ÖZGÜRLÜK SOSYOLOJİSİ ÜZERİNE DENEME

 

             İÇİNDEKİLER  

  1. ÖNSÖZ
  2. GİRİŞ
  3. BAZI YÖNTEM SORUNLARI
  4. ÖZGÜRLÜK SORUNU
  5. TOPLUMSAL AKLIN GÜCÜ
  6. TOPLUMSAL PROBLEMİN ORTAYA ÇIKIŞI

 A.      TARİHSEL-TOPLUM SORUNUNUN TANIMLANMASI

B.      TOPLUMSAL SORUNLAR 

  1. İktidar ve Devlet Sorunu
  2. Toplumun Ahlak ve Politika Sorunu
  3. Toplumun Zihniyet Sorunları
  4. Toplumun Ekonomik Sorunları
  5. Toplumun Endüstriyalizm Sorunu
  6. Toplumun Ekolojik Sorunu
  7. Toplumsal Cinsiyetçilik, Aile, Kadın ve Nüfus Sorunu
  8. Toplumun Kentleşme Sorunu
  9. Toplumun Sınıf ve Bürokrasi Sorunu
  10. Toplumun Eğitim ve Sağlık Sorunu
  11. Toplumun Militerizm  Sorunu
  12. Toplumun Barış ve Demokrasi Sorunu

7-       DEMOKRATİK UYGARLIK SİSTEMİNİ DÜŞÜNMEK

 A-    Demokratik Uygarlığın Tanımı

B-     Demokratik Uygarlığa Yöntemsel Yaklaşım

C-     Demokratik Uygarlığın Tarih Taslağı

D-    Demokratik Uygarlığın Unsurları

a-       Klanlar

b-      Aile

c-       Kabile ve Aşiretler

d-      Kavim ve Uluslar

e-       Köy ve Kent Unsurları

f-       Zihniyet ve Ekonomik Unsurları

g-      Demokratik Siyaset ve Öz Savunma Unsurları
 

8-       KAPİTALİST MODETNİTEYE  KARŞI DEMOKRATİK MODERNİTE

 A-      Kapitalizm ve Modernite  Ayrışımı

B-       Modernitenin Endüstriyalizm Boyutu ve Demokratik Modernite

C-   Ulus-Devlet ve Demokratik Konfederalizm

D-   Yahudi İdeolojisi, Kapitalizm ve Modernite

E-    Demokratik Modernitenin Boyutları

a-   Ahlaki ve Politik Toplum Boyutu ( Demokratik Toplum)

b-   Ekolojik ve Endüstriyel Toplum Boyutu

c-   Demokratik Konfederalist Toplum Boyutu
 

9-       DEMOKRATİK MODERNİTENİN YENİDEN İNŞA SORUNLARI

 

A-    Uygarlık, Modernite ve Kriz Sorunu

B-     Sistem Karşıtı Güçlerin Durumu

a-         Reel Sosyalizmin Mirası

b-        Anarşizmi  Yeniden Değerlendirmek

c-         Feminizm:  En Eski Sömürgenin Başkaldırısı

d-        Ekoloj: Çevrenin Başkaldırısı

e-         Kültürel Hareketler:  Geleneğin Ulus-Devletten İntikamı

1-         Etnisite ve Demokratik Ulus Hareketleri

2-         Dinsel Geleneğin Canlanışı

3-         Kentsel,  yerel ve Bölgesel Özerklik Hareketleri

  

10-   DEMOKRATİK MODERNİTENİN YENİDEN İNŞA GÖREVLERİ

 

A-    Entelektüel Görevler

B-     Ahlaki Görevler

C-     Politik Görevler

 11-   SONUÇ

  

1- ÖNSÖZ

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) hakkımda aldığı ‘yeniden yargılama’ sürecine ilişkin olarak hazırlamaya çalıştığım ana savunmamın bu üçüncü büyük bölümü, ilk iki bölümün devamı olup tamamlayıcı nitelikte olacaktır. İlk iki bölüm genel olarak iktidar ve kapitalist moderniteye açıklık getirmeyi amaçlamaktadır. İktidar kavramını, insan çabası üzerine kurulu, özünde artık-ürün ve değer olanaklarını sızdırmak amacıyla inşa edilen ‘zor aygıtları’ olarak tanımlamaktadır. Çok çeşitli ve kapsamlı olarak inşa edilen iktidar aygıtları, son tahlilde insan emeği üzerine kurulu baskı düzenekleridir. ‘Kapitalist sistem’ olarak kavramlaştırılan modernite dönemi ise, bu düzlemlerin en gelişmiş biçimleriyle toplumu karşı karşıya bırakmıştır. Küreselleşme adı da verilen günümüz koşullarındaki kapitalist sistem, geliştirmek istediğimiz modelimiz içinde genel ‘dünya iktidar veya     demokrasi sistemi’nin özgün bir aşamasını teşkil etmektedir.

Denilebilir ki, sadece vatandaş olarak bireylere başvuru hakkı tanıyan AİHM’nin bir ulus-üstü savunma makamı olarak kurumsal niteliğiyle Abdullah Öcalan adlı kişinin sunduğu bu tür bir savunma arasında ne tür ilişki olabilir? İlişki vardır, hem de çarpıcı olarak vardır. Daha da önemlisi, Avrupa merkezciliğini esas alan uygarlık sistemi çözümlenmeden, Avrupa’nın ‘yumuşak güç’ diye tabir edilen ideoloji, siyaset ve hukuk sistemi çözümlenemez; bu ‘yumuşak güç’ ancak bu Avrupa merkezli uygarlık sistemi çözümlenirse daha yetkin yorumlanabilecektir. Aynı zamanda Avrupa uygarlık sisteminin dünyanın tüm zamanlarından daha yetkin olarak bir ‘dünya uygarlık sistemi’ haline geldiği sürekli göz önünde bulundurulmak durumundadır. Bu uygarlık, en önemli boyutlarından biri olarak, bireysel vatandaşlığı gerçekleştirme özelliğine de sahiptir. Birey, bireycilik ve vatandaşlık tarihin hiçbir döneminde bu denli toplum içinde anlam bulmamıştır. Toplumun birey, bireyin ‘simgesel toplum’ içinde azami ölçülerde eritildiği bir çağ (kapitalist modernite) gerçekliği ile karşı karşıyayız.

Dolayısıyla bu çağ gerçekliğinden kurtulmanın çok zor (imkânsız değil) olduğu bir sürecin TC vatandaşı (Türkiye Cumhuriyeti üyesi) olarak inşa edilen kimliğim konusunda içine düştüğüm ‘büyük kuşkuculuğumun’, esas olarak beni tarihin en ağır yargılama ve cezalandırma sistemiyle karşı karşıya getirdiği inkâr edilemez bir gerçekliktir. TC’nin, AİHS’ni (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) imzalamış bir ülke olarak, AİHM’nin hakkımda aldığı ‘yeniden yargılamayı’ kabul etmemesi ve Avrupa Konseyi’nin de buna uyarak, dosyamı yeniden AİHM’ne iade etmesi tam bir hukuk ihlali ve skandalı olmuştur. İade sürecinde küçük ülkelerden çoğu ABD baskısıyla bu tavra girdiklerini bizzat itiraf etmişlerdi. Yumuşak güç tezleriyle açıkça çelişen bir ihlal söz konusuydu. Dolayısıyla tam on yıldır ‘yargılanamaz kişi’ konumuna düşürülmüş bulunmaktayım. Tek kişilik bir hücre cezaevi olan Bursa-İmralı Cezaevi’nde (Marmara Denizi’nde geleneksel olarak ağır ve ünlü tutukluların ölüme terk edildiği bir ada cezaevi) halen bu ‘adil yargılanamayan’ kişi konumunu sürdürmekteyim.

Şahsen Avrupa’ya adım atmamla başlayan ve İmralı’ya kadar yaşanan tüm sürecin ABD-AB işbirliğiyle gerçekleştirildiğinden hiç kuşkuya düşmedim. TC’ne biçilen rolün ise gardiyanlık olduğundan kuşkuya düşmedim. Çıplak gerçeklik bu iken, neden bu kadar dolambaçlı yollar denenir? Belki bu yargımı ağır bulanlar olabilir. Yalnızca 2 Şubat 1999 günü tüm Avrupa havaalanlarının benim içinde olduğum uçağın inişine NATO’nun özel emriyle kapatıldığını belirtirsem (Dönemin gazetelerine haber konusu olmuştur), herhalde yeterince ikna edici olabilir. Zaten Kenya’ya kaçırılışımın ve orada mutat denetim altında (Benden kaynaklı tüm mektup ve kasetlere havaalanında el konuldu) tutulup Türkiye’ye iade edilmemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın temsilcisi General Galtieri tarafından resmen ifade edilmesi de yeterince açıklayıcıdır. Yunanistan makamlarının (Başta Dışişleri, Milli İstihbarat ve Büyükelçiliğin bir nolu görevlileri, özel görevli Binbaşı Kalenderidis, bizzat Başbakan Simitis) akıl almaz ihanetlerine ise değinme gereğini duymayacağım. Bunlar açık hususlardır.

Madem bireysel hukuk bağlamında Avrupa hukukundan yararlanmam bir haktır; o zaman neden tüm bu gizli, karanlık ve hileli yollara başvuruldu? İşin içinde ne tür pazarlıklar vardı? Kimler neler karşılığında pazarlık sahnesine konuldu? Avrupa ve ABD’nin iktidar tarihlerinde korkunç sömürge savaşlarından cadı yakmalarına, mezhep savaşlarından ulus savaşlarına, sınıf çatışmalarından ideolojik mücadele süreçlerine kadar yaşanan tarihin en kanlı tabloları içinde benim deneyimim belki de okyanusta bir damla sayılır. Ama yine de önemlidir ve açıklanmayı gerektirir.

Öncelikle bireyi toplumsal kimliğinden soyutlayan anlayışı reddettiğimi belirtmeliyim. Israrla dayatılan ‘bireysel başvuru’ hakkı, asla söylendiği anlama sahip değildir. Çünkü toplum kimliğinden soyutlanmış birey tasavvuru, çok ‘bilimci’ geçinen Avrupa merkezli resmi epistemolojinin bir safsatasıdır. Kaldı ki, benim dünyanın en trajik halkı konumundaki Kürtler adına yargılandığımı sağır sultanlar bile duymuştur, bilir.

Çok kısa dile getirdiğim bu gerekçeler bile davamın kapsamı konusunda yeterince fikir vermektedir. Kim vurduya getirilemeyeceğim açıktır. Merkezi uygarlık sisteminin (ABD ve AB’nin hegemonik iktidarı önderliğinde) gücü ne olursa olsun, davamın, tutuklanma ve yargılanmamın altında reddedilemez biçimde sistemin tüm güçlerinin faal bir rol oynadığı inkâr edilemez bir gerçekliktir. Kaldı ki, bu süreçte bu büyük oyuna karşı halkım bir bütün olarak sürekli ayağa kalktı. Protesto etti, yüzlerce şehit verdi, binlercesi tutuklandı. Halkım davamın kendi tarihsel trajedisiyle bağını çok iyi kavradı ve kurtuluşunun bu trajediyi bozmaktan geçtiğini bilerek sahiplendi. Bunu açıklamanın şerefli görevi ise bana kaldı.

Açık ki, en azından beş bin yıllık merkezi uygarlık sisteminin tarih boyunca belki de en büyük zulüm ve sömürüsüne maruz kalan halk gerçekliğimize biçim veren toplumsal kimliğimi tüm yönleriyle açıklığa kavuşturmadan, davam konusunu aydınlatmam söz konusu edilemez. Savunmamı bu kapsamda ele almamın vazgeçilmez kriterleri bu gerçekliklerde gizlidir. Çok sıkça tekrarladığım bir deyişimi tekrarlamak durumundayım: “Öyle anlar olur ki, tarih bir kişilikte, kişilik bir tarihte gizlidir.” Çok acılı da geçse, bu kişilik onurunu kısmen paylaştığım inkâra gelmez. Benim farkım şuradadır ki, ben bu trajik tarihin bir ‘kader kurbanı’ olmanın ötesinde rol oynamak istediğim için de, bu dolapların başıma çevrildiğini çok iyi biliyorum. Onun içindir ki, bu davamın sloganını “Özgürlük Kazanacaktır” biçiminde belirledim.

Trajedi oyunlarında hep tekrarlanan kaderi özgürlük lehine bozmak, her acıyı katlanılır kılmaya yeterlidir. Davam ve dava arkadaşlarımla birlikte bu sefer adı gerçekliğin ta kendisi olan bir oyunu oynamada kaderin payına düşen yenilgidir.

Savunmamın bu bölümüne Özgürlük Sosyolojisi adını vermem bu nedenlerle anlaşılırdır. Her özgürlük adımı ancak bir deneme olabilir. Dolayısıyla Özgürlük Sosyolojisi Üzerine Deneme yerinde bir adlandırmadır.

Şüphesiz merkezi hegemonik Avrupa uygarlığı madalyonun bir yanını temsil eder. Bu uygarlık daha çok artık-değer üzerine kurulu iktidar aygıtlarını ifade eder. Diğer yanı ise, uygarlığın demokratik yüzüdür. Bu savunmaya temel teşkil eden fikirler, demokratik uygarlığın mirasını esas almaktadır. Sokrates’ten davama kadar sayısız fikir ve ahlak mücadelecisinin, halk ve komün savaşçısının mirasına büyük bir tutkuyla bağlıyım. Yapabileceğim, bu mirasa deryada katre misali küçük bir katkı sunabilmektir. Kaynağımın ana bölümünü bu insanlık abideleri teşkil eder. Fakat onların da temelinde rol oynayan beş bin yıllık Doğu gelenekli bilgelik ve demokratik duruşlar esas tarihsel zemindir. Bu zemin düşünülmeden evrensel insanlık tarihi yazılamayacağı gibi, günümüzün anlamlı bir değerlendirilmesi de yapılamaz.

Savunmamın anafikri, tarihsel-toplumsal yürüyüşün demokratik uygarlık sisteminde daha özgürce yol kat etmesi, doğru temellerden kaynaklanan hayatın bireylerce daha iyi ve güzel yaşanmasıdır.

Yazım tekniği konusunda da bazı hususları belirtmem aydınlatıcı ve bağışlatıcı olacaktır. Hücre koşullarında ancak elde bir tek kitap, dergi ve gazete bulundurma izni söz konusudur. Not almam ve alıntı yapmam mümkün olmadı. Her önemli gördüğüm hususu hafızama kaydetmem ve kişiliğime özümsetmem temel yöntemim oldu. Her yasağa kölece katlanmadım. Bu yasaklara verdiğim karşılık, evrenin bilgi deposu olan hafızamı giderek netleştirmek ve belirleyici önemi olan fikirleri başat kılmaktı.

Fakat bu yöntemin en büyük zaafı unutmakla malûl olmasıdır. Notsuzluk bu açıdan engelleyici rol oynadı. Bu bölümü yazmaya hazırlanırken kalem yasağı da geldi. Ancak hücre cezasının onuncu gününde bu yasak kalkınca hemen yazmaya giriştim. Çünkü giderek gecikiyor, sözümü yerine getiremiyordum. Kalem yasağına verdiğim yanıt, ana taslak üzerinde daha da yoğunlaşmam oldu.

Savunmamın bundan sonraki iki bölümü, ana fikirlerimin bir nevi somut alan uygulaması olarak, ‘Ortadoğu Kültürünü Demokratikleştirmek’ ve ‘Kürdistan’da Demokratik Medeniyet Çözümü’ olarak tasarlanmaktadır. Belli bir ön hazırlığı olan her entelektüelin başarabileceği bu bölümleri yazıya dökebilmem herhalde daha da uzun bir zaman alacaktır. Ama kaynayan Ortadoğu ve onun kalbi haline gelen Kürdistan’da tarihsel-toplumu çözümlemenin ışığında günceli tartışmak hayli heyecan verici ve sorumlu kılıcıdır. Adeta geçmiş-şimdiki-gelecek olanın yeni bir Gordion Kördüğümü oluşturduğu bu an’ı anti-İskender vuruşla (İskender gibi vuran, ama fiziki yanı az ve ancak gerekli olduğunda kullanan; anlamın ise belirleyici yanı teşkil ettiği güç) çözmek, görevlerin en kutsalı ve başta geleni olmaktadır.

 


 

2- GİRİŞ

 

Kapitalist dünya sisteminin bilgi yapısı, en az iktidar ve üretim-birikim aygıtları kadar kriz yaşamaktadır. Bilgi yapılarının doğası gereği özgür tartışmaya daha yatkın olmaları, bilimsel krizin boyutları üzerinde geniş yorumlama imkânları sunmaktadır. Bilginin toplum ve iktidar yapılarındaki rolü hiçbir dönemle kıyaslanmayacak boyutlarda anlam bulabilmektedir. Toplumsal yaşamın bilgi-bilişim aygıtları tarihi bir devrimi yaşamaktadır. Buhran olarak devrimsel süreçler özünde hakikat rejimlerini arama rolünü de oynarlar. Hegemonya sadece birikim, üretim ve iktidar alanlarında konumlanmaz; bilme alanında da şiddetli hegemonik mücadelelere tanık olunur. Bilme alanında meşruiyet sağlamamış hiçbir üretim-birikim-iktidar yapılanması varlığını uzun süre kalıcı kılamaz.

Yakın döneme kadar hükümranlığını sürdüren pozitif bilimlerin hiç de lanse edildikleri gibi anti-metafizik ve anti-din perspektifli olmadıkları, en azından metafizik ve din kavramları kadar dinsel ve metafizik bir boyut taşıdıkları açığa çıkmakta ve tartışılmaktadır. Klasik Yunan toplumuna ve Aydınlanma dönemi Avrupa’sına mal edilen doğa bilimlerinin zaferi, bizzat doğa bilimlerinin bağrında en önemli darbeleri yemektedir. Sürekli ilerletici-doğrucu anlayış bu pozitif bilimlerin en zayıf yanını oluşturmaktadır. Çünkü evrenin böyle bir yapısı ve amacı tespit edilememektedir. Gerek atom-altı dünya, gerek kozmolojik evren, gözleyen-gözlenen ikileminden kurtulamamaktadır. Zira insan bilinci de bu sürecin kapsamındadır. Kapsam üstü role nasıl bürüneceği kestirilememektedir. Sınırsız farklılaşma potansiyelinin kendisi yeni yorumlara ihtiyaç göstermektedir.

Avrupa merkezli bir bilgi yapısı olan sosyoloji, aslında pozitif bilim heveslilerinin fizik, kimya ve biyolojide olduğu gibi, toplumu da benzer bir olgu sayıp, aynı yaklaşımlarla izah etme iddiasından öteye gitmemektedir. Çok farklı bir doğaya sahip olan insan toplumunun nesnelleştirilmeye cesaret edilmesi, sanıldığının aksine aydınlanmaya değil, daha sığ bir putlaşmaya yol açmaktan kurtulamamıştır. Ulus-devletlerine bilgi yapıları sunmak için işe koşturulan Alman ideologlarının felsefe açılımlarının, İngiliz ideologlarının ekonomi-politik bilimiyle Fransız filozoflarının sosyolojilerinin birer iktidar ve sermaye birikim aygıtlarını meşrulaştırma araçları olduğunu, günümüz bilim tartışmaları yeterince açıklığa kavuşturmaktadır. Son tahlilde Alman felsefesi, İngiliz ekonomi-politiği ve Fransız sosyolojisi, yükselen ulus-devlet milliyetçiliğine zemin oluşturmaktan kurtulamamışlardır. Bir bütün olarak Avrupa merkezli bu sosyolojilerin, Avrupa merkezli kapitalist dünya sisteminin bilgi yapıları olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Fakat bunları söylemek sorunu çözmüyor. Karşıt görüş olarak ortaya çıkan Marks-Engels sosyalizminin veya sosyolojisinin de toplumun en kaba (vulger) bir yorumu olduğu yeterince açığa kavuşmuş bulunmaktadır. Tüm karşıtlık iddialarına rağmen, bunların kapitalizmin resmi ideolojisi olan liberalizmden daha fazla kapitalizme hizmet etmekten kurtulamadıklarını, reel sosyalizm, sosyal demokrasi ve ulusal kurtuluş akım, hareket ve devlet sistemlerinden yeterince anlayabilmekteyiz. Çok soylu mücadele geleneklerine rağmen, hem de ezilen sınıf ve uluslar adına bu duruma düşülmesi, bilgi yapılanmalarıyla yakından bağlantılıdır. Dayanılan bilgi yapılanmaları olumlu ve olumsuz yanlarıyla bir bütün olarak arzu edilenin hilafına sonuçlar üretmişlerdir. Temel paradigma ve yapılanmalarında ciddi bir kusur ve yanlışlıklar zinciri olmasaydı, bu sonuçlar kolay ortaya çıkmazdı.

Diğer bir karşıt akım olarak kendini dayatan aşırı görecilik kuramları da, kapitalist dünya sisteminin bilgi yapıları olmaktan kurtulmaları şurada kalsın, belki de aşırı bireyselliklerinden ötürü kapitalizmin bireyciliğine en fazla hizmet etme mazhariyetine eriştiklerini söyleyebilirler. Anarşist yaklaşımlar da buna dahildir. Kapitalizmi eleştirmek, kapitalizme çok karşı olduğunu söylemleştirmek, sıkça görüldüğü gibi ona hizmetin etkin bir yolu olmaktadır. Bunda da temelde paradigmatik bakış, bilgi yapılarındaki yetersizlikler ve yanlışlıklar rol oynamaktadır.

Fizik bilimleri ne söylendiği kadar salt fiziki doğayla (buna kimya ve biyoloji de dahildir) bağlantılıdır, ne de beşeri bilimler denen edebiyat, tarih, felsefe, ekonomi-politik ve sosyoloji salt toplum doğasıyla ilgilidir. İki bilimin kesişme noktası olarak sosyal bilim kavramını geniş anlamıyla olumlu karşılamak mümkündür. Çünkü her bilim sosyal olmak durumundadır.

Sosyal bilim tanımında anlaşmakla sorun halledilmiyor. Daha önemli olan, neyin temel model olarak alınacağı, diğer bir deyişle toplum çözümlemesinde hangi birimin esas alınacağıdır. “Temel birim tümüyle toplumsal doğadır” demek, sosyal bilim için fazla anlam ifade etmez. Sayısız toplumsal ilişki içinde belirleyici önemi olanları seçmek, anlamlı teorik bir yaklaşım için ilk yapılması gereken tercihtir. Seçilecek toplumsal birim geneli izah ettiği oranda anlamlı bulunacaktır. Toplumsal alana ilişkin çeşitli modeller geliştirildiği bilinmektedir.

Bilinen ve en çok kullanılan birim olarak genelde devleti, özelde ulus-devleti esas alan yaklaşımlar daha çok burjuva orta sınıf perspektifidir. Tarih ve toplum devletlerin inşa, yıkılış ve bölünme sorunları etrafında incelenir. Tarihsel-toplum gerçekliğinde en sığ yaklaşım modellerinden biri olan bu eğilim, devletlerin resmi eğitim anlayışı olmaktan öteye rol oynamaz. Devleti meşrulaştırma ideolojisi rolünü oynamak esas amacıdır. Aydınlatıcı olmaktan ziyade, karmaşık tarih ve toplum sorunlarını perdelemeye hizmet eder. En itibarsız sosyolojik yaklaşım durumundadır.

Sınıf ve ekonomiyi temel birim olarak seçen Marksist yaklaşım, devlet birimine karşı kendisini alternatif model olarak formüle etmek istedi. İşçi sınıfı ve kapitalist ekonominin temel toplumsal inceleme modeli olarak seçilmesi, tarih ve toplumu ekonomik ve sınıfsal yapısı ve önemi açısından izah etmeye katkıda bulunsa da, çok önemli kusurları beraberinde taşımıştır. Bu yaklaşımın devlet ve diğer üstyapı kurumlarını altyapının ürünü sayması ve basit yansımalar olarak değerlendirmesi, ekonomizm denilen indirgemeciliğe kaymasına yol açtı. Ekonomik indirgemecilik de tıpkı devlet indirgemeciliği gibi çok karmaşık ilişkiler bütünlüğüne sahip tarihsel-toplum gerçekliğini perdeleme kusurundan kurtulamadı. Özellikle iktidar ve devlet analizinin yetersizliği, adına hareket ettiğini iddia ettiği ezilen emekçi sınıf ve halkların yeterince ideolojik ve politik donanıma erişmemesine yol açtı. Dar ekonomik mücadeleyle fırsatçı devlet komploculuğu biçimindeki iktidar ve devleti yıkma ve inşa etme anlayışı, kapitalizme en az has ideolojisi olan liberalizm kadar hizmet etti. Çin ve Rus gerçeği bu hususu çok iyi aydınlatmaktadır.

Tarih ve toplumu sadece iktidar gücü, erki olarak yorumlamak isteyen anlayışlara da çoğunlukla rastlanır. Fakat bu yaklaşımlar da devlet modeli seçimi kadar kusurludur. Her ne kadar iktidar daha kapsamlı bir inceleme birimi ise de, kendi başına toplumsal doğayı açıklamaktan yoksundur. Toplumsal iktidar çok önemli bir inceleme konusu olmakla izah edici yanlara sahiptir. Fakat iktidar indirgemeciliği de her türlü indirgemeci anlayışta gözlemlenen kusurlara sahiptir.

Toplumu kuraldan yoksun, sonsuz tekilci ilişkisel gelişmeler halinde incelemek de sıkça karşımıza çıkan bir yaklaşım türüdür. Neredeyse tasvirci edebi yaklaşım modeli olarak da niteleyebileceğimiz bu aşırı göreci yaklaşımlar, ancak toplumsal ormanlar içinde kaybolmaya götürür. Tersi gibi görünen, ama özde aynı rolü oynayan aşırı evrenselci yaklaşım modelleri ise, toplumu fizik yalınlığı içinde birkaç kanunla tarif etmeye çalışırlar. Toplumun zengin çeşitliliği karşısında en çok körleşmeye hizmet eden yaklaşım bu olsa gerekir. Pozitivist toplum anlayışı hem aşırı göreciliği, hem de aşırı evrenselciliği bağrında taşıyan en kaba model olarak anılmaya değerdir.

Liberalizm, burjuva orta sınıfın resmi ideolojisi olarak, tüm bu modellerden eklektik bir seçim biçiminde kendini sunar. Böylelikle görünüşte her modelin doğru yanlarına sahip çıkmış gibi kendini sistemleştirir. Özünde tüm modellerin en kusurlu yanlarını bazı doğrularla karıştırarak, eklektizmin en tehlikeli bir biçimini sürekli inceleme modeli olarak topluma sunar. Resmi anlayış olarak toplumun kolektif hafızasını sömürgeleştirip işgal eder. İdeolojik hegemonyasını kesinleştirir.

İlk büyük savunmam olan ‘Sümer Rahip Devletinden      Demokratik Uygarlığa’ adlı çalışmamı fazla model çalışması yapmadan, hatta bunun farkında bile olmadan sunmak durumunda kaldım. Çok aceleyle fazla inceleme imkânı bulmadan hazırlamıştım. Bir model geliştirme iddiasında da değildim. Toplumsal gerçekliğe ilişkin irticalen sahip olduğum bir tarzı dile dökmüştüm. Daha sonraları Murray Bookchin, Immanuel Wallerstein, Fernand Braudel başta olmak üzere, bazı önemli sosyologların yaklaşım modellerini inceleme fırsatım doğdu. Ayrıca Nietzsche, Michel Foucault ve diğer bazı filozofları da özce kavrıyordum. Bunların içinde en önemlisi, Dünya Sistemi adlı birçok düşünürden derlemesini sunan Andre Gunder Frank’tı. Adını bile bilmediğim bu düşünürün derlemesini, savunmamın en iddialı savunucusu olarak değerlendirmekte gecikmedim. Birçok düşünürün son dönemde bazı incelemelerinde benzer yaklaşımları sunmaları, kendi model çalışmam üzerinde yoğunlaşmaya itti.

Gerek I. Wallerstein’ın kapitalist dünya-sistem analizi, gerek Fernand Braudel’in bütünlükçü ‘tarihsel süre’ analizleri zaten savunmamın özünde önemli ipuçlarını taşımaktaydı. Reel sosyalizmin yenilgisini uzun süredir benzer yaklaşımla izah etme çabama da katkı sunuyorlardı. Ayrıca Nietzsche ve Michel Foucault’nun modernite ve iktidar yorumlamalarını kavramakta güçlük çekmediğim gibi, temel eğilimlerime hayli yakın buluyordum. Adını anmadan geçemeyeceğim Gordon Childe’ın Mezopotamya’daki arkeolojik çalışmalara dayalı ‘Tarihte Neler Oldu’ adlı eseri de ufuk açıcıydı. Daha çok sayıda filozofik çalışmayı adeta birer rapor niteliğinde ele alıp inceleyerek, kendi ‘model birimim’ iddiasını gütmeden, bir seçim yapmak durumunda kaldım. Bu büyük savunmamın daha da geliştirilmiş analiz yöntemini adeta bir modelmiş gibi sunmam yanlış anlaşılmamalıdır. Tüm sorunum bütünlüklü, belirleyici bir tarihsel-toplumsal analiz birimine tercih yapmaktı. Mevcut tüm modeller, kısaca bahsettiğim gibi birçok doğru yanlar taşısa da, göze alınamayacak kusurlar ve yanlışlıklara da sahiptir. Hepsinde ortak eksiklikler tespit ediyordum.

En çok yaklaştığım model olan Andre Gunder Frank’ın   ‘Dünya Sistemi’ bile bana çok ciddi bir kusuru barındırıyor gibi geldi. Dünya sistemini dayandırdığımız Sümer toplumunun ilk sermaye birikimini sağlayan toplum olduğu açıktı. Sümer toplumundan günümüze ana nehir uygarlığı olarak kümülâtif bir birikim yaklaşımını da son derece doğru buluyorum. Birikimin hegemonya-rekabet, merkez-çevre ve alçalma-yükselme biçiminde bir tarihsel sürekliliğe sahip olduğuna da katılıyordum. Birikimin gerçekleştiği üçlü sacayağı olarak ekonomik, politik ve ideolojik-ahlaki boyutları anlaşılır hususlardı. Üretim tarzından ziyade birikim tarzlarının önemi, hegemonik geçişlerin üretim tarzı geçişlerinden daha önemli sonuçlar doğurması da bu meyandadır. Frank’ın, I. Wallerstein’ın Avrupa merkezli kapitalist dünya-sistem analizinin kapitalizmi dünya çapında gerçekleşen tek sistem olarak sunmasını eleştirmesi yerindeydi. Avrupa uygarlığının istisnailiği çok abartılı bir yaklaşımdı. Kendisi belki de uç bir uygarlık olarak marjinal bile sayılabilirdi. Yine sosyalizm, kapitalizm, kölecilik ve feodalizm gibi temel toplum-biçim kavramlarının ideolojik gerçekler olarak değerlendirilmesi de doğruya daha yakın yaklaşımdı. Bu kavramların toplumsal gerçekliği izahtan çok perdelemeye hizmet ettiği de yabana atılmaması gereken bir düşünce olup, üzerinde durulmaya değerdi. ‘Farklılık içinde birlik’ arayışı çözüme katkı sunabilirdi, ama yetersizdi. Yine tarihsel-toplum çözümlemesine daha zengin bir katkı sunduğu açıktı. Daha iyi ve güzel bir toplumsal yaşam için yanılma payını da bir sistem analizi olarak değerlendirmek durumundayım. Fakat en temel kusuru, sanki aşılamayacak kapalı bir çembersel döngü sunma riski taşımasıydı. Hegemonik iktidar sistemlerine bir kadermiş gibi yaklaşılıyordu. Daha doğrusu, çıkış diyalektiksel olarak gösterilmiyordu.

Immanuel Wallerstein’ın kapitalist dünya-sistem analizinin, beş yüz yıllık bir süreyi esas alması yetersizdi. Tahlillerini beş bin yıllık süreye dayandırsaydı, çok daha verimli olacağı açıktı. Birçok düşünürün dünya-sistem değerlendirmesinde bunun ipuçlarını gördük. Avantajlı yanı ise, I. Wallerstein’ın dünya-sistem-den çıkışın analizini daha güçlü yapabilmesidir. Yaklaşımları katkı sunucu nitelikteydi.

Fernand Braudel’in gerek kapitalizm tahlili, gerek bütünlüklü toplum anlayışını ‘tarihsel süreler’ biçiminde sunması gerçekten ufuk açıcı niteliktedir. Özellikle kapitalizmin pazar karşıtlığını belirlemesi ve iktidar tekelleriyle ekonomik tekellerin benzer birikim özelliklerine sahip olduklarını vurgulaması son derece önemlidir. En hoşlandığım bir cümlesi “Vurgu’lu iktidarlar hep kapital salgılar” oldu. Yine, “Para gibi iktidar da biriktirilir” demesi, anlayan için öğretici değeri yüksek belirlemelerdir. Hem I. Wallerstein’ın hem de F. Braudel’in sosyalist devrimlerin başarısızlığını bir boyutuyla kapitalist moderniteyi aşamamalarına bağlamaları da belirleyici ve hayli öğreticidir. Fakat her iki ünlü düşünürün bizzat bahsettikleri ‘ekonomizm indirgemeciliği’ konusunda sorgulanmaları gereğine ben de katılmaktayım.

Bir kez daha belirtmeliyim ki, benim sosyal bilim yaklaşımım, çok sınırlı da olsa bahsettiğim bu önemli düşünürlerden etkilense ve bahsetmediğim çok sayıda diğer düşünürlerden benzer etkileri taşısa da, kendine özgü boyutlar ihtiva etmektedir. ‘Bir Halkı Savunmak’ adlı ikinci büyük savunmamda açıkladığım hususları daha da derinleştirip sistematize ettiğim kanısındayım. Bu kanımın temelinde şu husus yatmaktadır: Bana göre mevcut epistemolojiler (bilgi yapılanmaları) iktidar aygıtlarının bir parçası olmaktan kurtulamamışlardır. İradeleri hilafına bu böyledir. Karl Marks gibi en bilimsel yaklaşım sahibi birisinin kapitalin içyüzünü en yetkin gören bir kişi olduğu kuşku götürmez. Ama bu çok önemli özelliği, onu kapitalist moderniteden kopartmaya yetmemiştir. Marks’ın dayandığı bilgi yapıları ve yaşamı binlerce bağla bu moderniteye bağlıydı. Bunları suçlamak için değil, gerçekliğini anlaşılır kılmak için belirtiyorum. Lenin ve Mao için de benzer sorunlar geçerlidir. Düşündükleri sistem birçok öncülüyle (başta bilgi yapıları, modern yaşam anlayışları) moderniteye (kapitalist modernite) bağımlıydı. Örneğin endüstriyalizm ve ulus-devlet gibi dev konuları sosyalist içerikle fethedeceklerini düşünüyorlardı. Hâlbuki biçim ve içerik olarak modernitenin bu temel kalıpları sermaye birikimine odaklıydı. Onu esas alan, ne kadar karşıtı da olsa, kapitalizm doğurmaktan kurtulamazdı. Reel sosyalizm eleştirilerim tüm bu hususlarda çok açık hale gelmişti. Fakat eleştiri yetmez. Yerine ne koymalıydım? Önem taşıyan soru buydu. Sürekli yoğunlaştığım soru da bu oldu.

Demokratik uygarlık seçeneğinin, görünüşte çok basit olmasına rağmen, yeni bir adlandırma uygun karşılanana kadar bu ad altında sistematik bir yaklaşım modeli olarak sunulması bana çok gerekli ve çözümleyici görünmektedir. Her şeyden önce, bu seçenek merkezi dünya uygarlık sistemine alternatif bir sistem önermektedir. Demokratik uygarlık sadece günümüz ve gelecek için bir ütopya değildir; tarihsel-toplumun daha somut yorumu için de son derece gerekli ve açıklayıcı görünmektedir. Sermaye birikimi ve yol açtığı iktidar aygıtlarının olduğu her mekân ve zaman koşulunda bir direnme ve alternatifinin bulunması, toplumsal doğanın bir gereğidir. Toplumlar hiçbir yerde ve zamanda sermaye birikimleri ve iktidar aygıtlarına karşı direnmesiz ve alternatifsiz davranmamışlardır. Çoğunlukla yenilmeleri, direnmelerin yokluğunda ve alternatifsizlikte değil, başka koşullarda aranmalıdır.

Sermaye ve iktidar birikimlerinin akıl almaz öykülerini çok iyi özümsemedikçe, demokratik uygarlık kavramını anlamlandırmakta güçlük çekeriz. Bu konuda bilgi yapılanmaları hep iki tür hata arasında gidip gelmişlerdir: Ya tamamen bilgi-iktidar yapılanmaları içinde erimişlerdir, ya da sekter mezhepler halinde (bilim, siyasi seçenek ve ahlaki tutumlarını bağımsızca seçemeden) güdük kalmaktan veya güdük bırakılmaktan kurtulamamışlardır. Bunda şüphesiz zor’un ve sermayenin baştan çıkarıcı rolünü sürekli göz önünde bulundurmak gerekir. Bu iki çarpıcı bilgi yapılanma anlayışını mahkûm etmeden, demokratik uygarlık seçeneği görünür kılınamaz. Olmayan şey demokratik uygarlık gerçekliği değil, onu görmekten aciz bıraktırılmış bilgi-iktidar yapılanmaları ve sapkın mezhepçiliktir. Tarihsel-toplum anlatımlarının sadece eksiklikleri ve yanlışlıklarıyla izah edilemeyecek olan bu gerçeklikler, ancak köklü bir ‘bilimsel geçişle’, yani sosyal bilimlerde bir devrimle dönüştürülebilir.

Beş bin yıllık sermaye birikimi üzerine kurulu iktidar ve devlet yapılanmaları, muazzam ölçülerde ideolojik ve bilgi yapıları örgütlemeden rejimlerini sürdüremeyeceklerini günlük deneyimleriyle gayet iyi bilmekteydiler. Hegemonik iktidar aygıtlarının aynı zamanda ‘üçüz’lerinin diğer ikisi olan artık-ürün, artık-değer ve meşrulaştırma araçlarını sürekli biriktirdiklerini gözlemin temel unsuru olarak görmedikçe, sosyal bilimlerin anlamlı hakikat rejimleri olamayacaklarını bilmek gerekir. Mitoloji, din, felsefe ve pozitif bilim yapılarının sermaye ve iktidar birikim tarihiyle sıkıca iç içe olup, çıkar birliklerini hep gözettikleri anlaşılmadıkça, sosyal bilimlerde devrim mümkün olamaz.

Demokratik uygarlık kavramından çıkarsanacak ikinci önemli husus, sosyal bilimlerde devrime en geniş zemini sunmasıdır. Şunu temel iddia olarak (tez de diyebiliriz) gözlemliyoruz: Tarihin tüm ‘barbarları’, kavim göçleri, lümpenleri, kabileleri, komünleri, sapkın mezhepleri, cadıları, işsizleri ve yoksullarının anlamlı hareket ve sistemlerden sürekli yoksun olduklarını, bunun kaderleri olduğunu iddia etmek, açık ki sermaye ve iktidar birikim sahiplerinin çıkarları adına mitoloji, din, felsefe ve bilim yapıları üretmektir; bilgi birikim aygıtları oluşturmaktır. Tarihte sadece sermaye ve iktidar egemenliği yoktur. Aynı zamanda bu egemenliklerle sürekli çıkar birliği içinde olan bilgi düzenekleri (mitolojik, dinsel, felsefi ve bilimsel), egemenlikleri de iç içe söz konusu olmuştur. Başta Marksist sosyal bilimler olmak üzere, önde gelen birçok muhalif sosyal bilim yapılarının başarısızlığının temelinde, sosyal bilim devrimlerini tüm sermaye ve iktidar birikim tarihine dayalı olarak ele almaları ve alternatif bir uygarlık sistemiyle iç içe geliştirememeleri yatmaktadır. Şüphesiz bahsedilen birçok husus kapsamlı eleştirilere tabi tutulmuş, fakat daha ileri götürülüp tüm tarihi kapsayan bir anlatım birimi çerçevesine oturtulamamıştır. Dünya sistem anlayışını oluşturamamışlar, bölük pörçük denemeler olmaktan kendilerini alıkoyamamışlardır.

Demokratik uygarlık sisteminde üçüncü önemli unsur, tarım devriminden itibaren gelişen kent ve endüstri unsurlarının, orta sınıflaşmaya dayalı ve toplumda her zaman kanser hücreleri rolü oynayan aşırı sermaye, iktidar ve devlet birikimlerine fırsat tanımadan geliştirme gücüne sahip olmasıdır.

Yani kent ve endüstriye ‘evet’ deniliyor. Fakat bünyelerindeki kanserleşme hücrelerine ‘hayır’ diyor. Günümüzün devleşen kent-endüstri-iktidar ve iletişim ağlarını gözlemlediğimizde ve ayrıca çevre, kadın, yoksulluk ve işsizliğin felaket boyutlarında sorun oluşturduklarını bu gözlemlerle iç içe yerleştirdiğimizde, toplumsal yapılanmalardaki kanserleşme tabirinin yersiz olmadığı gayet iyi anlam kazanacaktır. Özellikle başta I. Wallerstein olmak üzere günümüzün önde gelen sosyal bilimcileriyle tarihsel süreçlerde hiç eksik olmayan sözde barbar (Barbarlık kavramı yeniden tartışılacaktır) akınları, mezhep sapkınlıkları, köylü isyanları, ütopyacılar, anarşistler, en son feministler ve çevreci hareketlerin artan çığlıkları, toplumsal bünyede vahamet arz eden kanserleşme tehdidine karşı bütüncül bir anlam kazanabilir. Hiçbir toplum mevcut kent, orta sınıf, sermaye, iktidar, devlet ve iletişim aygıtlarındaki birikimleri uzun süre daha taşıyamaz. Demir kafese sımsıkı kapatılmış toplum kendi çığlıklarını sonuç alır kılıcı düzeye taşıyamasa da, ekolojinin günlük olarak S.O.S. işaretleri vermesi sorunların kriz ve kaos hallerinin altında mevcut merkezi uygarlık sisteminin yattığını gayet iyi açıkladığı gibi; kriz ve kaostan çıkışın da ancak köklü tarihsel-toplumsal kaynaklara bağlanmış ve günceli bu kaynakların mevcut hali olarak çözümleyen bir aydınlatmayı gerektirdiğini, geleceğin de ancak bu temelde Merkezi Dünya Demokratik Uygarlık Sistemi ile sağlanabileceğini iddia ediyoruz.

Savunmam, bu ana tezin çeşitli boyutlarda aydınlatılması etrafında yoğunlaşacaktır. Tarihi evrensel boyutlarda anlamaya çalışmam, şüphesiz bir ilke değeri taşıdığına inandığım, evrensel tarih olmadan yerel tarihlerin anlam bulamayacağı görüşüne bağlıdır. En silik toplumların tarihinin bile evrensel tarihin ışığında aydınlatılabileceği kuşkusuzdur. Ayrıca güncelliğin (şimdiki halin) tarih, tarihin şimdi olduğuna da ilke düzeyinde değer vermekteyim. Ama şu önemli hususu da ekleyerek, bu iki önemli tarih ilkesini paylaştığımı tekrarlamalıyım: Yerel şimdiki hal, salt bir tekrar olarak, bir gelenek olarak tarihi tekrarlamaz. Mutlaka kendi katkı FARKLARINI, ÖZGÜNLÜKLERİNİ katarak, tarihsel birikimde önemli rol oynar. Yani tarih sadece bir tekerrür değildir; her mekânın ve zamanın katkısını biriktirerek tekerrür eder.

Sadece bundan önceki savunmalarımda değil, genel olarak tüm yazılı ve sözlü konuşmalarımdaki farklılıklara bu ilkeler çerçevesinde bakıldığında bu yaklaşımımın anlayışla karşılanacağından kuşku duymuyorum. Görüşlerimin kuru bir tekrar veya köklü bir döneklik olarak yorumlanmaması gerektiği açıktır. Gelişmenin farklılaşma olduğu, evrenin biricik ilkesinin de ancak farklılaşarak değişim sağladığı, gözlemlemesini bilenler için açıktır. Bir, iki ettiğinde, sadece basit bir nicel birikim oluşmaz; bununla birlikte iki’nin her zaman bir’den farklılığı olarak gerçekleşir.

Savunmanın bu bölümüne ilişkin önsöz ve giriş kısmından sonraki kısımda bazı yöntem sorunları tartışılacaktır. Bilimlerdeki aşırı parçalanmanın bilimsel kriz anlamına geldiği, bunun sistem kriziyle bağlantılı olduğu vurgulanacaktır. Bilime bütünlüklü yaklaşımın anlamı üzerinde durulacaktır.

Diğer bir yöntem konusu olarak, farklı doğalar, özellikle toplumsal doğanın farklılığı vurgulanacaktır. Doğaya (Birinci Doğa) dönüşün köklü yaklaşımları gerekli kıldığı, aynı zamanda kadın sorunuyla bağı içinde işlenecektir.

Özne-nesne ayrımına ihtiyatlı yaklaşılacak, yol açtığı sorunlar ve giderme yolları tartışılacaktır. Sermaye birikim sistemiyle bağlantısı gösterilip aşma gereği vurgulanacaktır.

Evrenselcilik-görecilik, döngüsellik-çizgisellik, küresellik-yerelcilik gibi önemli yöntemsel ikilemlerde de açık olmak önem taşır. Ayrıca diyalektik yöntemin yeniden yorumu gerekmektedir.

Yöntemsel kavramlardaki netleşme, diğer konuların anlatımını kolaylaştırabilir. Bir konu olarak düzenlenmesi bu nedenle gerekli görüldü.

Dördüncü kısım, Özgürlüğe Felsefi Bir Yaklaşım başlığını taşımaktadır. Demokratik uygarlık sistemi özgürlükle yakından bağlantılı olduğundan, konunun aydınlatılmasını önemli kılmaktadır. Merkezi uygarlık sisteminin tahakkümcü niteliği, demokratik uygarlığın özgürlük karakterini başat kılmaktadır. Bu bölümde eşitliğin özgürlükle sıkı bağı çözümlenecektir. Daha da önemlisi, hakiki bir kavram olan eşitlik kavramının farklılıkları gözeten temelde yorumlanması üzerinde durulacaktır. Sistemlerle bağı içinde çözümlenmemiş özgürlük ve eşitlik kavramlarının sosyal bilimlerde önemli sorunlara yol açtığı göz önünde tutularak yeniden yorumlanmaları, ana tezimize ilişkin açıklayıcı olacaktır.

Beşinci kısım, insan türündeki aklın eleştirisini konu edinmektedir. Toplumsal akıl tanımlanmaya çalışılırken, teorik-pratik, analitik-duygusal boyutlardaki işlerliği aydınlatılmaya çalışılacaktır. Dünya sistemlerinin aklı kullanmaları nelere yol açabilir? Çözüm ve problem aracı olarak aklın sınırları var mıdır? Emmanuel Kant’ı nasıl güncelleştirebiliriz? Bu tür sorular çözüm aracı olarak kullandığımız aklımızın bizzat önemli problemlere yol açabileceği konusunda uyarıcı kılmaktadır.

Altıncı kısımda toplumsal problemin doğuşu ve gelişimi incelenmektedir. Merkezi uygarlık sisteminin temel problem kaynağı olduğu tarihsel süreçler boyunca gözlemlenmeye çalışılacaktır. Toplumsal sorunların giderek dal budak salmaları sistemin özüyle bağlantılıdır. Dolayısıyla sermaye ve iktidar birikim aygıtları problemin kendisidir. Bir nevi problem tarihi tasarlanacaktır.

Yedinci kısımda problem çözümleyici araç olarak demokratik uygarlık sistemi önerilmektedir. Tarihin toplumsal tarih olarak yeniden tasarımlanması hangi anlamları bağrında taşımaktadır? Demokratik toplum ve tarih arasındaki kopmaz ilişki vurgulanmaktadır.

Sekizinci kısım, yedinci kısmın devamı olarak, kapitalist moderniteye alternatif demokratik moderniteyi tanımlamaya çalışmaktadır. İki modernite anlayışının neden gerekli olduğu, mümkün olduğu ölçüde yakıcı dersler ışığında işlenmektedir. Özellikle çağdaş devrimlerin yenilgisi bu bağlamda tekrar gözden geçirilmektedir.

Dokuzuncu kısım kapitalizmin sistemsel bunalımını ve çıkış olanaklarını çözümlemeye çabalamaktadır. Dünya uygarlık sisteminin güncel hali olarak kapitalist modernite çözülürken, alternatifleri neler olabilir? Demokratik moderniteyi nasıl inşa edebiliriz? Engeller ve olanaklar neyi sunmaktadır? Bu son derece yakıcı sorular şüphesiz cevabını da bağrında taşımaktadır.

Onuncu kısım sonuç olarak düşünülmektedir. Çeşitli açılardan denemenin bilânçosu dökülmektedir. Tarih ne düz bir kaderci çizgide seyretmekte, ne de kendi başına beklenen amaca doğru ilerlemektedir. Ne kendi başına kötülük kaynağı, ne de er geç iyilik sunucusudur. İnsan toplumsallığı güzel yaşamayı mümkün kılabilir. Toplumun kendisi muazzam bir çözüm kaynağıdır. Yeter ki kanser türleri de dahil, ölümcül hastalık türlerinden korumasını bilelim; muhteşem bir cenneti mümkün kılmış dünyamızı anlayarak güzel yaşamayı seçelim!

 

3- BAZI YÖNTEM SORUNLARI

 

Hedefe en kestirmeden ulaştıran yol anlamındaki yöntem, Batı merkezli bir kavram değildir. En eski çağlardan beri Ortadoğu bilgelik ekollerinde denenmektedir. Bilgiye erişimin elverişli yolları hep denenmiştir. İçlerinden en sonuç alıcı olanları temel yöntem olarak seçilmiştir. Düşünce ekollerinde en çok yoğunlaşılan kavramlardan bir mantık, dolayısıyla yöntem geliştirmek alışıldık bir usuldür. Dünya uygarlık sisteminin hegemonik merkezi Avrupa’ya kayınca, birçok alandaki üstünlük sağlayıcı gelişmeler bilimsel alanda yöntem konusunda da kendini gösterdi. Bacon, Descartes ve Galileo’nun 16. ve 17. yüzyıllarda önemli metot yaklaşımlarıyla ortaya çıkışları hegemonik sistemin Avrupa’ya kayışıyla yakından bağlantılıdır.

En önemli yöntem kavramlarından olan özne-nesne ayrımının gelişimi doğaya hükmetmeyle ilişkilidir. Sermaye ve iktidarın yeni birikim aygıtları, hem fiziksel-biyolojik hem toplumsal doğa kaynaklarına yüklendikçe, bu kaynakların ne denli avantajlı olduklarını kavramakta gecikmediler. Her iki doğa kaynakları nesneleştirildikçe, sermaye ve iktidar birikimine artan katkıları peşi sıra sunuyorlardı. Bu maddi gelişmenin düşüncedeki karşılığı özne-nesne ayrımıdır. Bu durum Bacon’da objektif-sübjektif ayrımı halinde kendini yansıtırken, Descartes’te ruh-beden keskin ikiliği biçiminde yansıma bulur. Galileo’da matematik, doğanın dili olarak en gelişmiş bir nesne ölçütü olarak kendisini ortaya koyar. Tarihin uzun Mezopotamya yolculuğunun Antikçağ Yunanistan’ında yol açtığı gelişmeye benzer bir gelişme, özgün farklılıklarıyla birlikte Avrupa’nın batısında tekrarlanmaktadır. Sümer toplumu da aslında Yukarı Mezopotamya’nın bin yılların süzgecinden geçen yaşam pratiklerinin Aşağı Mezopotamya’ya taşınıp, özgün farklılıklarını da ortaya koyarak orijinal biçimini yaratmıştı.

Merkezi uygarlık sistemlerinde özne her zaman sermaye ve iktidar kaynaklıdır. Bilinci, söylemi ve hür iradeyi temsil eder. Bazen fert bazen kurumdur, ama hep vardır. Nesnenin payına düşen ise, hep iktidar dışı barbarlar, halklar ve kadınlardır. Ancak doğa gibi özneye kaynak hizmeti gördükçe akla gelirler. Başka tür anlamlarının olması doğası gereği düşünülemez. Sümer mitolojisinde insanın kul olarak tanrıların dışkısından, kadınların ise erkeklerin kaburga kemiklerinden yaratılış öyküleri, nesneleştirmenin boyutlarını tarihin derinliklerinde yansıtmaktadır. Bu nesne ve özne yaklaşımının Avrupa düşüncesine taşınması şüphesiz önemli dönüşümlerden sonra mümkün olmuştur. Ama gelişim zincirinin bu doğrultuda olduğu inkâr edilemez.

Günümüzde özne-nesne ayrımının silikleşmesi, finans-kapitalin başatlığıyla bağlantılıdır. Merkezi uygarlık sisteminde finans-kapitalin simgesel hegemonyası, özne-nesnenin tüm eski hallerini çözmüştür. Herkesin kendisini yeri geldiğinde özne, yeri geldiğinde nesne yerine koyması, sermaye ve iktidar birikiminin yeni biçimleriyle sıkıca bağlantılıdır. Toplum hem gerçek, hem sanal boyutlarda çığ gibi çoğaltılan (milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik ve bilimcilik kaynaklı) sermaye ve iktidar aygıtlarıyla ahtapot misali sarmalanmıştır. Bu koşullarda herkes ve her kurum kendini yeterince özne ve nesne konumunda bulabilir. Sümer toplumundaki tanrıların işlevini ideolojik aygıtlar devralırken, özne-nesne ayrımının dönüşümü kaçınılmaz olduğu gibi, tanrıların yeni simgesel özellikleriyle hükümranlıkları da mevcut ayrımı elbette gereksizleştirecektir.

Bilmelerin merkezi uygarlık tarihi boyunca giderek parçalanması ve kutsallığını yitirmesi benzer bir öyküye sahiptir. Sermaye ve iktidar aygıtları ne kadar çoğalırsa, bilmelerin de o denli parçalanması tarihte iyice gözlenen bir husustur. Tüm klan ve kabile toplumlarında bilim bir bütündür. Temsilcileri kutsal sayılır. Bilim tanrı vergisi kabul edilir. Herkese arzusu ve çabası oranında dağıtılır. Mitolojilerde bütünüyle, din ve felsefede başat ölçülerde yaklaşımlar bu yönlüyken, ilk parçalanma daha çok doğa bilimlerinde ve Batı Avrupa bilimsel yapısında görülür. Toplumdan giderek kopmuş ve sermaye-iktidar elitlerinin hizmetine iyice koşturulmuş yeni bilme organizasyonları (akademi ve üniversiteler), kendilerini açıkça yeni devletin (Leviathan) gözde kuruluşları mertebesinde bulurlar. Bilimin sermayeleşmesi ve iktidarlaşma süreci, topluma yabancılaşmasının da süreci olmuştur. Sorun çözen bilim karargâhları, mabetleri artık sorun yaratmanın, yabancılaştırmanın, ideolojik hegemonyanın merkezlerine dönüşmüştür. Ne kadar doğa ve toplum kaynağı varsa, o kadar bilim bölümü türetilmiştir. Yalnız başına bu gerçeklik bile bilim-sermaye-iktidar iç içeliğini kanıtlamaya yeterlidir. Bilim alanı tüm toplumun kutsalı olarak hizmet etmekten alabildiğine uzaklaşmıştır. Paralı bir meslek, hatta bizzat sermaye olmuşlar; iktidarın en tehlikeli suç ortaklığına bulaşmışlardır. Nükleer silahlar başta olmak üzere, her tür yıkım silahları ve çevreyi yıkacak boyutlarda tehlike arz eden gelişmelerin bilim merkezlerinden kaynaklandığını iyi bilmekteyiz. Hakikat kaygısı (toplumun kolektif vicdanı) yerine, en verimli sermaye ve iktidar üretmenin akıl hocalığına terfi ettirilmişlerdir.

Günümüzde bilim denince ilk akla gelen, “Ne kadar para getirir?” sorusudur. Hâlbuki toplumun bilimden beklediği, kendi temel kaygılarına yanıttır. Toplumun maddi ve manevi kaygıları, bütünlüğü içinde bilimi tanrısallığın mesleği saymış ve öyle kabul görmüştür. Akademi ve üniversitenin yozlaşması bu koşullarla bağlantılıdır. Bilimsel kriz bu koşullardan kaynaklanmaktadır. Bilmenin tarihi, uygarlık tarihiyle bağlantılı olarak dönüşüm geçirerek, sistemin genel bunalımından da aynı ölçülerde nasibini almaktan kurtulamamıştır. Çözüm aracı olayım derken, kendisi en önemli sorun aracı haline gelmiştir. Sonuç bilimsel parçalanma, dağılma ve kaostur.

Farklı doğalar, diğer bir söylemle birinci, ikinci, üçüncü doğalar sorunu kavranmayı gerektirir. İnsan toplumu dışındaki tüm doğa, Birinci Doğa biçiminde ayrımlanmaktadır. Bu kendi içinde çelişkili bir kavramdır. Öncelikle canlı-cansız, bitki-hayvan, hatta fizik-kimya, bir adım ötede görünür-görünmez madde, enerji-madde ayrımları gibi sonsuz çeşitlilikte ayrımların geliştirilebileceği düşünülebilir. Kaldı ki, her ayrımın da kendine göre bir toplumundan bahsedebiliriz. Doğalar sorununa daha yakından baktığımızda, özne-nesne ayrımının derin etkisini taşıdığını görürüz. Bunun sağlıklı bir ayrım olmadığı, en azından koşullu olarak bu ayrımlara gitmenin gereği vurgulanabilir.

İkinci Doğa olarak insan toplumu, şüphesiz özneleri olan çok önemli bir doğasal gelişme aşamasıdır. Ayrı bir doğa yerine, farklı bir doğa aşaması olarak nitelendirilmesi daha anlamlıdır.

Toplum doğasının en önemli ayırt edici karakteristiği, zihni kapasitenin yüksekliği, esnekliği ve kendini inşa edici gücüdür. Birinci Doğada da şüphesiz zihin, esneklik ve kendini inşa gücü vardır. Fakat toplum doğasına göre çok ağır, katı ve yavaş bir işlerliğe sahiptir. Toplum doğasını bir hat olarak teorikleştirmek büyük önem taşır. Her ne kadar ilk sosyologlar bu hususa birincil önceliği vermişlerse de, günümüze doğru geldikçe parça ve yapı analizleri daha öne geçmiştir: Tıpkı diğer doğa analizlerinde gözlemlendiği gibi. Ayrıca toplumun doğasını alt-üstyapılar, ekonomik-politik-iktidar bölümlenmesi, ilkel-komünal, kölecilik, feodalizm, kapitalizm ve sosyalizm-komünizm gibi tabaka ve aşamalara bölmek, ancak çok dikkatli bir ‘FARKLILIK’ yaklaşımı temelinde anlamlı sonuçlar doğurabilir. Bütüncül teorik yaklaşımın yerini hiçbir katman ve parça, yapı analizi tutmaz. Denilebilir ki, bu konuda hiçbir filozof ve sosyolog, Eflatun ve Aristo’nun bütüncül yaklaşımını aşamamıştır. Hatta Ortadoğu ve genelde Doğu kökenli bütüncül bilge ve peygamber yorumları, kapitalist modernite filozofları ve sosyologlarına göre daha öğretici ve toplumsaldır. Daha ileri, gelişkin bir yaklaşım değerini ifade ederler. Bunda da en önemli rolü sermaye ve iktidar birikim aygıtlarının oynadığı önemle vurgulanmıştır.

İnsan toplumu üzerine yeniden ve derin teorik yaklaşım metoduna şiddetle ihtiyaç vardır. Sayıların kalabalığına boğulmuş sosyolojik yöntemlerin gerçeği açığa çıkarmaktan ziyade perdelediğini önemle kavramak gerekir. Mevcut sosyolojilerin gerçeği mitolojilerden daha fazla kapattıklarını söylemem mübalağa olarak görülmemelidir. Hatta mitolojideki gerçeği hissediş, kapitalist modernite sosyolojilerindeki anlama göre son derece insani ve hakikate daha yakındır.

Toplumsal bilim şüphesiz önemlidir, ama mevcut haline bilim demek zordur. Ortada duran sosyolojik söylemler resmi moderniteyi meşrulaştırmaktan öteye bir anlamı pek ifade edememektedir. Bu konuda köklü bir bilimsel devrime ve yöntemsel çıkışa ihtiyaç vardır.

Üçüncü Doğa ile anlamlandırılmak istenen aşama, ancak bu bilimsel ve yöntemsel devrimle mümkün olabilir. Kavram olarak Üçüncü Doğa, Birinci ve İkinci Doğa’nın yeniden üst bir aşamada uyumunu ifade eder. Toplumsal doğanın Birinci Doğa ile üst düzeyde bir sentezi, devrimci teorik paradigma kadar köklü pratik devrim gerektirir. Özellikle merkezi uygarlık sisteminin günümüzdeki aşaması olan kapitalist dünya sisteminin, yani modernitesinin aşılması belirleyicidir. Bunun için demokratik uygarlık inşalarının asgari düzeyde gelişimi, daha ayırt edici hususlar olarak ekolojik ve feminist toplum karakterinde gelişme, demokratik siyaset sanatının işlevselleşmesi ve demokratik sivil toplum inşaları, başarıyla atılması gereken adımlardır.

Üçüncü Doğa yeni bir cennet veya ütopya vaadi değildir; doğalar üzerinde insanın artan bilinç gücünün farkını koruyarak, büyük uyuma KATILIMINI sağlayabilmesidir. Bu sadece bir özleyiş, amaç, ütopyalar vaadi değil, güncel pratik anlamı olan iyi ve güzel yaşam sanatıdır. Biyolojizmden bahsetmiyorum. Bu yaklaşımın tehlikesini biliyorum. Sermaye ve iktidar birikimlerinin ‘Allahlık’ cennet ütopyalarından da bahsetmiyorum. Bu yaklaşımın da derinden neyi ifade ettiğini, tehlikeli ve yıkıcı amaçlarını kestirebiliyorum. Materyalizmin vulger komünizm cennet vaadinin de ilkel olup işlevsel olmadığını, bir nevi liberalizmin uç varyantı olduğunu belirtebilirim. Zaten her tür liberalizm vaatlerinin cehennem koktuğu, güncel yaşam deneyimlerimizden anlaşılmaktadır.

Üçüncü Doğa’nın gerçekleşmesi uzun bir ‘süre’yi gerektirir. Birinci ve İkinci Doğa’nın üst bir aşamada farklılıklar temelinde eşitlik ve özgürlüğün ifade ve gerçekleşme rejimi olarak demokratik sistem, içinde ekolojik ve feminen toplum özelliklerinin gelişmesiyle mümkündür. İnsanın toplum doğası, bu aşamanın gerçekleşmesinin dinamiklerini taşımaktadır. Üzerinde yoğunlaşılması gereken farklı doğalar meselesine bu yöntemle yaklaşmak, daha anlamlı teorik ve pratik gerçekleştirimlere götürebilir.

Önemli bir yöntem sorunu son dönemde evrensellik-görecilik bağlamında tartışılmaktadır. Anlamın evrenselliği ve tikelliği biçiminde yorumlanması da aynı içeriği ifade etmektedir. Dikkatle çözümlenmesi gereken bir yöntem sorunuyla karşı karşıyayız. Özne-nesne ayrımının vardığı yeni aşama olarak da bu sorunu tanımlayabiliriz. Sermaye ve iktidar aygıtlarındaki katı yaklaşımlara çoğunlukla ‘kanun’ denilmesi, bu tip yöntem sorunlarının temelindeki maddi koşullar nedeniyledir. Kanuncu yaklaşıma ‘evrensellik’ yaftası vurulması, ideolojik meşrulaştırma araçlığıyla yakından bağlantılıdır. “Kanun demiri keser” deyimi buradan gelir. Kanunun bir iktidarsal imalat olduğunu iyi anlamak gerekir. İktidarın sermaye demek olduğunu unutmayalım. İktidar hükümranlığı demek, aynı zamanda ‘kanun’ demektir. Kanun ise, ‘evrensel’ olduğu ölçüde güçlüdür ve karşı çıkılması imkânsızlaştırılmaktadır. İnsan imgesinden tanrı inşacılığı böyle başlamaktadır. İktidar sahibi insan, açık ifade edemediği diktasını tanrısallaştırarak, böylelikle dâhiyane bir meşrulaştırma aracı yaratarak, iktidarını daha rahat sürdürülebileceğini tasarlamaktadır. Tüm evrenselliklerin kökenine de bu tür çabaların -tümüyle olmasa da- önemli oranda kaynaklık teşkil ettiğini iyi anlamak gerekir.

