KÜRT SORUNUNA DEMOKRATİK ÇÖZÜM MANİFESTOSU

 

         
      

İÇİNDEKİLER

Giriş

 

20. yüzyıl sonunda zafer kazanan demokrasi

Türkiye’nin 2000’li yıllar gündemi

Türk- Kürt ilişkilerinde kısa tarih ve bazı temel özellikler

Ulusal kurtuluş savaşı ve Türk-Kürt ilişkilerinde yeni aşama

PKK’nin ortaya çıkışı ve Kürt sorununda yeni aşama

Cumhuriyet tarihinde Kürtlerin rolü, sorunu ve çözümü

PKK’de dönüşüm sorunları

PKK eylem yapısı

Cumhuriyet tarihinin bu en kapsamlı sorununa demokrasiyle yanıt vermelidir

Demokratik birlik çözümü deneyimleri

Kürt sorunu ayrılma değil, cumhuriyetle demokratik birlik sorunudur

Demokratik birlik çözümü Türkiye’nin geleceğidir.

Demokratik birlik çözümü için tezler

Kişisel durumum

Sonuç: demokratik birlik cumhuriyetin yeni tarihsel adımıdır

Ek savunma

Esas hakkındaki mütalaaya cevap

Ankara 2 nolu devlet güvenlik Başkanlığına

PKK’de dönüşüm bir çıkmaz değil bir gerekliliktir

PKK’de örgüt ve eylem anlayışında bir iç savaş yaşadığım gerçektir

Türkiye’nin Kürt ilişki ve isyanında iki yol, iki tarihi sonuç

Çıkmaz ve çatışmada ısrar gelecek yüzyılın da kaybıdır

Sorunlara demokratik çözüm

Türkiye’nin kazanılmış geleceğidir

Sonuç İmralı süreci tarihi bir başlangıç olabilir

Yargıtay başkanlığına ve 9. Ceza dairesine sunulan savunma

Kimlik sorunu ve anayasal çözüm

 

PKK bir halkın olduğu kadar yeni insanın özgür yaşamıdır.

 

GİRİŞ

Savunmanın temelinde, cumhuriyet başsavcılığının hakkımda hazırladığı iddianameye ayrıntılı bir yanıt olmaktan çok, daha önemli gördüğüm bir Kürt sorunu ve PKK öncülüğündeki son isyandan tarihi bir uzlaşma ve çözüm imkânının nasıl geliştirilebileceğidir.

Orta boy bir savaş olarak da anlaşılabilecek bu eylemliliğin barış şansını ortaya koymaya çalıştım. Aslında bu çizgiyi, dönemin cumhurbaşkanı Özal’ın çağrısı üzerine ilk defa seslendirmeye çalışmıştım. 15 Mart 1993 tarihli basın toplantısında, aynen şunu söylemiştim. “biz hemen Türkiye’den ayrılalım diye bir yaklaşım içinde değiliz. Bu konuda gerçekçiyiz. Bu tutumu basit bir taktik olarak anlamamak gerekir. Birçok nedeni vardır. İki halkın tarihi, siyasi, ekonomik durumunu anlayanlar, parçalanmanın olmayacağını bilirler. Etle tırnak gibi iç içe geçmişlerdir.” Birçok röportajda da vurguladım. İlişkilerin yeniden düzenlenmesini istiyoruz. Bin yıllık kördüğüm olmuş ilişkiler, çelişkiler var. Özgürce ve eşitçe düzenleme bizim temel anlayışımızdır. İkide bir bizi ayrılıkçı ilan etmek, tam tersine ayrılığı körüklemek isteyen bir tutum olur. Mevcut ilişki düzeni hem Kürt halkının hem Türk halkının kanını, malını muazzam kaybettiriyor. Uluslar arası güçler tarafında komployla Türkiye’ye teslim edilmemden önce 1 Eylül 1998 tek taraflı ateşkesi dolayısıyla daha net şunları belirtmiştim: savaş eğer çok önemli bir çelişkiden kaynaklanmıyorsa bir çılgınlıktır. Özellikle anlamsız terör şiddet, insanlık ilişkilerinde yer almaması gereken bir olgudur. Eğer üzerimizdeki bu büyük şiddet az da olsa kalksa durdurulsa ve ilişkilerde insan hakları demokrasinin gelişmesi ve sorunların çözümünde siyasi diyalogun esas alınması halinde bizim kadar barışçık, yönteme hasret bir halkın ve örgütün olacağını sanmıyorum.” Devamla “ demokrasiyi bir demagoji sorunu olmaktan çıkarmak gerçeğine, yani halka dayandırmak, gerçekten şu anda Türkiye’nin en temel meselesidir. Bu, cumhuriyeti kötülemek değildir. Hele bölmek, parçalamak hiç değildir. Cumhuriyeti demokratikleştirmektir. Bu Türkiye’nin çıkarınadır. Bu Türkiye’nin bu muazzam nefessiz durumdan nefes almaya başlamasıdır. Cumhuriyet adına hareket edenler her şeyden önce bu anti demokratizmi hedeflemediler” şiddet konusunda da şunları söylemiştim. “ biz bu zorlanan şiddetin en zorlanan tarafıyız. Müthiş güç dengesizliği ortamında sırf kendini savunmak, en meşru insan haklarımız, kimliğimiz kültürümüz için eğer sırf imha olmaktan kurtulmak için zorunlu bir savunma yöntemi tercih etmişsek bu, birleşmiş milletler anayasasında hatta TC anayasasında bir hak olarak vardır”

Bu alıntıları şunun için yapıyorum. Zor ve tek kişilik koğuş koşullarında bu çizgiyi tutturduğumu yanlış iddia etmek isteyenler olabilir. Hatta iddianamede bile daha önceki sorgulamamda geçen bu yönlü açıklamalarımın fazla anlamlı olamayacağına dair bir intiba var. Fakat bu PKK programının 70’ler döneminin dar, ağır ideolojik yaklaşımlı ve politik yapısını 90’lar dünyasında ve Türkiye’sinde aşılma gereğini ortaya koyuyor. Büyük bir deneyimin arkasından ilke ve programın gözden geçirilmesini ve güncelleştirilme ihtiyacını vurguluyor. Bu yaklaşımım bu yıllarda artarak devam eder. Aynı husus, şiddet anlayışım için de geçerlidir. Temel insan hakları, kimlik, kültür varlığını savunma anlamında bir şiddet anlayışının reddedildiğini ortaya koyuyor. Bunu aşan şiddet uygulamalarına karşı da örgüt içinde verilen şiddetli mücadele bilinmektedir. İddianame bu konuda ayrım yapmamaktadır. Ayrıca her şeye terör diyerek tüm olumsuzlukları bir tarafa yüklemesi objektif değildir. Bu hususları fazla eleştiri gereği duymadım. Savunma gereği de duymadım. Avukatlarımın hukuki yaklaşım ağırlıklı savunmaları belki bu hususları daha da açabilir.

Benim için daha büyük önem taşıyan adı, kaynağı, amaçları asıl izah edilirse edilsin resmi olarak bile düşük yoğunluklu bir savaş olarak değerlendirilen bu kapsamlı eylemliliğin barış gereğini ortaya koymaktır. Her savaşın bir barışı vardır kuralı gereği makul olan çözümü aramak savunmada temel amacım oldu. Geçmişi değerlendirmek, program ve siyasi çizgi düzeyini, yaşanılan somut gerçekliğin ışığında çözüme vardırmak büyük önem taşıyor. Benden çok yönlü beklenen de buydu. Dışarıda kısmen yapmaya çalıştıklarımı, burada bir çözüm platformuna dönüştürmek, en pratik yoldu. Genelde PKK savunmaları ya da bırakılması gibi iki üç noktada seyretmiştir. Bu bir anlamda çözümsüzlüktür, savunmamda bunun aşılmasını bir görev bildim.

Ne klasik bir Kürt milliyetçiliği ne de bunun aynı tandaslı sol yorumunu denedim. Dönem bunu aşmıştı. Uzun boylu tarih toplum kimlik tartışmalarını fazla gerekli bulmadım. Bilimsel konular olarak bilim araştırıcılarına, bırakmak daha doğruydu. Yoksa değinmemek, herhangi bir ciddi siyasi endişeye dayanmıyor. Kaldı ki bir çok değerlendirmemiz var, bu Türkiye’ye yönelik siyasal eleştiriler içinde geçerlidir. Kapsamlı değerlendirdiğim bu konuların daha çok günümüzdeki çözüm gereği açısından nasıl bir dönüşüme ihtiyaçları olduğunu vurgulamayı önemli buldum. Partiler bir araçtır. Dönemlere göre dönüşmezlerse tıkanma nedeni kadar aşılmaktan, yenilmekten de kurtulamazlar. Kısır bir tekrar ne kadar kahramanca da olsa özgürlük idealine fazla katkı sağlamaz.

Savunmamda hukuki açıdan kendimi savunma endişesi taşımadım. Bana göre mevcut anayasanın bile özde uygulamadığı ayrıca kimlik inkârında inat edildiği bir aşamada daha çok yapılması gereken direnmenin ahlaki ve siyasi gereğini belirtmekti. Bu belki yargı sonucunu etkilemeyecektir. Ama geleceğe değeri çok yüksek bir çözüm mirası bırakacaktır. Buna hep özen gösterdim.

Konuları fazla araştırma gereğini duymadan tez halinde yazdım. Mevcut koşullarda buna gerek görmedim. Zaten fazla olanak da yoktu. Savunmanın ana özü çok tekrar içerse de demokratik çözüm kavramında yoğunlaştırıldı. Daha önceleri sınırlı değindiğim bu yaklaşımı oldukça açtım. Bunda tesadüfen elime geçen Leslie Lipson’un “ Demokratik Uygarlık” adlı kitabının da katkısı oldu.

70’lerde moda olan ve uygulandığında sadece ayrı devlet anlamında yorumlanan ulusların kaderlerini tayin hakkı gerçekten bu yorumuyla bir çıkmazdı. Kürdistan pratiğinde sorunu yokuşa sürme yanı ağır basıyordu. Bunu fiilen belirttiğim tarzda aşmaya çalıştım. Ancak demokratik çözüm tarzının zenginliği karşısında ayrı devlet, federasyon, otonomi vb. yaklaşımları bile geri ve bazen çözümsüzlüğe yol açtığını pratikte görünce demokratik sistem üzerinde yoğunlaşma bana çok önemli geldi. Bunda askeri, silahlı güç yolunun giderek tıkanmasının da büyük payı vardır. Hele neredeyse hep isyan ve bastırılma yaşanmış bir pratikte zor ve şiddet içermeyen bir yok dünya çapında kendini hissettirdiği gibi pratiğimizde de aciliyet arz ediyordu. Türk Kürt ilişkilerinin özgünlüğü Misak-ı Milli gerçeği ve varolan politik ve askeri durum, demokratik sistem altında bir çözümü tarihi olmak kadar, neredeyse tek yol olarak bırakıyordu. Herkesini büyük barış ihtiyacı da sistemin temel özelliği olarak yanıt buluyordu. Bu nedenlerle ve dünya pratiğinin büyüleyici zenginliği karşısında demokratik çözüm tarzı giderek çözümsüzlüğe yol açan askeri hatta siyasi tarzına göre büyük üstünlük taşıyor. Türkiye’nin temel sorununda ve genel demokratikleşmenin tarihi aşamasında ilaç gibi geliyordu. Kaldı ki dolaylı ve giderek pratiği şekillendiren ve bize kadar yansıyan devletin çekirdek yaklaşımı da bu yönlüydü. Dolayısıyla umutla açmak ve gücüm oranında pratikte de gereklerini yerine getirmekten çekinmedim. Ama bu aşamada taraflar çözüme gidiyorlar demem aşırı iyimserlik olur. Ki beraberinde birçok tehlikeyi getirebilir. Ama er geç gerçekleşecek en uygun çözüm yolu olduğuna dair inanç ve kanım güçlüdür.

Son bölüm kişisel durumumla ilgilidir. Belki fazla gereği yoktu. Tamamlayıcı olması açısından gerekli gördüm. Bir büyük özgürlük arayışını şahsımda irdelemek bir yöntem haline geldi. Burada de denemek beklenen bir husustu. İddianameye bu yönlü bir cevap epey aydınlatıcı olacaktı. Şunu gördüm. Yaşamıma damgasını vuran ya özgürlüğümü verin ya öldürün şiarıdır. Başka tür bir duruş mümkün gözükmedi. Ama özünü açmak, inceliklerini sergilemek hayli ders verici nitelikteydi. Burada en büyük korkum yarım kalan bir insanlık projesinin tamamlanmaması oldu. Dolayısıyla yaşamdan en büyük beklentim, fazlasıyla yeterli olan bir özgürlük isyanı kişiliğinde özgür barış kişiliğine ulaşma olanağıydı. Tek bunun için yaşamam gereğini tüm yakalanma sorgu ve daha sonraki süreçte esas aldım. Barış kişiliği barış toplumu sanıldığından daha fazla hem siyasi, sosyal ayrıca ayrıntılı psikolojik çözümleme istemeyen bir teorik çabadır. Siyasi faaliyetlere bunun derin eksikliğini de gördüm. Vurguladığım gibi soylu kutsal ve çok gerekli bir barış amaçlamayan bir savaş veya her tür şiddet eylemi bir çılgınlıktır. Bu kural gereği derin, teorik olduğu kadar moral, siyasi ve pratik gerçekliği olan bir barış kişiliği olmam önemliydi.

Savunmam bu özellikleriyle hem Türkiye’nin derinden yaşadığı demokratik hareketlenme ve onun cumhuriyetin temel bir niteliği olması halini alması Kürt sorununda bu tarihi aşamada demokratik birlik ruhu, bilinci, iradesiyle cumhuriyetle bütünleşmesini çarpıcı yaratıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Hem de bunun için örgütsel ve halk varlığımızın kendini buna göre dönüşümünün gereğini vurguluyor. Artık klasik hale gelmiş ölüp öldürmek yerine çağdaş anlamda yaşayıp yaşatmanın daha doğru anlaşılacağına inanıyor. Neredeyse iki yüzyıldır yaşanan başkaldırı isyan ve buna karşı bastırma ve inkâr yerine yeni bir tarihi aşamanın ancak demokratik cumhuriyetle demokratik birlikteliğin eşsiz çözümleyiciliğinde yaşanabileceği bir 21. yüzyıl umuduyla son buluyor.

 

20. yüzyıl sonunda zafer kazanan demokrasi  

 

Demokratik sistemin insanlık tarihine kadar kökeni uzanmakla beraber devlet sistemi olması ilkçağ Atina’sında kapsamlı bir anlam kavuşmuştur. Esasta toplumun kendi yönetim gücünü ifade ederken, bireyi en özgür kılan sistemlerin en gerçekçisidir. Esas gücünü toplumun doğallığına cevap vermesinden alır. Otoriter rejimler belki hızlı gelişmelere yol açarlar ama toplumsal doğallığa yabancılaşmaları, onları dönemlerinde ne kadar güçlü de olsalar ergeç çöküşe götürür. Devsel köleci imparatorluklardan kapitalist faşist totaliter diktatörlüklere hatta reel sosyalist totaliterliğe kadar hepsi aynı akıbeti paylaşmışlardır.

Demokrasinin yüzyılın sonunda tam zaferini ilan etmesi, tekniğin üretimin bu en muazzam çağında nedensiz olmayıp, demokratik sistemin mekanizmalarıyla yakından bağlantılıdır. Toplumları, dolayısıyla bireyleri hiçbir sistem kendi doğallığında bu kadar açığa çıkaramamış ve yaratıcı kılamamıştır. Gücünü özgürleştirmeden alır. Basit ve zor gelişir. Ama sonuçlarının en hızlı ve güçlü görünen rejimden daha güçlü olduğu günümüzde tamamen kanıtlanmıştır.

Demokrasiler daha çok evrimsel bir dile sahiptirler ama temelde devrimlere dayanırlar. Önemli olan bir devrimin ne zaman demokratikleşeceğidir. Demokratikleşmeyi beceremeyen devrimler ya diktatörlüğe yol açacak ya da anarşizme kayarak yozlaşırlar. Demokratikleşmeyi beceren devrimler ise en kalıcı, yaratıcı gelişmeyi ortaya çıkarabilmişlerdir. Devrimcilikte çakılıp kalmak, karşı devrim kadar her tür tutucu bürokratizme saplanıp kalmaktır da. Demokratikleşmeyi iyi yürüten toplumların tarihte ve günümüzde en güçlü olmalarının sırrı böylece açığa kavuşmuş oluyor.

Günümüz demokrasileri basit ve karmaşık yönleriyle önce fikri boyutta 17. ve 18. yüzyılda gelişirken kurumsal yönetimsel gelişme 19. yüzyılın ortalarından itibaren hız kazanmış 20. yüzyılda ise faşizmin total amansız diktatörlüğüyle zıt yöndeki reel sosyalizmin totaliter rejimlerine karşı direnerek yüzyılın sonunda kesim zaferini ilan etmiştir. İki totaliter sisteminde çok güçlü bir gelişmeyi yaşamalarına rağmen ayakta kalamayışları esasta özgür yaratıcı yeteneği toplumda ve bireyde aşırı baskı altına almalarından kaynaklanır. Baskı hızlı geliştirir, ama kolay düşürür.

Demokratik sistem ise yavaş geliştirir ama kolay yıktırmaz düşmez. Çünkü toplum ve birey ondan kolay kopmaz. Gücü bu oluyor. Toplumun kendini aydınlatması, yani bilimsel bir güç kazanması da en çok demokratik düzeyiyle bağlantılıdır. Bilim ve sanat kişiliğinin en serbest ortamları sunan toplumlarda yetişmeleri tesadüf değildir.

90’lı yıllardan itibaren sosyalist sistemin çözülüş ve demokrasiye dönüşümüyle demokrasinin büyük zaferi aslında daha başlangıcındadır. Bir yerde diğer sistemlerin güçlü kalıntıları sürekli etkide bulunacaklar saf bir demokrasi bir türlü kurulamayacak ama gelişme de hep bu yönlü olacaktır. Önemli olan demokratik değerleri toplum sorunlarına başarılı taşırmak ve yönetim gücüne ulaştırmaktır. En iyi siyaset ve siyasetçi kimliğini birey parti ve liderliklerde bu gücü temsil ettikleri çıkarları, birey, toplumsal grupları şiddete varmayan mekanizmalarla partiler devlet kurumları aracılığıyla çözmeye çalışırlar. Eğer bir toplumda bu olgunlaşma varsa, tüm sorun demokrasinin ilke ve kurumlarını doğru tanımlamaya ve mevcut sorunlara bağlamaya götürmek, başarılı demokrat siyasi önderliği tanımladığı gibi bu önderleri yaratıcılığını da gerektirir.

Başarılı demokrat siyasetçiliği toplumun çelişki düzeyi kadar çıkar gruplarını doğru tanıma ilişkilerini şiddetsiz dengeleme, iktidara taşırma ve düşürme gibi önemli konularını içine sindirmeyi uygulama yeteneğini gerektirir.

Bir toplumun zengin veya fakirliği küçük veya büyüklüğü demokratik uygulama için esas teşkil etmezler. Hepsinde demokrasi olabilir. Belki de tek şart gerekli bir veya birkaç devrimci aşamadır. Demokratik sistemler ülkelerin siyasal sınırları kadar devlet varlıklarıyla da fazla bağlantılı değil veya uğraşmazlar. Asıl uğraşıları toplumsal gruplar, bireyler onların çıkar ve özgürlük eşitlik düzeyleriyle partileşme iktidarla bağlantılanma çıkma ve düşmenin kurum ve kurallarıyla bağlantılıdır. Ülke sınırları veridir, onun içinde demokratik siyaset yapılacaktır. Zorlama demokrasiyi zora sokar. Devletin varlığıyla birliğiyle de uğraşmaz. Daha çok devletin biçimi, toplum sorunlarına bağlanışı, kurum ve kurallarının moral değerlerinin belirlenişi oluşturulması, temsili ve hep birlikte denge içinde barışçıl iktidar değişimi ile yoğun uğraşır. Çıkarları özgürlükleri tanınmamış birey ve grupların tanınması, sisteme eklenmesi de demokrasinin temel bir siyasi ve ahlaki gereğidir. Özgürlüğü eşitliği tanımamış bireyler ve toplumsal bir birim olarak alta sürülmüş, iradeden yoksun bırakılmış gruplar oldukça o demokrasi ciddi eksiklik içindedir ve sürtüşme çatışma eğer demokratik sistemle yani şiddetsiz aşılmazsa devrimci süreç isyan savaş ayaklanma devreye girer ki bu da kanlı olur, yeni bir demokratik aşamaya yol açar.

Dogmatik otoriter ilke ve kurumların geleneklerin kök saldığı toplumda da demokratik gelişme her şeyden önce bu kalıplarla mücadeleyi gerektirir. Otoriter, totaliter rejimleri de besleyen bu dogmatizm ve gelenekselliktir.

Demokrasi ilkesizlik ve kurumsal geleneksel esaslardan yoksunluk da değildir. İlkesi özgürlük, eşitlik zora başvurmama, evrimsel gelişme çıkarlara ve çözümüne saygıdır. Aslında uygulandığı toplumun bilimsel tanımında ve aydınlanmış olmasıyla oldukça bağlantılıdır. Bu özellikleriyle gelişkin birey ve toplumsal kesimleri ortaya çıkarmanın harika rejimidir.

Demokrasinin tanımına ilişkin çizdiğimiz bu kapsamlı çerçeve neden bilimsel tekniğin ve aydınlanmış toplumun hem geliştiricisi hem de onun sonucu olduğunu oldukça açık ortaya koyuyor. 

Faşizmin burjuva milliyetçiliğinden nefes aldırmaz totaliterizmiyle işçi sınıfının aşırı eşitçiliğinin demokrasi yoksunluğu totaliterizminin başarısızlığı bu çerçevenin dışında taşırılmış gerçeklikleriyle bağlantılıdır. 2000’li yılların zaferini kesinleştiren demokratik sistem, derinliğine ve tüm toplumlara yaygınlaşmasının önüne geçilemez gibi görünüyor. Buna karşı direnen kaybederken başarıyla uygulayanın kazanacağı da aynı kesinliktedir.

 

Türkiye’nin 2000’li yıllar gündemi

Demokratik bakış açısıyla çok genel hatlarla günümüze kadar getirdiğimiz çağdaş tarihin son yüzelli yıllık gelişimi demokrasinin zaferine doğru bir yön gösteriyor. Tıpkı dünya genelinde olduğu gibi eğer çok ciddi hatalar yapılmazsa özellikle Kürt sorununun demokratik çözümüyle solun demokratik partileşmesi ve İslamında demokrasiyi sindirmesi bu süreci oldukça başarılı kılabilir.

Bu sürece, oportünist dar çıkarcı yaklaşanların demokratikleşmeleri demagojik olmaktan öteye gidemez. Türkiye’nin çok önemli bir nitel aşamadan geçtiğini derinliğine görmek gerekiyor. Yakın tarih daha öncesi ağır merkezi bir feodal mirası yani demokrasiye kapalılığı esas alırken yoğun yaşadığı darbe karşı darbe devrim ve karşı devrimin şiddeti ile alt üst olup esasta çözümsüzlükte takılıp kaldı. Çok gergin ve demokratik açılıma yabancı bir toplum, demokrasiye hep kuşku ile bakan devlet yönetimi ve demokratik değerler savaşından uzak bir aydınlar ülkesi sorunun temel yönlerini teşkil ediyorlar. Rejim sorununun böyle çözümsüzlükte ağırlaşması kısır sağ sol ve darbelerle daha da içinden çıkılmaz hal alması, gerçekten Türkiye’nin yazgısı olmamalıydı. Cumhuriyet daha az zahmetli bir demokratikleşmeyi yaşayabilirdi. Ama birçok ülkede görüldüğü gibi gerçekten çok zahmetli bir gelişme oldu. Türkiye’ye demokratik sisteme inançsız çabasız ve demagojik yaklaşım kaybettirdi. Demokrasi adına demagojizm hâkim oldu. Yani çıkarlarını demokrasi lafazanlığıyla kurtarma, örtbas etme demokrasicilik oyunu olarak çirkince oynandı.

İçinden geçilmekten olan aşama tam anlamıyla demokratik cumhuriyetin toplumsal zemini, kurumları, yönetimiyle ve gerçek demokratik ideallerle kalıcı bir tarihi sürece yol açacaktır ya da varolan tekrar olacaktır ki bunun demagojisinin bile imkânı kalamamıştır. Toplum gerçekten demokrasi be onun sorunları barışçıl çözme sistemine olgunlaşmış olarak hazırdır. Partiler epey dersini almıştır. İşlemeyen verimsiz kurumlar açığa çıkmıştır. Sorun çözen yönetimler halkın kesin tercihine ulaşabilirler. Ordu en hazırlıklı kurum olarak bu süreci demokrasi lehine geliştirmekten yana ama denetimi de elden bırakmak niyetinde değildir. En ciddi sorun olarak duran Kürt sorunu eğer gerillaların ve PKK’nin uygun bir çözüm yaklaşımıyla demokratik sisteme çekilirlerse bu gerçekten kalıcı bir demokrasi zaferi olacaktır. İslam’ın, Refah partisini şahsında sisteme entegre edilmesi önemli oranda çözümlenmiştir.

Şu çıkıyor ufukta Türkiye’nin önünde geçen en az iki yüzyılın batılılaşma çabaları sonuç vermiştir. Toplum ve siyasi yapıdaki şiddet nasıl ki bu yüzyılların deviniminde önemli rol oynadıysa artık bu anlamını yitirecek ve tarihin hurdalığına atılacaktır. Şiddet süreksizleştiği gibi her zamankinden fazla toplumun ilgisizliği ve çözümsüzlüğü nedeniyle ortada değersiz kalacaktır. Türkiye toplumu bu olgunluğa gerçekten ulaşsa da siyasi kurumlar ve kadroların kararlı oturmuş bir yürüyüşünü hakkıyla yakalayamamıştır. Sancı burada çekilmektedir. Ama başka seçeneğin olmayışı demokratik çözümü alternatifsiz kılmaktadır.

Demokratik çözüm seçeneği genelde olduğu gibi Kürt sorununda da tek seçenek durumundadır. Ayrılma ne mümkün ne de gereklidir. Kürtlerin çıkarı kesinlikle tüm Türkiye ile demokratik birliğinden geçmektedir. Demokratik çözüm hakkıyla uygulanırsa otonomi, federasyondan bile daha başarılı ve gerçekçi bir model olma yolundadır. Pratik daha şimdiden bu yolda ilerlemektedir.

En zor sorunu böyle çözüme giderse artık şiddet onun devrimci karşı devrimci darbeci dinci biçimleri de gündemden oldukça düşeceklerdir. Batı tarzı sorunları ele alış hızlı bir sürece girecektir. O zaman ekonomik kaynaklar toplumun eğitim düzeyi demagojik oligarşik olmayan yönetim yapısı ve gerçek demokratik değerlere özgürlük, eşitlik, adalet gibi bağlılık büyük bir hamleye yol açabilecektir.

Her ne kadar ikinci cumhuriyet tartışmaları gibi yaklaşımlarla da bu yönlü gelişmeler kavramlaştırılmak isteniyorsa da daha doğrusu demokratik cumhuriyet dönemidir. 2000’li yılların devlet ve toplum yapısının bu yönlü evrimden kaçınılamayacağını adeta her gün dayatmaktadır. Tarihin bu hareketlenmeye şans tanıdığını kim derinden anlar ve ona göre rol oynarsa sıçramayı birey parti toplumsal grup olarak sağlayacağı kestirilebilir. İhtiyaç artarak bu arayışı gündemin somutu, çözümü olarak dayatırken öncünün çıkmayışı gerçekten büyük eksikliktir. Çok denenmişlerin yarattığı güvensizlik, ordunun rolünün tam anlaşılamaması, devrimci öncüden korku, evrimci öncünün güçlü yaşanmaması şimdilik demokratik sistemin öncü krizine yol açmış bulunmaktadır.

 

Türk- Kürt ilişkilerinde kısa tarih ve bazı temel özellikler

 

Türklerin özellikle hakim tabakadan giderek kopan Türkmen akınlarının XI. Yüzyılda Kürtlerin yoğun yaşadıkları coğrafyaya akın etmeleri iki halk arasında yoğun bir kaynaşmaya yol açtı. Kürtlerin nispeten yerleşik konumları, bu yüzyıllarda daha çok Türk boylarının erimelerine yol açıyordu. Siyasallaşmada Türkler sosyalleşme de Kürtler nispeten hâkim konumdaydılar. Türk üst tabakaları yerel siyasal kültürle bütünleşip çoğunlukla hâkim olurken alt tabak daha çok Kürtler için erimeyi yaşıyordu. İki halkın aynı sosyo ekonomik kültürel ve dini benzerlikleri yaşaması bu kaynaşmada önemli rol oynar. Feodal sosyal yapı hem yerleşik hem göçebe aşiret boylarında oldukça benzerdir. Çokça söylenen Türk Kürt kardeşliğinin temel nedenleri kısaca böyle tanımlanabilir.

Tarihe baktığımızda özellikle büyük Selçukluların İran, ırak, Suriye ve Kürt illerinde kurdukları imparatorluk ve daha sonra da özellikle mervaniler, artukoğulları, eyyübiler, akkoyunlular, Karakoyunlular ve birçok küçük beyliklerde Kürt ve Türk üst tabakaları dolayısıyla bağlı halk ortak vatan ve ortak devleti iç içe yaşama gibi bir olguyu temsil ediyorlar. Birbirleriyle çatışmadan ziyade uzlaşmalı ilişki biçimini yoğunca beraber yaşıyorlar. Ortak devlet anlayışı hiçbir kavimle birlikte ne Araplar ne acemler ne ermeni ve Bizanslılarla böyle yaşanmıyor. Kürt türkü veya Türk Kürdü böyle oluşuyor. Belirgin bir özellik olarak bunu sürekli göz önüne getirmek sağlam objektif değerlendirmeler için büyük önem taşır. Türk Kürt kardeşliğine böyle bilimsel yaklaşmak büyük önem taşır.

Bu olgunun en çarpıcı ve üst boyutta bir ifadesini Osmanlı Kürdistan ilişkilerinde yavuz selimle başlayan dönemde görebiliriz. Öyle ki ağırlık Kürt beylikleri yavuz’un istemine rağmen ayrı devlet olarak değil kendisinin göndereceği beylerbeyi sorumluluğunda ortak devlet çatısı altında kalmayı çıkarlarına daha uygun buluyorlar. Bu temel anlayış çaldıranla İran Safeviler Ridaniye Mercidabıkla memluk Araplarına karşı başarıya gitmede temel rol oynuyor. Öyle ki 19. yüzyıl başlarına kadar Kürt toplumu gelişmesini sürdürüyor. Dil, kültür ileri gelişme sağlıyor. Sorunlar çok müstesna yaşanıyor. Bunda ortak devlet çatısı altında yerel hükümetlerin geniş özerkliği bağımsız aşiret yapıları din dil alanında Alevilik dışında geniş özgür gelişme imkânı önemli rol oynuyor. Bugün bile ders alınacak çok yönlü zengin bir yönetim deneyiyle karşı karşıyayız.

