|
İÇİNDEKİLER
Giriş
20. yüzyıl sonunda zafer kazanan demokrasi
Türkiye’nin 2000’li yıllar gündemi
Türk- Kürt ilişkilerinde kısa tarih ve bazı temel
özellikler
Ulusal kurtuluş savaşı ve Türk-Kürt ilişkilerinde
yeni aşama
PKK’nin ortaya çıkışı ve Kürt sorununda yeni aşama
Cumhuriyet tarihinde Kürtlerin rolü, sorunu ve
çözümü
PKK’de dönüşüm sorunları
PKK eylem yapısı
Cumhuriyet tarihinin bu en kapsamlı sorununa
demokrasiyle yanıt vermelidir
Demokratik birlik çözümü deneyimleri
Kürt sorunu ayrılma değil, cumhuriyetle demokratik
birlik sorunudur
Demokratik birlik çözümü Türkiye’nin geleceğidir.
Demokratik birlik çözümü için tezler
Kişisel durumum
Sonuç: demokratik birlik cumhuriyetin yeni tarihsel
adımıdır
Ek savunma
Esas hakkındaki mütalaaya cevap
Ankara 2 nolu devlet güvenlik Başkanlığına
PKK’de dönüşüm bir çıkmaz değil bir gerekliliktir
PKK’de örgüt ve eylem anlayışında bir iç savaş
yaşadığım gerçektir
Türkiye’nin Kürt ilişki ve isyanında iki yol, iki
tarihi sonuç
Çıkmaz ve çatışmada ısrar gelecek yüzyılın da
kaybıdır
Sorunlara demokratik çözüm
Türkiye’nin kazanılmış geleceğidir
Sonuç İmralı süreci tarihi bir başlangıç olabilir
Yargıtay başkanlığına ve 9. Ceza dairesine sunulan
savunma
Kimlik sorunu ve anayasal çözüm
PKK bir halkın olduğu kadar yeni insanın özgür
yaşamıdır.
GİRİŞ
Savunmanın temelinde, cumhuriyet başsavcılığının
hakkımda hazırladığı iddianameye ayrıntılı bir yanıt olmaktan çok, daha
önemli gördüğüm bir Kürt sorunu ve PKK öncülüğündeki son isyandan tarihi
bir uzlaşma ve çözüm imkânının nasıl geliştirilebileceğidir.
Orta boy bir savaş olarak da anlaşılabilecek bu
eylemliliğin barış şansını ortaya koymaya çalıştım. Aslında bu çizgiyi,
dönemin cumhurbaşkanı Özal’ın çağrısı üzerine ilk defa seslendirmeye
çalışmıştım. 15 Mart 1993 tarihli basın toplantısında, aynen şunu
söylemiştim. “biz hemen Türkiye’den ayrılalım diye bir yaklaşım içinde
değiliz. Bu konuda gerçekçiyiz. Bu tutumu basit bir taktik olarak
anlamamak gerekir. Birçok nedeni vardır. İki halkın tarihi, siyasi,
ekonomik durumunu anlayanlar, parçalanmanın olmayacağını bilirler. Etle
tırnak gibi iç içe geçmişlerdir.” Birçok röportajda da vurguladım.
İlişkilerin yeniden düzenlenmesini istiyoruz. Bin yıllık kördüğüm olmuş
ilişkiler, çelişkiler var. Özgürce ve eşitçe düzenleme bizim temel
anlayışımızdır. İkide bir bizi ayrılıkçı ilan etmek, tam tersine
ayrılığı körüklemek isteyen bir tutum olur. Mevcut ilişki düzeni hem
Kürt halkının hem Türk halkının kanını, malını muazzam kaybettiriyor.
Uluslar arası güçler tarafında komployla Türkiye’ye teslim edilmemden
önce 1 Eylül 1998 tek taraflı ateşkesi dolayısıyla daha net şunları
belirtmiştim: savaş eğer çok önemli bir çelişkiden kaynaklanmıyorsa bir
çılgınlıktır. Özellikle anlamsız terör şiddet, insanlık ilişkilerinde
yer almaması gereken bir olgudur. Eğer üzerimizdeki bu büyük şiddet az
da olsa kalksa durdurulsa ve ilişkilerde insan hakları demokrasinin
gelişmesi ve sorunların çözümünde siyasi diyalogun esas alınması halinde
bizim kadar barışçık, yönteme hasret bir halkın ve örgütün olacağını
sanmıyorum.” Devamla “ demokrasiyi bir demagoji sorunu olmaktan çıkarmak
gerçeğine, yani halka dayandırmak, gerçekten şu anda Türkiye’nin en
temel meselesidir. Bu, cumhuriyeti kötülemek değildir. Hele bölmek,
parçalamak hiç değildir. Cumhuriyeti demokratikleştirmektir. Bu
Türkiye’nin çıkarınadır. Bu Türkiye’nin bu muazzam nefessiz durumdan
nefes almaya başlamasıdır. Cumhuriyet adına hareket edenler her şeyden
önce bu anti demokratizmi hedeflemediler” şiddet konusunda da şunları
söylemiştim. “ biz bu zorlanan şiddetin en zorlanan tarafıyız. Müthiş
güç dengesizliği ortamında sırf kendini savunmak, en meşru insan
haklarımız, kimliğimiz kültürümüz için eğer sırf imha olmaktan kurtulmak
için zorunlu bir savunma yöntemi tercih etmişsek bu, birleşmiş milletler
anayasasında hatta TC anayasasında bir hak olarak vardır”
Bu alıntıları şunun için yapıyorum. Zor ve tek
kişilik koğuş koşullarında bu çizgiyi tutturduğumu yanlış iddia etmek
isteyenler olabilir. Hatta iddianamede bile daha önceki sorgulamamda
geçen bu yönlü açıklamalarımın fazla anlamlı olamayacağına dair bir
intiba var. Fakat bu PKK programının 70’ler döneminin dar, ağır
ideolojik yaklaşımlı ve politik yapısını 90’lar dünyasında ve
Türkiye’sinde aşılma gereğini ortaya koyuyor. Büyük bir deneyimin
arkasından ilke ve programın gözden geçirilmesini ve güncelleştirilme
ihtiyacını vurguluyor. Bu yaklaşımım bu yıllarda artarak devam eder.
Aynı husus, şiddet anlayışım için de geçerlidir. Temel insan hakları,
kimlik, kültür varlığını savunma anlamında bir şiddet anlayışının
reddedildiğini ortaya koyuyor. Bunu aşan şiddet uygulamalarına karşı da
örgüt içinde verilen şiddetli mücadele bilinmektedir. İddianame bu
konuda ayrım yapmamaktadır. Ayrıca her şeye terör diyerek tüm
olumsuzlukları bir tarafa yüklemesi objektif değildir. Bu hususları
fazla eleştiri gereği duymadım. Savunma gereği de duymadım.
Avukatlarımın hukuki yaklaşım ağırlıklı savunmaları belki bu hususları
daha da açabilir.
Benim için daha büyük önem taşıyan adı, kaynağı,
amaçları asıl izah edilirse edilsin resmi olarak bile düşük yoğunluklu
bir savaş olarak değerlendirilen bu kapsamlı eylemliliğin barış gereğini
ortaya koymaktır. Her savaşın bir barışı vardır kuralı gereği makul olan
çözümü aramak savunmada temel amacım oldu. Geçmişi değerlendirmek,
program ve siyasi çizgi düzeyini, yaşanılan somut gerçekliğin ışığında
çözüme vardırmak büyük önem taşıyor. Benden çok yönlü beklenen de buydu.
Dışarıda kısmen yapmaya çalıştıklarımı, burada bir çözüm platformuna
dönüştürmek, en pratik yoldu. Genelde PKK savunmaları ya da bırakılması
gibi iki üç noktada seyretmiştir. Bu bir anlamda çözümsüzlüktür,
savunmamda bunun aşılmasını bir görev bildim.
Ne klasik bir Kürt milliyetçiliği ne de bunun aynı
tandaslı sol yorumunu denedim. Dönem bunu aşmıştı. Uzun boylu tarih
toplum kimlik tartışmalarını fazla gerekli bulmadım. Bilimsel konular
olarak bilim araştırıcılarına, bırakmak daha doğruydu. Yoksa değinmemek,
herhangi bir ciddi siyasi endişeye dayanmıyor. Kaldı ki bir çok
değerlendirmemiz var, bu Türkiye’ye yönelik siyasal eleştiriler içinde
geçerlidir. Kapsamlı değerlendirdiğim bu konuların daha çok günümüzdeki
çözüm gereği açısından nasıl bir dönüşüme ihtiyaçları olduğunu
vurgulamayı önemli buldum. Partiler bir araçtır. Dönemlere göre
dönüşmezlerse tıkanma nedeni kadar aşılmaktan, yenilmekten de
kurtulamazlar. Kısır bir tekrar ne kadar kahramanca da olsa özgürlük
idealine fazla katkı sağlamaz.
Savunmamda hukuki açıdan kendimi savunma endişesi
taşımadım. Bana göre mevcut anayasanın bile özde uygulamadığı ayrıca
kimlik inkârında inat edildiği bir aşamada daha çok yapılması gereken
direnmenin ahlaki ve siyasi gereğini belirtmekti. Bu belki yargı
sonucunu etkilemeyecektir. Ama geleceğe değeri çok yüksek bir çözüm
mirası bırakacaktır. Buna hep özen gösterdim.
Konuları fazla araştırma gereğini duymadan tez
halinde yazdım. Mevcut koşullarda buna gerek görmedim. Zaten fazla
olanak da yoktu. Savunmanın ana özü çok tekrar içerse de demokratik
çözüm kavramında yoğunlaştırıldı. Daha önceleri sınırlı değindiğim bu
yaklaşımı oldukça açtım. Bunda tesadüfen elime geçen Leslie Lipson’un “
Demokratik Uygarlık” adlı kitabının da katkısı oldu.
70’lerde moda olan ve uygulandığında sadece ayrı
devlet anlamında yorumlanan ulusların kaderlerini tayin hakkı gerçekten
bu yorumuyla bir çıkmazdı. Kürdistan pratiğinde sorunu yokuşa sürme yanı
ağır basıyordu. Bunu fiilen belirttiğim tarzda aşmaya çalıştım. Ancak
demokratik çözüm tarzının zenginliği karşısında ayrı devlet, federasyon,
otonomi vb. yaklaşımları bile geri ve bazen çözümsüzlüğe yol açtığını
pratikte görünce demokratik sistem üzerinde yoğunlaşma bana çok önemli
geldi. Bunda askeri, silahlı güç yolunun giderek tıkanmasının da büyük
payı vardır. Hele neredeyse hep isyan ve bastırılma yaşanmış bir
pratikte zor ve şiddet içermeyen bir yok dünya çapında kendini
hissettirdiği gibi pratiğimizde de aciliyet arz ediyordu. Türk Kürt
ilişkilerinin özgünlüğü Misak-ı Milli gerçeği ve varolan politik ve
askeri durum, demokratik sistem altında bir çözümü tarihi olmak kadar,
neredeyse tek yol olarak bırakıyordu. Herkesini büyük barış ihtiyacı da
sistemin temel özelliği olarak yanıt buluyordu. Bu nedenlerle ve dünya
pratiğinin büyüleyici zenginliği karşısında demokratik çözüm tarzı
giderek çözümsüzlüğe yol açan askeri hatta siyasi tarzına göre büyük
üstünlük taşıyor. Türkiye’nin temel sorununda ve genel
demokratikleşmenin tarihi aşamasında ilaç gibi geliyordu. Kaldı ki
dolaylı ve giderek pratiği şekillendiren ve bize kadar yansıyan devletin
çekirdek yaklaşımı da bu yönlüydü. Dolayısıyla umutla açmak ve gücüm
oranında pratikte de gereklerini yerine getirmekten çekinmedim. Ama bu
aşamada taraflar çözüme gidiyorlar demem aşırı iyimserlik olur. Ki
beraberinde birçok tehlikeyi getirebilir. Ama er geç gerçekleşecek en
uygun çözüm yolu olduğuna dair inanç ve kanım güçlüdür.
Son bölüm kişisel durumumla ilgilidir. Belki fazla
gereği yoktu. Tamamlayıcı olması açısından gerekli gördüm. Bir büyük
özgürlük arayışını şahsımda irdelemek bir yöntem haline geldi. Burada de
denemek beklenen bir husustu. İddianameye bu yönlü bir cevap epey
aydınlatıcı olacaktı. Şunu gördüm. Yaşamıma damgasını vuran ya
özgürlüğümü verin ya öldürün şiarıdır. Başka tür bir duruş mümkün
gözükmedi. Ama özünü açmak, inceliklerini sergilemek hayli ders verici
nitelikteydi. Burada en büyük korkum yarım kalan bir insanlık projesinin
tamamlanmaması oldu. Dolayısıyla yaşamdan en büyük beklentim, fazlasıyla
yeterli olan bir özgürlük isyanı kişiliğinde özgür barış kişiliğine
ulaşma olanağıydı. Tek bunun için yaşamam gereğini tüm yakalanma sorgu
ve daha sonraki süreçte esas aldım. Barış kişiliği barış toplumu
sanıldığından daha fazla hem siyasi, sosyal ayrıca ayrıntılı psikolojik
çözümleme istemeyen bir teorik çabadır. Siyasi faaliyetlere bunun derin
eksikliğini de gördüm. Vurguladığım gibi soylu kutsal ve çok gerekli bir
barış amaçlamayan bir savaş veya her tür şiddet eylemi bir çılgınlıktır.
Bu kural gereği derin, teorik olduğu kadar moral, siyasi ve pratik
gerçekliği olan bir barış kişiliği olmam önemliydi.
Savunmam bu özellikleriyle hem Türkiye’nin derinden
yaşadığı demokratik hareketlenme ve onun cumhuriyetin temel bir niteliği
olması halini alması Kürt sorununda bu tarihi aşamada demokratik birlik
ruhu, bilinci, iradesiyle cumhuriyetle bütünleşmesini çarpıcı yaratıcı
bir biçimde ortaya koyuyor. Hem de bunun için örgütsel ve halk
varlığımızın kendini buna göre dönüşümünün gereğini vurguluyor. Artık
klasik hale gelmiş ölüp öldürmek yerine çağdaş anlamda yaşayıp
yaşatmanın daha doğru anlaşılacağına inanıyor. Neredeyse iki yüzyıldır
yaşanan başkaldırı isyan ve buna karşı bastırma ve inkâr yerine yeni bir
tarihi aşamanın ancak demokratik cumhuriyetle demokratik birlikteliğin
eşsiz çözümleyiciliğinde yaşanabileceği bir 21. yüzyıl umuduyla son
buluyor.
20. yüzyıl sonunda zafer kazanan demokrasi
Demokratik sistemin insanlık tarihine kadar kökeni
uzanmakla beraber devlet sistemi olması ilkçağ Atina’sında kapsamlı bir
anlam kavuşmuştur. Esasta toplumun kendi yönetim gücünü ifade ederken,
bireyi en özgür kılan sistemlerin en gerçekçisidir. Esas gücünü toplumun
doğallığına cevap vermesinden alır. Otoriter rejimler belki hızlı
gelişmelere yol açarlar ama toplumsal doğallığa yabancılaşmaları, onları
dönemlerinde ne kadar güçlü de olsalar ergeç çöküşe götürür. Devsel
köleci imparatorluklardan kapitalist faşist totaliter diktatörlüklere
hatta reel sosyalist totaliterliğe kadar hepsi aynı akıbeti
paylaşmışlardır.
Demokrasinin yüzyılın sonunda tam zaferini ilan
etmesi, tekniğin üretimin bu en muazzam çağında nedensiz olmayıp,
demokratik sistemin mekanizmalarıyla yakından bağlantılıdır. Toplumları,
dolayısıyla bireyleri hiçbir sistem kendi doğallığında bu kadar açığa
çıkaramamış ve yaratıcı kılamamıştır. Gücünü özgürleştirmeden alır.
Basit ve zor gelişir. Ama sonuçlarının en hızlı ve güçlü görünen
rejimden daha güçlü olduğu günümüzde tamamen kanıtlanmıştır.
Demokrasiler daha çok evrimsel bir dile sahiptirler
ama temelde devrimlere dayanırlar. Önemli olan bir devrimin ne zaman
demokratikleşeceğidir. Demokratikleşmeyi beceremeyen devrimler ya
diktatörlüğe yol açacak ya da anarşizme kayarak yozlaşırlar.
Demokratikleşmeyi beceren devrimler ise en kalıcı, yaratıcı gelişmeyi
ortaya çıkarabilmişlerdir. Devrimcilikte çakılıp kalmak, karşı devrim
kadar her tür tutucu bürokratizme saplanıp kalmaktır da.
Demokratikleşmeyi iyi yürüten toplumların tarihte ve günümüzde en güçlü
olmalarının sırrı böylece açığa kavuşmuş oluyor.
Günümüz demokrasileri basit ve karmaşık yönleriyle
önce fikri boyutta 17. ve 18. yüzyılda gelişirken kurumsal yönetimsel
gelişme 19. yüzyılın ortalarından itibaren hız kazanmış 20. yüzyılda ise
faşizmin total amansız diktatörlüğüyle zıt yöndeki reel sosyalizmin
totaliter rejimlerine karşı direnerek yüzyılın sonunda kesim zaferini
ilan etmiştir. İki totaliter sisteminde çok güçlü bir gelişmeyi
yaşamalarına rağmen ayakta kalamayışları esasta özgür yaratıcı yeteneği
toplumda ve bireyde aşırı baskı altına almalarından kaynaklanır. Baskı
hızlı geliştirir, ama kolay düşürür.
Demokratik sistem ise yavaş geliştirir ama kolay
yıktırmaz düşmez. Çünkü toplum ve birey ondan kolay kopmaz. Gücü bu
oluyor. Toplumun kendini aydınlatması, yani bilimsel bir güç kazanması
da en çok demokratik düzeyiyle bağlantılıdır. Bilim ve sanat kişiliğinin
en serbest ortamları sunan toplumlarda yetişmeleri tesadüf değildir.
90’lı yıllardan itibaren sosyalist sistemin çözülüş
ve demokrasiye dönüşümüyle demokrasinin büyük zaferi aslında daha
başlangıcındadır. Bir yerde diğer sistemlerin güçlü kalıntıları sürekli
etkide bulunacaklar saf bir demokrasi bir türlü kurulamayacak ama
gelişme de hep bu yönlü olacaktır. Önemli olan demokratik değerleri
toplum sorunlarına başarılı taşırmak ve yönetim gücüne ulaştırmaktır. En
iyi siyaset ve siyasetçi kimliğini birey parti ve liderliklerde bu gücü
temsil ettikleri çıkarları, birey, toplumsal grupları şiddete varmayan
mekanizmalarla partiler devlet kurumları aracılığıyla çözmeye
çalışırlar. Eğer bir toplumda bu olgunlaşma varsa, tüm sorun
demokrasinin ilke ve kurumlarını doğru tanımlamaya ve mevcut sorunlara
bağlamaya götürmek, başarılı demokrat siyasi önderliği tanımladığı gibi
bu önderleri yaratıcılığını da gerektirir.
Başarılı demokrat siyasetçiliği toplumun çelişki
düzeyi kadar çıkar gruplarını doğru tanıma ilişkilerini şiddetsiz
dengeleme, iktidara taşırma ve düşürme gibi önemli konularını içine
sindirmeyi uygulama yeteneğini gerektirir.
Bir toplumun zengin veya fakirliği küçük veya
büyüklüğü demokratik uygulama için esas teşkil etmezler. Hepsinde
demokrasi olabilir. Belki de tek şart gerekli bir veya birkaç devrimci
aşamadır. Demokratik sistemler ülkelerin siyasal sınırları kadar devlet
varlıklarıyla da fazla bağlantılı değil veya uğraşmazlar. Asıl
uğraşıları toplumsal gruplar, bireyler onların çıkar ve özgürlük eşitlik
düzeyleriyle partileşme iktidarla bağlantılanma çıkma ve düşmenin kurum
ve kurallarıyla bağlantılıdır. Ülke sınırları veridir, onun içinde
demokratik siyaset yapılacaktır. Zorlama demokrasiyi zora sokar.
Devletin varlığıyla birliğiyle de uğraşmaz. Daha çok devletin biçimi,
toplum sorunlarına bağlanışı, kurum ve kurallarının moral değerlerinin
belirlenişi oluşturulması, temsili ve hep birlikte denge içinde barışçıl
iktidar değişimi ile yoğun uğraşır. Çıkarları özgürlükleri tanınmamış
birey ve grupların tanınması, sisteme eklenmesi de demokrasinin temel
bir siyasi ve ahlaki gereğidir. Özgürlüğü eşitliği tanımamış bireyler ve
toplumsal bir birim olarak alta sürülmüş, iradeden yoksun bırakılmış
gruplar oldukça o demokrasi ciddi eksiklik içindedir ve sürtüşme çatışma
eğer demokratik sistemle yani şiddetsiz aşılmazsa devrimci süreç isyan
savaş ayaklanma devreye girer ki bu da kanlı olur, yeni bir demokratik
aşamaya yol açar.
Dogmatik otoriter ilke ve kurumların geleneklerin
kök saldığı toplumda da demokratik gelişme her şeyden önce bu kalıplarla
mücadeleyi gerektirir. Otoriter, totaliter rejimleri de besleyen bu
dogmatizm ve gelenekselliktir.
Demokrasi ilkesizlik ve kurumsal geleneksel
esaslardan yoksunluk da değildir. İlkesi özgürlük, eşitlik zora
başvurmama, evrimsel gelişme çıkarlara ve çözümüne saygıdır. Aslında
uygulandığı toplumun bilimsel tanımında ve aydınlanmış olmasıyla oldukça
bağlantılıdır. Bu özellikleriyle gelişkin birey ve toplumsal kesimleri
ortaya çıkarmanın harika rejimidir.
Demokrasinin tanımına ilişkin çizdiğimiz bu
kapsamlı çerçeve neden bilimsel tekniğin ve aydınlanmış toplumun hem
geliştiricisi hem de onun sonucu olduğunu oldukça açık ortaya koyuyor.
Faşizmin burjuva milliyetçiliğinden nefes aldırmaz
totaliterizmiyle işçi sınıfının aşırı eşitçiliğinin demokrasi yoksunluğu
totaliterizminin başarısızlığı bu çerçevenin dışında taşırılmış
gerçeklikleriyle bağlantılıdır. 2000’li yılların zaferini kesinleştiren
demokratik sistem, derinliğine ve tüm toplumlara yaygınlaşmasının önüne
geçilemez gibi görünüyor. Buna karşı direnen kaybederken başarıyla
uygulayanın kazanacağı da aynı kesinliktedir.
Türkiye’nin 2000’li yıllar gündemi
Demokratik bakış açısıyla çok genel hatlarla
günümüze kadar getirdiğimiz çağdaş tarihin son yüzelli yıllık gelişimi
demokrasinin zaferine doğru bir yön gösteriyor. Tıpkı dünya genelinde
olduğu gibi eğer çok ciddi hatalar yapılmazsa özellikle Kürt sorununun
demokratik çözümüyle solun demokratik partileşmesi ve İslamında
demokrasiyi sindirmesi bu süreci oldukça başarılı kılabilir.
Bu sürece, oportünist dar çıkarcı yaklaşanların
demokratikleşmeleri demagojik olmaktan öteye gidemez. Türkiye’nin çok
önemli bir nitel aşamadan geçtiğini derinliğine görmek gerekiyor. Yakın
tarih daha öncesi ağır merkezi bir feodal mirası yani demokrasiye
kapalılığı esas alırken yoğun yaşadığı darbe karşı darbe devrim ve karşı
devrimin şiddeti ile alt üst olup esasta çözümsüzlükte takılıp kaldı.
Çok gergin ve demokratik açılıma yabancı bir toplum, demokrasiye hep
kuşku ile bakan devlet yönetimi ve demokratik değerler savaşından uzak
bir aydınlar ülkesi sorunun temel yönlerini teşkil ediyorlar. Rejim
sorununun böyle çözümsüzlükte ağırlaşması kısır sağ sol ve darbelerle
daha da içinden çıkılmaz hal alması, gerçekten Türkiye’nin yazgısı
olmamalıydı. Cumhuriyet daha az zahmetli bir demokratikleşmeyi
yaşayabilirdi. Ama birçok ülkede görüldüğü gibi gerçekten çok zahmetli
bir gelişme oldu. Türkiye’ye demokratik sisteme inançsız çabasız ve
demagojik yaklaşım kaybettirdi. Demokrasi adına demagojizm hâkim oldu.
Yani çıkarlarını demokrasi lafazanlığıyla kurtarma, örtbas etme
demokrasicilik oyunu olarak çirkince oynandı.
İçinden geçilmekten olan aşama tam anlamıyla
demokratik cumhuriyetin toplumsal zemini, kurumları, yönetimiyle ve
gerçek demokratik ideallerle kalıcı bir tarihi sürece yol açacaktır ya
da varolan tekrar olacaktır ki bunun demagojisinin bile imkânı
kalamamıştır. Toplum gerçekten demokrasi be onun sorunları barışçıl
çözme sistemine olgunlaşmış olarak hazırdır. Partiler epey dersini
almıştır. İşlemeyen verimsiz kurumlar açığa çıkmıştır. Sorun çözen
yönetimler halkın kesin tercihine ulaşabilirler. Ordu en hazırlıklı
kurum olarak bu süreci demokrasi lehine geliştirmekten yana ama denetimi
de elden bırakmak niyetinde değildir. En ciddi sorun olarak duran Kürt
sorunu eğer gerillaların ve PKK’nin uygun bir çözüm yaklaşımıyla
demokratik sisteme çekilirlerse bu gerçekten kalıcı bir demokrasi zaferi
olacaktır. İslam’ın, Refah partisini şahsında sisteme entegre edilmesi
önemli oranda çözümlenmiştir.
Şu çıkıyor ufukta Türkiye’nin önünde geçen en az
iki yüzyılın batılılaşma çabaları sonuç vermiştir. Toplum ve siyasi
yapıdaki şiddet nasıl ki bu yüzyılların deviniminde önemli rol oynadıysa
artık bu anlamını yitirecek ve tarihin hurdalığına atılacaktır. Şiddet
süreksizleştiği gibi her zamankinden fazla toplumun ilgisizliği ve
çözümsüzlüğü nedeniyle ortada değersiz kalacaktır. Türkiye toplumu bu
olgunluğa gerçekten ulaşsa da siyasi kurumlar ve kadroların kararlı
oturmuş bir yürüyüşünü hakkıyla yakalayamamıştır. Sancı burada
çekilmektedir. Ama başka seçeneğin olmayışı demokratik çözümü
alternatifsiz kılmaktadır.
Demokratik çözüm seçeneği genelde olduğu gibi Kürt
sorununda da tek seçenek durumundadır. Ayrılma ne mümkün ne de
gereklidir. Kürtlerin çıkarı kesinlikle tüm Türkiye ile demokratik
birliğinden geçmektedir. Demokratik çözüm hakkıyla uygulanırsa otonomi,
federasyondan bile daha başarılı ve gerçekçi bir model olma yolundadır.
Pratik daha şimdiden bu yolda ilerlemektedir.
En zor sorunu böyle çözüme giderse artık şiddet
onun devrimci karşı devrimci darbeci dinci biçimleri de gündemden
oldukça düşeceklerdir. Batı tarzı sorunları ele alış hızlı bir sürece
girecektir. O zaman ekonomik kaynaklar toplumun eğitim düzeyi demagojik
oligarşik olmayan yönetim yapısı ve gerçek demokratik değerlere
özgürlük, eşitlik, adalet gibi bağlılık büyük bir hamleye yol
açabilecektir.
Her ne kadar ikinci cumhuriyet tartışmaları gibi
yaklaşımlarla da bu yönlü gelişmeler kavramlaştırılmak isteniyorsa da
daha doğrusu demokratik cumhuriyet dönemidir. 2000’li yılların devlet ve
toplum yapısının bu yönlü evrimden kaçınılamayacağını adeta her gün
dayatmaktadır. Tarihin bu hareketlenmeye şans tanıdığını kim derinden
anlar ve ona göre rol oynarsa sıçramayı birey parti toplumsal grup
olarak sağlayacağı kestirilebilir. İhtiyaç artarak bu arayışı gündemin
somutu, çözümü olarak dayatırken öncünün çıkmayışı gerçekten büyük
eksikliktir. Çok denenmişlerin yarattığı güvensizlik, ordunun rolünün
tam anlaşılamaması, devrimci öncüden korku, evrimci öncünün güçlü
yaşanmaması şimdilik demokratik sistemin öncü krizine yol açmış
bulunmaktadır.
Türk- Kürt ilişkilerinde kısa tarih ve bazı
temel özellikler
Türklerin özellikle hakim tabakadan giderek kopan
Türkmen akınlarının XI. Yüzyılda Kürtlerin yoğun yaşadıkları coğrafyaya
akın etmeleri iki halk arasında yoğun bir kaynaşmaya yol açtı. Kürtlerin
nispeten yerleşik konumları, bu yüzyıllarda daha çok Türk boylarının
erimelerine yol açıyordu. Siyasallaşmada Türkler sosyalleşme de Kürtler
nispeten hâkim konumdaydılar. Türk üst tabakaları yerel siyasal kültürle
bütünleşip çoğunlukla hâkim olurken alt tabak daha çok Kürtler için
erimeyi yaşıyordu. İki halkın aynı sosyo ekonomik kültürel ve dini
benzerlikleri yaşaması bu kaynaşmada önemli rol oynar. Feodal sosyal
yapı hem yerleşik hem göçebe aşiret boylarında oldukça benzerdir. Çokça
söylenen Türk Kürt kardeşliğinin temel nedenleri kısaca böyle
tanımlanabilir.
Tarihe baktığımızda özellikle büyük Selçukluların
İran, ırak, Suriye ve Kürt illerinde kurdukları imparatorluk ve daha
sonra da özellikle mervaniler, artukoğulları, eyyübiler, akkoyunlular,
Karakoyunlular ve birçok küçük beyliklerde Kürt ve Türk üst tabakaları
dolayısıyla bağlı halk ortak vatan ve ortak devleti iç içe yaşama gibi
bir olguyu temsil ediyorlar. Birbirleriyle çatışmadan ziyade uzlaşmalı
ilişki biçimini yoğunca beraber yaşıyorlar. Ortak devlet anlayışı hiçbir
kavimle birlikte ne Araplar ne acemler ne ermeni ve Bizanslılarla böyle
yaşanmıyor. Kürt türkü veya Türk Kürdü böyle oluşuyor. Belirgin bir
özellik olarak bunu sürekli göz önüne getirmek sağlam objektif
değerlendirmeler için büyük önem taşır. Türk Kürt kardeşliğine böyle
bilimsel yaklaşmak büyük önem taşır.
Bu olgunun en çarpıcı ve üst boyutta bir ifadesini
Osmanlı Kürdistan ilişkilerinde yavuz selimle başlayan dönemde
görebiliriz. Öyle ki ağırlık Kürt beylikleri yavuz’un istemine rağmen
ayrı devlet olarak değil kendisinin göndereceği beylerbeyi
sorumluluğunda ortak devlet çatısı altında kalmayı çıkarlarına daha
uygun buluyorlar. Bu temel anlayış çaldıranla İran Safeviler Ridaniye
Mercidabıkla memluk Araplarına karşı başarıya gitmede temel rol oynuyor.
Öyle ki 19. yüzyıl başlarına kadar Kürt toplumu gelişmesini sürdürüyor.
Dil, kültür ileri gelişme sağlıyor. Sorunlar çok müstesna yaşanıyor.
Bunda ortak devlet çatısı altında yerel hükümetlerin geniş özerkliği
bağımsız aşiret yapıları din dil alanında Alevilik dışında geniş özgür
gelişme imkânı önemli rol oynuyor. Bugün bile ders alınacak çok yönlü
zengin bir yönetim deneyiyle karşı karşıyayız.
Bu ilişki düzeninin 19. yüzyıldan itibaren
bozulmaya başlamasında imparatorluğun Batı kapitalizmi karşısında
gerilemesi bölgeye özellikle Britanya imparatorluğunun sızması merkezi
otoritenin artan vergi ve askerlik talebi bu bozulmada dolayısıyla
günümüze kadar gelecek bir isyan sürecine yol açar. Çok tipiktir, diğer
tüm kavimlerin isyanı başarıya ulaşmasına karşın bu isyanlar büyük çaplı
olmalarına rağmen başarıya gitmemelerinde yine temel etken bünyedeki
ortak vatan ve devlet anlayışını büyük rol oynuyor. İsyan edenlerin her
zaman bir kolu zaten devletin yanında. Temelde kopma felsefesi ve
siyaseti yok. Daha çok çıkar, taviz koparma hesabı var. “ bana vermezsen
ben de şu dış güçle ilişkiye geçer isyan ederim” anlayışı hâkim. Bu Kürt
isyanlarının tipik karakteri kadar talihsizliği trajedisidir. Bu
isyanları ileri geri veya siyasi milli saymak bile abartılıdır. Aslında
özde böyle niyet taşımıyorlar. Bu daha çok bir örtü anlayışıdır. Yalın
ağa bey reis şeyh çıkarı, daha çok hanedan aile çıkarlarının
yönlendirdiği ve çıkmazı derinleştiren kürt halkının tarihine büyük
acılar, katliamlar veren gelişmeye değil baş aşağıya götüren özelliklere
sahipler. Felsefesiz siyasi program ve örgüt yoksunluğu aynı aile aşiret
içinde bile her isyanda iki başlılık askeri kuralları pek uygulamayan,
bu halleri ile yenilmekten kurtulamayan bu isyanları yeniden
değerlendirmek büyük önem taşır. Aslında başarı inanç ve felsefe de yok
denecek kadar azdır. Kendiliğinden ve ilkeldir. Esasta da kim çok pay
verirse gözü onda olan bir temel anlayışla önemli bir sonuca
gidilemeyeceği açıktır. Trajedi, talihsizlik buradadır. İnsanın keşke bu
isyanlar bunların tarihi olmasaydı diyesi geliyor. Nedeni yine budur.
