumca meşru kabul edilebilir ve kabul
edilmelidir.
(e) Devrimci
kahramanlık ahlaki ve politik topluma yaptığı katkılarla anlam
bulmalıdır. Bu anlamı taşımayan her tür eylem, çapı ve süresi ne olursa
olsun, devrimci toplum kahramanlığı olarak tanımlanamaz. Toplumda
bireylerin rolünü olumlu anlamda belirleyen, ahlaki ve politik toplumun
gelişimindeki katkılarıdır.
(f) Bu ana özellikleri
derinliğine araştırma ve inceleme konusu yaparak geliştirilmesi gereken
sosyal bilim, ne evrenselci düz çizgisel ilerlemeciliği ne de sonsuz
döngüsel tekilci göreliliği esas alabilir. Son tahlilde uygarlık
tarihindeki sermaye ve iktidarın kümülâtif birikimlerini meşrulaştırmaya
hizmet eden bu dogmatik kalıpsal yaklaşımlar yerine, analitik ve
duygusal zekânın uyumunu ifade eden, katı öznellik ve nesnellik
kalıplarını aşan, yok edici olmayan bir diyalektik yöntemi esas alan
sosyal bilim geliştirilmelidir.
Paradigmatik ve ampirik
(teorik ve pratik) olarak çerçevesini böylesi varsayımlar halinde
sunabileceğimiz Demokratik Uygarlık Sistemi’nin ana birimine ilişkin
özellikleri bir kez daha ana başlıklar halinde sunarsak:
1- Ahlaki ve politik toplum, insan toplumunun başlangıcından
bitimine kadar devamlı aranması gereken temel özelliğidir. Toplum esas
olarak ahlaki ve politiktir.
2- Ahlaki ve politik toplum, kent-sınıf-devlet (daha önceleri
hiyerarşik yapı) üçlüsü üzerinde yükselen uygarlık sistemlerinin karşı
kutbunda yer alır.
3- Ahlaki ve politik toplum, toplumsal doğanın tarihi olarak
demokratik uygarlık sistemiyle uyum içinde gelişir.
4- Ahlaki ve politik toplum, en özgür toplumdur.
Ahlaki ve politik doku ve
organların çalışması kadar toplumu özgürleştiren, özgür tutan başka bir
belirleyici dinamik söz konusu değildir. Devrimler ve kahramanların
hiçbiri ahlaki ve politik boyut kadar toplumu özgürleştirme yeteneğinde
olamaz. Kaldı ki, devrimler ve kahramanları ancak ahlaki ve politik
topluma katkıda bulundukları oranda belirleyici rol oynayabilirler.
5- Ahlaki ve politik toplum, demokratik toplumdur. Demokrasi ancak
açık ve özgür toplum olan ahlaki ve politik toplumun varoluşu temelinde
anlam kazanabilir. Birey ve grupların özneleştikleri demokratik toplum,
karşılık olarak ahlaki ve politik toplumu en çok geliştiren yönetim
biçimidir. Daha doğrusu, politik toplumun işlevselliğine zaten demokrasi
diyoruz. Gerçek anlamda politika ile demokrasi özdeş kavramlardır. Eğer
özgürlük politikanın kendini ifade ettiği iklimsel alansa, demokrasi de
bu alanda politikanın icra tarzıdır. Özgürlük, politika ve demokrasi
üçlüsü, ahlaki temelden yoksun olamazlar. Ahlaka özgürlük, politika ve
demokrasinin kurumsallaşmış geleneksel hali de diyebiliriz.
6- Ahlaki ve politik toplumlar sermaye, mülkiyet ve iktidarın her
biçiminin resmi ifadesi olarak devletle karşılıklı diyalektik çelişki
içindedirler. Devlet sürekli ahlak yerine hukuku, politika yerine
bürokratik idareyi ikame etmek ister. Tarih boyunca devam eden bu
çelişkinin iki ucunda resmi devletli uygarlıkla gayri resmi demokratik
uygarlık sistematiği gelişir. İki ayrı anlam tipolojisi ortaya çıkar.
Çelişkiler ya çok şiddetlenerek savaşa, ya da uzlaşmaya girerek barışa
yol açabilir.
7- Barış, ahlaki ve politik toplum güçleriyle devletli tekel
güçlerinin silahsız, öldürmesiz bir arada yaşama iradeleriyle mümkündür.
Toplumun devleti, devletin toplumu yok etmesinden ziyade, demokratik
uzlaşı denilen koşullu barış durumları tarihte yaşanan durumlardır.
Tarih ne tümüyle ahlaki ve politik toplumun ifadesi olarak demokratik
uygarlık, ne de tümüyle sınıflı ve devletli toplumun ifadesi olarak
uygarlık sistemleri biçiminde yaşanır. İç içe yoğun ilişki ve
çelişkilerle savaş ve barış durumlarının birbirlerini kovaladığı haller
olarak yaşanır. En az beş bin yıldan beri süren bu durumu acil
devrimlerle hemen ortadan kaldırmak ütopik olmakla birlikte, geçmişten
beri süregelen akışı kader olarak benimseyip akış seyrine müdahale
etmemek de doğru ahlaki ve politik durumlar olamaz. Sistemlerin
mücadelesinin uzun süreceğini bilerek, ahlaki ve politik toplumun
özgürlük ve demokratik alanını genişletecek stratejik ve taktik
yaklaşımlar daha anlamlı ve sonuç alıcıdır.
8- Ahlaki ve politik toplumu birbirini takip eden komünal, köleci,
feodal, kapitalist ve sosyalist sıfatlarla tanımlamak, açıklayıcı olmak
yerine perdeleyici rol oynar. Şüphesiz köleci, feodal ve kapitalist
sıfatlara ahlaki ve politik toplumda yer olmamakla birlikte, ilkeli
uzlaşı içinde bu sıfatlara mesafeli, sınırlı ve kontrollü olarak
yaklaşmak mümkündür. Önemli olan, ne onları yok etmek ne de onlar
tarafından yutulmaktır; ahlaki ve politik toplumun üstünlüğüyle sürekli
onların alan ve güçlerini sınırlandırmaktır. Komünal ve sosyalist
sistemler demokratik oldukları oranda ahlaki ve politik toplumla
özdeşleşebilirler. Devlet hali olarak özdeşleşme olamaz.
9- Ahlaki ve politik toplumun acil hedef olarak ulus-devlet olmak,
bir dini tercih yapmak, demokrasi dışında rejim peşinde koşmak gibi
hedefleri olamaz. Toplumun hedef ve niteliklerini belirleme hakkını
ancak ahlaki ve politik toplumun özgür iradesi belirler. Güncel tartışma
ve kararlar kadar, stratejik kararları da toplumun ahlaki ve politik
irade ve ifadesi belirler. Esas olan, tartışmak ve karar gücü
olabilmektir. Bu gücü elinde bulunduran toplum, tercihlerini en sağlıklı
şekilde belirleyebilir. Hiçbir fert ve güç, ahlaki ve politik toplum
adına karar alma yetkisinde değildir. Ahlaki ve politik toplumlarda
toplum mühendisliği geçerli olamaz.
Çeşitli açılardan genişçe
sunduğum bu tanımlamalar ışığında, Demokratik Uygarlık Sistemi’nin
özünde toplumsal doğanın ahlaki ve politik bir bütünlük halinde resmi
uygarlık tarihinin diğer yüzü olarak hep var olageldiği ve kendini
sürdürdüğü görülecektir. Resmi dünya sisteminin tüm baskı ve sömürüsüne
rağmen, toplumun öteki yüzü yok edilememiştir. Zaten yok edilmesi de
mümkün olmaz. Nasıl ki kapitalizm, kapitalist olmayan toplum olmadan
varlığını sürdüremezse, resmi dünya sistemi olarak uygarlık da
demokratik uygarlık sistemi olmadan varlığını sürdüremez. Daha da somut
olarak, tekelli uygarlık tekelli olmayan uygarlık olmadan varlığını
sürdüremez. Bunun tersi doğru değildir. Yani ahlaki ve politik toplumun
tarihsel akış sistemi olarak demokratik uygarlık, resmi uygarlık olmadan
varlığını daha engelsiz ve rahat sürdürebilir.
Tanımı gereği demokratik
uygarlığı hem bir düşünce sistematiği, düşünce birikimi, hem de ahlaki
kurallar ve politik organların bütünlüğü olarak ifade ediyorum. Ne
sadece bir düşünce tarihinden, ne de ahlaki ve politik gelişme içindeki
toplumsal realiteden bahsediyorum. Tartışma iç içe olarak iki konuyu da
kapsamaktadır. Resmi uygarlıkça engellenen bir anlatım ve yapılar
bütünlüğü olduğu için yöntemi, tarihçesi ve unsurları itibariyle biraz
daha açımlamayı gerekli ve önemli buluyorum. Sonraki başlıklar bu
konuları içerecektir.
B- Demokratik Uygarlığa
Yöntemsel Yaklaşım
Evrenselci, düz,
çizgisel-ilerlemeci yaklaşım yöntemi, sosyal bilimlerde en az dinsel
dogmatizm kadar gerçeği algılama sorunlarına yol açar. Yargılarının da
dinsel kesinlikten farkı yoktur: Evren sonsuz ilerleme halindedir; Levhi
Mahfuz’da ne kayıtlıysa o gerçekleşmektedir. Diğer deyişle gerçekleşen
şey, gerçekleşmesi gereken tek şeydir. Her şey öngörüldüğü gibi
gerçekleşmektedir. Sanıldığının tersine pozitivizm, anti-metafizik ve
anti-dinsellik olmayıp, üzerine hafif bilimsellik cilası vurulmuş en
kaba materyalist dindir. Daha doğrusu, modernite putçuluğudur. Her iki
dogmatik yöntem arasındaki temel benzerlik, doğaya hükmeden kanun denen
bir gücün varlığına ilişkindir. Tanrı kanunları yerine sadece bilim
kanunları sözü geçirilmiştir. Gerisi aynı anlatımdır. Pozitivist düşünce
yönteminin en vahim yanı, yargılarındaki bu kanun gücündeki yaklaşımdır.
Yorum yoktur. Kesin, objektif, herkese aynı gelen hükümsel bakış, özünde
bilime de terstir. Keskin özne-nesne ayrımına dayanmanın sonucu olarak
yanılma payına da yer bırakmaz.
Burjuva sınıfın ortaçağ
teolojisini pozitivizm cilasıyla boyanmış seküler ve bilimci bir felsefe
olarak sunma çabası anlaşılabilir. O elbette rahminde doğduğu sosyal
gerçekliğin izini taşıyacaktır. Ortaçağdan beri, hatta tüm uygarlık
tarihi boyunca zihinlerimize yüklenen imgesel yaklaşımlardan
kurtulmadan, pozitivist dalganın zihinlerimizi adeta esir alması
kaçınılmazdı. Bu durum aşırı tekrarlayıcı, içi boş, kuru bir retoriği
(söz ustalığı, cambazlığı) gerçek sanmaktan öte bir gelişmeye fırsat
tanımadı. Eskiden “İmam ne derse doğrudur”un yerine, “Öğretmen, filozof
ne derse doğrudur” tekerlemesi geçti. Zihin verimsizliğimizin temelinde
bu gerçeklik yatar. Dolayısıyla kendi toplumsal doğamıza ilişkin tek bir
yorum yapma hakkından bile yoksun kaldık. Bu çok vahim bir durumdur.
Kendi kendine beyinsel körleşme ve esarettir. Dinsel dogmatizm hiç
olmazsa geleneğin bir nevi taşıyıcı gücüyle bazı tarihi gerçekleri
anımsatır. Pozitivizmde bu da yoktur. Gerçeklerimizle aramıza kocaman
bir yabancılaşma bendi örer. Batı’nın ideolojik hegemon gücü olarak, bir
nevi silah sıkmadan (beynini kullanmadan) teslim almaya benzer. Açık ki,
bu dogmatizmi kırmadan, genelde resmi uygarlık, özelde kapitalist modern
paradigmayı kırmak mümkün olamadı. Dolayısıyla özgür yorumlama gücüne
erişilemedi. Şu düşüncemde ikna olmuş durumdayım: İdeolojik silahlar
askeri silahlardan daha fazla yasaklayıcı rol oynar.
“Demokratik uygarlık
sistemleştirilebilir mi?” sorusunu kendime sorarken, bu yöntemsel
zincirlerle az boğuşmadım. Daha zorlu olanı ise, çok inandığım bilimsel
sosyalizme ilişkin dogmaların kırılmasıydı. Adeta kendi kendinle
vuruşarak dogmatizmin esiri olmaktan kurtuluyorsun. Kaldı ki, yaşamımın
büyük bir kısmı bu uğraşıyla geçti.
Şöyle bir çelişki de
yaşıyordum: Bir yandan tarım devriminin anayurdunda binlerce yıldan beri
(M.Ö. 10000’den günümüze kadar) yaşanan bir kültürün hala etkisindeyken,
diğer yandan kapitalizm sonrasının toplumunu kurma mücadelesine
soyunmuştum. Aradaki en az on iki bin yıllık boşluğu çözmeden nasıl yeni
toplumu kuracaktık? Düşünce sistemimiz bir nevi ahiret bilimine
(eskataloji) dönüşmüştü. Açık ki, düşüncemde verimli bir yöntem yer
etmemişti. Yazılanların dışında bir santim ötesini düşünememe hastalığı
ancak dogmatizmin etkisiyle izah edilebilir. Dinsel kalıpların
hayhuyundan kurtulamadan, resmi pozitivizmin dediğim dediktir
bombardımanına uğradık. Anladım ki, sistemlerin asıl koruyucu güçleri
ideolojik hegemonyasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Nietzsche’nin
resmi Alman ideolojik gücüyle çıldırıncaya kadar boğuşmasını daha iyi
anlıyorum. Eğer Batı’ya ilişkin birkaç yalın hakikat biliyorsak,
herhalde bunu bu çılgınca boğuşmaya borçluyuz.
İyice etkisinden kurtulduğum
birinci dogma, bilimsel sosyalizmin ilkel komünal toplumdan sonra
kölecilik ve diğer sınıflı toplum sistemlerinin zorunlu ve art arda
gelişlerine ilişkindi. Bu dogmayı uzun süre bir nevi kanun gibi
benimsemiştim. Bu dogmayla iç içe olan ikinci dogma olan toplumun
sınıfla adlandırılmasını kırmakta da gecikmedim. Köleci ve feodal toplum
tanımları gerçeği en hassas yerinden örtüyor, toplumu efendilerle
özdeşleştiriyordu. Bunların hâkim ağızların bir kalıntısı oldukları
açıktı. Yine iç içe oldukları üçüncü dogmayı da çorap söküğü gibi art
arda çözmede zorlanmadım. Sınıflı toplum aşamalarının zorunlu ve
ilerleyici olduklarına ilişkin dogmadan bahsediyorum. Sınıflı toplum
aşamalarının hiç de zorunlu ve ilerleyici olmadıklarını anladım; tersine
en gerici, zincirleyici bir gelişme olarak değerlendirmekte cesaretli
davrandım. Sonuç, tarihin doğruya daha yakınlaştıran anlatımlarının
mümkün olduğuydu. Çoklu yorumlardan çekinmeden, tersine anlamı
zenginleştirici çaba olarak değerlendirmek daha yerinde bir yöntemdi.
Dogmatizmi (ön hükümlülük) birçok alanda kırınca, elbette yorum gücü ve
anlam zenginliği gelişecekti. Şu hususu netçe belirtebilirim: Eğer
insanlar nerede, hangi durumda bulunuyor olurlarsa olsunlar önlerindeki
sorunları çözemiyorlarsa, bundaki temel etken yıkamadıkları binlerce
yıllık dogmalar ve güdülerden kurtulma cesareti gösteremeyen ilkel
düşünce seviyelerinden ötürüdür. Düşüncedeki korkaklık tüm
korkaklıkların temelinde bulunur.