Bu ilişki düzeninin 19. yüzyıldan itibaren bozulmaya başlamasında imparatorluğun Batı kapitalizmi karşısında gerilemesi bölgeye özellikle Britanya imparatorluğunun sızması merkezi otoritenin artan vergi ve askerlik talebi bu bozulmada dolayısıyla günümüze kadar gelecek bir isyan sürecine yol açar. Çok tipiktir, diğer tüm kavimlerin isyanı başarıya ulaşmasına karşın bu isyanlar büyük çaplı olmalarına rağmen başarıya gitmemelerinde yine temel etken bünyedeki ortak vatan ve devlet anlayışını büyük rol oynuyor. İsyan edenlerin her zaman bir kolu zaten devletin yanında. Temelde kopma felsefesi ve siyaseti yok. Daha çok çıkar, taviz koparma hesabı var. “ bana vermezsen ben de şu dış güçle ilişkiye geçer isyan ederim” anlayışı hâkim. Bu Kürt isyanlarının tipik karakteri kadar talihsizliği trajedisidir. Bu isyanları ileri geri veya siyasi milli saymak bile abartılıdır. Aslında özde böyle niyet taşımıyorlar. Bu daha çok bir örtü anlayışıdır. Yalın ağa bey reis şeyh çıkarı, daha çok hanedan aile çıkarlarının yönlendirdiği ve çıkmazı derinleştiren kürt halkının tarihine büyük acılar, katliamlar veren gelişmeye değil baş aşağıya götüren özelliklere sahipler. Felsefesiz siyasi program ve örgüt yoksunluğu aynı aile aşiret içinde bile her isyanda iki başlılık askeri kuralları pek uygulamayan, bu halleri ile yenilmekten kurtulamayan bu isyanları yeniden değerlendirmek büyük önem taşır. Aslında başarı inanç ve felsefe de yok denecek kadar azdır. Kendiliğinden ve ilkeldir. Esasta da kim çok pay verirse gözü onda olan bir temel anlayışla önemli bir sonuca gidilemeyeceği açıktır. Trajedi, talihsizlik buradadır. İnsanın keşke bu isyanlar bunların tarihi olmasaydı diyesi geliyor. Nedeni yine budur. Bunda şüphesiz emperyalist sızmayla merkezi otoritenin aşırı baskısı artan vergi askeri istemeleri de önemli etkiye sahiptir. Ama ne temel neden yine günümüzde çokça söylenen ortak vatan devletin kurucu asli öğesi aralarında yoğun bir asimilasyonu yaşamaları birçok savaşı birlikte vermeleri yani kaderde kıvançta bir yakın olmaları ayrı olmanın tehlikeleri çok kaybettireceklerini tarihen bilmeleri böyle bir birliktelik temel anlayışını her alanda ortaya çıkarmıştır. Milliyetçiliğin en çok körüklendiği 20. yüzyıl başlarında bile temelde bu anlayış korundu ve ortak bir ulusal kurtuluş savaşı başarıyla verildi.

 

Ulusal kurtuluş savaşı ve Türk Kürt ilişkilerinde yeni aşama

Gerek son mebusan meclisinde gerekse Mustafa kemalin önderlik ettiği Amasya, Erzurum Sivas ve Ankara toplantı ve kongrelerinde ulusal kurtuluş açıkça Türk ve Kürt ortak ulusal kurtuluşçuluğudur. Doğru pratik yol bu olduğu gibi tarihen oluşan ortak vatan ve devlet anlayışı da bunu gerektiriyordu. Ayrı ayrı ve hele birbirlerine karşı ulusal hareket düzenlemek tam o dönem emperyalizminin Britanyanin başını çektiği böl- yönet politikasının kurbanı olmak anlamına gelirdi. Burada Mustafa kemal’in pratikte pişmiş siyasi anlayışı tek ve kesindir. Fazla teorik gereklere inmeden kesin birlikteliği adeta talimatlarla yürütür ki başarı için bu yöntem o dönem için şarttı çünkü bölücü öğeler her iki kesimde sultan ve halifenin de yoğun çabasıyla hareket halindeydiler. Ve zaten ulusal kurtuluş bir ayaklanma haline gelen hareketlere karşı dış hedeflerle iç içe yürüyordu. Burada niyetten ziyade pratik gerçek belirleyicidir. TBMM’nde bile 1924’e kadar saltanat ve hilafet yanlıları oldukça kalabalık ve güçlüydüler. Buna ittihatçıları da ekleyince ve ayrınca Bolşevik etkisi de önder gücü çok yoğun ve değişik taktiklerle hareket etmeye zorluyordu. Batıda yunan saldırısıyla Rumlar, doğuda ise Ermenilerin geniş iddiaları da eklenince ulusal kurtuluşun iki temel halka Kürt ve Türk gerçeğine dayanması tek doğru kurtuluş yolu olduğu açıktır. Ayrılık ve hele hele birbirine karşı olmak, elde varolanın gerçekten gitmesi olacaktır. Burada derinliğine işlenmeyen bazı hususları açmakta büyük yarar var. Ortak ulusal kurtuluşun başını şüphesiz devlet tecrübesi askeri deneyim milli bilinç gelişkinliği itibariyle Türk tarafı çekiyordu. Bu yadırganmadığı gibi beklendi de. Kürt tarafı bunu tabi buluyor ve temel bağlı yedek güç olmaktan ne rahatsız oluyor, ne de endişe duyuyordu. Ortak tarih devlet ve ülke din anlayışı bunun temelinde yatıyor ulusal kurtuluş aşamasının da ortak gelişeceğinden kuşku duyulmuyordu. Burada bazı aydınlarca iddia edildiği gibi kandırma ve kandırılma pek yoktur. Doğal birlikteliğin gerekleri işliyor. Bu kesin doğru bir strateji ve taktik anlayış bütünlüğüdür. Mustafa kemal ve yürüten kadroyu takdir etmek gerekir. Kürt tarafını bu dönemde işbirlikçi saymak tarihi bir hatadır. Doğru olanı yapıyorlar ama daha sonra belirecek olumsuz gelişmelere karşı bilinç ve örgüt eksikliğini önemli oranda taşıyorlar. Bu noktada giderek derin bir açmaz her iki tarafta da oluşacak ki çok doğru bir başlangıç zaferle sona eren ulusal kurtuluşçuluk ve ilan edilen cumhuriyet aslında güzel bir ortak eserdir. Nitekim Mustafa kemal İzmit basın toplantısında ki cumhuriyetin ilanından sonradır ve oldukça önemlidir bugün bile pratik değeri olan bu konuşmada kürt ve benzeri sorunların ancak demokratik tarzın oturtulmasıyla çözüleceğini açıkça dile getirmektedir. Bir nevi yerel otonomi. Karışık bölgelerin durumu için sınırlarla oynamanın işin içinden çıkılmazlığa yol açacağı dolayısıyla bu sakıncalı yöntemler yerine aslında bugün dünya çapında tüm demokratik sistemlerde uygulana bir yolu önermekle Mustafa kemal bu sorunda da en doğruyu söylemekte. Ama hilafet ve saltanat anlayışının her iki tarafta güçlü olması ilkel milliyetçi bazı Kürt aydınlarının emperyalizmden kendilerini tam ayırt edememeleri kendi programlarını ustaca TBMM’yle ve Mustafa kemal önderliğiyle paylaşamamaları dar ayrılıkçılığa düşmelerine ve aslında hiç de hazır olmadıkları zamansız 1925 isyanına katılmalarına yol açıyor. Hâlbuki böyle bir niyetleri başlangıçta olmadı. Büyük bir kısmı devlette memur ve subay olarak ulusal kurtuluşa destek verenlerdi. Mahalli ağa, şeyhler ise cumhuriyetle hem ideolojik hem maddi çıkar çelişkileri çoğunun İstanbul ve dolayısıyla itilaf devletleriyle diplomasi ilişkileri onları da aynı yanlış yola zamansız ve hazırlıksız itecektir. Onlar ulusal kurtuluştan cumhuriyetin değil saltanat ve hilafetin geri geleceğini sanarak önce destek vermişler bu gelişmeyince isyana yönelmişlerdi. Sınırlı Kürt milliyetçiliği görüldüğü gibi isyanda belirleyici rol oynamıyor zayıf hazırlıksız programsız örgütsüz ve lidersiz bir düzeydedir. Ama esaslı kitle ve üst tabaka ve aydınlardan önemli kesim cumhuriyetle yürüme durumundadırlar. Kürt tarafında bu dağılma ve paralanma yaşandığı gibi Türk tarafında da bu daha yoğun yaşanmıştır. Daha açık saltanat ve hilafet yanlıları onları aşan ayaklanma ittihatçılar yeni cumhuriyete ısınmadıkları gibi Terakki Perwer cumhuriyet fırkasıyla da tutucu kanadı temsil ediyor ve zaman zaman çoğunluğu aşıyorlardı. 1925 isyanında Mustafa kemal Atatürk objektif olarak hepsini birleşik ve ortak hedefli güç olarak değerlendirecek ve kararlıca tasfiye etmekten geri kalmayacaktır. Dikkat edilirse burada Türk tarafında özel bir demokratik grupla Kürt tarafında Kürt milli grubu olarak görülmüyorlar. Öyle bir durumda zaten kendisini açıkça ortaya koymuyor, tartışılan cumhuriyetin demokratik niteliği değil öyle sorun cılız sesler dışında pek gündemde yok. Temel sorun cumhuriyetin bir iki yaşındadır korunması sorunudur. Bu en azından Atatürk için kesin böyledir. Demokratları ve Kürtleri eziyorum demiyor cumhuriyet karşıtlarını tasfiye ediyorum diyor ki bu biraz aşırıya kaçsa da daha gerçekçi bir yaklaşımdır. Diğer iki kesimin başarısını düşünelim. Sultan Vahdettin zaten bekliyor. yani gelecek olan ne demokrasidir ne de Kürt devletidir. İngiliz işbirlikçisi saltanattır. Gerçek olan da budur. Üçüncü bir yolda yoktur. Cılız komünist hareket ise bırakalım devletle oynamayı basit taktiklerin kurbanı olmaktan bile kendini kurtaramaz.  

Şu halde gerek ulusal kurtuluş gerekse cumhuriyetin zaferini iki halk için tarihi ortak bir vatan ve devlet olarak değerlendirmek en doğru yaklaşımdır. Atatürk’te ne özel bir demokrasi karşıtlığı ne de Kürt aleyhtarlığı söz konusudur. İlerlemeden yana ve beklentisi vardır. Entelektüel derinliğin olmayışı demokratik deneyim yoksunluğu iç ve dışta derin kuşatılmışlık zayıflık duygusu ve onun gerçekliği erkenden bir otoriter cumhuriyet anlayışına götürdüğü gibi şiddet anlayışını da oldukça eleştiriye açık bırakıyor. Bu dönemin başarısız aydın liberal denebilecek bir kişi olan ki Atatürk’ün en yakın arkadaş ve kadrosu Fethi Okyar kabinesi başarılı olsa cumhuriyet daha liberal ve giderek demokratik nitelik kazanabilirdi. Ama isyan dolayısıyla daha sert ve bürokratik yapısıyla ismet İnönü başbakanlığı bu otoriter gelişmede önemli pay sahibidir. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti etkilense bile ne Hitlerin Almanya’sı ne Stalin’in Rusya’sı gibi cumhuriyeti aşırı totaliter kılmak istemedi. Fethi Okyar ile ikinci liberal deneme olan Serbest Fırka olayında da karşımıza çıkar. Liberal bir cumhuriyet gelişmesinden yanadır. Ama bunun felsefi ve toplumsal temelini yakalama gücünden yoksundur. Daha sonraki Kürt isyanları içinde yapabileceğimiz yorum ayrı çizgidedir. Hatta yerel güçlerin alışageldikleri genel nizama gelememe alışageldikleri başına buyruk yaşam ve sınırlı yabancı etkisi rol oynar ki gelişen ve gittikçe güçlenen cumhuriyet karşısında başarı şansları olamazdı.

Sonuç olarak, Atatürk döneminin otoriter cumhuriyet anlayışı kendi somut gerçeği içinde anlamını böyle buluyor. Neden liberal demokratik yöne kayılmadı sorusu kadar kürt ayaklanmalarında hele hele milli hareketinden istisnalar geneli değiştirmiyor ziyade dağınık örgütsüz ağa reis şeyh kuralına göre yürüyen bu toplumsal kesimden daha ileri bir gelişmenin çıkmamasının suçunu hep cumhuriyete ve Atatürk’e yıkmak büyük yanlışlık ve haksızlık kadar beraberinde birçok yaklaşım hatasını getiriyor aşırı uç değerlendirmelere götürüyor. Aşırı bir idealize duruma günümüzün gözlüğüyle değerlendirmelere götürüyor. Bu da özellikle genelde aydınları, İslamcıları, sosyalistleri ve Kürt milliyetçiliğini büyük değerlendirme hatalarına hatta hareketlerine götürüyor. Eğer bu söylenenler doğru olsaydı ve o dönemde maddi temeli bulunsaydı herhalde bir başarıları da olurdu. Gerçek biraz da başarılı olandan yanadır. Gerçeği olanın başarısı olur. Olsa olsa bu hem demokrasi hem de onun temel bir parçası olan kürt sorunu için üzerinde çok önemli durulması gereken bir tarihi deneyim olarak değerlendirilebilir. Halende bunun hakkıyla yapıldığını söylemek güçtür. Tarihi doğru değerlendiremeyenlerin günü ve kendilerini doğru değerlendirmesi çok zordur. Çoğunlukla başarısızlığa yol açacağı gibi başarı bazen de toplumsal olay da yaygın görülen bir tesadüf zinciri sonucu olabilir.

Kürt ideolojik ve siyasi hareketlenmelerinin bu cumhuriyetin kuruluş ve otoriter gelişmesini doğru yorumlayamamaları içine düştükleri tüm trajedi ve yenilgilerinin temel nedenlerindendir. Bir özeleştiri olarak doğrusunu bu dönem için şöyle dile getirmek doğruya daha yakındır.

Yapılması gereken cumhuriyeti ve onun ortak vatan gerçeğini tartışmasız kavramak, kabul etmek onun içinde Atatürk kişiliği de dâhil toplumsal sorunlarında daha demokratik çözümünü TBMM’nde tartışarak, gerektiğinde gruplaşarak asla geriye ve ayrılıkçılığa düşmeden gerektiğinde aynı cumhuriyet misakı milli esaslarına bağlı ama demokratlaştıran çözümlerle bunu birçok toplumsal birime taşıran gerek yeni parti ve ittifakları da deneyerek birçok Avrupa devletinde yapıldığı demokrasiyi yaygınlaştırarak cumhuriyet devrimciliğini demokratik evrimlerle ilerletmek demokratik cumhuriyete götürmekti. Doğrusu ama halen başarılamayanı da tam budur.

Demokrat parti çıkışı tabanda otoriter cumhuriyetin ve genelde iki dünya savaşının sıkıntılarıyla adeta bir demokrasi fırtınası yaratarak iktidar oldu. Daha doğrusu genel iktidar yapısına toprak ve genişlemiş tüccar üst tabakasını da katarak cumhuriyetin karakterini oligarşiye doğru bir sıçratmaya uğrattı. Gerçekten özellikle sindirilmiş doğu feodalite önde gelenleriyle batının yeni palazlanan toprak burjuvazisi ve tüccar kesiminin önde gelenleri cumhuriyet tarihinin bir dönemine adını yazdırdılar.

Bu dönemin kürt sorunu ezilmiş, ayaklanmalar döneminden sürgünden dönemler yaraları sarmalar ve çok zayıf bir ideolojik Kürtçülükle kendini gösterir. Bu çok cılız burjuva feodal Kürtçülüğüdür. Yine aydınları var ama faaliyetleri ideolojik olmaktan öteye gitmez. Ciddi partileşme gücü gösteremezler. Hareket haline gelemezler ideolojik faaliyetleri de fazla bilimsel ve kapsamlı olmaktan uzaktır. Yüzyılın başındaki durumun bile oldukça gerisindedirler. Barzani önderliğiyle Türk solundan etkilenip yararlanmaya çalışsalar da burada da kişilikli bir yapı ortaya çıkaramazlar. Kısaca feodal dönemin ayaklanma güçlerinin çok gerisinde işbirlikçilik yanında ayrılıkçılık biçimindeki klasik hâkim sınıf tavrını aşamazlar. Cumhuriyetin doğru tanımı kadar ona nasıl yaklaşılacağını kestiremezler. Ürkek ve içi boş bir eleştiri birçok sakat kişilik ortaya çıkarır. Dönemin bu konudaki baskısı da eklenince sağlıklı bir Kürt burjuva ulusal hareket gelişemez. Cumhuriyetin asli kurucu öğe olma gerçeğini Kürtler açısından doğru çözüp ayrılıkçı değil eşitlik ve özgürlük arayıcı bir yaklaşıma ulaşamamaları eski yönteme yani ufak bir eleştirinin bile ayrılıkçılık olarak değerlendirilmesinden kendilerini kurtaramazlar. Aşırı Türk ulusçuluğu da suçlamasında aşırı olunca aslında en temel bir demokratik sorun olan Kürt sorunu çoğunlukla kendini provoke olmaktan bile kurtaramaz. Asgari bir demokratik talep bölücülük vatan hıyaneti olarak damgalanınca ters yani anti demokratizm sorundan güç aldı. Şovenizm ve faşizmin beslenmesine yol açtı. Türk soluna kadar bu şovenizm etkisini gösterdi. Ayaklanmalarla fiziki tasfiyeyi yaşayan Kürtlük bu dönemde ideolojik ve siyasi felçliliği yaşamaktan kendini kurtaramadı. Aslında temel hatayı aşamadı. Ortak vatan ve devlet çözümlemesini ve burada verilmeyen eksik olan haklarını başarılı bir demokratik programla ve onun örgütsel ifadesiyle ortaya koyamadı. Türk siyasi ve milli güçlerini, ülkenin bütünlüğü ve cumhuriyetten kopulamayacağını bilimsel ve inandırıcı izah edebilse ta Atatürk döneminde bu yöntem tutturulsa aslında durum tersine yani başlangıçtan beri demokratik cumhuriyete doğru gelişim gösterirdi. Ama burada da asıl sorumluluğu gerçekten üst tabakaya yani ağa şeyh aşiret düzeninde aramak gerekir. Bu sınıfın özü itibariyle hem gerici işbirlikçi ayrılıkçı ve hem de anti demokratik olması sorunun baştan itibaren çok önemli başlangıcına rağmen çıkmaza götürmesine ve çok ağır trajedilere kayıplara yol açtı. Bu durumun sebebini Kürt aydınları hep cumhuriyette görürler, aslında sınıf gerçeğinin bir sonucu da olsa bundaki temel rollerini sorgulamaları Kürt sorunun içinde çıkılmaz bir hale gelmesinin asıl nedenidir. Oligarşik ve oldukça ciddi sağ sol mücadelesine rağmen bu dönemde sorunun doğru konuluşunun bile gerçekleştirilememesi PKK’nin ortaya çıkışında etkisini gösterecektir.

 

PKK’nin ortaya çıkışı ve Kürt sorununda yeni aşama

Başsavcının iddianamesinde PKK’nin bir resmi çekilmiş ama her resim gibi ruhsuzluk hâkim. Büyük bir savaş bilânçosu ve çok kapsamlı eylemleri mal etmek yetmez. Yine başlangıçtaki programla amacı belirlemek ve liderliğin konuşmalarından bazı bölümlerle son 25 yılın dünyadaki değişim ve dönüşümden etkilenmeden göstermek iddianameyi hukuk şekli açısından belki bir anlama kavuşturabilir ama siyasi anlamını tam veremeyeceği açıktır. Bir devlet kurmakla itham edilecek ama kimdir devlet kuracak olan? Halksa nasıl bir tarih ve toplum gerçeğine sahiptir? Yine objektif olarak ilmi açıdan mümkün mü? Bunlara hiç değinmemek suçlama yanı ağır basan subjektif bir hukuk metni olmaktan öteye gidemez. Hatta yasal açıdan bile tek taraflı olmaktan da bu haliyle öteye gidemez. Biz burada PKK’yi gerçekten teorik, siyasi ve eylemsel yanıyla özce ortaya koymayı tarihi bir görev ve iddianameyi cevaplandırıp tamamlayacağı inancındayız. Hukuk yanını pek tartışmayacağız. İmkân olursa belki bazı avukatlarımız bu bölümü açabilirler. O halde PKK’ye nasıl yaklaşılmalı?

PKK cumhuriyetin elli yıllık alt ve üst yapısının ortaya çıkardığı objektif temel üzerinde, dünyadaki fırtınalı devrim ve karşı devrimin teorik pratik incelenmesini ütopik ve teorik pratik incelemesini ütopik ve teorik bir grubun öncelikle 1970 ve 80 arası ideolojik isyan hareketi 1980–90 arasında da siyasi ve eylemsel hareketi olarak doğup gelişmiş gerçekten de son büyük Kürt isyan hareketidir. Siyaset ve savaş sanatını birleştirmede ileri adımlar atmış, benzeri olmayan şeklen Kürt olsa da özde bölgesel bir özgürlük hareketidir. Siyaset ve savaş sanatını birleştirmede ileri adımlar atmış benzeri olmayan şeklen Kürt olsa da özde bölgesel bir özgürlük hareketidir. Kürt sorununu klasik yaklaşımı aşarak ortaya koymuş, toplumsal taban amaç ve taktikleri itibariyle de modern demokratik yanı ağır basan bir kürt sorunu hareketi. Yani sorunu olgunlaştırmak kadar çözüme ilk defa emekçi toplum kesimlerinin demokratik tarzını yaratmış özellikleri basan hareketidir. Sorunu olgunlaştırma ve çözümü de ileri düzeyde imkân dâhiline sokmada klasik hanedan önderliklerinin ya tam dış güçlere dayalı ya da bu olmazsa hemen teslim olan tarzını aşmış boşa çıkarmış özgüce kalıcılığa sahip esasta özgür birey ve topluma dayanan bu yönleriyle hem oldukça modern hem de gerçek bir toplumsal çözüm gücü olarak tarih sahnesinde yerini bulmuştur. 90lara kadar sorunu Türkiye ve dünyaya kanıtlama ve çözümü isteme 1990larda da çözümü gündeme sokmada da olumlu ve ilerleme temelindedir. 1990 başlarında çözümü yakalayamaması hazırlık yetersizliği hata ve tecrübe yoksunluğundan ileri gelirken 1993 ler sonrası zorlanma sancılı yıllarıdır. Aslında kendini dönüştürmesi gereken yıllarda gerçekten bu 90’lı yıllardır. Özellikle 1993’ten sonra dönüşme dünya çapındaki gelişmeleri görerek çözüm konusunda yaratıcılığın gösterememesi bir noksanlık olarak görülebilir. Kendini bu yıllarda aşırı tekrarlamıştır. Dolayısıyla çözüm gücünden tekrar problemin ağırlaşmasına da yol açmıştır. Burada şüphesiz yaşadığı savaş tarzının her iki tarafta raydan çıkmasının da rolü çok önemlidir. Talihsizlikler de eklenince sorunda ağırlaşma oldu. 2000’e dayanırken PKK’nin hem kendini aşma hem de sorunu tekrar çözüme yöneltme gibi iç içe yaşadığı çelişkili konumunu çözerse tarihi rolünü oynamış olacaktır. Bir devrimci örgütten demokrat örgüte dönüşerek bunu gerçekleştirebilecektir.

PKK tarihinde ayrılık ve birlik sorununda iki önemli aşamayı ayırt etmek büyük önem taşır.

Çıkış sürecinde bir yandan yılların dil yasağına kadar varan baskı ve inkar diğer yandan o dönem soluna hakim olan sorunlara sloganvari ütopik yaklaşım yine Kürt milliyetçiliğindeki kuşku ve korkuya dayanan ayrılıkçılıkla birlikte dünya çapındaki ulusal kurtuluş hareketlerinin tek çözüm yolunun ayrı devlet kurma biçiminde anlaşılması PKK’nin programında ve propagandasında ayrılma yönüne ağırlık vermeye yol açıyordu, enternasyonal birliğe vurgu yapılıyordu. Fakat hâkim yan mevcut zoraki birlikten kopmuştu. Bunu sıkça zoraki bir evliliğin sürdürülemeyeceğine benzetiyorduk. Bu bir anlamda doğru bir yaklaşımdı. Ama nereye kadar ve nasılında ayrı cevaplar gerekiyordu. Bu dönem ağırlıklı olarak 90lara kadar geldi. Kitlesel destekle beraber aslında bu dönemi bu yılardan itibaren aşmak gereği de ortaya çıkıyordu. Yani özgür birliğin koşulları oluşuyordu.

Devletin 90 başlarında dil yasağını kaldırması dil ve kültür alanına getirilen sınırlı özgürlük ve üst düzey yetkililerinin sorunu kabul edip çözüme yönelik çabaları en son benim Mart 93 ateşkes yaklaşımım aslında özgür birlikteliğe giderek vurgu yaptığımız dönemi açıkça ortaya koyuyordu. Bu yıllardan itibaren özgür birlik propaganda hakimdir. 96dan itibaren bize gelen dolaylı mesajlara çözümü ülkenin bütünlüğü ve devletin bağımsızlığı çerçevesinde demokratik birlik biçiminde açık sözlü ve yazılı değerlendirmelerimizde esas alıyorduk. Bunda hem devletin yaklaşımlarının eski katılığı aşması hem de pratikten ayrılıkçı yaklaşımın gerçekçi olmaması pek yararlı bir yol olmamak kadar acı ve kaybının çok olmasının da payı büyüktür. Hayat neyi doğru be birleşme zemin olabileceğini bize her geçen gün daha açık gösteriyordu.

Dolayısıyla başsavcılık iddianamesinde bu hususun basit bir taktik manevra olarak görülmesini bu çok önemli dönüşümü görüp değerlendirememesini büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Demokratik cumhuriyette demokratik birlik yaklaşımı stratejik olmak kadar bizzat mücadelenin bize gösterdiği dayattığı en doğru çözüm yolu olarak anlaşılmalıdır.

 

Cumhuriyet tarihinde Kürtlerin rolü ve sorunu ve çözümü

 

PKK doğru çözümlenmesinde yargılanmasında klasik dar hukuki yaklaşım şüphesiz hiç yetmez. Yine alışageldik inkârcı milliyetçi yaklaşım kadar dar ayrılıkçı ilkel milliyetçi yaklaşımla da doğru ortaya konulamaz. Eğer Türkiye bu en önemli sorundan kurtulmak istiyorsa tarihi ve sosyal yaklaşımın bilimsel ölçüleriyle gerçekleri ortaya çıkarmak ve bir uzlaşıcı çözümü bulmak zorundadır. PKK’yi tarihten, toplumsal gerçekliğinden ve yürürlükteki politik sistemden ayrı olarak hele son zamanlarda çok subjektif değerlendirmelerle ne yok etmek mümkündür ne de çözüme doğru çekmek mümkündür. İki tarafın propaganda dilini yumuşatmaları daha objektif yaklaşım göstermeleriyle ağırlaşan sorunun kördüğüm olmaktan yavaş yavaş çözüm noktalarına taşınması imkânına kavuşulur. Aşırı ideolojik ve katı siyasi yaklaşım bu dönemin demokratik çözüm zorunluluğuna da terstir. Kürt sorunu cumhuriyetle birlikte ele alınıp çözüme kavuşturulmak istenildiğinde PKK olayının en olgun çözüm aracı olduğu da görülecektir.

Tarihsel olarak birkaç soru ve cevabı açık sorup vermek büyük önem taşır. Herkes artık dillendiriyor. Eğer Kürtler cumhuriyetin asli kurucu üyesi ki öyledir o zaman özgünlüğünü ortaya koymak kuruculukla birlikte gelişme döneminde neden en ağır sorun haline geldi? Karşılıklı tarihi yanlışlıklar nelerdir ve sorun olmaktan çıkarmak için kurucu ve gelişmenin temel dinamiklerinden olarak artık hem kürdü yeniden bilimsel tanımlamak, hem de cumhuriyetin bilinçli özgür yurttaş ve toplumsal grubu olarak genel anayasal haklardan ve sorumluluktan payının ne olduğunu da tanımlayıp belirlemek kaçınılmazdır. Bu yapılmaz ise eski yöntemle hiçbir bilimsel özelliği olmayan, herkesin günlük çıkarına göre ele alması ve kendine göre sonuçlar çıkarması en tehlikeli zemin haline getirilmesi gündeme gelebilir. Kimi anti demokratik bir oy zemini kimisi milliyetçiliğin hedefi ve konusu kimisi de isyan gerekçesi yapar. PKK tüm ütopik ve aşırı siyasi perspektiflerine rağmen yinede de hiç olmazsa sorunun mevcudiyetini ve yaklaşım gereğini en çarpıcı ortaya koymak ve çözümü zorlamakla tarihi bir rol oynadığı tartışmasızdır. Yöntemleri, siyasi katılığı ideolojik olmayla siyasi olmayı ne kadar karıştırsa da ortada örneği olmadığından tarihe en büyük zengin bir mirası bırakmak gerçeğinin de ifadesidir. Bu anlamda Kürt varlığının kabulü kadar sorun kaynağı olmaktan çıkması için de en büyük bedeli vermiştir. 25bine yakın şehidi 20 yıla yakın 10bini aşkın sürekli tutuklusu mahkûmu, milyonları aşan göç kitlesi ve savaşta en büyük acıyı, fedakârlığı yaşaması, dayandığı kitleden 3bini aşkın köyün boşaltılması aslında sadece sorunun kaynağını ortaya koymakla yetinmiyor çözümün kaçınılmazlığını da ortaya koyuyor. Buna savaşın diğer tarafını yani devletinde kayıp bilânçosunu koymakla olayın büyüklüğü ve mutlaka çözüme taşıma zorunluluğunu ortaya koyar. İç ve dış politikanın ve ekonomik sosyal yapının derinden etkilenmesi hatta neredeyse kilitlenme boyutlarına varması öneminin ve çare bulma gereğinin daha da kaçınılmaz kıldığı açıktır.

Aslında Türkiye cumhuriyeti büyük oranda olgunun bu yönüyle tanışmıştır. Ama ağır resmi söylem ve ortamın çözüm ürkekliği gerçekten bu olayda sorun haline gelmiştir. Şu hususları kendimize açık söylemeliyiz. Bu olguyla hep varolduk ve olmaya devam edeceğiz. O halde neden sorunsuz ve gelişmenin özgür bir dinamiği, demokratik öğesi olarak tanınıp cumhuriyetin gücü özgür demokratik gücü haline getirmeyelim? Neden bundan çekinelim? Asli kurucu öğe olması tanınmış demokratik katılımlı bir öğesi haline gelmesi neden anayasa ve yasalara aykırı olsun? Varsa yanlış olan cumhuriyet esaslarına aykırı olan bu anayasa ve yasalardır. Değiştirilmesi gereken olgu değil onun yeterince ve demokratikçe ifade edemeyen yasalardır. Sorunun ağırlaşmasında yasaların bu niteliği çok ağır rol oynamıştır. Aslında bu durum cumhuriyetin kurucu meclisinde ve kuruculuk döneminin Atatürk’ünde yoktur. PKK burada çıkışının amatörlüğü, ütopikliği ve eylem yöntemlerindeki yanlışları ne kadar eleştirilse de tarihi ve toplumsal olarak cumhuriyet için sana sürekli ayak bağı olan sorunu gör ve çöz demekle gerçek bir hizmeti yapmıştır. Bu anamda cumhuriyet tarihine Kürtlerin kurtarılış ve kuruluş rolü kadar bir rolü onun demokratik cumhuriyete dönüşümünde oynamaya çalışmıştır. Kürtler PKK ile verdikleri isyanla şunu kanıtlamışlardır. Bizi özgür tanımazsan ayrılıkçılık ve isyan hep gündemde olur. Ya seninle özgür birleşirim ya ölürüm, kaçarım demeye getirmişlerdir. İsyanın söylemi budur. PKK özgür birlikteliğe en yakın olgunluğu yakalamıştır. Bunu görmek tarihidir. Görmemek, cumhuriyete sahip çıkmak, hele onu savunmak olamaz. Kendini milyonları aşan oy gücüyle en son HADEP’le ortaya koyan özgür birliği böyle netleştiren bir olguyu görmek ve cumhuriyete onun yasal sistemiyle demokratik birlikteliğe götürmek cumhuriyeti doğru savunmak anlamında gelir. PKK tarihi açıdan Kürtlerin bastırılmış, korkutulmuş, cahillikle tanınmaz hale gelmiş gerçeğiyle birlik olunmayacağını, böyle bir yığının cumhuriyet aydınlığıyla çeliştiğini eğer cumhuriyet aydınlık ve özgürlükse asli kurucu üyesi içinde öyle olmasının bilinç ve özgür irade hareketidir. Son seçimler bunu açıkça ortaya koymuştur. PKK bu anlamda kürdün cumhuriyetle hakkı olan doğru tanımlanma ve özgür birleşmenin tarihi gerçeğidir. Acı, kan ve her tür kayıp taraflarda ne olursa olsun bu tarihi gerçek eğer tam başarısına ulaşırsa, iddianamenin sonuç bölümündeki PKK ayrı bir Kürt devleti istiyordan ziyade çok açık ve net olarak demokratik cumhuriyetin çağrı ve kurucu gücüdür demek en doğrusudur. Tarih bunu belki bugün açık yazmaz, ama er geç yazacaktır. PKK ile tarih hem açığa çıkarılıyor hem düzeltiliyor hem de çözüme kavuşturuluyor. Kürtler nasıl ulusal kurtuluşun bir Kuvai Milliye gücü rolünü 20’lerde oyandılarsa günümüzde 2000’li yıllara doğru da temelde bir Kuvayi Demokrasiye rolünü PKK ile doğrusu ve yanlışı, acısı ve tatlısı ile oynamışlardır. Bu bölücülük değil belki Türkiye ve Türkler için en büyük birlik olma güçlü olma yeniden Ortadoğu’dan Kafkasya’ya balkanlara önder olma hareketidir. Özgür birlik dışında bunun yolu yoktur. PKK bir de bunun kanıtlanması aracıdır. Hiçbir şey özellikle yasalar gerçeğin gücünden daha güçlü olamazlar. PKK konusunda tarihi yol ayrımında ayrılıktan değil birlikten yana olmak gerçeğin bu hâkim yanını görüp tanımlamaktan ve ondan yana olmaktan geçer.