Bunda şüphesiz emperyalist sızmayla merkezi otoritenin aşırı baskısı
artan vergi askeri istemeleri de önemli etkiye sahiptir. Ama ne temel
neden yine günümüzde çokça söylenen ortak vatan devletin kurucu asli
öğesi aralarında yoğun bir asimilasyonu yaşamaları birçok savaşı
birlikte vermeleri yani kaderde kıvançta bir yakın olmaları ayrı olmanın
tehlikeleri çok kaybettireceklerini tarihen bilmeleri böyle bir
birliktelik temel anlayışını her alanda ortaya çıkarmıştır.
Milliyetçiliğin en çok körüklendiği 20. yüzyıl başlarında bile temelde
bu anlayış korundu ve ortak bir ulusal kurtuluş savaşı başarıyla
verildi.
Ulusal kurtuluş savaşı ve Türk Kürt
ilişkilerinde yeni aşama
Gerek son mebusan meclisinde gerekse Mustafa
kemalin önderlik ettiği Amasya, Erzurum Sivas ve Ankara toplantı ve
kongrelerinde ulusal kurtuluş açıkça Türk ve Kürt ortak ulusal
kurtuluşçuluğudur. Doğru pratik yol bu olduğu gibi tarihen oluşan ortak
vatan ve devlet anlayışı da bunu gerektiriyordu. Ayrı ayrı ve hele
birbirlerine karşı ulusal hareket düzenlemek tam o dönem emperyalizminin
Britanyanin başını çektiği böl- yönet politikasının kurbanı olmak
anlamına gelirdi. Burada Mustafa kemal’in pratikte pişmiş siyasi
anlayışı tek ve kesindir. Fazla teorik gereklere inmeden kesin
birlikteliği adeta talimatlarla yürütür ki başarı için bu yöntem o dönem
için şarttı çünkü bölücü öğeler her iki kesimde sultan ve halifenin de
yoğun çabasıyla hareket halindeydiler. Ve zaten ulusal kurtuluş bir
ayaklanma haline gelen hareketlere karşı dış hedeflerle iç içe
yürüyordu. Burada niyetten ziyade pratik gerçek belirleyicidir. TBMM’nde
bile 1924’e kadar saltanat ve hilafet yanlıları oldukça kalabalık ve
güçlüydüler. Buna ittihatçıları da ekleyince ve ayrınca Bolşevik etkisi
de önder gücü çok yoğun ve değişik taktiklerle hareket etmeye
zorluyordu. Batıda yunan saldırısıyla Rumlar, doğuda ise Ermenilerin
geniş iddiaları da eklenince ulusal kurtuluşun iki temel halka Kürt ve
Türk gerçeğine dayanması tek doğru kurtuluş yolu olduğu açıktır. Ayrılık
ve hele hele birbirine karşı olmak, elde varolanın gerçekten gitmesi
olacaktır. Burada derinliğine işlenmeyen bazı hususları açmakta büyük
yarar var. Ortak ulusal kurtuluşun başını şüphesiz devlet tecrübesi
askeri deneyim milli bilinç gelişkinliği itibariyle Türk tarafı
çekiyordu. Bu yadırganmadığı gibi beklendi de. Kürt tarafı bunu tabi
buluyor ve temel bağlı yedek güç olmaktan ne rahatsız oluyor, ne de
endişe duyuyordu. Ortak tarih devlet ve ülke din anlayışı bunun
temelinde yatıyor ulusal kurtuluş aşamasının da ortak gelişeceğinden
kuşku duyulmuyordu. Burada bazı aydınlarca iddia edildiği gibi kandırma
ve kandırılma pek yoktur. Doğal birlikteliğin gerekleri işliyor. Bu
kesin doğru bir strateji ve taktik anlayış bütünlüğüdür. Mustafa kemal
ve yürüten kadroyu takdir etmek gerekir. Kürt tarafını bu dönemde
işbirlikçi saymak tarihi bir hatadır. Doğru olanı yapıyorlar ama daha
sonra belirecek olumsuz gelişmelere karşı bilinç ve örgüt eksikliğini
önemli oranda taşıyorlar. Bu noktada giderek derin bir açmaz her iki
tarafta da oluşacak ki çok doğru bir başlangıç zaferle sona eren ulusal
kurtuluşçuluk ve ilan edilen cumhuriyet aslında güzel bir ortak eserdir.
Nitekim Mustafa kemal İzmit basın toplantısında ki cumhuriyetin
ilanından sonradır ve oldukça önemlidir bugün bile pratik değeri olan bu
konuşmada kürt ve benzeri sorunların ancak demokratik tarzın
oturtulmasıyla çözüleceğini açıkça dile getirmektedir. Bir nevi yerel
otonomi. Karışık bölgelerin durumu için sınırlarla oynamanın işin
içinden çıkılmazlığa yol açacağı dolayısıyla bu sakıncalı yöntemler
yerine aslında bugün dünya çapında tüm demokratik sistemlerde uygulana
bir yolu önermekle Mustafa kemal bu sorunda da en doğruyu söylemekte.
Ama hilafet ve saltanat anlayışının her iki tarafta güçlü olması ilkel
milliyetçi bazı Kürt aydınlarının emperyalizmden kendilerini tam ayırt
edememeleri kendi programlarını ustaca TBMM’yle ve Mustafa kemal
önderliğiyle paylaşamamaları dar ayrılıkçılığa düşmelerine ve aslında
hiç de hazır olmadıkları zamansız 1925 isyanına katılmalarına yol
açıyor. Hâlbuki böyle bir niyetleri başlangıçta olmadı. Büyük bir kısmı
devlette memur ve subay olarak ulusal kurtuluşa destek verenlerdi.
Mahalli ağa, şeyhler ise cumhuriyetle hem ideolojik hem maddi çıkar
çelişkileri çoğunun İstanbul ve dolayısıyla itilaf devletleriyle
diplomasi ilişkileri onları da aynı yanlış yola zamansız ve hazırlıksız
itecektir. Onlar ulusal kurtuluştan cumhuriyetin değil saltanat ve
hilafetin geri geleceğini sanarak önce destek vermişler bu gelişmeyince
isyana yönelmişlerdi. Sınırlı Kürt milliyetçiliği görüldüğü gibi isyanda
belirleyici rol oynamıyor zayıf hazırlıksız programsız örgütsüz ve
lidersiz bir düzeydedir. Ama esaslı kitle ve üst tabaka ve aydınlardan
önemli kesim cumhuriyetle yürüme durumundadırlar. Kürt tarafında bu
dağılma ve paralanma yaşandığı gibi Türk tarafında da bu daha yoğun
yaşanmıştır. Daha açık saltanat ve hilafet yanlıları onları aşan
ayaklanma ittihatçılar yeni cumhuriyete ısınmadıkları gibi Terakki
Perwer cumhuriyet fırkasıyla da tutucu kanadı temsil ediyor ve zaman
zaman çoğunluğu aşıyorlardı. 1925 isyanında Mustafa kemal Atatürk
objektif olarak hepsini birleşik ve ortak hedefli güç olarak
değerlendirecek ve kararlıca tasfiye etmekten geri kalmayacaktır. Dikkat
edilirse burada Türk tarafında özel bir demokratik grupla Kürt tarafında
Kürt milli grubu olarak görülmüyorlar. Öyle bir durumda zaten kendisini
açıkça ortaya koymuyor, tartışılan cumhuriyetin demokratik niteliği
değil öyle sorun cılız sesler dışında pek gündemde yok. Temel sorun
cumhuriyetin bir iki yaşındadır korunması sorunudur. Bu en azından
Atatürk için kesin böyledir. Demokratları ve Kürtleri eziyorum demiyor
cumhuriyet karşıtlarını tasfiye ediyorum diyor ki bu biraz aşırıya kaçsa
da daha gerçekçi bir yaklaşımdır. Diğer iki kesimin başarısını
düşünelim. Sultan Vahdettin zaten bekliyor. yani gelecek olan ne
demokrasidir ne de Kürt devletidir. İngiliz işbirlikçisi saltanattır.
Gerçek olan da budur. Üçüncü bir yolda yoktur. Cılız komünist hareket
ise bırakalım devletle oynamayı basit taktiklerin kurbanı olmaktan bile
kendini kurtaramaz.
Şu halde gerek ulusal kurtuluş gerekse cumhuriyetin
zaferini iki halk için tarihi ortak bir vatan ve devlet olarak
değerlendirmek en doğru yaklaşımdır. Atatürk’te ne özel bir demokrasi
karşıtlığı ne de Kürt aleyhtarlığı söz konusudur. İlerlemeden yana ve
beklentisi vardır. Entelektüel derinliğin olmayışı demokratik deneyim
yoksunluğu iç ve dışta derin kuşatılmışlık zayıflık duygusu ve onun
gerçekliği erkenden bir otoriter cumhuriyet anlayışına götürdüğü gibi
şiddet anlayışını da oldukça eleştiriye açık bırakıyor. Bu dönemin
başarısız aydın liberal denebilecek bir kişi olan ki Atatürk’ün en yakın
arkadaş ve kadrosu Fethi Okyar kabinesi başarılı olsa cumhuriyet daha
liberal ve giderek demokratik nitelik kazanabilirdi. Ama isyan
dolayısıyla daha sert ve bürokratik yapısıyla ismet İnönü başbakanlığı
bu otoriter gelişmede önemli pay sahibidir. Atatürk’ün kurduğu
cumhuriyeti etkilense bile ne Hitlerin Almanya’sı ne Stalin’in Rusya’sı
gibi cumhuriyeti aşırı totaliter kılmak istemedi. Fethi Okyar ile ikinci
liberal deneme olan Serbest Fırka olayında da karşımıza çıkar. Liberal
bir cumhuriyet gelişmesinden yanadır. Ama bunun felsefi ve toplumsal
temelini yakalama gücünden yoksundur. Daha sonraki Kürt isyanları içinde
yapabileceğimiz yorum ayrı çizgidedir. Hatta yerel güçlerin
alışageldikleri genel nizama gelememe alışageldikleri başına buyruk
yaşam ve sınırlı yabancı etkisi rol oynar ki gelişen ve gittikçe
güçlenen cumhuriyet karşısında başarı şansları olamazdı.
Sonuç olarak, Atatürk döneminin otoriter cumhuriyet
anlayışı kendi somut gerçeği içinde anlamını böyle buluyor. Neden
liberal demokratik yöne kayılmadı sorusu kadar kürt ayaklanmalarında
hele hele milli hareketinden istisnalar geneli değiştirmiyor ziyade
dağınık örgütsüz ağa reis şeyh kuralına göre yürüyen bu toplumsal
kesimden daha ileri bir gelişmenin çıkmamasının suçunu hep cumhuriyete
ve Atatürk’e yıkmak büyük yanlışlık ve haksızlık kadar beraberinde
birçok yaklaşım hatasını getiriyor aşırı uç değerlendirmelere götürüyor.
Aşırı bir idealize duruma günümüzün gözlüğüyle değerlendirmelere
götürüyor. Bu da özellikle genelde aydınları, İslamcıları, sosyalistleri
ve Kürt milliyetçiliğini büyük değerlendirme hatalarına hatta
hareketlerine götürüyor. Eğer bu söylenenler doğru olsaydı ve o dönemde
maddi temeli bulunsaydı herhalde bir başarıları da olurdu. Gerçek biraz
da başarılı olandan yanadır. Gerçeği olanın başarısı olur. Olsa olsa bu
hem demokrasi hem de onun temel bir parçası olan kürt sorunu için
üzerinde çok önemli durulması gereken bir tarihi deneyim olarak
değerlendirilebilir. Halende bunun hakkıyla yapıldığını söylemek güçtür.
Tarihi doğru değerlendiremeyenlerin günü ve kendilerini doğru
değerlendirmesi çok zordur. Çoğunlukla başarısızlığa yol açacağı gibi
başarı bazen de toplumsal olay da yaygın görülen bir tesadüf zinciri
sonucu olabilir.
Kürt ideolojik ve siyasi hareketlenmelerinin bu
cumhuriyetin kuruluş ve otoriter gelişmesini doğru yorumlayamamaları
içine düştükleri tüm trajedi ve yenilgilerinin temel nedenlerindendir.
Bir özeleştiri olarak doğrusunu bu dönem için şöyle dile getirmek
doğruya daha yakındır.
Yapılması gereken cumhuriyeti ve onun ortak vatan
gerçeğini tartışmasız kavramak, kabul etmek onun içinde Atatürk kişiliği
de dâhil toplumsal sorunlarında daha demokratik çözümünü TBMM’nde
tartışarak, gerektiğinde gruplaşarak asla geriye ve ayrılıkçılığa
düşmeden gerektiğinde aynı cumhuriyet misakı milli esaslarına bağlı ama
demokratlaştıran çözümlerle bunu birçok toplumsal birime taşıran gerek
yeni parti ve ittifakları da deneyerek birçok Avrupa devletinde
yapıldığı demokrasiyi yaygınlaştırarak cumhuriyet devrimciliğini
demokratik evrimlerle ilerletmek demokratik cumhuriyete götürmekti.
Doğrusu ama halen başarılamayanı da tam budur.
Demokrat parti çıkışı tabanda otoriter cumhuriyetin
ve genelde iki dünya savaşının sıkıntılarıyla adeta bir demokrasi
fırtınası yaratarak iktidar oldu. Daha doğrusu genel iktidar yapısına
toprak ve genişlemiş tüccar üst tabakasını da katarak cumhuriyetin
karakterini oligarşiye doğru bir sıçratmaya uğrattı. Gerçekten özellikle
sindirilmiş doğu feodalite önde gelenleriyle batının yeni palazlanan
toprak burjuvazisi ve tüccar kesiminin önde gelenleri cumhuriyet
tarihinin bir dönemine adını yazdırdılar.
Bu dönemin kürt sorunu ezilmiş, ayaklanmalar
döneminden sürgünden dönemler yaraları sarmalar ve çok zayıf bir
ideolojik Kürtçülükle kendini gösterir. Bu çok cılız burjuva feodal
Kürtçülüğüdür. Yine aydınları var ama faaliyetleri ideolojik olmaktan
öteye gitmez. Ciddi partileşme gücü gösteremezler. Hareket haline
gelemezler ideolojik faaliyetleri de fazla bilimsel ve kapsamlı olmaktan
uzaktır. Yüzyılın başındaki durumun bile oldukça gerisindedirler.
Barzani önderliğiyle Türk solundan etkilenip yararlanmaya çalışsalar da
burada da kişilikli bir yapı ortaya çıkaramazlar. Kısaca feodal dönemin
ayaklanma güçlerinin çok gerisinde işbirlikçilik yanında ayrılıkçılık
biçimindeki klasik hâkim sınıf tavrını aşamazlar. Cumhuriyetin doğru
tanımı kadar ona nasıl yaklaşılacağını kestiremezler. Ürkek ve içi boş
bir eleştiri birçok sakat kişilik ortaya çıkarır. Dönemin bu konudaki
baskısı da eklenince sağlıklı bir Kürt burjuva ulusal hareket gelişemez.
Cumhuriyetin asli kurucu öğe olma gerçeğini Kürtler açısından doğru
çözüp ayrılıkçı değil eşitlik ve özgürlük arayıcı bir yaklaşıma
ulaşamamaları eski yönteme yani ufak bir eleştirinin bile ayrılıkçılık
olarak değerlendirilmesinden kendilerini kurtaramazlar. Aşırı Türk
ulusçuluğu da suçlamasında aşırı olunca aslında en temel bir demokratik
sorun olan Kürt sorunu çoğunlukla kendini provoke olmaktan bile
kurtaramaz. Asgari bir demokratik talep bölücülük vatan hıyaneti olarak
damgalanınca ters yani anti demokratizm sorundan güç aldı. Şovenizm ve
faşizmin beslenmesine yol açtı. Türk soluna kadar bu şovenizm etkisini
gösterdi. Ayaklanmalarla fiziki tasfiyeyi yaşayan Kürtlük bu dönemde
ideolojik ve siyasi felçliliği yaşamaktan kendini kurtaramadı. Aslında
temel hatayı aşamadı. Ortak vatan ve devlet çözümlemesini ve burada
verilmeyen eksik olan haklarını başarılı bir demokratik programla ve
onun örgütsel ifadesiyle ortaya koyamadı. Türk siyasi ve milli
güçlerini, ülkenin bütünlüğü ve cumhuriyetten kopulamayacağını bilimsel
ve inandırıcı izah edebilse ta Atatürk döneminde bu yöntem tutturulsa
aslında durum tersine yani başlangıçtan beri demokratik cumhuriyete
doğru gelişim gösterirdi. Ama burada da asıl sorumluluğu gerçekten üst
tabakaya yani ağa şeyh aşiret düzeninde aramak gerekir. Bu sınıfın özü
itibariyle hem gerici işbirlikçi ayrılıkçı ve hem de anti demokratik
olması sorunun baştan itibaren çok önemli başlangıcına rağmen çıkmaza
götürmesine ve çok ağır trajedilere kayıplara yol açtı. Bu durumun
sebebini Kürt aydınları hep cumhuriyette görürler, aslında sınıf
gerçeğinin bir sonucu da olsa bundaki temel rollerini sorgulamaları Kürt
sorunun içinde çıkılmaz bir hale gelmesinin asıl nedenidir. Oligarşik ve
oldukça ciddi sağ sol mücadelesine rağmen bu dönemde sorunun doğru
konuluşunun bile gerçekleştirilememesi PKK’nin ortaya çıkışında etkisini
gösterecektir.
PKK’nin ortaya çıkışı ve Kürt
sorununda yeni aşama
Başsavcının iddianamesinde PKK’nin bir resmi
çekilmiş ama her resim gibi ruhsuzluk hâkim. Büyük bir savaş bilânçosu
ve çok kapsamlı eylemleri mal etmek yetmez. Yine başlangıçtaki programla
amacı belirlemek ve liderliğin konuşmalarından bazı bölümlerle son 25
yılın dünyadaki değişim ve dönüşümden etkilenmeden göstermek iddianameyi
hukuk şekli açısından belki bir anlama kavuşturabilir ama siyasi
anlamını tam veremeyeceği açıktır. Bir devlet kurmakla itham edilecek
ama kimdir devlet kuracak olan? Halksa nasıl bir tarih ve toplum
gerçeğine sahiptir? Yine objektif olarak ilmi açıdan mümkün mü? Bunlara
hiç değinmemek suçlama yanı ağır basan subjektif bir hukuk metni
olmaktan öteye gidemez. Hatta yasal açıdan bile tek taraflı olmaktan da
bu haliyle öteye gidemez. Biz burada PKK’yi gerçekten teorik, siyasi ve
eylemsel yanıyla özce ortaya koymayı tarihi bir görev ve iddianameyi
cevaplandırıp tamamlayacağı inancındayız. Hukuk yanını pek
tartışmayacağız. İmkân olursa belki bazı avukatlarımız bu bölümü
açabilirler. O halde PKK’ye nasıl yaklaşılmalı?
PKK cumhuriyetin elli yıllık alt ve üst yapısının
ortaya çıkardığı objektif temel üzerinde, dünyadaki fırtınalı devrim ve
karşı devrimin teorik pratik incelenmesini ütopik ve teorik pratik
incelemesini ütopik ve teorik bir grubun öncelikle 1970 ve 80 arası
ideolojik isyan hareketi 1980–90 arasında da siyasi ve eylemsel hareketi
olarak doğup gelişmiş gerçekten de son büyük Kürt isyan hareketidir.
Siyaset ve savaş sanatını birleştirmede ileri adımlar atmış, benzeri
olmayan şeklen Kürt olsa da özde bölgesel bir özgürlük hareketidir.
Siyaset ve savaş sanatını birleştirmede ileri adımlar atmış benzeri
olmayan şeklen Kürt olsa da özde bölgesel bir özgürlük hareketidir. Kürt
sorununu klasik yaklaşımı aşarak ortaya koymuş, toplumsal taban amaç ve
taktikleri itibariyle de modern demokratik yanı ağır basan bir kürt
sorunu hareketi. Yani sorunu olgunlaştırmak kadar çözüme ilk defa emekçi
toplum kesimlerinin demokratik tarzını yaratmış özellikleri basan
hareketidir. Sorunu olgunlaştırma ve çözümü de ileri düzeyde imkân
dâhiline sokmada klasik hanedan önderliklerinin ya tam dış güçlere
dayalı ya da bu olmazsa hemen teslim olan tarzını aşmış boşa çıkarmış
özgüce kalıcılığa sahip esasta özgür birey ve topluma dayanan bu
yönleriyle hem oldukça modern hem de gerçek bir toplumsal çözüm gücü
olarak tarih sahnesinde yerini bulmuştur. 90lara kadar sorunu Türkiye ve
dünyaya kanıtlama ve çözümü isteme 1990larda da çözümü gündeme sokmada
da olumlu ve ilerleme temelindedir. 1990 başlarında çözümü
yakalayamaması hazırlık yetersizliği hata ve tecrübe yoksunluğundan
ileri gelirken 1993 ler sonrası zorlanma sancılı yıllarıdır. Aslında
kendini dönüştürmesi gereken yıllarda gerçekten bu 90’lı yıllardır.
Özellikle 1993’ten sonra dönüşme dünya çapındaki gelişmeleri görerek
çözüm konusunda yaratıcılığın gösterememesi bir noksanlık olarak
görülebilir. Kendini bu yıllarda aşırı tekrarlamıştır. Dolayısıyla çözüm
gücünden tekrar problemin ağırlaşmasına da yol açmıştır. Burada şüphesiz
yaşadığı savaş tarzının her iki tarafta raydan çıkmasının da rolü çok
önemlidir. Talihsizlikler de eklenince sorunda ağırlaşma oldu. 2000’e
dayanırken PKK’nin hem kendini aşma hem de sorunu tekrar çözüme yöneltme
gibi iç içe yaşadığı çelişkili konumunu çözerse tarihi rolünü oynamış
olacaktır. Bir devrimci örgütten demokrat örgüte dönüşerek bunu
gerçekleştirebilecektir.
PKK tarihinde ayrılık ve birlik sorununda iki
önemli aşamayı ayırt etmek büyük önem taşır.
Çıkış sürecinde bir yandan yılların dil yasağına
kadar varan baskı ve inkar diğer yandan o dönem soluna hakim olan
sorunlara sloganvari ütopik yaklaşım yine Kürt milliyetçiliğindeki kuşku
ve korkuya dayanan ayrılıkçılıkla birlikte dünya çapındaki ulusal
kurtuluş hareketlerinin tek çözüm yolunun ayrı devlet kurma biçiminde
anlaşılması PKK’nin programında ve propagandasında ayrılma yönüne
ağırlık vermeye yol açıyordu, enternasyonal birliğe vurgu yapılıyordu.
Fakat hâkim yan mevcut zoraki birlikten kopmuştu. Bunu sıkça zoraki bir
evliliğin sürdürülemeyeceğine benzetiyorduk. Bu bir anlamda doğru bir
yaklaşımdı. Ama nereye kadar ve nasılında ayrı cevaplar gerekiyordu. Bu
dönem ağırlıklı olarak 90lara kadar geldi. Kitlesel destekle beraber
aslında bu dönemi bu yılardan itibaren aşmak gereği de ortaya çıkıyordu.
Yani özgür birliğin koşulları oluşuyordu.
Devletin 90 başlarında dil yasağını kaldırması dil
ve kültür alanına getirilen sınırlı özgürlük ve üst düzey yetkililerinin
sorunu kabul edip çözüme yönelik çabaları en son benim Mart 93 ateşkes
yaklaşımım aslında özgür birlikteliğe giderek vurgu yaptığımız dönemi
açıkça ortaya koyuyordu. Bu yıllardan itibaren özgür birlik propaganda
hakimdir. 96dan itibaren bize gelen dolaylı mesajlara çözümü ülkenin
bütünlüğü ve devletin bağımsızlığı çerçevesinde demokratik birlik
biçiminde açık sözlü ve yazılı değerlendirmelerimizde esas alıyorduk.
Bunda hem devletin yaklaşımlarının eski katılığı aşması hem de pratikten
ayrılıkçı yaklaşımın gerçekçi olmaması pek yararlı bir yol olmamak kadar
acı ve kaybının çok olmasının da payı büyüktür. Hayat neyi doğru be
birleşme zemin olabileceğini bize her geçen gün daha açık gösteriyordu.
Dolayısıyla başsavcılık iddianamesinde bu hususun
basit bir taktik manevra olarak görülmesini bu çok önemli dönüşümü görüp
değerlendirememesini büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Demokratik
cumhuriyette demokratik birlik yaklaşımı stratejik olmak kadar bizzat
mücadelenin bize gösterdiği dayattığı en doğru çözüm yolu olarak
anlaşılmalıdır.
Cumhuriyet tarihinde Kürtlerin rolü ve sorunu
ve çözümü
PKK doğru çözümlenmesinde yargılanmasında klasik
dar hukuki yaklaşım şüphesiz hiç yetmez. Yine alışageldik inkârcı
milliyetçi yaklaşım kadar dar ayrılıkçı ilkel milliyetçi yaklaşımla da
doğru ortaya konulamaz. Eğer Türkiye bu en önemli sorundan kurtulmak
istiyorsa tarihi ve sosyal yaklaşımın bilimsel ölçüleriyle gerçekleri
ortaya çıkarmak ve bir uzlaşıcı çözümü bulmak zorundadır. PKK’yi
tarihten, toplumsal gerçekliğinden ve yürürlükteki politik sistemden
ayrı olarak hele son zamanlarda çok subjektif değerlendirmelerle ne yok
etmek mümkündür ne de çözüme doğru çekmek mümkündür. İki tarafın
propaganda dilini yumuşatmaları daha objektif yaklaşım göstermeleriyle
ağırlaşan sorunun kördüğüm olmaktan yavaş yavaş çözüm noktalarına
taşınması imkânına kavuşulur. Aşırı ideolojik ve katı siyasi yaklaşım bu
dönemin demokratik çözüm zorunluluğuna da terstir. Kürt sorunu
cumhuriyetle birlikte ele alınıp çözüme kavuşturulmak istenildiğinde PKK
olayının en olgun çözüm aracı olduğu da görülecektir.
Tarihsel olarak birkaç soru ve cevabı açık sorup
vermek büyük önem taşır. Herkes artık dillendiriyor. Eğer Kürtler
cumhuriyetin asli kurucu üyesi ki öyledir o zaman özgünlüğünü ortaya
koymak kuruculukla birlikte gelişme döneminde neden en ağır sorun haline
geldi? Karşılıklı tarihi yanlışlıklar nelerdir ve sorun olmaktan
çıkarmak için kurucu ve gelişmenin temel dinamiklerinden olarak artık
hem kürdü yeniden bilimsel tanımlamak, hem de cumhuriyetin bilinçli
özgür yurttaş ve toplumsal grubu olarak genel anayasal haklardan ve
sorumluluktan payının ne olduğunu da tanımlayıp belirlemek
kaçınılmazdır. Bu yapılmaz ise eski yöntemle hiçbir bilimsel özelliği
olmayan, herkesin günlük çıkarına göre ele alması ve kendine göre
sonuçlar çıkarması en tehlikeli zemin haline getirilmesi gündeme
gelebilir. Kimi anti demokratik bir oy zemini kimisi milliyetçiliğin
hedefi ve konusu kimisi de isyan gerekçesi yapar. PKK tüm ütopik ve
aşırı siyasi perspektiflerine rağmen yinede de hiç olmazsa sorunun
mevcudiyetini ve yaklaşım gereğini en çarpıcı ortaya koymak ve çözümü
zorlamakla tarihi bir rol oynadığı tartışmasızdır. Yöntemleri, siyasi
katılığı ideolojik olmayla siyasi olmayı ne kadar karıştırsa da ortada
örneği olmadığından tarihe en büyük zengin bir mirası bırakmak
gerçeğinin de ifadesidir. Bu anlamda Kürt varlığının kabulü kadar sorun
kaynağı olmaktan çıkması için de en büyük bedeli vermiştir. 25bine yakın
şehidi 20 yıla yakın 10bini aşkın sürekli tutuklusu mahkûmu, milyonları
aşan göç kitlesi ve savaşta en büyük acıyı, fedakârlığı yaşaması,
dayandığı kitleden 3bini aşkın köyün boşaltılması aslında sadece sorunun
kaynağını ortaya koymakla yetinmiyor çözümün kaçınılmazlığını da ortaya
koyuyor. Buna savaşın diğer tarafını yani devletinde kayıp bilânçosunu
koymakla olayın büyüklüğü ve mutlaka çözüme taşıma zorunluluğunu ortaya
koyar. İç ve dış politikanın ve ekonomik sosyal yapının derinden
etkilenmesi hatta neredeyse kilitlenme boyutlarına varması öneminin ve
çare bulma gereğinin daha da kaçınılmaz kıldığı açıktır.
Aslında Türkiye cumhuriyeti büyük oranda olgunun bu
yönüyle tanışmıştır. Ama ağır resmi söylem ve ortamın çözüm ürkekliği
gerçekten bu olayda sorun haline gelmiştir. Şu hususları kendimize açık
söylemeliyiz. Bu olguyla hep varolduk ve olmaya devam edeceğiz. O halde
neden sorunsuz ve gelişmenin özgür bir dinamiği, demokratik öğesi olarak
tanınıp cumhuriyetin gücü özgür demokratik gücü haline getirmeyelim?
Neden bundan çekinelim? Asli kurucu öğe olması tanınmış demokratik
katılımlı bir öğesi haline gelmesi neden anayasa ve yasalara aykırı
olsun? Varsa yanlış olan cumhuriyet esaslarına aykırı olan bu anayasa ve
yasalardır. Değiştirilmesi gereken olgu değil onun yeterince ve
demokratikçe ifade edemeyen yasalardır. Sorunun ağırlaşmasında yasaların
bu niteliği çok ağır rol oynamıştır. Aslında bu durum cumhuriyetin
kurucu meclisinde ve kuruculuk döneminin Atatürk’ünde yoktur. PKK burada
çıkışının amatörlüğü, ütopikliği ve eylem yöntemlerindeki yanlışları ne
kadar eleştirilse de tarihi ve toplumsal olarak cumhuriyet için sana
sürekli ayak bağı olan sorunu gör ve çöz demekle gerçek bir hizmeti
yapmıştır. Bu anamda cumhuriyet tarihine Kürtlerin kurtarılış ve kuruluş
rolü kadar bir rolü onun demokratik cumhuriyete dönüşümünde oynamaya
çalışmıştır. Kürtler PKK ile verdikleri isyanla şunu kanıtlamışlardır.
Bizi özgür tanımazsan ayrılıkçılık ve isyan hep gündemde olur. Ya
seninle özgür birleşirim ya ölürüm, kaçarım demeye getirmişlerdir.
İsyanın söylemi budur. PKK özgür birlikteliğe en yakın olgunluğu
yakalamıştır. Bunu görmek tarihidir. Görmemek, cumhuriyete sahip çıkmak,
hele onu savunmak olamaz. Kendini milyonları aşan oy gücüyle en son
HADEP’le ortaya koyan özgür birliği böyle netleştiren bir olguyu görmek
ve cumhuriyete onun yasal sistemiyle demokratik birlikteliğe götürmek
cumhuriyeti doğru savunmak anlamında gelir. PKK tarihi açıdan Kürtlerin
bastırılmış, korkutulmuş, cahillikle tanınmaz hale gelmiş gerçeğiyle
birlik olunmayacağını, böyle bir yığının cumhuriyet aydınlığıyla
çeliştiğini eğer cumhuriyet aydınlık ve özgürlükse asli kurucu üyesi
içinde öyle olmasının bilinç ve özgür irade hareketidir. Son seçimler
bunu açıkça ortaya koymuştur. PKK bu anlamda kürdün cumhuriyetle hakkı
olan doğru tanımlanma ve özgür birleşmenin tarihi gerçeğidir. Acı, kan
ve her tür kayıp taraflarda ne olursa olsun bu tarihi gerçek eğer tam
başarısına ulaşırsa, iddianamenin sonuç bölümündeki PKK ayrı bir Kürt
devleti istiyordan ziyade çok açık ve net olarak demokratik cumhuriyetin
çağrı ve kurucu gücüdür demek en doğrusudur. Tarih bunu belki bugün açık
yazmaz, ama er geç yazacaktır. PKK ile tarih hem açığa çıkarılıyor hem
düzeltiliyor hem de çözüme kavuşturuluyor. Kürtler nasıl ulusal
kurtuluşun bir Kuvai Milliye gücü rolünü 20’lerde oyandılarsa günümüzde
2000’li yıllara doğru da temelde bir Kuvayi Demokrasiye rolünü PKK ile
doğrusu ve yanlışı, acısı ve tatlısı ile oynamışlardır. Bu bölücülük
değil belki Türkiye ve Türkler için en büyük birlik olma güçlü olma
yeniden Ortadoğu’dan Kafkasya’ya balkanlara önder olma hareketidir.
