|
Birinci Kitap
UYGARLIK
-Maskeli Tanrılar ve Örtük Krallar Çağı-
İÇİNDEKİLER:
GİRİŞ
Birinci Bölüm: YÖNTEM VE HAKİKAT REJİMİ ÜZERİNE
İkinci Bölüm: UYGARLIĞIN TEMEL KAYNAKLARI
1- İNSANLIK TOROS-ZAGROS KAVİSİNE NELER BORÇLU?
2-
ARYEN DİL VE KÜLTÜRÜNÜN YAYILMA
SORUNLARI
3- VERİMLİ HİLAL KAYNAKLI TOPLUMSAL GELİŞME ve YAŞAMI DOĞRU YORUMLAMAK
Üçüncü Bölüm: KENTİN UYGAR TOPLUMU -Maskeli Tanrılar ve Örtük Krallar
Çağı-
1- SÜMER TOPLUMUNU NASIL YORUMLAMALIYIZ?
2- UYGAR TOPLUMU DOĞRU YORUMLAMAK
3- UYGAR TOPLUMUN YAYILMA SORUNU
a- Sümer ve Mısır Kökenli Uygarlıkların Yayılma Sorunları
b- Çin, Hint Ve Kızılderili Kültüründeki Gelişmeler
c- Greko-Romen Uygarlık ve Yayılma Sorunları
4- UYGAR TOPLUM AŞAMALARI ve DİRENİŞ SORUNLARI
İkinci Kitap
KAPİTALİST UYGARLIK
-Maskesiz Tanrılar ve Çıplak Krallar Çağı-
1- GİRİŞ
2- KAPİTALİZMİN DOĞUŞ ETKENLERİ -EV HIRSIZI-
A- Akılcılık
B- Ekonomizm
C- Siyasal İktidar ve Hukukla İlişkisi
D- Kapitalizmin Mekânı
E- Tarihi-Toplumsal Uygarlıklar ve Kapitalizm
3- KAPİTALİZM EKONOMİ DEĞİL İKTİDARDIR
A- Kapitalizm Ekonomi Değil İktidardır
B- Kapitalizmin Ekonomi Olmadığına İlişkin Veriler
C- Kapitalizm Toplumsal ve Uygarlıksal Gerçekliğin Neresinde ve Hangi
Zamanındadır?
D- Kapitalizm Doğarken Avrupa’nın Durumu
4- MODERN LEVİATHAN: ULUS-DEVLET -Tanrının Yeryüzüne İnmiş Hali-
A- Ulus Gelişmesi, Ulus Olgusu
B- Devleti Tanımlamak
C- Kapitalist Uygarlık (Modernite) İdeolojisi ve Dinselleştirilmesi
D- Yahudi Soykırımının Anısına -İbrani Kabilesinin Öyküsü-
1- Yahudiler ve Uygarlık
2- Yahudi İdeolojisi
3- Yahudi Milliyetçiliği
E- Kapitalist Modernitede İktidar
F- Kapitalist Modernite ve Ulus-Devlet
5- KAPİTALİST MODERNİTENİN ZAMANI
A- Tekelci Ticaret Kapitalizmi
B- Sanayi Devrimi ve Endüstriyalizm Çağı
C– Finans Çağı-Komutan Para
6- SONUÇ: DEVLETLİ UYGARLIK DEMOKRATİK UYGARLIKLA UZLAŞABİLİR Mİ?
KAPİTALİST MODERNİTENİN AŞILMA SORUNLARI ve DEMOKRATİKLEŞME
GİRİŞ
İmralı Cezaevine alındığımda beni ilk karşılayan kişi, Avrupa
Konseyi’ne bağlı İşkenceyi Önleme Komitesi’nin başkanlık düzeyindeki
temsilcisiydi. Bana söylediği ilk söz, “Bu cezaevinde kalacaksın, biz de
Avrupa Konseyi üzerinden denetleyip bazı çözümler geliştirmeye
çalışacağız” oldu. Dostluğa tarihte eşine ender rastlanan bir ihanet
temelinde beni ABD-CIA denetimine teslim eden Yunan ulus-devletinin
Türkiye Cumhuriyeti’yle ilişkileri çıkar denklemine eklenince, ‘çıplak
krallar ve maskesiz tanrılar çağında’ İmralı kayalıklarına zincirlenip,
Prometheus efsanesine ‘taş çıkartan’ biçimde bir kadercilik
mahkûmiyetine duçar (düşen) oldum.
Bu sürece yol açan Suriye’den çıkışımdaki denklem daha da
çarpıcıdır. Beni Suriye’den çıkartan anlayış, özünde yine dostluğa
çizdiğim paye ile İsrail’in Kürt politikası arasındaki çelişkinin
çarpışmasına dayanır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kürt
sorununun patronajlığına soyunan İsrail, şahsımda giderek etkili olmaya
başlayan ikinci bir Kürt çözüm tarzına tahammül edemeyecek denli
hassastı. Benim çözüm tarzım hesaplarına kesinlikle uygun düşmüyordu.
Hakkını inkâr etmemeliyim; MOSSAD dolaylı yoldan beni kendi çözüm yoluna
davet etti. Ama buna da ben ne ahlaken ne siyaseten açık ve hazır
değildim. Suriye Arap yönetimi PKK Önderliğiyle taktik yanı ağır basan
bir ilişki biçimini asla aşmak istemedi. Kaldı ki, Hafız Esad önderliği
ABD-Sovyetler Birliği hegemonya çatışmasına dayalı olarak vücut
bulmuştu. Sovyetler’in çözülüşüyle birlikte, kritik bir aşamada hiçbir
taktik ilişkiyi koruyacak durumda değildi. Benimle -PKK oluşumuyla-
Türkiye’yi dengelerken, bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin 1958’den
itibaren gelişen Suriye üzerindeki tehdidine ve aşırı İsrail yanlısı
eğilimine yanıt arıyordu. PKK’nin bu konuda uygun araç olması, uzun
süreli bir taktik ilişkiye imkân verdi. Bu ilişkinin ikinci bir Kürt
politikasına yol açabileceği pek görülmek istenmiyordu. Türk
yönetimlerinin bütün çabaları bu anlamda etkili olamıyordu.
Bu kısa hatırlatma bile beni Suriye’den çıkartan esas gücün İsrail
olduğunu gösterir. Şüphesiz ABD’nin siyasi ve Türkiye’nin askeri
baskıları da bunda rol oynamıştır. Unutmamak gerekir ki, İsrail daha
1950’lerde Türkiye ile kapalı antlaşmalar içindeydi; ikinci kez 1996’da
‘anti-terör’ adı altında yapılan ilave bir antlaşmayla ABD, İsrail ve
Türkiye Cumhuriyeti arasındaki anti-PKK ittifakı tamamlanmış oluyordu.
Bu sürece eklenmesi gereken diğer önemli bir faktör, ABD ve
İsrail’le ilişki içindeki KDP ve YNK yönetimiyle, diğer bir deyişle
1992’de oluşturulan Kürt Federe Meclisi ve yönetimiyle Türkiye
Cumhuriyeti arasında sağlanan anti-PKK temelindeki işbirliğiydi.
Şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri ve silahlı kuvvetleri o günün
koşullarında taktik bir anlayışla hareket ediyorlardı. Ancak tarihin
kendine has bir yürüyüşü vardı. Çok çeşitli algılamalar önemli
gelişmeleri belirler. Türkiye’nin günümüzde çokça öfkelendiği bu
tarihsel yanılgısı dar, bencil ve tek taraflı bir algıdan
kaynaklanmaktadır.
1998’de aleyhteki bu faktörlerin birleşmesiyle Suriye’den çıkışım
gerçekleşti. Açıkça belirtmeliyim ki, ben de Suriye’den çıkma gereğinin
tamamen farkındaydım. Bu alanda aşırı bir bekleme dönemi geçirdim. Ama
Kürdistan için gelişen politik çizginin çekiciliği ve stratejik düzeye
çıkartmak istediğim dostluk yaklaşımım beni adeta tutsak etmişti. Suriye
yönetimi en üst düzeyde bunun sakıncasını önemle belirtmişti. Bunu
itiraf etmem gerekir. Ama ben halen stratejik bir halklar dostluğunun
önemini ve vazgeçilmezliğini savunmak durumundayım. Beni Yunanistan’a
çeken anlayış da aynıydı. Yunan Devletiyle olmasa da, halkıyla değerli
dostluk ilişkileri geliştirmek ikinci düzeyde ilgimi çeken bir
yaklaşımdı. Klasik kültür ve trajik tarihleriyle alışveriş oldukça
önemliydi; dostluğun gereğini dayatıcı nitelikteydi.
Diğer bir olası çıkış yolum Kürdistan dağlarıydı. Daha çocukken
diğer bir ismim de ‘Dînê çolê, dînê çîya’ idi. ‘Dağ, çöl delisi’
anlamına gelir. Fakat iki etmeni hesaplamam bu yolu ikinci plana
bırakıyordu. Dağda, ülke’de olacağım yöre üzerine her tür silahla
bombalamada bulunmanın kaçınılmazlığının halk ve yoldaşlar üzerindeki
tahribatıyla ilişki darlığı dikkate alındığında, böyle bir durumda
sadece askeri yolda yoğunlaşma ve tümüyle askeri yola sapış
kaçınılmazdı. Diğer önemli bir husus olarak, gençliğin inanılmaz
eğitimsizliği ve kendilerini mutlaka eğitmem gereği beni dağa çıkıştan
alıkoyuyordu.
Özcesi Türkiye’de resmi ve gayri resmi birçok çevrenin “İşte
sıkıştırdık, bak nasıl sonuç aldık” iddiası fazla gerçeği yansıtmıyor.
Nitekim aynı sıkıştırma politikası İran ve Irak üzerinde halen yoğunca
denenmesine rağmen, sonuç vermek yerine bir kör saplantıya yol açmıştır.
İçine girilen Suriye ve İran taktik ilişkisinin ne tür sonuçlara gebe
olduğu ise şimdiden kestirilemez. Bu ilişkiyle çok şeye gebe bir
politikaya tevessül edildiği söylenebilir. Ya ABD-AB-İsrail ya da
İran-Rusya-Çin ikilemi keskinleştiğinde, acaba Türkiye Cumhuriyeti
hükümetleri bunun ortaya çıkaracağı her sonuca katlanmaya hazırlar mı?
Atina-Moskova-Roma hattındaki üç aylık maceramdan çıkardığım
dersler şüphesiz tarihi değerdedir. Bu savunmamın temel kavramı olan
kapitalist moderniteyi içine gömüldüğü binbir zırh ve maske içinde
tanıyabilmem bu macerayla direkt bağlantılıdır. Bu macera olmasaydı, bu
çözümlemeleri yapmam şurada kalsın, belki ya klasik bir ilkel-milliyetçi
ulus-devletçilikte çakılı kalacaktım, ya da daha önce yaşanan yüzlerce
örneği gibi, hatta devlet kuranları da dahil, klasik bir sol hareket
olarak kaderimi sonlandıracaktım. Kesin konuşmamayı bir sosyal bilgi
ilkesi olarak hep göz önünde bulunduruyorum. Ama şu anki çözüm gücüme
kavuşamayacağıma dair güçlü bir sezgim var.
Benim için açıktır: Kapitalist modernitenin asıl gücü ne parasından
ne de silahından kaynaklanmaktadır; sonuncusu ve en güçlüsü olan
sosyalist ütopya da dahil, tüm ütopyaları her renge bürünen ve en değme
sihirbaza taş çıkartan kendi liberalizminde boğması onun asıl gücünü
oluşturmaktadır. Tüm insanlık ütopyalarını kendi liberalizminde boğması
çözümlenmedikçe, kapitalizmle mücadele şurada kalsın, en benim diyen
düşünce ekolü bile en iyisinden onun bir hizmetkârı olmaktan kendisini
kurtaramaz. Marks kadar kapitalin çözümünü yapan olmamış, Lenin kadar
devlet ve devrim üzerinde çok az kişi yoğunlaşmıştır. Ama bugün açığa
çıkmıştır ki, çok zıddı geçinseler de, Marksist-Leninist gelenek
kapitalizme azımsanmayacak düzeyde materyal ve anlam hediye etmiştir.
Çünkü yine tarihin farklı algılar toplamı olan iradelerimizin
beklentileri üzerinde sonuçlar doğurması çokça rastlanan bir durumdur.
Bunu bir kader ve kaçınılmaz bir diyalektik ilişki olarak belirtmiyorum.
Tersine, özgürlük ütopyaları üzerinde daha yoğunca durulması gerekir
diye bir sonuç çıkarıyorum.
Liberalizmin tahrik ettiği birey ve toplumunu çözüp insanı kendi
doğal mecrasına akıtmadıkça, sonuç toplumsal kanserle ölüm olmaktan
öteye gitmez. Bunu uzun uzun anlatacağım.
Şunu demeye getiriyorum: Beni İmralı Cezaevine buyur eden Avrupa
Konseyi temsilcisi olan hem de yetmiş yaşındaki hanımcığın arkasındaki
büyücü sistemi, kapitalist moderniteyi çözmedikçe, kaderimi doğru
çözemeyeceğim açıktır. Süreç baştan sona kadar İsrail-ABD-AB ve çözülmüş
bir Sovyet Rusya tarafından yaratılmıştır. Suriye, Yunanistan ve Türkiye
Hükümetlerinin komplodaki rolü ise ikinci el bürokratik hizmetlerden
öteye gidemez.
Sorgulama sürecinde açıkça Türk yetkililerine -dört temel kurumun,
yani Genelkurmay İstihbaratı, Milli İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel
Müdürlüğü ve Jandarma İstihbaratının temsilcilerine-, beni yakalamakla
sevinmelerinin anlamsız olduğunu söyledim. Alçakça ve kalleşçe bir
yöntemle ve dost ilişkisini eşi görülmemiş bir komployla kullanarak,
beni uçağın içine atıp üzerime çullanmaları yiğitçe bir savaş tarzı
değildir. Bu gerçek bile ABD’nin hegemonu olduğu kapitalist modernitenin
ne menem bir liberalizm olduğunu çok çarpıcı bir örnek olarak ortaya
koymaktadır: Baskı ve istismarda sınır tanımayan sistem.
Kendi mücadele sistemimde Türk ulus-devletçiliğini tanımıyor
değildim. Tek başıma da olsa, en zayıf halimle karşı çıkma cesaretini
gösterdim. İyi mücadele ettiğimi de tanık olan herkes bilir. Bunda
yadırganacak bir yan yoktur. Ortada olan, Kürtlük için bir ölüm
fermanıydı. Bu durumda ya insanlığımdan ve onurumdan vazgeçmeyip
direnecektim, ya da rengi ve cinsiyeti bile belli olmayan bir kölelik
içinde yitip gidecektim. Bu gerçekliği tartışmıyorum. Buna öfke de
duymuyorum. Öfke duyduğum temel nokta düşünce, ideoloji ahmaklığının
önüne bir türlü geçememekti. Öyle bir sistem ki, sözde insan haklarını
nerdeyse yere göğe sığdırmaz. Ama gerçekte olan ise, bir grup insanın,
hiçbir canlı sisteminde görülmeyen bir biçimde kendi öz türüne, tüm
insanlığa biçtiği sömürü ve savaş payesidir. Bununla da yetinmeyip,
doğanın altı ve üstü de dahil, tüm çevreyi zehirleyip insanlığa
sunmasıdır.
Doğduğum toplum neolitik köyün kültürel etkileriyle yüklüydü. Bu
kültürde saf bir dostluk ve kalleşçe olmayan mücadele esastır. Bu
duygularla büyümüştüm. Fakat tüm uygarlık süreçlerinin dışında tutma ve
uygarlığın en olumsuz etkilerini katı bir yabancılaşma biçiminde çoktan
kader haline getirme yetmiyormuş gibi, kapitalist moderniteyi en sert ve
muhafazakâr gelenekle birleştirerek, şovenizmin uç sınırında bir etnik
milliyetçilikle ulus-devlet kuşatmasına alınmak, çözülmesi en zor
ideolojik tahakkümdür. Buna bir de her an eli tetikte bir çıplak zor
eklenince, daha doğmadan mıh gibi yere çakılma kaderin diğer adı
olmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti sınırlarından çıkışım öyle ahım şahım bir
direniş sonucu olmadı. Bu çıkışın nedeni birkaç dogmatik sol
çözümlemeyle bağlandığımız ulusal sorunun çözümüne yeni bir yaşam alanı
aramaktı. Ortadoğu’daki PKK, sistemin boşluklarından bazı sonuçlar
almaktan öte bir şansa sahip değildi. Ama yine de sistem karşıtı bir güç
olarak varlığını sürdürme ve geliştirme istemi ve çabası, Ortadoğu için
küçümsenmemesi gereken bir anlayıştır.
PKK’nin kendini kalıcı bir biçimde dağlar başta olmak üzere silahlı
direnişe taşıması doğuracağı sonuçlar bakımından önemlidir. Kürtler için
ise bu giderek politikleşme anlamına gelmektedir. Klasik işbirlikçi
unsurlardan kopuş, ilk defa bir özgürlük alternatifini algılanır
kılmaktadır. Ne klasik ortaçağdan kalma despotik rejimler, ne de onlara
eklemeli sözde çağdaş ulus-devletler açısından beklenebilecek ya da
kabul edilecek bir çıkış söz konusudur. Hem Kürt işbirlikçilerin hem de
bölge ulus-devletleri ve emperyalist hegemonların “PKK terörist
örgüttür” dayatmalarında anlaşmaları bu nedenledir. Özgür Kürt, birey ve
toplumuyla kendilerinin tüm ezberlerini bozmaktadır. İslam’ın fetihçi
ideolojisiyle liberalizmin milliyetçi ideolojileri çoktandır özgür
Kürtlüğü defterden silmiş olup tarih dışı saymaktaydı.
Benim şahsımda dışlanan ve tek kişilik bir ada cezaevine mahkûm
edilmek istenen, esasta bu özgür Kürtlüktür. Dokuz yıldır tek başına
tutulduğum İmralı’da günlük olarak uygulanan politikalar sistemlidir.
Bunlara sadece Türk cezaevi politikaları olarak yaklaşım göstermek
önemli yanılgılara yol açar. Bu da hem Kürtler hem de Türkler için
beraberinde politik çözümsüzlükler ve çatışmalar doğurur.
Fakat şunu da çok iyi algıladım ki, Türklük ne kendi adına
savaşabilir, ne de barışabilir. Kapitalist modernitenin ona biçtiği rol,
Türk halkı da dahil, tüm Ortadoğu halklarının kapitalist sistemin baskı
ve sömürüsüne açık hale getirilmesinde kaba bir jandarma rolünü oynamak,
bekçilik ve gardiyanlık yapmaktır.
Hem Avrupa’nın içinde hem dışında, sağlam kazığa bağlanmış Türkiye
ve Anadolu kültürleri onlar için çok önemlidir. Uygulanan herhangi bir
politika değildir. En incelmiş politikalarla stratejiler büyük oranda el
altından kapsamlıca ve birleşik olarak yürütülmektedir. Gerek NATO gerek
AB ilişkileri bu bağlamda daha iyi algılanabilir.
Buraya kadar anlatmak istediğim hususlar bile, kapitalist
moderniteyi derinliğine kavramadıkça anlamlı bir savunma yapamayacağımı
göstermektedir. Savunmamın dayanaklarının kuru bir hukukla hiç anlam
kazanamayacağı açıktır. Yüzeysel bir politik ve stratejik yaklaşım neden
‘yeniden yargılanma’ sürecinin örtbas edildiğini açıklığa
kavuşturmayacaktır. Yeniden yargılanma algılanması, özgür Kürtlük
çözümünü açıklığa kavuşturması açısından da büyük önem taşımaktadır.
Gösterimsel Türk yargısına karşı ‘Demokratik Cumhuriyet’ çıkışım,
AİHM’deki davada ‘Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa’ ve ‘Bir
Halkı Savunmak’ adı altında yaptığım kapsamlı sunumlar, özde gerçek
demokrasi ve adaleti anlaşılır kılmaya çalışmaktaydı. Bu savunmalarım
ise, ‘kapitalist moderniteyi sorunsallaştırma ve aşılması’ gereği kadar,
demokratikleşmenin hem siyasi sistemini hem de özgürlükle bağlantısını
çözüm alternatifi olarak anlam zenginliğine kavuşturmayı amaçlamaktadır.
Dolayısıyla bir kez daha savunmalarımın bütünlüklü ve tamamlayıcı
niteliğini ortaya koymaktadır.
İmralı’daki ilk yargılamanın bir gösteri oyunu olduğunu söylemiştim.
Gerçekten bu süreçte hukuki savunma yapacak koşullar yoktu. Her şey en
ince detayına kadar önceden planlanmıştı. Kararın verileceği gün,
seçilen başyargıcın niteliği ve memleketinden tutalım yargılanma
sürecine katılımlar, yargılama süresi ve basının, medyanın kullanılışına
kadar her şey hazırlanan planın gereklerine göre yürütülmekteydi. Bu
konuda ABD ve AB’yle de anlaşmaya varılmıştı. Bana düşen, bu durum
karşısında sahte bir hukuk savunmacısı olmak değildi. Ortada hukuk zaten
yoktu. Aynı durum AB açısından da geçerliydi. Tüm sorun, benim temel
Kürt sorunu kapsamında nasıl kullanılacağıma
ilişkindi. Her şey bu amaca hizmet etmeliydi. Zaten Kenya süreci baştan
sona AB hukukunun çiğnenmesiydi. Kenya hukuku, hatta Türk hukuk sistemi
bile çiğnenmişti. İdamı sürekli gündemde tutmaları davanın politik
sonucuna ilişkindi. Güya korkmuştum. Dolayısıyla idam tehdidinin sürekli
canlı tutulması işe yarayacaktı. Bu durumlar karşısında yapmam gereken,
politik sürece katkı sunmaktı. Bunun için savunmaların politik mesaj
niteliği önemliydi. Ayrıca sonuca yol açan yanılgılara köklü yanıtlar
aramak yapılması gerekendi. Böyle yapılmaya çalışıldı. Bu süreçte tüm
savunmalarıma hâkim olan anlayış bu temeldeydi. Oyuna en az alet olmak
ve -özgürlük mücadelesine- katkı sunmak ancak bu temelde mümkün
olabilirdi.
Açıkça söylemeliyim ki, AİHM’den tutuklanmamın hukuka aykırı
olduğuna dair hüküm vereceği beklentisi içindeydim. Böylelikle adil bir
yargılanma imkânı doğabilirdi. Bu hüküm çok açık bir haksızlıkla
verilmedi. Geriye kalan, mahkemenin yargılamanın adil gerçekleşmediğini
söylemek zorunda olmasıydı. Zaten her şey açıkta ve seyirlik
konumundaydı. Uzun süre beklendikten sonra, adil yargılanmayı beklerken,
AB Konseyi’nin Türk Hükümetiyle yaptığı tek taraflı uzun görüşmeler
sonucunda ve kendileri açısından önemli politik tavizler karşılığında,
tam bir hukuk skandalı olan ve onlarca noktada hukuka ters girişimlerle,
sözde dosya üzerinde yapılan işlemle eski Devlet Güvenlik Mahkemelerinin
kalıntısı olan Ankara 11. ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemeleri eliyle
dosyalar eskiden olduğu gibi hükme bağlandı. AB Bakanlar Komitesi’yle bu
temelde uzlaşılıp dosya tekrar AİHM’e iade edildi. AİHM’in tavrı halen
beklenmektedir; kendi adil yargılama kararına karşı tavrı gerçekten
merak konusudur. Asıl hukuki savunmayı bu yeniden yargılama sürecinde
yapmaya hazırlanırken, böylece boşa çıkarıldık. Dolayısıyla hukuki
yargılanma bir gösteri olmaktan öteye gidemedi.
Bu süreçte daha iyi anlaşılan husus, PKK, kendi şahsım ve Kürt
sorununun geneli konusunda ABD, AB ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yoğun bir
iletişim ve uzlaşma arayışında olduklarıdır. Türkiye geniş ekonomik
tavizler karşılığında Türkiye’deki Kürt sorununu tasfiye ederken,
Irak’taki Kürt Federe Devleti oluşumunda da şartlı bir destekleme
tutumunda ısrarlıdır. Bu konularda çok yoğun görüşmelerin yapıldığı her
geçen gün daha çok açığa çıkmaktadır. ABD ile bu taviz ve uzlaşmalar
zaten açıktan yürütülmüştü. Demek ki, bu uzlaşmalardan en önemlisi benim
tutuklanmam, yargısız infaz altında tutulmam, Türkiye’de Kürt sorununun
tasfiyesi ve PKK’nin ‘terörist örgüt’ ilan edilmesiydi. IMF ve AB
Kopenhag Kriterleri ise kirli uzlaşmanın iyi birer kılıfıydılar.
Açıkça belirtmeliyim ki, AB kurumlarından bu
denli kirli ve kuşkulu tavırlar beklemiyordum. Bu gerçekler beni AB’nin
insan hakları ve demokratik normları konusunda derin bir sorgulamaya
itti. Bu konularda yoğunlaşmam, sorunların daha köklü olduğunu ve
aşılmalarının da o denli köklü yaklaşımlar gerektirdiğini gösterdi.
Şüphesiz insan hakları ve demokrasi konusunda AB ileri bir hamleye
sahiptir. Bu yönüyle Dünyamızın umut kapısıdır. Ama temelindeki
kapitalist modernite onu zincir gibi bağlamış olup, daha ileri hamleler
yapma konusunda karamsar kılmaktadır.
Rus devrimcileri kendi devrimlerinin zaferinin Avrupa’nın en
azından bir bölümündeki devrimlerle garanti altına alınacağını
düşünüyorlardı. Ama bu beklentilerinin gerçekleşmediği bilinmektedir.
Tersine, Avrupa liberal karşıdevrimi, Sovyet Rusya’yı ve öncülük ettiği
tüm sistemi kendi içinde eritti. Aynı şey günümüzde demokratik devrimler
için de söz konusudur. Avrupa’dan beklentinin aynı sonuca yol açmaması
için, küresel sermayenin en gelişkin çağında küresel demokratikleşme
arayışında olmak daha gerçekçi bir yoldur. Avrupa’daki demokrasi, insan
hakları ve özgürlükler katkılarını ancak bu paradigma altında anlamlı
kılabilir.
Ana hatlarıyla açıklamaya çalıştığımız bu gerekçeler ‘adil
yargılanmanın’ neden gerçekleştirilmek istenmediğini bütün derinliğiyle
ve temel kategoriler üzerinde çözmeyi gerektirmekte, savunma
gerçekliğimde daha önce işlediğim ana hususları esas kaynaklarına
indirgemeyi önemli kılmaktadır. Her ne kadar aşırı indirgemecilik
algılamada ciddi yanılsamalara yol açsa da, sorun modernite kaynaklı
olduğundan, bu sakıncaları göze almak gerekir. Zaten çözmeye
çalıştığımız ana bölümler iç bütünlüğe sahip olup, indirgemeciliğin
sakıncalarını asgariye indirecektir.
Girişten sonra ele almak istediğim öncelikli bölüm, Yöntem ve
Hakikat Rejimi’dir. Bilindiği gibi yöntem alışılagelen
inceleme-araştırma yoludur. Tarihte ve günümüzde denenen bu
alışkanlıkları tanımlamak aydınlatıcı olacaktır.
Olumlu ve sakıncalı yönleriyle yöntemcilik anlayışlarının temel
nedenlerini açıklamak çözümlememizde kolaylık sağlayacaktır. Yöntem
hastalıklı olmasak da, takip edilecek bir yol her zaman gereklidir.
Hakikat rejimiyle kastettiğimiz husus, ‘yaşamın’ anlamına en iyi
nasıl ulaşabileceğimize ilişkindir. İnsan düşüncesini çok meşgul etmiş
olan ‘hakikat, gerçeklik’ nedir, nasıl ulaşılabilir veya ulaşılamaz
sorunsalına cevap aramak, her ciddi araştırma için çözülmesi gereken
hususların başında gelir. Bu bölümde bütün insanlık muhayyilesini,
zihniyetini adeta tutsak eden ‘nesnellik’ ve ‘öznelcilik’ kavramlarıyla
birlikte bazı ana düşünce kuramları deşifre edilmeye çalışılacaktır.
Toplumsal Gelişmede Anlamlı Bir Mekân ve Zaman Ayrımı bölümünde,
esas olarak temel toplumsal kategorilerin inşa edilme sorunlarının zaman
ve mekândan kopuk ele alınamayacakları aydınlatılmaya çalışılacaktır.
Gerek toplum biçimlenmelerini, gerekse özselliklerini ya kuru ‘tarihsel
olaylar’ biçiminde ele alış, ya da bu konularda sanki hiç mekânsal
kayıtlar yokmuş gibi soyut anlatımlar toplumsal algılamalarımızı tam bir
keşmekeşliğe sürüklemekte; en rezil çıkarlara alet etmeye ve sonuçta
‘gerçek’ adı altında tam bir toplumun yalansamalı retoriğine,
demagojisine yol açmaktadır. Toplumsal gerçeklikler inşa edilirken,
özselliklerin zaman ve mekân boyutları olanca açıklığıyla esas
alındığında, ‘insan yaşamı’nın anlamlı kılınmasının olanakları da
artacaktır. Bu durumda birçok kavram ve kuramın büyük safsatalar,
aldatmacalar, yanılgılar spekülasyonu, ‘söz klişeciliği’ olduğu
anlaşılabilecektir. Somut olarak günümüz uygarlığının -başat olanı
kastedilmektedir- tarihsel ve mekânsal gelişimi ana unsurlar halinde
anlamlandırılmaya çalışılacaktır.
Çıplak Krallar ve Maskesiz Tanrılar Çağı bölümünde, kapitalizmin
bir üretim biçimi olarak doğuşu ve toplumda yol açtığı kanserleşme
açıklığa kavuşturulmaya çalışılmaktadır. Görünüşte çok açık olan, özde
ise kapitalizmin kendine bağladığı siyasi iktidar ve bilimle inşa ettiği
herkesin herkesle savaşının anlamı, bilimcilik yöntemiyle, bilimin
kavram ve kuramlarıyla yürütülen bu savaşın zihni alanda egemenliğinden
kurtulunamaz bir döngüye yol açmasının içyüzü deşifre edilmeye
çalışılmaktadır. Yine kapitalist sistemin Marksizm, anarşizm, ulusal
kurtuluş ve hatta sosyal-demokrasi akımları başta olmak üzere, kendisine
karşı savaşan tüm akımları kendi hizmetinde kullanmaya elverişli bir
alete dönüştürme yeteneği açıklanmaya çalışılmaktadır. Başlangıçta tüm
toplumların hor gördüğü metalaşma ve değişim değeri nasıl oldu da
topluma hükmeden yeni tanrılar oldular? Eskinin kendilerini rengârenk
kıyafetlere büründüren, kale ve saraylarda apayrı yaşamlar halinde
ayrıcalıklaştıran çok az sayıdaki kralları, nasıl oldu da aşırı çoğalmış
ve çıplak biçimde tebaalarından ayırt edilemez hale geldiler? Çok
bilimcil, çok iktidarlı ve maddiyatlı bir sistem olduğu halde, neden
çevresi ve içyapısıyla bu sistem altında en cahillerin bile yol
açamayacağı hastalıklar ve ölümlerle tükenen topluluklara dönüşülüyor?
Bu soruların sırları alınarak cevaplar bulunmaya çalışılacaktır. Gerek
ekonomi, sosyal yapı ve siyasal kurumlarıyla bölümlediği ulus-devlet
bölünmeleri, gerek bu anlayışlar ve teoremlerden kaynaklanan bilimsel
bölünmelerin gerçek rolleri, yaşamı nasıl anlamlaştırdıkları veya
anlamsızlaştırdıkları irdelenecektir. Milliyetçilik ve bireycilik gibi
bir resmi din olan liberalizmin asıl rolü anlaşılır kılınacaktır.
Kapitalizmin toplumların iç ve dış yapısında sürekli bir savaş olduğu,
bu anlamda yaşamın gergin, stresli bir kriz ve kaos hali olduğu
gösterilecektir.
Özgürlük Ütopyalarıyla Tekrar Yaşamak Çağı adlı bölümde, kapitalist
modernitenin kaos ve krizli yaşamından tekrar özgürlük ütopyalarına
kavuşmuş yaşam tarzlarına nasıl ulaşılacağı irdelenmektedir. Maddi
yapıların egemenliği altındaki kapitalist modern yaşamdan kovulan
ütopyalı ve büyüleyici yaşam ifadelerine tekrar kavuşmak için yeni
ruhsal ve zihinsel anlam bütünlüklerine nasıl erişileceğinden, bu anlam
bütünlüğü temelinde ‘özgür yaşam’ dediğimiz evrene nasıl kanat
açılacağından bahsedilecektir. Anlamı kovan kapitalist modern yaşam
kalıpları ölmekten bir kaçış hali iken, bunların aslında nasıl da
ölüm-yaşam ikilemini anlamsız kılıp kutsalı bozdukları, yaşamı tüm
sihirli, büyüleyici ve şiirsel yanlarından kopartarak ebedi bir ölüm ve
mahşer çağını inşa ettikleri gösterilecektir. Sembolik olarak
postmodernizm gibi kavramlarla pek anlaşılır kılınmasa da, eklektik
olarak birçok ifadesine rastlanan ütopyalı özgür yaşam seçeneği bir
evrensel bayram hali olarak anlamlandırılmaya çalışılacaktır.
Bu yaklaşımın öyle çokça işlendiği gibi bir üretim ve toplum biçiminden
ziyade, bu tip ayrımlarla içinden çıkılmaz hale gelen kavram ve kuram
bozulması yerine, günlük ve anlık anlamlı yaşam topluluklarından
oluşabileceği resimlenecek, sergilenecektir.
Kapitalizm Çağında Ortadoğu kendi özgünlüğü içinde ayrıca
işlenecektir. Kapitalizmin iki dünya savaşıyla düşüremediği Ortadoğu’yu
ayakta tutan temel etkenler nelerdir? Neden Ortadoğu dünyanın en
sorunlu, içinden çıkılmaz bölgesi haline gelmiştir? Bir anlamda
günümüzde yaşanan üçüncü dünya savaşının temel alanı ve zamanı olarak,
içinde hangi olasılıkları barındırmaktadır? Ortadoğu’nun kapitalist
moderniteye direnişini nasıl anlamlandırmalıyız? Uygarlığın beşiği olan
bu alan, tersinden onun mezarı haline gelip, özgür yaşam ütopyaları
çağına geçişin alanı olabilir mi? Kutsallarını en çok çamura
bulandırmış, dolayısıyla yaşamı ayaklara düşürmüş olan bu alan, yeniden
kendi kutsallarını inşa ederek, anlam yüklü, büyüleyici, şiirsel ve
müzikli ‘özgür yaşam tarzları’nı doğurabilecek mi? Bunun için kapitalist
modernitenin maddi ve bilimcil kalıplarını, putlarını kırıp, daha özgür
bir yaşamı olanaklı kılan demokratik yönetim biçimlerini, çevreyle
bütünleşmiş üretme gruplarını ve anlam yüklü bilgelik meclislerini
oluşturabilecek midir? Bu tip temel sorulara yanıt aranacaktır.
Ortadoğu’da kapitalizmin, diğer bir görünüşüyle Hıristiyanlığın ve
Museviliğin anlam yüklediği, İslam’ın da bunların etkisi altında
‘mahşer’ olarak bahsettiği savaş olan
‘Armageddon’da
Kürtlerin rolü ayrı bir bölüm olarak işlenmektedir. Kürtlere bir anlamda
halk olmayan halk da denilebilir. Çünkü bu kadar kendi özsel
değerlerinden kaçan ve kaçırtılan başka bir halka, ayrım kazanmış bir
insan topluluğuna rastlamak mümkün değildir. Kürtlerin çok güçsüz ve
savaş yeteneği olmayan bir halk oldukları söylenemez. Stratejik
coğrafyaları ve antropolojik karakterleriyle savaşı en çok verebilecek,
kazanabilecek insan topluluğunu oluşturmaktadırlar. Kadınları ve
gençlerindeki cesaret potansiyeli çok yüksektir. Fakat gölgelerinden
bile korkacak kadar ödlek de kılınmışlardır. ABD Ortadoğu’da bu
topluluğu yeni temel müttefik olarak seçmek durumundadır. İsrail’in
apayrı bir Kürt projesi vardır.
İslam’ın unutur, inkâr edilir kıldığı bu halk, tüm tarikatçı
yapılanmalara karşı Armageddon’da ağırlıklı olarak Hıristiyanlar ve
Musevilerin yanında yer alacaktır. Zaten Alevilik ve Yezidilik ile kendi
yoksullarında çoktan anlamını yitirmiş diğer mezheplerin laikleri bu
topluluğun ezici çoğunluğunu oluşturmaktadır. Az sayıdaki üst tabaka,
geleneksel ve modern İslami tarikat ve grup elebaşları hızla Arap, Acem
ve Türk işbirlikçiliği rollerini terk edip, emperyalist metropollerde
kendilerine yeni efendiler aramaktadırlar. Bunlar en kolay tasfiye
edilecek kişi ve grupçuklar durumundadırlar.
Fakat Kürtlerin Ortadoğu’daki bu yeni çatışma ve kaos dönemindeki
rollerini sadece işbirlikçilikten ibaret görmek büyük bir eksikliktir.
‘Özgür yaşam’ felsefesine en çok susamış olan Kürtlerin ezici bir
çoğunluğu, hep bu susuzluğu giderecek anlamlı öncülerini bekleyecektir.
Bu çoğunluk çoktan kendini tüketen ortaçağ yaşam kalıplarını hızla terk
edebilecek iken, kendisine sunulan ve hiçbir halka özgür yaşam şansı
vermeyen kapitalist modernitenin güçlü sacayağı ulus-devletçik kalıbına
da fazla takılmayacaktır. Eşitlik ve özgürlük ideallerine en çok kavuşma
şansı verebilecek olan Demokratik Konfederal yönetim biçimi, hem tarihi
ve coğrafi, hem de karakteristik özellikleri açısından Kürtler için en
uygun politik biçimlenmedir. Bu anlamda KCK (Koma Civakên Kurdistan),
hem çepeçevre kuşatıldığı katı ulus-devlet yapılarıyla sorunlarını
çözmek, hem de yeni bir ulus-devletçik maddi yapılanmasıyla yeni bir
dert ortamına girmemek açısından en elverişli çözüm olanağı gibi bir rol
sergilemekte ve anlam ifade etmektedir. KCK, Ortadoğu halklar mozaiğine
dayatılan kapitalist moderniteden kaynaklanan ulus-devlet savaşlarında
imha edilen, soykırıma uğratılan, baskı ve istismardan ötürü bütün özgür
yaşam ütopyaları yok edilen tüm Arap, İranî, Türk, Kürt, Ermeni, Rum,
Yahudi ve Kafkas kökenli toplumlar, etnisite, tüm mezhepler ve dinlerle
Avrupa kökenli demokratik ve insan haklarını yaşamayan toplulukları
yeniden kendi kutsallıklarına, özgür yaşam ifadelerine ve maddi
kazanımlarına kavuşturacak temel form olan Ortadoğu Demokratik
Konfederalizmi için de bir öncü model durumundadır. Eğer Irak kaos’undan
demokratik bir Federal Cumhuriyet doğarsa, bu yönlü bir gelişme de öncü
bir rol oynayabilir.
Kapitalist modernitenin üçüncü dünya savaşı, Ortadoğu’nun özsel,
mekân ve zaman boyutu içinde en olumlusundan en olumsuzuna açık uçlu
birçok gelişmeye gebedir. Bu savaşta sonucu anlam yüklü grupların
inisiyatif ve çabaları belirleyecektir. PKK kendini sürekli geliştiren
bu özgür yaşam idealli, anlam yüklü gruplardan, öncülük iddiası taşıyan
gruplardan sadece biridir.
Kapitalist modernite koşullarında ne kendim, ne de öncüsü
kılındığım halkımız için, diğer birçok kişilik ve halk grubu için adil
bir yargılanmanın gerçekleşmeyeceği anlaşılır bir husustur. Sonuç
bölümünde bu hususa değinilecek; daha doğrusu, bu savunmayla bu husus
anlaşılır, kanıtlanır kılınacaktır. Sürekli toplum içinde ve dışında
savaşla beslenen bir sistemi ancak özgürlük ütopyalarımıza sarılarak,
her yerde bulunan istismar ve iktidara karşı yine her yerde anlamlı
direniş ve adalet odakları oluşturmakla aşabiliriz. Diğer tüm yolların
yaşam için bir kısır döngüde ömür tüketmekten öte bir sonucu, hedefi yok
gibidir.
Bu savunmayı İmralı Adasında mutlak tecrit koşullarında yazıyorum.
Alışılagelen inceleme ve araştırma olanaklarım olmadığı gibi, bu, tercih
edeceğim bir yol da değildir. Adlarını ve eserlerini sıralamayı anlamsız
bulduğum, hep birbirine katkı sunan insanlık öncüleri benim için de ana
kaynaklardır. Büyük düşünce ve eylem savaşçıları -özgür yaşam için-
nicelikleştirilemez. Bu yönüyle de modernitenin bilim yapılanmasına
karşıyım. Hiçbir sesin ve özgür yaşam iradesinin tecrit koşullarımdaki
kadar özgürlük yanlısı ve adil olamayacağına inanarak, bu savunmamı
dostça ve yoldaşça yürümesini bilmiş ve bilecek olanlara adıyorum.
Birinci
Kitap
UYGARLIK
-Maskeli
Tanrılar ve Örtük Krallar Çağı-
Birinci
Bölüm: YÖNTEM VE HAKİKAT REJİMİ ÜZERİNE
Kavram olarak yöntem, amaçlara ilişkin en kestirmeden sonuca
götüren yol, alışkanlık, sağduyulu yaklaşım biçimleridir. Hangi yolun
hedefe en doğru ve kestirmeden götüreceği netleştiğinde, yöntem
tutturulmuş demektir. Yöntemin olumlu yanı, denenmiş olması ve sonuç
vermesindeki başarısıdır. Uzun denemelerden sonra belirlenmesi, ilgili
yol alıcıları için vazgeçilmezdir. Mürit-mürşit ilişkisini çağrıştırır.
Tarihin derinliklerinde anlam vermeye çalıştığımızda ilk karşımıza
çıkan yöntem, tüm olaylar ve anlayışlara ilişkin mitolojik yaklaşımdır.
Dar anlamda mitoloji de bir yöntemdir; hakikati açıklama metodudur.
Mitolojinin arkasında bir evren anlayışı vardır. Doğanın canlı ve
ruhlarla dolu olarak değerlendirilmesi günümüz için her ne kadar çocuksu
da görülse, bilimin vardığı seviye göz önüne alındığında, aslında hiç de
abartıldığı kadar yanlış bir yöntem değildir. Ölü, cansız ve dinamizmden
yoksun yöntem anlayışları mitolojiden daha çok anlam yoksunudur.
Mitolojik yaklaşımın yaşamla bağlantısı kesinlikle çevreci,
kaderden uzak, determinist olmayıp özgürlüğe açıktır. Doğallıkla uyumlu
bu yaşam anlayışı, insan topluluklarını büyük dinler çağına kadar çok
renkli ve coşkulu kılmıştır. Efsane, destan ve kutsallıklarla yüklü
mitolojiler özellikle neolitik dönemin temel yaşam zihniyetidir.
Söylencenin nesnelle çelişmesi, içeriğinde anlamlı yorumların
geliştirilemeyeceği anlamına gelmez. Söylenceler (mitolojiler) üzerine
anlam değeri hayli yüksek yorumlar yapılabilir. Tarih bu yönlü yorumlar
dışında çok az kavranabilir. En uzun yaşam dönemini söylence biçiminde
geçiren insan topluluklarını kavramada temel bir yöntem olarak mitoloji
vazgeçilmez önemdedir. Mitolojik yöntemin tam zıddı gibi konulan
günümüzün bilim yöntemlerinin de çoğunlukla birer mitolojiden ibaret
oldukları yeterince kanıtlanmıştır.
Tek tanrılı dinsel dogmalarla onların devamı olarak kesin yasalarla
çalıştığı iddiasında olan bilimsel yöntemin alabildiğine gözden
düşürdüğü mitolojik yönteme, mitolojik anlamlara itibarı yeniden
verilmek durumundadır. Ütopyalarla akraba olan mitolojiler insan türünün
vazgeçemeyeceği anlam, zihin biçimidir. İnsan zihnini ütopyasız,
mitolojisiz (efsanesiz, destansız) bırakmak, bedeni susuz bırakmaya
benzer. Daha iyi anlaşılmaktadır ki, bütün canlı zihinlerinin bir
toplamı olan insan zihni, bu kapsamdaki bir zenginliği sadece matematik
analitik zihniyete indirgeyemez. Bu, yaşama aykırılıktır. Milyonlarca
canlı zihni nasıl matematik bilmezse, onların toplamı olan insan zihni
de matematiğe mahkûm edilemez. Kaldı ki, matematik ilk icat edildiğinde
bir Sümer uygarlık buluşudur ki, asıl işlevi olan artık-ürünü
hesaplamakta kullanılmıştır. Günümüzde insan mantığı neredeyse bir hesap
makinesine indirgenmiştir. Peki, milyonlarca canlının zihnini, hatta
atom altı parçacıkların hareketini, ölçüye gelmeyen astronomik
büyüklükleri nasıl ve neyle kavrayacağız? Matematiğin gücünün bu mikro
ve makro evrenlere yetmediği açıktır. En azından kapıyı yeni anlam
yöntemlerine açık tutmak gerekir ki, kendimizi peşinen dogmalara
boğmayalım.
Canlı sezileri küçümsenemez. Yaşam adına ne varsa o SEZİLER’de
gizlidir. Bu sezilerin makro ve mikro evrenlerden bağımsız oldukları da
söylenemez. Anlayışa daha yakın olan, bu seziler dünyasının evrenin
temel bir özelliği olmasıdır. Bu nedenle mitolojik yöntem evreni
kavramada pek de değersiz sayılamaz. Belki de en az bilimsel yöntem
kadar evreni kavramamıza katkıda bulunabilir.
Mitolojik anlayıştan dogmatik dinsel anlayışa geçiş büyük bir
aşamadır. Bu geçiş toplumda hiyerarşi ve sınıflaşmaya dayalı bir
dönüşümün zihinsel alanı da işgal etmesiyle yakından bağlantılıdır.
Hükmeden ve sömüren ilişkisi sorgulanamaz dogmalara ihtiyaç gösterir.
Dogmalara kutsallık, tanrı sözü ve dokunulmazlık gibi tabu değerler
bahşedilmesi, gizledikleri ve meşruiyet sağladıkları hiyerarşik ve
sınıfsal çıkarlarla, sömürü ve iktidarla ilişkilidir. Bir anlayışta ne
kadar katı bir hüküm varsa, orada o kadar zorbalık ve sömürü gizlidir.
Dinsel yaklaşımlar insanlık tarihinde mitolojik dönemden sonra en
uzun süreli bir döneme sahiptir. Yazılı tarihle de başlatılabilir. Veya
az öncesinden, sonrasından. Anlaşılması gereken, dinsel dogmaya neden bu
denli ihtiyaç duyulduğudur. Bu yaklaşımın bir yöntem olduğu açıktır.
Dinsel yaklaşımda, yaşamın hedefi ve gerçeğe ulaşmanın yolu olarak,
doğadan ve toplumdan aşkın varsayılan ilahlara atfedilen SÖZ’e göre
hareket esastır. Bu sözlerden sapış; yaşarken angarya, her tür kölelik,
öldükten sonra cehennemlik olmaktır. Maskeli tanrıların inşa edildiği
eşikteyiz. Bu tanrının aynı zamanda toplum üzerinde buyruk ve sömürüyü
gerçekleştiren şef veya despot olduğu kolaylıkla sezilmektedir. Aşırı
maskeleme insan anlayışını aldatmakla yakından bağlantılıdır. Zaten
despotların ilk çıkışlarında kendilerini tanrı-krallar olarak
adlandırmaları bu hususu yeterince açıklamaktadır. Akabinde kendi
sözlerini kanunlaştırmaları ve kesin hakikat olarak sunmaları yaygınca
görülen tarihsel bir durumdur. Baskı ve sömürü derinleştikçe, dinsel
dogmatik yöntem insan zihniyetinin başat yolu haline getirildi; daha
doğrusu, bir toplumsal gerçeklik olarak inşa edildi. Tanrı maskeli
despotların yaşamı kurutan ve boğan hükmü altındaki uzun süreli köleliğe
insanlığın bu yöntemle boyun eğmesi sağlandı.
Dinsel yöntemin bir zihniyet alışkanlığı yolu olarak önemi,
binlerce yıl katı gelenekler sonucunda insan yığınlarında kölece boyun
eğmeyi meşrulaştırmasında ve kadercilik anlayışını kökleştirmiş
olmasındadır. Büyük sömürü ve vahşet savaşları bu yöntem sayesinde
mümkün olmuştur: Kutsal söze, tanrı emrine göre yaşamak! Şüphesiz
yönetici konumunda olanlar için bu yöntem büyük kolaylıklar
sağlamaktadır. Sürü-çoban diyalektiği kurulmuştur. Kölelik toplumların
vazgeçilmez bir gelişme aşaması olarak sunulmuş, hatta ondan öteye
değişmez toplum anlayışıyla doğal gerçeklik bu temelde dondurulmuştur.
Bir yandan çok edilgen bir doğa ve toplum anlayışı, diğer yandan çok
aktif, her şeyi yaratan, olduran bir aşkın yöneten ve hükmeden tanrı
anlayışıyla zorunlu bir diyalektik bağlam haline getirilmiştir. İlk ve
ortaçağları bu anlayış, bu yöntem yönetmiştir dersek fazla abartıya
kaçmış olmayız.
Dogmatik yöntemin en sakıncalı tarafı canlı, kendi kendine
evrimleşen bir doğa anlayışı yerine edilgen, ancak yüce buyurganın
dıştan emirleriyle hareket eden bir yolu insanlığa dayatmış olmasıdır.
Bunun toplumsal alan üzerinde en önemli sonucu, aynı edilgen yapıları ve
dıştan çoban yönetimini çok doğal kılmasıdır. Bu yöntemin en eski olduğu
kadar en aşkın öznellik arz etmesi ortaçağda doruk noktasına varmıştır.
Artık nesnel dünya nerdeyse anlaşılmaz ve yok sayılmıştır. Dünya geçici
bir yaşam durağı iken, kalıcı ve ebedi idealler esas yaşam biçimi olarak
varsayılmıştır. Dogma ve klişeleri kim en çok biliyorsa o âlim sayılmış
ve en üstün mertebeye oturtulmuştur. Anti-mitolojik karakterdeki bu
düşünüş yolu tarihin, dolayısıyla yaşamın en dizginleyen ve tutsaklığa
mahkûm eden rolünü başat olarak oynamıştır.
Dinsel yöntemin olumlu yanı ise, toplumda ahlak olgusuna büyük
mesafe aldırmasıdır. Bu aşamada ve bu yöntem altında iyilik ve kötülük
düşüncesi büyük ayrımlara uğratılmış ve kesin hükümler getirilmiştir.
Yöntemin fark ettiği temel husus, insan zihninin esnekliği, dolayısıyla
biçimlendirilebilir özelliğidir. İnsanın kendi altındaki hayvanlar
âleminden bu zihniyetle farklılık arz etmesi ahlaksal gelişmenin
temelidir.
Ahlaka başvurulmadan ne toplumsallaşılabilir ne de yönetilebilir.
Yöntemde ahlak toplum için vazgeçilmez bir oluşum ve yönetim gerçeği,
algısıdır. Ahlakın pozitif ve negatif içeriğini tartışmaksızın, bu yönlü
bir gelişme toplumsal algılamanın vazgeçilmezi olarak sayılmak
durumundadır. Şüphesiz ahlak metafizik bir algıdır, ama bu husus onun
varlığını geçersiz ve önemsiz kılmaz. Metafizik ahlakın mitolojik
dönemdeki ilkel ahlaka göre bir üstünlüğünden bahsetmek abartı sayılmaz.
İnsan toplumunu ahlaksız düşünmek, belki de yiyecek ot bırakmadıkları
için nesli tükenen dinozorlar gibi insanın kendi türünün ya da dünyanın
yaşanabilir çevresinin sonunu getirmesi demektir. İkisi de aynı kapıya
çıkıp, sonuçta insanın sürdürülemez bir tür haline gelmesidir. Nitekim
ahlakın büyük yıkılışıdır ki, günümüzde çevre sorunları felaketin
eşiğine kadar getirilmiştir.
Sadece temel dinlerde değil, klasik Yunan düşüncesinde de dogmatik
yöntem ağır basar. Bu düşüncede diyalektik yöntemin, nesnel
yaklaşımların yeri çok sınırlıdır. Hâkim yöntemler olarak Aristo ve
Eflatun’un idealizmi, ortaçağdaki dogmatik dinsel yöntemin en güçlü
dayanakları olmuştur. İdealizmin en büyük filozofu, hatta yaratıcısının
Eflatun olması veya öyle varsayılması, onu peygambersel yaklaşımın
gözdesi yapmıştır. Peygamberliğe en yakın filozoftur.
Üç büyük dinin peygamberlik yaklaşımları da iyi stabilize edilmiş
dogmatik yöntemin kurucu mesafesindedir. Her üç dinin ağır basan yanları
metafizik ahlakın kurucu öğeleri olmalarıdır. Buda, Zerdüşt, Konfüçyüs
ve Sokrates’te ahlak zirveye erişir. Özellikle Zerdüştlükte
iyilik-kötülük temel felsefe olarak aydınlık-karanlık ikilemiyle eş
tutulmuştur. Tarihte değeri yüksek olan bu bilgelerin şahsında insanlık
büyük bir ahlaki merhale kat etmiştir.
Kapitalizmin dünya sistemi haline gelmesinde ‘bilimsel metot’
anlayışı önemli rol oynar. Roger ve Francis Bacon’la Descartes’in
öncülük ettiği yeni yöntem anlayışında özne ve nesne ayrımı özenle
belirtilir. Ortaçağın dogmatik yönteminde özne ve nesneye pek yer
yoktur. Gölgemsi bir işlevleri vardır.
Rönesans’la ayağa kalkan Batı Avrupa, Hıristiyanlıkta reformla ve
felsefi aydınlanma devrimiyle özne ve nesnenin görünümünde yeni bir çağ
açmıştır. İnsanın öznelliğiyle dünyanın nesnelliği iki temel faktör
olarak yaşamda başköşeyi temsil ederler. Tanrı sözünü esas alan dogmatik
yöntem ahlakla birlikte önemini yitirir. Daha doğrusu, eskinin örtük
kralları ve maskeli tanrıları yerine, çıplak krallar ve maskesiz
tanrılar dönemine geçilir. Bunda kapitalistik sömürü tarzı temel
dürtüdür. Kâr adı altında gerçekleştirilen istismar her bakımdan
toplumun algılanışını değiştirme zorunluluğunu duyar. Yeni ‘bilimsel
yöntem’in altındaki temel etken bu zorunluluk veya ihtiyaçtır. İnsanlık
ve doğa çok büyük bir istismara uğratılmakla karşı karşıyadır. Toplumun
bu istismarı kolay kolay kabul edemeyecek olan vicdanı (ahlakı) ancak
büyük bir zihniyet değişikliği ile yeniden inşa edilecektir. İşte bunun
için temel doğruluk yolu olarak ‘yönteme’ büyük işlev düşecektir.
Descartes’in köklü bir dönüşüm için büyük bir şüphecilik hastalığını
yaşadığı, her şeyden şüphe ettiği, bunun sonucunda “Düşünüyorum, o halde
varım” yargısına sığındığı meşhurdur. Bacon’ların ‘nesnellik’ için büyük
özen gösterdikleri iyi bilinir. Birincisi bireyin bağımsız
düşünebilmesine, ikinciler ‘nesne’ hakkında bireyin dilediği gibi
tasarrufta bulunabilmesine kapıyı aralarlar.
Bilimsel yöntemde ‘nesnellik’ kavramını yeniden ve çok derinlikli
olarak yorumlamak gerekir. Analitik düşünce dışında, insan bedeni de
dahil, tüm doğanın (canlı ve cansız) nesne olarak tanımlanması, esasta
kapitalizmin doğayı ve toplumu sömürüsünde ve tahakküm altına almasında
kilit bir işleve sahiptir. Özne ve nesne ayrımını derinleştirmeden ve
büyük bir meşruiyete kavuşturmadan, yeniçağa ilişkin zihniyet dönüşümü
sağlanamaz.
Özne analitik düşüncenin en meşru geçerli faktörü iken, nesne de
üzerinde her tür spekülasyonun yapılabileceği ‘maddi’ öğedir. Diğer bir
deyişle ‘objektivite’yi temsil etmektedir. Bu ayrım uğruna büyük
kavgalar verilmiştir. Kiliseyle bilimin kavgasını salt ‘doğruluk’
hakkında bir çekişme olarak görmemek gerekir. Bu kavganın altında büyük
toplumsal mücadeleler söz konusudur; bir anlamıyla ahlak yüklü eski
toplumla ahlaki örtüden soyunmak isteyen çıplak kapitalist toplumun
çekişmesi vardır. Mesele salt kilise ve bilim çekişmesi de değildir.
Daha genelinde toplum vicdanının tüm tarihi boyunca muhafaza ettiği,
istismarı yasaklayan, lanetleyen ve günah sayan sistemle toplumu hiçbir
yasak, günah ve lanet tanımadan sömürüye ve tahakküme ardına kadar açmak
isteyen kapitalist yeni toplumsal projenin çatışması söz konusudur.
‘Nesnel yaklaşım’ bu projenin kilit kavramıdır.
‘Analitik düşünce’nin ‘nesnellik’ kavrayışı altında operasyona
yatıramayacağı hiçbir ‘değer’ yoktur. Sadece insan emeği değil, tüm
canlı ve cansız doğa tasarruf altına alınıp mülkleştirilebilir. İnceleme
ve araştırmalara tabi kılınıp üzerinde her türlü sömürüye hak
kazandırılabilir. Seçkin özneler dışında her şey mekanik olarak
değerlendirilip acımasızca tahakküme ve istismara tabi tutulabilir.
Doğaya ve topluma karşı temel özne olarak örgütlenen
birey-vatandaş-ulus-devlet toplumu, yeni maskesiz tanrılar olarak,
soykırımlardan çevreyi yaşanmaz hale getirmeye kadar her türlü
çılgınlığı yapma kudretine sahip ‘yeni icat’lardır. Eskinin ‘Leviathan’ı
artık kudurmuş gibidir. Hükmetmeyeceği, parçalamayacağı bir nesne yok
gibidir. Nesnel yaklaşımı bilimsel yöntemin son derece masum bir kavramı
gibi algılamanın büyük felaketlere, sapmalara ve ortaçağdan kalma
engizisyonlardan daha acımasız katliamlara yol açtığı iyi
anlaşılmalıdır. Nesnel yaklaşımın hiç de masum bir bilim kavramı
olmadığı önemle belirtilmelidir.
‘Bilimsel yöntem’in kendisi en büyük sınıfsal bölünme aracı olarak
kavranmadıkça, sosyolojinin günümüzdeki işlevsizliği ve iflas durumu
açıklanamaz. Açıkça belirtmeliyim ki, en iddialı toplumsal bilim geçinen
ve bir dönem benim de öyle saydığım ‘bilimsel sosyalizm’in iflas
etmesinde de ‘nesnel’ ‘bilimsel yöntem’in belirleyici bir rolü vardır.
Bilimsel sosyalizmin ve tüm türevlerinin uzun süreli uygulama ve
toplumsal sistem inşalarından sonra içten çözülerek yıkılmaları veya
direkt devlet kapitalizminden özel kapitalizmlere dönüşüm geçirmeleri,
temellerindeki ‘bilimsel yöntemden’, onun ‘nesnelleştirme’ anlayışından
ileri gelmektedir. Yeri geldikçe bu konuları kapsamlıca açacağımı
belirtmekle yetiniyorum. Yoksa sosyalizm mücadelesine büyük inanç ve
çabayla katılanların dürüst niyetlerinden asla kuşku duyulamaz.
Özne-nesne ayrımına temel rol atfeden tüm bilimsel yapılar
bağımsızlıklarına çok düşkündürler. Öyle ki, bunlar her tür toplumsal
değer yargılarının üstünde hareket ettiklerini iddia ederler. Bilim
adına belki de yapılan en büyük sapma bu iddialarda gizlidir. Belki de
hiçbir çağda kapitalist çağda olduğu kadar bilimin hâkim sistemle
bütünleşmesine tanık olunmamıştır. Yönteminden içeriklerine kadar bilim
dünyası hem sistemin en büyük inşa gücü, hem de meşruiyetini sağlayan ve
koruyan güçtür. Kapitalist çağın bilim yöntemi ve bu temelde oluşan
bilimleri, gerek sistemin kârsal işleyişinin, gerekse bunun yol açtığı
ve toplumun tüm iç ve dış halkalarını kaplayan savaşlar, krizler,
acılar, açlık ve işsizlik, çevre yıkımı ve nüfus patlamalarının esas
sağlayıcı, yol açıcı gücüdür. “BİLİM GÜÇTÜR” özdeyişi bu gerçeğin
iftiharla dile getirilişidir.
Belki de bunda kötü olan ne var denilecektir. Masumiyet ve
meşruiyet zırhına bürünen sistemden bu sesler, yargılar rahatlıkla dile
getirilirken, en doğal tutum ifade edilmiş olur.