 

PKK’de dönüşüm sorunları

20. Yüzyılın sonlarına doğru sosyal ve siyasal sistemlerin büyük değişim ve dönüşüm yaşadıkları buna direnenlerin fazla başarı gösteremedikleri çarpıcı bir gerçekliktir. Esasta bilimsel teknik devrimle bu temelde özgürleşen bireyin arayışına cevap veremeyen sistemlerin alabildiğine zorlandığı yama üstüne yama da vursa yine zor ve ne kadar bastırsa da değişim hiçbir dönemde kıyaslanamayacak boyut ve hızdadır. Adeta atom çağının sosyal siyasal yansımalarını yaşıyoruz. Yüzyılın başında demokratik ilerlemenin, bunun en ileri eşitçi ve özgürlükçü biçiminin yani sosyalizmin öncülüğünde büyük altüst oluşa uğraya başta Rusya olmak üzere giderek dünyada bir sisteme kadar giden kapitalizmi alabildiğine sıkıştıran sosyalizm yüzyılın sonlarında adeta solunum yetersizliğinden veda etmek durumunda kaldı. bu sosyalizm tabi birçok sistemin kuruluşunda görüldüğü gibi katılığında özgündeki özgürlüğe ve eşitliğe gereken kanalları sistem içinde açamamasından hem ekonomide hem siyasette kapitalizmin bile yaşadığı kısmen bireye yansıttığı olumlu gelişmeleri yansıtamadığından çözülüşünü de beraberinde getirdi. Dinlerde de görülen bir nevi mezhepleşmeyi yoğun yaşaması da bunda etkilidir.  Tabii bu hiçbir olumlu mirasın kalmadığı anlamına gelmez. Asla çağımıza en temel biçimini veren sosyal ve ulusal kurtuluşları daha özgür eşit sınıf ve ulusların ortaya çıkmasında tarihi rolü tartışmasızdır. Kapitalizmin birkaç yüzyılda sınırlı yaptığını sosyalizm yarım yüzyılda fazlasıyla gerçekleştirmiştir. Kapitalizmin temelinde rol oynadığı ağır dünya çağındaki bunalımlara yanıt verememesi, salt kendi kusuru değildir. Ama yine de sorumlu tutulduğundan ya çözecekti ya çözülecekti. Çözemediğinden çözülmek zorunda kaldı. Tarihte örneği çok görülen bir gelişmedir. Kökenleri üzerinde yeniden yeşereceği kuşkusuzdur. Yine temel insanlık problemlerine sosyalizm yani bilimin daha sosyal gerçekliği çözmesinin ifadesi olarak bilimsel sosyalizmin olgunluk aşamasında yeşereceği kaçınılmazdır. Aşırı eşitsiz ve özellikle tarihle, doğayla birçok toplumsal sorunlar baş edemeyen günümüz kapitalizmi tezine karşı anti tezi oluşacaktır. Zaten büyük bir deneyimi arkasında bırakan sosyalist deney, kazandırdıklarıyla kazandırmak zorunda olduklarını sentezleyerek özellikle doğa çevre, kadın çocuk nüfus, tarih, kültür, etnik, dini azınlık ve ulusal durumlarla sosyal dengesizliklerin çözüm gücüne teorik yenilemeyle birlikte, doğru pratikliği iç içe geliştirdiğinde olgunluk dönemiyle esasta da çözülüşüne yol açan kendi demokrasisini kapitalizmin bile nasıl yararlı kılınabileceğinden tutalım etnik, kültürel adı geçen tüm gruplara yer vereceği en gelişmiş demokratik sistemiyle yenileme gücünü gösterecektir. Nasıl ki kapitalizm sosyalizmin kazanımlarını kendi demokrasisinin içine alarak komünist partilere bile izin vererek demokratik açılımla bu arada temelinde rol oynayan insan haklarına daha fazla sahip çıkarak bunu zamanında sağlamayan reel sosyalizmi aştıysa yeni dönem sosyalizmi de kapitalizmin değil sadece tüm insanlığın tarih değerlerinde sahip çıkarak yeni insanlık önündeki tehlikeleri gögüsleyerek büyük çözüm gücüne ulaşabilecektir.

Toplumsal diyalektiğin bu evrim kanununa zamanında yanıt verenler gelişmenin sahibi olurken veremeyenler sadece büyük acıların anlamsız kayıpların enkazı altında kalmaktan kurtulamazlar. Günümüzde yoğun yaşadığımız sosyal değişimlerde, neredeyse her gün dünyanın bir parçasında kanunun adeta laboratuar uygulamasını görmekteyiz. Sonuç çıkarmamak ya da kör olmak ya da büyük bir tutuculukla mümkündür. Bu genel gelişmelerin yoğunlaşmış bir odağında Türkiye’de de değişim dönüşüm aslında tüm yüzyılı kapsasa da sosyal anlamda neslimizin içinde geçtiği daha çok otuz kırk yıldır. Buna yıllara damgasını daha çok vuran dönemin parlak yıldız ideolojisi sosyalizmle ona karşı direnen sağ ve dini ağırlıklı ideolojiler oldu. Sosyalizmin Türkiye’ye aktarılması kapitalizmden daha fazla eklektik kopyacı, şabloncuydu. İç sosyal düşünce yorğunlaşması zayıf, dogmatik toplumsal özellikleri aydınlatan çözen değil basmakalıp uygulayıp gelişmeyi sağlayacağını sanıyorlardı. Çok genellemeci, pratikte üstünkörü bir yürüyüşe sahiptiler. Her ne kadar islamiyette lailaha illallah Muhammed resullalah demekle insan Müslüman olsa da ve bunun dönemine göre anlamı ve ağırlığı olsa da sosyalist olmak 70’ler Türkiye’sinde bundan da belki daha ezberci daha sorumsuzcaydı. İdeolojilerin ciddiyetine uygun bir yaklaşımdan uzaktı. Kolay inanan ve çıkarına göre bırakan münafık tarza çok benziyordu. Ortada sosyalizm ideolojisi değil onun birçok münafık mezhebi yani sahte fraksiyonu sözkonusuydu. Bu orama genelde hâkim olan yoz bir tarzdı. Biraz da işin modasına kaçılıyordu. Üst yapıda da resmi ideolojiye bağlılıkta da aynı tarz sürüp gidiyordu. Dolayısıyla dönemin temel değişim ihtiyacı sosyal değişimin sağlıklı biçimi ortaya çıkarılamadığı gibi bir kaosun içine itildik. Tarihi açıdan en çok yanıt verecek kapsamlı bir demokratik hareket şansı kaçırıldı aşırı şiddet toplumun tepkisini çekti. Doğal olar klasik sağ muhafazakâr eğilim güç kazandı. Bir kez daha çözümü doğru ortaya koymazsan çözülürsün kuralı işledi. Yenilikçi sol lafta demagojik kaldı. Sağ yenilik getirmekten uzaktı. Ordunun klasik dengelemeciliğiyle bu yıllar sıradan ama birçok büyük acı ve gelişme fırsatlarıyla birlikte kaybedildi.

PKK bu hareketli yılların anaforuna kapılmanın bir ürünü olarak doğmasına rağmen Türkiye’nin kanayan yarası ve çok açık çelişkileriyle dünya çapında çözüme giden ulusal sorunların çarpıcı etkisi altında Kürt sorununu yakalamada ve kısmen daha doğruya yakın çözmede fazla zorlanmadı. Dolayısıyla gelişmesi de hızlı oldu. bu esasta bazılarının iddia ettikleri gibi şiddet sonucu değildi onun da bir ürünü olduğu toplumsal çelişkinin düzeyiyle bağlantılıdır. Vursan düşürürsün gibi bir olgun meyveyi koparmaya benzer. Buradan öncünün inancı ve bazı temel doğruların gereğini yapmak, aslında başlangıç yeterliydi. Hele benzer grupları aşmak ideolojik resmi gayri temsi barajları aşmak ve ilk eylemleriyle sarsıcı olmak içten bile değildi.  Amatörce bir yaklaşım bile yeterliydi. Benzer grupları ve düzen ideolojilerini, feodal engelleri aşmak için bir on yıl bile fazlaydı. 80’lere geldiğimizde düzen hem feodal olarak yerel düzeyde, hem de resmi olarak genel düzeyde aslında aşılmıştı. İdeolojik ve siyasal sistem ve engellerin artık engelleyici olamayacağı açığa çıkmıştı. Bu derinliğine özümsenmemiş, sosyalizmin ideolojik gücüyle yine iyi incelenmemiş yüzeysel bir Kürt tarih ve toplum bilincine dayanıyordu. Yani amatör bir hareket için yeterliydi.80’lere kadar gelişme esasta böyle izah edilebilir. Bu gelişmeyi ancak ordu durdurabilirdi. Nitekim öyle oldu. Ama buna karşı da Ortadoğu’da kanalında bulunan yatakla cevap verildi ve kısmen aşıldı.

Ordunun klasik bastırma tarzı da 90’lara geldiğimizde böyle aşıldı. Tabi bu ordunun yenilgisi değildi. Sadece klasik bastırma tarzının tarihte belki de ilk defa aşılabileceğinin etkileyici bir örneğiydi. Devlet- ordunun bu gelişmeye verdiği yanıt meseleyi yani Kürt sorununu resmi ağızlarda en üst düzeyde kabul etmek ve sınırlı bir çözüme razı olmaktı. Bu gerçekten tarihi bir gelişmeydi. Türkiye realitesinde ne kadar savaşılsa da sonuçta gelinecek çözüm noktasıydı. Ana hatları cumhuriyet Türkiye’sinin kurucu asil bir öğesi olarak ihmal edilmiş, isyanlar gerçeği nedeniyle sindirilmiş- korkutulmuş, böylece çok geri ve cahil bırakılmış, feodal tarzın daha da geri çarpıtılmış bir ucube biçimine mahkûm olmuş Kürt gerçeğini başbakan Demirel’in ağzından yeni hükümet kuruluşunda Diyarbakır’da “ Kürt realitesini tanıyoruz” ve daha kapsamlı cumhurbaşkanı Özal’ın açıklamalarıyla artık dile getirmek resmi, gayri resmi tüm parti ve çevrelerin baş gündemine oturdu. Bu, çözüm şansının yakalandığını gösterir. Ama gerçekten herkes hazırlıksız ve amatördü. Sorun ağır, ama nasıl çözülmelide tam bir yüzeysellik vardı. bu PKK için de geçerliydi. Kısmi ateşkes cesur bir girişimdi ama derinliği- hazırlığı taraflarda mevcut değildi. PKK’de klasik isyancı tarz, devlette de güçlü olan bastırma tarzı başat olunca bu gerçekten tarihi çözüm fırsatı kaçırıldı. Tabii burada fırsatçı politikacılar, provokasyonlar ve dış güçlerin etkileri de küçümsenemez.

Devlet aslında bu yıllarda genelde olduğu gibi ciddi kabuk değiştiriyor. Özellikle Sovyetlerin çözülüşü, körfez savaşı sonrası Türkiye’yi yakından ilgilendiren gelişmeler, Kürt meselesine çözümü hayati kılıyor ve bunun yolu da gerçekten gecikmiş temel ihtiyaç olan kapsamlı bir demokratik gelişmeden geçiyordu. PKK burada direndi. Kendini geliştirmeden ziyade aşırı tekrarlayarak direndi. Tek çareyi bunda görüyordu. Hâlbuki reel sosyalizmin çözülüşünden demokratik çözüm tarzını çıkarabilmeliydi “ ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesi” nin artık geçerliliğini yitirdiğini, bilimsel teknik değişmenin aslında 17. yüzyıldan beri gelişmenin ürünü olan ulus devlet anlayışını çözdüğünü, aynı sınırlar dâhilinde demokrasiyi geliştirerek, sınırlara hiç dokunmadan geliştirilecek bir çözümün daha gerçekçi olduğunu görmeliydi. Kısaca 70’Ler programını bırakıp yeni bir programa ulaşmalıydı. Türkiye’yi hem kuruluşunda hem 90’larda yaşadığı gelişmeyi de göz önüne getirerek yeniden çözümlememeli ve programını bu yeni gelişmelere dayandırmalıydı. Dünya çapında reel sosyalizm çözülüyor Sovyet sistemi dağılıyor, çözüm kör topal bir demokraside görülürken bundan şüphesiz önemli sonuçlar çıkarılmalıydı. İdeolojik- ütopik bir söylemden öte gitmeyen ayrı parça ayrı devlet yerine ortak anavatanın bir parçası olarak anacoğrafya kavramı ve gerçekliği de objektif olarak mümkündü. Çok zor bir parça devlet anlayışı yerine- ki kurulsa da kendini yaşatması mümkün olamaz ve gerekmezdi de – dünya çapında gelişim gösteren aynı sınırlar dâhilinde, ama demokratik bir toplum olarak Kürtlerin cumhuriyetle özgür birlikteliği açık görmeli, göstermeliydi. Hele aşırı iç içe geçmişlik, yoğun asimilasyon nüfusun neredeyse yarıya yakını farklı coğrafya da ise bulunacak çözüm ve tercih edilecek olanı da derinleşmiş bir demokrasiydi. Bunun pratik dili kendini giderek yozlaşan ve çok acılara, kayıplara yol açan şiddet yerine siyasal demokratik faaliyeti yoğunlaştıran bir eylem çizgisine yönelmeliydi. Giderek kirlileşen savaşa son vermede usta ve sorumlu hareket etmeliydi. Artık orduya karşı sür git bir gerillanın bile eninde sonunda aynı çözüm noktasına gelmekten öteye rol oynayamayacağını görmeli kontrollü bir biçimde kendini siyasal- yasal bir seçeneğe dönüştürmeyi gündemleştirmeliydi. 93’ten sonra gerillada ısrar, tekrar yerine bunun tedbirlerini alabilmeliydi. Devleti kullanan çetecilik ve gerilladaki aşınma her ne kadar sorumlu tutulsa da yine de doğrusu 90 başlarındaki hem dünya hem devletteki gelişmeyi görüp yanıt oluşturmaydı. Bunu sezmek, ihtiyacını duymakla birlikte tecrübesizlik, geleneksel korku gerçekten engellemede önemli rol oynadı. PKK bu yıllarda yenilmedi ama fazla gelişmede göstermedi. Çünkü mevcut biçimiyle fazla ilerlemek o koşullarda zordu. Görülemeyen, çözümlenemeyen ve tekrardan kurtulamayan PKK gerçekliği budur.

5. ve 6. kongre bu anlamda tekrar yanı olan kongreler oluyor. Görülüyor ki PKK gerçekten büyük bir yol ayrımında; ya klasik çizgisinde daha katılaşıp, sertleşip, geniş iç ve dış olanaklara dayanarak yaşamını sürdürecek ya da dünya ve Türkiye realitelerini doğru değerlendirip, silahlı mücadele aşamasını belli yasal güvenceler temelinde temel taktik olarak bırakıp, yine programına Türkiye bütünselliğini esas alıp genel bir demokrasi programıyla daha da ayrıntılı işlenmiş bir kürt toplumunun dönüşüm programını, siyasal- yasal eylem ve örgüt biçimini esas alan bir yapıya kendini dönüştürecektir. Tarihi aşama kesinlikle budur. Bu dönüşüm asla bir döneklik ve tasfiyecilik görülmek şurada kalsın gerçek bir devrimci dönüşüm olarak algılanmalıdır. Tersi yani çizgi ve yapıda beklenen dönüşümü geliştirememek, aşırı tutuculuk, giderek tasfiyecilik olarak rol oynayacaktır. Veya benzeri örgütler gibi mezhepsel olarak katılaşmaktan kendisini alıkoyamayacaktır. PKK’de özde yaşanan, ama tam formüle edilemeyen bu gerçekliği onun dönüşüm ihtiyacını açıkça ortaya koyuyor. Sorunu görmek kadar bir an önce tekrarı önlemek, güç kaybının önüne geçmek, parçalanmaya fırsat vermeden ortak bir iradeyle bir dönüşüm programını gerilladan güvenceli ve yavaş yavaş Türkiye demokratik çözüme geldikçe siyasal- yasal sürece, onun örgüt ve eylem hattına ulaşma bu platformu yakalamayla çözüme koyulabilecektir. Bu sanıldığı gibi liderlik konumuyla bağlantılı olmanın oldukça ötesinde derinliği olan bir sorun ve çözüm yoludur. Liderlik konumu ve durumu olsa olsa bunu hızlandırma rolündedir.

Birçok süreçte de aslında liderlikçe buna benzer rol oynanmıştır. Bu özgünlüğü de doğru kavramak büyük önem taşır. Şüphesiz özgür koşullarda daha sağlıklı olurdu. Ama doğru çözümler kişiler tutsak da olsa mezarda da olsa geçerliliğini ister ve sürdürürler. Burada temel aşama onun doğru dile getirilmesi ve çözüm ihtiyacı belirleyicidir. Şüphesiz kişilerin ve hele hele bu PKK’de ise liderliğin konumu belirleyici rol oynamaktan geri kalamaz. Temel rol oynanmışsa Önderlikçe uzun süre kalıcılığı ve çözümleyiciliği de etkisini, gücünü sürdürecektir. Özce PKK’de dönüşüm sorunu ve onun ana platformunu böyle koyabiliriz. Pratik önümüzdeki süreçte nasıl bir gelişme gösterecektir -ki birçok olguya bağlıdır- bize düşen öngörmek ve hazırlıksız yakalanmamaktır.

PKK tarihin bu aşamasında yeni yolunu belirlerken olgun ve kendine güvenle hareket etmelidir. Kendini gözden geçirmek, temel hata ve yanlışlıklarını cesaretle ortaya çıkarmak, büyük örgüt, hareket olmanın bir gereği olduğunu, aksine zamanında bunu yapamamanın bir örgütün zayıflığını belirlediğini gözden kaçırmamalıdır. Değişiklik vardır bitirir, değişiklik vardır tarih yaratır. Aynı biçimde ama kendini tekrarlayarak yürümek belki yorar ama dolap beygiri gibi mesafe aldırmaz. Devrimci mücadelede yaratıcılığın yitirilmesi tutuculuk, o da sonuçta aşılmaktır. Hayat yaşam dışılığı uzun süre kaldırmaz, yaşamı ilerletmeyen güç engel haline gelir ve bizzat yaşamın kendisi en büyük devrim gerçeği haline gelir, engeli aşar. Mezhepleşme yaşamın çarpık biçimidir. PKK şüphesiz bu durumlara düşmemiştir. Klasik yolunda da rahatlıkla yürüyebilir ve kazandıracakları da küçümsenemez. Ama bunun sanıldığı gibi kuru güvenle, alışılagelmiş yöntemlerle sağlanamayacağı, çözümün er geç yakalanmasıyla mümkün olacağı açıktır. Özce; ilkeler, program ve eylem tarzını gözden geçirmek hele hele neredeyse çeyrek asırlık geçmişine rağmen bunu yapamamak, biri ne kadar gerekliyse diğeri o kadar tehlikelidir. Bir büyük pratiği, hele en geri toplumsal, ulusal ve uluslar arası koşullarda en amansız bir mücadele biçiminde eşine ender rastlanan bir isyan-savaş türünde bunu yoğunca gözden geçirmek ilerlemek için kaçınılmazdır. Bunu yapamamak tarih karşısında büyük sorumluluk altına girmek olur. Bazıları eleştirsin, önemli olan tarihi anın gereklerine yanıt olmaktır. Bazıları bunu görmek istemez, bazıları da görür inanmak istemez. Ama doğru olan, yeni olan hep böyle başlar.

İddianamedeki PKK resmi tabi ki değişmez. Resim ancak aşınır, silikleşir. Ama PKK, bir halkın olduğu kadar, yeni insanın özgür yaşamıdır. Kendini zorla doğurtması hep öyle büyüyecektir anlamına gelmez. Bir çocuk da zorlu bir doğumla dünyaya gelir. Ama sonra doğal gelişmesini zorsuz sağlar. Bu doğanın bir kuralıdır. Nitelik sıçramaları zorlamalara yol açar, ama nicel gelişme esastır. Bunu insan toplumuna ve onun yanı sıra örgüt yaşamına da uyarlamak neden yanlış olsun. Her şey başladığı gibi bitse veya değişmeden olduğu gibi kalsa, gelişme olmayacağı gibi doğa yasalarına da aykırıdır. Hele büyük zorlanmalar yaşanıyorsa bir olguda, olayda o ya çürür ya yeni bir doğuş yapar, bir yeni gelişme aşamasına uğrar. Bu diyalektik belirlemeler iddianamedeki PKK tablosunun, resminin onun canlı gerçeğiyle bağlantı kuramadığını gösteriyor. Bu belki mahkûm etmeye yeterli olabilir ama toplumsal sorunları daha da ağırlaştırmaktan öteye gitmez. Tıpkı tarihte örneği bolca görüldüğü gibi. Devlet için bu kadar tehlikeli olacak, ağır bir savaş bilançosuna sahip olacak, bu kadar siyasi gelişmeyi günlük olarak etkileyecek onu aşkın hükümeti zorlayacak, başarısız bırakacak, toplumu bu kadar sarsacak bir hareketi, salt eski yasalarla toplumsal pratiğin çok gerisindeki yasalarla mahkum etmek büyük bir tutuculuk ve devletin geçirmesi gereken reformla birlikte toplumu öneli bir demokratikleşme şansından yoksun bırakır. Doğrusu suçlama kadar, doğrunun ne olduğu kadar nasıl çözüm yoluna gireceğini de göstermek olmalıydı. İddianame bu şansı iyi kullanmamış, klasik tek taraflı, tümüyle olumsuz mahkûm etmenin ötesine çıkmamıştır. Cumhuriyet içinde, PKK içinde genelde, demokrasi özel de en temelinde yatan sorun olarak Kürt sorununda tarihi bir uzlaşma ortamı ve imkânı vardır.

Cumhuriyet olunca ve demokratikleşmesini kayıp değil en büyük kazanımı olduğunu görse bunu dayatmaktan çekinmezse PKK’ de kendini dönüştürmenin yolunun demokratik cumhuriyetle uzlaşmadan gerçekleşmeyeceğini, tarihi uzlaşmanın ancak böyle gerçekleşebileceğini öngörerek adım atsa; toplumun demokratikleşme düzeyiyle cumhuriyetin aynı frekanslı düzeyi birleştiğinde muazzam bir sıçramaya yol açar. Eski yasalar şüphesiz bunun önünde büyük bir engeldir. Yeni yasalar ise oldukça ön açıcı rol oynayacağı kesindir. Yasalarında önünü açacak olan şüphesiz yaratıcı siyasi iradedir. PKK davası iddianame ve savunması tarihinin bu büyük uzlaşma vadisinde büyük küçük, az suçlu çok suçlu gibi zıtlaşmalara girmeden siyasetin harikulade inceliği yaratıcılığıyla buluşma aralarındaki buzları eritme büyüklüğünü göstermekle ancak büyük kazanırlar. Tez antitezden yeni bir sentez doğar. Devlet PKK karşıtlığı demokratik cumhuriyet sentezine zaferine yol açar. Hayat çelişkisiz ilerlemediği için cumhuriyetin birçok resmi temsilcisinin ifade ettiği gibi tarihinin bu en büyük olayında isyanında, çatışmasında tercihini boğmaktan yana değil, çelişkisini çözerek geliştirmekten yana kullanmalıdır. Kendi bağrında doğan bir yavruyu boğmakla bir şey kazanılmaz. Ama onu kendi yaşamsallığında kendinden biri kılarak yaşatma gücüne güç katacak ve tarih bu sefer bu sorunda acı kapanmayacak. Genel demokratik dünyanın da istediği toplumun da artık en temel talebi olan barışa büyük çelişkiden kurtulmanın ve güç kazanmanın yoluna girecektir. PKK davası önderliğin şahsında bu anlama sahiptir. Mahkeme yargıçları bu tarihi davaların altında derin tarihi toplumsal gerçekliği gördüklerinde demokrasi tarihine baktıklarında çok iyi bildikleri ama toplumsal gelişmenin önüne engel haline gelen yasaları da birlikte tavır olarak değerlendirdiklerinde tarihi kararlarını daha objektif verebileceklerdir. Kararlar hukuk şeklinde değil toplumsal özüne bakılarak yine günün değil yakın geçmiş ve geleceğin neyi gösterdiği göz önüne getirerek hukuk tarihinde örneği çok görülen tarihi yaklaşımın önünü en azından açık tutarlarsa bu cumhuriyetin şansı olacaktır. PKK cumhuriyeti parçalayan iddiasından onu güçlendiren temel olgularından birine dönüşecektir. Yargıçlar bunu görebilmelidir. 25 bini aşkın mensubunu kaybetmiş 10bini aşkın cezaevinde daha yeni seçimlerde bir buçuk milyon seçmen taraftara sahip bir hareketi cumhuriyet mahkûmu karşıtı yapmamak tarihi bir görevdir. Hatası yanlışı olsa da yapılanın orta düzeyde resmen çokça dile getirilen bir savaş olduğu her savaşında bir barışı olduğunu PKK’ninde sınırlı olarak bile devlet yol açarsa ortak vatan ve demokratik cumhuriyete layık olduğu değer ve güç vermekten çekinmeyeceği bu güçte olduğu görülecektir. Aksi halde her iki taraf kaybeder, düşman kazanır, acı artar, tarih kaybeder. Bu davadan beklenen tarihin er geç kazanacağı yolda kararını vermek olmalıdır.

Sonuç olarak PKK program ve onun ilkelerinde son çeyrek asrın büyük değişikliklerini de göz önüne getirerek ve en önemlisi cumhuriyetin demokratik yapısında kürt sorunundan kaynaklanan fiili değişimi ve zorlanan yasal sistemi göz önüne getirerek kendinden beklenen ve bu gelişmelerin çok yönlü gerekli kıldığı değişiklikleri yapabilmelidir. Demokratik cumhuriyetin temel çerçevesinde, ortak vatan anlayışında ütopik dönemin ve artık özgürlük için tek biçim olmayan ve zaten fiilen birleşmeyen bırakılan ve özgür birlik anlayışında ifadesini bulan bir siyasi programı geliştirebilmeli bunu en yakın bir konferansta da resmileştirebilmelidir. Çıkmaz her taraf için ancak böyle aşılabilir. Cumhuriyetin toplumsal ve ideolojik temelden büyük bir demokratikleşmeye girdiği bu sürecin önüne geçilemeyeceği açıkken PKK’nin program yapısının da 70’lerin reel-sosyalizminden etkilenen ve Kürt-Türk ilişki realitesine dogmatik yaklaşımının epey etkisinde olan programını, Türkiye genelinde demokratik siyasetin ve Kürt toplumunda bunun daha derinlikli, ayrıntılı bir programına ulaşmalıdır. Bu siyasal-yasal gelişmenin, dolayısıyla çıkmazın aşılmasının yolunu açacaktır.

Birçok ülkede benzer sorunların belki de yüzyıllardan sonra bu yönlü yumuşamayla çözüldüğü ve Avrupa demokratik sisteminin bunun örnekleriyle dolu olduğu açıktır. Eskide ısrar, çözümsüzlükte ısrardır. İlke ve programlar yaşamın ilerlemesi içinse değerlidir. Yaşamı zorluyorsa somuta göre gereken değişikliği göstermeleri; inançsızlık, kendini inkâr değil, yaşamın bir gereğidir. Bu kadar büyük bir savaşımın ilke ve programda gereken değişikliği yapmaması tutuculuk ve dogmatizmdir. Hayat her zaman kendini ilerleten ilke ve programlardan yanadır. Buna kim direnirse kaybeder.

PKK eylem yapısı

Başsavcılık PKK’nin eylem yapısı hakkında da gerçeğin toplu bir yapısını veremediğini belirtirken seçtiği bazı eylemlerle daha çok isyanın acımasız yönünü sadece PKK’ye yüklemek terörizm iddiasını güçlendirmek amacıyla değerlendirmektedir. Hâlbuki başladığımızdan günümüze kadar resmi sivil ve asker en üst düzeyde bir yetkili olayın bir isyan hatta 28. isyan üstü örtülü bir gerilla savaşı, daha bilimsel olarak orta veya düşük yoğunluklu bir savaş olarak değerlendirmişlerdir ki doğrusu da budur. Bu konuda birçok kitap da yazılmış ve bilimsel izah yoluna gidilmiştir. Olayın kendine göre özgür yanları olmakla birlikte örneği pek çok olan yarı-isyan ve gerilla savaşı kapsamında yüzyılın son çeyreğinde en önemli çatışma, savaş olduğu konuyla ilgilenen tüm önde gelen uzmanların ortak değerlendirmesidir. Propaganda yaklaşım dışında Genelkurmay’ın yaklaşımının da bu olduğu bilinmektedir.

Dolayısıyla eylem yapısına propaganda dili dışında baktığımızda her iki taraf için acısı bol ve çok kayba yol açan, güvenlik güçleri için resmen ifade edilen 5bin, PKK tarafında ise 20bin arada faili meçhul ve sivillerden de en azından 15bin rakamıyla toplam 40bin insan kaybının yaşandığı 3bini aşkın köyün boşaltıldığı, 3milyonu aşkın insanın göç ettiği, her tür uçak top ve tankın kullanıldığı, bazen resmen 40-50bin ordu gücüyle haftalarca süren operasyon ve çatışmalara açık ki terörizmle savaş denilemez, bunun bilimsel ifadesi savaştır. Tabii böyle bir çatışmanın çok önemli tarihi ve toplumsal nedenleri kadar siyasal amaçları vardır. Taraflar bunları propagandayla her gün ifade etmektedirler. Dolayısıyla çok dar terörist nitelemesi olayı izah etmekten uzaktır. Bir özgür savaş veya isyan olarak değerlendirip nasıl önüne geçilebileceğini ortaya koymak, daha bilimsel yaklaşım kadar en uygun çözüme de ancak böyle varılabilecektir. Tarihte benzer veya farklı birçok savaş vardır ve hepsinde sonunda şu veya bu biçimde bir barışla bir tek taraflı da olsa karşılıklı dengeli bir barışa kadar çeşitli anlaşmalarla sonuçlanmışlardır. Beraberinde çok önemli ve hem ileriye hem geriye götüren toplumsal ve siyasi sonuçlar doğurmuşlardır. Burada sorulması gereken en önemli sorun bu savaşın en uygun çözümü veya barışı nasıl olmalı sorunudur. PKK bu savaş tarzıyla Kürt isyan geleneğinde kapsam ve süre itibariyle bir farkı ortaya koymuş, klasik bir anlamda bir aşiret, şeyh, şu veya bu dış güçten çok esas olarak özgüçle ayakta kalabileceğini göstermiş, ama programının uç noktası olarak ifade ettiği siyasi oluşuma ulaşmanın gerçekçi olmamak kadar gerekmediği de ortaya çıkmıştır. Devlet açısından da savaşın çıktığı koşullarda artık kürt gerçekliğini, dilini, kültürünü inkâr etmenin anlamsızlığı fiili ve hatta yasal kabul görmüş ve demokratik gelişme yolunda bir çözüme razı olunma noktasında gelinmiştir.

90’lı yılların gerçeği savaşın bu gerçeklerin görülmesiyle artık barışa doğru gitmesini göstermiştir. Bu savaşın anlamlı barışı bu yıllarda gündemdeydi. Olmaması acı bir kayıptır. Bir on yıl daha da geçse gelinecek nokta yine bu fiili koşulların dayattığı bir barış olacaktır. Barışın, toplumun demokratikleştiği devletinde buna olumlu yanıt verdiği koşullarda gerçekleşmesi tarihi bir aşamayı da ifade etmekte ve ilk defa bu son isyanın demokratik uzlaşmayla gerçekten son isyan olabileceği şansını ortaya çıkarmıştır. Bunun hukuk dilini bulmak aslında günümüzün temel bir sorunudur. Duygusallığa kapılmadan ne cumhuriyetin ne de PKK’nin meselenin kendine ters düşmek değil bir anlamda kardeşler arasındaki haksızlık ve ihmalkârlıktan kaynaklanan çok acı bir çatışma olarak görüp kardeşçe ana realiteye demokratik cumhuriyet çatısı altında bir barışa gidilmelidir. Ağır suçlamalar ve mutlak ya teslimiyet ya da son ferdine kadar direnme gerçekten acıları daha da büyütür.