Özgür birlik dışında bunun yolu yoktur. PKK bir de bunun kanıtlanması
aracıdır. Hiçbir şey özellikle yasalar gerçeğin gücünden daha güçlü
olamazlar. PKK konusunda tarihi yol ayrımında ayrılıktan değil birlikten
yana olmak gerçeğin bu hâkim yanını görüp tanımlamaktan ve ondan yana
olmaktan geçer.
PKK’de dönüşüm sorunları
20. Yüzyılın sonlarına doğru sosyal ve siyasal
sistemlerin büyük değişim ve dönüşüm yaşadıkları buna direnenlerin fazla
başarı gösteremedikleri çarpıcı bir gerçekliktir. Esasta bilimsel teknik
devrimle bu temelde özgürleşen bireyin arayışına cevap veremeyen
sistemlerin alabildiğine zorlandığı yama üstüne yama da vursa yine zor
ve ne kadar bastırsa da değişim hiçbir dönemde kıyaslanamayacak boyut ve
hızdadır. Adeta atom çağının sosyal siyasal yansımalarını yaşıyoruz.
Yüzyılın başında demokratik ilerlemenin, bunun en ileri eşitçi ve
özgürlükçü biçiminin yani sosyalizmin öncülüğünde büyük altüst oluşa
uğraya başta Rusya olmak üzere giderek dünyada bir sisteme kadar giden
kapitalizmi alabildiğine sıkıştıran sosyalizm yüzyılın sonlarında adeta
solunum yetersizliğinden veda etmek durumunda kaldı. bu sosyalizm tabi
birçok sistemin kuruluşunda görüldüğü gibi katılığında özgündeki
özgürlüğe ve eşitliğe gereken kanalları sistem içinde açamamasından hem
ekonomide hem siyasette kapitalizmin bile yaşadığı kısmen bireye
yansıttığı olumlu gelişmeleri yansıtamadığından çözülüşünü de
beraberinde getirdi. Dinlerde de görülen bir nevi mezhepleşmeyi yoğun
yaşaması da bunda etkilidir. Tabii bu hiçbir olumlu mirasın kalmadığı
anlamına gelmez. Asla çağımıza en temel biçimini veren sosyal ve ulusal
kurtuluşları daha özgür eşit sınıf ve ulusların ortaya çıkmasında tarihi
rolü tartışmasızdır. Kapitalizmin birkaç yüzyılda sınırlı yaptığını
sosyalizm yarım yüzyılda fazlasıyla gerçekleştirmiştir. Kapitalizmin
temelinde rol oynadığı ağır dünya çağındaki bunalımlara yanıt
verememesi, salt kendi kusuru değildir. Ama yine de sorumlu
tutulduğundan ya çözecekti ya çözülecekti. Çözemediğinden çözülmek
zorunda kaldı. Tarihte örneği çok görülen bir gelişmedir. Kökenleri
üzerinde yeniden yeşereceği kuşkusuzdur. Yine temel insanlık
problemlerine sosyalizm yani bilimin daha sosyal gerçekliği çözmesinin
ifadesi olarak bilimsel sosyalizmin olgunluk aşamasında yeşereceği
kaçınılmazdır. Aşırı eşitsiz ve özellikle tarihle, doğayla birçok
toplumsal sorunlar baş edemeyen günümüz kapitalizmi tezine karşı anti
tezi oluşacaktır. Zaten büyük bir deneyimi arkasında bırakan sosyalist
deney, kazandırdıklarıyla kazandırmak zorunda olduklarını sentezleyerek
özellikle doğa çevre, kadın çocuk nüfus, tarih, kültür, etnik, dini
azınlık ve ulusal durumlarla sosyal dengesizliklerin çözüm gücüne teorik
yenilemeyle birlikte, doğru pratikliği iç içe geliştirdiğinde olgunluk
dönemiyle esasta da çözülüşüne yol açan kendi demokrasisini kapitalizmin
bile nasıl yararlı kılınabileceğinden tutalım etnik, kültürel adı geçen
tüm gruplara yer vereceği en gelişmiş demokratik sistemiyle yenileme
gücünü gösterecektir. Nasıl ki kapitalizm sosyalizmin kazanımlarını
kendi demokrasisinin içine alarak komünist partilere bile izin vererek
demokratik açılımla bu arada temelinde rol oynayan insan haklarına daha
fazla sahip çıkarak bunu zamanında sağlamayan reel sosyalizmi aştıysa
yeni dönem sosyalizmi de kapitalizmin değil sadece tüm insanlığın tarih
değerlerinde sahip çıkarak yeni insanlık önündeki tehlikeleri
gögüsleyerek büyük çözüm gücüne ulaşabilecektir.
Toplumsal diyalektiğin bu evrim kanununa zamanında
yanıt verenler gelişmenin sahibi olurken veremeyenler sadece büyük
acıların anlamsız kayıpların enkazı altında kalmaktan kurtulamazlar.
Günümüzde yoğun yaşadığımız sosyal değişimlerde, neredeyse her gün
dünyanın bir parçasında kanunun adeta laboratuar uygulamasını
görmekteyiz. Sonuç çıkarmamak ya da kör olmak ya da büyük bir
tutuculukla mümkündür. Bu genel gelişmelerin yoğunlaşmış bir odağında
Türkiye’de de değişim dönüşüm aslında tüm yüzyılı kapsasa da sosyal
anlamda neslimizin içinde geçtiği daha çok otuz kırk yıldır. Buna
yıllara damgasını daha çok vuran dönemin parlak yıldız ideolojisi
sosyalizmle ona karşı direnen sağ ve dini ağırlıklı ideolojiler oldu.
Sosyalizmin Türkiye’ye aktarılması kapitalizmden daha fazla eklektik
kopyacı, şabloncuydu. İç sosyal düşünce yorğunlaşması zayıf, dogmatik
toplumsal özellikleri aydınlatan çözen değil basmakalıp uygulayıp
gelişmeyi sağlayacağını sanıyorlardı. Çok genellemeci, pratikte
üstünkörü bir yürüyüşe sahiptiler. Her ne kadar islamiyette lailaha
illallah Muhammed resullalah demekle insan Müslüman olsa da ve bunun
dönemine göre anlamı ve ağırlığı olsa da sosyalist olmak 70’ler
Türkiye’sinde bundan da belki daha ezberci daha sorumsuzcaydı.
İdeolojilerin ciddiyetine uygun bir yaklaşımdan uzaktı. Kolay inanan ve
çıkarına göre bırakan münafık tarza çok benziyordu. Ortada sosyalizm
ideolojisi değil onun birçok münafık mezhebi yani sahte fraksiyonu
sözkonusuydu. Bu orama genelde hâkim olan yoz bir tarzdı. Biraz da işin
modasına kaçılıyordu. Üst yapıda da resmi ideolojiye bağlılıkta da aynı
tarz sürüp gidiyordu. Dolayısıyla dönemin temel değişim ihtiyacı sosyal
değişimin sağlıklı biçimi ortaya çıkarılamadığı gibi bir kaosun içine
itildik. Tarihi açıdan en çok yanıt verecek kapsamlı bir demokratik
hareket şansı kaçırıldı aşırı şiddet toplumun tepkisini çekti. Doğal
olar klasik sağ muhafazakâr eğilim güç kazandı. Bir kez daha çözümü
doğru ortaya koymazsan çözülürsün kuralı işledi. Yenilikçi sol lafta
demagojik kaldı. Sağ yenilik getirmekten uzaktı. Ordunun klasik
dengelemeciliğiyle bu yıllar sıradan ama birçok büyük acı ve gelişme
fırsatlarıyla birlikte kaybedildi.
PKK bu hareketli yılların anaforuna kapılmanın bir
ürünü olarak doğmasına rağmen Türkiye’nin kanayan yarası ve çok açık
çelişkileriyle dünya çapında çözüme giden ulusal sorunların çarpıcı
etkisi altında Kürt sorununu yakalamada ve kısmen daha doğruya yakın
çözmede fazla zorlanmadı. Dolayısıyla gelişmesi de hızlı oldu. bu esasta
bazılarının iddia ettikleri gibi şiddet sonucu değildi onun da bir ürünü
olduğu toplumsal çelişkinin düzeyiyle bağlantılıdır. Vursan düşürürsün
gibi bir olgun meyveyi koparmaya benzer. Buradan öncünün inancı ve bazı
temel doğruların gereğini yapmak, aslında başlangıç yeterliydi. Hele
benzer grupları aşmak ideolojik resmi gayri temsi barajları aşmak ve ilk
eylemleriyle sarsıcı olmak içten bile değildi. Amatörce bir yaklaşım
bile yeterliydi. Benzer grupları ve düzen ideolojilerini, feodal
engelleri aşmak için bir on yıl bile fazlaydı. 80’lere geldiğimizde
düzen hem feodal olarak yerel düzeyde, hem de resmi olarak genel düzeyde
aslında aşılmıştı. İdeolojik ve siyasal sistem ve engellerin artık
engelleyici olamayacağı açığa çıkmıştı. Bu derinliğine özümsenmemiş,
sosyalizmin ideolojik gücüyle yine iyi incelenmemiş yüzeysel bir Kürt
tarih ve toplum bilincine dayanıyordu. Yani amatör bir hareket için
yeterliydi.80’lere kadar gelişme esasta böyle izah edilebilir. Bu
gelişmeyi ancak ordu durdurabilirdi. Nitekim öyle oldu. Ama buna karşı
da Ortadoğu’da kanalında bulunan yatakla cevap verildi ve kısmen aşıldı.
Ordunun klasik bastırma tarzı da 90’lara
geldiğimizde böyle aşıldı. Tabi bu ordunun yenilgisi değildi. Sadece
klasik bastırma tarzının tarihte belki de ilk defa aşılabileceğinin
etkileyici bir örneğiydi. Devlet- ordunun bu gelişmeye verdiği yanıt
meseleyi yani Kürt sorununu resmi ağızlarda en üst düzeyde kabul etmek
ve sınırlı bir çözüme razı olmaktı. Bu gerçekten tarihi bir gelişmeydi.
Türkiye realitesinde ne kadar savaşılsa da sonuçta gelinecek çözüm
noktasıydı. Ana hatları cumhuriyet Türkiye’sinin kurucu asil bir öğesi
olarak ihmal edilmiş, isyanlar gerçeği nedeniyle sindirilmiş-
korkutulmuş, böylece çok geri ve cahil bırakılmış, feodal tarzın daha da
geri çarpıtılmış bir ucube biçimine mahkûm olmuş Kürt gerçeğini başbakan
Demirel’in ağzından yeni hükümet kuruluşunda Diyarbakır’da “ Kürt
realitesini tanıyoruz” ve daha kapsamlı cumhurbaşkanı Özal’ın
açıklamalarıyla artık dile getirmek resmi, gayri resmi tüm parti ve
çevrelerin baş gündemine oturdu. Bu, çözüm şansının yakalandığını
gösterir. Ama gerçekten herkes hazırlıksız ve amatördü. Sorun ağır, ama
nasıl çözülmelide tam bir yüzeysellik vardı. bu PKK için de geçerliydi.
Kısmi ateşkes cesur bir girişimdi ama derinliği- hazırlığı taraflarda
mevcut değildi. PKK’de klasik isyancı tarz, devlette de güçlü olan
bastırma tarzı başat olunca bu gerçekten tarihi çözüm fırsatı kaçırıldı.
Tabii burada fırsatçı politikacılar, provokasyonlar ve dış güçlerin
etkileri de küçümsenemez.
Devlet aslında bu yıllarda genelde olduğu gibi
ciddi kabuk değiştiriyor. Özellikle Sovyetlerin çözülüşü, körfez savaşı
sonrası Türkiye’yi yakından ilgilendiren gelişmeler, Kürt meselesine
çözümü hayati kılıyor ve bunun yolu da gerçekten gecikmiş temel ihtiyaç
olan kapsamlı bir demokratik gelişmeden geçiyordu. PKK burada direndi.
Kendini geliştirmeden ziyade aşırı tekrarlayarak direndi. Tek çareyi
bunda görüyordu. Hâlbuki reel sosyalizmin çözülüşünden demokratik çözüm
tarzını çıkarabilmeliydi “ ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesi” nin
artık geçerliliğini yitirdiğini, bilimsel teknik değişmenin aslında 17.
yüzyıldan beri gelişmenin ürünü olan ulus devlet anlayışını çözdüğünü,
aynı sınırlar dâhilinde demokrasiyi geliştirerek, sınırlara hiç
dokunmadan geliştirilecek bir çözümün daha gerçekçi olduğunu görmeliydi.
Kısaca 70’Ler programını bırakıp yeni bir programa ulaşmalıydı.
Türkiye’yi hem kuruluşunda hem 90’larda yaşadığı gelişmeyi de göz önüne
getirerek yeniden çözümlememeli ve programını bu yeni gelişmelere
dayandırmalıydı. Dünya çapında reel sosyalizm çözülüyor Sovyet sistemi
dağılıyor, çözüm kör topal bir demokraside görülürken bundan şüphesiz
önemli sonuçlar çıkarılmalıydı. İdeolojik- ütopik bir söylemden öte
gitmeyen ayrı parça ayrı devlet yerine ortak anavatanın bir parçası
olarak anacoğrafya kavramı ve gerçekliği de objektif olarak mümkündü.
Çok zor bir parça devlet anlayışı yerine- ki kurulsa da kendini
yaşatması mümkün olamaz ve gerekmezdi de – dünya çapında gelişim
gösteren aynı sınırlar dâhilinde, ama demokratik bir toplum olarak
Kürtlerin cumhuriyetle özgür birlikteliği açık görmeli, göstermeliydi.
Hele aşırı iç içe geçmişlik, yoğun asimilasyon nüfusun neredeyse yarıya
yakını farklı coğrafya da ise bulunacak çözüm ve tercih edilecek olanı
da derinleşmiş bir demokrasiydi. Bunun pratik dili kendini giderek
yozlaşan ve çok acılara, kayıplara yol açan şiddet yerine siyasal
demokratik faaliyeti yoğunlaştıran bir eylem çizgisine yönelmeliydi.
Giderek kirlileşen savaşa son vermede usta ve sorumlu hareket etmeliydi.
Artık orduya karşı sür git bir gerillanın bile eninde sonunda aynı çözüm
noktasına gelmekten öteye rol oynayamayacağını görmeli kontrollü bir
biçimde kendini siyasal- yasal bir seçeneğe dönüştürmeyi
gündemleştirmeliydi. 93’ten sonra gerillada ısrar, tekrar yerine bunun
tedbirlerini alabilmeliydi. Devleti kullanan çetecilik ve gerilladaki
aşınma her ne kadar sorumlu tutulsa da yine de doğrusu 90 başlarındaki
hem dünya hem devletteki gelişmeyi görüp yanıt oluşturmaydı. Bunu
sezmek, ihtiyacını duymakla birlikte tecrübesizlik, geleneksel korku
gerçekten engellemede önemli rol oynadı. PKK bu yıllarda yenilmedi ama
fazla gelişmede göstermedi. Çünkü mevcut biçimiyle fazla ilerlemek o
koşullarda zordu. Görülemeyen, çözümlenemeyen ve tekrardan kurtulamayan
PKK gerçekliği budur.
5. ve 6. kongre bu anlamda tekrar yanı olan
kongreler oluyor. Görülüyor ki PKK gerçekten büyük bir yol ayrımında; ya
klasik çizgisinde daha katılaşıp, sertleşip, geniş iç ve dış olanaklara
dayanarak yaşamını sürdürecek ya da dünya ve Türkiye realitelerini doğru
değerlendirip, silahlı mücadele aşamasını belli yasal güvenceler
temelinde temel taktik olarak bırakıp, yine programına Türkiye
bütünselliğini esas alıp genel bir demokrasi programıyla daha da
ayrıntılı işlenmiş bir kürt toplumunun dönüşüm programını, siyasal-
yasal eylem ve örgüt biçimini esas alan bir yapıya kendini
dönüştürecektir. Tarihi aşama kesinlikle budur. Bu dönüşüm asla bir
döneklik ve tasfiyecilik görülmek şurada kalsın gerçek bir devrimci
dönüşüm olarak algılanmalıdır. Tersi yani çizgi ve yapıda beklenen
dönüşümü geliştirememek, aşırı tutuculuk, giderek tasfiyecilik olarak
rol oynayacaktır. Veya benzeri örgütler gibi mezhepsel olarak
katılaşmaktan kendisini alıkoyamayacaktır. PKK’de özde yaşanan, ama tam
formüle edilemeyen bu gerçekliği onun dönüşüm ihtiyacını açıkça ortaya
koyuyor. Sorunu görmek kadar bir an önce tekrarı önlemek, güç kaybının
önüne geçmek, parçalanmaya fırsat vermeden ortak bir iradeyle bir
dönüşüm programını gerilladan güvenceli ve yavaş yavaş Türkiye
demokratik çözüme geldikçe siyasal- yasal sürece, onun örgüt ve eylem
hattına ulaşma bu platformu yakalamayla çözüme koyulabilecektir. Bu
sanıldığı gibi liderlik konumuyla bağlantılı olmanın oldukça ötesinde
derinliği olan bir sorun ve çözüm yoludur. Liderlik konumu ve durumu
olsa olsa bunu hızlandırma rolündedir.
Birçok süreçte de aslında liderlikçe buna benzer
rol oynanmıştır. Bu özgünlüğü de doğru kavramak büyük önem taşır.
Şüphesiz özgür koşullarda daha sağlıklı olurdu. Ama doğru çözümler
kişiler tutsak da olsa mezarda da olsa geçerliliğini ister ve
sürdürürler. Burada temel aşama onun doğru dile getirilmesi ve çözüm
ihtiyacı belirleyicidir. Şüphesiz kişilerin ve hele hele bu PKK’de ise
liderliğin konumu belirleyici rol oynamaktan geri kalamaz. Temel rol
oynanmışsa Önderlikçe uzun süre kalıcılığı ve çözümleyiciliği de
etkisini, gücünü sürdürecektir. Özce PKK’de dönüşüm sorunu ve onun ana
platformunu böyle koyabiliriz. Pratik önümüzdeki süreçte nasıl bir
gelişme gösterecektir -ki birçok olguya bağlıdır- bize düşen öngörmek ve
hazırlıksız yakalanmamaktır.
PKK tarihin bu aşamasında yeni yolunu belirlerken
olgun ve kendine güvenle hareket etmelidir. Kendini gözden geçirmek,
temel hata ve yanlışlıklarını cesaretle ortaya çıkarmak, büyük örgüt,
hareket olmanın bir gereği olduğunu, aksine zamanında bunu yapamamanın
bir örgütün zayıflığını belirlediğini gözden kaçırmamalıdır. Değişiklik
vardır bitirir, değişiklik vardır tarih yaratır. Aynı biçimde ama
kendini tekrarlayarak yürümek belki yorar ama dolap beygiri gibi mesafe
aldırmaz. Devrimci mücadelede yaratıcılığın yitirilmesi tutuculuk, o da
sonuçta aşılmaktır. Hayat yaşam dışılığı uzun süre kaldırmaz, yaşamı
ilerletmeyen güç engel haline gelir ve bizzat yaşamın kendisi en büyük
devrim gerçeği haline gelir, engeli aşar. Mezhepleşme yaşamın çarpık
biçimidir. PKK şüphesiz bu durumlara düşmemiştir. Klasik yolunda da
rahatlıkla yürüyebilir ve kazandıracakları da küçümsenemez. Ama bunun
sanıldığı gibi kuru güvenle, alışılagelmiş yöntemlerle sağlanamayacağı,
çözümün er geç yakalanmasıyla mümkün olacağı açıktır. Özce; ilkeler,
program ve eylem tarzını gözden geçirmek hele hele neredeyse çeyrek
asırlık geçmişine rağmen bunu yapamamak, biri ne kadar gerekliyse diğeri
o kadar tehlikelidir. Bir büyük pratiği, hele en geri toplumsal, ulusal
ve uluslar arası koşullarda en amansız bir mücadele biçiminde eşine
ender rastlanan bir isyan-savaş türünde bunu yoğunca gözden geçirmek
ilerlemek için kaçınılmazdır. Bunu yapamamak tarih karşısında büyük
sorumluluk altına girmek olur. Bazıları eleştirsin, önemli olan tarihi
anın gereklerine yanıt olmaktır. Bazıları bunu görmek istemez, bazıları
da görür inanmak istemez. Ama doğru olan, yeni olan hep böyle başlar.
İddianamedeki PKK resmi tabi ki değişmez. Resim
ancak aşınır, silikleşir. Ama PKK, bir halkın olduğu kadar, yeni insanın
özgür yaşamıdır. Kendini zorla doğurtması hep öyle büyüyecektir anlamına
gelmez. Bir çocuk da zorlu bir doğumla dünyaya gelir. Ama sonra doğal
gelişmesini zorsuz sağlar. Bu doğanın bir kuralıdır. Nitelik sıçramaları
zorlamalara yol açar, ama nicel gelişme esastır. Bunu insan toplumuna ve
onun yanı sıra örgüt yaşamına da uyarlamak neden yanlış olsun. Her şey
başladığı gibi bitse veya değişmeden olduğu gibi kalsa, gelişme
olmayacağı gibi doğa yasalarına da aykırıdır. Hele büyük zorlanmalar
yaşanıyorsa bir olguda, olayda o ya çürür ya yeni bir doğuş yapar, bir
yeni gelişme aşamasına uğrar. Bu diyalektik belirlemeler iddianamedeki
PKK tablosunun, resminin onun canlı gerçeğiyle bağlantı kuramadığını
gösteriyor. Bu belki mahkûm etmeye yeterli olabilir ama toplumsal
sorunları daha da ağırlaştırmaktan öteye gitmez. Tıpkı tarihte örneği
bolca görüldüğü gibi. Devlet için bu kadar tehlikeli olacak, ağır bir
savaş bilançosuna sahip olacak, bu kadar siyasi gelişmeyi günlük olarak
etkileyecek onu aşkın hükümeti zorlayacak, başarısız bırakacak, toplumu
bu kadar sarsacak bir hareketi, salt eski yasalarla toplumsal pratiğin
çok gerisindeki yasalarla mahkum etmek büyük bir tutuculuk ve devletin
geçirmesi gereken reformla birlikte toplumu öneli bir demokratikleşme
şansından yoksun bırakır. Doğrusu suçlama kadar, doğrunun ne olduğu
kadar nasıl çözüm yoluna gireceğini de göstermek olmalıydı. İddianame bu
şansı iyi kullanmamış, klasik tek taraflı, tümüyle olumsuz mahkûm
etmenin ötesine çıkmamıştır. Cumhuriyet içinde, PKK içinde genelde,
demokrasi özel de en temelinde yatan sorun olarak Kürt sorununda tarihi
bir uzlaşma ortamı ve imkânı vardır.
Cumhuriyet olunca ve demokratikleşmesini kayıp
değil en büyük kazanımı olduğunu görse bunu dayatmaktan çekinmezse PKK’
de kendini dönüştürmenin yolunun demokratik cumhuriyetle uzlaşmadan
gerçekleşmeyeceğini, tarihi uzlaşmanın ancak böyle gerçekleşebileceğini
öngörerek adım atsa; toplumun demokratikleşme düzeyiyle cumhuriyetin
aynı frekanslı düzeyi birleştiğinde muazzam bir sıçramaya yol açar. Eski
yasalar şüphesiz bunun önünde büyük bir engeldir. Yeni yasalar ise
oldukça ön açıcı rol oynayacağı kesindir. Yasalarında önünü açacak olan
şüphesiz yaratıcı siyasi iradedir. PKK davası iddianame ve savunması
tarihinin bu büyük uzlaşma vadisinde büyük küçük, az suçlu çok suçlu
gibi zıtlaşmalara girmeden siyasetin harikulade inceliği yaratıcılığıyla
buluşma aralarındaki buzları eritme büyüklüğünü göstermekle ancak büyük
kazanırlar. Tez antitezden yeni bir sentez doğar. Devlet PKK karşıtlığı
demokratik cumhuriyet sentezine zaferine yol açar. Hayat çelişkisiz
ilerlemediği için cumhuriyetin birçok resmi temsilcisinin ifade ettiği
gibi tarihinin bu en büyük olayında isyanında, çatışmasında tercihini
boğmaktan yana değil, çelişkisini çözerek geliştirmekten yana
kullanmalıdır. Kendi bağrında doğan bir yavruyu boğmakla bir şey
kazanılmaz. Ama onu kendi yaşamsallığında kendinden biri kılarak yaşatma
gücüne güç katacak ve tarih bu sefer bu sorunda acı kapanmayacak. Genel
demokratik dünyanın da istediği toplumun da artık en temel talebi olan
barışa büyük çelişkiden kurtulmanın ve güç kazanmanın yoluna girecektir.
PKK davası önderliğin şahsında bu anlama sahiptir. Mahkeme yargıçları bu
tarihi davaların altında derin tarihi toplumsal gerçekliği gördüklerinde
demokrasi tarihine baktıklarında çok iyi bildikleri ama toplumsal
gelişmenin önüne engel haline gelen yasaları da birlikte tavır olarak
değerlendirdiklerinde tarihi kararlarını daha objektif
verebileceklerdir. Kararlar hukuk şeklinde değil toplumsal özüne
bakılarak yine günün değil yakın geçmiş ve geleceğin neyi gösterdiği göz
önüne getirerek hukuk tarihinde örneği çok görülen tarihi yaklaşımın
önünü en azından açık tutarlarsa bu cumhuriyetin şansı olacaktır. PKK
cumhuriyeti parçalayan iddiasından onu güçlendiren temel olgularından
birine dönüşecektir. Yargıçlar bunu görebilmelidir. 25 bini aşkın
mensubunu kaybetmiş 10bini aşkın cezaevinde daha yeni seçimlerde bir
buçuk milyon seçmen taraftara sahip bir hareketi cumhuriyet mahkûmu
karşıtı yapmamak tarihi bir görevdir. Hatası yanlışı olsa da yapılanın
orta düzeyde resmen çokça dile getirilen bir savaş olduğu her savaşında
bir barışı olduğunu PKK’ninde sınırlı olarak bile devlet yol açarsa
ortak vatan ve demokratik cumhuriyete layık olduğu değer ve güç
vermekten çekinmeyeceği bu güçte olduğu görülecektir. Aksi halde her iki
taraf kaybeder, düşman kazanır, acı artar, tarih kaybeder. Bu davadan
beklenen tarihin er geç kazanacağı yolda kararını vermek olmalıdır.
Sonuç olarak PKK program ve onun ilkelerinde son
çeyrek asrın büyük değişikliklerini de göz önüne getirerek ve en
önemlisi cumhuriyetin demokratik yapısında kürt sorunundan kaynaklanan
fiili değişimi ve zorlanan yasal sistemi göz önüne getirerek kendinden
beklenen ve bu gelişmelerin çok yönlü gerekli kıldığı değişiklikleri
yapabilmelidir. Demokratik cumhuriyetin temel çerçevesinde, ortak vatan
anlayışında ütopik dönemin ve artık özgürlük için tek biçim olmayan ve
zaten fiilen birleşmeyen bırakılan ve özgür birlik anlayışında ifadesini
bulan bir siyasi programı geliştirebilmeli bunu en yakın bir konferansta
da resmileştirebilmelidir. Çıkmaz her taraf için ancak böyle aşılabilir.
Cumhuriyetin toplumsal ve ideolojik temelden büyük bir demokratikleşmeye
girdiği bu sürecin önüne geçilemeyeceği açıkken PKK’nin program
yapısının da 70’lerin reel-sosyalizminden etkilenen ve Kürt-Türk ilişki
realitesine dogmatik yaklaşımının epey etkisinde olan programını,
Türkiye genelinde demokratik siyasetin ve Kürt toplumunda bunun daha
derinlikli, ayrıntılı bir programına ulaşmalıdır. Bu siyasal-yasal
gelişmenin, dolayısıyla çıkmazın aşılmasının yolunu açacaktır.
Birçok ülkede benzer sorunların belki de
yüzyıllardan sonra bu yönlü yumuşamayla çözüldüğü ve Avrupa demokratik
sisteminin bunun örnekleriyle dolu olduğu açıktır. Eskide ısrar,
çözümsüzlükte ısrardır. İlke ve programlar yaşamın ilerlemesi içinse
değerlidir. Yaşamı zorluyorsa somuta göre gereken değişikliği
göstermeleri; inançsızlık, kendini inkâr değil, yaşamın bir gereğidir.
Bu kadar büyük bir savaşımın ilke ve programda gereken değişikliği
yapmaması tutuculuk ve dogmatizmdir. Hayat her zaman kendini ilerleten
ilke ve programlardan yanadır. Buna kim direnirse kaybeder.
PKK eylem yapısı
Başsavcılık PKK’nin eylem yapısı hakkında da
gerçeğin toplu bir yapısını veremediğini belirtirken seçtiği bazı
eylemlerle daha çok isyanın acımasız yönünü sadece PKK’ye yüklemek
terörizm iddiasını güçlendirmek amacıyla değerlendirmektedir. Hâlbuki
başladığımızdan günümüze kadar resmi sivil ve asker en üst düzeyde bir
yetkili olayın bir isyan hatta 28. isyan üstü örtülü bir gerilla savaşı,
daha bilimsel olarak orta veya düşük yoğunluklu bir savaş olarak
değerlendirmişlerdir ki doğrusu da budur. Bu konuda birçok kitap da
yazılmış ve bilimsel izah yoluna gidilmiştir. Olayın kendine göre özgür
yanları olmakla birlikte örneği pek çok olan yarı-isyan ve gerilla
savaşı kapsamında yüzyılın son çeyreğinde en önemli çatışma, savaş
olduğu konuyla ilgilenen tüm önde gelen uzmanların ortak
değerlendirmesidir. Propaganda yaklaşım dışında Genelkurmay’ın
yaklaşımının da bu olduğu bilinmektedir.
Dolayısıyla eylem yapısına propaganda dili dışında
baktığımızda her iki taraf için acısı bol ve çok kayba yol açan,
güvenlik güçleri için resmen ifade edilen 5bin, PKK tarafında ise 20bin
arada faili meçhul ve sivillerden de en azından 15bin rakamıyla toplam
40bin insan kaybının yaşandığı 3bini aşkın köyün boşaltıldığı, 3milyonu
aşkın insanın göç ettiği, her tür uçak top ve tankın kullanıldığı, bazen
resmen 40-50bin ordu gücüyle haftalarca süren operasyon ve çatışmalara
açık ki terörizmle savaş denilemez, bunun bilimsel ifadesi savaştır.
Tabii böyle bir çatışmanın çok önemli tarihi ve toplumsal nedenleri
kadar siyasal amaçları vardır. Taraflar bunları propagandayla her gün
ifade etmektedirler. Dolayısıyla çok dar terörist nitelemesi olayı izah
etmekten uzaktır. Bir özgür savaş veya isyan olarak değerlendirip nasıl
önüne geçilebileceğini ortaya koymak, daha bilimsel yaklaşım kadar en
uygun çözüme de ancak böyle varılabilecektir. Tarihte benzer veya farklı
birçok savaş vardır ve hepsinde sonunda şu veya bu biçimde bir barışla
bir tek taraflı da olsa karşılıklı dengeli bir barışa kadar çeşitli
anlaşmalarla sonuçlanmışlardır. Beraberinde çok önemli ve hem ileriye
hem geriye götüren toplumsal ve siyasi sonuçlar doğurmuşlardır. Burada
sorulması gereken en önemli sorun bu savaşın en uygun çözümü veya barışı
nasıl olmalı sorunudur. PKK bu savaş tarzıyla Kürt isyan geleneğinde
kapsam ve süre itibariyle bir farkı ortaya koymuş, klasik bir anlamda
bir aşiret, şeyh, şu veya bu dış güçten çok esas olarak özgüçle ayakta
kalabileceğini göstermiş, ama programının uç noktası olarak ifade ettiği
siyasi oluşuma ulaşmanın gerçekçi olmamak kadar gerekmediği de ortaya
çıkmıştır. Devlet açısından da savaşın çıktığı koşullarda artık kürt
gerçekliğini, dilini, kültürünü inkâr etmenin anlamsızlığı fiili ve
hatta yasal kabul görmüş ve demokratik gelişme yolunda bir çözüme razı
olunma noktasında gelinmiştir.
90’lı yılların gerçeği savaşın bu gerçeklerin
görülmesiyle artık barışa doğru gitmesini göstermiştir. Bu savaşın
anlamlı barışı bu yıllarda gündemdeydi. Olmaması acı bir kayıptır. Bir
on yıl daha da geçse gelinecek nokta yine bu fiili koşulların dayattığı
bir barış olacaktır. Barışın, toplumun demokratikleştiği devletinde buna
olumlu yanıt verdiği koşullarda gerçekleşmesi tarihi bir aşamayı da
ifade etmekte ve ilk defa bu son isyanın demokratik uzlaşmayla gerçekten
son isyan olabileceği şansını ortaya çıkarmıştır. Bunun hukuk dilini
bulmak aslında günümüzün temel bir sorunudur. Duygusallığa kapılmadan ne
cumhuriyetin ne de PKK’nin meselenin kendine ters düşmek değil bir
anlamda kardeşler arasındaki haksızlık ve ihmalkârlıktan kaynaklanan çok
acı bir çatışma olarak görüp kardeşçe ana realiteye demokratik
cumhuriyet çatısı altında bir barışa gidilmelidir. Ağır suçlamalar ve
mutlak ya teslimiyet ya da son ferdine kadar direnme gerçekten acıları
daha da büyütür.