Demokratik uygarlığı
düşünceleştirirken ikinci önemli husus, etrafımdaki yoğun somut ampirik
malzemeydi. Bu malzeme tarihe ilişkin gözlemlere katbekat fazlasıyla
tanıklık etmekteydi. Neden hanedanlık, artık-değer talanları, iktidar
odakları sistemi olsun da, toplumun adeta kök hücreleri olan aile,
kabile, aşiret, köy ve şehrin iktidar dışı sınıfları, devletleşmemiş
halklar ve uluslar sistematik olarak değerlendirilmesin? Bunlar neden
bizzat sistem teşkil etmesinler, ideolojik ve yapılanma olarak anlam
bulmasınlar?
Umut bağladıklarımız eğer bu
sorulara yeterli cevap verememişlerse, herhalde nedenleri vardır. Yoksa
bunların hakikatten yoksun sorular olmadıkları açıktır. Kaldı ki,
sistematik olmasa da, parça parça verilmiş cevaplar az değildir. Yeter
ki cevap aramasını bilelim.
Farklı uygarlık ve modernite
arayışına yönelirken, üçüncü etken toplumsal doğaya ilişkin özgür inşa
potansiyelidir. Eğer ortada yığılmış devasa sorunlar varsa, insanlar
işsizlikten ve açlıktan bitkin durumdaysa, sistem inşaları (yaratma,
toplum mühendisliği anlamında değil) hem mümkün, hem de önemli bir
zorunluluktur; ahlaki vecibedir. Zaten sorunların boyutu devrim
ihtiyacını, devrim ise cevap teşkil eden yapılanmaları gündemleştirir.
Arayışımın dördüncü etkeni,
hâkim sistem sana hiç umut vermiyor, seni insan yerine koymuyor ve en
basit kimlik sorunlarına bile ilgi gösterip çözüm olamıyorsa, insan
olmanın gereği olarak yapacağın şey, kendine saygıyı ve umudu kendi
sistem inşa etme gücüne bağlamasını bilmektir. Yoksa kurtlar sofrasında
seni bekleyen kemik artıkları değil, belki de bizzat yem olmandır.
Sonuncu bir etken, belki bana
özgüdür, ama genel olduğuna da inanıyorum. O da eğer umut bağladığın
anan bile olsa, sana hiçbir şey sunacak durumda değilse, birey olarak
özgücüne güvenmekten çekinmeyeceksin. Sağa sola, güdülere teslim
olmayacaksın. Eğer ortada yaşanacak bir durum yoksa, bil ki insan olarak
en iyiyi, doğruyu ve güzeli inşa edebilecek aklı ve iradeyi
sergileyebilecek güçtesin!
Tarihin düz çizgisel yorumuna
göre, tarımcı köy toplumundan sonra yükselen şehir toplumu ‘son söz’
hükmündedir. Şehir etrafında geliştirilen uygarlık öykülemeleri gerçeğin
ta kendisidir. Şehirde yönetimi ele geçiren ve dini devlet olarak
örgütleyen güç, egemen sınıf olarak tarihin motor gücüdür. Ne yaptıysa
doğru ve kutsaldır; alınyazısındakinin mukadder gerçekleşmesidir. Bunun
için tanrısal ideolojik hegemonyalar yükseltilir. Her aykırı ses,
ezeli-ebedi söze ve onun hayat ifadesine ihanet sayılarak ‘tanrının
gazabına’ uğratılır. Despotun bütün onursuz işleri (en aşağılık baskı ve
sömürü düzenleri), tanrı veya tanrıların en kutsal sözleri halinde
rahiplerin ağzından dökülür. Artık kulların tanrı kanunları önünde
boyunları kıldan incedir. Boyun kesilse bile acımaz.
Orijinal haliyle mitoloji
veya din olarak kabaca bile anlatı haline getirilip sunulan sermaye ve
zor örgütlenmesi olarak şehir çağı, uygarlık, çeşitli dönüşümler
geçirerek günümüze kadar taşınır. Öz aynı olmakla birlikte, retorik ve
formu (örgütlenme biçimi) değiştirilerek sunula sunula artık dökülen
bütün cilaları karşısında kendini kaskatı bir ulus-devlet faşizmi olarak
ebedi ilan etmekten kaçınmaz. Şehrin sermaye ve zor örgütlenmesi olarak
bürokratik demir kafes ve içindekilerle birlikte AIDS ve biyolojik
kanserleşmeler yanında, daha vahimi toplum doğasının tüm iç
yapılanmaları ve doğal çevresiyle kanserleşmesi evresine girilmiştir. Bu
çok kalın çizgilerle anlatımın abartma olmadığını anlamak için, dünya
sisteminin son dört yüz (azami son beş bin yıllık) yılındaki savaşlara,
sömürgeciliğe, toplumun tümüne yayılan savaş durumuna ve çevrenin
felaketinin güncel haline bakmak yeterlidir.
Liberal ideolojik
hegemonyanın tüm biçimlerine ve daha çok da resmi (devlet ideolojileri)
alanlarına baktığımızda, tarihin sonu böyle noktalanmıştır. Diğer
deyişle küresel çağın zirvesinde kapitalist sistem son sözün ebedi
halidir. Bu anlatının yeni olmadığını, her önemli sermaye ve zorbalık
çağlarının sonunda böylesine ‘ebedilik’ ilanlarının yapıldığını
biliyoruz. İşte beş bin yıllık uygarlık ‘bilimlerinin’ binlerce kılıfa
büründürerek yöntemselleştirdiği hakikat budur. Yöntem hakikat, hakikat
yöntem olmuştur.
Başka tür dünyaların,
bilimlerin, metotların olabileceği kulaklara fısıldandığında,
cehennemlik, sapkınlık, kâfirlik söylemlerinin yanı sıra, sınır tanımaz
‘terör’ün her biçimi (Başı kesilme en basitidir. Çarmıha gerilme, ateşte
yakılma, ipe çekilme, ömür boyu kürek cezasına çarptırılma, işkenceye
yatırılma, ölünceye kadar çalıştırılma, hapishanelerde çürütülme,
karılaştırılma, sömürgeleştirmenin sınırsız biçimleri, asimilasyon vb.)
devrededir.
Beş bin yıldır yıkmaya
çalıştığı tarım-köy toplumundan adeta intikam alırcasına hareket eden
merkezi uygarlığın, 2000’li yıllarda bu toplumu tümüyle iflas ettirip
son izlerini de silmeye çalıştığına tanık olmaktayız. Çevrenin yıkımı,
aslında TARIM-KÖY TOPLUMU’ndan intikam almanın son biçimidir. Çok
ilginçtir, susturulan Toplumsal Doğa’nın yerine, Birinci Doğa yol açtığı
çeşitli felaketlerle (iklimin ısınması, kuraklık, kutup buzlarının hızla
erimesi, türlerin hızla yok olması, sel ve hortum felaketleri vb.) bu
yıkıma cevabını vermektedir. Bazen insanlık (susturulmuş insanlık) en
dilsiz doğa kesilebilmektedir. Bunun acı, ama gerçek olduğunu kim inkâr
edebilir ki?
Tarih paradigmasındaki en
temel değişiklik, tarım-köy toplumu (M.Ö. 10000 - günümüze kadar)
olmadan şehir temelli sermaye ve iktidar tekelciliğinin gelişmeyeceğine
ilişkin olmalıdır. En temel yöntemsel değişikliğe bu noktadan
gidilebilir. Rosa Luxemburg’un çok yüzeysel dile getirdiği “Kapitalist
olmayan toplum olmadan, kapitalizm, sermaye birikimciliği, tekelciliği
olmaz” biçimindeki tanımını tüm tarihe ve sermaye biçimlerine yaymak
daha doğru bir anlatım tarzıdır; sermayenin çözümlenmesinin
tarihsel-toplum boyunca ifadesidir. K. Marks’ın saf kapitalist toplum
modeli, yaptığı en temel yanlışlıktır. Çünkü böyle bir toplum ne pratik,
ne de teorik olarak mümkündür. İspatı basittir: Diyelim ki, bir toplumda
sadece kapitalistler (bürokratlarıyla birlikte) ve işçiler (işsizleriyle
birlikte) vardır. Çünkü saf kapitalist toplum bunu öngörmektedir.
Sermayenin fabrikalarında toplam yüz mal biriminin üretildiğini
varsayalım. Yirmi beş mal birimi ücreti karşılığında işçilerin
olmaktadır. Yirmi beş birim ise sermayedar sınıfın kullanımına kalsın.
Peki, geriye kalan elli mal birimine ne olacak? Geriye kalanlar ya
çürüyecek, ya bedava dağıtacaktır. Saf kapitalist toplum modeline göre
başka türlüsü mümkün değildir.
Rosa, bu noktadan kalkarak,
elli mal birimi ancak kapitalist olmayan topluma kâr amaçlı satılırsa
sistemin mümkün olabileceğini söylerken, doğrunun kıyılarında
gezinmektedir. Toplumsal gerçeklik daha kapsamlıdır. Ayrıca kârın ve ona
dayalı sermaye birikiminin karşılığı ödenmeyen toplumsal artı olduğunu
çok iyi bilmek ve hiç unutmamak gerekir. Kapitalist olmayan toplum
kimdir? Başta tarihsel tarım-köy toplumudur; evlere kapatılmış kadın
toplumudur; şehrin yoksul, emeğiyle geçinen zanaatkâr ve işsiz (ianeyle
geçinen) kesimidir. Gerçeklik böyle konulunca, beş bin yıllık uygarlık
ve en sistematik dönemi olan son dört yüz yıllık kapitalist dünya
sistemini daha iyi çözümlemek imkân dâhilinde olacaktır. Tüm tarih
boyunca sermaye ve iktidar olarak örgütlenen şebeke (aristokrasi,
efendi, burjuvazi, devletlû, iktidarlı vb.) toplam nüfusun tahminen
hiçbir zaman yüzde on’unun üstüne çıkmamıştır. Dolayısıyla toplumsal
doğanın ana gövdesi her zaman yüzde doksanın üstündedir.
O halde yöntem açısından
söyleyelim: Yüzde onun tarihselleştirilmesi, sistemleştirilmesi,
düşüncenin temel objesi kılınması mı daha bilimsel doğru bir yoldur,
yoksa yüzde doksanından fazlasının tarihselleştirilmesi,
sistemleştirilmesi, düşüncenin temel objesi kılınması mı daha doğru
bilimsel bir yöntemdir? Cevabı aranması gereken temel gerçeklik budur.
Belki düşünce, bilim ve yöntem yoğunluğu yüzde onun tekelinde olduğu
için başka türlüsü mümkün olmaz denilebilir. Ama bu tekel son tahlilde
toplumsal artının gaspı, aşındırılması üzerine kurulmamış mıdır? En
örgütlü ve ideolojik grup olması bu ayrıcalığını haklı kılar mı? Yüzde
bir bile olsa, iyi örgütlenmiş bir zor, milyonları hükmü altına
alabilir, milyonları bile yönetebilir. Söylediklerini en temel bilim ve
yöntem olarak söyleyebilir. Bu gerçek, hakikat anlamına gelebilir mi?
Bir avuç zorbayı ve tekelciyi kim hakikat olarak ilan ediyor? İlan
edenlerin, mitoloji, din, felsefe, bilim ve sanat olarak sunanların,
sermaye ve zorba şebekenin iktidarına bağlanması toplumsal hakikati
(yüzde doksanın hakikatini) değiştirebilir mi? Sorunu böyle koymak
gerektiği gayet açıktır. Hiçbir ideolojik, bilimsel, dinsel, felsefi ve
sanatsal hegemonyanın bu gerçeği değiştirmeye gücü yetmez, yetmemelidir.
Tarihsel-toplumu bu ana
yöntemin ışığında yapısal olarak incelediğimizde, çeşitli düşünce
biçimleriyle (mitolojik, dinsel, felsefi, bilimsel ve sanatsal) ifadeye
kavuşturmak istediğimizde, hakikatin boyutları çok daha görünür
kılınacak ve anlam bulacaktır. Demokratik uygarlık, tarihsel-toplumun bu
iki yönlü (yani yapısallığı, nesnelliği ve ifade tarzı olarak öznelliği
içinde) anlatımı olan çok daha gelişkin bir sistematikliğe
kavuşturulabilir. Toplumsal doğanın da kapsamlı tarihselliği ve
bütünlüğü içinde sistemleştirilmesi mümkün ve gereklidir. Bilimsel
devrimin, sosyal bilimin paradigmatik temeline bu sistematik analiz
oturtulmalıdır.
Yöntem sorununa böylesi bir
yaklaşım, toplumsal doğayı tüm tarihsel zenginliği ve bütünlüğü içinde
daha çok sunma yeteneğindedir. İlk bakışta görülüyor ki,
a- Sermayesiz ve iktidarsız toplum mümkündür, ama toplumsuz sermaye
ve iktidar mümkün değildir.
b- Sermayesiz ekonomi mümkündür, ama ekonomisiz sermaye mümkün
değildir.
c- Devletsiz toplum mümkündür, ama toplumsuz devlet mümkün değildir.
d- Kapitalistsiz, feodalsiz, efendisiz toplum mümkündür; ama
toplumsuz kapitalist, feodal ve efendi mümkün değildir.
e- Sınıfsız toplum mümkündür, ama toplumsuz sınıf mümkün değildir.
f- Şehirsiz köy-tarım mümkündür, ama köy ve tarımsız şehir mümkün
değildir.
g- Hukuksuz toplum mümkündür, ama ahlaksız toplum mümkün değildir.
h- Kendi çalıp kendi oynayan kişi misali toplumu politikasız ve
ahlaksız duruma düşürmek mümkündür. Ama o zaman toplum yeni Leviathan
(ulus-devlet faşizmi) tarafından parçalanıp yutulmaktadır ki, toplumun
ve insanın ölüm anı da böyle seyirlik olmaktadır. Soykırımın
gerçekleştirildiği andır bu an. Michel Foucault’nun insanın ölümünü ilan
ettiği andır bu an. Friedrich Nietzsche’nin toplumun ve insanın
iğdişleştirilip cüceleştirildiğini, karıncalaştırıldığını söylediği,
sürü ve kitle olarak ilan ettiği andır bu an. Toplumun M. Weber’in
‘demir kafesi’ne kapatıldığı andır bu an!
Demokratik uygarlık
paradigması bu anda devreye girmek durumunda ve zorundadır:
1- Tarım ve köy olmadan toplum sürdürülemeyeceğine göre, resmi
uygarlık tarihi boyunca hep sömürü ve baskı konusu olmuş bu toplum
kesiminin tarih boyunca gösterdiği direniş ancak politik toplum haline
dönüşmesiyle kendi amacına kavuşabilir.
2- Sermaye ve iktidar tekellerinin üsleri olmadan kent mümkündür.
Uygarlık tarihi boyunca sömürü ve baskının üsleri rolüne zorlanan kentin
gerçek kurtuluşu, politik kent toplumu haline geliş ve demokratik
yönetimle mümkündür. Tarihte çok zengin olan kentlerin demokratik ve
konfederalist yönetimi daha da geliştirilerek, kanserolojik yapılar
yığını olmaktan kurtarılabilir.