Kısaca eylem yapısını hem böyle değerlendirmek hem bilimsel hem de sonuca geleceği ilerleten onu kazanan temelde yaklaşmak anlamına gelecektir. Bu yapılamazsa geçmişte olduğu gibi yeni isyanların zemini daha da döşenmiş olacaktır. Savaş tarihlerinden, kürt isyan tarihlerinden çıkarmamız gereken en temel sonuç, bir daha bu savaşlara hatta eylemlere yer vermeyen bir zemini bir toplumsal çözüm zeminini nasıl yakalamalıyız olmalıdır. Şüphesiz bu toplumsal temel çözümlerini ancak demokratik istemin tek geçerli yolu olan barışla bulabilir. Demokratik ifade tarzı toplumun önüne konuldukça bunun inandırıcılığı somut demokratik kanal ve eylemlerle devlette de hoşgörüyle karşılandıkça artık ne isyan ne eyleme başvurmanın gereği kalmaz. Kürt sorunu çözümün bu şansını güçlü yakaladığına göre artık bu savaşın tarihi anlamı bu türden bir daha olmaması gerektiği ve bu son isyanı gerçekten tarihin son isyanı olarak değerlendirmek ve sonuca yargıyla da böyle anlam, karar vermek en doğrusu olacaktır.

 

Cumhuriyet, tarihinin bu en kapsamlı sorununa demokrasiyle yanıt vermelidir

Başsavcılığın iddianamesinin en sakıncalı yanı cumhuriyet tarihi boyunca en kapsamlı bir sorun olarak kendini koyan ve tüm siyasi, askeri önde gelenlerce de değerlendirilen ve günümüzde cumhuriyetin asli kurucu öğesi olarak kabul edilen Kürtleri kelime olarak kabule yanaşmamasıdır. Bu çok geri, inkârcı ve sonuçları tehlikeli yaklaşımı ifade etmektedir. Bu hususta Atatürk’ün cumhuriyetin kuruluşunda Kürtleri nasıl değerlendirdiğini uzun alıntılarla buraya almakta büyük yarar vardır. Hiç olmazsa Atatürk’ün bu sözlerinde anlaşmak çözüm şansını herkesçe en makul konumda tutacaktır. Kürtlerin konumu çok açık olarak şu sözlerle ortaya konulmaktadır. Mustafa kemal Atatürk’ün Haziran 1920 El Cezire komutanı Nihat paşaya Kürt ve Kürdistan politikasını belirleyen talimatı:

“Kürdistan hakkında büyük millet meclisi vekiller heyetinin el cezire cephesi komutanlığına talimatıdır.

1-     Adım adım bütün memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu mahalli idareler kurulması, iç siyasetimizin gereğidir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise hem iç siyasetimiz ve hem dış siyasetimiz açısından adım adım mahalli bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız.

2-     Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin idare etmeleri hakkı bütün dünyada kabul edilmiş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar mahalli idareye ait teşkilatlarını tamamlamış reisleri ve ileri gelenleri bu amaç adına bizim adımıza tarafımızdan kazanılmış olması ve reylerini açıkladıkları zaman kendi kaderine sahip olduklarını TBMM idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’daki bütün çalışmanın bu amaca dayanan siyasete yönelmesi El Cezire cephesi komutanlığına aittir.

3-     Kürdistanda Kürtlerin Fransızlar ve özellikle ırak sınırında İngilizlere karşı düşmanlığın silahlı çarpışmayla değiştirilemeyecek bir dereceye vardırmak ve yabancılarla Kürtlerin birleşmesine engel olmak adım adım mahalli idareler kurulması sebeplerini açıklamak ve böylece bize yürekten bağlanmalarını sağlamak Kürt reislerinin mülki ve askeri makamlarla görevlendirerek bize bağlanmalarını sağlamlaştırmak gibi genel çizgiler kabul olunmuştur”

 

TBMM REİSİ MUSTAFA KEMAL

 

Belli başlı maddeleri bu olan talimatta daha kurtuluş savaşının başında Mustafa kemal Atatürk’ün hem Kürtleri, Kürdistan’ı tanıması hem sorunlarının ancak o zaman cumhuriyet olmadığı ve yerinde TBMM olduğu için onun çatısı altında kendi kaderini idare etmesi gerektiğini söylüyor ki bu şimdi bile yasallaşması istenen yerel yönetim olayıdır. Bir nevi demokratik öz yönetim olayıdır. İddianamede Kürtlerin tanınmadığını söylemek gerçekten sorunu ağırlaştırmanın esas nedenidir. Çözüm sorunun tanınmasından geçer. Bir de cumhuriyet kurulduktan sonraki yaklaşımına bakalım. Bu ilk yaklaşıma çok benzer ve daha çözümleyicidir. İzmit basın konferansında Ahmet Emin Yalman’ın sorularına verdiği yanıttır Eskişehir’de tekrarlanmıştır. Mustafa kemal Atatürk cevabında şöyle der “ Kürt meselesi bizim yerli Türklerin menfaatine olarak da katiyen mevzubahis olamaz. Çünkü malumu aliniz bizim milli sınırlarımız içinde bulunan Kürtler öylesine yerleşmişlerdir ki pek az sınırlı yerlerde yoğundurlar. Fakat yoğunluklarını kaybede ede, Türk öğenin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuş ki Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Sözgelişi Erzurum’a kadar gider, Erzincan’a Sivas’a kadar giden Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, bizim anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı sözkonusu olurken onları da birlikte ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman, bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima beklenir. Şimdi TBMM hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetkili vekillerinden oluşur ve hem Kürtler ve hem Türkler bu iki unsur bütün menfaatlerini ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkmak doğru olmaz.”

Buna benzer birçok alıntıyı bulmak mümkün. Bu asla yadsınamaz. Ama daha sonraki isyanlar nedeniyle sorun tehlikeli bir gelişme gösterince bu tarz yaklaşım geride kalır. Daima akılda tutulması gereken Kürtlerle Türklerin iç içeliği kader birlikteliği ayrı sınır çizmenin mahfa sebep olacağıdır. Ama çözüm gelişememiştir. Burada inkâr yok. Fakat sorunun karmaşıklığı içte saltanat ve hilafet dışarıda özellikle İngiltere ilgisi kuşku yaratır ve sorun olumlu çözme şansını yitirir. Daha çok ideolojik ve önderlik nedeniyle cumhuriyetle birlik olunamayınca ayrılıkçı yaklaşım bastırma zorunluluğunu getirir. Başlangıçtaki birlik ruhu zedelenir. Birliktesiz edemeyecek iki öğe Kürt Türk arasında yabancılık, kuşku gelişir. Dış güçlerin kullanma tehlikesi sorunu daha da çözümsüzlüğe iter. Dönem böyle kapanır, ama sorun kendini açığa vurmaya hep devam edecektir.

Ulusal kurtuluş ve cumhuriyetin kuruluşunda Kürt öğesinin kurucu özelliği ve birlikte olunmadığında Türk ulusunun bir ayağından kopuk topal kalacağı açıktır. Bu tarihin de tüm önemli dönemlerinde Malazgirt’te çaldıranda kendini açıkça kanıtlamıştır. Kader birliği ve kardeşlik bu tarihin bir sonucudur. İsyanların tarihi bu gerçeği göz ardı ettirmemelidir. Kaldı ki isyanlar daha çok merkezi otoriteyle Kürt feodalitesinin otorite kavgasıdır. Kürt feodalitesinin fazla milli endişelerle hareket etmediği kendi aşiret ve bölgesel otorite ve çıkarları peşinde koştuğu iyi bilinmektedir. Kim bu çıkarları desteklerde ondan yana geçtiği de bir tarihi gerçekliktir. Kürt olgusu ise daha çok etnik, yeni aşiretsel kültürel ve sosyo ekonomik olarak geri bir yapı olgusu ve ondan kaynaklanan sorun olarak karşımıza çıkar. Özellikle cumhuriyet tarihinde her iki tarafında bilimsel yaklaşımdan uzak dar milliyetçi, ayrılıkçı ve bundan kaynaklanan çatışmacı yaklaşımı, sorunu tehlikeli boyutlarda ağırlaştırmış çözümünü zorlamıştır.

Ulusal kurtuluş ve cumhuriyetin kuruluş yıllarında aslında çözüme yakın yaklaşımlar var. Atatürk’ün bu dönem yaklaşımları alıntılarda görüldüğü gibi bunu gayet iyi açıklamakta ve somut gelişme yani ortak savaş ortak vatan ve cumhuriyetin kurtarılışı kuruluşu, TBMM’de kabul görmemiştir. Nurettin paşa olayında bu çok açıktır. Aslında bu devam ettirilseydi sorun daha o dönemlerde ağırlaşmaz ve cumhuriyete kan kaybettirmez bu kadar pahalıya yol açmazdı.

Burada sorunun canalıcı özü, cumhuriyetin kendini daha doğuya Kürtlere kaldı ki tüm Türkiye’ye yansıtmadan saltanat ve hilafetle bağ kurma ve mahalli otoriteden vazgeçmeme bu yıların isyan sonuçlarıdır ki bu da sert çatışma ve ezilmeyle sonuçlanmadır. Bundan çıkarılması gereken sonuç sorunların inkârı değil, gerçekten doğru çözüm yollarıdır ki bu da iki dünya arası dönemde tam görülmese de ikinci dünya savaşından günümüze doğru büyük bir tempo ve yoğunlukla gelişim gösteren demokratikleşme mücadelesini başarıyla vermemesi, demokratik ölçülerini geliştirememesidir. Onca gelişmeye rağmen hem kapitalist hem de sosyalist otoriter ve totaliter rejim yapılarının çözülüşü de bu demokratik gelişmeye zıt yapılardır. Günümüzün ispatladığı katı sistem uygulamaları hem üst yapılarında büyük çözülüş ve dönüşümle demokratik evrimleşmeye doğru hızla kayıyor, tüm ulusal, kültürel, etnik, dini, dil ve hatta bölgesel sorunlar en geniş demokratik ölçülerin tanınması ve uygulanmasıyla çözümlenmektedir. Buna direnen de zorla devrilmektedir. Dünyanın her tarafında bunun örneklerini günlük izlemekteyiz. Endonezya, Ortadoğu, Kafkas, Balkan, Afrika, Latin Amerika’da yaşanan ve çeşitli özellikleri olan tüm genel toplumsal sorunların çözümü gelişmiş demokratik yöntemde aranmaktadır.

Bu konuda özellikle birkaç hususu açmakta yarar var. Birincisi ulusların kendi kaderlerini tayin ilkesidir. Bu ilke daha çok 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın büyük bölümünde uygulandı. Ulus devlet kurmayı amaçlıyordu. İdeolojisi milliyetçilikti. Yöntemi çoğunlukla çatışma veya ulusal savaşlardı. Sınırlı bir uygulama gücü olduğu düşmanlıklara yol açtığı ve dünyayı en gergin tutan ve halen etkisini sürdüren bu yaklaşım günümüzde hastalıklar oldukça ortaya çıkmış bir yol yöntemdir. Halen özellikle Balkanlardaki canlı boğazlaşma gerçeğinde bunun ne kadar hastalıklı bir yöntem olduğu gayet açıktır. Tabii bunun altında yatan en temel neden toplumsal realiteden uzaklığı dar milliyetçi yaklaşımın toplumu ve onun çok iç içe geçmiş coğrafyasını zorlayarak çözüm aramasıdır ki bu vahşet boyutlarında sonuçlarını beraberinde getiriyor. Tarihte de örnekleri çoktur ve bunu deneyen birçok topluluk, ulus kazansa bile geriliğini aşmak şurada kalsın bu mirasın ağır etkisi altında bir türlü sorundan kurtulamamıştır. Ulusal sorun her çözümünde daha ağır sorunları yaklaşım özelliği nedeniyle beraberinde getirmiştir. Bunun tarihi bir benzeri ve halen kalıntılarını yer yer gördüğümüz ortaçağdaki din ve mezhep savaşlarıdır. Milliyetçi yaklaşım her ne kadar din yaklaşımının ağırlaştırdığı sorunlara çözüm diye ortaya çıkmışsa da onun yöntemlerinde düşmekten, daha da ağırlaştırmaktan kurtulamamıştır. Eskinin ümmeti dini topluluklar ideolojileriyle aşırı milliyetçilik ve bunun çeşitli sağ ve sol biçimleri aralarında çelişki de olsa oldukça birbirlerine benzeyen, etkileyen akımlardır. 20. yüzyıla gelindiğinde yarattıkları savaş bilânçoları ve altındaki vahşetle birbirilerinden geri kalmadıklarını göstermişlerdir. Özce hem aşırı dini hem aşırı milliyetçi yaklaşımların ve çok yönlü uygulamalarının yarattığı ağır sorunlardır ki genel demokratik kuram ve uygulama büyük gelişme göstermiş bunu uygulayan ülke toplum ve yönetimleri sonuçta zafer kazanmış ve günümüzde 20. yüzyılın sonlarında zafer genelde giderek olgunlaşan demokrasinindir. Gerçekten bu sistemi inançlı, ölçülü ve nasıl uyguladıklarını bilen toplumlar günümüzün en gelişkin toplumlarıdır. Devletleri, dünya da gücünü kabul ettiren devletlerdir. ABD ve İngiltere’nin dünyaya nasıl yön verdiği göz önüne getirilirse bu gayet açıktır.

Demokratik sitemin bu gücünün en temel nedeni, şüphesiz toplumsal realiteyi bilimsel olduğu kadar ahlaki, felsefi ve altındaki alt yapılarla politik, hukuki yapılarına doğru tanım getirmek kadar çözümü da ileri geri ayrımı yapmadan, o dönem toplumsal güçlerin irade düzeylerine eşitlik ve özgürlük istemlerine açık çözüm kanalı üretmesidir. Ne inkar var ne de ütopyalara zorlamadan ne yüzyıl önce ne sonralarının inanç ve hedeflerini, ütopyalarını program ilke diye dayatmadan pratik çözümün hem ilkeli hem uygulamalı örneklerini bolca sunarak yüksek çözüm gücünü kanıtladıkça toplumun demokratik düzeyi onun çözüm düzeyi oluyor. Devletini ve moral değerlerini demokratikleştirmeye zorlayarak çok zengin çözüm yol ve yöntemlerine sahip olduğunu ortaya koyuyor. Burada çok önemli olan her soruna pratik çözüm gücüdür. Daha da önemlisi şiddete en az başvurması veya bu süreçte bile hemen barışçıl yöntemini devreye koyma gücünde olmasıdır.

Tabii bununda altında yatan tarihi nedenler var. Çok genel değinirsek gerek din savaşları, gerek milli ve toplumsal diye kendine ortaya koyan savaşlarda veya devrim ve karşı devrimlerde derya kadar kanın akması kanla halledilecek büyük meselelerin kalmaması veya çok az kalmasıdır. Genelde demokrasinin yolu evrimin, barışın yoludur derken bu tarihi gerçeğe dayanarak söylüyoruz. Demokrasi yakın uzak geçmişi bu çok ağır acılarla dolu mirasın üzerinde yol alıyor. İddiası devrim ve karşı devrimler yeter, onun yerinde gerçekten daha çözümleyici, geliştirici uygarca diyebileceğimiz yöntemde onun toplumsal siyasal, felsefi ölçütlerindedir. Demokrasinin özellikle de olgunlaşan 20. yüzyıl iddiası budur ve kesinlikle doğrulanmıştır. Bilimsel teknik gelişmeyle sorunların daha da artması ve ağırlaşması da tabii önemli bir etkendir. Her soruna bir devrim ve şiddet dersek bu tekniğin insanı rahatlıkla bu gezegenden silebileceği boyutta olduğuna bakarsak özellikle nükleer teknoloji ve tüm diğer silahlardaki teknik gelişmeye bakarsak bu şiddet veya eskinin devrim, karşı devrim anlayışları değil insanlığın dünyanın bile sonunu getirebilecek boyuttadır.

Demokrasinin gelişmesinde şüphesiz bu bilimsel teknik gelişmenin payı da büyüktür. Bunda olumlu yön daha da belirleyicidir. Her ideoloji, inanç zora başvurmadan da teknik basın yayın başta olmak üzere olanaklarıyla doğruysa kendin uygulayabilir. Yani bu anlamda da zor gereksizleşmiştir. Hatta astarı yüzünden çok pahalı olan bir yöntemdir. Demokratik sistemin kurum ve uygulama zenginliği bu tarihi, toplumsal ve bilimsel teknik gelişmenin üzerinde yükseliyor ve hangi soruna el atıyorsa belli bir çözümü ortaya koyuyor. Kendisi bizzat çözüm oluyor. Örnekleri sıralarsak en eskiden din savaşlarına çözümü laikliktir. Burada ilkesi ve uygulaması herkesin dini veya dinsizliği kendisine ama demokrasi ölçüleri herkesedir. Kesinlikli inanç özgürlüğü demokraside vardır ve din savaşlarının panzehiridir. Yine düşünce ve ideolojik alanda da aynı geçerlilik var. Düşünce ve kanaat özgürlüğü. Diğerlerinin b anlamdaki özgürlüğüyle çatışmadan toplumsal temelde istediği gibi çalışır, uygulama gücü olur. Bu siyasi düşünceler ve onun partisel ifadesi için de geçerlidir. Demokratik sisteme veya onun devlet yapısına bağlı olduktan sonra her parti çözüm gücünü zora başvurmadan bulabilir. Burada ne dini zorla benimsetme ne devletin yapısını dağıtma ve parçalama da söz konusu değil. Din, düşünce ve onlara dayalı partiler devletin demokratik sistemini esas aldıkları için onun ölçütlerine uymayı da bilirler. Bilmediler mi demokrasinin kendini savunma hakkı doğar. Burada açık ki hangi inancı, düşünce ve onların partisel ifadeleri hangi toplumsal gruba dayanırsa dayansınlar bu ulus olabilir, etnik bir grup olabilir veya dini bir topluluk da olabilir. Bunları söz konusu ederek devleti dayandığı sınırları zorlayamaz. Buna gerek yok, çünkü çözmek iddiasında oldukları sorunu daha da zora sokar, dolayısıyla gereği de yoktur, sistemin içinde zaten çözüm olanakları vardır. Bunlar o toplulukların demokratik haklarıdır. İnanç ve düşünce özgürlükleridir, partileridir, her tür koalisyondur. Dil ve kültür konusunda demokratik çözüm daha çarpıcıdır. En başarılı olunan sahadır. Çünkü dil ve kültürün iç içe geçmişliği birçok ulusal topluluğun yüzyıllardır birlikte zenginleşmeyi çeşitliliği güçlenmeyi yaşamayı tercih edecekler ki bunun okulu da laboratuarı da demokrasi ve onun inançlı uygulanmasıdır. Demokrasi adeta bir dil ve kültür bahçesidir. Günümüzün en gelişkin güçlü ilkeleri yine bunun açık ifadeleridir. Tüm Avrupa ülkeleri, kuzey Amerika net ispatlarıdır. Geçmiş yüzyılların din, dil, kültür, düşünce ve siyasal yeni gelişmeler üzerindeki baskısı, tüm önemli savaşların nedenleri olmak kadar, tabii ki baskılara karşı durmada haklı diyebileceğimiz savaşlara yol açmıştır. Özellikle Avrupa ülkelerinin deneyimi, tüm bu savaşların sonunda kararlı demokratik sistemi geliştirmiş ve bu üstünlüğe yol açarken batı uygarlığı bu anlamda demokratik uygarlık olarak da adlandırılabilir. Çünkü gücünün altında bu sistemi geliştirmiş olması yatar. Demokratik sistem en az bilimsel teknik üstünlük kadar önemlidir. Karşılıklı etkilemeleri güçlenmelerine yol açmış ve artık dünya uygarlığı anlamını da yakalamışlardır.

Dünyanın diğer birçok bölgeleri, genel olarak geri kalmakla birlikte sistemleri de buna paralel demokratik olmaktan uzaktır. Ortadoğu bu bölgelerin en önemlilerindendir. Ortaçağın başlarından günümüze kadar yaşadığı din ideolojili savaşlar topluma hâkim biçim verirken üç büyük dinin de doğuş yeri olması bu çelişkileri köklü yaşamasına yol açmış ve başlangıçtaki dünlerin doğuş süreçlerindeki ileri yanlarını da yitirmiş, bilimselliğin önünde engel olmak kadar demokratik bir ölçü ve gelenek yaratmayı başaramamışlardır. Ağırlaşan feodalizm daha da tutuculaştırmış ve aşiret doğalındaki demokratik özellikler de eriyip her otokratik yönetimlere uygun toplumsal zemin ortaya çıkmıştır. Din mezhep savaşları batıdaki kadar bile reforma yol açamamış daha da içe büzülmüş bu bireyin ve toplumun özgürlük mücadelesini adeta ortadan kaldırmıştır. Özellikle düşünce ve siyasal özgürlük adeta unutulmuştur.

Bu bağlamda önde gelen ve hâkim Osmanlı imparatorluğunun mirası üzerinden devrimci tarzda ulusal kurtuluş temelinde kurulan Türkiye cumhuriyeti bu yapıdan ilk çıkışı yapmasına karşın, ilk yıllardaki iç ayaklanma ve dış tehditlerin önemli rol oynaması nedeniyle demokratikleşmeye güçlü bir eğilim sergileyememiş genel bir düşünce birikimi ve yeni sosyal yapıları sınırlı olarak geliştirilebilmiştir. 50 yılarında kadar otokratik yönetim tarzında dünya çapındaki demokratik gelişmenin etkisiyle ancak sınırlı oligarşiye dönüşümü yapabilmiştir. 27 Mayıs 70’lerin sağ sol çatışmaları, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle ancak yine dünya çapında demokrasinin hakimiyet kazanmasıyla demokratik cumhuriyet karakterini bu nedenle birlikte yoğun iç çatışma ve sosyal ekonomik gelişme karşısında yaşamak zorunluluğunu duymuştur. Ve tüm bu göstergeler cumhuriyetin hem toplumsal ölçülerinde hem de ideolojik değer yargılarında hızlı bir demokratik hareketlenmeyi yaşadığı artık bunun hiç engellenmeyeceği bir aşamayı yakaladığını göstermektedir.

 

Demokratik çözüm deneyimleri

Bu uzun girişle birlikte artık demokratik sistem altında tüm sorunların nasıl çözüm bulması gerektiğine dair bir çerçeve koymak istedik. Gerek din ağırlıklı ve en çok korkutan Kürt sorunu da dâhil olmak üzere tüm toplumsal grup sorunlarının bu çerçeve dahilinde çözümlerini nasıl bulmaları gerektiği üzerinde yoğun durmamız gerekir. Sorunların ağırlaşmasının en temel nedeni bu çerçevenin sistem tarafından geliştirilmemesi kadar çözüm arayan sorun sahiplerinin de böyle bir çerçeveyi gündemlerine koymamaları büyük rol oynamıştır. 1960’lı-70’li yıllarda kurulması ve tutarlı temsilinin yapılmaması gereken bu çerçeveye 90’lı yıllarda ulaşılabilirdi. Kaçırılan bu fırsatı hiç olmazsa 2000’li yıllarda kaçırmamak ve kazanmak tüm demokratik güçlerin yaşadıkları büyük deneyimin arkasından adeta kaderleri olmalıdır. PKK ve benim davamın bu temelde en belirleyici rollerden birini oynayacağı açıktır. Türkiye’nin genel demokratik sistem ve uygulama sorunlarına gelmeden önce bu yargıların daha iyi anlaşılması ve pratikte ağırlıklı olarak Avrupalı deneyimlerin bir özetini sunmak yararlı olacaktır. Savunmamda daha önce yoğunlaştım ama çözüm örnekleriyle kanımı güçlendiren 60’larda yayınlanmakla birlikte Türkiye de geçerliliğini koruduğuna inandığım Leslie Lipson’un Demokratik Uygarlık adlı yapıttan birçok alıntı almayı önemli bulmaktayım.

İnceleme hem bilimsel hem de günümüzde adeta zafer niteliğinde doğruluğunun kanıtlanması nedeniyle değerini daha da yükseltmektedir. Seçeceğim örnek Avrupa’nın özünü teşkil eden çok mezhepli kültürlü ve dilli İsviçre örneğidir. Yüzyıllara varan mezhep kavgalarından sonra aldıkları tarihi ders şudur “ sonuçta karşılıklı olarak bitkin düşünce hiçbir taraf karşıtını ortadan kaldıramayınca ve eğer yeniden birleşmezlerse konfederasyonlarının ( birlik biçimi) dağılacağını açık fark edince İsviçreliler hoşgörünün hikmetine vardılar. Ölüp öldürmektense yaşayıp yaşatmanın üzerinden zımnen anlaştılar. Böylece çeşitliliğin hoş görülmesi birliklerinin temeli haline geldi ve demokrasi de farklılıkların uzlaşması konusunda bir anlaşma olarak geliştir.” İsviçre’de dil konusundaki parçalanmışlık ve bunun birliğin gücü haline nasıl geldiğine dair gelişme daha çarpıcıdır.

“böylece Hıristiyanlık içindeki bölünmelerin zaten parçalanmış olduğu bir toplumu, bir de dil açısından farklılıklar eklenmiştir. Almanca konuşan çoğunluğun ki bunlar sayısal açıdan çok büyük çoğunluk oluştururlar. Lehine bir puan olarak yurttaşlarının duyarlılığına akıllı bir saygı göstermiş ve dil konusunda birçok ödün vermiş oldukları söylenebilir. 1848 anayasasında Fransızca, İtalyanca ve almanca ulusal diller olarak ve resmi kullanım içinde eşit olarak tanınmışlardır. Fakat İsviçreliler bundan bile öteye gitmişlerdir. Ülkenin güneydoğu köşesindeki dağlık bölgede yer alan Grisons kantonunda( yerel yönetim) kabaca Almanlaştırılmış İtalyancanın bir biçimi denilebilecek olan Romanche dilini konuşan yaklaşık ellibin kişilik bir azınlık grubu yaşamaktadır. Bu grup kendi dillerini bir lehçe düzeyinden bağımsız bir dil düzeyine çıkarmak istemişlerdir. Böylece dördüncü ulusal dil olarak tanınmak istemişlerdir. 1938’de yapılan referandum çoğunlukla bire karşı on kabul edilmiştir. Bu gerçekten çoğunluk tarafından küçük bir grubun duyarlılığına karşı gösterilen saygının dikkate değer bir kanıtıdır”

Devamla: “ çağdaş insan İsviçre’de dil açısından bölünmüş bir toplumu birleştirmek ve sonra da onu demokratik olarak yönetmek sorunu çözülmüş bir sorun olarak kabul edilebilir. Ancak bu çok dilliğin hiçbir güçlük ve karışıklık içermediği anlamına gelmemelidir. Tam tersine İsviçrelilerin çeşitliliğin yararlarının onun zararlarına karşıladığı hatta aştığı bir dengeye ulaşmış olduklarını söylemek istiyorum. Onlar demokratik teknikleri kullanarak her bir toplumsal gruba kendi geleceğini belirleme hakkını vererek demokrasinin ideallerine katkıda bulunmuşlardır. Bu sonuca yol açan ilke ve uygulamaların üzerinde biraz düşünmek gerekir. Her şeyden önce İsviçreliler kendilerini en azından bir ikinci dil öğrenmeye zorlamaktadırlar. Fransızca, İtalyanca, romanca, konuşulan yerlerde Almanca konuşulan yerlerde ise Latince kökenli bir dil öğrenme zorunluluğu vardır. İyi eğitim görmüş bir İsviçreli en z üç dil bilmelidir. Bu dil çeşitliliği için İsviçreliler için gerek komşu ülkelerle gerek kendi aralarında özel bir ilişki sağlamaktadır. Bil aracılığıyla Avrupanın Fransızca, Almanca ve İtalyancaya dayalı üç büyük kültüründen pay alabilmektedirler. İtalyan İsviçre’nin İtalya’ya belli bir bağlılık duyması, Fransız İsviçre’nin Paris’e gözlemesi, alman İsviçre’nin de Almanya ve Avusturya’ya yakınlık duyması son derece doğaldır. Dolayısıyla dilin merkez kaç etkisi İsviçrelileri komşularına bağlamakta ve taşralılığı, yalnızlığı önlemektedir. Avrupanın bütün ulusları içinde en Avrupalı olan İsviçrelilerdir. Fakat bunlar aynı zamanda İsviçrelilerdir. Hem de en yurtsever biçimde komşularından siyasal olarak ayrı olmaktan gurur duymakta sahip oldukları barış ve refah için şükretmektedirler. Her bölümden İsviçreliler kimliklerini korumak için diğer bölümlerin varlığına ihtiyaç duymaktadırlar. Farklılıklarını birbirlerini güçlendirmeyi dönüştürmeyi başaramamışlardır.

Bu zıtlıkların karşılıklı etkileri kendini büyüleyici biçimlerde ortaya çıkarmaktadır. İsviçre’yi dolaşıp da dil çeşitliliğinden türeyen zenginliklerin farkına varmamak olanaksızdır. Bu öbür ülkelere oranla alan ve nüfus açısından küçük bir ülkedir. Fakat tek düze standart ve belli özellikler taşıyan bir ülke değildir. İsviçre devletinin kökenleri bağımsızlık kazanmaları ve keskin ayrılıklarına karşın oldukça uyumlu bir demokrasi üretebilmeleri siyasal bir zaferi temsil etmektedir. İsviçreliler durumuna içerideki büyük farklılıklar ve dışarıdan gelen baskılar bakıldığında İsviçre’yi yaratmış, birliklerini sürdürebilmiş ve bir demokrasi olarak evrilmeleri bir mucizedir. Üstelik ülkeleri birçok genellemeye aydınlatıcı bir istisna getirdiğinden siyaset bilimcilerinin incelemesi için olağandışı bir konu sunmuşlardır. İsviçre sadece kuralı kanıtlamamakta herkesçe doğru kabul elden şeyde düzelme yapmaktadır.

Sonuç olarak İsviçrelilerin bu konudaki dil, kültür deneyimi paradoksal bir belirleme ile özetlenebilir. Dil çeşitlilikleri, birliklerini zayıflatmaktan çok güçlendirmiştir ve bu farklılıkları hoş görmeleri bağımsızlıklarının ve demokrasilerinin hem nedeni hem de sonucudur. ( demokratik uygarlık sayfa 125- 128)

Bu çarpıcı örnekler dil ve kültür farklılıklarının demokrasi içinde bağımsızlık içinde nasıl güçlendiğinin hem nedeni ve sonucu olduğunu çarpıcı olarak ortaya koymaktadır. Herhalde Türkiye için de dil ve kültür mozaiği olması açısından alınacak epey ders vardır. Kürt sorununun sonuçta bir dil ve kültür özgürlüğü sorununa indirgenebileceği göz önüne getirildiğinde alınacak dersler gerçekten çarpıcıdır.

Uzun bir alıntıyı da demokratik anayasanın anlamına ilişkin alalım. Çünkü bu konu da Türkiye için aktüeldir.

“ demokratik bir anayasa için ilk siyasal koşul devletin yönetimine bağlı olan herkesin yurttaş olarak eşit olması ve bu çerçevede yetkililerin seçim denetiminde eşit paylarının bulunmasıdır. Bunun anlamı demokrasinin bir anayasasının yurttaşlar ve uyruklar arasında birinci, ikinci vatandaş ayrımı yapmamasıdır. Temel hak ve yükümlülükler çerçevesinde ırk, inanç, dil, cinsiyet, aile ve varlık nedeniyle insanlar arasında ayırım gütmemesidir. Bir demokrasi herkesi temel haklarda eşit kapsar. Bütün bunlardan anayasa tarafından bile dışlanan ya da alt dereceye sürülen kişilerin, anayasanın kendilerini temsil edemeyeceği sonucu çıkar. Böyle bir kümenin varlığı oranında anayasa demokratik olamaz. Eğer bu kümeler anayasaya karşı gelirlerse bağlı kalmazlarsa bu anayasaları reddettiği için ahlaksal ve siyasal açıdan haklı olurlar. Demokrasi bu nedenle birbirlerinin doğal insancıl varlığını reddeden ya da ortak özdeşliğe karşı çıkan kümeler arasında ne anayasa ile ne de başka yollarla uygulanamaz. Demokrasinin anayasası her şeyden önce herkesin benimsediği birliği içermelidir.” ( demokratik uygarlık sayfa 348)

Bir diğer örnek ülke İngiltere anaysa sistemini dünyada en iyi uygulama unvanına sahiptir. Sorunlarını şiddete başvurmadan demokrasi içinde en uygar tartışmayla çözmenin de seçkin ülkesidir. Buna nasıl geldiği de çarpıcıdır.