Kısaca eylem yapısını hem böyle değerlendirmek hem
bilimsel hem de sonuca geleceği ilerleten onu kazanan temelde yaklaşmak
anlamına gelecektir. Bu yapılamazsa geçmişte olduğu gibi yeni isyanların
zemini daha da döşenmiş olacaktır. Savaş tarihlerinden, kürt isyan
tarihlerinden çıkarmamız gereken en temel sonuç, bir daha bu savaşlara
hatta eylemlere yer vermeyen bir zemini bir toplumsal çözüm zeminini
nasıl yakalamalıyız olmalıdır. Şüphesiz bu toplumsal temel çözümlerini
ancak demokratik istemin tek geçerli yolu olan barışla bulabilir.
Demokratik ifade tarzı toplumun önüne konuldukça bunun inandırıcılığı
somut demokratik kanal ve eylemlerle devlette de hoşgörüyle
karşılandıkça artık ne isyan ne eyleme başvurmanın gereği kalmaz. Kürt
sorunu çözümün bu şansını güçlü yakaladığına göre artık bu savaşın
tarihi anlamı bu türden bir daha olmaması gerektiği ve bu son isyanı
gerçekten tarihin son isyanı olarak değerlendirmek ve sonuca yargıyla da
böyle anlam, karar vermek en doğrusu olacaktır.
Cumhuriyet, tarihinin bu en kapsamlı sorununa
demokrasiyle yanıt vermelidir
Başsavcılığın iddianamesinin en sakıncalı yanı
cumhuriyet tarihi boyunca en kapsamlı bir sorun olarak kendini koyan ve
tüm siyasi, askeri önde gelenlerce de değerlendirilen ve günümüzde
cumhuriyetin asli kurucu öğesi olarak kabul edilen Kürtleri kelime
olarak kabule yanaşmamasıdır. Bu çok geri, inkârcı ve sonuçları
tehlikeli yaklaşımı ifade etmektedir. Bu hususta Atatürk’ün cumhuriyetin
kuruluşunda Kürtleri nasıl değerlendirdiğini uzun alıntılarla buraya
almakta büyük yarar vardır. Hiç olmazsa Atatürk’ün bu sözlerinde
anlaşmak çözüm şansını herkesçe en makul konumda tutacaktır. Kürtlerin
konumu çok açık olarak şu sözlerle ortaya konulmaktadır. Mustafa kemal
Atatürk’ün Haziran 1920 El Cezire komutanı Nihat paşaya Kürt ve
Kürdistan politikasını belirleyen talimatı:
“Kürdistan hakkında büyük millet meclisi vekiller
heyetinin el cezire cephesi komutanlığına talimatıdır.
1-
Adım adım bütün memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk
tabakalarının ilgili ve etkili olduğu mahalli idareler kurulması, iç
siyasetimizin gereğidir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise hem iç
siyasetimiz ve hem dış siyasetimiz açısından adım adım mahalli bir idare
kurulmasını gerekli bulmaktayız.
2-
Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin idare etmeleri hakkı
bütün dünyada kabul edilmiş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul
etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar mahalli
idareye ait teşkilatlarını tamamlamış reisleri ve ileri gelenleri bu
amaç adına bizim adımıza tarafımızdan kazanılmış olması ve reylerini
açıkladıkları zaman kendi kaderine sahip olduklarını TBMM idaresinde
yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’daki bütün
çalışmanın bu amaca dayanan siyasete yönelmesi El Cezire cephesi
komutanlığına aittir.
3-
Kürdistanda Kürtlerin Fransızlar ve özellikle ırak sınırında
İngilizlere karşı düşmanlığın silahlı çarpışmayla değiştirilemeyecek bir
dereceye vardırmak ve yabancılarla Kürtlerin birleşmesine engel olmak
adım adım mahalli idareler kurulması sebeplerini açıklamak ve böylece
bize yürekten bağlanmalarını sağlamak Kürt reislerinin mülki ve askeri
makamlarla görevlendirerek bize bağlanmalarını sağlamlaştırmak gibi
genel çizgiler kabul olunmuştur”
TBMM REİSİ MUSTAFA KEMAL
Belli başlı maddeleri bu olan talimatta daha
kurtuluş savaşının başında Mustafa kemal Atatürk’ün hem Kürtleri,
Kürdistan’ı tanıması hem sorunlarının ancak o zaman cumhuriyet olmadığı
ve yerinde TBMM olduğu için onun çatısı altında kendi kaderini idare
etmesi gerektiğini söylüyor ki bu şimdi bile yasallaşması istenen yerel
yönetim olayıdır. Bir nevi demokratik öz yönetim olayıdır. İddianamede
Kürtlerin tanınmadığını söylemek gerçekten sorunu ağırlaştırmanın esas
nedenidir. Çözüm sorunun tanınmasından geçer. Bir de cumhuriyet
kurulduktan sonraki yaklaşımına bakalım. Bu ilk yaklaşıma çok benzer ve
daha çözümleyicidir. İzmit basın konferansında Ahmet Emin Yalman’ın
sorularına verdiği yanıttır Eskişehir’de tekrarlanmıştır. Mustafa kemal
Atatürk cevabında şöyle der “ Kürt meselesi bizim yerli Türklerin
menfaatine olarak da katiyen mevzubahis olamaz. Çünkü malumu aliniz
bizim milli sınırlarımız içinde bulunan Kürtler öylesine yerleşmişlerdir
ki pek az sınırlı yerlerde yoğundurlar. Fakat yoğunluklarını kaybede
ede, Türk öğenin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuş ki Kürtlük adına
bir sınır çizmek istesek Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Sözgelişi
Erzurum’a kadar gider, Erzincan’a Sivas’a kadar giden Harput’a kadar
giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt
aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına
bir Kürtlük tasavvur etmektense, bizim anayasa gereğince zaten bir tür
yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar
kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin
halkı sözkonusu olurken onları da birlikte ifade etmek gerekir. İfade
olunmadıkları zaman, bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima
beklenir. Şimdi TBMM hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetkili
vekillerinden oluşur ve hem Kürtler ve hem Türkler bu iki unsur bütün
menfaatlerini ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Ayrı bir sınır çizmeye
kalkmak doğru olmaz.”
Buna benzer birçok alıntıyı bulmak mümkün. Bu asla
yadsınamaz. Ama daha sonraki isyanlar nedeniyle sorun tehlikeli bir
gelişme gösterince bu tarz yaklaşım geride kalır. Daima akılda tutulması
gereken Kürtlerle Türklerin iç içeliği kader birlikteliği ayrı sınır
çizmenin mahfa sebep olacağıdır. Ama çözüm gelişememiştir. Burada inkâr
yok. Fakat sorunun karmaşıklığı içte saltanat ve hilafet dışarıda
özellikle İngiltere ilgisi kuşku yaratır ve sorun olumlu çözme şansını
yitirir. Daha çok ideolojik ve önderlik nedeniyle cumhuriyetle birlik
olunamayınca ayrılıkçı yaklaşım bastırma zorunluluğunu getirir.
Başlangıçtaki birlik ruhu zedelenir. Birliktesiz edemeyecek iki öğe Kürt
Türk arasında yabancılık, kuşku gelişir. Dış güçlerin kullanma tehlikesi
sorunu daha da çözümsüzlüğe iter. Dönem böyle kapanır, ama sorun kendini
açığa vurmaya hep devam edecektir.
Ulusal kurtuluş ve cumhuriyetin kuruluşunda Kürt
öğesinin kurucu özelliği ve birlikte olunmadığında Türk ulusunun bir
ayağından kopuk topal kalacağı açıktır. Bu tarihin de tüm önemli
dönemlerinde Malazgirt’te çaldıranda kendini açıkça kanıtlamıştır. Kader
birliği ve kardeşlik bu tarihin bir sonucudur. İsyanların tarihi bu
gerçeği göz ardı ettirmemelidir. Kaldı ki isyanlar daha çok merkezi
otoriteyle Kürt feodalitesinin otorite kavgasıdır. Kürt feodalitesinin
fazla milli endişelerle hareket etmediği kendi aşiret ve bölgesel
otorite ve çıkarları peşinde koştuğu iyi bilinmektedir. Kim bu çıkarları
desteklerde ondan yana geçtiği de bir tarihi gerçekliktir. Kürt olgusu
ise daha çok etnik, yeni aşiretsel kültürel ve sosyo ekonomik olarak
geri bir yapı olgusu ve ondan kaynaklanan sorun olarak karşımıza çıkar.
Özellikle cumhuriyet tarihinde her iki tarafında bilimsel yaklaşımdan
uzak dar milliyetçi, ayrılıkçı ve bundan kaynaklanan çatışmacı
yaklaşımı, sorunu tehlikeli boyutlarda ağırlaştırmış çözümünü
zorlamıştır.
Ulusal kurtuluş ve cumhuriyetin kuruluş yıllarında
aslında çözüme yakın yaklaşımlar var. Atatürk’ün bu dönem yaklaşımları
alıntılarda görüldüğü gibi bunu gayet iyi açıklamakta ve somut gelişme
yani ortak savaş ortak vatan ve cumhuriyetin kurtarılışı kuruluşu,
TBMM’de kabul görmemiştir. Nurettin paşa olayında bu çok açıktır.
Aslında bu devam ettirilseydi sorun daha o dönemlerde ağırlaşmaz ve
cumhuriyete kan kaybettirmez bu kadar pahalıya yol açmazdı.
Burada sorunun canalıcı özü, cumhuriyetin kendini
daha doğuya Kürtlere kaldı ki tüm Türkiye’ye yansıtmadan saltanat ve
hilafetle bağ kurma ve mahalli otoriteden vazgeçmeme bu yıların isyan
sonuçlarıdır ki bu da sert çatışma ve ezilmeyle sonuçlanmadır. Bundan
çıkarılması gereken sonuç sorunların inkârı değil, gerçekten doğru çözüm
yollarıdır ki bu da iki dünya arası dönemde tam görülmese de ikinci
dünya savaşından günümüze doğru büyük bir tempo ve yoğunlukla gelişim
gösteren demokratikleşme mücadelesini başarıyla vermemesi, demokratik
ölçülerini geliştirememesidir. Onca gelişmeye rağmen hem kapitalist hem
de sosyalist otoriter ve totaliter rejim yapılarının çözülüşü de bu
demokratik gelişmeye zıt yapılardır. Günümüzün ispatladığı katı sistem
uygulamaları hem üst yapılarında büyük çözülüş ve dönüşümle demokratik
evrimleşmeye doğru hızla kayıyor, tüm ulusal, kültürel, etnik, dini, dil
ve hatta bölgesel sorunlar en geniş demokratik ölçülerin tanınması ve
uygulanmasıyla çözümlenmektedir. Buna direnen de zorla devrilmektedir.
Dünyanın her tarafında bunun örneklerini günlük izlemekteyiz. Endonezya,
Ortadoğu, Kafkas, Balkan, Afrika, Latin Amerika’da yaşanan ve çeşitli
özellikleri olan tüm genel toplumsal sorunların çözümü gelişmiş
demokratik yöntemde aranmaktadır.
Bu konuda özellikle birkaç hususu açmakta yarar
var. Birincisi ulusların kendi kaderlerini tayin ilkesidir. Bu ilke daha
çok 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın büyük bölümünde uygulandı. Ulus devlet
kurmayı amaçlıyordu. İdeolojisi milliyetçilikti. Yöntemi çoğunlukla
çatışma veya ulusal savaşlardı. Sınırlı bir uygulama gücü olduğu
düşmanlıklara yol açtığı ve dünyayı en gergin tutan ve halen etkisini
sürdüren bu yaklaşım günümüzde hastalıklar oldukça ortaya çıkmış bir yol
yöntemdir. Halen özellikle Balkanlardaki canlı boğazlaşma gerçeğinde
bunun ne kadar hastalıklı bir yöntem olduğu gayet açıktır. Tabii bunun
altında yatan en temel neden toplumsal realiteden uzaklığı dar
milliyetçi yaklaşımın toplumu ve onun çok iç içe geçmiş coğrafyasını
zorlayarak çözüm aramasıdır ki bu vahşet boyutlarında sonuçlarını
beraberinde getiriyor. Tarihte de örnekleri çoktur ve bunu deneyen
birçok topluluk, ulus kazansa bile geriliğini aşmak şurada kalsın bu
mirasın ağır etkisi altında bir türlü sorundan kurtulamamıştır. Ulusal
sorun her çözümünde daha ağır sorunları yaklaşım özelliği nedeniyle
beraberinde getirmiştir. Bunun tarihi bir benzeri ve halen kalıntılarını
yer yer gördüğümüz ortaçağdaki din ve mezhep savaşlarıdır. Milliyetçi
yaklaşım her ne kadar din yaklaşımının ağırlaştırdığı sorunlara çözüm
diye ortaya çıkmışsa da onun yöntemlerinde düşmekten, daha da
ağırlaştırmaktan kurtulamamıştır. Eskinin ümmeti dini topluluklar
ideolojileriyle aşırı milliyetçilik ve bunun çeşitli sağ ve sol
biçimleri aralarında çelişki de olsa oldukça birbirlerine benzeyen,
etkileyen akımlardır. 20. yüzyıla gelindiğinde yarattıkları savaş
bilânçoları ve altındaki vahşetle birbirilerinden geri kalmadıklarını
göstermişlerdir. Özce hem aşırı dini hem aşırı milliyetçi yaklaşımların
ve çok yönlü uygulamalarının yarattığı ağır sorunlardır ki genel
demokratik kuram ve uygulama büyük gelişme göstermiş bunu uygulayan ülke
toplum ve yönetimleri sonuçta zafer kazanmış ve günümüzde 20. yüzyılın
sonlarında zafer genelde giderek olgunlaşan demokrasinindir. Gerçekten
bu sistemi inançlı, ölçülü ve nasıl uyguladıklarını bilen toplumlar
günümüzün en gelişkin toplumlarıdır. Devletleri, dünya da gücünü kabul
ettiren devletlerdir. ABD ve İngiltere’nin dünyaya nasıl yön verdiği göz
önüne getirilirse bu gayet açıktır.
Demokratik sitemin bu gücünün en temel nedeni,
şüphesiz toplumsal realiteyi bilimsel olduğu kadar ahlaki, felsefi ve
altındaki alt yapılarla politik, hukuki yapılarına doğru tanım getirmek
kadar çözümü da ileri geri ayrımı yapmadan, o dönem toplumsal güçlerin
irade düzeylerine eşitlik ve özgürlük istemlerine açık çözüm kanalı
üretmesidir. Ne inkar var ne de ütopyalara zorlamadan ne yüzyıl önce ne
sonralarının inanç ve hedeflerini, ütopyalarını program ilke diye
dayatmadan pratik çözümün hem ilkeli hem uygulamalı örneklerini bolca
sunarak yüksek çözüm gücünü kanıtladıkça toplumun demokratik düzeyi onun
çözüm düzeyi oluyor. Devletini ve moral değerlerini demokratikleştirmeye
zorlayarak çok zengin çözüm yol ve yöntemlerine sahip olduğunu ortaya
koyuyor. Burada çok önemli olan her soruna pratik çözüm gücüdür. Daha da
önemlisi şiddete en az başvurması veya bu süreçte bile hemen barışçıl
yöntemini devreye koyma gücünde olmasıdır.
Tabii bununda altında yatan tarihi nedenler var.
Çok genel değinirsek gerek din savaşları, gerek milli ve toplumsal diye
kendine ortaya koyan savaşlarda veya devrim ve karşı devrimlerde derya
kadar kanın akması kanla halledilecek büyük meselelerin kalmaması veya
çok az kalmasıdır. Genelde demokrasinin yolu evrimin, barışın yoludur
derken bu tarihi gerçeğe dayanarak söylüyoruz. Demokrasi yakın uzak
geçmişi bu çok ağır acılarla dolu mirasın üzerinde yol alıyor. İddiası
devrim ve karşı devrimler yeter, onun yerinde gerçekten daha
çözümleyici, geliştirici uygarca diyebileceğimiz yöntemde onun toplumsal
siyasal, felsefi ölçütlerindedir. Demokrasinin özellikle de olgunlaşan
20. yüzyıl iddiası budur ve kesinlikle doğrulanmıştır. Bilimsel teknik
gelişmeyle sorunların daha da artması ve ağırlaşması da tabii önemli bir
etkendir. Her soruna bir devrim ve şiddet dersek bu tekniğin insanı
rahatlıkla bu gezegenden silebileceği boyutta olduğuna bakarsak
özellikle nükleer teknoloji ve tüm diğer silahlardaki teknik gelişmeye
bakarsak bu şiddet veya eskinin devrim, karşı devrim anlayışları değil
insanlığın dünyanın bile sonunu getirebilecek boyuttadır.
Demokrasinin gelişmesinde şüphesiz bu bilimsel
teknik gelişmenin payı da büyüktür. Bunda olumlu yön daha da
belirleyicidir. Her ideoloji, inanç zora başvurmadan da teknik basın
yayın başta olmak üzere olanaklarıyla doğruysa kendin uygulayabilir.
Yani bu anlamda da zor gereksizleşmiştir. Hatta astarı yüzünden çok
pahalı olan bir yöntemdir. Demokratik sistemin kurum ve uygulama
zenginliği bu tarihi, toplumsal ve bilimsel teknik gelişmenin üzerinde
yükseliyor ve hangi soruna el atıyorsa belli bir çözümü ortaya koyuyor.
Kendisi bizzat çözüm oluyor. Örnekleri sıralarsak en eskiden din
savaşlarına çözümü laikliktir. Burada ilkesi ve uygulaması herkesin dini
veya dinsizliği kendisine ama demokrasi ölçüleri herkesedir. Kesinlikli
inanç özgürlüğü demokraside vardır ve din savaşlarının panzehiridir.
Yine düşünce ve ideolojik alanda da aynı geçerlilik var. Düşünce ve
kanaat özgürlüğü. Diğerlerinin b anlamdaki özgürlüğüyle çatışmadan
toplumsal temelde istediği gibi çalışır, uygulama gücü olur. Bu siyasi
düşünceler ve onun partisel ifadesi için de geçerlidir. Demokratik
sisteme veya onun devlet yapısına bağlı olduktan sonra her parti çözüm
gücünü zora başvurmadan bulabilir. Burada ne dini zorla benimsetme ne
devletin yapısını dağıtma ve parçalama da söz konusu değil. Din, düşünce
ve onlara dayalı partiler devletin demokratik sistemini esas aldıkları
için onun ölçütlerine uymayı da bilirler. Bilmediler mi demokrasinin
kendini savunma hakkı doğar. Burada açık ki hangi inancı, düşünce ve
onların partisel ifadeleri hangi toplumsal gruba dayanırsa dayansınlar
bu ulus olabilir, etnik bir grup olabilir veya dini bir topluluk da
olabilir. Bunları söz konusu ederek devleti dayandığı sınırları
zorlayamaz. Buna gerek yok, çünkü çözmek iddiasında oldukları sorunu
daha da zora sokar, dolayısıyla gereği de yoktur, sistemin içinde zaten
çözüm olanakları vardır. Bunlar o toplulukların demokratik haklarıdır.
İnanç ve düşünce özgürlükleridir, partileridir, her tür koalisyondur.
Dil ve kültür konusunda demokratik çözüm daha çarpıcıdır. En başarılı
olunan sahadır. Çünkü dil ve kültürün iç içe geçmişliği birçok ulusal
topluluğun yüzyıllardır birlikte zenginleşmeyi çeşitliliği güçlenmeyi
yaşamayı tercih edecekler ki bunun okulu da laboratuarı da demokrasi ve
onun inançlı uygulanmasıdır. Demokrasi adeta bir dil ve kültür
bahçesidir. Günümüzün en gelişkin güçlü ilkeleri yine bunun açık
ifadeleridir. Tüm Avrupa ülkeleri, kuzey Amerika net ispatlarıdır.
Geçmiş yüzyılların din, dil, kültür, düşünce ve siyasal yeni gelişmeler
üzerindeki baskısı, tüm önemli savaşların nedenleri olmak kadar, tabii
ki baskılara karşı durmada haklı diyebileceğimiz savaşlara yol açmıştır.
Özellikle Avrupa ülkelerinin deneyimi, tüm bu savaşların sonunda kararlı
demokratik sistemi geliştirmiş ve bu üstünlüğe yol açarken batı
uygarlığı bu anlamda demokratik uygarlık olarak da adlandırılabilir.
Çünkü gücünün altında bu sistemi geliştirmiş olması yatar. Demokratik
sistem en az bilimsel teknik üstünlük kadar önemlidir. Karşılıklı
etkilemeleri güçlenmelerine yol açmış ve artık dünya uygarlığı anlamını
da yakalamışlardır.
Dünyanın diğer birçok bölgeleri, genel olarak geri
kalmakla birlikte sistemleri de buna paralel demokratik olmaktan
uzaktır. Ortadoğu bu bölgelerin en önemlilerindendir. Ortaçağın
başlarından günümüze kadar yaşadığı din ideolojili savaşlar topluma
hâkim biçim verirken üç büyük dinin de doğuş yeri olması bu çelişkileri
köklü yaşamasına yol açmış ve başlangıçtaki dünlerin doğuş
süreçlerindeki ileri yanlarını da yitirmiş, bilimselliğin önünde engel
olmak kadar demokratik bir ölçü ve gelenek yaratmayı başaramamışlardır.
Ağırlaşan feodalizm daha da tutuculaştırmış ve aşiret doğalındaki
demokratik özellikler de eriyip her otokratik yönetimlere uygun
toplumsal zemin ortaya çıkmıştır. Din mezhep savaşları batıdaki kadar
bile reforma yol açamamış daha da içe büzülmüş bu bireyin ve toplumun
özgürlük mücadelesini adeta ortadan kaldırmıştır. Özellikle düşünce ve
siyasal özgürlük adeta unutulmuştur.
Bu bağlamda önde gelen ve hâkim Osmanlı
imparatorluğunun mirası üzerinden devrimci tarzda ulusal kurtuluş
temelinde kurulan Türkiye cumhuriyeti bu yapıdan ilk çıkışı yapmasına
karşın, ilk yıllardaki iç ayaklanma ve dış tehditlerin önemli rol
oynaması nedeniyle demokratikleşmeye güçlü bir eğilim sergileyememiş
genel bir düşünce birikimi ve yeni sosyal yapıları sınırlı olarak
geliştirilebilmiştir. 50 yılarında kadar otokratik yönetim tarzında
dünya çapındaki demokratik gelişmenin etkisiyle ancak sınırlı oligarşiye
dönüşümü yapabilmiştir. 27 Mayıs 70’lerin sağ sol çatışmaları, 12 Mart
ve 12 Eylül darbeleriyle ancak yine dünya çapında demokrasinin hakimiyet
kazanmasıyla demokratik cumhuriyet karakterini bu nedenle birlikte yoğun
iç çatışma ve sosyal ekonomik gelişme karşısında yaşamak zorunluluğunu
duymuştur. Ve tüm bu göstergeler cumhuriyetin hem toplumsal ölçülerinde
hem de ideolojik değer yargılarında hızlı bir demokratik hareketlenmeyi
yaşadığı artık bunun hiç engellenmeyeceği bir aşamayı yakaladığını
göstermektedir.
Demokratik çözüm deneyimleri
Bu uzun girişle birlikte artık demokratik sistem
altında tüm sorunların nasıl çözüm bulması gerektiğine dair bir çerçeve
koymak istedik. Gerek din ağırlıklı ve en çok korkutan Kürt sorunu da
dâhil olmak üzere tüm toplumsal grup sorunlarının bu çerçeve dahilinde
çözümlerini nasıl bulmaları gerektiği üzerinde yoğun durmamız gerekir.
Sorunların ağırlaşmasının en temel nedeni bu çerçevenin sistem
tarafından geliştirilmemesi kadar çözüm arayan sorun sahiplerinin de
böyle bir çerçeveyi gündemlerine koymamaları büyük rol oynamıştır.
1960’lı-70’li yıllarda kurulması ve tutarlı temsilinin yapılmaması
gereken bu çerçeveye 90’lı yıllarda ulaşılabilirdi. Kaçırılan bu fırsatı
hiç olmazsa 2000’li yıllarda kaçırmamak ve kazanmak tüm demokratik
güçlerin yaşadıkları büyük deneyimin arkasından adeta kaderleri
olmalıdır. PKK ve benim davamın bu temelde en belirleyici rollerden
birini oynayacağı açıktır. Türkiye’nin genel demokratik sistem ve
uygulama sorunlarına gelmeden önce bu yargıların daha iyi anlaşılması ve
pratikte ağırlıklı olarak Avrupalı deneyimlerin bir özetini sunmak
yararlı olacaktır. Savunmamda daha önce yoğunlaştım ama çözüm
örnekleriyle kanımı güçlendiren 60’larda yayınlanmakla birlikte Türkiye
de geçerliliğini koruduğuna inandığım Leslie Lipson’un Demokratik
Uygarlık adlı yapıttan birçok alıntı almayı önemli bulmaktayım.
İnceleme hem bilimsel hem de günümüzde adeta zafer
niteliğinde doğruluğunun kanıtlanması nedeniyle değerini daha da
yükseltmektedir. Seçeceğim örnek Avrupa’nın özünü teşkil eden çok
mezhepli kültürlü ve dilli İsviçre örneğidir. Yüzyıllara varan mezhep
kavgalarından sonra aldıkları tarihi ders şudur “ sonuçta karşılıklı
olarak bitkin düşünce hiçbir taraf karşıtını ortadan kaldıramayınca ve
eğer yeniden birleşmezlerse konfederasyonlarının ( birlik biçimi)
dağılacağını açık fark edince İsviçreliler hoşgörünün hikmetine
vardılar. Ölüp öldürmektense yaşayıp yaşatmanın üzerinden zımnen
anlaştılar. Böylece çeşitliliğin hoş görülmesi birliklerinin temeli
haline geldi ve demokrasi de farklılıkların uzlaşması konusunda bir
anlaşma olarak geliştir.” İsviçre’de dil konusundaki parçalanmışlık ve
bunun birliğin gücü haline nasıl geldiğine dair gelişme daha çarpıcıdır.
“böylece Hıristiyanlık içindeki bölünmelerin zaten
parçalanmış olduğu bir toplumu, bir de dil açısından farklılıklar
eklenmiştir. Almanca konuşan çoğunluğun ki bunlar sayısal açıdan çok
büyük çoğunluk oluştururlar. Lehine bir puan olarak yurttaşlarının
duyarlılığına akıllı bir saygı göstermiş ve dil konusunda birçok ödün
vermiş oldukları söylenebilir. 1848 anayasasında Fransızca, İtalyanca ve
almanca ulusal diller olarak ve resmi kullanım içinde eşit olarak
tanınmışlardır. Fakat İsviçreliler bundan bile öteye gitmişlerdir.
Ülkenin güneydoğu köşesindeki dağlık bölgede yer alan Grisons
kantonunda( yerel yönetim) kabaca Almanlaştırılmış İtalyancanın bir
biçimi denilebilecek olan Romanche dilini konuşan yaklaşık ellibin
kişilik bir azınlık grubu yaşamaktadır. Bu grup kendi dillerini bir
lehçe düzeyinden bağımsız bir dil düzeyine çıkarmak istemişlerdir.
Böylece dördüncü ulusal dil olarak tanınmak istemişlerdir. 1938’de
yapılan referandum çoğunlukla bire karşı on kabul edilmiştir. Bu
gerçekten çoğunluk tarafından küçük bir grubun duyarlılığına karşı
gösterilen saygının dikkate değer bir kanıtıdır”
Devamla: “ çağdaş insan İsviçre’de dil açısından
bölünmüş bir toplumu birleştirmek ve sonra da onu demokratik olarak
yönetmek sorunu çözülmüş bir sorun olarak kabul edilebilir. Ancak bu çok
dilliğin hiçbir güçlük ve karışıklık içermediği anlamına gelmemelidir.
Tam tersine İsviçrelilerin çeşitliliğin yararlarının onun zararlarına
karşıladığı hatta aştığı bir dengeye ulaşmış olduklarını söylemek
istiyorum. Onlar demokratik teknikleri kullanarak her bir toplumsal
gruba kendi geleceğini belirleme hakkını vererek demokrasinin
ideallerine katkıda bulunmuşlardır. Bu sonuca yol açan ilke ve
uygulamaların üzerinde biraz düşünmek gerekir. Her şeyden önce
İsviçreliler kendilerini en azından bir ikinci dil öğrenmeye
zorlamaktadırlar. Fransızca, İtalyanca, romanca, konuşulan yerlerde
Almanca konuşulan yerlerde ise Latince kökenli bir dil öğrenme
zorunluluğu vardır. İyi eğitim görmüş bir İsviçreli en z üç dil
bilmelidir. Bu dil çeşitliliği için İsviçreliler için gerek komşu
ülkelerle gerek kendi aralarında özel bir ilişki sağlamaktadır. Bil
aracılığıyla Avrupanın Fransızca, Almanca ve İtalyancaya dayalı üç büyük
kültüründen pay alabilmektedirler. İtalyan İsviçre’nin İtalya’ya belli
bir bağlılık duyması, Fransız İsviçre’nin Paris’e gözlemesi, alman
İsviçre’nin de Almanya ve Avusturya’ya yakınlık duyması son derece
doğaldır. Dolayısıyla dilin merkez kaç etkisi İsviçrelileri komşularına
bağlamakta ve taşralılığı, yalnızlığı önlemektedir. Avrupanın bütün
ulusları içinde en Avrupalı olan İsviçrelilerdir. Fakat bunlar aynı
zamanda İsviçrelilerdir. Hem de en yurtsever biçimde komşularından
siyasal olarak ayrı olmaktan gurur duymakta sahip oldukları barış ve
refah için şükretmektedirler. Her bölümden İsviçreliler kimliklerini
korumak için diğer bölümlerin varlığına ihtiyaç duymaktadırlar.
Farklılıklarını birbirlerini güçlendirmeyi dönüştürmeyi
başaramamışlardır.
Bu zıtlıkların karşılıklı etkileri kendini
büyüleyici biçimlerde ortaya çıkarmaktadır. İsviçre’yi dolaşıp da dil
çeşitliliğinden türeyen zenginliklerin farkına varmamak olanaksızdır. Bu
öbür ülkelere oranla alan ve nüfus açısından küçük bir ülkedir. Fakat
tek düze standart ve belli özellikler taşıyan bir ülke değildir. İsviçre
devletinin kökenleri bağımsızlık kazanmaları ve keskin ayrılıklarına
karşın oldukça uyumlu bir demokrasi üretebilmeleri siyasal bir zaferi
temsil etmektedir. İsviçreliler durumuna içerideki büyük farklılıklar ve
dışarıdan gelen baskılar bakıldığında İsviçre’yi yaratmış, birliklerini
sürdürebilmiş ve bir demokrasi olarak evrilmeleri bir mucizedir. Üstelik
ülkeleri birçok genellemeye aydınlatıcı bir istisna getirdiğinden
siyaset bilimcilerinin incelemesi için olağandışı bir konu sunmuşlardır.
İsviçre sadece kuralı kanıtlamamakta herkesçe doğru kabul elden şeyde
düzelme yapmaktadır.
Sonuç olarak İsviçrelilerin bu konudaki dil, kültür
deneyimi paradoksal bir belirleme ile özetlenebilir. Dil çeşitlilikleri,
birliklerini zayıflatmaktan çok güçlendirmiştir ve bu farklılıkları hoş
görmeleri bağımsızlıklarının ve demokrasilerinin hem nedeni hem de
sonucudur. ( demokratik uygarlık sayfa 125- 128)
Bu çarpıcı örnekler dil ve kültür farklılıklarının
demokrasi içinde bağımsızlık içinde nasıl güçlendiğinin hem nedeni ve
sonucu olduğunu çarpıcı olarak ortaya koymaktadır. Herhalde Türkiye için
de dil ve kültür mozaiği olması açısından alınacak epey ders vardır.
Kürt sorununun sonuçta bir dil ve kültür özgürlüğü sorununa
indirgenebileceği göz önüne getirildiğinde alınacak dersler gerçekten
çarpıcıdır.
Uzun bir alıntıyı da demokratik anayasanın anlamına
ilişkin alalım. Çünkü bu konu da Türkiye için aktüeldir.
“ demokratik bir anayasa için ilk siyasal koşul
devletin yönetimine bağlı olan herkesin yurttaş olarak eşit olması ve bu
çerçevede yetkililerin seçim denetiminde eşit paylarının bulunmasıdır.
Bunun anlamı demokrasinin bir anayasasının yurttaşlar ve uyruklar
arasında birinci, ikinci vatandaş ayrımı yapmamasıdır. Temel hak ve
yükümlülükler çerçevesinde ırk, inanç, dil, cinsiyet, aile ve varlık
nedeniyle insanlar arasında ayırım gütmemesidir. Bir demokrasi herkesi
temel haklarda eşit kapsar. Bütün bunlardan anayasa tarafından bile
dışlanan ya da alt dereceye sürülen kişilerin, anayasanın kendilerini
temsil edemeyeceği sonucu çıkar. Böyle bir kümenin varlığı oranında
anayasa demokratik olamaz. Eğer bu kümeler anayasaya karşı gelirlerse
bağlı kalmazlarsa bu anayasaları reddettiği için ahlaksal ve siyasal
açıdan haklı olurlar. Demokrasi bu nedenle birbirlerinin doğal insancıl
varlığını reddeden ya da ortak özdeşliğe karşı çıkan kümeler arasında ne
anayasa ile ne de başka yollarla uygulanamaz. Demokrasinin anayasası her
şeyden önce herkesin benimsediği birliği içermelidir.” ( demokratik
uygarlık sayfa 348)
Bir diğer örnek ülke İngiltere anaysa sistemini
dünyada en iyi uygulama unvanına sahiptir. Sorunlarını şiddete
başvurmadan demokrasi içinde en uygar tartışmayla çözmenin de seçkin
ülkesidir. Buna nasıl geldiği de çarpıcıdır.