3- Ekonomi üzerine kurulu sermaye ve iktidar tekelleri daraltılıp
ortadan kaldırılıncaya kadar ne ekonomik bunalımlar ne sorunlar
tükenebilir. Başta işsizlik, açlık ve yoksulluk olmak üzere, çevre
tahribatı, her tür gereksiz sınıflaşma, sosyal hastalıklar ve savaşların
temel nedeni, sermaye ve iktidar gruplarının toplumsal artık-değer
üzerinde pay kapma ve paylarını arttırma mücadelesidir. Toplumsal doğa
tüm bu sorunlar ve hastalıklara karşı esnek zarla donatılmıştır ki,
sermaye ve iktidar aygıtlarının sınırlandırılması halinde bile başarılı
olabilir. Tarih eğer ekonomik ve sınıfsal açıdan yazılıp okunacaksa,
ancak bu paradigma ile gerçek anlamına kavuşabilir.
4- Sermaye ve iktidar tekeli olmadan toplumun doğal hali, ahlaki ve
politik toplumdur. Tüm insan toplumu doğuşundan sönüşüne kadar bu
niteliği yaşamak durumundadır. Köleci, feodal, kapitalist, sosyalist
toplum kalıpları toplumsal doğaya giydirilmek istenen elbise misali
gerçeği ifade etmezler. Böyle iddialar olabilir, ama böyle toplumlar
yoktur. Toplumun esas hali ahlaki ve politik olup, tarih boyunca sermaye
ve iktidar tekelleriyle hep sıkıştırıldıklarından, sömürüldüklerinden,
sömürgeleştirildiklerinden ötürü tam gelişme imkânı bulamamışlardır.
5- Demokratik siyasetin temel görevi, ahlaki ve politik toplumu
özgür temellerde kendi işlevine kavuşturmak olabilir. Böylesine işlevsel
olabilen toplumlar açık, şeffaf demokratik toplumlardır. Demokratik
toplum ne kadar gelişmişse, ahlaki ve politik toplum da o denli işlevsel
olabilecektir. Demokratik siyaset sanatı bu tür toplumları sürekli
işlevsel kılmaktan sorumludur. Toplumları ‘toplum mühendisliği’nce
yaratmak demokratik siyasetin görevi değildir. Bu tür mühendislik
liberalizmin sermaye ve iktidar tekeli oluşturma faaliyetidir.
6- Tarih boyunca uygarlık adına kurulan tüm krallıklar,
imparatorluklar, cumhuriyetler, kent ve ulus-devletler tek ve toplu
olarak, uzlaşmış ve rekabetçi halleriyle, hegemonik ve eşit duruşlarıyla
özünde sermayenin iktidarlaşmış, devletleşmiş biçimleridir.
Ahlaki ve politik toplumun
hedefi hiçbir zaman bu tür tekeller haline gelmek olamaz. Ancak onlardan
ya bağımsız ya da koşullu barış içinde uzlaşma halinde yaşayabilir. Bu
durumlarda demokratik uygarlıkla resmi iktidar uygarlıkları çeşitli
biçimler altında uzlaşabilirler. Barış süreçleri bu koşullu uzlaşmalara
dayandığından, diğer tüm tarih zamanları ya toplumların içinde ya
üstünde sürekli savaş hali içindedir.
7- Toplum sürekli tekelci sömürü savaşlarına (içinde ve dışında)
dayanmak durumunda olmadığından, çeşitli biçimler altında kendi
demokratik uygarlığını (hem tarım-köy zemininde, hem kentin emekçileri
içinde) geliştirmek durumundadır. Tarih sadece iktidar ve devletler
yığınının (en insanlık dışı ve köhne yapılar ve savaşların aracı)
toplamı olmayıp, ondan katbekat (her zaman toplumsal doğanın yüzde
doksanın üstündeki varlığı) daha fazla demokratik uygarlık örnekleriyle
doludur. Tüm aile, kabile ve aşiret sistemleri, konfederasyonları, kent
demokrasileri (Bilindiği kadarıyla en çarpıcı örnek Atina’dır) ve
demokratik konfederalizmleri, manastırlar, tekkeler, komünler, eşitlikçi
partiler, sivil toplumlar, tarikatlar, mezhepler, iktidarlaşmamış din ve
felsefe toplulukları, kadın dayanışmaları, yazıya geçirilmemiş sayısız
dayanışmacı cemaat ve meclisleri vb. devasa toplumsal gruplar demokratik
uygarlığın hanesine kaydedilmelidir. Ne yazık ki, bu toplulukların
tarihi sistemlice yazılmamıştır. Hâlbuki gerçek insancıl tarih bu
grupların sistematik ifadesi olabilir.
8- Resmi iktidar uygarlıkları sermaye ve silah tekelleriyle
ideolojik hegemonyayı iç içe sürdürdüklerinden, demokratik uygarlığın
ideolojisi hep zayıf ve sistemsiz kalmıştır. İktidarlarca sürekli
bastırılmış ve saptırılmışlar, çoğunlukla yok edilmişlerdir. Nice bilge,
bilim, felsefe, din, mezhep ve sanatçı teslim olmadıklarında, özgür
vicdanın sesini dinlediklerinde en ağır cezaya çarptırılmış ve
susturulmuşlardır. Bunun tarihinin yazılmamış olması olmadığı anlamında
değildir. Demokratik uygarlığı sistematik bir tarihsel-toplum ifadesine
kavuşturmak başta gelen entelektüel görevlerimizdendir.
9- Dünya kapitalist sistemin son dört yüz yılındaki tüm ideolojik,
idari, askeri, ekonomik, iktidar tekeli olarak ulus-devlet uygarlık
sistemine karşılık, demokratik uygarlığın kent demokrasisi (İtalya’da)
ve konfederasyonları (Almanya’da), köylü isyanları ve komünleri, işçi
isyanları ve komünleri (Paris Komünü), reel sosyalizm deneyleri
(dünyanın üçte birinde), ulusal kurtuluş süreçleri (devlet ve iktidar
olmayan halleri), çok sayıda demokratik partiler, sivil toplumlar, en
son ekolojik ve feminist hareketler, tüm demokratik gençlik hareketleri,
sanat festivalleri ve iktidar amaçlamayan yeni dinsel hareketlere kadar
uzanan geniş yelpaze içinde yer alan hareketlerin, tam bütünleşmemiş de
olsa, küçümsenmemesi gereken bir sistematiği vardır.
10- Günümüz ulus-devlet sistematiği ağır sorunlar yaşasa ve
çatlaklıkları her gün artsa da, halen ulusal, bölgesel ve küresel alanda
en güçlü sistematiğe sahiptir. Ulus-devletler (sayıları iki yüz’ü
aşıyor), bölgesel birlikler (başta Avrupa Birliği, ABD-Kanada-Meksika,
Güneydoğu Asya) ve küresel BM (Birleşmiş Milletler) ile temsil
edilmesine karşılık, demokratik uygarlık sisteminin Dünya Sosyal Forumu
gibi gevşek ve formsuz, devlet ve iktidar olmayan çeşitli emekçi ve halk
birlikleri çok yetersizdirler. Yetersizlik ideolojik ve yapısal
temeldedir. Bu yetersizliği gidermek için Dünya Demokratik
Konfederalizmi, bölgesel ve yerel ulusal demokratik konfederasyonlar,
bunların parti ve sivil toplum aygıtları geliştirilmek durumundadır.
C- Demokratik Uygarlığın
Tarih Taslağı
Özgür insan doğasının en
temel özelliği, tarihini seçebilmesi ve tarihle yaşamayı bilmesidir.
Tarih varoluşun, gerçekleşen sürecin yorumudur. Ne kadar farklı
varoluşlar varsa o kadar tarih de olacaktır. Ama tarihsel farklılık,
tarihsel birliğin olmadığı anlamına gelmez. Birlik olmadan farklılık
anlam ifade etmez. Farklılıklar birliğe bağlı olarak olur. Mühim olan,
birliği neyin temsil edeceğidir. İnsan türü söz konusu olduğunda,
şüphesiz zekâ ve araç kullanma yetenekleri birliğe esas kılınabilir.
Çünkü bunlar olmaksızın aralarında hiçbir fark yoktur. Bazen devlet,
bazen demokrasi, ahlaki ve politik boyutlar, zihniyet biçimleri,
ekonominin durumu farklı birlik temelleridir. Önemli olan, hangi
farklılıkların hangi birlik temelinde geliştiğini tespit etmektir.
Demokratik uygarlığın temel
birliği olarak ahlaki ve politik toplumu esas aldık. Anlaşılırlığı için
tanımını ve yöntemini belirlemeye çalıştık. Şimdi de kısaca tarihsel
gelişiminin taslağını çizelim:
a- Toplumsal doğa yaşamının yüzde 98’ine yakınının klan toplumu
dediğimiz 25-30 kişilik birimler halinde süregeldiğini bilmekteyiz.
Klanı toplumun kök hücresi olarak tanımlayabiliriz. Klan toplumu süreç
içinde oluşan aile, kabile, aşiret, kavim ve ulus toplumunun tümünde
hücre farklılaşmasına benzer biçimde yaşamını halen sürdürmektedir. Klan
ister işaret dili, ister simgesel dil halinde bulunsun, temel toplumsal
doğa tanımımıza göre ahlaki ve politik bir toplumdur. Elbette klanda çok
basit bir ahlak ve politika vardır. Önemli olan var olmasıdır. Basitlik
önemi ortadan kaldırmaz. Tersine önemin önemini kanıtlar. Hatta
denilebilir ki, ahlak en güçlü ifadesini klan toplumunda yaşar. Adeta
içgüdüselin ifadesi rolündedir. Ona (ahlaka) göre yaşamak varoluşun
olmazsa olmaz koşuludur. Ahlakını yitiren klan dağılmış, dağıtılmış veya
yok edilmiş klandır. Basit kurallarla ifadesi ancak yaşamsallığına
yorumlanabilir. Kıyaslamak açısından denilebilir ki, günümüzde hukuk
kuralları sıkça çiğnendiği halde topluma bir şey olmaz. Belki de hukukun
tutuculuğu nedeniyle bu çiğneme daha olumlu bir rol bile oynayabilir.
Klanda ise, kural bozulması topluluğun sonudur.
Politika için de aynı özellik
belirtilebilir. Klanın toplayıcılık ve avcılık gibi çok basit iki işi
vardır. Şüphesiz tüm klan üyeleri kendileri için hayati olan
toplayıcılık ve avcılık üzerinde belki de bin kez tartışarak, danışarak,
deney alışverişi yaparak, bazı üyelerini görevlendirerek en iyi, verimli
biçimde toplayıcılık ve avcılık politikalarını oluşturup uygulamaya
çalışmışlardır. Aksi halde yine yaşam mümkün olamazdı. Neyin nasıl
toplanıp yenileceği en temel politikaydı, yani ortak işti (Politika
ortak iş olarak tanımlanır). O halde klan toplumu çok basit, ama hayati
bir politik topluluktu. Bir gün politika yapmazsa ölürdü. Politika bu
nedenle çok hayati bir doku işlevselliğine sahiptir. Belki de diğer tüm
özellikleri öteki primatlarla (insana yakın hayvanlar) benzerdi. Yegâne
önemli farkları, basit ahlaki ve politik dokuyu geliştirmiş olmalarıdır.
Araçlar bile ancak politika olduğunda devreye girer. Dilin gelişimi bile
ancak ahlaki ve politik temelde mümkündür. Konuşma ihtiyacını
hızlandıran unsurun işin yapılmasına ilişkin tartışma ve karar olduğunu
hiç unutmamalıyız. Burada beslenme ihtiyacı ahlak ve politikanın
temelinde yatar demek bana anlamsız gelmektedir. Şüphesiz tek hücreli
amiplerin de beslenme ihtiyacı vardır. Ama amiplerin ahlakı ve
politikasından bahsedemeyiz. İnsanın amipten farkı, beslenme ihtiyacını
farklı ahlaki ve politik yaklaşımlarla sürekli geliştirme özelliğidir.
Bu anlamda Marksist öğretideki “Ekonomi her şeyi belirler” ifadesi pek
açıklayıcı değildir. Önemli olan, ekonominin nasıl belirlendiğidir.
İnsan türünde bu durum ahlaki ve politik dokuyu, toplumsal alanı
gerektirir.
Klan toplumunu bu temel
özelliği nedeniyle demokratik uygarlık sistem tarihinin baş ve başlangıç
köşesine oturtabiliriz. Sistem tarihi bu yönüyle insanlığın ömrünün
yüzde 98’lik kısmına sahip kılınmaktadır. Ayrıca klan varlığını,
belirttiğimiz gibi halen aile, kabile, aşiret, kavim, ulus, uluslararası
topluluk ve hatta ulus-üstü topluluklarda ana hücre olarak
sürdürmektedir.
Dördüncü buzul döneminin
yaklaşık yirmi bin yıl önce çözülmesiyle Zagros-Toros sisteminde en
muhteşem biçimiyle oluşan mezolitik (yaklaşık bundan 15000-12000 yıl
önceki ara dönem) ve neolitik toplum (12000’den bugüne) klan toplumundan
daha gelişkindiler. Ellerindeki araçlar ve yerleşme düzenleri
gelişmişti. Nitekim ilk tarım ve köy devrimi bu süreçte oluştu.
Zagros-Toros sistemi başat olmakla birlikte, insan topluluklarının
yaşadığı birçok Afro-Avrasya mekânlarında da (Benim yorumum, bu gelişme
Zagros-Toros neolitik toplumunun yayılmasıyla oluşmuştur) benzer
toplumsal oluşumlar başlar. Toplumsal doğanın tarihinde muhteşem bir
çağdır bu dönem. Simgesel dilin halen kullanılan ana biçimlerinin
oluşumundan tarım devrimine (tohumların bilinçlice ekilip biçilmesi,
hayvanların evcilleştirilmesi), köylerin oluşumundan ticaretin kökenine,
anacıl aileden kabile ve aşiret örgütlenmesine kadar birçok gelişim bu
tarihsel aşamaya denk düşer. Şüphesiz bu dönemin Yeni Taş adıyla
anılması, gelişkin taş araçların varlığına işaret eder. İnsan zekâsının
açılımı da muhteşemdir. Bugüne kadar damgasını vuran tüm araç ve
gereçlerin kullanım esasları icat edilmiş gibidir. Tarihin ikinci uzun
süreli dönemidir. Kalan yüzde iki’den biri bu döneme aittir. Toplum yine
esasta ahlaki ve politik toplumdur. Henüz hukuk ve devlet yoktur.
İktidar tanınmamaktadır. Ana’ya kutsallık atfedilmekte, kadın tanrıça
imgesi yükseltilmektedir. Kutsal tapınak ve mezar dönemine geçilmiştir.
Ölüleriyle aynı mekânda iç içe yaşayacak kadar tarihsel yaşarlardı.
Halen kalıntılar bu gerçeği adeta gözümüze sokmaktadır. İlkel değil
gerçek, hakiki insanlarla karşı karşıyayız.
Demokratik uygarlık tarihinin
ikinci ana dönemi böyle çizilebilir. Saf demokratik uygarlık
değerleriyle temsil edilir bu dönem. Ahlaki ve politik toplumun simgesel
dil ve aklın gelişimiyle köy ve kabile çapında demokrasiyi en görkemli
biçimde yaşaması belki bazı düşüncelerce yadırganabilir. Ama gerçek
böyledir. Ahlaki ve politik olanın en saf demokrasi olduğu dönemdir.
Artı-ürün olanakları artınca, bu durum toplumun üzerinde önce hiyerarşik
güçlerin, daha sonra kent merkezli uygarlık güçlerinin sistematik baskı
ve sömürüsüne yol açacaktır.
b- Yazılı tarih denen uygarlık anlatıları (her tür mitolojik,
dinsel, bilimcil anlatım), tarihi yaratıcının emriyle başlatır.