“ 20. yüzyıl İngilizleri güvenlik içinde küçük kavgalarını yapabilirler. Çünkü İngilizler ve İskoçlar Velsler ve İrlandalılar Protestan ve Katolikler aristokratlar ve avam toprak sahipleri ve sanayiciler, kendi tenkillerini sömürülerini ve cinayetleri geçmiş dönemde yapıp bitirmiş bulunuyorlar. Bugünün soydaşlığı dünün bunalımlarının meyvesidir.”

Bununla yüzyılın çok yönlü kavgalarından nasıl mükemmel bir anayasal demokrasi çıkardıklarını en büyük erdemlerinin demokratik sistem yaratıcılıkları oluyor. Demokrasinin dili evrimdir. Bunun ustası da İngiltere’dir.

Bir diğer önemli alıntı bir dönem için ilke ve programlarının uygulama sürecinden sonra gözden geçirilmesinin anlamına ilişkindir.

“ Fakat eğer ilkeler olağan olarak programlarda yer almadan önce konuyorsa programların geliştirilmesi sonunda ilkeleri yeniden ele alınmasının gerektiği de bir gerçektir. İdealler bir eylemi uyarmak için kullanılabilir ve kullanılmalıdır. Fakat deneyim biriktikçe neyin olanaklı olduğunun ışığında ideallerin yeniden formüle edilmesi gereği ortaya çıkabilir. Bu nedenle siyasal uygulama ve felsefesi arasında sürekli bir karşılıklı alışverişin yer alması gerekir. Sürekli olarak uygulanan programlar halkta değişiklik yarattığı için toplum ve siyaset üzerinde etki yapar. Büyük babalar için heyecan verici olan amaçlar, torunlar için anlamsız bir tekerleme durumuna gelir. Soyut ideallerin değişen özel durumlar uyarlanabilmesi gerekir.”

Demokrasilerde bir bütün olarak örgütlerin, ilke, program ve devletlerin anayasalarını değişen özel durumlarda veya ilke pratiğe ters gelindiğinde nasıl kendini yeni duruma uyarlaması gerektiği burada gayet açıktır. Pratikte uzun süre çelişen ilke ve programların değeri olmayacağı da ortada.

Burada uzun alıntılarında da anlaşılması gereken husus Türkiye’de de meşhur bir söz haline gelen demokraside çarenin tükenmezliğidir. Ama uygulamanın pek iç içe gelişmediği de ortadadır. Demokratik hareketlenme açısından hangi aşamada ve ne tür sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu bir inanç ve karar kesinliğiyle gündemimize koyduğumuzda bir büyük çözüm şansını yakaladığımız da görülecektir.

Avrupa ülkelerinin ağırlıklı olarak 20. yüzyıl başlarında en önemli ulusal dil, din vb. sorunlarını çözdüklerini ve bugünkü güçlü demokrasilerini kurduklarını çok yönlü gelişme ve üstünlüklerinde bu rejimin belirleyici payı bulunduğu açıktır. Bu anlamda Avrupalılaşmak daha cumhuriyetin ilk yıllarında da bir hedefti. Atatürk’ün görev olarak bıraktığı çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak ve hatta üstüne çıkmak deyişi kadar, cumhuriyeti biz kurduk onu siz ilerleteceksiniz sözü de herhalde ancak cumhuriyetin demokratikleştirilmesiyle mümkün olacağı açıktır. Bizzat cumhuriyet ilk kuruluş yıllarında liberal eğilimli fethi Okyar kabinesi ve Serbest Fırka deneyimleri bunun ilk girişimleri ve Atatürk’ün demokrasiye özlemidir. Döneminde iki büyük iktidar biçimi olan Hitler Almanya’sının nazi totaliterizmiyle Stalin’in Sovyet diktatörlüğünü görmesi ve bu sistemler çözülecektir öngörüsünde bulunması demokrasinin üstünlüğünün o günlerde bile görüldüğü ama gerçekleştirilemediği açıktır. İkinci dünya savaşı sonrasında demokrat partinin dalgalandırdığı demokrasi bayrağı görüntüseldi ve esasta oligarşiye yol açmadan öteye gidemedi. Batı tipi bir demokrasiyle Türkiye 50’lerden beri bu sözü çok söyledi. Ama özünün gereğine hiç inmedi. Bu beraberinde ağır sağ- sol çatışmaları kadar üç önemli askeri darbe getirdi. Siyasi ortamın bu şiddetle sürekli gergin ve dolu geçmesi demokrasinin gelişmediğinin açık ifadesidir. Günümüzde de bunun sancılarının halen yoğun yaşadığı, aktüel konuların başındadır.

Kürtlerin yoğun yaşadığı alanlarda ise adın ne konulursa konulsun bir isyan, bir büyük acı, şiddet yaşandığı bunun altında ağır ekonomik ve toplumsal sorunların yattığı çok sayıda resmi yetkili ve kuruluş söz ve raporlarıyla sıkça dile getirmektedirler.

Ama bunun yanında çok büyük bir demokratik hareketlenmenin de olduğu yirmiyi aşkın her düşünce ve toplumsal gruptan partinin seçimlere katıldığı herkesin oy kullanabildiği de bir gerçektir ve demokrasi açısından küçümsenemez bir gelişmedir. Demokrasinin şiddetle birlikte yürüyemeyeceği şiddete kaynaklık eden tüm sorunların ancak barışçıl çözümünün demokrasiyle bağdaştığı da bir o kadar açıktır. Demek ki içinde bulunduğumuz aşama ve altındaki güncel hem dini hem etnik kültürel vs. sorunlar ağır bir demokratikleşmeyle yüz yüze bulunduğumuzu da ortaya koymakta, ilerlemenin bu sorunların demokratik sistemle çözüme girmesiyle eş anlamlı olduğu da açığa çıkmış bulunmaktadır. Şunu çok iyi görmek gerekir çağdaş Türkiye devleti 19. yüzyılın başlarında III. Selim’in zorla saltanattan indirilmesi ve ayanlarla yapılan Senedi ittifaktan beri her türlü şiddeti karşı devrimi darbeleri kendi içinde neredeyse iki yüzyıldır yaşamaktadır ve şiddetin artık çözümleyici değil zorlayıcı engelleyici olduğu hatta kendini aşırı tekrarladığı da bir tarihi gerçektir. Şiddet artık cumhuriyetin gündeminden kesin kalkmadır. Sanıyorum Türkiye’de tüm kesimlerin konsensüs sağladıkları en temel bir konu budur. Kimse sorunların şiddetle çözüleceğine inanmıyor. Bunun açık ve tarihten en büyük dersi çıkarmış görünen ve büyük zor gücüne rağmen bu gücün etkisini ancak yaratıcı çağdaş bir demokrasiye yönlendirmede kullanan ve açıkça 90 ortalarından beri MGK konseptleriyle yürütülen, içinden geçmekte olduğumuz tarihi aşamayla da kanıtlanmaktadır. Ordu darbe yapmıyor ordu en demokratik görünen partilerden bile daha duyarlı demokrasinin ölçütlerini hatırlatıyor. Günümüzde ordu ve demokrasi ilişkisi irdelenirken, herkes şahsı için alabildiğine demokrasi isterken ordunun gerçekten demokratik normların takipçiliğini üstlenmesi, şüphesiz ülkenin güvenliğiyle bağlantılıdır, ama sorumlu olduğu bu güvenliğin bile ne kadar yakından demokrasiyle bağlantılı olduğunun görülmesinin de yüksek ve saygı duyulması gereken bir anlayış gereğidir. Bu açıdan da aşamanın tarihi, demokratik nitelikte olduğunu görüyoruz. Çözümün bizzat demokrasinin çare tükenmezliğinde görüldüğünü anlıyoruz. Bu zorunlu olarak anlaşılmasaydı darbe yapmanın önünde duracak bir güç olmadığını da biliyoruz. Ordu bugün demokratik aşamanın karşısında bir tehdit değil, tersine sağlıklı aşama yapmasının ve işlemesinin teminat gücü konumundadır. Bu neden böyledir? Çünkü sorunların demokrasinin özüyle çok bağlantılı söz ve eylemi dışında çaresi kalmadığından ötürü böyledir. Artık sorunları gücün halledemediği, daha da zora soktuğu, artık çözümün demokratik sistemin iç yaratıcılığında görülmesi gerektiği için böyledir. Türkiye için demokrasi bir ihtiyaçtan öte bir zorunluluk haline geldiğinden ötürü böyledir. Ordunun büyük bir özlemle yönlendirmede oynadığı bu rolü, şahsım adına 96’dan beri olumlu taktir ettiğimi ve yardımcı olmaktan başka çaremizin olmadığını da daha o günlerde belirttiğimi tek taraflı ama başarılı yürümeyen ateşkes denemeleriyle ve giderek bu yönde çözüm arama konumuna girdiğimi de tarihi bir gelişme olarak hatırlatma ihtiyacı duyuyorum.

Aşağı-yukarı diğer tüm ağırlıklı siyasal-ekonomik ve sivil kuruluşların da açık ifade etmeseler de, bir büyük demokrasi arayışında oldukları, anlamlı bir demokratikleşmeden kaçınan kesimin olmadığı da, aşamanın tarihi değerini ortaya koyar. Çok sayıda rapor, konferans, panellerde bunu görmek, basın-yayın kuruluşlarında bu yönlü bir bombardıman hareketi yaşandığını, bu yılların tarihiliğini onun da demokratik özde olduğunun diğer büyük bir göstergesi, kanıtıdır. Bütün bunlarla birlikte devletin en üst düzeyinden tutalım, sıradan vatandaşa herkesin, uygulananın tam demokrasi olmadığında birleştiği de bir hakikattir. Temel devlet kuruluşlarından anayasa, Danıştay başkanları en temel demokrasi ilkelerinin-dil, düşünce, siyasal parti başta olmak üzere- önündeki engellerin kaldırılmasını bugünlerde, kuruluş günlerinde dile getirmektedirler. Parlamento yemin sorunlarına bile düşmekte. Devletin en temel kurumlarının da demokrasi karşısındaki konumları, gerçekten aşamanın hassasiyeti kadar tarihi özelliğini ortaya koymaktadır. Bu aşamaya gelmiş bir çatışmalı ortama demokrasinin nasıl bir çözüm değeri oluşturduğuna dair dünya deneyimlerinin bir özeti olarak şu alıntılar büyük anlam ifade etmektedir:

 ‘Fakat çatışma birtakım sınırlar gerektiren bir nitelik taşır. Denetim altına alınmadığı taktirde, kendi kendini ortadan kaldıracak kadar yıkıcı sonuçlara yol açabilir. Yıkıcılık eğilimimizi sınırlandırmadığımız taktirde uygar insanlar olarak yaşamamız olanaksızdır. Bu nedenle çatışmalarımızı kurumsallaştırıp yöntemsel güvencelere bağlamamız gerektiğini tartışırken, bugünkü yaşamımızı düzenli bir çerçeve içinde yürütmek zorundayız. Bugünkü çatışmalar nasıl yarınki DÜZENE yol açacaksa, bugünkü DÜZEN de geçmişteki çatışmaların ürünüdür. Toplumun varlığını sürdürmesi, yönetimin yurttaşları, kuralları, aygıtları, yetkileri ve yetkilileri içerecek biçimde örgütlenmesin –tek kelimeyle devleti- gerektirir. Fakat yine bu toplumun yeniliklere uyup evrimlenebilmesi için siyasal tartışmalar devletin içinde değişimlere karşılık verebilmenin ve böylece gerçekliği ideale daha yakınlaştırmanın bir yolunu bulabilmelidir. İyi işleyen ve varlıklarını koruyabilen kurumlar, yeniliklere açık olmak ile sürekliliği korumak arasında anlamlı bir dengeyi koruyabilenlerdir. Bu denge kurulamadığı takdirde, yönetim aygıtı, siyasal süreç içinde gelişen güçlere aykırı düşecektir.’

‘Dolayısıyla siyaset ile devlet arasında bir gerginlik vardır. Siyasetin dinamik özellikleri, devletin durağan niteliğini zorlar, siyasetin akışkan bir özelliği vardır. Yönetilmesi ve denetlenmesi zor güçlerin çalkalandığı bir denize benzer. Buna karşılık, devlet belirli bir yapıya sahiptir. Birlik ve sağlam karar, ölçütleri yasa, düzen ve otoritedir. Denizin sonsuza kadar karayı dövmesi gibi siyasetin dalgaları da devleti döver durur. Buluştukları nokta hükümettir. Bu karşılaşma, karşı konulmaz bir gücün yerinden oynatılmaz bir taşı nasıl kaldıracağına ilişkin o metafizik bilmeceyi andırır. Gerçekten de siyasal ayaklanma –örneğin devrim- anlarında yer alan türden bir şeydir. Dolayısıyla bu tür bir GERGİNLİĞİ giderecek bir sistem oluşturulmalıdır. Böyle bir sistem ise DEMOKRASİ’DİR. Demokrasi hükümet biçimleri içinde özü ve bu sorunlara yaklaşım yöntemi açısından EŞSİZDİR. Amaçları açısından bir ölçüde engelleyicidir. Çıkarlar, gruplar ve kişiler arasındaki çatışmaların yıkıcılığa dönüşmesini engeller. Fakat daha büyük ölçüde de YAPICIDIR. Farklı kesimlerin siyasal enerjilerini kurumlar aracılığıyla derleyerek kamunun çıkarına ulaşmaya çalışır. DEMOKRASİ, siyasetin yaratıcı, devletin de duyarlı olabileceği bir ilişkiyi oluşturmaya çalışır. Demokrasinin amacı; taşı yerinden oynatılabilir, gücü de dayanılır kılmaktır.’ (Demokratik Uygarlık, sayfa 235)

Burada asıl vurgulamak istediğim husus, siyasi ortamın gergin, zaman zaman şiddetle –ayaklanma, isyan- sarsıldığı dönemlerde, demokrasinin tam bir ilaç rolü oynadığıdır. Çıkarların aşırılıklarını engelleme kadar, haklı olan yanlarını da devlet kurumları aracılığıyla realize etmesidir. Müthiş bir denge ile gerginliğin, çatışmanın üstesinden gelmesidir. Siyaseti ve arkasındaki güçleri çatıştırmadan, demokratik devlet kurumlarının elverişliliği sayesinde, çözüm gücüne sahip olan, ideal hükümetlere sahip olmasıdır. Burada her sorun çatışmaya uğramadan, duyarlı kılınmış –demokrasiyle- devlet aracılığıyla yani hükümetiyle dengeleniyor, hatta kamuya en yararlı hale getiriliyor. Başka rejimlerde yıkıma gidebilecek, katliama, yıkıma yol açabilecek gerginlik arkasındaki güçlerle çatışma, burada ortak faydaya dönüştürülüyor. Demokrasinin muazzam yaratıcılığı burada karşımıza çıkıyor. Bu aynı zamanda Batı toplumlarının üstünlük nedenlerinin de esas neden kaynaklandığını ortaya koyuyor. Yıkım enerjisini yapıma dönüştüremeyen tabii ki büyük kaybedecek, onun yarara –mekanizma demokratik ölçülerdir- dönüştürenler ise kazanacaktır.

Türkiye’de siyasal gerginlik ve şiddetin olumsuzluklarını engelleyici ve tersine o enerjiyi –kişilerin, grupların çıkarlarının- yarara dönüştürecek kadar demokratik sistemini oluşturamadığı için son yarım yüzyılda kaybettikleri dev mislidir. Bir kuşak kaybetmek kadar, sınırsız maddi ve moral değerlerde kaynaklar muazzam ölçülerde kaybedildi. Yaşanılan acılar sınırsız oldu. Gerçekten rahatlıkla üstesinden gelinebileceğine kuşku duyulmayan demokratik sistemde inançla uzlaşılsa ve herkes gereklerine uysa, tersine nelerin kazanılabileceğine kuşku duyulmayan demokratik sistemde inançla uzlaşılsa ve herkes gereklerine uysa, tersine nelerin kazanılabileceğini de göz önüne getirdiğimizde büyük hayıflanmamak elde değil. Özellikle son kırk yılın deneyimleri Türkiye’yi kesinlikle içinde bulunduğu demokratik aşamayı en iyi başarıyla kazanmayı şart kıldığı gibi, eşsiz ve vazgeçilmez biricik çare kaynağı olduğunu da gösteriyor.

Türkiye cumhuriyetini tarihi çıkış koşulları içerisindeki ulus ve toplum gerçekliği kadar, kısa tarih gelişmesi ve hatta uluslar arası, demokratik sistemle karşılaştırmasını açık ki yargıladığını dava kürt sorunu ister güneydoğu ister terör deyin fark etmiyor, için bir çerçeve oluşturayım diye dile getirmeye çalıştım. Kuruluşta ortak hareket ismiyle ve gönüllü birlik, demokratik bir gelişmenin ayaklanmalar ve altındaki toplumsal nedenlerle gerçekleşememesi nedeniyle acı bir soruna dönüşüyor. Her ayaklanma sorunu daha da ağırlaştırıyor. Gerisindeki tarihi nedenlerle birlikte üzerinde yaklaşanı yakan bir gerçeğe, yaralı, çok acılı, trajik bir gerçeğe dönüşüyor. Dünyada benzer sorunlar, hatta yüzyıllarca birbirini boğazlamış, sorunlara yataklık etmiş ülke halklarının çeşitli toplulukları cumhuriyet yüzyılında muazzam çözüm gücüne kavuştukları çok verimli güzel birliktelikler çarpıcı örnek İsviçre anlatıldı. Tüm ayrılıkları farklı kültürlerini, dil ve dinlerini, bağımsızlıklarının ve demokrasilerinin harcı haline getirdikleri halde bunu etraflarındaki en büyük ayırıcı güçlere rağmen başardıkları halde, ortak tarih, din ve hatta dil, kültür yakınlıklarına birlikte kuruluş savaşlarını vermek kadar devletini, cumhuriyetini de kurmalarına rağmen neden isyanlar önlenemedi, bu niteliğini niye geliştiremedi, halkın yönetimi olarak anlaşılması gereken demokratik cumhuriyete bu sorunu çözecek gücü niye veremedik daha da ve en önemlisi nasıl vereceğiz?

Dünya deneyimlerinin ışığında sorunun demokratik çözümünün sadece mümkün değil, ideale yakın koşulları beraberinde yaşadığını görüyoruz. İç içe geçmiş coğrafya yani ortak vatan özelliği yüzyıllarca dil ve dinde doğal asimilasyonla kurulan kültür yakınlığı ve en önemlisi sürekli ortak devlet çatısı altında yaşama, aslında demokratik çözümün objektif koşullarının gelişkinliğini gösterir. Olan çelişkilerin altında dünya ölçeğinde beraberliğe en yakın cinsten oldukları da bilimsel bir gerçekliktir. Burada ayrılıkçılık objektif temele ne kadar ters ise, ortaklık o kadar uygundur. Bunun nedenlerine ilgili bölümlerde değindim. Ama özce Kürt ağırlıklı toplumdaki geleneksel hâkim tabakanın, cumhuriyet karşıtlığı başına buyruk hanedan, ağalık, şeyhlik, reislik, yeni düzene gelmeyi çıkarlarına uygun bulmayışı ve feodal, aşiretsel ve dini bağlarla kendilerine yüzyıllardır bağlanmış oldukları halkı rahatlıkla ayaklanmaya kaldırmaları kadar cumhuriyetin kendi demokratik temellerini bu nedenle kuramaması, şüphesiz çatışmaların yıkıcılığa, ayrılıkçılığa kaçmasına yol açtı. Burada tarafları suçlama yerine, bilimsel değerlendirmeye çalışıyorum. Elverişli kuruluş zemini, kısa sürede bir tarafın doğal olarak cumhuriyeti koruma endişesi, diğer tarafın yüzyıllardır kalma vazgeçilmez çıkarları, demokrasi köprüsünde dostça kardeşçe geçmeyi beceremediklerinden sorun derinleşti diyorum. Aşırı şiddet, korku, acı, yabancılık gelişti. Artık sanki cumhuriyet tüm gücüyle bastıracak, inkâr edecek, Kürtler de “ varım ama kaçıyorum isyan ediyorum” diyecek. Trajedi, acı ikilem böyle oluştu. Aslında bu kadar olmamalıydı. Doğal asimilasyon yüzyıllardan beri Kürt Türk’ü çok yakınlaştırmış iken inkâra, zoraki olana gerek yoktu. Kaldı ki resmi dil olarak Türkçenin gelişimi ve kabulü doğaldı. Türkler, Türkiye uluslaşmasının kökeniydi, buna da itiraz olunamazdı ve doğaldı. Devletin temel kurucu gücü olarak başka türlü de olunamazdı. Herkesin bu uluslaşmada yerini alması, Atatürk’ün “ne mutlu türküm” demesinin de tarihi anlamı buydu. En başta Atatürk bunu Osmanlının “ etrakı bi idrak” dediği Türkler için söylüyordu. Nasıl ki herkes çok kökenden gelmesine karşın ortak İngilizceyle “ ben Amerikan ulusundanım” diyorsa ve hatta İsviçre gibi dört ulusal dilli ve kültürlü biri “ İsviçre milletindenim” diyorsa, Türkiye’de ortak bir ulustan bahsetmenin yadırganacak bir yanı da yoktur. Burada ulusal bütünlük tartışılmıyor, tartışılmalıdır. Aynı şey daha fazla ülke ve devlet bütünlüğü içinde geçerlidir.

Bu hususlar açık olmasına rağmen sosyolojik ve siyaset bilimi açısından anlamı üzerinde özlüce durulmuyor, şoven aşırı bir milliyetçilik gerekçesi yapılarak asıl sorun haline getirilmeye başlanıyor. Atatürk milliyetçiliği ırk, köken milliyetçiliği olmadığı, esasında tarihten süzülen bir kültür ulusçuluğunu esas aldığı halde bu ulusçuluktan sapma, karşı bir milliyetçiliğe zemin hazırlıyor. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında fazla yüze vurmayan bu milliyetçi yaklaşımlar, Kürt toplumunun hâkim yanlarıyla birleşince tabii ki ayrılıkçılık biraz daha derinlik kazandı. Avrupa türü bir demokratik kabullenme, dil, kültür, din, etnik farklılıkları demokratik potada hem çatışmaları yanlardan koruma, hem de ortak kamu yararına itilince ve 50’lerden itibaren sınıf farkları büyüyüp cumhuriyeti adeta yeniden ele geçirince, oluşan bir oligarşik yapı demokrasinin önünde engeldi. Demokratik sistemin giderek gelişecek sınıf, dil, kültür ve hatta dini çelişkileri çözme imkânı doğmayınca, sorunlar 70’lerde yerini çatışmalara bıraktı. Diğer sorunlarla birlikte Kürt sorunu rahatlıkla bir demokrasi sorunu olarak çözüm bulmalıyken gerek tarihsel temeli gerek ele alınan dönemin dünya çağındaki çatışmalı savaşı karakteri genliğin elinde bir kıvılcıma dönüştü. Daha devleti, toplumu, tarihi tanımadan dogmatik ideolojik yaklaşımlarla ütopik siyasi belirlemelerle PKK adına bir isyan içinde kendimizi bulduk veya yarattık. Yılların küllenmiş sorunu ateşlendi, bir isyan oldu. Toplum temeli olmayan hiçbir şiddet bu kadar gelişemez. Bireysel terörün çapının sınırlılığını herkes bilir. Kaldı ki toplumsal anlamı olmayan hiçbir şiddet olayı yoktur. Amaçsız şiddet en tehlikeli şiddet dolayısıyla suçtur. Ama bir savaş bilânçosunu çoktan aşan, bazen günde yüzlerce kaybın yaşandığı, milyonların bu kadar uzun süre etkilendiği bir çatışma açık ki tarihi toplumsal temeli derin olan bir sorundan ancak kaynaklanabilir. PKK olsa olsa fitil rolünü oynayabilir. Burada göstermek istediğim, sorunun doğuş karakteri kadar, dünya çapında nasıl çözüme kavuştuğu ve Türkiye’de gündeme benim sorumluluğum altında, PKK öncülüğünde nasıl bir hal aldığıdır. Sayın savcıların iddianamelerinde hiç değinmediği hususları, tarihi hususları, tarihi öneminden ötürü çok yönlü olarak koymak ihtiyacı duydum. Hukuki açıdan PKK’nin durumu belli ancak sorunu tarihi toplumsal boyutta ve dünya ölçeğinde benzer sorunlar kadar çözüm bulmuş örnekleriyle kıyaslamasak bu yargılamaya da yazık olacaktır. Tarihi bir yargılama tarihi bir çözümü beraberinde getirmelidir. Türkiye bizden şiddetle bunu istiyor. Cumhuriyet bu sefer demokratik çözüm gücünü gösterecek, yaratacak mı? Herkes bu soruyu soruyor. Bu son isyan gerçekten öyle olacağına inandığım tarihi demokratik uzlaşmanın gücüyle, yaratıcılığıyla çözümlenerek son isyan olacak mı? Bunu soruyor.

Tekrarlayıcı ve uzun uzadıya da olsa sorunun tarih ve toplum bağı kadar dünya örnekleriyle mukayesesi bence çok önemlidir. Bu yargılamada bunu cesurca ortaya koymam bu cumhuriyetin, onun gelişen demokratik karakterinin hem bir gereği ve onunla doğru tanışmamızın dolayısıyla barışmamızın gereğidir, hem de başka tür bilimsel olarak da çaremizin olmadığı ve gerekmediğidir de. Bundan sonra şu sorulara net yanıt vermeye çalışacağım. İddianamenin temel iddiası olduğu için PKK programı ve benim birçok beyanım bunu ortaya koyduğu için gerçekten ayrı bir devlet gerekli mi, mümkün mü, söylenilenle yapılan bunu doğruluyor mu? Hayat neyi kanıtladı? Zorla birliktelik kadar ayrılık yine mümkün mü, çözüm gücü olabilirler mi? Değilse cumhuriyet ortak vatan ve devlet olarak demokratik çözüme, bu sefer bu tarihi fırsatı şansı tanıyacak mı?

 

KÜRT SORUNU AYRILMA DEĞİL, CUMHURİYETLE DEMOKRATİK BİRLİK SORUNUDUR

Kürt sorununa ilişkin kabaca da olsa ana çizgileriyle ortaya koymaya çalıştığımız tarihi gelişimle birlikte, hangi toplumsal gerçekliğin temelinde oluştuğu şunu açıkça gösteriyor; gerek ortak bir vatan gerekse üstün şekillenen devlet, gelişme seviyeleri, öncülük düzeyi Türklerde olsa da Kürtler bunu en kardeşçe takip etmişlerdir. İsyancılar ayrı devlet kurmak amacından çok yerel çıkarların sarsılmasıyla hâkim tabakaların dar ailesel, aşiretsel otorite çerçevesini aşamamıştır. Çoğunlukla da başından beri en azından bir kesim sürekli uzlaşma içerisinde kalmıştır. Kürt milliyetçiliği söz düzeyinde ayrılıkçılık iddiasından bulunsa da pratikte bunu gerçekleştirecek niyet, güç ve hazırlıktan yoksundur. Bu anlamda tarihi bir çözümsüzlüğe başından kendini mahkûm etmiştir. Ayrılıkçılık yapar gibi gözükür ama sözde kaldığı için sonuçta devletin yönelimi ile olan halka oluyor. Ve bu tam yaralı, hasta bir toplum yapısı ortaya çıkarıyor. Bu da beraberinde kuşku, korku, endişe, cehalet, ağırlaşan ekonomik toplumsal gerilik getiriyor. Devlet de hep isyancı bir kitle gözüyle bakmaya alıştığından sürgünlük bir toplum özelliği de gelişiyor. Herkes adeta oradan kendini kurtarma istiyor. Sürekli isyan psikolojisi bu toplumsal gerçeğin ifadesidir. Bu toplumsal yapıdan devlet doğmaz. Ne fikri düzey, ne coğrafi ne ekonomik düzey buna imkân verir. Kürt- devlet ilişkisinde sorun oldukça bilimsel göründüğünde demokratik birlikteliğin en uygun çare kadar koşulların en çok bu tarzın elverişli olduğu görülecektir. Bu bağlamda çeşitli seçenekleri göz önüne getirdiğimizde;

A-    Ayrı bir devlet seçeneğinin hem maddi temeli hem de fayda anlamında bir çözüm yolu olmadığı iddiası olsa bile pratik değerinin en zayıf yol olduğu görülecektir. Hazır bir kuruluş olsa bile hiçbir komşu tarafından tanınmayacağı, uluslar arası alanda da tanınma durumu yoktur. Bunu bir tarafa bırakalım. Bir devletin bağımsız kendini sürdürmesi için bir ekonomiye, dile toplumsal birliğe, savunmaya ihtiyacı var k bunu da bir gün sürdürecek temeli olmadığı kendiliğinden görülecektir. Tam dış destek olsa bile kuzey ırakta Kürt otonomisi bile kurulamıyorsa bu biraz da içyapıdan kaynaklanıyor. Kürtler açısından bağımsız devlet seçeneği bu anlamda ideolojik bir söylem olmaktan öteye geçmez. PKK programında da ideolojik olarak bahsedilir ama pratiğin gösterdiği ve tarihinde ortaya koyduğu birliktelik gerçeğidir. Ama işin canalıcı özü birlikteliğin nasıl olması gerekliliğine ilişkindir.

B-    İkinci federasyon, otonomi gibi seçenekler kısmi bir uygulama özelliğine sahiptir. Tarihsel olarak da Kürt bölgelerindeki feodalite ve aşiretsel düzen bu uygulamalara alt yapı teşkil edebilir. Özellikle demokrasinin olmadığı, daha eskiden de feodalitenin güçlü olduğu devlet yapılarında aslında yaşanan daha çok etnik, aşiretsel otonomidir. Milli özelliği olmadığı gibi, ancak dar aşiret çerçevesinde geçerlidir. Günümüzde bile güney Kürtlerinde Behdinan soran ayrımı ve buna dayalı otonomi yapıları bile tam gelişemiyor. Yine temel neden feodalitenin gücüdür Osmanlı döneminde de Kürtlerin yaşadığı yoğun feodal otonomilerdir. İsyanlar bile feodal otonomiler tehlikeye girdiğinde hep sözkonusu olmuştur. Bu anlamda ayaklanmalara özgür iradeli halk hareketleri demek zordur. O aşamaya toplumsal yapı ve zihniyetleri el vermez. Hanedan ideolojisi ve aşiret yararı her şeyin önündedir. Bu anlamda günümüzde bile otonomi ve onun söylem düzeyinde yeni yeni tartışılan federasyon yaklaşımı geri toplumsal yapıya bağımlı olacağından demokratik değerlerin gelişmesine fazla fırsat vermez. Daha çok feodal- aşiretsel kalıntıları güçlendirir. Güney Kürtleri pratiği bunu da oldukça kanıtlıyor, ayrıca en çok işbirlikçiliğe, kim çok kullanmak istese ve gücündeyse ona alet olmaya yakın biçimlerdir. Demokratik oluşmadıkları için klasik isyan zemini kadar imhalara da oldukça açıktırlar. Dolayısıyla çok tartışılmasına ve denenmesine rağmen çözüm yöntemine oldukça eleştirel yaklaşmakta büyük yarar vardır.