Görecilik ise, her ne kadar karşı kutupsallık gibi yansıtılsa da, özünde benzer bir sakıncayı taşımaktadır. Aşağılaştırılmış insanın tümüyle kuraldan, yoldan, yöntemden uzaklaştırılmış halini ifade etmektedir. “Ne kadar insan varsa, o kadar kural, yöntem vardır” uç anlayışına kapıyı açık tutmaktadır. Pratikte bunun mümkünatı olmadığına göre, sonuçta evrensellik kanunlarına tutsak düşmesi kaçınılmazdır. İnsan toplumundaki zekânın payını her iki anlayış da ya çok abartarak, yani ‘evrensel kanun’ düzeyine taşırarak, ya da çok küçümseyerek, “Herkesin kendi kanunu vardır” biçimine indirgeyerek saptırmaktadır. Toplumsal zekânın daha gerçekçi yorumlanması mümkündür. Evrensel kural ve görecilik yorumunu karşıt kutuplar haline taşırmadan, doğal gerçekliğin iç içe iki hali olarak kavramlaştırmak daha verimli bir anlatıma yol açabilir. Değişmez evrensel kuralcılık düz-çizgisel ilerlemeciliğe varır ki, bunun sonu olsaydı, evrende şimdiye dek varmış olmamız gerekirdi. İlerlemeciliğin böylesi bir kusuru vardır. Evrenin bir amaca doğru sürekli ilerlediği doğru olsaydı, sonsuzluk içeren ‘ezelcilik’ kavramı gereği, çoktan bu amacına varmış olması gerekirdi. Tersine, görecilik ‘sonsuz döngüsellik’ kavramını içerir ki, bu doğru olsaydı, mevcut evrensel değişme ve gelişmelerin yaşanmaması, oluşmaması gerekirdi. Bu nedenlerle evrensel ilerlemecilik ve döngüsellik (çembercilik), özünde birleşerek, değişerek farklılaşan evrensel gelişmeyi izahtan yoksun yöntemsel anlayışlardır. Kusurları olan yöntemlerdir. Doğruya daha yakın yöntemin “farklılaşarak değişmeyi mümkün kılan; anlık, şimdilik olduğu kadar, içinde sonsuzluğu da barındıran” bir yapıda olması biçiminde tanımlanması gereğine inanmaktayım. İlerlemenin döngüsel, döngüselliğin ilerleme olması kadar, sonsuzluğun şimdiki anda gizli, içkin olması, anlık oluşumların bütünlüğünün ise sonsuzluğu içermesi, hakikat rejiminin kurulması açısından daha açıklayıcı ve anlaşılır kılıcı bir yöntemsel perspektif sunar.

Diyalektik yöntem konusunda da bazı hususlara değinmek önem taşımaktadır. Şüphesiz diyalektik yöntemin keşfi muazzam bir kazanımdır. Evrenin diyalektik karakter taşıdığı, derin gözlemlerle her an keşfedilmektedir. Fakat burada sorun teşkil eden husus, diyalektiğin nasıl tanımlanması gerektiğine ilişkindir. Diyalektik konusunda Hegel’in yorumuyla Marks’ın yorumları arasındaki fark bilinmektedir. Yol açtıkları yıkımlar her iki yorum açısından iç açıcı değildir. Hegelyen yorumun milliyetçi Alman Devletine yol açması, faşizmin uygulanmasıyla dehşetli sonuçlarını göstermiştir. Marks’ın ardıllarının dar sınıfçı reel-sosyalist pratikleşmelerinin, sonuçları farklı olsa da, birçok olumsuzluğa ve yıkıma yol açtığı bilinmektedir. Burada kusuru Marks ya da Hegel’de aramak yerine, diyalektiği yeterince yanlış yorumlayanlarda aramak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Kaldı ki, diyalektik yaklaşımı Hegel ve Marks’a mal etmek doğru olmadığı gibi, Antikçağ Yunan düşüncesine mal etmek de tam yerinde bir tespit değildir. Doğu bilgeliğinde diyalektik yorumlara bolca rastlanmaktadır. Şüphesiz Antikçağ Yunanistan’ında ve Aydınlanma Avrupa’sında önemli bu konuda kazanımlar sağlanmıştır.

Diyalektiği ne zıtların yıkıcı birliği olarak, ne de değişimi zıtsız, anın oluşçuluğu, yaratılışçılığı biçiminde yorumlamak doğrudur. Birinci anlayış en kaba, hep kutupları düşmanlaştıran bir eğilime varır ki, evreni kuraldan yoksun ve hep kaos halinde görmekten öteye bir sonuca götürmez. İkinci anlayış ise, gelişmeyi gerilimsiz, zıtlardan yoksun, kendi dinamiğine sahip olmayan, dış bir gücün gereğini hep arayan bir sonuca götürür ki, bunun doğrulanması mümkün görünmemektedir. Metafiziğe de bu kapıdan varıldığı bilinmektedir.

O halde diyalektiği bu iki aşırı yorumdan kurtarmak, arındırmak büyük önem taşımaktadır. Yıkıcı olmayan, yapıcı bir diyalektik zaten gelişmelerde gözlemlenen bir husustur. Örneğin insanın kendisi, belki de yaklaşık evrenin hesaplanan yaşı kadar diyalektiksel bir gelişmeyi bağrında taşımaktadır. İnsanın atom-altı parçacıklardan en gelişmiş atom ve molekülleri olduğu gibi, tüm biyolojik evreleri de bünyesinde taşımaktadır. Bu harikulade gelişme diyalektikseldir. Ama yapısal, geliştirici bir diyalektiği yansıttığı inkâr edilemez açıklıktadır. Şüphesiz çok tartışılan sınıf çelişkileri (Buna kabilesel, etnik, ulusal ve sistemsel olanları da eklemek mümkündür) belli düşmanlıklar taşırlar. Ama toplumun muazzam esnek akıl gücünü unutmazsak, katliama varmadan da bu çelişkileri diyalektiğin ruhuna uygun olarak çözmek mümkündür. Kaldı ki, toplum doğası bu tip çözümlerin sayısız örnekleriyle doludur. İdeologlar gelişmeyi daha iyi açıklayalım derken, belki de iradeleri dışında tersi sonuçlara düşmekten kurtulamamışlardır. En azından bu durumlara sıkça düşmeleri, diyalektiğin de yorumlanmasının halen önemini koruduğunu göstermektedir.

Diyalektik konusunda bir yanlışa meydan vermemek için metafizikle kıyaslanmasını da kısaca yorumlamak gerekmektedir. Şüphesiz metafiziğin oluşumu dışta, yaratıcıda araması tarihin en verimsiz yaklaşımı olmuştur. Bu yaklaşımın yol açtığı felsefe, dinler ve pozitif bilimcilikler tam bir ‘zihinsel sömürgecilik’ sistemi yaratmıştır. Doğanın dıştan yaratıcıya belki ihtiyacı yoktur veya varsa bile bu yaratıcı ancak içten olabilir. Ama toplumsal doğanın zekâsı üzerine metafiziğin dıştan bir yaratıcı gibi ‘zihinsel sömürgeci rejimleri’ yerleştirdiği rahatlıkla ileri sürülebilir. Bu anlamda metafiziği eleştirmek ve aşmak büyük önem taşır.

Fakat metafiziğe ilişkin açmak istediğim husus onun başka yönüyle ilgilidir. İnsanın metafiziksiz edemeyeceğinden bahsediyorum. Bahse konu metafizik, insan toplumunun kültürel yaratımlarıdır. Mitoloji, dinler, felsefe ve bilimlerin yanı sıra her tür sanat, politika ve üretim teknikleri de buna dahildir. İyilik ve güzellik duygularının fiziki karşılıkları yoktur. Bunlar insana özgü değerlerdir. Özellikle ahlak ve sanat metafizik değerlerdir. Burada aydınlatılması gereken husus metafizik-diyalektik ikilemi değil, iyi ve güzel metafizik yaratımlarla kötü ve çirkin metafizikleri arasındaki ayrımlardır. Yine din-dinsizlik, felsefe-bilim ikilemi değil, yaşamı daha çekilir ve çekici kılan dinsel, felsefi ve bilimsel inanç, hakikat ve doğrulardır.

Unutmamak gerekir ki, doğa insan yaşamının önüne büyüklüğü ve çeşitliliği çok olan bir oyun sahnelemiştir. İnsanın bu sahnedeki rolü doğanın aynısı olamaz. O bu sahnede ancak kendi inşa ettiği oyunlarla yaşantısını düzenleyebilir. Tiyatronun yaşamın yansısı olarak tarifi bu derin gerçeklikten kaynaklanır. Önemli olan, bu sahne yaşantısının kötü ve çirkin yanları ve yanlışlıklarının en aza indirgenmesi; doğruluk, iyilik ve güzelliklerinin ise azamiye çıkarılmasıdır. İyi, güzel ve doğru metafizikten bahsederken, bu derin insan karakteristiğinden dem vuruyoruz. Yoksa kör, sağır ve duyusuz kılıcı metafiziklerden bahsetmiyorum. Yönteme ilişkin diyalektik-metafizik mukayesesini yaparken, bu belirlemelerin büyük önem taşıdığı kanısındayım.

 

4- ÖZGÜRLÜK SORUNU

 

Özgürlük adeta evrenin amacıdır diyesim geliyor. Evren gerçekten özgürlük peşinde midir diye kendime sıkça sormuşumdur. Özgürlüğü sadece insan toplumunda derin bir arayış olarak söylemleştirmek bana hep eksik gelmiş; mutlaka evrenle ilgili bir yönü vardır diye düşünmüşümdür. Evrenin temel taşları olarak parçacık-enerji ikilemini düşündüğümüzde, enerjinin özgürlük demek olduğunu çekinmeden vurgularım. Maddi parçacığın ise, mahkûm haldeki enerji paketçiği olduğuna inanırım. Işık bir enerji halidir. Işığın ne kadar özgür bir akışkanlığa sahip olduğu inkâr edilebilir mi? Enerjinin en küçük parçacık hali olarak tanımlanan kuantaların, günümüzde neredeyse tüm çeşitliliği izah eden etken olarak anlamlandırılmasına da katılmak durumundayız. Evet, kuantumsal hareket tüm çeşitliliğin yaratıcı gücüdür. Acaba hep aranan Tanrı bu mudur demekten kendimi alıkoyamıyorum. Evren-üstünün tıpkı bir kuantum karakterinde olduğu söylenirken de yine heyecanlanır ve olabilir derim. Yine acaba dıştan Tanrı yaratıcılığı buna mı denir demekten kendimi alıkoyamıyorum.

Özgürlük konusunda bencil olmamak, insan indirgemeciliğine düşmemek bence önemlidir. Kafesteki hayvanın büyük özgürlük çırpınışı yadsınabilir mi? Bülbülün şakıması en değme senfoniyi geride bırakırken, bu gerçekliği özgürlük dışında hangi kavramla izah edebiliriz? Daha da ileri gidersek, evrenin tüm sesleri, renkleri özgürlüğü düşündürmüyor mu? İnsan toplumunun en derin ilk ve son köleleri olarak kadının tüm çırpınışları özgürlük arayışından başka hangi kavramla izah edilebilir? En derinlikli filozofların, örneğin Spinoza’nın, özgürlüğü cehaletten çıkış, anlam gücü olarak yorumlaması aynı kapıya çıkmıyor mu?

Sorunu sonsuz içeriği içinde boğmak istemiyorum. Ayrıca anadan doğma ‘mahkûmiyet’ halim olarak da söylemleştirmek istemiyorum. İspatı; Prometheus’un anısına birkaç cümle dışında, bir nevi özgürlük arayışı da olan şiir yazmayı hiç denemedim. Onun da imgesellik dışında bir anlamı olmadığı bilinmektedir. Fakat özgürlük anlamının korkunç takipçisi olduğum göz ardı edilebilir mi?

Toplumsal özgürlüğü sorunsallaştırırken, bu kısa girişimiz konunun derinliği konusunda uyarıcı kılmak içindir. Toplumun zekâ yoğunluğu en gelişkin doğa olarak tanımı, özgürlük çözümlemesi konusunda da aydınlatıcıdır. Zekânın yoğun alanları özgürlüğe hassas alanlardır. Herhangi bir toplum zekâ, kültür, akıl gücü olarak kendini ne kadar yoğunlaştırmışsa, o denli özgürlüğe yatkın kılmıştır demek yerinde bir söylemdir. Yine bir toplum kendini bu zekâ, akıl ve kültür değerlerinden ne kadar yoksun kılmışsa veya yoksun bıraktırılmışsa, o denli köleliği yaşamaktadır deyimlemesi de doğru bir söylemdir.

İbrani kabilesi konusunda yoğunlaşırken, aklıma hep iki temel özellikleri takılır. Birincisi, para konusundaki maharetleridir. Paranın hükümranlığını hep ellerinde bulundururlar. Bununla dünyayı kendilerine bağlayabileceklerini, hatta hükümleri altına alabileceklerini hem teorik hem pratik olarak yetkince bilmektedirler. Buna maddi dünya hükümranlığı da diyebiliriz. Bence daha önemli olan ikincisini, yani manevi hükümranlık sanatını daha iyi becermeleridir. Önce Yahudi peygamberleri, sonra yazarları, kapitalist modernitede ise her tür filozof, bilgin ve sanat adamları ve kadınlarıyla neredeyse tarihle yaşıt bir manevi kültürel hükümranlık kurmuşlardır. Dolayısıyla İbrani kabilesi kadar zengin ve özgür başka bir kabile yoktur demek son derece doğru bir tespittir. Çağımıza ilişkin birkaç örnek vermek bu gerçeği fazlasıyla doğrulayıcı olacaktır. Küresel ekonomiye hükmeden finans-kapitalin gerçek hükümdarlarının ezici çoğunluk gücü İbrani kökenlidir, yani Yahudi’dir. Çağdaş felsefenin çıkışında Spinoza, sosyolojide Marks, psikolojide Freud, fizik biliminde Einstein adından bahsetmek, yüzlerce sanatsal, bilimsel ve politik kuramcıyı da bunlara eklemek, Yahudi entelektüel gücü hakkında yeterince fikir verebilir. Yahudilerin entelektüel âlemdeki hükümranlıkları inkâr edilebilir mi?

Fakat madalyonun diğer yüzünde dünyanın öbürleri, ötekileri vardır. Bir tarafın maddi ve manevi zenginliği, gücü ve hükümranlığı, ötekilerin yoksulluğu, güçsüzlüğü ve sürülüğü pahasına gerçekleşir. Dolayısıyla Marks’ın proletarya için söylediği meşhur söz, yani “Proletarya kendini özgürleştirmek (başka deyişle kurtarmak) istiyorsa, tüm toplumu özgürleştirmekten başka çaresi yoktur” deyişi Yahudiler için de geçerlidir. Marks bu sözü sanki Yahudileri düşünerek söylemiş gibidir. Eğer Yahudiler özgürlüklerinden, yani zenginlik, zekâ ve anlam güçlerinden emin olmak istiyorlarsa, dünya toplumunu benzer biçimde zenginleştirmekten ve manevi olarak güçlendirmekten başka yolları yoktur. Yoksa başlarına her an yeni Hitler’ler peydahlanabilir. Bu anlamda Yahudi’nin kurtuluşu, yani özgürlüğü, ancak dünya toplumunun kurtuluşu ve özgürlüğüyle iç içe düşünüldüğünde mümkündür. İnsanlık için çok şey başarmış Yahudiler için en onurlu görevin bu olduğundan da kuşku duyulmasa gerekir. O halde ötekilerin yoksulluğu ve cehaleti üzerine kurulu zenginlik ve manevi itibarların gerçek bir özgürlük değeri taşımadığını korkunç Yahudi soykırımından da anlamak mümkündür. Özgürlüğün gerçek anlamı, biz-öteki ayrımını aşan ve herkesçe paylaşılabilen karakterde olmasıdır.

Merkezi uygarlık sistemini özgürlük sorunu temelinde değerlendirdiğimizde, giderek katmerleşen bir kölelikle yüklendiğini gözlemleriz. Kölelik üç boyutta da güçlü yaşatılır: İlkin ideolojik kölelik inşa edilir. Mitolojilerden korkutucu ve hükümran tanrılar inşa edilmesi, özellikle Sümer toplumunda çok çarpıcı ve anlaşılırdır. Zigguratın üst katı zihinlere hükmeden tanrı mekânı olarak düşünülür. Orta katlar rahiplerin politik yönetim karargâhlarıdır. En alt kat ise, her tür üretime koşturulan zanaatçı ve tarımcı çalışanların katı olarak hazırlanmıştır. Bu model günümüze kadar özde değişmemiş, sadece muazzam bir açılma-saçılma konumuna erişmiştir. Merkezi uygarlık sisteminin beş bin yıllık bu öyküsü gerçeğe en yakın tarih kurgusudur. Daha doğrusu, ampirik olarak gözlemlenen bir gerçekliktir. Zigguratı çözümlemek, merkezi uygarlık sistemini çözümlemektir; dolayısıyla günümüzün kapitalist dünya sistemini gerçek temeline oturtarak çözümlemektir. Sermaye ve iktidarın kümülâtif olarak sürekli gelişimi madalyonun bir yüzü iken, diğer yüzünde korkunç kölelik, açlık, yoksulluk ve sürüleşme vardır.

Özgürlük sorununun nasıl derinleştiğini daha iyi anlıyoruz. Merkezi uygarlığın sistematiği, toplumun giderek özgürlükten yoksunlaştırılmasını ve sürü toplum derekesine düşürülmesini sağlamadan kendini sürdüremez, varlığını koruyamaz. Sistemin mantığındaki çözüm, daha fazla sermaye ve iktidar aygıtları oluşturmaktır. Bu ise, daha fazla yoksullaşma ve sürüleşme demektir. Özgürlük sorununun bu denli çok büyümesi ve her çağın temel sorunu haline gelmesi, sistemin doğasındaki ikileminden ötürüdür. Yahudi kabilesinin örnek konumunu boşuna sunmadık. Son derece öğreticidir. Özgürlüğü de, köleliği de Yahudilik üzerinden okumak, bu nedenle çağlar boyunca öneminden hiçbir şey yitirmemiştir.

Paranın mı, bilincin mi daha çok özgürlük sağladığına ilişkin geleneksel tartışmayı da bu anlatım ışığında daha iyi kavrayabiliriz. Para bir sermaye birikim aracı olarak, yani artık-ürün ve değer gaspı olarak rol oynadıkça hep köleliğin aracı olacaktır. Sahibine bile hep katliamlar davet etmesi, paranın özgürlük için güvenilir bir araç olamayacağını gayet iyi açıklamaktadır. Para, enerjinin zıddı olan madde parçacığı rolündedir. Bilincin her zaman özgürlüğe daha yakın olduğu söylenebilir. Gerçeklik üzerine bilinç, her zaman özgürlüğe ufuk açar. Bilincin hep enerji akışkanlığı olarak tarifi de bu nedenledir.

Özgürlüğü evrendeki çoğullaşma, çeşitlenme, farklılaşma olarak tanımlamak toplumsal ahlak açıklamasında da kolaylık sağlar. Çoğullaşma, çeşitlenme ve farklılaşma, zımnen de olsa, bağrında hep zeki bir varlığın seçim yapma kabiliyetini düşündürür. Bitkileri çeşitliliğe yönelten bir zekânın mevcudiyetini bilimsel araştırmalar da doğrulamaktadır. Bir canlı hücresindeki oluşumları şimdiye dek hiçbir insan elinden çıkma fabrika eli sağlayamamıştır. Belki Hegel kadar evrensel zekâdan (Geist) bahsedemeyiz. Ama yine de evrende zekâya benzer bir varlıktan bahsetmek tümüyle saçmalık olarak yargılanamaz. Farklılaşmayı zekâ varlığı dışında başka bir anlatımla dile getiremeyiz. Çoğullaşma ve çeşitlenmenin hep özgürlüğü çağrıştırması, temellerindeki zekâ kıvılcımlarından ötürü olsa gerekir. İnsanı bilinebildiği kadarıyla evrenin en zeki varlığı olarak tanımlamak mümkündür. Peki, insan bu zekâsını nasıl edinmiştir? Bilimsel (fiziki, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik) olarak insanı evrensel tarihin özeti olarak da tanımlamıştım. Bu tarifte insan, evrensel zekânın birikimi olarak tanımlanmaktadır. Birçok felsefi ekolde insanın evrenin bir maketi olarak sunulması da bu nedenledir.

İnsan toplumundaki zekâ düzeyi ve esnekliği, toplumsal inşanın gerçek temelini teşkil etmektedir. Özgürlüğü bu anlamda toplumsal inşa gücü olarak da tanımlamak yerindedir. Buna ilk insan topluluklarından itibaren ahlaki tutum denildiğini biliyoruz. O halde toplumsal ahlak ancak özgürlükle mümkündür. Daha doğrusu, özgürlük ahlakın kaynağıdır. Ahlaka özgürlüğün katılaşmış hali, geleneği veya kuralı da diyebiliriz. Eğer ahlaki seçim özgürlük kaynaklıysa, özgürlüğün zekâyla, bilinç ve akılla bağı göz önüne getirildiğinde, ahlaka toplumun kolektif bilinci (vicdanı) demek de daha anlaşılır oluyor. Teorik ahlaka etik denilmesi de ancak bu çerçevede anlam ifade edebilir. Toplumun ahlaki temelleri dışında bir etikten bahsedemeyiz. Şüphesiz ahlakî deneyimlerden daha yetkin bir ahlak felsefesi, yani etiği çıkarılabilir. Ama yapay etik olamaz. E. Kant’ın bu konuda da çok çaba harcadığı bilinmektedir. Kant’ın pratik akla etik demesi anlaşılırdır. Aynı zamanda ahlakı bir özgürlük seçimi, imkânı olarak yorumlaması günümüz için de geçerliliğini koruyan bir görüştür.

Toplumsal politikayla özgürlük bağlantısı da görünür bir durumdur. Politik alan uzgören akılların en çok çarpışıp yoğunlaştıkları ve sonuç almaya çalıştıkları alandır. Bir anlamda katılan öznelerin kendilerini politik sanat aracılığıyla özgürleştirdikleri alan olarak tanımlamak da mümkündür. Toplumsal politika geliştirmeyen her toplumun, bunun karşılığının özgürlükten yoksunluk olarak kendisine döneceğini, bedelinin kendisine fatura edileceğini bilmesi gerekir. Politik sanatın yüceliği bu anlamda karşımıza çıkar. Politikasını geliştiremeyen her toplum (klan, kabile, kavim, ulus, sınıf, hatta devlet ve iktidar aygıtları) kaybetmeye mahkûmdur. Zaten politika geliştirememek demek, kendi vicdanını, hayati çıkarlarını ve öz kimliğini tanımamak demektir. Herhangi bir toplum için bundan daha ağır bir düşüş, kaybediş söz konusu olamaz. Özgürlük talebi bu tür toplumlar için ancak öz çıkar, kimlik ve kolektif vicdanları için ayağa kalktıklarında, diğer bir deyişle politik mücadeleye atıldıklarında söz konusu olabilir. Politikasız özgürlük istemleri vahim bir yanılgıdır.

Politikayla özgürlük arasındaki ilişkinin çarpıtılmaması açısından, iktidar ve devlet politikaları (Aslında politikasızlık demek daha doğrudur) ile aralarındaki farkın özenle çizilmesi gerekir. İktidar ve devlet aygıtlarının işleri için strateji ve taktikleri olabilir, ama gerçek anlamda politikaları olmaz. Zaten iktidar ve devletin kendileri toplumsal politikanın inkârının sağlandığı aşamada vücut bulurlar. Politikanın bittiği yerde iktidar ve devlet yapıları işbaşında olur. İktidar ve devlet politik sözün, dolayısıyla özgürlüğün bittiği yerdir. Orada sadece idare etme, söz dinleme, buyruk alma ve verme söz konusudur; kanun, tüzük vardır. Donmuş bir akıldır her iktidar ve devlet. Güçlerini de, güçsüzlüklerini de bu özelliklerinden alırlar. O halde devlet ve iktidar alanları özgürlüklerin arandığı, sağlandığı alanlar olamaz. Hegel’in devleti özgürlüğün sağlandığı gerçek alan olarak sunması, modernitenin tüm tahakkümcü görüş ve yapılanmalarının temelini oluşturur. Öyle ki, Hitler faşizmi bu görüşün nelere yol açabileceğini açıklayan örneklerin başında gelmektedir. Hatta Marks ve Engels’in öncülük ettikleri bilimsel sosyalizm anlayışında devlet ve iktidarın temel sosyalist inşa araçları olarak öngörülmeleri, farkında olmayarak özgürlüğe, dolayısıyla eşitliğe indirilmiş en vahim darbe olmuştur. ‘Ne kadar devlet, o kadar az özgürlük’ söylemini liberaller daha iyi fark etmişlerdir. Başarılarını da bu öngörülerine borçludurlar.

Tahakküm araçları olarak devlet ve iktidarlar, özleri gereği, zorla el konulmuş artık-ürün ve değerlerin, yani toplam sermayenin değişik bir türünden başka bir anlam ifade etmezler. Sermaye devletleştirir, devlet sermayeleştirir. Aynı husus her tür iktidar aygıtları için de geçerlidir. Toplumsal politik alan ne kadar özgürlük doğurucuysa, iktidar ve devlet alanları da o denli özgürlük yitirim alanlarıdır. Belki iktidar ve devlet yapıları birçok kişi, grup ve ulusu daha çok zenginleştirip özgürleştirebilir. Ama Yahudi örneğinde gördük ki, bu ancak öteki toplumların yoksulluğu ve köleliği pahasına mümkündür; bunun sonu da soykırımdan savaşlara kadar her tür yıkımdır. Kapitalist dünya sisteminde politika en büyük kaybını yaşamıştır. Tarih boyunca merkezi uygarlık sisteminin zirve yaptığı bu aşamada, politikanın gerçek ölümünden bahsetmek mümkündür. Dolayısıyla hiçbir çağla kıyaslanamayacak ölçülerde günümüz çağında politik tükeniş yaşanmaktadır. Nasıl bir özgürlük alanı olarak ahlaki tükeniş günümüzün bir fenomeni ise, ondan daha fazla olarak politika alanının tükenişi söz konusudur. Dolayısıyla özgürlük istiyorsak, en başta toplumun kolektif vicdanı olan ahlakı ve ortak akıl olarak politikayı tüm yönleriyle ve entelektüel gücümüzle yeniden ayağa kaldırıp işlevsel kılmaktan başka çaremiz yok gibidir.

Özgürlük ve demokrasi arasındaki ilişkiler daha da karmaşıktır. Hangisinin hangisinden kaynaklandığı sürekli tartışmalıdır. Fakat her iki ilişki yoğunluğunun da birbirini beslediğini rahatlıkla belirtebiliriz. Toplumsal politikayı özgürlükle bağlantılı düşündüğümüz kadar, demokrasiyle de bağlantılandırabiliriz. Toplumsal politikanın en somut hali demokratik siyasettir. Dolayısıyla demokratik siyaset özgürleşmenin gerçek sanatı olarak da tanımlanabilir. Demokratik siyaset yürütmeden, genelde toplumun, özelde de her halkın ve topluluğun ne politikleşmesi ne de politik yoldan özgürleşmesi mümkündür. Demokratik siyaset özgürlüğün öğrenildiği, yaşandığı gerçek okullarıdır. Politikanın işleri ne kadar demokratik özneler yaratırsa, demokratik siyaset de toplumu o denli politikleştirir, dolayısıyla özgürleştirir. Politikleşmeyi özgürleşmenin ana biçimi olarak kabul edersek, her toplumu politikleştirdikçe özgürleştirebileceğimizi, tersi olarak da toplumu özgürleştirdikçe daha fazla politikleştirdiğimizi bilmek durumundayız. Şüphesiz özgürlük ve politikayı besleyen, başta ideolojik kaynaklar olmak üzere, birçok toplumsal alan mevcuttur. Ama esasta birbirini doğurup besleyen temel iki kaynak, toplumsal politika ve özgürlüktür.

Eşitlikle özgürlük ilişkisi çoklukla karıştırılır. Hâlbuki en az demokrasiyle ilişkiler kadar, ikisi arasındaki ilişkiler de karmaşık ve problemlidir. Tam eşitliğin bazen özgürlüğün bedel vermesi karşılığında sağlandığını görürüz. İkisinin birlikte olamayacağı, birinden taviz vermenin gereği sıkça vurgulanır. Özgürlüğün de bazen bedel olarak eşitlikten taviz vermeyi gerekli kıldığı belirtilir.

İki kavramın, dolayısıyla fenomenin doğası arasındaki farkı açıklamak, sorunu doğru belirtmek için gereklidir. Eşitlik daha çok bir hukuk terimidir. Fert ve topluluklar arasında fark gözetmeksizin, aynı hak paylaşımını öngörür. Oysa farklılık, evrenin olduğu kadar toplumun da esaslı bir özelliğidir. Farklılık aynı türden hak paylaşımına kapalı bir kavramdır. Eşitlik ancak farklılıkları esas aldığında anlamlı olabilir. Sosyalist eşitlik anlayışının tutunamamasının en önemli nedeni, farklılığı hesaba katmamasıdır. Bu da sonunu getirmenin en önemli nedenlerinden biridir. Gerçek adalet ancak farklılıkları temel alan bir eşitlik anlayışı içinde gerçekleşebilir.

Özgürlüğün farklılaşma kavramına çok bağımlı olduğunu belirlediğimizde, ancak eşitliğin farklılaşmaya bağlanması halinde özgürlükle anlamlı bir bağı kurulabilir. Özgürlükle eşitliği bağdaştırmak, toplumsal politikanın temel hedeflerindendir.

Bireysel ve kolektif özgürlük kavramları arasındaki tartışmaya değinmeden geçemeyiz. Negatif ve pozitif özgürlük olarak da tanımlanmak istenen bu iki kategori arasındaki ilişkiyi açıklamak halen önemini korumaktadır. Bireysel özgürlüğü (negatif özgürlük) şahlandıran kapitalist modernite, şüphesiz bunu toplum kolektivitesinin büyük tahribatı pahasına gerçekleştirdi. Bireysel özgürlüğün günümüzde toplumsal politikayı en az iktidar olgusu kadar tükettiğini belirlemek büyük önem taşır. Bireyciliğin toplum yıkıcılığındaki, özellikle de ahlakın ve politikanın inkârındaki rolünü aydınlatmak, özgürlük tartışmalarının can alıcı sorunudur. Bireycilikle atomize edilen toplumun hiçbir sermaye ve iktidar aygıtına karşı direnme takatinin kalmadığını söylediğimizde, toplumsal problemin kanserleşme riskini daha iyi anlayabiliriz. Liberal bireyciliğin toplumsal politika ve özgürlüğü tüketen temel kaynak olarak belirlenmesi, anlamlı bir çıkışa zemin sunabilir. Şüphesiz burada bireyselliği söz konusu etmiyoruz, bireyselliğin gerekli olduğunu tartışmıyoruz. Tartışılan, idealize edilerek toplumsal politika ve özgürlüğü tüketen ideolojik bireyciliktir, liberalizmdir.

Kolektif özgürlüğü zaten tartışmış bulunuyoruz. Asıl özgürlüğün bireysellik kadar her tür topluluğun (kabile, kavim, ulus, sınıf, meslek vb.) kimliğini belirlemek, çıkarlarını sağlamak ve güvenliğini savunmaktan geçtiğini, bu temellerde anlam bulabileceğini önemle belirtmeliyiz. Bu temellerde ancak bireysel ve kolektif özgürlükler uyumlulaştığında başarılı optimal bir özgür toplum düzeninden bahsedebiliriz. Liberalizmin bireycilik anlamında şahlandırdığı özgürlükle reel sosyalizmin kolektivizm adına şahlandırdığı özgürlük arasında, ne kadar zıt kutuplar olarak tanımlansalar da, sıkı bir benzerlik bulunduğu, 20. yüzyıl deneyiminden ötürü açığa çıkmış durumdadır. İkisi de liberalizmin seçenekleridir. Devletçilik ve özelleştirme oyunlarının nasıl aynı el tarafından uygulandığını gözlemlediğimizde, söylenmek istenen hususlar daha iyi anlaşılacaktır.

Demokratik toplumun bireysel özgürlüklerle kolektif özgürlükleri uyumlulaştırmada en elverişli zemin olduğu, 20. yüzyılın büyük yıkım getiren bireyci (vahşi liberalizm) ve kolektivist (firavun sosyalizmi) modellerinin denenmesinden sonra iyice açığa çıkmış bulunmaktadır. Demokratik toplumun bireysel ve kolektif özgürlükleri dengelemek kadar, farklılıkları esas alan eşitlik anlayışını gerçekleştirmede de en uygun toplumsal politik rejim olduğunu belirtmek mümkündür.

 

5- TOPLUMSAL AKLIN GÜCÜ

 

İnsan türündeki zekâ seviyesinin kendine özgü toplumsal süreçle bağı ve gücü kavranmadan, toplumla ilgili hiçbir soruna ilişkin çözüm olanakları layıkıyla değerlendirilemez. Tür olarak insan aşamasındaki zekâ seviyesinin potansiyel ölçümü, başlangıç itibariyle spekülatif bir konu olabilir; bu mümkün de olmayabilir. Ama çok farklı bir zekâyla karşı karşıya olduğumuz, insanlık tarihindeki savaş olgusunun günümüz koşullarında çevrenin tam bir yok etmenin eşiğine getirilmesiyle iyice açığa çıkmış bulunmaktadır. Sadece sınıf tahlilleriyle, ekonomik reçetelerle, politik tedbirlerle, iktidar ve devletin azami birikimleriyle ekolojik ve toplumsal yıkımların önüne geçilemeyeceği anlaşılmaktadır; hatta kanıtlanmış gibidir. Sorunun daha köklü ele alınmaya ihtiyacı olduğu açıktır.

Aklın gücü üzerinde şüphesiz çağlar boyu sürekli durulmuştur. Çok yeni bir şey söylemiyorum. Aklın farklı bir tarafına dikkat çekmenin her zamankinden önemli hale geldiğini belirtmek istiyorum. Aklın toplumla bağı açıktır. Toplum gelişmeden aklın da gelişmeyeceği sıradan her tarih gözlemcisinin fark edebileceği bir husustur. Esas kavranması gereken, toplumsal varlığın hangi koşullarla akla meşruiyet tanıdığıdır. Kapitalist modernitenin, özellikle yakın dönem küresel finans-sermaye egemenliğinin, ‘simgesel akıl’ üzerinden korkunç kârlar sağlayarak yol açtığı çevre ve toplum yıkımının izahatı hiçbir toplumsal meşruiyet koşuluyla anlaşılamaz. Açıkçası ahlaklı, özgürlüklü ve politik toplumun hiçbir biçimi, ‘simgesel aklın’ vurgununu onaylamaz. Peki, toplumsal meşruiyet barajları nasıl ve kimler, hangi zihniyetler ve araçlar tarafından paramparça edildi? Aklın yıkım gücü karşısında yapım, onarma ve sağlıklılaştırma rolü kimlere aittir? Bu rolü hangi zihniyet kuralları ve araçlarla gerçekleştirmekten sorumludurlar? Bu sorunlar hayatidir ve mutlaka cevaplarını isterler.

I. Wallerstein’ın kapitalist dünya-sistem adını verdiği düzenin ortaya çıkışı üzerinde büyük önemle durmasını çok önemsiyorum. Ayrıca Fernand Braudel’in konuyu adeta kılı kırk yararak çözümlemeye çalışmasını da çok ufuk açıcı buluyorum. Samir Amin’in konuyu özellikle Ortadoğu İslamî uygarlıklarının yıkımıyla bağlantılı olarak ele alan kapitalizm çözümlemelerinin de kısmen öğreticiliği vardır. Çok sayıda düşünür konuya hassasiyetle yaklaşmaktadır. Varılan ortak sonuçlar Avrupa’nın devlet geleneğinin zayıflığı, kilisenin çözülmesi, Cengiz Han’ın Moğollarının İslam uygarlığını tarumar etmesi etrafında dönmektedir. Kafesteki aslana benzetilen kapitalistik gelişme, bu koşullar altında kapının açık hale gelmesinden fırsat bularak, öncelikle Batı Avrupa’da hâkim olmuş; sonra sırasıyla tüm Avrupa’ya, Kuzey Amerika’ya ve günümüze doğru tüm dünyaya saldırısını başarıyla tamamlamıştır denilmektedir. Daha önce kafeste tutulan güç dünya hükümranlığına gelirken, önceki hükümranlar ise demir kafese alınmıştır. Toplumun Leviathan tarafından demir kafese tıkılması eğretileme olarak söylemleştirilmektedir. Max Weber’in ünlü deyimiyle kapitalist modernitenin, bürokrasisinin toplumu demir kafese alması söz konusu edilmektedir. Tüm ünlü sosyologların, çok açık olmasa da, biraz suçluluk psikolojisiyle, korkakça ve fısıldayarak dile getirmek istedikleri vahim toplumsal tablo böyle sunulmaktadır.

Şahsen soruna daha kapsamlı ve merkezi uygarlık sistemiyle bağlantılı olarak bakıyorum. Hatta biraz da simgesel-analitik aklın gelişim tarihiyle irtibatlandırılması gereğini düşünmekteyim. Analitik aklın merkezi uygarlık sisteminde attığı adım şüphesiz devsel niteliktedir. Ancak tüm uygarlık yapılanmaları benzer etkiyi ortaya çıkarırlar. Diğer önemli bir etkeni insan aklının simgesel özellik kazanarak analitik çözüm yeteneğine kavuşması olarak belirlemek, uygarlık etkeni kadar önem taşımaktadır. Çünkü kapıyı uygarlık etkenine açan analitik akıldır.

İnsana kadar tüm canlılar şaşmaz akıl ilkeleriyle çalışırlar. Doğal veya duygusal akıl da diyebileceğimiz bu akıl tarzı içgüdüselliğe yatkındır. Etkilenmeler çok ani tepki vermekle karakterize edilir. Bitki ve hayvanlardaki etki-tepki bu konuda çok öğreticidir. Üreme, korunma ve beslenmekten ibaret olan yaşamlarını içgüdüsel akılla çok öğrenilmiş tarzda yürütürler. Hata payı yok denecek kadar azdır. Ben konuyu cansız varlıklar alanına da taşırmaktan yanayım. Örneğin dünyamızın yerçekimini bir içgüdüsel akıl olarak düşünürsek (Ben böyle bir düşünce taşıyorum), her nesnesi, hatta zerresi onun itme ve çekme etkisini gücü oranında yaşar. Etkiden kaçış çok sınırlıdır. Ancak ışık gücünde kaçışlar mümkün olabilir. Evreni ilkesiz, başıboş sayan felsefeler bu anlamda bana pek doyurucu gelmez. Evrenin belli bir zekâyla hareket ettiğine dair görüş, üzerinde epeyce durmayı gerektirir.

İnsandaki zekânın tuhaflığı, bu evrensel zekâyı ihlal yeteneğidir. Belki ışık örneğiyle insan için bir üstünlük olarak da bu zekâ biçimi (analitik zekâ) yorumlanabilir. Ama evrenin akıl tarzının ezici ağırlığıyla çelişmesini nasıl çözümleyeceğiz? Belki ‘kaos teoremi’ konuya kısmen açıklık getirebilir. Bilindiği üzere, kaos teorisinde büyük düzensizlik içinde düzen aranır. Düzen kaossuz mümkün değildir. Bu yaklaşımdaki haklılık, doğruluk yönleri inkâr edilemez. Fakat burada da sorun, toplumsal kaosun (bunalım, kriz dahil) etkisi altında insan yaşamının ne kadar süre ve nasıl bir mekân içinde sürdürülebileceğidir. Çünkü toplumun kaotik süreçlere dayanma süresi ve mekânı sınırlıdır. Sürenin çok uzaması ve mekânın (ekolojik çevrenin) aşırı tahribi rahatlıkla toplumların sonunu getirebilir. Tarihte çok sayıda toplumun bu durumlara düştüğünü gözlemlemekteyiz. İnsanların neredeyse ilkel topluluklar halinde varlığını sürdürdükleri uzun süre boyunca (yaşamlarının yüzde 98’lik süresi) bu kaotik ortamda yaşadıklarını bilmekteyiz. Neolitik ve uygarlık düzenleri altında geçen yaşamın süresi toplam yüzde iki’nin altındadır. Özcesi, kaotik sürenin uzaması belki de tümüyle yaşamı sonlandırmaz. Fakat bu sefer tehlike daha farklıdır. Uygarlık öncesi kaotik süreçle sonrası arasında bariz bir fark vardır. Uygarlık çevreyi sadece insan toplumu için değil, tüm canlılar için tehlike sınırlarına çekmiştir. Daha da kötüsü, toplumların bağrındaki sermaye ve iktidar her saat kanser tarzı (aşırı kentleşme, orta sınıflaşma, işsizleşme, milliyetçileşme, cinsiyetleşme, önlenemeyen nüfus artışı) yayılmaktadır. Bu kanser tarzı büyümenin mevcut haliyle devamı bile, uygarlık öncesi klan dönemini mumla aratacaktır. Kanserle gelen kaotik süreç, yeni düzenlerden çok, toplumun ölümüyle de sonuçlanabilir. Abartılı bir yargıda bulunmuyoruz. Sorumluluk duyan insanlar, bilim insanları bu konuda her gün daha ağır yargılarda bulunuyorlar.

Denilebilir ki, toplumsal kanserolojik gelişmelerin analitik akılla ne ilişkisi vardır? O halde bu aklı biraz daha yakından tanıyalım. Simgesel akıl öncü bir rol oynamıştır. Bunun en açık görünümünü işaret dilinden (Bedensel hareketler ağırlıktadır) simgesel dile geçişte görüyoruz. Artık beden hareketleri yerine, üzerinde anlaşılmış bazı (işaret edilenlerle fiziki, biyolojik bir bağı olmayan) ses öbekleriyle anlamsal bağlar kurulabilmektedir. Örneğin, ‘göz’ü ele alalım: Ses öbeğinin gözle hiçbir fiziki bağı olmadığı halde, bu tanımda uzlaşan herkes, ‘göz’ sesinden ‘göz’ü aklında canlandırır. Simgesel dilin kuruluşu böyledir. Antropolojik çalışmalar bu dilin başlangıcını Doğu Afrika kökenli son göç dalgasını gerçekleştiren Homo Sapiens gruplarına bağlasalar da (yaklaşık 50–60 bin yıl önce), asıl patlamasını Ortadoğu coğrafyasında gerçekleştirdiğinde birleşmektedirler. Özellikle Semitik ve Aryen dil grupları bu tezi güçlendirmektedir.

Simgesel dil yapısının düşünce üzerinde muazzam bir etkisi olmuştur. Beden dilinden kurtulmak ve kelimelerle düşünmek, en büyük zihniyet devrimlerinden belki de ilkidir. Bu bir yandan insan türünün hayvanlar âleminden kopuşunu hızlandırırken, öte yandan toplumların simgesel dil kuruluşları etrafında kümelenmelerine büyük ivme kazandırır. Çünkü aynı ses düzenlerini konuşanlar, giderek hem daha farklı, hem de zekâ gücü kazanmış olarak birliklerini geliştirirler. Toplumları artık simgesel dilleri kimliklendirmektedir. Neolitik devrim bu dilin önemli katkısıyla gerçekleşmiştir. İşaret diliyle bu devrimsel aşamaya varılması zordur. Daha sonraları uygarlığa nasıl geçiş yapıldığı çokça işlendiği için tekrarlamayacağım. Fakat ‘Verimli Hilal’ denilen Zagros-Toros dağ sisteminin etekleri ve Mezopotamya ovalarının gelişmelerin ana beşiği rolünü oynadığını iyice bilmekte yarar vardır.

Anlatılanlar simgesel aklın olumlu etkisini ortaya koymaktadır. Sakıncasını ise, çevreden kopuşu başlatmasında görmek gerekir. Daha önceki toplumlar doğal çevre toplumlarıdır. Ana-yavru ilişkisinde olduğu gibi doğanın kucağındadırlar. Simgesel düşünce gücü bu tarz yaşam ihtiyacını zayıflatmıştır. Çünkü yeni toplum kendi yeni diliyle çevreyi adlandırmakta, dolayısıyla yeni kullanım yolunu da açmaktadır. Bitkiler ve hayvanlar âlemi üzerinde büyük bir hegemonyanın yoludur bu yeni yol. Simgesel dilden önceki düşünce tarzları hep duygusal akılla gerçekleştirilirdi. Duygusal aklın en temel özelliği, etki ve tepkisindeki vazgeçilmez öğe olarak duygularıyla düşünmesidir. İçtendir, yalansızdır, hileden uzaktır. Bir ananın çocuğuna içtenlik dışında yalancı ve hileli davrandığı kolay kolay gösterilemez. Bitkiler ve hayvanlar âlemindeki zihin de böyle çalışır. Aslan görününce, av hayvanlarındaki zihnin olduğu gibi duygularına yansımasını hep görürüz. İkisinde de hile yoktur. Ama insanın simgesel dilinde binbir hileli, yalanlı ve içten olmayan (duygusallık taşımayan) düşünce okumak mümkündür. Bu düşünce tarzının korkunç tehlikesi, asıl büyük tahribatını uygarlık sürecine geçişle gösterecektir.

Sermaye ve iktidar birikiminde simgesel dil vasıtasıyla gerçekleşen analitik düşünce belirleyici rol oynar. En başta bu düşüncenin yalana dayanan, hileli ve içten olmayan gücünü kullanarak, toplumu tutsak etmekte ve sömürmekte büyük yetenek kazanılmış olmaktadır. Bilindiği üzere, insan beynindeki ön sağ ve sol loblar bu iki zekâ konusunda işlevsellik kazanmışlardır. Analitik düşüncenin gerçekleştiği lob en son gelişen kısımdır. Bedenin geri kalan tüm bölümleri duygusal zekânın izini taşır. Analitik düşünce kısmının üstünlük kazanması, tüm bedenin izini taşıyan düşünce üzerinde etkili olmaktadır. Bu gelişme de giderek insanın tüm karakterini yeniden biçimlendirmektedir. Bu müthiş bir gelişmedir. Olumlu yönde kullanılması insan türü için dünyayı sürekli bir ‘bayram yerine’ çevirebilir. Olumsuz yönde çalıştırılırsa, ezici çoğunluk ve çevre canlıları için cehenneme de çevirebilir. Tıpkı nükleer güç gibidir. Bu enerjiyi çok iyi kontrol etmek kaydıyla toplumun hizmetinde kullanmak büyük yararlar sunar. Kontrol edilmediğinde ise, küçük bir Çernobil örneğinde (Ama daha korkuncu savaşta kullanılanıdır) ne tür sonuçlara yol açtığı bilinmektedir. Analitik akılda ben biraz kontrolsüz nükleer patlama tehlikesini görmekteyim. Tehlikenin de ötesinde, bizzat ve giderek yoğunlaşan biçimde toplumu ve çevreyi nükleer bombardımana tabi tuttuğu kanısındayım. Ayrı nükleer bombaya ihtiyaç olmadan da, dünya kapitalist sisteminin elindeki, emrindeki analitik akıl bombaları daha şimdiden toplumu ve çevreyi yaşanmaz durumun kıyısına taşımışlardır.

Şüphesiz simgesel dil ve analitik düşünce kendi başına olumsuzluk taşımazlar; sadece olumsuzluklara uygun koşul sunarlar. Asıl olumsuzluk zincirini başlatan, sermaye ve iktidar aygıtlarındaki gelişimdir. Uygarlık olarak kavramlaştırdığımız sermaye ve iktidar birikim sistemi, özündeki varlık nedeniyle yalancı ve hileli olmak ve duygusal zekâdan yoksunluğu taşımak durumundadır. Baskı ve sömürü aygıtları başkalarının besinleri ve güvenlikleri üzerine kuruludur. Bunların tepkisiz karşılanmayacağı, yaşamın doğası gereğidir. Sürdürülmesi ancak iki yoldan mümkündür: Ya ideolojinin meşruiyet sağlayıcı yumuşak gücüyle, ya da iktidarın çıplak zor gücüyle. Kontrolün çoğunlukla bu iki yoldan sağlandığı tarihsel bir gerçekliktir. Sermaye ve iktidar ancak hile, yalan ve zora başvurulduğunda geliştirilecek varlıklardır. Zihnin ana kısmı tam da bu aşamada buna uygun koşul sunmaktadır. Buna çarpıtılma ve saptırma etkisi de diyebiliriz.

Uygarlık tarihine bu paradigma ile bakıldığında sınıf, kent ve iktidar yoğunlaşmalarının muazzam bir analitik düşünce yapısı oluşturduğunu görürüz. Uygarlık süreçlerinde birkaç büyük durak vardır. Orijinal uygarlıklar olan Sümer ve Mısır toplumlarında M.Ö. 4000–3000 yıllarında başlayan uygarlık süreçleri, bugün bile büyüleyici etkilerini sürdüren büyük analitik zihniyet yapıları inşa etmişlerdir. Merkezi uygarlık tarihi boyunca geliştirilen tüm zihniyet yapılarının izlerini bu uygarlıklarda görmek mümkündür. Matematikten biyolojiye, yazıdan felsefeye, dinden sanata kadar toplumsal etkinliklerin uygarlık damgasını taşıyan tüm örneklerini burada orijinal biçimde inşa edilmiş halleriyle görürüz. Greko-Romen aşaması bu inşa sürecini daha da zenginleştirmiş ve analitik yapısındaki akıllılığı ilerletebilmiştir. İslam Rönesans’ındaki kısa hamleden sonra vücut bulan Avrupa’nın Rönesans, Reform ve Aydınlanma süreçleri, analitik düşünceyi doruk noktasına taşımışlardır.

Tabii tüm bu tarihsel süreçlerde, başta Çin ve Hint uygarlıkları olmak üzere, diğer uygarlıkların katkıları da göz önünde tutulmalıdır. Beş bin yıllık uygarlık, mantığı itibariyle yaşamın diyalektiğinden kopmuş dev bir ur gibi büyüyen metafizik kalıplar yekûnu olarak da değerlendirilebilir. Mimarlıktan müziğe ve edebiyata, fizikten sosyolojiye, mitolojiden dine ve felsefeye kadar tüm sanat, felsefe, din ve bilim yapılarında sermaye ve iktidar birikimini devasa boyutlarda yansıtan gelişmeleri tarih diye okuyoruz. Korkunç talan seferleri olarak savaşlar bu uygarlığın zemin katıdır. Bu zemin üzerinde yükselen akıl, gerçeklik anlamında en büyük akılsızlıktır. İdeolojik hegemonyanın bir işlevi de aslında bu akılsızlığı, suç aklını, savaş aklını, hile ve yalan aklını, özcesi sermaye ve iktidar birikim aklını örtbas etmek, tersyüz edip göstermek, kutsallaştırmak, tanrısallaştırmaktır. Uygarlık tarihiyle iç içe gelişen tüm analitik düşünce kalıplarını, inanç ve sanatlarını yakından incelediğimizde, eleştiriye tabi tuttuğumuz bu gerçekleri tespit etmek zor olmayacaktır.

Kapitalist canavarın (Hobbes’un Leviathan’ı) kafesten nasıl çıktığını ancak bu tarihsel gerçeklerin ışığında yetkince anlamlandırabiliriz. Bu canavarın sadece 16. yüzyıldaki zaaflardan yararlanarak kafesten kaçışı gerçekleştirmemiş olduğunu önemle vurguluyorum.

Kadın örneğini konu açısından çözümleyerek bölümü noktalamak istiyorum. Şüphesiz feminist incelemeler yeni yeni gelişimlerle kadın gerçeğinin gün yüzüne çıkmasına önemli katkıda bulunuyorlar. Fakat o kanıdayım ki, bu çalışmalar büyük oranda erkek aklının egemenlik koşullarında yürütülmektedir. Ziyadesiyle reformisttir. Konuya tüm köktenliği içinde yaklaşım hayati önem taşımaktadır.

Biyolojik araştırmalar insan türünde kadının kök rolünü aydınlatmaktadır. Asıl gövdeden kopan kadın değil erkektir. Kadının duygusallığı, evrensel oluşum diyalektiğinden aşırı sapmamasından ileri gelmektedir. Özellikle uygarlık döneminde en alttaki konumunda bıraktırılması, bu yapısını günümüze kadar taşımasında etkilidir. Erkek akıl tarafından kadının duygu yüklü aklı hep ‘eksik’ olarak, kadının bizzat karakteri olarak yansıtılmak istenir. Erkek akıl, kadın üzerinde birkaç büyük operasyon yürütmüştür, yürütmektedir:

Birincisi, ilk ev kölesi haline getirilmesidir. Bu süreç korkunç sindirme, baskı, tecavüz, hakaret ve katliamlarla yüklüdür. Ona tanınan rol, mülklü düzene gerekli olduğu kadar ‘döl’ üretmektir. Hanedanlık ideolojisi bu döle çok bağlıdır. Kadın bu statü içinde mutlak mülktür. Yüzünü bile başkasına gösteremeyecek kadar sahibinin malı, namusudur.

İkincisi, seks aracıdır. Cinsellik tüm doğada üremeyle ilgilidir. Yaşamın devamı amaçlanmıştır. İnsan erkeğinde özellikle kadın tutsaklığıyla birlikte ve ağırlıklı olarak uygarlık sürecinde asıl rol sekse, cinsel arzunun patlamasına ve çarpıkça gelişimine tanınmıştır. Hayvanlarda çok sınırlı olan çiftleşme dönemleri (çoğunlukla yıllık), erkek insanda neredeyse yirmi dört saate çıkarılmak istenir. Kadın günümüze doğru seksin, cinsel iştah ve iktidarın sürekli üzerinde denendiği araçtır. Özel-genel ev ayrımları anlamını yitirmiştir. Her yer ve her kadın artık genel-özel ev ve kadın sayılır.

Üçüncüsü, ücretsiz, karşılıksız emekçidir. Tüm işlerin zoru kendisine yaptırılır. Karşılığı, biraz daha ‘eksik’ olmaya zorlanmadır. O kadar aşağılanmıştır ki, gerçekten erkeğe göre çok ‘eksik’ kaldığını kabul etmekte, erkek eline ve hâkimiyetine dört elle sarılabilmektedir.

Dördüncüsü, en ince metadır. Marks, para için ‘metaların kraliçesi’ der. Aslında bu rol daha çok kadınındır. Metaların gerçek kraliçesi kadındır. Kadının sunulmadığı hiçbir ilişki yoktur. Kadının kullanılmadığı hiçbir alan da yoktur. Bir farkla ki, her metanın kabul görmüş bir karşılığı varsa da, kadında bu karşılık da koca bir ‘aşk’ yüzsüzlüğünden tutalım, “Anaların emeği ödenmez” martavalına kadar koca bir saygısızlıktan ibarettir.

Uygarlığın canavarlaştırdığı erkek aklı (binbir hilenin, yalanın, savaş canavarlığının, ideolojik çarpıklığın, kısacası toplum ve çevresini yıkan aklın, teneke sesinden başka ses vermeyen analitik aklın) onsuz edemediği kadına bu muameleyi uygun gördükten sonra, insan toplumuna, çevresine neler yapmaz ki! Bu aklı durdurmak, ancak yıktığı toplumsal ahlak ve politikayı öncelikle yerli yerine koymakla mümkündür. Daha doğrusu, ancak bu temelde başlangıç yapılabilir. Yalnız analitik aklın aldığı boyutlardaki rolü nedeniyle, uygarlık sistemlerine karşı demokratik uygarlık sistemini geliştirmenin önemi bir kez daha tüm yakıcılığıyla önümüzde görev olarak durmaktadır. Akla büyük değer biçmek asıldır. Toplumsal akıl bir gerçektir. Toplumun kendisi aklın yoğunlaştığı alandır. Umutsuz olmanın hiçbir anlamı yoktur. Tüm kutsallıklardan akan bir ses daha vardır ki, “Biz size aklı verdik, yeter ki şer yolunda değil, hayır yolunda kullanın. O zaman size gerekli olan her şeyi edineceksiniz!” der. Bu sesi gerçekten almalı ve anlamalıyız. Toplumun sağduyusu da denilen vicdanın sesi, vazgeçilmez ahlaki sesi de bunu der. Toplumsal politika denen özgürlük sanatının duyulur kılınma gereğini yerine getirmek istediği ses de bunu der. Demokratik toplum çalışmaları bu sesin pratiğidir. Demokratik uygarlık sistemi bu sesin teorisidir.

Bundan sonraki bölümler, daha çok bu seslerin (analitik ve duygusal aklın el birliğinden çıkan sesler) somut kaynaklarına inmek ve gösterdikleri çözüm yollarına aydınlık getirmek amacında olacaktır.

 

 

 

 

6- TOPLUMSAL PROBLEMİN ORTAYA ÇIKIŞI

 

Doğaların diyalektiğinde problem anları, nicelik birikimlerin niteliksel sıçrama süreçleri olarak tanımlanır. Düzen, ilerleme teorilerinde dönüşüm anları çok kısa aralıklar olarak tarif edilirken, kaos teorilerinde esas olanın kaotik durum olduğu, düzen ve ilerlemenin ise sınırlı anlar olarak kaldıkları vurgulanır. Sürekli kaotik düşünceler kadar, sürekli ilerlemeci düşünceler de insan aklını çok meşgul etmiştir. Şüphesiz insan aklını bir yansıma aynası gibi yorumlayanlar olduğu gibi, her aklın temelini insanda gören düşünceler de eksik değildir.

Bu düşüncelerde evrenselci ve göreci yorumları okumak zor değildir. Toplumsal akıl temasını bu tür konulara biraz daha somut yaklaşmak için işlemek, tanımlamak gereğini duydum. Dolayısıyla şimdiye kadar yaptığım sunumlar, kavrama düzeyi gelişkin bir hazırlıkla toplumsal problemin kaynağına giriş yapmaktır.

Tarih boyunca tüm önemli düşünsel çıkışlar iki dönemin ürünü olarak belirmektedir: Düzenin yolunda gittiği, toplumsal refahın tatminkâr olduğu ve büyük sorunların yaşanmadığı dönemler, düşünce olarak gelişimini benzer biçimde yansıtır. İlerlemeci, refah bahşeden, sorunu az düşüncelerdir. Güven aşılarlar. Kalıcılıktan dem vururlar. Sorunları arızi, gelip geçici sayarlar. Daha çok Birinci Doğa’yı işlerler. Toplumsal doğayı tartışma konusu yapmak istemezler.

Düzende tıkanmaların ve eskisi gibi yürüyememenin yaşandığı dönemlerde ise, düşünceler sorun yüklüdür. Daha çok İkinci Doğa’yı işlerler. Bu dönemler yeni dinsel ve felsefi arayışların hızlandığı dönemlerdir. Sorunlardan çıkış yeni düşüncelerde, din ve felsefe arayışlarında görülmektedir.

Tarihte büyük düşünce hamlelerinin yaşandığı bu refah ve sorun dönemlerinin düşünsel akışını tüm uygarlıklarda izlemek mümkündür. Sümer toplumunun büyük refah döneminde tüm büyük dinleri, felsefe ve bilimleri, sanat ekollerini etkileyen muhteşem bir mitolojik düşünce çıkışına tanık olmaktayız. Hiçbir büyük din, felsefi anlayış, sanat ve bilim anlayışı yoktur ki, bu Sümer düşünce çıkışından etkilenmemiş olsun. Antikçağ Yunanistan’ındaki düşünce çıkışı da başlangıçtaki refah toplumuyla ilgilidir. Sümerlerde Mezopotamya’nın verimli coğrafyası bu refahın temelinde yatarken, Yunanistan’da Ege’nin her iki kıyısında bu verimlilik sağlanmıştır. Sümerlerdeki mitolojiye karşılık, İonya’da felsefi düşünce öne çıkmıştır. Bilim ve sanatta gelişmeler devrimsel boyuttadır. Batı Avrupa ise, benzer bir refah patlamasıyla büyük düşünce çıkışını 16. yüzyıldan itibaren dünya çapında etkili kılacaktır.

Dikkat çeken husus, her üç refah deneyiminde düşünce devrimlerinin Birinci Doğa’ya ilişkin olarak başlangıç yapmasıdır. Ancak refahın hızı kesildiğinde ve bunalımlar patlak verdiğinde İkinci Doğa üzerine tartışmalar ağırlık kazanmakta, yeni düşünceler yeni arayışlarla yüklü olmaktadır. Bir kısım düşünce eski refah ve düzen döneminin anısıyla yüklü olarak hep geçmişi ararken, yenilikçi olanlar düzen bozukluğundan ve bunalımın ağırlığından şikâyet edip ütopik düşünceler üretirler. Yeni toplumsal biçimlerden bolca bahsedilir. Çok sayıda toplum bu arayışlar sonucunda oluşur. Din ve mezhep topluluklarından tutalım, yeni kabile boylarının türemesine kadar, hatta Avrupa örneğinde gördüğümüz ulus oluşumlarına varana dek toplumsal biçimlenmeler gerçekleşir.

Tarihin düşünce tarihi boyutunda gözlemlenmesi bizleri toplumsal problemlerle tanıştırdığı gibi, günümüz toplumunun gözlemlenmesinde problem boyutunun devasa ağırlığını da iliklerimize kadar hissetmemek mümkün değildir.

Avrupa merkezli sosyal bilime bağlı kalmadan düşünmeye çalışıyorum. Bu tarzın çok gerekli olduğunun farkındayım. Bazıları bu tarz düşünceyi şüphesiz hafif ve sosyal bilimlerden sapma biçiminde yargılayacaklardır. Bu yargı umurumda olmayacaktır. Gerçekten Avrupa merkezli sosyal bilim egemenlik kokmaktadır. Ya egemen kılar ya da egemenlik altına sürer. Hâlbuki bize gerekli olan, demokratik özne olmak ve adilce paylaşmaktır. Avrupa sosyal bilimi özünde liberalizmdir; bir ideolojidir. Ama bu gerçekliğini o denli görünmez kılmıştır ki, büyük muhalif eleştirmenlerin düşüncelerini bile özümseme gücünü gösterebilmiştir. Bunu yaparken, üstün eklektizm yeteneğini sergilemiştir. Kendimi bu eklektizme kurban etmemek için, çözümleme gücümün farklılığını geliştirmekten başka çaremin olmadığını biliyorum. Fakat bu tutum anti-Avrupacılık değildir. Anti-Avrupacılık da Avrupa merkezli düşüncenin bir parçasıdır. Avrupa’nın Doğu’da, Doğu’nun Avrupa’da olduğundan hareketle, hangi değerlerimizin evrensel olduğunu bilerek tutum geliştiriyorum. Avrupa’nın birçok değeri öz değerlerimizin bugünüdür, geliştirilmiş halidir. Şu hususu çok iyi bilmeliyiz ki, en anti-Avrupacı geçinenlerin çoğu, Avrupa liberalizminin en geri taraftarı haline gelebilmişlerdir. Reel sosyalizm ve ulusal kurtuluş pratikleri bu örneklerle doludur.

Marks ve Engels’in bilimsel sosyalizm deneyimleri, kendi dönemlerinin toplumsal problemine çözüm olarak geliştirilmişti. Buna içten inanmışlardı. Problem tanımlamaları, kapitalizmi sistem halinde kavramlaştırarak bunu yapmaları, sıra sosyalist sisteme geldiğinde nasıl bir çözüm olunacağına dair inançları tamdı. Öyle ki, elleri altında geliştirilen ‘bilimsel sosyalizm’ bunun garantisiydi. Ama tarih başka türlü gelişti. Daha önceki ütopyacılar da benzer beklentiler taşımışlardı. Lenin’in Rus Devrimi’nden bekledikleri farklıydı. Birçok Fransız devrimcisi de büyük hayal kırıklığını yaşamıştı. Devrim birçok öz çocuğunu yemişti. Tarihin derinlikleri benzer örneklerle doludur. Hâlbuki problem çözümleyiciler hem çok imanlı hem de bilinçli hareket ediyorlardı.

Demek ki, toplumsal problem tanımlamaları ve çözümleme deneyimlerinde eksik ve yanlış bir şeyler var ki, büyük sapmalar ve hatta tersi gelişmeler yaşanmaktadır. Sıkça vurgulandığı gibi, mesele az çaba, isyan, savaş değildir. Bunlar vardır, belki de çok fazladır. Bu tip gerekçeler beni toplumsal problem tanımı ve çözümü konusunda çok ihtiyatlı olmaya zorlamaktadır. Eğer tecrübeden ders almayı ve büyük kahramanlıkların anısına saygılı olmayı biliyorsak, atacağımız adımlar ders yüklü ve saygı dolu olmalıdır.

 

A-     TARİHSEL-TOPLUM SORUNUNUN

TANIMLANMASI

 

Savunmanın ilk iki büyük bölümünü genelde iktidar, özelde kapitalist iktidar tekeli üzerinde yoğunlaştırmıştım. Birçok yetersizliği bağrında taşısalar da, merkezi uygarlık sistemini çizgi olarak iyi yansıttıkları kanısındayım. Mühim olan, ana gelişim halkalarının sunumuydu. Konular hem tanımlanmış, hem de kümülâtif olarak sermaye birikimini de ihtiva eden iktidar birikimlerinin zincirleme gelişimi olarak sunulmuştu. Bu iki bölümü yazarken, Andre Gunder Frank’ın Dünya Sistemi adlı derlemesini de okumamıştım. Sunduğum hem bu derlemenin değişik bir aktarımıydı, hem de fazladan olarak çözümü de bir sistematiğe, demokratik uygarlığa bağlama eğilimindeydi. Belki şimdi yazsam daha da yetkinleştirilebilirdi. Ama tarihe saygı gereği öyle kalması daha değerlidir.