Eğer günümüzde kapitalist modernite tüm parametrelerinde
sürdürülemezlik işaretlerini veriyorsa, bunda en büyük pay sahibi
dayandığı ‘bilimsel yöntemdir’. Dolayısıyla sistem eleştirisini
dayandığı yöntemde ve ortaya çıkarılan ‘bilimsel disiplin’lerinde
geliştirmek yaşamsal öneme sahiptir. Sosyalist eleştiri de dahil, tüm
sistem eleştirilerinin temel zaafı, sistemin dayandığı ve onu var kılan
yöntemin aynısını kullanmalarıdır. Hâlbuki o yönteme dayanarak inşa
edilen toplumsal gerçeklik, aynı yöntemle ne kadar eleştirilse de, aynı
sonuçla karşılaşmaktan kurtulamaz. Çokça bilinir, önceden çizilen
yollarda yürüyenler, o yolların vardığı köy ve kentlere ulaşmaktan başka
bir yere varamazlar. Bilimsel sosyalizm de dahil, sistem karşıtlarının
başına gelen de budur.
Değerlendirmelerimde özne ve nesne ayrımının sınıfsal ve toplumsal
karakterini temel almaya büyük özen gösteriyorum. Çünkü masum gibi
gözüken bu iki kavram, sürdürülemez hale gelen modernitenin ontolojik (varoluş)
nedenleridir. Sanıldığı gibi bu kavramların bilimsel kazanımlarla
ilişkisi yoktur veya izafi karakterli olmaktan masum değildirler. En
azından ortaçağdaki dogmatik yöntem kadar saplantılı bir doğa ve özne
anlayışına sahiptirler. Özne ve nesne ayrımını açıkça yapmakla yaşamın
kavranmak istenmesi, insan yaşamını ortaçağdan daha geri ve silik
kılmakta ve maddi boğuntuya taşımaktadır. Dogmatik yöntemin nefessiz
bıraktığı ve özgürlükten yoksun kıldığı insan yaşamı, kapitalist
modernitede özne-nesne ayrımına dayalı olarak paramparça edilmektedir.
Yaşamın tüm alanlarında derinden bir yarılma inşa edilmektedir.
‘Bilimsel disiplin’lerle bütünlüğün hücrelerine kadar parçalanmasıyla
yitirilen en büyük değer, toplumsal yaşamın mekân ve zamanla kayıtlı
bütünlüğü ve bölünmezliğidir. Günümüzdeki ‘yaşam sıkışması’ kadar
özünden, mekânsal ve zamansal dayanaklarından kopartılmış yaşam
trajedisinden daha vahimi düşünülemez. Kaderlerin en kötüsüyle karşı
karşıyayız. Toplumsal kanserleşme bir alegorik yaklaşım değil, yaşama
karşı en anlamlı bir sistem yorumudur.
Üzerinde yoğunca durulması gereken bu konu, bir savunma
çerçevesinde ancak sınırlı bir değerlendirmeye tabi tutulabilir. Karşı
eleştiriyle yeni bir yöntem önermiyorum. Bu tümüyle yöntemsizliği
önerdiğim anlamına da gelmez. Sadece insan yaşamında değil, tüm canlı ve
cansız doğa yaşamında da bağlı kalınan yolun, yöntemin, yasaların ifade
ettiği hususların farkındayım. Yol ve yönteme değer biçmekteyim. Ama
yöntem ve yasa anlayışında her zaman deterministik bir öz taşınırken,
bundaki ısrar ve kalıcılığın gelişmenin ve özgürlüğün inkârına varabilme
tehlikesi taşıdığını da önemle belirtmek durumundayım. Yöntemsiz,
yasasız evrenlerin varlığını düşünmüyorum. Ama evreni sadece matematik
bir düzene sahipmiş gibi ele alan Descartes mekanizminin temel olduğuna
da inanmıyorum. Matematik ve yasa mantığının hastalıklı olduğuna dair
derin kuşkularım vardır. Matematik ve yasa icatçısı Sümer rahipleriyle
günümüzün bilimsel zihniyeti arasında büyük benzerlik görüyorum.
İkisinin de aynı uygarlığı temsil ettikleri kanısındayım.
Yöntem karşıtı olmak ne tamamen yöntem inkârı, ne de alternatif
yöntem arama anlamına gelir. Özgür yaşam seçeneğine daha yakın yorum
imkânlarına açık olmanın daha yüksek değer taşıdığını belirtmek gerekir.
Eğer hedef yaşamın anlamına varmaksa, yöntem buna aracılık etmelidir.
Kendi başına büyük endüstriyel üretim ve büyük devlet insanlığa
mutluluktan çok savaş ve yıkım getirmişlerdir. Üretim ve güç birleşince,
anlamdan daha çok uzaklaştırmaktadır. Birikim sahipleri yaşam karşısında
her zaman en büyük anlayışsızlıkları sergileyen kesimlerin başında
gelmişlerdir. Toplumda birikime hep şüpheyle bakılır. Yöntem sorunundan
kurtulmak veya bu sorunu aşmak köklü anlamlar içerir; içinde yaşanılan
çağ ve uygarlıkla hesaplaşmayı gerektirir. Tarihsel zamanlarda bunun
çarpıcı örneklerine rastlamaktayız. Kapitalizme, onun tüm modern kurum
ve kalıplara damgasını vuran yöntem ve bilim disiplinlerine radikal
eleştiri getirmeden, bu temelde bilimin özgür yaşamı daha yakın kılan
yeniden inşasına yönelmeden çıkış aramak beyhude bir çabadır. Modernite-postmodernite
ikilemine katkı sunmak niyetinde değilim. Bu konuda sergilenen birçok
yaklaşıma saygı göstermekle birlikte, sorunun özünden uzak kalındığı
kanısı halen yaygındır. Postmodernite, modernitenin yeni kılıflar
altında kendini sürdürmesi olarak da değerlendirilmektedir.
Kendi yorumumu HAKİKAT REJİMİ kavramı adı altında sunmak
durumundayım. Bir alternatif yöntem arayışından ziyade, yanılgılarla
yüklenmiş ve özgürlük değerinden uzaklaştırılmış yaşam sorunlarından
çıkış yolu aranmaktadır. Şüphesiz insan toplumunda hakikat arayışçılığı
hep olagelmiştir. Mitolojilerden dinlere, felsefeden günümüz bilimlerine
kadar birçok seçenek bu arayışlara yanıt olarak belirmiştir. Yaşamı bu
seçenekler dışında yaşamak düşünülmediği gibi, sorunlar yumağının bu
seçeneklerden kaynaklandığı gibi bir ironi de inkâr edilemez. Yani ne
onsuz olunur, ne onunla olunur dilemması (ikilemi) söz konusudur. Fakat
yaşadığımız modernitenin benzersiz bir farkı vardır. Modernite birçok
alanda sürdürülemezlik sınırlarına dayanmıştır. Bir çırpıda sayarsak
artan nüfus, kaynakların tükenişi, çevre yıkımı, sınırsız büyüyen
toplumsal çatlaklar, çözülen ahlaki bağlar, yaşamın mekân ve zamandan
kopuşu, büyük stresli ve büyüsünü, şiirselliğini yitirmiş yaşam, dünyayı
çöle çevirecek nükleer silah yığınakları, sonu gelmeyen ve tüm toplumsal
bünyeyi saran yeni savaş türleri gerçek bir mahşeri çağrıştırmaktadır.
Bu aşamaya gelişin kendisi bile Hakikat Rejimlerimizin iflas ettiğini
göstermektedir. Umutsuz bir tablo sergilemek durumunda değilim. Ama
karşımızda, içimizde yiten yaşama karşı sessiz kalacak, çığlık atmayacak
halde de değiliz. Umutsuz olmayalım, gözyaşlarına boğulmayalım. Fakat
bunun için çare gerekir.
Hakikat arayışımız boş bir çaba mıydı, yoksa karanlık güçler
çağından mı geçiyorduk? Büyük yanlışlıklar nerede ve ne zaman yapıldı;
saplantılara nerede ve ne zaman girildi?
Kapitalist modernitenin gücünü ezici biçimde yanılgılı toplum
inşalarından aldığına eminim. Buna karşı büyük mücadelelerin verildiği
inkâra gelmez. Başarı diye sunulan sistemlerin başına gelenler de
ortadadır. O halde sistemin hep iddia ettiği gibi, yaşanılan son ve
ebedi dünya mıdır? Başka bir dünya mümkün değil midir? Güncel olarak
sorulan soruları tekrarladığımın farkındayım. Fakat birçok noktada
düşülen yöntem hatalarından bilim disiplinlerindeki yanlışlıklara,
iktidar ve ekonomi yorumlarından hukuk ve estetiğe hükmeden tahakkümcü
anlayış ve kurumlaşmalara kadar birçok olgunun içyüzünü sergileyecek
durumda olmayı küçümsememek gerekir. Bu anlamda bir denemeye girişme
gücünü kendimde görüyorum. Bunu özgürlük değerlerine karşı sergilenmesi
gereken bir borç, bir görev olarak da değerlendiriyorum.
Konuya giriş cümlesi olarak belirtmeliyim ki, insan düşüncesine
hükmeden iki temel kalıp olan öznel-nesnel, idealist-materyalist,
diyalektik-metafizik, felsefi-bilimsel, mitolojik-dinsel gibi bölünmeler
anlamı zayıf kılmış ve çarpıtmıştır. Bu ikilemlerdeki derinleşmeler,
kapitalist moderniteye yol açan temel yöntem hatalarıdır. Uygarlık
tarihi boyunca düşünce ve inançların bu yönlü gelişimi, geliştirilmesi
iktidar ve istismar sahiplerince hep desteklenmiş ve kurdukları
sistemlerin sürdürülmesinde temel meşruiyet rolünü oynayarak
kapitalizmde zirvesine taşınmışlardır. Bu ikilemlerin soyut bir tarih
gibi yorumlanması da esas olarak yürürlükteki iktidar ve sömürü
sistemlerinin yararınadır. Eğer insanlık zihniyeti bu ikilemlerle
boğuşturulmasaydı, hiçbir iktidar ve istismar düzeni tarihte bu denli
etkili olmazdı. Zihniyet savaşlarını bu ikilemler etrafında sürdürmek,
adeta şehvet gibi daha çok iktidar ve sömürü arzusuna yol açar. Hakikat
arayıcıları, bu ikilemlerdeki başarıları oranında, iktidar sahiplerinin
yanında ve sömürü odaklarında kendilerine hep seçkin yer bulmuşlardır.
“Hakikat iktidardır, iktidar hakikattir” deyimi büyük geçerlilik
kazanmıştır. Buradaki hakikat rejimi, siyasi istismar rejiminin en
sağlam müttefiki konumundadır. Bu ittifakın sonucu, daha çok baskı ve
istismardır. Bunun sonucu ise, özgür ve anlamlı yaşamın yitimidir.
O halde bu hakikat rejimini bırakmak, yöntem itibariyle yapılması
gereken ilk ciddi işimiz olmalıdır. Aslında negatif bir duruş gerekiyor:
Sistemin hakikat rejimine her cepheden olumsuz davranmak! Kuru bir cephe
alıştan bahsetmiyorum. Onu çözerek karşı duruşun sergilenmesi gereğini
belirtiyorum. Sadece iktidar ağlarına karşı değil, sömürü odaklarına
karşı da ancak bu odakların her yerinde karşılarında anlamlı direniş ve
topluluk inşa çabaları geliştirilirse, sistem püf noktasından yakalanmış
ve çözülmeye başlanmış olacaktır. Tüm toplumsal inşalar zihniyet
ürünüdür. Söylenenin aksine, eller ve ayaklar toplumu inşa etmez. Öyle
olsaydı, karşımızdaki dünya bambaşka olurdu. Tarihin tüm önemli
olayları, gelişme süreçleri ve yapılanmaları etkili zihniyetler ve
iradelerinin eseri olarak ortaya çıkmışlardır. Marksist yöntemin en
büyük hatalarından biri, devrimi zihniyet alanlarında yoğunlaştırmadan,
yeni toplumsal inşayı günlük baskı ve istismar altındaki proleterden
beklemesidir. Marksistler proleterin yeniden fethedilmiş köle olduğunu
görememişlerdir. ‘Özgür işçi’ safsatasına bizzat düşmüşlerdir. Diğer
hatalarla birlikte bunun sonuçları bilinmektedir.
O halde insanlığın bilimsel kazanımlarına da anlam vererek
kazanmamız gereken zihniyet nasıl olmalıdır?
Bu soruya daha açık yanıt vermek için öznellik ve nesnellikten
kaynaklanan, ama sonuçta aynı kapıya varan iki zihniyet duruşunu daha
derinliğine deşifre etmeliyiz.
Birincisi, nesnelliğin, çokça iddia ettiği gibi, doğa ve toplum
yasalarının olduğu gibi ifadesi olmadığıdır. Derinliğine araştırılır ve
fark edilirse, nesnel yasallılığın eski ‘tanrı sözü’ deyiminin modern
biçimi olduğu görülecektir. Bu nesnellikte hep doğa ve toplumu aşan
güçlerin sesi yankılanır. Daha da deşilirse, bu sesin zorbanın ve
istismarcının hâkimiyetinden kaynaklandığı anlaşılır. Nesnel zihin ve
duyduğu sesler düzeni, uygarlık sistemleriyle yakın bağlara sahiptir. Bu
sistemlerce terbiye edilmişler ve kulağa aşina kılınmışlardır.
Nesnelerden yeni bilgiler kopartılsa dahi, bunlar anında sistemin
yerlerine eklemlenirler. Her yeni buluşun, teknik sistemdeki
sahiplerince ya önceden ya sonradan binbir bağla bağlandıklarını iyi
görmek gerekir. Aksinde ısrar edilirse, Âdem’den İbrahim’e, Mani’den
Hallac-ı Mansur’a, Saint Paul’dan Giordano Bruno’ya kadar gelen tarihsel
örneklerinde gördüğümüz gibi sistem tanrılarının gazabına uğratılırlar.
Nesnel olma gerçeğe ve adalete yakın durduğunda binbir düşmanla
karşılaşır. Nesnel olma eğer gerçekten algının, gönül gözünün gördüğü
şeyse çok değerlidir; özgür yaşam değerine bağlandığında gerçek
bilgeliğe de götürür. Ama bunun için Hallac-ı Mansur ve Bruno gibi
düşünce savaşçısı olmayı göze almak gerekir.
Bilimsel yasalar açısından nesnellikten iki yönlü sonuç
çıkarılabileceğini özenle bilmek gerekir. Hangisinin kurulu hâkim
sistemin, hangisinin gerçeğin yansıması olduğunu bilmek büyük uğraş ve
direniş gerektirir. Daha çok analitik düşünceye ait olan nesnel düşünce
tarzı duygusal zekâ kaynaklı anlık sezgisel düşüncelerle bağıntılı
kılınmazsa, tarihte ikinci bir dinozor rolünü oynayacaktır. Atom
bombasını doğuran canavar, kapitalist modernitenin analitik düşünce
yapısıyla teçhiz edilmiş eski Leviathan’ın yeni versiyonudur.
Bahsettiğimiz olumsuz tablonun sorumlusu da bu yeni versiyondur.
Ulus-devlet biçimindeki maskesiz yeni tanrıyı incelediğimizde, nesnel
analitik düşüncenin neye kadir olduğunu daha yakından göreceğiz.
Nesnelliğin karşı kutbunda yer tutan öznellik, gerçeğe içgörüyle,
nesnesiz spekülasyonlarla varılacağı iddiasındadır. Bu, Eflatunculuğun
bir biçimidir. Kendi başına bırakıldığında, nesnellik gibi yanılma ve
saplantı yönü hemen açığa çıkar: Gerçek duyumsandığı, hissedildiği
kadardır. Bu bir yönüyle varoluşçuluğa kadar varır. İnsanı kendini
yarattığından ibaret sayar. Adına birçok düşünce ekolü kurulmasına
rağmen, nesnellik gibi sistemde yer almakta geride kalmaz. Doğa ve
toplum anlayışında ‘sübjektivizme’ (obje inkârcılığı) düşmesi,
bireyciliğin güçlü dayanağı olmasına götürür. Modernitenin bireyini
egoist yapan anlayış, öznelcilikle yakından bağlantılıdır. Bunun
sağlıklı ‘ben’ yerine bencilliğe yol açması, tüketim toplumuna götüren
temel güdümlenime bağlanır.
Öznellik ‘ne kadar benlik, o kadar hakikat’ saplantısından da
sorumludur. Kapitalist sistem bu düşünce yapısına çok şey borçludur.
Başta edebiyat olmak üzere, sanat alanına yansıtılan bu düşünce tarzı
sanal dünya yaratımıyla sonuçlanmıştır. Sanat endüstrisi aracılığıyla
tüm toplumu etkisi altında tutarak, sisteme muhtaç olduğu meşruiyeti
katmanlı olarak sağlar. Toplum anlık olarak sanal bir dünyanın
bombardımanı altında tutulup, öz düşünüm olanağını hep yitirmeyle karşı
karşıya bırakılır.
Hakikat bir simülasyon (kopyalama) dünyasına indirgenir. Asıl ve
kopya arasındaki ayrımın anlamı kalmaz.
Bir içgörü olarak öznelliğin olumlu yanı, duygusal düşünce ile daha
yakından bağlantılı olmasıdır. İçgörüde his ve sezgilerle keşfetme güçlü
bir yandır.
Tasavvuf ve Ortadoğu bilgeliğinde, içgörü yöntemiyle doğa ve toplum
bütünlüğü yakalanmaya çalışılmıştır. Bunda epey de mesafe alınmıştır.
Halen güçlü bir kaynak olarak işlevsel kılınabilir. Batının
nesnelciliğine karşı Doğunun öznelciliği doğaya ve topluma ahlaki
yaklaşımda üstün bir konuma sahiptir. Öznelcilik de, nesnelcilikte
olduğu gibi kendini tanrının sesi olarak yansıtma hastalığına sıkça
düşmüştür. Bu yönüyle ikisi birleşir. İçsel ve aşkınsal tanrı, doğa ve
toplum yaklaşımları bu yönleriyle sistemlerin maskeli ve maskesiz
tanrıları durumundaki örtük ve çıplak krallıklara hizmet aracına
dönüşmekten, eklemlenmekten kurtulamazlar.
Günümüzde, daha doğrusu kapitalist modernitede nesnelcilik
pozitivist okul ve üniversite kurumlarıyla, öznelcilik ise her türlü
ruhçuluk ve dincilik kurumlarıyla sağlam yer tutup iki yönden meşruiyet
üretirler. Birer hakikat yönteminden, rejiminden çok, sistemin
yağdanlığı rolünü oynarlar. İktidar ve istismarın meşrulaştırıcı kadro
ve kurumları olarak, çıplak zor ve sömürü kurumları kadar işlevselliğe
sahiptirler. Bir kez daha karşımızda ‘iktidar hakikattir’, ‘bilim
güçtür’ deyişiyle bütünleşen sistem güçleri söz konusudur. Hakikat
arayışı, ‘şirket’ olarak da değerlendirebileceğimiz
sermaye-bilim-siyaset üçgeninde somutlaşan oyunun adıdır. Bu oyunun
dışında her hakikat arayışı ya sistemin düşmanıdır, yok edilir, ya da
içlerine çekilerek eritilmeye çalışılır. Anlamın büyük yitimi karşısında
maddi uygarlığın en gelişkin aşamasıyla kuşatılmış bulunmaktayız.
Sermaye-bilim-politik güç çemberinden kurtuluş nasıl sağlanacaktır?
Nietzsche’den Michel Foucault’ya kadar özgürlük filozoflarının cevabını
aradığı bu soru kolayca cevaplandırılacak cinsten değildir. Modernite
karşısında ‘iğdiş edilmiş toplum’ ve ‘insanın ölümü’ yargılarına giden
bu filozofları anlamak gerekir. Ölüm kampları, atom bombası, etnik
temizlik savaşları, çevre yıkımı, kitlesel işsizlik, yaşamın aşırı
sıkışması, kanserde artış, AIDS türü hastalıklar bu yargıları
doğruladığı gibi, karşı hakikat arayışlarını da o denli ivedi ve gerekli
kılmaktadır.
Bir kez daha belirtmeliyim ki, büyük muhalif kuramlar olarak
değerlendirilen bilimsel sosyalizm, sosyal-demokrasi ve ulusal kurtuluş
akımları, modernitenin mezhepleri olarak çoktandır yerlerini belli
etmişler ve rollerini oynamışlardır. Birçok postmodern arayışın kılık
değiştirmiş modernist düşünce akımları oldukları da kavranmaktadır.
Sistemler zirvedeyken çözülmeye başlar ve düşüşe geçerler. 1970’ler
kapitalist modernitenin düşüşe geçtiği dönemi ifade eder. Yöntemde de
gözden düşme ve parçalanmanın kendini gündemleştirdiği dönemdir.
Ekolojik düşüncenin, feminist akımların, etnik-kültürel hareketlerin
devreye girmesi bu dönemle bağlantılıdır. Bilimsel yöntemin parçalanışı,
başka dünyaların mevcudiyetini ve özgür yorumun değerini ortaya
çıkarmıştır. Kaotik olarak da yorumlayabileceğimiz bu dönemi algı
zenginliğiyle karşılamak ve farklı zihniyet gruplarını kendi
somutlukları dahilinde iktidarın her odağında bir direniş odağı olarak
görmek büyük önem taşır.
Tarihsel dönemin yeni değişik yöntemler ve hakikat kurgulamaları
açısından verimli olduğunun tespiti, toplumun topluluklar düzeyinde
yeniden inşa edilme şansını arttırmaktadır. Özgürlük ve eşitlik
ütopyalarının inşa edilmiş toplumsal yapılanmalar halinde somutluk
kazanmaları günün pratik görevleri mesafesindedir. Gerekli olan, girilen
yolun bilimsel değeri ve özgürlük iradesinin gücüdür. Hakikat aşkının
özgür yaşama yaklaştığı dönemden bahsediyoruz. Özdeyişimiz şudur:
HAKİKAT AŞKTIR, AŞK ÖZGÜR YAŞAMDIR!
O halde hem yöntem, hem hakikat rejimi olarak aşkla özgür yaşamın
peşine düşmeden ne gerekli olan bilgiye erişebiliriz, ne de yeni
öncüllükler ve toplumsal dünyamızı inşa edebiliriz. Varsayımlarımız
ışığında bilgilenmeyi ve öncü yapılanmaları daha yakından araştıralım.
Araştırmamıza Bacon ve Descartes’in öncüllerini reddederek
başlayalım. Özne-nesne ve ruh-beden ikilemini reddettikten sonra insanı
temel almak, her bakımdan daha uygun bir başlangıç olabilir. İnsan
merkezli bir dünyadan bahsetmediğimiz gibi, hümanist bir yaklaşımı da
konu edinmiyoruz. İnsanda yoğunlaşan gerçeklikler toplamını konu
edinmekteyiz.
1- Maddenin yapı taşları olarak atomlar, hem sayı hem diziliş
olarak insanda en zengin bir varlığa ve bileşime sahiptir.
2- İnsan biyolojik dünyanın tüm bitkisel ve hayvansal yapılarını
temsil etme avantajına sahiptir.
3- Toplumsal yaşamın en gelişkin biçimlerini gerçekleştirmiştir.
4- Çok esnek ve özgür bir zihniyet dünyasını temsil etmektedir.
5- Metafizik yaşayabilmektedir.
Tüm bu özelliklerin insanda iç içe, bütünlük dahilinde aynı anda
yaşanmasının örneği olmayan bir bilgi kaynağı olduğu açıktır. Bütünlük
içinde bu kaynağı anlamak, bilinen gerçekleşmiş evreni anlamakla
özdeştir. En azından anlamak için doğru bir başlangıç değerindedir.
Birinci olarak, maddenin yapı taşları olarak atom içi ve atomlar
arası oluşumlarla canlılık arasındaki bağ en iyi insanda teşhis
edilebilir. İnsanı bir anlamda düşünen canlı madde dizilişi olarak
tasarlamak mümkündür. Şüphesiz tasarımlamamız insanı madde toplamından
ibaret saymadığı gibi, maddeyi de tümüyle canlılık hissi olmayan bir
yapı olarak görmemektedir. Kendine göre canlı hissi olan maddeyle, madde
toplamını aşan bir insan anlamını ilişkilendirmek çetin bir anlam
sorunudur. Metafiziğin kaynağını da bu algılamada aramak gerekir.
Algılamada yoğunlaşmamız sınırsız esneklikte olup, madde-anlam ikilemini
aşabilir. Belki de canlı ve cansız her şeyin amacı bu ikilemi aşmak
olabilir. Maddenin amacı anlamlaşmak, anlamın amacı da maddeyi aşmaktır.
Aşkın en ölgün soluğunu bu ikilemde bulmak mümkün olabilir. Belki de
‘itme-çekme’ ilkesinin kendisi, madde-anlam olarak dönüşüm geçirmiş
olabilir. Evrenin temelinde aşk vardır denirken bu ikilemler kastedilmiş
olabilir. İnsanda bu aşk en güçlü temeline oturmuş gibidir.
Şunu demek istiyorum: İnsandaki maddeyi araştırmak bana doğruya en
yakın yöntem gibi gelmektedir. Modernitenin müthiş izole edilmiş
laboratuarlarında maddenin doğruya daha yakın yorumuna ulaşmak pek
mümkün görünmemektedir. Kaldı ki, kuantum fiziğinde gözlemlenenle
gözlemleyen ilişkisi asla ölçüye mahal vermemektedir. Gözlemleyen
maddeyi değiştirdiği gibi, gözlemlenen de laboratuar koşullarında
gözlemleyenden kendini kurtarabilmektedir. O halde doğru algılama ancak
insanda iç gözlemle mümkün olabilir. Kaldı ki, insandan daha yetkin bir
laboratuar düşünülemez. Bu yöntemle Demokritos atomu keşfedebildiği
gibi, doğru yöntemi de çok önceden belirlemiş oluyordu. Laboratuarlar
işe yaramaz demiyoruz; temel ilkelerin yeri insana ilişkin içgörüdedir
demek istiyoruz.
İlkemizi daha da geliştirebiliriz. Fizik ve kimyanın tüm yasalarını
insanda mükemmele yakın gözlemek mümkündür. Hiçbir fizik ve kimya
laboratuarı insandaki zengin düzenek seviyesine yaklaşamaz. Doğruya daha
yakın fizik ve kimya bilgisine insan yapısında erişilebilir. Gerek
madde-enerji dönüşümü, gerek en zengin kimyasal bileşikler insan
yapısında algılanabilir. Enerji-madde ilişkisinden anlam üretmek, yine
en zengin biçimleriyle insanda mevcuttur. İnsan beyninde
madde-enerji-düşünce birliğini yakalamak imkân dahilindedir. İnsanda
gerçekleşen bu birlik acaba evrenin de bir özelliği olabilir mi gibi dev
bir soruya da bizi götürebilir.
İnsanı esas almada birinci ilkemizin son derece zengin bir algılama
potansiyeline sahip olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bilgilenmenin
esaslı bir yolu ve hakikatin ne’liğine (ne olduğuna) ilişkin sağlam bir
rejim ilkesi olarak düşünülebilir.
İkinci olarak, insanda canlılık-cansızlık ikilemini en zengin
örnekler dahilinde gözlemleyebiliriz. İnsandaki canlılık
gözlemleyebildiklerimiz içinde en gelişkin özellikleri ihtiva
etmektedir. Canlılık gelişimi insanda zirve yapmıştır. Bununla birlikte
madde kısmı da bu canlılık gelişmesiyle iç içe, paralel en gelişkin bir
düzeyi sunmaktadır. Beyin maddesindeki düzenlenişle canlılıktaki
gelişkinlik halen sırlarla doludur. Bilim beyin konusunda çok sınırlı
bir bilgiye sahiptir. Maddenin beyindeki düzenlenme yeteneğiyle en soyut
düşünmeye kadar yetenek kazanmış canlılık arasındaki bağlantılar, büyük
bir keşif sorunu olarak önümüzde durmaktadır. Örnek zenginliği derken bu
muhteşem organı kastetmekteyiz. Ayrıca başta kalp olmak üzere diğer
vücut organları başlı başına birer mucizedirler. Hemen şunu da
belirtelim ki, insanın organ incelemeleri tıbba bırakılamayacak kadar
komplekstir. Tüm bilimin birleşmiş haliyle daha anlamlı araştırmalara
konu edilmek durumundadır. İnsanı beden-ruh ikilemi halinde tıp ve
psikoloji sahasına bırakmak en büyük cehalettir ve cinayet kadar suç
teşkil eder.
İnsan örneğinde gözlemlememiz gereken canlılık-cansızlık ilişkisini
açıklama konusunda bazı varsayımları açıklayabiliriz. Her şeyden önce
maddede potansiyel olarak canlılık yeteneğini kabul etmek gerekir. Eğer
bu yetenek olmasaydı, insandaki maddi düzenleniş ondaki son derece
gelişkin duygu ve düşünceli canlılığa eşlik edemezdi. O halde maddedeki
canlılık potansiyeline daha güçlü algılamalarla nasıl ulaşabiliriz?
Birinci cevap, ‘itme-çekme’ ikilemini potansiyel canlılık kavramının
başına oturtmak gerektiğidir. Tüm evrende gözlemlenen bu asli ilkenin
kendisini potansiyel canlılık olarak yorumlamak anlamlı olabilir. İkinci
olarak, bu ilkeyle bağlantılı olarak dalganın parçacık karakterli
olmasını gösterebiliriz. Evrendeki varlık-boşluk ilke ve ikilemini de bu
yaklaşıma dahil edebiliriz. Boşluksuz varlık, varlıksız boşluk
düşünülemez. Düşünce sınırlarımızı zorlarsak, aslında varlık-boşluk
ikilemi aşıldığında ikisi de ortadan kalkar. Oluşan yeni şeye ne ad
verilebilir? İşte ikinci dev soru budur. Bazıları buna hemen
alışageldikleri gibi ‘tanrı’ cevabını verebilir. Oysa bu konuda acele
etmemek bizi daha anlamlı düşüncelere götürebilir. Belki de yaşam
sırrımızın anlamına, cevabına erişebiliriz.
Bilindiği gibi, itim ve çekim için dalganın parçacık karakteri
gereklidir. Her ışıma dalgasında mevcut bulunan parçacık karakteri, en
yüksek hız olan 300.000 km/saniye rakamının da nedenidir. Işığı yutan
‘kara delik’ algılaması muammayı daha da arttırmaktadır. Işınımın hız
gücü yutulduktan sonra ulaşılan gerçeklik nedir? Yanıtlanması en zor
sorulardan biri de budur. Kara deliklere saf enerji adaları dersek,
ışıma halindeki enerjiye ne diyeceğiz? Acaba evren koca bir kara
delik-madde ikileminden mi ibarettir? Bu durumda madde, madde olmayanın
kendini görünür kılması mıdır? O halde kendini görünür kılan evrene
büyük bir canlı gözüyle bakamaz mıyız? Yaşamdaki tüm ikilemler acaba bu
evrensel ikilemi mi çağrışmaktadır? Örneğin sevgi-nefret,
iyilik-kötülük, güzellik-çirkinlik, doğru-yanlış bu evrenselin
yansımaları olabilir mi? Sorular sonsuz kılınabilir. Daha yakından
tanıdığımız ve bilimini yaptığımız sorularla uğraşmak daha öğretici
olabilir.
Maddenin yoğunlaşmış enerji birikimi olduğu kanıtlanmıştır.
Einstein’ın meşhur denklemi bilinmektedir. Ölü insanla canlı insan
ağırlığı arasında on sekiz gramlık bir enerji farkından
bahsedilmektedir. Canlılık bu durumda özel bir enerji akış sistemi mi
olmaktadır? Bu enerji boşalımı varlığını koruyarak mı çıkmaktadır? O
zaman animizm inancındaki ruhçuluk doğrulanmış veya en azından dikkate
alınması gereken bir inanış olmuyor mu? Evrenin ruhlarla dolu olduğu
veya Hegel’deki evrensel zekâ’nın (Geist), enerjinin maddenin canlılık
ruhu olarak değerlendirilmesi ciddiye alınması gereken bir anlayış,
algı, yorumlama olmuyor mu?
Bu tip soruları daha da çoğaltabiliriz. Mühim olan
canlılık-cansızlık ilişkisinin ne ortaçağ dogmatizmindeki metafizik
yorumlarla, ne de kapitalist modernitenin ruh-beden, özne-nesne
ayrımıyla hakikate yakın olarak değerlendirileceğidir. Ne dıştan can
veren yaratıcı güç ilkesi, ne de baştan beri evrende ruh-madde
ikileminden kaynaklı yaklaşımlar yaşam zenginliğimizi izah edebilirler.
Ortaya koyduğumuz sorular ve örnekler, insandaki yaşam zenginliği
üzerinde ne kadar yoğunlaşırsak, gözlem gücümüzü ne kadar
yetkinleştirirsek, canlı-canlılık dahil tüm gelişmeleri -mucizevi
olanları da dahil- kavrama şansımızı arttırabileceğimizi göstermekte ve
açıklamaktadır.
Evrende bir adalet ilkesi olduğuna inanmak gerekir. Hiçbir oluşum,
koşulları ve izahı olmadan doğmaz. Doğa, oluşumda görebildiğimizden daha
adildir. Şaşırtılmış ve çarpıtılmış gözlem yeteneklerimizin kaybından
uygarlık toplumunu sorumlu tutmak daha yerinde bir değerlendirmedir.
İnsan oluşumu da adil gerçekleşen bir gelişmedir. Denebilir ki, tüm
evrensel düzen, biyolojik âlem ve toplumsal kuruluşların kendileri insan
oluşumunun hizmetindedir. Bundan daha büyük adalet olabilir mi? Eğer
toplumdaki büyük hiyerarşik ve devlet çarpıtmaları bu gerçeği örtbas
etmişse, bunun sorumluluğu bizzat bu insani çarpıtma güçlerinde
aranmalıdır. O zaman da görev bizzat adaletin peşindeki insana ait
olacaktır. Adalet için her tür anlam ve eylemi geliştirebilecek olan
insandır. Tabii “Adalet arıyorum” diyen insanlar bu göreve talip
olabilecekleri gibi, gereklerini de anlamlı, örgütlü ve eylemli
kılabilecek, sürdürebilecek olanlardır.
Biyolojik âlemdeki büyük çeşitliliği ve evrim kademelerini
değerlendirmek ana perspektifimiz dahilinde mümkün görünmekte ve
kolaylaşmaktadır. Bitkilerle hayvanlar âlemi arasındaki geçişi canlı ve
cansız moleküller arasındaki geçişler sayesinde daha kolay
algılayabiliriz. Bilim bu konularda epeyce mesafe kaydetmiştir. Tüm
yetersizliklerine ve açıkta kalan sorulara rağmen, ciddi anlam
zenginliklerine kavuşmuş durumdayız. Bitkiler evreni başlı başına bir
mucizedir. İlkel bir yosundan harikulade bir meyve ağacına, çimenli
ortamdan dikenli güllere uzanmak canlılık yeteneğinin gücünü
göstermektedir. Hele gülün güzelliği oranında dikenleriyle kendini
koruma bağı arasındaki ilişki, en anlamaza bile bir şeyler anlatabilir.
Evrimin en çarpıcı yanı şudur ki, bir sonraki aşama bir öncekini
kendinde taşımakta, zenginleşmenin parçası, üyesi olarak korumaktadır.
Öyle ki, en sonul bitki tüm bitkilerin bir özeti olarak ‘ana’ rolünde
varlık sürdürmektedir. Yani sanıldığı gibi evrim birbirini yok ederek
(Dogmatik Darwincilik) değil, zenginleştirip çoğaltarak sürmektedir. Tek
türden çok türe, ilkel yosundan sonsuz çeşitliliğe kadar gelişim söz
konusudur. Çeşitlilik ve çokluluğu bitkilerin dili, yaşamı olarak görmek
gerekir. Onların da aileleri, yakınları, hatta bazen düşmanları vardır.
Ama her türün kendine göre bir savunmasının olması da ilke düzeyindedir.
Savunmadan yoksun bir varlık neredeyse yok gibidir.
Gözlemlenmesi gereken diğer bir özellik eşeyli ve eşeysiz üremedir.
Eşeysiz üreme çok ilkel bir hali ifade ederken, eşeyli yani farklılaşmış
tür cinsleri arasında birleşerek üreme hâkim ilke durumundadır. Aynı
birimdeki erillik ve dişillik bize geçiş aşamalarından kalmaktadır.
Çoğalmak ve türlere ayrışmak için cinsiyetlerin farklı birimlerde
temsili gerekir. Dişillik ve erillik halinde farklı birimlere ayrışmadan
çeşitliliğe ulaşılamaz. Burada da bir doğa harikasıyla karşılaşıyoruz.
Aynı birimdeki dişillik ve erilliğin bir devamı gibi olan akraba evlilik
tarzı birleşmelerde sıkça rastladığımız çelişmeli, felçli türlerin
ortaya çıkması evrimin gereği olmaktadır. Erillik-dişillik
farklılaşmasını, tüm evrendeki gelişim ilkesi olan olumlu temelde
çelişerek, farklılaşarak gelişime (pozitif diyalektik de diyebiliriz)
bağlayabiliriz. Çok açık ki, ‘aynı’ kalmakta ısrar etme gelişmenin
inkârıdır. Her tür mutlak hakikat arayışındaki (metafizik düşünce)
aynılık ilkesinin evreni yorumlayacak yetenekte olmadığı iyi
anlaşılmaktadır.
Daha dikkat çekilmesi gereken bir soru, evrenin neden gelişmek
istediğidir. Daha doğrusu, evrenin gelişmeci özelliği bizzat
canlılığının bir kanıtı değil midir? Canlılık yeteneği olmayan bir şey
gelişebilir mi? Biyolojik âlem bu sorunun cevabını daha da
kolaylaştırmaktadır. Biyolojik gelişme için diğer önemli bir sorun,
‘Dünya’ gezegeninin istisnailiğine ilişkindir. Gözlemlenen evrende
şimdiye kadar başka bir canlı gezegene rastlanmadığı söylenmektedir. Bu
yaklaşım epey sorunludur. Bir defa insanın tüm gezegenleri tespit etme
kapasitesi çok sınırlıdır. Sivrisinek ne kadar Dünya’yı
yorumlayabilirse, insan da evreni o denli (belki?) yorumlayabilir.
İnsanın her şeyi bilebileceği iddiası metafizik düşüncenin bir
kuruntusudur. Bu, tanrı yaratımına benzeyen bir yaklaşımdır.
Evrenselde gerçekleşmiş bir oluşumu sayısala boğmak pek açıklayıcı
olmamaktadır. Kaldı ki, dünyanın hikmetlerini kavramanın henüz
başlangıcındayız. Kavrayışın bizi neyle buluşturacağı henüz meçhuldür.
Sıkça söylenen “Her canlının bir evreni vardır” anlayışını göz ardı
etmemek gerekir. Yine paralel evrenler anlayışını düşünmenin de izah
edici yanları olabilir. Şöyle bir örnek verirsek, meramımızı daha iyi
anlatmış olabiliriz: İnsanın bir dokusundaki canlı hücre kendine göre
bir varlıktır. Hatta beyin hücrelerinde düşünce gerçekleşmektedir. Bu
nitelikte hücreler, evren düşündüğümüz kadardır diyebilirler mi? Diğer
bir yandan bu hücreler insan ve insan dışındaki muazzam evrenden
habersizdir. Ama bu durum insan ve diğer makro-mikro evrenlerin
varlığını ortadan kaldıramaz. Acaba insanı da makro evren içinde böylesi
bir hücreye kadar indirgeyemez miyiz? Eğer buna rahatlıkla cesaret
edebilirsek, farklı açıdan evrenlerin varlığına hükmedebiliriz. ‘Paralel
evren’den kastımız, her evren bir faza (evreye, safhaya), dalga boyutuna
bağlıysa, böyle yorumlanıyorsa, o zaman sayılamayacak kadar evren
gerçekleşmeleri olabilir. İnsanı da doğuran dalga sistemi bu evrenlerden
sadece biridir.
Bu anlatımlardan kastımız spekülasyon geliştirmek değildir. Dar
görüşlülüğü aşmaya çalışıyoruz. Yöntem hastalıklarının ve çoğu
hiyerarşik ve devlet düzenli zorlamaların ürünü olan bilinç ve inanç
çarpıtmalarının tuzağından kurtulmak istiyoruz. Düşünce yapımız
sanıldığından daha fazla yalan ve çarpıtma makinesi olan hiyerarşik ve
devlet mekanizmalarının ürünüdür. Ayrıca bunlar birçok doğru düşünceyi
de yok etmişlerdir.
Hayvanlar âlemi başlı başına bir sistemdir. Başlangıcında bitki ve
hayvan hücresini ortaklaşa temsil eden türe rastlanmıştır. Zaten
dikkatli bir gözlem, bitkisel âlem olmadan hayvanlar âlemine geçiş
olamayacağını gösterebilecektir. Bitkisel yaşam hayvansal yaşamın
önkoşuludur. Daha da önemlisi, gelişkin bir bitki varlığı gelişkin bir
hayvan varlığının koşuludur. Potansiyel canlılık hayvanlar âleminde
görme, duyma, acı, arzu, kızma, sevme gibi daha gelişkin hislere,
duygulara yol açabilmektedir. Sürekli yiyecek peşinde koşma, açlık
ihtiyacını daha yakından incelemeyi gerektirmektedir. Açlığın yoksun
kalınan enerji ile bağı rahatlıkla kurulabilir. Bir kez daha enerjiyle
canlılık arasındaki ilişki karşımıza çıkmaktadır. Açlık giderildiğinde
gerçekleşmiş olan şey, ihtiyaç duyulan enerjinin depolanmasıdır.
Cinsellik ihtiyacı da yakından gözlemlenmeyi gerektirir. Kendini
son derece arzulu ve şiddetli hissettiren bu ihtiyaç, yaşamı sürdürme
gibi bir fonksiyonu ifade etmektedir. Enerjinin cinsellik oluşumundaki
yoğunluğu yine yaşamsallıkla bağını düşündürtmektedir. Fakat cinselliği
yaşamın tek sürdürücü etkeni olarak düşünmemek gerekir. Belki de en
ilkel yaşamı sürdürme olgusu cinsel tarzdır. Bu tarz, niceliksel temelde
yaşamın sürdürülmesidir.
Çeşitlenme ve evrim yaşamın daha zenginleşmiş biçimlerine yol açar.
Ayrıca cinsel birleşme sadece yaşam tutkusunu, güdüsünü değil, ölüm
korkusunu, daha doğrusu ölümün kendisini birlikte taşır. Her cinsel
birleşme kısmen ölümdür. Bazı hayvanlar birleştikten sonra hemen
ölürler. O halde cinselliğe yoğun bağlılık, yaşamın en ilkel halini ve
ölümün gerçekleşmesini de çağrıştırır. Sadece cinselliğe mahkûmiyet,
ölüm seçeneğini güçlendirir. Cinsellik diğer sevgi ve güzellik
duygularına ne kadar dönüşür ve yaşanırsa, o kadar ölümsüzlüğe yaklaşır.
Sanat eserlerindeki ölümsüzlük bu algının sonucudur. Cinsel üremeyi bir
savunma tarzı olarak da yorumlayabiliriz. Ne kadar ürersen o kadar
kendini varmış, sürecekmiş ve savunacakmış gibi hissedebilirsin.
İnsan toplumunda cinsellik ve üremeyi daha yakından tartışacağız.
Yaşamı tekrarlama niteliğinde sürdürme garantisi veren cinsel eylemdeki
hazzı ‘aşk’ olarak değerlendirmek büyük hatadır. Tersine, cinsel eyleme
dayalı haz aşkın inkârıdır. Kapitalist modernite cinsiyetçiliği kanser
gibi çoğaltarak, aşk adı altında toplumu öldürmektedir. Gerçek aşk
evrenin oluşum dilinden duyulan büyük heyecandır. Mevlana’nın “Âlemde ne
varsa aşk imiş, gerisi kıyl u kal imiş” sözü hakiki bir aşk yorumu
olabilir. Aşk cinsel hazzın aşılmasına, daha doğrusu insan ahlakındaki
karşılıklı özgürlük düzeyinin gelişimine bağlıdır. Cinsel şehvet
özgürlük yitimiyle, maddi hareketsizlikle de bağlantılıdır. Sadece
kadın-erkek arasında değil, tüm evren unsurları arasındaki aşkı oluşum
ahengine bağlamak en doğrusudur.
Hissin, duygunun gelişimi başlı başına bir mucizedir. Örneğin
görmeyi nasıl yorumlamalıyız? Görmenin canlılığın en gelişkin bir öğesi
olduğu kesindir. Işıksız görmenin düşünülemeyeceği de açıktır. Görmüş
olmak bir düşüncedir. Cinsellik başta olmak üzere, tüm canlılık
özelliklerini bir düşünce biçimi olarak görmek önemlidir. Canlılığın
kendisi bir anlamda öğrenme yetisidir. Bu anlamda Descartes’in
“Düşünüyorum, öyleyse varım” deyişi yerindedir. Daha da
genelleştirirsek, evrenin kurallar dahilindeki döngüsünü de öğrenme
olarak yorumlayabiliriz. Kurallar öğrenmeyi hatırlatır. Fakat yine göze
dayalı öğrenme muhteşem bir gelişmedir. Şu söz anlaşılırdır: “Tanrı
kendini gözlemek için evreni yarattı.” Hegel’deki kendi farkına varmak
için ‘Geist’ın maddeleştiği yargısı da görmeyle bağlantılıdır. Görmek,
görülmek belki de oluşumun esas gayelerindendir.
Zevk ve acı duyguları da havyan canlılığında kendini hissettirir.
İki his de yaşamın farkını hatırlatır. Ne kadar zevklenilirse yaşam o
denli fark edilir, benimsenir; ne kadar acı duyulursa, yine yaşam o
denli fark edilir ve bu sefer benimsenmez ve sürdürülmek istenmez. İkisi
de öğrenmenin keskin okullarıdır. Zevkin ve acının öğretici değeri
yüksektir. Zevk büyük öğretir, fakat uğruna her tür çılgınlığa da yol
açabilir. Acı yine büyük öğreticidir, dolayısıyla yaşamın değerinin
güçlü takdirine yol açar. Zevkin sonu acıya oldukça yakınken, acının da
sonunda zevkli yaşam şansı yüksektir. Yaşamlar kendi aralarındaki farkı
daha iyi görmek, daha çok zevklenmek, acı çekmek biçimindeki
öğrenmelerle ortaya koyarlar.
Ölümle yaşam arasındaki ilişki oldukça metafizik karakterde olduğu
için, insan toplumunda ele almak daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
Hayvanlar bahsinde ilgilenmeyi gerektiren önemli bir husus etle beslenme
meselesidir. Hayvanlar âleminin hepsi bitkilerle beslendiğinde
yaşamlarını gerçekleştirebilirler. Et yeme ihtiyacı zorunlu değildir.
Fakat yaygın bir etoburlular kümesi vardır. Bunları nasıl izah
etmeliyiz? Burada karşımıza çıkan aşırı üremenin yaşam üzerindeki
tehdidi, çözümleyici bir unsur olabilir. Cinsel üreme yaşamı garanti
altına almak için bir yol iken, aşırısı çeşitli yaşam olanaklarını yok
edebilir. Örneğin farelerin çoğalma hızı bitkileri yok edebilir. Koyun,
keçi, sığır gibi hayvanlar da bitkileri yok edebilir. Ayrıca kuşlar
âleminde de dengesiz çoğalmalar vardır. Bu durumda devreye yılan, aslan
ve şahinin girmesi, sadece yok etme amaçlı olmayıp, hayvanlar âleminin
sürdürülebilirliği açısından bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Böylesi bir işbölümünü doğada büyük adaletsizlik olarak görmek sakıncalı
olabilir. Fakat burada ince bir denge vardır. Bu denge aşılıp ortalığı
yılan, aslan ve şahin doldurursa, geriye çok az canlı hayvan kalır.
Doğal sistemlerin kendilerini düzenlemesi çok müthiş bir şeydir.
Cinsel üremenin insan toplumundaki düzenlenmesinin büyük önemini,
yaşamın sürdürülmesindeki yerini ve ahlakla bağlantısını kapsamlıca
değerlendireceğiz. İnsanı temel araştırma konusu almakla biyolojik âlem
arasındaki ilişkiye yeniden dönersek, bu âlemdeki tüm gerçekleşmeler
insanda özetlenmiş gibidir. Bitki ve hayvanlar âleminde tanıdığımız tüm
yaşam özelliklerini insanda gözlemek mümkündür. Bir anlamda insan
bitkiler ve hayvanlar âleminin hem gelişim amacı, hem de mirasçısı
durumundadır. İnsanüstü bir canlı ancak varsayım olarak düşünülebilir.
Zaten insan beynindeki düşünme yeteneğinin muazzam gücü yeni bir oluşumu
belki de gereksiz kılmaktadır. Canlıların temel özelliği olan
öğrenmenin, düşünmenin yetisi olarak beyinsel gelişme zirveseldir.
Evrenin kendini tanıması insanda gerçekleşmektedir. Kutsal Kitap’ta
geçen “Tanınmak için insanı yarattım” ayeti belki de bu anlamdadır.
Şüphesiz insan tüm bitki ve hayvan canlılığının birikimi iken,
tersi doğru olamaz; yani tüm bitki ve hayvanları toplasanız da bir insan
etmez. Burada karşımıza insanı ayrı bir âlem olarak alma gereği
doğmaktadır. Kastettiğimiz ‘insan merkezli’ bir evren anlayışı değildir.
Panteizmden (doğa-tanrı birliği) de bahsetmiyorum. Kendine özgü tür
olarak insanın farkını açıklamak gereğini duyuyorum. İnsan ayrı bir âlem
olarak ele alınmayı gerektirecek kadar önemlidir.
Üçüncü olarak, o halde insanı, kendine özgü bir toplumda kendini
gerçekleştirmiş tür olarak araştırma konusu yapmak anlamlı bir yöntem
olup hakikat arayışı ve rejimi açısından önemlidir.
İnsanın ‘primatlardan’ kopuşu, türsel gelişme evreleri konumuz
açısından önemli değildir. Antropoloji yapmıyoruz. Şüphesiz sadece
hayvanlar âleminde değil, bitkiler âleminde de toplum veya topluluklara
benzeyen bir arada yaşama örneğine bolca rastlamaktayız. Doğası gereği,
her tür birbirine yakın, hatta topluluk olarak yaşamak durumundadır.
Ağaçlar ormansız, balıklar sürüsüz olmaz. Fakat insan gibi toplumu da
niteliksel bir farka sahiptir. Toplumun kendisi belki de üst insandır.
Veya üst insanı yaratmış, yaratacak olan organizasyondur. İnsanı
toplumdan ormanın içine (doğduktan hemen sonra yaşamını da
güvenceleyerek) attığımızda, bir primata dönüşmekten kurtulamayacaktır.
Yanına birkaç benzer insan verdiğimizde de başlayacak olan süreç,
primatlarda başlayan sürece çok benzer olacaktır. Aynı şey hayvan
toplulukları için geçerli değildir. Bu durum bile insan toplumunun
apayrı değerini ortaya koymaktadır. Toplumun insanı, insanın toplumu
inşadaki rolü de benzersiz olmaktadır.
Şüphesiz insan olmadan toplum olmaz. Ama toplumu insanların
toplamından ibaret görmek önemli bir yanılgıdır. Toplumsuz insan, primat
olmaktan öteye gidemez. Toplumlu insan ise müthiş bir güç
olabilmektedir. Büyük bir düşünce gücüne erişmektedir. Belki de bir
insanın kararı (nükleer bombaları patlatmak gibi) tüm dünyayı çöle
çevirebilir. Bu insan uzaya çıkabilmektedir. Sınırsız keşif ve icatlar
yapabilmektedir. Toplumsallığın gücünü belirtmek için bu örnekleri
veriyoruz. Toplumsal kuruluş her ne kadar ‘sosyoloji’nin konusu ise de,
çözmeye çalıştığımız konu bambaşkadır. Bilgiye ulaşmanın ve hakikat
rejimini kurmanın yolu toplumsuz mümkün görünmemektedir. İnsan bireyinde
gerçekleşen her şey toplumsal olmak durumundadır. Burada sadece bitki ve
hayvanın, hatta fiziki ve kimyasal evrenin bir kalıtçısı olarak insandan
bahsetmiyoruz. Toplumda gerçekleşen insandan bahsediyoruz.
Kapitalist modernite de dahil, tüm uygarlık sistemleri insanı tarih
ve toplumdan kopuk olarak incelediler. Daha doğrusu, insana dair
tartışılan, oluşan tüm düşünce ve yapılar tarih ve toplumdan kopuk,
hatta toplum üstü bireylerin eseri olarak ortaya konuldu. Buradan da
örtük ve çıplak krallarla maskeli ve maskesiz tanrılar icat edildi.
Hâlbuki topluma ilişkin anlayışımızı derinleştirirken, tüm bu krallar ve
tanrıları çözümleyebileceğimiz gibi, hangi düşüncelerden, bu
düşüncelerin doğduğu toplumsal yapılardan, özellikle zorbalık ve sömürü
üreten toplumsal sistemlerden kaynaklandıklarını da açıklayabileceğiz.
İnsan-toplum ilişkisini anlamlıca ortaya koyabilmek en temel yöntem
sorunudur. Çok bilimsel geçinen Bacon ve Descartes’lar yöntem
sorunlarını tartışırken, içinde hareket ettikleri toplumdan habersiz,
bağıntısız gibi görünmektedir. Bugün çok iyi bilmekteyiz ki, onların
etkilendikleri toplum, kapitalizmi bir dünya sistemi olarak inşa eden,
bugün adına İngiltere ve Hollanda dediğimiz ülkelerin toplumudur. İnşa
ettikleri yöntemler de kapitalizme ardına kadar kapıyı aralayan toplum
bağlantılı düşüncelerdir.
O halde insan toplumunu temel bir kategori olarak araştırmaya
başlarsak neler gözlemleyebiliriz?
a- Toplum, insanı hayvandan niteliksel olarak ayıran bir oluşumdur.
Bu hususu yeterince açıkladık.
b- Toplum insanlarca oluşturulduğu gibi, kendisi de insan
bireylerini inşa eder, oluşturur. Burada anlaşılması gereken temel
husus, toplum veya toplulukların insan eliyle, yeteneğiyle inşa
edildikleridir. Toplumlar insanüstü kuruluşlar değildir. İnsan
hafızalarını derinden etkiledikleri için, kendilerini totemden tanrıya
kadar bir kimlik olarak yansıtsalar da, insan kurgulamaları oldukları
açıktır. İnsan olmadığında, totem veya tanrıların sürdürecekleri bir
toplum yoktur.
c- Toplumlar tarihsel ve mekânsal kısıtlamalar altındadır. Diğer
bir anlatımla toplumların içinde inşa edildikleri bir zamanları ve
coğrafya koşulları vardır. Tarihten ve coğrafyadan kopuk toplum inşaları
yoktur. Her koşulda ve süresiz toplum ütopyaları boş düşlerdir.
Tarih konusu genelde canlılar için, özelde insan için bağımlı kılan
zaman ifadeleridir. Başta mevsimler olmak üzere birçok zaman döngüsü ve
süresi tür oluşumları için zaruridir. Kaldı ki, süresi olmayan hiçbir
oluşum yoktur. ‘Ebed-ezel’ kavramının sadece ‘değişime’ has olduğu
anlaşılmıştır. Yani değişmeyen, zamansız olan tek şey değişimin
kendisidir. Tarihle toplum bağlantısı daha sıkı ve kısa sürelidir. Evren
için milyarlarca yıldan bahsederken, toplumlar için binlerce yılı aşmak
ancak uzun süre kavramında geçerli olabilir. Yaygın zaman süreleri
günlük, aylık, yıllık, yüzyıllık gibi sürelerdir. Toplumların mekânı
esas olarak bitkisel ve hayvansal varlıklarla bağlantılıdır. Kutuplarda
ve ekvatoral bölgelerde toplumlar çok istisnaidir. En zengin bitki ve
hayvan örtüsü, en verimli toplumlar için de zemin oluşturabilir.
Hiyerarşik ve devlet gelenekleri içinde oluşan, inşa edilen birçok
düşünce ekolü ve dinsel yapılar, toplumsal tarihten ve mekândan kopuk
bir sistemi kadermiş gibi insan zihnine egemen kılmaya çalışırlar. Nasıl
ki bazı kahramanların tarihi yaptıkları iddia ediliyorsa, bazı düşünce
ve din vaazcılarının da öylesine tarihsel toplumdan kopuk düşünce ve din
sistemleri kurdukları habire işlenir. Kapitalist düşünce bilime çok yer
verdiği halde, özellikle topluma ilişkin birey bazlı düşünmeye büyük
özen gösterir. Hangi toplum biçimlenişinin hangi dinsel ve felsefi
düşünce sistemine yol açtığı sürekli karanlıkta bırakılır. Toplumun
zamanı ve mekânı bireyi inşa ettiği gibi, bireylerin de özellikle
aldıkları formasyonla geleceği şekillendirmede inşa rolünü oynadıkları
yeterince kanıtlanmıştır. Dolayısıyla yöntem sorunlarında ve hakikat
algılamalarında tarihsel ve mekânsal boyutlar gerekli koşulların başında
gelmektedir.
d- Önemli bir husus da toplumsal gerçekliklerin inşa edilmiş
karakterde olmalarıdır. İnsanların sıkça içine düştükleri bir yanılgı
toplumsal kurumlara, yapılara doğal gerçeklik atfetmeleridir. Toplumsal
sistemlerin meşruiyet rejimleri kendilerini hiç değişmezmiş ve kutsalmış
gibi sunarlar. Tanrısal kuruluşlara sahip olduklarını, öylece tayin
edildiklerini sistemlice vaaz ederler. Kapitalist modernitede toplumda
nihai sözün söylendiği, liberal kurumların alternatiflerinin olmadığı,
hatta ‘tarihin sonuna’ varıldığı enjekte edilmeye çalışılır. Değişmez,
değiştirilemez anayasalardan, siyasi rejimlerden sıkça bahsedilir.
Hâlbuki kısa bir tarihçeyle bu değişmezlerin ve sarsılmaz yapıların
ömrünün yüzyıla bile sığmadığını görürüz. Burada önemli olan, günlük
olarak insan düşünce ve iradesini bağlayacak ideolojik ve siyasi
söylemlerdir. İktidar ve istismar odakları için bu ideolojik ve siyasi
retoriklere şiddetle ihtiyaç vardır. Güçlü bir ideolojik ve siyasi
retoriğe başvurmadan, günümüz toplumlarını yönetmek çok zordur. Medya
organları bu nedenle çok geliştirilmişlerdir. Yine bilimsel ve düşünsel
kuruluşlar ezici biçimde iktidar ve istismar odaklarına bağlanmışlardır.
Toplumsal gerçeklerin sıkça inşa edilmiş gerçekler olduğunun ne
kadar bilincinde olursak, yıkılmaları ve yeniden inşa edilmelerinin
gereğine o ölçüde daha iyi hükmedebiliriz. Yıkılmaz, değişmez toplumsal
gerçeklikler yoktur. Hele hele baskıcı ve sömürgen kurumların
yıkılmaları, aşındırılmaları özgür yaşamın vazgeçilmez gereğidir.
Toplumsal gerçek derken, toplumun tüm ideolojik ve maddi kurumlarını
kastetmekteyiz. Dilden dine, mitolojiden bilime, ekonomiden siyasete,
hukuktan sanata, ahlaktan felsefeye kadar tüm toplumsal alanlarda uygun
zaman ve mekân koşullarında sürekli toplumsal gerçeklikler kurulur,
yıkılır, restore edilir ve yenileri oluşturulur.
e- Toplum-birey ilişkisine soyut bakmamak önemlidir. Bireyler tarih
içinde şekillenmiş, belli bir dili ve oturmuş gelenekleri olan
saydığımız tüm toplumsal alanlardaki kurulu yapılara katılırlar.
Diledikleri gibi değil, toplumun çok önceden ve özenle hazırlanmış
kurumlarına ve onların geleneklerine göre katılım gösterirler. Bireyin
toplumsallaşması muazzam bir eğitici çabayı gerektirir. Bir anlamda
toplumun tüm geçmişi olan kültürü özümsendikten sonra birey toplumun
üyesi, mensubu haline gelir. Toplumsallaşma sürekli çabayla
gerçekleştirilir. Her toplumsal eylem aynı zamanda bir toplumsallaşma
eylemidir. Dolayısıyla bireyler diledikleri gibi değil, toplumlarının
istediği gibi inşa edilmekten kurtulamazlar. Şüphesiz özellikle sınıflı
ve hiyerarşik toplumlar baskı ve sömürüye açık toplumlar oldukları için,
bireyin direnme ve özgürlük talebi hep var olacaktır. Köleliği inşa eden
toplumsallaşmaları gönül rızasıyla kabul etmeyecektir. Yine yabancı,
farklı, sömürgen toplumlarla bütünleşme ve asimile edilmeye karşı da
daha fazla direnecektir. Ama yine de toplumların baskı ve eğitim
kurumlarının çarklarında dönüştürülmeye, hatta yok edilmeye
çalışılacaktır. Toplumsal çarklar değirmen gibi öğüterek, kendilerine
göre un ve hamurdan malzeme oluştururlar. Gerek kurumlar arası
çelişkiler, gerek direnen insan her zaman toplum içinde uzlaşmaya dayalı
dengeler kapsamında bir yer edinecektir. Ne toplumun mutlak eritme gücü,
ne de bireyin toplumdan tamamen kopma şansı vardır.