Bahsedilen tarih yaklaşık son beş bin yıllık tarihtir. Sosyolojik
çözümlemeyi derinleştirdiğimde ve benzer yaklaşımlarla pekiştirdiğimde,
bu tarihsel tasarıların ideolojik kökeninin kesinlikle baskı ve sömürüyü
kutsallaştırmaya dayandığını belirtebilirim. Bugünün sözde bilimsel
ekonomi-politiği de dahil, yapılan iş, toplumun gelişen emek niteliğiyle
sağladığı artık-değer, hatta toplumun yaşam değerleri üzerine kurulu bir
ideoloji geliştirmektir. Gerçeğin gizlenmesi için çok büyük ideolojik
çaba ve zor kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kent-sınıf-devlet inşası aynı
zamanda büyük ideolojik inşaların dönemidir. Temel işlevleri yaratılışı,
oluşumu farklı göstermek, tanrısallık imgesi içinde rahibin, güçlü
adamın, yöneticinin başarısı olarak yansıtmaktır.
Demokratik uygarlık tarihi
öncelikle bu ideolojik perde ve barajlamaları aşmak durumundadır. Ancak
o zaman sadece aileyi, tarım-köy toplumunu, kabile ve aşiret
yapılanmalarını değil, kent-sınıf-devleti, daha önce kurulan ve halen
sürüp giden hiyerarşik iktidarı, ilk kadın sömürgeleşmesini de daha iyi
anlayabiliriz. Paradigma değişikliği bu anlam gücünü çok
geliştirecektir.
Şüphesiz kent-sınıf-devlet
üçlüsü olarak farklılaşan uygarlık şebekesi halindeki tekelci sermaye
toplulukları dışında, onunla çelişkili de olsa, demokratik uygarlık yeni
bir aşama halinde devam etmektedir.
Kent ile kır arasında çelişki
oluşmuştur. Fakat kent ve kırın birbirini bütünleme eğilimi daha ağır
basmaktadır. Demokratik uygarlığın kent uzantıları (köleler,
zanaatkârlar, kadınlar) olmakla birlikte, kentin de kır uzantıları
bulunmaktadır. Özellikle güçlenmiş bulunan hiyerarşik yapı, kent-devlet
yönetiminin kırdaki işbirlikçileridir. Çelişki ve çatışma aslında maddi
çıkarları farklılaşmış bu iki toplumsal blok arasında geçmektedir.
Komünal, ahlaki ve politik toplum güçlerini ifade eden demokratik
uygarlıkla kentte köle işçiliği, kırda kabile ve köy talanları ve
ganimetleri üzerine kurulu sermaye ve devlet tekelli uygarlık arasında
şiddetli ideolojik, askeri ve idari çatışmaların varlığı yoğun olarak
gözlemlenmektedir. Ayrıca kent yönetimlerinin kendi aralarında da
sürekli pay kapma savaşları vardır. Sümer destanlarındaki kent ağıtları,
ezgiler çatışmaların ne denli şiddetli geçtiğini hissettirmektedir.
Kabile ve aşiret yapılanmalarının büyük oranda kent kökenli uygarlık
saldırıları altında şekillendiğini belirtmek mümkündür. M.Ö.
4000-3000’lerde varlığına tanık olunan etnik yapılanmalar bu dönemin
ürünü olsa gerekir. Sümerler ve Mısırlıların bunlara ad taktıklarını
biliyoruz. Sümerler kuzey ve kuzeydoğusundakilere Uryan, Aryen (tepe,
dağ ve toprak, çiftçi kökenliler), batıdakilere Amorit (Semitik
kökenliler, Sümerleşmemiş proto-Araplar), Gutiler, Kassitler derken,
Mısırlılar Sina Çölünden gelenlere Apiru (Çölden gelen tozlu insanlar)
demekteydi. İbrani isminin de Apiru’dan türediği kabul edilmektedir.
Kentlerin ve kulelerin etrafında surların örülmesi, karşı toplumun
varlığını en iyi belirleyen kanıtlardır.
Toplumun sınıf temelli
uygarlığı kolay kabul etmediği çatışmaların şiddetinden yeterince
anlaşılmaktadır. Bazen köy ve hatta uygarlık merkezlerinin toptan
yakılmaları (Arkeolojik kayıtlar bu konuda çok örnek vermektedir)
izlenmektedir. Mezopotamya çok katlı höyüklerin defalarca yakılmış
yerleşim merkezleriyle doludur. Bu dönemden kalma mitoloji ve edebiyat,
ağırlıklı olarak bu gerçekleri yansıtmaktadır. Homeros’un İlyada’sı
üçüncü dereceden bir versiyon olarak, bu Mezopotamya kökenli destan
geleneğini yansıtmaktadır. Hesiodos ise benzer bir versiyon yaparak,
Sümer tanrı panteonu’nu Olympos panteonuna dönüştürmüştür. Savaşların
krallar şahsında tanrıların savaşı oldukları, dönemin tüm destan
geleneğinde mevcuttur. Tanrı-kralların özdeşliği çok belirgindir.
Firavun ve Nemrut unvanları bu özdeşliğin çarpıcı örnek ifadeleridir.
Savaşlardan beklenen köy toplumlarının ekonomik talanı ve esirleştirme
iken, kabilelere karşı da benzer seferler söz konusudur: Esir ve ganimet
eşyalar. Uygarlıklar ayrıca birbirlerini de talan ve esir etmeyi temel
kazanç kapısı saymaktaydılar. Uzlaşma ve ihtilafların maddi çıkara
dayalı yapıları günümüze kadar devam etmiştir. Her şey “Kim daha
büyüktür?” hesabına dayanmaktaydı. Gökteki tanrı birliğinin esas olarak
yerdeki en büyük krallığın imgesel hali olarak tasavvur edildiği çok
açıktır. Osmanlı sultanlarının bile kendilerini Zilullah (Tanrının
yeryüzündeki gölgesi) olarak adlandırmaları bu gerçeği kanıtlamaktadır.
Bu tarihi dönemde temel
çelişkiyi dar sınıf temelli olarak sunmak büyük eksiklik olacaktır. Köle
sınıfının efendilerinin ve tapınağın en uysal hizmetkârları, hatta
bedenlerinin uzantıları olarak hareket ettikleri müşahede edilmektedir.
Savaşanlar, köleleşmeyi reddeden aşiret ve kabile topluluklarıyla
köylülerdir. Bir de tekelcilerin kendileri için pay kapma savaşları
sıkça yaşanmaktadır. M.Ö. 1500’lere doğru Hitit, Hurri-Mitanni ve Mısır
uygarlıkları arasında hegemonik mücadelenin başladığı görülmektedir.
M.Ö. 1500’lü yıllar Ortadoğu’da ilk defa merkezi uygarlığın oluşum
dönemidir. M.Ö. 1500-1200 dönemi tarihin ilk görkemli kent çoklukları
arasındaki rekabetçi yarış ve hegemonyacılığa yükseliş örneğini
sunmaktadır. Bu dönem tarihin çok hareketli ve görkemli bir dönemi
sayılmaktadır. Kabile, aşiret ve köy toplumları da gelişmelerini
sürdürmektedir. Ticaret ilk defa etraflarında imparatorluk inşa edilecek
denli önem kazanmıştır. Asur ve Fenike kendi güçlerini esas olarak
ticaret tekelinden almaktaydılar. M.Ö. 1500’lerde Çin ve Hint
uygarlıkları ilk adımlarını atarken, tüm Avrupa, Asya’nın diğer
kısımları, Afrika ve Amerika daha neolitik toplumla tanışma ve yaşama
durumundaydılar. Tarihte en çok merak ettiğim iki dönem, M.Ö. 6000-4000
neolitiğiyle, tarım-köy toplumuyla M.Ö. 1500-1200’lerin kent yaşamı,
kent toplumudur. Bu dönemlerin oluşum temposu ve destansı anlatımlarının
orijinalliği, yaratıcılığı çok ilgi çekicidir. Destansı kahramanlıklarla
tanrısallıklara ilişkin kavramsallaştırmaların ağırlıklı olarak bu
dönemlerden kalma olduğuna inanmaktayım.
Uygarlıkların zaman ve
mekânsal yayılım ve gelişim dönemlerine ilişkin sıkça yaptığım
değerlendirmeleri bir özetlemeyle şöyle ifade etmem mümkündür:
1- Dicle ve Fırat’ın beslendiği Zagros-Toros dağ sisteminin ovalarla
birleştiği, doğal bir sulama iklimine ve çok zengin bir bitki ve hayvan
türlerine sahip olduğu alanlarda M.Ö. 15000-12000’lerde görkemli bir
avcı ve toplayıcı toplumdan (Urfa’daki Dikilitaş tapınağı bu süreci
açıklayıcı niteliktedir) sonra başlayan tarım-köy toplumu, M.Ö.
6000’lere kadar emekleme ve tam yerleşikliğe geçiş aşamasındadır. M.Ö.
6000-4000 arası tarım-köy toplumu en yaratıcı dönemini yaşamaktadır.
M.Ö. 5000’lerden itibaren her tarafa kendini ihraç etmektedir. Çok az
göçmen, çoklukla kültürel ihraç söz konusudur. M.Ö. 5000-4000 döneminde
Aşağı Mezopotamya’da sulu tarım etrafında yükselişe geçen El-Ubeyd
kültürü, Kuzey Mezopotamya üzerinde karşı kolonici siyasete başlayacak
kadar güçlenmiştir. M.Ö. 4000’lerde Yukarı Mezopotamya’da bu kültürün
kolonyal yayılışına tanıklık eden arkeolojik kalıntılar vardır. Fakat
bölgenin öz kültürü hala başat özelliğini korumaktadır. Uruk Çağı M.Ö.
4000-3000 döneminde yükselir. Kentin doğuşunu temsil eder. Gılgameş
Destanı bu büyülü gelişmeyi konu edinmektedir. Kuzeye doğru benzer bir
yayılım göstermektedir. Her iki dönem muhtemelen dokuma, çanak çömlek ve
tarımsal üretimi verimli kılarak hamle üstünlüğünü ele geçirmiştir. M.Ö.
3000-2000 dönemi klasik Ur Hanedanları dönemidir. Ayırt edici özelliği,
kentlerin çoğalması ve aralarında şiddetli ve sürekli paylaşım
kavgalarıydı. Bunlara ilk tekelcilerin yeniden paylaşım savaşları da
denebilir.
2- Mezopotamya merkezli neolitik dönemin M.Ö. 4000’lere doğru Çin’e,
Hind’e, tüm Avrupa’ya ve Afrika’nın kuzey ve doğusuna hamle yaptığı
düşünülebilir. M.Ö. 4000-2000 dönemi bu alanlarda neolitik toplumun
iyice yerleşme dönemiydi. Güç kazanan Avrupa ve Kafkasya kökenli
neolitik toplulukların M.Ö. 2000’lerden sonra tersine bir dalga
yaptıkları izlenmektedir. Kuzeyin sarışın, yeşil gözlü insanlarının, ilk
büyük kabile boylarının saldırı ve göçlerinin Anadolu’dan Hindistan’a
kadar dalgalar halindeki akışı, önemli bir tarihi alt üst oluş
sürecidir. Akınlar Mezopotamya’nın ve Mısır’ın uygarlık merkezlerine
kadar uzanmıştır. Ayrıca M.Ö. 4000-2000’lerde hem Semitik kökenli
Arabistan kabileleri, hem dağlık Aryen kabileleri de uygarlık
merkezlerine dalgalar halinde saldırılarda bulunmuşlardır.
Tarihin bu ilk kolonyalizm ve
anti-kolonyalizm yayılım hareketlerinde her iki uygarlık tipinde de
gelişmeler yaşanmaktadır. Kabilelerin hiyerarşik kesimleri devletleşme
sürecine girerken, birçok kabile üyesi köle sınıfına kattırılmaktadır.
Kabile ve aşiret saflarında ayrışma yaşanmaktadır. Bir yandan yeni kent
uygarlıkları türerken, diğer yandan kabile ve aşiret örgütlenmeleri ve
dayanışmaları güçlenmektedir.
3- M.Ö. 2000-1500’lerde Sümer ve Mısır’ın klasik dönemleri sona
ererken, Babil, Asur, Hurri-Mitanni-Hitit ve Mısır Yeni Hanedanlık
dönemlerinde uygarlıklar arasındaki ilişki ve çelişkilerin çok
yoğunlaştığı bir dönem söz konusudur. İlk defa merkezi hegemonik
uygarlık dönemi başlamıştır. Küreselleşmenin farklı bir dönemi söz
konusudur. Uygarlıktan aldıkları teknik ve diğer alışkanlıkları uygarlık
merkezlerine karşı kullanan kuzeyin kabile boylarıyla Ortadoğu’nun dağ
ve çöl kabileleri de saldırılarını aralıksız sürdürmektedir. Silahlanma
teknolojisinde tuncun yerine demirin geçmesi birçok yeni gelişmeye yol
açacaktır. İlk defa maden arayışı ve ticareti büyük önem kazanacaktır.
Kale ve sur yapımında büyük artış vardır. Kalelerin ilk görkemli
örnekleri bu dönemin ürünüdür. Ticaretin rolü de zirve yapmaktadır. Asur
ve Fenike’nin büyük yükselişi ticari tekellerin ürünüdür. Kuzeyden
İskitler ve Dorların, güneyden Aramilerin savaşçı kabilelerinin
saldırısı altında M.Ö. 1500-1200 yılları arasında uygarlık büyük darbe
alır. M.Ö. 1200-800 dönemi daha çok gerileme dönemidir. Ayakta kalan tek
güç Asur İmparatorluğu’dur.
4- Grek-Roma, ilkçağın son büyük klasik çağ uygarlığı olarak, kendi
dönemlerine kadar her iki uygarlık (Mezopotamya ve Mısır) sisteminin tüm
miraslarını özümsemiş gibidir. M.Ö. 1000 - M.S. 500 dönemini kapsayan bu
uygarlık süreci Asya, Afrika ve Avrupa üzeri yayılımını sürdürmüş ve
içinde ayrıca klasik bir çağ oluşturarak katkısını yapmıştır. Mitolojik
çağ önemini yitirirken, dinsel, felsefi, hatta bilimsel gelişimin yeni
orijinal çıkışları yaşanmıştır. Sermaye ve iktidar tekellerinin
zirvesini oluşturan Roma İmparatorluğu, içte yoksulların Hıristiyanlık
partisiyle, dışta dört taraftan akan kabileler ve kavimlerin direniş ve
saldırılarıyla, yani demokratik uygarlık güçlerinin darbeleri altında
dönemini ve tüm ilkçağı beraberinde kapatmıştır.
c- Tarihsel süreç içinde uygarlıklar bakımından konumu en çok güçlük
yaratan İbrahimî dinler geleneğidir. Üç temel din olarak nasıl bir
uygarlığa oturtulacakları halen tartışmalıdır.
Uygarlık çözümlemelerim
temelinde üzerlerinde oldukça yoğunlaşmaya çalıştığım bu gelenekleri,
iki temel uygarlık gücü arasında orta bir yol tutturmaya çalışan (tıpkı
günümüzün sosyal demokrat hareketleri gibi), tipik uzlaşıcı, eklektik
bir hareket olarak tanımlamaktayım. Simgesel olarak her ne kadar İbrani
kabilesinin önderliğinde yönetilen bir hareket diyorsam da, ırkî
anlamdan ziyade, ideolojik yönü güçlü olan bir hareket olarak
değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Görünüşte bir kabile hareketi
gibi sunulmakla birlikte, özünde tüm Ortadoğu kökenli demokratik ve
devletli uygarlıkların orta yolcu bir değerlendirmesi yatmaktadır. Ne
tam sınıf hareketi, ne de kabile hareketidir. Ayrıca ne tam ideolojik ne
de tam ahlaki ve politiktir. Her bakımdan orta yolcudur. Hz. İbrahim’in
çıkışından (M.Ö. 1700’ler, Adem-Havva’ya kadar taşırsak, Sümer ve Mısır
uygarlık çıkışlarına kadar dayandırılabilir) günümüzdeki izlerine kadar
bu özelliğini hep korumuştur. Ama sürekli hem her iki uygarlığa ilham
vermiş, hem de güçlerini onların mirasından (maddi ve manevi güçlerini
kastediyorum) koparmıştır. Dolayısıyla hem dostluklarını, hem de
düşmanlıklarını kazanarak tarihsel gelişmelere yol açmışlardır.