Toplumsal problem konusu farklı bir başlıktır. Ne iktidar-tekel tarihini sunmayı amaçlıyor, ne de demokratik çözümü tartışıyor. Denenmek istenen, toplumsal problemin teorik ve pratik yaşanmışlığı içinde bir sunumudur. Problemin çözümüne katkı sağlayacağı kanısındayım. Şimdiye kadar konuya hiç değinmedim demiyorum. Parça parça çok işlendi. Bütünlük halinde vermek oldukça öğretici olacaktır.

Toplumsal problemin tanımını nasıl yapmalı sorusu düşündürücüdür. Bazı düşünceler toplumsal fakirliği, bazıları devletsizliği, diğer bir kısmı askeri zayıflığı, başkaları politik sistem yanlışlıklarını, kimileri ekonomiyi, ahlaki düşkünlüğü problem sayarlar. Belki de problem sayılmadık tek bir toplumsal alan bulunmaz. Tüm bu görüşlerde doğru yanlar olabilir. Ama problemin özünü yansıtmaktan uzaktırlar. Toplumsal problemi, toplumun temel dinamiğini çiğnemek olarak sunmak bana daha anlamlı gelmektedir.

Toplumun toplum olmaktan çıkarılmasını temel sorun yapmak gerekir diye düşünüyorum. Burada birinci husus, bir toplumu belirleyen, toplumsal varlığı inşa eden ve kurgulayan değerlerin varlığıdır. Varlığın kendisi dediğimiz husustan bahsediyorum. İkincisi, bu kendiliği, varlığı kendilik olmaktan çıkaran, varlığının temelini ortadan kaldıran gelişmelerden bahsediyorum. Bu iki husus iç içe yaşanıyorsa, toplumsal sorun vardır ve büyüktür demektir. Dolayısıyla klan döneminde bir buzullaşma dönemi tüm klanları ortadan kaldırırsa, buna sorun diyemeyiz. Çünkü doğal afet irademiz dışındadır. Sorun olabilmesi için insan eliyle yaratılması gerekir. Ekolojik sorun bile ancak insan eliyle oluştuğunda sorun olarak tanımlanmıştır. O halde temel toplumsal sorunu, toplumu temellerinden yıkan, çözen güçlere bağlamak bizi doğru bir tanımlamaya götürecektir.

Sermaye ve iktidar tekelini bu güçlerin başında görüyorum. Çünkü ikisi de özünde artık-değer gaspı olarak toplumu temelinden oyan güçlerdir. Bundan sonra sermaye ve iktidar tekeline birlikte tekel diyeceğim. Konuya daha çok açıklık sağlamak için toplumun problemsiz, normal, doğal halini de tanımlamak katkı sunacaktır. Hangi topluluk düzeyinde, biçiminde yaşıyorsa yaşasın, eğer toplum özgürce ahlaki yapısını ve politikasını oluşturuyorsa, o toplum haline normal veya doğal toplum diyebiliriz. Buna açık veya demokratik toplum demek de mümkündür. Sonraki kısımlarda çokça işleyeceğimiz için, kısaca çözümü tam liberal, sosyalist, ulus-devlet, refah toplumu, tüketim, sanayi, hizmet toplumu olarak sunmayacağım. Çünkü bu tip deyimler büyük oranda spekülâtiftir. Gerçek toplumda karşılığı olmayan tanımlardır. Bazı sıfatlar demek daha doğru olur.

O halde özgür politika ve ahlak toplumunun bu temel niteliklerinden yoksun bırakılmasını sorunun başlangıcı sayabiliriz. Sorunu başlatan güç ise tekel oluyor. Tekelin kapsamını da tanımlamalıyız. İster özel ister devlet eliyle olsun, tarımsal, ticari ve sınaî yolla artık-değerler bir araya toplanmışsa tekel oluşmuş demektir. Tekel grubunun içinde şüphesiz rahip + güçlü adam + şeyh, başlangıç üçlüsü olarak hiyerarşiktirler. Tekelden güçleri oranında yararlanırlar. Tarih boyunca bu üçlü tekel çok çeşitli kurumlara bölünecektir. Her kurum kendi içinde bölünecek, ama öz itibariyle zincirleme etkilerini arttırarak günümüze kadar taşınacaklardır.

Tekelin tarihsel akışının kümülâtif ve zincirleme karakterini hep göz önünde tutmak gerekir. Merkezi uygarlık, tekelin zincirleme gelişiminin hem sonucu hem nedenidir. Israrla bu hususu vurgulayacağım. Modernite düşüncesi günümüzde korkunç bir zaman sıkışması dayatmaktadır. Her şey sıkıştırılmış ‘şimdiye’ boğdurulmaktadır. Hâlbuki ‘şimdi’ tarihtir, gelecektir. Modernite bu düşünce dayatmasıyla tarih katliamcılığını boşuna yapmıyor. Çünkü gelenekten kopmuş bir toplumu dilediği gibi yönetmek çok kolaydır. Hiçbir tarih tekel tarihi kadar yoğun, zincirleme ve büyüyerek gelme şansına sahip olmamıştır. Tekel kendini bu tür tarihleştirirken, toplumların tüm topluluklarını tarihsiz kılmaya, daha doğrusu kendi içinde eritmeye ve sömürgeleştirmeye büyük önem verir. Bunun için mitoloji, din, felsefe ve bilim yapıları oluşturur. Aynı çabayı toplulukları ahlaken düşmüş, politika yapamaz hale getirirken de sergiler.

Tekeli sıkça kavram olarak kullanırken, bunu ekonomik, askeri, politik, ideolojik, ticari kapsamda yaptığımızı unutmayalım. Çünkü artık-değeri bu gruplar aralarında şu veya bu biçimde paylaştıracaktır. Paylaşım biçimi ve oranı ne olursa olsun öz değişmeyecektir. Bazen ekonomik verimi sağlayanlar, bazen askerler, diğerleri -politik sınıf, ideolojik takım, ticari zümre- önemleri oranında paylarında söz sahibi olacaklardır. Sınıf, devlet gibi toptancı kavramlar bulanıklık yaratabilir. Tekel, daha net bir sömürü ve baskı şirketi olarak rol oynar. Arkasında sınıf ve devlet oluşumu türev değerindedir. İkincil doğurumlardır.

Tekelin doğurumlarında üçüncü sırayı kentin kuruluşu alır. Kent, tekelin baskı ve sömürü karargâhı olarak başını kaldırır. Tapınakla iç içe geçmiş olması ise, ideolojik meşruiyet arayışının öneminden ötürüdür. O halde kent tarihte gerçekleşmiş haliyle öncelikle tapınak, askeri karargâh, burjuva (‘Kentli’ anlamında tüm sömürücü kesime burjuva diyebiliriz) oturma yapılarının (saray) çekirdeği olarak sahneye çıkar. Etraflarındaki kalabalık, kalelerdeki çekirdek çevresindeki ikinci halka olarak hizmetçi kullar rolünü oynarlar. Köle sınıfı da denilebilir.

Tarihte hep karşımıza çıkan kale, sur gerçekleri, tekelin kent yapılanmasının en açık kanıtlarıdır. O halde toplumsal sorunu doğuran etkenleri netleştirmiş bulunuyoruz: Tekelin özü etrafında oluşmuş kent, sınıf ve devlet yapılanması. Uygarlıklar tarihi bir anlamda bu üçlü oluşumun zaman ve mekân içindeki yayılımıdır. Mantık basittir: Artık-değer olanakları arttıkça tekeller çoğalacak, ardı sıra yeni kent, sınıf ve devlet yapıları inşa edilecektir. Bu temel yapılar aynı zamanda çok katı gelenekler oluştururlar. Şehir öyküleri, devlet gelenekleri, hanedan tarihleri bitmez tükenmez anlatı konularıdır. Tüm beyni çalışan ve ağzı laf yapanlar, ulema ordusu olarak günlük ideolojik meşruiyet sağlayacaklardır. Uydurmadıkları masal, mesel yok gibidir. Tanrı inşalarından (şehir tanrıları, savaş tanrıları) şeytan, cin yaratımlarına, cennet-cehennem tablolarından edebiyat destanlarına kadar uydurmadık alan bırakmazlar. İnsan emeğinin artısından korkunç mezar, saray, tapınak, tiyatro ve stadyum yapıları, tekelin güç gösterisi gibidir. Aynı korkunçluktaki savaşların tüm bir halkı, kabileyi, şehir ve köyü yaralı esirler dışındaki tüm nüfusuyla birlikte yok etmeleri, tekelin geleneklerindendir. Zaten ekonomik değer ifade eden her şey, kutsal savaş ganimeti olarak tekelin kutsal kitabında çoktan yerini almıştır.

Toplumsal sorunun çıkışında önemli bir tartışma, tarım devriminden sonra tekelin, dolayısıyla üçlü türevin (kent, sınıf, devlet) uygarlık tarzına ilişkindir. Diğer bir deyişle, neolitik toplum aşamasından sonra uygarlık aşaması (köleci, feodal, kapitalist toplum olarak da adlandırılan gelişme aşamaları) mevcut tarzıyla zorunlu muydu? Neolitik toplumun farklı bir üst aşamaya sınıflı ve devletli kentleşme olmadan sıçrama olanakları var mıydı? Var idiyse, neden gelişim sağlayamadı? Bunlar her ne kadar spekülâtif sorular olarak değerlendirilseler de, önemli konulara dikkat çekmektedir. Demokratik uygarlık sisteminde konu kapsamlı tartışılacağından, kısaca vereceğim yanıt, toplumsal doğayı inceleme tarzımıza bağlı olarak verilebilir. Hâkim uygarlık paradigmalarına göre gelişmeler, kader çizgisine uygun olarak, olduğu gibi olması gerektiğidir. Her şey kaderi mucibince olmaktadır. Alınyazısında ne varsa o gerçekleşmiştir. Tüm metafizik kurgular bu ideadadır.

Demokratik uygarlık analizinde ise, gerek uygarlığın ve bağrındaki toplumsal biçimlerin yorumlanması, gerek neolitik toplumun devamına, dönüşümüne ilişkin yaklaşımları farklıdır. Özcesi, toplumsal gerçeklik Avrupa merkezli sosyal bilimin izah ettiği gibi değildir. Hakikate daha yakın yorumlar mümkündür. Toplum anlatılmak istenenden farklı oluşmaktadır. Söylemlerle gerçek arasındaki farkı görmek, ayrıca söylemlerle hâkim merkezi uygarlık arasındaki bağı fark etmek büyük önem taşımaktadır. Sosyal bilim adına sunulan ve tartışmasız doğrular diye kabul ettirilen pek çok kategorik değerlendirme propaganda ağırlıklıdır. Gerçeği perdelemeyi amaçlamaktadır. Bilimsel sosyalizm adına sunulanlar dahil, birçok sosyal bilgi ekolü liberalizmin ağır etkisindedir. Bu konular asgari ölçüde aydınlatılmadan, verilecek yanıtların hata payı yüksek olacaktır.

Toplumsal sorunları orijinal çıkışında böyle tanımlamak, gelişim süreçlerini daha gerçekçi yorumlama şansını verir. Temel kategoriler halinde bölmeden, ana aşamalar biçiminde problem sunumları, problemi bütünlüğü içinde göstermeleri nedeniyle daha öğreticidir.

a- Uygarlık tekelinin ilk büyük sorun aşaması, M.Ö. 3000-M.S. 500 yılları arasına (yaklaşık olarak) oturtulabilir. Tekel, farklı mekân ve zaman koşullarında çeşitli yöntemlerle toplumdan büyük artık-değeri sızdırma örgütüdür. Sümer, Mısır ve Harappa toplumunda M.Ö. 3000’lerden beri tarımda firavun sosyalizmi diyebileceğimiz yöntemlerle (örgütlü) muazzam artık-ürün elde etmektedir. Sermayenin ilk büyük birikim modelidir. Neolitik topluma göre müthiş bir verimlilik yakalanmıştır. Bu verimlilik beraberinde kenti, sınıfı ve devleti doğurmuştur. Neolitik toplumda da çoktan başlamış artık-ürün olanakları üstünde ya zor yöntemleri ya da ticari tekel yoluyla ilk büyük sömürü çağı açılır. Şüphesiz firavun sosyalizminde karın tokluğuna, tıpkı hayvanların değişik bir türü gibi çalıştırılan kulların sömürüsü esastır. Kısacası günümüzdeki merkez-çevre sömürüsünün ilk orijinal halkası bu biçimde kurulmuş bulunmaktadır. Sümer toplumunda da eldeki belgeler ışığında bu yönlü gelişmeleri tüm çıplaklığı ve örtüsü içinde görmek mümkündür.

Şüphesiz bu tarz üretim ve artık-ürün gaspı toplumun bağrına saplanmış hançer türünden ağır sorunlara yol açmıştır. Mitoloji ve dinler tarihi bu sorunların öyküleriyle doludur. Örneklersek, ilk Gılgameş Destanı, Nuh Tufanı, Âdem-Havva ve Habil-Kabil efsaneleri, cennet-cehennem, Tanrı Enki-Tanrıça İnanna çatışması, çoban-çiftçi çelişkisi anlatı halinde sunulurken, özünde acımasız TEKEL’in yol açtığı hançerlemelerden, yani zoralım ve hayvanca çalıştırmayla artık-ürün gaspının yansıtılmak istendiği çok açıktır.

Bunlara benzer sayısız öykü dehşetengiz talan ve çalıştırılmayı konu edinirken, elbette örtülü bir dil kullanacaktır. Bu dönemde ideolojik hâkimiyetin en az fiziki hâkimiyet kadar etkili olduğunu çok iyi bilmek gerekir. Tarih eğer gerçekten bir de ezilen ve talan edilenlerin dilinden yazılsaydı, herhalde bizlere sunulandan çok daha farklı bir geçmişle karşılaşacağımızdan kuşku duyulamaz.

Sadece Mısır firavun piramitlerinde (Mezarları oluyor. Ya sarayları nasıldı?) çalıştırılan köle sayısı milyonları aşar. Bunlar hayvan çiftliği gibi bir yerde toplu tutulurken, hayvanlar kadar karınları doyurulmadan, ölümcül kamçılarla o korkunç yapıların inşasında kullanılırdı. Kendi mülkleri olarak hayvan-köleler böyle çalıştırılırken, tekelin askeri kolu diğer dış topluluklar üzerine seferler düzenleyip, bu toplulukların sadece kullandıkları eşya ve toprağı gasp etmekle kalmaz, öldürdükleri dışında yararlı gördükleri tüm topluluğu esaret altına alırdı. Bugün bile görenleri hayretler içinde bırakan o müthiş kale, sur, mezar, arena, saray ve tapınak yapıları bu tür esirlerle inşa edilirdi. Milyonlarcası ilk sulama kanalları vasıtasıyla sulu tarımda çalıştırılmasaydı, herhalde o denli artık-ürün elde edilmesi ve bu devsel taş yapılar inşa edilemezdi. Bir de tekelin cennetimsi yaşantısı garanti altına alınamazdı.

Merkezi uygarlık (Mezopotamya Sümer hegemonik uygarlığından günümüz ABD hegemonik uygarlığına kadarki süreç) kökenli anlatılar (mitoloji, din, felsefe ve çeşitli sanatsal-bilimsel ekoller), bu korkunç süreci farklı yansıtmak üzere, aynı müthişlikte başta ideolojiler olmak üzere birçok üstyapısal kurumlar geliştirmiştir. Özellikle analitik akıl en verimli aşamasını kaydetmiştir. Rahip tekelin önderliğinde mitolojik ütopyalardan cennet-cehennem tablolarına; yetmediyse felsefi izahlardan bilime, doğa görüngülerine daha iyi yanıt veren bilgiler ve bilgeliklere kadar yanıtlar geliştirmişlerdir. Daha kolay yönetmek için yazı, matematik, astronomi ve biyolojiye ilk adımları atmışlardır. Tekel tabakasının rahatı için olmadık ilaç arayışlarından tıp biliminin temeli atılmıştır. Gılgameş’in ‘ölümsüzlük otu’ arayışı destanın en heyecan verici bölümüdür. Taş yapı mimarisi, ölümsüzler için ölümsüz yapılar inşa etme tekniğini geliştirmiştir. Mitoloji yetersiz kaldığında, daha katı dogmatik dinler süreci başlatılmıştır. Korkunç durumlara düşürülmüş insanlara teselli için, tanrı-krallar imgesini yansıtan tanrılar inşa edilmiştir. Analitik akıl belki de en büyük eserini bu tek tanrılı dinlere geçişte sunmuştur.

Toplumsal soruna sadece yol açılmamıştır; sorun en korkunç biçimiyle doğurtulmuştur. Toplumun tüm maddi ve manevi kültürü üzerine karabasan gibi çökmüştür. Sümercede ‘Amargi’ sözcüğü ‘kutsal ana-doğaya dönüş’ anlamını daha o dönemde yüklenmiştir. Düşürülmüş insanlık, geçmişini mumla arar hale getirilmiştir. Bir an önce ölüp cennete kavuşmak ideoloji haline yükseltilmiştir. Neolitik dönemde bazen yaşanır gibi tahayyül edilen yeryüzünde cennetimsi yaşam, artık öte dünyalara, ütopyalara konu edinilmiştir. Seküler, dünyevi anlayış, yerini ahiretten başka düşünemez anlayışlara terk etmiştir. Dünya bu korkunç sorun karşısında tüm zenginliği içindeki çeşitliliğini yitirmiş, bir azap yeri olarak tasarlanır hale sokulmuştur.

Toplumsal ahlak, politika ilk ölümcül darbeleri bu tekel sorunuyla yemiştir. Komünal toplumun yapıtaşları olan ahlak ve politika alanları tarumar edilirken, üstte tekel mensuplarının dar topluluklarına özgü egemen ahlak (gerçekte ahlaksızlık) ve politika (tanrısal devlet) egemen kılınmıştır. Toplumsal ahlak ve politikanın daha gelişmeden dumura uğratıldığı kesindir. Yerlerine ise, tanrısal düzen olarak egemenlerin yaşam çılgınlıkları ve ilahlık ideaları geçirilmiştir. Topluma ancak bu anlatıları kutsal inanç olarak benimseme hakkı tanınmıştır. Görülüyor ki, sadece toplumsal sorun doğurulmamıştır; daha da ötesi, toplum kendisi olmaktan çıkarılmış, tekelin hayvan çiftliğine dönüştürülmüştür. Kulluk-kölelik tabiî bir rejim olarak kabul gördürülmüştür. Kökleri daha eskiye, ilkel hiyerarşik döneme kadar uzanan kadın köleliği ise, en kapsamlı yaşam konusu haline gelmiştir. Neolitik anacıl, kutsal ana toplumundan intikam alırcasına, erkek egemen tanrılı düzenler inşa edilmiştir. Kadın tanrıçalığı yavaş yavaş izini kaybederken, erkek imgeli tanrıların muhteşem egemenlik çağı başlatılmıştır. Daha o dönemde kadın hem tüm tapınakta, hem de adi genelevlerde fahişeliğe zorlanmıştır; kapatılmıştır.

Mevcut sulama teknolojileriyle bu verimli dönemin, M.Ö. 2000’lerin sonlarında ağır bir bunalıma girdiği gözlemlenmiştir. Gerek kuraklık gerek toprağın tuzlanması da bu süreçte etkili olmuştur. Fakat esas olarak kuruluş esaslarının iki bin yıllık aradan sonra, toplumsal pratiğin bizzat etkisi nedeniyle çatırdaması doğaldır. Harappa çoktan dağılmış, susmuş; Mısır derin çelişkilerle sürdürülemez konuma düşmüş; Sümerler ise hâkim etnik grup olarak yerlerini yine çoktan diğer etnik kökenli uygarlıklara bırakmışlardır.

Bu dönemin merkezi uygarlık sistemi, yol açtığı ağır sorunları çözmek için iki önemli yol denemiştir: Birincisi, kendisini dışa doğru yaymadır. Daha sonra sıkça karşımıza çıkacak olan sömürgeleştirme ve emperyalistleşme süreci, sorunlara ancak geçici çözümler getirir. Fakat yeni sorunlara yol açmaktan da kurtulamaz. Sorunlar çözülmemiştir. Aksine daha da yaygınlaşmış ve yoğunlaşmıştır. Merkezde, metropolde yoğunlaşan sorunların dışarıya ihracı, kısmi rahatlamadan sonra katmerleşerek kendine dönecektir. Tarihte bu döngü merkez ve çevrenin sürekli yer değiştirmesiyle sıkça karşımıza çıkacaktır.

Sümer metropolünün (merkez) benim kanıma göre üç yönde, hatta denizi de eklersek dört yandan kendini ihracı söz konusudur. Batıya doğru ilk yayılmasının ürünü Nil Mısır’ıdır. Mısır’ın önceleri koloni olarak, sonraları bağımsızlaşarak gelişmesi ihtimal dahilindedir. Dış destek olmadan, dört tarafı kapalı olan bir coğrafyada Mısır türü uygarlığın gelişmesi zor bir olasılıktır. Sümerlerin doğuya doğru yayılması da Sind kıyılarında Harappa’yı doğurmuştur. Aynı yaklaşımımız Harappa için de geçerlidir. Dış destek olmadan, Harappa ancak çölde bir mucize olabilirdi. Çin’de M.Ö. 1500’lerde başlayan ilk krallığın doğuşunu da benzer bir yaklaşımla açıklamak akla daha uygundur. Daha ilk doğuşunda merkez-çevre ilişkisi uygarlık uygulamasında esaslı bir özelliktir. Doğuya doğru önemli bir yayılma alanı bugünkü İran’da Sümerlerin komşusu olan Susiana’daki Elam-Sus uygarlığıydı. Kuzeye doğru yayılma, merkezden pek uzak olmayan Babil ve Asur üzerinden Yukarı Mezopotamya’nın otantik ve neolitik devrimin temel inşacısı Aryen-Hurriler tarafından gerçekleştirilmiş olanlarıdır.

Sümer, Akat (Semitik kökenli etnik grup dönemi), Babil ve Asur tarafından sürekli kolonileştirilip sömürgeleştirilmeye çalışılan Hurriler, tarihin belki de ilk ve en büyük direnmelerini bu ilk orijinal merkezi uygarlığa karşı vermişlerdir. Sümer tabletlerinde bu süreci fark etmek mümkündür. Gılgameş Destanı bile ilk seferin kuzeyin ormanlarına doğru yapıldığını açıkça anlatmaktadır. Zaten halen kaynayan çağdaş Irak-Uruk bu gerçeğin, geleneğin devamını çarpıcı olarak yansıtmaktadır. Hurri kökenli Kürtler ve Semitik kökenli Arapların çelişkileri, belki de ‘Nuh-u Nebiden’ kalma özelliklerini halen konuşturmaktadır. Tek değişen merkez-çevre, hegemon ve teknik farktır.

Hurriler Verimli Hilal’in orijinal kabileleri olup, tarım devrimini derinliğine yaşadıklarından, hem direnme hem de kendi öz uygarlıklarını geliştirme potansiyeline sahiptiler. Sümer merkezine ihtiyaç duymadan, M.Ö. 3000’lerde ilk kent merkezlerini kurduklarına dair birçok arkeolojik veri gün yüzüne çıkmış bulunmaktadır. Özellikle Urfa yakınlarındaki neolitik devrim öncesinde dikilmiş büyük taş anıtlar (Göbeklitepe, M.Ö. 10000–8000), bu yöre uygarlığının kökenlerini yansıtması açısından, bilim dünyasında halen etkisi süren büyük yankılara yol açmıştır. Benim şahsi tahminim, Sümerlerin Aşağı Mezopotamya’ya ilk yerleşen Hurri kökenli koloniler olduklarına ilişkindir. Dolayısıyla Hurri kökenli gerek Hititlerin gerek Mitannilerin M.Ö. 1600’lerden itibaren İç Anadolu ve Güneydoğuda imparatorluk kurmaları anlaşılır bir husustur. Bu alanlarda başka uygarlık gelişmeleri imkân dahilindedir. Göbeklitepe anıtlarının çözümlenmesi, uygarlıklar konusunda farklı görüşlere yol açabilir. Sümerlerin deniz üzerinden (Basra Körfezi) yayılması, bugünkü Umman, Yemen, hatta Habeşistan’da uygarlık kolonilerine yol açmıştır. Umman’da en az Harappa kadar büyük bir kentin varlığı bilinmektedir.

Bunalımın aşılmasının ikinci yolu Babil ve Asurlular tarafından denenmiştir. Babilliler endüstri ve bilimi geliştirerek, Asurlular ise ticaret tekelini kurarak, Sümer uygarlığını yaşadığı ağır sorunlardan kurtarma ve yayma çabasını kesintisiz sürdürmüşlerdir. Babil bilim ve endüstride dönemin gerçek Londra’sı, Paris’i, Amsterdam ve Venedik’idir. Hatta yükseliş döneminde günümüzdeki New York’tan bin kat daha fazla şöhrete sahipti. İskender bile sönmüş Babil’de son nefesini boşuna vermemiştir. Saddam bile belki de Babil aşkının son trajik kurbanıydı. Binlercesi daha var ki, yazıya sığmaz. Asur’un ticari tekelini çözmeye çabaladığımda, aklıma hemen Venedik, Hollanda ve İngiliz ticaret tekelleri gelir. Asur ticari tekelleri gerçekten tarihin belki de Fenikelilerle birlikte en girişken, yaratıcı şirketleriydi. Orta Asya’dan (Çin’de bile gözüktükleri belirtilir) Batı Anadolu’ya, Arabistan’dan Karadeniz kıyılarına kadar ticari ağlar (meşhur karumlar, yani kâr yerleri, kârhaneler) geliştirdikleri tartışmasızdır. İlk büyük ticari imparatorluğu kurdukları kesindir. M.Ö. 2000–1600, 1600–1300 ve 1300-600’lerde, üç dönem halinde kendini gösteren bu ticari ahtapot bu anlamıyla bir ilktir. Fakat ticaretin de Sümer merkezi uygarlığını sınırlı yaymak ve derinleştirmekten öte bir çözümleyici değeri yoktur. Kaldı ki, ticari tekel her zaman rahip + asker + yönetici ana tekelinin ortağı konumundadır. Aralarındaki anlaşmazlıklar, paylar üzerindeki kavgadan öteye gitmez. Fakat Asur’un, Sümer merkezi uygarlığını yaklaşık bin beş yüz yıl kendi üzerinden taşıması asla küçümsenemez. Uygarlık zincirinin en güçlü halkalarındandır.

Harappa, Umman, Hititler, Mitanniler ve Mısır aynı başarıyı gösteremedikleri için, kendi içlerinden kolay çözülmüşlerdir. Asurluların Fenike, Med-Persler ve Geç Hititler üzerinden Grek uygarlığını etkilemesi ticaret üzerinden gerçekleşip, merkezi uygarlığın kesintisiz sürmesinde en belirleyici rol oynadıkları inkâr edilemez. Ticaret tekeli sorunları çözmez. Fakat uygarlığın birçok geliştirici ürünlerini (buna fikirler ve inançlar da dahildir) her tarafa yayarak, gelişip daha uzun süre ayakta kalmasını sağlar. Aksi halde Harappa’nın durumuna düşülürdü. Tarih belki de birkaç bin yıllık tekrarlar yaşardı. Ama yine ticari tekelin en acımasız sermaye birikim tekeli olduğunu; siyasi temsilcilerinin sur örneğinde gözlemlediğimiz gibi en gaddar uygulamalara (insan kellelerinden kale ve sur yapma) girişmekten çekinmediklerini bilmek gerekir. Dahası, fiyat farkını, malların mal oluş değerindeki farkını kullanıp, en az emekle kazancı ticari tekellerin sağladığı da iyi bilinen bir husustur.

Burada kâr amaçlı olmayan tüketim amaçlı küçük meta alışverişinden, ticaretinden bahsetmiyoruz. Kâr amaçlı tekelci ticaretten bahsettiğimiz sürekli göz önünde bulundurulmalıdır. Harappa’nın dışa açılamadığı ve ticareti geliştirmediği için çöktüğü yüksek bir olasılıktır. Mısır’ın Yeni Hanedanlığı’nın da (M.Ö. 1600–1000) başarılı bir dışa açılma ve ticari tekel kurma yeteneği kazanamadığı için, iç boğuşmalar ve dıştan saldırılarla söndüğü bilinmektedir. Sümerler kadar yayılsaydı, belki de dünyamız farklı olurdu. Çin ise dışa taşma gereği duymadı. Belki de kendisi yeterince genişti. Açık ki, ilk merkezi uygarlık patlaması yol açtığı ağır sorunları dünyaya yayarak farklı bir aşamaya erişebilmiştir.

Tarihte M.Ö. 1600–1200 döneminde ilk defa Anadolu, Mezopotamya ve Mısır uygarlığının daha çok iç içe geçerek merkezi hegemonik karakter edindiğini varsayan düşünürler vardır. Şehirleşmenin, ticaretin ve aristokrasinin altın dönemi denmese de, bir sıçrama sağladığı açıktır. Sorunun yaygınlaşmasının, merkezi hegemonyanın sıkça yer değiştirip sistemin ömrünün uzamasına katkıda bulunduğu açıktır. Ünlü Kadeş Antlaşması (M.Ö. 1280’ler) dönemin bu gerçeğini yansıtmaktadır.

Merkezi uygarlığın M.Ö. 1200-800’lerde yaşadığı bunalım, ancak demir tekniğinin tuncun önüne geçmesiyle (M.Ö. 3000–1000) hafiflemiştir. Üretim ve savaş tekniklerindeki gelişimler hep dönem farklarını yaratırlar. Şüphesiz belirleyici olan toplumsal gelişmedir. Ancak bu gelişme teknikle yakından bağlantılıdır. Hegemonik merkez ilk defa Mezopotamya’nın dışına çıkmaktadır. Batıya, Avrupa’ya doğru kayışın ilk adımları atılmaktadır. Bunda geçiş aşamasını kara üzerinden Med-Pers İmparatorluğu (M.Ö. 600–330), deniz üzerinden Fenikeliler (M.Ö. 1200–330) teşkil edecektir. Urartular da (M.Ö. 850–600) benzer bir rol oynayacaktır. Toplumsal bunalım demir teknolojisi ve yaygınlaşıp güvenlik altına alınan ticaret yolarıyla tam aşılamasa da, hafifleşip sürdürülebilmiştir. Med-Pers İmparatorluğu’nun (hegemonyasının) kara ticaret yolları, Fenikelilerin ise Akdeniz ticareti üzerinde yaptıkları hamle önemlidir. Grekler uzun süre bu iki uygarlığın sömürgesi, kolonileri durumunda yaşamışlardır. Tarih (Batı merkezli tarih), Grek-İon uygarlığını orijinal saysa da, gerçekçi araştırmalar her şeylerini bu iki uygarlık yayılmasından aldıklarını göstermektedir. Med-Pers ve Fenike etkisine Mısır, Babil ve Girit’in etkisini de eklediğimizde, ünlü Grek uygarlığının büyük oranda ithal malı olduğu inkâr edilemez bir gerçekliktir.

Şüphesiz Grek-İon sentezi küçümsenemez. Ama orijinal olmadığı çok açıktır. Kaldı ki, hiçbir uygarlık orijinal değildir. Hepsi neolitik toplumun değerlerini ya gaspla ya da ticaret tekeliyle ve çoğunlukla iki yöntemi de iç içe kullanarak devşirme üzerine kuruludur. Değişime uğratıp yeni sentezler yaratmış olabilirler. Ama Gordon Childe’ın de belirttiği gibi, neolitik toplumun M.Ö. 6000–4000 döneminde Zagros-Toros kavisinde yarattığı teknik buluşlar, ancak Avrupa’nın 16. yüzyıldan sonraki buluşlarıyla mukayese edilebilir ağırlıktadır. Merkezi uygarlık ilkin M.Ö. 4000’lerden itibaren Uruk kentinin yükselişiyle bu teknoloji etrafında inşa edilmeye başlanmıştır. Tanrıça İnanna’nın Tanrı Enki’yle giriştiği çatışmanın en temel konusu, kendisinden çaldığı (kadın etrafında örgütlenen neolitik teknoloji) Me’ler (teknik buluş anlamına geliyor) konusundadır. Burada uygarlıkla birlikte gelişen erkek üstünlüğüyle teknolojiye hâkimiyet arasındaki ilişki vurgulanmaktadır. Bu örnek bile Sümer mitolojisinin öğretici değerinin ne kadar yüksek olduğunu yansıtmaktadır. Zaten dönemin dili mitoloji yüklüdür. Günümüz dili gibi kullanılacak değildir.

Ege’nin her iki kıyısında yükselen Grek-İon uygarlığı (M.Ö. 600–300), şüphesiz tarihsel zincirde önemli bir halkadır. Toplumsal gelişmede büyük bir hamledir. Hem zihniyet hem teknik-pratik alanda büyük katkıların sahibidir. Deniz taşımacılığında Fenikelilerden aldığı mirası çok geliştirmiştir. Avrupa kıyılarında yaygın koloni teşkiline gitmiştir. Yazı tekniğini yine Fenike mirası üzerinden geliştirip, günümüz alfabesinde önemli pay sahibidir. Dönemin bilinen tüm bilimlerinde devrimci gelişmeler sağlamıştır. Felsefede tam bir devrim yaşanmıştır. Sümer tanrılar dönemine Olympos tanrılarıyla son noktayı koymuştur. Homeros’la Gılgameş Destanı geleneğini doruğa taşımıştır. Tiyatro, mimari ve müzikte benzer devrimsel gelişmeler sağlanmıştır. Görkemli kentler inşa edilmiştir. Tapınak, saray, tiyatro, stadyum, meclis bina tekniğinde yol açtığı değişiklikler klasik değerini halen korumaktadır. Üretim-ticaret hamlesi küçümsenemez. Endüstriyel gelişmeler de önemlidir. Politik alanda demokrasinin tarihe mal olan örneklerini sunmuştur. Demokrasinin, uygarlık çerçevesinde de olsa, diğer yönetim biçimlerinden üstünlüğünü kanıtlamıştır.

Fakat tüm bu belirlemeler Grek-İon uygarlık aşamasının Sümerler ile başlayan merkezi uygarlık sisteminin bir halkası olduğu gerçeğini değiştirmez. Aksine teyit eder.

Konumuz açısından Grek uygarlığının toplumsal sorunu çözmedeki rolü, daha doğrusu sorunun gelişimindeki payı değerlendirildiğinde, öteki uygarlıklardan köklü bir farkının olmadığı rahatlıkla belirtilebilir. Başta Atina demokrasisi olmak üzere, sağladığı tüm gelişmeler, merkezi uygarlığın sorunlarını çözmek şurada kalsın, daha da ağırlaştırdığını göstermektedir. Bunları sıralarsak:

Kadın tutsaklığı alabildiğine derinleştirilmiştir. Kadın sadece evde çocuk yapmak ve erkeğe en ağır köle olarak hizmet etmekle yükümlü kılınmamıştır; politikaya, spora, bilime, yönetime katılımı yasaktır. Ağır üretim işlerinin hepsine koşturulmuştur. Eflatun kadınla yaşamanın erkeğin soyluluğunu zedeleyeceği görüşündedir. Homoseks bu nedenle de yaygınlaşmıştır. Kadın dışında da kölelik çığ gibi büyümüştür. İlk defa büyük sayıda işsiz köleler yığını ortaya çıkmıştır. Paralı askerlik kurumu icat edilmiştir. Her tarafa sadece mallar değil, köleler de ihraç edilmiştir. Buna karşılık en asalak bir efendiler sınıfı türetilmiştir. Aristokrasi kavramı kazanılmıştır. Sosyal alan parazit sosyal unsurlarla dolmuştur. Burjuva sınıfına en yakın kesimler Grek uygarlığının ürünüdür. Kısacası sosyal alandaki sorunlara daha yenileri eklendiği gibi, eski sorunlar ağırlaşarak sürdürülmüştür.

Kentsel gelişmede görkem yakalanmış, kent organik bir yapım kazanmıştır. Ama bu gelişmeler toplumsal sorunun ağırlaştırılması pahasına sağlanmıştır. Ziggurat ve piramit yapısı adeta parçalara ayrılarak devasa boyutlarda tekrarlanmış gibidirler. Nasıl ki birinci kent aşaması bizzat tapınak yapısından ve eklentilerinden oluşmuşsa, ikinci aşama iç kale ve eteklerindeki birinci ve ikinci surlarla temsil ediliyorsa, üçüncü aşamada bu ayrımlar kaldırılarak ve yeni eklentiler kazanarak mekân zenginliği ve görkemi yakalanmıştır. Tekelin büyümesine paralel bir gelişme söz konusudur. Bununla sorunlar çözülmüyor, daha da büyütülüyor. Köleler ordusu eskisini katbekat aşmıştır. Bir de işsiz köleler oluşmuştur. İnsanlar ilk defa kendini en gereksiz konumda bulmuşlardır. Toplumsal sorunun bundan daha ağırı olamaz. İşsiz üreten sistem en gaddar sistemdir.

İktidar ve devlet aygıtlarında benzer büyümeler gözlemlenebilir. İktidar üst katlardan aşağı katlara doğru işgalini büyütmüştür. Devletin politikayı boğarak topluma hükmetmesi artış kaydetmiştir. Devlet bürokrasisi oluşmuştur. Askeri sınıf ayrıcalığını pekiştirmiştir. Genel olarak toplumsal bünyede kadınlar, çocuklar ve gençler, köle, köylü ve zanaatçılar üzerindeki iktidar otoritesinde artış görülmüştür. Atina demokrasisinin en hazin yanı, devlet karşısında politikanın tükenişini bütün çıplaklığıyla ortaya sermiş olmasıdır. Toplumsal demokratik gelenek Atina örneğinde aristokratlar eliyle adeta son nefesini vermiş gibidir. Atina demokrasisinden çıkaracağımız en önemli ders bu olsa gerekir.

Roma uygarlık tekeli (M.Ö. 750-M.S. 500) Grek-İon geleneğinin devamı ve iç bütünlüğü çerçevesindedir. Bir yarımadadan diğerine sanki nakledilmiş örnekler gibidir. Söylenecek en önemli husus, Grekler bu uygarlığın çocukluk ve gençlik dönemiyse, Roma’nın olgunluk ve yaşlılık dönemi olduğudur. Doğu’dan aldıklarını ilk defa Doğu’ya karşı üstünlük sağlayacak tarzda özümseme ve sentezlemesini bilmişlerdir. Avrupa’nın bir kısmını acımasız işgal ve kolonileştirme pahasına uygarlığa katma Roma’nın başarısıdır. Bunun dışında Roma her bakımdan Grek ölçütlerinin aşırı büyümüş halidir. Kent, sınıf ve iktidar bakımından devasa boyutlar kazanmıştır. Krallıktan aristokratik cumhuriyete, oradan tarihin en güçlü ve geniş imparatorluğuna erişilmiştir. Roma tarzı yaşam her tarafta moda olmuştur. Aristokrasisi, günümüz modernitesi (burjuvazisi) gibi, çağdaşlığın belirleyici gücüdür. Asalak aristokratlık ve lümpen proleterlik Roma’nın azgınlaşan sorunlarının simgesidir.

Roma dönemi, denilebilir ki, toplumsal sorunun zirvesidir. Bunda şaşılacak bir yan yoktur. Merkezi uygarlığın kümülâtif büyüyen tekeliyle, onun yol açtığı bünyesel sorunun büyümesi arasındaki bağ direkttir. Bunun en açık işareti, barbar kabileler ve yoksullar partisi olarak Hıristiyanlık Partisinin Roma’nın korkunç cezalandırmalarına (çarmıha gerilme, aslanlara parçalatılma, Kartaca misali yerle bir edilme vb.) rağmen sel gibi Roma üzerine akmaları, sorunların adeta birer fiziki güç gibi (özünde özgürlük ruhunun patlamasıdırlar) patlaması anlamına gelmektedir. Asıl barbarın Roma olduğunu belirterek, yıkılışının hem içten hem de dıştan büyüttüğü devasa toplumsal sorundan kaynaklandığı açıktır. Roma’nın şahsında sadece Roma kenti, iktidarı ve aristokrasisi yıkılmamıştır. Uruk kentinin öyküsüyle başlayan uygarlık serüveninin merkez-çevre, rekabet-hegemonya, yükselme-alçalma karakteristik yapısıyla Dünya Sisteminin yıkılmasıdır. Sistemin toplum karşıtlığının Roma’nın şahsında ve suretinde yol açtığı sorunlar ve karşıt iç-dış direnmelerle en barbar dönemlerinden birini kapatmasıdır.

b- Toplumsal sorunda ikinci büyük aşama, Roma’nın yıkılışından Amsterdam’ın yükselişine kadar süren zaman aralığına oturtulabilir: Yaklaşık M.S. 500–1500 dönemi. Belirgin özelliği, sorun çözüm mesajları olarak ortaya çıkan İbrahimî dinlerin döneme damgasını vurmasıdır. İbrahimî dinlerin çözüm olayım derken toplumsal soruna daha çok yol açmaları, üzerlerinde önemle durmayı gerektirir.

İbrahimî dinlerin toplumsal mesajını çözümlemeye yoğunlaşırken, bu mesaj bende merkezi uygarlık sisteminin maddi sorunlu yapısının manevi sorunlu yapılışa dönüşmesi olarak anlam kazanır. Diğer bir deyişle, maddi kültür sorunlarının manevi kültür sorunu halinde yankı bulmasıdır. Hz. İbrahim’in Urfa’daki Babil temsilcisi Nemrut’un (şehir yöneticisi) zulmünden, yani yol açtığı ağır sorunlardan dolayı kaçtığı ya da hicret ettiği Kutsal Kitaplarda açıkça belirtilir. Hatta yakılma tehlikesini nasıl atlattığı ilahi mucizeler gibi anlatılır. Neden olarak, yeni tanrı arayışında olduğu da temel bir gösterge olarak sunulur. Tanrı arayışı yeni yönetim arayışı olarak da tercüme edilebilir. Anlatı, dönemin ağır sorunsal yapısının birçok özelliğini daha sunar. Tarih yaklaşık M.Ö. 1700’ler olarak tahmin edilmektedir. İbrahim Mezopotamya kökenli uygarlıktan Mısır kökenli uygarlığa hicret ediyor. Demek ki, ikisi arasında yol açılmış bulunmaktadır. Belki de kendine yeni sığınak ve müttefik aramaktadır. Kenan (bugünkü Filistin, İsrail) ellerindeki yaşamı bu tezi doğrulamaktadır. Küçük bir kabileden aile olarak ayrılıyor. Kenan’da yeni bir kabile haline geliyor.

Torunu Yusuf, Mısır’a köle olarak satılıyor. Yetenekleri onu firavun sarayında vezir katına yükseltiyor. Bunda saray kadınlarının rolü önemlidir. İbraniler tarihinde kadın hep önemli rol oynar. Mısır’da da bir İbrani kabile oluşur. Fakat yarı-köle konumundadırlar. Bundan çok rahatsızdırlar. Nemrut’un yerini adeta firavun almıştır. Ondan da kurtulmak istemektedirler. Bu sefer hicretin önderliğini Musa yapacaktır. Tarih yaklaşık M.Ö. 1300 civarıdır. Çıkış mucizelerle yüklü olarak Kutsal Kitapta geçer. İbrahim’in çıkışına benzer. Dönüş tekrar Kenan ellerinedir. Mısır’a göre, Kenan ‘vaat edilmiş cennet’ gibidir. Sina Dağı’nda aradıkları Tanrı, daha net ve kesin On Emir ile kabileye seslenir. On Emir aslında kabilenin uzun deneyimden sonra kazandığı örgütlenme ilkeleri ve siyasi programıdır. Kabilenin Nemrut ve Firavun dinlerini kesin terk edip, kendi etnik dinini (dünya görüşü ve programını) kurması söz konusudur. Kutsal Kitap sonraki süreçleri tanrısal sesle uzun uzun anlatır. Karşımızda artık Sümer ve Mısır’da olduğu gibi mitolojik öyküler değil, kesin doğru olan (Ortodoks) dinsel kurallar vardır.

Dinler tarihinde bu durum büyük devrim demektir. Dönemin büyük düşünce devrimi anlamına geliyor. Araştırmalar İbrani geleneğinin Ortadoğu’nun en gelişkin hafıza kaynaklarından biri olduğunu göstermektedir. Benim şahsi kanaatim, İbranilerin öz olarak, Sümer ve Mısır mitolojisini ‘din’ biçiminde söylem’e (retorik) dönüştürdükleri temelindedir. Tarihi süreç boyunca bu söyleme Zerdüşt, Babil (özellikle M.Ö. 596 sürgünü döneminde), Fenike, Hurri ve Grek kaynaklarından da ekleme yaparak, Kitabı Mukaddes’i sürekli geliştirmişlerdir. Unutmamak gerekir ki, Kitabı Mukaddes’in ilk derlemesi M.Ö. 700–600 dönemindedir. Daha önce hiçbir yazılı kaynak yoktur.

Şu hususu önemle belirtmeliyim: Tarih boyunca Yahudiler sadece SERMAYE ve PARA biriktirmezler. En yamanından İDEOLOJİ ve BİLİM-BİLGİ de biriktirirler. Sayısal güçsüzlüklerini bu iki stratejik birikimle dünya çapında güce dönüştürürler. Yahudi etnisitesi (önce kabile, günümüzde ulus) yalnız günümüzde değil, tarih boyunca bu iki birikim sayesinde hep iktidarın kıyısında ve stratejik mevkilerinde gayet üstün bir yaşam seviyesine tutunmayı başarmıştır. Fakat başlarına gelen felaketler ve korkunç sorunlar da bu gerçekliklerle yakından bağlantılıdır. Şüphesiz sermaye ve bilginin güç-iktidar ve iktidarın da sermaye ve bilgi tekeli olduğunu sürekli tarih ve günceli okumada metot edinirsek, toplumsal sorun çok daha açık ve gerçekçi anlaşılabilecektir. Devasa tarihsel-toplum sorunlarının çözümünde İbrahimî dinlerin ne denli çözümleyici olduklarını daha çok Demokratik Uygarlık kısmında inceleyeceğimiz için, burada kısaca nasıl daha da karmaşık tarihsel-toplumsal sorunlara yol açtıklarını irdeliyorum.

Ahdi Atik (Kutsal Kitabın diğer adı), Musa sonrasını önderler, rahipler (Levililer), peygamber-hükümdarlar, peygamberler, yazarlar biçiminde sıralayıp gider. Sonrasına da aydın, bilgin bölümlerini eklemek (buna benzer adlarla) mümkündür. Öyle anlaşılıyor ki, Sümer ve Mısır mitolojik kaynaklı (rahip icatları) bilgeliklerin tümüne peygamber denilmektedir. Ahdi Atik böyle yorumlamaktadır. Peygamberlerin temel görevi, uygarlık tekelinin oluşturduğu misli görülmemiş toplumsal soruna çözüm olmaktır. Artık-ürün-sermaye birikiminin köleleştirme temelinde zorla çalıştırma ve askeri yolla sağlandığı sürekli göz önünde tutulursa, sorunların da devasa birikimi daha iyi anlaşılacaktır. Peygamberlik, bu gerçekliğin ağır sorun yaşayan toplum kesimlerinde yankı bulmasıdır. Kurumsal niteliğini böyle kavramak, tarih okumalarımızı daha anlaşılır kılacaktır.

Musa’nın ideolojik ve siyasi programının ölümünden yaklaşık üç yüz yıl sonra M.Ö. 1000’ler civarında SAUL-DAVUT-SÜLEYMAN peygamberlerin hükümdarlığında mini bir devlet doğurduğunu görmekteyiz. Onca mücadeleden sonra yaşadıkları ağır toplumsal soruna buldukları çözüm, kendilerine ait bir iktidar-devlet aracına kavuşmaktan ibarettir. Bu devletin Atina kadar demokratik olmadığı çok açıktır. Yine uzun süre bağrında yaşadıkları Mısır ve Babil-Asur devlet geleneğine göre çok zayıf ve çözümsüz olduğu da açıktır. O halde İbrahimî gelenekte neden devlet üzerinde çok durulur? Çünkü peygamber icadıdır da ondan. Mensuplarına ‘vaat edilmiş cennet olarak toprakları’ bahşetmektedir.

İlk Yahudi devletinin çok kısa süre sonra benzer iktidar kavgaları ve işgaller sonrası (Davut ve Süleyman’ın oğulları ve torunlarının kavgaları, Asur’un tehditleri, işgali) çöktüğü bilinmektedir. Üç bin yıl sonra aynı yerde kurulan İsrail’e oldukça benzemektedir. Fakat yine de bu peygamber inşasını önemsemek gerekir. Etkisi tarih boyunca merkezi uygarlık iktidarları üzerinde hiçbir zaman eksik olmamıştır. Özellikle ideolojik ve parasal sermaye yoluyla çok etkili olunmuştur.

Hz. İsa geleneği, ikinci önemli İbrahimî din olur. Roma’nın işgal yıkımlarının yol açtığı sorunlar yumağına bir mesaj sunumudur. İsa’nın diğer adı (Kurtarıcı) Mesih’tir. Miladı, tarihi kendinden başlatan bu akımın Roma’nın lümpen proleter ve yoksul kesimlerinin ilk ekümenik (evrensel) partisi olarak nitelendirilmesi yerindedir. Musa Hareketinin militan karakterinden uzaktır. İbrani kabilesinin alt kesiminden çıkış yaptığı belirtilebilir. Kabile örgütlenmesinin çözüm yeteneğini iyice yitirdiği, sınıflaşma, şehirleşme ve iktidarlaşmanın komünal değerleri iyice aşındırdığı koşulların (objektif ortam) ürünüdür. Evrensel ve sınıfsal niteliğini bu koşullardan alıyor. Doğu Akdeniz’de o dönemde benzer kabile ve kavimsel çözülmeler hızlanmaktadır. Grek, Asur-Babil ve en son Roma koloni hareketleri yığınla kabilesiz, işsiz ve yoksul kitleyi açıkta bırakmaktadır. Sahip ve kurtarıcı arayışları yoğundur. Açık ki, İsa Hareketi bu arayışların kolektif ifadesidir. Zaten kendisine ‘Mesaj’ demektedir. Ahdi-Atik, Ahdi-Cedid (İncil) olarak yenilenmektedir. Dönemin uygarlık dil ve kültürü Asur-Aramice, Babil-Keldanice, Grek-Helence ve Yahudi-İbranicedir. Roma-Latince yeni oluşmaktadır. İsa’nın dilinin Aramice olduğu söylenmektedir. Helence, Helenistik dönemde bölgede iyice yaygınlaşmıştır. Aramice bin yıldır bölgenin ticaret ve kültür dilidir. Helence de bu özellikleri daha sonra kazanmaktadır. İbranice ise, anlaşılıyor ki, kutsal metin dilidir. Latince çok daha yeni yönetim dili olarak yer bulmaktadır.

Arapçanın henüz izlerine rastlanmamaktadır. Çöl kabilelerinde gelişkin olduğu, Arabistan Yarımadasındaki kentleşmeyle birlikte uygarlık diline dönüşmeye başladığı gözlemlenmektedir. Bölgeyi istilası İslam Devrimi ile olacaktır. Farisi lehçelerin izlerine rastlanmakla birlikte, gelişkin yapılarını Zagros-Toros dağ sistemlerinde ve Pers-Sasani uygarlık merkezinde yaşamaktadırlar. Ayrıca başta Sümerce ve Mısır-Kıptice olmak üzere, merkezi uygarlığın etkisiyle çözülen ve ortadan kalkan çok sayıda dil ve kültür söz konusudur. Ermenice de giderek bölgeye nüfuz etmektedir.

Bölgede Doğu ve Batı kaynaklı olarak kendilerini daha çok ifade edecek iki hegemonik iktidar çekişmesi bütün hızıyla hüküm sürmektedir: İtalya-Roma merkezli imparatorluk, İran-Kafkas merkezli Sasani İmparatorluğu. Üç bin yıllık Mezopotamya merkezli uygarlık ilk defa bölge dışına kaymış ve iki büyük hegemonik uygarlık arasında paylaşılmış olarak mirasını sürdürmektedir. Aralarındaki savaşlar özünde Mezopotamya uygarlık mirası üzerindedir ve çok şiddetlidir. Belki de tarihin sürekli ve en yoğun hegemonya mücadelesi bu dönemde yaşanmıştır. İskender ve sonrası, bu kavganın ilk raundu olarak yorumlanabilir. Uygarlık merkezinin Batı’ya kaymasına henüz çok zaman vardır. Ama yine de ilk adımların atıldığı açıktır.

Roma İmparatorluğu’nda Grek felsefesinin, Pers-Sasani İmparatorluğu’nda ise Zerdüşt öğretisinin (daha seküler-ahlaki) her iki uygarlık tekelinden kaynaklanan sorunlara çözüm olamadıkları gözlemlenmektedir. Savaş gerçeği aslında çözümsüzlüğü vurgulamaktadır. Sınırlı kalan artı-değer olanakları, sayı ve nitelikçe büyüyen ve çoğalan tekeller arasında savaşı en gözde birikim yöntemi haline getirmektedir. Uygarlık tarihinde savaşlar bir nevi sermaye ve iktidar birikim araçlarıdır. Yani efsaneleşen kahramanlık öyküleriyle alakaları yoktur. Bu, işin propaganda yanıdır. En anlamlı tarifiyle, günümüzdekiler de dahil, savaşların son tahlilde sermayenin ve iktidarın el değiştirme araçları oldukları açıktır. Dolayısıyla en temel üretim gücü ve ilişkilerinin merkezinde rol oynadıklarını tarih okurken sürekli göz önünde bulundurmak gerekir. Tabii savunma savaşları ise, ellerindeki toprağı, diğer üretim güç ve ilişkilerini, özgürlüğü, özcesi toplumun kimliğini, bunun için ahlaki ve politik yapısını, varsa demokrasisini korumayı amaçlar. Meşruiyetini bu gerçeklikten alır.

Tekel savaşlarının uygarlık tarihinde bir motor görevini gördüklerinden sıkça bahsedilir. Bu, daha yetkin teknolojik ve örgütsel-eylemsel yeniliklere yol açmaları açısından doğrudur. Fakat öz itibariyle en toplum dışı, hatta doğa dışı, vahşetten öte fenomenler olduklarını bilmek gerekir. Yine de bir tekelleşme aracı oldukları için toplum kaynaklıdırlar. Ama toplumu toplum olmaktan çıkarmak için bu kaynakları tüketirler.

Hz. İsa’ya mal edilen “Bir yanağına vururlarsa, diğer yanağını çevir” deyimi, şüphesiz dönemin büyük barış arayışını ifade etmektedir. Savaş ne kadar üretim kaybıysa, barışın da o kadar üretim anlamına geldiği fark edilmektedir. Dönemin büyük işsizlik ve yoksulluğunun bitmek bilmez savaşlardan kaynaklandığı bilinerek, barış İsevi Harekete derinden damgasını vurmaktadır. Hareket üç yüz yıl bu niteliklerini koruyacaktır. Roma ve hatta Sasanilerin ayaklarının değdiği her yere sızacaktır. Çin’e, Hint’e kadar yansıyacaktır. Bu dönemde benzer karakterde, ama daha çok Sasani merkezli Manist Hareketi de önemle anmak gerekir. Bizzat Hz. Mani “Roma’ya kadar gider, Sasanilerle barışı sağlarım” der. İsevilik-Zerdüştilik karması ve daha derin nitelikler arz eden öğretisi zalim Sasani hükümdarlarınca ezilmeseydi, belki de yeni bir Ortadoğu Rönesans’ına yol açabilirdi.

Konstantinopolis’in (İstanbul) inşasında resmi din payesine yükseltilen Hıristiyanlık (genelleşen bu adın bir mezhebi demek daha doğru olur), bu tarihten (M.S. 325) sonra hızla tüm Doğu ve Batı Roma’nın resmi ideolojisi haline gelir. Hıristiyanlık tarihi konumuz değildir. Konumuzla ilgili yanı, toplumsal sorun ve iktidar tekelleriyle ilişkisidir. Açık ki, Musevi Hareketin orijinali nasıl devletle sonuçlanmışsa, ikinci versiyonu İsevi Hareketin de en azından çoğunluk akımı iktidar-devletle sonuçlanmıştır. Sadece Bizans’ın resmi ideolojisi değildir; bizzat Roma’da M.S. 1000’lerde güçlü bir devlettir. Daha da fazlası, binlerce toplum kaynaklı ve çok daha geniş ve güçlü iktidar aygıtları toplamıdır. Devlet belki de en sembolik ve resmi ifadesi olmaktadır.

Hıristiyanlığın iç çekişmeleri, Katolik-Ortodoks çatışmaları, diğer ünlü mezhepleşmeleri konumuz açısından ancak çok sorunlu olduklarına ilişkin olarak anlam ifade ederler. Barış dini olmayı amaçlarken insanları ateşte yakacak kadar savaşçı kesilmesi ne denli merkezi uygarlığın damgasını taşıdığını kanıtlamaktadır. Hatta belki mitolojik kökenli savaş ideolojilerinden daha fazla savaşlara yol açması nasıl izah edilebilir? Doğu’da İslam ile Haçlı Savaşları, Avrupa’da önce kabile dinlerine ve cadılara karşı savaşları, sonra kendi içinde müthiş mezhep savaşları, Amerika, Afrika, Avustralya ve Doğu Asya’da sömürge savaşlarındaki rolüyle Hıristiyanlık tam amacı dışına çıkmış bulunmaktan kendini alıkoyamamıştır. İlk Hıristiyanlaşan kavimler olan Asuriler, Ermeniler, Keldaniler ve Anadolu Helenleri ise yaşadıkları ağır toplumsal sorunlarına çare olarak sarıldıkları dinin merkezi uygarlıkla bağlantısının kurbanı olmuşlardır. Bir nevi milliyetçilik olarak yorumladıkları Hıristiyanlık, kendilerini hızla diğer kavim iktidar tekelleriyle karşı karşıya getirmiştir. Batı Hıristiyanlığı iktidarlaşıp başarı kazanırken (ama özündeki mesajı yitirme pahasına), Doğu ve Anadolu Hıristiyanlığı hem de birinci (Musevi)  ve üçüncü versiyon (İslam) maskesi altında yine bir nevi milliyetçilikler (Arap, Türk, Kürt) tarafından büyük bir tasfiyeyi yaşamışlardır. Burada toplumsal sorunun nasıl büyütüldüğüne dair çarpıcı örneklerle karşı karşıyayız. 

Bir kez daha tezimi tekrarlamalıyım: İbrahimî gelenek, bu arada Hıristiyanlık, merkezi uygarlığın maddi kültürünü yansıtan manevi kültürünü temsil etmeyi ifade ederler. Daha doğrusu, görünüşte bu maddi kültürün, tekelin yol açtığı ağır toplumsal sorunu çözmeyi amaçlarlar: Tıpkı reel sosyalizmin (bilimsel sosyalizm) kapitalizm kaynaklı sorunu çözmeye talip olması gibi. Fakat kullandıkları bilim ve yaşam kalıpları ilgili çağ-modernite kalıplarını pek aşamadığından, sonuçta merkezi uygarlığın yeni bir versiyonu, ya bir hegemon ya da bağımlı zayıf bir gücü haline gelmekten kurtulamazlar. Davalarında radikal ve sonuna kadar dürüst kalmakta ısrar edenler ise, önemli bir miras bıraksalar da, tasfiye olmaktan kurtulamazlar. Bu nedenle ben İbrahimî geleneği hep çağımızın sosyal demokrasi hareketine benzetirim. Kapitalist uygarlığın yol açtığı ağır sorunlara sosyal demokrasi nasıl bir pansuman reçetesi olmaktan öteye gitmemişse, İbrahimî dinlerin daha evrensel ve uzun tarihsel süreçteki rolleri de merkezi uygarlığın çok acı veren, aç ve işsiz bırakan sorunlarına çözüm olarak bazı reform çabalarından öteye gidememiştir. Sonuçta kendileri de sorun olmaktan kurtulamamışlardır. Bir ideolojik-siyasi program olarak İbrahimî geleneğin çizgisini çok iyi çözümlemek gerekiyor. Tüm kapitalist dünya sistemini anlamak açısından bu çaba önem taşır. Hem I. Wallerstein’ın Dünya-Sistemini beş bin yıllık merkezi uygarlık sistemine bağlamak, hem de reel sosyalizmin içten çözülüşünü anlamak açısından bu çözüm çabaları büyük değer taşır.

İbrahimî geleneğin din olarak üçüncü önemli versiyonu olan İslam’ı çözümlediğimizde, bünyesindeki öz daha iyi anlaşılır. İdeolojik-siyasi çizgi olarak İslamiyet daha yetkindir. Ben Hz. Muhammed üzerinde yoğunlaştığımda, kendisini hep ilk büyük tanrısal kavramları inşa eden Sümer rahiplerinin son nesil en büyük temsilcisi olarak yorumlamaya çalışırım. Sümer rahipleri dönemin en gelişkin mitolojik kavramlarından tanrı inşa ederken, arkalarında o dönemin en gelişkin dinsel-mitolojik gelenekleri vardır. Hz. Muhammed’in, dönem ve mekânındaki dinsel ve mitolojik, hatta felsefi ve bilimsel bilgileri sınırlı da olsa özümsediğini iyi bilmek gerekir. Kabile sistemleri kadar, yanı başındaki iki küresel hegemonya olan Bizans ve Sasani İmparatorluklarının yansımalarından uygarlığı da tanımaktadır. Toplumun her iki sistemden kaynaklanan ağır sorunlar yaşadığını teşhis etmiştir. Arap kabileciliğinin toplum üzerindeki çürütücü etkisi kadar, Bizans ve Sasani iktidar tekellerinin baskıcı ve sömürücü yapısının toplumu dağıtıcı, geliştirmeyen etkisini yakinen yaşamıştır. Her iki sistemden radikal bir kopuşa yönelmesi anlaşılırdır. Kendisi de İsa gibi aşağı tabakalara daha yakındır. Köleler ve kadınları kendine yakın saymaktan çekinmemektedir. Yanı başındaki Musevi ve Süryani topluluklarından etkilenmekle birlikte, yaşadığı toplumun sorunlarına çözüm getirmediklerine tanıktır. Pagan dinleri (Mekke’deki putlar) ise, devrini çoktan tamamlamış çağdışı gelenekler olarak değerlendirmektedir. Fakat İbrahimî gelenekteki ‘son peygamber’ mesajı oldukça dikkatini çekmiştir. Bu durumda yapabileceğinin azamisini yaparak, gelenekteki üçüncü büyük reforma (devrim de denilebilir) cesaret etmiştir.

Marks ve Engels’in ütopyacılara karşı tavrıyla Muhammed’in Musevi ve İsevilere, hatta Sabîlere (başka tek tanrılı bir grup) karşı tavrı benzerdir. Onlar hakiki sosyalizmi ütopik sosyalizmden ayıklarken, Muhammed’in kendisi zamanaşımına uğramış İbrahimî gelenekleri güncelleştirerek hakikatleştirmiştir. Diğer bir deyişle, kendi daha gerçekçi dinsel yorumunu yapmıştır. Kuran ve hadisler eldedir. İdeolojik ve siyasi bir program kadar, yeni bir ahlakı da yoğunca vaaz ederler. Ekonomik ilkeler de vardır. Hatta savaş yasaları bile yeniden düzenlenmiştir. Bilimle ilgili bölümde peygamber tarzı diyebileceğimiz bu yöntemi daha geniş çözümleyeceğim. Şimdilik iyi bir gelenek olduğunu belirtmekle yetineyim.

İslam’ın Hıristiyanlık’tan ve Museviliğin orijinal görüşlerinden daha gelişkin olarak uygarlıkçı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çıkışının daha ilk on yıllarında tüm eski Ortadoğu uygarlıklarının mirasçısı olmayı başarmıştır. İslam M.S. 650’lerde bölgenin en güçlü hegemonik iktidar sistemini kurabilmiştir. Öyküsünü anlatmak konumuz gereği olmadığından, daha çok bölgenin, hatta dünyanın (Çünkü kendisini tüm yeryüzüne muştulamaktadır) toplumsal sorunları açısından irdelemeyi sürdüreceğiz.

Hz. Muhammed’deki Allah kavramının toplumun en üst düzeyde bir soyutlaması, kimliksel ifadesi olduğundan eminiz. Bence bu konuda İslam teolojisi çok tembeldir ve Hz. Muhammed’e layık olmayı başaramamıştır. Hıristiyanlığa ilişkin teolojinin zenginliği ve evrimi karşısında İslam’da adeta dondurulmuştur. Daha ileride bu konuyu da işleyeceğimi belirterek açmayacağım. Hz. Muhammed’in Allah üzerinde bu kadar yoğun ve kutsallıkla yüklü durmasının anlaşılması önemini korumaktadır. Bana göre, Hz. Muhammed Allah’ın varlığına ilişkin bir teorik tartışmadan ziyade, O’nun toplum özüyle uğraşmıştır. Burada çok büyük çaba harcamıştır. Ayetler indiğinde kan ter içinde kalması, bayılması bu çabalardan sayılmalıdır. Ciddiye almayı becermeliyiz. Allah’a ilişkin 99 sıfat nitelemesi, en gelişkin toplumsal ütopyadan daha kapsamlı bir toplumsal ütopya ve programdır. Hem de oldukça gerçekçi ve sorumluca bağlı kalınarak. Talihsizlik, Hz. Muhammed sonrasının cahilliği kadar, iktidar şehvetliliğine hızla kapılanılmasıdır.