Türkiye’deki Kürtler açısından durum daha önemli farklılıkları önümüze koymaktadır. Lehçe farklılıkları kadar, Kürt-Türk iç içeliği olan bölgelerin durumu, doğudaki Kürt nüfusunun en azından bir karı kadar Batıda bulunması otonomi tezinin maddi temelinin elverişsizliğini gösteriyor. İstanbul, İzmir, adana, gibi illerde milyonlarca kürde federasyon uygulanamaz. Bu tür nüfus dağılımı dünyanın birçok örneklerinde gelişmekte, bölgesel çözümler yerine demokratik dil, kültür kavramlarıyla daha iyi çözüme gittiğini göstermektedir. Birçok etnik kökenli nüfus aynı kent ve bölgelerde yoğunlaşıyor bu da çözümün demokratik kurumlaşmada gelişebileceğinin çağdaş ifadesidir. Kaldı ki yerel yönetim yapılarının gelişmesiyle otonomiden beklenen birçok yarardan daha fazlasını hem de daha demokratikçe elde etmek mümkündür. Kürt ve türk nüfusunun demografik dağılımı ne ayrı, ne federasyon tipi siyasal oluşumlara göre değil, genel demokratik kurumlaşmaların ideal, eşitlik ve özgürlük değerlerinin önündeki engellerin kalkmasıyla daha sağlıklı birliği güçlendirici çözümlere yatkın olduğunu göstermektedir. Yüzyıllardan beri doğal asimilasyondan tutalım ekonomik yapı, sosyal akışkanlık günlük olarak bile o kadar fazla iç içe çalışmaktadır ki dar otonomici yaklaşımın maddi zemini daha da daraltmaktadır.

C-    Üçüncü seçenek demokratik çözümdür şimdiye kadar pek açıkça ifade edilemeyen teorik ve pratik yönleriyle tartışmayan, aslında dünya çapında çok önemli sorunlara çözüm olan bu yaklaşımın Türkiye de gündemleşmemesi büyük bir şanssızlık kadar, demokrasinin tutarlı ciddi gelişmemesinin de bir sonucudur. Halbuki pratiğinde görmek, rahatlıkla ideale yakın çözümleri üretmek mümkündür. Aslında cumhuriyetin kuruluşu buna tarihi temeli verdiği gibi Atatürk’ün İzmit basın toplantısındaki konuşması da çözümün bu yolda aranması gerektiğini gayet açık ortaya koyar. Bu hususları açmadan daha da bu tarzı irdelemek gerekir. Örneğin incelediğimiz İsviçre iç içe geçmiş coğrafya, kültürler, diller, dinler, uzun kavga dönemlerinden sonra ve yine ortak fayda noktalarını birliktelikle yakaladıktan sonra en güçlü demokratik çözümü yakalıyor. Avrupanın en güçlü demokrasisine de ulaşıyorlar. Bu aynı zamanda güçlü bağımsızlık anlamına geliyor. İçte ve dışta parçalayıcı faktörlerin verdikleri zararı çok iyi görmek kadar birlikteliğin büyük yararlarını da tecrübeyle görüyorlar. İsteseler her kesim dil, kültür coğrafyasıyla ana parçaya yani Almanya, Fransa ve İtalya’ya katılabilir ama çok iyi biliyorlar ki bununla hem kişiliklerini hem zenginliklerini kaybedecekler ve kazanacakları asla İsviçre’nin hepsine verdiği kadar olmayacaktır. Bu örneği dünyanın birçok ülkesinde ırk ayrımı olan yerlerde bile görebiliriz. Belçika, kanada, güney Afrika cumhuriyeti, yeni Zelanda ve hatta ABD’de bile bölge, kültür, din farklılıkları ortak yararın ancak güçlü demokratik devlet yapısından ileri geldiğini gayet bilirler. Hatta ne kadar çok çeşitlilik o kadar güçlülük ve zenginlik kuralına ulaşıp uygulaya gelmişlerdir. Şüphesiz tarihi çatışma tecrübesi kadar demokratik mücadelenin de bunda belirleyici rolü vardır. Bunu başaramayanlar ağır kaybetmekle beraber günümüz dünyasında artık bir çözüm tarzının kesin başarı gücünü göstermekte aksi halde kanlı acı bilânçoların en son Kosova’da nereye götürebileceğini göstermektedir.

Türkiye açısından en acı veren neden dünya politikalarından ders çıkaramadık, ideale yakın bir çözüm imkânı varolduğu halde niye değerlendiremedik sorusudur. Birçok sorunda olduğu gibi hep isyan ve bastırma sanki tek yolmuş gibi davrandık. Şunu biraz daha Kürt sorununa ilişkin açmak gerekir.

Ya ayrılık isyan, buna karşı ya bastırma ve inkâr!

Halbuki iki yaklaşım da çok denendiği halde verdiği muazzam acı kayıpları bir tarafa bırakalım hiç çözüm gücü olunmadığı gibi sorunu ve toplumu çok ağır sorunlarla yüz yüze bırakmışlardır. Yöntemler çağdaş, dolayısıyla çözümleyici olmayınca varılacak yer de burasıdır. Yani çözümsüzlük. Bunun kader olmadığı, gerçekten demokrasilerde çarenin bitmediğini söylememize rağmen pratiğine ulaşamamanın tarihi sorumluluğu herkesedir. Bir kişiye, bir gruba, bir tarafa sorumluluk yıkılarak hiçbir sorun doğru ortaya konulamaz, çözümü de olamaz. Bu kadar karmaşık, tarihi, coğrafi, kültürel, toplumsal uluslar arası boyutları olan bir sorunu neredeyse yalnız benim kişiliğime yıkmakla herkes ancak suçunu gizleyebilir, kolay sıyrılabilir, günü kurtarabilir. Türkiye’de en üstten en alta kadar herkes şimdi bu modaya uyuyor. Herkes belki duygularını günlük çıkarlarını da bununla her şeyi bana yıkmakla sağlama alabilir. Ama tarihe ve sorunun çözüm gücüne katkı vermez ve engel olmaktan bile kendini kurtaramaz.

Dolayısıyla herkesin geçmiş yaklaşım ne olursa olsun, sorunu ciddi bilimsel çözüm niyetiyle sorunluluklarına sahip çıması, günümüzün günlük acı ve kan veren bu soruna bir an çözüm bulması suçlama yerine katkısını ortaya koyması daha ahlaki ve siyasi bir yaklaşımdır. Demokratik çözüm silahı olarak devreye girmesi gereken bir tarihi anı yaşıyoruz. Onun da özü bu halkın öz iradesidir. En son seçimlere baksak bile demokratik çözümün gelişme kaydettiği ortadadır. Ciddi bir taban çalışması yapamamasına rağmen HADEP’in yerel seçimler başarısı, tarihte ilk defa Kürt kitlesinin ortak iradesiyle yönetim niyetini ortaya koyması bölgenin ağır feodal özellikleri de göz önüne alındığında, demokrasinin küçümsenmemesi gereken bir çözüm olanağıdır. Yolda önemli adımdır. Diğeri aslında demokratik çözüm açısından daha da büyüktür. Yaşanan gergin ve çatışmalaı ortama rağmen bu oluyorsa, çatışmalar tümüyle durduğunda anayasa mahkemesi ve diğer temel hukuk kurumlarıyla birlikte birçok önde gelen devlet ve parti yetkilerinin dile getirdikleri hukuk reformları ve özgürlükler önündeki engeller kalktığında aslında tutarlı hale gelmiş artık çözüm değeri anlaşılmış demokrasi için bir siyasi zafer kazanılmış olacaktır. Türkiye’nin istenilse de engel teşkil edilse de tüm hareketliliğiyle buna yürüdüğü de tarihi aşamadan geçildiği açıktır. İnanç ve güvencemizi bu yürüyüşten alıyoruz.

Yine başa dönelim. Cumhuriyetin kurtuluş ve kuruluş sürecindeki demokratik değeri kadar, Kürtlerin ana kurucu öğe olarak görüldüğünü kimse inkâr edemez. Atatürk ayrıca bizzat bir nevi otonomi mahalli özerklik gibi deyimler de kullanmış, çözüm niyetini ortaya koymuş ama isyanların bilinen özellikleri bunu gündemden kaldırmıştır. Sonrada bu sorunun sert yasağına inkârına götürdü.  Öyle ki 92 yılına kadar bir Kürtçe dil yasağı da eklendi. Bunun demokrasi yolu olmamak kadar, tutarlı bir Atatürkçülük olmadığı da ortadadır. Atatürk’ün karşı çıktığı Kürtlük hele cumhuriyetle uygar giderek demokratik tarzda birleşecek Kürtlük değildir. Onun cumhuriyetin daha kuruluşunda saltanat tehlikesi ile yine dış güçler desteğinde muhtemelen cumhuriyetin yıkılışında dolayısıyla Türk ve Kürdün birlikte en çok kaybetme gerçeğinden ötürü buna karşı ortaya çıkan isyandır. Cumhuriyet aleyhtarlığıdır. Kaldı ki batı bu yönlü çok daha fazla isyan olmuştur. Aynı yöntemle yaklaşılmıştır. Atatürk’ün yaklaşımlarının bu iki çok önemli yönü birlikte değerlendirilmesinin tarihi değerde olduğuna inanıyorum. Bugünde yaşasaydı, cumhuriyetle demokratik birlikteliği en uygun tavrın sahibi olacağına da inancımı belirtirim. Hiç kimse cumhuriyetin en nazik dönemindeki koruma endişesiyle yaklaşımdan bastırma ve inkâr sonucunu çıkarmamak kadar cumhuriyetin başlangıcındaki gönüllü resmikabul edilen asli kurucu öğe özelliğini de göz ardı edemez. İki önemli tarihi husus dediğim budur. Kaldı ki cumhuriyeti geliştirme görevi de bizzat Atatürk tarafından herkesin önüne konulmuştur.

Kaldı ki dünya demokrasi açısından o kadar güçlü değil, dönem totaliter rejimler dönemidir. Dünya savaşları arası kısadır. Görev daha çok varolanı korumaktır. Ama ikinci dünya savaşı sonrasından itibaren yoğunlaşan demokrasi hareketi artık bizleri gelişen dünya gerçekliği kadar geriye dönemsi artık mümkün olmayan sorunlarını en çok demokratik sistemle çözecek cumhuriyetin geliştirilmesi üzerinde yoğunlaştırmalıydı. Bu yapılmadığında eski zemin üzerinde dönemin demokratik olmaktan uzak çatışmalı ortamında bir isyancı yaklaşımı, sınırlı sosyal bilgilerle yönlendirilmeye çalışılmıştır. PKK önderliğinde her ne kadar sosyalist bir devletten bahsedilse de her örgüt o dönem kendine göre ayrı bir devlet anlayışından bahsetse de bunar ütopik olmaktan öteye gidemeyen mezhep düzeyinde anlayışlardı. PKK kitleselleşerek bunu kısmen aştığında da özellikle 90’lı yılarla birlikte içine girilen ve şahsen yoğun değerlendirmelerle seslendirmeye çalıştığım özgür birliktelik diğer deyişle demokratik birlik arayışıydı. Bu pratik yaşamın önümüze koyduğu bir zaruretti. Ütopyalar çekici de olsa politikada başarı ancak gerçeklere dönüşle mümkün olabilirdi ki geç de olsa bunu yapmaya çalıştık. Bu yıllarda gelişmeler demokrasi lehinde ve dünya çapındadır. Sovyetler demokratiksizlikten çözülüyor tüm sistem neredeyse demokrasiye topallasa da yöneliyor, her ülkede bu yönlü gelişme yaşanıyor. Türkiye’de çatışmanın herkesi zorlamasıyla da gelinen nokta aslında tarihi bir demokratik çözüm olanağıydı. Devlet bunu görmüştü. Dil yasağının kaldırılması Kürt Enstitüsü, Roja Welat gazetesi, Mezopotamya kültür derneği vs. birçok açılım serbest bırakılmıştı. Dönemin başbakanı Demirel bölgede Kürt kimliğini tanıyorum açıklamasını yeni kurulan koalisyon hükümeti adına yapıyordu. Cumhurbaşkanı Özal daha da ileri gidiyor federasyon tartışmalarında bile çekinilmemesini belirtiyordu. Kürt toplumu tarihinin en büyük demokratik gösterilerini yapıyordu. Yapılması gereken aslında çatışmalara karşılıklı tümüyle son vermek ve anlatmaya çalıştığımız sınırlı da olsa yolu açılan demokratik çözüm üzerinde yoğunlaşmaktı. Ateşkesi kalıcı kılmak bunun tedbirlerini alamama, güvensizlik, deneyimsizlik dış ortamın küçümsenmeyen oyunları bu tarihi sürecin anlamı olmayan kendini acı tekrarlayan kaybı büyük olan çatışmalara bıraktı. Bu olmamalıydı. Şahsım adına bunun acısını hep duydum. Ama dönem hükümetinin acımasız yaklaşımı da burada tarihi bir sorumluluk taşır. Şiddet tırmanışı sınırsız ve acımasız boyutlara da zaman zaman çıkmıştır. Faili meçhuller, köy boşaltmalar, çeteleşmelerin en yoğun yaşandığı süreçtir. Yaşanmaması gereken bu süreç kaybedilmiş bir süreçtir.

Hem Türkiye hem PKK için 1995-96’larda MGK’de seslendirilen ve ordunun yeni yaklaşım içinde olduğuna inandığım ve bize kadar da dolaylı yoldan ulaştırılan konsept devletin yaşadığı değişimi, PKK’nin de göz önüne getirmesi ve kendisinden beklenen değişime yanıt vermesiydi. Erkenden ve olumlu yaklaşmaya çalıştığım bana göre ordunun denetiminde batı tipi bir demokratik gelişme doğrultusunda ortak vatan ve bağımsız devleti tartışmaksızın çözüm arama perspektifiydi. Buna da yetersiz de olsa birkaç sefer tek taraflı ateşkesle yanıt vermeye çalıştım. Yapıyı yeni konsepte yavaş da olsa bilgilendirerek hazırlamaya çalıştım. Bugüne bu yaklaşımla geldim. Bu ayrıntılı gelişmeleri şunun için belirtiyorum. Türkiye artık en ağırlıklı bir güç olarak ordunun da cumhuriyetin güvenliğini onda gördüğü, eski müdahalelere benzemeyen herkese gruba, partiye yasallık demokrasi laiklik ölçülerini hatırlattığı bir gelişmenin içinde olmasıydı. Bunun PKK’den istediği gelişme, giderek silahlı çatışmaya son vermek kadar ayrılıkçılık anlamına gelen programını da gözden geçirmek ve demokratikleşmeyle Kürt sorununa yavaş yavaş çözüm bulmak açılan ve giderek açılacak yolda böyle yürümekti. Bu konsepti perspektifi olumlu bulmanın bir önemli nedeni de pratik geçerliliğiydi. Devleti yıkmanın bile fayda sağlayamayacağı, ayrılıkçılığın yararsızlığı, en iyisinin devletin demokratik niteliğini geliştirmek gibi bir sonuca ulaşmamda, doğru bir kaynaktan çıktığına, gün gün kendisine kanal açtığına da tanık olduğum bu mesajlardan güç aldığımı da belirtmeliyim.

Kısaca dile getirmeye çalıştığım gerek cumhuriyetin kuruluş yıllarında ve sonraki yapısında ilişkin gerekse de önemli bir son dönem isyanına çeyrek yüzyıldır neredeyse başlayan ve son 15 yıldır savaş boyutunda süren bir isyanın önde gelen sorumlusu olarak vardığım tarihi sonuç demokratik laik cumhuriyetle bu çok ağırlaşmış sorunun adı ne konulursa konulsun ancak kanıtı da ortaya çıkan demokratik birlik çözümüdür.

DEMOKRATİK BİRLİK ÇÖZÜMÜ TÜRKİYE’NİN GELECEĞİDİR

Arkasında hem önemli bir toplumsal gücü olan ve bunu sık sık isyanlar halinde canlı tutan bir sorun aynı zamanda çözümlenmedikçe bu güç ne kadar bastırılsa da yer ve zamanı uygun buldu mu başka kanallardan yine başkaldırır. Bastırma sadece zaman öldürür. Bir dönemin aktif güçlerini ezebilir. Ama sorunu yok edemez. Ciddi ve tarihi anlamı olan sorunlar temsil ettikleri gücün çıkarı düzen içinde ya reformlarla ya da düzenin bu güçle aşılarak yeni bir düzende çözüm buldukça ancak ortadan kalkarlar. Düzene sürekli güç kaybettirmekten güç veren pozitif olumlu bir kaynağa dönüşürler. Biraz verdiğimiz ve sayısız örneklerini her toplumda bulmamamızın mümkün olduğu bu bilimsel yaklaşımla önümüzdeki kilit sorunu, kamu, özel, siyasal, toplumsal karşıtı yanında yer alanı hemen her kesin her kuruluşun temel sorun olarak gördüğü çözümlenmeden Türkiye’nin ayağının bağlı olduğunu, geleceğin çözümle mümkün olduğunu belirttiği Kürt sorununa son isyanın dersleri ışığında çözüm bulmak da Türkiye’de herkesin her kuruluşun tarihi görevidir.

Türkiye’nin yaşadığı büyük demokratik hareketlenme hem sorunun ortaya çıkışı hem de çözüm anına yaklaştığının da bir göstergesidir. Bir sorun ne kadar ağırlaşmışsa o kadar çözüme yaklaştığının da bir ifadesidir. Son dönem onlarca hükümetin sorundan bahsedip çözememeleri daha da ağırlaştırmaları başarısızlıklarının da temel nedenidir. Bunu tüm siyasi kuruluş ve liderlerinin başarılı olmayan gerçeğinde görebiliriz. Ayrıca ağır ekonomik ve toplumsal sorunlarda bununla sürekli düğümlenmektedir. Çözümlenmedikçe ancak düğüm daha da arttırılır ve sonuç kördüğüm olur. Şimdi durumumuz bu. Kılıç çok vuruldu, bizzat vuranlar bundan daha fazla vurmakla bir yere varılamayacağını defalarca belirttiler. Kılıçla askeri yolla ancak bu kadar yapılır dediler.

Defalarca tekrarlamaktan kendimi alamadığım bu hususları belirtmem bu davadan bir tarihi çözümün çıkması gereğidir. Bu nedenle mazur görülmelidir. Tarihin başka tür hiç kimseyi affetmeyeceğini de giderek inanarak en ağır sorumluluğun bana yüklendiğini de gereğini yapmaktan kaçınmadığımı, bu kadar ağır bir isyandaki sorumluluğumu da ve şimdi de bu davada ki çözümümü barışın kesin zamanı olduğunu da göstermek istiyorum.

 

DEMOKRATİK BİRLİK ÇÖZÜMÜ İÇİN TEZLER

1-      Çözüm ülke bütünlüğünü ortak vatan gerçeğini daha da güçlendirecektir

Bu konuda başsavcılık iddianamesinde Kürdistan’a dayalı bir devlet kurulmak istendiğini, program ve konuşmalarımdan alıntılara dayanılarak belirtmektedir. Doğrudur ama her ilke ve program yaşamda denendikten sonra ve bizzat savaş boyutunda bir mücadeleden geçtikten sonra uygulama değeri daha iyi anlaşılır. Dünyanın benzer iddialarla ortaya çıkan birçok gücü sonuçta pratik yolun farklı olduğunu görmüş ve değişmişlerdir. Zorla kurulan birlikler dağıldığı gibi, yapay anlamlı temeli olmayan aynı üniteler birimler de birleşmekten kaçınmamışlardır. Kocaman Sovyet sistemi çözülürken yetmiş yıl sonra başta Avrupa birliği olmak üzere dünya çağında birçok birlik kurulmaktadır şunu demek istiyorum ayrılık istemekle hatta ayrılığı gerçekleştirmekle arzulanan hedefe ulaşılmaz. Birlik yararlıysa en son bunun hükmü geçerlidir.

Türkiye’yi misakı milli olarak başta ortak bir vatan olarak kabul hem Kürtler hem Türkler için bir ulusal yemin olarak kabul edilir. Tamamı uygulanmasa da mevcut sınırlar yeminli vatan parçasıdır. Belgelidir, inkâra gelmez. Bunun içinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı coğrafya bizzat büyük Selçuklu sultanı Sancar’dan başlayarak çok sayıda Osmanlı sultanı ve en son Mustafa kemal Atatürk bizzat dile getirmişlerdir. Kürdistan kelimesi suç olamaz. Onda özgür ve bağımsız yaşamak istemiyle parçalamak anlamına gelmez. İddianamenin son bölümü böyle bir alıntı ile bitiyor. Bana göre de canalıcı bir noktadır. Benim pratiğim yakınen incelenirse şu çok açık görülecektir ve kitap dolusu belgelerle kanıtlanacaktır. En iyi anlamlı ve mümkün olan özgürlük ve bağımsızlık bu yer Kürdistan da olsa ancak Türkiye’nin genel Misakı milli sınırları içinde mümkündür. Bilimsel olarak da kanıtlamak zor değildir. Ayrılmış bir Kürdistan bitmiş veya bir gücün kuklası işbirlikçilerinin malikânesi olmaktan öteye gidemeyecek bir Kürdistan’dır. Ayrılmış bir Kürdistan halkın değil yabancı ve işbirlikçilerinin olabilir ki bu da ağırlıklı olarak hayalidir ancak çıkar güçlerinin oyunu olarak sık sık tekrarlanır. Tarih bu tür oyunların isyanlarda nasıl oynandığını, asıl felaketlerin halkın yaşadığını çok iyi ortaya koymaktadır. Kendi isyanımızda da bunu gördük. Şunu demek istiyorum; mücadelemin kendisi Türkiye ile birlikte ancak amaca ulaşılacağıdır. Tüm gücümle bunu örgüte PKK’ye de mal etmekten çekinmedim. Bunu görmek hiç zor değildir. Özgür birliktelik her arkadaşımızın en çok bellediği bir sözdür.

Kaldı ki bunun tarihi toplumsal, coğrafi, dil, kültür iç içeliği de gayet iyi gösterir. Ayrı maddeler halinde açacağım için fazla değinmeyeceğim. Kürtlerin en ağırlıklı bölümü yüzde yetmişlere varan kısmı Türkiye’de olduğu gibi diğer parçalar veya alanlardaki Kürtler ve birlikte yaşadıkları için Türkmenlerde misaki milli gereği Türkiye’den sayılırlar. 20’lerdeki bir ayrılık vatanlarını kaybetmek anlamına geleceğini kısa tarih bilgisi olanlar bilirler. Kürt ve Türklerin o dönemde ayrılmaları ya yutulmaları ya ufak azınlıklar halinde kalmaları demektir. Ortak hareket ve bunda Atatürk’ün kurucu rolü bugünkü vatanın gerçekleşmesinin esas nedenidir. Buna hep minnettarız. Bunu tartışmak bile tarihe saygısızlıktır kendini tanımamaktır. Kaldı ki ortak coğrafyalar günümüzün sürükleyici bir akımıdır. Bilimsel teknik ilerlemeler dar etnik ayrılmayı değil uluslarüstü birlikleri yararlı kılmaktadır. Doğduğu ana topraklarda özgür be bağımsızlığının doğru ifadesine böyle ulaştığımız açıktır. Zorla dayatılsa bile ayrılık kabul edilemez. Çünkü özgür birliktelik zenginliktir, çok renkliliktir, güçlülüktür. Zoraki birliğin protesto ifadesi olarak programda dile getirdiklerimizi 90’lardan sonra yani çözüme doğru özgür birlikteliğe taşımamız doğaldır hayatın dersidir dünya çağında yaşanandan sonuç çıkarmaktır. Bunu görmemiz özgür birlikteliği demokratik birlikteliği vatanımızın bütünlüğünde yaşayabilmemizin en doğru tarz olduğunda bilinç ve karar gücü haline gelmemiz en sağlıklı yurtseverlik ve ülkesel bütünlüktür. Bu en son isyanın Kürtlere ve hatta Türklere tüm Türkiyelilere kanıtladığı en büyük değer, ancak özgürlükle bilinçli yurtsever olunabileceğidir. Kürtler her zamandan daha fazla özgür vatan birliğinden yanadırlar. Özgürlük, vatan birliğinin en güçlü harcıdır. Bu isyan bize bunu öğretti. Acıyla büyük kayıplarla da olsa tarihi bir kazanım olduğuna inanıyorum bilinçle savunulacak özgür vatanda artık isyanları yeri olamayacağı gibi sarsılmaz birlik ve güçlü vatanda ancak böyle mümkündür. Birey ancak kendini özgür hissettiğinde anayasanın vatandaşlık kavramı değer kazanır. Doğulu birey her zamankinden daha güçlü anayasal vatandaş olma gücüne ulaşmıştır. Kabul ettiğimiz vatan birlikteliği yurtseverliği bu kadar açıktır. Yaşayıp sürekli güçlenecek olan ülke bütünlüğü de böylelikle mümkündür. Bu eylem bir isyan gibi ayrılık gibi başlasa da en güçlü vatan birlikteliğinin derlerini öğretmiştir. Özgür vatan birliği bütünlüğü kutsaldır, tartışılamaz.

2-      Çözüm demokratik cumhuriyetin siyasal birlik ve bağımsızlık çerçevesinde olacaktır

İddianamede cumhuriyeti parçalamaktan da bahsedilse, program ve konuşma ifadelerimde buna benzer kanıtlar ortaya konulsa da tarihin dünya halklarının ve bizzat mücadelemizin bize öğrettiği ve çoktandır kabul ettiğimiz cumhuriyetin demokratik karakteriyle birlikteliğin en doğru olmak kadar mümkün pratik çözüm yolu olduğudur.

Tarihi olarak toplumsal bilinç ortak devlet anlayışıyla yoğunlaştığı gibi cumhuriyetin ortak kurucu öğe olma durumu isyanlarda bile köklü bir ayrılıkçılığın yatmadığını hâkim sınıfsal güçlerin çıkarlarıyla yakından bağlantılı olduğu ortaya konulmuştur. Hâkim çıkar çevrelerinin güç ve sınıflarında dar menfaat yaklaşımları, sorunu sürekli ağırlaşmıştır. Demokratikleşme yerine oligarşik yaklaşımlar sorunu daha da içinden çıkılma hale getirmiştir. Demokratikleşmenin günümüzde sancısı da bu gerçeklikle oldukça bağlantılıdır. Devletin karakterinde anayasanın da hem bir gerçeği hem de gerektiğinde anayasal değişikliklerle demokratikleşmeyi gerçekleştirmek esas alınmalıyken bundan kaçınılmış bastıma yöntemine her tür taviz verilmesine hatta pay çıkar rant peşinde olma tercih edilmiş bugüne böyle gelinmiştir. Sonuç ancak cumhuriyetin demokratikleşmesidir. Dünyada benzer en ağır problemler bile sürekli demokratik değerler kanal ve kurumlar geliştirilerek cevap aranmıştır.

Türkiye de devlet yapısında bu tip kurumlaşmalar ve yön veren anayasal ilkeler olmasına rağmen uygulama geliştirilememiştir.

Bir dönem için belki anlamı olan yaklaşımlar daha da anlamsızca kullanmak durumunda kalınmıştır. Asker ordu bile defalarca bundan daha fazla askeri yöntem, yol kullanılamaz demesine rağmen gereken siyasi, demokratik yaklaşım geliştirilememiş devreye sokulamamıştır. Günümüz Türkiye cumhuriyeti istenilen düzeyde olmazsa da demokratikleşmede epey mesafe aldığı açıktır. Anayasal ifadesi de temel insan hakları özgürlükleri konusunda kapsamlıdır. Uygulama sorunları daha ağırlıktadır. Kaldı ki değişim ihtiyacı kapsamlı ve tüm toplum kesimlerince istenmektedir. Cumhuriyet hem ilkesel hem toplumsal temelde büyük bir demokratik hareketlenmeyi yaşamaktadır.

Savaş düzeyinde yaşadığımız sorun şüphesiz hem bu gelişmenin nedeni hem sonucudur. Bu tarihi hareketlenmeyle çözüm aramaktadır. Çözüm tarzlarının ayrı bir siyasi birim olmasının pek pratik değerinin olamayacağı ayrı devlet kadar federasyonlaşmanın bile mevcut gerçeklik içinde sorunu sürekli ağırlaştıracağı açıktır. Bilimsel olmak kadar tarihi ve coğrafi toplumsal özelliklerin aşırı iç içeliği çözümün ideal tarzının dünya genelinde en büyük devlet olan ABD Hindistan’dan tutalım İsviçre’ye küçük ülkelere kadar yapılar ne kadar çok karmaşık da olsa devlet bütünlüğünde demokratik tarzda görülmekte çözülmektedir. Türkiye’nin denemediği hatta düşünmediği de bu acı gerçekliktir. Türkiye somutunda ideale yakın çözüm olanakları mevcuttur. Yapılacak değişiklik veya gösterilecek tutarlı bir cesaretli siyasi tavır bile ileri düzeyde çözüme katkı sağlayabilir. Kürt öğesinin kurucu üyeliği anayasal vatandaşlık çözüm için zaten güçlü bir siyasi temeldir. İsyanlardan kalma korku, gerilik ve anlamsız anayasayla da çelişen yasaklar vardır. Bunların aşılması pek anayasal bir değişiklik istemez. Ama niyet sıradan konuşma özgürlüğü bile yasak konusu olursa küçük bir gruptan büyük bir isyana gidilir.

Sanıldığından daha fazla cumhuriyetin tarihsel temeli ve anayasal ifadesi demokratik çözüme uygundur. Engelleyen nedenler psikolojik boyut ve gerilik çözümde klasik ilkel milliyetçi anlayışla hâkim ulus şoven milliyetçiliğinden inkâr tarzıdır. Demokratik gelişme ortamını zehirleyen bu yaklaşımlar aşıldığında aslında çözümün özünün siyasi de olmadığı dil kültürel özgürlük boyutlu olduğu görülecektir. Çünkü her tür siyaset ve onun düşünsel ve kurumsal ifadesi herkes her toplumsal kesim için vardır, eksiği de olsa demokratiktir. Kullanmasını bilmek bir eğitim meselesidir. Hem mahalli hem genel siyasi katılımla sorunlara çözüm imkânı özellikle gelişecek bazı yasalarla örneğin yerel yönetim yasası daha da imkan dâhilinde ve gündemdedir. Bu açıdan sorun siyasi değil demokratiktir dememizin anlamı bir kez daha açıkça karşımıza çıkıyor.

Devlet açısından durum böyle iken bölge halkının yaşadığı ağır feodal koşullarda demokratik boyutu karşımıza çıkarmaktadır. Etnik aşiretsel yapı dini siyasi örgütlülük ağalık kalıntıları demokratikleşmenin önündeki en önemli engellerdir. Demokratik olmayan ve sırtını baştan beri devlete dayandırarak bu yapıları daha da güçlendiren üst tabaka halkın özgür birey ve toplum olmasının da önündeki en büyük engeldir. Bu yapılar aşılmadıkça özgür birey ve toplum ortaya çıkamaz, dolayısıyla anayasal vatandaşlık ve devlete katılım gerçekleşmez. Demokrasi adına çok lafazanlık eden bu kesimler, demokrasinin önündeki en büyük engeldirler. Son isyan bu yapıların gücünü oldukça kırdığından demokratik devrim değerindedir. Özgür birey ve toplumda gelişme vardır. HADEP adı altında halkın yerel yönetim ağırlığında kendini ortaya koymasını önemli bir demokratik gelişme olarak değerlendirmek mümkündür. Bu kısa anlatım bile sorunun demokratik çözümünün pratikte en mümkün yol olduğunu kanıtlamaktadır. Sorunun ne ayrı siyasal birimler, bu nedenle siyasi değil derken ve devletin bölge toplumunun demokratik birliğindedir dememiz gerçekçi ve çözümleyicidir. Devlet 90’lı yıllardan itibaren bölge halkının kültürel kimliği de dâhil yasaklamalardan kaçma kadar korkutarak değil ilgiyle yaklaşımın değerini anlamakla ve GAP başta olmak üzere ekonomik ve sosyal geriliğin üstüne gitme kararlılığını göstermekle ileri adımlar atacak konumda olduğunu göstermiştir. Halkta da benzer bir yaklaşım demokratik birlik çözümünün hem hız kazanacağını hem tek uygulanabilir yol olduğunu ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak bu tezin ana iddiası oynatılamaz bir kara parçası olarak devletle onu sürekli deniz dalgaları gibi vurmaya çalışan siyasal ayaklanma arasındaki gerginliğin sürgitmesi sorunun özüdür. Bunu çözecek ideal rejim demokrasidir. Türkiye’de soruna denenmeyen demokratik ölçütlerdir. Uygulandığında bu devletin duyarlılaşması ve isyan dalgasının yıkıcılıktan uygun devlet kurumlarında faydalı bir güce kamu yararına dönüşmesine yol açacaktır. Demokrasinin onun yönetim gücünün eşsiz yaratıcılığı buradadır. Büyük duyarsızlık ve sürekli yıkıcılık hiç kazandırmadığı gibi kayıp ettirdikleri tarihseldir.