Uygarlık anlatımlarının
mitolojik çağını kapatıp dinsel çağının öncülük rolünü üstlenen İbrahimî
dinler, yeni uygarlık paradigmamız altında daha anlaşılır kılınabilir.
Mitolojik çağın en belirgin anlatımı tanrı-kral anlatımıdır. İlkçağların
anlatım dilinin mitolojiyle yüklü olduğunu unutmamak gerekir. Bugünkü
gibi rasyonaliteyi aramak beyhude bir çabadır. Tüm eşya, olgu ve olaylar
mitolojik dille anlatılır. Animizmin (doğanın canlılığı üzerine kurulan
inanç) derin etkisi altında oluşan Sümer Çağı mitolojisi, doğanın
canlılığını (Klanların dini demek mümkündür) biraz dönüştürüp ilk defa
tanrısal olan ve olmayan doğa biçiminde bir ayrıma girişti. Tüm
içeriğini Yukarı Mezopotamya neolitik toplumundan alan Sümer rahipleri,
ana-tanrıça anlatımı yerine baba, erkek-tanrı mitolojisine ağırlık
verdi. Toplumdaki büyük maddi dönüşümün (önce erkek ağırlıklı hiyerarşik
düzen, ardı sıra ve birlikte devlet biçiminde otorite) yeni mitolojik
ideoloji yansımasına muhteşem Enki çıkışında rastlamaktayız. Uruk
Tanrıçası İnanna (Kökenini Yukarı Mezopotamya’nın Ana Tanrıçası
Star-İştar’dan almaktadır) ile Eridu Tanrısı Enki (İlk erkek şehir
tanrısı) arasındaki mücadele bu konuda çok çarpıcıdır. Bütün tanrısallık
haklarının neden ana-tanrıçaya ait olduğunu (Ünlü 104 Me’ler, doksan
dokuz erdem, yetenek, icat, sanatın kadın yaratımı olduğunu iddia
etmektedir) kanıtlamaya çalışan İnanna’ya karşı Enki, bunun önemini
yitirdiğini, uysallığının kanıtı olarak babasını (Kendisini
baba-erkek-tanrı ilan ederken, eski kadın Tanrıça İnanna’yı artık
kızı-karısı konumuna düşürmüştür) dinlemesini vaaz etmektedir. Günümüzün
tüm seküler, laik, dini ve bilimci vaazlarına nasıl da benziyor! Ben
şahsen tüm bu kesimlerin ilk tanrısının Enki olduğuna inanırım. Enki
orijinaldir, diğerleri versiyondur (kopyadır). Özellikle Olympos
tanrıları üçüncü, dördüncü sırada yer alırken, Roma tanrılarıyla
birlikte mitolojik tarzıyla anlatım söner.
Bilindiği üzere İbrahim’e mal
edilen öyküye göre, Urfa Nemrut’unun Panteonunda bulunan tanrı-putlarını
kırması üzerine ateşe atılmakta, sonra ateşin yerinde tanrısal mucizeyle
kutsal göl oluşmakta, barınma olanakları güçleşince Kenan illerine doğru
(aslında Babil uygarlık sahasından Mısır denetimindeki sahaya) hicret
etmektedir. Muhtemelen tipik bir iltica olayı yaşanmıştır. Yine
muhtemelen yerel bir kabile önderi olan İbrahim, şehir yöneticisi
Nemrutla ihtilafa düşmüştür. İhtilafın mal, mülk ve ticaret konusunda
olduğu açıktır. O dönemde Babil ve Mısır uygarlığı arasında ilk defa hem
rekabet, hem de canlı bir ticari alışveriş dönemi başlamıştır. Bu
rekabetten ötürü İbrahim gibi binlercesinin geleneksel çıkarları darbe
yemektedir. İlticanın maddi temeli budur. Kenan illeri her iki uygarlık
arasında nispeten yarı-bağımsız durumdadır. Hegemonyanın üzerinde
yoğunlaşmasını arttırdığı dönemde göçe, hicrete başlaması söz konusudur.
Olay muhtemelen benzer binlerce göçün dönem diliyle ortak bir anlatıma
dönüştürülmesini simgelemektedir. Bütün göstergeler, iki büyük uygarlık
(Babil ve Mısır Yeni Hanedanı) döneminin tanrı-kral unvanları olan
Nemrut ve Firavun döneminde çıkarları sarsılan ara, orta yerdeki yerel
kabile ve beyliklerin onlarla çelişki ve çatışmalarını öykülemektedir.
Nemrutlar ve Firavunların kendilerini tanrı olarak sunmalarını
reddettikleri gibi, put temsillerini de fırsat bulduklarında kırarak
protesto etmektedirler. Özcesi, maddi çıkar çatışması ideolojik mücadele
olarak yansımaktadır.
En az üç bin yıllık bir
tanrı-kral ideolojisiyle mücadele kolay değildir; çok büyük cesaret ve
yetenek ister. İbrahim’in Urfa’daki direniş eyleminin mucizesel anlatımı
önemini bu gerçeklikten almaktadır. İlk defa kullar tanrıya karşı
çıkmaktadır. Eşi görülmemiş, mucizevî olay budur. Hem maddi eylem, put
kırımı vardır; hem de yeni ideolojik arayışlar söz konusudur. Yeni
tanrıyı nerede ve nasıl bulacağı, bir anlamda kendi fikri ideolojik
tasarımlarını nasıl oluşturacağı büyük bir tartışma konusudur. Bu,
yüzyıllarca süren bir tartışmadır. İbrahim, kendini esinleyen sese ilk
defa “Wa hewe” –Bu odur- (Yahweh) demekle kendi tanrısını bulduğu
ideasındadır. Kelime Aryen köke benziyor. Urfa’da o dönem Aryen
kabileler daha çoğunluktadır ve inisiyatif onlardadır. İbrahim’in bu
kabilelerle bağı halen tartışılmaktadır. ‘Wa hewe’ denip Yehova’ya
geçildiği güçlü olasılıktır. Yehova, İbrahim’in ilk tanrısıdır; Aryen
kültürel kökenli olma ihtimali yüksektir. Kenan illerine geçtikten çok
sonra El, Ula, Allah tanrıcılığına dönüşüm yapıldığı bilinmektedir.
El, Semitik kökenlidir; çölün
engin ortamında kabile yeknesaklığının benzerlik, birlik özelliğini ve
özlemini yansıtmaktadır. Musa’da ikinci büyük ilham On Emir’le ifadesini
bulacaktır. Sina Dağı’ndaki tanrısal buluşma, aslında Musa’nın önderi
olduğu kabilenin çok ağırlaşan sorunları karşısında arayışını ifade
etmektedir. On Emir’in kabileyi düzenleyen tipik kurallar olduğunu göz
önünde tutarsak çözümlemeyi daha da geliştirebiliriz. Gelenek İsa’da da
yenilenecektir. Hz. Muhammed aynı türden bir buluşmayı (Tanrıdan ilk
vahyi aldığı Hira Dağı) Mekke ortamında gerçekleştirecektir. Benzer
buluşmayı birçok peygamberin gerçekleştirdiği Kutsal Kitaplarda rivayet
edilmektedir. Açık ki, dönemin önemli aşamalarında yol gösterici düşünce
ve eylemin geleneksel anlatımlarıyla karşı karşıyayız. Anlatım böyledir.
Kutsal metin, peygamber tarzı dediğim sosyal ve doğasal (Birinci ve
İkinci Doğa) olgu ve olayların dönemin anlatım dili (retoriği) ile ifade
edilmesini yansıtmaktadır.
Konumuz açısından tarihsel
bir aşamayı ifade ettiklerini rahatlıkla belirtebiliriz.
1- Dönemin ve tarihin ilk iki büyük tanrı-krallıkla yönetilen
uygarlığına karşı çıkılmaktadır. Kulların ilk tanrısal başkaldırısıdır.
2- Yeni bir ideolojik ifade yaratılmaktadır. Tanrı-kralların da
basit insanlar oldukları, tanrının ise insan olmadığı ve her şeyin asıl
yaratıcısının O olduğu (“Bu O’dur” ünlü deyişi bu büyük esini ifade
eder), ancak O’nun tanrı, Rab (efendi) olabileceği
söylemleştirilmektedir.
3- Tanrı-kral’a değil, ancak O’na baş eğilebilir.
Yeni ideolojinin ana ilkeleri
böyledir. İbrahimî din dediğimiz müthiş külliyatın temelinde bu üç
maddede özetlenen ifadeler yatmaktadır. Toplumun geniş kesimleri, birçok
tarihsel deneyimden sonra, üst tabakanın bizzat kendilerini
tekelleştirmekle yetinmeyip tanrılaştırmalarına giderek daha çok karşı
çıkarak, kendi öz çıkarlarına daha yakın bir kutsallık, bir tanrısal
söylem geliştirmiş oluyorlar.
Ahlaki ve politik toplum
açısından meydana gelen değişimi açıklamak çok daha önem taşımaktadır.
Önceki iki bin yıllık (M.Ö. 3500-1500) tanrısal-krallık çağının
toplumunda, ahlaki ve politik toplum büyük darbe yemiştir. Özellikle
ana-tanrıçanın ve tüm klan ve kabile döneminin daha samimi, doğayla
ayrımsız, eşit ve canlı ilişkilerini ifade eden ‘doğa tanrıcılığı’
yerine, kul-tanrı ayrımını (özünde köle-efendi sınıf oluşumunu) katıca
ifade eden büyük yer, gök, deniz yaratıcısı erkek mitolojik tanrıların
egemen kılınması, ideolojik alanda da büyük darbe yenildiğini çok açıkça
yansıtmaktadır. Maddi ve manevi kültürde büyük dönüşüm söz konusudur.
Mitolojik anlatılar bunun ifadeleriyle doludur; doldurulmuştur.
Açık ki, bu uzun tarihi
dönemde toplumsal doğa üstünde büyük bir maddi çıkar şebekesi ve
ideolojik örtü yayan rahip-kral-komutan üçlüsü, ahlaki ve politik toplum
doğasına büyük darbe indireceklerdir. Bu paradigma ile baktığımızda, iki
bin yıllık dönemin toplumunu da iyi kavrayabiliriz. Kavramlaştırmak çok
güç bir iştir; büyük emek ister. İbrahimî geleneğin oluşturduğu
paradigma da şüphesiz geçmişte yaşanan en az iki bin yıllık Nemrut ve
Firavunlar dönemini yeniden kavramlaştırırken, daha insani ve makul bir
anlatıma (dine) geçiş yapmaktadır. Yeni dinsel anlatım da elbette
metafiziktir. Günümüz rasyonalitesinin, sosyal biliminin hayli uzağında
ve farklılığındadır. Ama yine de çok önemli bir tarihsel çıkıştır. Eski
dönemin güçlü ahlaki ve politik toplumuna tam dönüş söz konusu edilemez.
Ahlakın tamamen din olarak sunulduğu, On Emir’den de gayet iyi
anlaşılmaktadır. Musa’nın On Emri, din adına büründürülmüş apaçık ahlak
ilkeleridir. İnanç yönleri ikinci planda ve zayıftır. Demek ki, ahlaki
ve politik topluma ilişkin bu çok önemli dönüşüm, bu dönemde ahlakın
yerine dinin geçirilmiş olmasıdır. Eskinin daha sade ahlaki ve politik
yaşamı her tarafı kuşatan bir tanrı anlayışıyla örtünür kılınmıştır.
Yaşamın daha gelişkin bir dinsel örtüye bürünmesi söz konusudur.
Soruşturulması gereken temel
konu, dinselleştirilmiş ahlak ve politikanın ne denli uygarlık
(devletli-sınıflı-kentli) karşıtı olduğu veya kendisinin yeni bir
uygarlık oluşturup oluşturmadığıdır. Bugün özellikle Türkiye’de ve
Ortadoğu’da sürdürülen laiklik-İslami uygarlık tartışmasının temelinde
bu tarihsel geçmiş yatmaktadır. İbrahimî dinlerin günümüze kadar
geçirdikleri evrimi göz önüne getirdiğimizde, iki yönlü cevap vermek
mümkündür.
Üst tabakada yansımasını
bulan birinci eğilim, daha ilk dönemlerinde Nemrut ve Firavun iktidar
gerçekliğini yeni bir ideolojik örtü altında (bizzat tanrı olmak yerine
tanrı elçiliği, gölgeliği, vekilliği olarak) sürdürmeyi esas alan kesim
olarak (tıpkı sosyal demokratların sağ kesimi gibi) yerel krallık ve
beylikler oluşturma peşindedir. İbrahim’in hem ticaret, hem kabile
önderliğini birlikte sürdürmesi konumunu aydınlatmaktadır. Yerel bir
beylik ve krallık arayışında olduğunu tespit etmek zor değildir. Basit
bir Nemrut kulu olarak kalmak istemiyor. Bunu hem dini hem de ahlaki ve
politik açıdan aşağılık buluyor. Musa’nın bizzat kendisinin bir muhalif
prens olması ihtimali yüksektir. Yoksul, yarı-kölelik koşullarında
yaşayan, tam Mısırlılaşmamış, farklı özelliklerini koruyan İbrani
(Doğu’dan gelen tozlu adamlar, kabileler anlamındadır) kökenlilere
dayanarak isyan ediyor. Kutsal Kitap’taki anlatımıyla çok zorlu geçen
Firavunla görüşmeler sonunda Mısır’dan ayrılmayı veya gizlice hicret
etmeyi (Hz. Muhammed’in benzer çıkışı) başarıyor. Kırk yıllık çöl öyküsü
yeni bir beylik, emirlik kurmakla geçiyor. Kural geliştiriyor. Hayal
edilen ‘vaat edilmiş topraklar’ı arıyor. Bilindiği üzere, bu ütopya M.Ö.
1000’ler civarında bugünkü İsrail-Filistin alanında Samuel, Davut ve
Süleyman peygamberlerce gerçekleştiriliyor. Asıl ideolojik önderliği
rahip Samuel’ler yapar. M.Ö. 1000’lerden sonra benzer birçok beylik ve
krallık oluşur. Günümüzün iki büyük bloğu arasındaki küçük ulus-devlet
örneğini çağrıştırıyor. Bu eğilim benzer örnekler halinde bugün de
özellikle Latin Amerika ve birçok alanda farklılaşmış olarak devam
etmektedir.
İkinci eğilim, daha yoksul ve
radikal kesimin anti-uygarlık eğilimidir. Uygarlaşmanın durumlarını daha
da ağırlaştırdığının farkındalar. İlk İsrail-Yehuda Krallığında bile bu
çelişki yoğun yaşanmıştır. Rahip Samuel’lerin krallaşan önderlere
şiddetli muhalefeti kısmen bu gerçeği yansıtmaktadır. İsa’nın çıkışında
durum daha da açıklığa kavuşur. İbrani kavminde bile döneminde sınıfsal
ayrışma derinleşmiştir. Roma işbirlikçisi üst tabaka temsilcileri,
Yahudiye Krallığı sahipleri olarak, İsa’yı altlarını oymakla itham edip
hem yakalatıyorlar (İsa’yı ihbar eden Yehuda İskaryot, Roma işbirlikçisi
bir Yahudidir. On üçüncü havariydi) hem de çarmıha gerdirtiyorlar.