Özcesi, toplumu doğruya yakın bir yaklaşımla temel alan insan
örneği üzerinde yöntemli çalışma ve hakikat rejimleri daha anlamlı
sonuçlar verebilir.
Dördüncüsü, insan zihniyetindeki esneklik en gelişkin düzeyde olup,
araştırmalarımızın anlamlı olma şansını en çok etkileme durumundadır.
İnsan zihniyetinin doğasını tanımadan, yöntem ve hakikat ideaları havada
kalır.
İnsan zihniyetini tanımaya çalışırken sıkça ikili yapısından
bahsettik. Duygusal düşüncenin gelişkin olduğu ve evrim açısından daha
eski olan kısımla (beynin sağ lobu oluyor) analitik düşünceye daha
yatkın ve sürekli gelişmeye açık olan yeni kısımdan (beynin sol lobu)
oluşan düşünce yapısı, bu özelliği nedeniyle büyük bir esnekliğe
sahiptir. Hayvanlar âleminde duygu ve düşünce birbiriyle eşdüzeye
yakındır. Duygular şartlı ve şartsız reflekslerle öğrendiklerini
yanıtlarlar, yani gereklerini yerine getirirler. Bunlar anlık
tepkilerdir. Bu yapıların aynısı insanda da vardır. Örneğin vücut ateşe
anında cevap verir. Burada analitik düşünmeye gerek yoktur. Ama bir
Everest tepesine çıkış için yüzlerce koşulun analize tabi tutulması
gerekir. Ancak tüm ilgili koşullar analiz edildikten sonra yola çıkmak
için karar verilir. Duygusal düşüncede yanılgı payı aranmaz. İçgüdü
nasıl tepki veriyorsa öyle davranılır. Analitik düşünce ise yılları
alabilir. Yöntem, çalışma ve hakikat arayışı böylesi bir düşünce
yapımıza dayanmak durumundadır. Zihnimizin çalışma düzenini tanımadan,
doğru yöntem ve hakikat bilgisi rastgele olmaktan kurtulamaz. O halde
zihnin kendisini iyi tanımak öncelik taşımalıdır.
Zihnimizin birinci özelliği, çok esnek bir yapı sergilemesidir.
Denilebilir ki, zihnimiz dışında bilebildiğiniz tüm evren
yapılanmalarında özgürce seçim yapma şansı çok sınırlıdır. Özgürlük
alanı çok dar aralıklarla düşünülebilir. Atom altı parçacıklarla makro
evrendeki yapılarda özgür seçimin nasıl cereyan ettiğini bilmiyoruz. Ama
mevcut evren çeşitliliğine bakarak, bunun ancak parçacıklar dünyasıyla,
makro evrendeki esnek davranabilme ve özgür seçme yeteneğiyle mümkün
olabileceğini yol açtıkları sonuçlardan çıkarabiliyoruz. İnsan beyninde
ise, bu esneklik aralığı çok genişlemiş bulunmaktadır. Sınırsız hareket
özgürlüğüne en azından potansiyel düzeyde sahibiz. Tabii bu potansiyelin
ancak toplumsallıkla aktif hale geçebileceğini unutmuyoruz.
Zihnimizin ikinci özelliği, zihniyet esnekliğimizin geniş bir doğru
algılamalar kümesi kadar, yanlış algılamalara da açık bir yapı
sergilemesidir. Bu özellik temelinde esneklik, baskı ve duygu ağında her
an saptırılabilir. Bu nedenle baskı ve işkence mekanizmalarıyla
duyguları avlamayı esas alan havuç politikaları, aldatma ve yanlış
yaptırımlarla birlikte kullanılır. Hele binlerce yıldır insan zihni
üzerinde baskı kuran hiyerarşik ve devlet düzenlemeleri muazzam etkiler
yaratmışlar, adeta kendilerine göre bir zihniyet yapısı inşa
etmişlerdir. Ödüllerle de zihnin çokça avlandığı iyi bilinen
özelliklerindendir. Buna karşın, direnme özelliğine de sahip zihniyet
yapımız, doğru yolu tutturmada ve büyük hakikatlere ulaşmada eşsiz
özellikler sergilemektedir. Büyük insanların bu vasıflarında bağımsız
zihinlerinin rolü belirleyicidir. Özgür seçimler en çok zihinler
bağımsız kaldığında gerçekleşir. Zengin algılamalarla bağımsız olma
arasında yakın ilişki vardır. Zihnin bağımsızlığıyla kastedilen, daha
çok adalet ölçülerinde davranabilmedir.
Gerçekle adalet arasındaki ilişkinin altında evrensel düzenin
yattığını söyledik. O halde adil olabilen zihin, evrensel düzene göre
özgür seçim şansını en çok kullanma duruşunu yakalamıştır denilebilir.
Bunun için özgürlük tarihi, en büyük eğitici güç olarak zihnimizi
eğitmekle (toplumsal tarih) onu doğru seçimlere hazırlar. Psikoanalitik
yaklaşımlar zihnimizin derinliğini artan bir hızla ölçmeye
çalışmaktadır. Psikoanalizm yeni bir bilgi alanı olarak giderek önem
kazanmaktadır. Fakat psikoanalizm kendi başına doğru ve yararlı bilgiye
ulaşmada yetersizdir. Bunda bireyi bağımsız ele almasının büyük rolü
vardır. İnsanı toplumdan kopuk ele almak çok yetersiz ve sağlıksız
bilgiye yol açabilir. Sosyopsikolojinin bu eksiği kapatması şimdilik pek
verimli olamamaktadır. Sosyoloji doğru kurulmamıştır ki, sosyopsikoloji
doğru sonuçlar versin. Psikoloji ile hayvan zihinlerini iyi
tanıyabiliriz. Süper hayvan olarak da psikoloji ile insanı
tanıyabiliriz. Ancak sosyal bir hayvan olarak insanı tanımanın henüz
başlangıcındayız.
Yöntem ve bilgilenme sistemini kurgularken, zihnimizin yapısını iyi
tanımadan başarılı sonuç almamızın tesadüflere kaldığını daha iyi
anlamaktayız. Ancak zihnin doğru ve derinlikli tanımı ve özgür seçme
pozisyonu sağlandığında (toplumsal özgürlük), yöntem ve bilgi rejimimiz
doğru algılamalara yetkin cevaplar verebilir. Bu koşullar altında
yöntemli çalışmalarımız daha doğru bilgi birikimiyle daha özgür bir
toplum ve birey olma şansımızı arttırırlar.
Beşinci olarak, insanın metafizik karaktere sahip olma özelliği,
yöntem ve bilgi sistematiği açısından eşsiz bir örnek sunmak
durumundadır. Yöntem ve bilgiye ulaşma bilimi (epistemoloji), insanın
metafizik özellikleri çözümlenerek daha yetkin kılınabilir. Bizzat
metafizik yaratma ve inşa etmede insanı kavramak önemli bir araştırma
konusudur. En az çözümlenen toplumsal sorunlardan birisi de, metafizik
insanı tanımlama düzeyinden bile yoksun oluşumuzdur. İnsan nasıl
metafizik olabiliyor? Bu hangi ihtiyaçtan kaynaklanıyor? Olumlu ve
olumsuz yanları nelerdir? Metafiziksiz yaşamak mümkün müdür? Belli başlı
metafizik özellikler nelerdir? Metafizik sadece düşünce ve dinsel alanda
mı geçerlidir? Toplumla metafizik arasındaki ilişki nedir? Metafizik
sanıldığı gibi diyalektik karşıtlığı mıdır, onunla sınırlandırılabilir
mi? Bu konuda soruları daha da çoğaltabiliriz.
Madem insan temel bilgi öznemizdir, o halde bu öznenin en temel
vasıflarından olan metafizik düşünce ve kurumlarını tanımadan, bu
kaynaktan yeterli bilgiye erişme iddiamız eksik kalacaktır. Gerek
sosyolojinin, gerek psikolojinin kendisine hiç sorun yapmadığı bir
alandan bahsediyoruz. Başta dini olmak üzere birçok düşünce ekolünün
metafizik olarak değerlendirilmesi, metafizik sorununu daha da içinden
çıkılmaz hale getiriyor. Metafizik sorununa yaklaşımımızın temelinde,
onun toplumsal insanın temel bir özelliği olması yatmaktadır. Metafizik,
toplumsal insanın onsuz edemeyeceği bir toplumsal inşa gerçeğidir.
İnsanı metafizikten soyutlarsak, onu ya süper bir hayvana (Nietzsche’nin
Almanlar için kullandığı bu kavram Faşizm -Nazi- Almanya’sında
kanıtlanmıştır), ya da süper bir bilgisayara dönüştürmüş oluruz. Bu
duruma gelmiş bir insanlığın insan olarak ne kadar yaşam şansı olabilir?
Gelelim metafizik insanın ne olduğuna.
a- Ahlak metafizik insan özelliğidir.
b- Din önemli bir metafizik özelliktir.
c- Tüm kollarıyla sanat ancak metafizik olarak tanımlanabilir.
d- Kurumsal toplum, hatta toplum bir bütün olarak metafizik tanım’a
daha uygun düşmektedir. Daha da sıralayabileceğimiz bu özellikleriyle
acaba insan neden ve nasıl metafizik olabilmektedir?
Birincisi, insandaki düşünebilme kapasitesidir. Bir nevi kendi
farkına varan evren olarak insan, duyduğu dehşeti (hem acısı, hem
sevinci yönüyle) gidermek için kendini fizik üstü inşa etmek zorundadır.
Başka türlü fiziki acı ve sevinçlerin üstesinden gelemez. Savaşlar,
ölüm, şehvet, tutku, güzellik vb. algılar karşısında dayanabilmek için
metafizik düşünce ve kurumlar vazgeçilmesi zor bir ihtiyaç durumundadır.
Tanrı yoksa icat edilmek, sanat oluşturulmak, bilgi geliştirilmekle
ancak bu ihtiyaçlar tatmin edilebilir.
Daha değişik bir açıdan metafiziği fiziğin ötesi olarak düşünmek,
ne çok mahkûm etmeyi ne de övgü düzmeyi gerektirir. İnsan gerçekten
fiziğin sınırlarını en çok zorlayan varlıktır. Fiziğin ötesi olarak
metafizik yaşaması, insanın ontolojik karakteri gereğidir. Sadece fiziki
olarak kalabilmeyi savunmanın bir anlamı yoktur. Daha doğrusu, fiziki
kalmak ancak mekanik insan tanımına yol açabilir. Bu, Descartes’in
çoktan tanımladığı, ancak bilimsel izahı olmayan bir ‘ruh’ kavramıyla
kurtulmaya çalıştığı bir yaklaşımdır.
İkincisi, ahlak olmadan toplumun sürdürülmeyecek olması metafizik
olmayı gerektirmektedir.
Toplum ancak özgür bir yargılama olarak ahlakla düzenlenebilir.
Sovyet Rusya’sının, Firavun Mısır’ının tüm rasyonelliklerine karşın
çözülmelerini ahlak yoksunluğuna bağlayabiliriz. Rasyonalite tek başına
toplumu sürdüremez. Belki robotlaştırabilir, gelişkin hayvanlar haline
getirebilir, ama insan olarak tutamaz. Ahlakın bazı niteliklerini
sayalım: Acıya dayanma gücü ve gereğini karşılayabilmesi, zevk, arzu ve
şehvete sınır koyması, üremeyi fiziki değil toplumsal kurallara
bağlaması; geleneklere, dine, yasalara uyma ve uymama tercihine ilişkin
karar vermesi. Örneğin ahlakın üremeye yol açan cinsel ilişkiyi
kurallara bağlaması insan türünde zorunlu bir ihtiyaçtır. Nüfusu kontrol
altına almadan toplumu sürdüremeyiz. Tek başına bu konu bile ahlaki
metafiziğin büyük gereğini ortaya koymaktadır.
Üçüncüsü, sanatla insan kendine has bir evren yaratmaktadır. Toplum
ancak ses, resim, mimari gibi temel alanlardaki yaratımlarla
sürdürülmektedir. Müziksiz, edebiyatsız, mimarisiz toplum düşünülebilir
mi? Tüm bu alanlardaki yaratımlar metafizik anlamındadır. Bu yaratımlar
toplumun sürdürülmesinin vazgeçilmezleridir. Sanat tam bir metafizik
kurgulama olarak insanın estetik olabilme ihtiyacını gidermektedir.
İnsan nasıl iyi-kötü seçimiyle ahlak davranışına anlam biçiyorsa,
güzel-çirkin yargısıyla da sanatsal davranışa anlam biçmektedir.
Dördüncüsü, politik yönetim alanı da metafizik yargılarla doludur.
Alanın kendisi en güçlü metafizik inşalardan ibarettir. Politikayı fizik
yasalarla izah edemeyiz. Fizik yasalarla yönetmenin azamisi
robotsallıktır; diğer yüzüyle faşizmin ‘sürü güdümü’dür. Politik alanın
seçme, özgür davranma anlamını da taşıdığını belirtirsek, politik
insanın metafizik karakterine bir kez daha varmış oluruz. Aristo’nun
“İnsan politik hayvandır” belirlemesi daha çok bu anlamı
çağrıştırmaktadır.
Beşincisi, hukuk, felsefe, din ve hatta ‘bilimciliğin’ metafizikle
yüklü alanlar olduğunu özenle belirtmeliyiz. Tarihsel toplumda tüm bu
alanların niceliksel ve niteliksel yönleriyle metafizik eserlerle dolu,
yüklü olduğunu bilmekteyiz.
Birey-toplum yaşamında metafiziğin ağırlıklı konumunu tespit
ettikten sonra, hakkında daha anlamlı yaklaşımlar geliştirebiliriz.
1- Tarihsel gelişiminde metafizikçi yaklaşımlar kendilerini ya
tümden yüceltip temel hakikat gibi açıklamışlardır, ya da karşıtları
tarafından eleştirel yaklaşımlarla tam bir düzmece alan biçiminde
görülüp, gerçekliği olmayan, insanı aldatma söz ve aygıtlarından ibaret
sayılmışlardır. Her iki yaklaşımda da tarihsel toplum algılamasından ya
habersiz olunduğu ya da bu konuda abartıya kaçıldığı rahatlıkla ileri
sürülebilir. Her iki anlayışın da farkında olmadıkları husus,
metafiziğin hangi toplumsal-bireysel özellik ve ihtiyaçtan
kaynaklandığıdır. Yüceltici kesim metafiziğin fiziksel âlemle bağını bir
tarafa bırakmış olup, sonsuz özgürmüşçesine bir yanılgıyı taşımaktadır.
Bu kesimdekiler düşünce ve ruhun maddi âlemle ya bağını inkâr etmişler,
ya da saptırıp aşkın tanrı düzenlerinden bizzat insanın tanrılaşmasına
kadar saplantılar ve abartılara yoğunca düşmüşlerdir. Şüphesiz bu
gelişmelerde hiyerarşik ve devlet düzeninin etkisi büyüktür.
Metafiziğin önemini inkâr eden kesim ise, materyalist âlemi, maddi
uygarlığı, son dönemde rasyonalite ve pozitivizmi bayrak edinerek
saldırıya geçmiştir: Metafizik kokan her şey hastalıktır, aldatma
aracıdır, toptan reddedilmelidir. Fakat sonradan daha iyi fark edildi
ki, özellikle kapitalist modernitenin sahip olduğu rasyonalite ve
pozitivizminin ‘faşist sürü’, ‘robot-mekanik insan’ ve ‘simülasyondan’
ibaret yaşam algılamalarına yol açarak, çevreyi de yok ederek bir
tarihsel toplum yıkımına yol açması söz konusudur. Fizik yasalarına
aşırı bağlılık, toplumun yıkımı ve çözülüşünden kendini
alıkoymamaktadır. ‘Bilimcilik’in en kötü metafizik olduğu da böylece
kanıtlanmış oluyordu. Eğer toplumsal yaşamın bir anlamı varsa tabii!
‘Bilimciliğin’ en sığ materyalizm olduğunu, iktidar ve istismarın en iyi
eğitilmiş uzmanı olduğunu, dolayısıyla bilerek veya bilmeyerek kendini
en çok aldatan konumunda tutarak metafiziğin bu en tortu biçimini temsil
ettiğini önemle belirtmeliyim.
2- Hiçbir tarafta yer almayan, ‘nihilist’ olarak da
değerlendirebileceğimiz kümede yer alanlar ise, her iki tarafta yer
almak zorunda olmadıklarını, metafizik yanlısı ve karşıtlığının
gerekmediğini, tam bağımsız yaşanabileceğini iddia etmektedirler.
Görünüşte zararsız gibi duran bu kümenin, özünde ise en tehlikeli küme
olduğunu belirtmek gerekir. Diğer iki tarafın hiç olmazsa büyük
idealleri vardır. Temsil ettikleri değerlerin farkındadırlar. Toplumu
şekillendirmede ve bireyi yeniden inşa etmede iddialıdırlar. Tam
bağımsız küme ise, aslında toplumun içinde ve toplum değerleriyle
yaşadığı halde, nihilist (inkârcı) bir tutumla oralı olmayan bir yaşamın
mümkün olduğuna inanmaktadır. ‘Bilimci’ metafizikçilere en yakın
kesimdir. Kapitalist modernitenin sayılarını çığ gibi arttırdığı bu
kesim, yıkılmış, çözülmüş toplumun deklase (boşluğa, lağıma atılmış)
unsurlarından oluşmaktadır. Tersinden buna hayvanlaşmaya en yakın kesim
de diyebiliriz. Futbol holiganları bu kesime en yakın duran, görünür bir
örneği sergilemektedir. Benzeri gruplar hızla çoğalmaktadır. Kapitalist
modernitenin kanseri arttırdığı bu örneklerle de kanıtlanabilir.
Metafiziğe ilişkin her iki tarihsel yaklaşım da sonuçta modernitenin
pozitivist bilimcilikçi anlayışında birleşirler. Dinleri kılık
değiştirmiş metafizik olan pozitivizm dini iken, tanrıları da
ulus-devlettir. Maskesini atan tanrı, bizzat ulus-devlet biçiminde tüm
modern toplumların içinde kapsamlı ritüel ve simgeleriyle
kutsanmaktadır.
3- Daha dengeli bir yaklaşımın geliştirilmesinin hem gerekli hem de
mümkün olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu, metafiziğin bir toplumsal
inşa olduğunu bilerek ahlak, sanat, politika ve düşüncede ‘iyi, güzel,
özgür ve doğru’ya yakın bir metafiziğin geliştirilmesini temel görev
saymaktayım. Ne toptan kabul edici, ne de reddedici ve ukalaca tam
bağımsızlık safsatalarına düşmeden; tarihsel toplumda hep izlendiği
gibi, ‘iyi, güzel, özgür ve doğru’ arayışımızı sürdürmek ‘erdemli
yaşam’ın özüdür. Toplumda anlamlı yaşamı mümkün kılanın da bu erdemli
yaşam sanatı olduğuna inanmaktayım.
Şüphesiz metafiziklere mahkûm değiliz. Ama en ‘iyisini, güzelini,
özgürünü ve doğrusunu’ bulmaktan ve geliştirmekten de vazgeçemeyiz.
Kötüye, çirkine, köleliğe ve yanlışa mahkûm olmak ne kadar kader
değilse; iyi, güzel, özgür ve doğru bir yaşam tarzı da imkânsız
değildir. En kötü seçenek olarak, çaresizliğin ve sorumsuzluğun
(kapitalist modernite başta olmak üzere, tüm hiyerarşik ve devletli
düzenlerin) yol açtığı nihilist yaşama da mecbur değiliz. Bu konuda
kavga, tarih kadar, toplumun ilk inşa çağından beri sürmektedir.
Günümüzdeki özgün yan, kapitalist modernite gibi bir sistemin çözülüş
döneminde yaşamamızdır; bunun iyi, güzel, özgür ve doğru olanın
mücadelesi için özgün düşünce ve eylem duruşlarına, toplumsal yeniden
inşalara ihtiyaç göstermesidir. Bu yönlü yoğun çabalara aşk düzeyinde
bir tutkuyla girişmek kadar, en bilimsel arayışlara (yöntem ve hakikat
rejimine) ihtiyaç vardır.
Kapitalist moderniteyi aşma, demokratik moderniteyi geliştirme ve
yayma sorunlarına cevap bulabilmek için şimdiye kadar serimlemeye
çalıştığım argümanları (kanıtlama araçları) işlenmesi gereken malzeme
olarak değerlendirmek gerekir. Bunun için resmi moderniteye yol açan
yöntem ve bilgi rejimlerini (hakikat yolu) eleştirmek kadar,
postmodernitenin çığır açıcı yöntem ve bilgi sistemlerini de aydınlatmak
gerekir. Malzememiz buna yöneliktir. İnsan üzerinde nasıl ve neden
yoğunlaşmamız gerektiğini kilit bir sorun olarak serimledik (açıkladık).
Birey-toplum tanımının doğru yapılması ve doğru algılanması önemini
korumaktadır. Sosyoloji, sosyopsikoloji ve antropolojinin bu yönlü
çabaları, modernitenin ciddi çarpıtmasına maruz kaldıkları ve
bilgi-iktidar ağlarına takılı oldukları için verimli değildir. Değeri
olan bireysel çabalar ise sistemsiz ve örgütsüzdür. Bu konularda
Frankfurt Okulu, Fernand Braudel, daha öncesi Nietzsche, sonrası Michel
Foucault, Wallerstein başta olmak üzere, ekol düzeyinde katkı sahipleri
çok değerli yaklaşımlar sergilemelerine rağmen, dönemin (modernitenin
çözülüşü ve yeni postmodernite, biz bunu demokratik modernite olarak
adlandırmak istiyoruz) yeni yöntem ve bilgi rejimleri sistemleşmiş
olmaktan uzaktır. Çabalar çok ve değerli, ama bölük pörçüktür. Bunda
bizzat Wallerstein’ın itiraf ettiği kapitalist sistemin zehirlemesi
temel nedendir. Modernitenin kıskacında adeta kıvranmaktadırlar.
Örneğin Nietzsche’nin modernitenin toplumu karılaştırdığı, iğdiş
ettiği, karıncalaştırdığı gibi özdeyişleri önemlidir. Sanki elli yıl
sonrasını görüyormuş gibi, Almanlar için kullandığı ‘süper sarışın
hayvan’ tabiri faşist sürüleşmeyi ifade etmektedir. Modernleşmenin,
ulus-devletleşmenin er geç faşist sürüleşmeyi doğuracağını ve Japonya
için ‘karınca ulus’ örneğindeki karınca toplumların devreye gireceğini
söylerken, güçlü bir görüşü seslendirdiği (Böyle Buyurdu Zerdüşt)
açıktır. Adeta kapitalist çağın peygamberi rolündedir.
Max Weber moderniteyi ‘toplumu demir kafese alma’ algısıyla
değerlendirirken önemli bir tespitte bulunmaktadır. Rasyonaliteyi
büyüsünü yitiren dünyanın sebebi sayarken, uygarlığın maddi karakterini
vurgulamaktadır.
Fernand Braudel, tarih ve mekân boyutundan kopuk sosyal bilimleri
çok sert eleştirmektedir. Zaman ve mekân boyutundan kaçan anlatımları
‘boş olay yığınları’ olarak değerlendirirken, yöntem sorununa önemli bir
katkıda bulunmaktadır. Braudel’in tarihe getirdiği ‘kısa süre-olaysal
tarih’, ‘konjonktürel süre-devrevi kriz süresi’ ve ‘uzun süre-yapısal
süre’ kavramları ufuk açıcıdır.
Frankfurt Okulu’nun Aydınlanma ve modernite eleştirisi çığır açıcı
nitelikler taşır. Adorno’nun ‘temerküz’ (toplama) kamplarına yol açan
modernite uygarlığını “bir dönemin karanlıkta bitişi’’ olarak
değerlendirmesi yetkindir. Özellikle “Yanlış hayat doğru yaşanmaz’’
ibaresi çok ünlüdür. Bununla modernitenin yöntem ve bilgi olarak yanlış
kurulduğunu itiraf ederken, büyük bir algıya ulaşmış gibidir. Aydınlanma
ve rasyonalite eleştirileri de ufuk açıcıdır.
Michel Foucault’nun modernite’de yaşanan göksel tanrının ölümüne
insanın da ölümünü eklemesi hayli öğreticidir. Özellikle modern
iktidarın toplum içi ve dışı için sürekli savaş anlamına geldiği
belirlemesi, güçlü fakat işlenmemiş bir tespittir.
İktidar-bilgi-hapishane-hastahane-tımarhane-okulhane-orduhane-fabrikahane-kerhane
kavram zincirleri, yöntemsel katkılar kadar özgür bir bilgi sisteminin
nasıl kurulması gerektiğine dair dolaylı da olsa aynı katkıyı sunar.
Michel Foucault, erken ölümü nedeniyle tamamlayamadığı
iktidar-savaş-özgürlük çözümlemesinde, toplumun içinde ve dışında daimi
savaş hali olduğu için modernitenin insanı öldürdüğünü belirtmek ister
gibidir. Buradan özgürlüğün savaş dışı olabilmeyi başarmış toplumsal
yaşam biçimi olduğu sonucunu çıkarmak olasıdır. O halde tüm yıkım
araçlarını üreten endüstriyalizmi, militarizmin kaynağı ve hedefi olan
kâr kanununu ve düzenli orduları lağvetmeden, bunun yerine toplumun öz
savunmasını ve ekolojisini koymadan özgürlük gerçekleştirilemez.
Wallerstein kapitalist dünya sistem algısında iddialıdır. 16.
yüzyıldan günümüze kadar modern sistemin mükemmel bir fotoğrafını çeker.
Fakat gerek sistemi değerlendirme (Marks gibi kapitalist aşamayı gerekli
sayar, onu olumlama eğilimindedir), gerek sistem karşıtlığı ve çıkışı
konusunda tam net değildir. Bunu burjuva sisteminin şerbetlemesine
bağlarken itiraf yapar gibidir. Büyük bir dirayetle Sovyet Rusya başta
olmak üzere, sosyalist sistemin kapitalist moderniteyi aşmak şurada
kalsın ona güç verdiğini, çözülmelerinin kapitalist liberalizmi
güçlendirmeyip zayıf düşüreceğini söylerken önemli bir tezi dile
getirmektedir. Fakat aynı yetkinliği sistemin çözülüşü ve yeni çıkışlar
için yapamaz. Modernitenin (kapitalizmin) girdiği yapısal bunalımın
(1970’ler sonrası) ne zaman ve nasıl sonlanacağı konusunda belki de
haklı olarak kesin öngörülerde bulunmaz. Buna karşın her küçük anlamlı
bir müdahalenin büyük sonuçlara yol açabileceğini söylemesi önemlidir.
Katı determinizmden hayli uzaklaştığını görmekteyiz. Yöntem ve bilgi
sistemi hakkında en yetkin değerlendirme gücüne sahip olduğunu
söyleyebiliriz.
Şüphesiz daha birçok aydının ismini zikredebiliriz. Murray
Bookchin’in ekolojiye dair çözümlemeleri, Feyerabend’in yöntem ve
mantığa yönelik eleştiri ve önerileri çığır açıcıdır. Tüm bu aydınlarda
eksik olan yan, bilgi-eylem birlikteliğini yetkince tutturamamalarıdır.
Bunda şüphesiz kapitalist modernitenin muazzam kendine bağlayıcı gücü
etkilidir. Marksist ekol kapitalizmin en sert ve bilimsel geçinen
eleştirisi olduğunu idea etmesine rağmen, ironik olarak bilgi-iktidar
konusunda sisteme en yararlı alet konumuna düşmesine engel olamamış;
liberalizmin sol kanadı olmaktan kurtulamamıştır. Yüz elli yıllık
deneyim bunu yeterince kanıtlayıcı niteliktedir.
Bunun temel nedenini yöntemini ve tüm bilgi birikimini ‘ekonomik
indirgemeciliğe’ endekslemesine bağlayabiliriz. Toplumun metafizik ve
tarihsel karakterini çok basitçe ele alan, iktidar olgusunu basit bir
hükümet komitesine indirgeyen, ekonomi-politik tahlile bir sihir rolü
yükleyen ‘bilimsel sosyalizm’, pozitivizmin bir versiyonu olmaktan
kurtulamamıştır. Sosyolojiye girişte Emile Durkheim ve Max Weber kadar
kurucu rol atfedilmesine rağmen, yöntem ve epistemoloji (bilgi teorisi)
konusunda liberalizmin sol ekolü rolünü aşamamıştır. Bir kez daha önemli
ve belirleyici olanın niyetler değil, topluma hükmeden sistemin (yöntem,
bilgi-iktidar, teknik güç) asimile edici, bütünleyen güç odakları olduğu
açığa çıkmaktadır. Ekonomi önemli bir güç olmasına rağmen, iktidar ve
diğer temel metafizik güçlerle birlikte doğru bir tarihsel-toplumsal
çözümlemeye tabi tutulmadan sistemi (kapitalist moderniteyi) aşmak (hele
hele bir ön aşama olarak gerekliliğini meşrulaştırmak), bunun için
sorunları ortaya koyup çözüm yollarını önermek ve eylemli kılmak kaba
bir pozitivizmden öteye sonuç vermez. Mevcut teori-pratik bu gerçeği
yeterince kanıtlayıcıdır.
Kapitalist modernitenin radikal bir eleştirisi olarak ortaya çıkan
anarşist ekoller yöntem ve bilgi teorisi konusunda yetkindirler.
Marksistler gibi kapitalizmin ilericiliğinden dem vurmazlar. Topluma
ekonomik indirgemeciliği aşan birçok farklı noktadan bakabilmişlerdir.
Sistemin ‘asi çocukları’ rolünü yetkince oynarlar. Tüm iyi niyetlerine
rağmen, bu akımlar sonuçta sistemin günahkârlığına karşı kendilerini
inatla koruyan tarikatlar olmaktan kurtulamamışlardır. Marksizm için
söylediğim şeyler bu akımlar için de geçerlidir: Sistemi ve aşma
sorunlarını doğru tanımlamak ve demokratik modernitenin yöntem ve
bilgi-eylem gücünü yetkince kullanmak, uzak kaldıkları temel
hususlardır.
Ekolojik, feminist ve kültürel hareketlerin teori ve pratikleri
için de benzer değerlendirmeleri yapabiliriz. Bu hareketler modernitenin
demir kafesinden kurtulmuş yavru kekliklere benzemektedir. Nerede ve ne
zaman avlanacakları konusunda sürekli endişeleniriz. Fakat umut
hareketleri olarak görmek yine de önemlidir. Alternatif ana akım
geliştiğinde epey katkılı olabilirler. Sosyal-demokrat akım ve ulusal
kurtuluş hareketleri en erkenden modern sistemle bütünleşmiş ve onun
sürükleyici güçleri olagelmişlerdir. Ana akım liberalizmin iki güçlü
mezhebi olmayı başarmışlardır.
Sonuca gitmede anti-oryantalist yaklaşımımı da özce belirtmenin
konuya katkı sağlayacağı kanısındayım. Kendimi modernite karşısında
gözlemlerken, büyük çelişki içinde kaldığımı fark ediyorum. Bunun iki
nedenini hemen söyleyebilirim. Birincisi, klasik Ortadoğu kültürünün
etkisidir. Bu kültürün kapitalist moderniteyle köklü çelişkileri,
dolayısıyla sorunları vardır. Her şeyden önce bu kültür topluma öncelik
vermede çok radikaldir. Bireycilik toplumda kolay kolay yüz bulamaz;
toplumsal bağlılık kişilik değerlendirilmesinde temel ölçüttür.
Toplumlarına bağlılık hepten yüceltilmiştir. Bunda din ve geleneğin
etkisi güçlüdür. Toplumdan kopukluk hor görülür, alay konusu yapılır.
Topluluk değiştirmeye de iyi gözle bakılmaz. Fakat daha niteliksel
bağlılıklara erişildiğinde yüceltilmeyle karşılaşılır. Hiyerarşik ve
devlet katlarında yer tutmaya gıptayla bakılır. Ortadoğu’nun geleneksel
hiyerarşik ve devlet kültürü bu algılamada da çok etkilidir. Bu
özelliklerin toplam etkisi nedeniyle dış kültürlere, bu arada modern
kültüre kolay teslim olmaz. Daha doğrusu içinde zor asimile edilir.
Dolayısıyla güçlü bir gelenek olan ‘ümmet’ kültürünün, günümüzün en
güçlü akımlarından olan ulus-devletçiliğe göre halen tercih nedeni
olmasına şaşmamak gerekir. Çünkü ulus-devlet kapitalist modernizmin
ürünüdür; yabancıdır. Özde ikisi de milliyetçilik olan siyasi
İslamcılıkla ulus-devlet milliyetçiliği karşılaştırıldığında, ezici
biçimde daha yerel olan İslamcı milliyetçilik tercih edilir. Birçok
yaşam tarzı alanında da moderniteyle uyumsuzluk sürüp gitmektedir.
Ortadoğu dışında hiçbir kültür alanında kapitalist moderniteye karşı
direniş gerçekleştirilmemiştir. Gerçekleştirilse bile yutulmaktan,
içinde erimekten kurtulamamıştır. Bu kıyaslama bile kültürel yapının
tarihsel ve toplumsal kalıcılığını kanıtlamaya yeterlidir.
İkinci neden, Batının düşünce yapısına büyük bir ilgi göstermeme
rağmen, her bir akımına takılma hastalığına uzun süre düşmemiş olmamdır.
Hakikat araştırmalarımda, çok köklü ve yöntemli olmasa da, moderniteye
yol açan yöntem ve bilgi-bilim birikiminin farkındaydım; açık
üstünlüğünü görmekteydim. Ortadoğu kültürüne duyduğum tepkiyi bu modern
kültüre de göstermede gecikmedim. Aynı uygarlık tezgâhından çıktıklarını
geç de olsa fark ettim. Her iki kültürün de esas kaynağının en az beş
bin yıllık hiyerarşik ve devlet yapılanmaları olduğunu dirayetle gördüm.
Dolayısıyla her iki kültürün müşterek yanlarını aynı dirayetle eleştiri
süzgecinden geçirmeye cesaret etmekten çekinmedim.
Bu eleştirilerde bireyciliğin toplumu adeta bir fare gibi
kemirdiğini görmek zor değildir. Kapitalist liberalizmin birey
özgürlüğünden ziyade insan toplumunu kemirme sanatı olduğunu, kaynağını
ise geleneksel tüccar kültüründen aldığını tespit etmek zor değildir.
Tüccar kültürünün ise, Ortadoğu’nun üç büyük tek tanrılı dini dahil,
birçok kadim gelenekle bağlantılı olduğu açıklanabilecek bir husustur.
Ticaretin temelindeki metalaşma ve meta değişimi, bir insan
kolektivitesi olan toplumlar ve toplulukların çürümesinde ve
çözülmesinde başrolü oynamıştır. Ticari zihniyet çok güçlü bir Ortadoğu
geleneğidir. Toplumda tanrı icat ve kutsamalarından devlet idare
sanatının komplolaştırılmasına, yalan ve ikiyüzlülüğün yapısal olarak
ahlaka yerleştirilmesine kadar birçok kuşkulu simge, kimlik, dil ve yapı
öğelerinin yer tutmasında belirleyici etkiye sahiptir. Batı Avrupa’nın
katkısı, bu sistemi Ortadoğu’dan alıp Rönesans, Reform ve Aydınlanmanın
istismarıyla hâkim toplum sistemi haline getirmesinde yatar. Ortadoğu
toplumlarında tüccara ve kurumlarına iyi gözle bakılıp, birincil değerde
yer verilmez. Bilakis hep kuşkulu bakılır. Avrupa’da kapitalist
modernitenin başardığı ise, meta sistemini toplumun baştacı yapması, tüm
bilim, din ve sanatı bu yeni toplumun hizmetine koşturmasıdır.
Ortadoğu’da silik ve ikincil olanlar, Avrupa’da gözde ve birincil
oldular.
Günümüz Ortadoğu’sunda Avrupa modernitesini eleştirmek, hatta
radikal İslam’la şiddete dayalı olarak karşı çıkmak moda olmuştur. Ama
bana göre Edward Said’den Hizbullah’a kadar anti-oryantalist ve
modernite düşmanı kesilen bu yaklaşım ve eylem örgütleri, tıpkı Marksist
gelenek gibi modernite içi oluşumlar olup, sonuç itibariyle ona
onursuzca hizmet etmekten kurtulamazlar. Çıkışları bizzat modernite
sayesinde olduğu gibi, ister başarılı ister başarısız olsunlar, aç
kalmış bekçi köpekleri gibi moderniteden dilenmek ve aynı köpeksi
yaklaşımla savunmak doğaları gereğidir. Geleneğin sadece elbise ve
sakallarını kuşanırlar. Ruh ve bedenleri en gerici modernite
artıklarıyla yüklüdür.
Eleştiri yöntemimi ve bilgi değerlendirme tarzımı kalın çizgiler
halinde sunduğum kanısındayım. En azından kapitalist moderniteye yol
açan yöntem ve bilimi tanımlamada sınırlı da olsa bir aydınlık
sağlanmıştır. Doğruluğundan çok emin olmasak da, modernitenin yapısal
‘kaos’ döneminden tercih edilmesi gereken ‘özgürlük ve demokratik
çıkışlar için yöntem ve bilim tarzımızı geliştirme’ şansına sahibiz.
Anlatımımızı (söylemi) kolaylık sağlasın diye başlıklar halinde şöyle
sıralayabiliriz:
1- Temellerini Roger ve Francis Bacon’la Descartes’in attığı yöntem
ve bilim anlayışının (paradigmasının) kapitalizmle bağı iyi görülmeli ve
bu temelde eleştirilmelidir.
2- Öznellik ve nesnellik ayrımının derinleştirilmesinde ve birçok
ikileme yansıtılmasındaki amacın, bireycilik (özne) tarafından toplumun
(nesnenin) her türlü istismara açık bir kaynak olarak değerlendirilmesi
olduğunu görmek gerekir.
3- Bu yöntem ve bilim anlayışı toplumun burjuva-proleter ayrımını
doğal karşılamış, proleterin bir nesne gibi kullanılmasının yolunu
açmıştır.
4- Kapitalist modernite “Bilim güçtür” deyişiyle bilim-iktidar
kurgusunun temelini atmış; erkenden bilgi-iktidar birlikteliğini
sistemin temel silahı haline getirmiştir.
5- Din ve metafiziğin iyice açığa çıkan saçmalık ve saplantılarını
vesile yapıp, bilimi pozitivizm biçiminde bir yeni din haline
dönüştürmüş; din ve metafizikle mücadele adı altında kendi dinini
oluşturmuş ve egemen kılmıştır.
6- Liberalizmi (özgürcülük) resmi ideolojisi haline getirerek, bir
yandan en uzlaşmacı bir araç olarak, diğer yandan tüm muhalif
ideolojileri kendine eklemleyen ve asimile eden bir silah gibi
kullanarak ‘görünmez el, görünmez zihin’ halinde en güçlü ideolojik
hegemonyayı gerçekleştirmiştir.
7- Liberalizmi ve pozitivizmi resmileştirirken, diğer birçok
düşünce okulunu ve ideolojik akımları gözden düşürmüş, özellikle
muhalifleri kendine eklemleninceye kadar bu çabasında ısrarlı olmuştur.
8- Felsefe ve ahlakı gözden düşürmüş; böylelikle sistem
karşıtlarının perspektif ve tavır alma (özgür tercih=ahlak) şansını
azaltmıştır.
9- Bilimi aşırı disiplinleştirerek iç bütünlüğünü ve anlam gücünü
parçalamış; fili kıllarıyla, ormanı ağaçlarla izah etmiştir. Aşırı
parçalanan bilim hem kolay iktidara bağlanır, hem de teknolojiye dönüşüp
kârlı bir alan haline getirilir. Artık bilmenin amacı hayatın asıl
anlamını keşfetmek değil, para kazanmaktır. Bilim-bilge çizgisinden
bilim-güç-para çizgisine geçilmiştir. Bilim-iktidar-sermaye,
modernitenin yeni kutsal ittifakıdır.
10- Kapitalist modernizmde uygarlık (sınıflı kent uygarlığı)
tarafından karılaştırılması (en gelişkin köle) tamamlanan kadına ek
olarak, erkeğin de (vatandaşlık sayesinde) iğdiş edilip
karılaştırılmasıyla toplumun genel karı gibi güdümü (Hitler’e göre,
toplum karı gibidir) sağlanmıştır. Toplum ulus-devletin binek atı ve
avradı gibidir.
11- Modernitede iktidar hem toplumun içinde hem de toplumlar
arasında (artık devlet-toplum ayrımı anlamsızlaşmıştır) sürekli savaş
anlamına bürünmüştür. Hobbes’un kapitalizm öncesi toplum için söylediği
‘herkesin herkesle savaş hali’, esas olarak kapitalist modernite altında
en yetkin halini almıştır. Soykırımlar bu savaşımın zirvesidir.
12- Kapitalist modernite sisteminde merkez-çevre yayılım sürecinin
tamamlanması, ekolojinin sürdürülemez boyutlara taşınması, işsizlik,
yoksulluk ve ücret düşüklüğü, bürokrasinin dışını yutacak boyutlara
varması, tanrısal toplumun çökertilmesi, sermayenin üretimden kopuk en
asalak kesimi olan küresel finansın hegemonikleşmesi ve tüm bu
gelişmelere karşı toplumun ezici çoğunluğunda ve her alanında direniş
ağlarının gelişmesi yapısal bir kriz doğurmaktadır.
13- Yapısal kriz dönemleri hem devrimsel ve karşıdevrimsel, hem de
demokratik-özgürsel atılımlarla totaliter-faşist darbelerin iç içe
yaşanabileceği bir süreci beraberinde taşırlar. Yöntem ve bilim
sistemlerini en yetkin şekilde geliştirip eylemlerine temel yapanlar
yeni toplumsal sistemi inşa etmede en şanslısı olurlar.
14- Demokratik, ekolojik, özgürlüksel ve eşitçi (adil) hareketler
yapısal kriz, kaos aralığında küçük ve yetkin başlangıç hamleleriyle
kısa süreler dahilinde uzun geleceği belirleyecek oluşumları
sağlayabilirler.
Bunun için:
1- Sosyolojinin tarihsel ve mekânsal boyutlarla eylem kılavuzu
olarak değerlendirilmesi;
2- Kapitalist modernitenin artık birçok alanında dışavuran kanserli
bir yapılanma olduğu gerçeğinden hareketle, tanımlamaya çalıştığımız on
dört (14) noktadan karşı çıkılıp sistemin dışında çözüm geliştirilmesi;
3- İdeolojik olarak öznellik-nesnellik ayrımına dayalı tüm kaba
ikilemleri (idealizm-materyalizm, diyalektik-metafizik,
liberalizm-sosyalizm, deizm-ateizm başta olmak üzere vb.) aşıp, tüm
bilimsel kazanımları esas alan anlamcılığın (yorum sanatının) esas
alınması;
4- İyi, güzel, özgür ve doğruya dayalı bir insan metafiziğinin hem
eleştirel yöntemde, hem yeni inşa hamlelerinde hiç eksik bırakılmaması;
5- Demokratik siyaset söyleminin esas alınması;
6- Krizin ve iktidarın olduğu her alanda demokratik siyaset
söylemiyle binlerce sivil toplum organizasyonunun (işlevi, yararı ve
gerekliliğinden hareketle üç kişiden binlerce kişilik olabileceklere
kadar) oluşturulması;
7- İnşa edilecek yeni toplum ulusunun demokratik ulus olarak
oluşturulması; demokratik ulusun, ulus-devletten ayrı olabileceği gibi
yan yana, hatta iç içe de olabilme gerçeğinin göz ardı edilmemesi;
8- Demokratik ulusun siyasi yönetim biçiminin -bilinen bir
kategoriyle benzeştirirsek- yerel, ulusal, bölgesel ve dünyasal
demokratik konfederalizm temelinde geliştirilmesi (Farklı uluslar tek
bir demokratik ulus olarak örgütlenebilir. Aynı ulus içinde ulus-devlet
ve demokratik ulus olarak örgütlenebilir. Bölgesel demokratik
konfederalizmlerle Dünya Demokratik Uluslar Konfederalizmi şimdiki
Birleşmiş Milletler’e göre son derece gerekli ve dünyasal sorunlarla
yerel-ulusal sorunları çözmede daha etkili olabilirler);
9- Demokratik toplumun, moderniteden kalma ve onun güçlü
ayaklarından (Modernite üçlü sacayağına dayanır: a- kapitalist
üretimcilik, b- endüstricilik, c- ulus-devletçilik) olan endüstriyalizme
karşıt olarak geliştirilmesi; ekonominin ve tekniğin
ekolojikleştirilmesi;
10- Toplumsal savunmanın halk milislerince sağlanması;
11- Güçlü hiyerarşik ve devletsel temeli olan erkeksel düzen
yerine, kadının derin köleliğinden derin özgürlüğüne ve eşitliğine
dayalı yeni aile sistemlerinin inşası gerekir.
Sayısını daha da arttırıp ayrıntılayabileceğimiz paradigmatik bakış
açımızı ifade etmek için bu başlıklar yeterlidir. Kapitalist modernite
zamanının özgürlük ve eşitlik ütopyalarının da kıyamet kopardığı
zamanlar olduğunu iyi biliyoruz. Halklar bu ütopyaları yaşamsallaştırmak
için çok büyük çabalar harcadılar. Derya misali kan aktı. Sayısız
işkenceler yaşandı, acılar çekildi. Bunları boşa gitmiş sayamayız.
Tersine, tüm bu sorunları çözmeye çalışmamız, bu tarihi doğru bir yoruma
kavuşturarak önümüzü aydınlatmak ve ütopyalarımızla yaşamımızı
bütünleştirip yeniden büyüleyici, aşkla örülü yaşama geçiş yapabilmek
içindir. Ütopyalı ve güçlü umutlu yaşamlara geçiş zorlu çabalar
gerektirir.
Yöntem ve bilim sistematiğini kendimizle yeniden başlatmak gibi bir
haddini bilmezlik içinde değiliz. Ama değinmeye çalıştığım tüm konularda
bir şeylerin yanlış gittiğini ve bunun temelde paradigmasal olduğunu
göstermeye çalıştım. Yorum ve gerçekleştirme çabalarımı ne yeni bir
sistemin kökünden kuruluşu, ne de eleştirdiklerimin tümüyle (inkârcılık,
nihilistik) reddi olarak görülmemesi gerektiğini önemle belirtiyorum.
Nihayetinde durumuma benzer milyonlarca olaya, trajediye (sayısız
katliam, soykırım ve savaşlar) yol açan kapitalist moderniteyi
eleştirmek önemlidir. Hele mensubu olduğum halk ve bölge (Kürtler ve
Ortadoğu) tarihin en acımasız bir trajik sürecinden geçerken, bundan
sorumlu tutulması gereken tüm etkenleri layıkıyla yorumlamak aydın
olmanın asgari bir şartıdır. Bununla birlikte son derece kapsamlı ve
etkili bir örgütlenmenin başı olarak yargılanıyorsam, temel görevimin,
bu belirttiklerim kapsamında sorular ve cevaplarından müteşekkil olması
doğaldır. Bir yerde ve zamanda baskı, istismar, eritme ve çıkmaz
derinse, yaşam tam da ölümden beter bir onursuzluk içinde geçiyorsa,
orada köklü paradigmatik yaklaşımdan başka çaremiz yok gibidir. Bundan
sonrasına bu yaklaşımla geçilecektir.
İkinci
Bölüm: UYGARLIĞIN TEMEL KAYNAKLARI
Bu bölümde bugünkü uygarlığımıza yol açan temel etkenler tarihsel
ve coğrafi boyutları içinde yorumlanmaya çalışılacaktır. Artık iyi
bilmekteyiz ki, bir toplumu tanımanın yolu, onun tarihi ve coğrafi
koşullarını tanımakla bağlantılıdır.
İnsanın primatlıktan kopuşundan tarımsal devrime kadar tarih
şimdilik yedi milyon yıla kadar çıkmaktadır. Yer Doğu Afrika Rif
hattıdır. Gerek arkeolojik kalıntılar, gerekse insana yakın türlerin
alanda yoğunca bulunması bu tezi şimdilik doğrulamaktadır. Kopuşun
mutasyonla (ani gelişme) mı, yoksa evrimle mi sağlandığı tam
bilinmemekle birlikte, konumuz açısından önemli değildir. Gırtlak
sistemlerinin çok ses biçimlerine elverişliliği, beyinsel çapın
büyüklüğü yeni türümüzün avantajlarındandır. Doğu Afrika Rif’inin hem
çöl ve ormana, hem de göllere sahip olması türün güvenliği açısından
stratejiktir. Özellikle uzun süre göle kaçışlarında hayvansal tüylerini
yitirip bugünkü kıllı insana yakınlaştığı düşünülebilir. İklim de son
derece elverişlidir. Rif’in diğer bir avantajı, aynı vadi ve kıyıları
takip etmekle Toroslara kadar doğal bir yol halini teşkil etmesidir. Bu
yol iki kıta (Asya ve Afrika) parçasının birleşme ve ayrışma çizgisini,
aynı zamanda fay hattını oluşturmaktadır. Rif’te klanlar halinde
milyonlarca yıl kalındığı sanılmaktadır. Afrika’nın içlerine sürekli göç
halinde olunduğu belirtilebilir. Asıl dünyaya dağılışın Rif’in kuzey
hattında gerçekleştiği birçok veri tarafından doğrulanmaktadır. Homo
sapiens’e (düşünen insan) kadar birçok türün aynı yoldan yayılım
gösterdiği tahmin edilmektedir. Dünyanın başka yörelerinde insana benzer
tür oluşumuna şimdiye kadar rastlanmamıştır. Keşfedilen bütün türler
Doğu Afrika kökenlidir.
Dünyanın farklı yörelerinde daha yoğun olarak en az bir milyon
yıllık fosiller bulunmuştur. Dördüncü buzul öncesine kadar tüm türlerin
dünyaya yayıldığı kabul görmektedir.
Varsayımlar bu uzun dönem boyunca insan türlerinin yirmi-otuz
kişilik klanlar halinde toplayıcılık ve avcılıkla geçindiğini
göstermektedir. Her iki eylemin de el ve ayakların oluşumunda etkili
olduğu genel bir kabul gören bir görüştür. Mağaralarda, göl ortasındaki
ada ve kazıklar üstünde daha güvenlikli kaldıklarını fosil kalıntıları
göstermektedir. Mülkiyet ve ailenin oluşmadığı, klanın kendisinin aile
olduğu söylenebilir. İşaret diline (beden ve ses dili) sahip oldukları,
sesleri simgeleştiremedikleri tahmin edilmektedir. Dilin simgesellik
kazanmasının çok uzun bir pratik süreç gerektirdiğini daha iyi
anlıyoruz.
Araştırmalar yaklaşık yüz elli-iki yüz bin yıl önce sapiens türün
simgesel dil özelliğine yaklaştığını ortaya koymaktadır. Aynı
araştırmalar işaret dili yerine, ilk defa modern dillerin atası olan
simgesel değer kazanan seslerle anlaşmanın da tahminen elli bin yıl önce
aynı Rif hattından kuzeye açılıp dünyaya yayıldığını göstermektedir.
Simgesel dille anlaşma büyük bir avantaj sağlamaktadır. Daha iyi anlaşan
ve hareket eden grupların üstünlük sağlaması düşünülebilir. Diğer
türlerin tarih sahnesinden hızla silinmeleri bu gelişmeyle bağlantılı
olabilir. Dönem aynı zamanda Dördüncü Buzul çağıdır. İki gelişmenin
çakışmasının o döneme kadar daha yaygın tür olan Neanderthal’in sonunu
getirdiği diğer tahminler arasındadır. Dünyanın yeni efendisi, tüm
haşmetiyle sahnededir: Homo Sapiens Sapiens = Düşünen ve konuşan insan.
Başlangıcında dillerin ve ırkların ayrıştığına rastlamamaktayız. Fakat
daha büyük topluluklar halinde planlı avcılık yaptıkları, mağaraları ev
ve mabet gibi kullandıkları, kadının toplayıcılıkta ve erkeğin avcılıkta
uzmanlaştığı tahmin edilebilir. Bazı arkeolojik bulgular konuşan türün
bu temelde oldukça geliştiğini kanıtlamaktadır. Fransa’yla İspanya
arasındaki bölgede ve Hakkâri’deki bazı mağaralardaki çizimler hayli
güçlü olup bu dönemden kalmadır. İki bölgenin de Afrika çıkışlı göçler
için Doğu ve Batı Akdeniz üzerinden ilk elverişli karşılaşılan alanları
teşkil etmesi genel göç teorisiyle uygunluk göstermektedir.
1-
İNSANLIK TOROS-ZAGROS KAVİSİNE NELER BORÇLU?
Doğu Afrika Rif’inden çıkışta ana toplanma kapısı ve Dünyaya
yayılma merkezinin Toros-Zagros kavisi olduğunu düşündüren argümanlar
çoktur. Birincisi, bu kavis Rif’in doğal yolunun sonudur. Buralara kadar
dalgalar halinde gelinmektedir. Gerek Büyük Sahra’nın gerekse Arabistan
çölünün doğu ve batı kapısını adeta kapatması, Süveyş ve Doğu Akdeniz
kıyılarını doğal yayılma yolu haline getirmektedir. Güney Akdeniz
kıyıları da Cebelitarık Boğazından İspanya ve Avrupa’ya ikinci önemli
yolu teşkil etmektedir. Yapısı, coğrafi koşulları gereği Doğu Akdeniz
kadar verimli değildir. Arada ciddi engeller ve besin sorunları vardır.
En ideal yol Doğu Akdeniz kıyılarından itibaren Verimli Hilal olarak da
adlandırılan Toros-Zagros dağ silsilelerinin teşkil ettiği kavisten
geçmektedir. Bu alan o kadar elverişlidir ki, kalıp da gelişkin bir
toplumsallığa dönüşmemek olası görünmemektedir.
Buradan ikinci hususu çıkartabiliriz: İnsan toplulukları için
iklimin elverişliliği, doğal bir tarla düzeninde bol meyve ve bitkiye
sahip olması, çok zengin av hayvanlarını barındırması, güvenlik için
ideal mağaraya sahip bulunması, çok sayıda nehir ve akarsuya debi
oluşturması daha sonraları insanlık hafızasında ‘Cennet’ kavramına yol
açacak denli elverişlilik arz etmektedir. Yakın yörelerdeki çöllere
kıyasla bu alanın sözü edilen olumlu özellikleri karşısında,
cehennem-cennet ikileminin insanlık hafızasına temel kavramlardan biri
olarak yerleşmesi anlaşılırdır. Doğu Afrika Rif’inden sonra insan
türünün ikinci önemli yoğunlaşma alanı olduğunu bu özellikleri nedeniyle
rahatlıkla varsayabiliriz. İnsanlık tarihinde uygarlıksal gelişme için
‘kuluçkaya yatılan yer’ demek abartı sayılmaz. Ayrıca insanlığın
destanlık öyküsünün yazılmaya, daha doğrusu oluşmaya başlandığı yer
olarak da kutsallaştırılabilir. Daha sonraki büyük devrimler bu
kutsallık destanının ürünleri olacaktır.
Üçüncü olarak, yaklaşık elli bin yıl öncesinde alandaki
yoğunlaşmalar simgesel dil temelinde gelişmektedir. İşaret dili gibi çok
ilkel bir anlaşma aracından simge diliyle anlaşmaya geçiş büyük gelişme
potansiyeli taşımaktadır. Geniş bir dil bölgesinin oluşumu insan türüne
muazzam toplumsallaşma, korunma ve besin elde etme imkânı vermektedir.
Belki de tarihin henüz keşfi yapılmamış ve adı konulmamış en büyük
devrimi budur. İlk büyük devrime ‘DİL DEVRİMİ’ demek uygun olabilir.
Çünkü hiçbir devrim bu devrim kadar bu coğrafyada toplumsallaşmaya
hizmet etmemiştir. Her gün kutsal bir kavram (keşfedilen yeni bitki ve
av hayvanları) oluşturulmakta, ev düzenine yakın yerleşimlere (ilk defa
güvenli yuvalarda yaşam) geçilmekte, dört mevsim en ideal haliyle
yaşanmaktadır. Tüm bu süreçler kavramlaştıkça, geniş toplulukların ortak
dili, dolayısıyla ilk defa ayırt edilen ‘KİMLİĞİ’ oluşmaktadır.
Ne hazindir ki, ilk kimlikli etnisitenin oluştuğu bu alanlarda
günümüzde vahşi bir kimlik soykırımı yaşanmaktadır. Büyük toplumsal
gelişme dediğimiz süreç bu zengin olgu ve kavramlarıyla gerçekleşmekte,
daha doğrusu inşa edilmektedir. Kavramsal gelişme beraberinde düşünsel
gelişmeye yol açmaktadır. Kavramlarla anlaşan ve bütünleşen insanların
dar klan toplumu halinde kalamayacakları, bir üst toplumsallaşma için
büyük bir dinamizm kazandıkları kuvvetli bir varsayımdır. Bu konunun
gerek antropoloji ve gerekse tarih öncesi çağlar açısından araştırılması
gereken en temel alanlardan birisi olduğuna inanmaktayım. Büyük arkeolog
ve tarihçi Gordon Childe, haklı olarak böylesi bir sezgiye ulaşmış
olmalı ki, en önemli eseri olan ve o dönemde bu coğrafyada olan
bitenleri (bir sonraki aşamanın gelişmeleri için olsa bile, ilk aşaması
için de rahatlıkla söylenebilir) konu edindiği kitabına ‘TARİHTE NELER
OLDU?’ adını vermektedir. Şu hususu da önemle belirtmeliyim ki, sadece
arkeolojik yöntemlerle bölgenin geçmişi aydınlatılıp çözümlenemez:
Biyolojiden filolojiye, coğrafyadan (özellikle iklim ve tarım
coğrafyası) sosyolojiye, antropolojiden teolojiye kadar birçok bilim
disiplininin verileri bütünleştirilerek, ilkçağ tarihinin
aydınlatılmasında çok önemli gelişmeler sağlanabilir. Burada yaptığımız
sadece dikkat çekmek ve göreve davettir.
Jeoloji bilimi yaklaşık yirmi bin yıl önce dördüncü buzul döneminin
sona ermeye başladığının kayıtlarını vermektedir. Diğer bilim
verileriyle desteklendiğinden, bu doğruya yakın bir gelişmedir. On bin
yıl öncesinde Arabistan ve Büyük Sahra Çölünde yağmur ve yeşilliğin daha
bol olduğu kanıtlanmıştır. Bu elverişlilik çobanlık kültürünün yaklaşık
aynı dönemde gelişmesiyle çakışmaktadır. Bununla birlikte diğer büyük
bir gelişme, Afrika’nın ilkel dil yapılarından daha üstün Semitik dil
gruplarının kendini göstermesidir. Semitik kültür özde bir ‘çoban
kültürü’dür. Örneğin çobanlık o denli önem kazanmıştır ki deve, koyun,
keçi gibi hayvanlara ilişkin oluşan büyük bir kültürel birikim halen
varlığını sürdürmektedir. Bu temelde etnisitenin oluşup farklı kimlik
kazandığı da gözlemlenmektedir. Çok güçlü bir etnisite (aşiret)
kültürünün halen geçerliliğini koruması bu gelişmeyi kanıtlayıcı
niteliktedir. Birçok Sümer ve Mısır uygarlık söyleminde de bu kültürün
etkilerine bolca rastlanmaktadır. Yaklaşık altı bin yıl öncesine kadar
elverişliliğini sürdüren iklime bağlı olarak, Semitik kültür Büyük Sahra
Çölünden Doğu Arabistan’a, Kuzeyde ise tarıma elverişli toprak
sahalarına kadar çok geniş bir sahaya tarihte ilk defa kalıcı bir iz
bırakmak üzere damgasını vurmuş gibidir. Semitik kültür sahası Doğu
Afrika Rif’indeki kültürün devamı niteliğindeki gelişmiş bir aşamasını
teşkil etmektedir. Bu kuşak daha sonra tek tanrılı dinlerin kuruluşuyla
özgünlüğünü pekiştirecektir.
Fakat önemle belirtilmeli ki, Mısır ve Sümer uygarlığının
oluşumunda bu kültür belirleyici olmaktan ziyade, iki uygarlık alanı
üzerinde Aramitler ve Apirular (‘Doğu ve Batıdan gelen tozlu, kirli
insanlar’) adıyla tarihin ilk istilacı kabileleri olarak
değerlendirilecektir. Semitiklerin tarihin şafak vaktinde çok önemli bir
oluşum olduklarını, adeta ayak seslerini titreştirdiklerini belirtmek
mümkündür. Kuzeyde tarıma elverişli toprakları aşamamalarının nedeni
ise, belki de onlardan daha güçlü bir kültürün gelişim kaydetmesidir.
Tarım kültürüne adım adım geçiş kültürü de diyebileceğimiz bu oluşumlara
genel olarak ‘tarla kültürü’ demek uygun bir adlandırma olabilir.