“ 20. yüzyıl İngilizleri güvenlik içinde küçük
kavgalarını yapabilirler. Çünkü İngilizler ve İskoçlar Velsler ve
İrlandalılar Protestan ve Katolikler aristokratlar ve avam toprak
sahipleri ve sanayiciler, kendi tenkillerini sömürülerini ve cinayetleri
geçmiş dönemde yapıp bitirmiş bulunuyorlar. Bugünün soydaşlığı dünün
bunalımlarının meyvesidir.”
Bununla yüzyılın çok yönlü kavgalarından nasıl
mükemmel bir anayasal demokrasi çıkardıklarını en büyük erdemlerinin
demokratik sistem yaratıcılıkları oluyor. Demokrasinin dili evrimdir.
Bunun ustası da İngiltere’dir.
Bir diğer önemli alıntı bir dönem için ilke ve
programlarının uygulama sürecinden sonra gözden geçirilmesinin anlamına
ilişkindir.
“ Fakat eğer ilkeler olağan olarak programlarda yer
almadan önce konuyorsa programların geliştirilmesi sonunda ilkeleri
yeniden ele alınmasının gerektiği de bir gerçektir. İdealler bir eylemi
uyarmak için kullanılabilir ve kullanılmalıdır. Fakat deneyim biriktikçe
neyin olanaklı olduğunun ışığında ideallerin yeniden formüle edilmesi
gereği ortaya çıkabilir. Bu nedenle siyasal uygulama ve felsefesi
arasında sürekli bir karşılıklı alışverişin yer alması gerekir. Sürekli
olarak uygulanan programlar halkta değişiklik yarattığı için toplum ve
siyaset üzerinde etki yapar. Büyük babalar için heyecan verici olan
amaçlar, torunlar için anlamsız bir tekerleme durumuna gelir. Soyut
ideallerin değişen özel durumlar uyarlanabilmesi gerekir.”
Demokrasilerde bir bütün olarak örgütlerin, ilke,
program ve devletlerin anayasalarını değişen özel durumlarda veya ilke
pratiğe ters gelindiğinde nasıl kendini yeni duruma uyarlaması gerektiği
burada gayet açıktır. Pratikte uzun süre çelişen ilke ve programların
değeri olmayacağı da ortada.
Burada uzun alıntılarında da anlaşılması gereken
husus Türkiye’de de meşhur bir söz haline gelen demokraside çarenin
tükenmezliğidir. Ama uygulamanın pek iç içe gelişmediği de ortadadır.
Demokratik hareketlenme açısından hangi aşamada ve ne tür sorunlarla
karşı karşıya olduğumuzu bir inanç ve karar kesinliğiyle gündemimize
koyduğumuzda bir büyük çözüm şansını yakaladığımız da görülecektir.
Avrupa ülkelerinin ağırlıklı olarak 20. yüzyıl
başlarında en önemli ulusal dil, din vb. sorunlarını çözdüklerini ve
bugünkü güçlü demokrasilerini kurduklarını çok yönlü gelişme ve
üstünlüklerinde bu rejimin belirleyici payı bulunduğu açıktır. Bu
anlamda Avrupalılaşmak daha cumhuriyetin ilk yıllarında da bir hedefti.
Atatürk’ün görev olarak bıraktığı çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak
ve hatta üstüne çıkmak deyişi kadar, cumhuriyeti biz kurduk onu siz
ilerleteceksiniz sözü de herhalde ancak cumhuriyetin
demokratikleştirilmesiyle mümkün olacağı açıktır. Bizzat cumhuriyet ilk
kuruluş yıllarında liberal eğilimli fethi Okyar kabinesi ve Serbest
Fırka deneyimleri bunun ilk girişimleri ve Atatürk’ün demokrasiye
özlemidir. Döneminde iki büyük iktidar biçimi olan Hitler Almanya’sının
nazi totaliterizmiyle Stalin’in Sovyet diktatörlüğünü görmesi ve bu
sistemler çözülecektir öngörüsünde bulunması demokrasinin üstünlüğünün o
günlerde bile görüldüğü ama gerçekleştirilemediği açıktır. İkinci dünya
savaşı sonrasında demokrat partinin dalgalandırdığı demokrasi bayrağı
görüntüseldi ve esasta oligarşiye yol açmadan öteye gidemedi. Batı tipi
bir demokrasiyle Türkiye 50’lerden beri bu sözü çok söyledi. Ama özünün
gereğine hiç inmedi. Bu beraberinde ağır sağ- sol çatışmaları kadar üç
önemli askeri darbe getirdi. Siyasi ortamın bu şiddetle sürekli gergin
ve dolu geçmesi demokrasinin gelişmediğinin açık ifadesidir. Günümüzde
de bunun sancılarının halen yoğun yaşadığı, aktüel konuların başındadır.
Kürtlerin yoğun yaşadığı alanlarda ise adın ne
konulursa konulsun bir isyan, bir büyük acı, şiddet yaşandığı bunun
altında ağır ekonomik ve toplumsal sorunların yattığı çok sayıda resmi
yetkili ve kuruluş söz ve raporlarıyla sıkça dile getirmektedirler.
Ama bunun yanında çok büyük bir demokratik
hareketlenmenin de olduğu yirmiyi aşkın her düşünce ve toplumsal gruptan
partinin seçimlere katıldığı herkesin oy kullanabildiği de bir gerçektir
ve demokrasi açısından küçümsenemez bir gelişmedir. Demokrasinin
şiddetle birlikte yürüyemeyeceği şiddete kaynaklık eden tüm sorunların
ancak barışçıl çözümünün demokrasiyle bağdaştığı da bir o kadar açıktır.
Demek ki içinde bulunduğumuz aşama ve altındaki güncel hem dini hem
etnik kültürel vs. sorunlar ağır bir demokratikleşmeyle yüz yüze
bulunduğumuzu da ortaya koymakta, ilerlemenin bu sorunların demokratik
sistemle çözüme girmesiyle eş anlamlı olduğu da açığa çıkmış
bulunmaktadır. Şunu çok iyi görmek gerekir çağdaş Türkiye devleti 19.
yüzyılın başlarında III. Selim’in zorla saltanattan indirilmesi ve
ayanlarla yapılan Senedi ittifaktan beri her türlü şiddeti karşı devrimi
darbeleri kendi içinde neredeyse iki yüzyıldır yaşamaktadır ve şiddetin
artık çözümleyici değil zorlayıcı engelleyici olduğu hatta kendini aşırı
tekrarladığı da bir tarihi gerçektir. Şiddet artık cumhuriyetin
gündeminden kesin kalkmadır. Sanıyorum Türkiye’de tüm kesimlerin
konsensüs sağladıkları en temel bir konu budur. Kimse sorunların
şiddetle çözüleceğine inanmıyor. Bunun açık ve tarihten en büyük dersi
çıkarmış görünen ve büyük zor gücüne rağmen bu gücün etkisini ancak
yaratıcı çağdaş bir demokrasiye yönlendirmede kullanan ve açıkça 90
ortalarından beri MGK konseptleriyle yürütülen, içinden geçmekte
olduğumuz tarihi aşamayla da kanıtlanmaktadır. Ordu darbe yapmıyor ordu
en demokratik görünen partilerden bile daha duyarlı demokrasinin
ölçütlerini hatırlatıyor. Günümüzde ordu ve demokrasi ilişkisi
irdelenirken, herkes şahsı için alabildiğine demokrasi isterken ordunun
gerçekten demokratik normların takipçiliğini üstlenmesi, şüphesiz
ülkenin güvenliğiyle bağlantılıdır, ama sorumlu olduğu bu güvenliğin
bile ne kadar yakından demokrasiyle bağlantılı olduğunun görülmesinin de
yüksek ve saygı duyulması gereken bir anlayış gereğidir. Bu açıdan da
aşamanın tarihi, demokratik nitelikte olduğunu görüyoruz. Çözümün bizzat
demokrasinin çare tükenmezliğinde görüldüğünü anlıyoruz. Bu zorunlu
olarak anlaşılmasaydı darbe yapmanın önünde duracak bir güç olmadığını
da biliyoruz. Ordu bugün demokratik aşamanın karşısında bir tehdit
değil, tersine sağlıklı aşama yapmasının ve işlemesinin teminat gücü
konumundadır. Bu neden böyledir? Çünkü sorunların demokrasinin özüyle
çok bağlantılı söz ve eylemi dışında çaresi kalmadığından ötürü
böyledir. Artık sorunları gücün halledemediği, daha da zora soktuğu,
artık çözümün demokratik sistemin iç yaratıcılığında görülmesi gerektiği
için böyledir. Türkiye için demokrasi bir ihtiyaçtan öte bir zorunluluk
haline geldiğinden ötürü böyledir. Ordunun büyük bir özlemle
yönlendirmede oynadığı bu rolü, şahsım adına 96’dan beri olumlu taktir
ettiğimi ve yardımcı olmaktan başka çaremizin olmadığını da daha o
günlerde belirttiğimi tek taraflı ama başarılı yürümeyen ateşkes
denemeleriyle ve giderek bu yönde çözüm arama konumuna girdiğimi de
tarihi bir gelişme olarak hatırlatma ihtiyacı duyuyorum.
Aşağı-yukarı diğer tüm ağırlıklı siyasal-ekonomik
ve sivil kuruluşların da açık ifade etmeseler de, bir büyük demokrasi
arayışında oldukları, anlamlı bir demokratikleşmeden kaçınan kesimin
olmadığı da, aşamanın tarihi değerini ortaya koyar. Çok sayıda rapor,
konferans, panellerde bunu görmek, basın-yayın kuruluşlarında bu yönlü
bir bombardıman hareketi yaşandığını, bu yılların tarihiliğini onun da
demokratik özde olduğunun diğer büyük bir göstergesi, kanıtıdır. Bütün
bunlarla birlikte devletin en üst düzeyinden tutalım, sıradan vatandaşa
herkesin, uygulananın tam demokrasi olmadığında birleştiği de bir
hakikattir. Temel devlet kuruluşlarından anayasa, Danıştay başkanları en
temel demokrasi ilkelerinin-dil, düşünce, siyasal parti başta olmak
üzere- önündeki engellerin kaldırılmasını bugünlerde, kuruluş günlerinde
dile getirmektedirler. Parlamento yemin sorunlarına bile düşmekte.
Devletin en temel kurumlarının da demokrasi karşısındaki konumları,
gerçekten aşamanın hassasiyeti kadar tarihi özelliğini ortaya
koymaktadır. Bu aşamaya gelmiş bir çatışmalı ortama demokrasinin nasıl
bir çözüm değeri oluşturduğuna dair dünya deneyimlerinin bir özeti
olarak şu alıntılar büyük anlam ifade etmektedir:
‘Fakat çatışma birtakım sınırlar gerektiren bir
nitelik taşır. Denetim altına alınmadığı taktirde, kendi kendini ortadan
kaldıracak kadar yıkıcı sonuçlara yol açabilir. Yıkıcılık eğilimimizi
sınırlandırmadığımız taktirde uygar insanlar olarak yaşamamız
olanaksızdır. Bu nedenle çatışmalarımızı kurumsallaştırıp yöntemsel
güvencelere bağlamamız gerektiğini tartışırken, bugünkü yaşamımızı
düzenli bir çerçeve içinde yürütmek zorundayız. Bugünkü çatışmalar nasıl
yarınki DÜZENE yol açacaksa, bugünkü DÜZEN de geçmişteki çatışmaların
ürünüdür. Toplumun varlığını sürdürmesi, yönetimin yurttaşları,
kuralları, aygıtları, yetkileri ve yetkilileri içerecek biçimde
örgütlenmesin –tek kelimeyle devleti- gerektirir. Fakat yine bu toplumun
yeniliklere uyup evrimlenebilmesi için siyasal tartışmalar devletin
içinde değişimlere karşılık verebilmenin ve böylece gerçekliği ideale
daha yakınlaştırmanın bir yolunu bulabilmelidir. İyi işleyen ve
varlıklarını koruyabilen kurumlar, yeniliklere açık olmak ile
sürekliliği korumak arasında anlamlı bir dengeyi koruyabilenlerdir. Bu
denge kurulamadığı takdirde, yönetim aygıtı, siyasal süreç içinde
gelişen güçlere aykırı düşecektir.’
‘Dolayısıyla siyaset ile devlet arasında bir
gerginlik vardır. Siyasetin dinamik özellikleri, devletin durağan
niteliğini zorlar, siyasetin akışkan bir özelliği vardır. Yönetilmesi ve
denetlenmesi zor güçlerin çalkalandığı bir denize benzer. Buna karşılık,
devlet belirli bir yapıya sahiptir. Birlik ve sağlam karar, ölçütleri
yasa, düzen ve otoritedir. Denizin sonsuza kadar karayı dövmesi gibi
siyasetin dalgaları da devleti döver durur. Buluştukları nokta
hükümettir. Bu karşılaşma, karşı konulmaz bir gücün yerinden oynatılmaz
bir taşı nasıl kaldıracağına ilişkin o metafizik bilmeceyi andırır.
Gerçekten de siyasal ayaklanma –örneğin devrim- anlarında yer alan
türden bir şeydir. Dolayısıyla bu tür bir GERGİNLİĞİ giderecek bir
sistem oluşturulmalıdır. Böyle bir sistem ise DEMOKRASİ’DİR. Demokrasi
hükümet biçimleri içinde özü ve bu sorunlara yaklaşım yöntemi açısından
EŞSİZDİR. Amaçları açısından bir ölçüde engelleyicidir. Çıkarlar,
gruplar ve kişiler arasındaki çatışmaların yıkıcılığa dönüşmesini
engeller. Fakat daha büyük ölçüde de YAPICIDIR. Farklı kesimlerin
siyasal enerjilerini kurumlar aracılığıyla derleyerek kamunun çıkarına
ulaşmaya çalışır. DEMOKRASİ, siyasetin yaratıcı, devletin de duyarlı
olabileceği bir ilişkiyi oluşturmaya çalışır. Demokrasinin amacı; taşı
yerinden oynatılabilir, gücü de dayanılır kılmaktır.’ (Demokratik
Uygarlık, sayfa 235)
Burada asıl vurgulamak istediğim husus, siyasi
ortamın gergin, zaman zaman şiddetle –ayaklanma, isyan- sarsıldığı
dönemlerde, demokrasinin tam bir ilaç rolü oynadığıdır. Çıkarların
aşırılıklarını engelleme kadar, haklı olan yanlarını da devlet kurumları
aracılığıyla realize etmesidir. Müthiş bir denge ile gerginliğin,
çatışmanın üstesinden gelmesidir. Siyaseti ve arkasındaki güçleri
çatıştırmadan, demokratik devlet kurumlarının elverişliliği sayesinde,
çözüm gücüne sahip olan, ideal hükümetlere sahip olmasıdır. Burada her
sorun çatışmaya uğramadan, duyarlı kılınmış –demokrasiyle- devlet
aracılığıyla yani hükümetiyle dengeleniyor, hatta kamuya en yararlı hale
getiriliyor. Başka rejimlerde yıkıma gidebilecek, katliama, yıkıma yol
açabilecek gerginlik arkasındaki güçlerle çatışma, burada ortak faydaya
dönüştürülüyor. Demokrasinin muazzam yaratıcılığı burada karşımıza
çıkıyor. Bu aynı zamanda Batı toplumlarının üstünlük nedenlerinin de
esas neden kaynaklandığını ortaya koyuyor. Yıkım enerjisini yapıma
dönüştüremeyen tabii ki büyük kaybedecek, onun yarara –mekanizma
demokratik ölçülerdir- dönüştürenler ise kazanacaktır.
Türkiye’de siyasal gerginlik ve şiddetin
olumsuzluklarını engelleyici ve tersine o enerjiyi –kişilerin, grupların
çıkarlarının- yarara dönüştürecek kadar demokratik sistemini
oluşturamadığı için son yarım yüzyılda kaybettikleri dev mislidir. Bir
kuşak kaybetmek kadar, sınırsız maddi ve moral değerlerde kaynaklar
muazzam ölçülerde kaybedildi. Yaşanılan acılar sınırsız oldu. Gerçekten
rahatlıkla üstesinden gelinebileceğine kuşku duyulmayan demokratik
sistemde inançla uzlaşılsa ve herkes gereklerine uysa, tersine nelerin
kazanılabileceğine kuşku duyulmayan demokratik sistemde inançla
uzlaşılsa ve herkes gereklerine uysa, tersine nelerin kazanılabileceğini
de göz önüne getirdiğimizde büyük hayıflanmamak elde değil. Özellikle
son kırk yılın deneyimleri Türkiye’yi kesinlikle içinde bulunduğu
demokratik aşamayı en iyi başarıyla kazanmayı şart kıldığı gibi, eşsiz
ve vazgeçilmez biricik çare kaynağı olduğunu da gösteriyor.
Türkiye cumhuriyetini tarihi çıkış koşulları
içerisindeki ulus ve toplum gerçekliği kadar, kısa tarih gelişmesi ve
hatta uluslar arası, demokratik sistemle karşılaştırmasını açık ki
yargıladığını dava kürt sorunu ister güneydoğu ister terör deyin fark
etmiyor, için bir çerçeve oluşturayım diye dile getirmeye çalıştım.
Kuruluşta ortak hareket ismiyle ve gönüllü birlik, demokratik bir
gelişmenin ayaklanmalar ve altındaki toplumsal nedenlerle
gerçekleşememesi nedeniyle acı bir soruna dönüşüyor. Her ayaklanma
sorunu daha da ağırlaştırıyor. Gerisindeki tarihi nedenlerle birlikte
üzerinde yaklaşanı yakan bir gerçeğe, yaralı, çok acılı, trajik bir
gerçeğe dönüşüyor. Dünyada benzer sorunlar, hatta yüzyıllarca birbirini
boğazlamış, sorunlara yataklık etmiş ülke halklarının çeşitli
toplulukları cumhuriyet yüzyılında muazzam çözüm gücüne kavuştukları çok
verimli güzel birliktelikler çarpıcı örnek İsviçre anlatıldı. Tüm
ayrılıkları farklı kültürlerini, dil ve dinlerini, bağımsızlıklarının ve
demokrasilerinin harcı haline getirdikleri halde bunu etraflarındaki en
büyük ayırıcı güçlere rağmen başardıkları halde, ortak tarih, din ve
hatta dil, kültür yakınlıklarına birlikte kuruluş savaşlarını vermek
kadar devletini, cumhuriyetini de kurmalarına rağmen neden isyanlar
önlenemedi, bu niteliğini niye geliştiremedi, halkın yönetimi olarak
anlaşılması gereken demokratik cumhuriyete bu sorunu çözecek gücü niye
veremedik daha da ve en önemlisi nasıl vereceğiz?
Dünya deneyimlerinin ışığında sorunun demokratik
çözümünün sadece mümkün değil, ideale yakın koşulları beraberinde
yaşadığını görüyoruz. İç içe geçmiş coğrafya yani ortak vatan özelliği
yüzyıllarca dil ve dinde doğal asimilasyonla kurulan kültür yakınlığı ve
en önemlisi sürekli ortak devlet çatısı altında yaşama, aslında
demokratik çözümün objektif koşullarının gelişkinliğini gösterir. Olan
çelişkilerin altında dünya ölçeğinde beraberliğe en yakın cinsten
oldukları da bilimsel bir gerçekliktir. Burada ayrılıkçılık objektif
temele ne kadar ters ise, ortaklık o kadar uygundur. Bunun nedenlerine
ilgili bölümlerde değindim. Ama özce Kürt ağırlıklı toplumdaki
geleneksel hâkim tabakanın, cumhuriyet karşıtlığı başına buyruk hanedan,
ağalık, şeyhlik, reislik, yeni düzene gelmeyi çıkarlarına uygun
bulmayışı ve feodal, aşiretsel ve dini bağlarla kendilerine yüzyıllardır
bağlanmış oldukları halkı rahatlıkla ayaklanmaya kaldırmaları kadar
cumhuriyetin kendi demokratik temellerini bu nedenle kuramaması,
şüphesiz çatışmaların yıkıcılığa, ayrılıkçılığa kaçmasına yol açtı.
Burada tarafları suçlama yerine, bilimsel değerlendirmeye çalışıyorum.
Elverişli kuruluş zemini, kısa sürede bir tarafın doğal olarak
cumhuriyeti koruma endişesi, diğer tarafın yüzyıllardır kalma
vazgeçilmez çıkarları, demokrasi köprüsünde dostça kardeşçe geçmeyi
beceremediklerinden sorun derinleşti diyorum. Aşırı şiddet, korku, acı,
yabancılık gelişti. Artık sanki cumhuriyet tüm gücüyle bastıracak, inkâr
edecek, Kürtler de “ varım ama kaçıyorum isyan ediyorum” diyecek.
Trajedi, acı ikilem böyle oluştu. Aslında bu kadar olmamalıydı. Doğal
asimilasyon yüzyıllardan beri Kürt Türk’ü çok yakınlaştırmış iken
inkâra, zoraki olana gerek yoktu. Kaldı ki resmi dil olarak Türkçenin
gelişimi ve kabulü doğaldı. Türkler, Türkiye uluslaşmasının kökeniydi,
buna da itiraz olunamazdı ve doğaldı. Devletin temel kurucu gücü olarak
başka türlü de olunamazdı. Herkesin bu uluslaşmada yerini alması,
Atatürk’ün “ne mutlu türküm” demesinin de tarihi anlamı buydu. En başta
Atatürk bunu Osmanlının “ etrakı bi idrak” dediği Türkler için
söylüyordu. Nasıl ki herkes çok kökenden gelmesine karşın ortak
İngilizceyle “ ben Amerikan ulusundanım” diyorsa ve hatta İsviçre gibi
dört ulusal dilli ve kültürlü biri “ İsviçre milletindenim” diyorsa,
Türkiye’de ortak bir ulustan bahsetmenin yadırganacak bir yanı da
yoktur. Burada ulusal bütünlük tartışılmıyor, tartışılmalıdır. Aynı şey
daha fazla ülke ve devlet bütünlüğü içinde geçerlidir.
Bu hususlar açık olmasına rağmen sosyolojik ve
siyaset bilimi açısından anlamı üzerinde özlüce durulmuyor, şoven aşırı
bir milliyetçilik gerekçesi yapılarak asıl sorun haline getirilmeye
başlanıyor. Atatürk milliyetçiliği ırk, köken milliyetçiliği olmadığı,
esasında tarihten süzülen bir kültür ulusçuluğunu esas aldığı halde bu
ulusçuluktan sapma, karşı bir milliyetçiliğe zemin hazırlıyor.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında fazla yüze vurmayan bu milliyetçi
yaklaşımlar, Kürt toplumunun hâkim yanlarıyla birleşince tabii ki
ayrılıkçılık biraz daha derinlik kazandı. Avrupa türü bir demokratik
kabullenme, dil, kültür, din, etnik farklılıkları demokratik potada hem
çatışmaları yanlardan koruma, hem de ortak kamu yararına itilince ve
50’lerden itibaren sınıf farkları büyüyüp cumhuriyeti adeta yeniden ele
geçirince, oluşan bir oligarşik yapı demokrasinin önünde engeldi.
Demokratik sistemin giderek gelişecek sınıf, dil, kültür ve hatta dini
çelişkileri çözme imkânı doğmayınca, sorunlar 70’lerde yerini
çatışmalara bıraktı. Diğer sorunlarla birlikte Kürt sorunu rahatlıkla
bir demokrasi sorunu olarak çözüm bulmalıyken gerek tarihsel temeli
gerek ele alınan dönemin dünya çağındaki çatışmalı savaşı karakteri
genliğin elinde bir kıvılcıma dönüştü. Daha devleti, toplumu, tarihi
tanımadan dogmatik ideolojik yaklaşımlarla ütopik siyasi belirlemelerle
PKK adına bir isyan içinde kendimizi bulduk veya yarattık. Yılların
küllenmiş sorunu ateşlendi, bir isyan oldu. Toplum temeli olmayan hiçbir
şiddet bu kadar gelişemez. Bireysel terörün çapının sınırlılığını herkes
bilir. Kaldı ki toplumsal anlamı olmayan hiçbir şiddet olayı yoktur.
Amaçsız şiddet en tehlikeli şiddet dolayısıyla suçtur. Ama bir savaş
bilânçosunu çoktan aşan, bazen günde yüzlerce kaybın yaşandığı,
milyonların bu kadar uzun süre etkilendiği bir çatışma açık ki tarihi
toplumsal temeli derin olan bir sorundan ancak kaynaklanabilir. PKK olsa
olsa fitil rolünü oynayabilir. Burada göstermek istediğim, sorunun doğuş
karakteri kadar, dünya çapında nasıl çözüme kavuştuğu ve Türkiye’de
gündeme benim sorumluluğum altında, PKK öncülüğünde nasıl bir hal
aldığıdır. Sayın savcıların iddianamelerinde hiç değinmediği hususları,
tarihi hususları, tarihi öneminden ötürü çok yönlü olarak koymak
ihtiyacı duydum. Hukuki açıdan PKK’nin durumu belli ancak sorunu tarihi
toplumsal boyutta ve dünya ölçeğinde benzer sorunlar kadar çözüm bulmuş
örnekleriyle kıyaslamasak bu yargılamaya da yazık olacaktır. Tarihi bir
yargılama tarihi bir çözümü beraberinde getirmelidir. Türkiye bizden
şiddetle bunu istiyor. Cumhuriyet bu sefer demokratik çözüm gücünü
gösterecek, yaratacak mı? Herkes bu soruyu soruyor. Bu son isyan
gerçekten öyle olacağına inandığım tarihi demokratik uzlaşmanın gücüyle,
yaratıcılığıyla çözümlenerek son isyan olacak mı? Bunu soruyor.
Tekrarlayıcı ve uzun uzadıya da olsa sorunun tarih
ve toplum bağı kadar dünya örnekleriyle mukayesesi bence çok önemlidir.
Bu yargılamada bunu cesurca ortaya koymam bu cumhuriyetin, onun gelişen
demokratik karakterinin hem bir gereği ve onunla doğru tanışmamızın
dolayısıyla barışmamızın gereğidir, hem de başka tür bilimsel olarak da
çaremizin olmadığı ve gerekmediğidir de. Bundan sonra şu sorulara net
yanıt vermeye çalışacağım. İddianamenin temel iddiası olduğu için PKK
programı ve benim birçok beyanım bunu ortaya koyduğu için gerçekten ayrı
bir devlet gerekli mi, mümkün mü, söylenilenle yapılan bunu doğruluyor
mu? Hayat neyi kanıtladı? Zorla birliktelik kadar ayrılık yine mümkün
mü, çözüm gücü olabilirler mi? Değilse cumhuriyet ortak vatan ve devlet
olarak demokratik çözüme, bu sefer bu tarihi fırsatı şansı tanıyacak mı?
KÜRT SORUNU AYRILMA DEĞİL, CUMHURİYETLE
DEMOKRATİK BİRLİK SORUNUDUR
Kürt sorununa ilişkin kabaca da olsa ana
çizgileriyle ortaya koymaya çalıştığımız tarihi gelişimle birlikte,
hangi toplumsal gerçekliğin temelinde oluştuğu şunu açıkça gösteriyor;
gerek ortak bir vatan gerekse üstün şekillenen devlet, gelişme
seviyeleri, öncülük düzeyi Türklerde olsa da Kürtler bunu en kardeşçe
takip etmişlerdir. İsyancılar ayrı devlet kurmak amacından çok yerel
çıkarların sarsılmasıyla hâkim tabakaların dar ailesel, aşiretsel
otorite çerçevesini aşamamıştır. Çoğunlukla da başından beri en azından
bir kesim sürekli uzlaşma içerisinde kalmıştır. Kürt milliyetçiliği söz
düzeyinde ayrılıkçılık iddiasından bulunsa da pratikte bunu
gerçekleştirecek niyet, güç ve hazırlıktan yoksundur. Bu anlamda tarihi
bir çözümsüzlüğe başından kendini mahkûm etmiştir. Ayrılıkçılık yapar
gibi gözükür ama sözde kaldığı için sonuçta devletin yönelimi ile olan
halka oluyor. Ve bu tam yaralı, hasta bir toplum yapısı ortaya
çıkarıyor. Bu da beraberinde kuşku, korku, endişe, cehalet, ağırlaşan
ekonomik toplumsal gerilik getiriyor. Devlet de hep isyancı bir kitle
gözüyle bakmaya alıştığından sürgünlük bir toplum özelliği de gelişiyor.
Herkes adeta oradan kendini kurtarma istiyor. Sürekli isyan psikolojisi
bu toplumsal gerçeğin ifadesidir. Bu toplumsal yapıdan devlet doğmaz. Ne
fikri düzey, ne coğrafi ne ekonomik düzey buna imkân verir. Kürt- devlet
ilişkisinde sorun oldukça bilimsel göründüğünde demokratik birlikteliğin
en uygun çare kadar koşulların en çok bu tarzın elverişli olduğu
görülecektir. Bu bağlamda çeşitli seçenekleri göz önüne getirdiğimizde;
A-
Ayrı bir devlet seçeneğinin hem maddi temeli hem de fayda
anlamında bir çözüm yolu olmadığı iddiası olsa bile pratik değerinin en
zayıf yol olduğu görülecektir. Hazır bir kuruluş olsa bile hiçbir komşu
tarafından tanınmayacağı, uluslar arası alanda da tanınma durumu yoktur.
Bunu bir tarafa bırakalım. Bir devletin bağımsız kendini sürdürmesi için
bir ekonomiye, dile toplumsal birliğe, savunmaya ihtiyacı var k bunu da
bir gün sürdürecek temeli olmadığı kendiliğinden görülecektir. Tam dış
destek olsa bile kuzey ırakta Kürt otonomisi bile kurulamıyorsa bu biraz
da içyapıdan kaynaklanıyor. Kürtler açısından bağımsız devlet seçeneği
bu anlamda ideolojik bir söylem olmaktan öteye geçmez. PKK programında
da ideolojik olarak bahsedilir ama pratiğin gösterdiği ve tarihinde
ortaya koyduğu birliktelik gerçeğidir. Ama işin canalıcı özü
birlikteliğin nasıl olması gerekliliğine ilişkindir.
B-
İkinci federasyon, otonomi gibi seçenekler kısmi bir uygulama
özelliğine sahiptir. Tarihsel olarak da Kürt bölgelerindeki feodalite ve
aşiretsel düzen bu uygulamalara alt yapı teşkil edebilir. Özellikle
demokrasinin olmadığı, daha eskiden de feodalitenin güçlü olduğu devlet
yapılarında aslında yaşanan daha çok etnik, aşiretsel otonomidir. Milli
özelliği olmadığı gibi, ancak dar aşiret çerçevesinde geçerlidir.
Günümüzde bile güney Kürtlerinde Behdinan soran ayrımı ve buna dayalı
otonomi yapıları bile tam gelişemiyor. Yine temel neden feodalitenin
gücüdür Osmanlı döneminde de Kürtlerin yaşadığı yoğun feodal
otonomilerdir. İsyanlar bile feodal otonomiler tehlikeye girdiğinde hep
sözkonusu olmuştur. Bu anlamda ayaklanmalara özgür iradeli halk
hareketleri demek zordur. O aşamaya toplumsal yapı ve zihniyetleri el
vermez. Hanedan ideolojisi ve aşiret yararı her şeyin önündedir. Bu
anlamda günümüzde bile otonomi ve onun söylem düzeyinde yeni yeni
tartışılan federasyon yaklaşımı geri toplumsal yapıya bağımlı
olacağından demokratik değerlerin gelişmesine fazla fırsat vermez. Daha
çok feodal- aşiretsel kalıntıları güçlendirir. Güney Kürtleri pratiği
bunu da oldukça kanıtlıyor, ayrıca en çok işbirlikçiliğe, kim çok
kullanmak istese ve gücündeyse ona alet olmaya yakın biçimlerdir.
Demokratik oluşmadıkları için klasik isyan zemini kadar imhalara da
oldukça açıktırlar. Dolayısıyla çok tartışılmasına ve denenmesine rağmen
çözüm yöntemine oldukça eleştirel yaklaşmakta büyük yarar vardır.