İslam, devrim olarak, belki de bu açıdan en çok ihanete uğramış devrimlerin başında gelmektedir. Hz. Muhammed’in ufku, programı ve yaşam tarzının, halifeler de dahil, kendisinden sonrakiler tarafından uygulanmasını bir yana bırakalım, anlaşılması bile başarılamamış ve uygulamada büyük ihanetlere uğramıştır. Hz. Ali’nin çabaları başarılı olamadığından, ne denli anlaşılır bir uygulama olacağı hakkında öngörüde bulunamayız. Sünnilik başta olmak üzere, tüm mezheplerin yorum çabaları ve uygulamaları Muhammedî olmaktan uzaktır. Emevilerle başlayan saltanat (iktidar) geleneklerinin ise, en kaba deyimiyle eskilerinden daha beter iktidar tekelleri olmaktan öteye hiçbir değerleri yoktur. Radikal İslamcılığın bir iktidar hastalığı olduğuna eminim. İslam’ı canlandırmak şurada kalsın, hiç hak etmediği kadar batırmaktadır. Ancak provokatif İslam demek yaraşır bu cehil İslamcılara. İslam’dan bir mesaj alınacaksa, ancak başka ad ve biçim altında anlamlı olabilir. Bu hususu da sonraya bırakıyorum.

İslam adı altındaki gerçek iktidar tekelini önemsiyorum. Ama İslam olarak değil; çünkü bu iktidar tekelinde İslam diye bir şey yoktur. Ortada Asur, Pers, Roma, Bizans çizgisinde yürüyen iktidarlardan, devlet simgelerinden başka bir şey bulunmamaktadır. İktidar olarak İslam ile ilgili bunu belirtiyorum. Elbette manevi kültür öğesi olarak etkili olduğu hususlar vardır. Bu anlamda önemle bir hususu belirtmeliyim ki, ideolojiyle bağlantılı toplum adlandırmalarını doğru bulmuyorum. Örneğin Hıristiyan Toplumu, İslam Toplumu, Hindu Toplumu gibi adlandırmalar, toplumu dine indirgemeci kıldıkları için birçok yetersizliğe ve yanlışlığa yol açarlar. Bu kavramlar toplum doğasının anlaşılmasını perdeler. Aynı hususlar kapitalist ve sosyalist toplum kavramları için de geçerlidir. İleride bu konuyu açmayı da yararlı buluyorum. En doğru adlandırmayı Demokratik Uygarlık Toplumu ve Tekelci Uygarlık Toplumu olarak belirlemek, toplumsal bütünü görünür kılmasından ötürü daha anlamlı olabilir.

M.S. 5.–15. yüzyılları arasında ezici olarak İslami iktidarların hüküm sürdüğü Ortadoğu, merkezi uygarlık sistemlerinin hegemonik üstünlüğüne sahiptir. Bizans ve Sasanilerin devrettiği iktidar mirası üzerinde İslami iktidarlar daha da genişlemiş ve derinleşmişlerdir. Toplum, iktidarları daha yoğun yaşamak durumunda kalmıştır. İktidarların kapsadığı kavim, hanedan ve devlet sayısı da artış kaydetmiştir. Bağlantılı olarak iktidar savaşlarının hızında azalma olmamış, artış sürmüştür. Asıl ağırlık askeri tekelde olmuştur. Ticaret tekelinde de gelişmeler sağlanmıştır. İslam, ağırlıklı olarak bir askeri ve ticari tekel ideolojisidir. Şehirler büyümüştür. Tarım ve endüstride gelişmeler çok daha sınırlıdır. Sanattaki gelişmeler de sınırlıdır. Grekleri bile aştığı söylenemez.

İslami iktidar ve devletler dönemi, Ortadoğu’nun son hegemonik iktidar dönemidir. M.S. 15. yüzyılın bitimiyle birlikte, merkezi uygarlığın hegemonik merkezi Venedik üzerinden Batı Avrupa’ya, Amsterdam ve Londra’ya kayacaktır. Ortadoğu tüm neolitik dönemin (M.Ö. 10000–3000) ve merkezi uygarlığın (M.Ö. 3000-M.S. 1500) dört bin beş yüz yıllık dönemine merkezlik etmiştir. Bu tarihten sonra uygarlığın yol açtığı devasa sorunların altında yıpranmış, körelmiş, kendini yenilemekten yorulmuş, adeta toplum enkazlarına dönmüştür.

Merkezi uygarlık sisteminde İbrahimî geleneğin rolünü sorunlar bağlamında da değerlendirdiğimizde; birincisi, iktidarı sınırlandıramadığını, tersine daha da arttırdığını görürüz. Devlet sayı ve büyüklük bakımından artmıştır. Dolayısıyla iktidar-devlet tekelinden kaynaklanan sorunlar katmerleşmiştir. Bununla bağlantılı olarak, savaşlar tekel kurmanın aracı olmaya fazlasıyla devam etmiştir. Demokrasi ve cumhuriyet kavramlarıyla tanışılmamıştır. Ağırlıklı olarak geleneksel hanedanlık tipi hükümranlıklar çoğalarak devam etmiştir.

İkincisi, toplumun devlet ve iktidar karşısında ağırlığı azalmıştır. Toplumsal ahlak ve politika alabildiğine daralmıştır. Mezhepler daha çok bu daralmaya tepkidir. Kadınlar ve gençler üzerindeki erkek egemenliği daha da artarak devam etmiştir. En eski firavun tipi kölelik aşılmakla birlikte, köleliğin yeni biçimleriyle (özellikle Afrikalılar ve kuzeydeki Slavlardan derlenme) birlikte hızından bir şey kaybetmemiştir.

Şehir ve ticarileşme gelişme kaydetmekle birlikte, eski görkeminin çok gerisinde kalmıştır. Greko-Romen şehir ve ticari hayatının seviyesine asla ulaşılamamıştır. Tarım ve endüstriye pek katkıda bulunulmamıştır.

Üçüncü olarak, belki de en olumsuz etkisi, İbrahimî gelenekteki kabile ve kavim milliyetçiliğinin baskın çıkmasıyla yaşanan ve jenosit boyutuna varan sorunlardır.

‘Tanrının seçkin kul ve kavimleri’ deyimi bu milliyetçiliğin kökenidir. Önce İbraniler ‘Tanrının seçkin kavmi’ sayılmış, sonra Araplar ‘kavmi necip’ unvanını kendilerine layık görmüşlerdir. Türk boyları İslam’ın cengâverliğinde bir adım daha ileri gitmişler ve İslamlığı köklü bir kimlik haline getirmişlerdir. Asurlular İseviliği ilk benimseyen kavim olarak kendilerini kutsamışlar, ardından Grekler ve Ermeniler ilk kutsal kavimlerden sayılmada geride durmamışlardır. Hıristiyanlığın Avrupa’ya yayılmasının milliyetçiliğin gelişimindeki rolü önemlidir. Ekümenlikten (evrensellik) ziyade milliyetçiliği hızlandırdığı söylenebilir. Rus milliyetçiliği de bir anlamda Ortodoks Hıristiyanlığın ürünüdür.

Kavmiyetçilik üzerindeki bu etkisiyle İbrahimî gelenek, özellikle Ortadoğu’nun kadim kavimleri üzerine sadece sorunlar değil, trajik felaketler yağdırmıştır. En eski kavimlerden olan Asur, Ermeni, Pontus ve İon Hıristiyanları, İslamileşmiş Arap, Türk ve Kürt iktidar sahiplerince neredeyse toplumsal tasfiyenin eşiğine getirilmişlerdir. Yahudiliğin de bundaki rolü küçümsenemez. Ermeni, Asur, İon, Pontus, Êzidi ve benzer Müslüman olmayan halklar ve kültürlerinin tasfiyesi genelde Ortadoğu’nun, özelde de Anadolu’nun kültürel çöle dönmesine yol açmıştır. En eski kültürleri bağrında taşıyan bu halklardan yoksun kalan bölge büyük bir geriliğe duçar kalmıştır. Tüm bölge halkları açısından bu trajik bir kayıptır. Sadece toplumsal sorunu ağırlaştırmakla kalmamış, çözüm güçlerini de büyük oranda zayıflatmıştır. Birçok sanat ve bilime öncülük eden bu halklardan ve kültürlerinden yoksun kalmak, bölge toplumunun sanat ve bilim hafızasının, yeteneğinin kaybı demektir.

Benzer trajediler Hıristiyanlık etkisi altında Amerika’da Kızılderililer, Aztekler ve İnkalar, Avustralya yerlileri ve Eskimolar üzerinde de yaşanmıştır. Din de olsalar, iktidarla şerbetlenmiş, şehevileşmiş rejimlerin yapmayacağı kötülük, yol açmayacağı sorun ve trajedi yoktur. Tekrar belirtmeliyim ki, merkezi uygarlığın maddi kültürünün ağır etkisi altındaki İbrahimî dini geleneğin ufku, programı ve pratik yaşamı, bu uygarlığı aşmaktan ziyade, biraz daha yumuşatmak ve adil kılmaktan ibarettir. Yani artı-değerden pay alma reformudur; tekele katılım hakkıdır. Kendileri bunun için ideoloji sunarak iktidar için meşruiyet alanı sağlarken, iktidar sahiplerinden de paylarını istemektedirler. Alamayınca direnişe geçiyorlar, pay alınca da susuyorlardı. Aynı öyküyü Avrupa sosyalizminde de okuyacağız. Zaten göreceğiz ki, her ikisi de birbirinin devamıdırlar. Şüphesiz kadim uygarlığın sürdürülmesi ve evrenselleşmesinde büyük rolleri, dolayısıyla yerleri ve zamanları da olmuştur. Ama bu rol toplumun kadim sömürü ve baskı sorununu azaltmamış, tersine daha da arttırmış ve süreklilik kazandırmıştır.

c- Toplumsal sorunda ağırlaşmanın son dönemi yükselen Avrupa merkezli uygarlığın hegemonik iktidar aşamasıdır. M.S. 1500’lerden itibaren dünya çapında yükselişe geçen Avrupa uygarlığına ‘kapitalist’ demek yöntem haline getirilmiştir. Ayrıca biricik olduğu, benzeri bulunmadığı iddia edilmiştir. Birçok benzersizliği (ulus-devlet, endüstri, bilişim) yaşadığı da önemle belirtilir. Entelektüel hegemonya nedeniyle Avrupa merkezci sosyal bilimin iddiaları pozitif gerçekler olarak sunulur. Dini dogmalardan daha kesin gerçekler olarak kabul edilmesi istenen bu pozitif gerçekler aslında yeni modernitenin dogmalarıdır.

Şüphesiz Avrupa uygarlığının merkezi uygarlığın dönüşüm geçirmiş ve farklılığı olan bir yapısı olduğu inkâr edilemez. Fakat tarih boyunca merkezi uygarlık gelişmiş, birçok mekân ve zaman tanımıştır. Sürekli aynı biçimler tekrarlanmamıştır. Farklılaşmaları sürekli olmuştur. Zaten evrensel akış gereğince böyle gelişmek durumundadır. Benzersizlik iddiası ise aşırıdır. Merkezi uygarlığa baştan sona damgasını vuran ve karakterini belirleyen temel özellikleri ise, beş bin yıl boyunca öz itibariyle değişmemiştir. Oran ve teknikte farklılıklar olabilir. Örgütlenmesi, verimi, ideolojisi, yönetimi çeşitli biçimler alabilir. Kendini tüm bu farklılıklar ve biçimler altında sürdüren özelliği ise, ARTIK-DEĞER üzerindeki tekel hegemonyasıdır. Tekelin içeriği değişebilir, ama kendisi değişmez. Rahip + asker + idareci üçlüsü her zaman vardır. Ağırlıkları zaman ve mekâna göre değişebilir. Ama tekel bu kesimleri sürekli gözetmek durumundadır. Artık-ürün veya değerlerin elde ediliş yöntemleri de farklı olabilir, ama kendisi değişmez. Artık-değer, ya tarım ve endüstride verim artışı, ya ticaret, ya da askeri fetih sayesinde biriktirilir. Bu yollardan bazıları ağırlık kazanabilir. Yine de birikim bu yöntemlerin toplam sonucudur.

Tekeli anlamaya büyük özen göstermeliyiz. O, yalnız sermaye olmadığı gibi, iktidar da değildir. Sadece ticari, askeri, idari alanda oluşmaz. Tüm bu değer ve alanların birleşmiş ifadesidir. Aslında tekel, ekonomi bile değildir. Ekonomik alan üzerinde elindeki zor, teknik ve örgütlenmeler yoluyla gaspı sağlama gücüdür; şirkettir. Ama alışageldiğimiz ekonomik şirket değil, son tahlilde sermaye biriktirme ortaklığıdır. Kendini bazen devletleşmemiş iktidar aygıtı, bazen devlet olarak karşımıza çıkarır. Günümüzde ‘ekonomik şirket’ sıfatını çok kullanır. Bahsettiğim gibi, ekonomik olmaktan çok, ‘ekonomiyi gasp şirketi’ demek daha doğrudur. Bazen ordu, çoğu yerde tüccarlar birliği, endüstriyel tekel olarak da kendisini yansıtabilir. Tekelin ahtapot gibi çok kolu olabilir. Bazen birçok farklı güç ve potansiyelin birleşik etkisi olarak ortaya çıkabilir. Hepsinde önemli olan, toplumsal artık-değerin sermaye olarak ellerinde toplanmasıdır. Beş bin yıldır değişmeyen, kesintisiz süren, kümülâtif büyüyen temel gerçekliği budur. Farklı mekân ve zamanlardaki rekabet-hegemonya, alçalış-yükseliş ve merkez-çevre oluşturması, bu değişmez gerçekliğin sürdürülmesi, zincirleme halkalar halinde kopmadan yürütülmesi içindir.

‘Kapitalizm’, ‘kapitalist sistem’ kelimelerinin propaganda amaçlı kavramlar olarak kullanıldığına dikkat etmek gerekir. İçerik olarak bu kavramların belli karşılıkları belirlenebilir. Ama tam hakikat ifade eden olgular, olaylar ve ilişkiler sistematiği olarak yorumlanmaları halinde, toplumsal doğayı ve sorunlarını çarpıtma oranı yüksek kavramlardır. Toplumsal hayatın akışı farklıdır. Yeni bir dil ve bilim gerektirdiği, yaşadığı sorunların boyutlarından da gayet açık anlaşılmaktadır.

Kapitalizm eğer bir sermaye birikim sistemi ise, bunu ilk kapsamlı gerçekleştirmelerin Sümer şehir devletlerinde sağlandığı kanıtlanmıştır. İlkel biçimde de olsa, sermaye şirketleri, paraları, depoları, örgütlenmesi ve yönetimi bu kent devletçiklerinin temelidir. Kentin kendisi de belki de ilk sermaye şirketinin, tekelin kendisidir. Ticaret, askeri, bilim ve sanat ordusuyla birlikte, rahip yöneticiler ve işçi-köleler daha o dönemde temel sosyal sınıflardır. Tapınak (Ziggurat) aynı zamanda bir fabrika, işçi-köle barınma, yönetici-askeri komutan ve rahip yönetim merkeziydi. En üst kat da tabii tanrıların gözetim, denetim yeriydi. Hepsi iç içe ve mükemmel düzenlenmişti. Ben bu örneği harika bulurum. Uygarlığımızın (tüm devlet, sınıf ve kent yapısıyla şekillendiği) ‘döl yatağı’ olarak değerlendiririm. Beş bin yıllık merkezi uygarlık öyküsü zaman ve mekâna açılan, yayılan bu tapınak gerçekliğinden başka bir şey değildir.

Bu tapınak örgütlenmesinden daha mükemmel ve orijinal bir kapitalist tekel, işletme, şirket yaratılabileceğini sanmıyorum. Nasıl tüm hücrelerin ana kaynağı ana hücreler ise, tüm tekel yapılarının (yönetici, asker, ekonomi, ticari, bilimsel-sanatsal) ana hücresi de bu tapınak gerçekliğidir. Yapılan tüm arkeolojik kazılar bu gerçeği doğrulamaktadır. En son keşfedilen ve tarihin ‘süpernovası’ olarak da adlandırılan Urfa-Göbeklitepe dikilitaş örneklerinin şimdiye kadar tanındığı kadarıyla en eski (neolitikten önce avcı ve toplayıcı toplulukların tapınağı) tapınak (M.Ö. 10000–8000) olması ihtimali yüksektir. Tanınmış arkeologların görüşleri bu yönlüdür. Tarih öncesi ilk sermaye birikimlerinin böyle başladığı, hemen her kazıda birer örneğiyle kendini apaçık doğrulamaktadır.

Avrupa merkezli ‘kapitalin’, tekelin en son ve zirvesel biçimini temsil ettiği inkâr edilemez. Birikim ve üretim tarzından örgütlenme ve yönetim yapısına, askeri teşkilatından sanat, teknik ve bilim tekeline kadar farklılıklar oluşturduğu da açıktır. Ama benzersiz olduğu, büyük bir abartmadır. Açıkçası bu, Avrupa merkezli propagandadır; diğer bir deyişle, modern kılıklı yeni sınıf Avrupa tapınak rahiplerinin (üniversite, akademik bilim ve sanat ordusu) iddialarıdır. Bunların Hıristiyanlık kilisesinden daha fazla yeni ‘kapitalist sisteme’ meşruiyet hizmeti sağladıkları rahatlıkla belirlenebilir.

Avrupa uygarlığının ‘kapitalist sistem’ temelli yükselişinin tarihini yazmak konumuz değildir. Fakat bu uygarlığın M.S. 5. ve 6. yüzyıllardaki Hıristiyanlığın, 9. ve 10. yüzyıllardaki İslam’ın (özellikle İber, İtalyan ve Balkan yarımadası üzeri) teolojik, ticari, bilimsel, teknik ve yönetim tarzının izi üzerinde yükseldiği yakın tarihin en iyi bilinen hususlarındandır. Tüm tarihçiler M.S. 1250’den itibaren hegemonik uygarlık merkezinde bir kaymanın yaşandığında, Doğu’da alçalan uygarlık merkezlerinin Avrupa’da yükselmeye başladığında hemfikirdirler. Ayrıca bu yüzyıla (13. yüzyıl, ticaret devrimi) Ticaret Devrimi Yüzyılı da denmektedir. Özellikle Venedik, Cenova ve Floransalıların öncülüğünde 11. yüzyıldan 15. yüzyıl sonlarına kadar tüm ağırlıklarıyla Doğu’dan sadece malların taşınmadığı, binlerce yıllık tüm uygarlık geleneklerinin, fikir ve tekniklerinin, usül ve yöntemlerinin, özcesi toplumun ‘dişe dokunur’ tüm değerlerinin taşındığı iyi bilinen tarihsel gerçeklerdir. Uygarlık merkezinin bu temelde aktarıldığı açıktır. Hıristiyanlığın, hatta Greko-Romen uygarlığının, daha ötesinde ise Neolitik Devrimin (M.Ö. 5000–4000) Doğu’dan Avrupa’ya taşındığı da inkâr edilemez tarihsel gerçekliklerdir. Benim şahsi kanaatim, Avrupa yarımadasının, Asya kıtasının ve özellikle Yakındoğu Asya’sının son on beş bin yıllık toplumsal kültürlerinin taşınarak, son beş yüz yılın en muhteşem sentezini oluşturduğu yönündedir. Tarih yorumum tek cümleyle budur!

Sorunum ne Doğuculuk, ne de Batıcılık yapmaktır. Tarihsel-toplumun bütünlüğünü, kesintisizliğini ve sürdürülme farklılıklarını birlik içinde doğru bir yoruma tabi tutmak temel endişemdir, emel ve çabamdır.

Şüphesiz taşınan sadece merkezi uygarlığın temel yöntemleri, yapıları değildir. Toplumun sorunları da misliyle taşınmıştır. Hıristiyanlığın taşıdıklarına çok kısa bir anlatımla değinilmişti. Doğu’nun maddi uygarlık değerleri (ticaret, üretim, para, devlet) en az manevi değerler kadar (Hıristiyanlık, bilim) sorunluydu. Avrupa bir anlamda sorunlara da boğulmuştu. Doğu’nun anlaşılması güç, çelişkili toplumsal doğasının Avrupa’nın henüz fazla bozulmamış, genç kalmış neolitik-tarım toplumuna taşınmasının yol açacağı depremleri tahmin etmek mümkündür. Doğu’nun binlerce yıl savaşmasına yol açmış bu tekel kapma yarışına hazırlıksız yakalanmış Avrupa’da (Hıristiyanlığın ön hazırlık çalışmaları yetersizdi) yol açacağı tahribatlar elbette daha feci ve yıkıcı olacaktı. 16. yüzyıldan itibaren alevlenen sistem içi çatışmalar, Doğu’nun binlerce yıllık mirasının izini taşır. Roma’dan beri yaşanan çatışmalar da aynı kültürün izlerini taşır. Abartmadan belirtebilirim ki, sadece merkezi uygarlığın maddi ve manevi pozitif değerleri Avrupa’ya taşınmadı; ağır çelişki, sorun, çatışma ve savaşları da taşındı. Hatta feci soykırımların bile Doğu uygarlık geleneğinde fazlasıyla izleri mevcuttur. Asur kralları insan kellelerinden kale ve surlar yapmakla övünürlerdi. Tüm Doğulu despotlar ne kadar kabile, köy ve kent toplumunu yok ettiklerini ve insanlarını esir olarak taşıdıklarını ballandıra ballandıra anlatırlar. Hem de kahramanlık öyküleri olarak!

Avrupa sosyal bilimcileri boşuna Doğu’nun takibine çıkmış değiller. Bu çabalarını değerli buluyorum. Ama eldeki oryantalizm, gerçeği anlatmaktan çok uzaktır. Yine de taş kesilmiş Doğulu beyinlere göre, kendilerine şükran borçlu olduğumuzu belirtmek durumundayım. Bu çabaları ön sömürgeci niyetler taşısa bile, asıl amacın bu olmadığını, Avrupa’nın uygarlaşma öyküsünü anlamak olduğunu belirtmek daha doğru bir ifade olacaktır. Çünkü Avrupa’yı çelişki, sorun ve savaşlarıyla anlamanın yolu özellikle Yakındoğu’yu çözmekten geçer. Bu çabamın diğer bir amacı da bu konuda, yol ve yöntem konusunda mütevazı bir katkı sunmak olarak anlaşılmalıdır.

Çoğu Doğulu insan, Avrupalıları kendine güvenen, çok akıllı insanlar sanır. Ben ise her karşılaştığımda, her Avrupalıyı çok toy ve Doğu kültüründe yaşayamayacak kadar narin, saf ve donanımsız sayarım!

Avrupa neolitik toplum geleneğinin 16. yüzyıl sonrasındaki uygarlaşması üzerinde büyük etkisi olduğu kanısındayım. 10. yüzyıl sonrası kent devrimleri de dahil, 16. yüzyıla kadar geleneksel Avrupa insanı Hıristiyanlığı benimsedi; ama hemen kendi teolojik yorumunu da geliştirdi. Bu onu Rönesans, Reform ve Aydınlanmaya, bilimsel-felsefi devrime götürecekti. Yakındoğu’nun son uygarlık geleneği olarak İslam’ın yayılışı karşısında, Doğu, neolitik topluma benzer bir gelişmeyi gösteremedi. Şüphesiz Türk, Fars, Kürt kökenli birçok başarılı yorumcu, bilim ve sanat adamı yetişti. Sınırlı bir Rönesans (M.S. 8.-12. yüzyıl) yaşandı. Ancak geleneksel Doğu despotizmi taşlaşmış yapısıyla kendisini bütün toplum gözeneklerine hâkim kılmayı başarmakta gecikmeyecekti. İslam içi kavgaların çok önemli bir etkeni de buydu. Tabii asıl neden tekel kapmaydı. Ayrıca Doğu neolitik toplum geleneği yaklaşık beş bin yıldır tekelin despotik dayatması altında çok yorgun, bitkin, cahil ve çaresiz bırakılmıştı. Buna mukabil Avrupa’nın neolitik geleneği diri, özgür ve daha çok yaratıcıydı. Çünkü Doğulular gibi üzerlerinde beş bin yıllık bir despotizm uygulanmamıştı. Ayrıca bahsedildiği gibi, Doğunun büyük tecrübesinin olumlu yanlarını alabilmişti. Bu iki temel husus, Avrupa’nın tarihsel yükselişini anlamak açısından kilit bir önem taşır.

Bu kısa açıklamalar, I. Wallerstein ve ona yakın sosyal bilim gruplarının 16. yüzyıldan başlatılan ‘kapitalist dünya-sistem’ çözümlemelerinin tarihsel temelden ve kapitalin çok eski bir buluş olma gerçeğinden kopuk çalışmalar olduğunu, en azından bu yönlerden büyük eksiklikler taşıdığını yeterince aydınlatmaktadır. Kaldı ki, Venedik, Amsterdam ve Londra üçgeninde yoğunlaşan kapitalist sermaye birikiminin açıklanış tarzı da yine aynı eksiklikleri taşımaktadır. V. Carlos ve oğlu II. Philip’in 16. yüzyıl boyunca İtalya, Hollanda ve İngiltere adası üzerindeki baskıları olmasaydı, para-sermayenin manifaktürel ve tarımsal üretime yatırılması o yoğunlukta mümkün olabilir miydi? Venedik şahsında İtalya’nın başaramadığı ulusal ayaklanma ve kalkınmayı başlatan Hollanda-Amsterdam’la onları zafere taşıyan İngiltere-Londra, bizzat dış siyasi-askeri baskıya karşı iç siyasi-askeri direnme ile bu başarılarını sağlamış değiller miydi? Her iki soruya verilecek cevap Fernand Braudel’in sözünü doğrulayacaktır: “Yoğunlaşan vurgu kazanan iktidar-devlet, kapitalizm salgılar.” Benim kanım daha ileridir; iktidar-devletin bizzat tekel ve sermaye olduğu yönündedir. Zaten bunlar sermaye tekeli olmasalardı, sermaye salgılamaları mümkün olamazdı. Benzetmeyle ifade edersek, nasıl ‘teke’lerden süt sağılmazsa, tekel olmayan devlet-iktidar aygıtlarından da sermaye sağılamaz.

Hem dış iktidar-devlet baskısı, hem iç devlet direnişi, Hollanda ve İngiltere gerçeğini yaratan gerçek etmenlerdir. İspanya merkezli imparatorluk, başına gelecek tehlikeyi iyi gördüğünden, önce İtalya kent çıkışlarını bastırdıktan sonra (Machiavelli’nin Prens’i karşı koyuşu başaramayacaktır) tüm gücüyle Hollanda eyaleti ve İngiltere adasındaki yeni ulusalcı-tekelci oluşuma yüklendi. Başaramazsa kendisi çözülüp gidecekti. Hollanda ve İngiltere’nin direnişi kapsamlı ve uzun sürelidir. Muazzam bir diplomatik, ekonomik, askeri, ticari, bilimsel-felsefi, hatta dini (Protestanlık Hareketi) yönden birçok cepheden geliştirilmiştir. Askeri teknoloji, strateji ve taktik örgütlenmelerden tutalım Hıristiyanlığın en radikal Protestan yorumuna (Calvinizm, Anglikanizm), ekonominin en üst verimliliği sağlayacak teknik donanım ve örgütlenmesine, Osmanlılarla ittifakı düşünecek kadar diplomatik faaliyetlere, Almanya Prusya Devletini yanına çekmesine kadar çok kapsamlı biçimde yürütülen bu stratejik direnişin sonunda sadece zafer kazanmakla kalmadığı, uygarlığın yeni hegemonik merkezinin Amsterdam ve Londra merkezli olmasına yol açtığı çok iyi bilinmektedir.

Bu arada sermayenin faaliyetlerinin çok arttığı, para-sermayenin (Altın-gümüş bolluğunun dünya çapında paranın komuta gücü kazanmasındaki etkisi bilinmektedir) tarihte ilk defa başat rol oynamaya başladığı, birçok para sahibi ailenin (Yahudi kökenliler kayda değerdir) devletleri borçlandırma yoluyla çok büyük sermaye biriktirdiği, burjuvazinin sınıf olarak örgütlenmesinde bu yönlü gelişmelerin belirleyici rol oynadığı bilinmektedir. Yine işçi sınıfı türünden bir sosyal tabakanın da bu büyük ulusal-direniş sürecinde oluştuğu göz ardı edilemez. Tümüyle bu süreç oluşturdu demiyorum, ama katkısının önemi inkâr edilemez. Ekonomik patlamanın meşhur Doğu ve Batı Hint Kumpanyalarına (devlet tekelleri, devletin kendisi) yol açmasının bu gelişmelerin ateşi içinden doğduğu da inkâr edilemez. Şu tartışmayı yapmak istemiyorum: Ekonomik (altyapı) temel ve siyasi-askeri (üstyapı) yapılardan hangisi öncelik taşır? Bunun anlamlı bir tartışma olduğuna inanmıyorum. Burjuva ekonomi-politiğinin (Marks’ın Kapital’i de buna dahildir) propaganda kokan fikirleri, gerçeği açıklamaktan çok perdeler. Artık buna alet olmamanın zamanı çoktan gelmiştir.

16. yüzyıl çıkışının uygarlık tarihinde sistemsel ve hegemonik olduğu açıktır. Merkezin Venedik (Buna tüm İtalyan kentleri, Lizbon ve Anvers de dahildir) üzerinden Amsterdam ve Londra’ya kaydığı, ilk ulus-devlet modellerinin İngiltere ve Hollanda öncülüğünde geliştirildiği de açıktır. Yükselen uygarlığın kendinden öncekilerin hepsinden farklı olduğu, büyük bir dönüşümü içerdiği tartışma götürmez. Ama tüm bu gelişmeleri beş bin yıllık merkezi uygarlık yürüyüşünden, örneğin Akadları Sümerlerden, Asurlar ve Babillileri Akadlardan, Med-Persleri Asurlulardan, Mısır, Hurriler ve Hititleri Mezopotamya uygarlığından, Greko-Romen uygarlığını bu toplam gelişmelerden, İbrahimî dinleri hepsinden koparırsak, Avrupa uygarlığından bahsedebilir miyiz? Yalnız İtalyan kentlerinin öncülük ettiği (M.S. 1000–1300) taşıma olmasaydı ve bu taşıma İtalya’dan Batı Avrupa kıyılarına kadar (M.S. 1300–1600) devam etmeseydi, Amsterdam ve Londra mucizeleri gerçekleşebilir miydi?

Dünya uygarlık sisteminin bütünlüğünü ve sürekliliğini kavramadan, tarihsel-toplum açıklamaları, sosyal bilim analizleri ve teorileri büyük eksiklik ve yanılgı payı taşımaktan kurtulamazlar. Birinci Doğa bile bütünlüklü tarihsel açıklamaları gerektirirken, zincirleme ana halkalar halinde iç içe geçmiş Toplumsal Doğa’yı çok daha sıkı bir bütünlük içinde tarihsel felsefi-bilimsel açıdan çözümlemek vazgeçilemez yöntemsel önemdedir. Avrupa sosyal bilim hegemonyası, uzun süre katı pozitivist metafizikle bu gerçeği yadsıyarak, belki uygarlık hegemonyasına hizmet etmiştir. Ama sosyal bilimde de büyük kargaşaya yol açmıştır. Kapital çözümlemeleri bu konuda büyük sorumluluk içindedir. Anlatılanların büyük kısmının kapitali, sistemiyle birlikte açıklamaktan öteye perdelemeye hizmet ettiği mevcut sorunlar yığınından ötürü inkâr edilemez!

Tarih boyunca zaten hegemonik, bunalımlı ve merkezli seyreden uygarlık tekellerinin, Avrupa sürecinde 15. yüzyılda Venedik, 16. ve 17. yüzyıllarda Amsterdam-Hollanda, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca ağırlıklı olarak İngiltere-Londra merkezli seyrettiği hususunda hemfikirlik vardır. Fransız uygarlık tekelinin 15.–18. yüzyıllar boyunca İspanya, Hollanda ve İngiltere’ye karşı yürüttüğü hegemonyayı kapma (yeni Roma olma hayali) savaşları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Almanya’nın 19. yüzyıl sonlarında gerçekleştirdiği uygarlıksal çıkış, 1945’te tam bir yenilgiyle kâbus yaşamıştır. 20. yüzyılın ABD’nin uygarlıksal yükselişine tanık olduğu, 1945 sonrasında üstünlüğünü pekiştirdiği, günümüzde ise (2000 sonrası) çatırdamaya başladığı gözlemlenmektedir. Sovyet Rusya’nın 1945–1990 yılları arasındaki hegemonik denemesi pek başarılı olamamıştır. Çin hakkında ilerisi için bahsedilen yeni hegemonik merkez ideası şimdilik spekülatiftir. Tarihte de sıkça örneği görüldüğü gibi, çok merkezli hegemonik bir süreç önümüzdeki dönemi belirleyebilir. ABD, AB, Rusya Federasyonu, Çin ve Japonya iddialı merkezler olabilir. Ama şimdilik ABD’nin süper hegemon güç olduğu rahatlıkla belirtilebilir.

Özellikle İngiliz sosyal bilimci Antony Giddens’in Avrupa modernitesine (uygarlık da denilebilir) ilişkin benzersizlik yorumlarına kısaca değinmiştim. Sorun başlıkları altında sırasıyla değinmekle birlikte, toplu bakış altında belirtmeliyim ki, bu idea çok daha fazla Avrupa merkezlidir ve tarihten kopuktur. Giddens’in kapitalist modernite yorumları olarak belirtmemiz gereken değerlendirmeleri, kapitalizmi tümüyle Avrupai bir sistem ve endüstriyi çok daha fazla bir Avrupa devrimi sayarken, ulus-devleti sistemin üçüncü ayağı olarak yepyeni bir düzen-deneme biçiminde sunmaktadır. Tekraren de olsa belirtmeliyim ki, kapitalizm tüm uygarlıklarda gözlemlenmiştir. Her uygarlıkta az çok endüstriyel gelişmeler ve devrimler vardır. Ulus-devlet ise, hanedan ve kavim devletlerinin ulus-toplumdaki hali olarak belirtilebilir, tanımlanabilir. Bu kategorinin, çok abartmamak şartıyla, Toplumsal Doğa’yı kavramak açısından daha anlamlı kullanımları olabilir.

Avrupa uygarlığının, daha doğrusu uygarlık aşamasının büyük çelişki, çatışma ve savaşlar, hatta soykırımlar biçiminde kendisini yansıtan toplumsal sorunları, tüm diğer gelişme alanlarında olduğu gibi zirve yapmıştır. Zihinsel, ideolojik, siyasi, ekonomik, askeri, demografik, cinsiyetçilik, milliyetçilik, dincilik ve ekolojik sorunların devasa boyutları tüm sosyal bilimlerin temel konularıdır. Avrupa’nın son dört yüz yılı, tarihin toplamından daha fazla savaş yaşamıştır. Savaşların tüm tipleri yaşanmıştır. Dinsel, etnik, ekonomik, ticari, askeri, sivil, ulusal, sınıfsal, ideolojik, cinsiyetçi, siyasal, devletsel, toplumsal, sistemsel, bloksal, dünyasal vb. savaş türlerinin denenmeyeni nerdeyse kalmamıştır. Hepsinde de rekorlar kırılmıştır. Ölümleriyle, acılarıyla, maddi kayıplarıyla!

Bu gerçekler şüphesiz uzun tarih yürüyüşünde kısa bir süre olan son dört yüz yılın ürünü olamazlar. Olamayacağını kısa incelememiz göstermiştir. Bu savaşlar son on beş bin yıllık Neolitik ve Uygarlık dönemi toplumunda biriken sorunların Avrupa Yarımadasındaki toplumun başında belki de patlamasıdır demek daha doğru ve kadirşinas bir yorum olacaktır. Avrupa toplumu eski toplumdan kalma sorunlar yumağıyla, tam başarıyla olmasa da, üstün maharetle savaşmıştır. Büyük bir anlayışla incelemesini bilmiş ve savaşını daha anlamlı yürütmüştür. Bunun için Rönesans, Reform ve Aydınlanma süreçlerini yaratmış, muazzam bilimsel keşifler yapmış, felsefi ekoller geliştirmiş, demokratik anayasal süreçler yaşamıştır. Krallıklar kurup devirmiş, cumhuriyetler inşa etmiştir. Görülmemiş verimlilikte ekonomik sistemler örgütlemiş, en büyük endüstri devrimini yapmıştır. Sanat ve modada rakip tanımamıştır. Müthiş kentler inşa etmiştir. Görkemli bilim ve sağlık yuvaları kurmuştur. Uygarlık sistemini tüm dünyaya yaymıştır. Tarihin en kapsamlı dünya sistemini inşa etmiştir.

Fakat bu devasa gelişmelerin toplumsal sorunu çözmekten ziyade daha da karmaşık hale getirdiği, işsizlik, çatışma ve ekolojik yıkım gibi günümüzün dünya çapındaki temel sorunları başta olmak üzere, en yüzeysel sorunlarda bile kendini belli etmektedir. Temel neden, sorunların beş bin yıllık uygarlık kökenli olmasıdır; uygarlığın bizzat kendisinin büyük bir sorun yumağı olmasıdır. Avrupa’nın bence en büyük katkısı, devasa uygarlık sorunlarına bilim aynasını tutmayı başarmış olmasıdır. Silik de olsa, birçok yönüyle yanılsa da, bu aynadan sorunları daha iyi görmek imkân dahiline girmiştir. Yiğit savaşçıların da (ideolojiler ne kadar yanıltıcı olsa da) bundaki büyük katkıları asla göz ardı edilemez. Özellikle eşitlik, özgürlük ve kardeşlik adına yürütülen savaşların kahramanları gerçek katkı sahipleridir.

Temel toplumsal sorunu tespit etmeyi küçümsememeliyiz. Tarih boyunca toplumlar binlerce yıl savaştı, savaştırıldı. Çok acıdır ki, bu toplumlar kimler için savaştıklarını bilmiyorlardı. Kendi zorba ve sömürücüleri tarafından sadece çalıştırılmıyorlar, sayısız savaşta da yok ediliyorlardı.

Doğu bilgeliği şüphesiz toplumsal sorunun farkındaydı. Bu nedenle büyük öğretiler, ahlaki sistemler, din ve mezhepler geliştirmişlerdi. Devlet, uygarlık haline gelmektense, uzun süre aşiret ve kabile yaşamı yeğ tutuluyordu. Doğu toplumu ana gövdesiyle devlet ve uygarlığa yabancı kalmıştır. Aralarına devasa surlar ve kaleler dikilmiştir. Doğu’nun ezgi ve destanları bu gerçekleri tüm sanatçı inceliğiyle anlatmıştır. Doğu insanı kurtuluşu öte dünyalarda arayacak kadar uygarlık dünyasına yabancılaşmış ve umutsuzdu. Avrupa toplumunun büyüklüğü, bu kadar düşmeden, bir yandan olumlu öğeleri özümserken, diğer yandan yabancılaştırıcı unsurlara karşı direnmesiydi. Toplumsal sorunu çözmedi; ama kendini tümüyle yenik ve çaresiz kılmasına fırsat da tanımadı.

Uygarlığın bu ana nehir koluna ilişkin sorunlara gerek günümüzün, gerek geleneksel Çin, Hint, Latin Amerika ve hatta Afrika toplumlarının sorunlarını eklemek özlerini değiştirmeyecektir. Bazı çarpıcı biçimsel sorunlar anlatımı ancak güçlendirebilir. Kaldı ki, günümüzün Dünya Sistemi (çok merkezli ve süper hegemon ABD’li sistem) tüm dünya toplumunun sorunlarını da kendisi gibi sistemleştirmiş, bütünsel kılmıştır.

Sunmaya çalıştığım tarihsel-toplumsal sorunları güncelleşmiş ana başlıklar halinde özetlemek konuyu tamamlayıcı ve daha somut kılacaktır.

 

B- TOPLUMSAL SORUNLAR

 

1- İktidar ve Devlet Sorunu

Sıkça vurgulamak durumundayım ki, tarih ‘şimdi’ olduğu gibi, şimdi’nin herhangi bir unsuru da tarihtir. Tarih ile şimdiki arasında büyük kopukluk bırakılması, her yeni uygarlıksal yükselişin ilk giriştiği meşruiyet sağlayıcı ve kendini ‘ezel-ebed’ kılmak isteyen propagandalarının sonucudur. Gerçek toplum yaşamında böylesi kopukluklar yoktur. Vurgulanan diğer husus, tarih evrensel kılınmadan, yerel veya tekil bir tarih inşasının anlam ifade edemeyeceğidir. Dolayısıyla ilk inşa edildikleri halleriyle iktidar ve devlet sorunu, çok az farkla günümüzün de sorunudur. Aralarındaki fark ise, zaman ve mekân koşullarının eklediği paylardır. Farklılık ve dönüşüm kavramlarına bu anlamı yüklediğimizde, yorumlarımızın hakikat payının artacağı açıktır. Farklılığı, dönüşümü ve gelişmeyi küçümseme veya önemsiz kılmayı da aynı sakıncalar içinde görmek gerekir. Evrensel tarih yoksunluğu ne denli körelticiyse, tarihsel gelişmeyi hep tekerrürden ibaretmiş gibi ele almak, farklılık ve dönüşümden yoksun saymak da o denli gerçeği perdeleyicidir. İndirgemeciliğin bu iki biçimine düşmemek büyük önem taşır.

Günümüz açısından iktidar ve devlet konusunda yapılabilecek ilk tespit, toplum üstünde ve içinde olağanüstü hacim kazanmalarıdır. 16. yüzyıla kadar hükümranlık daha çok toplumun dışında, hem de göz alıcı ve korkutucu biçimiyle inşa edilirdi. Çağlar boyunca uygarlık bu yönlü çok çarpıcı biçimlere tanıktır. İktidarın resmi ifadesi olarak devlet, sınır çizgilerini özenle çizerdi. Devlet-toplum farkı ne kadar keskin çizilirse, o denli yarar umulurdu. Daha toplum içi bir olgu olarak iktidarda bile çizgiler açık seçikti. Erkek karşısında kadının, yaşlılar karşısında gençlerin, aşiret reisi karşısında sıradan aşiret üyelerinin, mezhebin ve dinin temsilcisi karşısında mümin cemaatin duruş çizgileri çok net kurallar ve adaplarla belirlenmişti. Ses tonlarından yürüyüş ve oturuşlarına kadar iktidar otoritesi ve yönetilen konusu ayrıntılı kurallara sahipti. Şüphesiz daha az olan iktidar ve devletin kendini hissettirmesi açısından otoritelerinin bu yönlü tesisi anlaşılırdır. Meşruiyet araçları, eğitim ve buna göre hizmet sunarlardı.

Avrupa uygarlığındaki iktidar ve devlet otoritelerinde meydana gelen köklü dönüşümün farkı, giderek hızlanacak biçimde toplumun tüm gözeneklerine sızma ihtiyacı duymasıdır. Bunda iki temel etkenden bahsetmek mümkündür. Birincisi, sömürülen kitlenin büyümesidir. Yönetim büyütülmeden sömürü gerçekleşemezdi. Büyüyen sürünün çok çobana ihtiyaç duyması gibi, devlet bürokrasisinin şişmesi bu olgunun açık kanıtıdır. Buna yönetimin devasa büyümüş dış savunmasının iç toplumu bastırma payını da eklemek gerekir. Savaşlar her zaman bürokrasi doğurmuştur. Ordunun kendisi en büyük bürokratik örgüttür. İkinci etken, toplumun artan bilinci ve direnmesidir. Gerek Avrupa toplumunun sömürüyü derinden yaşamamış olması, gerek sürekli direnmesi, iktidar-devlet inşalarını hacimli kılmaya zorlamıştır. Burjuvazinin aristokrasiye, işçi sınıfının her ikisine karşı mücadelesi, Avrupa’da iktidar ve devlet inşasını derinleştirmeye zorlamıştır. Burjuvazinin (orta sınıf) tarihte belki de ilk defa bir orta sınıf olarak devletleşmesi, iktidar ve devletin konumuna büyük değişiklik getirmiştir. Toplumun içinden doğan bir kütlenin devletleşmesi, dolayısıyla artan iktidar olayı kendisini toplum içinde örgütlemek zorunda bırakmıştır.

Burjuvazi kendini dıştan iktidar ve devlete hükümran kılmayacak kadar büyük bir sınıflaşmadır. Kendini devletleştirdikçe, içte toplumsal çatışma içerisinde bulunacağı açıktır. Sınıf çatışması denilen olgu bu gerçeği açıklar. Burjuva ideolojisi olarak liberalizm, bu soruna çözüm bulmak için bin dereden su getirir. Fakat geçen sürede yaşanan, devlet ve iktidarın daha da büyümesi ve bürokratik kanserleşmedir. Toplumda devlet ve iktidar ne kadar büyürse, bu o kadar iç savaş var demektir. Avrupa toplumunda gelişen en temel sorun baştan itibaren bu nitelikte olmuştur. Büyük anayasa, demokrasi, cumhuriyet, sosyalizm, anarşizm mücadelesi iktidar ve devletin oluşum tarzıyla yakından bağlantılıdır. Günümüze doğru bulunan en gözde çare, kesin anayasal kurallara bağlanmış temel insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasidir. Kalıcı bir çözümden ziyade, devlet ve toplumu iktidar üzerinde uzlaşmaya zorlayarak, eskinin büyük kavgalı dönemini aşmaya çalışmaktadır. İktidar ve devlet sorunu çözümlenmemiştir. Sadece sürdürülebilir bir konuma taşınmıştır.

Daha yakından bakınca, milliyetçilik, cinsiyetçilik, dincilik ve çeşitli bilimciliklerle toplum, iktidar ve devletin iç içeliği geliştirilerek, yani “Herkes hem iktidar hem toplumdur, hem devlet hem toplumdur” paradigmasına çekilerek, ulus-devlet sürdürülmeye çalışılmaktadır. Böylece içte sınıf savaşı bastırılıp, dışa karşı savunma pozisyonu hep açık tutularak, burjuva ulus-devletin çözümü bulunmuş varsayılmaktadır. Dünya çapında denenen sorun çözmekten ziyade bastırma yönteminin en belli başlısı bu olmaktadır. Ulus-devletin kendisinin azami devlet ve iktidar olmasının faşizm niteliği en açık biçimde Alman faşizminde gözlemlendi.

Ulus-devletin ilk örneği, Hollanda ve İngiltere’nin İspanyol İmparatorluğu’na karşı direniş sürecinde kendini gösterdi. Ulus-devlet tüm toplumu dış güce karşı seferber ederek meşru gerekçesini yaratır. Ulusal toplum olma doğrultusunda başlangıçta nispeten olumlu öğeler taşımaktaydı. Ama daha doğuşunda sınıfsal sömürü ve baskıyı perdeleme görevi gördüğü açıktı. Ulus-devlet kesinlikle burjuva sınıf etiketini taşır. O sınıfın devlet modelidir. Daha sonra Napolyon seferleri bu modeli Fransa’da daha da güçlendirerek, Avrupa çapında yaygınlaşmasına yol açtı. Alman ve İtalyan burjuvazisinin geri kalmış olması ve birlik konusundaki zorlukları daha milliyetçi politikaları getirdi. Dıştan işgal, içten aristokratik ve işçi sınıfından gelen direnişler burjuvaziyi aşırı şoven, milliyetçi devlet modeline zorladı. Yenilgi ve bunalım, Almanya ve İtalya başta olmak üzere, birçok ülkeyi ya sosyal devrim ya faşizm ikilemine çekti. Kazanan faşist devlet modeli oldu. Belki Hitler, Musollini ve benzerleri yenildi; fakat sistemleri kazandı.

Ulus-devlet, öz itibariyle toplumun devletle, devletin toplumla özdeşleşmesi olarak tanımlanabilir ki, faşizmin tanımı da budur. Doğal olarak ne devlet toplumlaşır, ne toplum devlet olabilir. Olsa olsa topyekûncu (totaliter) ideolojilerin savları böyle olabilir. Bu sloganların faşist niteliği bilinmektedir. Faşizm, bir devlet biçimi olarak, her zaman burjuva liberalizminin başköşesinde bir yere sahiptir. Bunalım dönemlerinin yönetim biçimidir. Bunalım bünyesel olduğundan, yönetim biçimi de bünyeseldir. Adı ulus-devlet yönetimidir. Finans kapital çağının bunalımının zirve yapmasıdır. Günümüzde küresel zirve yapan kapitalist tekelin devleti de en gerici zorba döneminde genel olarak faşisttir. Her ne kadar ulus-devletin çöküşünden bahsediliyorsa da, yerine inşa edilenin demokrasi olacağını iddia etmek safdillik olur. Belki de hem makro küresel, hem mikro yerel faşist siyasi oluşumlar gündemdedir. Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya ve Kafkasya’da olup bitenler dikkat çekicidir. Latin Amerika ve Afrika yeni deneyimler arefesindedir. Avrupa ulus-devlet faşizminden evrimle çıkış peşindedir. Rusya ve Çin’in ne olacağı belli değildir. Süper hegemon ABD her devlet biçimiyle alışveriş halindedir.

Açık ki, iktidar ve devlet sorunu en ağır dönemlerinden birini daha yaşamaktadır. Ya demokratik devrim ya faşizm ikilemi gündemde en can alıcı önemini korumaktadır. Sistemin tüm bölgesel ve merkezi BM örgütlenmesi işlevsel olamamaktadır. Finans-kapital tarihin en küresel döneminde zirve yaparken, bunalımı en çok azdıran sermaye kesimi rolündedir. Finans-sermaye tekelinin siyasi-askeri karşılığı, topluma karşı yoğunlaştırılmış savaştır. Birçok dünya cephesinde yaşanan gerçeklik budur. Dünya sisteminin yapısal bunalımından hangi siyasi ve ekonomik oluşumların çıkacağı kehanetle değil, entelektüel, siyasi ve ahlaki çalışmaların düzeyiyle belirlenebilir.

Kapitalist modernitenin en sanal sermaye tekeli olarak finans-kapital çağında, toplum tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar dağılmayla karşı karşıyadır. Toplumun politik ve ahlaki dokusu paramparça edilmiştir. Yaşanan, soykırımdan da ağır bir toplumsal olgu olan ‘toplumkırımdır’. Sanal sermayenin medya egemenliği, İkinci Dünya Savaşından daha ağır bir toplumkırımı yürüten silah konumundadır. Milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik, bilimcilik ve sanatçılık (spor, dizi vb.) toplarını yirmi dört saat boyunca topluma kustururcasına vuran medya silahı karşısında toplum nasıl savunulabilir?

Medya da bir nevi ikinci analitik akıl gibi toplum üzerinde işlevseldir. Nasıl ki analitik akıl kendi başına iyi veya kötü değilse, medya da kendi başına nötr bir araçtır. Her silah gibi, rolünü kullanan belirler. Hegemonik güçler her zaman en etkili silahlara sahip oldukları gibi, medya silahının da hâkim gücüdürler. Medyayı ikinci analitik akıl gibi kullandıklarından, toplumun direnme gücünü etkisizleştirmede çok etkilidirler. Bu silahla sanal toplum inşa ediliyor. Sanal toplum, toplumkırımın başka bir biçimidir. Ulus-devleti de toplumkırımın biçimlerinden biri saymak mümkün olmaktadır. Her iki biçimde de toplum kendisi olmaktan çıkarılıyor, yönlendiren tekelin bir aracına dönüştürülüyor. Toplumsal doğayı basite almak çok tehlikeli olduğu gibi, kendisi olmaktan çıkarmak da sınırı belli olmayan tehlikelere açık tutmak anlamına gelir. Finans-sermaye gibi sanal tekel çağı da ancak kendisi olmaktan çıkmış toplumla var olabilir. İkisinin aynı dönemde ortaya çıkması rastlantı olmayıp, birbirleriyle bağ içindedir. Ulus-devletin kendisi olmaktan çıkmış (kendisini ulus-devlet sanan) toplumuyla medyanın baştan çıkardığı toplum, tam anlamıyla yenik toplumdur ve enkazından başka şeyler inşa edilmektedir. Böylesi bir toplumsal çağı yaşadığımızdan kuşku duyulamaz.

Sadece en sorunlu toplumu yaşamıyoruz, bireyine de hiçbir şey vermeyen toplumda yaşıyoruz. Yaşadığımız toplumlar sadece ahlaki ve politik dokularını kaybetmiş değiller, varlıkları da tehdit altındadır. Sorun değil, kırım tehlikesi yaşıyorlar. Eğer günümüzde sorunlar tüm bilimsel güce rağmen sürekli büyüyor ve kanserleşiyorsa, o zaman toplumkırım sadece varsayım değil, gerçek bir tehlikedir demektir. Ulus-devlet iktidarının toplumu koruduğu iddiası ise, en büyük yanılsamayı yaratıp tehlikeyi adım adım gerçek kılıyor. Toplum sadece sorunlarla değil, kırımla karşı karşıyadır.

     

2- Toplumun Ahlak ve Politika Sorunu

Sorunları bölmenin sakıncalarının farkındayım. Avrupa merkezli bilimin analitik aklı sınır tanımadan kullanarak geliştirdiği bu yöntemin görünüşte bazı kazanımları olsa da, hakikatin bütünlüğünü kaybetme tehlikesini birlikte taşıdığı göz ardı edilemez. Bu tehlikenin sakıncalı yönlerini sürekli göz önünde bulundurmak koşuluyla, toplumsal sorunu ‘sorunlar’ olarak bölme riskini taşıdığını bilerek yöntem kullanmayı sürdüreceğim. Epistemoloji bölümünde farklı yaklaşımları tartışmaya çalışacağım.

Toplumsal sorunların ilk bölümüne iktidar ve devleti boş yere almadık. Sorunların ana kaynağını oluşturması bunun temel nedenidir. Önce olanca ağırlığıyla toplumun üzerinde, 16. yüzyılla birlikte yoğun olarak içinde üslenen iktidar ve devlet ilişki ve aygıtlarının temel fonksiyonu, toplumu güçsüz ve savunmasız bırakarak tekel sömürüsüne hazır hale getirmektir. İktidar ve devletin rolünü böyle tanımlamak çok önemlidir. İktidar ve devlete sadece zor aygıtı ve ilişkilerinin toplamıdır demek ciddi eksiklikler taşır. En önemli rolünün toplumun güçsüz ve savunmasız bırakılması olduğu kanısındayım. Bu rolünü ise, toplumun ‘varoluş’ araçları olan ahlaki ve politik dokulaşmasını sürekli zayıflatıp iş yapamaz, rolünü oynayamaz duruma düşürerek gerçekleştirirler. Toplum ahlak ve politika dediğimiz iki alanı oluşturmadan varlığını sürdüremez.

Ahlakın temel rolü, toplumun sürdürülme, ayakta kalma kurallarına sahip olma ve uygulama gücüdür. Varlık kurallarını ve uygulama gücünü yitiren toplum hayvan topluluğuna dönüşmüş demektir ki, bu halde istenildiği kadar kullanılıp sömürülebilir. Politikanın rolü ise, özünde topluma gerekli ahlaki kuralları sağlamak ve bununla birlikte temel maddi ve zihni ihtiyaçları gidermenin yol ve yöntemlerini sürekli tartışarak kararlaştırmaktır. Toplumsal politika, bu gerekçeler temelinde sürekli tartışma ve karar gücünü geliştirerek toplumu zinde ve açık görüşlü kılar; kendini yönetebilme ve işlerini çözme yeteneğine kavuşturarak onun en temel varlık alanını oluşturur. Politikasız toplum, başı kopmuş tavuk gibi, daha can vermeden sağa sola savrulan toplumdur. Bir toplumu işlevsiz ve güçsüz bırakmanın en etkili yolu, kendi öz varlığı, temel maddi ve manevi ihtiyaçları için zorunlu tartışma ve karar organı olarak POLİTİKAsız (siyasetsiz, İslami deyimle şeriatsız) bırakmaktır. Hiçbir yol bu denli sakıncalı olamaz.

Tarih boyunca iktidar ve devlet aygıtları ve ilişkilerinin ilk elde toplumun ahlakı yerine ‘hukuk’, politikası yerine ‘devlet’ idaresi adlı kurumları yerleştirmesi bu nedenlerledir. Toplumu iki temel varlık stratejisi rolünü oynayan ahlak ve politika gücünden alıkoyma, yerine hukuk ve hükümranlık idaresini koyma, her dönemin temel iktidar ve devlet görevleridir. Sermaye birikimi, sömürü tekelleri bu iki görev olmadan olmaz. Beş bin yıllık uygarlık tarihinin tüm sayfaları toplumun ahlaki ve politik gücünü kırmak, yerine sermaye tekellerinin hukukunu ve idaresini geçirmekle doludur. Uygarlık tarihi çıplak ve gerçek nedenleriyle böyledir ve doğru yazımı ancak bu nedenlerle anlam ifade edebilir. Tarihin tüm toplumsal kavgalarının özünde de bu gerçeklik gizlidir. Toplum kendi ahlak ve politikasınca mı yaşayacaktır, yoksa azgın sömürü tekellerinin hukuku ve idaresi doğrultusunda sürü gibi mi yaşatılacaktır? Sorunların ana kaynağı iktidar ve devletin hukuk ve idaresinin akıl almaz ‘kanserolojik büyümesi’dir derken, bu gerçeği ifade etmek istiyorum.

Bir hususu daha açıklamakta yarar vardır. İlk hiyerarşi kurulduğunda ve toplum adına ‘tecrübe’ ve ‘uzmanlığın’ önem kazandığı durumlarda, adına ne dersek diyelim, devlet veya otorite fark etmez, yararlılık beklenir. Toplum eğer devleti ve otoriteyi (iktidarı) hepten olumsuzlaştırmamışsa, bu iki yararlılık beklentisi nedeniyledir. Yani devlet ve otorite adına tecrübe ve uzmanlık bekleyerek işlerini kolaylaştıracağını sanmaktadır. Katlanmasının en önemli gerekçeleri bu iki etkendir. Tecrübe herkeste bulunmaz. Uzmanlık da herkesin işi olamaz. Fakat otorite ve devlet, tarih boyunca bu iki haklı beklentiyi istismar ederek, en tecrübesiz ve uzmanlıktan yoksun beceriksizlerin hukuk yerine entrika, tecrübe yerine aylaklık alanı haline getirdi. Büyük yozlaşmalar ve felaketler bu büyük saptırma ve tersyüz etmeyle yakından bağlantılıdır.

Tarihte özellikle orta sınıfın kanserolojik gelişmesini ifade eden burjuvazinin, toplumun orta yerine, ‘göbeğine’ oturarak kendi en bencil çıkarlarını ‘hukuk’, en soysuz yönetimini ise ‘anayasal idare’ olarak sunması, bunun için iktidar ve devleti sınır tanımaz ‘aygıt’ ve sözde ‘uzmanlık’ alanlarına bölerek çoğaltması tam bir felaket olmuştur. Toplum “yağmurdan kurtulayım derken doluya tutulmuştur”. Burjuvazinin akıl inceliği olan liberalizmin sınır tanımaz ‘cumhuriyet’, ‘demokrasi’, ‘anayasa’, ‘idarenin küçültülmesi’, ‘devletin ve iktidarın sınırlandırılması’ tartışmaları gerçeği perdelemek kadar, tersine ifadelerle yüklü anlamlar olarak değerlendirilmelidir. Antikçağ kadar bile burjuva orta sınıfının anayasa, cumhuriyet, demokrasi, idarenin küçültülmesi, devlet ve iktidarın sınırlandırılması yeteneği yoktur. Çünkü bu soylu kavramları işlevsiz hale getiren, orta sınıfın maddi yapısıdır, onun varlık tarzıdır. Toplum ilkçağların bir kralını, bir hanedanlığını zorbela taşırken, sınırsız hale gelmiş burjuva aygıt ve hanedanlıkları nasıl taşısın? Bilerek ‘burjuva aile ve hanedan’ kavramını kullanıyorum. Çünkü aynı kaynaktan geliyor. Tüm yönetim ve kural sanatını önceki büyük soylu aristokrasi ve kral güçlerinden devşirmiştir. Öz yaratım yeteneği yoktur. Devlet ve iktidar ilişkilerinin toplumdaki kanserolojik etkisi bu sınıfsal doğasından kaynaklanır. Orta sınıfın doğası faşizm yüklüdür.

Dolayısıyla toplumun ahlaki ve siyasi (politik) dokularının kötürümleştirilerek iş göremez hale getirilmesi en temel sorunların başında gelir. Şüphesiz ahlak ve politik dokular, alanlar tümüyle yok edilemez. Toplum var oldukça, ahlak ve politika da var olacaktır. Ama iktidar ve devletin bir uzmanlık ve tecrübe alanı olmaktan çıkması, çıkarılması nedeniyle yaratıcı ve işlevsel yeteneklerini yerine getirememektedir. Günümüzde en ince gözeneklerine kadar iktidar ve devlet aygıt ve ilişkileri sızdırılarak (medya, her tür istihbarat ve özelleştirilmiş operasyon birlikleri, ideolojik öğretiler vb.), toplumun nefessiz, kendini tanımaz, hiçbir ahlaki ilkesini uygulayamaz, en temel ihtiyaçları için politik tartışma yapamaz ve karar (demokratik siyaset) oluşturamaz duruma düşürüldüğü çok açıktır. Yine günümüzün çok tartışılan ve gerçek hükümran güçleri olan ‘küresel şirketler’in, yani ‘ezel-ebed’ tekellerin tarihin en büyük sermaye patlamasını bu dönemde gerçekleştirmeleri, toplumun bu hale düşürülmesiyle yakından bağlantılıdır. Toplum düşürülüp dağıtılmadan, bu kadar sanal yolla, yani hiçbir üretim aracına el değdirmeden paradan para kazanma gerçekleştirilemezdi. Tekellerin tüm tarih boyunca kazandıkları ve günümüzün bu en hacimli havadan kazanımları, toplumun varlığından, sırtından ve beyninden boşaltılması temelinde gerçekleştirilmektedir. Çünkü “havada para yoktur!”

Tekrarlamalıyım ki, yalnızca sınırsız çoğaltılmış iktidar ve devlet aygıt ve ilişkileri toplumu bu duruma düşürmüyor. Hegemonyanın en az bunun kadar etkili diğer ana kaynağı olan medya aracıyla toplumun ideolojik fethi gerçekleştiriliyor. Milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik, bilimcilik, sanatçılık (sanatın endüstrileşmesi, özellikle sporun) saptırmalarıyla sersemletilmeden, sadece devlet ve iktidar aygıt ve ilişkileriyle toplum bu denli düşürülemez; küresel sanal (finans-kapital, para-sermaye kastediliyor) şirketler, tarihsel tekeller, toplumu kendisi olmaktan çıkarıp toplumkırım uygularcasına bu denli sınır tanımaz sömürüye tabi tutamazlar.

 

3- Toplumun Zihniyet Sorunları

Şüphesiz bir toplumu sömürüye açık hale getirmenin ilk koşullarından biri olan ahlak ve politika yoksunluğuyla, bu iki dokunun düşünsel temeli olan toplumsal zihniyet çöküşü sağlanmadan, bu yoksunluk gerçekleştirilemez. Tarih boyunca egemenler, sömürgen tekeller amaçları için ilk iş olarak ‘zihniyet hegemonyasını’ bu nedenle inşa ederler. Sümer toplumunu verimliliğe, dolayısıyla sömürüye açmak için, Sümer rahiplerinin ilk iş olarak tapınak (Ziggurat) inşa etmeleri bu gerçeği çok açık bir biçimde kanıtlamaktadır. Sümer tapınağı, tarihin bilinen ve etkisi halen süren toplumsal zihni fethetme ve çarpıtmanın orijinal kaynağı olması açısından da büyük önem taşımaktadır.

Toplumsal doğanın en esnek zihni yapılanmalardan oluştuğunu önemle belirtmeye çalıştım. Toplumun en zekâlı doğa olduğu iyi anlaşılmadıkça, anlamlı bir sosyoloji geliştirilemez. Dolayısıyla toplumu sömürü kaynağı olarak gözüne kestiren zorbalar, egemenler, kurnazlar, ilk işleri olarak toplumun zekâ ve düşünme olanaklarını zayıflatmayı, ilk tekeli zihniyet tekeli yani tapınak olarak geliştirmeyi temel görev edinmişlerdir. Tapınak orijinali itibariyle iki işlev birden görür. Birincisi, zihni egemenlik, hegemonik araç olarak son derece önemlidir. İkincisi, toplumu öz zihni değerlerinden koparmak için çok elverişlidir.

Toplumun öz zihniyeti kavram olarak iyi anlaşılmayı gerektirir. İnsanlık daha eline ilk taş ve sopayı aldığında bu işi düşünerek yapmıştır. İçgüdü değil, analitik düşüncenin ilk tohumları söz konusudur. Deneyim biriktikçe toplumun gelişmesi, özünde bu düşünce yoğunlaşmasıdır. Bir toplum ne kadar deneyim, dolayısıyla düşünce yoğunlaştırırsa, o denli yetenek ve güç kazanır. Kendini daha iyi besler, korur ve üretir. Bu süreç toplumsal gelişmenin ne olduğunu ve neden çok önem taşıdığını açıklamaktadır. Toplum kendini sürekli düşündürdükçe, ortak akıl veya vicdan da dediğimiz ahlaki geleneğini, yani kolektif düşüncesini oluşturur. Ahlak bu nedenle çok önemlidir. Çünkü o toplumun en büyük hazinesi, deneyim birikimi, ayakta kalma gerekçesi, yaşamını sürdürmesinin ve geliştirmesinin temel organıdır. Bunu yitirirse dağılacağını, yaşam deneyiminden ötürü çok iyi bilmektedir. Adeta içgüdü keskinliğiyle ahlakı önemsemektedir. Eski klan-kabile toplumlarında ahlak kurallarına uymayanların cezası ölümdü ya da toplumun dışına atılıp ölüme terk edilirlerdi. Halen çok saptırılsa da, ‘namus cinayeti’nin kökeninde bu kurallar yatmaktadır.