Cumhuriyetin duyarlılığındaki gelişmeyle halkın özgürleşen iradesinin birleşimi artık gündemdedir. Engel tanımaz demokratikleşme bu çözümünü tarihsel aşamaya layık bir biçimde kesinlikle çözecektir.

3-      Kürt toplumundaki dil ve kültür özgürlüğü sorunun canalıcı özünü teşkil etmektedir

Birinci ve ikinci tezler sorunun bir vatan ve devlet yaratma olmadığını vatanda özgür yaşamla devletle demokratik birlik olduğunu bunun için tarihsel, siyasal ve anayasal zeminin açık olduğunu iyi niyetli ve cesur yaklaşımlar asgari demokratik ölçüler içinde kurulduğunda varolduğu sanılan sorunların o kadar da ağır olmadığı, aşılacak cinste olduğunu ortaya koymuştur.

Bununla birlikte dil yasağı ve kültürel özgürlüğün önündeki engeller sorunun en özgün yönüdür. Bu özgün yön üzerinde yoğulaşamama çok karmaşık bir durum yaratmıştır. Siyasal boyutla kültürel boyutunun karışmasına ve sorunun birçok yanlış ifade tarzı ve beraberinde uygulamalara hatta isyanlara yol açabilmiştir. Bu bir talihsizlik olduğu kadar bilimsel yaklaşamamanın dogmatik ideolojik yaklaşımının acı sonuçlarıdır. Bir İsviçre örneğine tekrar baktığımızda dört ulusal dil bile resmen kullanılabiliyor. ABD, Hindistan gibi en büyük ülkelerde hatta Rusya’da benzer her dil kültür özgürlüğü yaşanıyor ve devletler bununla güç kaybetmiyor, tersine kazandırıyorlar. Türkiye’de ise yasakla ve engellemelerle isyancılığa toplumun yabancılaşmasına yol açıyor. Sağlıklı bir asimilasyona da fırsat vermiyor. Bu tam bir hastalığı geliştirme yöntemidir. Aslında anayasada da bu konuda bir yasaklama yok. Anayasa mahkemesinde başkanı dil, kültür ve ifade özgürlüğü önündeki engellerden ve kaldırılması gereğinden açıkça bahsetmiştir.

Devlet bu konunun farkına varmış ve 90’lı yıllardan beri bazı adımlara izin vermiştir. Kürtçe yayın dil yasağının kaldırılması bir Kürt Enstitüsünün kurulması folklor derneklerinin faaliyetleri önemli adımlardır. Daha da güvence verildiğinde ve eğitimle bu kurumlar geliştiğinde çözümün canalıcı özünde gelişmeler artacaktır. En önemli bir eksiklik okuma yazmadır. Bunun da aslında ciddi bir yasal engeli yoktur. İmkân ve eğitim hazırlığı sorunudur ki rahatlıkla üstesinden gelinebilir. Bazı ön okullar enstitüler ve üniversitede açılacak tarih, filoloji bölümleri oldukça çözüme katkıda bulunacaktır. Birçok ülkede kurulmuşlardır. Teknolojinin bir çağında engellemenin artık anlamı yoktur. Aynı şey radyo, televizyon yayını içinde geçerlidir. Bu yönlü özgürleşme aslında sorunun en önemli çözüm unsurlarını ortaya koymuş olacaktır. Özce Kürt sorunu tarih dil, kültür araştırma ve ön hazırlık okullarıyla yayma ve yine bu bununla bağlantılı serbest kitap, gazete, radyo, televizyon, benzeri yayım araçlarına özgürlük tanımayla özgün çözümünü yakalamış olacaktır. Bununla kesinlikle bölücülük, ayrılıkçılık gelişmez tersine önü alınır. Zayıflama olmaz, yine güçlenme doğar. Devlete bağlılık gelişir. Çünkü devlet artık daha fazla kendinindir. Dünyanın çok sayıda örnekleri bunu gösteriyor. Burada resmi dili olarak Türkçenin öğrenimi daha anlamlı ve bir zenginlik olarak görülecek ve daha iyi öğrenilecektir. Tıpkı ABD’de ve birçok Asya, Afrika ülkelerinde İngilizce, Fransızca ve Rusçanın resmi dil olarak öğrenilmesi gibi. Anadillerin öğrenilmesi kesinlikle bir demokratik yaklaşım yöntemidir birliği güçlendirir ayrılıkçılığı engeller.

Türkiye bunu kendi sınırları dâhilinde uygulandığında komşularındaki bu yönlü gelişmelerden çekinmesine gerek yoktur. Tersine komşularındaki halkı bu yönlü güçlü demokratik yaklaşımlarıyla olumlu etkiler onlardan yakınlık, bağlılık görür. Bu yönlüde ayrılıkçılık değil birliğe, güçlenmeye yaklaşım gelişir. Demokratik çözümün tüm Ortadoğu toplumları üzerindeki etkisi bilinmektedir. Şimdiye kadar ki yasaklama politikaları gerçekten zarar vermiştir. Birliğe güçlenmeye hizmet etmemiştir. Şimdiden bile sınırlı uygulandığında Kürt sorununun bu yönlü çözümünün birlik güçlenme getirdiği tarihi acıları ve kayıpları bir daha yaşamanın gerektirmediğini ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla dil ve kültür özgürlüğüyle ifade etme araçları önündeki engellerin kaldırılması sorunun yaşadığı karmaşayı aşmak kadar birçok yanlışı korkuyu dolayısıyla tepkileri de kaldıracak ayrılık ve zayıflık yönünde değil birlik, zenginlik ve güçlenme temelinde tarihi çözümü ve gelişmeleri beraberinde getirecektir.

4- askeri ve silahlı güç yaklaşımları çözüm için anlamını yitirmiş ve terk edilmelidir

Tarihsel deneyim kadar güncel benzer birçok sorun şiddet yaklaşımlarının çözümü ağırlaştırdığını ortaya koymaktadır. Genellikle ilk şiddet patlamalarının sorunu ortaya koymada bir rolü olsa da uzun süreye yayılma beraberinde büyük acı ve kayıpları getirmekte, sonuçta uzlaşma kaçınılmaz olmaktadır. En son yaşanan Bosna, Kosova daha önceleri Çeçenistan, Filistin ve Salvador benzeri örneklerin şiddetin bir an önce durmasının ve sonuçta barış görüşmelerinin çözüme kavuşturduğunu çağdaş yolun bu olduğunu kanıtlamaktadır.

Kendine özgü yanları da olsa PKK’nin önderlik ettiği son isyan olayının da tarihi olarak 90’ların başında demokratik cumhuriyet temelinde barış görüşmeleriyle sonuca gitmesi en doğru yol olacaktı. 93 ateşkes denemesi görüşmeye sonuçlansaydı bu tarihi bir dönemeç olabilirdi. Ondan sonraki karşılıklı şiddet tırmanması bir tekrar olup beraberinde her iki tarafı da zorlayan zaman zaman savaş kurallarının ihlallerine yol açan olayların gelişmesine yol açmıştır. Başsavcılık iddianamesinde bu konuda gerek silahsız 33 asker olayı gerekse bazı sivil kayıplarını ortaya koymakta ve fakat üçbinin üstünde köy boşaltma binlerce faili meçhul cinayetlerin kaynaklarını en az resmi susurluk raporu kadar ortaya koyabilseydi bir savaş boyutundaki çatışmalar daha objektif izah edilebilirdi. 15 yıllık bilânço orta boy bir savaşı ifade eder, eylemlerle tam izah edilemez. Kural dışıcılık mahkûm ediliyor. Bunu sürekli yaptık. Ama dünyanın benzer yerinde benzer olaylar daha acımasızdır. Bu yıllarda birçok ilçelerde bile yüzlerce sivil ölmüştür. Şunu hep mahkûm etmeliyiz. Hangi taraftan gelirse gelsin asgari savaş kuralına uymayan eylemlerin olmaması için tüm çabalar gösterilmelidir.

Daha da önemlisi bu son isyan gerçekten tarihi bir aşamayı beraberinde getirebilir. Toplum kesimlerinden uluslar arası güçlere ve bizzat taraftarlar, çatışmanın durmasını aciliyet derecesinde görmektedirler. Tüm sorunların demokratik ölçüler içinde çözümü de artık olgunlaşan demokratik cumhuriyetin bünyesinde mümkün olmaktadır. Çatışmalı yöntemlere herkes gereken dersi çıkardığı için itibar edilmemekte ve gerek görmemektedir. Doğu sorunu da klasik bir isyan sorunu değil gerçekten hem demokratikleşmenin bir nedeni hem bir sonucu haline gelmiştir. PKK isyanı bunu gerçekten bir anlamda kanıtlamıştır. Son seçim sonuçları bölge halkının demokratikleşme sınavını başarıyla verdiğini ortaya koymuştur. Şiddetle varılacak bir yol kalmadığı gibi demokratik temelde açılan muazzam bir yeni aşama söz konusudur. o halde diyoruz ki artık şiddet gereksiz sadece çıkmazı derinleştirdiği tahribat, acıyı arttırdığı sonuçta aynı noktaya gelindiği için bir an önce terk edilmelidir.

Bu konuda pratik yol PKK’nin halen tek taraflı bağlı kalacağını ilan ettiği ateşkesi daha sorumlu ve güvenceli ilerletmek ve giderek silahların sürekli susmasına yol açacak bir aşamaya ulaşmak için devletin atması gereken bazı adımlar hayatiyet ifade etmektedir. Devlet ve toplum daha affedici ve demokratik ölçülerle yaklaşırsa, ilk tezlerde konulduğu gibi dil ve kültür özgürlüğü ağırlıklı bazı yaklaşımları geliştirirse gerçekten tarihi bir aşama yakalanır. Bölge halkı, devleti demokratik iradesiyle tanıyıp birleşmeyle artık korku, endişe kalkar. Devletle yabancılaşma dönemi sona erer, benim devletim anlayışı gelişir. İsyan, çatışma zeminleri de böyle kalkar. Asli kurucu öğelik ve anayasal vatandaşlık ifade özgürlüğüyle bütünleşti mi sorun büyük oranda çözüm yoluna girmiştir. Gerisi ekonomik, sosyal planlı çalışmalardır ki GAP’la bu zaten büyük hamle içine girilmiştir. Tarihi demokratik cumhuriyetin uzlaşma, barış kardeşliği en anlamlı bir biçimde kesinlikle böyle gerçekleşir. Bu çözüm altında isyanların maddi zemin kalmaz. Her tarafta ayrılmak istenilen isyan edinilen değil bütünleşmek birlikte güçlü olunmak istenilen dışta hiçbir gücün parçalamaya, artık güç getiremeyeceği yeltenemeyeceği güçlü demokratik cumhuriyet dönemi doğar. Cumhuriyet demokratik birlik tümüyle isyan döneminin sonu sürekli barış içinde gelişme güçlenme demektir.

5-başta PKK olmak üzere yasadışı konumda olan birçok örgüt barışla birlikte normal siyasal ve yasal sürece kendini uyarlamalıdır

Silahlı çatışma ortamının ortadan kalkması yıllardır yasadışı konumda olan birçok örgütü, demokratik ortamla bütünleşmeye itecektir. Özellikle çıkarılacak bir af ve yasal, siyasal çalışmanın önü açık tutulduğunda demokratikleşmenin daha da kökleşmesine yol açacaktır. 90’lı yıllarda örgütsel özgürlük ilerleme sağlamıştır. Genel siyasal ortamı gergin tutmanın anlamsızlığını son seçim süreçleri ortaya koymuş toplumun demokratik normalleşme isteği ve tekrar değil şiddetle çözümlenemeyen parti ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Kısır yolda inat edenler terk edilmektedir. Bu hem sağ, merkez ve tüm sol örgütler için geçerlidir. Klasik ve fazla demokratik değeri olmayan siyasal çalışma dönemi geride kalmıştır. Bu sol için daha da geçerlidir. Kendini yenileme ve yasallaşma bununla birlikte toplumun önündeki sorunlara gerçekçi demokratik çözüm projelerini koymakla ortaya çıkma, bunun için kapsamlı ittifakları gerçekleştirme, gelişmenin, iktidarlaşmanın kaçınılmaz gereğidir. Klasik söylem örgüt ve kadro anlayışları toplumun gündemini yakalayamaz. Bu anlamda kendini aşamayan örgüt ve kadro anlayışları kadar demokratik yenileme gerçek çözüm projeleri geliştirmeyen siyaset ve örgütler döneminin kapandığı iyi anlaşılmadır. Bu yapılmadıkça ne geçmiş onca değerli miras korunabilir ne de yeniliklerle geleceğe taşınabilir.

Bir çerçeve PKK içinde geçerlidir. 70’lerin klasik sağ-sol faşizm sosyalizm ve ulusal sorun kavramlarıyla yazılan program, örgüt biçimleri ve eylem anlayışı aslında 90’larda masaya yatırılmalı ve dönüşme tedbirleri alınmalıydı. Türkiye genelinde bir demokratikleşmeyle bölge toplumunun feodal ağırlıklı toplumsal yapısı için daha özgül bir programı bunun barışçıl siyasal örgüt yapısı silahlı mücadele yerine siyasal çalışmanın yasal biçimlerini ortaya koymalıydı. Tarihi aşama PKK için böyle yakalanabilir ve kendini en acı biçimde tekrarlayan bu yılları şiddetinin önüne geçilebilirdi. Tabii bunda devlet yapısındaki çözümsüzlük ve sertlik yanlıları da rol oynadı. Özellikle 93 ve 96 yılları gerçekten şiddetin ağırlaştığı muazzam kayıp yılları olmuştur.

Yaşadığımız süreç gecikmeli de olsa PKK açısından yine de sınırlı da olsa barış olanaklarını zorlayarak şiddete yoğunlaşma ve ısrar yerine devletten karşılık buldukça dolaylı da olsa diyalog ve yukarıda çizilen çizgi temelinde yeni aşamanın temelinde hazırlanmalıdır. Eğer pratik imkânlar özellikle devlet boyutunda ortaya çıkarsa yeni bir Barış konferansı ve kongresiyle buna hazırlık olmalıdır. Gerek bölgede gerek dünyada bu yönlü yoğunlaşan çözüm çabaları da giderek artacak etkide bulunacaktır. Demokratik çözüme ve onun barışına kim daha fazla direnirse her geçen gün daha fazla tecrit olmaktan kurtulamaz.

Bu anlamda gerçekten başta devlet büyüklüğüne yaraşır bir tavır koymalı özellikle onu temsil eden hükümet tarihi bir süreçle ve onun sorunlarından en önemli birisini çözmeyle karşı karşıya olduğunu bilerek cesur adım atmayı bilmeli. Yakın tarih bu adımı atamayanların kaybettiğini çok sayıda hükümet deneyiminde bize göstermektedir. Çözüm, genel sorunların çözüm anahtarı kadar, tüm toplum kesimlerinin barış, huzur ve temel sorunlarına eğilmenin de en başta gelen koşuludur. Bu dönemde rolünü oynayamayanlar aşılmaktan kurtulamayacakları gibi tarihte onları af etmez.

PKK, bu anlamda tecrübesinden gereken dersleri çıkararak ve kendini aşma gücü göstererek, demokratik cumhuriyetin temelinde, demokratik birlik, program ve yapısıyla yer almaktan çekinmeyecektir. Yaratıcılını bu yönlü de gösterecektir. Aksi halde o da marjinalleşmekten kurtulamaz. Bu tarihi dönemi acı, kayıp yılları olarak tekrarlamak yerine karşılıklı mütevazi adımlarla, onur kırıcı olmayan, hassas dengeleri de göz önüne getirerek barışa giden yolda dolaylı ve giderek uygun görüşme yollarıyla kazanmak en doğrusudur. Demokratik cumhuriyet sistemi altında barışı gerçekleştirmek, savaştan daha zorlu bir eylem olduğu kadar daha da yüce ve kazandırıcıdır. Haksızlıklara karşı özgürlük için gerektiğinde eyleme kalkışanlar zamanında barışmayı da kutsal bir eylem olarak bilmeli ve gerçekleştirmelidirler.

 

                         KİŞİSEL DURUMUM

 

Başsavcılığın iddianamesinde kişisel durumuma birçok yönüyle değinilmiştir. Ayrı bir bölüm halinde gerek PKK tarihinde gerek isyan, savaş gerçeği içindeki konumumu dile getirmem önem taşımaktadır.

Yoksul aşiret özelliğini yitirmiş dar bir köylü ailesi içinde feodal değer yargıları güçlü olmakla birlikte cumhuriyetin başka bir köyde de olsa her gün yayan gidip geldiğim bir ilkokulunda okudum. Çevremiz köyleri yarı Kürt yarı Türk nitelikteydi. Ailem anam tarafından Türkmen diyebileceğimiz bir komşu köy kökenliydi. Türkçe Kürtçe birlikte konuşulabiliyordu. Köylerimiz arasında herhangi bir milli düşmanlık olmadığı gibi oldukça ilişkiler dostaneydi. Halklar arasında kışkırtmalar olmadığında düşmanlığın asla gelişmeyeceği örnek diyebileceğim bir kardeşlik ortamı halen mevcuttur. Kürt köylerinden daha fazla sempatileri de varlığını sürmektedir. Tepkim feodal aile bağlarınaydı. Denebilir ki ilk isyanım bir çocuğun beklentilerine cevap vermekten çok uzak aile ve köy yapısına karşı gelişti. Bunu sanıyorum Türkiyeli bir yazar “ ilk isyan” adı altında bir romanda işlemek istemiştir. Erken yaşlarda aile ile önemli bir kavga ile büyük bir gözyaşı içinde hüngür hüngür ağlayarak köyden koptum. Bunda emeğe dayalı yaşamın dışında yaşamak isteyen aile fertlerine tepkinin payı büyüktü. O dönemde beni tanıyan köylüler bir yandan “ karıncaezmez” diğer yandan her yılan bulduklarında çağırdıkları “ yılan avcısı” olarak tanırlardı. Kuş avcılığı da yapardım. Dağlarda dolaşmak tutkuydu. Şiddetli buğday ekmek kavgası yapardım. Anamla çelişkiler şiddetliydi. Çok bağımsız ve boyun eğmez bir kadındır. İsyancı yan ondan gelmiş olabilir. Babam çaresizdi. Anam hâkimdi. Fazla aile terbiyesi ve sevgisi görmeden büyüdüm. Kendimi özgür büyütmem ağırlıklı bir yanımdı.

Üniversite son sınıfa kadar ilk ondan aşağı hiçbir zaman düşmedim. Liseye kadar dinin etkileri vardı. Bu modern topluma karşı kendini tutucu savunmaydı. 70’lerde solculuğa o dönem Kürtçülüğüne ilgim gelişti. Kişi olarak müminceydim. Burjuva değdim toplumla da daha çok sosyal bütünlüğüm, yaşamım olmadığı için giderek tümüyle kendimi ideolojik çalışmalara verdim. Kısa bir dönem Türkiye soluyla hareket etmemle birlikte ulusal sorundaki yetersizlik nedeni ile 73 baharında çok şekilsiz” Kürt gerçeğini araştırma” adı altında diyebileceğim bir grubun faaliyetine öncülük ederek PKK hareketinin temelini atmada önemli rol oynadım.

Bu bir araştırma ve propaganda çalışması idi. Sığ ideolojik ve tarih bilgileri ile grubun bağımsı gelişmesi bana daha doğru geliyordu. Hem ilkel ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğine hem de şoven türkiye solculuğu dediğimiz akımlara karşı yoğun bir ideolojik mücadele ile şekillenmeye çalıştık. Türk arkadaşlarda vardı. Haki Karer ve kemal Pir gibi önderlik düzeyinde katılıyorlardı. Bize göre bu bileşim daha o zaman özgür Kürt Türk birliğini ifade ediyordu. Büyük ölüm orucu şehidi olarak değerlendirdiğimiz Kemal Pir hep şunu söylerdi: “ halkımızın özgürlüğünün Kürt halkının özgürlüğünden geçtiğine inanıyorum” bu hepimiz için her zaman bir slogan olarak kalmıştır. Grubun ve PKK’nin özünde bu bileşimin payı büyüktür. 1975 ADYÖD ( Ankara demokratik yüksek öğrenim derneği) başkanlığı yaptım. Ondan önce 30 Mart 72’de Kızıldere’de çatışmada vurulan Mahir Çayan ve on arkadaşının ölümünü protesto için siyasal bilgiler fakültesinde yaptığımız boykot nedeni ile 7 ay Mamak cezaevinde kaldım.

PKK programını 77’de manifestosunu 78’de Mehmet Hayri Durmuş’un yardımı ile kaleme aldık. 78’de Diyarbakır Fis köyünde PKK adı ile partileşmeye karar verdik. 79Temmuz başlarında Ethem Akçan’la Suriye ve Lübnan’a Filistinlilerin yanına geçtik. İki yüze yakın geri çekilen arkadaşla birlikte askeri ideolojik bir eğitimle 82 yılından itibaren kuzey Irak’a üstlenmeye çalıştık. Diyarbakır cezaevindeki ölüm oruçlarının ağır etkisi ile üstlenmeyi artık tamamlayıp 84 eylemliliğine yöneldik.

Kronolojik olarak bu yılları değerlendirdiğimde yaşam çizgime ta köyden beri damgasını vuran fazla tanımlanmamış ama giderek bilimsel olmaya çalışan bir özgürlük anlayışı hâkimdir. Bir halk inkâr edildikçe onurlu yaşamayacağıma adeta bir kuran ayeti gibi inanmıştım. İsyanda inkârcılığın payı belirleyicidir. İlk başlarda inkârı düşünmedim değil. Ama tarih ve toplum bilimlerini araştırdıkça bunun imkânsızlığını gördüm. Diyebilirim ki ya bilimlerin ortaya koyduğu gerçeğin Kürt gerçeğinin özgürlüğünü sağlayıp yaşayacağım ya da bu olmazsa asla yaşayamayacağım. Burada salt bilinç değil katı bir inanç ve irade de oluştu. Özgürlük duygularımın yoğunluğu ile bilgiye susamışlık gerçekten eylemliliğimin altındaki en temel unsurlar olarak görülmelidir. Başka tür ne bu kapsamda bu eylemlilik içinde rolümü izah etmek mümkündür ne de geliştirebilmek. Daha sonra şunu çok açık gördüm ve söyledim: Kürt gerçeği üçte bir hasta, üçe bir delirmiş, üçte bir tutsaktır. Bu özellikler olduğu gibi örgüt ve eylem yapısında yansımıştır. Ölüm oruçları, kendini yakmalar, binlercesinin bombayı kendinde patlatması intihar eylemleri yine asla tasvip edilmeyecek sivil kitle hedeflenmesi mevcut toplumsal yapının derin etkisi altında olmak kadar, yetersiz bilinç ve anormal duygu ve iradenin de sonucudur. Sağlıklı bir askeri çizgiye oturtmak için çok büyük çabalarıma rağmen yapının sağlıklı bir meşru savunma çizgisine ancak sınırlı çekilebildiğini belirtebilirim. Aslında öyle inanıyorum ki bu çabalar olmasaydı daha acımasız ve trajik birçok dehşet diyebileceğimiz gelişmeler olaylar ortaya çıkabilirdi. İddianame bu konuda eylemlerin altındaki toplumsal ve bireysel yapıyı araştırma gereği duysaydı bu hususları tespit etmekte güçlük çekmezdi. Resim yetmiyor, canlısını tüm yönleriyle masaya yatırmadıkça sağlıklı bir teşhis yapamayız. Giderek tüm eylem yapısını terörizm ve terörist olarak suçlamak çözümsüzlüğü derinleştirir. Gerçekten benim de yaşamımın en acı olaylarıdır birçok yapılan eylem. Ciltler dolusu eleştirilerim var. Ama Kürt toplumundaki halen sürüp giden aile kavgalarına bile baktığınızda toplumun nasıl temel teşkil ettiğini, kişiyi etkilediğini görürüz. Bana göre diğer aşiret kavgalarındaki acımasızlıklar ve yine isyanlardaki benzer durumlar yanında kendi rolümü yine en az tahribata yer veren ve kontrolde tutan bir durumda görüyorum. Bu konuda adeta bir “ iç savaş” yürüttüğümü dikkatli bir PKK gözlemcisi hemen fark eder. Kaldı ki son Bosna, Kosova hatta çok uygar geçinen İngiltere IRA, Afrika’daki katliamlar yanında bizim sorumluluğumuz altında yaşanan gerçekten bir başarı olarak görülmelidir. Örgüt içinde hâkimiyetin gelişmesi ile birlikte bu tür meşru savunmayı aşan eylemler en alt sıraya inmiştir. Eylem yapısından ötürü epey eleştirdiğim için ve sürekli “ terörist başı” olarak lanse edildiğimden eylem anlayışımı çok net dile getirmek durumundayım.

PKK öncülüğündeki eylemliliklerindeki sorumluluğum açıktır. Ama benim eylem anlayışımı izah etmeye yetmez. Yaşamımın en zor süreci genelde isyan özellikle de militanlık adına ortaya çıkan kişi ve yapıların tahribatını asgariye indirmek çabalarıydı. Bunu sık şu örnekle dile getirirdim: çingeneye paşalık vermişler o da önce babasını asmış. Yaşanan biraz buydu. Buna “avare asi çetecilik” de diyordum. Askeri yasalardan, siyasi temellerden yoksun, yüzyılların aile, aşiret kavgaları ortamında büyümüş bir tavuk yüzünden birbirini vurmaya yatkın toplum yapısı bu kişilik yapısında birleşince kontrolü zor bir durum yaratması anlaşılırdır. Bana göre bu düzeyde bile tutulması önemli bir başarı olarak görülmektedir.

Baştan beri kabul edebileceğim şiddet anlayışı meşru savunma durumunu aşmamalıydı. Doğrudur. Birçok saldırı, intihar eylemini kahramanlık olarak değerlendirdim. Ama hiçbirisinin emrini vermediğim gibi haberim de olmuyordu. Bu tip gelişmeleri de asgari düzeyde tutmak içinde çabam sürekli olmuştur. Bu benim için hem ahlaki hem de askeri bir anlayış gereğidir. Böyle olması çünkü kaybedilirdi meşru savunma amacında bana anlaşabileceğim özgürlüğün tanına kadardı. Diğer bir anlamda “ ya özgürlük ya ölüm” “ ya özgürlüğümü verin ya da öldürün” biçiminde formüldür. Dışarıya çıkışım dağlara üstlenme hep bu anlayış çerçevesinde olmamla bağlantılıydı. Bunun dışında şiddet anlayışı gerçekten bir çılgınlıktır. Bir devlet veya sınırlı özgürlük yolu açıksa orada şiddeti hatta uygar düzey aşan her tür kavgacılık asla meşru olamaz.

Başlangıçta her bakımdan kişi ve kültür dil inkârına dek baskı ortamı nasıl ki şiddete götürdüyse özellikle 90’lı yılara kadar daha sonra sınırlı özgürleşme olanağı belirince giderek bu benim için anlamını yitiriyordu. Siyasetin daha uygarlaştırıcı demokratik yöntemi etkili olmaya başladı. 93’ten itibaren daha sıkça dile getirdim. Şiddeti devletle ulaşılması halinde gerçekten bırakmak her geçen gün kendini daha fazla hissettiriyordu. Bunda imkân- olanak azlığından ziyade anlamsızlığı kadar, amaca demokratik siyasetle varılabileceği kanısı temel rol oynuyordu.

Bu konuda en temel eksikliğim ateşkes sürecini derinliğine ve devletin yaptığı hazırlıkları çok iyi görüp değerlendirememe ve böylelikle tarihi bir fırsatı kaçırma olarak değerlendiriyorum. Daha sonraki şiddet süreci hem çok acılı ve kayıp çok, hem de pek anlamlı olmayan bir tekrarlama olarak e her iki tarafta kontrol dışına taşıp çeteleşme biçimine kayıp ağır tahribatlara yol açması söz konusudur. Bunu fark etmek ve çok yoğun bir çaba harcamakla beraber ancak 96’lardan itibaren tekrar devletten gelen dolaylı mesajlarla kontrol altına almaya ateşkesler biçiminde demokratik siyasi sürece hazırlık yapmaya çalıştım. Tam istenilen düzeyde olmasa da süreci daha kontrollü olarak demokratik çözüme yatkın hale getirdiğimi belirtmeliyim.

Kişisel düzeyde yine dikkate alınması gereken temel bir çalışmam PKK’nin 70’ler dünyasından kalma program ve propaganda tarzını 90’lı yıllardan itibaren değiştirmeye ve aşmaya ilişkin çabalarımdır. Resmi olmasa da fiili olarak Türkiye genelinde demokratikleşmeyle bağlantılı Kürt toplumunun artık feodal koşulları demokratik iradesiyle aşabileceği ve böylelikle demokratikleşmeyle bağlantılı Kürt toplumunun artık feodal koşulları demokratik iradesiyle aşabileceği ve böylelikle demokratik birlik çözümüne yaptığım vurgulardır. Bunu ilgili devlet kuruluşları gayet iyi bilmektedir. Kürtler açısından en iyi özgür ve bağımsızlığın ancak demokratik cumhuriyet koşullarında söz konusu olabileceği çok kapsamlı dile getirilmiştir. İddianamede “bağımsızlık ve özgürlük” kavramları ayrı devlet anlamında değerlendiriliyor ki buna katılmıyorum. Son dönem değerlendirmelerinde içeriğini de açarak bunda amacımın daha çok özgür birey ve toplum olduğu hatta Kürtlerin ayrılması halinde eskisinden daha ağır bir kölelik ve bağımlılık içine girebilecekleri iç ve dış koşuların buna zorlayacağına dolayısıyla Türkiye ile ve demokratik cumhuriyet ile tıpkı 20lerdeki ulusal kurtuluş sürecinde olduğu gibi pratik olarak daha bağımsız ve özgür olmanın mümkün olduğunu açıklıyordum. Birçok yazılı değerlendirmelerimde bu hususlar mevcuttur. Ayrıca bağımsızlığını düşünce irade boyutuyla daha çok kullandım. Bağımsızlığı ve özgürlüğü olanların birleşebileceği ve bundan güçlü birlikler doğabileceğini hep vurguladım. Zoraki kölece birliklerin her zaman zayıf düşüreceği ve ayrılık isyanlara yol açacağı sayısız örneklerden bilinmektedir. Esas amacım cumhuriyetin kuruluşundaki gönüllü birlikteliğin yani ana kurucu üye olmanın gereklerini geçmiş ne kadar ağır sorunlara yol açmışsa da çağdaş çözümlerin ışığında gözden geçirip demokratik cumhuriyet aşamasında yenilemek, demokratik birlik çözümüne götürmekti. Son dönem yoğunlaşmalarım hem dünya deneyimleri hem Türkiye tarihi açısından bu yönlüydü. Bu savunmada, zor koşullarda ve fazla kendimi toparlayamasam da dile getirdiğim ve tarihi bir çözümü getireceğine inanarak ortaya koymaya çalıştığım gerçekler de bu çabalarımın sonucudur.

 Tüm bu özlü gelişmelerden sonra gerek silahlı mücadelenin sona erme ve gerekse PKK’nin kendini bu sürecin demokratik cumhuriyet gereklerine göre gözden geçirme ve yeniden yapılanma önerilerimi de dile getirdim. Eğer devlet bünyesinde de direkt ve dolaylı bir yanıt gelmesi halinde bu yönlü hazırlıklı olma, hatta bunu bir Barış Kongresine kadar taşırılmasının göz önüne getirilmesinin ihmal edilmemesi gereğini belirttim. Bu aşamada kapsamlı bir barışı; tarihi gerçeklik kadar güncel dünya gelişmelerine bakarak en önemli görev olarak gördüğümü iki yüzyıla yakındır gerek devletin iç bünyesinde gerek Kürt isyancılığında yaşanan ağır çatışma, şiddet sürecinin artık büyük bir toplumsal konsensüs yeniden düzenlemeyle en anlamlı siyaset olduğunu buna da ancak demokratik sistem altında ulaşacağına dair bilinç ve kanaatlerimi kesinleştirdim. 21. yüzyılın bu anlamda bir barış yüzyılı olması gereğini ve dileğimi, umudumu güçlü bir biçimde hep vurgulamaya çalıştım.