Türkiye’deki Kürtler
açısından durum daha önemli farklılıkları önümüze koymaktadır. Lehçe
farklılıkları kadar, Kürt-Türk iç içeliği olan bölgelerin durumu,
doğudaki Kürt nüfusunun en azından bir karı kadar Batıda bulunması
otonomi tezinin maddi temelinin elverişsizliğini gösteriyor. İstanbul,
İzmir, adana, gibi illerde milyonlarca kürde federasyon uygulanamaz. Bu
tür nüfus dağılımı dünyanın birçok örneklerinde gelişmekte, bölgesel
çözümler yerine demokratik dil, kültür kavramlarıyla daha iyi çözüme
gittiğini göstermektedir. Birçok etnik kökenli nüfus aynı kent ve
bölgelerde yoğunlaşıyor bu da çözümün demokratik kurumlaşmada
gelişebileceğinin çağdaş ifadesidir. Kaldı ki yerel yönetim yapılarının
gelişmesiyle otonomiden beklenen birçok yarardan daha fazlasını hem de
daha demokratikçe elde etmek mümkündür. Kürt ve türk nüfusunun
demografik dağılımı ne ayrı, ne federasyon tipi siyasal oluşumlara göre
değil, genel demokratik kurumlaşmaların ideal, eşitlik ve özgürlük
değerlerinin önündeki engellerin kalkmasıyla daha sağlıklı birliği
güçlendirici çözümlere yatkın olduğunu göstermektedir. Yüzyıllardan beri
doğal asimilasyondan tutalım ekonomik yapı, sosyal akışkanlık günlük
olarak bile o kadar fazla iç içe çalışmaktadır ki dar otonomici
yaklaşımın maddi zemini daha da daraltmaktadır.
C-
Üçüncü seçenek demokratik çözümdür şimdiye kadar pek açıkça ifade
edilemeyen teorik ve pratik yönleriyle tartışmayan, aslında dünya
çapında çok önemli sorunlara çözüm olan bu yaklaşımın Türkiye de
gündemleşmemesi büyük bir şanssızlık kadar, demokrasinin tutarlı ciddi
gelişmemesinin de bir sonucudur. Halbuki pratiğinde görmek, rahatlıkla
ideale yakın çözümleri üretmek mümkündür. Aslında cumhuriyetin kuruluşu
buna tarihi temeli verdiği gibi Atatürk’ün İzmit basın toplantısındaki
konuşması da çözümün bu yolda aranması gerektiğini gayet açık ortaya
koyar. Bu hususları açmadan daha da bu tarzı irdelemek gerekir. Örneğin
incelediğimiz İsviçre iç içe geçmiş coğrafya, kültürler, diller, dinler,
uzun kavga dönemlerinden sonra ve yine ortak fayda noktalarını
birliktelikle yakaladıktan sonra en güçlü demokratik çözümü yakalıyor.
Avrupanın en güçlü demokrasisine de ulaşıyorlar. Bu aynı zamanda güçlü
bağımsızlık anlamına geliyor. İçte ve dışta parçalayıcı faktörlerin
verdikleri zararı çok iyi görmek kadar birlikteliğin büyük yararlarını
da tecrübeyle görüyorlar. İsteseler her kesim dil, kültür coğrafyasıyla
ana parçaya yani Almanya, Fransa ve İtalya’ya katılabilir ama çok iyi
biliyorlar ki bununla hem kişiliklerini hem zenginliklerini
kaybedecekler ve kazanacakları asla İsviçre’nin hepsine verdiği kadar
olmayacaktır. Bu örneği dünyanın birçok ülkesinde ırk ayrımı olan
yerlerde bile görebiliriz. Belçika, kanada, güney Afrika cumhuriyeti,
yeni Zelanda ve hatta ABD’de bile bölge, kültür, din farklılıkları ortak
yararın ancak güçlü demokratik devlet yapısından ileri geldiğini gayet
bilirler. Hatta ne kadar çok çeşitlilik o kadar güçlülük ve zenginlik
kuralına ulaşıp uygulaya gelmişlerdir. Şüphesiz tarihi çatışma tecrübesi
kadar demokratik mücadelenin de bunda belirleyici rolü vardır. Bunu
başaramayanlar ağır kaybetmekle beraber günümüz dünyasında artık bir
çözüm tarzının kesin başarı gücünü göstermekte aksi halde kanlı acı
bilânçoların en son Kosova’da nereye götürebileceğini göstermektedir.
Türkiye açısından en acı veren neden dünya
politikalarından ders çıkaramadık, ideale yakın bir çözüm imkânı
varolduğu halde niye değerlendiremedik sorusudur. Birçok sorunda olduğu
gibi hep isyan ve bastırma sanki tek yolmuş gibi davrandık. Şunu biraz
daha Kürt sorununa ilişkin açmak gerekir.
Ya ayrılık isyan, buna karşı ya bastırma ve inkâr!
Halbuki iki yaklaşım da çok denendiği halde verdiği
muazzam acı kayıpları bir tarafa bırakalım hiç çözüm gücü olunmadığı
gibi sorunu ve toplumu çok ağır sorunlarla yüz yüze bırakmışlardır.
Yöntemler çağdaş, dolayısıyla çözümleyici olmayınca varılacak yer de
burasıdır. Yani çözümsüzlük. Bunun kader olmadığı, gerçekten
demokrasilerde çarenin bitmediğini söylememize rağmen pratiğine
ulaşamamanın tarihi sorumluluğu herkesedir. Bir kişiye, bir gruba, bir
tarafa sorumluluk yıkılarak hiçbir sorun doğru ortaya konulamaz, çözümü
de olamaz. Bu kadar karmaşık, tarihi, coğrafi, kültürel, toplumsal
uluslar arası boyutları olan bir sorunu neredeyse yalnız benim
kişiliğime yıkmakla herkes ancak suçunu gizleyebilir, kolay
sıyrılabilir, günü kurtarabilir. Türkiye’de en üstten en alta kadar
herkes şimdi bu modaya uyuyor. Herkes belki duygularını günlük
çıkarlarını da bununla her şeyi bana yıkmakla sağlama alabilir. Ama
tarihe ve sorunun çözüm gücüne katkı vermez ve engel olmaktan bile
kendini kurtaramaz.
Dolayısıyla herkesin geçmiş yaklaşım ne olursa
olsun, sorunu ciddi bilimsel çözüm niyetiyle sorunluluklarına sahip
çıması, günümüzün günlük acı ve kan veren bu soruna bir an çözüm bulması
suçlama yerine katkısını ortaya koyması daha ahlaki ve siyasi bir
yaklaşımdır. Demokratik çözüm silahı olarak devreye girmesi gereken bir
tarihi anı yaşıyoruz. Onun da özü bu halkın öz iradesidir. En son
seçimlere baksak bile demokratik çözümün gelişme kaydettiği ortadadır.
Ciddi bir taban çalışması yapamamasına rağmen HADEP’in yerel seçimler
başarısı, tarihte ilk defa Kürt kitlesinin ortak iradesiyle yönetim
niyetini ortaya koyması bölgenin ağır feodal özellikleri de göz önüne
alındığında, demokrasinin küçümsenmemesi gereken bir çözüm olanağıdır.
Yolda önemli adımdır. Diğeri aslında demokratik çözüm açısından daha da
büyüktür. Yaşanan gergin ve çatışmalaı ortama rağmen bu oluyorsa,
çatışmalar tümüyle durduğunda anayasa mahkemesi ve diğer temel hukuk
kurumlarıyla birlikte birçok önde gelen devlet ve parti yetkilerinin
dile getirdikleri hukuk reformları ve özgürlükler önündeki engeller
kalktığında aslında tutarlı hale gelmiş artık çözüm değeri anlaşılmış
demokrasi için bir siyasi zafer kazanılmış olacaktır. Türkiye’nin
istenilse de engel teşkil edilse de tüm hareketliliğiyle buna yürüdüğü
de tarihi aşamadan geçildiği açıktır. İnanç ve güvencemizi bu yürüyüşten
alıyoruz.
Yine başa dönelim. Cumhuriyetin kurtuluş ve kuruluş
sürecindeki demokratik değeri kadar, Kürtlerin ana kurucu öğe olarak
görüldüğünü kimse inkâr edemez. Atatürk ayrıca bizzat bir nevi otonomi
mahalli özerklik gibi deyimler de kullanmış, çözüm niyetini ortaya
koymuş ama isyanların bilinen özellikleri bunu gündemden kaldırmıştır.
Sonrada bu sorunun sert yasağına inkârına götürdü. Öyle ki 92 yılına
kadar bir Kürtçe dil yasağı da eklendi. Bunun demokrasi yolu olmamak
kadar, tutarlı bir Atatürkçülük olmadığı da ortadadır. Atatürk’ün karşı
çıktığı Kürtlük hele cumhuriyetle uygar giderek demokratik tarzda
birleşecek Kürtlük değildir. Onun cumhuriyetin daha kuruluşunda saltanat
tehlikesi ile yine dış güçler desteğinde muhtemelen cumhuriyetin
yıkılışında dolayısıyla Türk ve Kürdün birlikte en çok kaybetme
gerçeğinden ötürü buna karşı ortaya çıkan isyandır. Cumhuriyet
aleyhtarlığıdır. Kaldı ki batı bu yönlü çok daha fazla isyan olmuştur.
Aynı yöntemle yaklaşılmıştır. Atatürk’ün yaklaşımlarının bu iki çok
önemli yönü birlikte değerlendirilmesinin tarihi değerde olduğuna
inanıyorum. Bugünde yaşasaydı, cumhuriyetle demokratik birlikteliği en
uygun tavrın sahibi olacağına da inancımı belirtirim. Hiç kimse
cumhuriyetin en nazik dönemindeki koruma endişesiyle yaklaşımdan
bastırma ve inkâr sonucunu çıkarmamak kadar cumhuriyetin başlangıcındaki
gönüllü resmikabul edilen asli kurucu öğe özelliğini de göz ardı edemez.
İki önemli tarihi husus dediğim budur. Kaldı ki cumhuriyeti geliştirme
görevi de bizzat Atatürk tarafından herkesin önüne konulmuştur.
Kaldı ki dünya demokrasi açısından o kadar güçlü
değil, dönem totaliter rejimler dönemidir. Dünya savaşları arası
kısadır. Görev daha çok varolanı korumaktır. Ama ikinci dünya savaşı
sonrasından itibaren yoğunlaşan demokrasi hareketi artık bizleri gelişen
dünya gerçekliği kadar geriye dönemsi artık mümkün olmayan sorunlarını
en çok demokratik sistemle çözecek cumhuriyetin geliştirilmesi üzerinde
yoğunlaştırmalıydı. Bu yapılmadığında eski zemin üzerinde dönemin
demokratik olmaktan uzak çatışmalı ortamında bir isyancı yaklaşımı,
sınırlı sosyal bilgilerle yönlendirilmeye çalışılmıştır. PKK
önderliğinde her ne kadar sosyalist bir devletten bahsedilse de her
örgüt o dönem kendine göre ayrı bir devlet anlayışından bahsetse de
bunar ütopik olmaktan öteye gidemeyen mezhep düzeyinde anlayışlardı. PKK
kitleselleşerek bunu kısmen aştığında da özellikle 90’lı yılarla
birlikte içine girilen ve şahsen yoğun değerlendirmelerle seslendirmeye
çalıştığım özgür birliktelik diğer deyişle demokratik birlik arayışıydı.
Bu pratik yaşamın önümüze koyduğu bir zaruretti. Ütopyalar çekici de
olsa politikada başarı ancak gerçeklere dönüşle mümkün olabilirdi ki geç
de olsa bunu yapmaya çalıştık. Bu yıllarda gelişmeler demokrasi lehinde
ve dünya çapındadır. Sovyetler demokratiksizlikten çözülüyor tüm sistem
neredeyse demokrasiye topallasa da yöneliyor, her ülkede bu yönlü
gelişme yaşanıyor. Türkiye’de çatışmanın herkesi zorlamasıyla da gelinen
nokta aslında tarihi bir demokratik çözüm olanağıydı. Devlet bunu
görmüştü. Dil yasağının kaldırılması Kürt Enstitüsü, Roja Welat
gazetesi, Mezopotamya kültür derneği vs. birçok açılım serbest
bırakılmıştı. Dönemin başbakanı Demirel bölgede Kürt kimliğini tanıyorum
açıklamasını yeni kurulan koalisyon hükümeti adına yapıyordu.
Cumhurbaşkanı Özal daha da ileri gidiyor federasyon tartışmalarında bile
çekinilmemesini belirtiyordu. Kürt toplumu tarihinin en büyük demokratik
gösterilerini yapıyordu. Yapılması gereken aslında çatışmalara
karşılıklı tümüyle son vermek ve anlatmaya çalıştığımız sınırlı da olsa
yolu açılan demokratik çözüm üzerinde yoğunlaşmaktı. Ateşkesi kalıcı
kılmak bunun tedbirlerini alamama, güvensizlik, deneyimsizlik dış
ortamın küçümsenmeyen oyunları bu tarihi sürecin anlamı olmayan kendini
acı tekrarlayan kaybı büyük olan çatışmalara bıraktı. Bu olmamalıydı.
Şahsım adına bunun acısını hep duydum. Ama dönem hükümetinin acımasız
yaklaşımı da burada tarihi bir sorumluluk taşır. Şiddet tırmanışı
sınırsız ve acımasız boyutlara da zaman zaman çıkmıştır. Faili
meçhuller, köy boşaltmalar, çeteleşmelerin en yoğun yaşandığı süreçtir.
Yaşanmaması gereken bu süreç kaybedilmiş bir süreçtir.
Hem Türkiye hem PKK için 1995-96’larda MGK’de
seslendirilen ve ordunun yeni yaklaşım içinde olduğuna inandığım ve bize
kadar da dolaylı yoldan ulaştırılan konsept devletin yaşadığı değişimi,
PKK’nin de göz önüne getirmesi ve kendisinden beklenen değişime yanıt
vermesiydi. Erkenden ve olumlu yaklaşmaya çalıştığım bana göre ordunun
denetiminde batı tipi bir demokratik gelişme doğrultusunda ortak vatan
ve bağımsız devleti tartışmaksızın çözüm arama perspektifiydi. Buna da
yetersiz de olsa birkaç sefer tek taraflı ateşkesle yanıt vermeye
çalıştım. Yapıyı yeni konsepte yavaş da olsa bilgilendirerek hazırlamaya
çalıştım. Bugüne bu yaklaşımla geldim. Bu ayrıntılı gelişmeleri şunun
için belirtiyorum. Türkiye artık en ağırlıklı bir güç olarak ordunun da
cumhuriyetin güvenliğini onda gördüğü, eski müdahalelere benzemeyen
herkese gruba, partiye yasallık demokrasi laiklik ölçülerini
hatırlattığı bir gelişmenin içinde olmasıydı. Bunun PKK’den istediği
gelişme, giderek silahlı çatışmaya son vermek kadar ayrılıkçılık
anlamına gelen programını da gözden geçirmek ve demokratikleşmeyle Kürt
sorununa yavaş yavaş çözüm bulmak açılan ve giderek açılacak yolda böyle
yürümekti. Bu konsepti perspektifi olumlu bulmanın bir önemli nedeni de
pratik geçerliliğiydi. Devleti yıkmanın bile fayda sağlayamayacağı,
ayrılıkçılığın yararsızlığı, en iyisinin devletin demokratik niteliğini
geliştirmek gibi bir sonuca ulaşmamda, doğru bir kaynaktan çıktığına,
gün gün kendisine kanal açtığına da tanık olduğum bu mesajlardan güç
aldığımı da belirtmeliyim.
Kısaca dile getirmeye çalıştığım gerek cumhuriyetin
kuruluş yıllarında ve sonraki yapısında ilişkin gerekse de önemli bir
son dönem isyanına çeyrek yüzyıldır neredeyse başlayan ve son 15 yıldır
savaş boyutunda süren bir isyanın önde gelen sorumlusu olarak vardığım
tarihi sonuç demokratik laik cumhuriyetle bu çok ağırlaşmış sorunun adı
ne konulursa konulsun ancak kanıtı da ortaya çıkan demokratik birlik
çözümüdür.
DEMOKRATİK BİRLİK ÇÖZÜMÜ TÜRKİYE’NİN
GELECEĞİDİR
Arkasında hem önemli bir toplumsal gücü olan ve
bunu sık sık isyanlar halinde canlı tutan bir sorun aynı zamanda
çözümlenmedikçe bu güç ne kadar bastırılsa da yer ve zamanı uygun buldu
mu başka kanallardan yine başkaldırır. Bastırma sadece zaman öldürür.
Bir dönemin aktif güçlerini ezebilir. Ama sorunu yok edemez. Ciddi ve
tarihi anlamı olan sorunlar temsil ettikleri gücün çıkarı düzen içinde
ya reformlarla ya da düzenin bu güçle aşılarak yeni bir düzende çözüm
buldukça ancak ortadan kalkarlar. Düzene sürekli güç kaybettirmekten güç
veren pozitif olumlu bir kaynağa dönüşürler. Biraz verdiğimiz ve sayısız
örneklerini her toplumda bulmamamızın mümkün olduğu bu bilimsel
yaklaşımla önümüzdeki kilit sorunu, kamu, özel, siyasal, toplumsal
karşıtı yanında yer alanı hemen her kesin her kuruluşun temel sorun
olarak gördüğü çözümlenmeden Türkiye’nin ayağının bağlı olduğunu,
geleceğin çözümle mümkün olduğunu belirttiği Kürt sorununa son isyanın
dersleri ışığında çözüm bulmak da Türkiye’de herkesin her kuruluşun
tarihi görevidir.
Türkiye’nin yaşadığı büyük demokratik hareketlenme
hem sorunun ortaya çıkışı hem de çözüm anına yaklaştığının da bir
göstergesidir. Bir sorun ne kadar ağırlaşmışsa o kadar çözüme
yaklaştığının da bir ifadesidir. Son dönem onlarca hükümetin sorundan
bahsedip çözememeleri daha da ağırlaştırmaları başarısızlıklarının da
temel nedenidir. Bunu tüm siyasi kuruluş ve liderlerinin başarılı
olmayan gerçeğinde görebiliriz. Ayrıca ağır ekonomik ve toplumsal
sorunlarda bununla sürekli düğümlenmektedir. Çözümlenmedikçe ancak düğüm
daha da arttırılır ve sonuç kördüğüm olur. Şimdi durumumuz bu. Kılıç çok
vuruldu, bizzat vuranlar bundan daha fazla vurmakla bir yere
varılamayacağını defalarca belirttiler. Kılıçla askeri yolla ancak bu
kadar yapılır dediler.
Defalarca tekrarlamaktan kendimi alamadığım bu
hususları belirtmem bu davadan bir tarihi çözümün çıkması gereğidir. Bu
nedenle mazur görülmelidir. Tarihin başka tür hiç kimseyi
affetmeyeceğini de giderek inanarak en ağır sorumluluğun bana
yüklendiğini de gereğini yapmaktan kaçınmadığımı, bu kadar ağır bir
isyandaki sorumluluğumu da ve şimdi de bu davada ki çözümümü barışın
kesin zamanı olduğunu da göstermek istiyorum.
DEMOKRATİK BİRLİK ÇÖZÜMÜ İÇİN TEZLER
1-
Çözüm ülke bütünlüğünü ortak vatan gerçeğini daha da
güçlendirecektir
Bu konuda başsavcılık iddianamesinde Kürdistan’a
dayalı bir devlet kurulmak istendiğini, program ve konuşmalarımdan
alıntılara dayanılarak belirtmektedir. Doğrudur ama her ilke ve program
yaşamda denendikten sonra ve bizzat savaş boyutunda bir mücadeleden
geçtikten sonra uygulama değeri daha iyi anlaşılır. Dünyanın benzer
iddialarla ortaya çıkan birçok gücü sonuçta pratik yolun farklı olduğunu
görmüş ve değişmişlerdir. Zorla kurulan birlikler dağıldığı gibi, yapay
anlamlı temeli olmayan aynı üniteler birimler de birleşmekten
kaçınmamışlardır. Kocaman Sovyet sistemi çözülürken yetmiş yıl sonra
başta Avrupa birliği olmak üzere dünya çağında birçok birlik
kurulmaktadır şunu demek istiyorum ayrılık istemekle hatta ayrılığı
gerçekleştirmekle arzulanan hedefe ulaşılmaz. Birlik yararlıysa en son
bunun hükmü geçerlidir.
Türkiye’yi misakı milli olarak başta ortak bir
vatan olarak kabul hem Kürtler hem Türkler için bir ulusal yemin olarak
kabul edilir. Tamamı uygulanmasa da mevcut sınırlar yeminli vatan
parçasıdır. Belgelidir, inkâra gelmez. Bunun içinde Kürtlerin yoğun
olarak yaşadığı coğrafya bizzat büyük Selçuklu sultanı Sancar’dan
başlayarak çok sayıda Osmanlı sultanı ve en son Mustafa kemal Atatürk
bizzat dile getirmişlerdir. Kürdistan kelimesi suç olamaz. Onda özgür ve
bağımsız yaşamak istemiyle parçalamak anlamına gelmez. İddianamenin son
bölümü böyle bir alıntı ile bitiyor. Bana göre de canalıcı bir noktadır.
Benim pratiğim yakınen incelenirse şu çok açık görülecektir ve kitap
dolusu belgelerle kanıtlanacaktır. En iyi anlamlı ve mümkün olan
özgürlük ve bağımsızlık bu yer Kürdistan da olsa ancak Türkiye’nin genel
Misakı milli sınırları içinde mümkündür. Bilimsel olarak da kanıtlamak
zor değildir. Ayrılmış bir Kürdistan bitmiş veya bir gücün kuklası
işbirlikçilerinin malikânesi olmaktan öteye gidemeyecek bir
Kürdistan’dır. Ayrılmış bir Kürdistan halkın değil yabancı ve
işbirlikçilerinin olabilir ki bu da ağırlıklı olarak hayalidir ancak
çıkar güçlerinin oyunu olarak sık sık tekrarlanır. Tarih bu tür
oyunların isyanlarda nasıl oynandığını, asıl felaketlerin halkın
yaşadığını çok iyi ortaya koymaktadır. Kendi isyanımızda da bunu gördük.
Şunu demek istiyorum; mücadelemin kendisi Türkiye ile birlikte ancak
amaca ulaşılacağıdır. Tüm gücümle bunu örgüte PKK’ye de mal etmekten
çekinmedim. Bunu görmek hiç zor değildir. Özgür birliktelik her
arkadaşımızın en çok bellediği bir sözdür.
Kaldı ki bunun tarihi toplumsal, coğrafi, dil,
kültür iç içeliği de gayet iyi gösterir. Ayrı maddeler halinde açacağım
için fazla değinmeyeceğim. Kürtlerin en ağırlıklı bölümü yüzde
yetmişlere varan kısmı Türkiye’de olduğu gibi diğer parçalar veya
alanlardaki Kürtler ve birlikte yaşadıkları için Türkmenlerde misaki
milli gereği Türkiye’den sayılırlar. 20’lerdeki bir ayrılık vatanlarını
kaybetmek anlamına geleceğini kısa tarih bilgisi olanlar bilirler. Kürt
ve Türklerin o dönemde ayrılmaları ya yutulmaları ya ufak azınlıklar
halinde kalmaları demektir. Ortak hareket ve bunda Atatürk’ün kurucu
rolü bugünkü vatanın gerçekleşmesinin esas nedenidir. Buna hep
minnettarız. Bunu tartışmak bile tarihe saygısızlıktır kendini
tanımamaktır. Kaldı ki ortak coğrafyalar günümüzün sürükleyici bir
akımıdır. Bilimsel teknik ilerlemeler dar etnik ayrılmayı değil
uluslarüstü birlikleri yararlı kılmaktadır. Doğduğu ana topraklarda
özgür be bağımsızlığının doğru ifadesine böyle ulaştığımız açıktır.
Zorla dayatılsa bile ayrılık kabul edilemez. Çünkü özgür birliktelik
zenginliktir, çok renkliliktir, güçlülüktür. Zoraki birliğin protesto
ifadesi olarak programda dile getirdiklerimizi 90’lardan sonra yani
çözüme doğru özgür birlikteliğe taşımamız doğaldır hayatın dersidir
dünya çağında yaşanandan sonuç çıkarmaktır. Bunu görmemiz özgür
birlikteliği demokratik birlikteliği vatanımızın bütünlüğünde
yaşayabilmemizin en doğru tarz olduğunda bilinç ve karar gücü haline
gelmemiz en sağlıklı yurtseverlik ve ülkesel bütünlüktür. Bu en son
isyanın Kürtlere ve hatta Türklere tüm Türkiyelilere kanıtladığı en
büyük değer, ancak özgürlükle bilinçli yurtsever olunabileceğidir.
Kürtler her zamandan daha fazla özgür vatan birliğinden yanadırlar.
Özgürlük, vatan birliğinin en güçlü harcıdır. Bu isyan bize bunu
öğretti. Acıyla büyük kayıplarla da olsa tarihi bir kazanım olduğuna
inanıyorum bilinçle savunulacak özgür vatanda artık isyanları yeri
olamayacağı gibi sarsılmaz birlik ve güçlü vatanda ancak böyle
mümkündür. Birey ancak kendini özgür hissettiğinde anayasanın
vatandaşlık kavramı değer kazanır. Doğulu birey her zamankinden daha
güçlü anayasal vatandaş olma gücüne ulaşmıştır. Kabul ettiğimiz vatan
birlikteliği yurtseverliği bu kadar açıktır. Yaşayıp sürekli güçlenecek
olan ülke bütünlüğü de böylelikle mümkündür. Bu eylem bir isyan gibi
ayrılık gibi başlasa da en güçlü vatan birlikteliğinin derlerini
öğretmiştir. Özgür vatan birliği bütünlüğü kutsaldır, tartışılamaz.
2-
Çözüm demokratik cumhuriyetin siyasal birlik ve bağımsızlık
çerçevesinde olacaktır
İddianamede cumhuriyeti
parçalamaktan da bahsedilse, program ve konuşma ifadelerimde buna benzer
kanıtlar ortaya konulsa da tarihin dünya halklarının ve bizzat
mücadelemizin bize öğrettiği ve çoktandır kabul ettiğimiz cumhuriyetin
demokratik karakteriyle birlikteliğin en doğru olmak kadar mümkün pratik
çözüm yolu olduğudur.
Tarihi olarak toplumsal
bilinç ortak devlet anlayışıyla yoğunlaştığı gibi cumhuriyetin ortak
kurucu öğe olma durumu isyanlarda bile köklü bir ayrılıkçılığın
yatmadığını hâkim sınıfsal güçlerin çıkarlarıyla yakından bağlantılı
olduğu ortaya konulmuştur. Hâkim çıkar çevrelerinin güç ve sınıflarında
dar menfaat yaklaşımları, sorunu sürekli ağırlaşmıştır. Demokratikleşme
yerine oligarşik yaklaşımlar sorunu daha da içinden çıkılma hale
getirmiştir. Demokratikleşmenin günümüzde sancısı da bu gerçeklikle
oldukça bağlantılıdır. Devletin karakterinde anayasanın da hem bir
gerçeği hem de gerektiğinde anayasal değişikliklerle demokratikleşmeyi
gerçekleştirmek esas alınmalıyken bundan kaçınılmış bastıma yöntemine
her tür taviz verilmesine hatta pay çıkar rant peşinde olma tercih
edilmiş bugüne böyle gelinmiştir. Sonuç ancak cumhuriyetin
demokratikleşmesidir. Dünyada benzer en ağır problemler bile sürekli
demokratik değerler kanal ve kurumlar geliştirilerek cevap aranmıştır.
Türkiye de devlet
yapısında bu tip kurumlaşmalar ve yön veren anayasal ilkeler olmasına
rağmen uygulama geliştirilememiştir.
Bir dönem için belki
anlamı olan yaklaşımlar daha da anlamsızca kullanmak durumunda
kalınmıştır. Asker ordu bile defalarca bundan daha fazla askeri yöntem,
yol kullanılamaz demesine rağmen gereken siyasi, demokratik yaklaşım
geliştirilememiş devreye sokulamamıştır. Günümüz Türkiye cumhuriyeti
istenilen düzeyde olmazsa da demokratikleşmede epey mesafe aldığı
açıktır. Anayasal ifadesi de temel insan hakları özgürlükleri konusunda
kapsamlıdır. Uygulama sorunları daha ağırlıktadır. Kaldı ki değişim
ihtiyacı kapsamlı ve tüm toplum kesimlerince istenmektedir. Cumhuriyet
hem ilkesel hem toplumsal temelde büyük bir demokratik hareketlenmeyi
yaşamaktadır.
Savaş düzeyinde
yaşadığımız sorun şüphesiz hem bu gelişmenin nedeni hem sonucudur. Bu
tarihi hareketlenmeyle çözüm aramaktadır. Çözüm tarzlarının ayrı bir
siyasi birim olmasının pek pratik değerinin olamayacağı ayrı devlet
kadar federasyonlaşmanın bile mevcut gerçeklik içinde sorunu sürekli
ağırlaştıracağı açıktır. Bilimsel olmak kadar tarihi ve coğrafi
toplumsal özelliklerin aşırı iç içeliği çözümün ideal tarzının dünya
genelinde en büyük devlet olan ABD Hindistan’dan tutalım İsviçre’ye
küçük ülkelere kadar yapılar ne kadar çok karmaşık da olsa devlet
bütünlüğünde demokratik tarzda görülmekte çözülmektedir. Türkiye’nin
denemediği hatta düşünmediği de bu acı gerçekliktir. Türkiye somutunda
ideale yakın çözüm olanakları mevcuttur. Yapılacak değişiklik veya
gösterilecek tutarlı bir cesaretli siyasi tavır bile ileri düzeyde
çözüme katkı sağlayabilir. Kürt öğesinin kurucu üyeliği anayasal
vatandaşlık çözüm için zaten güçlü bir siyasi temeldir. İsyanlardan
kalma korku, gerilik ve anlamsız anayasayla da çelişen yasaklar vardır.
Bunların aşılması pek anayasal bir değişiklik istemez. Ama niyet sıradan
konuşma özgürlüğü bile yasak konusu olursa küçük bir gruptan büyük bir
isyana gidilir.
Sanıldığından daha
fazla cumhuriyetin tarihsel temeli ve anayasal ifadesi demokratik çözüme
uygundur. Engelleyen nedenler psikolojik boyut ve gerilik çözümde klasik
ilkel milliyetçi anlayışla hâkim ulus şoven milliyetçiliğinden inkâr
tarzıdır. Demokratik gelişme ortamını zehirleyen bu yaklaşımlar
aşıldığında aslında çözümün özünün siyasi de olmadığı dil kültürel
özgürlük boyutlu olduğu görülecektir. Çünkü her tür siyaset ve onun
düşünsel ve kurumsal ifadesi herkes her toplumsal kesim için vardır,
eksiği de olsa demokratiktir. Kullanmasını bilmek bir eğitim
meselesidir. Hem mahalli hem genel siyasi katılımla sorunlara çözüm
imkânı özellikle gelişecek bazı yasalarla örneğin yerel yönetim yasası
daha da imkan dâhilinde ve gündemdedir. Bu açıdan sorun siyasi değil
demokratiktir dememizin anlamı bir kez daha açıkça karşımıza çıkıyor.
Devlet açısından durum
böyle iken bölge halkının yaşadığı ağır feodal koşullarda demokratik
boyutu karşımıza çıkarmaktadır. Etnik aşiretsel yapı dini siyasi
örgütlülük ağalık kalıntıları demokratikleşmenin önündeki en önemli
engellerdir. Demokratik olmayan ve sırtını baştan beri devlete
dayandırarak bu yapıları daha da güçlendiren üst tabaka halkın özgür
birey ve toplum olmasının da önündeki en büyük engeldir. Bu yapılar
aşılmadıkça özgür birey ve toplum ortaya çıkamaz, dolayısıyla anayasal
vatandaşlık ve devlete katılım gerçekleşmez. Demokrasi adına çok
lafazanlık eden bu kesimler, demokrasinin önündeki en büyük engeldirler.
Son isyan bu yapıların gücünü oldukça kırdığından demokratik devrim
değerindedir. Özgür birey ve toplumda gelişme vardır. HADEP adı altında
halkın yerel yönetim ağırlığında kendini ortaya koymasını önemli bir
demokratik gelişme olarak değerlendirmek mümkündür. Bu kısa anlatım bile
sorunun demokratik çözümünün pratikte en mümkün yol olduğunu
kanıtlamaktadır. Sorunun ne ayrı siyasal birimler, bu nedenle siyasi
değil derken ve devletin bölge toplumunun demokratik birliğindedir
dememiz gerçekçi ve çözümleyicidir. Devlet 90’lı yıllardan itibaren
bölge halkının kültürel kimliği de dâhil yasaklamalardan kaçma kadar
korkutarak değil ilgiyle yaklaşımın değerini anlamakla ve GAP başta
olmak üzere ekonomik ve sosyal geriliğin üstüne gitme kararlılığını
göstermekle ileri adımlar atacak konumda olduğunu göstermiştir. Halkta
da benzer bir yaklaşım demokratik birlik çözümünün hem hız kazanacağını
hem tek uygulanabilir yol olduğunu ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak bu tezin
ana iddiası oynatılamaz bir kara parçası olarak devletle onu sürekli
deniz dalgaları gibi vurmaya çalışan siyasal ayaklanma arasındaki
gerginliğin sürgitmesi sorunun özüdür. Bunu çözecek ideal rejim
demokrasidir. Türkiye’de soruna denenmeyen demokratik ölçütlerdir.
Uygulandığında bu devletin duyarlılaşması ve isyan dalgasının
yıkıcılıktan uygun devlet kurumlarında faydalı bir güce kamu yararına
dönüşmesine yol açacaktır. Demokrasinin onun yönetim gücünün eşsiz
yaratıcılığı buradadır. Büyük duyarsızlık ve sürekli yıkıcılık hiç
kazandırmadığı gibi kayıp ettirdikleri tarihseldir.