Ahlak kolektif düşünce geleneğini temsil ederken, politikanın işlevi biraz daha farklıdır. Daha çok güncel kolektif işler üzerinde tartışmak ve kararlaşmak için düşünce gücünü gerektirir. Güncel yaratıcı düşünce politika için şarttır. Yine de kaynak olarak, düşünce birikimi olarak ahlaka dayanmadan ne politik düşüncenin, ne de politikanın kendisinin yapılamayacağını toplum çok iyi bilmektedir. Politika günlük kolektif (toplumun ortak çıkarı) işler için kaçınılmaz bir eylem alanıdır. İşler konusunda farklı, hatta aykırı düşünceler olsa bile, tartışma ve karar almaları için şarttır. Politikasız toplum ya başkalarının kurallarını sürü misali takip eden, ya da başı koparılan tavuk misali zıplayan hayvandan farksızdır. Toplumun öz düşünce gücü bir üstyapı kurumu değildir; toplumun beynidir. Organları ahlak ve politikadır.

Toplumun diğer organı, kutsal mekân olarak elbette tapınaktır. Ama bu tapınak hegemon güç (hiyerarşi ve devlet) tapınağı değil, kendi öz kutsal mekânıydı. Toplumun öz kutsal mekân arayışı, arkeolojik buluşlarda başköşeyi işgal etmektedir. Günümüze kadar ayakta kalan belki de tek önemli yapıdır. Bu gerçeklik tesadüfî sayılamaz. Toplumun ilk kutsal mekânı tüm geçmişinin, atalarının, kimliğinin, ortaklığının temsil edildiği yerdir. Toplu anma, ibadet yeridir. Kendini hatırlama, yâd etme mekânıdır; geleceğe taşımanın işaretidir; bir arada olmanın önemli gerekçesidir. Toplum, tapınak ne kadar dikkat çekici, görkemli, güzel yaşanmaya değer yerde inşa edilirse, o denli temsil kabiliyeti ve yaşamsal değeri olacağının bilincindeydi. Dolayısıyla en çok görkemlilik tapınaklarda sergilenirdi. Sümer örneğinin de yansıttığı gibi, tapınak aynı zamanda üretim araçlarının, emekçilerin depo ve barınak yeriydi. Yani imece usulü çalışmanın yeriydi. Yalnız ibadet değil, toplu tartışma ve karar yeriydi. Politik merkezdi. Zanaatkâr yuvasıydı. İcat yeriydi. Mimar ve bilginlerin hünerlerini denedikleri merkezdi. İlk akademi örneğiydi. İlkçağın tüm kehanet merkezlerinin tapınaklarda olması tesadüfî değildir. Bütün bu etkenler ve daha yüzlercesi tapınağın önemini ortaya koymaktadır. Bu duruma da rahatlıkla toplumun ideolojik, zihniyet merkezi demek gerçekçi olacaktır.

Urfa’daki dikilitaşların ördüğü harabe on iki bin yıl öncesine aittir. Daha tarım devrimi yapılmamıştır. Ama o taş oymacılığı ve dikiminin, anlamı çok gelişkin insanların ve dolayısıyla toplumun varlığını gerektirdiği açıktır. Kimlerdi onlar, nasıl konuşuyorlardı, nasıl beslenip çoğalıyorlardı? Düşünce ve adetleri nasıldı? Geçimlerini nasıl temin ediyorlardı? Bu soruları yanıtlayacak hiçbir iz yoktur. Yalnız dikilitaş anıtı, büyük ihtimalle tapınak kalıntıları geriye iz olarak kalmıştır. Bugün bile sıradan köylüler o taşları oyup, anlamlı biçimde o yere çıkararak dikme gücünde olmadıklarına göre, demek ki o insanlar ve toplumları bugünkü köylüler ve köy toplumlarından geri değillerdi. Sadece buna benzer hususları tahmin edebiliyoruz. Urfa’nın kutsallığı (saptırılmışsa) da, belki bu tarih ötesi gelenekten bir ırmak misali süzülüp geliyor. Bu anlamda toplumsal tapınağın varlığını ve önemini tartışmıyorum. Hegemonik tapınağın varlığını ve işlevinin önemini tartışıyorum.

Mısır rahipleri de en az Sümer örneği kadar hegemonik tapınak oluşumunda rol oynadılar. Hint Brahmanları onlardan daha aşağı kalmadılar. Uzakdoğu tümüyle daha aşağı kalır durumda değildi. Güney Amerika tapınakları da hegemonikti. Boşuna gençler kurban seçilmiyordu. Tüm uygarlık çağlarının egemen tapınakları hegemonikti. Orijinalin kopyası gibiydiler. Toplumun egemenler yararına kullanıma hazır hale getirilmesi bu merkezlerin baş işleviydi. Tekelin askeri kolu dehşetengiz kelle koparıp kale ve sur duvarlarında kullanırken, ruhani kolu zihniyet fethiyle aynı işi tamamlardı. Her iki faaliyet toplulukların köleleştirilmesinde at başı rol oynadı. Biri korku, diğeri ikna üretti. Binlerce yıllık uygarlık toplumunun bu tarzdaki sürekliliğini kim inkâr edebilir?

Avrupa hegemonik uygarlığı bu konuda büyük biçim değişikliğini sağladı. Özünü ise olduğu gibi korudu. Toplumun üzerindeki devasa ulus-devlet aygıtlarının bununla yetinmeyip en ince ayrıntılarına kadar toplumun iç gözeneklerini kendine bağımlı hale getirdiği günlük gözlemlerdendir. Zihniyet oluşum merkezleri olarak üniversite, akademi, daha aşağıda lise, ortaokul, ilk ve anaokulun verdiği, kilise, havra ve caminin tamamladığı, kışlanın keskinleştirdiği, toplumun kalıntısı kalan zihni, ahlakı ve politik dokularının fethi, işgali, asimilasyonu ve sömürgeleştirilmesi net değil de nedir? Demek ki toplumun ‘kitleleştirilmesi’ sürüleştirilmesidir derken, bazı değerli yorumcular boş konuşmuyorlar. Aynı zamanda faşizmin toplumuna bu zihin sömürgeleştirilmesiyle gidildiği taze anılarımızdandır. Yakın tarihin kan banyosu da bu zihin fethinin sonucudur.

Tekrarlamanın sakıncası yoktur: Milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik, sporculuk, sanatçılık ikonlarını sallarsan toplumu –pardon, sürüyü-, kitleyi dilediğin her hedefe taşıyabilirsin. Zihnin fethi hiçbir zorun başaramayacağı kadar toplumu bugünkü küresel finans-sermayesine açık hale getiren gelişmenin temelidir. Bir kez daha Sümer rahiplerine ve tapınak icatlarına selam durmak gerekir! Ne yaman fatihlermişsiniz de, aradan beş bin yıl geçtiği halde, bugünkü son temsilcileriniz ve tapınakları ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmadan tarihin en büyük sermaye birikimini gerçekleştirebiliyorlar! Tanrıların en güçlü imgeleri, gölgeleri (Zillullah) bile bu kadar kazanç sağlayamadılar. Demek ki, sermayenin sürekli ve kümülâtif birikimi boş bir kavram değilmiş. Zihni çarpıtmalar basit operasyonlar değilmiş. Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve İtalyan Antonio Gramsci de hegemonik fethi benzer tanımlamalara kavuştururken, ulus-devletin çok en yüceleştirildiği dönemin hapishanelerindeydiler. Bildikleri yaşadıklarındandı. Ben de son tahlilde küresel sermaye ‘mahkûmuyum’. Onu doğru tanımamak, kendi zihnim şahsında (kimliğimde) toplumun öz zihnine ihanet olurdu.

 

4- Toplumun Ekonomik Sorunları

Ekonomik sorunlar denince karıncalar aklıma gelir. Karınca kadar ufak bir hayvanın bile ekonomik (ne de olsa her varlık için ekonomi beslenmedir) sorunları olmuyor. İnsan gibi gelişkin akıl ve tecrübe sahibi bir varlığın yaman ekonomik sorunları, hatta işsizlik gibi yüz kızartan durumlar nasıl yaşanıyor? Doğada insan zekâsının üzerinde çalışıp iş haline getiremeyeceği ne olabilir? Sorun kesinlikle ne doğal işleyiştedir, ne de çevreyle ilgilidir. İnsanın zalim kurdu kendi içindedir. Her ekonomik sorun, başta işsizlik, toplumun sermayeleştirilmesiyle bağlantılıdır.

Marks’ın sermaye tahlili şüphesiz değerlidir. Bunalım süreciyle ilgili işsizliği de açıklamaya çalışır. Acı olan odur ki, pozitivizmcilik hastalığı onu da çok kötü durumda yakalamıştır. Bilimcilik hastalığı çok daha kapsamlı tarihsel-toplum analizini yapmasını engellemiştir. Benim yapmaya çalıştığım şey sermayenin ekonomi olmadığını, tersine ekonomiyi ekonomi olmaktan çıkarmanın etkili aracı olduğunu tanımlamaya çalışmaktır. Bunun için en başta gelen nedenim, toplumun gelişiminde kâr ve sermayenin hiçbir zaman hedef olmadığı, yer bulmadığıdır. Zengin, refah içinde toplum düşünülebilir. Ahlak ve politika buna açıktır. Ancak toplum ihtiyaç ve işsizlik içinde kıvranırken, etrafta zenginlik ve sermayeden bahsetmek, suç olmanın ötesinde toplumsal kırımla ilgili olmalıdır. Uygarlığı bizzat sorun yumağının kendisi olarak tanımlamak, sermaye tekeline dayanmasından ötürüdür.

Rosa Luxemburg, sermayenin gerçekleştirilmesini kapitalist olmayan toplum koşuluna bağlarken, çok önemli bir hakikatin kıyısında seyretmektedir. Kıyıdan daha içeri yürüyebilseydi, onun sadece kapitalist olmayan toplumun varlığına bağlı olmadığını, o toplumu kene gibi emerek şiştiğini, bundan bir damla kanı da işçiye içirerek kendisine suç ortağı haline getirdiğini görebilecekti. Net vurguluyorum; işçinin çabasını da inkâr etmiyorum. Ama sermaye oluşumunun işçinin emeğine ancak çok cüzî miktarda bağlanabileceğini, hatta felsefi-tarihsel-toplumsal düşünülürse bu cüzî miktarın da anlamını yitireceğini belirtiyorum. Endüstriyalizmin toplumun ve çevrenin sırtından bir vurgun olduğu, ekolojik sorunlardan ötürü giderek açığa çıkmaktadır. Günümüzde işletme yöneticilerinin ve usta işçilerin toplumun en ayrıcalıklı kesimi haline geldiğini, bunun karşılığının çığ gibi büyüyen işsizlik olduğunu hangi bilgi ve izan sahibi insan inkâr edebilir? Gelişmiş endüstri katmanları, tekelci ticaret ve finansal kesimler, yani sermaye tekelleri ‘çok hisseli ortaklık’ projeleriyle işçi kavramını iyice anlamsızlaştırmışlardır. İşçinin giderek sermaye tekelini topluma bağlayan kayış rolüne indirgendiğini görmek önemlidir. Reel sosyalizmin rolü nasıl devlet kapitalizmi olarak, bir ‘tavizci işçi’ olarak tanımlanabilirse, klasik özel kapitalizmin de benzer tavizci işçisi vardır. Bunlar her zaman toplum içinde bir arada olagelmişlerdir. Geriye kalan toplum, Rosa’nın aklına gelen kapitalist olmayan toplumdur.

Dikkat edilirse, burada kapitalist olan ve olmayan fark tarif edilmektedir. Rosa’da her ikisi de toplum biçimidir. Ben daha farklı olarak, kapitalizmi bir toplum biçimi olarak değil, toplumun üzerinde artık-değer sızdıran, ekonomiyi kurutan, işsizliği doğuran, devlet ve iktidarla kaynaşıp güçlü ideolojik hegemonya araçlarını kullanan geniş bir şebeke, örgütlenme olarak değerlendiriyorum. Bu örgütlenmenin içine son dönemde tavizci işçi kesimini de eklemişlerdir. Tekelci ağın içeriğini bir kez daha böyle tanımlarken, birçok yanlış anlamayı gidermeyi amaçlıyorum. Özellikle ‘kapitalist toplum’ kavramının tuzak karakterini deşifre etmek durumundayım. Kapitalist tekele böyle bir sıfat bağışlamak fazlasıyla lütufkârlıktır. Sermaye şebeke, örgütsel ağ oluşturabilir. Mafyanın da değme bir sermaye şebekesi olduğu çok iyi anlaşılmalıdır. Sermaye şebekesinin mafya olarak adlandırılamamasının tek nedeni, toplumdaki hegemonik gücü ve resmi iktidarla bağlantılarıdır. Yoksa mafya kadar bile etik kuralları olmayan bir şebeke olarak kalacaktı.

Şu hususu da önemle eklemeliyim ki, orta boy sanayici, tüccar ve tarımcıyı kapitalist saymıyorum. Bunlar büyük ölçüde gerçek ekonomik ihtiyaçlar için olup, sermaye tarafından çok yönlü kıskaca alınsalar da, üretim yapmaya çalışan toplumsal kesimlerdir. Ayrıca pazardaki küçük meta alışverişini ve bu metaları küçük işletmelerinde gerçekleştirenleri de kapitalist saymıyorum. Çeşitli meslek sahipleri haliyle kapitalist sayılmaz. Tavizci kesim dışındaki tüm işçiler, köylüler, öğrenciler, memurlar, zanaatkârlar, çocuklar, kadınlar toplumun belkemiğini oluşturur. Kapitalist olmayan toplum olarak bu tanımı geliştirmeye çalışıyorum. Yani çoğu Marksist’in sandığı gibi kapitalist olmayan toplum derken feodal, Asya tipi, yarı-feodal gibi kavramlarla dillendirilen toplumu kastetmiyorum. Bu kavramların gerçeği öğretici kılmadıklarına, daha çok perdelediklerine dair ikna olmuş durumdayım. Kaldı ki, bu çözümlemeyi sadece 16. yüzyıl sonrası Avrupa’da merkezileşen sermaye şebekeleri için değil, tarih boyunca artık-değer gasp eden tüm sermaye şebekeleri (ticaret-siyaset-askerlik-ideolojik, tarımsal, endüstriyel tekeller) kapsamında geliştiriyorum. Günümüz küresel finans sermayesinin bu çözümlemeyi çarpıcı biçimde doğruladığını görmek için fazla incelemeye gerek olmadığı açıktır.

Toplumsal doğanın anti-sermaye karakterini görmek kilit önemdedir. Binlerce yıllık yürüyüşünde toplum, sermaye birikiminin en çürütücü etkiye sahip olduğunun farkındaydı. Örneğin sermaye birikiminin etkili yöntemlerinden biri olan faizciliği mahkûm etmeyen hiçbir din yok gibidir.

Günümüzde çığ gibi büyüyen işsizliği sermayenin ucuz işçi, esnek işçi yaratmak için geliştirdiğini söylemek çok eksik bir değerlendirmedir. Gerçeğin bir yönü bu olmakla birlikte, asıl nedeni sermayenin toplumu kâr peşinde koşturan faaliyetlere bağlamasıdır. Kâr-sermaye için faaliyet kesinlikle toplumun temel ihtiyaçlarıyla örtüşmez. Eğer toplumun doyurulması için yapılan üretim kâr getirmiyorsa, toplumun açlık ve yoksulluktan kırılması -Nitekim günümüzde milyonlarca insan bu durumdadır- sermayenin umurunda bile değildir. Örneğin eldeki sermaye miktarı biraz tarıma yatırılsa, asla açlık sorunu kalmaz ve olmaz. Ama tam tersine, sermaye tarımı sürekli boşaltıyor, bozuyor. Bunun nedeni tarımda kâr oranının ya hiç olmaması ya da çok düşük olmasıdır. Paradan dev miktarda para kazanılırken, hiçbir sermayedar tarımı düşünmez. Sermayenin karakterinde bu tür düşünceye asla yer yoktur. Eskiden devlet tekel olarak tarıma çok yardım yapardı. Ama karşılığını da ürün veya para-vergi olarak alırdı. Şimdiki sermaye piyasaları bu yönlü devlet faaliyetlerini de anlamsızlaştırmışlardır. Aksi halde o devletler iflasla karşılaşmaktan kurtulamazlar.

Demek ki, sermayenin toplumun ana gövdesini giderek işsiz ve yoksul bırakması günlük, geçici politikalar nedeniyle değil, yapısal karakteri nedeniyledir. Çok ucuza çalışılmak istense de toplumdaki işsizliğin çözülemeyeceği, incelemeye gerek olmadan sıradan bir gözlemle rahatlıkla anlaşılabilir. Artık-değer üzerine kurulu kârlılık politikaları ve sistemi ortadan kalkmadan, toplumun işsizlikten ve yoksulluktan kurtulamayacağını bir kez daha iyi bilmek gerekir diyorum.

Yoksa örneğin tarih boyunca çok sayıda toplumu doyuran, neolitik topluma on beş bin yıldır analık eden Mezopotamya ovalarında neden işsizlik, açlık ve yoksulluk kol geziyor? Kâr amaçlamayan bir üretim hamlesi planlansa, günümüz ölçülerinde yirmi beş milyon insanı rahatlıkla besleyebilecek ve üzerine fazla bırakacak bu ovaların ve insanlarının tek ihtiyacı sermayenin çalıştırmayan eli değil, tersine işsizliğin, açlığın ve yoksulluğun tek nedeni olan bu elin (özel veya devlet eliyle olması hiç fark etmez) yakasını bırakmasıdır. İhtiyaç duyulan tek şey, gerçek emekçi eliyle toprağın buluşmasıdır; buna fırsat yaratacak toplumsal zihniyet devriminin gerçekleştirilmesidir; toplumsal ahlak ve politikanın tekrar temel dokular, organlar olarak işlevine kavuşmasıdır; demokratik siyasetin bu nedenlerle dört elle ve gözle gerçek beyinlerle görevine koşmasıdır.

 

5- Toplumun Endüstriyalizm Sorunu

Tarım devrimi kadar önem taşıyan endüstri devriminin, binlerce yıllık tarihsel birikim temelinde, 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarında niteliksel sıçrama yapıp günümüze kadar inişli-çıkışlı seyrini sürdürdüğünü belirtmek mümkündür. Nerede, ne zaman, nasıl duracağı, durdurulacağı kestirilememektedir. Bu devrim analitik aklın patlaması gibi bir özelliğe sahip olup, zaten bu aklın ürünüdür. Sermayenin kesin hâkimiyetindedir. Hiç şüphesiz sermayenin kendisi çoklukla endüstriyel araçların mucidi değildir. Ama onları sermaye aracına dönüştürmek için her zaman ivedilikle üzerinde durmuş, gerekli gördüklerini mülkiyetine geçirmiştir. Seri, ucuz üretmek, toplum için büyük bir gelişme imkânıdır. Akıl gibi toplumun hizmetindeki endüstri de değerlidir. Sorun endüstrinin kendisinde değildir, kullanılış tarzındadır. Endüstri tıpkı nükleer imkân gibidir. Tekellerin çıkarına kullanıldığında, ekolojik felaketlerden savaşlara kadar yaşamı en çok tehdit eden araca dönüşebilir. Nitekim kâr amaçlı kullanımı günümüzde iyice belirginleştiği gibi, çevresel yıkımı hızlandırmıştır. Sanal toplum doğrultusunda hızla yol aldırmaktadır. İnsan organlarının yerini hızla robotlaşma almaktadır. Böyle giderse insanın kendisi gereksizleşecektir.

Çevrenin bugünkü halinde bile sadece toplumun değil, tüm canlı yaşamın tehdit altına girdiği ortak görüştür. Önemle vurgulamak gerekir ki, bu gidişte endüstriyi olgu olarak kendi başına sorumlu ilan etmek tam bir saptırmadır. Kendi başına endüstri nötr bir olanaktır. Toplumun varlık gerekçeleriyle bütünleştirilmiş bir endüstri, kesinlikle dünyayı insan için, hatta tüm yaşamlar için Üçüncü Doğa haline getirmede belirleyici rol oynayabilir. Böylesi bir potansiyel taşımaktadır. Böyle olursa endüstriyi kutsamak da gerekir. Fakat kâr-sermayenin ağırlıklı olarak kontrolüne girerse, dünyayı bir avuç tekelcinin dışında tüm insanlık için cehenneme de çevirebilir. Nitekim günümüzde gidişat biraz da bu yönlüdür. Bu gidişatın insanlığı derin bir endişeye kaptırdığı inkâr edilemez. Endüstriyel tekel olarak toplum üzerinde gerçek imparatorluklar kurmuştur. Bir tek ABD süper hegemonyasına karşılık, onlarca endüstriyel hegemon vardır. Siyasal-askeri hegemon durdurulsa bile, endüstriyel hegemonlar kolay durdurulamazlar. Çünkü artık onlar da küreselleşmişlerdir. Bir ülke merkez olarak dar gelirse, hemen başka bir mekânı, yeni ülkeleri, merkezleri haline getirebilirler. Ne malûm ABD’nin bir endüstri imparatorluğu yarın Çin’i merkez seçmesin? Koşullar daha elverişli olduktan sonra, bugün bile bunun yavaş yavaş mümkün olduğu gözlemlenmektedir.

Endüstriyalizm tarımı can evinden vurmuştur. İnsan toplumunun asli unsuru, varlık aracı olan tarım, endüstri karşısında büyük yıkım yaşamaktadır. On beş bin yıldır insanlığı var eden bu kutsal faaliyet, bugün kendi haline bırakılmıştır. Endüstrinin egemenliğine bırakılmaya hazırlanılmaktadır. Kâr-sermaye güdümlü endüstrinin tarıma girmesi, sanıldığı gibi seri üretim, bol üretim olarak yorumlanamaz. Genlerle oynanarak toprak, endüstri tekellerince suni döllenme gibi bir analık durumuna sokulacaktır. Nasıl ki yabancı bir spermle sağlıklı bir hamilelik, annelik mümkün değilse, genleriyle oynanmış tohumlarla toprağı döllendirmek, iyi bir analık durumuna sokamayacaktır. Endüstri tekelleri tarıma yönelik bu çılgınlığa hazırlanıyorlar. İnsanlık tarihi belki de en büyük karşıdevrimi tarımda yaşayacaktır, hatta yaşamaya başlamıştır bile. Toprak, tarım, her ikisi bir üretim aracı ve ilişkisi değildir; toplumun ayrılmaz, oynanmaz varlık parçalarıdır. İnsan toplumu ağırlıklı olarak toprak ve tarım üzerinden inşa edilmiştir. Onu bu mekânlardan ve üretimden koparmak, varlığına karşı en büyük darbeye maruz bırakmaktır. Kanser gibi büyüyen kent gerçeği, daha şimdiden bu tehlikeyi bütün çıplaklığıyla sergilemeye başlamıştır. Kurtuluş büyük ihtimalle ve büyük oranda tersi bir harekette görülmektedir: Kentten toprağa ve tarıma dönüş hareketi. Bu hareketin ana sloganı herhalde “var oluş için ya tarım, toprak ya yok olma” biçiminde belirlenecektir. Kâr-sermaye endüstriyle toprağı, tarımı bütünleştirip dost, simbiotik ilişkilerle bağlamıyor. Aralarına dağ gibi çelişkiler yığıp düşmanlaştırıyor.

Toplumdaki sınıfsal, etnik, ulusal ve ideolojik çelişkiler; çatışmalar ve savaşlara kadar gidebilir. Fakat bunlar giderilmesi olanaksız çelişkiler değildir. İnsan eliyle inşa edildikleri gibi dağıtılabilirler de. Sermayenin aracı olarak endüstriyle toprak ve tarımın çelişkisi insan kontrolünü aşar. Toprak ve tarım milyonlarca yıl ekolojik olarak kendilerini hazırlamışlardır. Bozulmaları halinde, insan eliyle inşa edilemezler. Toprak imali insanın eliyle olmadığı gibi, tarımsal ürünleri ve diğer canlıları, örneğin bitkileri insan eliyle yaratmak da şimdilik olanaklı değildir, olanaklı olması da beklenemez. Zaten bu olanak insan olarak gerçekleşmiştir. Gerçekleşmiş olanı tekrarlamanın anlamı ve imkânı yoktur.

Derin bir felsefi konu olduğu için fazla girmeyeceğim. Yalnız firavun, pramit tarzı mezarlarla nasıl kendi geleceğini hazırlamak istemişse, endüstriyalizmin robotlaştırıcı tarzı da pek yaşanılır bir gelecek yaratamaz. Bu, insana da saygısızlıktır. Doğa gibi muhteşem bir varlık ortadayken, robot ve kopyalarının ne anlamı ve önemi olabilir? Sermayenin kâr çılgınlığı burada bir kez daha karşımıza çıkıyor. Robotlar en ucuz üretimi gerçekleştirdi diyelim. Peki, kullanıcısı olmadan bunlar neye yarayacaklar? Endüstriyalizm bu yönüyle toplumu işsiz kılmanın en temel etkenidir; toplumun üretkenliğine karşı sermayenin en büyük silahıdır. Sermaye hem en az işçi çalıştırmada, hem de ucuzlamış fiyatlarla piyasayı dilediği gibi manipüle etmede endüstri silahını sıkça kullanmaktadır. Tekelci fiyatlar ve işsizliğin temel etkeni olan bunalımlarını (fazla üretim bunalımları) kaçınılmaz kılmaktadır. Sonuçta çürüyen mallar ve işsiz, aç, yoksul milyonlarca insan bu bunalımların kurbanı olmaktadır.

Toplumun doğası ancak milyonlarca yılın ve uygun mekânın ürünü olan çevreyle sıkı bağlantı içinde kendini sürdürebilir. Hiçbir endüstriyel oluşum, evren harikası çevrenin yerini tutamaz. Daha şimdiden yerde, havada, denizde ve uzayda trafik felaket boyutlarına erişmiştir. Fosil yakıtlarla yürüyen endüstri, iklim ve çevreyi sürekli zehirlemektedir. Tüm bu felaketlerin karşılığı, iki yüz yıllık kâr birikimidir. Bu birikim bunca tahribatlara değer miydi? Bu yüzden yaşanan tahribatı toplam savaşlar yapmadığı gibi, verilen canlı kaybı da ne insan ne de doğa eliyle başka hiçbir tür olay yüzünden verilmemiştir.

Endüstriyalizm, bir tekelci ideoloji ve aygıt olarak, toplumun en temel sorunlarındandır. Derinden sorgulanması gerekir. Sadece ortaya çıkardığı tehlikeler bunun için yeterlidir. Canavarın daha da büyüyüp kontrolden çıkması, sorgulanmasını ve hakkında alınması gereken tedbirleri geç ve anlamsız kılabilir. Toplumun kendisi olmaktan çıkmasını ve sanal toplum haline gelmesini engellemek için, bu canavarı tekellerin elinden alarak, önce ehlileştirip, sonra toplumun doğasına dost kılmanın tam zamanıdır.

Endüstriyalizme karşı mücadele ederken, endüstriyel tekniğin tekelci ideolojik yapısı ve kullanımı ile toplumun genel çıkarlarıyla uyumlu yapı ve kullanım tarzını birbirinden ayrıştırmak, bu yönlü bilimsel çalışma ve ideolojik mücadelenin en önemli görevidir. Sosyal ve sınıfsal konumdan bağımsız bir endüstriyalizme karşı mücadeleyi hümanistlik (insancıllık) temelinde verdiğini idea eden grupların amaçlarına ulaşmaları beklenemez. Bu gruplar objektif olarak amaçlarına ters düşüp, tekelcilik olarak endüstriyalizme hizmet eder duruma düşmekten kurtulamazlar. Endüstriyalizm sanıldığından daha fazla ideolojik, militarist ve sınıfsal karakterdedir. İdeoloji olarak bilim ve tekniktir. Hatta bu yönlü kullanımda olan bilim ve tekniğin en tehlikeli boyutlarını temsil eder. Endüstri canavarı kendi başına ortaya çıkmış değildir. Hatırlayalım: İngiltere burjuvazisi adada, Avrupa’da ve dünyada tarihi emperyalizm hamlesine girişirken, endüstriyalizmi hem örgütleyen hem de en kapsamlı ve hızlı kullanan sınıftı. Endüstriyalizm daha sonra sırasıyla tüm ülke burjuvazilerinin müşterek silahı olmuştur. Finans-ticaret-endüstri üçlüsü içinde en çok endüstri yüzyılları olan 19. ve 20. yüzyıllarda dünya çapında gerçekleşen burjuva egemenliği bu gerçeği açıkça kanıtlamaktadır.

Ne yazık ki, Karl Marks ve reel sosyalist hareketin kapitalist olmayan toplumu gerici olarak ilan etmeleri ve sanayi burjuvazisiyle ittifakı stratejik olarak benimsemeleri, bilinçli olmasa da, tarihte amaçlarına en ters düşen ve hatta objektif olarak ihanet anlamına gelen hareketlerin en trajik olanı ve belki de başta gelenidir. Tıpkı üç yüz yıl boyunca barış dini olan Hıristiyanlığın devlet ve iktidarla ittifakının objektif ve çoğunlukla bilinçli olarak amaçlarına ters düşmesi ve ihanet etmesinde olduğu gibi. Hıristiyanlık da son tahlilde iktidar tekelinin cazibesine kapılarak çıkış amacına ters düşmüş ve uygarlık dini haline gelmekten kurtulamamıştır. İslamiyet’te olan ise, daha Hz. Muhammed hayattayken yaşanmaya başlanmıştır. Sonuçta iktidar endüstrisine yenik düşmüş oluyorlar.

Eğer bugün çevre adına bütün insanlık kıyamet saatleri yakınmış gibi feryat etmeye başlamışsa, bu olayın tarihsel-toplum ve sınıf boyutlarını benzer örnek hareketler ışığında kavramak, toplumun varlık hareketi olarak benimsemek ve yeni bir kutsal dini hareket gibi mücadele etmek durumundadır. Ateşi nasıl ateşle söndürmek mümkün değilse, endüstriyalizm batağında yaşamayı sorgulamaksızın, ondan vazgeçmeksizin de ekolojik mücadele yürütülemez. Yeni Hıristiyanlık, İslamlık ve reel sosyalistlik trajediler yaşamak istemiyorsak, ders çıkarmak ve bilimsel-ideolojik, ahlaki-politik mücadeleyi doğru ele almak gerekir.

 

6- Toplumun Ekolojik Sorunu

Açık ki, endüstriyalizm sorunu hem ekolojik sorunun bir parçası, hem de en temel nedenidir. Farklı bir başlık altında yorumlamak tekrar anlamına gelebilir. Fakat ekoloji endüstriyalizmden daha fazla anlam ifade eden, toplumsal ve sorunlu olan bir konudur. Kavram çevrebilim anlamı taşısa da, esas olarak toplumsal gelişimle çevresi arasındaki sıkı ilişkiyi çözümleme bilimidir. Çevre sorunları felaket alarmı verince, ağırlıklı olarak gündemleşti; sakıncalı anlamlar taşısa da, ayrı bir inceleme dalı haline getirildi. Çünkü o da endüstriyalizm gibi toplumun yarattığı bir sorun olmayıp, uygarlık tekellerinin son marifeti olarak, en kapsamlı sorun biçiminde tarih, dünya ve toplum gündemine oturmuştur.

Belki de hiçbir sorun ekolojik olanlar kadar kâr-sermaye düzenlerinin (örgütlü şebekeler) gerçek içyüzünü bütün insanlık gündemine oturtacak önem ve ağırlıkta olmamıştır. Kâr ve sermayenin (tarih boyunca tüm askeri, ekonomik, ticari, dini tekellerin toplamı olarak) uygarlık sisteminin bilânçosu sadece toplumun her yönden çözülüşü (ahlaksızlık, politikasızlık, işsizlik, enflasyon, fuhuş vb.) değil, çevrenin de tüm canlıların yaşamıyla birlikte tehlike altına girmesi olmuştur. Tekelciliğin toplum karşıtlığını bu gerçeklerden daha çarpıcı olarak neyle kanıtlayabiliriz ki?

Zekâ ve esneklik payı diğer tüm canlılara göre en yüksek bir doğa olarak tanınsa da, insan toplumu da son tahlilde canlı bir varlıktır. Dünyalıdır. Çok hassas düzenlenmiş bir iklim atmosferinin, bitkiler ve hayvanlar dünyasının evriminin ürünüdür. Dünyamızın atmosfer ve ikliminin, bitkiler ve hayvanlar âleminin bağlı olduğu düzenlilikler, hepsinin toplamı olması itibariyle insan toplumu için de geçerlidir. Bu düzenlilikler çok hassastır. Birbirlerine çok sıkı bağlıdırlar. Adeta bir zincir oluştururlar. Zincirin bir halkası koptuğunda nasıl işlevsiz durumu ortaya çıkarsa, evrim zincirinin ciddi bir halkası koptuğunda da tüm evrimin etkilenmesi kaçınılmaz olur. Ekoloji bu gelişmelerin bilimidir. Bu nedenlerle de çok önemlidir. Toplumun iç düzenliliğinin herhangi bir nedenle kırılması insan eliyle yeniden düzenlenebilir. Nihayetinde toplumsal gerçeklik insan eliyle inşa edilen gerçekliktir. Fakat çevre böyle değildir. Toplum kaynaklı, daha doğrusu toplumdan çıkıp üstünde kâr-sermaye tekeliyle örgütlenen bazı grupların marifetiyle çevre halkalarından ciddi kopuşlar olursa, evrimsel felaketler zincirlemesine tüm çevreyi, bu arada toplumu da kıyametle karşı karşıya bırakabilirler.

Unutmamak gerekir ki, çevre halkaları milyonluk yılların evrimiyle oluşmuştur. Genelde son beş bin yıllık, özelde son iki yüz yıllık tahribatlar, milyonlarca yılın evrim halkalarından binlercesini koparmayı daha kısa sayılabilecek bu zaman diliminde gerçekleştirmişlerdir. Kırılış reaksiyonu başlamıştır. Nasıl durdurulacağı kestirilememektedir. Atmosferdeki başta karbondioksit (CO2) oranı ve diğer gazların yarattığı kirlenmenin, mevcut haliyle ancak yüzlerce, hatta binlerce yıl temizlenemeyeceği öngörülmektedir. Bitki ve hayvan dünyasındaki yıkımların sonucu belki de tam anlamıyla ortaya çıkmış değildir. Ama en az atmosfer kadar S.O.S işareti verdiği açıktır. Denizler ve ırmakların kirliliği, çölleşme daha şimdiden felaket sınırlarına dayanmıştır. Tüm belirtiler kıyametin mevcut gidişatla doğal dengesizlik sonucu değil, bir kısım şebekeler halinde örgütlenmiş gruplar eliyle topluma yaşatılacağını göstermektedir. Elbette bu gidişata doğanın vereceği yanıtlar da olacaktır. Çünkü o da canlı ve zekâlıdır. Onun da tahammül gücünün sınırları vardır. Direnmesini yerinde ve zamanında gösterecektir. Ama o, yeri ve zamanı geldiğinde insanların göz yaşlarına bakmayacaktır. Çünkü kendilerinin yeteneklerine, bahşedilen değerlere ihanet etmekten hepsi sorumlu tutulacaktır. Kıyamet de böyle öngörülmüş değil miydi?

Burada amacım felaket senaryolarına yenilerini eklemek değildir; fakat toplumun mutlaka sorumlu olması gereken her üyesi gibi gereken sorumlulukla ve varlık nedenimiz olan ahlaki ve politik görev anlayışımızla yeteneklerimiz oranında gerekeni söylemek ve yapmaktır.

İnsanlık tarihinde kendi kale ve piramitlerine çekilen Nemrutlar ve Firavunların akıbetine ilişkin çok şey anlatılır. Nedeni açıktır. Ne de olsa Nemrutlar ve Firavunlar da gerek kişi gerek düzen olarak, tanrısal idealar taşıyan birer TEKEL idiler. Evet, hep kâr peşinde koşan sermaye tekellerinin ilkçağda en görkemli örnekleriydiler. Şimdiki kentlerde PLAZA’lara çekilen tekellere nasıl da benziyorlar! Arada tabiî ki özde olmasa da, biçimde farklar vardır. Kale ve piramitler tüm görkemliliklerine rağmen günümüz plazalarıyla yarışamazlar. Kaldı ki, sayı olarak hiç yarışamazlar. Toplasanız, tüm firavunlar ve nemrutların sayısı birkaç yüzü geçmez; ama çağdaş firavunlar ve nemrutların sayısı şimdiden herhalde yüz binleri geçmiştir. İnsanlık eski çağlarda birkaç nemrut ve firavunun ağırlığını çekemedi. Bu kadar inleyip durdu. Peki, tüm çevre ve toplumu çözülüşe uğratan yüz binlercesinin ağırlığını daha ne kadar çekecek? Yol açtıkları bunca savaşın, işsizliğin, açlığın, yoksulluğun verdiği acı ve ahlarını nasıl dindirecek?

Tarihsel-toplum bir bütündür derken, bir de evrimin ışığında bu gerçekleri dile getirmek istedik. Bunlar az yaman ve önemsiz gerçekler midir?

Kapitalist modernitenin bilimi, pozitivist yapısıyla kendisine çok güvendi. Büyük olgusal keşifleri her şey sandı. Mutlak hakikati olguların yüzeysel bilgisinden ibaret saydı. Sonsuz ilerleme sürecine girildiğinden emindi. Fakat burnunun dibindeki çevre felaketini öngörmemesi neye yorumlanabilir? Savaş başta olmak üzere, son dört yüz yılın tüm tarihi aşan bütün toplumsal felaketleri hakkında köklü çare öngörmemesi, pratikleştirmemesi neye yorumlanabilir? Toplumun tüm gözeneklerine iktidar olarak sızmış savaşı engellemesini bir yana bırakalım, doğru tespit etmemesine ne demeli? Açık ki, tekel egemenliğinin azami hegemonik çağında bilim, sanıldığının aksine ideolojik kuşatmayı en çok yaşayan ve sistemin hizmetine en iyi uyum sağlayan yapısıyla bu sorulara cevap veremezdi. Yapısı, hedefi ve tarzı sistemi meşrulaştırma amaçlı olarak ilan edilmiş, düzenlenmiş bilim, dinler kadar bile etkili olamadığını göstermiştir. Fakat ideolojik olmayan bilim olmadığını da anlamak gerekir. Önemli olan, hangi toplumun ve sınıfın ideolojisi olarak bilme ve bilim olduğunu fark edip ona göre konumunu belirlemektir. Ekoloji en yeni bilimlerden biri olarak bu çerçevede konumunu belirlerse, sadece çevrenin değil, toplumsal doğanın da idealli çözüm gücü olabilir.

 

7- Toplumsal Cinsiyetçilik, Aile, Kadın ve Nüfus Sorunu

Kadını biyolojik farklılığı olan bir cins insan olarak algılamak, toplumsal gerçeklik konusunda körlüğün temel etkenlerinin başında gelmektedir. Cinsiyet farklılığı kendi başına hiçbir toplumsal sorun nedeni olamaz. Evrende her zerredeki ikilem nasıl hiçbir varlıkta sorun olarak ele alınmazsa, insan varlığındaki ikilem de sorun olarak işlenemez. “Varlık neden ikilemlidir?” sorusuna verilecek cevap ancak felsefi olabilir. Ontolojik (varlık bilimi) çözümleme bu soruya (sorun değil) yanıt arayabilir. Benim cevabım şudur: Varlığın ikilem dışında başka türlü varoluşu sağlanamaz. İkilem, varoluşun mümkün tarzıdır. Kadın ve erkek mevcut haliyle olmayıp eşeysiz (eşi olmayan) olsalar bile, bu ikilemden kurtulamazlar. Çift cinslilik denilen olay da budur. Şaşırmamak gerekir. Fakat ikilemler hep farklı oluşmaya eğilimlidirler. Evrensel zekâya (Geist) kanıt aranacak temel de bu ikilem eğiliminde aranabilir. İkilemin iki tarafı da ne iyi ne kötüdür; sadece farklıdır, farklı olmak zorundadır. İkilemler aynılaşırsa varoluş gerçekleşemez. Örneğin, iki kadın veya iki erkekle toplumsal varlığın üreme sorunu çözümlenemez. Dolayısıyla “Niçin kadın veya erkek?” sorusunun değeri yoktur veya bu soruya ille cevap aranacaksa, evren böyle oluşmak (zorunda, eğiliminde, aklında, arzusunda) durumundadır da ondan diye felsefi bir cevap verilebilir.

Kadını sosyal ilişki yoğunluğu olarak incelemek, bu nedenle sadece anlamlı değil, toplumsal kördüğümleri aşmak (çözümlemek) açısından da büyük önem taşır. Erkek egemen bakış bağışıklık kazandığı için, kadına ilişkin körlüğü kırmak bir nevi atomu parçalamak gibidir. Bu körlüğü kırmak büyük entelektüel çaba ve egemen erkekliği yıkmayı gerektirir. Kadın cephesinde ise neredeyse varoluş tarzı haline getirdiği ve aslında toplumsal olarak inşa edilen kadını da çözmek, o denli yıkmak gerekir. Tüm özgürlük, eşitlik, demokratik, ahlaki, politik ve sınıfsal mücadelelerin başarı veya başarısızlıklarında yaşanan hayal kırıklıkları (ütopya, program ve ilkelerin hayata geçirilemeyişi), kırılmayan egemen (iktidarlı) ilişki biçiminin (kadın-erkek arasındaki) izlerini taşır. Tüm eşitsizlikleri, kölelikleri, despotlukları, faşizmi ve militarizmi besleyen ilişkiler, ana kaynağını bu ilişki biçiminden alır. Eşitlik, özgürlük, demokrasi, sosyalizm gibi adı çok geçen sözcüklere hayal kırıklığı yaratmayacak geçerlilikler yüklemek istiyorsak, kadın etrafında örülen toplum-doğa kadar eski olan ilişkiler ağını çözmek ve parçalamak gerekir. Bunun dışında gerçek özgürlüğe, eşitliğe (farklılıklara uygun), demokrasiye ve ikiyüzlü olmayan bir ahlaka gidecek başka bir yol yoktur.

Cinsiyetçiliğe, hiyerarşik çıkıştan beri iktidar ideolojisi olarak anlam yüklenmiştir. Sınıflaşma ve iktidarlaşma ile yakından bağlantılıdır. Bütün arkeolojik, antropolojik ve güncel araştırma ve gözlemler, kadının otorite kaynağı olduğu dönemler olduğunu ve uzun süreye yayıldığını göstermektedir. Bu otorite artık-ürün üzerine kurulu iktidar otoritesi olmayıp, tersine verimlilik ve doğurganlıktan kaynaklanan ve toplumsal varoluşu güçlendiren bir otoritedir. Kadında etkisi daha fazla olan duygusal zekâ, bu varoluşla güçlü bağlara sahiptir. Artık-ürün üzerine kurulu iktidar savaşlarında kadının pek belirgin yer almayışı, toplumsal varoluş tarzı bu konumuyla ilgilidir.

Hiyerarşik ve devletsel düzen bağlantılı iktidar gelişiminde erkeğin öncü rol oynadığını, tarihsel bulgular ve güncel gözlemler açıkça göstermektedir. Bunun için neolitik toplumun son aşamasına kadar gelişkin olan kadın otoritesinin kırılması, aşılması gerekiyordu. Buna ilişkin biçimi çeşitli, süresi uzun büyük mücadelelerin verildiğini yine tarihsel bulgular ve güncel gözlemler doğrulamaktadır. Özellikle Sümer mitolojisi neredeyse tarihin ve toplumsal doğanın hafızası gibi oldukça aydınlatıcıdır.

Uygarlık tarihi, kadının kaybedişi ve kayboluşu tarihidir aynı zamanda. Bu tarih tanrı ve kullarıyla, hükümdar ve tebaalarıyla, ekonomi, bilim ve sanatıyla erkek egemen kişiliğin pekiştiği tarihtir. Dolayısıyla kadının kaybedişi ve kayboluşu, toplum adına büyük düşüş ve kaybediştir. Cinsiyetçi toplum, bu düşüşün ve kaybedişin sonucudur. Cinsiyetçi erkek, kadın üzerinde sosyal hâkimiyetini inşa ettiğinde o kadar iştahlıdır ki, doğal her türlü teması bir egemenlik gösterisi haline getirir. Cinsel ilişki gibi biyolojik bir olguya sürekli iktidar ilişkisi yüklenmiştir. Kadın üzerinde zafer havasıyla cinsel temas kurduğunu hiç unutmaz. Bu yönlü çok güçlü bir alışkanlık oluşturmuştur. Bir sürü deyim icat etmiştir: “Becerdim”, “İşini bitirdim”, ‘kancık’, “Karnında sıpayı, sırtında sopayı eksik etme!”, ‘fahişe, orospu’, ‘kız gibi oğlan’, “Kızını serbest bırakırsan, ya davulcuya ya zurnacıya kaçar”, ‘başını hemen bağlamak’ gibi benzer sayısız öykü, darbımesel anlatılır. Cinsellikle iktidar ilişkisinin toplum içinde nasıl etkili olduğu çok açıktır. Günümüzde bile her erkeğin, kadın üzerinde ‘öldürme hakkı’ dahil, sayısız hak sahibi olduğu sosyolojik bir gerçektir. Bu ‘haklar’ her gün uygulanırlar. İlişkiler ezici çoğunlukla taciz ve tecavüz karakterindedir.

Aile bu toplumsal bağlamda erkeğin küçük devleti olarak inşa edilmiştir. Uygarlık tarihinde aile denilen kurumun mevcut tarzıyla sürekli yetkinleşmesi, iktidar ve devlet aygıtlarına verdiği büyük güç nedeniyledir. Birincisi, aile erkek etrafında iktidarlaştırılarak devlet toplumunun hücresi kılınmaktadır. İkincisi, kadının sınırsız karşılıksız çalışması güvenceye alınmaktadır. Üçüncüsü, çocuk yetiştirip nüfus ihtiyacını karşılamaktadır. Dördüncüsü, rol modeli olarak tüm topluma kölelik, düşkünlük yaymaktadır. Aile bu içeriğiyle aslında bir ideolojidir. Hanedanlık ideolojisinin işlevselleştiği kurumdur. Her erkek ailede bir hanlığın sahibi olarak kendisini algılar. Ailenin çok önemli bir gerçeklik olarak algılanmasının altında bu hanedanlık ideolojisi çok etkindir. Ailenin ne kadar çok kadın ve çocuğu olursa, erkek o denli güvence ve onur kazanır. Aileyi mevcut haliyle bir ideolojik kurum olarak değerlendirmek de önemlidir. Kadın ve aileyi mevcut haliyle uygarlık sisteminin, iktidar ve devletin altından çekin, geriye düzen adına çok az şey kalır. Fakat bu tarzın bedeli, kadının bitmeyen düşük yoğunlukta sürekli savaş hali altındaki acılı, yoksul, düşkün ve yenilgili var oluş tarzıdır. Adeta sermaye tekellerinin uygarlık tarihi boyunca toplum üzerinde sürdürdüklerine benzer, paralel ikinci bir tekel zinciri de kadın dünyası üzerindeki ‘erkek tekeli’dir. Hem de en eski güçlü tekeli. Kadın varoluşunu en eski sömürge âlemi olarak değerlendirmek daha gerçekçi sonuçlara götürür. Belki de kendileri için millet olmamış en eski sömürge halkı demek en doğrusudur.

Kapitalist modernite, tüm liberal süslemelere rağmen, eskiden kalma statüyü özgür ve eşit kılmadığı gibi, ek görevler yükleyip kadını eskisinden daha ağır bir statü altına almıştır. En ucuz işçi, ev işçisi, ücretsiz işçi, esnek işçi, hizmetçilik gibi statüler durumunun daha da ağırlaştığını gösterir. Üstelik en magazinel varlık, reklâm aracı olarak istismarı daha da derinleştirilmiştir. Bedeni bile en çeşitli istismar aracı olarak, sermayenin vazgeçmediği meta düzeyinde tutulur. Reklâmcılığın sürekli tahrik aracıdır. Özcesi, modern kölenin en verimli temsilcisidir. Hem sınırsız zevk aracı, hem en çok kazandıran köleden daha değerli bir mal düşünülebilir mi?

Nüfus sorunu cinsiyetçilik, aile ve kadınla yakından bağlantılıdır. Daha çok nüfus, daha çok sermaye demektir. ‘Ev kadınlığı’ nüfus fabrikasıdır. Sisteme çok ihtiyaç duyduğu en değerli malları, ‘dölleri’ üretme fabrikası da diyebiliriz. Maalesef tekelci egemenlik altında aile bu duruma sokulmuştur. Tüm zorluklar kadına çıkarılırken, malın değeri ise sisteme en değerli hediyedir. Artan nüfus en çok kadını mahveder. Hanedanlık ideolojisinde de böyledir. Modernitenin en gözde ideolojisi olarak ailecilik, hanedanlığın vardığı son aşamadır. Tüm bu hususlar fazlasıyla ulus-devletçiliğin ideolojisiyle de bütünleşmektedir. Ulus-devlete sürekli evlat yetiştirmekten daha değerli ne olabilir? Daha çok ulus-devlet nüfusu, daha çok güç demektir. Demek ki, nüfus patlamasının altında sıkı sermaye ve erkek tekellerinin hayati çıkarları yatmaktadır. Zorluk, kahır, hakaret, acılar, suçlamalar, yoksulluk, açlık kadına; keyfi kazancı ise ‘bey’ine ve sermayedarınadır. Tarihte hiçbir çağ günümüzdeki kadar kadını çok yönlü bir istismar aracı olarak kullanma güç ve deneyimini göstermemiştir. Kadın ilk ve son sömürge olarak tarihinin en kritik anını yaşamaktadır.

Hâlbuki köklü özgürlük, eşitlik ve demokratlık yüklü bir felsefeyle kadınla düzenlenecek yaşam ortaklığı; güzelliği, iyiliği ve doğruluğu en mükemmel düzeyde sağlayabilme yeteneğindedir. Şahsen mevcut statüler içinde kadınla yaşamı, çok sorunlu olmak kadar çirkin, kötü ve yanlış bulurum. Mevcut statü altında kadınla yaşamak, çocukluğumdan beri cesaretimin en zayıf olduğu bir konudur. Cinsel güdü gibi çok güçlü bir güdüyü sorgulayacak bir yaşamdır söz konusu olan. Cinsel güdü yaşamın sürdürülmesinin hatırınadır. Kutsallığı olması gereken bir doğa harikasıdır. Ama sermaye ve erkek tekeli kadını o denli kirletmiştir ki, bu doğa harikası yetenek, ‘döllük fabrikası’ gibi en aşağılaşmış bir meta üreten kuruma dönüştürülmüştür. Bu metalarla toplumun altı üstüne getirilirken, çevre de nüfusun ağırlığı altında (Şimdilik altı milyar; bu hızla giderse on, elli milyar nüfusla çevreyi düşünelim) anbean çöküşü yaşamaktadır. Şüphesiz bir kadınla çocuklu olmak özde kutsal bir olaydır; yaşamın tükenmeyeceğinin göstergesidir. Sonsuzluğu hissettirir. Bundan daha değerli duygu olabilir mi? Her tür bu gerçeklik altında kendini sonsuzluğa kaptırmanın heyecanını yaşar. Özellikle günümüz insanında, bu durum, bir ozanın dediği gibi, “Başımıza bela dölümüz bizim” seviyesinde yaşanmaktadır. Bir kez daha Birinci ve İkinci Doğa’ya ters sermaye ve erkek tekelinin büyük ahlaksızlığı, çirkinliği ve yanlışlığıyla karşı karşıya olduğumuz inkâr edilemez.

İnsan eliyle inşa edilen, insan eliyle yıkılabilir. Burada ne bir doğa kanunu, ne de bir yazgı söz konusudur. Şebekenin, kurnaz ve güçlü adamın, kanserli ve hormonlu yaşam elleri olan tekellerin yıkılası düzenlemeleridir söz konusu olan. Yaşamın evrendeki en harika çiftinin (bilinebildiği kadarıyla) anlamlaşma derinliğini hep derinden hissetmişim. Kadınla önce düşünmenin, nerede, ne zaman, ne kadar bozukluk varsa tartışma ve gidermenin önemini tüm ilişkilerin önüne koyma cesareti gösterdim. Sadece güçlü, düşünen, iyi, güzel ve doğru karar verebilen, böylece beni aşarken hayran bırakabilen ve muhatabım olabilen kadın, şüphesiz felsefi arayışımın köşe taşlarındandır. Evrendeki yaşam akışının sırlarının bu kadınla en iyi, güzel ve doğru tarafıyla anlam bulacağına hep inandım. Ama hiçbir erkeğin beceremeyeceği kadar, önümdeki ‘erkek ve sermaye’ malıyla, doksan bin kocalı Hürmüz’le varoluş tarzımı asla paylaşmayacak olan ahlakıma da inandım. O halde feminizmden de öte, ‘jineoloji’ (kadın bilimi) kavramı amacı daha iyi karşılayabilir.

 

8- Toplumun Kentleşme Sorunu

Uygarlığın diğer adı medenileşme, Arapça ‘kentleşme’ anlamındadır. Kentleşme kaynaklı sorunlar ekolojik sorunlardan daha az ve daha önemsiz değildir. Günümüzde toplumsal yaşamın temel tehdit kaynaklarından biri durumundadır. Nedir kenti bu hale getiren?

Düz bir anlayışla kent = sınıf = devlet formülleri basitleştirici olabilir. Ama anlamın derinliğini ve çok yönlülüğünü körleştirir. İnsanlık köy inşa etmek kadar kent inşa etmeyi de toplumun doğasına uygun düşünmüş ve uygulamıştır. Kent toplumsal zekânın yoğunlaştığı mekânların başında gelir. Kent insandaki zekâ yeteneğini tahrik eder, açığa çıkarır. Akıl kentle oldukça bağlantılı bir gelişim seyri izlemiştir. İnsanın kendi gücünün neye kadir olabileceğini fark ettiği mekândır kent. Güvenlik getirir. Kendine güvenen daha rasyonel düşünür. Düşünce yeni buluşlara yol açar. Üretim artışının yöntem ve tekniklerini geliştirir. Bunları deneyimleyen insan, kenti ışık kaynağı gibi bilmiş ve hep oraya koşmak istemiştir. Kentin tapınak etrafında gelişimi, kendi döneminde tapınakların kutsal akıl ve ruhların toplandığı yer olmalarıyla bağlantılıdır. Toplum akıl ve kimliğini orada daha çok keşfediyor, yaratıyor. Kentin lehine güçlü varsayımlardır bahsettiklerimiz.

Her gerçekte olduğu gibi, kentin başka bir yüzü de doğuşuyla birlikte kendini gösterecektir: Sınıflaşma ve devletleşme. Sınıflaşmanın maddi temeli, şüphesiz artan üretkenliktir. Kentin gelişen akıl sahiplerinden bazıları, eğer insan sayısını çoğaltıp verimli topraklarda çalıştırırlarsa, katbekat insanı doyurabileceklerini deneyimle öğrenmişlerdir. Geriye bu düzeneği kurmak kalmıştır. Düzen bir nevi tekel olan devlettir. Şehir çapında da olsa, bu yeni düzen örgütü açık ki tarım tekeli olarak doğmuştur. Sümer şehirleri bu konuda her şeyi açıklıyor. Mısır ve Harappa gibi çoğu uygarlık, doğuşlarında tarım tekelleridir. Üretimi düzenleme aygıtlarıdır. Yeterince üretim, en azından çalışanların bir kat fazlasına ilave artık-ürün sunabilecek seviyeye gelince, devletin maddi temeli doğmuş demektir. Devlet denilen olay, aslında fazla üretimden geçinenlerdir. Devlete fazlayı derleme örgütü demek daha anlamlı olabilir. Şehir buna da uygun mekândır. Kabile ve köy toplumunda son derece güçtür bu tür ilişkiler. Kabile ve köy yapısı buna el vermez. Devletin şehirde doğuşunun altında bu gerçeklik yatıyor. Böylece insanlık kentte sömürü olgusuyla karşılaşıyor. Tanımadığı bir ilişki biçimiyle tanışıyor. Yeni sanatın adı artık ‘devletçilik’ oluyor. Onu elinde bulunduran nelere kadir olmaz ki! Muazzam bir çıkar kapısı oluyor. Köle emekçi bile devlet işsizliğinde eskisinden daha rahat ve güvenceli olduğunu anlamıştır. Çalışmasını tümüyle zora bağlamak abartmacılık olur. Kentin doğuş öyküsü aşağı yukarı böyledir.

Bazı sorunları (sömürü ve güçlüler örgütü) olsa da, toplumun rasyonel gelişiminde kentin devrimsel bir adım teşkil ettiği açıktır. Aristo, kent büyüklüğü için ideal nüfusu beş bin olarak düşünür. Kuruluş döneminin kentleri de çoğunlukla bu nüfustadır. Yeni insan bileşimi söz konusudur. Kabile toplumu aşılmıştır. Farklı kabile ve soydan gelenler, şehir vatandaşlığı dediğimiz bağla birbirlerine bağlanıyorlar. ‘Şehir halkı’, ‘hemşehriler’, ‘bajariler’ oluşuyor. Bu gelişme toplumun zenginleştiğini gösterir. Şehir bu haliyle gelişmenin aracıdır. Ciddi bir sorun kaynağı değildir. Tüm ilkçağda, ara sıra Babil ve Roma hariç, nüfus problemi olan kent pek gözlemlenmiyor. Toplumsal üstünlüğüyle cazibesini sürekli pekiştiriyor. Sümer modeli kendini çığ gibi arttırırken, Mısır az ve öz şehir inşa ediyor. Aslında Mısır uygarlığı yarı-kent ve köylü uygarlığı olarak tarihte benzersizdir. Ticaret ve zanaatkârlık çok gelişiyor. Yollar, mimari, spor, sanat, saray yapılarıyla tapınağın etrafındaki yapı yeni dokulaşmalara doğru genişlemiş oluyor. Çoğu kent de askeri garnizon etrafında inşa ediliyor. Özellikle Roma garnizonları birer şehir çekirdeğidir. Tarihçiler bu dönemde en az on köye bir şehir düştüğünden bahseder. Yani aralarında simbiotik (karşılıklı yarar) ilişki vardır. Demek ki henüz kent-köy arasında da sorun yoktur.

Antikçağın son görkemli kenti Roma, belki de çağının tüm sorunlarını bağrına taşımıştı. Bu da Roma’yı uygarlığın hem en görkemli hem de en sorunlu kenti haline getirmişti. Bütün sınıflara ve topluluklara (aristokrasi, burjuvazi, köleler, lümpen proleterler, her tür etnik grup, her tür inanç grubu, her tür ırk) rastlamak mümkündü. Eski sınıflar ve topluluklar kalıntı halinde, yenileri rüşeym halinde temsil ediliyorlardı. Öte yandan her tür ahlak, politika ve idare biçimine de rastlamak mümkündü. Krallıklar, cumhuriyet ve demokrasilerin tüm örnekleri (imparatorluk çapında) deneniyordu. Bilim, sanat, felsefe ve dinlerin bütün kalıntı ve rüşeym haliyle örneklerine de rastlanabilirdi. Roma gerçekten ekümenik (evrensel) kentti. Bütün yolların Roma’ya çıkmasının bir anlamı da bu gerçeklikti. Üç bin beş yüz yıllık merkezi uygarlığın zirvesini yansıtıyordu. Yıkılışı da görkemine layık bir şekilde oldu. Uygarlığın başına bela iki büyük güç olan yoksullar sınıfı Hıristiyanlar ile etnisitenin henüz güçlülüklerini koruyan grupları (Bunlara barbarlar demek, uygarlık terminolojisine aldanmak demektir), içten ve dıştan dalgalar halinde kentin sonunu getireceklerdi. M.S. 476 tarihi sadece bir kentin, Roma’nın yıkılış tarihi değil, üç bin beş yüz yıllık ilk ve antikçağ uygarlığının bir kentin şahsında çürümesi, çöküşü ve yıkılış tarihidir.

Ortaçağ olarak adlandırılan dönem, kentleşme itibariyle hiçbir zaman antikçağa erişemedi. Kale ve surlarıyla ortaçağ kenti yeknesak ve çok küçük başladı. Ortaçağ kentleri bir nevi derebeylik ve emirliklerin karargâhlarıydı. Etrafta biraz zanaatkâr ve saray hizmetkârlarının toplanmasıyla genişleme potansiyeli taşıyorlardı. Tüccar sınıfı büyüme ve görkemlilik için ilk hızı verse de, Roma, İskenderiye, Antakya, Dara-Nusaybin, Urfa-Edessa gibi daha eskiden kalma bu kent örneklerini yakalayacak yeni kent inşalarına rastlamak zordur. Sayısal büyüklükte aşsalar da, mimarlık ve işlevsellikte (tapınak, tiyatro, meclis, agora, hipodrom, amfiteatr, hamam, kanalizasyon, işlik vs. binaları) eskilerin ihtişamına hiç erişemediler. Ortaçağ; ilkçağ ve antikçağın enkazı üzerine kurulan çadır uygarlığı ve kentleri gibi bir şeydi. Kent henüz kıra, köye üstünlük sağlayacak konumdan uzaktı. Bir nevi köy oluşum okyanusunda adacıklar durumundaydı. Bünyelerinde iktidar ve sınıf çelişkilerini taşısalar da, çevresel sorun arz edecek durumda değillerdi. Genel olarak uygarlık sistemi, sermaye tekelleri nedeniyle yavaş yavaş çevreyi kemiriyordu. Toprakta tuzlanma tarım tekelleriyle ilgiliydi. Bu durum 18. yüzyıl sonlarına kadar devam edip sorunları daha da ağırlaştırdı.

Asıl kentleşme bunalımı 19. yüzyıl sanayi devriminin, endüstriyalizmin eseri olarak ortaya çıktı. Bu tesadüf değildi; endüstriyalizmin anti-toplumsal doğasıyla ilgiliydi. Kentin ekolojik açıdan sorun teşkil eden en önemli yönü, çevreden kopuk bir diyalektiği yaşamasıdır. Köy çevreyle birebir yaşar. Her şeyiyle ona bağlıdır ve onun ürünü olduğunu bilir. Hayvan ve bitkileriyle adeta çevre diliyle konuşarak yaşamını sürdürür. Ortak bir dil, tarım dili oluşturulmuştu. Toplumun kuruluşu bu dilin ağır etkisini taşımaktaydı. Kentte durum tersinedir; kent giderek tarım ve çevreden kopar. Yeni bir dili, kent dilini geliştirir. Ayrı bir rasyonalitesi vardır. Çevre akıllılığıyla ilgisi giderek zayıflamaktadır. Ticaret, zanaat, sanayi, para işleriyle ilgili bir dildir kent dili. Bunların aklını, bilimini teşkil eder; bunlarca teşkil edilir. Dilin yeni diyalektiksel gelişimi böyledir. Açık ki, burada çelişkili, yabancılaşmayla yüklü bir dil ve zihniyet söz konusudur. Dönemin kentleşmesi eski kır toplumuyla onun yaygın klan, kabile, aşiret, kavim ve köy topluluklarını temsil eden lehçelerini ve kültürlerini içine alır. Kendine özgü bir bilim, sanat, din ve felsefe dili de oluşturmuştur. Sınıfsal açıdan aristokrasi ve ötekiler olarak iki ana kategori daha oluşmuştu. Şehircilik, bajarilik henüz kişilik kazanmamıştı. Genel toplumun bir uzantısı durumundaydı.

19. ve 20. yüzyıl bu tarihsel dengeyi tamamen bozmuştur. Şüphesiz bu duruma birdenbire gelinmemişti. İtalyan yarımadasında 10.-16. yüzyıllarda kentin yeniden yükselişi (Venedik, Cenova, Floransa, Milano ve diğerleri), ticaret devriminin 13. yüzyılda İtalya yoluyla Avrupa’ya taşınmasını ifade eder. İtalyan kentleri sürece öncülük ederler. Rönesans’la tekrar Roma’nın izinde büyümek isterler. Kent içinde ve kentler arasında çok şiddetli bir rekabet yaşanır. Yaşanan, uygarlığın yeni aşamasının öncülük kavgasıdır. Tüm eski yaşam adeta yeniden canlanır. Ama yeni koşullar onu dönüştürecektir. Roma taklitle yaratılamayacaktır. Ancak Roma’nın silik kopyaları düzeyine erişilecekti. Merkezi krallık ve ulus-devlet deneyimi de başarıya ulaşmayacaktı. Ama İtalyan kentlerinin 10.-16. yüzyıllarda Avrupa uygarlığına Rönesans aracılığıyla önderlik ettikleri tartışmasızdır. Hem kilise olarak (ekümen Katolik) hem de laik, seküler eğilim olarak bu rol oynanmıştır.