Nitekim tarihte ‘Aryenler’ olarak adlandırılan bu toplumsal gelişmeyi
tarlacılar, topraklılar (Ari, bu toprakların ilk kültürel kimliğine
sahip Kürtçede ‘toprak, yer ve tarla’ anlamına gelmektedir) olarak
deyimlendirmek mümkündür. Semitiklerin kuzeyini, ilk başta çekirdek alan
olarak Toros-Zagros kavisini tarımsal gelişmeye açan Aryenleri tarımın
yaratıcıları olarak değerlendirmek mümkündür.
Bu gelişmede de iklim ve toprak yapısı, bitki örtüsü ve hayvan
türleri belirleyici rol oynamaktadır. Semitik alanlarda tarım ancak çok
sınırlı vahalarda hurma gibi çok az tür üzerinde gerçekleşirken, kavisin
(diğer adıyla Verimli Hilal’in) her tarafı tarla olmaya elverişli olup
zeytin, fıstıkgiller, palamut (meşegiller), ardıç (meyvegiller), bağ
(üzümgiller), tahıl (buğdaygiller) yetiştirmeye son derece elverişlidir.
Yine yabani koyun, keçi, sığır, domuz, köpek, kedi başta olmak üzere
evcilleşmeye uygun birçok hayvan türünün sürüler halinde dolaştığı
alandır. Dağların yükselen kısımlarında geniş ormanlar vardır. Dört
mevsim en uygun halleriyle yaşanmaktadır. Yağmurlar adeta düzenli
sulamayı andırmaktadır. Birçok akarsu ve nehir kıyısı yerleşmeye oldukça
uygundur. Tüm bu elverişli koşullar altında “tarihin şafak vaktinin
sökün etmesi” beklenmesi gereken bir gelişmedir.
Jeoloji ve ilkçağ kayıtları, alanda buzulların on beş bin yıl
öncesine kadar yüksek dağlık alanlara doğru çekildiğini göstermektedir.
Yüz binlerce yıl boyunca insan türünün en önemli yoğunlaşma alanı
olması, dil devriminin yoğunca yaşanması ve Semitik kültürün dayatması
sonucunda, bölgenin kısa süren bir mezolitik (orta taş devri, yaklaşık
M.Ö. 15 bin-10 bin dönemi) dönemden, devirden sonra neolitik devire
geçtiği varsayılmaktadır. Hakkâri mağaraları mezolitik ve daha öncesinin
yoğunca yaşandığının ipuçlarını vermektedir. Yontma taşlar da bu konuda
bolca kanıt sağlamaktadır. Bölgede asıl patlamanın neolitikle
başladığına, yaklaşık on iki bin yıl öncesinden bu kültüre geçildiğine
dair bolca kanıta rastlamaktayız. Tarım, tarla ve Köy Devrimi olarak da
adlandırabileceğimiz bu çağ, gerek insanlık gerekse daha dar anlamda
uygarlık tarihinin (yazılı tarih) bir önkoşulu niteliğindedir. Kendi
başına dev bir Kültür Çağıdır. Önemi henüz layıkıyla anlaşılmayan ve
tarihte hak ettiği yeri bulmayan bu kültür üzerinde ne kadar durulsa o
kadar yerindedir. Gordon Childe bu alandaki kültür çağının Batı
Avrupa’daki dört yüz yıllık kültürden daha az önemli olmadığını
söylerken gerçeğe daha yakın durmaktadır. O kadar icat yapılmıştır ki,
saymakla bitmez. Tüm tarımsal, zanaatsal, ulaşım, barınma, sanat,
yönetim, din alanlarında devrim niteliğinde gelişmeler yaşanmıştır. Her
alanda binlerce yeni olgu keşfedilip adlandırmalara konu olmuştur.
Böylelikle Semitiklikten sonra en geniş, hatta Semitikliğin çoban
dilinin dar olan kelime dağarcığının çok üstünde bir dil hazinesine
kavuşan ‘Aryen dil grubu’ şekillenmiştir. İnsanlığın kaybolmayan
hafızasının temeli atılmış gibidir. Bu dil grubunun Hindistan’dan Avrupa
kıyılarına kadar geniş bir sahaya taşınan kültürle birlikte yayılması,
bu çözümlememizin doğrulanmasını bir kez daha göstermektedir. Öyle
sanıldığı gibi Aryen dil grubunun doğuş kökeni Avrupa, Hindistan ve
ikisi arası geçiş bölgelerinde (Kuzey Karadeniz, Rusya stepleri, İran
yaylaları) olmayıp, Verimli Hilal’in çekirdek bölgesindedir. Gerek
kelimenin (Aryen) etimolojik çözümü, gerek bütün Hint-Avrupa dil
gruplarında kullanılan temel kelimelerin etnik yapılarla
bağlantılandırılması bu gerçeği doğrulamaktadır. Daha da önemlisi,
kültürün çekirdek bölgesinin bu alan olması, kelime ve dil yapısının da
doğal olarak burada kurulmasını gerektirir. Halen mevcut etnik kültürel
yapılar ve diğer tarihi kanıtlar bu gerçeği fazlasıyla doğrulamaktadır.
O halde ikinci büyük dil ve kültür kuşağının varlığı, tarihi ve
yayılması gerek toplumsal gelişmenin, gerek onun uygarlıksal (kent
yapılı) aşamasının anlaşılmasında tarihi öneme sahiptir. Daha önceki tüm
katmanların bu iki temel dil ve kültür grubu içinde eridiklerini
söylemek mümkündür. Sadece aynı buzul döneminin sona ermesinden sonra
Sibirya’nın güney eteklerinde (Yakutistan vb.) üçüncü bir dil-kültür
grubundan söz edilebilir. Muhtemelen bundan dokuz bin yıl önce güneye
doğru yayılım gösteren bu kültürün anavatanı Çin’dir. En batı ucu
Finlilere kadar uzanan bu kültürden Türk, Moğol, Tatar, Koreliler,
Vietnam ve Japonlar başta olmak üzere, en geniş üçüncü Kuzey kuşağının
oluştuğunu söylemek mümkündür. Amerika kıtasındaki Kızılderili kökenli
kültürün de Bering Boğazı üzerinden aynı dönemdeki yayılımın sonucu
olduğuna dair güçlü arkeolojik, etimolojik, etnolojik kanıtlara sahibiz.
Eskimoları da bu gruba dahil edebiliriz. Afrika’nın halen yaşayan birçok
kültürü yüz binlerce yıllık özelliklerini korumasına rağmen, Semitik
grubun güçlü etkisini yaşamaktadır. Özellikle Swahili dil grubundakiler
böyledir. Ormanların, dağların ve çöllerin derinliklerinde milyonlarca
yıl öncesini yaşayan klanlara rastlamak da mümkündür.
Bu tabloya göre insanlık, başta yerküremizin güney orta-kuzeyinde
olmak üzere, bundan altı bin yıl öncesine doğru geldiğimizde, uygarlığa
geçiş yapacak üç temel dil ve kültür grubuna kavuşmuş bulunmaktadır. Bu
kültürler arasında yoğun geçişlerin olması doğaldır. Tarih ve
coğrafyanın etkisi altında farklılık taşıdıkları da günümüzde bile
gözlemlenmektedir.
Konumuz açısından önem taşıyan husus, Hint-Avrupa uygarlığının
kaynaklarını araştırırken, ana kaynağı doğru teşhis etmektir. Tarih
bilimi zaman-mekân etkisindeki çekirdek kültür tanımlamalarına öncelik
vermektedir. Kapitalist kültürün bile çok keskin bir çekirdeksel
yayılımının olduğunu günümüzde netçe bilmekteyiz. Kaynağı olmayan,
hayali ve havai tarih anlayışları bilincimize ağır darbe vurmaktadır.
Tarih bilincini yaşamsal yorumlara kavuşturamayanlar, günümüzün yorumunu
da anlamlı yapamazlar. Tarihsiz bir toplumu yetkince anlamak ve yaşamak
mümkün değildir.
Daha önceki ‘Özgür İnsan Savunması’ adlı savunmamda uygarlığın
kaynağını değerlendirirken, aşırı biçimde Fırat-Dicle havzasına ve ondan
kaynaklı Sümer uygarlığına indirgemeci yaklaştığıma ilişkin bazı
eleştiriler almıştım. Bu eleştirileri de göz önünde bulundurarak,
indirgemecilik konumunda bulunmadığımı, ama ana kaynağı önemsediğimi
ısrarla belirtmek durumundayım. Tarihin akışını bir ana nehre
benzetirsek (toplumsal gelişmenin ontolojik yapısı açısından bu
kaçınılmazdır), ana kültür ve yan kollar meselesine dikkat çekmek
maksadıyla taslak niteliğindeki bu düşünceleri belirtiyorum. Daha
doğrusu dikkat çekiyorum. Nasıl ki günümüzün hâkim uygarlığı, yani
kapitalist modernite Hint-Avrupa uygarlığı kökenine dayanmaktaysa,
Hint-Avrupa kültürü de Aryen kültürü kaynağına, onun Sümer ve Mısır
kollarına dayanmaktadır.
İnsanlık uygarlığındaki ana nehir ve kolları sorununu doğru
çözümleyemezsek, günümüzün doğru anlamlandırmasını yapamayız. Ana nehre
kimi yan kollar güçlü akar, kimi kollar yarı yolda kurur. Ayrıca ana
nehrin doğduğu kaynak da belirleyici anlama sahiptir. Eğer toplumsal
gelişmenin tarihsel ve coğrafi boyutlarıyla yetkin bir anlamına erişmek
istiyorsak, yöntemin gereklerini sorunların çözümünde denemek gerekir.
2-
ARYEN DİL VE KÜLTÜRÜNÜN YAYILMA SORUNLARI
Tarihte kültür ve uygarlığı temel alan yaklaşımlar sınırlıdır. Var
olanlar da değişik bakış açılarına sahiptir. Burada çözmeye çalıştığımız
sorunları kültür ve uygarlık temelli olarak koymuyoruz. Toplumsal
gelişmede kültür ve uygarlığın yerini ve zamanını, belirleyiciliğiyle
birlikte katkısı oranında değerlendirmek durumundayız. Aksi halde eldeki
tarih (ki, çoğunlukla böyledir) ‘olaylar yığınından’ öteye bir anlam
taşımaz. Tarih biliminin öğreten değil, öğrenmeden alıkoyan niteliği bu
özellikle yakından bağlantılıdır. Din, hanedan, kral, savaş, kavim ve
benzeri olguların sayısal dökümünden ibaret olan tarih; toplumsal
gelişmeyi öğreten değil, öğrenilmesini engellemek için bilinçlice
üretilmiş bir perdelemenin, zihni ve toplumsal hafızayı iktidar ve
istismar sahipleri için hazırlamanın ideolojik çabalarıdır. Bu tarz
anlatımlar yüksek bir belirleyicilik oranında ideolojik temelde
meşruiyet sağlamanın çok eskiden kalma propaganda araçlarıdır.
Yöntem ve bilgi sistemine dair açıklamamıza bağlı kalarak
çözümlememizi biraz daha boyutlandıralım. Aryen dil-kültür grubuna
yönelik bir eleştiri de, güya Hitler de bu kavramı kullandığı için
‘ırkçılık’ kokusu taşıyabileceğine ilişkindir. Bunlara şunu söylemek
gerekir: Hitler’in partisinin isminde ‘sosyalizm’ sözcüğü de vardır. O
zaman ırkçılık kokar deyip sosyalizmi terk etmek mi gerekir? Kaldı ki,
faşizm çok farklı bilimsel ve ideolojik kavramları başarıyla kullanmada,
yani ‘demagojik’ çabasında son derece başarılıdır. Böyle olduğu için
herhalde bilim ve ideolojiyi bırakacak değiliz. Aryen dil-kültür kökenli
milliyetçilik yapmak aklımızın köşesinden geçmediği gibi, milliyetçiliğe
karşı en anlamlı yorum sahiplerinden biri olduğumu da gururla, onurla
belirtmek durumundayım. Eğer bugün bile Irak’taki vahşeti anlamak
istiyorsak, şimdiye kadarki tarih ve sosyoloji bilimimizin iflas
ettiğini öncelikle kabul etmeliyiz. Ondan sonra eleştiri ve yeni
tarihsel-sosyolojik öneri hakkımız doğar. Yapmaya çalıştığımız da bu
insanlık trajedisi için küçük bir katkıdır.’Özgür İnsan Savunması’nda
uzunca anlatmaya çalıştığım konuya ana hatlarıyla yer vermek
durumundayım:
a- Aryen dil-kültür grubunun gerek dilin oluşumunun, gerek köklü
bir kültürel altyapıya temel teşkil etmesinin tarihsel ve coğrafi
koşuluna bağlı olduğunu söylüyoruz. M.Ö. 10000-4000 yılları arası,
yaklaşık olarak bu dil ve kültürün iyice kurumlaştığı ‘uzun dönemi’
ifade eder. Her tür çömlekçilik, tarım için saban ve hayvan koşumu,
tekerlek, dokuma, elle öğütme değirmeni bulunmuş, sanat ve din
kurumlaşmıştır. Çok verimli bir bitkisel ve hayvansal ürün listesi,
nüfusun büyük artış göstermesinde kendini kanıtlamıştır. Sadece yeni ve
gelişkin yontma taşlardan balta, bıçak, değirmen, tekerlek, mimari ve
diğer sanatsal ve dini eserler yapılmıyor; kalkolitik dönem dediğimiz
dönemde maden taşından da daha verimli eserler yapılıyor. Bunların
örneklerine günümüzde bolca rastlıyoruz. Zagros eteklerindeki
Bradostiyan kazı merkezlerinden, Çayönü ve en son Urfa yakınlarındaki
kazı merkezlerinden (Göbeklitepe) on bir bin yıl öncesine dayandığı
kanıtlanan muazzam yontulmuş taştan ev ve dini mimari örneklerine, maden
taşından yapılmış birçok araç gerece rastlanmıştır.
Bugün bile yerel halkın kullandığı bu kültürel araçlar ve onları
ifade eden kelime grupları çekirdek alan kimliğine ışık tutmaktadır. Ceo
(Geo-yer), Erd (yer, toprak, tarla), jin (kadın, yaşam), roj (güneş),
bra (kardeş), mur (ölüm), sol (ayakkabı), neo (yeni), ga (öküz), gran
(büyük, ağır), meş (yürüme), guda (tanrı) ve daha onlarcasını
sayabileceğimiz kelimelerin bugün bile birçok Avrupa dilinde
kullanılması kaynak meselesine ışık tutmaktadır. Otantik (en eski
yerleşik halklar) halk grupları olan Kürt, Fars, Afgan, Beluci gibi
tanınmış olanların dillerinde de halen kök olarak yaşayan bu kelimeler
Ari dil-kültür grubunun Avrupa ve Hint kaynaklı olmayıp, tersinin
doğruluğunu kanıtlamaktadır. Tarihi köklerini yazılı olarak Sümer
metinlerinde, arkeolojik olarak birçok bölge merkezlerinde en azından on
iki bin yıl öncesine götürebileceğimiz bu kültür zamanında Avrupa ‘eski
taş devri’ni yaşarken, Hindistan ‘Pigmeler’ dönemini yaşıyordu. Aryen
dil-kültürün bu ‘uzun süre’ tarihinde insanlığın bugün yaşadığı tüm
argümanların (temel yaşam araçlarının) yaklaşık yarısından az
olmayanlarını üretip kurumlaştırdığını rahatlıkla gösterebilecek
durumdayız. Bazı örneklerini sunduğumuz merkezler dışında binlercesi
daha yer altında beklemektedir. Ayrıca bugün bile mevcudiyetini koruyan
otantik dönemden kalma halk grupları birer canlı arkeolojik merkez
durumundadır. Bu halkların kimlik olarak en azından altı bin yıl
öncesinden varlıklarına (etnik farklılaşma) rastlamaktayız. Bir kez daha
belirtmeliyim ki, bu çekirdek kültür merkezinde (Verimli Hilal) olup
bitenler bütün yönleriyle anlam olarak ifade edilmedikçe, tarih bilimi
büyük eksiklikler taşıyacaktır.
b- Önemli bir yan kol olarak Semitik dil ve kültürün yerini
kesinlikle göz ardı edemeyiz. Tarih bakımından aynı dönemde farkını
oluşturan bu dil-kültür yapısının zenginliğinden kuşku duyulamaz.
Çobanlık ve aşiret kültürü açısından belki daha da zengindir. Aryen
dil-kültür grubundan bu yönüyle daha gelişkin olabilir. Sümer
metinlerinde buna dair izlere rastlamaktayız. Bu metinlerde çoban ve
tarla kökenlilerin iki ana kol biçiminde rekabet ve çatışmalarından
destansı olarak söz edilmektedir. Bugünkü Irak’a ne kadar da benziyor!
Dil ve kültüründe destansı yapı gelişkindir. Yeknesak çöl özellikleri
benzerlik arz ettiğinden, göksel tanrı ‘El, Allah’ oluşumu bu dönemlere
denk gelebilir. Aşiret toplumunun harikulade ve ilk farklılaşan kimliği
gökler misali yüceltilerek, ‘El, Allah’ olarak kutsal bir kavrama
kavuşmuş olabilir. Durkheim’in tanrı kavramını ‘toplumsal kimlik’ olarak
yorumlamasının ‘El, Allah’ örneğinde güçlü bir kanıtla desteklenmesi
mümkündür. Semitik kültürde en erkenden ‘şeyh, seyyid’ kavram ve
kurumları şekillenmiş olsa gerekir. Uygarlık döneminde bunlar ‘peygamber
ve emir’ kurumlarına dönüşeceklerdir.
Semitik sahada yer almasına rağmen, Mısır Firavun uygarlığında
Semitik kültürün katkısı gözlemlenmemektedir. Çoban kültürünün M.Ö.
4000’lerde böylesi bir kent uygarlık kültürüne yol açmasının maddeten,
kavram ve kurum olarak herhangi bir içeriğine rastlamamaktayız. Zaten
Mısır belgeleri de bu kültürü kendine çok yabancı hissetmektedir. Dil
yapısında da benzerlik yoktur. Semitik kültür ilk katmanda Akad, Babil,
Asur, Kenan, İsrail kimlikleriyle yaklaşık M.Ö. 2500’lerde yazılı
tarihte yer bulmaktadır. Arap kimliği, çok sonraları yaklaşık M.Ö.
500’lerde ad olarak belirmektedir. Aramiler, Aramitler, Apirular daha
çok Sümer ve Mısır kavramlaştırmalarıdır.
Fenike, Filistin ve hatta İsrail’in sonradan Semitik dil ve kültür
içinde eridikleri (Mısır firavun kültürü gibi) kuvvetle
yorumlanmaktadır. Başlangıç noktaları deniz ve Aryen kültürle iç içedir.
Semitik göç dalgaları içinde ilk doğal hallerini yitirdiklerine ilişkin
kanıtlar vardır.
Semitiklerin Aryen dil ve kültür sahasına dalga dalga
saldırdıklarına veya göç ettiklerine ilişkin Sümer kaynaklarıyla
arkeolojik kayıtlar ve halen devam eden bazı otantik kalıntılar bol
malzeme sunmaktadır. Bu saldırı ve kolonileşmeleri M.Ö. 5000’lere kadar
götürmek mümkündür. Özellikle sırasıyla Akad, Babil, Asur, Arami ve Arap
kolonileri izlerini katmanlar halinde Yukarı Mezopotamya’da
bırakmışlardır. Asur ve Arap etkileri daha güçlüdür. Araplar
İslamiyet’le birlikte yoğun bir asimilasyonu beraberinde taşıyacaktır.
İslamlaşma Araplaşmayla iç içe geçecektir. Bu istila, kolonileştirme ve
asimilasyona karşı Aryen kültürü ve dili büyük direniş göstermiş ve
zaman zaman karşı saldırı, istila, kolonileştirme ve asimilasyona güç
getirebilmiştir. Sümer uygarlığının ilk kurucuları, Mısır uygarlığının
öncülerini, Hiksoslar ve İbranileri tarihte bilinen örnekler olarak
sunabiliriz. Sümerlerin ilk öncülerinin Yukarı Mezopotamya Aryen
çekirdek kültürün en gelişkin çağı olan Tel Halaf (M.Ö. 6000-4000)
döneminde Aşağı Mezopotamya’ya göçle bu kültürü taşıyıp orada üst bir
aşamaya uğrattıkları kabule en yakın yorumdur. Sümerlerin dil ve kültür
yapılanmasına Akad, Babil ve Asur etkilerinin daha sonra dahil
edildikleri gayet iyi bilinmektedir.
Sümerleri göç eden gruplardan ziyade, Tel Halaf çağının kültür
yayılması olarak adlandırmak tarihin doğru yorumlanmasına daha çok
katkıda bulunacaktır. Belki de Aryen kültür sahasından bazı gruplar göç
etmiş olabilirler. Fakat asıl etkileyici unsur, o dönemde en güçlü
çağını (evrensel olarak) yaşayan kültürün yayılmasıdır. Bazen iddia
edildiği gibi, burada Orta Asya veya Kafkas etkileri aramak saçmadır.
Çünkü Sümer kuruluş çağında (M.Ö. 5000’ler) bu alanlar daha eski taş
dönemini yaşamakta, Aryen kültürle yeni tanışmaktadırlar. Sümer kültürü
gibi çok gelişmiş bir kültürü ne içerik, ne de biçim bakımından
besleyecek unsurları taşımamaktadırlar. Saldırı güçleri de Aryen
dil-kültür kuşağını aşacak kadar gelişmiş olmaktan uzaktır. Kültürleri
saf düşünmek doğru olmadığından ve iç içeliğin daima mümkün olmasından
dolayı, bazı Kafkasik ve Orta Asyaik göç unsurları dönemin Avrupa’sı ve
ABD’si olan Verimli Hilal’e ve Sümer kuşağına göç etmiş olabilirler.
Nitekim dünyanın birçok alanından çok farklı ve çoğu yoksul olan kültür
grupları bugünkü Avrupa’ya akın edip yerleşmektedirler. Nasıl ki günümüz
Avrupa kültürü Dünyanın her tarafına taşınıyorsa, Aryen dil ve kültürü
de özellikle kurumlaşma ve nüfus patlaması aşamasından sonra (özellikle
Tel Halaf dönemi: M.Ö. 6000-4000) benzer bir yayılmaya olanak
sunmaktadır. Kendi içlerine göçlerini ise yoksul emekçilerin Avrupa’ya
göçlerine benzetebiliriz.
c- Önemli bir kültür sahası olarak Nil vadisini doğru yorumlamak
önem taşır. Bu vadideki tarım kültürünü geliştirmek ve Mısır firavun
uygarlığına taşımak Semitik kültürün dil ve yapısına yabancı
kalmaktadır. Semitik kültürün içeriği bu yetenekten yoksun
gözükmektedir. Sadece Mısır dil yapısı bile hiç Semitik öğeler
taşımamakla farkını ortaya koymaktadır. Daha güneydeki Sudan, Etiyopya
ve diğer Afrika sahalarındaki kültür de eski taş devrini aşmaktan çok
uzaktır. Dolayısıyla Mısır kültürüne yol açmaları teorik olarak mümkün
olmamakta, daha doğrusu düşünülmemektedir. Afrika kabilelerinin devamı
niteliğindeki göç eden grupların uzun süre Nil vadisinde gelişim
sağlamaları yine teorik olarak düşünülmemektedir. Zira gerekli tarımsal
devrim ürünleri ve araçlarına ihtiyaçları vardır. Verimli Hilal’deki
hiçbir tarım bitkisinin Nil vadisinde kendiliğinden yetiştiğine dair bir
ize rastlamamaktayız. Hayvansal varlıklar içinde Mısır eşeği dışında
örneklere de pek rastlamamaktayız.
Teorik varsayımlar Dünya geneline yayılım gösteren Aryen kültürün
aynı dönemde bir kolunun da bu bölgeye ulaştığını düşündürmektedir.
Unutmamak gerekir ki, Doğu Afrika Rif Vadisi Nil’e yakındır ve güneyden
kuzeye olduğu kadar kuzeyden de güneye insan akışları pekâlâ mümkün ve
beklenirdir. Üstün kültürler hep bu eski yollarla karşı etkilerini
taşımışlardır. Mısır uygarlığının M.Ö. 4000’lere denk gelmesi, Verimli
Hilal’deki patlamanın Sümer kültürüne yol açması gibi, M.Ö. 5000’lere
doğru bir yayılmasına dayanabilir. İçerik, biçim ve ulaşım olanakları
buna elvermektedir. Nitekim aynı yol üzerinden M.Ö. 2000 başlarında
Hiksosların, ardından M.Ö. 1700’lerde İbranilerin (tarihin yazılı olarak
kaydettiği kadarıyla) Mısır’da koloni oluşturmaları ve hatta yönetici
konumuna yükselmeleri düşüncemizi kanıtlayan örneklerdir. Aryen
sahasındaki kültürün yayılma gücü giderek zayıflasa da, Semitik alanlara
benzer akışı daha sonra da sürdürecektir.
d- Aryen kültürün Verimli Hilal’de kendini kanıtlayıp güçlü bir
kurumlaşma sağlamasının ardından daha doğuya, bugünkü İran, Afganistan,
Pakistan ve Hindistan’a doğru yayılımı da oldukça etkili olmuştur.
Tekrar vurgulamalıyım ki, burada taşınan insan gruplarından ziyade
kültürdür, fiziksel değil kültürel etkilerdir. İlk belirtilerine İran
yaylalarında M.Ö. 7000’lerde rastladığımız kültürel taşınma,
Hindistan’da takriben M.Ö. 4000’lerde etkili olmaya başlamıştır.
Türkmenistan yaylalarında bu etki 5000’lere erişmektedir. Daha önceki
kültürel katmanların eski Afrikalı kökenlerden gelen ve halen eski taş
devrinde çakılı kalan öğeler oldukları düşünülmektedir. Kültürel
kalıntılar ve bazı grupların fiziki yapıları (özellikle Hindistan’da) bu
tezi güçlendirmektedir. Tıpkı Mısır ve Sümer’de olduğu gibi yerel
gelişmelerin ürünü bir kültürel gelişmenin teorik ve pratik kanıtları
yoktur.
Bazı eleştiriler bu tarz düşünceyi aşırı indirgemeci saysa da,
tarihte kültürel devrimlerin sınırlı ve çok zor gerçekleştiklerini
önemle hatırlamak gerekir. Bir Avrupa kültürünü düşünelim. Başka yerde
örneği yoktur. Verimli Hilal’deki kültür için de dönemine göre benzer
bir düşünceyi ileri sürmek son derece yaratıcıdır. Yüz binlerce yıllık
alışkanlıklara çakılı kalmış, imhanın eşiğindeki gruplardan büyük kültür
devrimini beklemek ve kendilerine bunu yakıştırmak, teorik düşünceyle ve
kültürel kalıntılarla desteklenmemektedir. Doğuya doğru kültürel
yayılma, M.Ö. 3000’lerde İran’ın batısında Elam bölgesinde, daha çok bir
Sümer kolonisini düşündüren Sus merkezli şehir uygarlığına sıçrama
yapmış gibidir. Kesinlikle Sümer etkisidir. Daha doğuda bugünkü
Pakistan’da bulunan Pençav (Pençab) nehri kıyılarındaki Harappa ve
Mohanjadaro kent kuruluşları da M.Ö. 2500’lere denk gelmektedir.
Bunların Sümerlerin izinde kuruluşlar olduğu açıktır. Zorlama teorilerle
bunları başka kültürel yapıların orijinal kuruluşları saymak benzer
nedenlerle düşünülmemektedir. Orijinal denilen kültür katmanı neredeyse
‘Pigmelere’ benzeyen bir düzeydeyken, onlardan orijinal kent uygarlığı
türetmek eşeği at halinde düşünmek gibidir. Milyonlarca yıl süren ve
benzer yaşam seviyelerinde olan binlerce grubun daha gelişkin coğrafi
bölgelerde neden uygarlık ve büyük kültürel devrimler
gerçekleştiremediklerini hatırlamak, düşüncemizin doğru anlaşılması
bakımından öğreticidir.
Şüphesiz bu alanların katkıları olmuştur. Birçok sentez
gerçekleştirilmiştir. Yayılma ve yerelleşme iç içe ve daha çok
gönüllücedir. Kaldı ki, yayılan sömürgeci gruplar değil, geliştirici
maddi ve manevi üretim değerleridir. Kendini bu yönlü kanıtlamış
yayılmacı kültürler hep ‘tanrı vergisi kutsal mucizeler’ gibi
sayılmıştır. Yaşamın değerini maddi ve manevi olarak yücelten kültürel
yayılmaları sömürgecilik, istila ve zoraki asimilasyonlarla
karıştırmamak önemlidir. Kültürel yayılmaların çok azı vahşi saldırılar,
sömürgecilik ve zoraki asimilasyon biçiminde yürütülmüştür. Büyük kısmı
yaşam kalitesinin üstünlüğünü kanıtlamasından ötürü coşkuyla
benimsenerek kendine mal edilmiştir. Tarihe dar milliyetçi yaklaşımlar
kültürel yayılma meselesini içinden çıkılmaz hale getirmiştir.
Milliyetçiliğin gerçek tarihsel akışları çarpıtan, perdeleyen, inkâr
eden ve abartan tuzaklarına düşmemek, yöntem ve bilgi sistemi açısından
büyük önem arz etmektedir.
e- Aryen kültürle ana Çin kültürlerinin karşılaştırılması,
araştırılması gereken hayli ilginç bir konu olsa gerekir. Çin’in kendi
kültüründe neolitik üst evreye M.Ö. 4000’lerde ulaştığı düşünülmekte ve
kanıtlanabilmektedir. Aynı tarihlerde Aryen kültürün Avrupa’dan
Hindistan’a kadar taşındığını düşünürsek, rahatlıkla Çin’e de
taşındığını söylemek güçlü bir tezdir. Çin kültürü büyük bir ihtimalle
Aryen kültürden beslenmiş, fakat özellikle coğrafyası (Sarı Irmak
kıyıları) ve tarihsel koşullarının oldukça kapalı ve kendine özgü yapısı
yerel gelişmeye başat bir rol vermiştir. Etkileme kesinlikle vardır.
Fakat yerel kültürel özellikler kendine göre bir ‘neolitik’ devrime yol
açmıştır. Tıpkı bugünkü Çin gibidir. Büyük bir tarihsel gelişme ve
coğrafi, demografik koşulların bir arada kendine göre bir ‘komünizme’
yol açması gibi, ‘kendine göre bir kapitalizme’ de yol açmıştır.
Komünizm ve kapitalizm Çin karakteriyle bütünleşmedikçe, Çin komünizmi
ve kapitalizmi olamamaktadır. Dışa karşı güçlü direniş, bunun
başarısızlığı ortaya çıktıktan sonra ise güçlü ve hızlı biçimde rakip
kültürü benimsemek, Çin ana kültür grubundaki kavimlerin (Japon, Kore,
Türk, Moğol, Vietnam ve diğerleri) temel özellikleri halindedir. Çok
güçlü direniş yanları, olağanüstü taklit ve özümseme yetenekleriyle at
başı gitmektedir. Bu durum kültürlerindeki derin ve ortak bir özellik
olsa gerekir.
Neolitik kültür ve daha sonraki uygarlık aşaması Çin üzerinden
diğer grup üyelerine taşınmıştır. Çinlileri gruplarında Semitiklerin
Arapları gibi düşünmek daha aydınlatıcı olabilir. Tıpkı Semitik kültür
gibi, Çin kültür grubu da Aryen kültürü gibi evrenselleşme özelliği
gösterememiştir. Bu durumda birinci sırada Aryenleri, ikinci sırada
Semitikleri ve ondan sonra Çin’i düşünmek daha açıklayıcı olabilir.
f- Aryen dil-kültür grubuyla Hint-Avrupa dil-kültür grupları
arasındaki ilişkiyi aydınlatmak çok daha önemli olup, belki de tarih
biliminin temel sorunlarındandır. Bu ilişki, üzerinde çok spekülasyon
yapılan, ama ortak bir yoruma varılamayan bulanık halkadır. 19. yüzyılda
Hint-Avrupa dil gruplarının ortaklığı anlaşıldığında büyük araştırmalara
girişildi. Grupların ana kaynağı, ‘ata dili ve kültürü’ hakkında
çelişkili yorumlar geliştirildi. Kimi Yunan kültürüne, kimi Hint, hatta
Kuzey Avrupa kültürüne, Almanlara kadar dayandırılan köken tartışmaları
yapıldı. Fakat Doğu Afrika Rif’indeki primattan (İnsan öncesindeki
yaratık) kopuşla Verimli Hilal’deki neolitik-tarımsal devrim
kanıtlanınca, adı geçen tüm varsayımlar boşa çıktı. İnsanlık tarihindeki
iki temel odak büyük önem taşıdı. Kısa özetini sunmaya çalışmıştık.
Verimli Hilal’deki hangi dil ve kültür grubunun otantik olduğuna
ilişkin tartışmalar daha çok önem kazandı. Yorumladığımız biçimiyle
‘Aryen’ grupları denen proto-Kürt, Fars, Afgan, Beluci grupları öncelik
kazanmaya başladı. Özellikle proto-Kürtler olan Hurrilerin dil yapısı
anlaşılınca, otantik halklara dayalı Aryen dil-kültür aidiyeti netlik
kazandı. Benim de şahsen doğru bulduğum tez, neolitik devrimin çekirdek
bölgesinin ancak bu dil ve kültürü yaratabileceğine ilişkindir. Çekirdek
bölgenin de Toros-Zagros sisteminin çizdiği kavis olduğu, Verimli Hilal
olarak da adlandırılan bölgenin Aryen dil ve kültürünün merkezini
oluşturduğu kesinlik kazandı. Son arkeolojik kazılar ve etimolojik
çalışmalarla etnolojik kıyaslamalar bu tezi her geçen gün daha da
güçlendirmektedir. Böylece Hint-Avrupa dil ve kültür gruplarına öncülük
eden kaynak sorunu büyük ölçüde çözümlendi.
‘Süre’ çok uzun, coğrafya çok geniş olduğu için, Aryen
dil-kültürünün yayılım haritasını olduğu gibi vermek gerçekçi olmaz.
Fakat güney ve doğuya doğru yayılmanın bir benzerinin de kuzey ve batı
yönünde Avrupa’ya doğru geliştiği rahatlıkla yorumlanabilir. Tahminen
M.Ö. 5000 yıllarında başlayan bu yayılım dalgalarının M.Ö. 4000’lerde
Doğu Avrupa’ya, M.Ö. 2000’lerde de Batı Avrupa’ya tamamen yerleştiği
kabul gören temel görüştür. Başta Gordon Childe olmak üzere önemli
tarihçiler de Avrupa tarihini bu yıllara dayandırmaktadırlar. Daha
öncesi ‘eski taş devri’ dönemini teşkil etmektedir. Homo Sapiens’in otuz
bin yıl önce egemen tür haline geldiği bugünkü Güney Fransa ve İspanya
arasında Kuzey Afrika kaynaklı bir yayılma sonucunda en çok mezolitik
(orta taş devri) dönemin yaşandığı tahmin edilmektedir.
Avrupa neolitiği ve tarım devrimini inceleyecek durumda değiliz.
Ama kaynak sorununun öneminden ötürü aydınlatıldığı kanısındayım. Yine
buraya ilişkin yayılmanın fiziki, kolonici temelde değil, kültürel bir
yayılma olduğunu tahmin ediyorum. Avrupa’nın özgünlüğü şuradadır:
Neolitik dönemi en yaratıcı yönleriyle hazır almıştır. On bin yıllık
birikimi birden veya kısa bir süre sayılacak dönemde hazmetme şansına
kavuşmuştur. Denilebilir ki, Avrupa bugünkü dünyayı dört yüz yıldır
nasıl kendi kültürel yayılma alanı haline getirmişse, kendisi de önce
Neolitik devrimin, daha sonra Roma’nın uygarlık ve Hıristiyanlığın
ruh-anlam devriminin yayılma alanı olmuştur. Üç büyük devrim de
Avrupa’ya daha çok kültürel temelde yayılmıştır. Yayılma, Roma
İmparatorluğu’nun çok sayıda olmayan savaşları dışında sömürgecilik,
kolonicilik ve zoraki asimilasyona dayanmamıştır. Üstün kültürlerin
‘tanrı vergisi’ benimsenmesiyle gerçekleştirilmiştir. İnsanlığın
yaklaşık on bin yıllık büyük kültürel birikimine bu tür erişim
sağlanınca, daha sonraki Büyük Avrupa devrimlerinin (Rönesans,
Reformasyon ve Aydınlana; Politik, Endüstriyel ve Bilimsel Devrimler)
temeli atılmış olmaktadır. Avrupa özel yetenekleriyle bu büyük
devrimleri gerçekleştirmemiştir. Tarihin ana nehir ve kollarının
debisinin artarak hep birden akmasıyla bu temel kazanılmıştır. Şüphesiz
aynı döneme denk gelen ‘Buzul döneminin’ geri çekilmesi, çok elverişli
iklim sayesinde taze ormanlar, yemyeşil ve humuslu verimli topraklarla
donanmış Avrupa, tüm bu koşulların senteziyle günümüze damgasını vuran
büyük uygarlık sıçramasını gerçekleştirmiştir. Yeri geldiğinde bu
öykünün ayrıntılarını daha yakından gözlemleyeceğiz.
3-
VERİMLİ HİLAL KAYNAKLI TOPLUMSAL GELİŞME ve YAŞAMI DOĞRU YORUMLAMAK
Bu başlık altında büyük bir önemle açıklamaya çalıştığım husus,
belli bir toplumsal zaman ve mekân boyutunun belli bir yaşam tarzı
üzerindeki etkisine ilişkindir. Yöntem sorununda da uzunca üzerinde
durmaya çalıştığım konu, toplumsal gerçekliklerin insan eliyle ‘inşa
edilmiş gerçekler’ olduğudur. Bu konu o kadar önemlidir ki, tam anlamını
bulmadan girişilecek her tür bilinçlenme faaliyeti ‘öğrenmeyi’, ‘anlamı’
cehaletin ve anlamsızlığın konusuna dönüştürülebilir. İddiam odur ki,
kapitalist modernitedeki cehalet, büyük dinlerin çıkış koşullarında
eleştirip lanetledikleri ‘Ebucehil’ cehaletinden daha büyüktür. Bunun da
en temel nedeni, belki de en sığ materyalizm çıkışlı din olan
pozitivizmdir. ‘Olguculuk’ olarak tercüme edebileceğimiz bu din, bizzat
insan zihniyetinin ürünü olma karakterinden ötürü zaten metafiziktir.
İnsanın zihniyet itibariyle metafizik karakterli bir varlık
olduğunu bu amaçla yöntem bölümünde uzunca işlemiştim. Pozitivizm,
farkında olmadan, bu olguculuğun eski dönemin en sığ ‘putçuluğu’
olduğunu göremiyor. Olguculuk = putçuluk ideamı önemle ileri sürüyorum.
Olguculuk bir gerçeği yorumlayış biçimi değildir. Ne kadar tersini iddia
etse de, olgulara dayalı bilimin felsefesi de değildir. Çünkü böyle bir
felsefe olamaz. Göze çarpan, kulağı titreten her görüntü ve ses olgudur.
Her hissediş de olgudur. Evren gerçekliğinin bunlardan ibaret olduğunu
hangi çılgın veya cahil idea edebilir? Eflatun’un görüşüyle olgular
görüntü bile sayılmaz. Olsa olsa Nietzsche bakışıyla basit birer algı
olabilirler. Algı-olgu ilişkisi üzerinde durulabilir. Tıpkı nesne-özne
üzerinde durduğumuz gibi.
Ne yazık ki, modernite olguculuk üzerine inşa edilmiş bir yaşamın
resmidir. Bilinçli olarak ‘resmidir’ kelimesini kullanıyorum. Çünkü
modernite yaşamın özüyle değil, en yüzeysel biçimiyle ilgilidir.
Adorno’nun dile getirip de çözemediği “Yanlış hayat doğru yaşanmaz”
deyimi, Yahudi soykırımı karşısında duyduğu büyük hayal kırıklığının
sonucudur. Bu aslında kilit bir deyimdir. Ama açıklamasızdır. Hayatın
temel yanlışlığı nerededir? Yanlış hayattan kim sorumludur? Nasıl inşa
edilmiştir? Hâkim toplum sistemiyle ilişkisi nedir? Benzer bu tip
soruların cevabı yoktur. Sadece kökenlerini Aydınlanma ve rasyonalite
sürecine dayandırmakla yetinmişlerdir. Konu, yani yanlış olan hayat
biçimi muğlâk bırakılmıştır.
Benzer çaba Michel Foucault’da da vardır. Foucault, “Modernite
insanın ölümüdür” der ve bırakır. Bu kadar ünlü bir filozof nasıl da
insanın ölümü gibi çok hayati bir konuyu bir cümleye sığdırıp
bırakabilir? Açıklayacakken, erken ölümden bahsetmek fazla anlam
taşımaz. Önemli bir hakikat, yorum son nefeste de olsa açıklanmayı
gerektirir. Kopernik ölüm döşeğindeyken, ‘Dünyanın güneş etrafında
döndüğünü’ açıklayan eserini yayınlatmayı ihmal etmez. Benzer birçok
hakikat yorumlayıcısı hem Batıda, hem Doğuda vardır. Postmodernite
eleştiricileri modernitenin yaşam suçuna çok bulaştıkları için, biraz da
utanarak gerçekleri kadınca dile getirirler. Yani köleliğe, iktidara
bulaşmış, onun bilgi sistematiğinden şerbetlenmiş, bulaşmış olanların
ortak üslubunu kullanırlar. Biraz da Ezop üslubu!
Açıklamaya çalıştığımız husus, tekrar edelim ki, doğru ve yanlış
hayat kurgulamalarıdır. Sadece modernitenin (kapitalist) değil, diğer
eski uygarlıkların dayattığı hayat doğru kurgulanmış olabilir mi? Sümer
rahiplerinden tanrı-krallarına, Mısır tanrı-krallarından İran
Kisralarına, İskender’den Roma
imparatorlarına, İslam sultanlarından Avrupa monarklarına kadar hayatı
resmen temellendiren sistemleri de hayatı yanlış temellendirmede en az
kapitalist modernite kadar sorumlu tutulamazlar mı? Bir zincirin
halkaları misali toplumsal gelişmenin boynuna taktıkları bu halkalarla
yanlış yaşam gittikçe temellendirilmiş olmuyor mu? Yanlış hayat
tarzından yalnız moderniteyi ve onun savaş ve soykırım düzenini sorumlu
tutmak yetmez. Sorunun kökü kadar cevabı da derindedir. Verimli
Hilal’deki büyük kültürel devrim ve yol açtığı yaşam tarzı üzerinde
dururken, tüm bu sorunların kaynağına inmek istedik.
Şüphesiz kültürle toplumu tamamen izah edemeyiz. Birçok öğeyi buna
eklemek gerekecektir. Ama temelin kültür olduğu da çok az yadsınabilir.
Geçerken ‘kültür’ kavramına yüklediğimiz anlamı da açıklamalıyız.
Bununla anlamlı bir ‘uzun süre’ tarihle toplumun yaşamasında vazgeçilmez
özelliklere sahip bir mekânı, coğrafyayı kastediyoruz. Toplumu sıfırdan
bu süreli tarih ve coğrafyayla anlamlandırmıyoruz. Fakat çok sayıda olan
inşa edilmiş toplumsal yaşam biçimlenmesinde temel rol oynadıklarını
belirtmek istiyoruz. Toplumların zaman ve mekânla kayıtlı yaşam
halkalarından oluştuğunu, her halkanın diğerine bağlılığı kadar kendine
özgü bir farkı olduğunu da bu açıklamanın gereği saymaktayız.
Semitik ve Çin toplumlarının on bin yıl önceki temellere dayalı
yaşam farklılıkları günümüzdeki yaşamlarını belirleyici ölçüde
anlamlandırmaktadır. Aryenik yaşam kültürü için de aynı husus
belirtilebilir. Öte yandan temeldeki bu yaşam kültürünü, hiyerarşide ve
devlette, kendi maskeli veya maskesiz, örtük ve çıplak krallar
yönetiminde resmileştirerek büyük anlam çarpıtmalarına, saptırmalara
uğratıp her türlü çirkinliğe, savaşlara ve soykırımlara açık hale
getirdiklerini ‘anlambiliminden’ çıkarabilmekteyiz. Dikey olarak
resmi-gayri resmi yaşamlar kadar, yatay olarak da farklı halkalar
halinde yaşamlar söz konusu olabilmektedir. Yine de ana kaynaktaki
toplumsal yaşam tüm bu halkalardaki biçimleri belirleyen öz
niteliğindedir.
Kültür kavramının içeriğini biraz daha açalım. Şüphesiz klan
toplumu da bir kültüre, dolayısıyla yaşama sahiptir. İnsan toplumunda
evrensel bir özellik gösteren klan toplumundaki yaşamın anlamı
benzerdir. Dil ve düşünce yapısı işaretlerle yürütülmektedir.
Primatlarla, dolayısıyla hayvanlarla arasındaki mesafe fazla
açılmamıştır. Bir klan yaşamını hikâye etmek, hepsini anlatmak gibidir.
Zorunlu ihtiyaçlar, güvenlik ve çoğalma, canlıların neredeyse tümünü
bağlayan üçgendir. Bunun sınırlı zihniyetle bağını yorumlamıştık.
Yaşamda farkın gelişmesi demek, zihniyetin esnekliğinin gelişmesi, dilde
simgesel anlatıma geçiş ve bunun mümkün kıldığı maddi yapılanmalara daha
çok erişim demektir.
O halde kültürel gelişme, zihnin esnekliği ve simgesel dilin
gelişmesiyle birlikte artan maddi nesnelerin toplam ifadesidir. Dar
anlamda kültür bir toplumun zihniyetini, düşünme kalıplarını, dilini
ifadelendirirken, geniş anlamda buna maddi birikimlerinin de
(ihtiyaçları gideren tüm araç gereçler, besinle besin üretme, saklama,
dönüştürme biçimleri, ulaşım, savunma, tapınma, güzellik araçlarının
toplamı) eklenmesini ifade eder. Kültür zihniyeti ve araçlarındaki
benzerlik ve farklılıklarla yoksullukları ve zenginlikleri arasındaki
eşitsizlikler, farklı ve benzer yaşam düzeylerini belirler.
Zihinsel ve maddi birikimlerin bizzat insan yeteneğiyle inşa
edildiklerini, bu anlamda toplumsal gerçeklik halinde ifadeye
kavuştuklarını yine tekrar belirtmeliyiz. Bu durumda tüm eski taş
devrinde milyonlarca yıl sürmüş klan-toplum yaşamının benzerliğini ve
özgün farklılıklara pek sahip olmadıklarını belirtmek ciddi bir anlam
kaybına yol açmayacaktır. Büyük kültürel kuşakların ortaya çıkışına bu
nedenle yüksek anlam biçtik. Zira her büyük kültür kuşağı, büyük ve
farklı bir yaşamın gelişmesi demektir. Toplumsal gelişmeyi bu anlamda
kültürel gelişmeyle özdeşleştirmek mümkündür. Formülleştirirsek, ne
kadar zihin esnekliği, özgürlüğü, o kadar simgesel dil anlamcılığı,
düşünce zenginliği, buradan da daha çok maddi kültür araçlarına sahip
olmak o denli toplumsal yaşamın gelişmesi demektir.
Bu bölümün temel varsayımı olan inşa edilmiş gerçeklik olarak
toplumsallık, esas olarak insan yaratımı demektir. Şüphesiz ondaki madde
miktarı, biyolojik gelişim göz ardı edilmiyor. Bunların fizik, kimya ve
biyoloji gerçekleri olarak araştırıldıklarını biliyoruz. Ayrıca insanı
tür ve zihin olarak inceleyen antropoloji ve psikoloji kendi alanlarında
anlam üretmektedirler. Eleştirilerimiz de olsa, bilimin parçalanmış
halinden öğrenebildiklerimiz vardır. Toplumsal gerçekliğin farklı bir
algılama düzeyi olduğunu sıkça belirtmemiz, diğer bilimlerle aradaki
farkı iyi kavramak içindir. Bu farkı yakalamadan, pozitivistlerin
düştüğü büyük hataya düşüp ‘bilimcilik’ hastalığından kurtulamayız.
Bunun sonucu ise, kapitalist modernitede sonuçlanan soykırımdır.
Soykırım, tekrar vurgulamalıyım ki, Adorno’yu dehşete düşüren ve
olmasını hiçbir tanrısal ve insani yaklaşımın izah edemeyeceği, bütün
kitapların bir anlamda ateşe atılması gerektiğini düşündüğü ve hayatın
yanlış kurulmasına dayandırdığı büyük suçtur. Soykırım mazlumlarının
bunun dışında bir anlamla anılamayacağı önemli bir tespittir. Modern
yaşam, pozitivizm bu gerçeği kabul etmemekte direniyor. Sanki yine de
soykırımlara rağmen toplumsal yaşamın yaşanabileceğini sanıyor. Veya bu
suçu temel dayanaklarıyla yok etmeden, o suça yol açan zihniyet
çarpıtmaları ve maddi uygarlık değerleriyle birlikte yaşanabileceğine
cüret ediyor. Adorno hiçbir kitapta, dolayısıyla zihinde yer bulmaması
gereken bu cüretten dolayı irkiliyor, kabuğuna çekiliyor ve ölüyor.
Benim yapmaya çalıştığım, bu ‘CÜRET’in kaynaklarını ve olası aşılma
biçimlerini sorunsallaştırıp cevap verme yeteneklerimizi açığa çıkararak
anlam ve eyleme kavuşturmaktır. Sürüp giden modernitenin gittikçe
kurumlaşmış soykırım odaklarına yol açtığını hiç göz ardı edemeyiz.
Gözümüzün önündeki Irak gerçeği, açık veya örtük, Ortadoğu’nun tüm
rejimlerinin soykırımsal niteliğini ve suç ortaklığını gayet açık ve
dehşet içinde, sadece içerisinde yanarak eriyenlere değil,
gözlemleyenlere de hissettirmektedir. Ama diğer yandan muazzam bir özgür
yaşam arayışı da vardır. Ya özgür yaşam, ya soykırım asla birlikte
yaşanacak bir ikilem olamaz. Böyle yaşayarak bu suça asla ortak
olamayız. Nasıl oldu da yaşamın en zengin anlamına yol açan bu
topraklar, bu tarih bu hale geldi? Bir tarafında yaşamın ilk anlamına
yol açmış etnisitelerin savaşı, diğer yandan modernitenin son büyük
tanrısının önderliğindeki savaşlar? Demek ki, konuya döne dolaşa
yüklenmekten, cevabını vermek ve eylemini gerçekleştirmekten
kaçınılamaz.
Verimli Hilal’deki yaşamın tadını biraz da edebi dille
anlatmalıyım. Sözüme Diyarbakır-Çayönü kazılarını başlatan Bradway’ın
bir gözlemiyle başlayayım. Bradway, “Yaşam dünyanın hiçbir yerinde
Zagros-Toros dağ silsilelerinin kavisli eteklerindeki kadar anlamlı
olamaz” der. Acaba çok uzak bir kültürde yetişmiş bu insana, bu sözü
neler hissettirdi? Uygarlığı iyi tanıyan bir arkeolog, tarihçi olarak,
neden en anlamlı yaşamı bu kültürel sahada görüyor? Hâlbuki buraların
bugünkü yaşayanları Avrupa’daki en düşük bir ücrete bile kırk takla atıp
vebadan kaçar gibi bu topraklardan kaçmak istiyorlar. Hiçbir kutsalları
ve estetik değerleri kalmamış, bir daha elde edilemeyecekmiş gibi, göçü
kader gibi karşılıyorlar.
İtiraf etmeliyim ki, bir dönem ben de modernite hastalığına
tutularak, ana-baba dahil, bu toprakların her şeyinden kaçmak istedim.
Hayatta en büyük yanılgımın bu olduğunu kendime sıkça itiraf ederim. Ama
Bradway’in gözleminden tümüyle kopmadığımı biliyorum; o eteklerin çocuğu
olarak, dağların başını tanrı ve tanrıçaların kutsal tahtı, eteklerini
ise bolca yarattıkları cennetin köşe parçaları olarak görüp hep dolaşmak
istedim. Adım daha çocukken ‘dağ delisi’ olarak çıkmıştı. Bu yaşamın
daha çok tanrı Dionysos’a ait olduğunu sonradan öğrendim. Dionysos,
peşinde ve paş’ında (Kürtçe, önünde ve arkasında) Bakha’lar adlı özgür
ve sanatkâr kızlar grubuyla dolaşırmış. Birlikte yiyip içip
eğlenirlermiş. Bu tanrısal yaşamı sevmiştim. Filozof Nietzsche de bu
tanrıyı Zeus’a tercih etmiş. Hatta birçok özdeyişinin altına
‘Dionysos’un Çömezi’ unvanını atarmış. Köydeyken ve dinin gereklerine
pek uymasa da, kızlarla nişan, baş göz oyunlarından çok, birlikte
oynamaya çok istekliydim. Doğalı da bana göre böyle olmalıydı. Hâkim
kültürün kadını kapatmasına asla hoşgörü göstermedim. Namus dedikleri
kanunu tanımadım. Halen kadınla sınırsız özgür tartışmaya, oynamaya,
yaşamın diğer tüm kutsallarını paylaşmaya yanıtım evet, ama birbiriyle
adına ne dersek diyelim, gerekçesi ne olursa olsun, güç temelinde ve
mülkiyet kokan köleliklere bağlılıklara ise yanıtım sonuna kadar
hayırdır.
Bu dağlarda özgür kadın gruplarını hep tanrıça esiniyle selamlayıp
öyle ‘anlamlaşmaya’ çalıştım. Sıkça haberlerde geçen “Kamyon ve traktör
kasalarına doldurulmuş bir grup Güneydoğulu kadın filan bölgede
ırgatçılığa giderken yol kazasında öldüler” cümlesini duydukça, sözde bu
kadınların sahibi erkek, aile, hiyerarşi ve devletine olan öfkemi hiçbir
olaya daha göstermediğimi de sıkça hatırlarım. Tanrıça soyundan geriye
bu kadar düşüş nasıl olabilir? Aklımın, ruhumun kesinlikle
kabullenmediği bu düşüşü zihnime asla yedirmedim. Benim için kadın ya
tanrıça kutsallığı içinde olacak, ya da hiç olmayacaktı. Şu sözün
doğruluğunu hep düşünürüm: “Bir toplumun kadınlarının yaşam düzeyi, o
toplumun tanımında esas ölçüttür.” Anam için neolitiğin ‘ana tanrıça
kültüründen kalma’ sözünü kullanmıştım. Onlar gibi şişmandı.
Modernitenin yapay ana inşası ondaki kutsallığı görmemi engellemişti.
Hayatımda büyük acılar yaşamama rağmen, hiçbir olaya ciddi olarak
ağlamadım. Fakat modernite kalıplarını yıktıktan sonra, başta anam ve
onun şahsında tüm bölge (Ortadoğu) analarını hep içim burkularak ve
gözlerim yaşararak hatırlarım, bakarım. Anamın zorbela taşıdığı kuyu
satılından (bakracından) daha yarı yoldayken yere indirip yudumladığım
suyun anlamına, en seçkin ve yürek burkucu hatıralarım olarak bakarım.
Herkesin yaşadığı ana-baba ilişkilerine, moderniteyi tüm zihin
kalıplarında yıktıktan sonra bakmalarını tavsiye ederim. Aynı bakış
açılarını tüm neolitikten kalma ‘köyün ilişkilerine’ de yansıtmalarını
isterim. Modernitenin en büyük zaferi, şüphesiz on beş bin yıllık inşa
edilmiş kültür bakışımızı yıkması ve hiçe indirgemesini başarmasıdır. Bu
kadar yıkılmış ve hiçe indirgenmiş birey ve topluluklarından soylu,
özgür bir bakış, direniş ve yaşam tutkusu beklenemeyeceği anlaşılırdır.
Kavisin dağ eteklerindeki her bitki ve hayvan canlısı benim için
bir tutku nesnesiydi. Onlarda sanki kutsal bir mana varmış gibi
bakardım. Onlar benim için, ben onlar için yaratılmış birer arkadaştık.
Peşlerinden çok koştum. Aşkla. Benim aşkım biraz böyleydi. Halen bu
konuda en affetmediğim hareketim, avladığım kuşların başını hiçbir acıma
hissi duymadan koparmamdı. Özne-nesne anlayışı altındaki derin tehlikeyi
görmemde bu olaylar kadar hiçbir anlatım beni etkilemedi. Ekolojik
tercihim çocukluğumun bu tutku ve suçunun itirafıyla yakından
bağlantılıdır. Avcılık kültüründen kalma bu büyük ruh tehlikesini birer
avcılıktan ibaret olan ‘güçlü sömürgen, buyurgan adamın’ sanatı olan
iktidar ve savaşlarının maskesini düşürmekle (maskeli ve maskesiz
tanrılarla örtük ve çıplak krallar) ancak giderebilecektim. Bitki ve
hayvanların dilini anlamadıkça ne kendimizi anlayabilecek, ne de
ekolojik toplumcu olabilecektik. Beni bırakmayan bitki ve hayvanlarımın
anılarına böyle anlam verecektim.
Dağların eteklerinden hemen başlayan ovaların bahar açılışından güz
kapanışına kadar üretime hazırlanmasını, ürünlerin derlenmesini,
harmanlanmasını, tanelerin toplanmasını babamın çiftçiliğinden
hatırladıkça, hiçbir romanın vermediği duygu yüklenimlerimi zor tutarım.
Büyük hayıflanmam var: Neden o tanrı yolcularını tam anlayıp arkadaş
olamadık? Gerçi tüm ilişkilerim arkadaşlık içindeydi. Ama o korkunç
modernite ilişkileri yüzünden, babamın ölümünün bile büyük yasını
tutamamayı halen affedemiyorum. Babam belki de babaların en güçsüz, ama
saf, temiz tanrı kullarından biriydi. Fakat bana göre çiftçi babalar en
değerlisidir yine.
Tüm köy ilişkileri bana vaktini doldurmuş, bilinmeyen bir dönemin
ölgün çabaları gibi gelmiştir. Köyden kaçarcasına kente sığınmayı da bir
suç gibi görüyorum. İnsan için ideal yaşamın modernitenin (tüm
uygarlığın) kanserli kent yapısında değil, ekolojik köylerinde
sağlanacağından kuşku duymuyorum. Kent ancak ekolojik köylerle tam
uyumlu olduğunda izin verilecek bir mekân olabilir.
Amanoslardan Zagroslara kadar bu silsileler altında yaşamış ve
halen yaşayan halkları, dağların zirvesindeki tahtlarında oturan tanrı
ve tanrıçaların kutsal yolcuları olarak değerlendiririm. Moderniteye
göre gerilik suçlamasının artık kesinlikle tersinin doğru olduğuna
inanıyorum. İlerilik-gerilik bir ideolojik yargı olup, sadece geri
değil, insanlık düşmanı olan kapitalist-modernite zihniyetini iyi
çözmek, gerçek insani temellere inmek olduğundan, özgürlüğe büyük dönüş
sağladığıma inanıyorum. KÂRCILIK, ENDÜSTRİYALİZM ve ULUS-DEVLETÇİLİK’ten
ibaret modernite cehenneminden kurtulmakla her şey daha iyi anlaşılıyor
ve yaşamın anlam zenginliğine yol açıyor. Neolitikten kalma bir höyüğe
gösterdiğim ilgiyi ve tutkuyu Newyork’la değişmem. İçinde hiçbir anlam
barındırmayan, bütün kapılarını daha ‘kârlı yaşam’a, insanın ‘demir
kafes’ altına alınmasına ve yaşam katili ‘endüstriyalizm canavar’larına
açmış kent; hiç kimsenin birbirinden bir şey anlamadığı ‘yetmiş iki
dilli Babil’in daha da anlamsız kopyalarından başka anlama sahip
değildir. İnsanlığın kurtuluşunun bu kentizmin kanserli yapısının
yıkılmasından geçtiğine dair kuşkum yoktur.
Bu kısa öyküyü hangi yaşam kültüründen geldiğimize ilişkin bir
çağrıştırma yapmak için anlattım. İnşa edilen toplumsal gerçekliğin bir
üretimi olan bu yaşam tarzını yetkince anlayamazsak, ‘modernitenin
aptallarını’ oynamaktan kurtulamayız. Dağdaki çobana kadar herkesi esir
alan, özünde yaşamın bitmesi anlamına geldiğini en yetkin filozofların
ağzından çıkan sözlerle vermeye çalıştığımız ve hepsinden çok kendimin
de öyle olduğundan kuşku duymadığım kanserli modernite yaşamından
kurtulmadıkça, zihniyet ve irademizle (düşünce-örgüt-eylem) mümkün
kıldığımız özgür yaşamı, kaynağıyla birlikte edindiği tüm zenginlikleri
içinde yaşayamayız. Er veya geç ‘yanlış kurgulanmış hayatlarımızın doğru
yaşanmayacağını’ anlayacağız.
Bilimsel dille öykümüzü biraz daha açalım. Verimli Hilal’de inşa
edilen toplumsal gerçeklikler ana hatlarıyla bugünkü yaşamın
sürdürülmesinde de varlıklarını sürdürmektedir. Hem zihniyet hem maddi
kültür unsurları bazı nicel ve nitel değişikliklere rağmen özde
benzerdirler. Dil temel yapısında ortaktır. Düşünce biçimleri bilimsel,
dinsel ve sanatsal alanlarda ayrımlanmış olarak sürmektedir. Savunma ve
saldırı savaşları dün de, bugün de vardır. Temel kurum olarak aile,
gerçekliğini sürdürmektedir.