Cumhuriyetin
duyarlılığındaki gelişmeyle halkın özgürleşen iradesinin birleşimi artık
gündemdedir. Engel tanımaz demokratikleşme bu çözümünü tarihsel aşamaya
layık bir biçimde kesinlikle çözecektir.
3-
Kürt toplumundaki dil ve kültür özgürlüğü sorunun canalıcı özünü
teşkil etmektedir
Birinci ve ikinci tezler sorunun bir vatan ve
devlet yaratma olmadığını vatanda özgür yaşamla devletle demokratik
birlik olduğunu bunun için tarihsel, siyasal ve anayasal zeminin açık
olduğunu iyi niyetli ve cesur yaklaşımlar asgari demokratik ölçüler
içinde kurulduğunda varolduğu sanılan sorunların o kadar da ağır
olmadığı, aşılacak cinste olduğunu ortaya koymuştur.
Bununla birlikte dil yasağı ve kültürel özgürlüğün
önündeki engeller sorunun en özgün yönüdür. Bu özgün yön üzerinde
yoğulaşamama çok karmaşık bir durum yaratmıştır. Siyasal boyutla
kültürel boyutunun karışmasına ve sorunun birçok yanlış ifade tarzı ve
beraberinde uygulamalara hatta isyanlara yol açabilmiştir. Bu bir
talihsizlik olduğu kadar bilimsel yaklaşamamanın dogmatik ideolojik
yaklaşımının acı sonuçlarıdır. Bir İsviçre örneğine tekrar baktığımızda
dört ulusal dil bile resmen kullanılabiliyor. ABD, Hindistan gibi en
büyük ülkelerde hatta Rusya’da benzer her dil kültür özgürlüğü yaşanıyor
ve devletler bununla güç kaybetmiyor, tersine kazandırıyorlar.
Türkiye’de ise yasakla ve engellemelerle isyancılığa toplumun
yabancılaşmasına yol açıyor. Sağlıklı bir asimilasyona da fırsat
vermiyor. Bu tam bir hastalığı geliştirme yöntemidir. Aslında anayasada
da bu konuda bir yasaklama yok. Anayasa mahkemesinde başkanı dil, kültür
ve ifade özgürlüğü önündeki engellerden ve kaldırılması gereğinden
açıkça bahsetmiştir.
Devlet bu konunun farkına varmış ve 90’lı yıllardan
beri bazı adımlara izin vermiştir. Kürtçe yayın dil yasağının
kaldırılması bir Kürt Enstitüsünün kurulması folklor derneklerinin
faaliyetleri önemli adımlardır. Daha da güvence verildiğinde ve eğitimle
bu kurumlar geliştiğinde çözümün canalıcı özünde gelişmeler artacaktır.
En önemli bir eksiklik okuma yazmadır. Bunun da aslında ciddi bir yasal
engeli yoktur. İmkân ve eğitim hazırlığı sorunudur ki rahatlıkla
üstesinden gelinebilir. Bazı ön okullar enstitüler ve üniversitede
açılacak tarih, filoloji bölümleri oldukça çözüme katkıda bulunacaktır.
Birçok ülkede kurulmuşlardır. Teknolojinin bir çağında engellemenin
artık anlamı yoktur. Aynı şey radyo, televizyon yayını içinde
geçerlidir. Bu yönlü özgürleşme aslında sorunun en önemli çözüm
unsurlarını ortaya koymuş olacaktır. Özce Kürt sorunu tarih dil, kültür
araştırma ve ön hazırlık okullarıyla yayma ve yine bu bununla bağlantılı
serbest kitap, gazete, radyo, televizyon, benzeri yayım araçlarına
özgürlük tanımayla özgün çözümünü yakalamış olacaktır. Bununla
kesinlikle bölücülük, ayrılıkçılık gelişmez tersine önü alınır.
Zayıflama olmaz, yine güçlenme doğar. Devlete bağlılık gelişir. Çünkü
devlet artık daha fazla kendinindir. Dünyanın çok sayıda örnekleri bunu
gösteriyor. Burada resmi dili olarak Türkçenin öğrenimi daha anlamlı ve
bir zenginlik olarak görülecek ve daha iyi öğrenilecektir. Tıpkı ABD’de
ve birçok Asya, Afrika ülkelerinde İngilizce, Fransızca ve Rusçanın
resmi dil olarak öğrenilmesi gibi. Anadillerin öğrenilmesi kesinlikle
bir demokratik yaklaşım yöntemidir birliği güçlendirir ayrılıkçılığı
engeller.
Türkiye bunu kendi sınırları dâhilinde
uygulandığında komşularındaki bu yönlü gelişmelerden çekinmesine gerek
yoktur. Tersine komşularındaki halkı bu yönlü güçlü demokratik
yaklaşımlarıyla olumlu etkiler onlardan yakınlık, bağlılık görür. Bu
yönlüde ayrılıkçılık değil birliğe, güçlenmeye yaklaşım gelişir.
Demokratik çözümün tüm Ortadoğu toplumları üzerindeki etkisi
bilinmektedir. Şimdiye kadar ki yasaklama politikaları gerçekten zarar
vermiştir. Birliğe güçlenmeye hizmet etmemiştir. Şimdiden bile sınırlı
uygulandığında Kürt sorununun bu yönlü çözümünün birlik güçlenme
getirdiği tarihi acıları ve kayıpları bir daha yaşamanın
gerektirmediğini ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla dil ve kültür özgürlüğüyle ifade etme
araçları önündeki engellerin kaldırılması sorunun yaşadığı karmaşayı
aşmak kadar birçok yanlışı korkuyu dolayısıyla tepkileri de kaldıracak
ayrılık ve zayıflık yönünde değil birlik, zenginlik ve güçlenme
temelinde tarihi çözümü ve gelişmeleri beraberinde getirecektir.
4- askeri ve silahlı güç yaklaşımları çözüm
için anlamını yitirmiş ve terk edilmelidir
Tarihsel deneyim kadar güncel benzer birçok sorun
şiddet yaklaşımlarının çözümü ağırlaştırdığını ortaya koymaktadır.
Genellikle ilk şiddet patlamalarının sorunu ortaya koymada bir rolü olsa
da uzun süreye yayılma beraberinde büyük acı ve kayıpları getirmekte,
sonuçta uzlaşma kaçınılmaz olmaktadır. En son yaşanan Bosna, Kosova daha
önceleri Çeçenistan, Filistin ve Salvador benzeri örneklerin şiddetin
bir an önce durmasının ve sonuçta barış görüşmelerinin çözüme
kavuşturduğunu çağdaş yolun bu olduğunu kanıtlamaktadır.
Kendine özgü yanları da olsa PKK’nin önderlik
ettiği son isyan olayının da tarihi olarak 90’ların başında demokratik
cumhuriyet temelinde barış görüşmeleriyle sonuca gitmesi en doğru yol
olacaktı. 93 ateşkes denemesi görüşmeye sonuçlansaydı bu tarihi bir
dönemeç olabilirdi. Ondan sonraki karşılıklı şiddet tırmanması bir
tekrar olup beraberinde her iki tarafı da zorlayan zaman zaman savaş
kurallarının ihlallerine yol açan olayların gelişmesine yol açmıştır.
Başsavcılık iddianamesinde bu konuda gerek silahsız 33 asker olayı
gerekse bazı sivil kayıplarını ortaya koymakta ve fakat üçbinin üstünde
köy boşaltma binlerce faili meçhul cinayetlerin kaynaklarını en az resmi
susurluk raporu kadar ortaya koyabilseydi bir savaş boyutundaki
çatışmalar daha objektif izah edilebilirdi. 15 yıllık bilânço orta boy
bir savaşı ifade eder, eylemlerle tam izah edilemez. Kural dışıcılık
mahkûm ediliyor. Bunu sürekli yaptık. Ama dünyanın benzer yerinde benzer
olaylar daha acımasızdır. Bu yıllarda birçok ilçelerde bile yüzlerce
sivil ölmüştür. Şunu hep mahkûm etmeliyiz. Hangi taraftan gelirse gelsin
asgari savaş kuralına uymayan eylemlerin olmaması için tüm çabalar
gösterilmelidir.
Daha da önemlisi bu son isyan gerçekten tarihi bir
aşamayı beraberinde getirebilir. Toplum kesimlerinden uluslar arası
güçlere ve bizzat taraftarlar, çatışmanın durmasını aciliyet derecesinde
görmektedirler. Tüm sorunların demokratik ölçüler içinde çözümü de artık
olgunlaşan demokratik cumhuriyetin bünyesinde mümkün olmaktadır.
Çatışmalı yöntemlere herkes gereken dersi çıkardığı için itibar
edilmemekte ve gerek görmemektedir. Doğu sorunu da klasik bir isyan
sorunu değil gerçekten hem demokratikleşmenin bir nedeni hem bir sonucu
haline gelmiştir. PKK isyanı bunu gerçekten bir anlamda kanıtlamıştır.
Son seçim sonuçları bölge halkının demokratikleşme sınavını başarıyla
verdiğini ortaya koymuştur. Şiddetle varılacak bir yol kalmadığı gibi
demokratik temelde açılan muazzam bir yeni aşama söz konusudur. o halde
diyoruz ki artık şiddet gereksiz sadece çıkmazı derinleştirdiği
tahribat, acıyı arttırdığı sonuçta aynı noktaya gelindiği için bir an
önce terk edilmelidir.
Bu konuda pratik yol PKK’nin halen tek taraflı
bağlı kalacağını ilan ettiği ateşkesi daha sorumlu ve güvenceli
ilerletmek ve giderek silahların sürekli susmasına yol açacak bir
aşamaya ulaşmak için devletin atması gereken bazı adımlar hayatiyet
ifade etmektedir. Devlet ve toplum daha affedici ve demokratik ölçülerle
yaklaşırsa, ilk tezlerde konulduğu gibi dil ve kültür özgürlüğü
ağırlıklı bazı yaklaşımları geliştirirse gerçekten tarihi bir aşama
yakalanır. Bölge halkı, devleti demokratik iradesiyle tanıyıp
birleşmeyle artık korku, endişe kalkar. Devletle yabancılaşma dönemi
sona erer, benim devletim anlayışı gelişir. İsyan, çatışma zeminleri de
böyle kalkar. Asli kurucu öğelik ve anayasal vatandaşlık ifade
özgürlüğüyle bütünleşti mi sorun büyük oranda çözüm yoluna girmiştir.
Gerisi ekonomik, sosyal planlı çalışmalardır ki GAP’la bu zaten büyük
hamle içine girilmiştir. Tarihi demokratik cumhuriyetin uzlaşma, barış
kardeşliği en anlamlı bir biçimde kesinlikle böyle gerçekleşir. Bu çözüm
altında isyanların maddi zemin kalmaz. Her tarafta ayrılmak istenilen
isyan edinilen değil bütünleşmek birlikte güçlü olunmak istenilen dışta
hiçbir gücün parçalamaya, artık güç getiremeyeceği yeltenemeyeceği güçlü
demokratik cumhuriyet dönemi doğar. Cumhuriyet demokratik birlik tümüyle
isyan döneminin sonu sürekli barış içinde gelişme güçlenme demektir.
5-başta PKK olmak
üzere yasadışı konumda olan birçok örgüt barışla birlikte normal siyasal
ve yasal sürece kendini uyarlamalıdır
Silahlı çatışma ortamının ortadan kalkması
yıllardır yasadışı konumda olan birçok örgütü, demokratik ortamla
bütünleşmeye itecektir. Özellikle çıkarılacak bir af ve yasal, siyasal
çalışmanın önü açık tutulduğunda demokratikleşmenin daha da kökleşmesine
yol açacaktır. 90’lı yıllarda örgütsel özgürlük ilerleme sağlamıştır.
Genel siyasal ortamı gergin tutmanın anlamsızlığını son seçim süreçleri
ortaya koymuş toplumun demokratik normalleşme isteği ve tekrar değil
şiddetle çözümlenemeyen parti ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Kısır yolda
inat edenler terk edilmektedir. Bu hem sağ, merkez ve tüm sol örgütler
için geçerlidir. Klasik ve fazla demokratik değeri olmayan siyasal
çalışma dönemi geride kalmıştır. Bu sol için daha da geçerlidir. Kendini
yenileme ve yasallaşma bununla birlikte toplumun önündeki sorunlara
gerçekçi demokratik çözüm projelerini koymakla ortaya çıkma, bunun için
kapsamlı ittifakları gerçekleştirme, gelişmenin, iktidarlaşmanın
kaçınılmaz gereğidir. Klasik söylem örgüt ve kadro anlayışları toplumun
gündemini yakalayamaz. Bu anlamda kendini aşamayan örgüt ve kadro
anlayışları kadar demokratik yenileme gerçek çözüm projeleri
geliştirmeyen siyaset ve örgütler döneminin kapandığı iyi anlaşılmadır.
Bu yapılmadıkça ne geçmiş onca değerli miras korunabilir ne de
yeniliklerle geleceğe taşınabilir.
Bir çerçeve PKK içinde geçerlidir. 70’lerin klasik
sağ-sol faşizm sosyalizm ve ulusal sorun kavramlarıyla yazılan program,
örgüt biçimleri ve eylem anlayışı aslında 90’larda masaya yatırılmalı ve
dönüşme tedbirleri alınmalıydı. Türkiye genelinde bir demokratikleşmeyle
bölge toplumunun feodal ağırlıklı toplumsal yapısı için daha özgül bir
programı bunun barışçıl siyasal örgüt yapısı silahlı mücadele yerine
siyasal çalışmanın yasal biçimlerini ortaya koymalıydı. Tarihi aşama PKK
için böyle yakalanabilir ve kendini en acı biçimde tekrarlayan bu
yılları şiddetinin önüne geçilebilirdi. Tabii bunda devlet yapısındaki
çözümsüzlük ve sertlik yanlıları da rol oynadı. Özellikle 93 ve 96
yılları gerçekten şiddetin ağırlaştığı muazzam kayıp yılları olmuştur.
Yaşadığımız süreç gecikmeli de olsa PKK açısından
yine de sınırlı da olsa barış olanaklarını zorlayarak şiddete yoğunlaşma
ve ısrar yerine devletten karşılık buldukça dolaylı da olsa diyalog ve
yukarıda çizilen çizgi temelinde yeni aşamanın temelinde
hazırlanmalıdır. Eğer pratik imkânlar özellikle devlet boyutunda ortaya
çıkarsa yeni bir Barış konferansı ve kongresiyle buna hazırlık
olmalıdır. Gerek bölgede gerek dünyada bu yönlü yoğunlaşan çözüm
çabaları da giderek artacak etkide bulunacaktır. Demokratik çözüme ve
onun barışına kim daha fazla direnirse her geçen gün daha fazla tecrit
olmaktan kurtulamaz.
Bu anlamda gerçekten başta devlet büyüklüğüne
yaraşır bir tavır koymalı özellikle onu temsil eden hükümet tarihi bir
süreçle ve onun sorunlarından en önemli birisini çözmeyle karşı karşıya
olduğunu bilerek cesur adım atmayı bilmeli. Yakın tarih bu adımı
atamayanların kaybettiğini çok sayıda hükümet deneyiminde bize
göstermektedir. Çözüm, genel sorunların çözüm anahtarı kadar, tüm toplum
kesimlerinin barış, huzur ve temel sorunlarına eğilmenin de en başta
gelen koşuludur. Bu dönemde rolünü oynayamayanlar aşılmaktan
kurtulamayacakları gibi tarihte onları af etmez.
PKK, bu anlamda tecrübesinden gereken dersleri
çıkararak ve kendini aşma gücü göstererek, demokratik cumhuriyetin
temelinde, demokratik birlik, program ve yapısıyla yer almaktan
çekinmeyecektir. Yaratıcılını bu yönlü de gösterecektir. Aksi halde o da
marjinalleşmekten kurtulamaz. Bu tarihi dönemi acı, kayıp yılları olarak
tekrarlamak yerine karşılıklı mütevazi adımlarla, onur kırıcı olmayan,
hassas dengeleri de göz önüne getirerek barışa giden yolda dolaylı ve
giderek uygun görüşme yollarıyla kazanmak en doğrusudur. Demokratik
cumhuriyet sistemi altında barışı gerçekleştirmek, savaştan daha zorlu
bir eylem olduğu kadar daha da yüce ve kazandırıcıdır. Haksızlıklara
karşı özgürlük için gerektiğinde eyleme kalkışanlar zamanında barışmayı
da kutsal bir eylem olarak bilmeli ve gerçekleştirmelidirler.
KİŞİSEL DURUMUM
Başsavcılığın iddianamesinde kişisel durumuma
birçok yönüyle değinilmiştir. Ayrı bir bölüm halinde gerek PKK tarihinde
gerek isyan, savaş gerçeği içindeki konumumu dile getirmem önem
taşımaktadır.
Yoksul aşiret özelliğini yitirmiş dar bir köylü
ailesi içinde feodal değer yargıları güçlü olmakla birlikte cumhuriyetin
başka bir köyde de olsa her gün yayan gidip geldiğim bir ilkokulunda
okudum. Çevremiz köyleri yarı Kürt yarı Türk nitelikteydi. Ailem anam
tarafından Türkmen diyebileceğimiz bir komşu köy kökenliydi. Türkçe
Kürtçe birlikte konuşulabiliyordu. Köylerimiz arasında herhangi bir
milli düşmanlık olmadığı gibi oldukça ilişkiler dostaneydi. Halklar
arasında kışkırtmalar olmadığında düşmanlığın asla gelişmeyeceği örnek
diyebileceğim bir kardeşlik ortamı halen mevcuttur. Kürt köylerinden
daha fazla sempatileri de varlığını sürmektedir. Tepkim feodal aile
bağlarınaydı. Denebilir ki ilk isyanım bir çocuğun beklentilerine cevap
vermekten çok uzak aile ve köy yapısına karşı gelişti. Bunu sanıyorum
Türkiyeli bir yazar “ ilk isyan” adı altında bir romanda işlemek
istemiştir. Erken yaşlarda aile ile önemli bir kavga ile büyük bir
gözyaşı içinde hüngür hüngür ağlayarak köyden koptum. Bunda emeğe dayalı
yaşamın dışında yaşamak isteyen aile fertlerine tepkinin payı büyüktü. O
dönemde beni tanıyan köylüler bir yandan “ karıncaezmez” diğer yandan
her yılan bulduklarında çağırdıkları “ yılan avcısı” olarak tanırlardı.
Kuş avcılığı da yapardım. Dağlarda dolaşmak tutkuydu. Şiddetli buğday
ekmek kavgası yapardım. Anamla çelişkiler şiddetliydi. Çok bağımsız ve
boyun eğmez bir kadındır. İsyancı yan ondan gelmiş olabilir. Babam
çaresizdi. Anam hâkimdi. Fazla aile terbiyesi ve sevgisi görmeden
büyüdüm. Kendimi özgür büyütmem ağırlıklı bir yanımdı.
Üniversite son sınıfa kadar ilk ondan aşağı hiçbir
zaman düşmedim. Liseye kadar dinin etkileri vardı. Bu modern topluma
karşı kendini tutucu savunmaydı. 70’lerde solculuğa o dönem Kürtçülüğüne
ilgim gelişti. Kişi olarak müminceydim. Burjuva değdim toplumla da daha
çok sosyal bütünlüğüm, yaşamım olmadığı için giderek tümüyle kendimi
ideolojik çalışmalara verdim. Kısa bir dönem Türkiye soluyla hareket
etmemle birlikte ulusal sorundaki yetersizlik nedeni ile 73 baharında
çok şekilsiz” Kürt gerçeğini araştırma” adı altında diyebileceğim bir
grubun faaliyetine öncülük ederek PKK hareketinin temelini atmada önemli
rol oynadım.
Bu bir araştırma ve propaganda çalışması idi. Sığ
ideolojik ve tarih bilgileri ile grubun bağımsı gelişmesi bana daha
doğru geliyordu. Hem ilkel ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğine hem de şoven
türkiye solculuğu dediğimiz akımlara karşı yoğun bir ideolojik mücadele
ile şekillenmeye çalıştık. Türk arkadaşlarda vardı. Haki Karer ve kemal
Pir gibi önderlik düzeyinde katılıyorlardı. Bize göre bu bileşim daha o
zaman özgür Kürt Türk birliğini ifade ediyordu. Büyük ölüm orucu şehidi
olarak değerlendirdiğimiz Kemal Pir hep şunu söylerdi: “ halkımızın
özgürlüğünün Kürt halkının özgürlüğünden geçtiğine inanıyorum” bu
hepimiz için her zaman bir slogan olarak kalmıştır. Grubun ve PKK’nin
özünde bu bileşimin payı büyüktür. 1975 ADYÖD ( Ankara demokratik yüksek
öğrenim derneği) başkanlığı yaptım. Ondan önce 30 Mart 72’de
Kızıldere’de çatışmada vurulan Mahir Çayan ve on arkadaşının ölümünü
protesto için siyasal bilgiler fakültesinde yaptığımız boykot nedeni ile
7 ay Mamak cezaevinde kaldım.
PKK programını 77’de manifestosunu 78’de Mehmet
Hayri Durmuş’un yardımı ile kaleme aldık. 78’de Diyarbakır Fis köyünde
PKK adı ile partileşmeye karar verdik. 79Temmuz başlarında Ethem
Akçan’la Suriye ve Lübnan’a Filistinlilerin yanına geçtik. İki yüze
yakın geri çekilen arkadaşla birlikte askeri ideolojik bir eğitimle 82
yılından itibaren kuzey Irak’a üstlenmeye çalıştık. Diyarbakır
cezaevindeki ölüm oruçlarının ağır etkisi ile üstlenmeyi artık
tamamlayıp 84 eylemliliğine yöneldik.
Kronolojik olarak bu yılları değerlendirdiğimde
yaşam çizgime ta köyden beri damgasını vuran fazla tanımlanmamış ama
giderek bilimsel olmaya çalışan bir özgürlük anlayışı hâkimdir. Bir halk
inkâr edildikçe onurlu yaşamayacağıma adeta bir kuran ayeti gibi
inanmıştım. İsyanda inkârcılığın payı belirleyicidir. İlk başlarda
inkârı düşünmedim değil. Ama tarih ve toplum bilimlerini araştırdıkça
bunun imkânsızlığını gördüm. Diyebilirim ki ya bilimlerin ortaya koyduğu
gerçeğin Kürt gerçeğinin özgürlüğünü sağlayıp yaşayacağım ya da bu
olmazsa asla yaşayamayacağım. Burada salt bilinç değil katı bir inanç ve
irade de oluştu. Özgürlük duygularımın yoğunluğu ile bilgiye susamışlık
gerçekten eylemliliğimin altındaki en temel unsurlar olarak
görülmelidir. Başka tür ne bu kapsamda bu eylemlilik içinde rolümü izah
etmek mümkündür ne de geliştirebilmek. Daha sonra şunu çok açık gördüm
ve söyledim: Kürt gerçeği üçte bir hasta, üçe bir delirmiş, üçte bir
tutsaktır. Bu özellikler olduğu gibi örgüt ve eylem yapısında
yansımıştır. Ölüm oruçları, kendini yakmalar, binlercesinin bombayı
kendinde patlatması intihar eylemleri yine asla tasvip edilmeyecek sivil
kitle hedeflenmesi mevcut toplumsal yapının derin etkisi altında olmak
kadar, yetersiz bilinç ve anormal duygu ve iradenin de sonucudur.
Sağlıklı bir askeri çizgiye oturtmak için çok büyük çabalarıma rağmen
yapının sağlıklı bir meşru savunma çizgisine ancak sınırlı
çekilebildiğini belirtebilirim. Aslında öyle inanıyorum ki bu çabalar
olmasaydı daha acımasız ve trajik birçok dehşet diyebileceğimiz
gelişmeler olaylar ortaya çıkabilirdi. İddianame bu konuda eylemlerin
altındaki toplumsal ve bireysel yapıyı araştırma gereği duysaydı bu
hususları tespit etmekte güçlük çekmezdi. Resim yetmiyor, canlısını tüm
yönleriyle masaya yatırmadıkça sağlıklı bir teşhis yapamayız. Giderek
tüm eylem yapısını terörizm ve terörist olarak suçlamak çözümsüzlüğü
derinleştirir. Gerçekten benim de yaşamımın en acı olaylarıdır birçok
yapılan eylem. Ciltler dolusu eleştirilerim var. Ama Kürt toplumundaki
halen sürüp giden aile kavgalarına bile baktığınızda toplumun nasıl
temel teşkil ettiğini, kişiyi etkilediğini görürüz. Bana göre diğer
aşiret kavgalarındaki acımasızlıklar ve yine isyanlardaki benzer
durumlar yanında kendi rolümü yine en az tahribata yer veren ve
kontrolde tutan bir durumda görüyorum. Bu konuda adeta bir “ iç savaş”
yürüttüğümü dikkatli bir PKK gözlemcisi hemen fark eder. Kaldı ki son
Bosna, Kosova hatta çok uygar geçinen İngiltere IRA, Afrika’daki
katliamlar yanında bizim sorumluluğumuz altında yaşanan gerçekten bir
başarı olarak görülmelidir. Örgüt içinde hâkimiyetin gelişmesi ile
birlikte bu tür meşru savunmayı aşan eylemler en alt sıraya inmiştir.
Eylem yapısından ötürü epey eleştirdiğim için ve sürekli “ terörist
başı” olarak lanse edildiğimden eylem anlayışımı çok net dile getirmek
durumundayım.
PKK öncülüğündeki eylemliliklerindeki sorumluluğum
açıktır. Ama benim eylem anlayışımı izah etmeye yetmez. Yaşamımın en zor
süreci genelde isyan özellikle de militanlık adına ortaya çıkan kişi ve
yapıların tahribatını asgariye indirmek çabalarıydı. Bunu sık şu örnekle
dile getirirdim: çingeneye paşalık vermişler o da önce babasını asmış.
Yaşanan biraz buydu. Buna “avare asi çetecilik” de diyordum. Askeri
yasalardan, siyasi temellerden yoksun, yüzyılların aile, aşiret
kavgaları ortamında büyümüş bir tavuk yüzünden birbirini vurmaya yatkın
toplum yapısı bu kişilik yapısında birleşince kontrolü zor bir durum
yaratması anlaşılırdır. Bana göre bu düzeyde bile tutulması önemli bir
başarı olarak görülmektedir.
Baştan beri kabul edebileceğim şiddet anlayışı
meşru savunma durumunu aşmamalıydı. Doğrudur. Birçok saldırı, intihar
eylemini kahramanlık olarak değerlendirdim. Ama hiçbirisinin emrini
vermediğim gibi haberim de olmuyordu. Bu tip gelişmeleri de asgari
düzeyde tutmak içinde çabam sürekli olmuştur. Bu benim için hem ahlaki
hem de askeri bir anlayış gereğidir. Böyle olması çünkü kaybedilirdi
meşru savunma amacında bana anlaşabileceğim özgürlüğün tanına kadardı.
Diğer bir anlamda “ ya özgürlük ya ölüm” “ ya özgürlüğümü verin ya da
öldürün” biçiminde formüldür. Dışarıya çıkışım dağlara üstlenme hep bu
anlayış çerçevesinde olmamla bağlantılıydı. Bunun dışında şiddet
anlayışı gerçekten bir çılgınlıktır. Bir devlet veya sınırlı özgürlük
yolu açıksa orada şiddeti hatta uygar düzey aşan her tür kavgacılık asla
meşru olamaz.
Başlangıçta her bakımdan kişi ve kültür dil
inkârına dek baskı ortamı nasıl ki şiddete götürdüyse özellikle 90’lı
yılara kadar daha sonra sınırlı özgürleşme olanağı belirince giderek bu
benim için anlamını yitiriyordu. Siyasetin daha uygarlaştırıcı
demokratik yöntemi etkili olmaya başladı. 93’ten itibaren daha sıkça
dile getirdim. Şiddeti devletle ulaşılması halinde gerçekten bırakmak
her geçen gün kendini daha fazla hissettiriyordu. Bunda imkân- olanak
azlığından ziyade anlamsızlığı kadar, amaca demokratik siyasetle
varılabileceği kanısı temel rol oynuyordu.
Bu konuda en temel eksikliğim ateşkes sürecini
derinliğine ve devletin yaptığı hazırlıkları çok iyi görüp
değerlendirememe ve böylelikle tarihi bir fırsatı kaçırma olarak
değerlendiriyorum. Daha sonraki şiddet süreci hem çok acılı ve kayıp
çok, hem de pek anlamlı olmayan bir tekrarlama olarak e her iki tarafta
kontrol dışına taşıp çeteleşme biçimine kayıp ağır tahribatlara yol
açması söz konusudur. Bunu fark etmek ve çok yoğun bir çaba harcamakla
beraber ancak 96’lardan itibaren tekrar devletten gelen dolaylı
mesajlarla kontrol altına almaya ateşkesler biçiminde demokratik siyasi
sürece hazırlık yapmaya çalıştım. Tam istenilen düzeyde olmasa da süreci
daha kontrollü olarak demokratik çözüme yatkın hale getirdiğimi
belirtmeliyim.
Kişisel düzeyde yine dikkate alınması gereken temel
bir çalışmam PKK’nin 70’ler dünyasından kalma program ve propaganda
tarzını 90’lı yıllardan itibaren değiştirmeye ve aşmaya ilişkin
çabalarımdır. Resmi olmasa da fiili olarak Türkiye genelinde
demokratikleşmeyle bağlantılı Kürt toplumunun artık feodal koşulları
demokratik iradesiyle aşabileceği ve böylelikle demokratikleşmeyle
bağlantılı Kürt toplumunun artık feodal koşulları demokratik iradesiyle
aşabileceği ve böylelikle demokratik birlik çözümüne yaptığım
vurgulardır. Bunu ilgili devlet kuruluşları gayet iyi bilmektedir.
Kürtler açısından en iyi özgür ve bağımsızlığın ancak demokratik
cumhuriyet koşullarında söz konusu olabileceği çok kapsamlı dile
getirilmiştir. İddianamede “bağımsızlık ve özgürlük” kavramları ayrı
devlet anlamında değerlendiriliyor ki buna katılmıyorum. Son dönem
değerlendirmelerinde içeriğini de açarak bunda amacımın daha çok özgür
birey ve toplum olduğu hatta Kürtlerin ayrılması halinde eskisinden daha
ağır bir kölelik ve bağımlılık içine girebilecekleri iç ve dış koşuların
buna zorlayacağına dolayısıyla Türkiye ile ve demokratik cumhuriyet ile
tıpkı 20lerdeki ulusal kurtuluş sürecinde olduğu gibi pratik olarak daha
bağımsız ve özgür olmanın mümkün olduğunu açıklıyordum. Birçok yazılı
değerlendirmelerimde bu hususlar mevcuttur. Ayrıca bağımsızlığını
düşünce irade boyutuyla daha çok kullandım. Bağımsızlığı ve özgürlüğü
olanların birleşebileceği ve bundan güçlü birlikler doğabileceğini hep
vurguladım. Zoraki kölece birliklerin her zaman zayıf düşüreceği ve
ayrılık isyanlara yol açacağı sayısız örneklerden bilinmektedir. Esas
amacım cumhuriyetin kuruluşundaki gönüllü birlikteliğin yani ana kurucu
üye olmanın gereklerini geçmiş ne kadar ağır sorunlara yol açmışsa da
çağdaş çözümlerin ışığında gözden geçirip demokratik cumhuriyet
aşamasında yenilemek, demokratik birlik çözümüne götürmekti. Son dönem
yoğunlaşmalarım hem dünya deneyimleri hem Türkiye tarihi açısından bu
yönlüydü. Bu savunmada, zor koşullarda ve fazla kendimi toparlayamasam
da dile getirdiğim ve tarihi bir çözümü getireceğine inanarak ortaya
koymaya çalıştığım gerçekler de bu çabalarımın sonucudur.
Tüm bu özlü gelişmelerden sonra gerek silahlı
mücadelenin sona erme ve gerekse PKK’nin kendini bu sürecin demokratik
cumhuriyet gereklerine göre gözden geçirme ve yeniden yapılanma
önerilerimi de dile getirdim. Eğer devlet bünyesinde de direkt ve
dolaylı bir yanıt gelmesi halinde bu yönlü hazırlıklı olma, hatta bunu
bir Barış Kongresine kadar taşırılmasının göz önüne getirilmesinin ihmal
edilmemesi gereğini belirttim. Bu aşamada kapsamlı bir barışı; tarihi
gerçeklik kadar güncel dünya gelişmelerine bakarak en önemli görev
olarak gördüğümü iki yüzyıla yakındır gerek devletin iç bünyesinde gerek
Kürt isyancılığında yaşanan ağır çatışma, şiddet sürecinin artık büyük
bir toplumsal konsensüs yeniden düzenlemeyle en anlamlı siyaset olduğunu
buna da ancak demokratik sistem altında ulaşacağına dair bilinç ve
kanaatlerimi kesinleştirdim. 21. yüzyılın bu anlamda bir barış yüzyılı
olması gereğini ve dileğimi, umudumu güçlü bir biçimde hep vurgulamaya
çalıştım.
Yine iddianamede belirtilen Marksist ideolojik
yaklaşım açısından da vurgu yapmam gereken önemli hususlar vardır.
70’ler dünyasına hâkim reel sosyalizme eleştirel yaklaşmamda beraber
etkisi altında kalındığı, özellikle sosyalist demokrasiye ulaşmada eksik
kalındığını giderek görüp eleştirdiğim bir husustu. Dogmatik yaklaşımla
birleşince önümüzdeki sorunlara yaratıcı yaklaşımların şansı azalıyordu.