Alman kent devrimi ilk aşamada Hansatik kentler birliği (yaklaşık M.S. 1250-1450) ile başlamış, kendi ticari devrimlerini gerçekleştirmiştir. İkinci dönem (M.S. 1400), manifaktürel aşama ile belirginleşir. Merkezileşmeye karşı kent konfederalizmi yoğun bir mücadele verir. Birçok köylü ve yarı-işçi grupların, esas olarak da zanaatkâr takımlarının rol oynadığı bu mücadele ve ayaklanmalar yaklaşık dört yüz yıl sürdü. Çok kanlı bir süreçten sonra, bu ilk kent ve kır demokratik konfederalizm deneyimleri çeşitli nedenlerle (ideolojik, örgütsel, öndersel) merkeziyetçi monarşi ve ulus-devlet eğilimine yenik düştü. Yenik düşmeselerdi, Avrupa’nın tarihi farklı yazılabilirdi. Bugünkü Federal Almanya burjuva ulus-devlet faşizminden bu eski modele evrimsel olarak çok yavaş bir dönüşüm yaşamaktadır. Ama demokratik konfederalizm olarak değil, burjuva federalizmi olarak.

Asıl patlamayı Hollanda ve İngiltere kentleri yaptılar. Bunda üç devrimin merkeziliğini birlikte ve yoğun yaşamaları rol oynadı. Ticaret, finans ve sanayi devrimleri, asıl olarak Amsterdam ve Londra’da zafere ulaştı. Komünal federalizm her iki ülkede de kolayca bastırıldı. Diğer kent ve kır halkı, merkeze ve ulus-devlete kolay teslim olmadı. Bunun için Hollanda ve İngiltere 16. ve 17. yüzyıl devrimleri gerekti. Amsterdam 17. ve 18. yüzyıllarda, Londra ise 19. ve 20. yüzyıllarda bu devrimsel süreçlerin önder kentleridir. Her iki kent yeniçağ dünyasının merkezleridir. Büyük dönüşüm geçiren dünya merkezi uygarlık sistemini yönetiyorlardı. Hegemonik güç merkezleriydi. Nüfusları ve çelişkileri hızla büyüdü. Kentin asıl kanserolojik yapısı bu dönemde başladı. Sırasıyla Fransa, ABD, Doğu Avrupa, Rusya, Uzakdoğu, Latin Amerika, Ortadoğu ve Afrika’ya hastalıklı yapılarıyla taşındılar. 20. yüzyıl kentin tarihte kesin üstünlük kazanmaya başladığı ‘süre’ydi. Eski uygarlıkla birlikte, komünal kır dünyasının on iki bin yıl süren paradigmatik dünyasının başat rolünü kapitalist kentsel paradigma alıyordu. Kent artık sadece ticaret, finans ve sanayi merkezi değildi; aynı zamanda tüm bir dünya görüşünün hegemonik merkeziydi. Başta üniversite ve akademik bilim yuvalarıyla, hastane ve hapishaneleriyle, sınıf ve bürokrasileriyle kurumlaşan bu paradigma, eski eskataloji (ahiret, uhrevilik) merkezli dünya görüşünün yerine, katı pozitif bakışla kendini egemen kılmaya çalışıyordu. Aslında pozitivizm yeni burjuva sınıf diniydi. Fakat ‘bilimcilik’ maskesi (önemi olağanüstü artmış olan bilimlerden yararlanarak) takarak kendini sunmayı daha pratik ve başarılı buluyordu.

Kentlerin bu yapısıyla toplum gerçekten sosyal kansere yakalanmıştı. Aristo bile on bin nüfuslu kenti tahayyül etmemişti. Yüz bin, bir milyon, beş milyon, on milyon, on beş milyon, yirmi milyon ve hedef yirmi beş milyon nüfuslu kent! Bu, gerçek bir kanserolojik büyüme değil de nedir? Böyle bir kenti sadece beslemek için orta boy bir ülkeyi çevresiyle kısa sürede yok etmek mümkündür. Bu büyümenin hiçbir mantığı yoktur. Toplumun ve kentin doğasıyla birlikte Birinci Doğa’yı tahrip etmekten başka bir sonuç vermeyeceği açıktır. Hiçbir ülke ve çevre, halkıyla birlikte bu büyüklükleri uzun süre taşıyamaz. Çevrenin gerçek yıkım nedeni bu kanserolojik büyümedir. Artık bir kent kendi ülkesini halkıyla birlikte işgal, istila ve tahrip edip adeta sömürgeleştirmektedir. Yeni sömürgeci güç kenttir; kentlerdeki küresel ticaret, finans ve sanayi tekelleridir, onların plaza üsleridir. Bu plazaların eski kale ve surları aratmayan güvenlik tedbirleri bu gerçeği doğrulamaktadır.

21. yüzyılın emperyalizmi, onun sömürgeciliği artık ülkelerin dışında değil içindedir. Sömürgeciler sadece yabancılar değil, daha çok ortaklarıdır. Sadece sermaye tekelleri küreselleşmedi; iktidar ve devlet de küreselleşti. Küresel iktidarın içi ve dışı ayrımı da kalmadı. Ulusal aidiyetlerinin de hiçbir önemi yoktur; hepsi ortaktır. Askeri, ekonomik, kültürel ayrımın da anlamı kalmadı. Ortak dil İngilizce, kültürü Anglo-Sakson, askeri örgütü NATO, uluslararası teşkilatı BM’dir. Artık bir, iki değil, birçok New York (ABD’nin hegemonik merkezi; 1930’larda nöbet Londra’dan devralındı), Londra vardır. Küresel kentler çağını yaşıyoruz. Küresel çağın kentleri sadece çevreyi kanser hücrelerinin hızıyla yok etmiyor. Zihniyet ve yaşam tarzıyla bir Merihli olsaydı, herhalde ondan daha az acayip ve dünyalı sayılmalıdır. Kentlinin zaten pek gelişmeyen asaleti daha doğmadan kadükleşti. Modernlik, modalık gösterimleriyle gerçek canavarlığını gizlemek istiyor. Asıl barbar (faşizm, soykırım, sınırsız kültürkırım, nihayet toplumkırım) kenttir. Eski barbarı (Göçmen kabilelerin barbar olduğuna hiç inanmıyorum) aratmayan her tür barbar kişi ve grup (spor fanatiğinden AIDS’liye, çılgın partilerden içi boş müzik gruplarına, imhacı bürokrasiden piyasa vurguncularına, ahlakın hiçbir ilkesine bağlı olmayanlardan robotlaşmış olanlara kadar sanal, simülakr hayalet çılgınları, medyakeş toplum) artık kır merkezli değil kent merkezlidir, bizzat kentin kendisidir.

Modern çağın Babil’leri (Babil’e yazık, çünkü yıkılana kadar hala soylu ve kutsaldı. Yozlaşma sınırlıydı) yaşanıyor. Sonunun nasıl geleceği kestirilemez. Ama gezegenimizin bu dünyayı (kendisine ihanet eden, dünya ekolojisini imha etmekte kararlı ucube dünya) taşıyamayacağını tüm bilimsel veriler göstermektedir. Tekrar kıra taşınsalar da, her yerlerine kadar hem de çok hastalıklılar. Kent toplumunun ‘toplumkırım’ sınırında seyrettiğini çok iyi kavramak gerekir.

Hiç şüphesiz kentin bu durumundan sınıfsal iktidar ve devletsel yapılar sorumludur. Müthiş kent rantı onları amansız barbar haline getirip, kent canavarlığını (yeni Levithan’ı) yarattı. Bundan tümüyle kent halkının, toplumunun sorumlu tutulamayacağı açıktır. Ama kurunun yanında yaş da yanıyor. Varoşlar, kentin ‘yeni Hıristiyanları’ bir yol bulmak zorundalar. Yoksa Neron’lardan daha tehlikeli binlerce Neron tarafından yakılmaktan beter halleri yaşamaya mahkûmlar. Sınırlı kalmış kent güzelliğini, ahlak ve aklını kurtarmayı düşünmek gerekir. Her toplumsal proje merkezine artık kent kaynaklı sorunları (Çoktan hastalık haline geldiler) almak durumundadır. Tüm toplumsal ve ekolojik sorunlara ancak bu çerçevede anlamlı çözümler geliştirebileceğimiz asla göz ardı edilemez. Dünyanın ve toplumun çöküşü için başka neden aramayalım, yalnız kent kaynaklı olanlar daha şimdiden bu rolü fazlasıyla oynuyorlar.

 

9- Toplumun Sınıf ve Bürokrasi Sorunu

Sınıf ve bürokrasiye toplumsal varlığın koşulları olarak bakanlar, bu konudaki sorunsallaşmayı yadırgayabilirler. Sınıf ve bürokrasinin yol açtığı sorunlar olabileceği, ama kendilerinin varlık olarak sorun teşkil etmeyebileceği idea edilebilir. Fakat en az kent kadar sorunlu yapılanmalar olduklarını kavramak gerekir. Tıpkı kent gibi, sınıf ve bürokrasi de ilk uygarlık çağlarında fazla ağırlık ve sorun teşkil etmeyebilir. Günümüze doğru sorunlu yapıları daha net ortaya çıkmış olabilir. Ama yine de varlık olarak sınıflaşma ve buna bağlı olarak bürokratlaşma sorunlu varlıklardır; toplumsal ahlak ve politika açısından gerekmeyen varlıklardır. Toplum uzun süre bu iki yapılaşmaya karşı direndi. İkisini de kolay kabul etmedi. Sert direnmelerle karşıladı. Tarih bu direnmelerin öyküleriyle doludur.

Daha sonraki bölümlerde üzerinde kapsamlıca duracağımız gibi, toplumsal doğa farklılıklar bakımından büyük değişiklikler ve biçimler kazanabilir. Bunlar normal, doğanın ruhuna uygun gelişmelerdir. Fakat bitki ve hayvan türlerinde gelişmemiş, gelişmesine gerek görülmemiş bazı dokular gibi, insanın toplum doğasında da bana göre çeşitliliği ve farklılığı anlamlı kılacak, onların bir parçası olarak çok sınırlı, geçici ve işlevselliği olan sınıf ve tabakalaşmalar (bürokrasi de tabakadır) dışında, ur gibi toplumsal dokulara dek nüfuz eden aşırı, kalıcı ve işlevsiz (hiçbir yararı olmayan) sınıf ve tabakalaşmalar gereksizdir. Uzun süre bazı yararcıkları mümkün kılan rahip, aristokrasi, burjuva sınıfsal gelişme anlayış bulabilir. Fakat tüm uygarlık tarihi boyunca olduğu gibi ideolojik, politik, ekonomik ve askeri hegemonik güçler olarak kalıcı, aşırı baskıcı ve sömürücü karakterleriyle bunları anlayışla kabul etmek toplumsal ahlak ve politika açısından mümkün değildir. Bu yönlü çelişki antagonisttir. Çünkü bu halleriyle sınıf ve bürokrasi, toplumsal ahlak ve politikanın inkârı anlamına gelir. Öne sürdüğüm koşul çok önemlidir. Bir farklılık olmak veya ona katkıda bulunmak özelliğinde olan sınıf ve bürokrasi mümkündür. Örneğin Sümer rahip sınıfının yarattığı tapınağı tümüyle işlevsiz saymak mümkün değildir. Rahipler bilimin, verimli üretimin, kentleşmenin, dinin, zanaatların, düzenin ana temellerini burada attılar. Birçok kültürel çıkışta rahip sınıfı benzer rol oynadı. Rahiplere koşullu anlayış gösterilmesi bu olumlu işlevleri nedeniyledir. Fakat kastlaşma, işlevsiz ve aşırı büyümüş halleriyle meşruiyetleri hep tartışmalıdır ve aşmayı gerektirir.

Aristokrasi için de buna benzer hususlar geçerlidir. Onların da toplumsal gelişmeye sundukları düzen, verimli çalışma, yönetim zarafeti, sanata ve bilime katkı rolleri olmuştur. Anlayış bu çerçevededir. Ama yol açtıkları benzer kastlaşma, despotlaşma, hanedanlıklar ve krallıklar oluşturma, hatta kendilerini tanrılaştırmalar hastalıktır ve kabul edilemez. Toplumsal ahlak ve politika bu gelişmelerle antagonist çelişki içindedir. Dolayısıyla mücadeleyle aşılmaları doğru bir ahlak ve politikanın gereğidir.

Söylenenler burjuvazi için çok daha geçerlidir. Bu sınıfın ve bürokratik aygıtlarının gelişmesinin devrimsel dönemlerde toplumsal gelişmeye katkısı olmuştur. Ticaret ve dolaşım araçları (para ve senet), sanayinin geliştirilmesinde inisiyatif almaları, demokrasiyi zaman zaman denemeleri, bilim ve sanata sınırlı katkıları anlayış gerektiren yanlarıdır. Ama son dört yüz yıldır neredeyse tüm sınıflı uygarlık tarihinden daha fazla sınıflaşma ve bürokratlaşmaya yol açan, bunları kanser hücreleri gibi arttıran aşırı kalıcı yapılanması, bütün üst sınıflaşmalardan daha fazla ve daha tehlikelidir. Sınıflaşmalar tarihinde ortayı işgal eden burjuvazi ve bürokrasi, benim paradigmamda kanser rolündedir. Toplumsal doğa bu tip sınıf ve bürokrasiyi taşımaya elverişli değildir. Eğer taşıtılmak istenirse, ben de “al sana faşizm” derim. Bana göre faşizmin bir başka tanımı, toplumsal doğanın orta sınıfa (bürokrasi ve burjuvazinin toplamı) tepkisidir. Tersi daha doğrudur. Orta sınıfın topluma kastıdır faşizm. Burada kanıtlanan, toplum ile orta sınıfın bir arada yürümeyeceğidir. Bazı aydınlar orta sınıfı cumhuriyet ve demokrasi rejiminin sınıf tabanı olarak sunarlar. Liberalizmin en yalan propagandalarından biri de bu sunuştur. Orta sınıf cumhuriyet ve demokrasinin inkârında rolü en fazla olan sınıftır. Diğer sınıfların bunda rolü sınırlıdır. Ayrıca faşizmden habersizdirler. Bu rolüyle orta sınıf aşırı kentleşmeyle aynı rolü oynar: Kanserolojik büyüme. Kaldı ki, her ikisi arasında sıkı organik, yapısal bağ vardır. Kent bu hastalığını orta sınıfın oburluğundan, büyümesinden aldığı gibi, bu türlü kentler de hep orta sınıfı büyütürler.

Orta sınıf zihniyet bakımından pozitivisttir. Yani en öz derinlikten yoksun, yüzeysel, olguları ölçüp biçmekten ötesini görmeyen, çıkarları gereği görmek istemeyen yapıdadır. Pozitivizmi ‘bilimcilik’ kılıfıyla sunmasına rağmen, tarihin en putperest (Heykel bolluğu, bu sınıf döneminde çığ gibi büyümüştür) sınıfıdır. Görünüşte laik ve dünyevidir, özde en dinci ve hayalperesttir. Buradaki dinciliği, bağnazlık derecesinde ‘olgucu’ inanç ve düşünceleridir. Olguculuğun asla gerçeğin bütünlüğü olmadığını biliyoruz. Sözde laikliği, özde ise laik karşıtlığı en hayali projeleri (bir nevi ahiretlik projeler) toplumun önüne utanmadan habire sunmasıdır. Sermayenin ekonomik, politik, askeri, ideolojik ve bilimsel tekelciliğini küresel çapta geliştiren sınıftır. Dolayısıyla toplum karşıtlığı en gelişmiş sınıftır. İki yolla toplumkırım, soykırım yürütür. Bir halkı, bir topluluğu soyundan, ırkından, dininden ötürü ortadan kaldırması, burjuva sınıf karakteriyle mümkün olmuştur. Daha vahimi, toplumkırımcılığıdır. İki yolla toplumkırımcılığı yürütür: Birinci yol, ulus-devlet ideolojisi ve iktidar kurumlaşmasıyla toplumun tüm gözeneklerine kadar kendisini militarizm, savaş olarak dayatmasıdır. İktidarın devletle bütünleşerek topluma karşı topyekün savaşıdır bu. Burjuvazi başka türlü toplumu yönetemeyeceğini deneyimleriyle iyi bilir. İkincisi, 20. yüzyılın ikinci yarısında patlama gösteren ‘medya ve bilişim’ devrimiyle birlikte hayata geçirilen hakiki toplum yerine hayali, sanal toplum yaratma eylemidir. Daha doğrusu, medyatik bilişimsel bombalama savaşıdır. Son yarım yüzyıl bu ikinci savaş biçimiyle başarıyla yönetilmektedir. Hayali, sanal, simülakr toplum gerçek toplumsal doğa yerine geçtiğinde, öyle sanıldığında, toplumkırım rolündedir.

Uygarlık tarihinde ezilen, sömürülen sınıf olarak sunulan köle, serf ve işçi kategorilerini değişik ele almaktan yanayım. Bu sınıflaşmaların özne, demokratiklik rolü çok sınırlıdır; çünkü her şeyiyle efendisinin zihni ve yapısal binası içindedir. Önemsiz kılınmış bir eki veya uzantısı durumundadır. Tarihte efendilerini devirmiş hiçbir özne sınıfa tanıklık edilmemiştir. Bu durum önemli bir gerçekliği yansıtır. Ezilen ve sömürülen anlamında da olsa, sınıfsal çıkıntılar toplumun genel gövdesinde, ağacında bir dal mesafesindedir. Dal ne kadar salkıp kopsa da gövdeyi etkileyemez veya bu etki sınırlı olur. Bu nedenle toplumu köle, efendi, serf, aristokrasi, işçi, burjuvazi toplumu şeklinde adlandırmak, yanlış bir terminoloji üretmeye çok açıktır. Sosyal bilim bu konuda yeni bir adlandırma ve tanımlama geliştirmek durumundadır. Ağacı nasıl dalla tarif edemezsek, toplumu da bağrından çıkan sınıflarla adlandıramayız. Ayrıca ve daha önemlisi, köle, serf, işçi, küçük burjuva gibi sınıfları özneleştirme, övme ve önemli devrimci rol yükleme yaklaşımlarının, başta reel sosyalizm ve anarşizm tarihinde de bolca görüldüğü gibi sonuç alıcı olmadığı, bunun temelinde bu sınıflara yanlış bir özne değeri ve devrimci rol yüklemenin yattığı kanısındayım. Doğru tutum, her tür sınıflaşmaya karşı olmaktır. Belki kölelik, serf ve işçi sınıfı da başlarda, geçiş aşamasında yarı-toplumda iken (çoğunlukla yarı-köylü, zanaatkâr) olumlu öznel, devrimci rol oynamış olabilir; oynamıştır. Ama o da kalıcılaştığı, büyüdüğü oranda yozlaşmış, üst sınıflarla uzlaşmış ve işlevsizleşmiştir.

Daha da önemlisi, bir özgürlük, eşitlik ve demokrat dünya görüşü, her iki tür sınıflaşmayı sözünü ettiğim farklılaşma anlamı dışında öznelleştirmeye, kendilerine moral ve politik değer yüklenmesine olumlu bakamaz. Sınıflaşmayı her iki yönden toplum doğasına aykırılık, anti-toplum olarak görüp mücadele etmek durumundadır. Bunların gerçekleşmiş olmaları, meşru ve gerçek toplumsal değerler olarak yorumlanmalarını gerektirmez. Bir vücutta urlaşmış unsurları nasıl normal vücuttan saymazsak, karşımızdaki toplumsal olgular için de benzer yorum yapılabilir. Ayrıca ezilen ve sömürülen tüm sınıflaşmalar, iktidar ve devlet zoruyla ve hegemonik ideolojileriyle gerçekleştirilmiştir. Bu koşullar altında gerçekleştirilen köleliği, serfliği ve işçiliği ancak mahkûm edebiliriz. “Yaşa şanlı işçi, serf, köle!” demek, objektif olarak hegemonik iktidar güçlerini övmek ve onaylamak olacaktır. Marks ve ardılları dahil, birçok ekolün bu tür sınıf yorumları başarısızlıklarının en temel nedenidir. Belki üst sınıfların bir dereceye kadar bir anlamı olabilir; ama kan ter içindeki sınıflaştırmalar zorla ve ideolojik ikna ile oluşturulduklarından, bu sınıflaştırmaların sürekli mahkûm edilmesi, övülmemesi ve aşılması için mücadele edilmesi en doğru tutumdur. Özne olamayacak olana özne, devrim yapamayacak olana devrimci rol yüklemek, bu tip sosyal mücadeleler tarihinde örneği bolca görüldüğü gibi yenilmekten kurtulamaz. Yenilginin nedeni sorunu doğru anlamamak, sınıflaşmaya yanlış rol atfetmektir. Yeni dönem, 21. yüzyıl sosyal mücadeleleri bu köklü yanlışlıktan döndükleri oranda başarılı olabilir.

Burjuvazinin sınıf sorununu ağırlaştırdığı doğrudur. Sınıf çıkarlarını toplumun en ince gözeneklerine kadar iktidarlaştırması (İktidarlaşma, toplum ile savaşmaktır) ve devlet ile resmileştirmesi, en gelişkin aşamasını yaşamakta olduğunun kanıtıdır. Başta işçi tavizciliği olmak üzere, ‘sermaye ortaklığı’ adı altında birçok toplum kesimini kendine alet ettiği de bolca gözlenmektedir. Neredeyse toplumu yuttuğu bile söylenebilir. Ama yine de en sorunlu sınıf, hatta toplumu en çok sorunlu hale getiren sınıf olduğu gerçeği de daha fazla doğrudur.

Bürokrasinin her ne kadar tarih boyunca egemen sınıfların kurumsal uygulama aleti olduğu doğruysa da, günümüze doğru son iki yüzyılın ulus-devlet biçimlenmesiyle daha da boyut kazandığı, adeta bağımsız sınıf rolü oynadığı, iktidardaki ve devletteki ağırlığını arttırdığı, kendini bizzat devlet saydığı da rahatlıkla söylenebilir. Toplumu demir kafese alan ağırlıklı bir güç haline geldiği, tüm toplumsal alanlara (eğitim, sağlık, yargı, ulaşım, ahlak, politika, çevre, bilim, din, sanat, ekonomi) el atarak bu rolünü pekiştirdiği de reddedilmesi zor bir gerçekliktir. Günümüz toplumunda (kapitalist modernite) sadece devlet bürokrasisi azmanlaşmamıştır; adeta onun izinde tüm tekel dünyası “Aile şirketi olmaktan çıkıp, profesyonellerce yönetilen şirketler haline gelelim” adı altında kendi bürokrasilerini çığ gibi büyütmüşlerdir. Bürokrasinin aşırı büyümesi şirketlerin bu yeni gerçekliğiyle bağlantılıdır. Bir nevi şirketlerin ‘devletleşmesi’ de denebilir. Gerçekten ulus-devletin artık yetersiz kaldığı, yeni devlet inşasının gündemde olduğu koşullarda küresel ve yerel şirket devletleşmeleri hâkim bir eğilim olarak gelişim göstermektedir.

Toplumun bu iki kıskaçtan kaynaklanan sorunları günceldir. Adeta tüm tarihin ‘şimdisi’dir. Hatta daha da ileri giderek, bu ikilinin toplumsal doğayı (geleneksel toplumu) ahtapot gibi kolları arasında tutup boğduğu ve erittiği de söylenebilir. Buradan çıkarılacak sonuç en bunalımlı kaotik bir sürecin yaşandığı, toplumsal özgürlük, eşitlik ve demokratikliğin ancak demokratik uygarlık yapılı bir sistemle mümkün olduğu, bunun da doğrultulmuş bilimle inşa etme mücadelesini gerektirdiğidir.

 

10- Toplumun Eğitim ve Sağlık Sorunları

Fazladan bir konu gibi gözükse de, eğitim ve sağlığın tıpkı bilim gibi iktidar ve devlet tekeline geçmesinin yol açtığı sorunları kavramak önemlidir. Devletleşmiş bilim nasıl ideolojik hegemonyanın en etkili aracı konumunda ise, iktidarla bütünleşmiş eğitim ve sağlık da aynı karakteri yansıtır.

Eğitim toplumun deneyimlerinin teorik ve pratik bilgiler halinde mensuplarına, özellikle gençlerine özümsetme çabası olarak tanımlanabilir. Çocukların toplumsallaşması toplumun eğitim etkinliği ile yürütülür. Çocukların eğitimi iktidar ve devletin değil, toplumun en önemli görevidir. Çünkü çocuklar ve gençler kendisinindir. Hem hak hem görev olarak çocuk ve gençlerini kendi geleneklerine, toplumsal doğa özelliklerine göre yetiştirmek, kendisine dönüştürmek yaşamsal bir konudur; kendi varlığını sürdürme sorunudur. Hiçbir toplum varoluş hakkını ve bunun için gençlerini eğitme görevini başka bir güçle paylaşamaz, devredemez. Söz konusu güç devlet veya çeşitli iktidar aygıtları bile olsa, bu hak ve görevini devredemez. Aksi halde kendini egemenlik tekellerine teslim etmiş sayılacaktır. Eğitim hakkının kutsallığı varoluştan kaynaklanmaktadır. Hiçbir güç, başta anne-baba olmak üzere, toplumu kadar çocukları ve gençlerine ne yakın olabilir, ne de onlar kadar yakın olma gereğini duyar. Tarih boyunca uygarlıkların en büyük toplum karşıtlıklarından biri, toplumu çocuklar ve gençlerden yoksun bırakma eylemidir. Bu eylemlerini iki yolla gerçekleştirirler: Ya büyüklerini imha ederek köleleştirir, ya da iktidar katında değerlendirmek için sözde eğitmek amacıyla alırlar.

Savaşların en önemli amaçlarından biri, en değerli mal olarak çocukları, kızları, genç erkekleri bu iki yolla içlerinde eriterek devşirme ocakları oluşturmaktır ve oluşturur. İlkel bürokrasinin temeli böyle başladığı gibi, uygarlık tarihi bir açıdan bu yöntemle hem toplumu zayıflatma, hem de bürokratik aygıtların gücünü oluşturma eylemidir: Topluma karşı toplum oluşturmak; doğal topluma karşı, iktidar ve devletin toplumunu oluşturmak. Bu oluşumda öz toplumundan soyutlanmış çocuklar ve gençlere bambaşka bir dil, kültür, tarih öğretilir. Özüne yabancılaştırma temel hedeftir. İktidarsız yaşamaları imkânsızlaştırılır. Hem ideolojik hem maddi olarak kendilerine en devletçi kimlik kazandırılır. Devlet ve iktidar onlar için varoluşun tek geçerli yolu haline getirilir. Hem kendilerini devlet ve iktidar sayarlar, hem de böylelikle doğal toplumla zıtlaştırılırlar. Bazen devletin toplumuyla toplumsal doğa aynılaştırılır. Bu yanlıştır, çelişkilidir. Uygarlık tarihi bu çelişki üzerine bina edilmiştir. İktidarların eğitimi gasp etmelerinin altında bu tarihi gerçeklikler yatar. Yoksa topluma karşı eğitim görevi umurlarında değildir. Bir sermaye sahibi işçilerini ne kadar eğitiyorsa, iktidar da hükmettiklerini o mantıkla, kendi kul-işçileri olarak eğitir. Adı bürokrasi de olsa, mensupları en alt düzeyden en üste kadar kul olarak yetiştirilir.

Özellikle ulus-devlet iktidarları toplumun tüm çocukları ve gençleri üzerinde tekellerini öncelikle eğitim yoluyla örerler. Kendi tarih, sanat, dini ve felsefi zihniyetiyle yoğurdukları kişiler artık eski ailelerinin değil, iktidar sahiplerinin öz çocukları, mallarıdır. Büyük yabancılaşma böyle kurumlaştırılır. Burjuvazi eğitim açısından tüm halk toplumu üzerinde en yoğun tekeli kuran sınıftır. İlk ve orta eğitimi mecbur kılıp, iş bulmak isteyenlere de üniversite diplomasını hatırlatınca, toplum gençliğinin üzerindeki yabancılaşma ve bağımlılaşma kıskacı, kafese alınma süreci zorunluluk kazanmış demektir. Zor, maddi güç ve eğitim, toplumu sömürgeleştirmenin dayanılması güç silahları haline gelmiş demektir.

Dolayısıyla toplumun uygarlık tarihi boyunca devlet ve iktidarın eğitim aracıyla kendine karşı yürüttüğü savaştan en çok darbe almış olduğu rahatlıkla belirtilebilir. Toplumların eğitim hakkı gerçekleştirilmesi en zor haklarıdır. Ulus-devletin ve hegemonik tekellerin devasa güçleri karşısında toplumun eğitim yoluyla varoluşunu sağlama tarihin en zorlu dönemine girmiştir. İdeolojik hegemonya son iletişim devrimiyle tüm toplum üzerinde yürüttüğü medya savaşıyla (sömürgeleştirmeyi askeri, ekonomik yönü kadar, belki de ondan daha yoğun ve çaktırmadan yürütmesi nedeniyle) daha başarılı bir yeniden kültürel sömürgeciliği yürütmektedir. Toplumun bu kültürel fetih ve sömürgeciliğe karşı en temel varoluş araçları olan kendi öz ahlak ve politik mücadelesiyle direnmesi tek özgürlük ve kurtuluş yoludur. Gençlerini kaybeden toplum veya tersine, toplumunu kaybeden gençlik yenilmiş olmaktan öte kendi varlık hakkını kaybetmiş, ona ihanet etmiş demektir. Gerisi çürüme, dağılma ve yok olmadır. Buna karşı temel toplumsal görevi, varoluşunun temel araçları olarak kendi eğitim kurumlarını geliştirmektir. İçerik olarak bilimsel, felsefi, sanatsal, dilsel yorumlarını bilim-iktidar yapılanmasından ayrıştırmaktır. Anlam devrimini başarmaktır. Aksi halde toplumsal varlığın ahlaki ve politik dokularını görevsel kılmak mümkün olmaz.

Böylelikle eğitim sorunu özünde toplumun ahlaki ve politik kurumlarını (dokularını) zorunlu kıldığı gibi, ahlak ve politikanın da esas olarak görevi toplumsal eğitimi gerçekleştirmektir. Kendini eğitmeyen toplumun, kendi öz ahlak ve politik kurumunu geliştirme ve ayakta tutma imkânı ortadan kalkacağı gibi, varoluşu da sürekli tehlike altında yaşamaktan, çürümek ve dağılmaktan kurtulamaz.

Toplumun sağlık sorunu da oldukça hassas bir konudur. Eğitim kadar önem taşır. Sağlığını kendi öz imkânlarıyla koruyamayan toplumun temeli, varoluş ve özgürlüğü ya tehdit altındadır veya tümüyle yitirilmiştir.

Sağlık bağımlılığı genel bağımlılığın bir göstergesidir. Fiziki ve ruhi sağlık sorunlarını çözmüş bir toplumun özgürleşme imkânı elinde demektir. Sömürge toplumların yaygın hastalığı, yaşadıkları sömürge rejimiyle bağlantılıdır. Kendi sağlık kurumları ve uzmanlarını oluşturmak, toplumun temel hak ve görevi olarak görülmelidir. İktidar ve devletin bu görevi elinden alması ve tekelleştirmesi toplum sağlığına büyük darbedir. Sağlık hakkı mücadelesi kendine saygı ve özgürlüğü konusundaki hassasiyettir.

Kapitalist modernite eğitim ve sağlığın ulus-devletleştirilme- sini yaşamsal saymaktadır. Toplumun varoluşsal, sağlıklı ve aydınlıklı gelişmesinin bağlı olduğu bu iki alan denetim altına alınmadan, üzerinde tekelci hâkimiyet inşa edilmeden, genel egemenlik ve sömürünün sürdürülmesi çok zordur. Sadece çıplak militarist zorla toplumun mülkleştirilemeyeceği bilindiğinden, eğitim ve sağlık üzerindeki denetim tekeller açısından olağanüstü önem taşır.

Bir kez daha görüyoruz ki, toplumun varoluşsal tüm sorunlarının temelinde tekelci devlet ve iktidar yatmaktadır. Kâr-sermaye bu iktidar tekeli olmadan sürdürülemez. Buna karşı demokratik uygarlığın sistemsel mücadelesi olmadan da toplumun hiçbir sorunu kalıcı çözüme kavuşamaz.

 

11- Toplumun Militarizm Sorunu

Militarizm en geliştirilmiş anti-toplumcu tekelcilik olarak tanımlanabilir. Toplumsal doğanın üzerinde baskı ve istismar amaçlı ilk otorite kurma çabalarının avcı gelenekli ‘kurnaz ve güçlü adam’ın analitik akıl ve eyleminin sonucu olarak geliştiğini varsaymak mümkündür. En gücü yeten, otoritesini esas olarak iki ana grup üzerinde tesis etmeye çalışır: Yanındaki avcı grubuna ve eve kapatmaya çalıştığı kadına. Sürece Şamanistik (Proto-rahip) ve Jerontokratik (yaşlılar grubu) öğelerinin katılarak ilk hiyerarşik otoritenin hemen birçok toplumda çeşitli biçimler altında oluştuğunu gözlemlemek mümkündür. Uygarlık tarihine geçilmesiyle birlikte güçlü ve kurnaz adam ve maiyetinin resmileşen iktidar olarak, devletin (ekonomi üzerinde artık-ürün gaspına dayalı ilk tekelleşme) askeri kolu olarak kendini kurumlaştırdığını gözlemlemekteyiz. Sümer toplumunda rahip-krallar döneminin hemen ardından I., II. ve III. Ur Hanedanlıkları bu gerçekleşmeyi yansıtmaktadır. Birçok toplumda benzer gerçeklikler söz konusudur. Gılgameş Destanında bile açıkça krallığın nasıl Tanrıça İnanna (kadın tanrıça geleneği-rahibeliği) geleneğinden koparıldığını, rahibenin güçsüzleştirilerek evlere (özel-genel) kapatıldığını adım adım izlemek mümkündür.

Gılgameş’i tarihte ilk komutan olarak simgeleştirirsek, askeri -militarist- geleneğin oluşumunu daha iyi çözümleyebiliriz. İşleri kent için gerekli köle insanları avlamak üzere sefere çıkmak (Gılgameş Destanı’nda işbirlikçi ‘Enkidu’nun yardımıyla bugünkü Irak’ın kuzeyinde), vahşi-barbar dedikleri (Humbaba) kabilelerini avlamaktır. Çok açıkça görülmektedir ki, asıl barbarlık ve vahşiliğin kaynağında kent zorbalığı yatmaktadır. Grek kültür geleneğindeki ‘barbar’ sözcüğü kentin bir saptırması, yalan propagandası olarak geliştirilmiştir. İdeolojik üstünlük kurmak içindir. Kent örgütlenmesine göre daha zayıf ve örgütsüz olan kır kabilelerinin söylendiği anlamda barbar olamayacakları açıktır. Barbarlık kavramı uygarlık tarihinin en büyük yalan ve saptırmalarının başında gelmektedir. Kent zorbasının ikinci görevi ‘güvenlik’ oluyor. Bunun için en çok başvurduğu yöntem kale ve surlar dikmek ve hep daha güçlü, öldürücü silahlar geliştirmektir. Bunun için milyonlarca insanın köleleştirildiğini, serfleştirildiğini, işçileştirildiğini, bu statüleri kabul etmeyenlerin öldürüldüğünü, bu eylemlerin tarih olarak yansıtıldığını belirtmek reddedilemez hakikatçi yaklaşımdır.

Güçleri ile orantılı olarak askeri kol, ekonomik değer sızdırmanın en büyük payını kendisine ayırır. Tarihte ganimet amaçlı seferler bu gerçeği gayet iyi açıklar. Ayrıca devletin temelinde mülk, mülkün temelinde askeri fetih ve el koymanın olduğu da çok açıktır. Fetheden sahiptir. Bunu eyleminin doğal, vazgeçilmez hakkı olarak görür, ilan eder. Devlet iktidar güçlerince fethedilen, ele geçirilen başta toprak olmak üzere mülk ve ganimetin (taşınır mülk) toplamıdır. Örneğin “Tüm Osmanlı memalikiyesi (mülkleri) padişahındır” ilkesi bunu ifade eder. Devlet ve askeri fetihler, bu ilke ve bu geleneğin devamından başka bir anlama gelmez. Gelenek böyle kurulmuş ve her devlet inşasında hukukileştirilerek sürdürülmüştür. Askeri kesim bu nedenle kendini devletin, dolayısıyla mülkün esas sahibi olarak görür ve tanımlarken, tarihsel geleneği göz önünde bulundurmaktadır. En güçlü tekelci kol olması iktidar ve devletin doğası gereğidir. Zaten elindeki insan ve silah gücü de rahatlıkla bunu sağlayacak yetenektedir. Sivil bürokrasinin zaman zaman payını (tekelini) arttırmak için giriştiği çabaların askeri darbeyle sonuçlanması da bu temel gerçeklerin ışığında daha iyi anlaşılır. Şüphesiz ‘ilmiye’ ve ‘kalemiye’ sınıfı denilen ideolojik ve bürokratik tekelin de iktidarın ve devletin tesisinde rolleri vazgeçilmezdir. Ama askerin rolü kadar belirleyici değildir. Tarih ve günümüz iktidar ve devlet aygıtlarının en yüzeysel incelenmesi bile bu gerçekleri doğrulamaktadır.

Konumuz açısından asıl önemli hususlardan birincisi, askeriyenin en gelişkin ve belirleyici tekel olmasıdır. İdeolojik olarak sunulduğu gibi asker-ordu şan, şeref, kahramanlık için değil (Bunlar işin özünün önemini perdelemek ve çarpıtmak amacıyla geliştirilen ideolojik propagandalardır), iktidar tekelinin vazgeçilmez öğesi olarak vardır. Özünde ekonomiktir. Ordu ekonomiye dayalı olan, ekonominin üstünde ve uzağında duran, ama gelirini (maaşını) en garantiye alan, karşı çıkılması zor, diğer tüm tekel kesimlerinin uzlaşmak ve paylaşmak zorunda oldukları tekeldir. Tarihsel temel ve gelişimi boyunca böylesi köklü kurumsal bir gelenek ve tekeldir. Özünde ekonomik gelişmeyle en yakından ilgili, ama kendini en uzak tutma ihtiyacını duyan sınıfın (bürokrasinin) tekelidir. Bu yönüyle toplumdan en uzak gibi durur. Daha doğrusu, kendisini en iyi ekonomik ve askeri silahlarla mücehhez kılmış, donatmış tekelci kesimdir. Askeri çözümlemeyi doğru yapmadan, ne ekonomik tekelciliği ne de devlet ve iktidar tekelciliğini tam olarak kavrayabiliriz. Üçü de bir bütündür. Aynı özden, toplumun artı-değerlerinden beslenmektedir. Karşılığında toplumun güvenliğini, eğitimini, sağlığını ve verimini düzenlediklerini iddia ederler. Devletçilik, ideolojik devlet kendini böyle sunar. Ama gerçek başka türlüdür ve ortaya koyduğumuz gibidir.

Askerileşme, militarizm sermaye ve iktidarın en keskin örgütlü kolu olduğuna göre, toplumu en çok hükmüne, kafesine kapatan kurum olması işinin doğası gereğidir. Militarizm genelde tüm tarih ve devletlerde topluma sızan, denetleyen, hükmeden güç olmasına rağmen, en çok orta sınıf (burjuvazi) çağında ulus-devlet tekelinde azami seviye kazanmıştır. Ulus-devlette ordu adına tüm toplumun resmen silahsızlandırılarak, tek silah tekelinin devlet-orduya geçmesi belirleyici özellik olarak karşımıza çıkar. Tarihin hiçbir döneminde burjuva sınıfının gerçekleştirdiği kadar toplum silahsızlandırılmamıştır. Bu çok önemli gerçeğin nedeni sömürünün yoğunlaşması, buna karşı büyük direnişlerin gelişmesidir. Toplum kapsamlı ve sürekli silahsızlandırılmadan, tüm iç gözeneklerine kadar iktidarın sızmasına ve gözetilmesine tabi kılınmadan yönetilemez. Adeta modernitenin ‘demirden kafesine’ kapatılmadan toplumla baş edilemez. Küresel finans tekel çağının ilaveten medyatik ordusunca da kapatılıp kuşatılmadan toplum yönetilemez. Sömürü tekellerinin boyutları, kendilerini olduğu gibi ideolojik-medyatik, bürokratik-askeri tekellerin oluşumuna da yansıtır. Kopmaz bağlar içinde birbirlerini koşullandırırlar. Son büyük merkezi uygarlık, süper hegemon ve diğer bölgesel hegemonların ve tüm yerel işbirlikçilerinin, toplum üzerinde-içinde devasa militarizme dayalı silahlı endüstri sermayesinin diğer tekellerine göre önceliği, bu tarihsel ve güncel konumlarının özünden kaynaklanmaktadır. Militarizmin kapitalist tekelin faşizmiyle özdeşleşmesi de bu öz gerçekliğinde anlamını bulmaktadır.

Elbette tüm doğal toplum ve yazılı tarih boyunca çeşitli biçimleri içinde toplumlar uygarlığın militarist gelişimine karşı kendilerini yoğunca savunmuşlardır. Öz savunma denilen gelenek de binlerce yıllık gelişimi içinde çeşitli direnme, ayaklanma, gerilla, halk savunma orduları biçiminde kurumlaşmış ve büyük savunma savaşları vermiştir. Savunma savaşlarını elbette militarist tekel savaşlarıyla bir tutamayız. Aralarında mahiyet, öz farkı vardır. Birisi anti-toplumcu (sömürgeci, çürütücü, yok edici), diğeri toplumcu (toplumu koruyan, ahlaki ve politik yeteneklerini özgür kılan) karakterdedir. Demokratik uygarlık, öz savunmanın sistemleştirilmesi temelinde, toplumu merkezi uygarlıkçı militarizme karşı koruma ve savunmadır.

 

12- Toplumun Barış ve Demokrasi Sorunu

Bundan önceki on bir başlık, toplumsal doğanın ne tür sorunlara boğulduğunu çok kısa giriş tanımları halinde tanımlamaya çalışmıştır. Anlamlı bir paradigma ve sosyal bilim ancak bu tanımlara dayalı çözümleme yapılır ve cevaplar üretilirse anlam taşır. Aksi halde liberal ve gelenekçi retoriklerden (söz sanatları-egemenliği gizleyen) farkı kalmaz. Vardığım ortak sonuç, toplumsal sorunların kaynağında genel olarak toplumsal doğanın (toplumun varlığının) ve özellikle artı-değer üreten ekonomik olanakların istismarı için baskı ve sömürü tekellerinin birleşik etkileri, egemenliği ve sömürgeciliğinin yattığıdır. Yatmaktan çok, en uyanık varlığı söz konusudur. Sorunlar ne doğadan (Birinci Doğa) ne de herhangi başka bir toplumsal etkenden (İkinci Doğa) kaynaklanmaktadır.

Genel, kolektif anlamda toplumun ortak işlerini yürütmek için varoluş etkenleri olarak doku kazanan toplumsal ahlak ve politika olmadan, toplumlar öz varlıklarını sürdüremezler. Toplumun normal hali, varoluşu ahlaksız ve politikasız olamaz. Bir toplumun öz ahlak ve politik dokusu gelişmemiş veya kötürümleştirilmiş, saptırılmış ve felç edilmiş halde ise, o toplumun sermaye, iktidar ve devlet olarak çeşitli tekellerin işgalini ve sömürgeciliğini yaşadığını söylemek mümkündür. Fakat bu biçimde varlık sürdürmek, varoluşuna karşı öz-ihanet ve yabancılaşmadır; sürü, eşya ve mal-mülk olarak tekellerin egemenliğinde var olmaktır. Toplum bu durumda öz doğasını yitirmiş, doğal toplum yeteneklerini ya kaybetmiş, ya dumura (kadük) uğratmıştır. Sömürgeleşmiş, hatta daha da kötüsü her şeyiyle mülk konusu olarak kendini çürütmeye ve yokluğa terk etmiştir. Tarihte ve günümüzde bu tanıma uyan çok sayıda toplum gözlemlenmiştir. Çürütülen ve yok edilenler hâla ayakta kalanlardan katbekat fazladır.

Toplum kendini sürdürmesi için gerekli ahlaki ve politik kurumlarını oluşturup çalıştıramama, işlevsel kılamama durumuna düşünce, baskı ve sömürü cenderesine alınmış demektir. Bu durum ‘savaş hali’dir. Tarih, uygarlıkların topluma karşı ‘savaş hali’ olarak da tanımlanabilir. Ahlak ve politika işlev görmediğinde, toplumun yapabileceği tek iş kalmıştır: Öz savunma. Savaş hali, barışın olmaması halidir. Dolayısıyla barış ancak öz savunma temelinde anlam kazanabilir. Öz savunması olmayan barış, teslimiyetin ve köleliğin ifadesi olabilir. Liberalizmin günümüzde halklara, toplumlara dayattığı öz savunmasız barış, hele hele demokratik istikrar, uzlaşı denen oyun, tek taraflı gırtlağına kadar silahlı güç ile yürütülen burjuva sınıf egemenliğinin örtbas edilmesi halinden, yani savaş halinin örtülü yürütülmesinden başka bir anlam taşımaz. Barışı bu biçimde tanımlamak ideolojik sermaye hegemonyasının en büyük çabası olarak karşımıza çıkar. Tarihte ise daha değişik biçimde ‘kutsallaştırılmış kavramlar’ adıyla kendini ifade eder. Dinler bu yönlü kavram yüklüdür. Özellikle uygarlaştırılmış dinler böyledir.

Barışın gerçekleştirilmesi, ancak toplumların öz savunması, dolayısıyla ahlaki ve politik toplum karakteri korunur ve sağlama alınırsa gerçek anlamına kavuşabilir. Özellikle Michel Foucault’nun da büyük uğraşısını gerektiren barış tanımı ancak bu biçimde kabul edilebilir bir toplumsal ifade kazanabilir. Bunun dışındaki anlam yüklenimleri barışın tüm topluluklar, halklar adına bir tuzak olmaktan, savaş halinin örtük biçimler halinde sürdürülüp gitmesinden öteye bir ifade doğurmaz. Barış kelimesi kapitalist modernite koşullarında tuzak yüklü bir kelimedir. Doğru tanımlanmadan kullanımı çok sakıncalıdır. Bir kez daha tanımlarsak, barış ne tümüyle savaş halinin ortadan kaldırılmasıdır, ne de bir tarafın üstünlüğü altındaki istikrar ve savaşın olmaması halidir. Barışta taraflar vardır. Bir tarafın kesin üstünlüğü söz konusu değildir ve olmaması gerekir. Üçüncüsü, silahlar toplumun öz ahlaki ve politik kurumsal işleyişine rıza temelinde susturulmaktadır. Bu üç koşul ilkesel barışın temelidir. Gerçek bir barış bu ilkeli koşullara dayanmadıkça anlam ifade etmez.

Bu üç koşulu biraz açarsak, birincisi, tarafların tümüyle silahsızlandırılması öngörülmemektedir. İddiaları ne olursa olsun, birbirlerine sadece silahlarla saldırmamayı ahdetmektedirler. Silahlı üstünlük peşinde koşulmamaktadır. Kendilerini güvenlik altında tutma haklarına ve olanaklarına saygılı olmayı kabul etmektedirler. İkincisi, bir tarafın nihai üstünlüğü söz konusu değildir. Belki silahların üstünlüğü altında sağlanan bir istikrar, sakinlik olabilir, ama bu durum barış olarak adlandırılamaz. Barış, hangi taraf (haklı-haksız) olursa olsun, üstünlük (silahla) sağlamadan savaşı durdurmayı karşılıklı olarak kabul etmeleri durumunda gündeme gelebilir. Üçüncüsü, taraflar sorunların çözümünde toplumların (yine konumları ne olursa olsun iki taraf, toplum veya iktidar) ahlaki (vicdan) ve politik kurumsal işleyişine saygılı olmayı kabul etmektedirler. Adına ‘politik çözüm’ denen koşul bu çerçevede tanımlanmaktadır. Politik ve ahlaki çözüm ihtiva etmeyen bir ateşkes barış olarak yorumlanamaz.

Bu ilkesel barış koşulları altında demokratik siyaset vazgeçilmez bir önem kazanarak gündeme girmektedir. Toplumun ahlaki ve politik kurumları çalışınca, doğal olarak ortaya çıkan süreç demokratik siyaset süreci oluyor. Barışı uman çevreler, ancak politika ahlaki temelde rolünü oynarsa bunun başarı sağlayabileceğini de bilmek durumundadırlar. Barışta en az bir tarafın demokratik siyaset konumunda olması gerekir. Aksi halde yapılan, tekeller adına ‘barış oyunu’ olmaktan öteye gitmez. Demokratik siyaset bu durumda hayati bir rol oynuyor. Karşısındaki iktidar veya devlet güçleri ile ancak demokratik siyaset güçlerince diyalog altında anlamlı bir barış süreci yaşanabilir. Gerisi savaşçılıkların (tekellerin) karşılıklı süre durdurumuyla sürüp gitmesidir. Savaştan yorulma, lojistik ve ekonomik zorluk vardır. Giderilmeleri halinde, bir tarafın üstünlüğü tam sağlanıncaya kadar savaşa devam edilir. Bu biçimlere barış süreci denmez, daha şiddetli savaşlar için yapılan ateşkesler denilebilir. Bir ateşkesin barışçı olabilmesi için barışa yol açması, saydığımız üç koşula bağlanması ilkesel bir önem taşır.

Savaşta bazen görüldüğü gibi, öz savunmacı (haklı konumda olanlar) tarafın da nihai üstünlük kazandığı durumlar olabilir. Bu durumda bile barış için üç koşul değişmez. Reel sosyalizm ve birçok haklı ulusal kurtuluş savaşlarında görüldüğü gibi, hemen kendi iktidar ve devletine koşmak, bu iktidar ve devlet altında istikrar sağlamak barış olamaz. Bu sefer yabancı gücün yerine (tekelci) yerli bir gücün (devlet kapitalizmi veya milli burjuvazi denen kesim) ikame edilmesi söz konusudur. Sosyalist iktidar da denilse, sosyolojik gerçeklik değişmez. Barış ilke olarak iktidar ve devlet üstünlükleriyle sağlanan bir olgu değildir. İktidar ve devlet ne adla olursa olsun (burjuva, sosyalist, milli, gayri milli, fark etmiyor) üstünlüğünü demokratik güçlerle paylaşmayınca barış gündeme girmez. Barış son tahlilde demokrasi ile devletin koşullu uzlaşmasıdır. Tarih boyunca bu uzlaşmanın öyküleri de büyük yer ve zaman kaplamaktadır. Birçok süre ve mekânda denenmişlerdir. İlkesel ve uzun süreli olanı vardır. Daha mürekkebi kurumadan bozulanı da vardır. Toplumlar sadece iktidar ve devlet güçlerinin kurulmasından ibaret yaşamazlar. Ne kadar alanları daraltılırsa daraltılsın, toptan yok edilmedikçe, kendi öz ahlaki ve politik kimlikleri altında yaşamayı da sürdürmesini bilirler. Belki de tarihte yazılmayan, ama yaşamın esas hali olan da bu gerçekliktir.

Toplumu devlet ve iktidar öykülerinden ibaret görmemek, tersine belirleyen doğa olarak varsaymak daha gerçekçi bir sosyal bilim oluşumuna katkı yapabilir. İktidar ve devletler, sermaye tekelleri ne kadar büyük ve zengin (Firavun ve Karun) olurlarsa olsunlar veya günümüzdekiler gibi toplumu yutacak kadar canavarlaşırlarsa (yeni Leviathan) canavarlaşsınlar, hiçbir zaman toplumu ortadan kaldıramazlar. Çünkü onları son tahlilde belirleyen toplumdur. Belirlenenler hiçbir zaman belirleyicilerin yerini tutamaz. İktidarın en şaşaalı, medyatik propaganda (günümüzdeki gibi) gücü bile bu gerçeği örtbas etmeye yetmez. Onlar dev kılığına bürünmüş en sefil ve acınacak güçlerdir. Buna karşın insan toplumu, oluşumundan beri doğanın en harika yaratımı olarak anlam bulmaktan yoksun kalmayacaktır.

Demokratik Uygarlık Sistemi hem tarihteki hem de şimdiki hali olarak toplumu, bu ana paradigma altında yorumlama, bilimselleştirme ve yeniden inşa etme sistemi olarak, bundan sonraki kısmın konusunu teşkil etmektedir.

 

7- DEMOKRATİK UYGARLIK SİSTEMİNİ DÜŞÜNMEK

 

Kendimi tanıdığımdan beri kuşku beni terk etmeyen bir heyulâ gibi takip eder. Bazen hastalık halini alırdı. Bazı dogmatik inançlarım sarsılınca, kendimi en zayıf anda hissederdim. Yaşamın en ideasız konumuna düşme söz konusuydu. Ciddi hiçbir savunusu yapılamayacak konularda bile kendini hissettiren kuşkuculuğumun kişiliğime belki de en önemli katkısı, ‘hakikati’ kolayca bulamayacağıma dair verdiği derstir. Güdülerime dek her şeyi sorunsallaştırmamın, Ortadoğu toplum geleneğinde halen çok güçlü olan dogmatik düşünce tarzından kopuş yapma gücünü bana kazandırdığı kanısındayım. Son tahlilde Avrupa merkezli hegemonik düşünce tarzının gerek modernist pozitivist dogmacılığında, gerek postmodernist düşünceciliğinde halen etkili olması konunun önemini göstermektedir. Doğu’nun inanç temelli düşünce yeteneği ile Batı’nın sorgulayıcı temelli düşünce gücünü mukayese ederek yerimi belirlemeye de çalıştım. Açık ki, her iki yanda da kendime yer bulamadım. Doğal olarak düşüncem böyle olunca, yaşamım da gün geçtikçe bunlarla arasındaki kopukluğu derinleştirerek devam etti.

İnanç veya sorgulayıcı düşünce olarak sunulanlar beni hiç tatmin etmedi. Temel eleştirim, toplumsal sorunun büyümesinde bu düşüncelerin sorumluluğunun önemli olduğudur. Bu da Doğu’nun inanç sistematiğiyle Batı’nın rasyonel sistematiği üzerine eleştirel duruşa gereksinim gösteriyor, bu konuda bana cesaret veriyordu.

İkinci bir özelliğim, uyanan bilincimin asla toplumsal pratiğimden kopmamasıdır. Bu konuda olağanüstü paylaşımcı bir karakter oluşumu çok erkenden kişiliğimde kendini gösterdi. Daha ilkokula yaya giderken (Komşu Cibin köyü oluyor), ezberlediğim birkaç dua ile küçük öğrenci grubuna imamlık yapmayı taslamam anlaşılır gibi değildi. Bir oyun gibi de ciddi olarak yapıyordum. Sanıyorum bunun temelinde zorbela ezberlediğim duaların, dolayısıyla düşünmeye başlamış olmamın saygınlığını paylaşarak kanıtlama isteği vardı. Öğrendiğin şey zor ve önemlidir; o halde mutlaka paylaş! Belli ki burada ciddi bir ahlak ilkesi ile tanışmış oluyordum. Savunmamın önceki ciltlerinde modernitenin ilk ışıklarının nasıl yüzüme vurduğunu kısa öykü halinde verdiğim için tekrarlamayacağım. Büyük düşünce maratonundaki çılgınca koşunun tahrip gücünün kapitalist modernite olduğunu adamakıllı fark edince durdum. Artık son dört yüzyılın (kapitalist dünya-sistemin) tanrılarını parçalamak, çok gariptir ki, beni Urfalı Hz. İbrahim’in çıkışındaki ‘put kırıcılığı’nın verdiği sevince benzer bir duygu gücüne taşıdı. Hem kuşkuculuğumu rahatlıkla kontrol altına alabiliyor, hem de peşinde koştuğum ‘hakikat’lerimle tatminkâr randevular sağlayabiliyordum.

İnsanoğlu hepten zayıf düşmüştür. Tarihinde hakikatle randevusunun belki de en içgüdüsel seviyeye kadar inmesi acıdır. Bugün bir eş, bir çocuk, bir maaş ölçeğinin teslim almadığı birey yok gibidir. Bu olguyu inkâr ettiğimi söylemiyorum. Felsefenin yerine oturtulan en rasyonel düşünce olarak tapınılmasındaki zavallılığı belirtmek istiyorum. Ulus-devlet tanrısallığının mutlu kullarına bahşettiği dünya bu kadardır. Korkunç daraltılmış bir dünyada yaşadığımız inkâr edilebilir mi? Ben şahsen en eski çağların bir tanrı simgesi altında yaşamayı bugünkü ulus-devlet tanrısallığından bin kat daha anlamlı ve kutsal bulurum. Elbette sermaye tekelciliğinin içi boşaltılmış en kof tanrıcılığından bahsettiğimi biliyorum. Ama yine de en kahırlı darbesini yiyenlerin bile bu tanrıcılığın etkisinde kalmalarını ve çıkışı akıl edememelerini artık acıyla karşılıyorum. Bunun güncel bir insanlık durumu olduğunun da iyice farkındayım. Bunu en iyi yansıtanın Yahudi soykırım olayı olması durumun trajik boyutlarını ele vermektedir. Ne yazıktır ki, bu durumun hem oluşumunda hem de kurbanlarının verilmesinde İbrani kabilesinin öyküsü önemli paya sahiptir. “Kendin ettin, kendin buldun” darbımeseli gibi. Yahudi düşünce gücünün hegemonik karakterinden şüphe etmiyorum. Kendi kişiliğimde de dua ezberciliğimden put kırıcılığıma kadar bunun önemini yadsımıyor ve asla küçümsemiyorum. Ama yalnız yaşadıkları soykırım trajedisi bile Yahudilerin kendilerini Adornovari bir köklü sorgulamadan geçirmelerini bir borç haline getiriyor. Kendim de etkilendiğim oranda, bu borcun bir kırıntısını ödemek niyetiyle Demokratik Uygarlık Sistemini düşünmeye çalıştım.

Bu noktada İbrahimîyiz. Ama serde biraz Zerdüştilik olunca, farklı yorumlayış güç kazanır. Tarihin uygarlık öykülemeleri biçimindeki hâkim anlayışı önemli kırılmalara uğratılmıştır. Devlet ve iktidar yürüyüşünün resmi tarih olarak anlatım bulabileceği, fakat toplumsal tarih olamayacağı genel kabul görmektedir. Devlet ve iktidar oluş tarzı tarih hakikatinin sermaye tekellerinden yana ancak sönük simgesel bir uç noktası olabilir. Tarihi sıkıcı kılan, toplumsal geleneğe yanıt vermeyen yine bu uç anlatıştır. Özünde anti-toplumcu olan bu tarihin yapısı gereği gelenek olarak toplumu ifade edemeyeceği, tersine gölgeleyeceği ve çok yönlü çarpıtmalara uğratacağı açıktır. Hanedanlık öyküleri de bu anlatımın bir benzeridir. Toplumsal temsil düzeyleri son derece sığ dinsel tarih anlatımları, özellikle uygarlaşma sürecine girince, bir devlet ve iktidar tarihinden öte anlam ifade etmezler.

Tarihin sınıfsal ve ekonomik yorumları, toplumsal gerçeği bütününden kopuk ele alan ve indirgemeciliğe varan özellikleriyle, başka bir açıdan da olsa devlet tarihlerini andırırlar. Kısmi pozitivist bakış açısı, anlamı dinler tarihi kadar bile verme gücünden yoksundur. Tüm bu tarih anlatımları, birbirine ne kadar zıt görünseler de, uygarlık kökenli olma noktasında birleşirler.

Toplumsal doğanın tarihinin hem paradigmal hem ampirik olarak anlam bulduğu kanısında değilim. Adına toplumsal tarih denen tarih yazımları, pozitivist sosyolojinin en parçalı bölümleri olmaktan öte anlam ifade etmezler. Vücudun, bütünün bir parça tasviri olmaktan öteye gitmezler.

Bütün bu belirlemeleri uzun uzun anlatmak mümkündür. Fakat konumuza katkı sağlamazlar.

Yoğun tekrarlamalar pahasına da olsa, demokratik uygarlık anlatımı olarak tarih üzerinde yoğunlaşmam, anlam vermekte hala zorlandığım toplumsal sorunların çözümsüzlüğü yüzündendir. Çözümsüzlük sadece pratik yaşamda değildir, anlatımda da hayli çözümlenemezlik yüklüdür. Her iki durum birleşince, ortalık resmi uygarlık anlatımlarından geçilmez oluyor. Toplumsal tarih adına bazı parça sıkıştırmaları ise, durumu daha karmaşık kılmaktan öteye gitmiyor.

Bilimsel sosyalizmin bu durumu tarihin sınıf karakteriyle açıklaması bazı gerçekleri aydınlatıcı kılsa da, sorunu çözemediğini ve sorunun bir parçası haline gelmekten bile kendini alıkoyamadığını sıkça belirtiyorum.

Kapitalist modernist paradigma tümüyle aşılmadan, tarihsel hakikatin anlaşılması şurada kalsın, dinler tarihinden daha çok perdeleyici ve anlamsızlık yüklü kılacağını sıkça belirtmem de bu nedenledir. Marks’ın bu paradigmatik bakışının tarihsel sonuçları günümüzde daha iyi anlaşılıyor. Yanlış tarih, yanlış pratik demektir. Genelde uygarlık, özelde kapitalist modernitenin paradigmatik ve ampirik yaklaşımları aşılmadan, toplumsal doğanın paradigmatik ve ampirik yaklaşımına varılamaz. Burada yapmaya çalıştığım, çok hazırlıksızca da olsa, bir denemeye girişmektir.

 

A- Demokratik Uygarlığın Tanımı

Toplumsal doğanın var oluş halinin ve gelişiminin ahlaki ve politik toplum temelinde incelenmesini varsayan sosyal bilim okulunu, demokratik uygarlık sistemi olarak tanımlamak mümkündür. Çeşitli sosyal bilim ekollerinin farklı inceleme birimleri vardır. Teoloji, din, toplumu esas alır. Bilimsel sosyalizm sınıf temellidir. Liberalizmin temel birimi bireydir. Devlet ve iktidarı temel alanlar olduğu gibi, uygarlıkları esas alan yaklaşımlar da az değildir. Tüm bu birim temelli yaklaşımlar, çokça değindiğim gibi, tarihsel ve bütünlüklü yaklaşımlar olmamaları nedeniyle eleştirilmişlerdir. Anlamlı bir inceleme toplum açısından hayati noktalarda yoğunlaşmak durumundadır. Tarih ve güncellik esas olarak o noktalarda anlatım bulmalıdır. Aksi halde incelemeler öyküsel olmaktan öteye gitmez.

Temel birimimizi ahlaki ve politik toplum olarak belirlememiz, tarihsellik ve bütünsellik boyutlarını kapsaması açısından da önem taşımaktadır. Ahlaki ve politik toplum en tarihsel ve bütünlüklü toplum anlatımıdır. Ahlak ve politikanın kendisi tarih olarak da okunabilir. Ahlaki ve politik boyut taşıyan toplum, tüm varoluşunun ve gelişiminin bütünlüğüne en yakın toplumdur. Devlet, sınıf, sömürü, kent, iktidar, ulus olmadan toplum var olabilir. Ama ahlak ve politikadan yoksun toplum düşünülemez. Belki başka güçlerin, özellikle sermaye ve devlet tekellerinin sömürgesi, hammadde kaynağı olarak var olabilirler. Bu durumlarda ise, kendisi olmaktan çıkmış toplum kalıntıları, mirası söz konusudur.

Toplumun doğal hali olarak ahlaki ve politik topluma köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist etiketler, sıfatlar takmanın anlamı yoktur. Daha doğrusu, bu sıfatlar altında toplumları tanımlamak, toplum gerçekliğini perdelemek, toplumu unsurlara (sınıf, ekonomi, tekel) indirgemek anlamına gelecektir. Toplumsal gelişmenin teori ve pratiğinde bu kavramlar temelindeki çözüm anlatımlarında rastlanan tıkanıklık, özlerinde taşıdıkları yetersizlik ve yanlışlıktan kaynaklanmaktadır. Tarihsel materyalizme yakın duran bu sıfatlarla anılan tüm toplum analizleri bu duruma düştükten sonra, bilimsel değerleri hayli zayıf olan anlatımlar daha da çözümsüzdür. Dinsel boyutlu anlatımlar ahlakın önemini yoğunca anlatmalarına rağmen, politik boyutu çoktan devlete havale etmişlerdir. Burjuva liberal yaklaşımlar ise, ahlaki ve politik boyutlu toplumu sadece perdelemezler; aynı zamanda fırsat buldukları her noktada bu topluma karşı savaş açmaktan da çekinmezler. Bireycilik en az devlet ve iktidar kadar topluma karşı savaş halidir. Liberalizm, esas olarak toplumun güçsüzleştirilerek (ahlaksız ve politikasız toplum) bireyciliğin her tür saldırısına hazır kılınması anlamına gelir. Liberalizm en anti-toplumcu ideoloji ve pratiktir.