Aradaki farklar devlet kurumunun büyümesine dayalı olarak
gelişmiştir. Toplumun aleyhine sürekli alanını genişleten devlet,
ihtiyaçları temelinde toplumsal zihniyet ve maddi kültür birikimlerini
mülkiyetine geçirdikçe, sürekli nicel ve nitel değişime uğratmıştır.
Sanıldığının aksine, toplumsal gelişmeler devlete rağmen sürdürülmüştür.
Sümer rahip devletinden kapitalist modernitenin ulus-devletine kadar
devlet oluşumlarının toplumsal sonuçlarını ve yol açtıkları uygarlık
denilen kent kültürünün esas işlevini anlamlaştırmaya çalışacağız.
Özellikle sınıfsallaşmanın devleti değil, daha çok devletin sınıflaşmayı
dalbudak halinde yaydığını göreceğiz.
Fernand Braudel’in süre kavramının toplumsal gelişmedeki rolünün
yeterince kavranmadığı kanısındayım. Özellikle süre-kültür,
süre-uygarlık ve süre-toplum biçimleri açımlanmaya muhtaç kavramlardır;
tarihe güçlü bir katkıdır. Fakat tarih bilimine yetkince
uygulanamamaktadır. Buradaki çözümlemede bu kavramı cesaretlice açarak
kullanmaya çalışacağım.
a- ‘En uzun süre’, dördüncü buzul döneminin sona ermesinden sonra,
neolitik devrimde ana nehri oluşturan Verimli Hilal toplumu için, ancak
ya benzer yeni bir buzul dönemi, ya nükleer bir felaket ve önlenemeyen
bir hastalık veya benzeri nedenlerle varlığını fiziksel olarak
sürdüremez zamana kadar geçerliliğini sürdürmek durumundadır.
Çin ve Semitik kökenli kültürler birer kol
olarak bu ‘uzun süre’ toplumunda yer alırlar. Diğer küçük kültürel
kollar ana nehir için birer ırmak gibidir. Tezin içyapısını iyi anlamak
gerekir. İnşa edilen toplum zihniyet ve maddi kültürel öğeleriyle o
denli güçlüdür ki, hiçbir iç toplumsal neden bu süre dahilinde bu
toplumu yıkamaz. ‘Temel kültürel toplum’ kavramını bu süre karşılığında
kullanabiliriz. Kalıplarını, içerik ve birikimlerini tekraren de olsa
sıkça vermemin nedeni budur; ‘en uzun süre’ kavramına denk düşen ‘temel
kültürel toplum’ tanımına ulaşmak içindir. Çünkü süre ve toplum
kavramları bu yeni anlamlarıyla toplumbilimine katkı sağlayıcı
niteliktedir. Liberal toplumcular daha şimdiden ‘tarihin sonu’
kavramıyla kendi toplumsal algılarını sahte bir metafizikle sonsuza dek
geçerli saymak isterler. Marksistler ve diğer ‘mahşerci’ yaklaşımlar,
zaman-mekân boyutundan kopuk bir ‘ebedi saadet çağı’nı vaat ederler.
Kötümserler daha çok geçmiş ‘altın çağ’ anlayışını anımsayarak, şimdiki
‘teneke çağı’nın anlamsızlığından dem vururlar.
En uzun süre kavramı tüm bu toplumsal teorilere göre daha
bilimseldir. Somut koşullar kadar, toplumsal sistemin başı ve sonu için
anlaşılır argümanlar sunmaktadır. Tarihi ne olaylar yığını halinde
boğmakta, ne de dar toplum biçimlerinin dönemsellik basitliğine
düşmektedir. Ne anlık olaylar ne de toplum biçimleri hayatın anlamını
kapsamlı yorumlama yeteneğinde olamaz. Bunlar ancak kısmi anlatımları
başarabilirler.
En uzun süre kapsamında temel kültürel toplumda her tür din,
devlet, sanat, hukuk, ekonomik, politik ve diğer temel kurumlara yer
vardır. Kurumlar nicel ve nitel yönleriyle sürekli değişirler. Bazıları
çok küçülür, karşıtları büyür. Azı yok olurken, işlevleri ya başka
kurumlarda ya da yenilerinde anlamını sürdürür. Toptancı bir anlayışla
diyebiliriz ki, tüm kavram ve kurumları arasında oluşturucu bir
diyalektik ilişki vardır. Ana kültürel toplumun tekliği, onu güçlü
ortaklarından ve yeni iç oluşumlarından yoksun kılmamaktadır.
Bu noktada ‘evrimcilerle’ ‘yaratımcılar’ arasındaki kavgayı
anlayabiliriz. Yaratımcılar ‘en uzun süre’ kavramının farkındadırlar.
Esas güçlerini buradan almaktadırlar. Tanrının evreni yaratım süresi ve
sonu hakkındaki ayetleri kültürel anlayışla açıklanabilir. Sosyolojik
olarak yorumlarsak, yaratıcı görüş inşa edilen toplumun kutsal, yüce,
görkemli özelliğinin farkındadır. Zaten Kitabı Mukaddeslerin üçü de
(Tevrat, İncil ve Kuran) Verimli Hilal’deki büyüleyici, kutsal yaşamı
izah etmeye çalışan yorumlardır. İnsanlığın büyük çoğunluğunun bu üç
dine mensubiyeti, oluşturdukları yorumların niteliğinden ileri
gelmektedir. Mucizevî olarak gerçekleşen (dönem insanlığı için bu kavram
anlaşılırdır) yeni kültürel yaşamın ebediyete kadar süreceğini iddia
etmek, bunu temel inanış haline getirmek bu kültürün etkileyici gücünü
göstermektedir. Düşünelim: Milyonlarca yıl klan olmaktan ve bir nevi
primat olmaktan kurtulamamış insan kümeleri, Verimli Hilal’deki devrimle
çok olağanüstü, ancak mucize terimiyle izah edilebilecek bir toplumsal
inşayla karşılaşıyorlar. Bunu kutsal, yüce, ilahi, bayramsal olarak
karşılamaktan geri kalabilirler mi?
Hemen hatırlatalım ki, Durkheim gibi sosyologlar ve diğer
bilimciler, toplumu olaylar ve kurumlar toplamından oluşmuş insan
grupları saymaktan öteye gitmiş sayılmazlar. Sınıfsallık, devlet,
ekonomi, hukuk, politika, felsefe ve din gibi anlatımlar olay ve kurum
mantığını aşmaz. Fakat bu yaklaşımlar neden bir Kitabı Mukaddes kadar
değer bulmadıklarını bir türlü anlamak istemezler. Anlatımlarının en
önemli zaafı, en uzun süre toplumunun önemini kavramamış olmalarında
yatar. Şunu yine önemle belirtmeliyim ki, insanlık kendi öyküsünün derin
hafızasına sahiptir ve bunu kolay terk etmez. Sanıldığının aksine,
toplumların kutsal din kitaplarına bağlılığı soyut bir tanrı ve bazı
ritüelleri teşkil etmesinden ötürü değildir. Kendi yaşam öykülerinin
anlamını ve izini bu kitaplarda sezdikleri için büyük saygı duyarlar.
Bir nevi yaşayan toplumun hafızası rolünü oynadıkları için bu kitaplar
vazgeçilmezler arasındadırlar. İçindeki olay ve kavramların doğru olup
olmaması ikinci planda kalan ayrıntılardır. Fernand Braudel, çok yerinde
olarak, “Tarih sosyolojikleşmeli, sosyoloji tarihselleşmeli” derken,
temel bir yöntem ve bilim yanlışlığına dikkat çekmektedir. Tarihin de
süre-toplum ilişkileri anlamlıca belirlenmedikçe, ayrı ayrı tarih ve
sosyoloji anlatımları toplumsal gerçekliği büyük yaralamaktan, anlam
yitimine uğratmaktan kurtulamazlar. İstediğiniz kadar belgelere dayalı
olay yığın, istediğiniz kadar toplumsal kurum ve kural belleyin,
belgelerle açıklayın; nerede, ne zaman, hangi içerikte, yaşayanlar ne
diyor sorularına yanıt verilmedikçe, tarih ve sosyolojinin anlambilimine
katkıları kaba malzeme olmaktan öteye gitmez.
Evrimciler olay ve olguları daha iyi tespit etmelerine rağmen,
toplumsal süre kavramının anlamından yoksun oldukları için
eleştirilmekten kurtulamazlar. Toplumsal hafıza olgular ve olayların
evriminden daha önemlidir. İnsan için anlambilim, olgu kayıtlarından
önce gelir. Orada yaşamlarının nehir gibi akışı söz konusudur. Tanrıdan
da vazgeçmeyişleri toplumsal hafızanın gücünden ileri gelmektedir.
İleride daha kapsamlı yorumlayabileceğimiz gibi, toplum tanrı kavramıyla
geçmiş hafızasını özdeşleştirmektedir. Olguculuk bir modernite hastalığı
olup, esasında toplumun hafızasına, dolayısıyla metafiziğine karşı
durdukça eleştirilmekten kurtulamaz. Nasıl hafızasız insan yaşamda büyük
güçlüklerle karşılaşıp çocuklaşırsa, hafızasını yitirmiş toplumlar da
kendilerini unutup yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.
Hafızasını yitirmiş toplumlar kolay sömürülme, işgal edilme ve asimile
edilmekten kurtulamazlar.
Pozitivist olgucular toplumu bilimsel olarak tanımladıklarını iddia
etmelerine rağmen, pozitivist olguculuk toplumun gerçek akışını en az
tanıyan düşünce okuludur. Toplumu tarihsiz, kaba materyalist bir yığın
gibi yorumlayarak, en çarpık, eksik bir tanımıyla en tehlikeli toplumsal
operasyonların yolunu açarlar. Toplumsal mühendislik kavramı
pozitivizmle bağlantılıdır. Bunlar dıştan müdahaleyle topluma istenilen
şekli verebileceklerini sanırlar. Modernitenin de resmi anlayışı olan bu
yaklaşımlar, toplumun içinde ve dışında yürütülen iktidar ve istismar
savaşlarının meşru gerekçelerini oluştururlar.
b- Yapısal süre kavramını toplumsal gelişmede temel kurumsal
dönüşümlere uyarlayabiliriz. Temel yapıların inşa ediliş ve yıkılış
sürelerini tanımlamak, toplumsal gerçekliğin anlamlandırılmasında katkı
yapabilir. İnsanın baskı ve istismar durumu baz alınarak köleci, feodal,
kapitalist ve sosyalist toplum ayrımları anlamlı yorumlara konu
olabilir. Yapısal süreleri bu toplum biçimleriyle bağlantılandırmak
önemli bir literatüre yol açmıştır. Fakat en uzun ve kısa süre
kavramlarıyla bağlantısını anlamlı kuramadığı için pek verimli
olamamakta, klişe anlam tekrarına düşmektedir.
Neolitik toplum hem yapısal toplum, hem temel kültürel toplum
süreleriyle iç içe yorumlanabilir. Kendisine özgü kurumsal yapılar,
zihniyet ve maddi yaşam birikimlerinin olması ‘yapısal süreyle’ izah
edilebileceği gibi, halen sürüp giden kültürel etkilerinin fiziksel imha
veya yıkılışa kadar devam etmesi nedeniyle ‘en uzun süre’ kavramıyla da
izahatı mümkündür. Temel kültürel toplum sürelerinin konusunu esas
olarak bilim, sanat, din, dil, aile, etnisite-kavim gibi, sürenin sonuna
kadar çeşitli değişiklikler geçirseler de, hep ayakta kalması kuvvetle
muhtemel olan zihniyet biçimleri ve geniş insan grupları teşkil eder.
Ayrıca ekoloji, tüm bilim kollarının sonuçlarıyla bağlantılı olarak, bu
dönemde ekonomik kurumlaşma bilimi olarak baş köşeye oturtulabilecek
konulardandır. Demokratik siyaset de hem bilim hem kurum olarak sürekli
yaşaması gereken konulardandır.
Yapısal sürelerin en temel kurumu devlet kuruluş ve yaşamları
olmakla birlikte, devletle birlikte var olan hiyerarşi, sınıflar, devlet
sınırları olarak mülk, toprak-vatan, devlet biçimleri olarak rahip
devleti, hanedanlık devletleri, cumhuriyet ve ulus-devletler önemli
konulardandır. Din biçimleri de önemli konu teşkil ederler. Toplumları
üretim tarzları olarak (neolitik, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist)
ayrımlayan konular da yapısal süre konularındandır. Kurumların çöküş
konusu da yapısal süre dahilindedir.
Yapısal konuları inceleyen sosyoloji alt dalına ‘yapısal sosyoloji’
demek uygun bir adlandırma olabilir. En uzun süre inceleme konularını da
‘temel kültür sosyolojisi’ olarak adlandırmak, bütünleyici kapsam
itibariyle yerinde olacaktır.
c- Orta ve kısa süre konuları hem sayısal, hem niteliksel olarak
çoklu olay ve olguları konu edinirler. Kısa ve orta süreler dahilinde
tüm kültürel ve yapısal değişim ve dönüşüm olaylarını temel konu
edinirler. Orta dönem konuları biraz daha uzun ömürlü olan, ama aynı
yapısal kurumlar içinde meydana gelen değişiklikleri konu edinirler.
Örneğin ekonomik bunalımlar, siyasi rejim değişiklikleri, ekonomik,
sosyal, siyasal ve eylemsel her tür örgüt kuruluşları bu kapsamda
düşünülebilir. Bireyin tüm toplumsal ve toplumsallaşma faaliyetleri de
kısa sürenin baş konularındandır. Medya daha çok kısa süreli olay ve
olguları esas alır. Her yapısal kurumdaki günlük olaylar da kısa sürenin
baş köşesinde yer işgal ederler.
Kısa süre dahilindeki olayları temel aldığı için, bu sosyolojiye
Auguste Comte sosyolojisi demek yerinde bir adlandırma olabilir. Diğer
deyişle ‘pozitif sosyoloji’ adlandırması (temel eleştirisini göz ardı
etmeden) uygun düşebilir. Gerçekten sosyolojinin olaylar dalını
inceleyen bir bölümü olmalıdır. Özellikle kaotik dönemlerde olaylar
ağırlık ve belirleyicilik kazanırlar. Sosyolojinin temel kültür ve
yapısal sosyolojiyle birlikte olaysal anlatım olan pozitif sosyolojiyle
bütünleştirilmesi tamamlayıcı nitelikte olacaktır.
Ayrıca toplumsal olaylar dahil, tüm evrensel olay ve oluşumlar,
kuantum ve kaotik dediğimiz bir ortamı gereksinirler. Kuantum ve kaotik
ortamlar yaratılış ortamlarıdır. Henüz derinliğine incelenmemiş olsalar
da, varlıkları kesindir. Tüm uzun, orta ve kısa süreli oluşumların hem
‘her an’, hem ‘kısa aralıklarda’ki ‘olup bitenler’ tarafından ayakta
tutuldukları, bilimin giderek ilgilendiği temel konulardandır. ‘Kuantum
anı’ ve ‘kaos aralığı’ olarak da adlandırabileceğimiz bir nevi
‘yaratılış anı’ ihmale gelmez. Evrende özgürlük olasılığı bu ‘an’da
gerçekleşmektedir. Özgürlüğün kendisi ‘yaratılış anı’yla ilgilidir. Tüm
doğa ve toplumdaki yapılar hem inşa olarak, hem ayakta kalma ve yaşam
süreleri bakımından farklı nitelikleri de olsa, ‘yaratılış anları’na
ihtiyaç duyarlar.
O halde kısaların en kısa süresindeki yaratılış konularını
toplumsal açıdan ele alan sosyolojiye de bir ad düşünmek uygun
olacaktır. Benim şahsi önerim, ‘yaratılış anı’nı toplumsal olaylarda
konu edinen sosyolojiye ‘özgürlük sosyolojisi’ demenin yerinde
olacağıdır. Daha da önemlisi, toplumsallık tarafından eşsiz bir
kabiliyete erişen insan zihniyetindeki müthiş esneklik ve yol açtığı
yaratılıcılık nedeniyle bir nevi zihniyet sosyolojisi de diyebileceğimiz
özgürlük sosyolojisinin son derece gerekli bir dal olduğu kanısındayım.
Özgürlük düşüncesini ve iradesini incelemek en başta gelen konu olsa
gerekir. Kaldı ki, yaratılış anındaki gelişme özgürlük yanı olan gelişme
olduğuna göre, bir nevi Yaratılış Sosyolojisi de diyebileceğimiz bu
kısalar kısası ‘kuantum anı’ ve ‘kaos aralığı’ en çok toplumsal alanı
kapsadığından, dolayısıyla ilgilendirdiğinden ötürü, özgürlük
sosyolojisi en çok geliştirilecek sosyoloji konularının başında
gelmektedir.
Ayrıca konumuzu ilgilendirmeyen, genel fikir babında bir de
‘astronomik süre’den bahsetmek gerekir. Henüz bu sürenin konuları
belirlenememiştir. Fakat ana hatlarıyla ‘güneş’ ve ‘gök adaları’nın
oluşumları, çöküşleri, evrenin muhtemel ‘genişleme’ ve ‘daralma’
karakteri ve buna bağlı olarak temel ‘çekim’ ve ‘itim’ kuvvetlerini
‘astronomik süre’ kavram ve konularına dahil edebiliriz. Evrenin ömrü de
tartışılacak konuların başında gelmektedir.
Sosyolojik inceleme yöntemi hakkındaki bu düşüncelerimizi yeri
geldikçe ilgili konulara ilişkin hem açacağız, hem de uygulamaya
çalışacağız. Deneme niteliğinde çalıştığım unutulmamalıdır.
Düşüncelerimizin tasarısal değer arz etmeleri doğaldır.
Verimli Hilal’deki toplumsal gelişmeleri bir kez de bu sosyolojik
bakış açılarıyla araştırdığımızda; özgürlük sosyolojisinin bölgede
neolitik devrim sürecinde toplum tarihi açısından en verimli bir kaos
aralığına tanıklık ettiğini görürüz. Gezginci avcı ve toplayıcılıkla
geçinen gruplar, buzulların hızla dağların doruk noktalarına
çekilmesiyle daha önceki dönem tecrübelerinden kaynaklı toplum
yapılanmalarını çözerek yerleşik yaşama, tarımla geçinmeye dayalı bir
arayışa girdiler. Yüz binlerce yıllık klan toplulukları yerini daha
geniş yapılara bırakmayla karşı karşıyalar. Tam bir zihniyet dönüşümü,
patlaması yapılan bir aşamadayız. Eski klan zihniyeti ve işaret dilinden
tam kopmamış dil yapısı yerine, daha geniş köy halkı ve etnisitesi
zihniyetine geçiş söz konusudur. Simgesel dil düzeni hızla
gelişmektedir. Sayısız besin maddeleri, ulaşım, dokuma, çömlek, öğütme,
mimari, dinsel ve sanatsal konular ortaya çıkmış olup, hepsi yeni bir
adlandırma düzeni ve zihin kalıpları gerektirmektedir.
Yeni toplum ağırlıklı olarak köy yaşamına dayanırken, klan bağları
etnik bağlara dönüşüyor. Maddi yapılanmanın bu yeni biçimleri daha
anlamlı zihniyet çerçevesi olmadan yürüyemez, hatta başlayamaz. Zihniyet
dönüşümü ve dili, eski klan toplumunun kimliği olan ‘totem’ sürmekle
birlikte, neolitik toplumun simgesi ‘ana-tanrıça’ figürüdür. Totem
figürleri azalırken, ana-tanrıça figürleri ortalığı kaplamaktadır. Ana
kadının yükselen rolünü simgeliyor. Dinsel açıdan bu bir üst aşama olup,
çok zengin bir kavramlaştırmayı beraberinde getiriyor. Dilde kadın eki
öne çıkıyor. Simgesel dil eklerinde kadın öğesi başat durumunu uzun süre
koruyor. Bugün bile birçok dilde bu özelliği bulmaktayız. Ana-tanrıçayla
birlikte toplumsallık yoğun bir kutsallığa da bürünüyor. Yeni toplum
yeni kavram ve adlandırma demektir. Zihniyet devrimi dediğimiz süreç
yaratıcılığı gerektirdiğinden, özgürlük sosyolojisine dahil etmemiz
gerekir. Bu sürecin yoğun yaşandığı önde gelen tarihçilerin üzerinde
birleştikleri bir konudur. Binlerce olgu, binlerce zihniyet devrimi ve
ad demektir. Avrupa’daki zihniyet devriminden daha kapsamlı, orijinal ve
yaratıcı çaba isteyen bir patlama söz konusudur. Bugün kullandığımız tüm
kavram ve buluşların büyük çoğunluğunun bu dönemde yaratıldıkları
tarihen tespit edilebilen bir husustur.
Kaba bir tasnif yaparsak, yarıdan az sayılamayacak bir toplumsal
yaratıcılık dönemi söz konusudur. Din, sanat, bilim, ulaşım, mimari,
tahıl, meyve, sığır (büyük ve küçükbaş olarak), dokuma, çömlekçilik,
öğütücülük, mutfak, bayram, aile, hiyerarşi, yönetim, savunma ve
saldırı, armağan, tarımsal araçlar ve daha da sıralanabilecek bir liste,
nicel ve nitel gelişmeye uğramış haliyle bugün de toplumsal yaşamın
temel listesi düzeyindedir. Neolitik’ten kalma köy ve aile yapısına
baktığımızda, en asil ve topluma güç veren, yaşamı anlamlı kılan
toplumsal ahlak; saygı, sevgi, komşuluk, yardımlaşma başta olmak üzere,
kapitalist modernitenin değer yargılarının (veya ahlaksızlığının) çok
üstündedir. Hiç eskimeyecek toplumun temel zihniyet kalıpları esas
olarak bu dönemin damgasını taşımaktadır.
Pozitif sosyoloji açısından bölgedeki olaysal yaşam da dönemine
göre çok zengindir. Klan toplumunun yeknesak avcılık, savunma ve
toplayıcılık yaşamına kıyasla Verimli Hilal’deki olaylar ve yeni olgular
tam patlama halindedir. Yeni bir adlandırmaya kavuşmuş sayısız olay ve
olgu insan sesini, eylemini en zengin haliyle sergilemektedir. Dönemin
insan zihnine bıraktığı temel anlamın daha sonraları ‘cennet’ kavramına
yol açtığını Kutsal Kitaplardaki anlatımlardan da çıkarabilmekteyiz.
Belki de pozitif sosyolojinin en şanslı anlarından biriyle karşı
karşıyayız. İnsanlık üzerinde yıldız yağmuru misâli bir gelişme söz
konusudur. Dünyanın dört yanını birer ışık, yıldız aydınlığında olan
olay ve olgularla yağmurlamakta, toplumsal gelişmenin cennet hayalini,
hatta gerçekleşme anlarını ekmektedir; KÜLTÜRLEŞTİRMEKTEDİR.
Yapısal sosyoloji açısından toplumsal gelişmeye damgasını vurmuş
tüm kurumsal düzenlemelerin izini Verimli Hilal’de gözlemek mümkündür.
Özellikle M.Ö. 6000-4000 dönemi tam bir kurumlaşma dönemidir. Tüm köy ve
kent yapılarının temel alacağı yerleşim alanları belirlenmiş,
yerleşkelere geçilmiş, hiyerarşi doğmuş, din kurumlaşmış, ilk mabetler
ortaya çıkmış, etnisite varlık kazanmış, dil yapıları netleşmiş,
komşuluk gelenekleri oturmuş, ahlakla yönetim en güçlü dönemini kurmuş
gibidir. Diğer bir deyişle neolitik toplumun, tarım ve köy devriminin
kalıcılığı, dolayısıyla kurumlaşması kesinleşmiş gibidir. Yapısal
sosyolojinin temel konusunu oluşturan toplumsal yapılar ilk defa Verimli
Hilal’de bu denli güçlü bir oluşum sergilemektedir. Orijinal
kurumlaşmalar olarak bugün de incelenmeyi gerektiren bu yapılaşma
gerçeğinden halen öğreneceğimiz çok şey vardır. Hatta insanlığın ilk
kurumlaşmış değerleri olarak alandaki yapıları ne kadar incelersek,
yapısal sosyolojinin kuruluşu hakkında o denli sağlam sonuçlara
erişebileceğiz. Çok iyi bilmek gerekir ki, günümüz yapısal sosyolojisi
ciddi bir ‘anlambilim’ yoksunluğu yaşamaktadır. Genel sosyolojinin bir
parçası olarak kendini gözden geçirirse, anlambilimin yetkin bir ifadesi
olabilir.
Temel kültür sosyolojisinin konusu olarak Verimli Hilal’de temeli
atılan dil ve kültürün yeri orijinal kaynak değerindedir. Alanda kurulan
toplum en uzun süreli olma konumundadır. Daha önce belirttiğimiz gibi,
doğal veya toplumsal bir afetle insan yaşamı ciddi oranlarda ortadan
kalkmadıkça (mesela yeniden klan çağına dönülmedikçe), Verimli Hilal’e
dayalı olarak ortaya çıkan toplumsal kültür ve uygarlık kuşağı
başatlığını sürdürebilecek kapsamdadır. Çin veya Semitik kültür kaynaklı
bir uygarlığın hegemonik güç haline gelebilmesi, kapsam itibariyle
teorik olarak imkânsız olmasa da, pratik olarak çok zordur. Nitekim hem
‘İslami saldırılar’ hem de ‘Moğolitik’ kaynaklı çok büyük saldırılar
gerçekleştirilmesine rağmen, Hint-Avrupa kültürü (dolayısıyla kaynak
kültür, Aryen dil ve kültürü) hegemonik karakterini hiç yitirmedi.
İlerde belki Çin yeni bir saldırıya girişebilir. Fakat dünya çapında
anlamlı bir yerleşikliğe sahip Hint-Avrupa kültürünü işgal ve istila
etmesi, sömürgeleştirme ve kolonileştirmeye tabi tutması, dış etkenlerin
mucizevî bir desteği olmadan (örneğin Çin kültür bölgesi dışında büyük
doğal ve toplumsal felaketler) çok zayıf bir olasılıktır.
Temel kültür sosyolojisini genel sosyolojiyle de
özdeşleştirebiliriz. Bu durumda zihniyet biçimleri, aile kurumu ve
etnik-kavimsel varlıkların (başta üç büyük kültüre dayalı olmak üzere,
diğer tüm kültürlere dahil olanlar) değişim ve dönüşümleri Genel
Sosyoloji konusu yapılabilir. Daha da önemlisi, Özgürlük Sosyolojisiyle
Yapısal Sosyolojinin karşılaştıkları, dayanakları ve sonuçları olarak
yaşadıkları ‘kaos ve çürüme ortamları’ konu olarak Genel Sosyolojinin
kapsamında incelenebilir.
Verimli Hilal’de yükselen toplumun ikinci büyük aşaması olan ve
‘Sümer Rahip Devleti’yle başlayan aşaması ‘uygar toplum’ aşaması
olacaktır. Uygar toplum esas olarak Verimli Hilal’in kültürüne dayanan
hiyerarşi-hanedan kökenli bir çıkıştır. Özü, besin bolluğu ve
çeşitliliğinin üretim tarzıyla bağlantılı olan sınıfsallık olanakları
kentleşmeyle birleşince, herhangi bir hanedan-hiyerarşik grubunun
eskiden kalma ‘güçlü adam’ın olanaklarını harekete geçirip ‘devlet’
örgütlenmesine geçebilmesidir. Verimli Hilal’de sadece Aşağı
Mezopotamya’da değil, Yukarı ve Orta Mezopotamya’da da bu yönlü çok
sayıda girişime tanık olmaktayız. Bazıları kalıcılaştıkları halde,
bazıları koşullar gereği tutunamıyor. Devlet Kutsal Kitapta Leviathan
(denizden çıkan canavar) olarak yorumlanır. Bu canavarın toplumsal
gelişme üzerindeki kanlı, istismarcı ve zaman zaman soykırımcı
yürüyüşünü; maskeli ve maskesiz, örtük ve çıplak krallar yönetiminde
insanı köleleştirerek sömürme biçimleri ve bunu meşrulaştırma
avadanlıklarıyla birlikte incelemek bundan sonraki konularımız
olacaktır.
Üçüncü
Bölüm: KENTİN UYGAR TOPLUMU -MASKELİ TANRILAR ve ÖRTÜK KRALLAR ÇAĞI-
Kapitalist modernitenin resmi ideolojisi olan pozitivizmin en büyük
tahribatı toplumbilimi alanında olmuştur. Pozitivistlerin bilimsellik
adına fizikte olduğu gibi toplumsal konuları da indirgemeci bir
anlayışla nesnelleştirmeleri, altından çıkılması zor sorunları
doğurmuştur. ‘Bilimsel Sosyalizm’ adına aynı yöntemle toplumsal alanı,
özellikle de sözüm ona gerçek sosyalizmin ilgi alanı diye belledikleri
ekonomiyi (toplumun maddi alanı) incelemeleri, anlam sorunlarını
çözülmesi zor bir karmaşıklığa itmiştir. Biyolojinin bile gerisindeki
fiziksel yaklaşım zihniyeti, kapitalizmin eline hiçbir silahın
sağlayamayacağı bir güç vermiştir. Bu yöntemin kapitalizmin en temel
paradigması olduğunu yöntem bölümünde serimlemeye çalışmıştım. Sıkça
dokunmadan ilerlemek olmuyor. Toplumu nesnelleştirerek incelemekle, öyle
ele alınmasına zihnen açık olmakla, iddia edildiğinin tam tersine,
özellikle ‘bilimsel sosyalistler’, adına hareket ettikleri proletaryayı
ve diğer yoksulları başından beri silahsızlandırdıklarını fark bile
edemiyorlar. Toplumu fiziki doğa, hatta biyolojik doğa gibi bir olgu
olarak tasarlamanın kendisinin bile kapitalist moderniteye teslimiyet
olduğunu göstereceğiz.
Çok büyük bir acı ve öfkeyle belirtmeliyim ki, yüz elli yılı aşan
çok soylu bir mücadelenin ‘bilimsel sosyalizm’ adına başından beri
yitirmeye mahkûm kaba maddeci bir pozitivizmle yürütülmesi büyük bir
talihsizlik olmuştur. Şüphesiz bu tutumun altında, çokça adı altında
mücadele ettikleri ‘sınıfsallık adına’lık yatmaktadır. Ama bu sınıf,
sandıkları gibi kölece proleterleşmeye direnen işçiler ve diğer
emekçiler değil, modernite içinde çoktan erimiş ve teslim olmuş
‘küçük-burjuva’ sınıfıdır. Pozitivizm tam da bu sınıfın kapitalizme
körce bakışının ve içi boş tepkisinin ideolojisidir. Toplumsal yaşamın
gerçekte nasıl oluştuğundan habersiz, her zaman kısır tarikatçılığın
zemini olmuş bu kent soylu esnaf sınıfı, ideolojik olarak hâkim resmi
düzen tarafından en kolay elde edilen toplumsal kesimdir.
Olguculuk (pozitivizm), toplumsal yaklaşım söz konusunda olduğunda,
bir nevi çağdaş putçuluktur. Putçuluk, anlamsallığını yitirmiş
tanrısallığın boş çerçevesidir. Bir dönemler toplum için büyüleyici,
kutsal bir işlevi olan bir kavramsallık olarak tanrısallık bu işlevini
yitirince, geriye putlaşmış hali kalır. Putlara ise anlambilimden yoksun
kesimlerin tapınması anlaşılır bir husustur. Onlar putun işlevsellikten
kaynaklandığını bilmedikleri gibi, tersine putçuluğun anlam üreteceğini,
eski yüceliğe, kutsallığa erişeceğini sanmakta ya da gafletinde
bulunmaktadır. Anti-put dinleri bu bağlamda çözmek hayli aydınlatıcı
olacaktır. Olguculuğa mahkûm pozitivistlerin çağdaş putçuluklarından
şüphe etmiyorum. Çağdaş putçuluk da diyebileceğimiz bu modern putçuların
en iyi ‘tüketim nesnelerine bir put gibi sarıldıklarını’ bizzat
modernizm sahasındaki filozoflar söylemektedir.
Marks ve ekolü ekonomik çözümlemeyle toplum, tarih, sanat, hukuk ve
hatta dini açıklayabileceğini sanıyorlardı. Şüphesiz tüm toplumsal
kurumlar bir vücudun dokuları misali birbirini etkilerler. Ama sahamız
toplumsallık olunca her şey değişir. İnsan zihninin icat ettiği
kuruluşlar olan toplumsal kurumlar biyolojik doku değiller. Hatta insan
vücudundaki doku da değiller. İnsan zihni toplumsal ortamda sürekli
patlama halinde anlam ve irade üreten bir yanardağ misalidir. Bunun
başka canlı türlerinde bir eşi yoktur. Fizik olaylarıyla bazı
ortaklıkları ise belki de kuantum dünyasında düşünülebilir. Unutmayalım,
insan zihninin kendisi kuantum düzeninde çalışır. Maddi dünya (toplumsal
ekonomik yapı dahil) ise kuantum işleyişinin donmasını, kabuklaşmasını
ifade eder. Toplumu yönetenin zihin olduğu tartışmayı gerektirmeyecek
kadar açıktır. Toplumsal ekonomiye bile zihniyet çalışmasıyla gidildiği
kanıtlanmayı gereksiz kılan bir husustur.
Tekraren de olsa vurgulamalıyım ki, sosyolojiyi tarihleştirmek,
tarihi ise sosyolojikleştirmek anlambiliminde ilerlemenin baş
koşullarındandır. Bu yöntemin diğer bir avantajı, tarihi oluşageldiği
gibi yorumlamaya daha yakın durmasıdır. Spekülatif düşüncenin önemini
inkâr etmiyorum. Bilakis bu düşünce tarzının yararlı olabilmesi için,
tarihsel gelişmeler nasıl akmışsa onu yakalamayı bilmesi gerekir. Bu da
kalkıp “Tarihi altyapı belirliyor” veya tersine “Tarih devletin
eyleminden ibarettir” demekle, ne kadar olay sıralansa ve çözümlenme
yapılsa da, tarihin gerçek anlambilimi açısından saptırılması ve
çarpıtılmasından öte bir sonuç vermez. Bu yöntemle tarihin, dolayısıyla
toplumun da anlatılamayacağı ortadadır. Burada yapılan tarih değil,
toplumsal fizyolojidir. Toplumsal kurumların (fizyolojide dokuların)
birbirini nasıl etkilediklerini veya belirlediklerini anlatmak
kesinlikle tarih anlatımı değildir; çok kaba bir olguculuktur.
Anlamlı bir tarihten bahsedebilmek için kilit sorun, onun akış
gücünün o akış anında nasıl gerçekleştirildiğidir. Hangi zihin ve irade
çalışması o anda etkili olmuşsa, o anlamı ve iradeyi yakalamak, gerçek
tarih yapmak veya yorumlamaktır. Bu bir ekonomik hamle olabileceği gibi,
bir dini eylem de olabilir. Mühim olan silah değil, tetiğin çekildiği an
ve eldir. İstediğin kadar silahın ekonomik, sanatsal, siyasi ve askeri
değerini çözümlemeye çalış; bunlar anlatımın süsleri olarak belki değer
taşıyabilir; ama habire tekrarlamalıyım ki, tarihsel akış denince
anlaşılması gereken, tetiğin sahibi olan el tarafından sürekli
çalıştırılmasıdır. Belki silah ve onu imal etmek için büyük bir ustalığa
ve ekonomik çalışmaya ihtiyaç vardır denilecektir. Olabilir. Fakat bu
yaklaşım da tarihi ifade etmeyi hiç anlamıyor. Unutmamak gerekir ki,
tarih her zaman çalışan bir silahtır. SÜREKLİ MERMİ DOLU TETİKTE EL,
ÇALIŞAN BİR SİLAHTIR. Bunu en iyi tarihte stratejik yönetim sorumluluğu
olan bilir. Roma imparatorlarından, sanıyorum Valentillanos olması
gerekir, kendisine ortak imparator olarak kardeşini onaylatır. Kendisini
seçenler kısa bir aradan sonra vazgeçtiklerini söylerler. O ise “Bir
defa seçmekle itiraz hakkını kaybettiniz” demekle, tarihin ne demek
olduğunu iyi anlatmış olur.
Yönteme ilişkin bu anlatımın kapitalist modern tarihin anlamı için
önemini ilgili bölümde anlatacağım.
Uygarlık tarihine giriş için bu yöntem sorununu göz ardı etmeyelim
ki, anlambilime bir katkımız olsun. Bir yorumun değeri tarihi açıklama
gücü olduğu kadar, tarihin her zaman hükmünde yürüyenlerin, ama yine de
her zaman inisiyatif kullanabilme durumunda olanların hizmetinde
kullanılabilme değeridir. Tarihin kurbanları rolünde olanlar için gerçek
tarihi yorum, onları kurban rolünden özgürlüklerini yaşamsallaştırma
gücüne kavuşturma bilinci ve iradeyi verme gücüdür. Bir tarihi-toplumsal
yorum ki, daha çok kurbanlarını (her tür ezilenler-sömürülenler) kurban
edenlere mahkûm ediyorsa, yakında kurtuluş olur diye kendilerini oyalama
durumunda bırakıyorsa, ne kadar bilimsel olduğunu iddia etse de, yine ne
kadar kurbanlar adına yorum yapıldığından bahsetse de, bunlar eğer kötü
niyetli bilinçli saptırıcılar değilse fena gafiller durumundadır;
tarihin put anlatımcılarıdır.
1- SÜMER
TOPLUMUNU NASIL YORUMLAMALIYIZ?
Konumuz Yapısal Sosyolojiye giriş olduğundan, bu amaçla bağlantılı
olarak Sümerlere yer vereceğiz. Uygarlık tarihini yapmıyoruz. Fakat
yorumlarım buna katkı niteliğinde anlaşılmalıdır. Şu soruya yanıt
arıyorum: Sümer örneğini tarihi yorumlamada nasıl değerlendirmeliyiz?
Cevaplar hem yöntemsel açıklık, hem de tarihe giriş için katkı
sağlamalıdır. Örneği çok çeşitli açılardan işlemekte yarar vardır.
a- Aşağı Mezopotamya’da Dicle ve Fırat’ın birleştiği ve
yakınlaştığı yerlerde, zengin alüvyonlu ve sazlık topraklarda inşa
edilen bu uygarlığın, daha kuzeyinde muhteşem bir aşama geçiren ve adına
Tel Halaf dönemi (M.Ö. 6000-4000) de denilen neolitik kurumlaşma
aşamasında, besin bolluğu ve çeşitliliğinin sağlandığı bilinmektedir.
Buna yol açan, üretim teknikleri kadar, bu teknikleri keşfeden zihniyete
yol açan köy toplumudur. Yerleşiklik, tarla demektir; beraberinde
birbirini besleyerek gelişen toplumsal kurumlaşmadır. Kurumlaşma bir
anlamda toplumsal zihniyetin örgütlenmesidir, kolektifleşmedir.
Mevsimlerin elverişli, yağmurların yeterli olması sulamayı öncelikli
kılmaz. Fakat sulamanın önemi kavranır. M.Ö. 3000’lere doğru Yukarı
Mezopotamya’da birçok köy yerleşiminin kent sınırına yakınlaştığı
kanıtlanmaktadır; bu konuda arkeoloji bu sahalarda kazılmış onlarca
örnek saymaktadır.
Kent için belirleyici göstergelerden olan surlarla çevrilme birçok
höyükte ortaya çıkarılmıştır. Fakat sulamanın sınırlılığı ve yağmurla
hasat, daha fazla büyüme ve sayıca çoğalmayı zorlamaktadır. Aşağı Dicle
ve Fırat sulama için çok elverişli ve toprak bol ve verimlidir. M.Ö.
5000’lerde ilk köysel yerleşmelerin kuzeyden, Tel Halaf kültüründen
indikleri kanıtlanmıştır. Zaten dönem artan nüfustan ötürü sürekli
hareketliliğe de zorlamaktadır. Büyüyen ve artan köyler dört tarafa
yayılma istidadındadır. Bu süreci ana hatlarıyla belirtmeye çalışmıştık.
Daha güneye inildikçe yağmurların azalması kesin sulamayı, bu da
beraberinde kapsamlı bir örgütlenmeyi gerektirmektedir. İdeal
örgütlenmenin Ziggurat denilen tapınaklar çerçevesinde gerçekleştiğini
gözlemlemekteyiz.
Zigguratların iç içe geçen üç işlevi, tüm Sümer toplumunu çözmek
açısından kilit öneme sahiptir. Birinci işlev, en alt katta
Zigguratların mülkiyetinde olan toprak çalışanlarıdır. Araç gereç
yapımcıları da burada barınmaktadır. İkinci işlev, ikinci katta oturan
rahipler tarafından yerine getirilen yönetim görevidir. Rahip büyüyen
üretim işleri için hesaplamayı, çalışanları kolektif çalıştırmak için
meşruiyeti (ikna gücünü) sağlamak durumundadır. Yani hem din hem dünya
işlerini birlikte yönetmelidir. Üçüncü işlev, üçüncü kattaki tanrı
varlıklarca (bir nevi ilk panteon örneği) yerine getirilmektedir. Manevi
etkilemede, Özgür İnsan Savunması’nda da idea ettiğim gibi, Ziggurat
daha sonraki uygarlık toplumlarının adeta maketi gibidir. Bu o denli
ideal bir kuruluştur ki, bugün sayıları yüz binleri, nüfusları
milyonları aşan kent toplumunu doğuran ana modeldir. Hatta belirtmiştim:
Kent toplumunda kurumlaşan devlet tipi örgütlenmenin ana rahmidir.
Ziggurat kendi zamanında da sadece kentin merkezi değil, kentin
kendisidir. Kentler de üç ana bölmeye ayrılır. Meşruiyeti doğurma ve
sağlama bölümü olan Mabet (tanrı yeri, evi), şehir yöneticilerinin biraz
daha geniş olan oturma bölümü ve en geniş kesim olan çalışanlar için
oturma mahalleleri. İşte Zigguratlar bu üç işlevi birlikte yerine
getiriyorlar. Hem de dünyada ilk kuruluş örneği olarak.
Biraz daha yakından baktığımızda, rahibin kesinlikle ilk girişimci
olduğunu görürüz. Dönemine göre kapitalist (Daha iyi anlaşılması için
belirtiyorum, yoksa modernite kapitalisti farklılaşmamıştır) veya
patron, ağadır. Yapması gereken tarihi işleri vardır. Bir defa yeni bir
topluma damgasını vuracak kent kurucusudur. Etrafında basit bir köy
değil, kent biçimlenecektir. Günümüzde bile bunun ne kadar zor bir iş
olduğunu göz önüne getirirsek, rahibin önündeki görevin muazzam
büyüklüğü daha iyi anlaşılır. İnşa edilecek kent için çok sayıda
çalışana ihtiyaç vardır. Bunları nereden sağlayacaktır? Klan ve
etnisiteden insan kopartmak çok zordur. Bugünkü gibi işsizlik
kurumlaşmamıştır. Tek tük kopanlar yeterli değildir. Henüz zorla
insanları köleleştirme dönemine geçilmemiştir. Muhtemelen rahibin tüm
avantajı tanrı silahını kullanmaktır. İşte burada rahibin muhteşem
işlevinden biri devreye giriyor: TANRI İNŞA ETME görevi. Konu çok
önemlidir. Bu görevde başarılı olunmazsa, yeni kent ve toplumu,
dolayısıyla bol üretim gerçekleştirilemeyecektir. Neden ilk devlet
yöneticilerinin rahipler olduğunu da bu örnek gayet iyi açıklamaktadır.
Ziggurat sadece kenti, bol üretimi ve yeni toplumu değil, tanrıyla
birlikte tüm kavramlar dünyasını, hesabı, büyüyü, bilimi, sanatı,
aileyi, hatta ilk değiş tokuşu da yeniden planlamak, projeye bağlamak ve
inşa etmek durumundadır. Rahip ilk toplum mühendisidir, ilk mimardır,
ilk peygamber taslağıdır, ilk ekonomisttir, ilk işletmecidir, ilk
işçibaşıdır, ilk kraldır.
Rahibin temel işlerini daha ayrıntılı görelim:
b- Rahibin en önemli işlerinin başında yeni bir din ve tanrı inşası
gelir. Benim yorumuma göre, Sümer rahiplerinin din icat etmelerinin özü,
eski ‘totem’ tapınmasıyla putçuluğu aşan İbrahimî dinler arasında kopuk
gibi gözüken geçiş halkasını oluşturmasıdır. Gökleri düzenleyen kuvvet
kavramı olarak tanrıyla toplumun kimliğini belirleyen totemik dinin bir
karmaşasını oluşturmaktadır. Totemin klanı ve onun genişlemiş hali olan
kabileyi belirleyen kimlik ifadesini temsil ettiği genel kabul görmüş
bir yorumdur. Klanın yaşamında önem taşıyan herhangi bir nesne totem
olabilir. Çoğunlukla güç ifadesi taşıyan varlıkları esas alırlar. Halen
aşiret adlarında rastladığımız aslan, şahin, yılan, kurt, güneş, rüzgâr,
yağmur, önemli bitki ve ağaç adları bu dönemden kalmadır. Neolitiğin
devindirici gücü olan ana-kadın etrafındaki kutsallık inşası erkek
rahibinkini andırır. Totemik ve göksel tanrı temsilleri,
bereket-verimlilik sembolü ana-tanrıça biçiminde önem kazanır.
Ana-tanrıçalık daha sonra Sümer rahip tanrılarıyla büyük savaş
verecektir. Özellikle kurnaz erkek tanrı ‘Enki’yle kadın tanrıçanın baş
figürü ‘İnanna’ arasındaki çekişme Sümerik destanların baş konusudur. Bu
kavganın temelinde, ana-kadın önderliğinde Yukarı Dicle-Fırat
havzasındaki köyler etrafında yoğunlaşan, sömürüye yer vermeyen neolitik
köy toplumuyla, yeni türemeye başlayan, rahibin inşa ettiği, ilk defa
sömürüye açık kent toplumu arasındaki her düzeyde çekişme ve kavgaya
olanak veren çıkar farklılığı yatmaktadır. Tarihte ilk defa ciddi
‘toplumsal sorun’lar doğmaktadır. İki toplumun yönlendirici güçleri
arasındaki kavga şüphesiz toplumsal sorun kaynaklıdır. Fakat tarihte
gördüğümüz gibi, bu kavganın dili ve kavramları o dönemin zihniyet
biçimleri tarafından belirlenir. Çünkü bugünkü zihniyet biçimleri
yoktur. Toplumun kendisi yarı-tanrı bir kimlikle ancak ifade
edilmektedir. İnsan zihni soyutlanmış bir kimlik anlayışından çok
uzaktır.
İnsan zihni o dönemde doğayı canlı zannetmektedir. Doğa tanrı ve
ruhlarla doludur (Bu, bugüne göre geri değil, bana göre ileri, doğruya
yakın bir yorumdur). Onlara dokunmak tehlikeli sonuçlar verebilir.
Hepsinin kutsallıkları vardır. Büyük özen ve saygıyla yaklaşmak gerekir.
Kendilerine gösterilecek en ufak bir saygısızlık felaket getirebilir.
Dolayısıyla onları kızdırmamak için adaklar, kurbanlar sunmak gerekir.
Kurbanlarla kutsalları, tanrıyı hoşnut etmek o denli önem kazanır ki,
çocuk ve genç oğul ve kızlarını kurban etmek uzun süre bir gelenek
halini alır. Bu dehşet verici bir gelenektir, ama bununla toplumun
ayakta tutulduğuna inanılmaktadır. Uzun süre rahip ve rahibeler
tarafından bu gelenek saptırılacaktır. Ama özünün kutsallık ve
korunmayla ilgili olduğu kesindir. İnsan toplulukları arasındaki her tür
ilişki, bu kutsallar ve tanrılar arasındaki ilişki ve çelişki olarak
ifade edilmektedir. Zihin ve dil böyle inşa edilmiştir. Bugünün ‘pozitif
bilim dili’ yoktur. İnsanlık bu yeni pozitif bilim dilini -daha doğrusu
dinini- son iki yüz yıldır tanımaktadır. Tarihi yorumlamaya çalışırken,
bu gerçeği asla göz ardı etmemeliyiz.
Dolayısıyla İnanna ve Enki arasındaki kavga çetin bir toplumsal
kavgadır. Şüphesiz bu kavganın maddi temeli vardır. Nitekim günümüzde
Türkiye’de yaşanan kavgada da bu yorumun doğrulanmasını görmekteyiz.
Pozitivist ve bilimci geçinen CHP güçleriyle İslam inancına, dinine
bağlı olduğunu iddia eden metafizik AKP arasındaki mücadelede tarihin
diyalektiğinin nasıl cereyan ettiğini bir kez daha yakından görmüş
oluyoruz. Dini toplumsal kavgaya karıştırmayan hiçbir askeri, siyasi ve
ekonomik mücadelenin olmadığını iyi bellemeliyiz. Aksi halde ‘reel
sosyalizmin’ durumuna düşeriz.
Sümer rahip icadı olan göksel tanrı ‘En’ ile yerdeki tanrı ‘Enki’
erkeksi karakterdedir. Bu gerçeklik Sümer kent toplumunda öne çıkan
erkek gücünü yansıtmakta, yani erkeği kutsallaştırıp
tanrılaştırmaktadır. Öyle bir kutsama ki, yeni yüce önder erkek, ‘yerden
göğe kadar kutsallık ve tanrısallık’ kazanmış toplumun kendisidir.
Yapılan işlemin altını biraz daha kazırsak, yüceltilenin ‘rahip sınıfı’
olduğunu daha iyi anlayacağız. Tıpkı ‘İnanna’ inancının altını
kazıdığımızda neolitiğin yaratıcı, yönlendirici gücü ana-kadınların
toplumsal gücünü göreceğimiz gibi.
M.Ö. 2000’lere kadar bu mücadele, Sümer toplumunda denge giderek
kadın aleyhine bozulsa da, denk geçmektedir. Günümüze kadar kadın-erkek
ayrımındaki mücadeleyi tarihi renkleri içinde araştırmak daha öğretici
olacaktır. Bunu yapmaya çalışacağız.
Rahip zigguratın en üst katını tanrılara (sayıları giderek azalır)
verirken, bu katı son derece gizli tutar. Kendisi (başrahip) dışında
kimsenin bu kata çıkmamasını kayıt altına alır. Bu taktik yeni dinsel
gelişme için önemlidir. Böylece hem insanların saygısını ve merakını,
hem de bağımlılığını geliştirir. Başrahip burada tanrıyla buluştuğunu,
konuştuğunu sürekli topluma yayar. Tanrının sözünü duymak isteyen,
başrahibin ‘sözüne’ bakmalıdır. Çünkü o, tanrının tek yetkili
sözcüsüdür. Bu gelenek olduğu gibi İbrahimî dinlere de geçmiştir. Hz.
Musa Sina-Tur Dağında tanrıyla konuşup ‘ON EMRİ’ almıştır. Hz. İsa’nın
diğer adı ‘TANRI SÖZCÜSÜ’dür. Birçok defa o da tanrıyla konuşma
denemesine girmiş, ancak şeytan bu girişimi boşa çıkarmıştır. Fakat
sonunda başaracaktır. Hz. Muhammed’in Miraca çıkışı, aynı geleneğin
İslam’la devam ettiğini gösterir. Üst kat, Grek-Roma dininde Panteon
olarak daha görkemli biçimde düzenlenecektir. İbrahimî dinlerde ise
Havra, Kilise ve Cami olarak daha da görkemlileşerek yeniden
düzenlenecektir. Toplumdaki din sınıfının artan rolü çok açıktır.
Başrahip tanrı katında-evinde düşünce yoğunluğunu başaran kişidir.
Yeni toplumun düzenlenmesinin etkili olması için, bu düzenlemenin
tanrıyla diyalogunda geçen sözlere göre olması son derece önemlidir.
Tanrı temsilleri için ilk defa bazı heykeller de bu kata
yerleştirilmektedir. Bu buluş insan merakını daha da arttırır. Kavramsal
tanrının simgesel putları, figürleri gerekli görülür. Zaten dönemin
insan belleği bu tip soyut kavramlarla düşünmekten çok, figürlerle zihni
tasarıya hepten yatkındır. Figürsel olmayan düşüncenin, yani sözel,
soyut düşüncenin anlaşılması çok güçtür. İnsan toplulukları işaret
dilinin (bir nevi figür ve beden dili) etkilerini yoğunca
yaşamaktadırlar. Dolayısıyla figürlü, putlu tanrı kavramlaşmaları son
derece anlaşılırdır. Ana-tanrıça döneminden kalma çok sayıda şişman
kadın figürü daha mütevazı olup, üreten-bereketli ana-kadını temsil
etmektedir.
Demek ki zigguratın üst katının ilk tanrı evi, panteon, kilise,
havra, cami, cemaâ (üniversite) örneği olması son derece öğreticidir.
Zincirlemesine birbirine bağlı bu tarihsel oluşumlar toplumun kutsal
hafızası, kimliği anlamına da gelmektedir. İlahiyat, diğer adıyla
teoloji bu hafızayı felsefeleştirerek öğretmektedir: İlk örneğinden
kopuk ve soyut olarak. Tarihteki en büyük çarpıtmalar ilahiyat-teoloji
alanında yapılmaktadır. Şüphesiz bilim ve felsefenin gelişmesinde
ilahiyatın rolü yadsınamaz. Ama tanrısallığın toplumsal kaynağını
belirlemeyerek, soyutun soyutuna, putun putuna sığınarak bunu
yürüttükleri için, inşa ettikleri toplumsallıkla genelde uygarlığın,
özelde bugünkü uygarlığın oluşumundaki baş sorumlu sınıf
konumundadırlar.
Şüphesiz doğru, asıl kaynaklarına inen ilahiyat yorumları
anlambilime büyük katkı sağlar. Fakat ağır basan tarafları olan tüm
resmi devlet ve hiyerarşi düzenlerinde yer aldıkları konumlarıyla,
ilahiyatçıların en derin anlam çarpıtmalarını bilinçli veya
kendiliğinden yürüttüklerini anlamak önemlidir. Bugünkü Ortadoğu’yu
anlamak için bu hususları ve her önemli aşamada aldıkları yeni
biçimlerini çözümleyerek anlaşılır kılmaya çalışacağız.
c- Rahibin ikinci önemli işi toplum mühendisliğidir. Hem yeni
toplumu planlamakta, inşa etmekte, hem de bizzat yönetmektedir. Bu görev
bizzat rahiplerin katı olan zigguratın ikinci katında yürütülmektedir.
Rahipler tanrı vekilleri olarak, başrahip sorumluluğunda kutsal bir
sınıfa kadar çoğalacaklardır. Her kentin yönetici azınlığı olarak ilk
hiyerarşik (kutsal yönetim) kastı oluşturacaklardır. Rahiplerin
profesör’ün de ilk taslakları olduğunu boşuna söylemedik. Rahipler maddi
değerlerin üretimini birinci kattaki adamlarına (kullaşmanın başlangıcı)
yaptırırken, kendileri esas olarak tanrıyla birlikte bilimle ve onun
düzenlenmesiyle uğraşmaktadır. Yazı, matematik, astronomi, tıp, edebiyat
ve tabii ki ilahiyat biliminin temelleri orta kattaki rahip odalarında
atıldı. Orta kat aynı zamana okul-üniversitenin ilk taslağıdır. Tanrı
katı mabetlerin, rahip katı okulların prototipidir. Bu faaliyette
şüphesiz büyüyen kent toplumunun işlerini yönetmek başlıca etkendir.
Maddi faaliyetlerin kendi başına, yani Marks’ın yorumuyla ‘özgür
emekçi’lerle hiçbir zaman yürütülmediğini iyi anlamak gerekir.
Kapitalist dönem de dahil, hiçbir sınıflı toplumda özel veya kolektif
mülk sahiplerinin özgür emekçileri olamaz. Baskı ve meşruiyetle
kullaştırılmayan hiçbir insan, başkalarının mülkünde özgürce çalışmaz!
Yeri geldiğinde bu konuları da yorumlayacağız.
Rahipler yönetim işlerini önemli oranda meşruiyetle sağlamaktadır.
Bundaki en büyük hünerleri, tanrı sözcülüğü ve bilim tekelciliğidir.
Tanrı sözcülüğü ve bilimsel buluşları kendilerine muazzam bir yönetim
gücü vermektedir. Unutmayalım, kapitalizmde bile BİLİM GÜÇTÜR. Bu
bilimin temellerinin neolitik toplumda, özellikle Tel Halaf döneminde
(M.Ö. 6000-4000) sağlandığını hatırlatalım. Ana-kadın tanrıçaların
katkıları bu dönemde belirleyicidir. Tüm bitki, evcil hayvan, çömlek,
dokuma, öğütme, ev, kutsallık evi konularında ana-kadınların ilk
öğretmen konumu iyi anlaşılmalıdır. Ana Tanrıça İnanna’nın erkek Tanrı
Enki’yle mücadelesinde en büyük ideası, yüz dört (104) büyük icadın (me)
sahibinin kendisi olduğunu, bunları kendisinden çaldığını Enki’ye
ısrarla söylemesinin altında yatan gerçeği gayet iyi anlatmaktadır. Yani
çoğu buluşu ana-kadınlar yaptılar. Erkek yöneticiler bunları
kendilerinden çaldılar. Uygarlık aşamasının biraz da bu temelde inşa
edildiğini göreceğiz.
Rahiplerin buluşlardaki katkıları küçümsenemez. Uygarlığın bilimsel
temellerinde onların icat ettikleri yazı, astronomi, matematik, tıp ve
ilahiyatın rolü kesindir. Bilimi başlatan süreçte Sümer rahiplerinin
yerinin başat olduğunu söylemek yerindedir.
Tarihte bilindiği üzere ilk Sümer krallarına rahip-krallar denmesi
gerçekliğini bu anlatımda bulmaktadır. Rahip-krallar kent toplumunun ilk
krallarıdır. Her kentin ilkin bir rahip kralı vardır. Bilim ve ilahiyat
temelinde sağladıkları meşruiyet krallık yönetimlerinin esas nedenidir.
Bu durum aynı zamanda zayıf yanlarını teşkil edecektir. Belli bir dönem
sonra hanedanlıklar dönemine geçilecektir. Bunda ise hanedan başının
ittifak ettiği ‘güçlü adamın’ etrafındaki askeri maiyet temel rol
oynayacaktır. Zor, ‘rahip oyununu’ yenecektir. Bu konuyu sonra
işleyeceğiz.
d- En altta çalışanlar katı bulunmaktadır. Belki de ilk köleler,
serfler ve işçileşmenin temellerini attıkları için, bu ‘birinci kat
çalışanlarını’ iyi kavramalıyız. Bunlar nereden ve nasıl sağlandılar?
Zorun ve iknanın rolü nedir? Bunlar hangi topluluktan ve neyin
karşılığında sağlanmaktadır, içlerinde kadınlar var mıdır? Kadınlar ve
aile’nin rolü nedir? Bu soruları yanıtlamak önemli bir aydınlanma
sağlayacaktır.
İlk çalışma gruplarının oluşumunda muhtemelen rahibin ikna gücü
başta gelmektedir. Yaptıkları ilk üretim düzenlemesinde sulamayla
birlikte artan besinlerin çalışanları geldikleri yere göre daha iyi
besledikleri düşünülebilir. Artan nüfus ve göçlerle birlikte kabile
çatışmaları sonucunda kabilesiyle anlaşmazlığa düşenler tapınağı
kurtuluş çaresi olarak görmüş olabilirler. Diğer bir etken, tapınak
inşasında ve üretiminde çalışmanın kutsallığı çok daha önemli bir rol
oynamış olabilir. Her aile ve kabilenin belli sınırlar dahilinde
çocuklarını tapınağın hizmetine vermeleri Ortadoğu geleneğinde çokça
görülmektedir. Tapınak angaryası genel bir kategoridir. Hatta bir onur
payesi bile vermektedir. Tapınakta çalışanlar toplumda daha onurlu
karşılanmaktadır. Bir nevi Hıristiyan manastırcılığına benzetilebilir.
Tarikatçılıkla da benzer yönleri vardır. Şeyhin mülkünde çalışmak onur
ve sevap verir.
Zigurratlar kolektif çalışmanın ilk ve saf örneğini teşkil etmeleri
açısından dikkat çekicidir. Örneğin bazı sosyologlar bu çalışmayı
‘Firavun sosyalizmi’ olarak değerlendirmektedir (Max Weber).
Zigguratların ilk komünist uygulama örneği oldukları açıktır. Zanaatkâr
toplulukları da çalışan grubuna dahildir. Hep birlikte bir fabrika
üretimini andırmaktadır. Ürün fazlası depolanmaktadır. Bunun kıtlığa
karşı iyi bir sistem olduğu açıktır. Bu işletme şekli rahiplerin gücünü
olağanüstü arttırmaktadır. Hiçbir aile veya kabile bu etkinliğe
ulaşamaz. Tüm aile ve kabileleri aşan bir topluluk ve güç söz konusudur.