Sovyetlerin çözülüşünü buna bağladım. Hatta önce gördüm ve sosyalizmin
yıkılışı değil, demokratikleşememesinin sonucu olarak değerlendirdim.
Türkiye solunun çözülüşünü de bu geleneğe bağladım. Bu yönlü kapsamlı
değerlendirmeleri yazılı olarak da gerçekleştirdim. Dolayısıyla PKK
bünyesindeki etkilerini aşma çabalarını hep göz önünde bulundurdum.
Programındaki klasik yaklaşımların tarih ve güncel gelişmelerle
zorlandığını ve aşılması gereğini ihtiyacını hep duydum.
Sosyalizmin kendi demokratik anlayış ve pratiğini
sergilemekle tekrar temel toplum ve çağ sorunlarına yanıt olabileceğine
inancımı koruyorum. Ama gerçekten bu köklü bir yenilenmeyi gerektirir.
Reel sosyalizmin ağır tahribatlarını aşmadan ne Rusya’da olduğu gibi uç
bir kopuş, ne de yüzeysel bir eleştirdi demokratik sosyalizme
ulaştıramaz. Kapitalizmin bile o kadar eskimesine rağmen kendini
demokratik ölçülerde yenileyebilmesi gelişme ve yaşayabilmesinin özüdür.
Bunu sosyalizmin geliştirememesi çözülüşü kadar halen güçlü bir çıkışı
sağlayamamasının da nedenidir. Türkiye’de bunu çok daha somut görmek
mümkündür. Aslında toplum için vazgeçilmez bir ihtiyaç olan demokratik
sosyalizmin gelişmemesinin Türkiye’nin toplumsal sorunlarının bu kadar
ağırlaşmasında rolü çok önemlidir. Sağ yaklaşımların sorunları nasıl
ağırlaştırdığı yine ortadadır. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin temel
sorunlarının bu ara Kürt sorununa demokratik bir yaklaşımı pratikle
birlikte başarıya yerine getirdiğinde sol ihtiyaç olma özelliğini
kazanacak ve demokrasinin onsuz yürüyemeyeceğini kanıtlayabilecektir.
Buna inancımı koruyorum ve özgür birliktelik bunu gerektirir.
Yurt ve yurtseverlik yaklaşımımı dile getirmek
durumundayım. İddianamede 125. maddeye yargılanmam bunun da vatana
ihanet ayrı bir devlet kurma suçlaması olduğu göz önüne getirildiğinde
önem taşır. Ya özgür vatan ya ölüm sloganını anlamlı buluyorum. Burada
özgün olan ulusal kurtuluş ve cumhuriyetin kuruluşundaki ortak vatan ve
devlet kavramını özgür yurttaş ve toplum bilinci haline gelememesidir.
Özellikle Kürtler için en büyük eksiklik gerek kendi doğdukları ana
coğrafya, gerekse bir parçası oldukları tüm Türkiye’yi vatan olarak
görme duygu ve düşüncelerinin zayıflığıdır. Bu üzerinde oynanmaya müsait
bir durum yaratıyor. Ayrı bir Kürdistan kavramı bunun sonucudur. Doğrusu
ortaya konulmazsa tehlikelidir. Dolayısıyla geçirdiğim mücadele
tecrübesinin bir sonunu olarak tıpkı çok milliyet kökenli ülkeleri
örneği ABD, İsviçre ve benzeri gibi ister tek bir resmi ulusal
kullanılsın, ister birden çok dil kullanılsın milliyet ayrımına
bakmaksızın tek ortak vatan ve ulus kavramına ulaşmak önemlidir. Türkiye
için bu yaklaşımın demokratik çözüm için temel alınması gereği açıktır.
Şimdiye kadar eksik olan demokrasi boyutuydu. Çağdan vatan kavramı tüm
birey, dil, kültürler için özgürlük gerektirdiği gibi özgürlük olunca
vatanın bağımsızlığı da o oranda güçlenir. İkisi Türkiye’de sanki
çelişkiymiş gibi birbirini zayıflatacakları sanılmıştır. Bu temel bir
yanlışlıktır. Aşılması gereken en önemli bir demokratik sorundur. Buna
kapsamlı bir çözümle ulaştığıma inanıyorum.
Aynı husus bağımsız devlet kavramı için de
geçerlidir. Biz başlangıçta devlet ne kadar bizimdir, değildir
düşüncesine ulaşmadan bir kişiye, bir gruba bakıp en sert suçlama
yöneltmekle dogmatizme düştük. Bu siyasi düşünce ve eylemimizi de
etkiledi. Daha bilimsel baktığımızda karşı çıkmamız gerekenin devlet
değil, onun oligarşik temsili olduğu, bağımsızlık için yıkmak değil
demokratikleşmesinin temel alınması gerektiği, yine parçalamanın değil
özgür iradeyle birlikteliğe çalışmanın hem gerçekçi hem demokratik bir
görev olduğunu bu süreçte kapsamlı bilince çıkardığımı belirtebilirim.
Türkiye’de solda zayıf olan, çok yanlışlık içeren vatan ve devlet
kavramları ve somut gerçekliği konusunda önemli bir yoğunlaşmayı
yaşadığımı bunun pratikleşmesinin önemli sonuçlar doğuracağına
inanıyorum. Özellikle gerek solun, gerekse Kürt milliyetçiliğinde mevcut
bu yönlü yüzeysel ve yanlışlık içeren bu yaklaşımlar aşılmadığından
sadece sorunları ağırlaştıracakları dolayısıyla alternatif
oluşturamayacakları kanısındayım. Zaten gittikçe marjinalleşmeleri de
bunu göstermektedir. Sağ oportünistçe ve politik yararlanma anlamında
daha çok devletçi ve vatancı geçindiği için güçlü olabilmiş
kalabilmiştir. Fakat bu kesiminde özgür vatan ve bağımsız devlet
konusunda bütünleyici vatan, ulus devlet anlayışına ulaşmak önemli bir
ideolojik sorun kadar siyasi kültür sorunudur. Kendi payıma bütünleyici,
demokratik tüm siyasi anlayışları temel teşkil edebilecek kavram gücüm
ve siyasal yaklaşımım savunmamda esas itibariyle konulmuştur. İleri bir
aşamayı teşkil edeceğine ve önemli gelişmeleri doğuracağına inanıyorum.
Dış güçlerle bu çerçeveyi aşan ilişkiler içinde
olmam yapım gereği mümkün değildi. En büyük ispatı dost geçinenlerin en
aşağılık bir komployu benim için ortaya koymalarıdır. Bir kukla olsaydım
düşmanı çok olan Türkiye için herhalde beni kullanmayı, dolayısıyla
saklamayı bilecek güçteydiler. Tam tersine uzun vadeli Türkiye aleyhinde
kullanamayacaklarını bildikleri için uluslararasında hiçbir hukuk ve
insani ölçü tanımadan ve daha çok da Türkiye ile çatışmamızı körüklemek
için beni kabul etmeme ve teslim etme oyununu oynadılar. Tüm Türkiye
dışı pratiğim dile getirdiğim “ özgür vatan ve demokratik cumhuriyet”
amacımla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Her şeyini bu temelde ortaya koyan
kişiliğini özgür vatan ve demokratik birlik için katık eden biri olduğum
tartışmasızdır. Ve tarih her geçen gün kanıtlıyor ve kanıtlayacaktır.
Kişilik çizgimi; olayların en önemli siyasal,
eylemsel gelişmelerin görüntüsü altında ne anlama geldiği sorguladığımda
yaşananın tarihsellik kadar çözmeye çalıştığı toplumun bilince iradeye
ve eyleme katması olarak da değerlendirilebilir. Yüzyıllarca birikmiş
sorunlar altında ne kendini yaşayabilen ne de dayatılanı özümseyebilen
marjinal hasta bir toplumun çare arama gerçeğidir. Çağa ulaşmanın
inanılması güç öyküsüdür. İsyandaki en büyük acıyı şahsımda yaşadığımı,
tüm tarihin suçlarının günümüzün her düzeydeki sorunu olanların
yapmaları gereken görevlerinin sırtıma yıkılmasıdır. Büyük bir
insafsızlıkla karşı karşıya bulunduğum açıktır. Şu soruları sormak
hakkım: tarihte tüm isyanların sorumlusu kim? Dünyayla ters hep
sorunlarını ağırlaştıran kim? Sorunların bastırılıp ört bas edilmesi
nerede çözüm anlamına geliyor? Dilini bile konuşmaktan yasaklanmış eşi
görülmemiş bu toplumsal gerçekten kim sorumlu? Devlete ve kardeş topluma
tarihi olarak çok verip sonuçta kendini inkarla karşı karşıya bulan kim?
Benim tüm yapmak istediğim bu sorunların yanıtını
verebilmekti. Yaşanan isyan bu yanıtların bir kısmını vermiştir.
Toplumsal sorunlarda zamanında çözümlenemezlerde irin kaplarlar. İrin
patlaşmış, bünyesel olduğu için her kesime acı vermiştir. Hak etmezse
bile vücudun sağlam parçaları irin bağlayan kısımdan ötürü acı duyarlar
isyan patlatma bu işin yarısıdır. Şimdi yapılması gereken bundan sonraki
yarayı ilaçlayıp bağlamaktır. Bunun adı da toplumsal barıştır. Bunun en
derinliğinin farkında olan ve kendini sorumlu tutan da yine
kişiliğimdir. Kişiliğimin derinliğine; ihtiyacını duyduğum barış
kişiliğini çok yönlü çözümlediğime inanıyorum. Teorik ve siyasi
boyutları kadar kapsama ve amaçları üzerinde sürekli yoğunlaşıyorum.
Devlet ve tüm toplumun kesimleriyle en çok paylaşmak istediğim barış
yoğunlaşmamdır. Bu yönlü yapabileceklerimin tarihsel ve toplumsal
boyutta olacağından kuşkum yoktur. Özgürlük temelinde devlet ve toplumda
yeniden bağlanmanın uzlaşmanın tarihi temeli doğmuştur. Demokratik
cumhuriyet bunun çerçevesidir. Eğer fırsat bulabilirsem bundan sonra en
büyük tutkuyla sarılacağım çaba, temsil etmeye çalıştığım toplumun özgür
yurttaş ve halk olarak cumhuriyetle demokratik birliği, barışı ve
kardeşliği olacaktır.
SONUÇ: DEMOKRATİK BİRLİK CUMHURİYETİN YENİ
TARİHSEL ADIMIDIR
Cumhuriyet başsavcılığı başlangıçtaki program ve
geniş açıklamalara dayanarak sonuçta ayrı bir devlet kurma sonucuna
varsa ve benim “her şey bağımsızlık ve özgürlük içindir” sözümün bundan
başka bir anlam taşımadığını belirtse de bu tarihsel tecrübeyi en
sorumlu yaşayanlardan biri olarak bu savunmamda demokratik birliğe
götürmeyi amaçladığımı ortaya koymaya çalıştım. Elimde yaptığım konuşma
belgelerim olmasa da tek taraflı ateşkes süreçlerim ve dolaylı
diyaloglarda bunu açık olarak dile getiren bağımsızlık ve özgürlüğün hem
birey için hem halk toplum için koşullar gereği ancak Türkiye’nin
bütünselliği ve cumhuriyetin demokratik yapılanması içinde
gerçekleşebileceğini belirttim.
Bilimsel ölçüler içinde bakıldığında dört taraftan
kabul edemeyecek komşularla çevrili, ağırlıklı olarak dağlık bir
coğrafyada ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal olarak çok bölünmüş
ağır feodal değer yargılarıyla ve daha bir alfabeye bile sahip olmayan,
nüfusun daha büyük kısmı metropollerde çalışan Kürt toplumu için devlet
iddiasında bulunmak bu nedenlerle gerçekçi olamaz. Kaldı ki gerek son
iki yüzyıllık tarih tecrübesi ve en son PKK isyanı mevcut askeri güç
dengesi altında da ayrılık yönünde sorunun daha da ağırlaşacağını ortaya
koymuştur. Bu yöntemle taraflar zorlanır, büyük acı ve kayıp yaşarlar.
Ama ne ayrılma gerçekleşebilir ne de sorun yok edilebilir. Hastalık daha
da ağırlaşarak devam eder. Hastalığı ne hastayı yok ederek tedavi etmek
mümkündür ne de ana öğesi olduğu bütünden yani devletten ayrılmakla
parça tedavi şansına sahiptir.
Doğrusu çürük ola kısımları bunlar devlet
bünyesindeki demokratikleşmeyen, özgürlükler önünde engel teşkil ettiği
en üst devlet yetkilileri tarafından da dile getirilen yasaların eskimiş
kurumların, korkuya inkârcılığa dayalı yaklaşımların aşılmasıyla bölge
halkının yaşadığı feodal toplum yapılarının aşiretsel, şeyhlik, ağalık
devletten duyulan korkunun aşılması özgür birey ve toplum temelinde
gerçek bir anayasal yurttaş olarak cumhuriyetle demokratik birlik içinde
bütünleşmenin sağlanmasıdır.
Gerek yaşadığımız yakın tarih içinde bu en ağır
isyan tecrübesi ve gerekse de dünyada yaşanan çok sayıda deneyim çözümün
bu yönlü demokratik sistem içinde aranması gerektiğini bastırmada ve
direnmede ısrar etmenin çıkmazı derinleştirmekten öteye sonuç
veremeyeceğini göstermektedir. En son yaşanan Kosova sorununda da
doğrulanan uzlaşma gereğidir. Savunmamda da çok yönlü açıklamaya
çalıştığım gibi örgütlü ve eylemli hareketimiz programsal ve
açıklamalarıyla ayrı bir siyasal yapılanmayı başlangıçta daha çok dile
getirmişse de tecrübenin kendisi 90’lı yıllardan itibaren özgür
birlikteliği yoğun dile getirdiğimizi halk olarak bağımsız olmanın en
pratik yolunu Türkiye’nin ülke ve devlet bütünlüğü içinde mümkün
olabileceğini bunun için demokratik sistemin çözüm gücünde olduğunu
ısrarla vurgulamaya çalıştık. Devletin bu konuda sonuçta yargıda karar
kıldığımıza emin olduğuna, bunu bildiğine de inancımı belirtiyorum.
Mühim olan söz düzeyi hatta program ve ilkeler değil, ilke ve
programlarında bağlı olması gereken yaşam ve mücadele gerçekleridir.
Hayat ve mücadele bizi “ kölece, inkâr edilmiş olarak yaşamak
istemiyorsan özgür birliktelik içinde yaşamayı bileceksin” sonucuna
götürmüştür. Bundan asla kuşku duyulamaz. Kaldı ki dünya gerçekliğinde
çok sayıda benzer sorun ayrılıkçı iddia içinde ortaya çıksa da birlikte
yaşamanın daha doğru ve güçlü birliktelik ve zenginlik anlamına
geldiğini ortaya koymuştur. Birlik yönündeki eğilim ayrılık yönündekine
baskın çıkmakta ve dünya çağında bölgesel birliktelikler ekonomik,
kültürel ve siyasal olarak sürekli gelişme göstermektedir. Kısaca dünya
çapındaki eğilim de bizi özgür demokratik birliğe zorluyor. Amacımız
budur. Tarihsel düşmanların bile bu yönlü uzlaşmaya gittiği bir dönemden
geçiyoruz.
O halde tarihlerini ağırlıklı olarak birlikte
yapmış, en kritik ölüm-kalım süreçlerinde ortak tehlike ve düşmanlıklara
karşı birlikte karşı koymuş çok yoğun iç içeliği yaşayan halkımızın
toplumsal gerçekliği içinde sorunları görmemek, özellikle gelişen
demokratikleşmede anayasal ifadeye kavuşturamamak kavuşturulsa bile
özgürlükler ve eşitlikler önündeki bazı engelleri kaldırmamak, toplumsal
sorunları ağırlaştırdığı gibi bazen en sert acımasız eylemlere ve
sonuçlarına götürebilmektedir. Ortak kurucu üye diyeceksin diğer yandan
dünyada görülmemiş dil yasağına gideceksin.
Bu acı gerçeğimizi çarpıcı izah etmeye yeter.
Varılan en önemli sonuç, artık tarihi olarak
isyanlar dönemi sona ermiştir veya ermek zorundadır. Ama bunun için
Türkiye Cumhuriyetinin tarihi demokratik laik hareketlenmesi başarıya
gitmek zorundadır. Demokratik cumhuriyet sisteminde şiddete yer olamaz.
Sorunların çözüm dili isyan veya devrim olamaz. Barış içinde anayasal
evrim yolu geçerlidir. 20. yüzyılın sonu bunu böyle emretmektedir.
Tarihin bu topraklarda bütünlük içinde özgürce yaşama iradesini saygıyla
karşılamak tüm toplumun kutsal barış ve büyük gelişme yoludur.
Bu çerçevede Doğu’daki halkımıza, kürt halkına
düşen; kendi içindeki yoğun demokratik toplum olma ihtiyacıyla bunu
devletle yeniden demokratik birlik içinde birlikte yürütmektir. Çürümüş
feodal değer yargıları ve kurumlarını aşmak, demokratik cumhuriyetin
çağdaş özgürlük ve eşitlik ölçüleriyle aydınlanmak, irade kazanmak ve
böylelikle gerçek kurucu öğe olmanın anayasal yurttaşları toplumu olmak
tarihi görevlerdir. İsyanlar tarihi sona ererken açılan dönem büyük iç
demokratikleşme ve bunu cumhuriyet ilke ve kurumlarıyla yine demokratik
ölçülerde birleştirmektir. Bu yavaş yavaş ilerleyecek bir reform yoludur
ama sonuçları hep geliştirici, güçlendirici olacaktır. Tarih tecrübemiz
ve gerçeklik başka yolun olmadığını olsa da acı ve kaybın
derinleştirdiği çıkmaz olduğunu ortaya koyuyor. Burada artık kim haklı,
haksızdan kim çok kaybetti ettirdi den kim çok güçlü ve zayıftan çok
karşılıklı tarihi ve toplumsal temeli olan birlikte özgürce kardeşçe
yaşam paylaşmanın demokratik ölçülerini ortaya koymak, belirlemektir.
Demokrasimizi birlikte kurmalı geliştirmeliyiz. Cumhuriyetin kuruluş ve
korunmasında emeği geçen tüm şehitleri şehitlerimiz bilmek, kurucusunu
minnettarlı ve saygıyla anmak, bayrağını gururla selamlamak bunun için
esastır. Ama yaşayan nesiller olarak çağdaş görevlerimize sahip çıkmak.
Aslında yapmak istediğimiz buydu. Doğudaki ağır geriliği, cahilliği,
köleliği, ilerleme, aydınlık ve özgürlükle aşmak istiyorduk. Bu bir
cumhuriyet görevidir. Özün bu olduğundan kuşku duyulamaz. Ama şu
paradoksa bakın ki şekli bir hukuk çerçevesinde cumhuriyete karşı en
büyük suçla yargılanıyoruz. Bu bir talihsizliktir. Özümüzün ifadesi
değildir. Tarih, bu eylemin cumhuriyetin kurucusu ama çürümüş,
hastalıklı bir öğesini sağlamlaştırma ve iki ayağı veya en sağlam
kılınması gereken bir parçasının sağlık ve gücüne kavuşma hareketi
olduğunu gösterecektir. Atatürk de cumhuriyeti hem de görevi devraldığı
saltanata karşı idam hükmü altında kurmuştur. Yıktığı devletin özü
değil, çağa yanıt vermeyen saltanat ve hilafet biçimidir. Yanlış
anlaşılmasın, büyüklük iddiasında değiliz. Ama şu iddiayı kesinlikle
baştan beri taşıyorum, taşıyoruz: karşı çıktığımız cumhuriyetin özü
değil onu genelde tüm Türkiye’deki oligarşik – demokratik
olmayan-yanıyla doğduğumuz toplumun bağrındaki feodal inanç değer
yargıları ve yapılarıdır. Bunun sonuç hedefi demokratik cumhuriyettir.
Onun anayasası altındaki gerçekleşmesi gereken özgür yurttaş ve
toplumudur. Cumhuriyet bu eylemiyle ancak büyük güç kazanır. Çağdaşlık
görevinden anladığımız buydu: yapmamak cumhuriyete saygısızlık
olacaktır.
İdeolojisi, programı, eylemi karşıt gibi gözükse
de eğer büyük bir savaşımının sonucunda inanç, kararlılıkla ve pratik
kanıtlanmasıyla bu aşamaya gelmişsek buna saygı göstermeliyiz gerekirse
insanlar büyük hata ve yanlışlıklarından ders çıkararak da doğruya
gelebilirler. Tarih ve toplum zaten çoğunlukla böyle yürür. Hiç yanlış
yapmadan düz yolda dosdoğru yürümek ancak Allaha mahsustur.
Peygamberlerin bile hata ve yanlışlık yapmaktan uzak olmadıkları kendi
ifadeleridir bizim de benim de birçok yanlışlıklarımız oldu. Bunlar
büyük acı vermiştir. Savunmamda özce bunları da gösterdim. Ama bunlardan
dönüş iradesine de sahip olduğumuzu inançla ve kanıtlarıyla ortaya
koyduğumuz da bir gerçektir. Yasalar açısından belki bu bizi aklamaz,
ama tarih ve toplumun aklayacağına da inancımız da kesindir. Demokratik
bir toplumda yetişmiş ve büyümüş olsaydık hiç böyle bir isyan olur
muydu? Kendini bile yasaklanmış bulan, ağzından çıkan sözü ana dilinden
suçluluk telaşı ile gizlemeye çalışan bir insandan her şey beklenir.
Bunu iyi görmek gerekir. Çağdaş uygarlıkta benzeri olmayan bir durumu
bahane göstermiyor mu? Şunu ısrarla anlatmak istiyorum, kendimi bile
tanımaktan korkarsam cumhuriyetin tüm yasal nizamını nasıl tanıyacağım,
nasıl çağdaş olacağım? Yaşadığım halk gerçekliği bu. Hatta bir
alternatif olarak ezici bir kısmı Türkleşmemişse bu halkı suçu olamaz.
Kaldı ki bu yönteminde çağdaş olmadığı böyle zorla yürüyemeyeceği de
ortaya çıkmıştır. O halde hata ve yanlışlıklar karşılıklı büyümüş ve
acımasız hükmünü bu son isyanda okumaya çalışmıştır. Eğer irademizi
kaybetmemişsek ders çıkarma diye bir sağduyu ve birbirimizi gerçek
çağdaş ölçülerle kabul edeceksek, yeniden vatanımız ve cumhuriyetimiz
temelinde bunun ancak demokratik sistem içerisinde artık asla şiddete
başvurmaksızın özgürlük ve eşitliğin önünü açarak başvurmamız gerektiği
en temel görevimizdir. Hepimizin tüm tarafların en başta şehitlerinin
bir damla kanı, çektikleri tüm acı ve verdikleri kaybın karşılığı bir
daha sarsılmaz bilinç ve özgür iradeyle kurulmuş kutsal birliğimiz
olmalıdır. Bu bize hayal gibi gelmemelidir. Açalım tarih sayfalarını tüm
anlamlı birliklerin böyle kurulduğu görülecektir.
Bu yargılamayı tüm bu gerekçeyle tarihi bir
toplumsal yargı olarak görüyorum. Cumhuriyetin zamanında yerine
getirmemiş görevlerinin yığıla yığıla biriktirdiği ağır bir sorunun son
patlak vermesini yargı huzuruna getirilmesidir diyorum. Sayın yargıçlar
şüphesiz yasalara bakarak değerlendirecek ve karar verecekler. Ama
tarihsel ve toplumsal arka bahçesi böyle olan bir sorunu, benim hukuk
açısından fazla savunma gereği duymamamı anlayışla karşılamalıdır. Sayın
savcılarımızdan da bunu bekliyorum. Gerekirse avukatlarım meslekleri
gereği hukuki boyut ağırlıklı savunmayı da yapacaklar ve yapmalıdırlar
derim. Tüm gücümle yapmaya çalıştığım sorunun asla bir daha şiddetin
diline başvurmadan çözüme götürülmesidir. Savunma gerekçem ve tezlerimi
ağırlıklı bu yöne bilinçli verdim. Çünkü hiç ölmeyen topluma ve onun
yüceltilmesi gereken ifadesi olarak devlete saygının ve bağlılığımın
gereği budur. Vatana ihaneti asla ağzıma bile almam. Olsa olsa onun
misaki milli gereklerinin çağdaş ölçüler içerisinde yerine getirilmesi
yani büyütülmesidir. Savunmanın bu anlamda en büyük ifadesi misakı
millinin başlangıç ilkeleri özellikle Kürt halkının neyi söylemişse
cumhuriyete nasıl kurucu bir halk olarak katılmışsa onun gereklerinin
yerine getirilmesi gereğidir. Misaki millinin dışında kalan parçalardaki
Kürt Türkmen topluluklarına en azından yaşadıkları devlet içinde
soykırıma uğramadan demokratik kimlikleriyle yaşamalarına Türkiye
Cumhuriyetinin yardımı hem ahlaki hem siyasi bir görevdir diyorum.
Tarihi ve insani bir yaklaşımdır.
Bu savunmamla daha da açıklığa kavuşturulduğuna
inandığım ülke bütünlüğü ve devletin bağımsız varlığıdır. Bunun özü,
demokrasinin oturtulmasıdır. Bu anlamda tarihi bir hizmetin gereklerinin
yerine getirdiğime inanıyorum. Tüm Türkiye’de olduğu gibi Kürtlerin
yoğun yaşadıkları her yerde yapmaları gereken büyük demokratikleşme
çabalarıdır bundan sonuç alınabileceğidir. Ekonomik ve sosyal-kültürel
gelişmenin demokratik siyaset altında cumhuriyetle hep güçlenen,
zenginleşen bir birliğe götüreceğidir. Bu yaklaşımın değerinin gerçekçi
ve başarıya götüreceğine büyük inancımı belirtmeye çalıştım. Yine
savunmamla soruna şiddetle yaklaşımın tarihi anlamı kalmadığın, bunu
tekrarlamanın ağır bir sorumsuzluk olacağını, bunu önlemek için büyük
çava içinde olmaya çalışmam gerektiğini, hatta tek yaşam gerekçemi barış
evresini yakalamak olduğunu belirtme kararlılığımı ortaya koymaya
çalıştım. Barış eğiliminin savaştan da zor ama daha anlamlı ve
kazandıracağına dair inancımı belirttim. Bu yönlü büyük çaba içinde
olmam bundan sonra tek temel gayem olacaktır. Bunu örgütsel güçlerde
dair tüm halkımıza taşırmanın en temel görevim olduğunun tamamen
bilincindeyim. Her savaşın bir barışı olduğuna bunun içinde demokratik
cumhuriyetin özgür barış anlamına geldiğine çözümün bu çerçevede
gelişeceğinin inanç ve kararlılığı içindeyim.
Bu isyana öncülük eden PKK’nin artık bu dönemi
aşarak demokratik sistemin ölçüleri içinde yeni program ve yapılanma ile
yasal ve siyasal sürecin gereklerine dönüşüm hazırlıklarına yönelmesinin
gereğini vurguladım. Kişiler kadar örgütlerin de tarihi sürece cevap
verdiklerinde yaşama şansını ve başarısını ortaya koyacaklarını aksi
halde gerilemekten ve aşılmaktan kurtulamayacaklarını belirttim.
Savunmam aynı zamanda PKK’nin varlığını barış ortamına göre dönüşüm ve
gerektiğinde devletin de açık olması halinde bir Barış Kongresi ile
vurguladım.
Görülüyor ki savunmam iddialara tek tek yanıt
vermekten çok olası bir çözüme katkı sunmaya yöneliktir. Geçmişi çözmek
kadar daha çok ortak yaşamanı demokratik kurum ve tecrübeleri ışığında
yine tarih ve güncel gerçekliğimiz içinde bir yanı aramaya çalıştım.
Bugünün büyük demokratik hareketlenmesi için de hem buna neden hem de
sonuç olarak demokratik çözüm tarzının ülkenin bütünlüğünü ve
cumhuriyetin gücünü sadece korumakla kalmayacağına, güç vereceğine
özellikle vurguladım. Özgür bilinç ve iradeyle kurulan birlikteliklerin
en sağlam birliktelikler olduğunu, cumhuriyet ile demokratik birliğin
her tür ayrımcılığa karşı da en sağlam güvence olduğunu da belirttim.
Cumhuriyet tarihinin bu e zor sorunu
çözümlendiğinde Türkiye’nin iç barışından aldığı güçle bölgede lider bir
ülke olarak hamle gücüne kavuşacağı kesindir Ortadoğu’da liderlik dönemi
Orta Asya’dan Balkanlar ve Kafkaslara kadar etkili olma anlamına
gelecektir. Demokratik sistemin çözüm gücü başta barış olmak üzere
birçok çelişki ve sorun olan bu bölgelere haklı bir müdahale ve desteğin
verilmesi ve istenmesine de yol açacaktır. Türkiye 2000’li yıllara bu
perspektifle girmektedir. Kürt sorunu ayak bağıydı. Çözümü ile muazzam
güçlenmesi ardından tarihi dönemeci başarıyla yakalaması demektir. Eğer
dış oyunlardan bahsedeceksek temel amacın bu dönemeçte yüz geri yapmak
istedikleri ve kürt sorununu da araç olarak kullanmakla bunu
başaracaklarına inandıklarıdır. Tarihin her kritik döneminde bu oyunlar
oynanmak istenmiştir. Çözümsüz kaldığında başarıyla oynanmıştır da. O
halde görev, sorunu kendi ellerimizle çözmek, oynamak isteyenlere karşı
kendi güçlü silahımız haline getirmektir. Savunmamda bunun hem oldukça
mümkün hem de çaremiz olduğunu ortaya koydum. Bizzat tecrübemiz buna en
iyi kanıt oldu. o halde ilk defa özgür irade ile gerçekleştireceğimiz bu
kardeşlik çözümü yeni bir tarihi süreç olacaktır derken haklıyız. Bu
yargılama cumhuriyet tarihinin en önemli barış davası da olmalıdır.
İsyanların getirdiği tüm acıları, korkuları ve gerilikleri u davanın bir
kilometre taşı olarak geride bırakması, demokratik sistemin
gerçekleştireceği barışı ile mümkündür. Kendin yargılanmamı onurlu
barışın gerekçesi yapmak en temel demokratik idealimdir. Savunmam
temelde bu amacımla bağlantılıdır ve en doğrusu da budur. Bu ülkeye ve
tüm halkımıza borcumuzu da bundan daha değerli hiçbir şey ile
ödeyemeyiz. Adil ve onurlu bir barış olmadan ne ülkede ne de dünyada
yaşamın hiçbir anlamının olmadığı derin bilinciyle bunu herkesten önce
gören ve slogan haline getiren Mustafa Kemal Atatürk’ün “ yurtta barış
dünyada barış” ilkesi de daha çarpıcı yaşam ifademiz olmaktadır. Kurduğu
cumhuriyetin ancak demokratik esaslarda barışı getireceğine ve bunun da
dünya, bölge barışına en büyük hizmet olduğuna inanıyoruz.
Sayın yargıçlar, başsavcının iddianamesindeki
hususlara bu tarz yanıt verme ile şahsım adına değil, sorumlu tutulduğum
için PKK ve adına isyan ettiği halk kesiminin sorunlarına yanıt vermeye
çalıştım. Suçlamalar ne kadar belgeli olsalar da sorunların varlığı ve
çözümü için çabalarımızın gerekli olduğuna dair nedenleri ortaya koydum.
İsyanda karşılıklı hatalar ve yanlışlıklar olmuştur. Eylemlerin
birçoğundaki gereksizliği, acımasızlığı belirttim. Acısını iliklerime
kadar yaşadığımı ve barışa en çok susayanlardan olduğumu dile getirmeye
çalıştım. Tüm isyanlar içinde acımasızlıklar vardır. Bastırmada da var.
Ama en büyük tesellimiz bunu gerçekten cumhuriyetimizin sürekli ağrıyan
bir hastalığı olmaktan çıkarmak sağlıklı bir parçası ve barış gücü
haline getirmektir. Halkımızın buna ekmek su kadar ihtiyacı olduğuna
inanıyorum. Onun için diyorum ki bu dava kutsal barışın kilometre taşı
olmalıdır. Cumhuriyete karşı borcun demokratik birlik dışında ödeme yolu
yoktur. Bu borcu ancak özgürleşmiş yurttaşlar olarak verebileceğimiz
mutlak bilinmelidir. Köleliğin, inkarcılığın cumhuriyeti olamaz. Bu
anlamda çaba ve mücadelemizin cumhuriyetin özüne bağlı ona ulaşmanın bir
gereği olduğuna asla kuşku duymuyorum. Cumhuriyetleşmenin ta kendisine
inanıyorum. Bu anlamda ağır feodal koşullarında ötürü cumhuriyet halkı
haline gelememiş halkımızın artık “ ne mutlu demokratik cumhuriyet halkı
olmak” sloganı altında barış içinde ayrılma kabul etmez özgür bir halk
gerçekliğine ulaşmakla mutlu olacağına, bunun tarihi sürecini
Türkiye’nin ülke bütünlüğü ve devlet varlığı içinde tüm halkı ile
yakaladığına ve başaracağına inancımı belirtmek istiyorum.
|