Batı Sosyolojisinde (Doğu sosyolojisi diye bir bilim henüz söz konusu değildir) toplum ve uygarlık sistemi kavramları çok problemlidir. Unutmamak gerekir ki, sosyoloji sermaye ve iktidar tekellerinin yol açtığı muazzam bunalım, çelişki ve çatışma-savaş sorunlarına çözüm ihtiyacından kaynaklanmıştı. Her koldan düzeni kurtarmak ve yaşanır kılmak için tez üstüne tez üretiliyordu. Hıristiyanlık öğretisinin tüm mezhepsel, teolojik ve reformist yorumlarına rağmen toplumsal sorunların her geçen süre daha da ağırlaşması üzerine, toplum sorunlarına bilimsel (pozitivist) bakışla yorumlar öne çıktı. Felsefe devrimi ve Aydınlanma dönemi (17. ve 18. yüzyıl) esasta bu ihtiyacın sonucudur. Fransız Devrimi’yle beklenen çözüm yerine, sorunların daha da karmaşıklaşması, sosyolojiyi bağımsız bir bilim dalı olarak geliştirme eğilimlerini daha da yoğunlaştırdı. Ütopik sosyalistler (Saint Simon, Fourier, Proudhon), Auguste Comte ve Durkheim bu doğrultuda ön aşamaları temsil ederler. Hepsi de Aydınlanmanın çocuklarıdır. Bilime sonsuz inançları vardır. Toplumu da bilim yoluyla istedikleri gibi yeniden yaratabileceklerine inanıyorlardı. Tanrının rolüne soyunmuşlardı. Hegel’in deyişiyle, ne de olsa Tanrı yeryüzüne inmişti. Hem de ulus-devlet olarak. Yapılması gereken, incelikli ‘toplum mühendisliği’ proje ve planlamasıydı. Ulus-devlet aracılığıyla hayata geçirip başarılamayacak hiçbir proje ve planlama yoktu. Yeter ki ‘pozitivist bilimsel’ olsun ve ulus–devlet kabul etsin!

İngiliz sosyal bilimcileri (ekonomi-politikçiler) Fransız sosyolojisine ekonomik çözüm yoluyla katkıda bulunurken, Alman ideologları felsefi yoldan katkı sunuyorlardı. Adam Smith ve Hegel katkı sunmada başta gelirler. 19. yüzyıl sanayi kapitalizminin toplumu korkunç ölçülerde istismarından kaynaklanan sorunlara bulunan reçeteler sağdan ve soldan olmak üzere çok çeşitliydi. Kapitalist tekelciliğin merkez ideolojisi liberalizm, tam bir eklektizm ile her fikirden yararlanıp yamalı bohça misali sistemler yaratmakta en pratik olanıydı. Sağ ve sol şematik sosyolojiler ise, ya geçmişe (sağın altınçağ arayışı) ya da geleceğe ilişkin (ütopik toplum) projeleri geliştirirken, toplumsal doğadan, tarih ve güncelden sanki habersizdiler. Tarih ve güncel yaşam ile karşılaşırken habire parçalanıyorlardı. Hepsinin tutsağı olduğu gerçek ise, kapitalist modernitenin ağır ağır ördüğü ve hepsini zihnen ve pratik yaşam tarzıyla içine kapattığı ‘demirden kafes’ti. Filozof Nietzsche hepsini ‘pozitivizm metafizikçileri’, ‘kapitalist modernizmin hadım edilmiş cüceleri’ olarak değerlendirirken, toplumsal hakikate daha yakın duruyordu. Toplumun kapitalist modernizmle yutulması tehlikesine ilk dikkati çeken ender filozofların başında geliyordu. Düşüncesiyle faşizme hizmet etmekle suçlanmasına rağmen, faşizmin ve dünya savaşlarının gelişini haber veren yorumları da dikkat çekiciydi.

Artan büyük bunalımlar ve dünya savaşları pozitivist sosyolojiyi, liberal merkezi sağ ve sol kollarıyla birlikte iflas ettirmeye yetti. Toplum mühendisliğinin kendisi, çok eleştirdiği en sığ metafizik olarak otoriter, totaliter faşizmle gerçek kimliğini ortaya çıkardı. Frankfurt Okulu bu iflasın resmi belgesi gibidir. Anneles Ecole, 1968 gençlik başkaldırısı; başta I. Wallerstein’ın kapitalist dünya-sistem anlayışı olmak üzere, çok sayıda postmodernist sosyolojik yaklaşımlara yol açtı. Ekolojik, feminist, görecilik, yeni solculuk ve dünya sistemi, çok sayıda parçalanmış bir sosyal bilimler dönemini de beraberinde getirdi. Şüphesiz bunda 1970’ler sonrası finans kapitalin hegemonik karakter kazanması da önemli rol oynadı. Olumlu yanı, Avrupa merkezli düşünce hegemonyasının yıkılmasıydı. Olumsuzluğu ise, çok parçalanmış bir sosyal bilimin sakıncalarıydı.

Avrupa merkezli sosyolojiye yönelik eleştirileri özetlersek:

a- Dine ve metafiziğe yönelik pozitivist eleştiri ve yargılamaların kendileri de bir nevi din ve metafizik olmaktan öteye gidememişlerdir. Bunu yadırgamamak gerekir. İnsan kültürünün kendisi metafizik olmak durumundadır. Önemli olan, iyi ve kötü metafizik arasında ayrım yapmaktır.

b- Toplumu ilkel-modern, kapitalist-sosyalist, sanayi-tarım, ileri-geri, sınıflı-sınıfsız, devletli-devletsiz ikilemler halinde sunmak, toplumsal doğanın hakikate yakın tanımını daha çok perdeleme eğilimindedir. Bu tür ikilemler toplumsal hakikatten uzaklaştırırlar.

c- Toplumu yeniden yaratmak modern tanrıcılıktan başka anlam ifade etmez. Daha doğrusu, her yeniden yaratıcı hamlenin altında yeni bir sermaye ve iktidar-devlet tekeli yaratma eğilimi vardır. Ortaçağ tanrıcılığı nasıl mutlak monarşilerle (padişahlık, şehinşahlık, sultanlık) ideolojik bağ içindeyse, yeniden yaratım olarak modern toplum mühendisliği de esas olarak ulus-devletin tanrısal eğilimidir, ideolojisidir. Pozitivizm bu anlamda modern tanrıcılıktır.

d- Devrimler toplumu yeniden yaratma eylemleri olarak yorumlanamaz. Aksi halde pozitivist tanrıcılıktan kurtulamazlar. Toplumu aşırı sermaye ve iktidar yükünden arındırdıkları oranda toplumsal devrim olarak tanımlanabilirler.

e- Devrimcilerin görevi projelendirdikleri herhangi bir toplum modelini yaratmak olarak belirlenemez. Ancak ahlaki ve politik toplumun gelişimine yaptıkları katkı oranında doğru bir görev tanımlanmasını hak ederler.

f- Toplumsal Doğa’ya uygulanacak yöntemler ve paradigmalar, Birinci Doğa’ya ilişkin olanlarla aynılaştırılamaz. Birinci Doğa’ya ilişkin evrenselci yaklaşım hakikate daha yakın sonuçlara (Ama mutlak hakikat diye bir şey düşünemiyorum) yol açarken, Toplumsal Doğa’ya ilişkin görecilik gerçeğe daha yakın durur. Evren ne sonsuz evrenselci düz çizgisel anlatımla ne de sonsuz benzer dairesel döngülerle izah edilebilir.

g- Toplumsal hakikat rejimi daha da geliştirilebilecek eleştiriler temelinde yeniden düzenlenmeyi gerektirmektedir. Şüphesiz yeni bir tanrısal yaratımdan bahsetmiyorum. Ama insan aklının en yetkin özelliğinin hakikati arama ve inşa etme gücünde olduğuna da inanıyorum.

Bu eleştirilerin ışığında tanımlamak istediğim sosyal bilim sistematiğine ilişkin şu önerileri sunuyorum:

(a) Toplumsal Doğa’yı mitolojik, dinsel, metafizik ve bilimsel (pozitivizm) anlam örüntüleriyle katı evrenselci hakikat olarak sunmak yerine, süre ve mekân koşuluna bağlı zengin farklılıklarla temel evrensel varoluşların en esnek bir biçimi olarak anlamlandırmak, hakikate daha yakın sunumlara yol açar. Toplumsal Doğa’nın niteliklerini iyi tanımadan yapılacak her yorum, sosyal bilim ve pratik değişim hamlesi ters tepmelere yol açabilir. Tanrısal yaklaşımlardan pozitivist yaklaşımlara kadar uygarlık tarihi boyunca geliştirilen anlatımlar sermaye ve iktidar tekellerinin zirve yapmasını engelleyememişlerse, köklü bir özeleştiriyle kendilerini daha insani bir yoruma uğratmaları, ahlaki ve politik topluma hizmet açısından vazgeçilmez görevleridir.

(b) Toplumsal Doğa’nın hem tarihsel hem bütünlüklü anlamını veren, farklılaşma içinde birliğini temel varoluş özelliği olarak temsil eden ana unsuru ahlaki ve politik toplumdur. Toplumsal Doğa’ya karakterini veren, farklılık içinde birliğini sürdüren, tarihselliğini ve ana bütünlüğünü ifade eden belirleyici unsur rolünü oynayan ahlaki ve politik toplum tanımıdır. Topluma ilişkin çok kullanılan ilkel, modern, feodal, köleci, kapitalist, sosyalist, sanayi, tarım, ticari, paracıl, devletli, uluslu, hegemon vb. nitelemelerin hiçbiri Toplumsal Doğa’nın belirleyici niteliğini ifade etmez. Tersine perdeler ve parçalı bir anlam sonucunu doğurur ki, bu da topluma ilişkin hatalı teorik ve pratik yaklaşım ve gerçekleştirmelerin özünü oluşturur.

(c) Toplumu yenilemek, yeniden yaratmak gibi deyimler, ideolojik içeriği yanında yeni sermaye ve iktidar tekellerini oluşturma operasyonlarıdır. Uygarlık tarihi, bu yenilemelerin tarihi olarak kümülâtif sermaye ve iktidar birikim tarihidir. Topluma ilişkin tanrısal yaratımcılık yerine gerekli olan temel eylem, toplumun ahlaki ve politik dokusunun gelişimini ve işlevini yerine getirmesini engelleyen unsurlarla mücadele olmalıdır. Ahlaki ve politik boyutlarını özgürce çalıştıran toplum, gelişimini en iyi sürdürecek toplumdur.

(d) Devrimler ancak toplumun ahlaki ve politik işlevini özgürce sürdürmesi, yerine getirmesi katı biçimde engellendiği zaman başvurulacak toplumsal eylem biçimleridir. Devrimler yeni toplumlar, uluslar ve devletler yaratmak için değil, ancak ahlaki ve politik toplumu özgürce işlevine kavuşturmak için geliştirildiğinde toplumca meşru kabul edilebilir ve kabul edilmelidir.

(e) Devrimci kahramanlık ahlaki ve politik topluma yaptığı katkılarla anlam bulmalıdır. Bu anlamı taşımayan her tür eylem, çapı ve süresi ne olursa olsun, devrimci toplum kahramanlığı olarak tanımlanamaz. Toplumda bireylerin rolünü olumlu anlamda belirleyen, ahlaki ve politik toplumun gelişimindeki katkılarıdır.

(f) Bu ana özellikleri derinliğine araştırma ve inceleme konusu yaparak geliştirilmesi gereken sosyal bilim, ne evrenselci düz çizgisel ilerlemeciliği ne de sonsuz döngüsel tekilci göreliliği esas alabilir. Son tahlilde uygarlık tarihindeki sermaye ve iktidarın kümülâtif birikimlerini meşrulaştırmaya hizmet eden bu dogmatik kalıpsal yaklaşımlar yerine, analitik ve duygusal zekânın uyumunu ifade eden, katı öznellik ve nesnellik kalıplarını aşan, yok edici olmayan bir diyalektik yöntemi esas alan sosyal bilim geliştirilmelidir.

Paradigmatik ve ampirik (teorik ve pratik) olarak çerçevesini böylesi varsayımlar halinde sunabileceğimiz Demokratik Uygarlık Sistemi’nin ana birimine ilişkin özellikleri bir kez daha ana başlıklar halinde sunarsak:

1- Ahlaki ve politik toplum, insan toplumunun başlangıcından bitimine kadar devamlı aranması gereken temel özelliğidir. Toplum esas olarak ahlaki ve politiktir.

2- Ahlaki ve politik toplum, kent-sınıf-devlet (daha önceleri hiyerarşik yapı) üçlüsü üzerinde yükselen uygarlık sistemlerinin karşı kutbunda yer alır.

3- Ahlaki ve politik toplum, toplumsal doğanın tarihi olarak demokratik uygarlık sistemiyle uyum içinde gelişir.

4- Ahlaki ve politik toplum, en özgür toplumdur.

Ahlaki ve politik doku ve organların çalışması kadar toplumu özgürleştiren, özgür tutan başka bir belirleyici dinamik söz konusu değildir. Devrimler ve kahramanların hiçbiri ahlaki ve politik boyut kadar toplumu özgürleştirme yeteneğinde olamaz. Kaldı ki, devrimler ve kahramanları ancak ahlaki ve politik topluma katkıda bulundukları oranda belirleyici rol oynayabilirler.

5- Ahlaki ve politik toplum, demokratik toplumdur. Demokrasi ancak açık ve özgür toplum olan ahlaki ve politik toplumun varoluşu temelinde anlam kazanabilir. Birey ve grupların özneleştikleri demokratik toplum, karşılık olarak ahlaki ve politik toplumu en çok geliştiren yönetim biçimidir. Daha doğrusu, politik toplumun işlevselliğine zaten demokrasi diyoruz. Gerçek anlamda politika ile demokrasi özdeş kavramlardır. Eğer özgürlük politikanın kendini ifade ettiği iklimsel alansa, demokrasi de bu alanda politikanın icra tarzıdır. Özgürlük, politika ve demokrasi üçlüsü, ahlaki temelden yoksun olamazlar. Ahlaka özgürlük, politika ve demokrasinin kurumsallaşmış geleneksel hali de diyebiliriz.

6- Ahlaki ve politik toplumlar sermaye, mülkiyet ve iktidarın her biçiminin resmi ifadesi olarak devletle karşılıklı diyalektik çelişki içindedirler. Devlet sürekli ahlak yerine hukuku, politika yerine bürokratik idareyi ikame etmek ister. Tarih boyunca devam eden bu çelişkinin iki ucunda resmi devletli uygarlıkla gayri resmi demokratik uygarlık sistematiği gelişir. İki ayrı anlam tipolojisi ortaya çıkar. Çelişkiler ya çok şiddetlenerek savaşa, ya da uzlaşmaya girerek barışa yol açabilir.

7- Barış, ahlaki ve politik toplum güçleriyle devletli tekel güçlerinin silahsız, öldürmesiz bir arada yaşama iradeleriyle mümkündür. Toplumun devleti, devletin toplumu yok etmesinden ziyade, demokratik uzlaşı denilen koşullu barış durumları tarihte yaşanan durumlardır. Tarih ne tümüyle ahlaki ve politik toplumun ifadesi olarak demokratik uygarlık, ne de tümüyle sınıflı ve devletli toplumun ifadesi olarak uygarlık sistemleri biçiminde yaşanır. İç içe yoğun ilişki ve çelişkilerle savaş ve barış durumlarının birbirlerini kovaladığı haller olarak yaşanır. En az beş bin yıldan beri süren bu durumu acil devrimlerle hemen ortadan kaldırmak ütopik olmakla birlikte, geçmişten beri süregelen akışı kader olarak benimseyip akış seyrine müdahale etmemek de doğru ahlaki ve politik durumlar olamaz. Sistemlerin mücadelesinin uzun süreceğini bilerek, ahlaki ve politik toplumun özgürlük ve demokratik alanını genişletecek stratejik ve taktik yaklaşımlar daha anlamlı ve sonuç alıcıdır.

8- Ahlaki ve politik toplumu birbirini takip eden komünal, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist sıfatlarla tanımlamak, açıklayıcı olmak yerine perdeleyici rol oynar. Şüphesiz köleci, feodal ve kapitalist sıfatlara ahlaki ve politik toplumda yer olmamakla birlikte, ilkeli uzlaşı içinde bu sıfatlara mesafeli, sınırlı ve kontrollü olarak yaklaşmak mümkündür. Önemli olan, ne onları yok etmek ne de onlar tarafından yutulmaktır; ahlaki ve politik toplumun üstünlüğüyle sürekli onların alan ve güçlerini sınırlandırmaktır. Komünal ve sosyalist sistemler demokratik oldukları oranda ahlaki ve politik toplumla özdeşleşebilirler. Devlet hali olarak özdeşleşme olamaz.

9- Ahlaki ve politik toplumun acil hedef olarak ulus-devlet olmak, bir dini tercih yapmak, demokrasi dışında rejim peşinde koşmak gibi hedefleri olamaz. Toplumun hedef ve niteliklerini belirleme hakkını ancak ahlaki ve politik toplumun özgür iradesi belirler. Güncel tartışma ve kararlar kadar, stratejik kararları da toplumun ahlaki ve politik irade ve ifadesi belirler. Esas olan, tartışmak ve karar gücü olabilmektir. Bu gücü elinde bulunduran toplum, tercihlerini en sağlıklı şekilde belirleyebilir. Hiçbir fert ve güç, ahlaki ve politik toplum adına karar alma yetkisinde değildir. Ahlaki ve politik toplumlarda toplum mühendisliği geçerli olamaz.

Çeşitli açılardan genişçe sunduğum bu tanımlamalar ışığında, Demokratik Uygarlık Sistemi’nin özünde toplumsal doğanın ahlaki ve politik bir bütünlük halinde resmi uygarlık tarihinin diğer yüzü olarak hep var olageldiği ve kendini sürdürdüğü görülecektir. Resmi dünya sisteminin tüm baskı ve sömürüsüne rağmen, toplumun öteki yüzü yok edilememiştir. Zaten yok edilmesi de mümkün olmaz. Nasıl ki kapitalizm, kapitalist olmayan toplum olmadan varlığını sürdüremezse, resmi dünya sistemi olarak uygarlık da demokratik uygarlık sistemi olmadan varlığını sürdüremez. Daha da somut olarak, tekelli uygarlık tekelli olmayan uygarlık olmadan varlığını sürdüremez. Bunun tersi doğru değildir. Yani ahlaki ve politik toplumun tarihsel akış sistemi olarak demokratik uygarlık, resmi uygarlık olmadan varlığını daha engelsiz ve rahat sürdürebilir.

Tanımı gereği demokratik uygarlığı hem bir düşünce sistematiği, düşünce birikimi, hem de ahlaki kurallar ve politik organların bütünlüğü olarak ifade ediyorum. Ne sadece bir düşünce tarihinden, ne de ahlaki ve politik gelişme içindeki toplumsal realiteden bahsediyorum. Tartışma iç içe olarak iki konuyu da kapsamaktadır. Resmi uygarlıkça engellenen bir anlatım ve yapılar bütünlüğü olduğu için yöntemi, tarihçesi ve unsurları itibariyle biraz daha açımlamayı gerekli ve önemli buluyorum. Sonraki başlıklar bu konuları içerecektir.

 

 

B- Demokratik Uygarlığa Yöntemsel Yaklaşım

Evrenselci, düz, çizgisel-ilerlemeci yaklaşım yöntemi, sosyal bilimlerde en az dinsel dogmatizm kadar gerçeği algılama sorunlarına yol açar. Yargılarının da dinsel kesinlikten farkı yoktur: Evren sonsuz ilerleme halindedir; Levhi Mahfuz’da ne kayıtlıysa o gerçekleşmektedir. Diğer deyişle gerçekleşen şey, gerçekleşmesi gereken tek şeydir. Her şey öngörüldüğü gibi gerçekleşmektedir. Sanıldığının tersine pozitivizm, anti-metafizik ve anti-dinsellik olmayıp, üzerine hafif bilimsellik cilası vurulmuş en kaba materyalist dindir. Daha doğrusu, modernite putçuluğudur. Her iki dogmatik yöntem arasındaki temel benzerlik, doğaya hükmeden kanun denen bir gücün varlığına ilişkindir. Tanrı kanunları yerine sadece bilim kanunları sözü geçirilmiştir. Gerisi aynı anlatımdır. Pozitivist düşünce yönteminin en vahim yanı, yargılarındaki bu kanun gücündeki yaklaşımdır. Yorum yoktur. Kesin, objektif, herkese aynı gelen hükümsel bakış, özünde bilime de terstir. Keskin özne-nesne ayrımına dayanmanın sonucu olarak yanılma payına da yer bırakmaz.

Burjuva sınıfın ortaçağ teolojisini pozitivizm cilasıyla boyanmış seküler ve bilimci bir felsefe olarak sunma çabası anlaşılabilir. O elbette rahminde doğduğu sosyal gerçekliğin izini taşıyacaktır. Ortaçağdan beri, hatta tüm uygarlık tarihi boyunca zihinlerimize yüklenen imgesel yaklaşımlardan kurtulmadan, pozitivist dalganın zihinlerimizi adeta esir alması kaçınılmazdı. Bu durum aşırı tekrarlayıcı, içi boş, kuru bir retoriği (söz ustalığı, cambazlığı) gerçek sanmaktan öte bir gelişmeye fırsat tanımadı. Eskiden “İmam ne derse doğrudur”un yerine, “Öğretmen, filozof ne derse doğrudur” tekerlemesi geçti. Zihin verimsizliğimizin temelinde bu gerçeklik yatar. Dolayısıyla kendi toplumsal doğamıza ilişkin tek bir yorum yapma hakkından bile yoksun kaldık. Bu çok vahim bir durumdur. Kendi kendine beyinsel körleşme ve esarettir. Dinsel dogmatizm hiç olmazsa geleneğin bir nevi taşıyıcı gücüyle bazı tarihi gerçekleri anımsatır. Pozitivizmde bu da yoktur. Gerçeklerimizle aramıza kocaman bir yabancılaşma bendi örer. Batı’nın ideolojik hegemon gücü olarak, bir nevi silah sıkmadan (beynini kullanmadan) teslim almaya benzer. Açık ki, bu dogmatizmi kırmadan, genelde resmi uygarlık, özelde kapitalist modern paradigmayı kırmak mümkün olamadı. Dolayısıyla özgür yorumlama gücüne erişilemedi. Şu düşüncemde ikna olmuş durumdayım: İdeolojik silahlar askeri silahlardan daha fazla yasaklayıcı rol oynar.

“Demokratik uygarlık sistemleştirilebilir mi?” sorusunu kendime sorarken, bu yöntemsel zincirlerle az boğuşmadım. Daha zorlu olanı ise, çok inandığım bilimsel sosyalizme ilişkin dogmaların kırılmasıydı. Adeta kendi kendinle vuruşarak dogmatizmin esiri olmaktan kurtuluyorsun. Kaldı ki, yaşamımın büyük bir kısmı bu uğraşıyla geçti.

Şöyle bir çelişki de yaşıyordum: Bir yandan tarım devriminin anayurdunda binlerce yıldan beri (M.Ö. 10000’den günümüze kadar) yaşanan bir kültürün hala etkisindeyken, diğer yandan kapitalizm sonrasının toplumunu kurma mücadelesine soyunmuştum. Aradaki en az on iki bin yıllık boşluğu çözmeden nasıl yeni toplumu kuracaktık? Düşünce sistemimiz bir nevi ahiret bilimine (eskataloji) dönüşmüştü. Açık ki, düşüncemde verimli bir yöntem yer etmemişti. Yazılanların dışında bir santim ötesini düşünememe hastalığı ancak dogmatizmin etkisiyle izah edilebilir. Dinsel kalıpların hayhuyundan kurtulamadan, resmi pozitivizmin dediğim dediktir bombardımanına uğradık. Anladım ki, sistemlerin asıl koruyucu güçleri ideolojik hegemonyasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Nietzsche’nin resmi Alman ideolojik gücüyle çıldırıncaya kadar boğuşmasını daha iyi anlıyorum. Eğer Batı’ya ilişkin birkaç yalın hakikat biliyorsak, herhalde bunu bu çılgınca boğuşmaya borçluyuz.

İyice etkisinden kurtulduğum birinci dogma, bilimsel sosyalizmin ilkel komünal toplumdan sonra kölecilik ve diğer sınıflı toplum sistemlerinin zorunlu ve art arda gelişlerine ilişkindi. Bu dogmayı uzun süre bir nevi kanun gibi benimsemiştim. Bu dogmayla iç içe olan ikinci dogma olan toplumun sınıfla adlandırılmasını kırmakta da gecikmedim. Köleci ve feodal toplum tanımları gerçeği en hassas yerinden örtüyor, toplumu efendilerle özdeşleştiriyordu. Bunların hâkim ağızların bir kalıntısı oldukları açıktı. Yine iç içe oldukları üçüncü dogmayı da çorap söküğü gibi art arda çözmede zorlanmadım. Sınıflı toplum aşamalarının zorunlu ve ilerleyici olduklarına ilişkin dogmadan bahsediyorum. Sınıflı toplum aşamalarının hiç de zorunlu ve ilerleyici olmadıklarını anladım; tersine en gerici, zincirleyici bir gelişme olarak değerlendirmekte cesaretli davrandım. Sonuç, tarihin doğruya daha yakınlaştıran anlatımlarının mümkün olduğuydu. Çoklu yorumlardan çekinmeden, tersine anlamı zenginleştirici çaba olarak değerlendirmek daha yerinde bir yöntemdi. Dogmatizmi (ön hükümlülük) birçok alanda kırınca, elbette yorum gücü ve anlam zenginliği gelişecekti. Şu hususu netçe belirtebilirim: Eğer insanlar nerede, hangi durumda bulunuyor olurlarsa olsunlar önlerindeki sorunları çözemiyorlarsa, bundaki temel etken yıkamadıkları binlerce yıllık dogmalar ve güdülerden kurtulma cesareti gösteremeyen ilkel düşünce seviyelerinden ötürüdür. Düşüncedeki korkaklık tüm korkaklıkların temelinde bulunur.

Demokratik uygarlığı düşünceleştirirken ikinci önemli husus, etrafımdaki yoğun somut ampirik malzemeydi. Bu malzeme tarihe ilişkin gözlemlere katbekat fazlasıyla tanıklık etmekteydi. Neden hanedanlık, artık-değer talanları, iktidar odakları sistemi olsun da, toplumun adeta kök hücreleri olan aile, kabile, aşiret, köy ve şehrin iktidar dışı sınıfları, devletleşmemiş halklar ve uluslar sistematik olarak değerlendirilmesin? Bunlar neden bizzat sistem teşkil etmesinler, ideolojik ve yapılanma olarak anlam bulmasınlar?

Umut bağladıklarımız eğer bu sorulara yeterli cevap verememişlerse, herhalde nedenleri vardır. Yoksa bunların hakikatten yoksun sorular olmadıkları açıktır. Kaldı ki, sistematik olmasa da, parça parça verilmiş cevaplar az değildir. Yeter ki cevap aramasını bilelim.

Farklı uygarlık ve modernite arayışına yönelirken, üçüncü etken toplumsal doğaya ilişkin özgür inşa potansiyelidir. Eğer ortada yığılmış devasa sorunlar varsa, insanlar işsizlikten ve açlıktan bitkin durumdaysa, sistem inşaları (yaratma, toplum mühendisliği anlamında değil) hem mümkün, hem de önemli bir zorunluluktur; ahlaki vecibedir. Zaten sorunların boyutu devrim ihtiyacını, devrim ise cevap teşkil eden yapılanmaları gündemleştirir.

Arayışımın dördüncü etkeni, hâkim sistem sana hiç umut vermiyor, seni insan yerine koymuyor ve en basit kimlik sorunlarına bile ilgi gösterip çözüm olamıyorsa, insan olmanın gereği olarak yapacağın şey, kendine saygıyı ve umudu kendi sistem inşa etme gücüne bağlamasını bilmektir. Yoksa kurtlar sofrasında seni bekleyen kemik artıkları değil, belki de bizzat yem olmandır.

Sonuncu bir etken, belki bana özgüdür, ama genel olduğuna da inanıyorum. O da eğer umut bağladığın anan bile olsa, sana hiçbir şey sunacak durumda değilse, birey olarak özgücüne güvenmekten çekinmeyeceksin. Sağa sola, güdülere teslim olmayacaksın. Eğer ortada yaşanacak bir durum yoksa, bil ki insan olarak en iyiyi, doğruyu ve güzeli inşa edebilecek aklı ve iradeyi sergileyebilecek güçtesin!

Tarihin düz çizgisel yorumuna göre, tarımcı köy toplumundan sonra yükselen şehir toplumu ‘son söz’ hükmündedir. Şehir etrafında geliştirilen uygarlık öykülemeleri gerçeğin ta kendisidir. Şehirde yönetimi ele geçiren ve dini devlet olarak örgütleyen güç, egemen sınıf olarak tarihin motor gücüdür. Ne yaptıysa doğru ve kutsaldır; alınyazısındakinin mukadder gerçekleşmesidir. Bunun için tanrısal ideolojik hegemonyalar yükseltilir. Her aykırı ses, ezeli-ebedi söze ve onun hayat ifadesine ihanet sayılarak ‘tanrının gazabına’ uğratılır. Despotun bütün onursuz işleri (en aşağılık baskı ve sömürü düzenleri), tanrı veya tanrıların en kutsal sözleri halinde rahiplerin ağzından dökülür. Artık kulların tanrı kanunları önünde boyunları kıldan incedir. Boyun kesilse bile acımaz.

Orijinal haliyle mitoloji veya din olarak kabaca bile anlatı haline getirilip sunulan sermaye ve zor örgütlenmesi olarak şehir çağı, uygarlık, çeşitli dönüşümler geçirerek günümüze kadar taşınır. Öz aynı olmakla birlikte, retorik ve formu (örgütlenme biçimi) değiştirilerek sunula sunula artık dökülen bütün cilaları karşısında kendini kaskatı bir ulus-devlet faşizmi olarak ebedi ilan etmekten kaçınmaz. Şehrin sermaye ve zor örgütlenmesi olarak bürokratik demir kafes ve içindekilerle birlikte AIDS ve biyolojik kanserleşmeler yanında, daha vahimi toplum doğasının tüm iç yapılanmaları ve doğal çevresiyle kanserleşmesi evresine girilmiştir. Bu çok kalın çizgilerle anlatımın abartma olmadığını anlamak için, dünya sisteminin son dört yüz (azami son beş bin yıllık) yılındaki savaşlara, sömürgeciliğe, toplumun tümüne yayılan savaş durumuna ve çevrenin felaketinin güncel haline bakmak yeterlidir.

Liberal ideolojik hegemonyanın tüm biçimlerine ve daha çok da resmi (devlet ideolojileri) alanlarına baktığımızda, tarihin sonu böyle noktalanmıştır. Diğer deyişle küresel çağın zirvesinde kapitalist sistem son sözün ebedi halidir. Bu anlatının yeni olmadığını, her önemli sermaye ve zorbalık çağlarının sonunda böylesine ‘ebedilik’ ilanlarının yapıldığını biliyoruz. İşte beş bin yıllık uygarlık ‘bilimlerinin’ binlerce kılıfa büründürerek yöntemselleştirdiği hakikat budur. Yöntem hakikat, hakikat yöntem olmuştur.

Başka tür dünyaların, bilimlerin, metotların olabileceği kulaklara fısıldandığında, cehennemlik, sapkınlık, kâfirlik söylemlerinin yanı sıra, sınır tanımaz ‘terör’ün her biçimi (Başı kesilme en basitidir. Çarmıha gerilme, ateşte yakılma, ipe çekilme, ömür boyu kürek cezasına çarptırılma, işkenceye yatırılma, ölünceye kadar çalıştırılma, hapishanelerde çürütülme, karılaştırılma, sömürgeleştirmenin sınırsız biçimleri, asimilasyon vb.) devrededir.

Beş bin yıldır yıkmaya çalıştığı tarım-köy toplumundan adeta intikam alırcasına hareket eden merkezi uygarlığın, 2000’li yıllarda bu toplumu tümüyle iflas ettirip son izlerini de silmeye çalıştığına tanık olmaktayız. Çevrenin yıkımı, aslında TARIM-KÖY TOPLUMU’ndan intikam almanın son biçimidir. Çok ilginçtir, susturulan Toplumsal Doğa’nın yerine, Birinci Doğa yol açtığı çeşitli felaketlerle (iklimin ısınması, kuraklık, kutup buzlarının hızla erimesi, türlerin hızla yok olması, sel ve hortum felaketleri vb.) bu yıkıma cevabını vermektedir. Bazen insanlık (susturulmuş insanlık) en dilsiz doğa kesilebilmektedir. Bunun acı, ama gerçek olduğunu kim inkâr edebilir ki?

Tarih paradigmasındaki en temel değişiklik, tarım-köy toplumu (M.Ö. 10000 - günümüze kadar) olmadan şehir temelli sermaye ve iktidar tekelciliğinin gelişmeyeceğine ilişkin olmalıdır. En temel yöntemsel değişikliğe bu noktadan gidilebilir. Rosa Luxemburg’un çok yüzeysel dile getirdiği “Kapitalist olmayan toplum olmadan, kapitalizm, sermaye birikimciliği, tekelciliği olmaz” biçimindeki tanımını tüm tarihe ve sermaye biçimlerine yaymak daha doğru bir anlatım tarzıdır; sermayenin çözümlenmesinin tarihsel-toplum boyunca ifadesidir. K. Marks’ın saf kapitalist toplum modeli, yaptığı en temel yanlışlıktır. Çünkü böyle bir toplum ne pratik, ne de teorik olarak mümkündür. İspatı basittir: Diyelim ki, bir toplumda sadece kapitalistler (bürokratlarıyla birlikte) ve işçiler (işsizleriyle birlikte) vardır. Çünkü saf kapitalist toplum bunu öngörmektedir. Sermayenin fabrikalarında toplam yüz mal biriminin üretildiğini varsayalım. Yirmi beş mal birimi ücreti karşılığında işçilerin olmaktadır. Yirmi beş birim ise sermayedar sınıfın kullanımına kalsın. Peki, geriye kalan elli mal birimine ne olacak? Geriye kalanlar ya çürüyecek, ya bedava dağıtacaktır. Saf kapitalist toplum modeline göre başka türlüsü mümkün değildir.

Rosa, bu noktadan kalkarak, elli mal birimi ancak kapitalist olmayan topluma kâr amaçlı satılırsa sistemin mümkün olabileceğini söylerken, doğrunun kıyılarında gezinmektedir. Toplumsal gerçeklik daha kapsamlıdır. Ayrıca kârın ve ona dayalı sermaye birikiminin karşılığı ödenmeyen toplumsal artı olduğunu çok iyi bilmek ve hiç unutmamak gerekir. Kapitalist olmayan toplum kimdir? Başta tarihsel tarım-köy toplumudur; evlere kapatılmış kadın toplumudur; şehrin yoksul, emeğiyle geçinen zanaatkâr ve işsiz (ianeyle geçinen) kesimidir. Gerçeklik böyle konulunca, beş bin yıllık uygarlık ve en sistematik dönemi olan son dört yüz yıllık kapitalist dünya sistemini daha iyi çözümlemek imkân dâhilinde olacaktır. Tüm tarih boyunca sermaye ve iktidar olarak örgütlenen şebeke (aristokrasi, efendi, burjuvazi, devletlû, iktidarlı vb.) toplam nüfusun tahminen hiçbir zaman yüzde on’unun üstüne çıkmamıştır. Dolayısıyla toplumsal doğanın ana gövdesi her zaman yüzde doksanın üstündedir.

O halde yöntem açısından söyleyelim: Yüzde onun tarihselleştirilmesi, sistemleştirilmesi, düşüncenin temel objesi kılınması mı daha bilimsel doğru bir yoldur, yoksa yüzde doksanından fazlasının tarihselleştirilmesi, sistemleştirilmesi, düşüncenin temel objesi kılınması mı daha doğru bilimsel bir yöntemdir? Cevabı aranması gereken temel gerçeklik budur. Belki düşünce, bilim ve yöntem yoğunluğu yüzde onun tekelinde olduğu için başka türlüsü mümkün olmaz denilebilir. Ama bu tekel son tahlilde toplumsal artının gaspı, aşındırılması üzerine kurulmamış mıdır? En örgütlü ve ideolojik grup olması bu ayrıcalığını haklı kılar mı? Yüzde bir bile olsa, iyi örgütlenmiş bir zor, milyonları hükmü altına alabilir, milyonları bile yönetebilir. Söylediklerini en temel bilim ve yöntem olarak söyleyebilir. Bu gerçek, hakikat anlamına gelebilir mi? Bir avuç zorbayı ve tekelciyi kim hakikat olarak ilan ediyor? İlan edenlerin, mitoloji, din, felsefe, bilim ve sanat olarak sunanların, sermaye ve zorba şebekenin iktidarına bağlanması toplumsal hakikati (yüzde doksanın hakikatini) değiştirebilir mi? Sorunu böyle koymak gerektiği gayet açıktır. Hiçbir ideolojik, bilimsel, dinsel, felsefi ve sanatsal hegemonyanın bu gerçeği değiştirmeye gücü yetmez, yetmemelidir.

Tarihsel-toplumu bu ana yöntemin ışığında yapısal olarak incelediğimizde, çeşitli düşünce biçimleriyle (mitolojik, dinsel, felsefi, bilimsel ve sanatsal) ifadeye kavuşturmak istediğimizde, hakikatin boyutları çok daha görünür kılınacak ve anlam bulacaktır. Demokratik uygarlık, tarihsel-toplumun bu iki yönlü (yani yapısallığı, nesnelliği ve ifade tarzı olarak öznelliği içinde) anlatımı olan çok daha gelişkin bir sistematikliğe kavuşturulabilir. Toplumsal doğanın da kapsamlı tarihselliği ve bütünlüğü içinde sistemleştirilmesi mümkün ve gereklidir. Bilimsel devrimin, sosyal bilimin paradigmatik temeline bu sistematik analiz oturtulmalıdır.

Yöntem sorununa böylesi bir yaklaşım, toplumsal doğayı tüm tarihsel zenginliği ve bütünlüğü içinde daha çok sunma yeteneğindedir. İlk bakışta görülüyor ki,

a- Sermayesiz ve iktidarsız toplum mümkündür, ama toplumsuz sermaye ve iktidar mümkün değildir.

b- Sermayesiz ekonomi mümkündür, ama ekonomisiz sermaye mümkün değildir.

c- Devletsiz toplum mümkündür, ama toplumsuz devlet mümkün değildir.

d- Kapitalistsiz, feodalsiz, efendisiz toplum mümkündür; ama toplumsuz kapitalist, feodal ve efendi mümkün değildir.

e- Sınıfsız toplum mümkündür, ama toplumsuz sınıf mümkün değildir.

f- Şehirsiz köy-tarım mümkündür, ama köy ve tarımsız şehir mümkün değildir.

g- Hukuksuz toplum mümkündür, ama ahlaksız toplum mümkün değildir.

h- Kendi çalıp kendi oynayan kişi misali toplumu politikasız ve ahlaksız duruma düşürmek mümkündür. Ama o zaman toplum yeni Leviathan (ulus-devlet faşizmi) tarafından parçalanıp yutulmaktadır ki, toplumun ve insanın ölüm anı da böyle seyirlik olmaktadır. Soykırımın gerçekleştirildiği andır bu an. Michel Foucault’nun insanın ölümünü ilan ettiği andır bu an. Friedrich Nietzsche’nin toplumun ve insanın iğdişleştirilip cüceleştirildiğini, karıncalaştırıldığını söylediği, sürü ve kitle olarak ilan ettiği andır bu an. Toplumun M. Weber’in ‘demir kafesi’ne kapatıldığı andır bu an!

Demokratik uygarlık paradigması bu anda devreye girmek durumunda ve zorundadır:

1- Tarım ve köy olmadan toplum sürdürülemeyeceğine göre, resmi uygarlık tarihi boyunca hep sömürü ve baskı konusu olmuş bu toplum kesiminin tarih boyunca gösterdiği direniş ancak politik toplum haline dönüşmesiyle kendi amacına kavuşabilir.

2- Sermaye ve iktidar tekellerinin üsleri olmadan kent mümkündür. Uygarlık tarihi boyunca sömürü ve baskının üsleri rolüne zorlanan kentin gerçek kurtuluşu, politik kent toplumu haline geliş ve demokratik yönetimle mümkündür. Tarihte çok zengin olan kentlerin demokratik ve konfederalist yönetimi daha da geliştirilerek, kanserolojik yapılar yığını olmaktan kurtarılabilir.

3- Ekonomi üzerine kurulu sermaye ve iktidar tekelleri daraltılıp ortadan kaldırılıncaya kadar ne ekonomik bunalımlar ne sorunlar tükenebilir. Başta işsizlik, açlık ve yoksulluk olmak üzere, çevre tahribatı, her tür gereksiz sınıflaşma, sosyal hastalıklar ve savaşların temel nedeni, sermaye ve iktidar gruplarının toplumsal artık-değer üzerinde pay kapma ve paylarını arttırma mücadelesidir. Toplumsal doğa tüm bu sorunlar ve hastalıklara karşı esnek zarla donatılmıştır ki, sermaye ve iktidar aygıtlarının sınırlandırılması halinde bile başarılı olabilir. Tarih eğer ekonomik ve sınıfsal açıdan yazılıp okunacaksa, ancak bu paradigma ile gerçek anlamına kavuşabilir.

4- Sermaye ve iktidar tekeli olmadan toplumun doğal hali, ahlaki ve politik toplumdur. Tüm insan toplumu doğuşundan sönüşüne kadar bu niteliği yaşamak durumundadır. Köleci, feodal, kapitalist, sosyalist toplum kalıpları toplumsal doğaya giydirilmek istenen elbise misali gerçeği ifade etmezler. Böyle iddialar olabilir, ama böyle toplumlar yoktur. Toplumun esas hali ahlaki ve politik olup, tarih boyunca sermaye ve iktidar tekelleriyle hep sıkıştırıldıklarından, sömürüldüklerinden, sömürgeleştirildiklerinden ötürü tam gelişme imkânı bulamamışlardır.

5- Demokratik siyasetin temel görevi, ahlaki ve politik toplumu özgür temellerde kendi işlevine kavuşturmak olabilir. Böylesine işlevsel olabilen toplumlar açık, şeffaf demokratik toplumlardır. Demokratik toplum ne kadar gelişmişse, ahlaki ve politik toplum da o denli işlevsel olabilecektir. Demokratik siyaset sanatı bu tür toplumları sürekli işlevsel kılmaktan sorumludur. Toplumları ‘toplum mühendisliği’nce yaratmak demokratik siyasetin görevi değildir. Bu tür mühendislik liberalizmin sermaye ve iktidar tekeli oluşturma faaliyetidir.

6- Tarih boyunca uygarlık adına kurulan tüm krallıklar, imparatorluklar, cumhuriyetler, kent ve ulus-devletler tek ve toplu olarak, uzlaşmış ve rekabetçi halleriyle, hegemonik ve eşit duruşlarıyla özünde sermayenin iktidarlaşmış, devletleşmiş biçimleridir.

Ahlaki ve politik toplumun hedefi hiçbir zaman bu tür tekeller haline gelmek olamaz. Ancak onlardan ya bağımsız ya da koşullu barış içinde uzlaşma halinde yaşayabilir. Bu durumlarda demokratik uygarlıkla resmi iktidar uygarlıkları çeşitli biçimler altında uzlaşabilirler. Barış süreçleri bu koşullu uzlaşmalara dayandığından, diğer tüm tarih zamanları ya toplumların içinde ya üstünde sürekli savaş hali içindedir.

7- Toplum sürekli tekelci sömürü savaşlarına (içinde ve dışında) dayanmak durumunda olmadığından, çeşitli biçimler altında kendi demokratik uygarlığını (hem tarım-köy zemininde, hem kentin emekçileri içinde) geliştirmek durumundadır. Tarih sadece iktidar ve devletler yığınının (en insanlık dışı ve köhne yapılar ve savaşların aracı) toplamı olmayıp, ondan katbekat (her zaman toplumsal doğanın yüzde doksanın üstündeki varlığı) daha fazla demokratik uygarlık örnekleriyle doludur. Tüm aile, kabile ve aşiret sistemleri, konfederasyonları, kent demokrasileri (Bilindiği kadarıyla en çarpıcı örnek Atina’dır) ve demokratik konfederalizmleri, manastırlar, tekkeler, komünler, eşitlikçi partiler, sivil toplumlar, tarikatlar, mezhepler, iktidarlaşmamış din ve felsefe toplulukları, kadın dayanışmaları, yazıya geçirilmemiş sayısız dayanışmacı cemaat ve meclisleri vb. devasa toplumsal gruplar demokratik uygarlığın hanesine kaydedilmelidir. Ne yazık ki, bu toplulukların tarihi sistemlice yazılmamıştır. Hâlbuki gerçek insancıl tarih bu grupların sistematik ifadesi olabilir.

8- Resmi iktidar uygarlıkları sermaye ve silah tekelleriyle ideolojik hegemonyayı iç içe sürdürdüklerinden, demokratik uygarlığın ideolojisi hep zayıf ve sistemsiz kalmıştır. İktidarlarca sürekli bastırılmış ve saptırılmışlar, çoğunlukla yok edilmişlerdir. Nice bilge, bilim, felsefe, din, mezhep ve sanatçı teslim olmadıklarında, özgür vicdanın sesini dinlediklerinde en ağır cezaya çarptırılmış ve susturulmuşlardır. Bunun tarihinin yazılmamış olması olmadığı anlamında değildir. Demokratik uygarlığı sistematik bir tarihsel-toplum ifadesine kavuşturmak başta gelen entelektüel görevlerimizdendir.

9- Dünya kapitalist sistemin son dört yüz yılındaki tüm ideolojik, idari, askeri, ekonomik, iktidar tekeli olarak ulus-devlet uygarlık sistemine karşılık, demokratik uygarlığın kent demokrasisi (İtalya’da) ve konfederasyonları (Almanya’da), köylü isyanları ve komünleri, işçi isyanları ve komünleri (Paris Komünü), reel sosyalizm deneyleri (dünyanın üçte birinde), ulusal kurtuluş süreçleri (devlet ve iktidar olmayan halleri), çok sayıda demokratik partiler, sivil toplumlar, en son ekolojik ve feminist hareketler, tüm demokratik gençlik hareketleri, sanat festivalleri ve iktidar amaçlamayan yeni dinsel hareketlere kadar uzanan geniş yelpaze içinde yer alan hareketlerin, tam bütünleşmemiş de olsa, küçümsenmemesi gereken bir sistematiği vardır.

10- Günümüz ulus-devlet sistematiği ağır sorunlar yaşasa ve çatlaklıkları her gün artsa da, halen ulusal, bölgesel ve küresel alanda en güçlü sistematiğe sahiptir. Ulus-devletler (sayıları iki yüz’ü aşıyor), bölgesel birlikler (başta Avrupa Birliği, ABD-Kanada-Meksika, Güneydoğu Asya) ve küresel BM (Birleşmiş Milletler) ile temsil edilmesine karşılık, demokratik uygarlık sisteminin Dünya Sosyal Forumu gibi gevşek ve formsuz, devlet ve iktidar olmayan çeşitli emekçi ve halk birlikleri çok yetersizdirler. Yetersizlik ideolojik ve yapısal temeldedir. Bu yetersizliği gidermek için Dünya Demokratik Konfederalizmi, bölgesel ve yerel ulusal demokratik konfederasyonlar, bunların parti ve sivil toplum aygıtları geliştirilmek durumundadır.

 

C- Demokratik Uygarlığın Tarih Taslağı

Özgür insan doğasının en temel özelliği, tarihini seçebilmesi ve tarihle yaşamayı bilmesidir. Tarih varoluşun, gerçekleşen sürecin yorumudur. Ne kadar farklı varoluşlar varsa o kadar tarih de olacaktır. Ama tarihsel farklılık, tarihsel birliğin olmadığı anlamına gelmez. Birlik olmadan farklılık anlam ifade etmez. Farklılıklar birliğe bağlı olarak olur. Mühim olan, birliği neyin temsil edeceğidir. İnsan türü söz konusu olduğunda, şüphesiz zekâ ve araç kullanma yetenekleri birliğe esas kılınabilir. Çünkü bunlar olmaksızın aralarında hiçbir fark yoktur. Bazen devlet, bazen demokrasi, ahlaki ve politik boyutlar, zihniyet biçimleri, ekonominin durumu farklı birlik temelleridir. Önemli olan, hangi farklılıkların hangi birlik temelinde geliştiğini tespit etmektir.

Demokratik uygarlığın temel birliği olarak ahlaki ve politik toplumu esas aldık. Anlaşılırlığı için tanımını ve yöntemini belirlemeye çalıştık. Şimdi de kısaca tarihsel gelişiminin taslağını çizelim:

a- Toplumsal doğa yaşamının yüzde 98’ine yakınının klan toplumu dediğimiz 25-30 kişilik birimler halinde süregeldiğini bilmekteyiz. Klanı toplumun kök hücresi olarak tanımlayabiliriz. Klan toplumu süreç içinde oluşan aile, kabile, aşiret, kavim ve ulus toplumunun tümünde hücre farklılaşmasına benzer biçimde yaşamını halen sürdürmektedir. Klan ister işaret dili, ister simgesel dil halinde bulunsun, temel toplumsal doğa tanımımıza göre ahlaki ve politik bir toplumdur. Elbette klanda çok basit bir ahlak ve politika vardır. Önemli olan var olmasıdır. Basitlik önemi ortadan kaldırmaz. Tersine önemin önemini kanıtlar. Hatta denilebilir ki, ahlak en güçlü ifadesini klan toplumunda yaşar. Adeta içgüdüselin ifadesi rolündedir. Ona (ahlaka) göre yaşamak varoluşun olmazsa olmaz koşuludur. Ahlakını yitiren klan dağılmış, dağıtılmış veya yok edilmiş klandır. Basit kurallarla ifadesi ancak yaşamsallığına yorumlanabilir. Kıyaslamak açısından denilebilir ki, günümüzde hukuk kuralları sıkça çiğnendiği halde topluma bir şey olmaz. Belki de hukukun tutuculuğu nedeniyle bu çiğneme daha olumlu bir rol bile oynayabilir. Klanda ise, kural bozulması topluluğun sonudur.

Politika için de aynı özellik belirtilebilir. Klanın toplayıcılık ve avcılık gibi çok basit iki işi vardır. Şüphesiz tüm klan üyeleri kendileri için hayati olan toplayıcılık ve avcılık üzerinde belki de bin kez tartışarak, danışarak, deney alışverişi yaparak, bazı üyelerini görevlendirerek en iyi, verimli biçimde toplayıcılık ve avcılık politikalarını oluşturup uygulamaya çalışmışlardır. Aksi halde yine yaşam mümkün olamazdı. Neyin nasıl toplanıp yenileceği en temel politikaydı, yani ortak işti (Politika ortak iş olarak tanımlanır). O halde klan toplumu çok basit, ama hayati bir politik topluluktu. Bir gün politika yapmazsa ölürdü. Politika bu nedenle çok hayati bir doku işlevselliğine sahiptir. Belki de diğer tüm özellikleri öteki primatlarla (insana yakın hayvanlar) benzerdi. Yegâne önemli farkları, basit ahlaki ve politik dokuyu geliştirmiş olmalarıdır. Araçlar bile ancak politika olduğunda devreye girer. Dilin gelişimi bile ancak ahlaki ve politik temelde mümkündür. Konuşma ihtiyacını hızlandıran unsurun işin yapılmasına ilişkin tartışma ve karar olduğunu hiç unutmamalıyız. Burada beslenme ihtiyacı ahlak ve politikanın temelinde yatar demek bana anlamsız gelmektedir. Şüphesiz tek hücreli amiplerin de beslenme ihtiyacı vardır. Ama amiplerin ahlakı ve politikasından bahsedemeyiz. İnsanın amipten farkı, beslenme ihtiyacını farklı ahlaki ve politik yaklaşımlarla sürekli geliştirme özelliğidir. Bu anlamda Marksist öğretideki “Ekonomi her şeyi belirler” ifadesi pek açıklayıcı değildir. Önemli olan, ekonominin nasıl belirlendiğidir. İnsan türünde bu durum ahlaki ve politik dokuyu, toplumsal alanı gerektirir.

Klan toplumunu bu temel özelliği nedeniyle demokratik uygarlık sistem tarihinin baş ve başlangıç köşesine oturtabiliriz. Sistem tarihi bu yönüyle insanlığın ömrünün yüzde 98’lik kısmına sahip kılınmaktadır. Ayrıca klan varlığını, belirttiğimiz gibi halen aile, kabile, aşiret, kavim, ulus, uluslararası topluluk ve hatta ulus-üstü topluluklarda ana hücre olarak sürdürmektedir.

Dördüncü buzul döneminin yaklaşık yirmi bin yıl önce çözülmesiyle Zagros-Toros sisteminde en muhteşem biçimiyle oluşan mezolitik (yaklaşık bundan 15000-12000 yıl önceki ara dönem) ve neolitik toplum (12000’den bugüne) klan toplumundan daha gelişkindiler. Ellerindeki araçlar ve yerleşme düzenleri gelişmişti. Nitekim ilk tarım ve köy devrimi bu süreçte oluştu. Zagros-Toros sistemi başat olmakla birlikte, insan topluluklarının yaşadığı birçok Afro-Avrasya mekânlarında da (Benim yorumum, bu gelişme Zagros-Toros neolitik toplumunun yayılmasıyla oluşmuştur) benzer toplumsal oluşumlar başlar. Toplumsal doğanın tarihinde muhteşem bir çağdır bu dönem. Simgesel dilin halen kullanılan ana biçimlerinin oluşumundan tarım devrimine (tohumların bilinçlice ekilip biçilmesi, hayvanların evcilleştirilmesi), köylerin oluşumundan ticaretin kökenine, anacıl aileden kabile ve aşiret örgütlenmesine kadar birçok gelişim bu tarihsel aşamaya denk düşer. Şüphesiz bu dönemin Yeni Taş adıyla anılması, gelişkin taş araçların varlığına işaret eder. İnsan zekâsının açılımı da muhteşemdir. Bugüne kadar damgasını vuran tüm araç ve gereçlerin kullanım esasları icat edilmiş gibidir. Tarihin ikinci uzun süreli dönemidir. Kalan yüzde iki’den biri bu döneme aittir. Toplum yine esasta ahlaki ve politik toplumdur. Henüz hukuk ve devlet yoktur. İktidar tanınmamaktadır. Ana’ya kutsallık atfedilmekte, kadın tanrıça imgesi yükseltilmektedir. Kutsal tapınak ve mezar dönemine geçilmiştir. Ölüleriyle aynı mekânda iç içe yaşayacak kadar tarihsel yaşarlardı. Halen kalıntılar bu gerçeği adeta gözümüze sokmaktadır. İlkel değil gerçek, hakiki insanlarla karşı karşıyayız.

Demokratik uygarlık tarihinin ikinci ana dönemi böyle çizilebilir. Saf demokratik uygarlık değerleriyle temsil edilir bu dönem. Ahlaki ve politik toplumun simgesel dil ve aklın gelişimiyle köy ve kabile çapında demokrasiyi en görkemli biçimde yaşaması belki bazı düşüncelerce yadırganabilir. Ama gerçek böyledir. Ahlaki ve politik olanın en saf demokrasi olduğu dönemdir. Artı-ürün olanakları artınca, bu durum toplumun üzerinde önce hiyerarşik güçlerin, daha sonra kent merkezli uygarlık güçlerinin sistematik baskı ve sömürüsüne yol açacaktır.

b- Yazılı tarih denen uygarlık anlatıları (her tür mitolojik, dinsel, bilimcil anlatım), tarihi yaratıcının emriyle başlatır. Bahsedilen tarih yaklaşık son beş bin yıllık tarihtir. Sosyolojik çözümlemeyi derinleştirdiğimde ve benzer yaklaşımlarla pekiştirdiğimde, bu tarihsel tasarıların ideolojik kökeninin kesinlikle baskı ve sömürüyü kutsallaştırmaya dayandığını belirtebilirim. Bugünün sözde bilimsel ekonomi-politiği de dahil, yapılan iş, toplumun gelişen emek niteliğiyle sağladığı artık-değer, hatta toplumun yaşam değerleri üzerine kurulu bir ideoloji geliştirmektir. Gerçeğin gizlenmesi için çok büyük ideolojik çaba ve zor kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kent-sınıf-devlet inşası aynı zamanda büyük ideolojik inşaların dönemidir. Temel işlevleri yaratılışı, oluşumu farklı göstermek, tanrısallık imgesi içinde rahibin, güçlü adamın, yöneticinin başarısı olarak yansıtmaktır.

Demokratik uygarlık tarihi öncelikle bu ideolojik perde ve barajlamaları aşmak durumundadır. Ancak o zaman sadece aileyi, tarım-köy toplumunu, kabile ve aşiret yapılanmalarını değil, kent-sınıf-devleti, daha önce kurulan ve halen sürüp giden hiyerarşik iktidarı, ilk kadın sömürgeleşmesini de daha iyi anlayabiliriz. Paradigma değişikliği bu anlam gücünü çok geliştirecektir.

Şüphesiz kent-sınıf-devlet üçlüsü olarak farklılaşan uygarlık şebekesi halindeki tekelci sermaye toplulukları dışında, onunla çelişkili de olsa, demokratik uygarlık yeni bir aşama halinde devam etmektedir.

Kent ile kır arasında çelişki oluşmuştur. Fakat kent ve kırın birbirini bütünleme eğilimi daha ağır basmaktadır. Demokratik uygarlığın kent uzantıları (köleler, zanaatkârlar, kadınlar) olmakla birlikte, kentin de kır uzantıları bulunmaktadır. Özellikle güçlenmiş bulunan hiyerarşik yapı, kent-devlet yönetiminin kırdaki işbirlikçileridir. Çelişki ve çatışma aslında maddi çıkarları farklılaşmış bu iki toplumsal blok arasında geçmektedir. Komünal, ahlaki ve politik toplum güçlerini ifade eden demokratik uygarlıkla kentte köle işçiliği, kırda kabile ve köy talanları ve ganimetleri üzerine kurulu sermaye ve devlet tekelli uygarlık arasında şiddetli ideolojik, askeri ve idari çatışmaların varlığı yoğun olarak gözlemlenmektedir. Ayrıca kent yönetimlerinin kendi aralarında da sürekli pay kapma savaşları vardır. Sümer destanlarındaki kent ağıtları, ezgiler çatışmaların ne denli şiddetli geçtiğini hissettirmektedir. Kabile ve aşiret yapılanmalarının büyük oranda kent kökenli uygarlık saldırıları altında şekillendiğini belirtmek mümkündür. M.Ö. 4000-3000’lerde varlığına tanık olunan etnik yapılanmalar bu dönemin ürünü olsa gerekir. Sümerler ve Mısırlıların bunlara ad taktıklarını biliyoruz. Sümerler kuzey ve kuzeydoğusundakilere Uryan, Aryen (tepe, dağ ve toprak, çiftçi kökenliler), batıdakilere Amorit (Semitik kökenliler, Sümerleşmemiş proto-Araplar), Gutiler, Kassitler derken, Mısırlılar Sina Çölünden gelenlere Apiru (Çölden gelen tozlu insanlar) demekteydi. İbrani isminin de Apiru’dan türediği kabul edilmektedir. Kentlerin ve kulelerin etrafında surların örülmesi, karşı toplumun varlığını en iyi belirleyen kanıtlardır.

Toplumun sınıf temelli uygarlığı kolay kabul etmediği çatışmaların şiddetinden yeterince anlaşılmaktadır. Bazen köy ve hatta uygarlık merkezlerinin toptan yakılmaları (Arkeolojik kayıtlar bu konuda çok örnek vermektedir) izlenmektedir. Mezopotamya çok katlı höyüklerin defalarca yakılmış yerleşim merkezleriyle doludur. Bu dönemden kalma mitoloji ve edebiyat, ağırlıklı olarak bu gerçekleri yansıtmaktadır. Homeros’un İlyada’sı üçüncü dereceden bir versiyon olarak, bu Mezopotamya kökenli destan geleneğini yansıtmaktadır. Hesiodos ise benzer bir versiyon yaparak, Sümer tanrı panteonu’nu Olympos panteonuna dönüştürmüştür. Savaşların krallar şahsında tanrıların savaşı oldukları, dönemin tüm destan geleneğinde mevcuttur. Tanrı-kralların özdeşliği çok belirgindir. Firavun ve Nemrut unvanları bu özdeşliğin çarpıcı örnek ifadeleridir. Savaşlardan beklenen köy toplumlarının ekonomik talanı ve esirleştirme iken, kabilelere karşı da benzer seferler söz konusudur: Esir ve ganimet eşyalar. Uygarlıklar ayrıca birbirlerini de talan ve esir etmeyi temel kazanç kapısı saymaktaydılar. Uzlaşma ve ihtilafların maddi çıkara dayalı yapıları günümüze kadar devam etmiştir. Her şey “Kim daha büyüktür?” hesabına dayanmaktaydı. Gökteki tanrı birliğinin esas olarak yerdeki en büyük krallığın imgesel hali olarak tasavvur edildiği çok açıktır. Osmanlı sultanlarının bile kendilerini Zilullah (Tanrının yeryüzündeki gölgesi) olarak adlandırmaları bu gerçeği kanıtlamaktadır.

Bu tarihi dönemde temel çelişkiyi dar sınıf temelli olarak sunmak büyük eksiklik olacaktır. Köle sınıfının efendilerinin ve tapınağın en uysal hizmetkârları, hatta bedenlerinin uzantıları olarak hareket ettikleri müşahede edilmektedir. Savaşanlar, köleleşmeyi reddeden aşiret ve kabile topluluklarıyla köylülerdir. Bir de tekelcilerin kendileri için pay kapma savaşları sıkça yaşanmaktadır. M.Ö. 1500’lere doğru Hitit, Hurri-Mitanni ve Mısır uygarlıkları arasında hegemonik mücadelenin başladığı görülmektedir. M.Ö. 1500’lü yıllar Ortadoğu’da ilk defa merkezi uygarlığın oluşum dönemidir. M.Ö. 1500-1200 dönemi tarihin ilk görkemli kent çoklukları arasındaki rekabetçi yarış ve hegemonyacılığa yükseliş örneğini sunmaktadır. Bu dönem tarihin çok hareketli ve görkemli bir dönemi sayılmaktadır. Kabile, aşiret ve köy toplumları da gelişmelerini sürdürmektedir. Ticaret ilk defa etraflarında imparatorluk inşa edilecek denli önem kazanmıştır. Asur ve Fenike kendi güçlerini esas olarak ticaret tekelinden almaktaydılar. M.Ö. 1500’lerde Çin ve Hint uygarlıkları ilk adımlarını atarken, tüm Avrupa, Asya’nın diğer kısımları, Afrika ve Amerika daha neolitik toplumla tanışma ve yaşama durumundaydılar. Tarihte en çok merak ettiğim iki dönem, M.Ö. 6000-4000 neolitiğiyle, tarım-köy toplumuyla M.Ö. 1500-1200’lerin kent yaşamı, kent toplumudur. Bu dönemlerin oluşum temposu ve destansı anlatımlarının orijinalliği, yaratıcılığı çok ilgi çekicidir. Destansı kahramanlıklarla tanrısallıklara ilişkin kavramsallaştırmaların ağırlıklı olarak bu dönemlerden kalma olduğuna inanmaktayım.

Uygarlıkların zaman ve mekânsal yayılım ve gelişim dönemlerine ilişkin sıkça yaptığım değerlendirmeleri bir özetlemeyle şöyle ifade etmem mümkündür:

1- Dicle ve Fırat’ın beslendiği Zagros-Toros dağ sisteminin ovalarla birleştiği, doğal bir sulama iklimine ve çok zengin bir bitki ve hayvan türlerine sahip olduğu alanlarda M.Ö. 15000-12000’lerde görkemli bir avcı ve toplayıcı toplumdan (Urfa’daki Dikilitaş tapınağı bu süreci açıklayıcı niteliktedir) sonra başlayan tarım-köy toplumu, M.Ö. 6000’lere kadar emekleme ve tam yerleşikliğe geçiş aşamasındadır. M.Ö. 6000-4000 arası tarım-köy toplumu en yaratıcı dönemini yaşamaktadır. M.Ö. 5000’lerden itibaren her tarafa kendini ihraç etmektedir. Çok az göçmen, çoklukla kültürel ihraç söz konusudur. M.Ö. 5000-4000 döneminde Aşağı Mezopotamya’da sulu tarım etrafında yükselişe geçen El-Ubeyd kültürü, Kuzey Mezopotamya üzerinde karşı kolonici siyasete başlayacak kadar güçlenmiştir. M.Ö. 4000’lerde Yukarı Mezopotamya’da bu kültürün kolonyal yayılışına tanıklık eden arkeolojik kalıntılar vardır. Fakat bölgenin öz kültürü hala başat özelliğini korumaktadır. Uruk Çağı M.Ö. 4000-3000 döneminde yükselir. Kentin doğuşunu temsil eder. Gılgameş Destanı bu büyülü gelişmeyi konu edinmektedir. Kuzeye doğru benzer bir yayılım göstermektedir. Her iki dönem muhtemelen dokuma, çanak çömlek ve tarımsal üretimi verimli kılarak hamle üstünlüğünü ele geçirmiştir. M.Ö. 3000-2000 dönemi klasik Ur Hanedanları dönemidir. Ayırt edici özelliği, kentlerin çoğalması ve aralarında şiddetli ve sürekli paylaşım kavgalarıydı. Bunlara ilk tekelcilerin yeniden paylaşım savaşları da denebilir.