Yeni toplumun ve devletin rüşeym hali olduğunu zigguratlar kadar hiçbir
örnek açık sunmaz.
e- Ziggurat sisteminde kadın ve ailenin konumuna ne oldu sorusu da
önemlidir. Ana-tanrıça dininin ziggurat rahip dinine muhalefeti Sümer
metinlerinde bolca izlenmektedir. Muhalefet çeşitli biçimler
sergilemektedir. Kadın rahibeler kendi ağırlıkları altında tapınaklar
inşa etmektedirler. Neredeyse her kentin bir kadın koruyucu tanrıçası
vardır. Çarpıcı örnek Uruk Tanrıçası İnanna’nın serüvenleridir. İlk
Sümer şehir devleti olarak tarihte anlam bulan Uruk (Bugünkü Irak’ın adı
Uruk’tan gelse gerek) kenti incelenmeye değer bir örnektir. İlk erkek
kral Gılgameş’in kenti olması açısından da ünlüdür. Muhtemelen Uruk ilk
şehir-devlet örneğidir. M.Ö. 3800-3000 yılları tarihte Uruk dönemi
olarak geçer. Kurucu Tanrıça’nın İnanna olması, eskiliğini ve
ana-kadının rolünün halen başat olduğunu yansıtmaktadır. Uruk’un
Eridu’ya (Tanrı Enki’nin kenti; belki de ilk rahip devleti) karşı
mücadelesi destansıdır. İnanna ve Enki şahsında kadın-erkek
mücadelesinin güçlü somut örneği kadar destansı yanını da
göstermektedir. Kadın tanrıça figürü zamanla azalır. Babil döneminde
kadın kesin bir yenilgiye uğramış gibidir. Kadın köle olduğu kadar
resmi, genel ve özel fahişe’dir artık.
Zigguratların bir kısmında kadınların aşk nesnesi olarak rol
oynadıkları bilinmektedir. Hem de en iyi ailelerin kızları için aşk
nesnesi rolü, onur payesi taşımaktadır. Seçkin ve ayrıcalıklı kızlar
oraya alınır. Rahip düzeninde kadın sunumu muhteşemdir. Zigguratlarda
bir saray düzeninde her tür güzellik eğitimlerinden geçmektedirler. Bazı
etkinliklerde (sanat, müzik) ustalaşmaktadırlar. Civar bölgelerin seçkin
erkeklerinin beğenisine sunulmaktadırlar. Bazılarıyla anlaştıklarında
evlendirilmektedirler. Bu tarzda tapınağın hem geliri, hem etkinliği çok
artmaktadır. Tapınaktan kadın almak ancak soylu aile erkeklerine nasip
olmaktadır. Ayrıca tapınak eğitiminden geçtikleri için, bu kadınlar
tapınak etkinliğini yeni kabileler içinde temsil ederek kendilerini yeni
toplum-devlete bağlamaktadırlar. Kadınlar bir nevi yeni rahip
toplum-devletinin en verimli ajanları durumundadır. Bu başta İsrail
olmak üzere, halen devletlerin etkin olarak kullandıkları bir yöntemdir.
Kadının bu biçimde kolektifleştirilmesi, ‘genelev’ sanatının
prototipidir. Kadın düştükçe, tapınakların soylu tanrıça ve aşk
kadınlığından ‘genelev’in çaresiz, kendini pazarlayan en kötü ‘işçi’sine
dönüşecektir. Sümer toplumu bu açıdan da ilk olma onuruna veya
onursuzluğuna sahiptir.
Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Eğer bu yöntem istismar
edilmeyip daha da onurlu bir seviyeye taşınsaydı ideal olurdu. Gerek
ana-kadının örneklik ettiği, gerek baba-erkek’in önderlik ettiği
düzenlerde kızların sağlıklı yetişmeleri güçtür. Ne bilgi, ne maddi
olanaklar buna elverir. Kadın bakımı ustalık ve maddiyat gerektirir.
İdeal alan olarak kadın tapınakları düşünülebilirdi. Fakat erkek egemen
toplum baskı ve istismar yoluyla bu kurumu düşürür. Sümer örneği bu
konuda hayli öğreticidir. Toplumun gıptayla baktığı ve kızlarını vermek
için yarıştığı bir kurum söz konusudur. Bana göre bu haliyle halen
erişilmemiş bir ilk örneği sunmaktadır. Kızlar bu tapınaklarda
(günümüzde kız enstitülerine benzetilebilir) büyük gelişme fırsatı
bulmaktadırlar. Temel amaçları da koca seçimi değildir; yeni
topluma-devlete öncülük etmektir. Daha soylu, aşklı bir toplumsal yaşama
vazgeçilmez katkı sunmaktadırlar. İdeal bir toplumda kız çocuklarını
kutsal ve yücelik arz eden bir yuvada, okul düzeninde eğitmek
zorunludur. Özellikle her çekirdek ailenin veya geniş ailelerin kadın
eğitmeleri çok geridir ve genel toplumun (erkek toplumu) köleliğini
aşılamaktan başka bir amaç taşımaz. ‘Özgür Kadın Enstitüleri’ çağdaş
tapınaklar olarak rol oynayabilir. Özgürlük Sosyolojisinde buna
değinmeye çalışacağım. Bir bütün olarak aile konusuna da.
Zigguratların kadın düzenlemelerinin de yeni toplum-devletin
hizmetinde geliştirilmiş oldukları açıktır. Rahiplerin gerçekten hem
büyüleyici düşündükleri, hem de yeni toplum-devletlerini ideale yakın
düzenledikleri anlaşılmaktadır.
Zigguratların yeni gelişen bir toplumsal etkinlik olarak
‘ticaret’teki rolü çok açıktır ve bilebildiğim kadarıyla metinlerde
geçmese de, tahminimce aynı zamanda bir ticarethane rolünü de
oynadıklarıdır. Artık-ürün ve zanaatkâr araç üretimi ticarete konu
olabilir. Tarih M.Ö. 4000-3000 dönemini ilk defa ticaretin geliştiği çağ
olarak yorumlamaktadır. Sümer toplumu armağan sisteminden (topluluk ve
aileler arasında hediye sistemi) değişim sistemine geçildiği, yaygın bir
metalaşmanın (değişim değeri için üretim) başladığı çağa denk
gelmektedir. Dolayısıyla ‘baş tüccar toplumu’ olması beklenir. Öyle
olduğu da tarihteki (kazılarda örneğine rastlanmaktadır) örneklerinden
anlaşılmaktadır.
M.Ö. 3500-3000 döneminde başlamış gözüken bir Uruk kolonileşme
sistemine tanık olmaktayız. Toros-Zagros sisteminde Uruk kolonileri
doğallıkla belki de devlet adına tarihte ilk kolonileşme hamlesidir.
Hanedan kolonileri daha eskidir. Ayrıca farklı kabile kolonileri gerçek
kolonileşme sayılmaz. Koloni için ‘metropol’ bir kente ihtiyaç vardır.
Uruk, çok ünlü bir ‘metropol’ olarak, kolonilere sahip olsa gerekir.
Daha sonraları Ur (M.Ö. 3000-2000), Asur (M.Ö. 2000-1750) kolonileri
ünlüdür. Şahsi görüşüm, Pençap’taki Harappa ve Mohanjadaro eskiçağ
kentleri (M.Ö. 2500’ler) ile Mısır uygarlığının kendisi (M.Ö.
4000-0.000) de geniş anlamda Sümer uygarlığından kaynaklı bir koloni
düzenidir. Bağımsız gelişse de, direkt Sümer kentleriyle ilişkileri
olmasa da, başat uygarlık olarak Dicle-Fırat çıkışlıdır.
Rahip düzeninde ticaretin etkin bir rol oynadığı muhakkaktır. Çünkü
kendi ürün fazlalıklarıyla eksik ürün ihtiyaçlarının (Mezopotamya’nın
aşağı vadisinde kent için birçok madde eksiktir. Dolayısıyla ticaret ya
da el koyma zorunludur. İkisi de yapılmış olabilir) önemli bir kısmını
ticaretle karşılamaları gerekir. Ağ gibi saran koloni düzeni bunun
içindir. Fırat ve Dicle kıyılarında birçok koloni bu amaçla kurulmuştur.
Bunların bolca izlerine rastlamaktayız. Özellikle kereste, maden, dokuma
ticareti yaygındır.
Ziggurat etrafında kalın çizgilerle sergilemeye çalıştığımız gibi,
yeni bir toplum-devlet prototipinin oluştuğu kesindir. Devlet-toplumunun
somut, müşahhas gelişmesinin ilk ve tüm uygarlık sistemimizi etkilemiş
örneğinin Sümer ziggurat kaynaklı olduğu kesin gibidir. Kaldı ki,
Mısır’dan Çin’e kadar diğer örnekler de aynı yolu izlemektedir.
Devlet-uygar toplumun doğuşu gerçekten ‘rahip tapınaklarının döl
yatağı’ndan geçmektedir. Başka biçimlerde mayalandıklarına dair somut
bir örneğe rastlamamaktayız.
O halde ziggurat örneğini yorumlamamıza dayanarak diyebiliriz ki,
Sümer toplumuyla ilk maskeli tanrı ve örtük krallar çağına girdik. İlk
maskeli tanrılar Sümer rahipleri oldukları gibi, peşi sıra örtük
(politik giysili) krallar da gelmektedir. Ne tantana, ne azametli
yürüyüşle!
f- Rahip devlet-toplumunun arkasından hanedan devletin geldiğini
görmekteyiz. Devletli toplum gibi bir toplumsal gelişmenin anlam yüklü
olması rahip tipini öncelikli kılmaktadır. Başlangıçta meşruiyet ve
düzenleme için akıl dolusu kişilere ihtiyaç vardır. Kendini kanıtlaması
gereken bir toplumsal inşa söz konusudur. Bunun politik-askeri güçle
kurulamayacağını yorumlamak zor değildir. Zorun uygulanabilmesi için
öncelikle artık üretime ve ticarete açık, ona erişmiş bir topluma ve
yönetim sistemine ihtiyaç vardır. Yeni toplum bu anlamda kurumlaşmış
olmalıdır. Politik-askeri güç ancak bu tür kurumlaşmış bir toplumu ele
geçirirse anlamlı olabilir. Aksi halde kaosu geliştirmekten öteye rol
oynayamaz.
Şüphesiz hanedanlıklar tarihi de Mezopotamya’da eski ve güçlüdür.
Etnisitenin farklı kimliklere kavuşmasıyla her aşiret-kabile düzeni
içinde aşireti korumada, verimli alanlarda üslendirmede, iç sorunlarını
çözmede tecrübe kazanan kişilerin etrafında hanedansal gelişme
kaçınılmazdır. Muhtemelen bir aile ve kabile sivrilecektir. Aşiret
yönetimini ya oluşturacak ya ele geçirecektir. Aşiret üyelerinin rızası
şüphesiz belirleyicidir. Aralarında akrabalık bağları geçerlidir.
Yabancıya (Eğer aşirete uygun biçimde katılır ve içinde erirse üye
olabilir) yer yoktur. Özellikle ilk şekilleniş döneminde toplumsal
gelişmenin klan kimlik zayıflığından sonra en güçlü kimliksel çıkışıdır.
Tarihte bu gelişmenin ağırlıklı olarak M.Ö. 5000 yıllarında geliştiği
yorumlanmaktadır. Kaynağı Sümer toplumu değildir. İlk Aryen dil-kültür
grupları olarak aşiretsel gelişme kuvvetle muhtemeldir. Semitiklerde de
benzer bir gelişmenin belki de daha eskiden, M.Ö. 9000-6000 arasında
ortaya çıktığı söylenebilir.
Hanedanlığın Aşağı Mezopotamya’da güç kazanmasını M.Ö. 5000’lere
kadar gözlemlemekteyiz. Uruk döneminden önce düşünülen El Ubeyd dönemi
(M.Ö. 5000-4000 Eridu merkezli) hanedanlar bakımından güçlüdür. Fakat
devlet teşkilatlanmasına geçtiklerini gözlemleyememekteyiz. Bir nevi
kolonileşmeye yöneldiklerini kanıtlayan gelişmeler vardır. M.Ö.
5000-4000 yılları arasında Aryen kültür tabakalarında Semitik seçkin
aile yerleşmelerine rastlamaktayız. İlk Semitik koloniciliği bugün
Güneydoğu dediğimiz Yukarı Dicle-Fırat havzasında gözlenmektedir.
Hanedancılığın bir özelliğini çok iyi kavramak gerekir. Günümüzü de
yakından ilgilendiren bir özelliktir bu: Ailecilik ve ailenin çok erkek
çocuğa sahip olması, esas olarak hanedan ideolojisinin köşe taşıdır.
Gerek çok kadınla evlilik, gerek sürekli erkek çocuk sahibi olmak
hanedan ideolojisinin baş istemidir. Bunun anlaşılır nedeni politik
güçtür. Rahip ‘anlam’ gücüne dayanarak öncülüğe geçtiği gibi, hanedanın
güçlü kişisi ‘politik’ güce dayanarak öncülüğe oynayacaktır. Politik güç
kavramı uyulmadığında zoru çağrıştırır. Rahip gücünde ise,
uyulmadığında, ‘tanrının gazabı’ gibi manevi bir güç uyarıcı etki yapar.
Politik gücün esas kaynağı ise ‘güçlü adamın askeri maiyeti’dir. Daha
önceki avcılık döneminde, özellikle ana-kadının etkili olduğu dönemde
erkek kıstırılmış gibidir.
Kısaca bu olguyu (algıyı) anlamak için, ana-kadın düzenini, aile
gerçeğini kavramak gerekir: Ana-kadında ya koca belli değildir, ya da
çok siliktir. Ana-kadın çocuk doğururken, öyle ‘sevdiği erkekle aşk
yapacak durumdaki kadın’ değildir. Aşk ve cinsiyetçi toplum henüz
gündemde değildir. Kadın herhangi bir erkeğe karılık bağıyla bağlı
değildir. Erkek de kadın üzerinde ne egemenlik kuracak ne de ‘benim
karım’ diyebilecek durumdadır. Avcılık oyalanılan, fazla verimli olmadı
mı değeri bilinmeyen bir iştir. Çocuklarının olması gibi bir durumu da
toplumda gelişmiş olmaktan uzaktır. Çocuklar ana-kadınındır. Doğası
gereği ana-kadının öyle şehvet peşinde koşması, zevk için cinsel
birleşme araması söz konusu değildir. Her canlı kadar bir cinselliği söz
konusudur. Üreme amaçlı bir cinsellik durumu vardır. Çocukları için emek
harcaması, ana-kadına aidiyetlerinin temel nedenidir. Hem doğurması hem
beslemesi kendisine bu hakkı vermektedir. Dolayısıyla babasının belli
olup olmamasının hiçbir toplumsal anlam taşımadığı dönemde babalık
hakkından bahsetmek saçmalıktır. Yalnız ana-kadının kardeşleri de
önemlidir. Çünkü onlarla birlikte büyümüştür. Dayılık ve teyzelik gücünü
bu en eski ana-kadın hukukundan alır. Ana-kadın ailesi o halde dayı,
teyze (varsa onların çocukları) ve kendi öz çocuklarından oluşmaktadır.
Anaerkil aile denilen anlatım da bu hususu ifade etmektedir. Neolitiğin
baş köşesine oturan ana-kadın ve ondan esinli ana tanrıça kültü’nün
toplumsal ifadesi böyle yorumlanabilir. Dayılar dışında erkek siliktir.
Kocalık ve babalık inşa edilmemiştir.
Hanedanlık, ideoloji ve uygulama olarak bu düzeni tersyüz etmenin
sonucunda gelişecektir. Ataerkillik olarak da adlandırılan bu düzende,
‘yaşlı erkeğin’ tecrübesiyle ‘güçlü adam’ın askeri maiyeti ve bir nevi
rahip öncesi kutsallık lideri şamanın ittifakıyla ataerkil yönetim kök
salacaktır.
Yaşlı erkeğin tecrübesi yaşam deneyimlerini ifade eder. Bir
yaşlılar meclisi düşünülebilir. Literatürde jerontokrasi denilen
yaşlılar yönetimi aşiretler bünyesinde erkenden görülen bir gelişmedir.
Yaşlı erkek danışılan, akıl alınan bilge kişidir. Topluluğun ona
ihtiyacı vardır. O da bu tecrübesini kullanarak yaşlılığın zorluklarını
aşmaya çalışır. Toplulukla böylesi bir denge kurulur.
Güçlü adam, ana-kadın kıskacından kurtulmak isteyen erkeğin etkili
avcılık konumuyla sağladığı güçtür. Fiziki gücü ve avcılık tekniği
başarılı av şansını arttırır. Bu özelliğinden yararlanmak isteyen
gençlerle kurduğu birlik daha da başarılı olmalarını getirir. Belki de
tarihte ilk askeri maiyet bu temelde ortaya çıkmıştır. Avcı erkek
tarihte kadın karşısında bariz bir üstünlüğe geçmiştir. Kabilenin
yaşlılarıyla kurduğu ittifak, ataerkilliği anaerkillik karşısında
güçlendirecektir.
Son ittifak halkası toplumun şifa dağıtıcıları, mucize sahipleri
olan Şamanlardır. Rahip ve büyücünün ortak fonksiyonlarını taşır.
Eğitimcidir; belki de toplumdaki ilk uzmandır. Biraz şarlatanlıkla
karışık da olsa, şaman uzmanlığı toplulukta giderek kurumlaşır. Şaman da
daha çok erkektir. Hanedanlık inşasında bu güçlerin ittifakıyla anaerkil
düzen büyük bir darbe yer. Aralarında yoğun mücadele verildiğine dair
izlere Sümer metinlerinde rastlamaktayız. Erkek bu düzen altında hem
çocukların sahibidir, babasıdır; hem çok çocuk (güç için özellikle erkek
çocuk) sahibi olmak ister, hem de buna dayanarak ana-kadının elindeki
birikimleri ele geçirir. Mülkiyet düzeni gelişmektedir. Rahip devletin
kolektif mülkiyeti yanında, hanedanın özel mülkiyeti de gelişmiştir.
Çocukların babalığı bu yönüyle de gereklidir. Yani mirasın çocuklarına
(daha çok erkeğe) geçmesi için babalık hakkı şarttır.
Hanedanlık, ataerkillik ve babalık sınıflı topluma yaklaşıldığının
da kanıtı, göstergesidir. Hanedanlar rahip devletiyle olan
çekişmelerinde askeri güçlerinden de yararlanarak ‘politik devrim’
yaparlar. Sümer metinlerinde bu yönlü birçok kavgaya ve politik altüst
oluşa rastlanmaktadır. Nitekim Uruk kent devletinden sonra inşa edilen
‘Ur devletler’ sistemi hanedan karakterlidir. I., II. ve III. Ur
Hanedanlığı bu gelişmeyi vurgular. Hanedanlık yönetimi rahiplerin
teolojik yönetimlerine nazaran daha laik politik bir sistemi
çağrıştırır. Yeni tanrılıklar inşa edilir. Rahipler artık politik
önderliğin yardımcısı konumuna indirgenmiştir. Yine büyük rolleri
vardır. Fakat giderek güçlerini daha da yitirecekler ve basit birer
meşruiyet sağlayıcılar olarak düzeni kutsayan propagandacılar haline
geleceklerdir. Devletin doğurucuları, maskeli tanrılar artık ikinci,
üçüncü derecede örtük kralın maiyetinde sayılmaktadır. Devleti oluşturan
rahipler sınıfının meşruiyet zırhını kullanmak için, hanedandan gelme
krallar artık kendilerini ‘tanrı-krallar’ ilan etmekten
çekinmeyeceklerdir. Her geçen gün sınıflaşma derinleşerek ve kent
sayıları çoğalarak, ‘Sümer uygarlığı’ dediğimiz toplum tipi kalıcılığını
kanıtlayıp kurumlaşacaktır. Ortadoğu toplumunda hanedanlığın çok eski
gelenekselliği günümüze kadar kendini taşımıştır. Ortadoğu’da
cumhuriyet, demokrasi gibi sistemlerin gelişmemesi, rahip ve hanedan
kaynaklı devletleşmeyle yakından bağlantılıdır.
Sümer uygar toplum modeli en az neolitik model kadar dünyada
uygarlığın gelişimini belirlemiştir. Kavram olarak ‘uygarlığın’
‘kültür’den farkı sınıfsallıkla bağlantılıdır. Uygarlık sınıf kültürü ve
devletiyle ilgilidir. Kentlilik, ticaret, ilahiyat ve bilimin
kurumlaşması, politik ve askeri yapının gelişmesi, ahlak yerine hukukun
öne çıkması, erkeğin toplumsal cinsiyetçiliği yeni uygar toplumun hâkim
göstergeleridir. Bir anlamda bu özelliklerin toplamına uygar toplum
kültürü de denilebilir. İki kavram bu haliyle özdeş kılınır. Aynı
anlamda kullanılır. Verimli Hilal kaynaklı neolitik toplum kültürünün
dünyaya yayılmasına benzer bir süreci ikinci büyük yayılma izleyecektir.
Bu sefer ‘uygarlık beşiği’ olarak rol oynayan Verimli Hilal
topraklarında doğurup beşiğinde büyüttükten sonra, yeni evladını (artık
kız değil, erkektir) dünyanın yetişmiş kızlarıyla evlendirerek kendini
çoğaltacaktır. Benzetme yerindedir. Neolitik kültürün yayılmasının daha
çok ana-tanrıça kızlarının dünyanın ulaşıldığı her alanında yetişkin
hale gelmesiyle kurumlaştığını varsayabiliriz. Erkek egemen kültürü
ifade eden uygar toplum ise, yayıldığı alanlarda erkek evladın
kurumlaşması anlamına gelecektir. Kız evladı kendisine karılaştırarak
bağlayacak olan uygar erkeğin nesli hepten (kadın ağırlıklı toplum erkek
egemenlikli toplum içinde eriyerek) erkekler doğuracak ve günümüze kadar
uygarlığımızın erkekliği çoğalarak ve güçlenerek devam edecektir.
2- UYGAR TOPLUMU DOĞRU YORUMLAMAK
Sümer toplumunu yorumlama çabamızı genelleştirip biraz daha
ayrıntılandırmak, aydınlanma ve anlama gücümüzü arttıracaktır. Yapılması
gereken, uygarlığı çözümleyerek, zihniyet ve kurumlarındaki muazzam bir
yekûn tutan maskeleri indirerek ardındaki yüzleri, gerçek çıkarları,
yalın ve somut toplum hallerini görünür kılmaktır.
Tarihsel-toplumumuz kadim uygarlığın yaşlılığını öne sürerek,
kendini ‘yeniçağ, yakınçağ’ adıyla genç göstermek ister. Burada bir
gariplik vardır. Gençlik bir olgunun doğuş ve doğuşuna yakın zamanını
ifade eder. Eğer kanıtladığımız gibi Sümer toplumu uygarlığımızın doğuş
anını temsil ediyorsa, gençlik de ona göre belirlenmelidir. Bu durumda
yeni, genç sıfatları bir aldatmaca olup, en yaşlı uygarlık toplumu
olduğumuz anlaşılacaktır. Zamanı tersinden okuyarak yaşlıyı genç gibi
göstermek, uygar topluma ilişkin yapılan maskelemelerin bir devamıdır.
Sorulması gereken temel soru şudur: Kent uygarlığı da
diyebileceğimiz uygar toplum neden yoğun maskelemelere ihtiyaç
göstermektedir?
Sümer rahiplerinin müthiş maskeleme ustalığı durmadan sürdürüldü.
Başlangıç halinde soylu ve anlamlı bir içeriği olan tanrısallık, neden
en çok düşürme ve anlamsızlığın baş kavramına dönüştü?
Uygar toplumun lehinde ve aleyhinde birçok görüş dile
getirilmiştir. Fakat en zor ifade edilen ve başarılan, uygarlığın
radikal eleştirisi ve aşılma pratiğidir. Bu da yapılan yorumların
başarısızlığını göstermektedir. İnsanlığın özgürlük arzusu üzerinde
muazzam bir baskının oluştuğu da ortak bir yargıdır. Sürdürülemez bir
konuma çoktan gelindiği sıkça söylenmektedir. Hegel uygarlık tarihini
‘kanlı mezbahalar’ seremonisi olarak yargılar. Savaşsız geçen bir yılı
yoktur. Baskılı yaşam sanki doğa kanunuymuş gibi yansıtılmaktadır.
İstismar tam bir yaşam kuralı seviyesine yükseltilmiştir. Dürüstlük,
saflık, ahlaki kalabilme enayilik yerine konulmaktadır.
Şuna varmak istiyorum: Uygar toplumu onu aşmak isteyen bir
eleştiriye imkân sunacak bir içerikte yorumlamak gerekir. Kapitalist
moderniteyi kendi başına eleştirmekle uygar toplumun aşılamayacağı,
başta Marksistler olmak üzere birçok ekolün çabalarında açığa çıkmıştır.
Bunda da en temel etken, bir zincir gibi bağlı olduğu uygar toplumun
çözümlenmemesidir. Avrupa merkezli dünya görüşü en sert muhaliflerini
bile etkisizleştirmiş gibidir. Neolitik kültür-Avrupa uygarlığı
ilişkisinde olduğu gibi, Avrupa uygarlığı-önceki uygarlıklar tarihi ve
toplumu ilişkisinin anlaşılır bir yorumu en çok ihtiyaç duyduğumuz
husustur. Çok amatörce de olsa, bu uygarlığın en sert baskısı altındaki
mahkûmiyetim, yorum geliştirmeyi benim için hem hak hem de görev olarak
önüme koymaktadır.
a-Uygarlık yorumu öncelikle yapısal sosyolojinin bir sorunudur.
Bilim olmanın temel koşulu eğer pozitivizm bataklığında debelenmek
olmayıp, özne-nesne ayrımını aşan ‘anlambilim’ ise, buna en çok ihtiyaç
yapısal sosyoloji alanında vardır. Genel sosyolojinin biricik görevi
(nasıl doktorun yaptığı teşhis ve tedaviyse), toplumun teşhis ve
tedavisidir. Bilmenin bir tek gerekçesi olabilir: Çok bağlı olduğumuz
yaşamı anlamlandırmak. Yaşamın anlamlandırılması ise, yapısallıklar
sorununu anlamamıza ve varsa sağlıksızlıkları yeniden yapılandırmamıza
imkân verecektir.
Uygarlık toplumu, anlambilimin en zorlandığı yapısallıklar
yığınıdır. Bu yığının varlığı bizzat anlambilimin saptırılması ve
anlambilim olmaktan çıkarılmasıyla yakından bağlantılıdır. Elde tüm
silahlarını kuşanmış olarak, varsa can çekişmekte olan bir kurbanına son
söz olarak ‘YALANI’ itiraf ettirmek, aksi halde her tür yöntemle ‘İMHA’
etmek olan garip bir varlık, bir Leviathan’dır o. Bu varlık, yani
uygarlık, yerinde bir tavır olarak her tür canavara benzetilebilir.
Fakat bu çok geri bir yaklaşımdır. Hele bilim adamı hüviyetimiz varsa,
bu bizi çocukluk hayalinden (canavarlık hayalleri) öteye götürmez.
Canavarın yetkin bir teşhisi de yetmez. Acilen yapılması gereken
tedavidir. Bütün tedavi denemelerinin boşa çıktığı ortadadır. En son
aşamasında oluk oluk akan kan, korkunç acılı, soykırımlı geçen yaşamlar,
beterin beteri açlık, işsizlik, her tür hastalıklar ve eko-çevrenin
(mutlak gerekli olan yaşam çevresi) yıkımı en son durumun bir cümleye
sığdırabileceğim raporudur. Eğer yapısal ve özgürlük sosyolojimiz sosyal
bilim yaptığını iddia eden binlercesinin yaşadığı bir çöp yığını
olmaktan kurtulmak istiyorsa, teşhis ve tedavisindeki gücünü kanıtlamak
durumundadır. Aksi halde Adorno’nun söylediği gibi, “Soykırım
kamplarından sonra, tüm gökteki tanrıların -sözcü bilim adamlarının-
söyleyecekleri tek bir sözcükleri olamaz.”
Uygarlık sadece bir ‘kanlı mezbahalar’ (Hegel) seremonisi değil,
daha fazlası olan bir şeydir; insan yaşamının biricik nedeni olan
özgürlüksel anlamının sürekli soykırıma tabi tutulmasıdır. Gerisi
yaşamın posasıdır. Uygarlık en yalın teşhisle özgür yaşam anlamının
boşaltılmasından geriye kalandır.
En basit canlı yaşamına baktığımızda gördüğümüz şey yaşama verdiği
anlamdır. Bu öyle bir anlam ki, milyonlarca çeşide ulaşabilme,
kayalıklara kök salma, gerektiğinde kutup soğuklarında varlığını
sürdürme, gerektiğinde uçma, insan buluşlarının yanından bile
geçemeyeceği sınırsız teknikleri geliştirme gücüne eriştirir. Uygar
toplum ise, başlangıcında yalan dolanla, örgütlenmiş zorla en gelişmiş
yaşam varlığını anlam yitimine uğratma; son aşamasında ise intiharın
eşiğine getirme gücünden başka hangi anlam veya anlamsızlığa sahiptir?
Sosyoloji Avrupa merkezli uygarlık aşamasında ona bu gücünü yeniden
tanıtma sözü olmuştur. Hıristiyanlıktaki deyişle Tanrının son ‘sözü’
olmuştur. Bu sözleri terk etmek, en basit canlının sahip olduğu yaşam
anlamına saygının gereğidir. Ahlakın en gelişkin varlığı, bu kadar
ahlaksızlığı hiçbir şeyle izah edemez. Tekrar hatırlatalım: İLAHLARIN
SÖYLEYEBİLECEĞİ TEK SÖZÜ KALMAMIŞTIR.
Tarih diye belletilen, devlet kurumları ve yardımcısı dolaylı
kurumların kuruluş, yıkılış öyküleri değil mi? Biricik amaç hanedan
yükseliş ve çöküşleri, yeni hanedanların entrika ve zorbalıkla iktidar
tacı denilen ‘sürü çobanlığı’nı elde etmeleri değil midir? Bunun ise
biricik amacı yünü, sütü, gerektiğinde eti ve derisi için istismarı
değil midir?
Kahramanlık öykülerinden hangisi zorbalıktan azadedir, istismardan
uzaktır? Aşireti, kavmi, dini için ayağa kalktıklarını ilan edenler,
iktidar tacından başka bir değer kanıtlamışlar mıdır?
Savaşsız bir yılı ve insan alanı kalmamış uygar toplum, gerçekten
‘mezbaha’ kurumundan başka hangi adı anlamlıca hak edebilir?
Bilim, sanat ve tekniğin gelişimi diye hikâye edilenler hangi
gerçek mucitlerinin başını almadan gerçekleştirilmişler veya gasp
edilmişlerdir?
Düzen, istikrar, barış diye öykülenen gerçeklik kuzuların
sessizliği değil midir ya da kulların (köle, serf, işçiler, emekçiler,
tüm ezilenler) boyun eğdirilmesini anlatan tiyatro seanslarından başka
hangi derin anlama sahiptir? Bu uygarlık konusunda sorular sınırsız
artma ve derinleşme anlamına sahiptir. Asıl dehşet verici olan, bu
öykünün şanlı tarih, kutsal din, güzellik ve aşk destanı, harika
buluşlar, bir gün erişilecek cennet hayali, dostluk, centilmenlik,
ittifak gereği diye sanki insanlığın mutlak kader yürüyüşüymüş gibi
sunulması cesareti ve küstahlığıdır.
Şüphesiz bu soruları üretmedeki amacım, yaşamın özgürlükten ibaret
olan anlamı uğruna gelişen tüm direnişçilerin gerçek kahramanlık,
kutsallık, aşk destanlığı ve yoldaşlık olan özüne ve onların söylenmemiş
son sözlerine duyduğum derin ilgi, anılarına saygı ve bağlılıktır. Eğer
bir gül ağacı kadar dikenleriyle güzelim güllerini savunmak için
dikenlenmek gerekiyorsa bunu yapmak, anlam gücü belki de sonsuz
güzellikte olan özgür insan yaşamının savunulması uğruna savaşımı
bilmektir.
b- Ahlaki yargılarımızdan teorik yargılarımıza biraz geçelim.
Modernite (kapitalist) döneminde muhaliflerin çok sözünü ettikleri
‘sınıfsallık’ kavramını bütün yönleriyle, özellikle tarihsel akıştaki
rolüyle anlamak çok önemlidir. Aksi halde en yavan ‘demagojik sakız’ ve
anlambilimini perdeleme araçlarından biri olmaktan öteye gidemez.
Sınıfsallığı gerçekten kavramak için bilinmesi gereken ilk husus,
onun güç organizesinin el ve ayak kısımlarını teşkil ettiğidir. Bu
organların kendi başlarına bir anlam değerleri yoktur. Belki benzetme
aşırı sosyobiyolojiktir, ama yerindedir. Gücün, toplumdaki iktidarın,
uygar toplumdaki Leviathan’ın en organize güç olduğu herhalde
tartışılmaz. Eğer devleti sınıflı toplumun genel baskı ve istismarı
mümkün kılan en geliştirilmiş iktidar ilişkileri bütünlüğü olarak
yorumlarlarsak, baskı altındakiler ve istismar edilenler bu ilişkiler
ağının ayrılmaz parçaları değil midir? Uygarlık yalnız devlet
örgütlenmesinde değil, dinden ekonomiye kadar tümüyle bir yapılanma,
örgütleme gücü değil midir? Esas olarak da organize edilmiş köleyi,
serfi, işçiyi, sayılamayacak kadar çok yatay ve dikey toplumsal
katmanları oluşturmak bu gücün esas işlevi değil midir?
Şunu önemle belirtmek istiyorum: Güç örgütlenmesinde el ve
ayakların özne değeri olmasına asla fırsat tanınmaz. Eğer iktidar
başarılmış bir organize ise, kaba diye tabir ettiği emekçilerine mutlak
hâkimiyet sağlamış demektir. Bu da daha önce varsa bile, iktidar
koşullarında özne değerini yitirmeleri demektir. Bu nedenle
Spartaküs’ten Paris Komünarlarına kadar köle emekçi isyancılarının
başarı şansı yoktur. Bir şartla olur: İktidar için taze kan değerinde
olabileceklerse! Bu da yeniden uygar topluma eklemlenmekten başka anlama
gelmez. Yüz elli yıllık bilimsel sosyalizm denemeleri bu gerçekliğin
veciz bir açıklanmasında çarpıcı örnek değerindedir.
Peki, iktidar ilişkileri kapsamına alınmakla bu sonuçlar arasında
ilişki yok mudur? Esas anlaşılması gereken husus, resmi iktidar
ilişkisindeki sınıfsallığın bağlılık düzeyidir, niteliğidir;
sınıfsallığın kendi başına bir eylem, anlam değeri taşıyıp
taşımadığıdır. İster sınıfsallığın üst katmanı efendi, senyör, patron,
burjuva olsun, ister alt katmanı köle, serf, işçi olsun, iktidar
ilişkisinde aynı ideolojik-politik yaklaşımda anlaşılırlar. İçlerinde
itiraz etmeleri fazla değer taşımaz. Bu ilişki öyle bir ağdır ki, binbir
düğümü vardır. Birine itiraz etsen, hatta yırtsan bile, 999 tanesi hemen
devreye girer. Yırtığı tamir ettiği gibi, yırtanı en sağlamından
bağlamayı başarmadan bırakmaz. Gerekirse başını alarak bunu yapar.
Sümer rahipleri ve hanedan şefleri tarafından tesis edilen ilk
taslak devlet-iktidar ilişkilerindeki çalışanı, kabilenin emekçilerini
düşünelim. Rahibin kullaştırmaya başladığı çalışan, bir defa iki kat
üstteki yeni imal edilmiş tanrıların (Kutsallık kavramları; ki, birey
üzerindeki etkilerini hiçbir maddi güç sağlayamaz) müthiş meşrulaştırıcı
etkisi altındadır. Böyle olmazsa zaten oraya alınmaz. İkincisi, eskiye
göre daha iyi beslenmektedir. Daha iyi beslenmenin kendisi için başka
bir alternatifi görünürde yoktur. Üçüncüsü, cinsel tutkuları açısından
eskisiyle kıyaslanamaz, güzellik saçan huriler gerçeği ile sürekli
hayali süslendirilmektedir.
Günümüzde medyanın sunduğundan ve orduların sağladığından belki de
katbekat daha fazla itaate ve düzen düşkünlüğüne katkı sunan kadın
sunulmaları!
Sınıf kapsamındaki bu yeni kul bir özgürlük isyancısı değil, olsa
olsa bir özgürlük hainidir veya özgür yaşam anlayışından boşaltılmış bir
vakadır, farklı bir olaydır. Hanedan şefi de devlet-iktidarı
ilişkilerine yönelirken benzer bir uygulama içinde olacaktır. Temel
ittifak güçleri içinde daha görünür sağlam çıkarlara dayalı güçlü bir
örgütlenme ilk şarttır. Hanedan aile, geniş soy ilişkisi içinde saygı
duyulur, korkulur bir meşruiyete sahiptir. Kabile gelenekleri
hiyerarşiyi sürekli yüceltir. Ufak rahatsızlıklar bile ya barışçıl
olarak kabile meclisinde, ya da çatışmayla aşılır. Böylesi ilişkiler
yumağı içinde devlet olmaya giden bir hanedanının en zayıf tarafı olarak
sınıf karakterini göstermek stratejik bir yaklaşım olamaz. Şuraya varmak
istiyorum: Sınıfsallık uygarlığın temel karakteristiklerindendir. Fakat
sınıf devrimleri için temel alınacak stratejik anlamdan, teorik olarak
imkânsız olmasa da, pratikte sonuç alıcı olmaktan uzaktır. Devrilen tüm
uygarlıklar, iktidarlar kulları ve emekçileriyle birlikte
devrilmişlerdir. Kulları ve emekçileri tarafından devrilen iktidarlar ya
çok azdır, ya da olsa bile yeni getirilen iktidar eskisini aratmayan bir
zulüm ve istismar makinesi olmaktan öteye bir anlam ifade etmemiştir.
Tarihi sınıf savaşlarından ibaret görmek aşırı indirgemeci bir
görüştür. Baskı ve istismar uygarlığın ve dolayısıyla uygarlık tarihinin
dayandığı sürdürülme tarzıdır, sistemdir. Fakat bunun ideolojisi,
politikası, hatta ekonomisi farklı çalışır. Daha doğrusu, dar
sınıfa-karşı sınıf, tarihin akış tarzı değildir. Burada
köleleştirilmenin korkunçluğu, sisteminin alçaltıcılığı, özgürlük
inkârcılığı tartışılmıyor. İktidar ve uygarlık sistemlerinin kuruluş ve
çöküşlerinin başka anlam ve stratejilerle cereyan ettiği, sınıfa karşı
sınıf mantığının var olan iktidar sistemine, uygarlığına ya bilerek yeni
bir iktidar biçiminde katılındığı ya da tam tersine, karşı çıkıldığı
halde yeni bir taze kan olmaktan (Sovyet ve Çin deneyimleri) öteye sonuç
vermediği yorumlanmak isteniyor. Burası tartışılıyor. Belki bu
tartışmada aşırı iktidar indirgemeciliği yaptığımız, iktidardan kurtuluş
ve çıkış kapısı göstermediğimiz biçiminde bir eleştiri şimdiden
yapılabilir. Bu konuyu Özgürlük Sosyolojisi bölümünde kapsamlıca ele
alacağımızı belirterek cevaplandıralım. Özgürlüğün de en az iktidar
ideolojisi, politikası ve örgütlenmesi kadar farklı bir toplumsal alanı,
mantığı ve stratejisi olduğunu cevabın işareti olarak verelim.
c- Uygarlıklar arası çatışma mı, ittifak mı sorusu günümüzde
pratikte tartışılan bir sorun olsa da, tarihi anlamı daha kapsamlıdır.
Uygarlık toplumu gerek kendi içinde, gerek farklı uygarlıklar
arasında esas olarak çatışma üreten bir yapılanmadır. Bu yapılanmanın
üretildiği anlam ve amacı, dayandığı sınıflaştırma, bunun için baskı,
istismar, sürekli yanıltma ve perdeleme gerçekliği, neden sürekli
çatışma üreten karakterde olduğunu açıklamaktadır. İktidar ve
sınıflaşmanın kendisi çatışmadır. Bunun içte ve dışa karşı cereyan
etmesi özünü değiştirmemektedir. Uygarlıkları vasıflandırarak da özünü
değiştirmek, farklı özdeymiş gibi yansıtmak gerçekçi görünmüyor.
Savaşçı-barışçı, tek tanrılı-çok tanrılı, verimli-verimsiz,
kültürlü-cahil, aynı kavimden-farklı kavimlerden oluşları özselliklerini
değiştirmez. Yönlendirici gücü dünyanın tamamını fethedinceye kadar
kendini görevli sayar. Cihan gücü olmak bünyesel bir hastalıktır;
iktidar kaynaklıdır. Genişlemesi durduğu an gerilemeye başlar. Bunun
sonu normale çekilmek değil, yıkılıştır. Çünkü tüm iktidar sistemlerinin
normali yoktur. Kanser hastalığı gibi ya yok etmek ya da edilmek
zorunluluğunu duyar. Basit bir aşiret şefliğinden olup da uygarlık atına
binip kendini tanrılaştıran çok kişilik vardır.
Tanrısallık iddiasının altında insanlığı yok etme gücü yatmaktadır.
Savaşla büyük yok eden, büyük yaratacağını da sanır. Psikolojik olarak
benlik kontrol edilemezse, kendini sınırsız abartma hastalığındadır.
Uygarlık sistemi bu hastalığın ortam bulduğu toplumu sunar. İktidarın
yozlaştıramayacağı hiçbir toplumsal değer ve kişilik yoktur denilir. Bu,
iktidarın özüyle ilgili bir değerlendirmedir. Uygarlıklar iktidar
toplumları olduğundan, yaşamla en yoğun çelişkili sistemlerdir.
Kardeşten tutalım eşe dosta kadar iktidar uğruna gözden çıkarılamayacak
değer yoktur. Uygarlıkların yönetim güçleri incelendiğinde işlemedikleri
cinayetler, yapmadıkları komplolar yok gibidir. Yalanların
sistemleştirilmesine politika adını verirler.
d- Uygarlık toplumlarında kurumlaşan bir özelliğe çok dikkat çekmek
gerekir. Bu gerçekliğe toplumun iktidara yatkınlık hali de diyebiliriz.
Bir nevi kadının karılaşma geleneği üzerinde yeniden yaratılması gibi,
iktidar da toplumu kadının karılaştırılmasına benzer biçimde
hazırlamadan, varlığından emin olamaz. Karılık, en eski kölelik olarak,
ana-kadının tüm kültüyle birlikte, güçlü adam ve maiyetindekiler
tarafından uzun ve kapsamlı mücadeleler sonunda yenilgiye uğratılıp
cinsiyetçi toplumun egemen kılınmasıyla kurumlaşmıştır. Bu egemenlik
eylemi belki de uygarlık tam gelişmeden toplumda yerini bulmuştur. Bu o
denli şiddetli ve yoğun bir mücadeledir ki, sonuçlarıyla birlikte
hafızalardan da silinmiştir. Kadın neyi, nerede, nasıl kaybettiğini
hatırlamaz. Boyun eğmiş bir kadınlığı doğal hali sayar. Bu nedenle
hiçbir kölelik kadın köleliği kadar içselleştirilerek
meşrulaştırılmamıştır.
Bu oluşumun toplum üzerinde iki türlü yıkıcı etkisi olmuştur:
Birincisi, toplumu köleliğe açması; ikincisi, tüm köleliklerin
karılaştırılma temelinde yürütülmesidir. Karılaşma sanıldığı gibi salt
bir cinsiyetçi obje değildir. Biyolojik bir özelliği çağrıştırmıyor.
Karılaşma özünde sosyal bir özelliktir. Kölelik, boyun eğme, hakareti
sindirme, ağlama, yalancılığa alışma, iddiasızlık, kendini sunma vb.
gibi özgürlük ahlakının reddetmek durumunda olduğu tüm tutum ve
davranışlar karılık mesleğinden sayılır. Bu yönüyle düşürülmüş toplumsal
zemindir. Köleliğin asli zeminidir. En eski ve tüm köleliklerin,
ahlaksızlıkların üzerinde işlevselleştiği kurumsal zemindir. İşte
uygarlık toplumu bu zeminin tüm toplumsal kategorilere yansıtılmasıyla
da alakalıdır. Toplumun bir bütün olarak karılaştırılması sistemin
yürümesi için gereklidir. İktidar erkeklikle özdeştir. O zaman toplumun
karılaştırılması kaçınılmazdır. Çünkü iktidar özgürlük ve eşitlik
ilkesini tanımaz. Aksi halde var olamaz. İktidarla cinsiyetçi toplum
arasındaki benzerlik özseldir.
Uygarlığın büyük aşamalarından biri sayılan Yunanlılarda gençler
resmen tecrübeli bir erkeğe ‘oğlan’ olarak sunulurdu. Uzun süre bunun
nedenini çözememiştim. Sokrates gibi bir filozof bile, “Önemli olan
oğlanın sürekli kullanılması değil, efendisinden terbiye görmesidir”
der. Buradaki mantık, gaye gençlerin oğlan olarak sürekli
kullanılmasından ziyade, kadınsı özelliklere hazırlanmasıdır. Daha da
açıklayıcı olarak, Yunan uygarlığı da karılaşan bir toplum ister. Soylu,
asil gençler oldukça bu toplum oluşamaz; bu toplumun oluşması için
kadınsı davranışları içselleştirmeleri gerekir. Tüm uygarlık
toplumlarında benzer eğilimler vardır. Oğlancılık bu toplumda çok
yaygındır. Bu öyle bir hal almıştır ki, her efendinin oğlan sahibi
olması gelenekselleşmiştir. Oğlancılığı bir bireysel cinsel sapıklıktan,
hastalıktan ziyade, sınıflı toplumun, iktidar toplumunun yol açtığı
sosyal bir olgu olarak anlamlandırmak önemlidir. Cinsellik ve iktidar
uygar toplumda toplumsal bir hastalıktır. Hem de kanser gibi. Birbirleri
olmaksızın edemedikleri gibi birbirlerini çoğaltırlar: Tıpkı kanser
hücrelerinin çoğalması gibi. Kaldı ki, bireysel kanserlerle toplumsal
kanser arasındaki ilişkiyi kapitalist modernitede daha kapsamlı
yorumlayacağız.
Şuraya gelmek istiyorum: Uygar toplumlarda iktidar zemini binlerce
yıldır özenle ve bir karılaşma misali hazırlanmıştır. Uygarlık
geleneğinin yargısı, kadının ‘erkeğin tarlası’ olduğudur. Toplumda da
benzer gelenek geçerlidir. Erkek iktidara kendini bir kadın gibi
sunmalıdır. İsyan eden, sunmayı reddeden, savaşlarla hazır hale
getirilmeye çalışılır.
İktidar sürecini bir kişi, zümre, sınıf ya da ulusun aniden oluşan
eylemi olarak görmek büyük yanılgı içerir. Belki hükümetler ani
kurulabilir. Ama iktidarlar, siyasi sistemler uygar toplumlarda yüzlerce
vahşi imparatorlar, klikler, egemen güçlerin her türlüsü tarafından
öncelikle egemenlik kültürü (tarlası, geleneği) olarak
hazırlanmışlardır. Toplumlar tıpkı karı nasıl kocasını alınyazısı gibi
bekler ve kabul ederse, öylesine iktidar bağımlısı, tarlası olarak
sahibi tarafından kullanılmayı bekler veya öyle alıştırılmışlardır.
İktidar toplumda egemenlik kültürü olarak vardır. Bu noktada Bakunin’in
“En benim diyen demokrat, iktidarda yirmi dört saatte bozulur” özdeyişi
anlamlıdır. Açıklayamadığım, ama uzun süredir açıklamaya çalıştığım, bu
bozulmayı sağlayanın iktidar zemininin kendisi olduğudur. Binlerce yılın
kan deryasından ve istismarından (sınırsız savaşlar ve sömürüler) oluşan
iktidar koltuğu, elbette aniden üzerinde oturanı yirmi dört saatte
bozar. Tek şartla bozamaz: İbadet eder gibi kendini korursa! Sınırsız
hile, savaş ve sömürü ortamında kurulan iktidar; gelenek, kültür ve
sistem olarak çok etkili ve nerdeyse mutlak anlamda bozucudur. Bunun en
çarpıcı örneği ‘reel sosyalizm’in yaşadıklarıdır.
Sistemi kuranların iyi niyet ve amaçlarına bağlılıktan kuşku
duyulamayacağı açıktır. Peki, reel sosyalizmin kurucuları nasıl oldu da
onca karşısında savaştıkları kapitalizme gönüllü teslim oldular? Bana
göre iktidara geliş ve iktidarı kullanış biçimleri bu tarihsel
trajedinin temel nedenidir. Sosyalizm kurucuları uygar toplumun kültürü
üzerinde iktidar oldular. Yani çok karşı olduklarını iddia ettikleri
kanlı ve sömürgen mirasın (devlet gelenekli iktidara alıştırılmış
toplum) enkazı üzerinde iktidar olmaktan çekinmek şurada kalsın, ona
dört elle sarıldılar. İktidar öyle bir fahişedir ki, baştan
çıkaramayacağı sahibinin olamayacağını anlamak bile istemediler. Bu
konudaki bazı eleştirileri (Kropotkin’in Sovyetler’den hızla devlet
iktidarına geçtiği için Lenin’i eleştirmesi) oportünizm olarak
değerlendirmekten kendilerini alıkoymadılar. Wallerstein, Sovyetler’in
kapitalist-dünya sistemin birleşik etkisi tarafından çözüldüğünü, onu
aşacak gücünün olmadığını söylerken gerçeğe yakınlaşmıştır. Fakat
sorunun özüne dokunmaktan uzaktır. Michel Foucault ise, sistemin
bilgi-iktidar tekniğini kullandığı için sistemle yeniden bütünleştiğini
yorumlarken gerçeğe daha yakındır.
Benzeri yorumlar Paris Komününden başlayarak sayısız ulusal
kurtuluşçu, komünist ve sosyal demokrat girişimler için de geçerlidir.
Her tarla kendine has bitki üretir. Binlerce yılın bilgi-iktidar
tarlasında genelde özgürlük, özelde sosyalizm bitkileri üremez. Bunun
için özgürlük ve sosyalizm eylemcilerinin (tabii ki kuramcılarının da)
öncelikle kendi tarlalarını hazırlamaları, iktidar tarlasında üreyen
bulaşıcı hastalıklara karşı sürekli teşhis ve tedavide bulunmaları, en
önemlisi de iktidar (her tür kurumlaşması, kişiliği) gibi yetişen bir
bitki fideliğinden uzak durmaları, kendi öz fidelerini (zengin
demokratik biçimlenişler) yetiştirmeleri ve ekmeleri gerekir. Aksi halde
tüm uygarlık tarihlerinde ‘özgürlük ektim’ deyip de önceki iktidar
sistemlerinden farklı olmadıklarını görüp yaşamaktan kurtulamayan
binlerce örneği tekrarlamaktan kurtulamazlar. Burada yapısal
sosyolojiyle bağını hatırlatmak için Özgürlük Sosyolojisi’nde kapsamlıca
yorumlayacağımız konuya giriş kabilinden değinme gereği duydum.
e- Uygarlık toplumlarında din, bilim, felsefe, sanat ve ahlak gibi
kurumsal etkinliklerin rolünü görünür kılmak da çok önemlidir.
İddia odur ki, uygarlıkla din, bilim, felsefe, sanat ve ahlakın
gelişmesi arasında yakın bağ vardır. Yoruma en açık bir yargı da bu
alanlara ilişkindir. Sümer rahip devletinde ilk muhteşem çıkışını
yaşayan bu alanların nasıl ve hangi amaçla inşa edildiklerini somut
olarak gözlemlediğimiz kanısındayım. Bu alanların asıl rüşeym halini
Dicle-Fırat havzasında kurumlaşan neolitik kültürden sağladıklarını da
gözlemlemiştik.
Kutsallık kavramının temelinde insanın beslenmesinde kullanılan
gıdalara olağanüstü değer biçilmesi yatar. Bol ve çeşitli gıdalara
kavuştuklarında, insanlar bunu toplumsal kimlikleriyle eş tuttukları
tanrısallığın lütfu olarak değerlendirip şükretmişlerdir. Bugün de
anlamına tam erişemediğimiz yaşam büyücülükle ve büyüleyicilikle
anlamlandırılmaya çalışılırken, en çok başvurulan kavram, bir nevi
oluşturucu ilke olarak tanrısallıktır. Tanrısallığı Allah’la
karıştırmamak gerekir. Semitik kültür ortamında inşa edilen Allah,
farklı ve özel gelişme anlamına sahiptir. İnsan toplumunun tümü için
oluşturuculuk ilkesinde ifadesini bulan tanrısallık yorumlanmaya çok
açık bir kavramdır. Halen de bu özelliğini korumaktadır. İnsan gibi
kavrama yeteneği sınırlı bir varlığın tüm evreni yorumlayabileceğini
iddia etmek, insana fazla büyüklük atfetmek olur. Çok sınırlı bilgiler
ve bilgi kapasitesiyle kavranamayan her şeyi tanrısallık kavramına
yüklemek, bu anlamıyla iyi bir metafiziktir. Bunun hiçbir sakıncasının
olmadığı kanısındayım. Bunun aksi insanı tek tanrı kabul etmek olur ki,
bu denli kendini abartmanın evrenin anlamı olamayacağı kanısındayım.
Sümer rahipleri tanrı imalciliğini gelişkin bir metafizikten
ziyade, inşa ettikleri toplumları için bir açıklama kolaylığı ve moral
etken olarak değerlendirmişlerdir. Rahipler belki de ilk defa tanrı
kavramına ceza ve günah anlamını yükleyerek, itaat duygusunu
geliştirmede kullanmışlardır. Tanrı yavaş yavaş DEVLETLEŞTİRİLİYOR.
Reform buradadır. Oturma mekânını ve figür çizimlerini devlet
yöneticilerini (dolayısıyla toplum yönetimini) güçlendirmeye göre
geliştirdikleri birçok rölyefte açıktır. Kral, tanrısı adına savaşa
giderken, kendi öz çıkarlarını çok iyi maskelemektedir. Tüm çizim ve
yazılı anlatımlarda yönetici hep tanrısının sevgili oğlu, düşmanları da
kahredilecek şeytanlardır. Yavaş yavaş bir tanrılar grubu
şekillenmektedir. Bu, yeni yönetimin çok açık bir yansımasıdır.
Sümer toplumunda olduğu kadar başka hiçbir toplumda tanrı ve
yönetici özdeşliği açıkça yansıtılmamıştır. Kim kimin maskesidir sorusu
artık pek de önemli değildir. Tanrı devletleştirildiği kadar, yönetici
sınıfın da şahsında toplumun yüce yaratıcı, yönetici, gözetleyici gücü
olarak anlam kazanmaya devam edecektir. Yöneticilik ne kadar özellik
kazanırsa, tanrısı da ondan aşağı kalmayacaktır. Toplum ne kadar erdemle
yönetilirse, yöneticinin tanrısallık bağı o denli kanıtlanmış sayılır.
Toplumun yönetilen kesimi için tanrı-yönetici ayrımını kestirmek
gittikçe zorlaşacaktır. Kötü metafizik bu gelişmelerle bağlantılıdır.
Kurulan tanrısallık kötü metafizik olmaya başlıyor. Bu aşamadan sonra
tüm uygar toplumlar, yönetimin meşrulaştırılmasında din ve tanrının
sihirli gücünü keşfederek hep kullanacaklardır. Eski kutsal ve doğurgan
oluşturucu tanrı her ne kadar ezilenlerin, güdülenlerin düşünce ve duygu
köşelerinde yer tutmuş olarak kalsa da, devletleşen tanrı ve din açıktan
sevgili yönetici kulları vasıtasıyla rol ifade edecektir.
Tanrıların sayılarıyla toplum biçimi arasında dikkate değer bir
ilişki vardır. Çok tanrıcılık, kabile eşitliğinin hüküm sürdüğü çağların
tanrı anlayışıdır. Sayılarının azalması ve büyüklük sıralamalarına tabi
tutulması yönetici protokolüyle yakından bağlantılıdır. Giderek baş
tanrıya yükseliş, yöneticiler arasındaki sivrilmeye sadık bir
gelişmedir. Görünmez, figürü yapılmaz tek tanrılı din anlayışıyla
devletin şahıslara bağlı olmaktan çıkması ve kurumlaşması arasında
oldukça anlamlı ve çözülmesi araştırma gerektiren ilginç bağlar vardır.
Bu anlamda teolojik bir çalışma çok değerli aydınlatmalara yol açabilir.
Yönetici güçlerde tanrının giderek az yer tutması bir yandan
maskelerinin düşmesiyken, diğer yandan devletin ne anlama geldiğinin,
kimin çıkarını ifade ettiğinin de açıklık kazanmasıdır. Dinin yeterince
güçlü bir meşrulaştırma rolünü yitirmesidir. Bu gelişmelere karşın,
uygar toplum en az zorbalık kadar dinin meşruiyet sağlayıcı etkisini
kullanmıştır. Dinin devletleştirilmesi, özelleştirilmesi uygar toplumla,
özellikle onun yönetimsel gelişmesiyle at başı gider. Bu durum dinlerde
mezhepleşmeyi ve çatışmaları da izah eder. Çatışan uygarlıklar, çatışan
din ve mezheplerdir. Öncelikle çatışmalar din ve mezhepler adına yapılır
ki, tüm toplum çatışmalara katılsın. Büyük ve uzun uygarlık savaşları
hep büyük dinlerin çatışması kılıfı altında yürütülmüştür. İslamiyet,
Hıristiyanlık ve Musevilik adına savaşların Ortadoğu uygarlığında başat
güç olmayla bağı zaten örtünmeye gerek duymayacak kadar açıktır. Açıklık
resmi devlet ideolojileri olarak ilan edilmeleriyle en üst aşamaya
varmıştır. Her zirveden sonra görüldüğü gibi, önemleri de bu aşamadan
sonra düşmeye başlamıştır. Muhalif mezhepçilik hep uygar toplum dışında
kalmış marjinal toplumların isyancı tutumunun bayrağı olmuştur. Sınıf
çelişkilerini de kısmen yansıtırlar. Günümüze doğru kapitalist
ulus-devlet inşasında mezhepleşerek milliyetçiliğin bir türüne
dönüşmüşlerdir. Bu sefer kanlı savaşlara, bu kisve altında maske
görevlerine tekrar bürünmüşlerdir.
Uygarlık tarihinde felsefenin yeri dine göre sınırlı olmakla
birlikte önemlidir. Anlambilimin gelişmesi, dinsel açıklamanın
yetersizliği felsefeye ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Din kadar eski bir
tarihi olan bilgelik, felsefenin de başlangıcı sayılabilir. Düşünen
insanı temsil eden bilge, teolojiden farklı bir anlam kaynağıdır.
Görüşlerine tanrı sözcüleri kadar başvurulur. Bilgeler devletle,
uygarlıkla pek barışık sayılmazlar. Resmi toplumun dışındaki topluma
daha çok bağlıdırlar. Ahlak ve bilimin gelişmesinde rolleri belirgindir.
Yazılı kaynaklara yansımasa da, neolitik toplumda ana-tanrıça kadınlar
ve hiyerarşinin yozlaşmamış kesimi bilgeliğe yakındır. Sümer toplumunda
bunun güçlü izlerine rastlamaktayız. Peygambersel çıkışlar bilgeliklerle
doludur. Ortadoğu’nun bilgelik-felsefe geleneği araştırmayı gerektirir.
Yunan kültürü öncesinde felsefenin varlığı tartışılamaz. Yunan
filozoflarının şansı, coğrafi mekânlarıyla uygarlığın üst aşama şansını
birlikte yaşamalarıdır. Nasıl ki Sümer rahipleri din ve tanrı inşasıyla
yeni devlet ve toplum inşasını birlikte yürütmüşlerse, Yunan filozofları
da daha üst aşamada yeni uygar toplumu yarı din, yarı felsefeyle iç içe
inşa etmede ve sürdürmede rol oynamışlardır. Yapılan iş aynıdır: Kavram
sanatını kullanmak. İlki din inşasıyla rol oynarken, diğeri felsefi
kavramlarla aynı rolü oynuyor. Maskeli tanrılar yerlerini maskesiz
tanrılar ve çıplak krallara bırakmaya başlayacaklardır. Bunda felsefeyle
insan düşüncesinin kaydettiği gelişme arasında ilişki vardır.
Yunan ve Roma toplumunda sınırlı rol oynayan felsefi düşünce,
Avrupa kapitalist toplumunda büyük bir devrim yaşayacaktır. Burada
dinler kargaşasına benzer bir gelişmeyi felsefi kargaşada da
yaşayacağız. Bu kargaşada uygarlığın yeni aşamasında ulusal ve sınıfsal
çıkarların sistem gereği öne çıkarılmasının payı büyüktür. Din
savaşlarıyla çelişkiler çözülmeyince, felsefeye daha çok iş düştü.
1618-1649 yılları arasındaki savaşlar son din savaşlarıdır. Aynı 17.
yüzyıl felsefi devrimin yüzyılıdır. Yunan ve Roma toplumunda sorumlu rol
oynayan felsefe, yeni uygarlık toplumunda başat ideoloji biçimidir.
Büyük felsefi ekoller doğar. Bir yandan ‘Tanrının öldüğü’ ilan
edilirken, diğer yandan örtük kralların başları uçurulur. Bizzat
tanrılaşan ulus-devletle birer çıplak kraldan başka bir şey olmayan
kapitalist devletler devri başlar.