İsa’nın çarmıha gerilmesinde Roma temsilcisi Vali fazla ısrarcı
değildir; Yehuda krallık temsilcileri çarmıha gerilmesini daha çok talep
ediyorlar. İsa’nın sadece İbranilerin değil, Romalıların ve Perslerin
yoksullaştırdıkları tüm kavimlerin (başta Grekler ve Asurlular,
Ermeniler, o dönemin uygarlık kurmuş kavimleri) yoksullarını temsil eden
ilk büyük inter-kavimci partinin simgesi olarak kabul gördüğü açıktır.
Klasik uygarlığa karşıt yeni bir hareketin gelişmesi söz konusudur. Tam
üç yüz yıl yeraltında her türlü açlık ve işkenceyi göze alarak
anti-Roma, anti-Sasani bir hayat sürdürmüşlerdir. Daha sonra
politikleşen üst yönetim (rahipler konseyi, konsülü) Roma İmparatoru
Konstantin döneminde resmen işbirliği ederek, Bizans’ta inşa edilen
ikinci büyük Doğu Roma’nın ideolojik organı haline gelir.
Buna karşılık yoksul ve
radikal kesimlerin mezheplerinin şiddetli bir direnişi vardır. Bu durum
uzun yüzyıllar sürdürülmüştür. Ariusçular, Süryaniler, Gregoryanlar
önemlidir. Açık ki, sınıf mücadelesinin, hatta baskı altındaki kabile ve
kavimlerin dinsel örtü altında ahlak ve politik toplum mücadelesi bu
uzun yüzyıllar boyunca bütün hızıyla sürdürülmüştür. Hıristiyanlık’taki
İsa’nın tanrının doğasından mı, yoksa insan doğasından mı oluştuğu
tartışması mezhep farklılaşmasında temel etkendir. Kökeni Sümer
mitolojisine dayanır. Üst tabakanın kendini tanrı soylu ilan etmesine
karşılık, aşağı tabakaların asla tanrısal soydan olmayacak (Hatta tanrı
dışkısından yaratılmış oldukları biçimindeki efsane bu gerçeği ifade
eder) tarzdaki söylemleri İbrahimî dinleri de uzun boylu etkilemiştir.
Hz. Muhammed’in tavrı nettir: İnsan tanrı değil, ancak tanrının elçisi
olabilir. Yoksul tabaka kökenli mezhepler (Ariusçular) İsa’nın insan
soylu olduğunu idea ederken, iktidar işbirlikçiliğine oynayanlar daha
çok tanrı soylu ideaya eğilim gösterirler. Meselenin özü sınıflaşmayla
ilgilidir. M.Ö. 3000-1500’lerde yerel inanışlarıyla ve dönüştürülmüş
resmi mitolojik inanışlarla sürdürülen anti-uygarlık mücadelesi hem
sınıfsal, hem etnik özellikler taşır. Özgürlük özlemleri nettir.
Zagros-Toros alanındaki Aryen kökenli kabile ve aşiretlerin büyük
mücadele vermeleri, daha sonra gerek M.Ö. 2150’de Akad sülalesini yıkıp
yerine Guti, Gudea sülalesini kurmaları, Babil’i Kassitlerle birlikte
M.Ö. 1596’da işgal eden Hititlerle, M.Ö. 1500’lerde gücünü Mısır ve tüm
Mezopotamya kentlerine kabul ettiren bugünkü Ceylanpınar (Serêkani)
merkezli Mitanni Konfederasyonları bu gerçekleri ifade eder.
İbrahimî direniş geleneği bu
tarihsel evreden sonra gelişmiş olup, günümüze kadar tarihsel
oluşumlarda farklı biçimlerde oldukça etkili olmuştur. Yine de İbrahimî
geleneği mitolojiden tümüyle koparmak doğru değildir. Kutsal Kitapların
üçünde de yer alan olayların büyük kısmı (başta Adem-Havva olmak üzere)
Sümer ve Mısır mitolojisinde de geçmektedir. Fark, başta tanrıya ilişkin
olmak üzere, dönemlerin geçirdiği dönüşümlerle bağlantılıdır. Mühim
olan, ahlaki ve politik toplumun kendisini güçlü yerel ideolojik ve dini
ifadelerle dayatmış olmasıdır. Din büyük oranda ahlaki direniştir.
Özellikle Zerdüşt geleneği daha köklü bir dönüşümü ifade eder. İbrahimî
dinleri en çok etkileyen bir kaynak olan Zerdüşti gelenek, Zagros dağ
kökenli ziraat ve hayvancılık toplumunun ahlaki ve politik,
yarı-felsefe, yarı-din ağırlıklı öğretisidir. Semitik kökenli tanrıyı
meşhur “Söyle, sen kimsin?” biçimindeki nidasıyla sorgulaması, köklü
kopuşu yansıtmaktadır. İlk defa ‘kutsallığın’ yerine ‘iyi’ ve ‘kötü’,
‘aydınlık’ ve ‘karanlık’ kavramlarını yerleştirerek, daha sonra
Greklerin oldukça geliştirecekleri etik (ahlakbilimi) ve felsefi
akımların önünü açacaktır. Greklerin özellikle Medler kanalıyla Zerdüşt
geleneğine çok şey borçlu olduklarını Heredot Tarihinin büyük kısmında
Medlere ilişkin anlatımlardan da çıkarsamak mümkündür. Zerdüşt
geleneğinin halen dağ kabilelerinde ve sömürgeleştirilmemiş geniş
Aryenik tarım toplumundaki güçlü ahlaki ve politik toplum gerçeğini
yansıttığı güçlü bir olasılıktır. Köleliğin fazla gelişmediği, özgür
toplum yaşamının güçlü olduğu bir toplumun ahlaki ve politik
gerçekliğini ifade etmesi anlaşılır bir husustur.
d- İlkçağın son dönemini yaşayan Grek-Roma uygarlığı üç geleneği de
birlikte yaşamıştır. Her iki yarımadadaki geleneksel kral-tanrı dönemi
ilk aşamayı teşkil etmiştir. Mitolojik olarak Sümer ve Mısır
orijinlerinin sonuncu türevleridir. Etrüsk ve Isparta Krallıkları
döneminde mitolojik gelenek (Olympos’taki Zeus, Roma’daki Jüpiter) son
büyük çağını yaşamıştır. Roma Cumhuriyeti (M.Ö. 508-44) ve Atina
Demokrasisi (M.Ö. 500-300) döneminde mitolojik anlatım giderek sönerken,
felsefi gelenek öne çıkmaktadır. Sokrates ve Cicero bu dönemin ünlü
hatipleridir. Eski özgür geleneklerini kolay terk etmeyen Atina ve Roma
vatandaşları, halen ahlaki ve politik toplum geleneğine oldukça
bağlıdırlar. Krallık ve imparatorluk sistemiyle yoğun mücadele
etmişlerdir. Atina’nın Isparta’yla, Romalı aristokrasinin önde
gelenlerinin Sezar’la giriştikleri mücadele bu gerçeği yansıtır.
Sokrates ve Cicero ahlak ve felsefe filozoflarıdır. Etik ve demokratik
siyaset teorilerine ilişkin ilk öğretilerde önemli isimlerdir. Atina ve
Roma’nın güçlerini, tüm topluma yansıtmasalar da, halen güçlü damarlara
sahip olan ahlaki ve politik toplum geleneğinden aldıkları
tartışmasızdır. Sınırlı kölelik kurumu hem kentteki hem de kırsal
alandaki güçlü özgür vatandaş kitlesiyle karşılaştırılamaz. Dolayısıyla
cumhuriyet ve demokrasiye ilişkin öğretilerin geliştirilmesindeki
rolleri önemlidir. Roma Cumhuriyeti ve Atina Demokrasisinin Augustus ve
İskender’in imparatorluk deneyimlerine yenik düşmeleri önemli bir
gerilemeyi ifade eder. Unutmamak gerekir ki, klasik Roma ve Atina
döneminden kalma olumlu değerlerin büyük kısmı Cumhuriyet ve
Demokrasinin ürünüdür. İlk defa yazılı tarihte karşımıza çıkıyor ki,
ahlaki ve politik toplumun tümüyle olmasa da, cumhuriyet ve demokrasiyle
daha iyi ifade edildikleri bir gerçektir. Tam ifade edilebilmeleri için
temsili demokrasiyi aşan doğrudan katılımcı demokrasiyi yaşamaları
gerekir.
Üçüncü gelenek olan
Hıristiyanlığın imparatorluktaki rolü ilk dönemde yıkıcıdır. Roma’nın
yıkılışına kadar (M.S. 476) Germen kabile saldırılarıyla birlikte
demokratik uygarlığın güçlü bir bileşeni rolündedir. Bizans’ın
imparatorluk yükselişiyle devletli resmi uygarlığın gerici bir
temsilcisi rolüne düşer. Fakat çok güçlü muhalif mezheplerle temsili,
Hıristiyanlığın demokratik uygarlığın gelişimindeki pozitif rolünü
sürdürdüğünü göstermektedir.
Sonuç olarak, üç bin beş yüz
yıllık şehir-sınıf-devlet üçlüsüne (sermaye ve iktidar tekel şebekeleri)
dayalı klasik uygarlık sisteminin, merkezi hegemonik karakterini giderek
geliştirmesine rağmen, demokratik uygarlığın iki ana bileşeni sayılması
gereken anti-uygarlıkçı Hıristiyanlık ve yine anti-uygarlıkçı (Germen,
Hun, Frank) kabile direniş ve saldırılarıyla çökmesi (Roma’nın çöküşü
ilkçağın çöküşüdür), bize tarihsel seyrinin işleyişini gayet açık
göstermektedir. Demokratik uygarlık güçlerinin bağrında üst tabaka
yozlaşmaları ve klasik uygarlık türetmeleri bu gerçeği değiştirmez.
Unutmamak gerekir ki, klasik uygarlık saha ve kentleri halen demokratik
güçlerin (kabile, kavim, din, mezhep, kent zanaatkârlığı örgütlenmeleri)
okyanusundaki adalar durumundadır. İnsanlık ahlaki ve politik toplumdan
vazgeçmemiştir. Binlerce yıllık savaşlar bu gerçeklikle yakından
bağlantılıdır. Dinsel görüntü altında esas olarak kendini sürdürmek
isteyen toplumsal doğaya ilişkin özgürlük eğiliminin ahlaki ve politik
toplum olarak varoluş gerçeğidir. Bu tespit çok önemlidir!
e- Son büyük İbrahimî din olan İslamiyet açısından temel sorun,
klasik uygarlıkların bir devamı mı, yoksa demokratik uygarlığın güçlü
bir sesi mi olduğuna ilişkindir. Bu tartışmanın halen çözümlendiğini
sanmıyorum. Hz. Muhammed’in çıkış yaptığı kent olan Mekke ticaret
üzerine kuruludur. Kendine göre geniş bir hinterland’a sahiptir.
Kuzey-Güney, Batı-Doğu ticaret yollarının kesiştiği yerdedir. Arap
kabilelerinin buluşup alışveriş yaptıkları merkezi bir pazar konumu da
söz konusudur. Sadece malların değil, fikirlerin, tanrı simgelerinin,
kölelerin sunumu da yapılmaktadır. İbrahimî gelenekle mitolojik ve hatta
animist gelenekten gelen dinlerin yankı bulduğu yerdir. Hac, ziyaret
merkezidir. Hz. Muhammed’in doğuşunda ilkçağla ortaçağın geçiş halini
yaşadığı iki imparatorluktan Bizans kuzeyde Şam’a kadar inmiş olup,
denetimi altında Hıristiyanlığın resmi kolunu kendisiyle birlikte
taşımaktadır. Süryani rahipler daha çok muhalif konumunda olup,
Sasanileri Hıristiyanlaştırmayı hızlandırmışlardır. Sasaniler ise
kuzeydoğu’dan Arabistan yarımadası üzerine hegemonyalarını yayma
peşindedir. Güneybatıda Yemen üzerinde Hıristiyan Habeşistan’ın (Doğu
Afrika’da bugünkü Etiyopya’da) etkisi yayılmaktadır. En eski gelenek
olan Yahudiler yarımadanın her tarafına sızmışlardır. Mülklerin ve
ticaretin kaymağından yararlanmaktadır.
Yarımadanın asıl yerlileri
olan Arap kabileleri ise derin bir sosyoekonomik bunalım yaşamaktadır.
Tarihte sık aralıklarla dört tarafa doğru (Sümer ve Mısır uygarlığından
önce, Semitik boyların verimli neolitik alanlara ve daha sonraki kent
uygarlıklarına saldırdıkları bilinmektedir. Amorit, Apiru, Akad, Kenan,
Aramiler bu dönem dalgalarının isimleridir) yaptıkları akınları mevcut
uygarlıkların gücü nedeniyle tekrarlayamamaktadırlar. Çok
sıkıştırıldıkları bir dönem söz konusudur. Tıpkı çok sıkışan balon gibi
patlayacak durumdadırlar. Araplar Semitik boyların son büyük yayılımını
gerçekleştirmek için adeta bir mucize beklemekteydiler. İslamiyet bu
mucizenin adıdır. Muhammed’in zamanı ve zemini iyi okuduğu açıktır.
Tarihin yeni dönem ihtiyacının bütün özelliklerini kişiliğinde
yansıtmaktadır. Mevcut ideolojik geleneklerden hiçbirine mürit olmuyor.
Kitab-i din dediği Musevilik ve İsevilik ile Sabilik ve Zerdüştilikten
etkilenmiştir. Putlara karşı tavrı İbrahim’inkine benzemektedir;
amaçlarına hizmet etmeyeceklerinin farkındadır. İlk propaganda ve askeri
eylemleri Mekke ticaret tekellerine karşıdır. Onların etkisini kırmadan,
kabile dinamizminden yararlanamayacağını bilmektedir. Yeniden
yorumladığı Allah’a ilişkin vahiyleri Musa’nın On Emir geleneğine çok
benzemektedir. Kabilelere kesin yeni bir ahlak ve politik hedef
aşılamaya çalıştığı açıktır. Allah kavramının içeriği çözümlenirse (99
isim temelinde), en değme bir toplumsal ütopyanın inşa edilmeye
çalışıldığı anlaşılacaktır. Siyasi bir güç haline geldiği Medine
döneminde ütopyasını daha da netleştirmiştir.
İlk eylemlerin başarısı
mucizevî görülüp kendine güvenini arttırmıştır. Muhammed’in Medine’deki
çalışma tarzı konumuz açısından çok daha büyük önem taşımaktadır. Cami
denilen yer aslında demokratik meclis işlevindedir. Başlangıçta tüm
toplumsal sorunların tartışılıp çözüm yollarının arandığı toplantılar
camide yapılmaktadır. Ölümüne kadar bu rolünü sürdürmüştür. İbadet
ritüelleri ise (namaz, oruç, zekât), kişilikleri güçlendirmeyi
hedefleyen eğitim faaliyetleri kapsamındadır. İslamiyet’in özünde
böylesi bir çıkış olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Tamamen ahlaki ve
politik toplumun dinsel örtü altında da olsa, güçlü bir dinamizmle
canlandırıldığı çok açıktır. Dolayısıyla gerçek bir Muhammedî
Hareketten, İslamiyet’ten bahsedersek, bunun katılımcı demokrasi
temelinde ahlaki ve politik toplumun yeniden ve gerçek sorunlarını aşma
amaçlı olarak inşa etmekten geçtiği inkâr edilemez bir gerçekliktir.