2- Mezopotamya merkezli neolitik dönemin M.Ö. 4000’lere doğru Çin’e, Hind’e, tüm Avrupa’ya ve Afrika’nın kuzey ve doğusuna hamle yaptığı düşünülebilir. M.Ö. 4000-2000 dönemi bu alanlarda neolitik toplumun iyice yerleşme dönemiydi. Güç kazanan Avrupa ve Kafkasya kökenli neolitik toplulukların M.Ö. 2000’lerden sonra tersine bir dalga yaptıkları izlenmektedir. Kuzeyin sarışın, yeşil gözlü insanlarının, ilk büyük kabile boylarının saldırı ve göçlerinin Anadolu’dan Hindistan’a kadar dalgalar halindeki akışı, önemli bir tarihi alt üst oluş sürecidir. Akınlar Mezopotamya’nın ve Mısır’ın uygarlık merkezlerine kadar uzanmıştır. Ayrıca M.Ö. 4000-2000’lerde hem Semitik kökenli Arabistan kabileleri, hem dağlık Aryen kabileleri de uygarlık merkezlerine dalgalar halinde saldırılarda bulunmuşlardır.

Tarihin bu ilk kolonyalizm ve anti-kolonyalizm yayılım hareketlerinde her iki uygarlık tipinde de gelişmeler yaşanmaktadır. Kabilelerin hiyerarşik kesimleri devletleşme sürecine girerken, birçok kabile üyesi köle sınıfına kattırılmaktadır. Kabile ve aşiret saflarında ayrışma yaşanmaktadır. Bir yandan yeni kent uygarlıkları türerken, diğer yandan kabile ve aşiret örgütlenmeleri ve dayanışmaları güçlenmektedir.

3- M.Ö. 2000-1500’lerde Sümer ve Mısır’ın klasik dönemleri sona ererken, Babil, Asur, Hurri-Mitanni-Hitit ve Mısır Yeni Hanedanlık dönemlerinde uygarlıklar arasındaki ilişki ve çelişkilerin çok yoğunlaştığı bir dönem söz konusudur. İlk defa merkezi hegemonik uygarlık dönemi başlamıştır. Küreselleşmenin farklı bir dönemi söz konusudur. Uygarlıktan aldıkları teknik ve diğer alışkanlıkları uygarlık merkezlerine karşı kullanan kuzeyin kabile boylarıyla Ortadoğu’nun dağ ve çöl kabileleri de saldırılarını aralıksız sürdürmektedir. Silahlanma teknolojisinde tuncun yerine demirin geçmesi birçok yeni gelişmeye yol açacaktır. İlk defa maden arayışı ve ticareti büyük önem kazanacaktır. Kale ve sur yapımında büyük artış vardır. Kalelerin ilk görkemli örnekleri bu dönemin ürünüdür. Ticaretin rolü de zirve yapmaktadır. Asur ve Fenike’nin büyük yükselişi ticari tekellerin ürünüdür. Kuzeyden İskitler ve Dorların, güneyden Aramilerin savaşçı kabilelerinin saldırısı altında M.Ö. 1500-1200 yılları arasında uygarlık büyük darbe alır. M.Ö. 1200-800 dönemi daha çok gerileme dönemidir. Ayakta kalan tek güç Asur İmparatorluğu’dur.

4- Grek-Roma, ilkçağın son büyük klasik çağ uygarlığı olarak, kendi dönemlerine kadar her iki uygarlık (Mezopotamya ve Mısır) sisteminin tüm miraslarını özümsemiş gibidir. M.Ö. 1000 - M.S. 500 dönemini kapsayan bu uygarlık süreci Asya, Afrika ve Avrupa üzeri yayılımını sürdürmüş ve içinde ayrıca klasik bir çağ oluşturarak katkısını yapmıştır. Mitolojik çağ önemini yitirirken, dinsel, felsefi, hatta bilimsel gelişimin yeni orijinal çıkışları yaşanmıştır. Sermaye ve iktidar tekellerinin zirvesini oluşturan Roma İmparatorluğu, içte yoksulların Hıristiyanlık partisiyle, dışta dört taraftan akan kabileler ve kavimlerin direniş ve saldırılarıyla, yani demokratik uygarlık güçlerinin darbeleri altında dönemini ve tüm ilkçağı beraberinde kapatmıştır.

c- Tarihsel süreç içinde uygarlıklar bakımından konumu en çok güçlük yaratan İbrahimî dinler geleneğidir. Üç temel din olarak nasıl bir uygarlığa oturtulacakları halen tartışmalıdır.

Uygarlık çözümlemelerim temelinde üzerlerinde oldukça yoğunlaşmaya çalıştığım bu gelenekleri, iki temel uygarlık gücü arasında orta bir yol tutturmaya çalışan (tıpkı günümüzün sosyal demokrat hareketleri gibi), tipik uzlaşıcı, eklektik bir hareket olarak tanımlamaktayım. Simgesel olarak her ne kadar İbrani kabilesinin önderliğinde yönetilen bir hareket diyorsam da, ırkî anlamdan ziyade, ideolojik yönü güçlü olan bir hareket olarak değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Görünüşte bir kabile hareketi gibi sunulmakla birlikte, özünde tüm Ortadoğu kökenli demokratik ve devletli uygarlıkların orta yolcu bir değerlendirmesi yatmaktadır. Ne tam sınıf hareketi, ne de kabile hareketidir. Ayrıca ne tam ideolojik ne de tam ahlaki ve politiktir. Her bakımdan orta yolcudur. Hz. İbrahim’in çıkışından (M.Ö. 1700’ler, Adem-Havva’ya kadar taşırsak, Sümer ve Mısır uygarlık çıkışlarına kadar dayandırılabilir) günümüzdeki izlerine kadar bu özelliğini hep korumuştur. Ama sürekli hem her iki uygarlığa ilham vermiş, hem de güçlerini onların mirasından (maddi ve manevi güçlerini kastediyorum) koparmıştır. Dolayısıyla hem dostluklarını, hem de düşmanlıklarını kazanarak tarihsel gelişmelere yol açmışlardır.

Uygarlık anlatımlarının mitolojik çağını kapatıp dinsel çağının öncülük rolünü üstlenen İbrahimî dinler, yeni uygarlık paradigmamız altında daha anlaşılır kılınabilir. Mitolojik çağın en belirgin anlatımı tanrı-kral anlatımıdır. İlkçağların anlatım dilinin mitolojiyle yüklü olduğunu unutmamak gerekir. Bugünkü gibi rasyonaliteyi aramak beyhude bir çabadır. Tüm eşya, olgu ve olaylar mitolojik dille anlatılır. Animizmin (doğanın canlılığı üzerine kurulan inanç) derin etkisi altında oluşan Sümer Çağı mitolojisi, doğanın canlılığını (Klanların dini demek mümkündür) biraz dönüştürüp ilk defa tanrısal olan ve olmayan doğa biçiminde bir ayrıma girişti. Tüm içeriğini Yukarı Mezopotamya neolitik toplumundan alan Sümer rahipleri, ana-tanrıça anlatımı yerine baba, erkek-tanrı mitolojisine ağırlık verdi. Toplumdaki büyük maddi dönüşümün (önce erkek ağırlıklı hiyerarşik düzen, ardı sıra ve birlikte devlet biçiminde otorite) yeni mitolojik ideoloji yansımasına muhteşem Enki çıkışında rastlamaktayız. Uruk Tanrıçası İnanna (Kökenini Yukarı Mezopotamya’nın Ana Tanrıçası Star-İştar’dan almaktadır) ile Eridu Tanrısı Enki (İlk erkek şehir tanrısı) arasındaki mücadele bu konuda çok çarpıcıdır. Bütün tanrısallık haklarının neden ana-tanrıçaya ait olduğunu (Ünlü 104 Me’ler, doksan dokuz erdem, yetenek, icat, sanatın kadın yaratımı olduğunu iddia etmektedir) kanıtlamaya çalışan İnanna’ya karşı Enki, bunun önemini yitirdiğini, uysallığının kanıtı olarak babasını (Kendisini baba-erkek-tanrı ilan ederken, eski kadın Tanrıça İnanna’yı artık kızı-karısı konumuna düşürmüştür) dinlemesini vaaz etmektedir. Günümüzün tüm seküler, laik, dini ve bilimci vaazlarına nasıl da benziyor! Ben şahsen tüm bu kesimlerin ilk tanrısının Enki olduğuna inanırım. Enki orijinaldir, diğerleri versiyondur (kopyadır). Özellikle Olympos tanrıları üçüncü, dördüncü sırada yer alırken, Roma tanrılarıyla birlikte mitolojik tarzıyla anlatım söner.

Bilindiği üzere İbrahim’e mal edilen öyküye göre, Urfa Nemrut’unun Panteonunda bulunan tanrı-putlarını kırması üzerine ateşe atılmakta, sonra ateşin yerinde tanrısal mucizeyle kutsal göl oluşmakta, barınma olanakları güçleşince Kenan illerine doğru (aslında Babil uygarlık sahasından Mısır denetimindeki sahaya) hicret etmektedir. Muhtemelen tipik bir iltica olayı yaşanmıştır. Yine muhtemelen yerel bir kabile önderi olan İbrahim, şehir yöneticisi Nemrutla ihtilafa düşmüştür. İhtilafın mal, mülk ve ticaret konusunda olduğu açıktır. O dönemde Babil ve Mısır uygarlığı arasında ilk defa hem rekabet, hem de canlı bir ticari alışveriş dönemi başlamıştır. Bu rekabetten ötürü İbrahim gibi binlercesinin geleneksel çıkarları darbe yemektedir. İlticanın maddi temeli budur. Kenan illeri her iki uygarlık arasında nispeten yarı-bağımsız durumdadır. Hegemonyanın üzerinde yoğunlaşmasını arttırdığı dönemde göçe, hicrete başlaması söz konusudur. Olay muhtemelen benzer binlerce göçün dönem diliyle ortak bir anlatıma dönüştürülmesini simgelemektedir. Bütün göstergeler, iki büyük uygarlık (Babil ve Mısır Yeni Hanedanı) döneminin tanrı-kral unvanları olan Nemrut ve Firavun döneminde çıkarları sarsılan ara, orta yerdeki yerel kabile ve beyliklerin onlarla çelişki ve çatışmalarını öykülemektedir. Nemrutlar ve Firavunların kendilerini tanrı olarak sunmalarını reddettikleri gibi, put temsillerini de fırsat bulduklarında kırarak protesto etmektedirler. Özcesi, maddi çıkar çatışması ideolojik mücadele olarak yansımaktadır.

En az üç bin yıllık bir tanrı-kral ideolojisiyle mücadele kolay değildir; çok büyük cesaret ve yetenek ister. İbrahim’in Urfa’daki direniş eyleminin mucizesel anlatımı önemini bu gerçeklikten almaktadır. İlk defa kullar tanrıya karşı çıkmaktadır. Eşi görülmemiş, mucizevî olay budur. Hem maddi eylem, put kırımı vardır; hem de yeni ideolojik arayışlar söz konusudur. Yeni tanrıyı nerede ve nasıl bulacağı, bir anlamda kendi fikri ideolojik tasarımlarını nasıl oluşturacağı büyük bir tartışma konusudur. Bu, yüzyıllarca süren bir tartışmadır. İbrahim, kendini esinleyen sese ilk defa “Wa hewe” –Bu odur- (Yahweh) demekle kendi tanrısını bulduğu ideasındadır. Kelime Aryen köke benziyor. Urfa’da o dönem Aryen kabileler daha çoğunluktadır ve inisiyatif onlardadır. İbrahim’in bu kabilelerle bağı halen tartışılmaktadır. ‘Wa hewe’ denip Yehova’ya geçildiği güçlü olasılıktır. Yehova, İbrahim’in ilk tanrısıdır; Aryen kültürel kökenli olma ihtimali yüksektir. Kenan illerine geçtikten çok sonra El, Ula, Allah tanrıcılığına dönüşüm yapıldığı bilinmektedir.

El, Semitik kökenlidir; çölün engin ortamında kabile yeknesaklığının benzerlik, birlik özelliğini ve özlemini yansıtmaktadır. Musa’da ikinci büyük ilham On Emir’le ifadesini bulacaktır. Sina Dağı’ndaki tanrısal buluşma, aslında Musa’nın önderi olduğu kabilenin çok ağırlaşan sorunları karşısında arayışını ifade etmektedir. On Emir’in kabileyi düzenleyen tipik kurallar olduğunu göz önünde tutarsak çözümlemeyi daha da geliştirebiliriz. Gelenek İsa’da da yenilenecektir. Hz. Muhammed aynı türden bir buluşmayı (Tanrıdan ilk vahyi aldığı Hira Dağı) Mekke ortamında gerçekleştirecektir. Benzer buluşmayı birçok peygamberin gerçekleştirdiği Kutsal Kitaplarda rivayet edilmektedir. Açık ki, dönemin önemli aşamalarında yol gösterici düşünce ve eylemin geleneksel anlatımlarıyla karşı karşıyayız. Anlatım böyledir. Kutsal metin, peygamber tarzı dediğim sosyal ve doğasal (Birinci ve İkinci Doğa) olgu ve olayların dönemin anlatım dili (retoriği) ile ifade edilmesini yansıtmaktadır.

Konumuz açısından tarihsel bir aşamayı ifade ettiklerini rahatlıkla belirtebiliriz.

1- Dönemin ve tarihin ilk iki büyük tanrı-krallıkla yönetilen uygarlığına karşı çıkılmaktadır. Kulların ilk tanrısal başkaldırısıdır.

2- Yeni bir ideolojik ifade yaratılmaktadır. Tanrı-kralların da basit insanlar oldukları, tanrının ise insan olmadığı ve her şeyin asıl yaratıcısının O olduğu (“Bu O’dur” ünlü deyişi bu büyük esini ifade eder), ancak O’nun tanrı, Rab (efendi) olabileceği söylemleştirilmektedir.

3- Tanrı-kral’a değil, ancak O’na baş eğilebilir.

Yeni ideolojinin ana ilkeleri böyledir. İbrahimî din dediğimiz müthiş külliyatın temelinde bu üç maddede özetlenen ifadeler yatmaktadır. Toplumun geniş kesimleri, birçok tarihsel deneyimden sonra, üst tabakanın bizzat kendilerini tekelleştirmekle yetinmeyip tanrılaştırmalarına giderek daha çok karşı çıkarak, kendi öz çıkarlarına daha yakın bir kutsallık, bir tanrısal söylem geliştirmiş oluyorlar.

Ahlaki ve politik toplum açısından meydana gelen değişimi açıklamak çok daha önem taşımaktadır. Önceki iki bin yıllık (M.Ö. 3500-1500) tanrısal-krallık çağının toplumunda, ahlaki ve politik toplum büyük darbe yemiştir. Özellikle ana-tanrıçanın ve tüm klan ve kabile döneminin daha samimi, doğayla ayrımsız, eşit ve canlı ilişkilerini ifade eden ‘doğa tanrıcılığı’ yerine, kul-tanrı ayrımını (özünde köle-efendi sınıf oluşumunu) katıca ifade eden büyük yer, gök, deniz yaratıcısı erkek mitolojik tanrıların egemen kılınması, ideolojik alanda da büyük darbe yenildiğini çok açıkça yansıtmaktadır. Maddi ve manevi kültürde büyük dönüşüm söz konusudur. Mitolojik anlatılar bunun ifadeleriyle doludur; doldurulmuştur.

Açık ki, bu uzun tarihi dönemde toplumsal doğa üstünde büyük bir maddi çıkar şebekesi ve ideolojik örtü yayan rahip-kral-komutan üçlüsü, ahlaki ve politik toplum doğasına büyük darbe indireceklerdir. Bu paradigma ile baktığımızda, iki bin yıllık dönemin toplumunu da iyi kavrayabiliriz. Kavramlaştırmak çok güç bir iştir; büyük emek ister. İbrahimî geleneğin oluşturduğu paradigma da şüphesiz geçmişte yaşanan en az iki bin yıllık Nemrut ve Firavunlar dönemini yeniden kavramlaştırırken, daha insani ve makul bir anlatıma (dine) geçiş yapmaktadır. Yeni dinsel anlatım da elbette metafiziktir. Günümüz rasyonalitesinin, sosyal biliminin hayli uzağında ve farklılığındadır. Ama yine de çok önemli bir tarihsel çıkıştır. Eski dönemin güçlü ahlaki ve politik toplumuna tam dönüş söz konusu edilemez. Ahlakın tamamen din olarak sunulduğu, On Emir’den de gayet iyi anlaşılmaktadır. Musa’nın On Emri, din adına büründürülmüş apaçık ahlak ilkeleridir. İnanç yönleri ikinci planda ve zayıftır. Demek ki, ahlaki ve politik topluma ilişkin bu çok önemli dönüşüm, bu dönemde ahlakın yerine dinin geçirilmiş olmasıdır. Eskinin daha sade ahlaki ve politik yaşamı her tarafı kuşatan bir tanrı anlayışıyla örtünür kılınmıştır. Yaşamın daha gelişkin bir dinsel örtüye bürünmesi söz konusudur.

Soruşturulması gereken temel konu, dinselleştirilmiş ahlak ve politikanın ne denli uygarlık (devletli-sınıflı-kentli) karşıtı olduğu veya kendisinin yeni bir uygarlık oluşturup oluşturmadığıdır. Bugün özellikle Türkiye’de ve Ortadoğu’da sürdürülen laiklik-İslami uygarlık tartışmasının temelinde bu tarihsel geçmiş yatmaktadır. İbrahimî dinlerin günümüze kadar geçirdikleri evrimi göz önüne getirdiğimizde, iki yönlü cevap vermek mümkündür.

Üst tabakada yansımasını bulan birinci eğilim, daha ilk dönemlerinde Nemrut ve Firavun iktidar gerçekliğini yeni bir ideolojik örtü altında (bizzat tanrı olmak yerine tanrı elçiliği, gölgeliği, vekilliği olarak) sürdürmeyi esas alan kesim olarak (tıpkı sosyal demokratların sağ kesimi gibi) yerel krallık ve beylikler oluşturma peşindedir. İbrahim’in hem ticaret, hem kabile önderliğini birlikte sürdürmesi konumunu aydınlatmaktadır. Yerel bir beylik ve krallık arayışında olduğunu tespit etmek zor değildir. Basit bir Nemrut kulu olarak kalmak istemiyor. Bunu hem dini hem de ahlaki ve politik açıdan aşağılık buluyor. Musa’nın bizzat kendisinin bir muhalif prens olması ihtimali yüksektir. Yoksul, yarı-kölelik koşullarında yaşayan, tam Mısırlılaşmamış, farklı özelliklerini koruyan İbrani (Doğu’dan gelen tozlu adamlar, kabileler anlamındadır) kökenlilere dayanarak isyan ediyor. Kutsal Kitap’taki anlatımıyla çok zorlu geçen Firavunla görüşmeler sonunda Mısır’dan ayrılmayı veya gizlice hicret etmeyi (Hz. Muhammed’in benzer çıkışı) başarıyor. Kırk yıllık çöl öyküsü yeni bir beylik, emirlik kurmakla geçiyor. Kural geliştiriyor. Hayal edilen ‘vaat edilmiş topraklar’ı arıyor. Bilindiği üzere, bu ütopya M.Ö. 1000’ler civarında bugünkü İsrail-Filistin alanında Samuel, Davut ve Süleyman peygamberlerce gerçekleştiriliyor. Asıl ideolojik önderliği rahip Samuel’ler yapar. M.Ö. 1000’lerden sonra benzer birçok beylik ve krallık oluşur. Günümüzün iki büyük bloğu arasındaki küçük ulus-devlet örneğini çağrıştırıyor. Bu eğilim benzer örnekler halinde bugün de özellikle Latin Amerika ve birçok alanda farklılaşmış olarak devam etmektedir.

İkinci eğilim, daha yoksul ve radikal kesimin anti-uygarlık eğilimidir. Uygarlaşmanın durumlarını daha da ağırlaştırdığının farkındalar. İlk İsrail-Yehuda Krallığında bile bu çelişki yoğun yaşanmıştır. Rahip Samuel’lerin krallaşan önderlere şiddetli muhalefeti kısmen bu gerçeği yansıtmaktadır. İsa’nın çıkışında durum daha da açıklığa kavuşur. İbrani kavminde bile döneminde sınıfsal ayrışma derinleşmiştir. Roma işbirlikçisi üst tabaka temsilcileri, Yahudiye Krallığı sahipleri olarak, İsa’yı altlarını oymakla itham edip hem yakalatıyorlar (İsa’yı ihbar eden Yehuda İskaryot, Roma işbirlikçisi bir Yahudidir. On üçüncü havariydi) hem de çarmıha gerdirtiyorlar. İsa’nın çarmıha gerilmesinde Roma temsilcisi Vali fazla ısrarcı değildir; Yehuda krallık temsilcileri çarmıha gerilmesini daha çok talep ediyorlar. İsa’nın sadece İbranilerin değil, Romalıların ve Perslerin yoksullaştırdıkları tüm kavimlerin (başta Grekler ve Asurlular, Ermeniler, o dönemin uygarlık kurmuş kavimleri) yoksullarını temsil eden ilk büyük inter-kavimci partinin simgesi olarak kabul gördüğü açıktır. Klasik uygarlığa karşıt yeni bir hareketin gelişmesi söz konusudur. Tam üç yüz yıl yeraltında her türlü açlık ve işkenceyi göze alarak anti-Roma, anti-Sasani bir hayat sürdürmüşlerdir. Daha sonra politikleşen üst yönetim (rahipler konseyi, konsülü) Roma İmparatoru Konstantin döneminde resmen işbirliği ederek, Bizans’ta inşa edilen ikinci büyük Doğu Roma’nın ideolojik organı haline gelir.

Buna karşılık yoksul ve radikal kesimlerin mezheplerinin şiddetli bir direnişi vardır. Bu durum uzun yüzyıllar sürdürülmüştür. Ariusçular, Süryaniler, Gregoryanlar önemlidir. Açık ki, sınıf mücadelesinin, hatta baskı altındaki kabile ve kavimlerin dinsel örtü altında ahlak ve politik toplum mücadelesi bu uzun yüzyıllar boyunca bütün hızıyla sürdürülmüştür. Hıristiyanlık’taki İsa’nın tanrının doğasından mı, yoksa insan doğasından mı oluştuğu tartışması mezhep farklılaşmasında temel etkendir. Kökeni Sümer mitolojisine dayanır. Üst tabakanın kendini tanrı soylu ilan etmesine karşılık, aşağı tabakaların asla tanrısal soydan olmayacak (Hatta tanrı dışkısından yaratılmış oldukları biçimindeki efsane bu gerçeği ifade eder) tarzdaki söylemleri İbrahimî dinleri de uzun boylu etkilemiştir. Hz. Muhammed’in tavrı nettir: İnsan tanrı değil, ancak tanrının elçisi olabilir. Yoksul tabaka kökenli mezhepler (Ariusçular) İsa’nın insan soylu olduğunu idea ederken, iktidar işbirlikçiliğine oynayanlar daha çok tanrı soylu ideaya eğilim gösterirler. Meselenin özü sınıflaşmayla ilgilidir. M.Ö. 3000-1500’lerde yerel inanışlarıyla ve dönüştürülmüş resmi mitolojik inanışlarla sürdürülen anti-uygarlık mücadelesi hem sınıfsal, hem etnik özellikler taşır. Özgürlük özlemleri nettir. Zagros-Toros alanındaki Aryen kökenli kabile ve aşiretlerin büyük mücadele vermeleri, daha sonra gerek M.Ö. 2150’de Akad sülalesini yıkıp yerine Guti, Gudea sülalesini kurmaları, Babil’i Kassitlerle birlikte M.Ö. 1596’da işgal eden Hititlerle, M.Ö. 1500’lerde gücünü Mısır ve tüm Mezopotamya kentlerine kabul ettiren bugünkü Ceylanpınar (Serêkani) merkezli Mitanni Konfederasyonları bu gerçekleri ifade eder.

İbrahimî direniş geleneği bu tarihsel evreden sonra gelişmiş olup, günümüze kadar tarihsel oluşumlarda farklı biçimlerde oldukça etkili olmuştur. Yine de İbrahimî geleneği mitolojiden tümüyle koparmak doğru değildir. Kutsal Kitapların üçünde de yer alan olayların büyük kısmı (başta Adem-Havva olmak üzere) Sümer ve Mısır mitolojisinde de geçmektedir. Fark, başta tanrıya ilişkin olmak üzere, dönemlerin geçirdiği dönüşümlerle bağlantılıdır. Mühim olan, ahlaki ve politik toplumun kendisini güçlü yerel ideolojik ve dini ifadelerle dayatmış olmasıdır. Din büyük oranda ahlaki direniştir. Özellikle Zerdüşt geleneği daha köklü bir dönüşümü ifade eder. İbrahimî dinleri en çok etkileyen bir kaynak olan Zerdüşti gelenek, Zagros dağ kökenli ziraat ve hayvancılık toplumunun ahlaki ve politik, yarı-felsefe, yarı-din ağırlıklı öğretisidir. Semitik kökenli tanrıyı meşhur “Söyle, sen kimsin?” biçimindeki nidasıyla sorgulaması, köklü kopuşu yansıtmaktadır. İlk defa ‘kutsallığın’ yerine ‘iyi’ ve ‘kötü’, ‘aydınlık’ ve ‘karanlık’ kavramlarını yerleştirerek, daha sonra Greklerin oldukça geliştirecekleri etik (ahlakbilimi) ve felsefi akımların önünü açacaktır. Greklerin özellikle Medler kanalıyla Zerdüşt geleneğine çok şey borçlu olduklarını Heredot Tarihinin büyük kısmında Medlere ilişkin anlatımlardan da çıkarsamak mümkündür. Zerdüşt geleneğinin halen dağ kabilelerinde ve sömürgeleştirilmemiş geniş Aryenik tarım toplumundaki güçlü ahlaki ve politik toplum gerçeğini yansıttığı güçlü bir olasılıktır. Köleliğin fazla gelişmediği, özgür toplum yaşamının güçlü olduğu bir toplumun ahlaki ve politik gerçekliğini ifade etmesi anlaşılır bir husustur.

d- İlkçağın son dönemini yaşayan Grek-Roma uygarlığı üç geleneği de birlikte yaşamıştır. Her iki yarımadadaki geleneksel kral-tanrı dönemi ilk aşamayı teşkil etmiştir. Mitolojik olarak Sümer ve Mısır orijinlerinin sonuncu türevleridir. Etrüsk ve Isparta Krallıkları döneminde mitolojik gelenek (Olympos’taki Zeus, Roma’daki Jüpiter) son büyük çağını yaşamıştır. Roma Cumhuriyeti (M.Ö. 508-44) ve Atina Demokrasisi (M.Ö. 500-300) döneminde mitolojik anlatım giderek sönerken, felsefi gelenek öne çıkmaktadır. Sokrates ve Cicero bu dönemin ünlü hatipleridir. Eski özgür geleneklerini kolay terk etmeyen Atina ve Roma vatandaşları, halen ahlaki ve politik toplum geleneğine oldukça bağlıdırlar. Krallık ve imparatorluk sistemiyle yoğun mücadele etmişlerdir. Atina’nın Isparta’yla, Romalı aristokrasinin önde gelenlerinin Sezar’la giriştikleri mücadele bu gerçeği yansıtır. Sokrates ve Cicero ahlak ve felsefe filozoflarıdır. Etik ve demokratik siyaset teorilerine ilişkin ilk öğretilerde önemli isimlerdir. Atina ve Roma’nın güçlerini, tüm topluma yansıtmasalar da, halen güçlü damarlara sahip olan ahlaki ve politik toplum geleneğinden aldıkları tartışmasızdır. Sınırlı kölelik kurumu hem kentteki hem de kırsal alandaki güçlü özgür vatandaş kitlesiyle karşılaştırılamaz. Dolayısıyla cumhuriyet ve demokrasiye ilişkin öğretilerin geliştirilmesindeki rolleri önemlidir. Roma Cumhuriyeti ve Atina Demokrasisinin Augustus ve İskender’in imparatorluk deneyimlerine yenik düşmeleri önemli bir gerilemeyi ifade eder. Unutmamak gerekir ki, klasik Roma ve Atina döneminden kalma olumlu değerlerin büyük kısmı Cumhuriyet ve Demokrasinin ürünüdür. İlk defa yazılı tarihte karşımıza çıkıyor ki, ahlaki ve politik toplumun tümüyle olmasa da, cumhuriyet ve demokrasiyle daha iyi ifade edildikleri bir gerçektir. Tam ifade edilebilmeleri için temsili demokrasiyi aşan doğrudan katılımcı demokrasiyi yaşamaları gerekir.

Üçüncü gelenek olan Hıristiyanlığın imparatorluktaki rolü ilk dönemde yıkıcıdır. Roma’nın yıkılışına kadar (M.S. 476) Germen kabile saldırılarıyla birlikte demokratik uygarlığın güçlü bir bileşeni rolündedir. Bizans’ın imparatorluk yükselişiyle devletli resmi uygarlığın gerici bir temsilcisi rolüne düşer. Fakat çok güçlü muhalif mezheplerle temsili, Hıristiyanlığın demokratik uygarlığın gelişimindeki pozitif rolünü sürdürdüğünü göstermektedir.

Sonuç olarak, üç bin beş yüz yıllık şehir-sınıf-devlet üçlüsüne (sermaye ve iktidar tekel şebekeleri) dayalı klasik uygarlık sisteminin, merkezi hegemonik karakterini giderek geliştirmesine rağmen, demokratik uygarlığın iki ana bileşeni sayılması gereken anti-uygarlıkçı Hıristiyanlık ve yine anti-uygarlıkçı (Germen, Hun, Frank) kabile direniş ve saldırılarıyla çökmesi (Roma’nın çöküşü ilkçağın çöküşüdür), bize tarihsel seyrinin işleyişini gayet açık göstermektedir. Demokratik uygarlık güçlerinin bağrında üst tabaka yozlaşmaları ve klasik uygarlık türetmeleri bu gerçeği değiştirmez. Unutmamak gerekir ki, klasik uygarlık saha ve kentleri halen demokratik güçlerin (kabile, kavim, din, mezhep, kent zanaatkârlığı örgütlenmeleri) okyanusundaki adalar durumundadır. İnsanlık ahlaki ve politik toplumdan vazgeçmemiştir. Binlerce yıllık savaşlar bu gerçeklikle yakından bağlantılıdır. Dinsel görüntü altında esas olarak kendini sürdürmek isteyen toplumsal doğaya ilişkin özgürlük eğiliminin ahlaki ve politik toplum olarak varoluş gerçeğidir. Bu tespit çok önemlidir!

e- Son büyük İbrahimî din olan İslamiyet açısından temel sorun, klasik uygarlıkların bir devamı mı, yoksa demokratik uygarlığın güçlü bir sesi mi olduğuna ilişkindir. Bu tartışmanın halen çözümlendiğini sanmıyorum. Hz. Muhammed’in çıkış yaptığı kent olan Mekke ticaret üzerine kuruludur. Kendine göre geniş bir hinterland’a sahiptir. Kuzey-Güney, Batı-Doğu ticaret yollarının kesiştiği yerdedir. Arap kabilelerinin buluşup alışveriş yaptıkları merkezi bir pazar konumu da söz konusudur. Sadece malların değil, fikirlerin, tanrı simgelerinin, kölelerin sunumu da yapılmaktadır. İbrahimî gelenekle mitolojik ve hatta animist gelenekten gelen dinlerin yankı bulduğu yerdir. Hac, ziyaret merkezidir. Hz. Muhammed’in doğuşunda ilkçağla ortaçağın geçiş halini yaşadığı iki imparatorluktan Bizans kuzeyde Şam’a kadar inmiş olup, denetimi altında Hıristiyanlığın resmi kolunu kendisiyle birlikte taşımaktadır. Süryani rahipler daha çok muhalif konumunda olup, Sasanileri Hıristiyanlaştırmayı hızlandırmışlardır. Sasaniler ise kuzeydoğu’dan Arabistan yarımadası üzerine hegemonyalarını yayma peşindedir. Güneybatıda Yemen üzerinde Hıristiyan Habeşistan’ın (Doğu Afrika’da bugünkü Etiyopya’da) etkisi yayılmaktadır. En eski gelenek olan Yahudiler yarımadanın her tarafına sızmışlardır. Mülklerin ve ticaretin kaymağından yararlanmaktadır.

Yarımadanın asıl yerlileri olan Arap kabileleri ise derin bir sosyoekonomik bunalım yaşamaktadır. Tarihte sık aralıklarla dört tarafa doğru (Sümer ve Mısır uygarlığından önce, Semitik boyların verimli neolitik alanlara ve daha sonraki kent uygarlıklarına saldırdıkları bilinmektedir. Amorit, Apiru, Akad, Kenan, Aramiler bu dönem dalgalarının isimleridir) yaptıkları akınları mevcut uygarlıkların gücü nedeniyle tekrarlayamamaktadırlar. Çok sıkıştırıldıkları bir dönem söz konusudur. Tıpkı çok sıkışan balon gibi patlayacak durumdadırlar. Araplar Semitik boyların son büyük yayılımını gerçekleştirmek için adeta bir mucize beklemekteydiler. İslamiyet bu mucizenin adıdır. Muhammed’in zamanı ve zemini iyi okuduğu açıktır. Tarihin yeni dönem ihtiyacının bütün özelliklerini kişiliğinde yansıtmaktadır. Mevcut ideolojik geleneklerden hiçbirine mürit olmuyor. Kitab-i din dediği Musevilik ve İsevilik ile Sabilik ve Zerdüştilikten etkilenmiştir. Putlara karşı tavrı İbrahim’inkine benzemektedir; amaçlarına hizmet etmeyeceklerinin farkındadır. İlk propaganda ve askeri eylemleri Mekke ticaret tekellerine karşıdır. Onların etkisini kırmadan, kabile dinamizminden yararlanamayacağını bilmektedir. Yeniden yorumladığı Allah’a ilişkin vahiyleri Musa’nın On Emir geleneğine çok benzemektedir. Kabilelere kesin yeni bir ahlak ve politik hedef aşılamaya çalıştığı açıktır. Allah kavramının içeriği çözümlenirse (99 isim temelinde), en değme bir toplumsal ütopyanın inşa edilmeye çalışıldığı anlaşılacaktır. Siyasi bir güç haline geldiği Medine döneminde ütopyasını daha da netleştirmiştir.

İlk eylemlerin başarısı mucizevî görülüp kendine güvenini arttırmıştır. Muhammed’in Medine’deki çalışma tarzı konumuz açısından çok daha büyük önem taşımaktadır. Cami denilen yer aslında demokratik meclis işlevindedir. Başlangıçta tüm toplumsal sorunların tartışılıp çözüm yollarının arandığı toplantılar camide yapılmaktadır. Ölümüne kadar bu rolünü sürdürmüştür. İbadet ritüelleri ise (namaz, oruç, zekât), kişilikleri güçlendirmeyi hedefleyen eğitim faaliyetleri kapsamındadır. İslamiyet’in özünde böylesi bir çıkış olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Tamamen ahlaki ve politik toplumun dinsel örtü altında da olsa, güçlü bir dinamizmle canlandırıldığı çok açıktır. Dolayısıyla gerçek bir Muhammedî Hareketten, İslamiyet’ten bahsedersek, bunun katılımcı demokrasi temelinde ahlaki ve politik toplumun yeniden ve gerçek sorunlarını aşma amaçlı olarak inşa etmekten geçtiği inkâr edilemez bir gerçekliktir. Bazı eylemlerinde aşırıya kaçtığı, bu konuda kendisinin de çok tereddüt geçirdiği bilinmektedir. Özellikle Yahudiler, Kıble meselesi ve Yahudi Beni Huveyza kabilesinin Kureyş aristokrasisi ile işbirliğinden ötürü bütün erkeklerinin kılıçtan geçirilmesi gibi. Bu konuda doğru çözüm bulunabilseydi, belki de o dönemde Arap-İbrani çelişkisi çözümlenebilecek ve İslamiyet çok daha gelişebilecekti.

Fakat bir bütün olarak demokratik, özgürlükçü ve eşitliğe yakın bir hareket olarak nitelendirilmesi mümkündür. Çok kısa sürede eski uygarlık alanlarının büyük kısmında yayılması sadece silah, kılıç zoruna bağlanamaz. İslamiyet’in talihsizliği, Musevi ve İsevi Hareketten çok daha kısa sürede uygarlıkçı güçlere alet edilmesidir. Doğuşunun üzerinden daha elli yıl geçmeden, Şam’da Muaviye sülalesi ile birlikte klasik bir uygarlık gücüne adeta yama rolüne dönüştürülmüştür. Ehlibeyt’in katledilmesi, içeriğindeki birçok olumlu özelliğin de katledilmesidir. Bence İslamiyet o dönemde bitirilmiştir. Ehlibeyt’in takipçileri olarak şekillenen mezheplerle daha yoksul kesimin İslam’ı olan Hariciler kayda değer geleneklerdir. Ehlibeyt’in Şia kolu İran’da Safevi Hanedanlığı’ndan itibaren resmi uygarlık yoluna girerek özündeki anti-uygarlıkçılığı boşaltmıştır. Anadolu ve Kürdistan Alevileri ise, yüzyıllarca Sünni iktidar geleneğinin amansız takibi altında ancak ahlaki ve politik toplum boyutunda varoluşlarını devam ettirebilmişlerdir. Sistematik bir gelişmeyi başaramamışlardır. Diğer kolların durumu da farksızdır. Hariciler, Karmatiler ve benzer birçok hareket İslam’ı en katı ezilen sınıf hareketi olarak yaşama geçirmek istemişlerdir. Bu özellikleri daha acımasızca tasfiye edilmeleriyle sonuçlanmıştır. İslam örtüsü altında bu yönlü çok zengin bir mirasın varlığı incelenmeyi gerektirir. Demokratik tarih bunun için gereklidir. Muhammed’in şahsındaki İslamiyet kesinlikle söz konusu olmamıştır. Tüm Emevi, Abbasi, Selçukî, Osmanî, Safevi, Babûri dönemlerine Muhammed açısından İslam demek mümkün değildir. Birçok tarikat, mezhep bu nedenle oluşmuştur. Ciddi bir başarı yoktur. Tek faydası, kurnaz Mekke ticaret tekelinin (Muaviye şahsında) büyük güç kazanması, diğer kabile aristokrasilerinin (emirler ve şeyhlerin) rüyalarında göremeyecekleri ticari ve iktidar tekelleri haline gelerek büyük açılım ve kazanım sağlamalarıdır. Bunun ise İslamiyet’e ihanet olduğu açıktır.

Hz. Musa ve Hz. İsa’nın da ihanete uğradıkları bilinmektedir. Ama Muhammed’in ihanete uğrama durumu çok daha kapsamlıdır. 19. ve 20. yüzyıl İslam’ının İngiltere’nin Ortadoğu’daki sömürgeci yayılımında nasıl kullanıldığı, ulus-devlet oluşumunda nasıl kendisine en gerici milliyetçi bir rol oynatıldığı (tüm Arap, İran, Türk, Afganistan, Pakistan, Endonezya vb.) bilinmektedir. Günümüzde ise ne olduğu hala belirsiz El Kaide radikalizminin yanı sıra, varlığı ile yokluğu bir olan İslam Konferansı gibi oluşumlarla (Birçok İslam adlı oluşumdan bahsetmiyorum. Kelime olarak İslam’la ilgileri olup ezici çoğunluğu kapitalist, modernist, milliyetçi örgütlenmelerdir) varlığını kanıtlama çabaları, İslam açısından en anlamsız dönemin yaşandığı anlamına gelmektedir. Muhammed’i ciddiye alıyorum; ama üzerinde özellikle fikre, ahlaka ve politikaya ilişkin yaklaşım tarzıyla çok tartışılması ve İslam adına zerre kadar da olsa saygısı olanların ortaya netçe çıkacak olan Muhammedi gerçekliğe saygılı ve bağlı olmaları kaydıyla. İleriki ilgili bölümlerde de bu konuyu açımlamayı umuyorum.

Ortaçağı (M.S. 476-1453) İslam ve Muhammed’le çözmeye çalışmam anlayışla karşılanmalıdır. Çünkü ortaçağ tarihi, uygulanması anlamında değil, adına ve özüne ihanetiyle gerçekten bir ‘İslamî, Muhammedî’ çağdır. Kapitalizm denilen günümüzün hegemonik sisteminin öncülü gerçekten bu İslam’dır. Ticaret tekellerinin ilk zirve yaptığı çağdır. Halen merkez Ortadoğu’dur. Kapitalizmin bütün oyunlarının icat edildiği, uygulandığı ön dönemdir. Venedik, üç yüz yıl bu tekellerle işbirliği halinde, Ortadoğu’nun maddi kültürünü taşıyan kent oldu. Hıristiyanlık da Ortadoğu’nun manevi kültürünü 6. ve 10. yüzyıllarda Avrupa’nın tümüne taşımıştı. İslami Rönesans denilen 8.-12. yüzyılları, binlerce yıllık uygarlık geleneklerinin üzerine oturan cüceler gibiydiler.

Gerek Ortadoğu’nun bugünkü kördüğüm halini, gerekse 12. yüzyıldan itibaren başlayan sürekli düşüşünü ben İslam adı altındaki ihanetle yakın bağ içinde görürüm. İhanet altın değerinde bir hareketten de çıkış yapsa, ancak en kötüsünü yapabilir. İslamiyet’te olup biten de biraz bu kuralın doğrulanmasıdır. Şu hususu önemli buluyor ve inanıyorum: Eğer en az Museviler ve İseviler kadar Muhammedîler de gerçek bir teolojik, etik, felsefi, sanatsal, politik tartışma geliştirmiş ve sonuçlarını ahlaki ve politik topluma taşırmış olsalardı, klasik uygarlığın hegemonik merkezi Batı’ya kaymazdı. Daha da önemlisi olarak, klasik uygarlık yerine demokratik uygarlık başat bir konumu yaşayabilirdi.

Avrupa’ya çekilen Musevi ve İsevi gelenek tartışmaya daha açık olmuştur. Şüphesiz dinsel geleneğin özünde olan dogmatizm ciddi bir engel konumunu sürdürmüştür. Fakat tümüyle boş kavram olmayan Ortadoğu manevi kültür değerlerini Avrupa’ya yayabilmeleri, diyalektik gereği felsefi ve bilimsel kutbun gelişimini hızlandırmıştır. İslam Ortadoğu’sunda yapılmayan, halen de yapılmasına müsaade edilmeyen, bu diyalektik tartışma ve sonuçlarına saygılı olmadır. Yoksa tarım ve ticari gelişimde binlerce yıl önce Avrupa’dan öndeydiler. Manifaktür endüstride de Avrupa’dan geri değildiler. Özcesi Muhammedî Hareket Ortadoğu tarihine yaraşır bir çıkış olabilirdi. Ama oldukça körleşmiş kabile asabiyesi, İbn-i Haldun’un vaktinde çözümlediği gibi, günümüzün faşist, milliyetçi eğilimlerinin benzerini daha İslam’ın ilk çıkışında dayatarak ortaçağı heba ettiler. Ortadoğu’da düşüş eğilimine giren merkezi uygarlık sistemi, 15. yüzyıldan itibaren Avrupa’da tekrar yükselişe geçti. Tarım devriminden sonra geçen yaklaşık on bin yıllık maddi ve manevi kültür birikimi yeni hamlesini bu dönemde ve bu coğrafyada gerçekleştirecekti.

Maksadım, demokratik uygarlığın taslak düzeyinde dahi olsa bir tarihinden ziyade, tanımına, yerine, ne olduğuna ve tarihsel işlevini nasıl açıklamak gerektiğine ilişkin bir denemedir. Tarihin bu açıklamaya kesinlikle ihtiyacı olduğu kanısındayım. Aksi halde mucizevî denilen çıkışları hiç anlamlandırmamış oluruz. Binlerce yıldır çok zengin bir kültür atmosferi içinde, kendini tanrı ilan edenlere, soylarını kurutmak isteyenlere, kölelik, serflik, işçilik, karılık gibi onursuz meslekleri dayatanlara, tüm maddi ve manevi değerlerini talan etmeye çalışanlara karşı geliştirilen direniş, savaş ve komün benzeri yapıları çözmeden tarihi nasıl anlayabiliriz? Tarihi anlamadan insanlığımızı nasıl tanıyabiliriz? Eğer akıl, ahlak ve özgürlük sanatı olarak politika diye toplumsal vazgeçilmezlerimize saygımız varsa, bu soruları sormak ve yanıtlamak durumundayız. Ne dar sınıf hileleriyle, ne kabile asabiyeleriyle hiçbir çözüm geliştiremeyiz. Toplumsal doğada olup biten mahşeri hareketleri sistemleştirmeden, nedenleri ve sonuçlarını ortaya koymadan, insan olarak varoluşumuzu da tanımlayamayız. O zaman yaşamımız anlamını bulmazdı. Uygarlık adı altında çokça propagandası yapılan, ama özü gerçekten toplumun sırtından sermaye ve iktidar tekeli derlemek olan şebekelerin sunumlarıyla anlamlı bir insanlık tarihi ortaya çıkamaz. Demokratik uygarlığın tarihsel-toplum girişimi, kapitalist şebekenin tarihin sonu ve tek dünya aldatmacasına son verme, tahayyül edilebildiği ve düşünülebildiği kadar yeni dünyaların sadece mevcut değil, vazgeçilmez ihtiyacından, gereğinden kaynaklanmaktadır.

Ortaçağ dogmatizminin insanı yok eden tarihi tam yıkılmadan, bu sefer ulus-devlet tarihlerinin ondan beter dogmatizmi zihinleri teslim aldı. Kabile asabiyesinden bin kat daha şovenist, gerçeklere karşı kör edici ve yok sayıcı ulus tarihleri yeni zihin çölleri yarattı. Sel gibi kanlar sırf bu iğrenç tarihlerin doğrulanması, yaratılması uğruna aktı. En gerici puttan başka bir şey olmayan milliyetçilik, ulus-devlet putu tüm günümüz insanlığını kasıp kavurdu. En karanlık denilen dönemlerde bile insan toplumlarının bu denli sığ ve çölleşmiş zihinlere sahip olmadığını, bu durumlara düşmediğini bilerek girişimde bulunmaya çabalıyorum.

Bir kez daha belirtmeliyim: Gerçeklik, toplumsal doğanın tarihi bilinmeden hiç anlaşılmaz bir şeydir. Kapitalist modernitenin bende yarattığı tarihe karamsar bakışı asla affetmiyorum. Çünkü gerçek bir insanlık mahşeri olan tarih bilinmeden, bunun gereği olarak ahlaki ve politik olunmadan, en saygısız ve alçak konumlara düşmekten kurtulamayız. Tarihsel olabildiğin kadar gerçekle birliktesin. Tarih ise, ancak demokratik uygarlık anlamındaysa toplumsal gerçeklikle bağ kurabilir.

Kapitalist modernizme karşı demokratik uygarlık tarihine ilişkin yaklaşımı, konunun öneminden ötürü bundan sonraki kısımda ayrı bir ana başlık halinde sunmaya çalışacağım.

 

D- Demokratik Uygarlığın Unsurları

Ahlaki ve politik toplum kapsamındaki topluluk birimlerini aydınlatmak öğretici olabilir. Farklılaşan toplumsal unsurların tanımlanması bütünlüğün kavranması açısından da gereklidir. Bütünlük ancak farklılıklar içinde anlam bulabilir. Devlet olarak kenti demokratik uygarlık unsuru sayamayız. Bundan bağımsız, kendi emeğiyle geçinen, zanaatkâr, işçi, işsiz ve her tür özgür meslek sahipleri kentli de olsalar demokratik unsur kapsamındadır. Bu tip konuları tartışacağız.

 

a- Klanlar: Kısaca değinmiştik. Toplumun ana hücresi olarak klanların insan türünün uzun yaşam macerasında ömrünün yüzde 98’ini kapsadığını belirtmiştik. İşaret dili kullanan, avcılık ve toplayıcılıkla geçinen 25-30 kişilik bu gruplar için yaşam gerçekten zordu. Yabani hayvanlara yem olmamak, sağlıklı besin bulmak çok zordu. İklim bazen çok soğuyordu. Dört önemli buzul dönemi yaşanmıştı. Atalarımız deyip geçmemek gerekir. Onların büyük çabası olmasaydı bizler olamazdık. Bütünlük burada aranmalıdır. Bugünkü tüm insanlığımız bunların hayatta kalma savaşlarının sonucudur. Tarih sadece yazılı kısmıyla tarih olmaz. Gerçek tarih toplumsal doğa halimizin milyonlarca yıl öncesindeki durumunu hesaba katmadan anlam bulamaz. İnsanlığı birleştirecek ilk hal, belki de klan toplumunun ana özellikleriydi. Klanı ahlaki ve politik toplumun en saf hali olarak nitelemeye çalıştık. Halen fiziki olarak birçok alanda varlığını sürdüren bu topluluklar gelişmiş toplumların tüm unsurlarında da ana hücre duruşuna devam etmektedir.

 

b- Aile: Klanın kendisi aile olarak nitelenmese de ona yakındır. Aile, klan içinde ilk farklılaşan kurumdur. Uzun süre anacıl aile olarak yaşandıktan sonra, köy-tarım devriminden sonra (tahminen M.Ö. 5000’lerde) gelişen erkek egemenlikli hiyerarşik otorite altında ataerkil aile dönemine geçildi. Yönetim ve çocuklar ailenin erkek büyüğünün denetimine bırakıldı. Kadın üzerindeki sahiplik ilk mülkiyet düşüncesinin temeli oldu. Peşi sıra erkek köleliğine geçildi. Uygarlık döneminde hanedanlık biçiminde geniş ve uzun süreli aile biçimlerine rastlamaktayız. Daha basit köylü, zanaatkâr aileler de her zaman var olagelmiştir. Devlet ve iktidarlar aile içindeki baba-erkeği kendi otoritelerinin bir kopyası olarak rol sahibi kılmışlardır. Böylece aile, tekellerin en önemli meşruiyet aracı konumuna itildi. Her zaman egemenlik ve sermaye şebekelerine köle, serf ve işçi, emekçi, asker ve diğer tüm hizmetler için kaynak rolünü oynadı. Bu nedenle aileye önem verildi, kutsallaştırıldı. Kapitalist şebekeler kârın en önemli kaynağını aile içindeki kadın emeği üzerinde gerçekleştirdikleri halde, bunu örtülü kılarak aileye ek yük bindirmişlerdir. Aile adeta düzenin sigortası kılınarak en tutucu dönemini yaşamaya mahkûm edilmiştir.

Aile eleştirisi önemlidir. Ancak eleştiri temelinde demokratik toplumun ana unsuru olabilir. Sadece kadını değil (feminizm), tüm aileyi iktidarın hücresi olarak çözümlemeden, demokratik uygarlık ideali ve uygulaması en önemli unsurundan mahrum kalır. Aile aşılacak bir toplumsal kurum değildir. Fakat dönüştürülebilir. Hiyerarşiden kalma kadın ve çocuklar üzerindeki mülkiyet iddiası terk edilmeli, eş ilişkilerinde sermaye (her türü) ve iktidar ilişkileri rol oynamamalıdır. Cinsin sürdürülmesi gibi güdüsel yaklaşım aşılmalıdır. Erkek-kadın birlikteliği için en ideal yaklaşım, ahlaki ve politik topluma bağlı özgürlük felsefesini esas alanıdır. Bu çerçevede dönüşüm yaşayacak aile, demokratik toplumun en sağlam güvencesi ve demokratik uygarlığın temel ilişkilerinden biri olacaktır. Resmi eşlilikten ziyade doğal eşlilik önemlidir. Yalnız yaşama hakkını taraflar her zaman kabul etmeye hazır olmalıdır. İlişkilerde kölece, gözü körce hareket edilemez. Demokratik uygarlık altında ailenin en anlamlı dönüşümü yaşayacağı açıktır. Binlerce yıl saygınlığından çok şey yitiren kadın büyük saygınlık ve güç kazanmadıkça, anlamlı aile birlikleri gelişemez. Cehalet üzerine kurulu ailenin saygınlığı olamaz. Demokratik uygarlığın yeniden inşasında aileye düşen pay önemlidir.

 

c- Kabile ve Aşiretler: Aileleri de bağrında taşıyan, aynı dil ve kültürü yaşayan tarım-köy toplumunda daha çok gelişen en önemli toplumsal unsurlardandır. Üretim ve savunma için gerekli toplumsal birliklerdir. Klan ve aile gelişen üretim ve güvenlik sorunlarında yetersiz kalınca, kabile biçimine dönüşme gereği duymuşlardır. Sadece kan bağı değil, üretim ve güvenliğin gerekli kıldığı çekirdek toplum unsurlarıdır. Binlerce yıllık geleneği temsil ederler. Gerici ve hızla aşılması gereken kurumlar olarak ilan edilmeleri, kapitalist modernitenin en büyük soykırımlarındandır. Çünkü insanlar kabile birlikleri içinde kaldıkça kolayca işçileşemeyecekler ve sömürülemeyeceklerdi. Köleci ve feodal efendiler için de kabile varlığı tek kelimeyle düşmanla özdeşti. Kabile kendi üyelerine kölelik, serflik ve işçilik yaptıramazdı.

Kabilenin komünalliğe yakın bir yaşamı vardır. Ahlaki ve politik toplumun en güçlü yaşandığı toplum biçimlenişidir. Her zaman klasik uygarlıkların amansız düşmanları olarak görünmeleri, ahlaki ve politik toplum özellikleriyle bağlantılıdır. Ayrıca fethedilmeleri mümkün olmazdı. Ya yok olurlardı ya özgür kalırlardı. Fakat zamanla yozlaştıkları görülmüştür. İçindeki işbirlikçiler aile içinde olduğu gibi kabile içinde de olumsuz rolleri hep oynamışlardır. Yine de göçebeliği hep ön planda olan kabileler tarihin gerçek yapıcı güçlerindendir. Köle, serf, işçi hiçbir zaman kabilenin tarihsel direniş, isyancı ve özgür halini yaşamamış, efendilerin (istisnaları dışında) ağırlıklı olarak en sadık bendeleri olmuşlardır. Belki de tarihe sınıf savaşı yerine kabile direniş savaşı olarak bakılsaydı, çok daha gerçekçi yaklaşılmış olunurdu. Kabilenin rolünün küçük görülmesi, bazen olumsuz sayılması, hiç rol verilmemesi uygarlık tarihi yapıcılarının en önemli çarpıtmalarındandır.

Aşiretler, kabile topluluklarının bir nevi federasyonu olarak daha da önem taşımışlardır. Varlıklarını büyük oranda köleci uygarlıkların saldırıları karşısında kazanmışlardır. Yok olmamak için birleşme ve direnme ihtiyacı aşiret örgütlenmesini doğurmuştur. Askeri ve politik örgütlenmesi hızla gerçekleşen toplum biçimlenişidir. Kendiliğinden bir ordu ve politika gücüdür. Zihniyet ve örgütsel birlik esastır. Uzun bir tarihsel geçmişi ve kültürü beraberlerinde taşırlar. Ulus kültürlerinin ana kaynağı durumundadır. Üretime katkıları da küçümsenemez. Kolektif toplumsal yapıları karşılıklı yardımlaşmayı esas kılar. Komünal ruh güçlüdür. Ulusal karakterin yapıcı unsurlarındandır. İşbirlikçilik geliştiğinde daha tehlikeli olabilir. Uygarlık tarihçilerinin tüm gözden düşürme çabalarına rağmen, tarihin temel motor güçlerindendir. Aşiretlerin özgürlük, komünalizm, demokratik gelenek uğruna direnişleri olmasaydı, insanlık bir kul, sürü kitlesi olmaktan kurtulamazdı. Demokratik uygarlığın en temel unsurlarından olması bu özellikleriyle bağlantılıdır.

Demokratik uygarlık tarihi büyük oranda kabile ve aşiretlerin özgürlük, demokrasi ve eşitlik için uygarlık saldırılarına karşı direniş, isyan ve ahlaki-politik toplum yaşamında ısrarlı tutumlarının tarihidir. Toplumlara asıl rengini veren yine kabile ve aşiret yapılarıdır. Ulus-devletin bir etnik grubun ağırlığında tüm aşiret ve kabile kültürlerini tasfiye etmesi tam bir kültürel soykırım olmuştur. Topluma yönelik bu büyük soykırım biraz gevşese de, halen en önemli tehdittir. Ulus-devlet veya devletin ulusu yerine, demokratik ulus oluşumunda kabile ve aşiretler yapıcı birimler olarak da başta gelen rolü oynayabilirler. Bu neden ve nitelikleriyle aşiret ve kabilelerin demokratik uygarlığın asli unsurlarından sayılmaları son derece anlaşılırdır.

 

d- Kavim ve Uluslar: Demokratik uygarlıkta toplumların kavim ve ulus olarak şekillenmeleri ve yaşamları klasik uygarlıktan farklıdır. Resmi uygarlıklar, kavim ve ulusları egemen hanedan ve etnik grubun bir uzantısı olarak kavramlaştırırlar. Kavim ve ulus, resmi hanedan ve etnik gruba minnetle borçlu kılınarak öyküleştirilir. Uydurma bir tarih içinde doğal toplum hali örtbas edilir. Hanedan ve hâkim etnik grup içinde öne çıkarılan kişilerin kahramanlaştırılmasıyla kavim ve ulusun babaları yaratılmış olur. Bir adım öncesi ve sonrası tanrılaştırılmadır. Tarih bir anlamda bu babalaştırma (atalaştırma) ve tanrılaştırmanın imalat sanatı olarak işlenir. Gerçek ise farklıdır. Kabile ve aşiretler halinde gelişme kaydeden toplum doğası daha yerleşik hale gelip, ortak dil ve kültürünü geliştirdikçe ve özündeki ahlaki ve politik toplum kimliğini sürdürdükçe, kavim ve ulus olarak şekillenmeye başlarlar. Toplumlar başlangıçtan itibaren kavim ve ulus kimliğinde doğmazlar, ancak ortaçağda kavim ve yakınçağda da ulus kimliğine çok daha fazla yaklaşmışlardır.

Kavim, ulusun bir nevi kimlik malzemesidir. Yakınçağla birlikte iki yoldan uluslaştıkları görülür. Resmi uygarlığın kavim asabiyetini modern milliyetçiliğe dönüştürüp devlet, burjuvazi ve kentin yeni toplum şeklini devlet-ulusu olarak belirlemeye çalıştığı görülür. Hâkim bir etnik grup temel çekirdek rolünü oynar. Ona ait kimlik tüm ulusa mal edilir. Hatta kimlikleri çok farklı kabile, aşiret, kavim ve uluslar zorla bu etnik grubun dil ve kültürü içinde eritilmeye tabi tutulur. ‘Vahşi uluslaştırma’ denen yol budur. Tarihin en büyük kültür katliamı bu resmi uygarlık yaklaşımıyla tüm uluslarda binlerce kabile, aşiret, kavim ve ulusun tüm dil ve kültürleri üzerinde yürütülmüştür. Demokratik uygarlığın tarih ve sistem yapılanması olarak en çok üzerinde durulması gereken unsurların başında bu tip kavim ve uluslar gelmektedir.

İkinci yol uluslaşma, ahlaki ve politik toplum kapsamındaki aynı veya benzer dil ve kültür gruplarının demokratik siyaset temelinde demokratik topluma dönüştürülmesiyle gerçekleştirilir. Uluslaşmada tüm kabile, aşiret, kavim, hatta aileler ahlaki ve politik toplum birimi olarak yer alırlar. Kendi dil, lehçe ve kültür zenginliklerini yeni ulusa aktarırlar. Yeni ulusta kesinlikle bir etnik grubun, mezhebin, inancın, ideolojinin egemenliğine damga vurmasına yer yoktur. En zengin sentez, gönüllüce gerçekleştirilenidir. Hatta birçok farklı dil ve kültür grupları bile aynı demokratik siyaset aracılığıyla demokratik toplumlar olarak ortaklaşa ulusların üst birimi halinde, ulusların ulusu kimliğinde yaşayabilirler. Toplumsal doğaya uygun olan da bu yoldur. Devlet-ulusu yönteminde ise, kapitalist modernite yaklaşımıyla doğal toplumdan büyük oranda soyutlanmış haliyle ‘tek dil, tek millet, tek vatan, tek (üniter) devlet’ olarak eski tek din ve tanrıcı anlayışın yeni, laik versiyonu olarak kendini şekillendirmekle sermaye ve iktidar tekelinin aynı zamanda devlet biçiminin de yeni şekli olmaktadır. Devlet ulusu, sermaye ve iktidar tekelinin kapitalist dönüşüm aşamasında toplumun bağrına tepeden tırnağa yerleşmesi, toplumu sömürgeleştirmesi ve kendi içinde eritmesi gerçeğini ifade eder. Azami iktidar, azami sömürü olgusunun gerçekleştirildiği biçimdir. Toplumun tüm ahlaki ve politik boyutundan soyutlanarak ölüme yatırılması; bireyin karıncalaşması, böylece faşist sürü toplumunun oluşturulmasıdır. Toplumsal doğaya en aykırı olan bu model altında derin tarihi, ideolojik etkenler, sınıf, sermaye ve iktidar etkenleri rol oynamaktadır. Soykırımlar bu etkenlerin birleşik sonucu olarak gerçekleştirilmiştir.

Demokratik uygarlık sisteminde ulus oluşumları ve kaynaşmaları sermaye ve iktidar tekellerinin panzehiri olup, faşizm ve soykırım illetini (toplumun kanserolojik urlaşması) nedenleriyle birlikte ortadan kaldırmanın ana yoludur. Bir kez daha karşımıza toplumsal doğanın demokratik uygarlık karakteriyle uyumu çıkmaktadır.

 

e- Köy ve Kent Unsurları: Demokratik uygarlık perspektifinde (paradigmasında) köy ve kentin anlamı değişir. Nasıl ki tarım ve endüstri toplum doğasında birbiri için gerekli iki üretim alanıysa, köy ve kent de birbirlerini gereksindiren iki yerleşim birimidir. Aralarında mutlaka korunması gereken bir denge vardır. Bu denge aşılınca ekolojik felaketin, sınıf ve devlet azmanlaşmasının, sermaye tekelleşmesinin yolu açılmış olur. Ticaret gayrimeşru (fiyat farkını istismar ederek) yola girer. Kente ‘evet’, ama sınıf-devlet-sermaye tekelleşmesine ‘hayır’ noktası önemlidir. Kent ve köy gelişimi açısından tarihi yorumlamak için bu temel kriterler esas alınmalıdır. Kent-sınıf-devlet üçlüsüne ‘uygarlık’ yaftası vurulması tam bir ironidir. Gerçek toplumsal doğa çizgisinde yaşayan topluluklara ‘vahşi’, ‘barbar’ denmesi ise yavuz hırsız misalini hatırlatır. Gerçek barbarlık ve vahşet, toplumsal doğanın talanı ve tahribidir ki, bunu yapan kent-sınıf-devlet üçlüsünün ittifakından, yekvücut halli kentinden ileri gelmektedir. İdeolojik hegemonyanın gerçekleri tersyüz ederek göstermesinin önemini bir kez daha bu ironik durumda net olarak görebilmekteyiz. İdeoloji, hem hakikate yaklaştırmada hem de uzaklaştırmada tarih boyunca önemini sürdürmüştür, sürdürmektedir. Demokratik uygarlık kent-sınıf-devlet üçlüsünün birleşik hareketini gerçek barbarlık olarak değerlendirir; bunun karşısında olanların ise gerçek ahlaki ve politik toplumu ifade ettiğini varsayar, ideolojikleştirir.

Köy toplumu ilk yerleşim olgusu olarak önemlidir. Endüstri çağında yenilenerek sürdürülmesi ekolojik yaşamın vazgeçilmez gereğidir. Köy sadece bir fiziki olgu değildir, kültürün temel kaynaklarındandır. Aile gibi toplumun temel birimlerindendir. Şehrin, endüstrinin, burjuvazinin sınıf ve devlet olarak saldırısı bu gerçeği değiştirmez. Ahlaki ve politik toplumun en uygun uygulanma birimi olarak da büyük önem taşır. Kent ise köyle yeniden dengelenmesi açısından hem nüfus, hem işlevsellik anlamında kesin dönüşüm sağlanması koşuluyla gereklidir. Sömürü ve baskı çarkının merkezi olmaktan çıkarılması ve toplumsal gelişmenin gelişkin bir boyutu olarak rol oynayabilmesi ancak köklü dönüşümle mümkündür. Orta sınıfın ve sermayenin hem devlet hem şirket bürokrasileri olarak kanserolojik büyümesinin mekânı olmaktan çıkarılması, çağımız toplumunun kurtuluşunda merkezi bir anlama sahiptir. Mevcut halleriyle kentler kapsam ve anlamlarıyla gerçekten toplumu (ekolojik yıkım ve toplumkırım olarak) hızla tüketen ana merkezler konumundadır. Klasik uygarlığın iflasını kanıtlayan en sağlam belgelerdir. Roma tekti ve tüm ilkçağdı. Çöküşü de tekti ve ilkçağdı. Günümüz kentleri ise, tüm toplum yutum (kır ve köy dâhil) merkezleri olarak kanserolojik toplumun çoğul ve neredeyse her şeyidir. İnsan toplum olarak bu hale düşmüş kentten kurtulmadıkça, kentin onu toplumsal doğa olmaktan çıkaracağından kuşku duyulmamalıdır!