Neolitik devrim sanatta da devrime yol açar. Basit mağara
çizimlerinden sonra, dönem ana-tanrıçanın figürleriyle doludur. İlk
sanat nesneleri bu figürlerdir. Heykelciliğin atası sayılır. Uygar
toplumla birlikte tanrı ve yönetici figürleri iç içe çizilir. Artan
sınıflaşma ve yönetim erki sanatın da din kadar devletleşmesine yol
açar. Özellikle Mısır, Çin ve Hint sanatında tanrı, kral ve rahipler güç
gösterisinde yarışırlar. Muazzam heykel ve kabartmalar bu güçlerin
tanıtımı gibidir. Mimarlık aynı rotayı izler. Din ve yönetici evleri
mimarlığın uygulama alanlarıdır. Dev boyutlu tapınaklar ve saraylar inşa
edilir. Büyük mezarlar inşa edilir. Bunların hepsi uygar toplumda insan
istismarının baskıyla birlikte hangi boyutlara tırmandığının korkunç
göstergesidir. Yalnız bir piramit, bir tapınak için yüz binlerce insan
harcanır. Güçlenen ticaretle birlikte, sanatta yansıyan önemli bir figür
de tüccarlardır. Tüccarların krallar kadar güçlü olanlarını sanat
eserlerinde izlemek mümkündür.
Yunan ve Roma uygarlık aşamasıyla birlikte şehir mimarisinde devrim
yaşanır. Daha önceki iç ve dış kale çevresinden ibaret olan şehirler,
bugün bile hayranlık uyandıran yapısal dönüşümler geçirir. Bunun altında
yatan emek bedeli ise, toplumun büyük ölçülerde köleleştirilmesidir.
Köle emeğinin büyük kısmı şehir mimarisinde tüketilir. Köleliğin
göstergesi büyük mezarlar, tapınaklar, kaleler ve şehirlerdir. Bu
göstergeler aynı zamanda uygar toplumun hangi kan ter içerisinde inşa
edildiğinin de göstergesidir. Yunan ve Roma toplumu heykelcilikte de
uygarlığın yeni bir aşamasıdır. Büyüklük ve güzellik heykelde
sonsuzlaştırılmak istenir.
Rönesans’la dirilen Roma ve Yunan sanat ve kültürü, Avrupa
uygarlığının esin gücüdür. Dinin hükmettiği feodal Avrupa, ancak özgür
düşünceye kısmen açık bu Rönesans kültürüyle yeni bir zihinsel pencereye
kavuşacaktır. Sanat yeni uygar sınıf olan burjuvaziyle ancak sayısal bir
etkinlik kazanacaktır. Eski görkemini bir daha yakalayamayacaktır. Tüm
kent mimarisi, müziği, resmi ve heykelciliğiyle sanat kapitalizmin
hizmetinde hızla yozlaşacak, kutsallığını yitirecek ve sanat endüstrisi
adı altında kimliksizleşerek tüketim metası halinde bir anlamda
tükenişini ilan edecektir.
Edebiyat ve müziğin ana kaynağı da neolitik kurumlaşmaya
dayandırılabilir. Otantik müzik bu dönemi seslendirir gibidir. Çoban
kavalı, davul, zurna bu dönemin hüzün, coşku dolu havasını bugün bile
yaşatır. Müziğin atası gibidirler. Sümer toplumunda biçim ve içerik daha
da geliştirilir. Kralların sarayında ve tapınaklarda müzisyen ve
çalgıcılar vazgeçilmez bir yere sahiptirler.
Sözlü destanlar ilk aşiret kimliğinin kutsallığını, özlemini büyük
belagatle dile getirirler. Yazılı destanların ana kaynaklarıdır.
Gılgameş Destanı tarihin ilk yazılı metnidir. Belki de edebiyatın ve
hatta kutsal metinlerin ana kaynağıdır. Birçok Sümer edebi ve dini
metni, Yunan edebiyatının ve teolojik anlatımlarının sadece esin kaynağı
değildir. Yunan destanları, başta tüm mitolojik kurguları, Sümer
destanlarının Anadolu üzerinde geçmiş ve dönüşmüş versiyonları
durumundadır. Burada belli bir dönüşümü yaşayan edebiyat ve müzik
kültürü, Avrupa burjuva toplumunda romanla son revizyondan geçirilip
poplaştırılarak ve kültür endüstrisine dönüştürülerek, başlangıçtaki
kutsallığını ve büyüleyiciliğini yitirerek, basit tüketim metası halinde
diğer sanatlarda olduğu gibi tükenmeyle yüz yüze gelecektir.
Ahlaktaki ‘iyi’-‘kötü’ ayrımı uygar toplumdaki temel sosyal
bölünmeyle bağlantılıdır. Çıkar grupları arasındaki mesafeyi bir yönüyle
açıklar. Genelde ise, iyi ve kötü toplum ayrımını ifade eder. Özü
toplumculuktur. Topluma bağlılık iyi ahlakı ifade ederken, toplumdan
uzaklık, onun değerleriyle çelişme kötülüğü ifade eder. Toplumsal
kuruluş başlangıçtan itibaren ahlaki karakterlidir. Yani düzenleniş
kurallarına gönüllü ve kutsallık temelinde bağlanır. Toplumun ‘ilk
anayasası’ ahlak kurallarıdır. Toplumun özünde ahlak vardır. Ahlaki
temelini yitiren toplum dağılmaktan kurtulamaz. Toplumsal kurallar ise,
özünde toplumun kimliğine, tanrısal varlığına ve diline bağlı olmak,
diğer üyelerine sanki tek bir canmışçasına bağlılık ve gerektiğinde
onlar için ölümü göze almaktır. Zaten toplumun dışına atılmak ölümle
eştir.
Hukuk uygar toplumun önemli icatlarından biridir. Kesinlikle
toplumsal bölünme, sınıflaşma ve devletleşmeyle birlikte gündeme girer.
Temeli ahlaktır. Fakat tıpkı dini kutsallıkların devletleştirilmesi
nasıl devlet dinine yol açmışsa, ahlakın devletleştirilmesi de hukuka
yol açmıştır. Hukuk, ahlak kurallarının yeni devletli toplumun
düzenleniş esaslarını ve yönetici sınıfın çıkarlarını, mal mülkünü ve
güvenliğini ifade eder ki, bu da yeni toplumun ‘anayasası’ demektir.
Hukukun ilk örneğine Hammurabi yasalarından çok önce Sümer
toplumuna ait yazılı metinlerde rastlamaktayız. Dolayısıyla hukukun
doğuşu Roma ve Atina’da değil, Sümer şehir-site devletindedir. Atina ve
Roma döneminde hukukun cumhuriyet ve demokrasiyle bağı vurgulanır. Daha
resmi ve yazılı düzenlenişi söz konusudur. Cumhuriyet ve demokrasinin
doğuşu ise, krallık ve despotik (kişilerin keyfi yönetimi)
diktatörlüklere set çekmek amacıyla aristokrasinin (köleci toplum
efendileri, seçkinleri) kolektif yönetim arayışını ifade eder. Her ne
kadar Sümer toplumunda da izlerine rastlamaktaysak da, ilk yazılı ve
resmi ifadesini Atina ve Roma toplumunda gerçekleşen uygarlık aşamasında
bulur. Cumhuriyet ve demokrasinin doğuşu yönetimdeki zorlukları ve
kargaşayı, kaos’u aşma ve düzenlemeyle bağlantılıdır. Avrupa burjuva
damgalı uygarlıkta anayasacılık, cumhuriyetçilik ve demokrasicilik
hukukta en çok tartışılan konuların başında gelecektir. En son icat
‘insan haklarına’ ilişkin olacaktır; toplumsal düzeyde genişleyen
temsilin ve gelişen bireyselliğin damgalarını taşır.
Bilimsel gelişmeyi bu ana kategorilerin bir parçası olarak görmek
gerekir. Bilincin bir biçimidir. Tek ayrıcalığı, deneyle herkes
tarafından doğrulanan bilgi kısmını ifade etmesidir. Tüm bilgileri
değil, özel anlamı (deneyle doğrulanma) olan bilgileri ihtiva
etmektedir. Geniş anlamda deneysel olmayan bilgi yoktur. Deneye dayanan
ve dayanmayan, pozitif ve metafizik, teorik ve pratik bilgi ayrımları
uygar toplumda gelişir. Bu durum bilgi-iktidar ilişkisiyle
bağlantılıdır. Tarih bilimsel bilgi anlamında üç büyük devrimi
tanımaktadır. Neolitik kurumlaşma (M.Ö. 6000-4000 Tel Halaf dönemi) ve
bununla bağlantılı olarak Sümer toplumunun katkıları birinci dönemi,
Batı Anadolu ve Atina toplumu dönemi ikinci dönemi (M.Ö. 600-300), Batı
Avrupa dönemi ise (M.S. 1600 ve sonrası) üçüncü dönemi oluşturur.
Bilimsel bilginin uygarlık aşamalarıyla bağlantıları açıktır. Her
tarihsel aşama kendi bilimsel devrimiyle gelişmektedir. Fakat bilimi
din, felsefe, edebiyat, sanat ve hukukla yakın bağ içinde görmek
gerekir. Bilimle felsefe arasındaki ayrımı fark etmek zordur. Aynı
olayın teorik ve pratik yanları olarak da düşünülebilirler.
Bir bütün olarak uygar toplumla bu anlam kategorileri arasında
kurulacak bağ, anlam-iktidar ikileminde ifade edilebilir. İnsan
toplumunun pratiğinden ve ona yol açan zihniyetinden doğan bu büyük
anlam kategorileri ve pratik ifadeleri, uygar toplumun devletleşmiş
kesiminin gaspına ve çarpıtılmasına uğramaktadır. Bunları kendi
toplumsal paradigma ve pratik güç kaynakları halinde düzenlemek,
devletleşmiş kesimin el attığı ilk işlerinden olmaktadır. Her uygarlık
aşaması yeni temel bir paradigma (dünyaya köklü bakış açısı, sistemi)
temelinde düzenlenmektedir. Bu düzenlemeler kendileri açısından son
derece pozitif (görünür olgular) iken, yönetilenler durumunda olanlar
için muazzam karartma, perdeleme ve ZİNCİRLEME anlamına gelmektedir.
Açık zorba yönetimlere nazaran yeni paradigmaların sağladığı meşruiyet
yönetimler için hep esas olmuştur. Tüm ağırlıklarını, çıkarlarını tüm
toplumun çıkarlarıymış, hatta kaderiymiş gibi sunmak yönetimlerin temel
uğraşlarıdır. Bunda başarılı oldukları nispette uygar addedilen
toplumlarının ömrünü uzatabilmektedirler. Temelde meşruiyetini (ikna
ediciliğini) yitiren her uygarlık, bir zamanlar dev bir cihan uygarlığı
da olsa yıkılmaktan kurtulamaz. Örneğin Roma uygarlığının asıl çöküş
nedenleri içte Hıristiyanlık, dışta kavimler göçü tarafından darbelenip
saygınlığını ve çekiciliğini yitirmesiyle bağlantılıdır. İnsan
toplulukları yeni dini topluluklarla kavimsel topluluklar halinde
birleştiğinde, müthiş Roma gücü meşruiyetini kaybeder ve dağılır.
Bir anlamda metafiziksel kategoriler diye de tanımlayabileceğimiz
bu toplumsal kurumları kendi başlarına araştırmak anlam çarpıtmalarına
yol açar. Şüphesiz materyalistlerce çok kaba ve sert eleştirilen
metafizik gerçeklikler, kendi başlarına iyi ve kötü diye
ayrımlanamazlar. İnsan zihniyeti ve toplumu metafiziksiz edemeyeceğine
göre, birbirleriyle ve toplumla son derece bağlantılı iyi ve kötü
metafizikler biçiminde yöntemsel değerlendirmeler daha anlamlıdır.
Büyük uygarlıklar genellikle din uygarlıklarıdır. Ne zamanki din
meşruiyet sağlama niteliğini (bu felsefe, bilim veya yeni bir dinle
olur) yitirirse, çoğunlukla bu uygarlıkların sonu da gelir. Tüm bu
gerçekler büyük anlam kategorilerinin (din, felsefe, sanat, hukuk,
bilim, ahlak) uygar (sınıflı, kentli ve devletli) toplum açısından
hayati önemini gösterir. Yapısal Sosyoloji uygar toplumda bu
kategorileri aydınlatma görevindeyken, Özgürlük Sosyolojisi bu
kategorilerin eleştirisi temelinde özgür ve demokratik toplumsal yaşamla
nasıl bütünleştirileceğini yorumlar. Bu konu ilgili bölümde kapsamlı
değerlendirilecektir.
f- Uygar toplumda ekonomik yorumlar tarihi hem çok karmaşık
kılmaya, hem de çarpıtmaya en elverişli konulardandır. Ekonominin teorik
ve pratik araştırma konusu olması kapitalist uygarlığın
marifetlerindendir. Toplumsal gerçekliğin ‘materyalini’ incelemektedir.
Kendini maddi uygarlık (Fernand Braudel’in doğru, haklı yorumu) olarak
tarihleştiren kapitalist uygarlık sistemine ekonomik sistem de
diyebiliriz. Daha önceki tüm uygarlık sistemlerine ‘metafizik sistemler’
demek pek sakınca ifade etmediği gibi, kapitalizme ‘materyalist sistem’
demek de aydınlatıcı olabilir.
Gerek neolitik toplum (ilk insan türü toplulukları dahil), gerekse
tüm uygar toplumlar (kapitalizm öncesi) sıkı sıkıya kutsallığa, anlam’a,
büyüleyiciliğe, bir bütün olarak metafiziğe büyük değer biçerken, yaşamı
başka türlü yorumlamazken, kapitalist uygarlığın kendisini adeta
‘maskesiz tanrı ve çıplak krallar’ rejimi biçiminde sunması çok dikkate
değer bir gelişmedir. Anlam derinliği, kapsamlılığı gelişkin yorumlar
gerektirir. Çarpıtma, yanıltma ve içinde eritme (asimilasyon) gücü en
yüksek toplumdur.
Şahsi kanıma göre, ‘ekonomi’ adı altında örgütlediği faaliyetlerin
içindeki gasp ve hırsızlık boyutunun en fazla olduğu toplum biçimi
olması kapitalizmin esas özünü oluşturur. Ekonomi kelimesinin Yunanca
anlamı ‘aile yasası’ demektir. Ailenin maddi geçim kurallarını,
çevresini, malzeme ve diğer materyallerini ifade etmektedir. Uygar
toplumda kavramı daha da genelleştirirsek, küçük toplulukların ‘geçim
kuralları’ olarak ifade edilmesi mümkündür. En az devletleştirilmiş,
özelleştirilmiş toplumsal gerçekliktir. Toplum kolektivizminin en temel
dokusudur. Özelleştirilmesi, devletleştirilmesi düşünülemez bile.
Ekonomiyi özelleştirmek, devletleştirmek, temel toplumsal dokuyu tahrip
etmek demektir. Toplumu en hayati yaşam kurallarından yoksun
bırakmaktır. Hiçbir toplum kapitalizm kadar bu nedenle özelleştirme ve
devletleştirmeyi toplumun baş özelliği haline getirmeye ne cesaret
etmiş, ne de düşünmüştür. Şüphesiz uygarlık toplumunda tüm toplumsal
alanlar devletleştirildiği gibi, en temel dokusu olan ekonomisi de hem
özel mülkiyetin hem devlet mülkiyetinin konusu olabilmiştir. Ama hiçbir
toplum kapitalizm kadar resmen ve açıkça özel ve devlet mülkiyetini
sistem olarak ilan etmemiştir.
Şu husus çok önemlidir: Ekonominin özelleştirilmesi ve
devletleştirilmesi erkenden gasp ve hırsızlık olarak yorumlanmıştır.
Karl Marks bu hususu daha ‘bilimsel’ bir ifadeyle ortaya koyup,
emek-değerdeki artık-değerin hırsızlandığını (kâr olarak) söyler. Konu
daha derinlikli bir yorumu gerektirir. Ekonominin özel ve devlet
mülkiyetine konu olması, bana göre artık-değerin, daha önceleri
artık-ürünün dışında bir gasp ve hırsızlık olarak değerlendirilebilir.
Toplumun temel dokusu olarak ekonominin, özel ve devletsel dahil, tüm
mülkiyetleşme biçimleri ahlaksızcadır. Gasp ve hırsızlık konusuna girer.
Nasıl ki bir insanın kalbini veya başka bir organını özelleştirmek ve
devletleştirmek anlamsızsa veya çok sakıncalıysa, ekonomi için de aynı
şey geçerlidir. Kapitalizm bölümünde bu konuyu daha derinliğine işlemeyi
umuyorum.
Uygar toplumda metalaşmanın çok önemli bir olgu olarak geliştiğini
gözlemliyoruz. Yani metalaşmayla uygar toplum (özel mülkiyetli, sınıflı,
kentli ve devletli) arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Meta ve
metalaşma toplumun, uygarlaşmanın baş kategorilerindendir. O halde
metayı tanımlamak çok önemlidir. Basitçe insan ihtiyacını gideren bir
nesnenin kullanımı dışında (bir fayda, bir ihtiyacı direkt gidermesi
dışında) değişim (alışveriş, ticari değer) değeri kazanması halinde
metalaştığından bahsedebiliriz. Toplum çok uzun süre değişim değerine
yabancıdır. Bunu düşünmez bile; ayıp sayar. Değerli bir nesneyi değerli
bulduğu topluluk veya bireylere armağan eder. Armağanın yerine
‘değişimin’ geçmesi, tam bir uygarlık icadı veya hilesidir. Uygarlık
öncesi veya dışındaki toplum için değişim ayıptır ve çok zorunlu
olmadıkça kaçınılması gerekir. Toplum derin tecrübesiyle biliyor ki, bir
kullanım nesnesi en temel dokusu olarak ekonomik kurum dışına taşar ve
değişim konusu olursa, başına her tür belayı getirebilir. Dolayısıyla
değişime karşı çok hassastır.
Metanın değişim değeri haline gelmesiyle ticaret ve tüccar çok
önemli bir uygarlık kategorisi haline gelmiştir. Kısaca belirteyim ki,
ben metayı Karl Marks gibi yorumlamıyorum. Yani metanın değişim
değerinin işçi emeğiyle ölçülebileceği iddiasını, önemli sakıncalar
doğuran bir kavramlaşma sürecinin başlangıcı olarak değerlendiriyorum.
Günümüzde nerdeyse metalaşmadık bir değeri kalmayan toplumun çözülüşünü
göz önünde bulundurursak, ne demek istediğimi daha iyi açıklamış olurum.
Toplumun metalaşmasını zihnen kabul etmek demek, insan olmaktan
vazgeçmek demektir. Bu, barbarlıktan daha ötesi demektir. Bir benzetme
yapacak olursak, mezbahada parça parça edilmiş hayvanın satılığa
sunulmasının tüm insan toplumuna taşırılması demektir. Toplumsal
kötülüğün temelinde faiz, faizin temelinde ticaret, ticaretin temelinde
meta vardır. Ekolojinin yıkımıyla da ticaretin yakın bağı vardır.
Toplumsal doku olmaktan çıkan ekonomi, doğadan köklü kopuşun da
başlangıcıdır. Çünkü madde değerleriyle canlı değerlerin birliği köklü
bir ayrıma tabi tutuluyor. Bir nevi kötü metafiziğin tohumu atılıyor.
Madde ruhsuz, ruh maddesiz kılınarak düşünce tarihinin zihni en çok
bulandıran ikilemine yol açılıyor. Maddecilik ve maneviyatçılık
biçimindeki sahte ayrım ve tartışmalar, tüm uygarlık tarihi boyunca
ekolojik ve özgür yaşamı ortadan kaldırıyor. Ölü madde ve evren
anlayışıyla ne olduğu belirsiz bir ruhçuluk, adeta insan zihnini işgal
ve istila edip sömürgeleştiriyor.
Bir noktada daha kuşkumu belirtmek istiyorum. Toplumsal değerlerin
(bu arada metalar da dahil) ölçülebileceğinden kuşkuluyum. Yalnız canlı
emeğin değil, sayılması olanaksız emeklerin ürünü olan bir maddeyi bir
kişinin emeğinin değeri saymanın kendisi, yanlışlık ve değer gaspı ve
hırsızlığının önünü açan bir yaklaşımdır. Nedeni açıktır. Sayılamayacak
emeklerin karşılığı nasıl ölçülecek? Dahası, değeri hiç ölçüme girmeyen
emekçiyi doğuran, büyüten ananın, ailenin emeği nasıl ölçülecek? Değer
denen nesnenin içinde gerçekleştiği tüm toplumun hakkı nasıl ölçülecek?
Tartışmayı uzatabiliriz. Dolayısıyla değişim-değeri, artık-değer,
emek-değer, faiz, kâr, rant gibi kavramlar hırsızlıkla (resmi ve devlet
gücü yoluyla) ortaktır. Değişim için başka ölçüler bulmak veya armağan
tarzının yeni biçimlerini geliştirmek anlamlı olabilir. Daha sonra
modernite ve özgür yaşam bölümünde bu hususları açmak isterim.
Yunan kültüründe bile ticaret en hor görülen meslekti. Yunanlılar
ticaretin hırsızlıkla bağının farkındaydılar. Roma toplumunda da
tüccarın pek onurlu bir yeri yoktu. Meta ise çok sınırlı nesnelerde
geçerliydi. Toplumdaki metalaşma düzeyinin sürekli dar tutulmasına özen
gösterilirdi. Neolitik toplum ahlakından bahsediyorum. Kapitalizmin
hâkim sistem olmadan önce bazı odaklarda ortam bulsa da, serpilip
gelişmesine uygar toplumlar bile izin vermezlerdi. Hep marjinal düzeyde
tutarlardı. 16. yüzyılda bugünün Hollanda ve İngiltere’sinde ortam
bulması çok özgül koşullar nedeniyledir. Belki de Hollanda ve İngiltere
olmak için kapitalist sistem gerekliydi. Öyle de oldu. Dört yüz yıl
içinde tüm dünya sistem yayılmasına uğradı. Uygarlığın bu dönemini
modernite olarak ayrı bölüm halinde yorumlayacağız.
Uygarlık hakkında bu çok kaba ve kısa tanımlama kabilinden giriş,
tarih ve sosyolojik bilgimizi sağlam bir temele oturtmak içindir. En
değme filozof ve tarihçilerin bir ömür boyu içinden çıkamadıkları
konuları bir çırpıda anlaşılır kılmak olağanüstü yetenek işidir. Bu
iddiada değiliz. Ama özgür yaşama saygımızın gereği olarak,
tarihsel-sosyolojik bir anlambilim ve yorum gücümüzün olması, kendine
ciddi toplumsal ödevler biçen herkes için öncelikli koşul olmalıdır.
Yüz elli yıllık ‘reel sosyalizmin’ trajedileriyle, onlarca ulusal
kurtuluş devrimi ve soysal-demokrat reçetelerin küresel finans
sermayesinin buzdan hesapları içinde erimeleri; genelde uygarlık, özelde
kapitalist uygarlık hakkında yetkin yorum gücümüzün, özgür yaşam
konusundaki özgürlük sosyolojisiyle bütünleşmesi gerekir ki, büyük
özgürlük davaları için aldanmayalım ve aldatmayalım.
3- UYGAR TOPLUMUN YAYILMA SORUNU
Bugün
dünyaya hükmeden uygarlığın çekirdeği, palazlanma yeri ve zamanı
konusundaki bilimsel tartışmalar, Yukarı ve Aşağı Dicle-Fırat havzası
konusunda anlaşmaya yatkındırlar. Ağırlıklı olarak işlediğimiz son iki
bölüm bu yaklaşımı paylaşır niteliktedir. Yorumlarımız çekirdek oluşum
yeri olarak Yukarı Dicle-Fırat havzasının dağ eteklerini göstermekteydi.
Çekirdek mayalanması ve ilk fide halinin Sümer rahiplerince
aşılanmasıyla uygar toplumun temeli atıldı. Unutulmaması gerekir ki, beş
saniyelik bir cümleye sığdırdığımız bu anlamlı gelişme, pratikte
binlerce yılın denemeleri sonucu tutmuş ve kalıcılaşmıştı.
Pozitif sosyoloji (tanımladığımız eleştirel pozitif sosyoloji
değil, E. Durkheim, A. Comte, K. Marks sosyolojisi) zaman ve mekân
boyutundan tümüyle kendisini bağışık hisseder. Bahsettiği olay ve
olguların yeri ve tarihi yoktur. Sözde deneysel ve olgusal bilim yaptığı
iddiasındadır. Ne kadar zamansız ve mekânsız analiz yaparsa, o denli
bilimsel davrandığını sanır. Adeta bu yönteme dört elle sarılır. Aslında
bu yaklaşımın özünde modernitenin kendini zaman ve mekân olarak ebedi ve
sonsuz göstermesi yatar. Tüm Avrupa merkezli bilim, felsefe ve
sanatların böyle bir tutumu, eğilimi söz konusudur.
Tıpkı
Tanrının zaman ve mekândan münezzeh olması gibi, bu çağdaş rahipler
(Avrupa uygarlığının ideolojisini kurguladıkları için) de yaptıkları
bilimin sınırsızlığı ve zamansızlığı konusunda emin ve rahatlar. Zaman
ve mekân sıkıştırmasından ne kadar kaçarlarsa, bilimsel postu o denli
kurtardıklarını sanırlar. Bu her dönem paradigmacılarının sıkça içine
düştükleri bir hatadır. Çok iyi bilmekteyiz ki, zamanın ve mekânın
etkisini taşımayan tek bir olgu, olay, kurum, eylem, kişilik ve toplum
yoktur.
Zaman ve mekân boyutunu esas alan yöntemin kabul edilmesi yorumun
anlam gücünü arttırır. Toplumsal bilimler alanında tarihsellik
‘şimdidir’, ‘şimdi’ ise tarihtir. Aradaki fark daha çok biçimsel, çok az
özseldir. Ben Fernand Braudel’den hiç okumadan, özellikle ‘süre’
kavramları olmadan anlamlı bir sosyoloji kuramayacağımızı temel yöntem
bellemiştim. Bunu mekân için de vazgeçilmez bir yöntem unsuru olarak
değerlendirmekteyim. Savunmalarım amatörce de olsa bu anlayışın güçlü
uygulanışını sergiler. Tüm çözümlemelerimde de aynı izleri görmek
mümkündür. O halde neden yöntem konusunda çok hassas olan Avrupa
bilimcileri, benim gibi bir amatör kadar mekân-zamandan bu denli
habersiz veya kaçış tutumu içindedirler? Bunun gerçekçi izahı, AVRUPA
MERKEZCİLİK ve EVRENSELLİĞİDİR; bu özellikleriyle kaba bir metafizikten
kurtulamadıkları veya bizzat böylesi metafizik bir toplum inşa
ettiklerine dair inanç ve misyonlarıdır.
Halbuki tarihi ve mekânı sosyolojiye dahil etmek, gerçekleşecek
olan yaşamın nasıl akıp yol aldığını, kendimizin tarihte ve ‘şimdide’ ne
olduğumuzu anlamamızı sağlar. Eğer tarih ve şimdi birbirine çok yakınsa,
yine mekânlar bir merdivenin basamakları gibi peş peşe birbirlerini
tamamlıyorlarsa, o zaman insanlığın bir bütün olduğunu, hiç kavimler,
dinler, devletler, uluslar, ittifaklar, BM’ler, enternasyonaller olmadan
da zaten birliğini ve bütünlüğünü yaşadığını daha iyi yorumlayacaktır.
Demek ki sözde birlik arayan kurumlar tam tersini gerçekleştirenler
oluyor. Uygar toplum garip bir oluşumdur. Söylediği her şeyin tersinin
doğru olması gibi bir özelliği vardır. Şaşırmamak için, o halde uygar
toplumu hep tersten okumalıyız.
Bu girişi daha çok uygarlığın mekânsal ve zamansal yayılımının
nasıl yorumlanması gerektiğine dikkat çekmek için yaptık.
a- Sümer ve Mısır Kökenli Uygarlıkların Yayılma Sorunları
Neolitik kurumlaşmaya dair anlattıklarımız uygarlığın çekirdek
oluşumunu aydınlatmıştır. Sümer aşısını bu çekirdeği düşünmeden nereye
aşılayacaksınız? Ortada başka yeşerecek çekirdek yoktur. Olsa da,
erişecek halde değildir. Bugün nasıl ABD’yi Avrupa olmadan düşünemezsek,
belki de daha fazla olarak, Yukarı Dicle-Fırat uygarlık çekirdeklenmesi
olmadan, Aşağı Dicle-Fırat alanı sazlık olmaktan asla kurtulamazdı.
Uygarlık mayalanması bir yana, Pigmeler benzeri bir yaşamı ancak
kurtarabilirdi.
Yayılma açısından önemli bir sorun, neden Orta Dicle-Fırat’ta,
hatta Anadolu’da ileri düzey yerleşimlerinin kentleşemediğidir. Bundan
beş bin yıl öncesine ışınlandığımızda, uygarlık eşiğine gelmiş birçok
bölge olduğunu, nerdeyse kent aşamasına gelmiş büyük köyler bulunduğunu,
ama sonradan tam iyi bilemediğimiz nedenlerle bunların aşama yapmadan
çöktüklerini görürüz. Örneğin Çatalhöyük, İran-Türkmenistan arası
alanlar böylesi alanlardır. Kent için birçok koşulun gerekli olduğunu
biliyoruz. Bir bölgede yoğun nüfus birikiminin artık-ürünün büyüklüğüne
bağlı olduğu da bilinen bir husustur. Bu ürün fazlalığını mümkün kılacak
olan, akarsular ağzındaki alüvyonlu toprakların suni sulanmasıdır. Nil
ve Dicle-Fırat’ın denize yakın oluşturdukları alüvyonlu saha bu görüşü
doğrular. Başlangıç için kentin doğması kadar, sayılarını çoğaltması ve
kalıcılığı bu koşulu gerektirir. Diğer koşul ise, kesinlikle yakın
bölgelerde kendini doğuracak kültürel etkenlerin hazır olmasıdır. Hiçbir
alüvyonlu saha neolitik kültür oluşturamaz. Çünkü bu kültürün koşulları
yoktur. Neolitik kültürde de büyük, kalıcı ve sayılarını çoğaltacak kent
koşulları yoktur. Tamamlayıcılık bu konumlardan ötürü zorunlu oluyor.
Bütün belirtiler Dicle-Fırat’ın Orta havzasında, aşağıdaki kadar
olmasa da, orta boy bir kent zincirinin mevcut olduğunu göstermektedir.
Buna gelmeden önce M.Ö. 3500‘lerde kendini kanıtlayan, Uruk kent
uygarlığının bir sistem yaratmasıdır. Uruk koloni düzeni kuruyor ve kent
sayılarını çoğaltacak modeli sunuyor, rolünü oynuyor. Tarihin ilk
uygarlığı olma onurunu taşıyor. Tanrıça İnanna kültü, Gılgameş Destanı
ölümsüzlüğünün kanıtlarıdır. M.Ö. 3000’lerde muhtemelen kuzeyinde daha
verimli ve sayısı çoğalmış kentlerin birleşik rekabeti altında çöküyor.
Ur hanedanlık dönemi M.Ö. 3000’lerde başlar. Üç hanedanlık
biçiminde, giderek aynı çöküş-doğuş mantığı içinde kuzeye çekilerek M.Ö.
2000’e kadar devam eder. Sargonlu Akad Hanedanlığıyla Gutili Gudea
dönemleri de bu kapsamda sayılmalıdır. İlk yazılı hukuk metinleri, edebi
destanlar, akademiler, bugünkü gibi acımasız kent kavgaları (Nippur’a
Ağıt, Agade’nin Lanetlenmesi Destanlarıyla çarpıcı örnekler) bu dönemden
hemen akla gelenlerdir. Ur’un geniş bir koloni sistemi olduğu
anlaşılıyor. Zaten ilk koloniler Zagros-Toros sisteminin iç kavisli
bölgelerinde çığ gibi oluşur. Hızla da son bulur.
Bundan çıkan sonuç, içinde koloni kurdukları toplumun kültürel
gücüdür. Mısır ve Harappa uygarlıklarıyla Elam-Sus uygarlığı bağımsız
kent uygarlıkları olarak değerlendiriliyorsa da, direkt bağ olmadan,
objektif anlam bağlamında Sümerlerle ancak koloni çapında mukayeseleri
düşünülebilir.
Babil
çağı M.Ö. 2000’lerde daha kuzeyde aynı mantıkla başlar. Sümerler yerine
Akad etnisitesine (Semitik kültür kökenli) dahil sayılsalar da, özünde
bir Sümer uygarlığıdır. Bu uygarlığın bilim ve kurumlaşma bakımından
zirvesi sayılır. Kent olarak Babil, Avrupa’daki Paris benzeri bir rol
oynar. Bilim ve kültür kentidir. Tüccarı artmış, tüm kültürler oraya
akmış, kozmopolitizm ilk defa gerçekleşmiştir. Etkisi etrafta güçlüdür.
Tarihte Nemrutlar çağını (ilk güçlü krallar) başlatır. Etrafında ışık
kenti gibi çekim özelliğine sahiptir. Üç önemli aşaması vardır. Görkemli
çıkış çağı, M.Ö. 2000-1600, ünlü Hammurabi’yle tanınır. Hurrili
kavimlerin etkilediği dönemde, M.Ö. 1600-1300, bağımsızlığını
yitirmiştir. Üçüncü dönem, M.Ö. 1300-550, Asur etkisi ve Persler
tarafından işgal dönemidir. 1500 yıllık bir dönemin Babil çağı, insan
hafızasında pek açıkça olmasa da güçlü iz bırakır. Tanrı Marduk ve
Tanrıça Tiamat kavgasıyla ünlü Ennuma-Eliş Destanı ana-kadının acılı
yenilgisinin öyküsüdür. Astronomisi, büyücü kehaneti, İsrailoğullarının
esareti, birçok yazılı edebi metin, Asur’a karşı direniş halen
kalıntıları olan Kalde kültürünün bu merkezinin unutulmaz hatıralarıdır.
Solon başta olmak üzere, birçok Yunan filozofunun ilk derslerini
aldıkları kent olduğunu hatırlarsak, zincirsel etkinin değeri daha iyi
anlaşılır.
Asur dönemini de üçe ayrımlayabiliriz. Birinci dönem, M.Ö.
2000-1600, tüccar krallar dönemidir. Ticaret ağırlıklı büyüyen, bugünkü
Musul yakınlarındaki Ninova kentini (Asur bu kentin koruyucu tanrısıdır)
merkez edinen tüccarlar, tarihin ilk defa en geniş ticaret kolonilerini
inşa etmişlerdir. Doğu Akdeniz’den Pencap kıyılarına, Karadeniz’den
Kızıldeniz’e kadar pek çok alanda ticari koloni kentlerini inşa
etmişlerdir. Mimarlık ve ticarette aşama yaptıkları söylenebilir.
Kayseri yakınlarındaki Kültepe (Asur döneminde Kaniş) ve bugünkü
Fırat’ın Suriye’ye geçtiği yerdeki Karkamış (Karum’dan, yani ticaret
acentesinden gelir) kentleri bu dönemden kalmadır. M.Ö. 1600-1300, Hurri
kökenli Mitanni devletinin egemenlik dönemidir. Eski önemini yitirmiş de
olsalar, Asur geleneği varlığını sürdürmektedir. En şaşaalı dönem M.Ö.
1300-612 yıllarıdır. Tarihin ilk güçlü ve dönemin en geniş
imparatorluğunu kurmuşlardır. Savaşta gaddarlıkları (kellelerden kale ve
surlar yaptıkları söylenir) ile tanınmışlardır. İlk defa etnik soykırım,
bir alanı toptan boşaltmalar bu dönemin tarihte iz bırakan anılarıdır.
Halkların da en çok direniş bilincinin geliştiği dönemdir. En büyük
direnişi Urartu kralları önderliğinde (Urartuların etnik yapıları
tartışmalıdır. Bu husus tüm yönetim hanedanları için geçerlidir. Bütün
hanedanlar dönemin egemen kültür dilini esas alırlar. Nitekim Urartu’da,
daha sonraları Pers saraylarında da Asurca ve Aramice devletin
kullanılan resmi dilleridir) proto-Kürt Hurriler göstermişlerdir.
Bugünkü coğrafyalarında tutunmalarında bu direnişin rolü büyüktür.
Nitekim Hurri kökenli Medlerle Babillilerin ittifakı sonucu bu dev
imparatorluk M.Ö. 612’de tarihe karışmıştır. Sümer kökenli son uygarlık
olarak, tarihte uygarlığın (özellikle ticari ve mimari alanda)
gelişmesine ve yayılmasına en büyük katkılardan birini yapma
ayrıcalığına sahiptirler.
İlk defa Aşağı Mezopotamya dışında başka uygarlık merkezlerine
tanıklık etmekteyiz. Hem biçimde hem de özde değişim ve gelişmeler
gözlemlenmektedir. Sümer uygarlığının gerek oluşumunda, gerek
yayılmasında ilk halkaya Orta Mezopotamya’yı yerleştirmek hatalı
olmayacaktır. Hurri kökenli bu kuşak hakkında özellikle bölgedeki
arkeolojik kazılar, etimoloji ve etnoloji sayesinde gün geçtikçe daha
çok bilgiye sahip olmaktayız. Hurriler, Aryen dil ve kültürden yazılı
kaynaklara geçen halklar veya etnisitelerden kimliği belirlenen ilk
gruptur. Otantiktirler; yani son buzul çağından beri Zagros-Toros
sisteminde yerleşik olan grupturlar. Tarım ve hayvancılığın gelişmesinde
başat rolleri vardır. Daha doğrusu, alandaki neolitik köy ve tarım
devrimini geliştiren grubun başında gelmektedirler. Etnik kimlikleri
M.Ö. 6000’lerden itibaren ayırt edilmekte ve okunmaktadır. Hurrileri
proto-Kürt olarak değerlendirmek en anlamlı tanıma uygundur. Dil yapısı,
birçok kelimenin etimolojik analizi, etnoloji Kürtlerle bağını gayet iyi
açıklamaktadır. Ovalarda yerleşiklik, dağlık ve yayla alanlarında
göçebelik birlikte ve iç içedir. Sümerlerin ilk Hurri gruplarından
olmaları kuvvetle muhtemeldir. Nitekim daha sonraki Guti işgal dönemi
(M.Ö. 2150-2050), Kassit işgali (M.Ö. 1600’ler, Hititlerle birlikte 1596
ilk Babil işgali), daha sonra gelişen Med ve Pers karşı yayılmaları bu
gerçeği kanıtlama özelliğindedir. Sümerlerle en yoğun ilişki içindeki
neolitik kuşaktır. Diğerleri Semitik kökenli Aramitlerdir.
Hurri kökenli ilk uygarlık izlerine (Neolitik kurumlaşma dönemi
olan M.Ö. 6000-4000 dönemini saymazsak) M.Ö. 3000’lerin başından
itibaren yoğunca rastlamaktayız. Aslında kesintisiz bir gelişmeyle karşı
karşıyayız. Sümer’e yerleşen kuşaklar orada erkenden uygarlığa geçerken,
kalanlar yavaş da olsa (sulama ve iklim koşulları nedeniyle)
yerleşkelerini kentlere dönüştürme becerilerini göstermişlerdir.
Dicle-Fırat havzasının orta kesimlerinde yapılan arkeolojik kazılarda
birçok kent örneğine rastlanmıştır. Urfa dahilinde Kazaz,Tutriş, Grevre,
Zeytinlik ve son Göbeklitepe kazıları başta olmak üzere pek çok kazı,
etrafında surları olan iç ve dış kale yerleşimleri, ibadethane benzeri
yapılar, sanat değeri olan figürler, ticari emtia örnekleri bu gerçeği
veya kent oluşumlarını kanıtlamaktadır. Çoğunun tarihleri M.Ö.
3000-2750’lere kadar uzanmaktadır. Sümerlerden bağımsız ilk kent
grupları olduklarını belirtmek gerçekçidir. Yakınlarında farklı ve Sümer
kökenli kolonilere rastlanması da manidardır. Dönem dönem Uruk, Ur, Asur
işgallerini yaşadıkları bu kolonilerden anlaşılmaktadır. Orta
Dicle-Fırat havzası kent merkezlerinin büyük birer uygarlık merkezi
oldukları yeni arkeolojik kazılar, etimolojik ve etnolojik çalışmalarla
gün yüzüne çıkabilir. Son bilimsel araştırmalar da bu yönlüdür.
Özellikle Göbeklitepe buluntu analizleri tarihi yeniden yazdıracak
niteliktedir.
İkinci kuşak Hurri kökenli uygarlık dalgası daha da genişlemekte ve
imparatorluk benzeri siyasi yönetimlere geçilmektedir. Özellikle Orta
Mezopotamya kaynaklı Mitanniler dikkat çekicidir. M.Ö. 1600’lerden Asur
İmparatorluk yükselişi olan 1250’lere kadar hüküm süren bir imparatorluk
oldukları anlaşılmaktadır. Başkentleri bugünkü Mardin’in Suriye
sınırında olan Serêkani ve Amudê kentidir. İsmi daha o dönemde Xweşkani
(Türkçesi ‘hoş, güzel pınar’ anlamına gelir)’dir. Tabletlerden farklı
dil yapısının bulunduğu ve Hurrice kökenli olduğu anlaşılmıştır.
Yaklaşık bugünkü Kerkük’ten (Kerkük o dönemden kalmadır) Antakya
yakınlarındaki Tel-Alal’a kadar yayılma başarısı göstermişlerdir.
Asurları sürekli denetimlerinde tuttuklarını, aynı dönemin İç Anadolu
merkezli ilk devlet oluşumu olan Hititlerle ya akraba olduklarını ya da
aynı kökenden geldiklerini (Halep ve Kargamış’ı fetheden Şupiluliuma’nın
kız verdiği Mitanni prensi Matizava’ya mektubundan kanıtlayıcı örnek)
aynı Aryen dil grubunu konuştuklarından anlamaktayız. Mısır
saraylarındaki hiyerogliflerden ne kadar güçlü oldukları (saraya prenses
olarak gelen Nefertit gibi ünlü Mısır kraliçelerinden anılar)
anlaşılmaktadır. Zaten dört yüz yıl Asur’u baskılamaları güçlerini tek
başına kanıtlayıcı niteliktedir. Aynı husus Babilliler için de
geçerlidir. Hiyeroglif ve çivi yazısı kullandıkları anlaşılmaktadır.
Mitannilerin bazı özgün mimari biçimlerle ‘Kikuli’ unvanlı at seyisliği
tarihteki izlerindendir. Aydınlığa çıkartılması gereken ikinci önemli
Hurri kökenli uygarlıktır.
Hititleri de bu kuşağa dahil etmek son derece gerçekçidir.
Söylendiği gibi Hititler boğazlardan, Kafkaslardan ve doğudan İran
üzerinden gelen gruplar değildir. Dil ve kültür öğelerinin derin Hurri
izleri taşıması nedeniyle, yanı başlarındaki Hurri asilzadelerinden bir
yönetici grup oldukları sonucunu çıkartabiliriz. Tanrıları,
edebiyatları, diplomatik ilişkileri, Mısır saray kalıntıları
Mitannilerin İç Anadolu’daki benzerleri olduğunu göstermektedir. Nasıl
ki Mitanniler Asur merkezlerini denetim altına almışlarsa, Hititler de
aynı dönemlerde Asur koloni dönemine son vererek, Hitit İmparatorluğunu
aynı tarihlerde kurup (M.Ö. 1600-1250) sürdürmüşlerdir. Bir nevi halen
içyüzünü bilmediğimiz bir Hurri yönetim merkezinin iki büyük bölgesini
andırmaktadırlar. Sadece dil ve akrabalıkları değil, yaşamlarının her
yönünde ezici bir benzerlik vardır. Kayıp halka aynı dönemli iki güç
olan Mitanni ve Hitit bölgeleri arasındadır. Araştırmalar geliştikçe
bunun aydınlanacağı kanısındayım. Hititlerden kalma başta Hattuşaş olmak
üzere önemli merkezleri, uygarlıktaki bazı gelişmeleri sağladıklarını
göstermektedir. Zigurratları aşan bir kutsal yerleşim vardır. Din
mabetleri, yönetici sarayları ve çalışanların yerleri ve depolar oldukça
ayrışmıştır. Daha geniş sur sahaları vardır. Birçok benzer şehir
kuruluşuna rastlanmaktadır. Askeri yönleri dönemine göre en gelişkin
devlettir.
Batıda meşhur Troya kentinden (Ya bir Hitit kuruluşu, ya da yakın
müttefiki, aynı kültür grubundan özgün bir uygarlık kenti) ilk Yunan
yarımadası kökenliler olan Ahiyevalılar (Bu grubu Anadolu’dan etkilenmiş
veya M.Ö. 1800’lerde göç etmiş Aryen gruplarından saymak daha doğrudur.
Kuzeyden Avrupa kökenlilik, uygarlığın yayılma trafiğine ters bir
anlatımdır. Aynı hata Hititler için de yapılmaktadır), Antalya kuzeyinde
Aşkavalar, kuzeylerinde Kaşkalar (Karadenizliler), Çukurova’da
Kilikyalılar (Toroslardaki halk, aynı dönemde çok uzun süreye dayanan
Luwilerdir), Güneyde ünlü rakipleri Mısır firavun devleti ile komşu ve
ilişki içindedirler. Merkezi alandaki halk, özgün olan Hattilerdir.
Kendilerini ‘Bin tanrılı ülke’ olarak tanıtmaları, tanrıların
rekabetinden ziyade dostluklarına önem verdiklerini (beyliklerin
ittifakını yansıtıyor) göstermektedir. Tarihte ilk yazılı antlaşmanın
(Kadeş, Asi nehri ve Hama kenti yakınlarında, savaş sonrası) Mısır
firavunu 2. Ramses’le Hitit kralı 3. Hattuşili arasında yapılması
tarihteki en ünlü hatıralarındandır. Pankuş adlı bir nevi aristokratlar
meclisinin olduğu anlaşılmaktadır. Beylikler federasyonu ve içindeki
Hatuşaş beyinin birincileri olduğu biçimindeki yorum gerçekçidir.
Doğuda
Nil kıyısındaki Mısır uygarlığına çeşitli kereler değindik. Her ne kadar
bağımsız bir çıkış gibi yansımakta ise de, aynı Aryen kültür
değerlerinin izini (Sümerlerin daha uzak bir benzerini) taşıdıklarını
söylemek daha kanıtlayıcıdır. Çünkü Nil’in iç dinamikleri ve yakın
komşuları böyle bir uygarlık türetecek hiçbir varlık göstermemektedir.
Geriye o dönemler çok yoğun olan karşılıklı göçlerin sonucu olarak Aryen
kültür yansıması kalmaktadır. Mısır uygarlığının büyüklüğü tartışılamaz.
Ama Nil kıyısından öteye yayılamadığı da bir gerçektir. Niye yayılma
özelliği göstermediği sorgulanması gereken bir durumdur. Nil kıyısında
dayandığı öz bir kültür gözlemlenmemiştir. Sanki gökten düşmüş bir
mucizeye benzemektedir. Eğer öyle değilse, Hiksos ve İbrani kabilesi
gerçeğini dikkate alarak, doğuş kaynağının Toros-Zagros sistemindeki
neolitik devrim olduğunu tekrar tekrar belirtmek durumundayız.
Hiyeroglif yazısı çivi yazısından daha ilkeldir ve fazla gelişmeye
uygun değildir. İşlevselliği sınırlıdır. Piramitler mimari harikalar
olabilir. Ama köle emeğini korkunç yutum çılgınlıklarındandır. Farklı
dönemlere ayrıştırıldığında, eski krallık dönemi M.Ö. 3000-2500
yıllarını kapsar. Çok sayıda hanedanlığa tanıklık etmiştir. Alüvyonlu
toprağa en yakın yerde, bugünkü Kahire yakınlarında gelişmiştir. Piramit
mezarlarıyla tanınmaktadır. M.Ö. 2050-1850 yılları arasındaki Orta
Krallık döneminde tapınaklar, dolayısıyla rahiplerin ağırlığı
gözlemlenmektedir. M.Ö. 1800’lerdeki Hiksos istilası düşündürücüdür.
Hiksosların hiçbir kavmin düşüremediği firavun rejimini devirmeleri,
arkalarındaki kültürün ve örgütlenmelerinin gücünü göstermektedir.
Yaklaşık yüz elli yıl Mısır’ı yönetmişlerdir. M.Ö. 1600’lerde Yeni
Krallık dönemi I. Set’iyle inşa edilmiştir. Tıpkı Asurlar gibi ticaretin
geliştiği bir döneme denk gelmektedir. Tıpkı yine Asurların en kuzey
Aşağı Mezopotamya’da ortaya çıkmaları gibi, yeni krallık dönemi de en
Güney Nil’de, Karnak’ta gelişmiştir. Değişik bir mezarlık dönemine
geçilmiştir. Rahipler güçlü olmakla birlikte ikinci plana düşmüşlerdir.
İbrani kabilesi bu dönemde Mısır’a gelmiştir. Hiksoslardan sonra
1600’ler uygun tarihtir. Üç yüz yıl kaldıktan sonra tekrar dönüş M.Ö.
1300’lerin sonunda tahmin edilmektedir. Kral Eknaton (muhtemelen M.Ö.
1400’ler) ilk defa tek tanrılı din ilan etmekle meşhurdur. Hititler ve
Mitannilerden birçok prenses saraya gelin olarak getirilmiştir. Çok
gelişkin bir mimari geliştirdiklerini mezar örnekleri sunmaktadır.
Mimarlıkta Greko-Romen uygarlığını Sümerlerden daha çok etkilemişlerdir.
Karmaşık dini yapıları Sümerlerin karışık bir kopyası niteliğindedir.
İsis-Orisis geleneği İnanna-Enki geleneğinin bir türevini
çağrıştırmaktadır. Amon-Ra geleneği ise Sümer rahip ziggurat sistemine
yakındır.
Şu soru hep sorulacaktır: Sümer ve Mısır’dan hangisi hangisini
nasıl etkiledi? Kayık yapmada, taşlı sütün dikmede, duvar resimleri
çizmede, takvim sanatında, tıpta, astrolojide, mumyalamada Mısır’ın
orijinal çıkışları vardır. Girit uygarlığını, bu yolla Yunan kültürünü
etkiledikleri açıktır. Mısırlıların Fenikelilerle de bağları ileri
düzeydeydi. Suriye ve bugünkü Filistin üzerinde Mitanniler ve Hititlerle
çekişmişlerdir. M.Ö. 1000’lerden sonra güneyden de Sudan-Habeş kökenli
kavim saldırıları yoğunlaşmış, M.Ö. 670’lerde Asurların saldırılarıyla
ilk defa dış bir gücün egemenliğine bağlanmışlardır. Sırasıyla M.Ö.
525’te Perslerin, M.Ö. 333’lerde İskender’in işgal ve yönetimine
geçmişlerdir. Milad’a doğru Helen kültür kökenli Kleopatra’nın Roma’ya
yenilgisiyle dört bin yıllık uygarlığın ilk aşaması sona ermiştir.
En az Sümerler kadar tarihte birçok iz bırakan bu uygarlık, klasik
köleci sistemi en saf haliyle yaşamıştır. Köle-efendi birlikteliği
hiçbir uygarlıkta bu denli gelişmemiştir. Bu dünyada hiç rahat yüzü
görmeyen köleler için öte dünyalı dini duygular güçlü bir meşruiyet
aracı oluşturmuştur. Cennet-cehennem, ahret paradigmasının icat edildiği
güçlü uygarlık alanıdır. Firavunların kardeş evliliği eski klan
geleneğinden ve hanedanın bozulmaması ihtiyacından kaynaklanmış
olabilir. İbrahimî dinleri en az Sümer-Babil dini inançları kadar
etkilemeleri kuvvetle muhtemeldir. Hz. Musa’nın Mısır kültüründen
gelmesi, ataları Hz. İbrahim’in de Babil Nemrutlarından kaçması, bu iki
kültürün güçlü etkisini ve sentezini çağrıştırmaktadır. İbrahimî dinleri
bu iki kültürün etkileri dışında tasarlamak olasılık dahilinde
görünmemektedir. Orijinal haliyle Mısır firavunlar rejimi ‘devlet
komünizmi’ne en yakın sistemdir.
Urartu uygarlığı da birinci kuşak uygarlıklarındandır. Asurlarla
sürekli çekişme içinde olan Nairilerin (Nehirler Halkı, Akarsular Halkı
anlamına gelmektedir. Dicle ve kollarının oluşturduğu bölgedeki otantik
Kürtleri ifadelendirse gerek) mücadelesiyle, M.Ö. 870’lerde uzun
konfederasyon döneminden sonra ilk merkezi krallık sistemine doğru adım
attığı varsayılmaktadır. Asurca yazıtta Kral Sarduri (Serdar anlamına
gelse gerek) büyük Tanrı Haldi’nin (Guda, Gudea ve Gotlar aynı tanrı
adından gelseler gerek. Semitlerde Allah neyse, Aryen kültüründe de Guda
odur. ‘Kendi kendine oluşan’ anlamına gelmektedir. Halen Kürtçe ve
Farsçada Allah yerine kullanılmaktadır) büyük desteği ve gözetiminde
önüne çıkan herkesi yenmektedir diye övünürken, merkezi krallığa
muhteşem yürüyüşünü müjdelemektedir. Bugünkü Van merkez seçilmiştir.
Vanilili kabilesinden geldiklerinden dolayı Van adı kalmıştır. Diğer ad
Tuşpa büyük tanrılardan güneş tanrısı Teşup’tan türetmedir. Merkezde çok
sayıda kale kurmuşlardır. Doğuda İran Zagrosları eteğinden batıda Fırat
kıyılarına, kuzeyde Aras vadilerinden güneyde Asur bölgelerine, bugünkü
Suriye’nin kuzeyine kadar güçlü merkezi bir egemenlik kurmuşlardır.
Eyalet sistemini ilk defa teşkil ettikleri sanılmaktadır. Bu gerçeklik
merkezileşmede tarihte bir ilktir. İnanç sistemleri Sümer ve Asurların
güçlü etkisi altındadır. Çivi yazısını kullanmışlardır. Asur
yöneticilerinden aldıkları Asurcanın yanında, henüz tam çözülemeyen, ama
Hurri kalıntılarıyla Kafkaslardan gelen göçlerden kabile dil
karışımının, bu arada ilk defa Ermeniceye de benzer karışık bir dil
sistemlerinin olması doğaldır. “Babil’de yetmiş iki dil konuşulur”
deyimi öğreticidir.
Ama şu hususu önlemle belirtmek gerekir: Saray dilleri her zaman
tebaaları olan toplulukların dilinden farklıdır. Daha geçen yüzyıllarda
birçok Avrupa sarayında yerli halkla alakası olmayan saray dilleri
konuşulurdu. Örneğin Almanca, Latince (daha çok önceleri) gibi.
Ortadoğu’da Arapça uzun süre tüm sarayların resmi dili olarak itibar
görmüştür. Osmanlıcanın asıl Türkçeyle uzaklığı nerdeyse yabancı bir dil
kadardır. Bugünkü İngilizce İngilizlerle hiçbir etnik, kavmi, ulusal
bağı olmayan onlarca ülkenin resmi devlet dilidir. Urartu krallık
merkezinde de benzer kurallar geçerli olsa gerekir. Önceden Asurcanın
konuşulması bu gerçeği ele vermektedir. Demir çağının en güçlü uygarlığı
sayılmaktadır. Demir-bakır karışımı çok sayıda işlik, kazan, tabak,
silah günümüze kadar kalmıştır. Demiri en çok işleyen ilk uygarlıktır.
Başkent ve eyalet merkezi, kent anlayışı gelişmiştir. Yol ağı Kral
Yolunu haber vermektedir. Halen bu yolun güzergâhları seçilmektedir.
Kayalara oyulmuş kral mezarları muhteşemdir. Komşu her halktan köle
derleyip kale ve şehir inşalarında kullanmışlardır. Su kanalı sistemleri
ve gölet yapmada ileridirler. Asurlar karşısında ayakta kalan tek
güçtürler. Aralarında yaklaşık üç yüz yıl süren çatışmalar ikisinin de
aynı anda ve aynı güçler tarafından sonlarını (M.Ö. 615) getirmiştir.
Tarih bir daha aynı coğrafyada benzer bir siyasi oluşuma tanıklık
etmemiştir.
İlk kuşağın son görkemli çıkışını Med-Pers İmparatorluğu
oluşturmaktadır. Çıkışı hazırlayan Medlerdir. Med kelimesi daha çok
Yunan kültüründen günümüze kalmıştır. Aryenlerin gelişmiş ve güçlü bir
kolunu oluşturduklarına dair tarihçiler hemfikirdir. Başka hiçbir etnik
topluluğun yerleşim alanı kılınamadığından, Medler ve Medya’nın otantik
kültüründen bahsetmek yerindedir. Zaten halen Med ve Medya tabiri aynı
alan için kullanılmaktadır. Zagros silsilesinde kültürleştikleri
gözlemlenmektedir. Gutiler ve Kassitlere kadar dayandırılabilirler.
Hurri genel adlandırması içinde kaldıkları da kabul gören ortak
görüştür. Asurlarla en çok boğuşan ve acı yaşayan aşiret boylarıdır
demek de mümkündür. Devletleşmeleri bu direnişle yakından bağlantılıdır.
Başarının tılsımını aşiret konfederasyonunda görürler.
M.Ö. 715’de ilk defa bir araya gelen kabile boyları gevşek birlik
oluştururlar. Asur ve Urartu baskılarının onları Kafkasya’dan gelen
(tarihsel bir gelenek olsa gerek) ünlü İskit boylarıyla ittifaka
yönelttiği ve çelişki yaşadıkları anlaşılmaktadır. Öncülük zaman zaman
el değiştirmektedir. Yaklaşık üç yüz yıl süren bir direnişten önce
Medler Urartu saraylarını (Yaklaşık M.Ö. 615’ler), hemen sonra Asur
başkentini yakıp yıkarak, Mezopotamya’nın bu son iki güçlü uygarlığına
da son vermişlerdir. Medlerin Ekbatan adında (bugünkü İran’da Hemedan
yakınlarında) ünlü bir başkent kurdukları, yedi renkte yedi surla
çevirdikleri söylenmektedir. Batıda sınırlarını Kızılırmak’a kadar
büyütmüşlerdir. Frigyalılarla komşu olmuşlardır. Egemenlik dönemlerinin
kısa sürmesinde, yakın akraba oldukları Pers kabileleriyle ilişkileri
neden olmuştur. En büyük çabayla üç yüz yıla yakın sürdürüp inşa
ettikleri bir siyasi oluşumu, çok kısa süren bir saray oyunuyla Fars
Akamenit Hanedanlığına kaptırmışlardır. Kızlarından birinden türeme
Kiros adlı bir Persli, sarayın askeri komutanı Harpagos’la anlaşarak,
acıklı bir saray darbesiyle son ihtiyar kral Astiyag’ı düşürmüşlerdir.
Astiyag’ın bu alçaklık karşısında şöyle dediğini Herodot Tarihinden
öğrenmekteyiz. Astiyag der ki, ‘Bre alçak, mademki beni devirdiniz, niye
iktidarı bir Persli piçe verdin? Bari kendin iktidar olaydın. Niye
egemenliği Perslere devrettin? Bari Medlerde kalsaydı!” Eğer gerçekten
Herodot uydurmamışsa (Ki, güvenmek zorundayız; en çok gezen, bilen bir
ilk tarihçidir), bu durum Kürt işbirlikçiliğinin çok alçak bir
özelliğinin binlerce yıl önce oluştuğunu göstermektedir.
Ben tarihte ilk bilinen Kürt işbirlikçisinin Uruk Kralı Gılgameş’in
ormandan (O zaman ormanlar ağırlıklı olarak proto-Kürtlerin yerleştiği
yerlerde yoğundur) getirip orman alanlarındaki işgalleri için bir
ajan-işbirlikçi gibi kullandığı Enkidu olduğu kanısındayım. Yani ilk
destanlara konu olacak kadar eski bir geçmişi vardır. Tabii her zaman
olduğu gibi yine bir kadın aracılığıyla! Özgür dağ havasını ve
arkadaşlarını bir tapınak rahibesinin aldatıcı tatlılığında ve
şehvetinde kurban etmiştir. Bugünlere (Kürt Özgürlük Hareketi ve PKK’den
çıkan yüzlerce Harpagos’a) ne kadar da çok benziyor! Günümüz işbirlikçi
Kürt kişiliğinin tarihen oluştuğunu; beş para etmez bir aile ve karısı
için satmayacağı bir değer olamayacağını; bu yüzden gerçek soyluluk,
politiklik, bilgelik, anlamlı, zevkli (özgür yaşamdan geçer) yaşamdan
uzak olduğunu ve dolayısıyla çok iğrenç yaşadığını iyi bilmek gerekir.
Yunanlılar (Klasik Yunanlılardan bahsediyoruz, modernlik
ucubelerinden değil), özellikle Heredot, tarihinin büyük bir kısmını
Medlere ayırır. Tüm Hurri kültüründen gelenleri sanıyorum Medler olarak
adlandırmaktadır. Medlerin büyüklüğüne saygı duyuyor. Persleri ikinci
sırada sayıyor. Alanın kültürel damgasının Medlerin soyunda olduğunu
söylerken gerçeği görmüş gibidir. Persler o dönem yeni tarih sahnesine
çıkan, adsız, kültürü zayıf bir gruptur. Hurri kültürünün görkemliliği
Ege kıyılarından Elam’a, Kafkasya sınırlarından Mısır saraylarına kadar
yankı bulmuştur. Heredot bu gerçeği haklı olarak tarihinde
açıklamaktadır.