Yine iddianamede belirtilen Marksist ideolojik yaklaşım açısından da vurgu yapmam gereken önemli hususlar vardır. 70’ler dünyasına hâkim reel sosyalizme eleştirel yaklaşmamda beraber etkisi altında kalındığı, özellikle sosyalist demokrasiye ulaşmada eksik kalındığını giderek görüp eleştirdiğim bir husustu. Dogmatik yaklaşımla birleşince önümüzdeki sorunlara yaratıcı yaklaşımların şansı azalıyordu. Sovyetlerin çözülüşünü buna bağladım. Hatta önce gördüm ve sosyalizmin yıkılışı değil, demokratikleşememesinin sonucu olarak değerlendirdim. Türkiye solunun çözülüşünü de bu geleneğe bağladım. Bu yönlü kapsamlı değerlendirmeleri yazılı olarak da gerçekleştirdim. Dolayısıyla PKK bünyesindeki etkilerini aşma çabalarını hep göz önünde bulundurdum. Programındaki klasik yaklaşımların tarih ve güncel gelişmelerle zorlandığını ve aşılması gereğini ihtiyacını hep duydum.

Sosyalizmin kendi demokratik anlayış ve pratiğini sergilemekle tekrar temel toplum ve çağ sorunlarına yanıt olabileceğine inancımı koruyorum. Ama gerçekten bu köklü bir yenilenmeyi gerektirir. Reel sosyalizmin ağır tahribatlarını aşmadan ne Rusya’da olduğu gibi uç bir kopuş, ne de yüzeysel bir eleştirdi demokratik sosyalizme ulaştıramaz. Kapitalizmin bile o kadar eskimesine rağmen kendini demokratik ölçülerde yenileyebilmesi gelişme ve yaşayabilmesinin özüdür. Bunu sosyalizmin geliştirememesi çözülüşü kadar halen güçlü bir çıkışı sağlayamamasının da nedenidir. Türkiye’de bunu çok daha somut görmek mümkündür. Aslında toplum için vazgeçilmez bir ihtiyaç olan demokratik sosyalizmin gelişmemesinin Türkiye’nin toplumsal sorunlarının bu kadar ağırlaşmasında rolü çok önemlidir. Sağ yaklaşımların sorunları nasıl ağırlaştırdığı yine ortadadır. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin temel sorunlarının bu ara Kürt sorununa demokratik bir yaklaşımı pratikle birlikte başarıya yerine getirdiğinde sol ihtiyaç olma özelliğini kazanacak ve demokrasinin onsuz yürüyemeyeceğini kanıtlayabilecektir. Buna inancımı koruyorum ve özgür birliktelik bunu gerektirir.

Yurt ve yurtseverlik yaklaşımımı dile getirmek durumundayım. İddianamede 125. maddeye yargılanmam bunun da vatana ihanet ayrı bir devlet kurma suçlaması olduğu göz önüne getirildiğinde önem taşır. Ya özgür vatan ya ölüm sloganını anlamlı buluyorum. Burada özgün olan ulusal kurtuluş ve cumhuriyetin kuruluşundaki ortak vatan ve devlet kavramını özgür yurttaş ve toplum bilinci haline gelememesidir. Özellikle Kürtler için en büyük eksiklik gerek kendi doğdukları ana coğrafya, gerekse bir parçası oldukları tüm Türkiye’yi vatan olarak görme duygu ve düşüncelerinin zayıflığıdır. Bu üzerinde oynanmaya müsait bir durum yaratıyor. Ayrı bir Kürdistan kavramı bunun sonucudur. Doğrusu ortaya konulmazsa tehlikelidir. Dolayısıyla geçirdiğim mücadele tecrübesinin bir sonunu olarak tıpkı çok milliyet kökenli ülkeleri örneği ABD, İsviçre ve benzeri gibi ister tek bir resmi ulusal kullanılsın, ister birden çok dil kullanılsın milliyet ayrımına bakmaksızın tek ortak vatan ve ulus kavramına ulaşmak önemlidir. Türkiye için bu yaklaşımın demokratik çözüm için temel alınması gereği açıktır. Şimdiye kadar eksik olan demokrasi boyutuydu. Çağdan vatan kavramı tüm birey, dil, kültürler için özgürlük gerektirdiği gibi özgürlük olunca vatanın bağımsızlığı da o oranda güçlenir. İkisi Türkiye’de sanki çelişkiymiş gibi birbirini zayıflatacakları sanılmıştır. Bu temel bir yanlışlıktır. Aşılması gereken en önemli bir demokratik sorundur. Buna kapsamlı bir çözümle ulaştığıma inanıyorum.

Aynı husus bağımsız devlet kavramı için de geçerlidir. Biz başlangıçta devlet ne kadar bizimdir, değildir düşüncesine ulaşmadan bir kişiye, bir gruba bakıp en sert suçlama yöneltmekle dogmatizme düştük. Bu siyasi düşünce ve eylemimizi de etkiledi. Daha bilimsel baktığımızda karşı çıkmamız gerekenin devlet değil, onun oligarşik temsili olduğu, bağımsızlık için yıkmak değil demokratikleşmesinin temel alınması gerektiği, yine parçalamanın değil özgür iradeyle birlikteliğe çalışmanın hem gerçekçi hem demokratik bir görev olduğunu bu süreçte kapsamlı bilince çıkardığımı belirtebilirim. Türkiye’de solda zayıf olan, çok yanlışlık içeren vatan ve devlet kavramları ve somut gerçekliği konusunda önemli bir yoğunlaşmayı yaşadığımı bunun pratikleşmesinin önemli sonuçlar doğuracağına inanıyorum. Özellikle gerek solun, gerekse Kürt milliyetçiliğinde mevcut bu yönlü yüzeysel ve yanlışlık içeren bu yaklaşımlar aşılmadığından sadece sorunları ağırlaştıracakları dolayısıyla alternatif oluşturamayacakları kanısındayım. Zaten gittikçe marjinalleşmeleri de bunu göstermektedir. Sağ oportünistçe ve politik yararlanma anlamında daha çok devletçi ve vatancı geçindiği için güçlü olabilmiş kalabilmiştir. Fakat bu kesiminde özgür vatan ve bağımsız devlet konusunda bütünleyici vatan, ulus devlet anlayışına ulaşmak önemli bir ideolojik sorun kadar siyasi kültür sorunudur. Kendi payıma bütünleyici, demokratik tüm siyasi anlayışları temel teşkil edebilecek kavram gücüm ve siyasal yaklaşımım savunmamda esas itibariyle konulmuştur. İleri bir aşamayı teşkil edeceğine ve önemli gelişmeleri doğuracağına inanıyorum.

Dış güçlerle bu çerçeveyi aşan ilişkiler içinde olmam yapım gereği mümkün değildi. En büyük ispatı dost geçinenlerin en aşağılık bir komployu benim için ortaya koymalarıdır. Bir kukla olsaydım düşmanı çok olan Türkiye için herhalde beni kullanmayı, dolayısıyla saklamayı bilecek güçteydiler. Tam tersine uzun vadeli Türkiye aleyhinde kullanamayacaklarını bildikleri için uluslararasında hiçbir hukuk ve insani ölçü tanımadan ve daha çok da Türkiye ile çatışmamızı körüklemek için beni kabul etmeme ve teslim etme oyununu oynadılar. Tüm Türkiye dışı pratiğim dile getirdiğim “ özgür vatan ve demokratik cumhuriyet” amacımla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Her şeyini bu temelde ortaya koyan kişiliğini özgür vatan ve demokratik birlik için katık eden biri olduğum tartışmasızdır. Ve tarih her geçen gün kanıtlıyor ve kanıtlayacaktır.

Kişilik çizgimi; olayların en önemli siyasal, eylemsel gelişmelerin görüntüsü altında ne anlama geldiği sorguladığımda yaşananın tarihsellik kadar çözmeye çalıştığı toplumun bilince iradeye ve eyleme katması olarak da değerlendirilebilir. Yüzyıllarca birikmiş sorunlar altında ne kendini yaşayabilen ne de dayatılanı özümseyebilen marjinal hasta bir toplumun çare arama gerçeğidir. Çağa ulaşmanın inanılması güç öyküsüdür. İsyandaki en büyük acıyı şahsımda yaşadığımı, tüm tarihin suçlarının günümüzün her düzeydeki sorunu olanların yapmaları gereken görevlerinin sırtıma yıkılmasıdır. Büyük bir insafsızlıkla karşı karşıya bulunduğum açıktır. Şu soruları sormak hakkım: tarihte tüm isyanların sorumlusu kim? Dünyayla ters hep sorunlarını ağırlaştıran kim? Sorunların bastırılıp ört bas edilmesi nerede çözüm anlamına geliyor? Dilini bile konuşmaktan yasaklanmış eşi görülmemiş bu toplumsal gerçekten kim sorumlu? Devlete ve kardeş topluma tarihi olarak çok verip sonuçta kendini inkarla karşı karşıya bulan kim?

Benim tüm yapmak istediğim bu sorunların yanıtını verebilmekti. Yaşanan isyan bu yanıtların bir kısmını vermiştir. Toplumsal sorunlarda zamanında çözümlenemezlerde irin kaplarlar. İrin patlaşmış, bünyesel olduğu için her kesime acı vermiştir. Hak etmezse bile vücudun sağlam parçaları irin bağlayan kısımdan ötürü acı duyarlar isyan patlatma bu işin yarısıdır. Şimdi yapılması gereken bundan sonraki yarayı ilaçlayıp bağlamaktır. Bunun adı da toplumsal barıştır. Bunun en derinliğinin farkında olan ve kendini sorumlu tutan da yine kişiliğimdir. Kişiliğimin derinliğine; ihtiyacını duyduğum barış kişiliğini çok yönlü çözümlediğime inanıyorum. Teorik ve siyasi boyutları kadar kapsama ve amaçları üzerinde sürekli yoğunlaşıyorum. Devlet ve tüm toplumun kesimleriyle en çok paylaşmak istediğim barış yoğunlaşmamdır. Bu yönlü yapabileceklerimin tarihsel ve toplumsal boyutta olacağından kuşkum yoktur. Özgürlük temelinde devlet ve toplumda yeniden bağlanmanın uzlaşmanın tarihi temeli doğmuştur. Demokratik cumhuriyet bunun çerçevesidir. Eğer fırsat bulabilirsem bundan sonra en büyük tutkuyla sarılacağım çaba, temsil etmeye çalıştığım toplumun özgür yurttaş ve halk olarak cumhuriyetle demokratik birliği, barışı ve kardeşliği olacaktır.

 

SONUÇ: DEMOKRATİK BİRLİK CUMHURİYETİN YENİ TARİHSEL ADIMIDIR

Cumhuriyet başsavcılığı başlangıçtaki program ve geniş açıklamalara dayanarak sonuçta ayrı bir devlet kurma sonucuna varsa ve benim “her şey bağımsızlık ve özgürlük içindir” sözümün bundan başka bir anlam taşımadığını belirtse de bu tarihsel tecrübeyi en sorumlu yaşayanlardan biri olarak bu savunmamda demokratik birliğe götürmeyi amaçladığımı ortaya koymaya çalıştım. Elimde yaptığım konuşma belgelerim olmasa da tek taraflı ateşkes süreçlerim ve dolaylı diyaloglarda bunu açık olarak dile getiren bağımsızlık ve özgürlüğün hem birey için hem halk toplum için koşullar gereği ancak Türkiye’nin bütünselliği ve cumhuriyetin demokratik yapılanması içinde gerçekleşebileceğini belirttim.

Bilimsel ölçüler içinde bakıldığında dört taraftan kabul edemeyecek komşularla çevrili, ağırlıklı olarak dağlık bir coğrafyada ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal olarak çok bölünmüş ağır feodal değer yargılarıyla ve daha bir alfabeye bile sahip olmayan, nüfusun daha büyük kısmı metropollerde çalışan Kürt toplumu için devlet iddiasında bulunmak bu nedenlerle gerçekçi olamaz. Kaldı ki gerek son iki yüzyıllık tarih tecrübesi ve en son PKK isyanı mevcut askeri güç dengesi altında da ayrılık yönünde sorunun daha da ağırlaşacağını ortaya koymuştur. Bu yöntemle taraflar zorlanır, büyük acı ve kayıp yaşarlar. Ama ne ayrılma gerçekleşebilir ne de sorun yok edilebilir. Hastalık daha da ağırlaşarak devam eder. Hastalığı ne hastayı yok ederek tedavi etmek mümkündür ne de ana öğesi olduğu bütünden yani devletten ayrılmakla parça tedavi şansına sahiptir.

Doğrusu çürük ola kısımları bunlar devlet bünyesindeki demokratikleşmeyen, özgürlükler önünde engel teşkil ettiği en üst devlet yetkilileri tarafından da dile getirilen yasaların eskimiş kurumların, korkuya inkârcılığa dayalı yaklaşımların aşılmasıyla bölge halkının yaşadığı feodal toplum yapılarının aşiretsel, şeyhlik, ağalık devletten duyulan korkunun aşılması özgür birey ve toplum temelinde gerçek bir anayasal yurttaş olarak cumhuriyetle demokratik birlik içinde bütünleşmenin sağlanmasıdır.

Gerek yaşadığımız yakın tarih içinde bu en ağır isyan tecrübesi ve gerekse de dünyada yaşanan çok sayıda deneyim çözümün bu yönlü demokratik sistem içinde aranması gerektiğini bastırmada ve direnmede ısrar etmenin çıkmazı derinleştirmekten öteye sonuç veremeyeceğini göstermektedir. En son yaşanan Kosova sorununda da doğrulanan uzlaşma gereğidir. Savunmamda da çok yönlü açıklamaya çalıştığım gibi örgütlü ve eylemli hareketimiz programsal ve açıklamalarıyla ayrı bir siyasal yapılanmayı başlangıçta daha çok dile getirmişse de tecrübenin kendisi 90’lı yıllardan itibaren özgür birlikteliği yoğun dile getirdiğimizi halk olarak bağımsız olmanın en pratik yolunu Türkiye’nin ülke ve devlet bütünlüğü içinde mümkün olabileceğini bunun için demokratik sistemin çözüm gücünde olduğunu ısrarla vurgulamaya çalıştık. Devletin bu konuda sonuçta yargıda karar kıldığımıza emin olduğuna, bunu bildiğine de inancımı belirtiyorum. Mühim olan söz düzeyi hatta program ve ilkeler değil, ilke ve programlarında bağlı olması gereken yaşam ve mücadele gerçekleridir. Hayat ve mücadele bizi “ kölece, inkâr edilmiş olarak yaşamak istemiyorsan özgür birliktelik içinde yaşamayı bileceksin” sonucuna götürmüştür. Bundan asla kuşku duyulamaz. Kaldı ki dünya gerçekliğinde çok sayıda benzer sorun ayrılıkçı iddia içinde ortaya çıksa da birlikte yaşamanın daha doğru ve güçlü birliktelik ve zenginlik anlamına geldiğini ortaya koymuştur. Birlik yönündeki eğilim ayrılık yönündekine baskın çıkmakta ve dünya çağında bölgesel birliktelikler ekonomik, kültürel ve siyasal olarak sürekli gelişme göstermektedir. Kısaca dünya çapındaki eğilim de bizi özgür demokratik birliğe zorluyor. Amacımız budur. Tarihsel düşmanların bile bu yönlü uzlaşmaya gittiği bir dönemden geçiyoruz.

O halde tarihlerini ağırlıklı olarak birlikte yapmış, en kritik ölüm-kalım süreçlerinde ortak tehlike ve düşmanlıklara karşı birlikte karşı koymuş çok yoğun iç içeliği yaşayan halkımızın toplumsal gerçekliği içinde sorunları görmemek, özellikle gelişen demokratikleşmede anayasal ifadeye kavuşturamamak kavuşturulsa bile özgürlükler ve eşitlikler önündeki bazı engelleri kaldırmamak, toplumsal sorunları ağırlaştırdığı gibi bazen en sert acımasız eylemlere ve sonuçlarına götürebilmektedir. Ortak kurucu üye diyeceksin diğer yandan dünyada görülmemiş dil yasağına gideceksin.

Bu acı gerçeğimizi çarpıcı izah etmeye yeter.

Varılan en önemli sonuç, artık tarihi olarak isyanlar dönemi sona ermiştir veya ermek zorundadır. Ama bunun için Türkiye Cumhuriyetinin tarihi demokratik laik hareketlenmesi başarıya gitmek zorundadır. Demokratik cumhuriyet sisteminde şiddete yer olamaz. Sorunların çözüm dili isyan veya devrim olamaz. Barış içinde anayasal evrim yolu geçerlidir. 20. yüzyılın sonu bunu böyle emretmektedir. Tarihin bu topraklarda bütünlük içinde özgürce yaşama iradesini saygıyla karşılamak tüm toplumun kutsal barış ve büyük gelişme yoludur.

Bu çerçevede Doğu’daki halkımıza, kürt halkına düşen; kendi içindeki yoğun demokratik toplum olma ihtiyacıyla bunu devletle yeniden demokratik birlik içinde birlikte yürütmektir. Çürümüş feodal değer yargıları ve kurumlarını aşmak, demokratik cumhuriyetin çağdaş özgürlük ve eşitlik ölçüleriyle aydınlanmak, irade kazanmak ve böylelikle gerçek kurucu öğe olmanın anayasal yurttaşları toplumu olmak tarihi görevlerdir. İsyanlar tarihi sona ererken açılan dönem büyük iç demokratikleşme ve bunu cumhuriyet ilke ve kurumlarıyla yine demokratik ölçülerde birleştirmektir. Bu yavaş yavaş ilerleyecek bir reform yoludur ama sonuçları hep geliştirici, güçlendirici olacaktır. Tarih tecrübemiz ve gerçeklik başka yolun olmadığını olsa da acı ve kaybın derinleştirdiği çıkmaz olduğunu ortaya koyuyor. Burada artık kim haklı, haksızdan kim çok kaybetti ettirdi den kim çok güçlü ve zayıftan çok karşılıklı tarihi ve toplumsal temeli olan birlikte özgürce kardeşçe yaşam paylaşmanın demokratik ölçülerini ortaya koymak, belirlemektir. Demokrasimizi birlikte kurmalı geliştirmeliyiz. Cumhuriyetin kuruluş ve korunmasında emeği geçen tüm şehitleri şehitlerimiz bilmek, kurucusunu minnettarlı ve saygıyla anmak, bayrağını gururla selamlamak bunun için esastır. Ama yaşayan nesiller olarak çağdaş görevlerimize sahip çıkmak. Aslında yapmak istediğimiz buydu. Doğudaki ağır geriliği, cahilliği, köleliği, ilerleme, aydınlık ve özgürlükle aşmak istiyorduk. Bu bir cumhuriyet görevidir. Özün bu olduğundan kuşku duyulamaz. Ama şu paradoksa bakın ki şekli bir hukuk çerçevesinde cumhuriyete karşı en büyük suçla yargılanıyoruz. Bu bir talihsizliktir. Özümüzün ifadesi değildir. Tarih, bu eylemin cumhuriyetin kurucusu ama çürümüş, hastalıklı bir öğesini sağlamlaştırma ve iki ayağı veya en sağlam kılınması gereken bir parçasının sağlık ve gücüne kavuşma hareketi olduğunu gösterecektir. Atatürk de cumhuriyeti hem de görevi devraldığı saltanata karşı idam hükmü altında kurmuştur. Yıktığı devletin özü değil, çağa yanıt vermeyen saltanat ve hilafet biçimidir. Yanlış anlaşılmasın, büyüklük iddiasında değiliz. Ama şu iddiayı kesinlikle baştan beri taşıyorum, taşıyoruz: karşı çıktığımız cumhuriyetin özü değil onu genelde tüm Türkiye’deki oligarşik – demokratik olmayan-yanıyla doğduğumuz toplumun bağrındaki feodal inanç değer yargıları ve yapılarıdır. Bunun sonuç hedefi demokratik cumhuriyettir. Onun anayasası altındaki gerçekleşmesi gereken özgür yurttaş ve toplumudur. Cumhuriyet bu eylemiyle ancak büyük güç kazanır. Çağdaşlık görevinden anladığımız buydu: yapmamak cumhuriyete saygısızlık olacaktır.

 İdeolojisi, programı, eylemi karşıt gibi gözükse de eğer büyük bir savaşımının sonucunda inanç, kararlılıkla ve pratik kanıtlanmasıyla bu aşamaya gelmişsek buna saygı göstermeliyiz gerekirse insanlar büyük hata ve yanlışlıklarından ders çıkararak da doğruya gelebilirler. Tarih ve toplum zaten çoğunlukla böyle yürür. Hiç yanlış yapmadan düz yolda dosdoğru yürümek ancak Allaha mahsustur. Peygamberlerin bile hata ve yanlışlık yapmaktan uzak olmadıkları kendi ifadeleridir bizim de benim de birçok yanlışlıklarımız oldu. Bunlar büyük acı vermiştir. Savunmamda özce bunları da gösterdim. Ama bunlardan dönüş iradesine de sahip olduğumuzu inançla ve kanıtlarıyla ortaya koyduğumuz da bir gerçektir. Yasalar açısından belki bu bizi aklamaz, ama tarih ve toplumun aklayacağına da inancımız da kesindir. Demokratik bir toplumda yetişmiş ve büyümüş olsaydık hiç böyle bir isyan olur muydu? Kendini bile yasaklanmış bulan, ağzından çıkan sözü ana dilinden suçluluk telaşı ile gizlemeye çalışan bir insandan her şey beklenir. Bunu iyi görmek gerekir. Çağdaş uygarlıkta benzeri olmayan bir durumu bahane göstermiyor mu? Şunu ısrarla anlatmak istiyorum, kendimi bile tanımaktan korkarsam cumhuriyetin tüm yasal nizamını nasıl tanıyacağım, nasıl çağdaş olacağım? Yaşadığım halk gerçekliği bu. Hatta bir alternatif olarak ezici bir kısmı Türkleşmemişse bu halkı suçu olamaz. Kaldı ki bu yönteminde çağdaş olmadığı böyle zorla yürüyemeyeceği de ortaya çıkmıştır. O halde hata ve yanlışlıklar karşılıklı büyümüş ve acımasız hükmünü bu son isyanda okumaya çalışmıştır. Eğer irademizi kaybetmemişsek ders çıkarma diye bir sağduyu ve birbirimizi gerçek çağdaş ölçülerle kabul edeceksek, yeniden vatanımız ve cumhuriyetimiz temelinde bunun ancak demokratik sistem içerisinde artık asla şiddete başvurmaksızın özgürlük ve eşitliğin önünü açarak başvurmamız gerektiği en temel görevimizdir. Hepimizin tüm tarafların en başta şehitlerinin bir damla kanı, çektikleri tüm acı ve verdikleri kaybın karşılığı bir daha sarsılmaz bilinç ve özgür iradeyle kurulmuş kutsal birliğimiz olmalıdır. Bu bize hayal gibi gelmemelidir. Açalım tarih sayfalarını tüm anlamlı birliklerin böyle kurulduğu görülecektir.

Bu yargılamayı tüm bu gerekçeyle tarihi bir toplumsal yargı olarak görüyorum. Cumhuriyetin zamanında yerine getirmemiş görevlerinin yığıla yığıla biriktirdiği ağır bir sorunun son patlak vermesini yargı huzuruna getirilmesidir diyorum. Sayın yargıçlar şüphesiz yasalara bakarak değerlendirecek ve karar verecekler. Ama tarihsel ve toplumsal arka bahçesi böyle olan bir sorunu, benim hukuk açısından fazla savunma gereği duymamamı anlayışla karşılamalıdır. Sayın savcılarımızdan da bunu bekliyorum. Gerekirse avukatlarım meslekleri gereği hukuki boyut ağırlıklı savunmayı da yapacaklar ve yapmalıdırlar derim. Tüm gücümle yapmaya çalıştığım sorunun asla bir daha şiddetin diline başvurmadan çözüme götürülmesidir. Savunma gerekçem ve tezlerimi ağırlıklı bu yöne bilinçli verdim. Çünkü hiç ölmeyen topluma ve onun yüceltilmesi gereken ifadesi olarak devlete saygının ve bağlılığımın gereği budur. Vatana ihaneti asla ağzıma bile almam. Olsa olsa onun misaki milli gereklerinin çağdaş ölçüler içerisinde yerine getirilmesi yani büyütülmesidir. Savunmanın bu anlamda en büyük ifadesi misakı millinin başlangıç ilkeleri özellikle Kürt halkının neyi söylemişse cumhuriyete nasıl kurucu bir halk olarak katılmışsa onun gereklerinin yerine getirilmesi gereğidir. Misaki millinin dışında kalan parçalardaki Kürt Türkmen topluluklarına en azından yaşadıkları devlet içinde soykırıma uğramadan demokratik kimlikleriyle yaşamalarına Türkiye Cumhuriyetinin yardımı hem ahlaki hem siyasi bir görevdir diyorum. Tarihi ve insani bir yaklaşımdır.

Bu savunmamla daha da açıklığa kavuşturulduğuna inandığım ülke bütünlüğü ve devletin bağımsız varlığıdır. Bunun özü, demokrasinin oturtulmasıdır. Bu anlamda tarihi bir hizmetin gereklerinin yerine getirdiğime inanıyorum. Tüm Türkiye’de olduğu gibi Kürtlerin yoğun yaşadıkları her yerde yapmaları gereken büyük demokratikleşme çabalarıdır bundan sonuç alınabileceğidir. Ekonomik ve sosyal-kültürel gelişmenin demokratik siyaset altında cumhuriyetle hep güçlenen, zenginleşen bir birliğe götüreceğidir. Bu yaklaşımın değerinin gerçekçi ve başarıya götüreceğine büyük inancımı belirtmeye çalıştım. Yine savunmamla soruna şiddetle yaklaşımın tarihi anlamı kalmadığın, bunu tekrarlamanın ağır bir sorumsuzluk olacağını, bunu önlemek için büyük çava içinde olmaya çalışmam gerektiğini, hatta tek yaşam gerekçemi barış evresini yakalamak olduğunu belirtme kararlılığımı ortaya koymaya çalıştım. Barış eğiliminin savaştan da zor ama daha anlamlı ve kazandıracağına dair inancımı belirttim. Bu yönlü büyük çaba içinde olmam bundan sonra tek temel gayem olacaktır. Bunu örgütsel güçlerde dair tüm halkımıza taşırmanın en temel görevim olduğunun tamamen bilincindeyim. Her savaşın bir barışı olduğuna bunun içinde demokratik cumhuriyetin özgür barış anlamına geldiğine çözümün bu çerçevede gelişeceğinin inanç ve kararlılığı içindeyim.

Bu isyana öncülük eden PKK’nin artık bu dönemi aşarak demokratik sistemin ölçüleri içinde yeni program ve yapılanma ile yasal ve siyasal sürecin gereklerine dönüşüm hazırlıklarına yönelmesinin gereğini vurguladım. Kişiler kadar örgütlerin de tarihi sürece cevap verdiklerinde yaşama şansını ve başarısını ortaya koyacaklarını aksi halde gerilemekten ve aşılmaktan kurtulamayacaklarını belirttim. Savunmam aynı zamanda PKK’nin varlığını barış ortamına göre dönüşüm ve gerektiğinde devletin de açık olması halinde bir Barış Kongresi ile vurguladım.

Görülüyor ki savunmam iddialara tek tek yanıt vermekten çok olası bir çözüme katkı sunmaya yöneliktir. Geçmişi çözmek kadar daha çok ortak yaşamanı demokratik kurum ve tecrübeleri ışığında yine tarih ve güncel gerçekliğimiz içinde bir yanı aramaya çalıştım. Bugünün büyük demokratik hareketlenmesi için de hem buna neden hem de sonuç olarak demokratik çözüm tarzının ülkenin bütünlüğünü ve cumhuriyetin gücünü sadece korumakla kalmayacağına, güç vereceğine özellikle vurguladım. Özgür bilinç ve iradeyle kurulan birlikteliklerin en sağlam birliktelikler olduğunu, cumhuriyet ile demokratik birliğin her tür ayrımcılığa karşı da en sağlam güvence olduğunu da belirttim.

Cumhuriyet tarihinin bu e zor sorunu çözümlendiğinde Türkiye’nin iç barışından aldığı güçle bölgede lider bir ülke olarak hamle gücüne kavuşacağı kesindir Ortadoğu’da liderlik dönemi Orta Asya’dan Balkanlar ve Kafkaslara kadar etkili olma anlamına gelecektir. Demokratik sistemin çözüm gücü başta barış olmak üzere birçok çelişki ve sorun olan bu bölgelere haklı bir müdahale ve desteğin verilmesi ve istenmesine de yol açacaktır. Türkiye 2000’li yıllara bu perspektifle girmektedir. Kürt sorunu ayak bağıydı. Çözümü ile muazzam güçlenmesi ardından tarihi dönemeci başarıyla yakalaması demektir. Eğer dış oyunlardan bahsedeceksek temel amacın bu dönemeçte yüz geri yapmak istedikleri ve kürt sorununu da araç olarak kullanmakla bunu başaracaklarına inandıklarıdır. Tarihin her kritik döneminde bu oyunlar oynanmak istenmiştir. Çözümsüz kaldığında başarıyla oynanmıştır da. O halde görev, sorunu kendi ellerimizle çözmek, oynamak isteyenlere karşı kendi güçlü silahımız haline getirmektir. Savunmamda bunun hem oldukça mümkün hem de çaremiz olduğunu ortaya koydum. Bizzat tecrübemiz buna en iyi kanıt oldu. o halde ilk defa özgür irade ile gerçekleştireceğimiz bu kardeşlik çözümü yeni bir tarihi süreç olacaktır derken haklıyız. Bu yargılama cumhuriyet tarihinin en önemli barış davası da olmalıdır. İsyanların getirdiği tüm acıları, korkuları ve gerilikleri u davanın bir kilometre taşı olarak geride bırakması, demokratik sistemin gerçekleştireceği barışı ile mümkündür. Kendin yargılanmamı onurlu barışın gerekçesi yapmak en temel demokratik idealimdir. Savunmam temelde bu amacımla bağlantılıdır ve en doğrusu da budur. Bu ülkeye ve tüm halkımıza borcumuzu da bundan daha değerli hiçbir şey ile ödeyemeyiz. Adil ve onurlu bir barış olmadan ne ülkede ne de dünyada yaşamın hiçbir anlamının olmadığı derin bilinciyle bunu herkesten önce gören ve slogan haline getiren Mustafa Kemal Atatürk’ün “ yurtta barış dünyada barış” ilkesi de daha çarpıcı yaşam ifademiz olmaktadır. Kurduğu cumhuriyetin ancak demokratik esaslarda barışı getireceğine ve bunun da dünya, bölge barışına en büyük hizmet olduğuna inanıyoruz.

Sayın yargıçlar, başsavcının iddianamesindeki hususlara bu tarz yanıt verme ile şahsım adına değil, sorumlu tutulduğum için PKK ve adına isyan ettiği halk kesiminin sorunlarına yanıt vermeye çalıştım. Suçlamalar ne kadar belgeli olsalar da sorunların varlığı ve çözümü için çabalarımızın gerekli olduğuna dair nedenleri ortaya koydum. İsyanda karşılıklı hatalar ve yanlışlıklar olmuştur. Eylemlerin birçoğundaki gereksizliği, acımasızlığı belirttim. Acısını iliklerime kadar yaşadığımı ve barışa en çok susayanlardan olduğumu dile getirmeye çalıştım. Tüm isyanlar içinde acımasızlıklar vardır. Bastırmada da var. Ama en büyük tesellimiz bunu gerçekten cumhuriyetimizin sürekli ağrıyan bir hastalığı olmaktan çıkarmak sağlıklı bir parçası ve barış gücü haline getirmektir. Halkımızın buna ekmek su kadar ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Onun için diyorum ki bu dava kutsal barışın kilometre taşı olmalıdır. Cumhuriyete karşı borcun demokratik birlik dışında ödeme yolu yoktur. Bu borcu ancak özgürleşmiş yurttaşlar olarak verebileceğimiz mutlak bilinmelidir. Köleliğin, inkarcılığın cumhuriyeti olamaz. Bu anlamda çaba ve mücadelemizin cumhuriyetin özüne bağlı ona ulaşmanın bir gereği olduğuna asla kuşku duymuyorum. Cumhuriyetleşmenin ta kendisine inanıyorum. Bu anlamda ağır feodal koşullarında ötürü cumhuriyet halkı haline gelememiş halkımızın artık “ ne mutlu demokratik cumhuriyet halkı olmak” sloganı altında barış içinde ayrılma kabul etmez özgür bir halk gerçekliğine ulaşmakla mutlu olacağına, bunun tarihi sürecini Türkiye’nin ülke bütünlüğü ve devlet varlığı içinde tüm halkı ile yakaladığına ve başaracağına inancımı belirtmek istiyorum. 

 

 
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com