Bazı eylemlerinde aşırıya kaçtığı, bu konuda kendisinin de çok tereddüt
geçirdiği bilinmektedir. Özellikle Yahudiler, Kıble meselesi ve Yahudi
Beni Huveyza kabilesinin Kureyş aristokrasisi ile işbirliğinden ötürü
bütün erkeklerinin kılıçtan geçirilmesi gibi. Bu konuda doğru çözüm
bulunabilseydi, belki de o dönemde Arap-İbrani çelişkisi
çözümlenebilecek ve İslamiyet çok daha gelişebilecekti.
Fakat bir bütün olarak
demokratik, özgürlükçü ve eşitliğe yakın bir hareket olarak
nitelendirilmesi mümkündür. Çok kısa sürede eski uygarlık alanlarının
büyük kısmında yayılması sadece silah, kılıç zoruna bağlanamaz.
İslamiyet’in talihsizliği, Musevi ve İsevi Hareketten çok daha kısa
sürede uygarlıkçı güçlere alet edilmesidir. Doğuşunun üzerinden daha
elli yıl geçmeden, Şam’da Muaviye sülalesi ile birlikte klasik bir
uygarlık gücüne adeta yama rolüne dönüştürülmüştür. Ehlibeyt’in
katledilmesi, içeriğindeki birçok olumlu özelliğin de katledilmesidir.
Bence İslamiyet o dönemde bitirilmiştir. Ehlibeyt’in takipçileri olarak
şekillenen mezheplerle daha yoksul kesimin İslam’ı olan Hariciler kayda
değer geleneklerdir. Ehlibeyt’in Şia kolu İran’da Safevi
Hanedanlığı’ndan itibaren resmi uygarlık yoluna girerek özündeki
anti-uygarlıkçılığı boşaltmıştır. Anadolu ve Kürdistan Alevileri ise,
yüzyıllarca Sünni iktidar geleneğinin amansız takibi altında ancak
ahlaki ve politik toplum boyutunda varoluşlarını devam
ettirebilmişlerdir. Sistematik bir gelişmeyi başaramamışlardır. Diğer
kolların durumu da farksızdır. Hariciler, Karmatiler ve benzer birçok
hareket İslam’ı en katı ezilen sınıf hareketi olarak yaşama geçirmek
istemişlerdir. Bu özellikleri daha acımasızca tasfiye edilmeleriyle
sonuçlanmıştır. İslam örtüsü altında bu yönlü çok zengin bir mirasın
varlığı incelenmeyi gerektirir. Demokratik tarih bunun için gereklidir.
Muhammed’in şahsındaki İslamiyet kesinlikle söz konusu olmamıştır. Tüm
Emevi, Abbasi, Selçukî, Osmanî, Safevi, Babûri dönemlerine Muhammed
açısından İslam demek mümkün değildir. Birçok tarikat, mezhep bu nedenle
oluşmuştur. Ciddi bir başarı yoktur. Tek faydası, kurnaz Mekke ticaret
tekelinin (Muaviye şahsında) büyük güç kazanması, diğer kabile
aristokrasilerinin (emirler ve şeyhlerin) rüyalarında göremeyecekleri
ticari ve iktidar tekelleri haline gelerek büyük açılım ve kazanım
sağlamalarıdır. Bunun ise İslamiyet’e ihanet olduğu açıktır.
Hz. Musa ve Hz. İsa’nın da
ihanete uğradıkları bilinmektedir. Ama Muhammed’in ihanete uğrama durumu
çok daha kapsamlıdır. 19. ve 20. yüzyıl İslam’ının İngiltere’nin
Ortadoğu’daki sömürgeci yayılımında nasıl kullanıldığı, ulus-devlet
oluşumunda nasıl kendisine en gerici milliyetçi bir rol oynatıldığı (tüm
Arap, İran, Türk, Afganistan, Pakistan, Endonezya vb.) bilinmektedir.
Günümüzde ise ne olduğu hala belirsiz El Kaide radikalizminin yanı sıra,
varlığı ile yokluğu bir olan İslam Konferansı gibi oluşumlarla (Birçok
İslam adlı oluşumdan bahsetmiyorum. Kelime olarak İslam’la ilgileri olup
ezici çoğunluğu kapitalist, modernist, milliyetçi örgütlenmelerdir)
varlığını kanıtlama çabaları, İslam açısından en anlamsız dönemin
yaşandığı anlamına gelmektedir. Muhammed’i ciddiye alıyorum; ama
üzerinde özellikle fikre, ahlaka ve politikaya ilişkin yaklaşım tarzıyla
çok tartışılması ve İslam adına zerre kadar da olsa saygısı olanların
ortaya netçe çıkacak olan Muhammedi gerçekliğe saygılı ve bağlı olmaları
kaydıyla. İleriki ilgili bölümlerde de bu konuyu açımlamayı umuyorum.
Ortaçağı (M.S. 476-1453)
İslam ve Muhammed’le çözmeye çalışmam anlayışla karşılanmalıdır. Çünkü
ortaçağ tarihi, uygulanması anlamında değil, adına ve özüne ihanetiyle
gerçekten bir ‘İslamî, Muhammedî’ çağdır. Kapitalizm denilen günümüzün
hegemonik sisteminin öncülü gerçekten bu İslam’dır. Ticaret tekellerinin
ilk zirve yaptığı çağdır. Halen merkez Ortadoğu’dur. Kapitalizmin bütün
oyunlarının icat edildiği, uygulandığı ön dönemdir. Venedik, üç yüz yıl
bu tekellerle işbirliği halinde, Ortadoğu’nun maddi kültürünü taşıyan
kent oldu. Hıristiyanlık da Ortadoğu’nun manevi kültürünü 6. ve 10.
yüzyıllarda Avrupa’nın tümüne taşımıştı. İslami Rönesans denilen 8.-12.
yüzyılları, binlerce yıllık uygarlık geleneklerinin üzerine oturan
cüceler gibiydiler.
Gerek Ortadoğu’nun bugünkü
kördüğüm halini, gerekse 12. yüzyıldan itibaren başlayan sürekli
düşüşünü ben İslam adı altındaki ihanetle yakın bağ içinde görürüm.
İhanet altın değerinde bir hareketten de çıkış yapsa, ancak en kötüsünü
yapabilir. İslamiyet’te olup biten de biraz bu kuralın doğrulanmasıdır.
Şu hususu önemli buluyor ve inanıyorum: Eğer en az Museviler ve İseviler
kadar Muhammedîler de gerçek bir teolojik, etik, felsefi, sanatsal,
politik tartışma geliştirmiş ve sonuçlarını ahlaki ve politik topluma
taşırmış olsalardı, klasik uygarlığın hegemonik merkezi Batı’ya
kaymazdı. Daha da önemlisi olarak, klasik uygarlık yerine demokratik
uygarlık başat bir konumu yaşayabilirdi.
Avrupa’ya çekilen Musevi ve
İsevi gelenek tartışmaya daha açık olmuştur. Şüphesiz dinsel geleneğin
özünde olan dogmatizm ciddi bir engel konumunu sürdürmüştür. Fakat
tümüyle boş kavram olmayan Ortadoğu manevi kültür değerlerini Avrupa’ya
yayabilmeleri, diyalektik gereği felsefi ve bilimsel kutbun gelişimini
hızlandırmıştır. İslam Ortadoğu’sunda yapılmayan, halen de yapılmasına
müsaade edilmeyen, bu diyalektik tartışma ve sonuçlarına saygılı
olmadır. Yoksa tarım ve ticari gelişimde binlerce yıl önce Avrupa’dan
öndeydiler. Manifaktür endüstride de Avrupa’dan geri değildiler. Özcesi
Muhammedî Hareket Ortadoğu tarihine yaraşır bir çıkış olabilirdi. Ama
oldukça körleşmiş kabile asabiyesi, İbn-i Haldun’un vaktinde çözümlediği
gibi, günümüzün faşist, milliyetçi eğilimlerinin benzerini daha İslam’ın
ilk çıkışında dayatarak ortaçağı heba ettiler. Ortadoğu’da düşüş
eğilimine giren merkezi uygarlık sistemi, 15. yüzyıldan itibaren
Avrupa’da tekrar yükselişe geçti. Tarım devriminden sonra geçen yaklaşık
on bin yıllık maddi ve manevi kültür birikimi yeni hamlesini bu dönemde
ve bu coğrafyada gerçekleştirecekti.
Maksadım, demokratik
uygarlığın taslak düzeyinde dahi olsa bir tarihinden ziyade, tanımına,
yerine, ne olduğuna ve tarihsel işlevini nasıl açıklamak gerektiğine
ilişkin bir denemedir. Tarihin bu açıklamaya kesinlikle ihtiyacı olduğu
kanısındayım. Aksi halde mucizevî denilen çıkışları hiç anlamlandırmamış
oluruz. Binlerce yıldır çok zengin bir kültür atmosferi içinde, kendini
tanrı ilan edenlere, soylarını kurutmak isteyenlere, kölelik, serflik,
işçilik, karılık gibi onursuz meslekleri dayatanlara, tüm maddi ve
manevi değerlerini talan etmeye çalışanlara karşı geliştirilen direniş,
savaş ve komün benzeri yapıları çözmeden tarihi nasıl anlayabiliriz?
Tarihi anlamadan insanlığımızı nasıl tanıyabiliriz? Eğer akıl, ahlak ve
özgürlük sanatı olarak politika diye toplumsal vazgeçilmezlerimize
saygımız varsa, bu soruları sormak ve yanıtlamak durumundayız. Ne dar
sınıf hileleriyle, ne kabile asabiyeleriyle hiçbir çözüm geliştiremeyiz.
Toplumsal doğada olup biten mahşeri hareketleri sistemleştirmeden,
nedenleri ve sonuçlarını ortaya koymadan, insan olarak varoluşumuzu da
tanımlayamayız. O zaman yaşamımız anlamını bulmazdı. Uygarlık adı
altında çokça propagandası yapılan, ama özü gerçekten toplumun sırtından
sermaye ve iktidar tekeli derlemek olan şebekelerin sunumlarıyla anlamlı
bir insanlık tarihi ortaya çıkamaz. Demokratik uygarlığın
tarihsel-toplum girişimi, kapitalist şebekenin tarihin sonu ve tek dünya
aldatmacasına son verme, tahayyül edilebildiği ve düşünülebildiği kadar
yeni dünyaların sadece mevcut değil, vazgeçilmez ihtiyacından,
gereğinden kaynaklanmaktadır.
Ortaçağ dogmatizminin insanı
yok eden tarihi tam yıkılmadan, bu sefer ulus-devlet tarihlerinin ondan
beter dogmatizmi zihinleri teslim aldı. Kabile asabiyesinden bin kat
daha şovenist, gerçeklere karşı kör edici ve yok sayıcı ulus tarihleri
yeni zihin çölleri yarattı. Sel gibi kanlar sırf bu iğrenç tarihlerin
doğrulanması, yaratılması uğruna aktı. En gerici puttan başka bir şey
olmayan milliyetçilik, ulus-devlet putu tüm günümüz insanlığını kasıp
kavurdu. En karanlık denilen dönemlerde bile insan toplumlarının bu
denli sığ ve çölleşmiş zihinlere sahip olmadığını, bu durumlara
düşmediğini bilerek girişimde bulunmaya çabalıyorum.
Bir kez daha belirtmeliyim:
Gerçeklik, toplumsal doğanın tarihi bilinmeden hiç anlaşılmaz bir
şeydir. Kapitalist modernitenin bende yarattığı tarihe karamsar bakışı
asla affetmiyorum. Çünkü gerçek bir insanlık mahşeri olan tarih
bilinmeden, bunun gereği olarak ahlaki ve politik olunmadan, en saygısız
ve alçak konumlara düşmekten kurtulamayız. Tarihsel olabildiğin kadar
gerçekle birliktesin. Tarih ise, ancak demokratik uygarlık anlamındaysa
toplumsal gerçeklikle bağ kurabilir.
Kapitalist modernizme karşı
demokratik uygarlık tarihine ilişkin yaklaşımı, konunun öneminden ötürü
bundan sonraki kısımda ayrı bir ana başlık halinde sunmaya çalışacağım.
D- Demokratik Uygarlığın
Unsurları
Ahlaki ve politik toplum
kapsamındaki topluluk birimlerini aydınlatmak öğretici olabilir.
Farklılaşan toplumsal unsurların tanımlanması bütünlüğün kavranması
açısından da gereklidir. Bütünlük ancak farklılıklar içinde anlam
bulabilir. Devlet olarak kenti demokratik uygarlık unsuru sayamayız.
Bundan bağımsız, kendi emeğiyle geçinen, zanaatkâr, işçi, işsiz ve her
tür özgür meslek sahipleri kentli de olsalar demokratik unsur
kapsamındadır. Bu tip konuları tartışacağız.
a- Klanlar:
Kısaca değinmiştik. Toplumun ana hücresi olarak klanların insan türünün
uzun yaşam macerasında ömrünün yüzde 98’ini kapsadığını belirtmiştik.
İşaret dili kullanan, avcılık ve toplayıcılıkla geçinen 25-30 kişilik bu
gruplar için yaşam gerçekten zordu. Yabani hayvanlara yem olmamak,
sağlıklı besin bulmak çok zordu. İklim bazen çok soğuyordu. Dört önemli
buzul dönemi yaşanmıştı. Atalarımız deyip geçmemek gerekir. Onların
büyük çabası olmasaydı bizler olamazdık. Bütünlük burada aranmalıdır.
Bugünkü tüm insanlığımız bunların hayatta kalma savaşlarının sonucudur.
Tarih sadece yazılı kısmıyla tarih olmaz. Gerçek tarih toplumsal doğa
halimizin milyonlarca yıl öncesindeki durumunu hesaba katmadan anlam
bulamaz. İnsanlığı birleştirecek ilk hal, belki de klan toplumunun ana
özellikleriydi. Klanı ahlaki ve politik toplumun en saf hali olarak
nitelemeye çalıştık. Halen fiziki olarak birçok alanda varlığını
sürdüren bu topluluklar gelişmiş toplumların tüm unsurlarında da ana
hücre duruşuna devam etmektedir.
b- Aile: Klanın kendisi aile olarak nitelenmese de ona yakındır.
Aile, klan içinde ilk farklılaşan kurumdur. Uzun süre anacıl aile olarak
yaşandıktan sonra, köy-tarım devriminden sonra (tahminen M.Ö.
5000’lerde) gelişen erkek egemenlikli hiyerarşik otorite altında
ataerkil aile dönemine geçildi. Yönetim ve çocuklar ailenin erkek
büyüğünün denetimine bırakıldı. Kadın üzerindeki sahiplik ilk mülkiyet
düşüncesinin temeli oldu. Peşi sıra erkek köleliğine geçildi. Uygarlık
döneminde hanedanlık biçiminde geniş ve uzun süreli aile biçimlerine
rastlamaktayız. Daha basit köylü, zanaatkâr aileler de her zaman var
olagelmiştir. Devlet ve iktidarlar aile içindeki baba-erkeği kendi
otoritelerinin bir kopyası olarak rol sahibi kılmışlardır. Böylece aile,
tekellerin en önemli meşruiyet aracı konumuna itildi. Her zaman
egemenlik ve sermaye şebekelerine köle, serf ve işçi, emekçi, asker ve
diğer tüm hizmetler için kaynak rolünü oynadı. Bu nedenle aileye önem
verildi, kutsallaştırıldı. Kapitalist şebekeler kârın en önemli
kaynağını aile içindeki kadın emeği üzerinde gerçekleştirdikleri halde,
bunu örtülü kılarak aileye ek yük bindirmişlerdir. Aile adeta düzenin
sigortası kılınarak en tutucu dönemini yaşamaya mahkûm edilmiştir.
Aile eleştirisi önemlidir.
Ancak eleştiri temelinde demokratik toplumun ana unsuru olabilir. Sadece
kadını değil (feminizm), tüm aileyi iktidarın hücresi olarak
çözümlemeden, demokratik uygarlık ideali ve uygulaması en önemli
unsurundan mahrum kalır. Aile aşılacak bir toplumsal kurum değildir.
Fakat dönüştürülebilir. Hiyerarşiden kalma kadın ve çocuklar üzerindeki
mülkiyet iddiası terk edilmeli, eş ilişkilerinde sermaye (her türü) ve
iktidar ilişkileri rol oynamamalıdır. Cinsin sürdürülmesi gibi güdüsel
yaklaşım aşılmalıdır. Erkek-kadın birlikteliği için en ideal yaklaşım,
ahlaki ve politik topluma bağlı özgürlük felsefesini esas alanıdır. Bu
çerçevede dönüşüm yaşayacak aile, demokratik toplumun en sağlam
güvencesi ve demokratik uygarlığın temel ilişkilerinden biri olacaktır.
Resmi eşlilikten ziyade doğal eşlilik önemlidir. Yalnız yaşama hakkını
taraflar her zaman kabul etmeye hazır olmalıdır. İlişkilerde kölece,
gözü körce hareket edilemez. Demokratik uygarlık altında ailenin en
anlamlı dönüşümü yaşayacağı açıktır. Binlerce yıl saygınlığından çok şey
yitiren kadın büyük saygınlık ve güç kazanmadıkça, anlamlı aile
birlikleri gelişemez. Cehalet üzerine kurulu ailenin saygınlığı olamaz.
Demokratik uygarlığın yeniden inşasında aileye düşen pay önemlidir.
c- Kabile ve Aşiretler:
Aileleri de bağrında taşıyan, aynı dil ve kültürü yaşayan tarım-köy
toplumunda daha çok gelişen en önemli toplumsal unsurlardandır. Üretim
ve savunma için gerekli toplumsal birliklerdir. Klan ve aile gelişen
üretim ve güvenlik sorunlarında yetersiz kalınca, kabile biçimine
dönüşme gereği duymuşlardır. Sadece kan bağı değil, üretim ve güvenliğin
gerekli kıldığı çekirdek toplum unsurlarıdır. Binlerce yıllık geleneği
temsil ederler. Gerici ve hızla aşılması gereken kurumlar olarak ilan
edilmeleri, kapitalist modernitenin en büyük soykırımlarındandır. Çünkü
insanlar kabile birlikleri içinde kaldıkça kolayca işçileşemeyecekler ve
sömürülemeyeceklerdi. Köleci ve feodal efendiler için de kabile varlığı
tek kelimeyle düşmanla özdeşti. Kabile kendi üyelerine kölelik, serflik
ve işçilik yaptıramazdı.
Kabilenin komünalliğe yakın
bir yaşamı vardır. Ahlaki ve politik toplumun en güçlü yaşandığı toplum
biçimlenişidir. Her zaman klasik uygarlıkların amansız düşmanları olarak
görünmeleri, ahlaki ve politik toplum özellikleriyle bağlantılıdır.
Ayrıca fethedilmeleri mümkün olmazdı. Ya yok olurlardı ya özgür
kalırlardı. Fakat zamanla yozlaştıkları görülmüştür. İçindeki
işbirlikçiler aile içinde olduğu gibi kabile içinde de olumsuz rolleri
hep oynamışlardır. Yine de göçebeliği hep ön planda olan kabileler
tarihin gerçek yapıcı güçlerindendir. Köle, serf, işçi hiçbir zaman
kabilenin tarihsel direniş, isyancı ve özgür halini yaşamamış,
efendilerin (istisnaları dışında) ağırlıklı olarak en sadık bendeleri
olmuşlardır. Belki de tarihe sınıf savaşı yerine kabile direniş savaşı
olarak bakılsaydı, çok daha gerçekçi yaklaşılmış olunurdu. Kabilenin
rolünün küçük görülmesi, bazen olumsuz sayılması, hiç rol verilmemesi
uygarlık tarihi yapıcılarının en önemli çarpıtmalarındandır.
Aşiretler, kabile
topluluklarının bir nevi federasyonu olarak daha da önem taşımışlardır.
Varlıklarını büyük oranda köleci uygarlıkların saldırıları karşısında
kazanmışlardır. Yok olmamak için birleşme ve direnme ihtiyacı aşiret
örgütlenmesini doğurmuştur. Askeri ve politik örgütlenmesi hızla
gerçekleşen toplum biçimlenişidir. Kendiliğinden bir ordu ve politika
gücüdür. Zihniyet ve örgütsel birlik esastır. Uzun bir tarihsel geçmişi
ve kültürü beraberlerinde taşırlar. Ulus kültürlerinin ana kaynağı
durumundadır. Üretime katkıları da küçümsenemez. Kolektif toplumsal
yapıları karşılıklı yardımlaşmayı esas kılar. Komünal ruh güçlüdür.
Ulusal karakterin yapıcı unsurlarındandır. İşbirlikçilik geliştiğinde
daha tehlikeli olabilir. Uygarlık tarihçilerinin tüm gözden düşürme
çabalarına rağmen, tarihin temel motor güçlerindendir. Aşiretlerin
özgürlük, komünalizm, demokratik gelenek uğruna direnişleri olmasaydı,
insanlık bir kul, sürü kitlesi olmaktan kurtulamazdı. Demokratik
uygarlığın en temel unsurlarından olması bu özellikleriyle
bağlantılıdır.
Demokratik uygarlık tarihi
büyük oranda kabile ve aşiretlerin özgürlük, demokrasi ve eşitlik için
uygarlık saldırılarına karşı direniş, isyan ve ahlaki-politik toplum
yaşamında ısrarlı tutumlarının tarihidir. Toplumlara asıl rengini veren
yine kabile ve aşiret yapılarıdır. Ulus-devletin bir etnik grubun
ağırlığında tüm aşiret ve kabile kültürlerini tasfiye etmesi tam bir
kültürel soykırım olmuştur. Topluma yönelik bu büyük soykırım biraz
gevşese de, halen en önemli tehdittir. Ulus-devlet veya devletin ulusu
yerine, demokratik ulus oluşumunda kabile ve aşiretler yapıcı birimler
olarak da başta gelen rolü oynayabilirler. Bu neden ve nitelikleriyle
aşiret ve kabilelerin demokratik uygarlığın asli unsurlarından
sayılmaları son derece anlaşılırdır.
d- Kavim ve Uluslar:
Demokratik uygarlıkta toplumların kavim ve ulus olarak şekillenmeleri ve
yaşamları klasik uygarlıktan farklıdır. Resmi uygarlıklar, kavim ve
ulusları egemen hanedan ve etnik grubun bir uzantısı olarak
kavramlaştırırlar. Kavim ve ulus, resmi hanedan ve etnik gruba minnetle
borçlu kılınarak öyküleştirilir. Uydurma bir tarih içinde doğal toplum
hali örtbas edilir. Hanedan ve hâkim etnik grup içinde öne çıkarılan
kişilerin kahramanlaştırılmasıyla kavim ve ulusun babaları yaratılmış
olur. Bir adım öncesi ve sonrası tanrılaştırılmadır. Tarih bir anlamda
bu babalaştırma (atalaştırma) ve tanrılaştırmanın imalat sanatı olarak
işlenir. Gerçek ise farklıdır. Kabile ve aşiretler halinde gelişme
kaydeden toplum doğası daha yerleşik hale gelip, ortak dil ve kültürünü
geliştirdikçe ve özündeki ahlaki ve politik toplum kimliğini
sürdürdükçe, kavim ve ulus olarak şekillenmeye başlarlar. Toplumlar
başlangıçtan itibaren kavim ve ulus kimliğinde doğmazlar, ancak
ortaçağda kavim ve yakınçağda da ulus kimliğine çok daha fazla
yaklaşmışlardır.
Kavim, ulusun bir nevi kimlik
malzemesidir. Yakınçağla birlikte iki yoldan uluslaştıkları görülür.
Resmi uygarlığın kavim asabiyetini modern milliyetçiliğe dönüştürüp
devlet, burjuvazi ve kentin yeni toplum şeklini devlet-ulusu olarak
belirlemeye çalıştığı görülür. Hâkim bir etnik grup temel çekirdek
rolünü oynar. Ona ait kimlik tüm ulusa mal edilir. Hatta kimlikleri çok
farklı kabile, aşiret, kavim ve uluslar zorla bu etnik grubun dil ve
kültürü içinde eritilmeye tabi tutulur. ‘Vahşi uluslaştırma’ denen yol
budur. Tarihin en büyük kültür katliamı bu resmi uygarlık yaklaşımıyla
tüm uluslarda binlerce kabile, aşiret, kavim ve ulusun tüm dil ve
kültürleri üzerinde yürütülmüştür. Demokratik uygarlığın tarih ve sistem
yapılanması olarak en çok üzerinde durulması gereken unsurların başında
bu tip kavim ve uluslar gelmektedir.
İkinci yol uluslaşma, ahlaki
ve politik toplum kapsamındaki aynı veya benzer dil ve kültür
gruplarının demokratik siyaset temelinde demokratik topluma
dönüştürülmesiyle gerçekleştirilir. Uluslaşmada tüm kabile, aşiret,
kavim, hatta aileler ahlaki ve politik toplum birimi olarak yer alırlar.
Kendi dil, lehçe ve kültür zenginliklerini yeni ulusa aktarırlar. Yeni
ulusta kesinlikle bir etnik grubun, mezhebin, inancın, ideolojinin
egemenliğine damga vurmasına yer yoktur. En zengin sentez, gönüllüce
gerçekleştirilenidir. Hatta birçok farklı dil ve kültür grupları bile
aynı demokratik siyaset aracılığıyla demokratik toplumlar olarak
ortaklaşa ulusların üst birimi halinde, ulusların ulusu kimliğinde
yaşayabilirler. Toplumsal doğaya uygun olan da bu yoldur. Devlet-ulusu
yönteminde ise, kapitalist modernite yaklaşımıyla doğal toplumdan büyük
oranda soyutlanmış haliyle ‘tek dil, tek millet, tek vatan, tek (üniter)
devlet’ olarak eski tek din ve tanrıcı anlayışın yeni, laik versiyonu
olarak kendini şekillendirmekle sermaye ve iktidar tekelinin aynı
zamanda devlet biçiminin de yeni şekli olmaktadır. Devlet ulusu, sermaye
ve iktidar tekelinin kapitalist dönüşüm aşamasında toplumun bağrına
tepeden tırnağa yerleşmesi, toplumu sömürgeleştirmesi ve kendi içinde
eritmesi gerçeğini ifade eder. Azami iktidar, azami sömürü olgusunun
gerçekleştirildiği biçimdir. Toplumun tüm ahlaki ve politik boyutundan
soyutlanarak ölüme yatırılması; bireyin karıncalaşması, böylece faşist
sürü toplumunun oluşturulmasıdır. Toplumsal doğaya en aykırı olan bu
model altında derin tarihi, ideolojik etkenler, sınıf, sermaye ve
iktidar etkenleri rol oynamaktadır. Soykırımlar bu etkenlerin birleşik
sonucu olarak gerçekleştirilmiştir.
Demokratik uygarlık
sisteminde ulus oluşumları ve kaynaşmaları sermaye ve iktidar
tekellerinin panzehiri olup, faşizm ve soykırım illetini (toplumun
kanserolojik urlaşması) nedenleriyle birlikte ortadan kaldırmanın ana
yoludur. Bir kez daha karşımıza toplumsal doğanın demokratik uygarlık
karakteriyle uyumu çıkmaktadır.
e- Köy ve Kent Unsurları:
Demokratik uygarlık perspektifinde (paradigmasında) köy ve kentin anlamı
değişir. Nasıl ki tarım ve endüstri toplum doğasında birbiri için
gerekli iki üretim alanıysa, köy ve kent de birbirlerini gereksindiren
iki yerleşim birimidir. Aralarında mutlaka korunması gereken bir denge
vardır. Bu denge aşılınca ekolojik felaketin, sınıf ve devlet
azmanlaşmasının, sermaye tekelleşmesinin yolu açılmış olur. Ticaret
gayrimeşru (fiyat farkını istismar ederek) yola girer. Kente ‘evet’, ama
sınıf-devlet-sermaye tekelleşmesine ‘hayır’ noktası önemlidir. Kent ve
köy gelişimi açısından tarihi yorumlamak için bu temel kriterler esas
alınmalıdır. Kent-sınıf-devlet üçlüsüne ‘uygarlık’ yaftası vurulması tam
bir ironidir. Gerçek toplumsal doğa çizgisinde yaşayan topluluklara
‘vahşi’, ‘barbar’ denmesi ise yavuz hırsız misalini hatırlatır. Gerçek
barbarlık ve vahşet, toplumsal doğanın talanı ve tahribidir ki, bunu
yapan kent-sınıf-devlet üçlüsünün ittifakından, yekvücut halli kentinden
ileri gelmektedir. İdeolojik hegemonyanın gerçekleri tersyüz ederek
göstermesinin önemini bir kez daha bu ironik durumda net olarak
görebilmekteyiz. İdeoloji, hem hakikate yaklaştırmada hem de
uzaklaştırmada tarih boyunca önemini sürdürmüştür, sürdürmektedir.
Demokratik uygarlık kent-sınıf-devlet üçlüsünün birleşik hareketini
gerçek barbarlık olarak değerlendirir; bunun karşısında olanların ise
gerçek ahlaki ve politik toplumu ifade ettiğini varsayar,
ideolojikleştirir.
Köy toplumu ilk yerleşim
olgusu olarak önemlidir. Endüstri çağında yenilenerek sürdürülmesi
ekolojik yaşamın vazgeçilmez gereğidir. Köy sadece bir fiziki olgu
değildir, kültürün temel kaynaklarındandır. Aile gibi toplumun temel
birimlerindendir. Şehrin, endüstrinin, burjuvazinin sınıf ve devlet
olarak saldırısı bu gerçeği değiştirmez. Ahlaki ve politik toplumun en
uygun uygulanma birimi olarak da büyük önem taşır. Kent ise köyle
yeniden dengelenmesi açısından hem nüfus, hem işlevsellik anlamında
kesin dönüşüm sağlanması koşuluyla gereklidir. Sömürü ve baskı çarkının
merkezi olmaktan çıkarılması ve toplumsal gelişmenin gelişkin bir boyutu
olarak rol oynayabilmesi ancak köklü dönüşümle mümkündür. Orta sınıfın
ve sermayenin hem devlet hem şirket bürokrasileri olarak kanserolojik
büyümesinin mekânı olmaktan çıkarılması, çağımız toplumunun kurtuluşunda
merkezi bir anlama sahiptir. Mevcut halleriyle kentler kapsam ve
anlamlarıyla gerçekten toplumu (ekolojik yıkım ve toplumkırım olarak)
hızla tüketen ana merkezler konumundadır. Klasik uygarlığın iflasını
kanıtlayan en sağlam belgelerdir. Roma tekti ve tüm ilkçağdı. Çöküşü de
tekti ve ilkçağdı. Günümüz kentleri ise, tüm toplum yutum (kır ve köy
dâhil) merkezleri olarak kanserolojik toplumun çoğul ve neredeyse her
şeyidir. İnsan toplum olarak bu hale düşmüş kentten kurtulmadıkça,
kentin onu toplumsal doğa olmaktan çıkaracağından kuşku duyulmamalıdır! |