Sümer uygarlığında (genellikle ilk kuruluş aşamasındaki tüm
uygarlıklarda) ilk rahiplerin oynadığı yeni zihniyet ve tanrı inşa etme
rolleri, aynı sahada daha önce kurulan Urartu ve Med-Pers uygarlığı için
de geçerlidir. Mağ adı verilen rahiplerin sembolik bir figür veya unvan
olma ihtimali de bulunan Zerdüştik önderlik adıyla kurulduklarını,
merkezi kutsal kentlerinin bugünkü Bradost mıntıkasındaki Muşasir
olduğunu, ilk tanrılar panteon’unun orada kurulup sonradan Tuşpa ve
Ekbatan’a, Persepolis’e taşındığını yorumlayabiliriz.
Çünkü uzun bir rahipler geleneği olmadan,
ciddi uygarlık inşaları zordur. Yunan kültüründe filozoflar ve
felsefeleri, Avrupa uygarlığında da Aydınlanma dönemi aydınları benzer
rol oynarlar. Semitiklerde şeyhleri ve İbranilerde peygamberleri aynı
kategoride görmek öğreticidir.
Med çıkışında çok önemli bir rolleri olan Mağ rahipleri ve
Zerdüşt’ü de bu süreçteki rolleriyle iyi tanımak gerekir. Ateşi, ziraatı
ve hayvanları kutsal belleyen, bu yönüyle neolitik toplum değerlerini
yansıttığı yorumlanan Med rahipleri ve kurucu unsur Zerdüşt inancı ve
ahlakının uygarlığın pisliklerine bulaşmamışlığıyla ünlü olduğu
kanaatindeyim. Zerdüştlük Sümer rahiplerinin maskeli tanrı-kral
icatçılığından farklıdır. Hatta zıttıdır. İyilik-kötülük,
aydınlık-karanlık çekişmesiyle dolu bir evren, diyalektik anlayışa
sahiptir. Uygarlığa tümüyle batmamış özgür dağ havasından (Yunan
kültüründe Tanrı Dionysos kültürü) beslenen Zerdüşt rahipliğinde özgür
ahlak temel düsturdur. Tanrı imalatçılığından çok, ziraat ve hayvanların
kutsallığından, özgür insan karakterinden bahseder.
Asur yenilgisinde ve Med-Pers yükselişinde bu ahlakın belirleyici
bir yeri vardır. Özgür yaşam tutkuları olmasaydı, diğer halklar gibi
kolay esir düşerlerdi. Diğer halklar derken, uygar toplumun etkisinde
çok kalmış olanlardan bahsediyorum.
Kiros’un ölümünden (M.Ö. 559-529 dönemi) sonra, Med rahiplerinin
bir darbesiyle M.Ö. 528’de egemenliği tekrar ele geçiren Med kökenli bir
grup kolay tasfiye edilerek ünlü Darius dönemi başlar (M.Ö. 586-521).
Kısa bir süre içinde Babil, Mısır ve Ege kıyılarındaki İon şehirleri
düştükten sonra, Ege kıyılarından doğuda Pençav (Beşsu) kıyılarına kadar
tarihin en geniş imparatorluğu kurulur. Çin dışında tüm uygar dünya
hükümleri altında sayılır. Şüphesiz Sümer-Asur-Babil-Urartu kültüründen
(uygarlık kültürü) çok şey almıştır. Ayrıca Aryen kültürün özgür
damarından da beslenmiştir. Yunan kültürüyle kuzeyden gelen ünlü
İskitlerden ve daha doğuda Proto–Türklerden de etkilenme ve
ilişkilenmeler başlamıştır. Böylesi çok sayıda kültürü bünyesinde
sentezlemesiyle tarihe özgün bir örnek sunmuştur.
Med-Pers (Gerçekten Medler hem ikinci sırada, hem de orduda hep
temel güçlerden olmuşlardır. En yakın akrabalık bağı bunda etkilidir)
İmparatorluğu birinci kuşağın son ve genişleyen temsilcisidir. Birinci
kuşak uygarlık kültürüyle varılabilecek azami sınırlara ve uygarlık
aşamasına erişilmiştir. Merkezin ihtişamı (Persepolis’in kalıntıları
halen çok görkemlidir), eyalet merkezlerinin gücü bir nevi ön-Roma
İmparatorluğu gibidir. Greko-Romen dünyayı hazırlayan en güçlü etkendir.
Hem siyasi sistemiyle (tarihte Urartulardan sonra ilk defa eyalet
sistemi), hem de muazzam posta ve ulaşım yollarıyla (Tarihte ilk bilinen
en uzun yol: Ege kıyılarından, Sard’dan başlayan, Persepolis’te biten
Kral Yolu) ünlüdür. Özel muhafız birliği, Ölümsüzler Alayı ünlüdür. Yüz
binleri bulan ordu gücüne ulaşılabilmektedir. Mimaride gelişme
sağlanmıştır. Dini inanış ve ritüellerde farklılık oluşturmuştur.
Asiller diniyle halk dini (Mitraizm) arasında ayrım gelişmiştir. Kabile
geleneğinden çok gelişkin bir aristokrasiye çıkış sağlanmıştır. Uygarlık
alanlarını kendilerinden öncekilerin toplamından fazla
geliştirmişlerdir. İlk defa sayısız kabile, aşiret, din, mezhep, dil ve
kültürü bir potada birleştirme hünerini göstermişlerdir. Doğunun son
görkemli ve göz kamaştırıcı ilkçağ uygarlığıdır. Yeni gelişen klasik
Yunan uygarlığına göre her bakımdan kıyas kabul etmez bir üstünlüğe
sahiptir. Aristo’nun öğrencisi İskender, aslında derin bir Doğu kültür
kompleksi altında kıvranan, buranın muhteşemliğine sahip olmak için
kıvranıp duran çevre ülkenin yeni yetme barbar istilacısı konumundadır.
Tıpkı Gotlar karşısında Roma İmparatorluğu neyse, Makedon ve Yunan
işsizleri, kabile reisleri ve küçük kralcıkları için Pers İmparatorluğu
da aynı anlama sahiptir. Büyüklük, zenginlik ve ihtişamı açısından
kesinlikle Roma’dan aşağı değildir. İskender istilasına bu açıdan
bakarsak, tarihi daha doğru ve anlamlı yorumlayabiliriz.
Uygar toplumun birinci dönem yayılma ve aşama yapma sorunlarına
birkaç ekle son verelim. Bu sorunlardan biri, İbrani kabilesinin uygar
toplumun gelişmesinde nasıl bir yere oturtulacağına ilişkindir. İlk
söylenmesi gereken, İbranilerin, Aryen dil ve kültürle Semitik dil ve
kültür, yine Sümer kökenli uygarlıkla Mısır kökenli uygarlık arasında,
M.Ö. 1700’lerden itibaren günümüze kadar mekik dokuyan bir
özelliklerinin bulunduğudur. Kutsal Kitaplarında Seruç, Urfa ve Harran
adları bizzat geçmektedir. Buralar İbrahim’in ata yerleri olarak
işlenmektedir. Oradan Mısır’a kadar büyük ihtimalle sürüleri peşinde
giden, biraz da ticaretle uğraşan bir kabile görünümleri vardır. Dini
inançları Yahveh’le ELLALLAH arasında gidip gelmektedir. Uygar toplum
içinde erimeye karşı direniyorlar. Kendilerine özgü tanrı inancı bu
direnişle bağlantılıdır. Kabile tanrıcılığını en çok geliştirme
ayrıcalığına sahipler. İbrahim’le Nemrut’a (Babil kralları) karşı
çıkışla başlayıp Musa ile Firavun’a (Mısır kralları) karşı çıkışla
sürdürülen yaşamlarında, Filistin’deki birçok kabile ve tabii
tanrılarıyla çekişmeleri sürecektir. Kutsal Kitapta ilginç öyküleri
vardır. Uzun süre Musa ailesinden kardeş Harun kökenli rahiplerin
önderliğinde (Sümerlere benzetirsek, ilk rahip kralcıklar) uzun süre
özgünlüklerini sürdürüyorlar.
Musa’yla başlayıp (M.Ö. 1300 sonlarından) namlı Samuel adlı rahiple
biten ilk rahipler döneminden sonra, politik-askeri yönü güçlü krallık
dönemi (M.Ö. 1020’den itibaren Saul, Davut, Süleyman ve devamları)
başlıyor. Başlangıçtaki güçlü krallar yerine zayıfları geliyor. Küçük
bir krallık geliştiriyorlar. Kral ve rahipler arasında hep çelişkiler
vardır. Sürekli dış güçlere bağlı ikili, üçlü partiler halinde
yaşıyorlar. Direnişçi ve işbirlikçi kesimleri M.Ö. 720’lerde Asur’a
direnmekle birlikte kaybediyorlar. M.Ö. 540’da Babil’e sürgünleri
başlıyor. Perslerin Babil egemenliğine son vermeleriyle kurtuluyorlar.
Bu biraz da Sovyet ordusunun Berlin’e girmesiyle sağ kalan Yahudilerin
kurtulmasına benziyor. Benzer birçok hikâyeleri vardır. Pers-Grek
çekişmesinde yine iki işbirlikçi parti doğuyor: Sadukiler ve Ferisiler.
Sonra Roma’ya direniş, birinci ve ikinci sürgünler (M.Ö. ve M.S. 70’ler)
gelişiyor; önce Mısır ve Anadolu’ya, sırasıyla tüm uygarlık alanlarına
dağılıyorlar. Pers, Grek ve sırada Roma vardır.
Direnişçi İsa çıkıyor. Çarmıha geriliyor. Roma proleterleri için
bir efsane başlangıcı olarak, İbrahimî kökenli ikinci bir dinin
başlangıcı oluyor. Greko-Romen ve Avrupa uygarlığıyla küçük İbrani
kabilesinin belalı serüvenleri devam edecektir. Önderlerinin önemli bir
kısmına efendi, tanrı elçisi anlamında rabbi ve nebi diyorlar. Böylece
uzun bir peygamber silsilesi başlatılıyor. İsa ve Muhammed son
peygamberler oluyor. Ama Museviler bunları tanımıyor. Dini çelişkiler
siyasi çatışmalarla sürüp gidiyor. Yazarlar dönemi daha çok Roma
egemenliğinden sonra başlıyor. Günümüze kadar en az peygamber kuşağı
kadar güçlü bir yazar-aydın kuşağıyla gelenek devam ediyor. Önceki küçük
ticari adım, giderek kapitalizmin doğuşunda ve günümüzün finans-kapital
egemenliğinde başat rolü oynuyor. Sayıları azdır, fakat imparatorluklar
kadar dünya uygarlık tarihinde etkinlikleri vardır. En az bir uygarlık
kadar özenle araştırılması gereken bir konudur İbrani kabilesi. Bilim,
yasa ve para konusunun imparatoru gibidirler. Aynı rol tarihte olduğu
kadar günümüzde de bütün ilginç yönleriyle devam ediyor. Benim şahsi
öyküm de bu kabilenin küçük bir izdüşümüne benzedi. Urfa’nın Seruç’undan
tıpkı İbrahim gibi çıkış yaptım. Fakat direnişçiliğimiz İsa gibi sistem
işbirlikçisi krallarının (İsa’da Kral Yehuda, benim için MOSSAD-ABD
işbirliği) yardımıyla değişik bir çarmıhta devam ediyor.
Diğer bir sorun kuzeyden gelen İskit akınlarıdır. M.Ö. 800’lerde
kimlik bulan bu akınlar Kafkas kökenli kabilelere dayanıyor. Avrupa
içlerinden Asya içlerine, Güney Rusya steplerinden Mezopotamya’ya kadar
her tarafa yayılan bu kabileler, kültürden ziyade fiziki güçlerine
dayandıkları için fazla iz bırakmıyorlar. Fakat birçok imparatorluğun
kuruluş ve yıkılışında İbrani kabilesi gibi rolleri vardır. Maiyet
askerleri ve saray kadınları olarak çok hizmet verdikleri anlaşılıyor.
Bu rol son Osmanlı İmparatorluğuna, hatta Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar
devam ediyor. İbraniler kadar kendilerini koruyamadıkları anlaşılıyor.
Bir soy rengi olarak kültürlere çeşni katıyorlar. Güzellikleri söz
konusu olabilir. Yiğitçe duruşları da olabilir. Birinci kuşak uygarlık
toplumunda iyi araştırılması gereken bir konudur İskitler ve benzerleri.
Tarihsel sistem oluşumlarında merkez-çevre kavramı araştırmalarda
bir varsayım olarak kullanılabilir. Uygarlık merkezleri söz konusu
olduğunda, çevrede neler oluyor sorusu önem taşır. Tarihte ilk defa
Sümer, Mısır ve Çin uygarlık merkezleri oluştuğunda, Sümer ve Mısırlılar
için çevre güçleri Semitik kabileler olan Aramitler ve Apirulardı;
Çinliler için proto-Türk Hunlardı; Romalılar için Gotlardı. Daha çok üst
barbarlık aşamasında olan bu boyların kabile şefleri uygarlık
silahlarını kullanmayı öğrenip elde edince, bir nevi gerilla savaşı gibi
sürekli saldırı ve savunma konumlarını yaşarlar. Kaderleri ya hâkim
uygarlık merkezi içinde erimek, ya da benzer uygarlık merkezlerini
çevrede de aynı yapıda kurmaktır. Örneğin Amorit Akadlılar saldıra
saldıra sonunda ayrı bir hanedan olarak devletleştiler. İbraniler de
Mısır’da öğrendikleri temelde kendi bağımsız krallıklarını kurdular.
Hunlar tarihin tanıdığı en güçlü çevre hareketi olup, hem Çin’de, hem
Avrupa’da, hatta İran’da erimekten kurtulamadılar. Kabile şefleri
genellikle uygarlık merkez kültürlerinde yönetici şefler olarak kalıp
erirken, yoksul kabile boyları uzun süre marjinal kalarak yaşadılar veya
benzer pozisyonları yeni şeflerle tekrar denediler. Gotlar sürekli
Roma’ya saldırarak Alman prensliklerinin temellerini attılar. Bazen de
Roma tacını giydiler. Tarih Osmanlıların ilk hanedan kurucuları içinde
yer alan Moğol ve Oğuz kabile şeflerinin Bizans uygarlığı açısından tam
bir çevre gücü olduklarını, yüzlerce yıl süren merkez-çevre
mücadelesinden sonra merkezi ele geçirerek çevre olmaktan çıkıp bizzat
merkez haline geldiklerini gösteren anlamlı bir örnektir.
İskitler de özellikle birinci kuşak uygarlık merkezleri için
kuzeyden gelen, genel olarak kuzeyin ve özel olarak Kafkasların
ağırlıklı rol oynadığı bir çevre gücüydü. Uygarlıkları tanıyıp onların
silahları ile silahlanınca müthiş bir saldırı gücü oldular. M.Ö. 800-500
aralığında çok aktif oldukları sanılmaktadır. Paralı asker ve saray
hizmetlisi olarak çok rol oynamalarına rağmen, kendi adlarına önemli
uygarlık merkezleri kuramayıp büyük çoğunluğuyla erimekten
kurtulamadılar.
b- Çin,
Hint ve Kızılderili Kültüründeki Gelişmeler
Kendi özgüllüklerinde uygarlık sistemleri olan Çin, Hint ve Amerika
Kızılderili kültüründeki gelişmeleri de kısaca gözlemek öğretici
olacaktır.
Çin, daha önce değindiğimiz gibi, son buzul döneminin sona
ermesiyle birlikte, Güneydoğu Sibirya’dan M.Ö. 10.000’lerden itibaren
daha güneye yayılan grupların iskân ettikleri en önemli bölgedir. Deniz
ve büyük akarsuların kıyılarındaki verimli topraklar, bitki ve hayvan
deseni hem neolitik kültür, hem de kent uygarlıkları için oldukça
elverişlilik sunmaktadır. M.Ö. 4000’lerde bir Çin neolitik devriminin
geliştiği gözlemlenmektedir. Burada önemli sorun, bu neolitik tarım
devriminin ne kadar özgün olduğu, ne kadar Aryenik kültürün yayılması
sonucundan etkilendiğidir. Kendisinden en az altı bin yıl önce inşa
edilen Aryen neolitik kültürünün Çin’e yansımaması düşünülmemektedir.
Aryen kültürünün ne kadar belirleyici olduğu daha önem taşımaktadır.
Tarih büyük kültür devrimlerinin kolay oluşmadığını, bunun için en uzun
süreli ve özgün koşullar gerektiğini önümüze koymaktadır. Benim
tahminimce bugünkü Çin sosyalizmi ve kapitalizmi ne kadar yerli ve
orijinalse, Çin neolitiği ve uygarlığı da o denli özgün ve yerel damga
taşır. Yanlış anlaşılmasın, en milli denilen kapitalizmin dıştan ithal
olduğundan hiç kuşkum yoktur. Çin için de bu husus geçerlidir. Çin
neolitiğinin daha sonra Vietnam ve diğer Hindiçin yarımadasına, Japonya
ve Endonezya adalarına, Kore yarımadasına yayıldığını, tüm bu
gelişmelerin tarihçesinin M.Ö. 4000’den önce olamayacağını
yorumlayabiliriz.
Çin köleci uygarlığının doğuşu için öngörülen tarihler yaklaşık
M.Ö. 1500’lerdir. İlk büyük merkezi imparatorluğun bu tarihte
kurulduğunu, birçok kutsallıklar taşıdığını, Çin’in Uruk’u anlamına
geldiğini belirtebilirim. M.Ö. 1000’lerde tıpkı Sümerlerde ve
Mısırlılarda olduğu gibi, kuruluş döneminden sonra bir dağılma ve
genişlemenin oluştuğunu gözlemliyoruz. Bu ikinci dönemde çok kent
devleti kuruluyor ve Sümerlerde Ur dönemindekine benzer yoğun kent
rekabet savaşları yaşanıyor. Üçüncü dönemde (M.Ö. 250-M.S. 250) merkezi
hanedanlıklar yeniden güçleniyor. Feodal aşamada merkezi hanedanlıklar
ağır basar. Yerli veya yabancı kökenli olmaları mümkündür. Bu merkezi
hanedanlıklar yirminci yüzyılın başlarına kadar katı bir biçimde devam
ederler. Bu dönem Çin uygarlığının M.S. 500’lerde Çinhindi, Japonya
adaları ve Orta Asya Moğol ve Proto-Türkler arasında yayıldığı
gözlemlenmektedir.
Çin kültüründe Sümer rahiplerine benzer tanrı icatlarından çok,
bilgelerin evren yorumu ilginçtir. Evreni ve doğayı kavrama ve
yorumlamaları daha bilimsel niteliktedir. Evreni canlı
tasarlamaktadırlar. Enerjiyi tarifleri öğreticidir. Genel olarak Çin
ruhiyatçılığına ‘Taoizm’ denilebilir. Bilgecilik de denilebilir. M.Ö.
500’lerde yaşayan Konfüçyüs, daha çok uygar kent ve devlet düzeninin
ilke ve ahlakını kuramlaştırmaya çalışır. Devlet toplumunun idaresinin
resmi yasalardan ziyade sağlam ahlak ilkelerine dayandırılması
öğretisine bağlıdır ve bu öğretiyi geliştirir. Zerdüşt ve Sokrates
döneminde yaşar ve onlar kadar içinde yer aldığı uygar toplumu etkiler.
Bu üç büyük bilge daha çok ahlakın ve öz erdemin önemini belirtirler.
Büyük ahlak savunucuları ve bilgeleridirler.
Çinliler maddi uygarlıkta önemli gelişmeler sağlarlar. Endüstriyel
gelişmede Batı’dan çok önce gelişkindirler. Kâğıt, barut ve matbaanın
icatçılarıdırlar. Ticaretin en doğu ucunda yer alırlar ki, bu tarihi
İpek Yolunun başladığı yerdir. Ortadoğu uygarlıklarıyla yoğun teması
M.Ö. ve M.S. ilk yüzyıllardadır. Kapitalizme açılışı 19. yüzyıl
ortalarındadır. Günümüzde bir dev gibi büyümekte ve yeni bir Leviathan
olarak ne yapacağı, nasıl yayılacağı merakla izlenmektedir.
Hindistan’da uzun bir neolitik gelişmeyi yerelde gözlemleyemiyoruz.
Aryenlerle ilk temaslarından önce siyah Pigmelere benzeyen ilkel klan
döneminde yaşadıkları tahmin edilmektedir. Aryenlerin Hindistan’a ilk
girişleri M.Ö. 2000-1500’lere dayandırılıyor. Neolitik devrim bu
girişlerle bağlantılıdır. Bu devrime ve fazla aralık bırakmadan M.Ö.
1000’lerde başlayan uygarlık devrimine önderlik eden, Sümerlerde olduğu
gibi rahiplerdir. Meşhur Brahman rahipleri de denilen bu sınıfın temel
kutsal kitapları M.Ö. 1500’lerden kaynaklı ‘Veda’lardır. Veda’lar bir
nevi İbrani Kutsal Kitabının Hint versiyonudur. Ama çok uzun ve
karmaşıktırlar. Rahip sınıfının müthiş tanrısallık temelinde inşa
edilişini öykü edinmektedirler. Destanlaştırmayı da ihmal etmiyorlar.
Kast rejiminin temeli oluyorlar. M.Ö. 1000’lerde siyasi-askeri güç
sahipleri ‘Raca’lar belirir. Brahmanlarla sert bir çatışmaya girerler.
Sonuçta her uygarlıkta görüldüğü gibi devletin yeni sahibi olurlar.
İkinci kastik gücü oluştururlar. Çin’de olduğu gibi Hindistan’da da
verimli akarsu ve deniz kenarları çiftçiliğe elverişlidir. Kentler daha
çok M.Ö. 1000’lerde çoğalırken, büyük saray ve tapınaklarıyla temayüz
ederler. Tarım çok daha gelişkindir ve çiftçiler, zanaatkârlar üçüncü
kastik sınıfı oluşturur. En altta hayvandan daha kötü bakılan Parya’lar
vardır. Temas edilmeleri bile günah sayılmaktadır.
Hintliler çok renkli bir teoloji oluşturuyorlar. Büyük tanrılar
kadar, sayılamayacak tanrısal varlıkları da inşa etmeleri söz konusudur.
Aslında Sümerlerin derin etkisi görülmektedir. Fazla kafa
karıştırıcılığı, sentez kabiliyetinden yoksunlukları ve dış köken
kaynaklı olmalarındandır.
M.Ö. 500’lerde tüm önemli uygarlıklarda görüldüğü gibi (Çin’de
Konfüçyüs, Greklerde Sokrates, Med-Perslerde Zerdüşt), Hindistan’da da
büyük din reformcusu Buda doğuyor, yaşıyor. Buda, tanrılara dayanmayan
ve ahlaka dayalı bir reform geliştirmekle ünlüdür. Doğa ve toplumdaki
büyük acıları görerek, telafi edici bir metafizik öğreti geliştirmek
ister. Budizm, uygarlığa tepkili ve çevreci karakteri güçlü bir
öğretidir. Çin, Hindiçin ve Japonya’da gelişme sağlar. Ahlak metafiziği
açısından üzerinde önemle durulması gereken bir öğretidir; güçlü
uygulamalar ve öz nefis denetimi, ıslahı rejimidir. Bir de ‘krişna’
denilen tanrı reformculuğu vardır. Adeta Zeus kültüne karşı (daha çok
başlangıç aşamasındaki kralsal gelişmeleri simgeler) Dionysos kültüne
benzer. Dağ yaşamı, gezgincilik, özgür kadın alaylarıyla içli dışlı aşk
öyküleriyle yüklenmiş, neolitik kültürün güçlü etkilerini taşıyan bir
dindir. Daha doğrusu, özgür yaşam arzusuna yüksek değer veren bir ahlaki
anlayıştır. Hint tanrıcılığının aşırı metafizik karşıtı olan bir nevi
materyalist eğilimle de yüklü olması, toplumsal karmaşıklığın ve yaşam
farklarının derinliğini ve büyüklüğünü gösteriyor.
Hint uygarlığı Pers ve İskender işgalinden sonra merkezi bir yapı
kazanıyor. Yaygın ve başına buyruk racaların ilk köklü
merkezileştirilmesini M.Ö. 300’lerde İmparator Maşoka gerçekleştiriyor.
Tıpkı Zerdüşt din reformuyla Med-Pers merkezi imparatorluk ilişkisi
gibi, Buda’nın din reformunu güçlü bir biçimde benimseyen Maşoka da bu
çabasında başarılı olur. Daha sonra Çin kadar başarısını sürdüremez.
Hindistan racalarının başıbozukluğu ve kaos halinde yaşamı varlığını
sürdürür. M.S. 1000’lerde Müslüman devletlerin istilasına uğrar. M.S.
1500’lerin başında Moğol kökenli Müslüman imparatorların yönetiminde
tekrar merkezileşirler. Belli bir uygarlıksal gelişme sağlanır. Yayılma
devam eder. 1500’lerden itibaren başlayan ve kapitalizme dayanan
sızmalar, 19. yüzyıl ortalarında İngiliz kapitalizminin sömürgeciliğiyle
yeni bir aşamaya girer. İkinci Dünya Savaşından sonra bağımsız bir
devlet haline gelir. Pakistan ve Bangladeş adında kuzeydoğu ve
kuzeybatıda iki ucunu kaybetse de, Himalayaların eteğinden tüm
yarımadayı kaplayan geniş deniz kıyıları ve akarsularıyla, bugün de
bütün karmaşıklığıyla kültürel zenginliğini kapitalist uygarlıkla
aşılayarak sürdürmek durumundadır. Kaotik ve çelişik yapılarla dolu bir
ortamda rengârenk din, sanat ve ahlaktan tutalım, farklı dil ve politik
yapılarla demokrasiyle de tanışarak, çok parçalı bir canavardan güçlü
bir Leviathan’a dönüşüp dünyayı nasıl etkileyeceği en az Çin kadar merak
uyandırmaktadır.
Japonya, Endonezya, Vietnam, Kore ve benzeri diğer Çin kökenli ana
kültürden gelen ülke bazlı uygarlık alanlarının gelişmesi benzer
karakterdedir. Ana uygarlığın gelişmesini takip etmek ve yaygınlaştırmak
gibi bir konumları vardır. Konumuz bakımından ayrı incelenmeyi
gerektirmemektedir.
Uygarlığın Amerika kıtasındaki yayılımı iki aşamalıdır. Birinci
aşamada Kızılderili grupların M.Ö. 7000’lerde (Değişik tarihi yorumlar
olmakla birlikte, en akla yakını buzul döneminden sonraki yayılımdır. O
da bu tarihe denk düşer) Bering Boğazından önce Kuzey, sonra Güney
Amerika’ya yayıldıkları öngörülmektedir. M.Ö. 3000’lerde neolitik
devrimle tanıştıkları, M.S. 500’lerde uygarlaşma yönünde adım attıkları
tahmin edilmektedir. Doğuda (Güney Amerika) Meksika’dan Şili’ye kadar
Aztek, Maya ve İnkalar adıyla ilk uygarlıkları gerçekleştirirler.
Sümerlerin ilk dönemindeki Uruk uygarlığını andıran bu uygarlıklar, daha
büyük şehirler kurmayı ve sayılarının çoğalmasını gerçekleştiremeden
sönerler. Daha çok iklim ve coğrafi koşulların bunda etkili olduğu
tahmin edilmektedir. Avrupalılar geldiklerinde varlıklarını sönükçe de
olsa devam ettirmekteydiler. Güçlü kent yapıları ve tapınakların
kalıntıları etkileyicidir. Kıtaya doğru genişleme imkânı
bulabilseydiler, üst aşamalara ve çok sayıda merkeze ve merkezileşmeye
kavuşabilirlerdi. Rahiplerin öncelikli ağırlığı bu uygarlık
denemelerinde de gözlemlenmektedir. Daha çok rahip uygarlıkları da
diyebiliriz. Genç insan kurban etmeleri (tanrılara insan kurbanı birçok
uygarlıkta var) ürkütücüdür. Yazıya benzer işaretler olmakla birlikte
gelişmemiştir. Takvim anlayışları gelişkindir. Genel uygarlığa bazı
bitki ve hayvan türleri armağan etmişlerdir. Kuzey Amerika bu dönemde
uygarlıkla tanışmamıştır.
Amerika kıtasında asıl uygarlık patlaması M.S. 16. yüzyılla
birlikte başlayan keşif, işgal, istila ve sömürgecilikle başlar. 19.
yüzyılda kapitalizmin ulus-devlet bölünmesi biçiminde görünüşte bağımsız
ülkeler halinde doğan yeni kapitalist uygarlık gelişmesi, Kuzey
Amerika’da ABD’nin kuruluşuyla (Önce hiçbir uygarlık tanımadığı için
kökten kapitalist gelişmeyi çok hızlı bir şekilde yaşar) dünya uygarlık
sistemlerine katılır ve bütünleşir. ABD ile de İkinci Dünya Savaşından
sonra sistemin hegemon gücü olarak çıkışını sürdürür. Güney Amerika’nın
Avrupa ve ABD kökenli kapitalist uygarlığa karşı (Küba, Venezüella,
Bolivya vb.) yeni uygarlık model arayışı ise günümüzde heyecanla devam
etmektedir.
Günümüzün dev Leviathan’ı Avrupa’nın birinci dönemde payına düşen
neolitik kültürünü kurumlaştırmaktır. Roma İmparatorluğunun yayıldığı
M.Ö. 100 yılında birkaç Roma garnizonu dışında Avrupa’da uygarlığın
esamisi bile okunmaz. İskitler, Hunlar, Gotlar, Keltler, Nordikler
adıyla çok çeşitli adlar altında kabile göç ve çatışmalarıyla, köysel
tarımsal gelişmelerle maden kaynaklarında az miktarda maden ticareti
vardır. Yunan kültürünü ve Roma’yı bu süreçten ayrı tutuyoruz. Daha çok
Ortadoğu uygarlığının batı ucunu teşkil eden bu iki alanı ayrı bir
başlıkla değerlendireceğiz.
İnsanın ilk yürüyüşüne, elde alet besin arayışına, işaretlerden
sonra ses diline kavuştuğu ana Afrika köklü kültürün oluştuğu bölgelerde
yaşanan uzun süre ilk köklü kültürüne bağlılığını halen sürdürmektedir.
Mısır uygarlığının Sudan’dan öteye tanımadığı, Hıristiyan uygarlığının
ilkçağda ancak Habeşistan’ın bir ucundan tutunduğu, İslam uygarlığıyla
patlama yaşayan Semitik Araplarla büyük istilaya uğrayan kıta kuzeyde
İslamileşirken, 19. yüzyılda Avrupa kapitalist uygarlığıyla her taraftan
sarılır. İç bünyesi gereği uygarlıkları zor hazmeden Afrika, günümüzde
tam bir kaos, farklı kültür ve uygarlık aşamalarını yaşayan bir çorba
halindedir. Nasıl bir uygarlık veya moderniteyle, özgür yaşamla
bütünleşeceği, Güney Amerika örneğinde ve kısmen Ortadoğu’da
gözlemlendiği gibi merak, endişe ve umutla beklenmektedir.
c- Greko-Romen Kökenli Uygarlık ve Yayılması Sorunları
Sümer ve Mısır kökenli uygarlığın yayılımını birlikte incelememiz
yadırgatıcı gelmemelidir. İkisi de kök uygarlık sayılmaktadır. İnsanlık
tarihinde ilk defa birbirini etkiler biçimde aynı dönemde gelişme
göstermişlerdir. Yayılımları birbirini yakinen etkilemektedir. Ortadoğu
kökenliliği bu birlikteliğin diğer nedenidir. Daha doğuşlarında iç içe
geçişleri bölgenin karakteristik özelliğidir. Birçok ilklerin inşa
edicileri olduklarını gördük. Daha sonraki yayılımların bu iki
uygarlığın öz ve biçimlerinin esas alınarak oluştukları inkâr edilemez.
Tıpatıp aynı olmasalar da, köken bağlayıcılığı tartışılamaz. Mısır ve
Sümer’i düşünmeden, herhangi bir uygarlığın yeterlice çözümlenmesi
olasılığı çok zayıf kalır. Tıpkı kapitalist uygarlıkta olduğu gibi, ilk
köleci uygarlık modeli de esas olarak Sümer, ikinci sırada Mısır
örneğinde adeta çok az değişiklikle tekrarlanarak yayılmaktadır.
Tarihçiler ve sosyologlar her nedense bu kritik yakınlığı kurmadan klişe
yorumlarını tekrarlayıp dururlar. Israrla vurgu yapmamızın nedeni bu
klişe anlayışları yıkmaktır.
Bu ilk model yayılımda karşılaştığımız güçlüklerden bahsettik.
Birincisi, Sümer ve Mısır arasındaki etkilenme düzeyidir. Bu,
aydınlatılması gereken bir konudur. İkincisi, ilk Mezopotamya dışı
merkezlerde oluşmuş Med-Pers uygarlığını ayrı bir uygarlık kökeni sayıp
saymama sorunudur. Birçok temel kategorisini Sümerler ve devamı Babil,
Asur ve Urartulardan aldıkları bilinmektedir. Ama büyük reform
yaptıkları da tarihen sabittir. Zerdüştik ahlak devrimi (özgürlük
ahlakına yakındır), merkez-eyalet sistemi, ordu düzenleri ilk
belirtilecek yenilik alanlarıdır. Bu nedenle Greko-Romen uygarlıkla
Sümer-Mısır uygarlıkları arasında önemli ve farkı olan bir geçiş halkası
olarak yorumlamak durumunda kaldık. Doğru bir tarih anlayışıyla bu önem
ve farklar uygarlıksal aşamalar meselesinin çözümünde kilit rol
oynarlar. Aksi halde Greko-Romen uygarlığını doğru çözemeyiz ya da
mucizevî özellikler atfederek, bilim dışı yorumlarla daha çok
karışıklığa iteriz.
Üçüncü bir sorun, Çin ve Hindistan uygarlıklarının köken sorunlarıydı.
Bu uygarlıkların özgül olduklarının ihtiyat payıyla karşılanması
gerektiğini vurguladık. Bu yaklaşım uygarlıklar arası benzeşim ve
farkları daha doğru yorumlamamıza fırsat sunar.
Güney Amerika uygarlıkları söylendiği gibi özgün uygarlıklar ise, yine
Harappa ve Mohanjadaro uygarlıkları özgün olsalar bile, bu uygarlıkların
ilk kurucu kent (Uruk tarzı) aşamasını atlatamadan söndüklerini kabul
etmek daha gerçekçi bir yorumdur. Afrika, Avrupa (Greko-Romen dışı) ve
hatta Avustralya’da çok daha sonraki yayılımlarla uygarlaşmanın
geliştiğini, Amerika da dahil esas olarak kapitalizm temelinde
uygarlaştığını, İslami uygarlığın da öncesinde ve bu aşamada bu
bölgelerin uygarlaşmasında rol oynadığını belirtmek durumundayız. Bu
kısa girişle Greko-Romen uygarlığının tanımını ve yayılımını daha doğru
yorumlayabiliriz.
Greko-Romen uygarlığının Med-Pers örneğinin çok ilerisinde bir özgünlüğü
inşa ettiği tartışmasızdır. Ama Mısır, Sümer ve ardılları Babil, Asur,
Mitanni, Hitit, Urartu ve Med-Pers uygarlıklarının gerek genişliğine
yayılımını, gerekse karakteristik özelliklerini hesaba katmadan, bu
özgünlüğün adeta yarımada koşullarından fışkırdığını iddia etmek büyük
bir tarihsel körlük ve çarpıtma olacaktır. Eldeki tüm icatlar, zihniyet
kategorileri, dinsel, ahlaki, felsefi, sanatsal, politik, ekonomik ve
bilimsel gelişmeler adı geçen uygarlıkların doğuş, gelişme, çelişme ve
çatışma süreçlerinde gerçekleşmiştir. Onlara ise neolitik toplumun
kurumlaşma süreçlerinden önemli oranda miras kalmıştır. Bunun öyküsünü
vermeye çalıştık. Özellikle yönetici kesimin gasp, hırsızlık, perdeleme
ve meşruiyet icat etme çabalarını hiç göz ardı etmeden.
Avrupa aydınlanması ve bilimi uzun süre bu gerçeklikten habersiz
göründü. Yunan ve Roma kültüründeki Rönesans’la köklenerek, azamisinin
kendi buluş ve icadı olduğunda ısrarlı davrandı. Böylelikle Greko-Romen
uygarlığının yanlış tanımından da sorumlu durumda kaldı.
Yalnız Herodot Tarihi okunsa bile, Yunan kültürünün kaynağını büyük
oranda keşfetmek zor olmayacaktır. Eldeki tüm tarihi belgeler Grek
yarımadasına öncellikle M.Ö. 5000’lerden itibaren Hint-Avrupa (Aryen)
dil ve kültürünün sızdığını, neolitik devrimini yaşadığını
göstermektedir. Bu aşamanın kaynağını göz ardı etmemek, gelişmelerin
tarihini doğru okumak için önem taşır. M.Ö. 1800’lerden itibaren yeni
dalga göçlerin uygarlık icatlarını taşıdığını yorumlamak mümkündür. M.Ö.
1400’lerde ilk Uruk benzerlikli kent kuruluş aşamasına geçiyorlar. Bu
süreç üç yönden destek ve model alıyor. Ağırlıklı olarak Hititlerden
etkilenme vardır. Hititler bu yöreleri Ahiyeva adıyla belgelendiriyor.
Troya üzerinden daha M.Ö. 3000’lerden itibaren bölgeyle karşılıklı
ticaret başlıyor. Troya yarımada için bu dönemde (M.Ö. 3000-1200) hayati
bir kent konumundadır. Dolayısıyla temel hedeflerdendir. Hititler hem
ideolojik (tanrılar, edebiyat, bilim) hem materyal (ticarete konu olan
özellikle madeni eşyalar, gelişkin çömlek, dokuma ürünleri) araçlardan
bol sunum yapıyorlar. Uygarlığa taşımada önemli rol oynuyorlar.
Fenikeliler özellikle denizcilik sanatını ve Fenike alfabesini
öğretiyorlar. Ortadoğu modelinde ticaret kentlerini kuruyorlar. Öncülük
ettikleri kesindir. Mısırlılar hem direkt, hem kolonileri temelinde
(Mısır’ın etkilediği tek özgün uygarlık) gelişen Girit uygarlığı
vasıtasıyla yoğun etkileme durumundadırlar. Her tür Ortadoğu uygarlık
icatları bu dört kanaldan (M.Ö. 2000-600’lere kadar) sürekli besleyici
durumundadır. En son Solon, Pisagor ve Thales M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllarda
Mısır, Babil ve Med-Pers saray ve okul düzenlerini gezerek, derslerini
ve kurallar sistemini öğrenip yarımadaya taşıyorlar.
Troya’nın düşüşünden (M.Ö. 1200’ler) sonra Batı Ege kıyıları
yarımadadan gelen İon, Aiol ve Dor kabilelerinin istilasına uğruyor. Bu
göçleri tahminen M.Ö. 1000’lerden başlatabiliriz. Mısırlılar tarafından
deniz kavimleri denilen bu ilk saldırılar Troya’nın düşüşüyle bağlantılı
olup, Doğu Akdeniz ve Mısır’a kadar uzanıyorlar. Batı Anadolu’ya ve Ege
adalarına doluşan bu gruplar, Troya ve Hitit uygarlıkları açısından
‘barbar’ konumundadır. Uygarlık alanları Hitit ülkesinde ve küçük Troya
Krallığındadır. Barbarlar ancak uzun süre yerleşik uygar kültür içinde
kalarak uygarlaşabilir. Nitekim böyle oluyor ve uzun aradan sonra gerek
yarımadada, gerek Ege ada ve kıyılarında M.Ö. 700’lerden itibaren
şehirleşmeler başlıyor. Homeros bu uzun yerleşme döneminden kalma savaş
kahramanlıklarını, özellikle Troya etrafında gelişenleri
destanlaştırıyor. Odysseia ise ada yerleşim öyküleridir. Ege
kıyılarındaki kentleşmelerin belli ölçüde orijinallikler taşıdığı bir
gerçektir. Aldıkları zengin ve çok çeşitli kültür miraslarıyla alan
topraklarının olağanüstü bitki ve havyan türleri için elverişliliği,
onlara bu eşsiz sentezi yeni kentlerin kimliğinde yansıtma güç ve
imkânını veriyor. Ortadoğu kültürünün hem ideolojik hem maddi öğelerini
tamamen dönüştürmede, kısmen yeni özlerle ve önemli biçim değişimiyle
sentezlemede büyük yaratıcılık gösteriyorlar. Denilebilir ki, neolitiğin
M.Ö. 6000-4000 dönemindeki icat ve keşifleriyle Sümer, Mısır, Hitit,
Urartu ve Med-Pers dönemlerindeki icat ve keşifler kadar kendi tarihi
katkılarını yapıyorlar. İkinci veya üçüncü büyük kültürel hamleyi
gerçekleştiriyorlar.
Burada önemli sorun, tarihin en büyük aydınlanma hamlelerinden biri
olarak merkezin nerede olduğudur. İlk kent kuruluşunun (M.Ö. 1400’ler)
kalıcı olmadığı, daha sonraki sürecin karanlıkta kaldığı, sadece
Fenikelilerin bazı ticari kolonilerinin bulunduğu dikkate alındığında,
Grek yarımadasının M.Ö. 700’lere kadar herhangi bir uygarlığı
barındırmadığı görülecektir. Kabile çatışmaları vardır. Akalar gibi isim
yapanlar, özellikle Ege üzerinden sürekli Anadolu uygarlık bölgelerine
saldırıyorlar. Barbarlık aşamasında oldukları kesindir. Başlarındakiler
ise, kraldan ziyade (kral, kent varlığını gerektirir) kabile şefi
durumundadır. Her ne kadar M.Ö. 600’lerde Athena’nın (Atina) yükselişini
görüyorsak da, uygarlık merkezi olmaktan uzaktır. Bütün ihtimaller Ege
kıyılarındaki kabilelerin oluşturdukları kentlerin daha merkezi bir rol
oynadığını göstermektedir. Homeros, Yedi Bilgeler, Thales, Herakleitos,
Parmenios, Demokritos, Phitagoras başta olmak üzere aydınlanma
hamlesinin tüm ünlü isimleri Batı Ege kıyı kentlerinden oluyorlar.
Zincirleme kentler burada inşa ediliyor.
Önemli bir husus, başta Apollon olmak üzere, ünlü tanrıların doğuş
öykülerinin çoğunun bu yöre ve yakınları kökenli olmasıdır. Maddi
uygarlık bu yörede yarımadaya göre çok gelişmiştir. Tapınakların ve
kehanet merkezlerinin en ünlüleri yine Batı Ege’dedir. Daha bolca
sergilenebilecek kanıtlar Hititler, Frigyalılar ve Lidyalılardan sonra
veya aynı zaman kuşağında İon kentlerinin yeni Ege uygarlık merkezleri
olduklarını göstermektedir. Yarımadadakiler bunların devamı
niteliğindedir. Kritik nokta, M.Ö. 545’lerde Med-Pers İmparatorluğu’nun
buraları işgal etmesiyle uygarlık merkezinin Atina’ya kaymasıdır. M.Ö.
500-400’ler bu nedenle görkemli Athena çağı olarak yorumlanabilir.
Bilindiği üzere, Ege kıyı kentlerindeki tüm ideolojik ve maddi uygarlık
eserleri Athena’ya taşınıyor. Aydınların büyük kısmı oraya ve Güney
İtalya ile bazı adalara sığınıyorlar. Bölge Pers egemenliğinde yavaş
yavaş eski önemini kaybediyor.
Pers uygarlığı da şüphesiz o dönemin en görkemli uygarlığıdır.
Sadece Grek bölgesinden almıyor, birçok katkı sunuyor. Ama Ege’nin
bağımsızlığını yitirmesiyle bölge çok büyük bir uygarlık kurma şansını
belki de ilk ve son kez kaybediyor. Böyle olmasaydı, rahatlıkla
söyleyebilirim ki, oradan tüm Anadolu’ya yayılmalarıyla Sümer, Mısır,
Hint, Çin, Hitit ve Pers uygarlıklarının hepsini aşan büyüklükte bir
uygarlık kurabilirlerdi. Belki de Grek ve İtalya yarımadaları bağımlı
birer eyalet olarak kalırlardı. Hem içerik hem de genişlik olarak
Bizans’ın katbekat üstünde bir imparatorluk şansını kaybediyorlar.
Perslerin Ege’deki varlıkları hem kendi sonlarını getirdi, hem de
Egelilerin hakkı olan büyük bir uygarlık sistemine öncülük etmelerini
önledi. Ne kadar yerinse ve acınsa yeridir. Bu şansı önce İskender
şahsında Makedonlar denedi. Ortaya çıkan çok parçalı, merkezi olmayan,
çok merkezli, Doğu-Batı sentezli bir kültür oldu. Buna her ne kadar
‘Helen’ kültür dünyası deniliyorsa da, eklektik bir sentez olmaktan
öteye gidilmemiştir. Gerçek bir orijinal yaratıcılıktan uzaktır.
Roma’nın daha sonraki imparatorluk icadı, Ege’ye özellikle Bergama
merkezli bir eyalet olmaktan öteye şans vermedi. Perslerin doğuda
yaptıklarını Romalılar batıda tekrarladılar.
Athena merkezli uygarlığın, hem kentlerin büyümesi hem sayı olarak
çoğalması açısından gerçek bir uygarlık olarak yorumlanması kavram
olarak doğrudur. İdeolojik ve maddi uygarlık alanında bir çağa damgasını
vurur. Athena’yı değerlendirirken, saymış olduğumuz tüm uygarlıkların
bir potada eritilerek yeni bir alaşımın oluşması gibi okumalıyız.
Uygarlık tarihi kadar neolitik kültür tarihinin tüm kazanımlarını,
ideolojik ve maddi icatlarını yeniden ve yerelin etkileri kadar yeni
zamanı da birleştirerek büyük uygarlık devrimini gerçekleştiriyor.
Birinci büyük özelliği, ideolojik olarak felsefenin düşünce ve
inanç biçimi olarak putperest dinlerden daha çok benimsenmesidir.
Felsefe anlam patlamasına yol açıyor. Tüm felsefi eğilimlerin tohumu bu
dönemde serpilmiştir: İdealizm, materyalizm, metafizik, diyalektik
muhtevalı tüm düşünce biçimleri doğuş ve tartışma şansı bulmuşlardır.
Sokrates öncesi ‘doğa felsefesi’ öncelikli iken, Sokrates’le birlikte
sonrası ‘toplum felsefesi’ ağırlıklı olmuştur. ‘Toplumsal sorunun’
büyümesi (baskı ve sömürü) bu gelişmede rol oynar. Şu hususu bir kez
daha belirtelim ki, ‘toplumsal sorun’ demek,
kent-ticaret-devlet-yönetici zincirinin kurulması demektir. Ayrıca maddi
uygarlık olarak kent, felsefi düşünceyi zorunlu hale getirmede
etkilidir. Kentin kendisi organik toplumdan kopuş anlamına gelir.
Dolayısıyla doğadan kopmuş bir zihniyet kent ortamında kolaylıkla
biçimlenir. Her tür soyut, kaba metafizik ve materyalist düşüncenin ana
rahmi, çevreye ihanet temelinde kurulan kent uygarlığıdır.
Demek ki felsefe bir yandan düşüncede bir hamle iken, diğer yandan
çevreye yabancılaşmanın bir diğer düşünce biçimidir. Felsefi bilgiyi
yayan Sofistler bir nevi dönemin (Avrupa’da 18. yüzyıl aydınları)
aydınlarıdır. Parayla durumları elverişli aile çocuklarına ders
verirler. Rahiplerin din icatları ve tapınak insanları oluşturmaları
gibi, filozoflar da kendi okullarını oluştururlar. Bir nevi kendi
kiliselerini (meclislerini) kuruyorlar. Çok tanrılı dinler gibi çok
sayıda felsefi okul oluşuyor. Sanki her okul bir din veya mezhepmiş gibi
yorumlanabilir. Dinler de nihayetinde bir düşünce biçimi olmaları
nedeniyle geleneksel, kurumlaşmış ve inanç biçimini almış felsefe
sayılabilir. Aradaki farkı birbirine tamamen zıt olarak kavramamak
gerekir. Din daha çok yönetilen halkın ideolojik gıdası iken, felsefe
gelişkin sınıftan gençlerin, aydınların gıdasıdır. Eflatun ve Aristo bir
nevi rahiplerin kenti kurmak, korumak ve kurtarmak görevlerini felsefi
gözlükle başarmak isterler. Filozofların da esas uğraşısı, site devlet
ve toplumunun daha iyi nasıl yönetilip korunacağı, öncelikle en iyi
hangi temellerde kurulacağıdır.
Athena uygarlığının ikinci önemli özelliği, ilk defa teorik ve
pratik olarak demokrasi (cumhuriyet) üzerinde önemle durmasıdır. Bu
genel uygarlık tarihinde önemli bir aşamadır. Fakat bu sadece
aristokrasi için bir demokrasidir. Site yurttaşlığının çok kısıtlı
tanındığı göz önüne alındığında, belki de toplumun onda birini bile
kapsamaz. Ama yine de çok önemli bir yeniliktir. Felsefenin ve politika
sanatının oluşumunda büyük rol oynar. Demokrasi kavram olarak halkın
politikayla, yani kendi yönetim işleriyle bizzat uğraşmasıdır. Tüm
hayati toplumsal sorunlarında düşünme, tartışma ve karar verme
demokratik siyasetin temelidir. Dolayısıyla Athena uygarlığında açık
toplum anlamına da gelen demokratik siyaset özelliği önemli bir katkı
değerindedir.
Tanrılar Panteon’u yepyeni bir mimariyle kendini belli eder.
Dikdörtgen şeklinde geniş sütunlarla çevrelenmiş ve en dışta bir surla
kaplanmış biçimleriyle muhteşemdir. Apollon, Artemis ve Athena
tapınakları belli başlı kentlerin hepsinde birbiriyle rekabet halindedir
sanki. Tanrıların kurgusal olduğu, Atina toplumunda daha çok
kavranmaktadır. Geleneksel dini inanç değerini giderek yitirmektedir.
Belki de Sümer kent tanrı kurucuları Athena ve Roma uygarlığında son
demlerini yaşar gibidirler. Kurucu kent olması hesabıyla Atina, kurucusu
ve koruyucusu Tanrıça Athena’ya nispetle adını almıştır. Uruk Tanrıçası
İnanna’yı hatırlatmaktadır. Bu örnek bile uygarlıklar arası benzerliğin
ve birbirini takibin nasıl çarpıcı bir gelenek olduğunu yansıtmaktadır.
Kentlerin diğer bölümleri Agora (pazaryeri), kilise (meclis yeri),
tiyatro, stoal (gölgeli gezinti caddeleri), jimnasyum (stadyum) vb.
birçok kurumsal özellik kazanmış, sursuz da olabilen, çok sayıda sarayı
bulunan daha gelişkin yapılanmalara kavuşmuştur. Hititlere benzeyen, ama
onları aşan yapıdadırlar. Nüfusları daha da büyümüştür.
Yazılı edebiyat gelişmiştir. Belki de tarihte yazılı belgelere
işlenmiş en büyük edebi bir kültürle karşı karşıyayız. Tiyatro en
devrimsel dönemini yaşamıştır. Destan ve trajediler bolca işlenmektedir.
Tarih eserleri yazılmaktadır. Homeros Destanı ders kitabı gibi
okunmaktadır. Çarpıcı olaylar tiyatrolaştırılmaktadır. Sinemanın
habercisi gibidir. Denizcilik sanatı ve ticaret gelişmiştir.
Fenikelilerden sonra en gelişkin gemici bir uygarlıktır. Ticaret gözde
bir meslek olmasa da, ilk kapitalist nüveler Athena toplumunda marjinal
düzeyde de olsa varlık bulmuştur. Biraz daha hamle yapılsa, sanki
kapitalist sisteme geçecek gibiler. Mimarlık gelişmiştir. Zaten kent
yapısı bunu yeterince kanıtlayıcıdır. Heykelcilik ideale yakın biçime
kavuşmuştur. Kabartma sahneleri mitolojiyi canlandırırken hayli
çarpıcıdır. Hemen belirtmeliyiz ki, tüm eski uygarlık mitolojilerinin
(dinsel olmayan inançlar, düşünce biçimi) sentezinden oluşan çok güçlü
mitolojik bir edebiyatları vardır. Mitoloji toplumların çözemediği
olayları idealize edilmiş öykülerle anlatma sanatıdır ve ilkçağda
yaygındır.
Müzik gerek enstrüman (araç) sayısında, gerekse de çeşit olarak
(ilahi olan, olmayan, aşk, destan) gelişmiştir. Lir göze çarpan
enstrümandır. Şiirsel anlatım kahramanlık dönemi (kent toplumunun hemen
öncesi, üst barbarlık aşaması) kadar olmasa da varlığını sürdürmektedir.
Atina’dan sonra Isparta gelir. Isparta’nın özelliği eski krallık
geleneğinin katıca sürmesidir. Aralarında sürekli çekişme ve savaşlar
yaşanmıştır. Atina ve Isparta modeli tüm yarımadada iz bırakmıştır. Kent
yayılımı hızlı olmuştur. Öncelikle ada ve karşı deniz kıyıları aynı
model kentlerle donanmıştır. Karadeniz ve Marmara kıyılarında da kent
kuruluşuna geçildiği görülmektedir. Fazla nüfus ve ticaret çok gelişkin
yeni bir kolonileşme çağı başlatmıştır. Hemen hemen tüm Akdeniz kıyı ve
adalarında da koloni kentleri kurulmuştur. Mısır’da bile bir Grek kolu
kenti veya mahallesi olabilmektedir. Fransa’nın güneyinde Marsilya’ya ve
İspanya’nın Akdeniz kıyılarına kadar çıkılıp bir nevi ticaret evleri
kuruluyor. Bunlar sonra kentlere dönüşüyorlar. İtalya’nın güneyi de
önemli oranda kolonileşmiştir. Fenikelilerin rolünü devralmış gibiler.
Tüm bu büyük gelişmelere ve yarımadada kent birlikleri kurulmasına
rağmen, bir Pers veya Roma türü imparatorluk gücüne ulaşmamıştır.
Dönemin ruhu gereği, imparatorluklaşmayan, başka imparatorlukların
egemenliğine girer. M.Ö. 340’larda Athena’nın önderlik ettiği yarımada
uygarlığı, kuzeyinde yeni bir krallık olarak yükselen Makedonların
tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır. Muazzam ideolojik ve maddi gücünü
merkezi ve siteleri aşan bir politik sisteme kavuşturamayan Grek
uygarlığı, birkaç direniş savaşından sonra M.Ö. 330’dan itibaren bir
daha yakalamamak üzere bağımsızlığını kaybeder. Ama tıpkı Babil gibi
yeni kültür merkezi olarak varlığını daha uzun süre devam ettirecektir.
Athena demokrasisine son darbe (daha önce Isparta Krallığıyla uzun
otuz yıl savaşlarında ağır darbe almıştı) yeni yükselen bir krallık olan
Makedon birliğinden geldi. Yunan kültüründen olan, farklı dil kullanan
ve başka soyları teşkil eden kabile şeflerini sıkı bir birlik içinde
tutmak isteyen Filip ve oğlu İskender, M.Ö. 359’da tüm yarımada üzerinde
egemenliklerinin tanınmasını sağladılar. İlginç bir yaşamı olan oğul
İskender, uzun süre Aristo’nun öğrenciliğini yaptı. Aristo da Makedon
bölgesine yakın bir şehirde doğmuştu. Belli ki aralarında öğrencilikten
öte bir yakınlık vardı. İskender öldükten sonra hemen Atina’dan kaçması
bunu gösterir. Aristo, İskender’i Ege kıyılarındaki kentte eğitmiştir.
Perslerin son egemenlik dönemlerinde bütün Yunan kültürel değerleri ve
mitolojik tanrılarıyla beynini donatmıştır. Pers İmparatorluğunun
zenginliğinin ne kadar iştah açıcı olduğunu bilmeyen Yunan politikacısı
yoktu. Bir an önce Persleri yenmek tam bir tutku halini almıştı. Bu,
İslam’ın Bizans’ı yenmek istemesi gibi bir duyguydu. Saldırıya katılacak
tüm askerlerde bu şuur vardı. İskender’in ordusu geleneksel bir köle
ordusu değildi.
Şunu iyi anlamak gerekir: İskender, zaferini kanıtlamış bir kültüre
ve Doğunun zenginliklerine göz dikmiş, yeni barbarlıktan çıkmaya çalışan
aşiretlerin şefleri yönetimindeki gönüllü birliklerle, yeni bir ordu
örgütlenmesi olan Falanj birlikleriyle hareket ediyordu. Anadolu’da
Granikos, Çukurova ve Doğu Akdeniz’de İssos, Kuzey Irak’ta Arbella
savaşlarıyla ve sürekli çarpışa çarpışa, en son Hindistan’ın İndus
kıyılarına kadar fethetti. Tekrar belalı Güney İran yürüyüşüyle dönemin
dünya merkezi Babil’de tam aydınlatılamayan bir biçimde otuz üç yaşında
öldüğünde, arkasında Pers İmparatorluğundan da geniş bir fethedilmiş
coğrafya bıraktı. Bu, Yunan kültürüne tamamen açılmış bir coğrafyaydı.
Bu coğrafya daha önce uygarlaşmıştı. Fakat ideolojik ve maddi
öğeleri ilk kuşak köleciliğine dayanıyordu. Yunan kültürü ise bu
uygarlık kültürünü çoktan aşmıştı. Daha genç olup istikbal vaat
ediyordu. Dolayısıyla aşılama kabiliyeti vardı. Nasıl ki Sümer rahipleri
neolitik kültürü aşılayarak ilk sınıflı, kentli ve devletli kültürü inşa
ettilerse, o derinlikte olmasa da, Yunan kültürü de eski uygarlık
sahaları için bir gençlik aşısıydı. ‘Helenizm’ dönemi de denilen ve
yaklaşık M.Ö. 330 ile M.S. 250 yılları arasında sürdüğü tahmin edilen bu
dönemde birçok krallık kuruldu. Mısırda Ptoleme, Anadolu’da Bergamos,
Suriye ve Mezopotamya’da Selevkoslar yeni krallıkların gözde
olanlarıydı. Akamenit hanedanının yenilgisinden sonra yeni bir hanedan
olan Partlar İran İmparatorluğunu restore etmeye çalıştılar. Aynı
dönemde M.Ö. 250-M.S. 220 yıllarına kadar hüküm süren Partlar bir
yeniliği temsil etmiyordu. Yaklaşık bu beş yüz ‘Helenistik’ yılı
özellikle yeni şehir inşaatları, Yunan ve İran tanrıları başta olmak
üzere çok sayıda karma kültürü temsil eden panteonlarla, Yunan dil ve
kültürünün tüm bu geniş alanlarda hâkim resmi dil ve kültür olmasıyla
çok önemli bir sentezi ifade ediyordu. İskender’in yaşamı bizzat bir
Doğu-Batı senteziydi. Tabii ki o dönem hâkim kültürlerinin senteziydi,
ama yine de önemliydi. Tarih bir daha o denli büyük bir kültürler
sentezine tanık olmamıştır. Buna günümüz de dahildir. Bunun en canlı
kanıtı, dönemin güçlü bir krallığı olan Adıyaman merkezli (O dönemde
başkent, Fırat suları altında kalan Samosat şehriydi) Komagene Kralı
Antiochus’un Nemrut Dağındaki harabe mezarlığıdır. Dünyanın sayılı
harikalarından olması, bu gerçeği dile getirmesinden ötürü, Doğu-Batı
sentezinin sembolüdür.
Konumuz açısından önem taşıyan, köleci uygarlık yayılımının bu
dönemde boş alanları veya neolitik, barbar kültürleri uygarlaştırması
değil; daha üst bir aşamayı gerçekleştirmiş yeni bir köleci uygarlığın,
Yunan-Helen uygarlığının Hindistan’dan Roma’ya, Kuzey Karadeniz
kıyılarından Kızıldeniz’e ve İran Körfezine kadar tüm alanları yeni
kültürün hâkimiyeti altında tekrar uygarlaştırmaya çalışmasıydı. Roma
kentinde yükselen yeni kültürün daha genç ve atak temsilcisi aynı
çizgiyi daha da geliştirerek yürütecek ve dönemine göre tarihin en büyük
köleci imparatorluğunu inşa edecekti.
Roma kültürünü tanımlamak, en az Atina kültürü kadar önemlidir.
Birinci önemlilik nedeni, köleci uygarlığın zirvesi, Everest Dağı
olmasıdır. Ondan sonra köleci uygarlık hızla düşmeye başlar. İkincisi,
imparatorluk kültürünün derinliğine ve genişliğine en büyük
temsilcisidir. Tarihte hiçbir imparatorluk Roma kadar muhteşem
olmamıştır. Üçüncüsü, maskeli tanrı-kralların son ve en güçlü
temsilcileridir. Roma imparatorları kadar kendilerini hem insan ve hem
de tanrı sayan, gücünü emir ve eylem iradelerinden alan, hiç kimseye
(maddi ve manevi kuvvete) hesap verme gereği duymayan, ama dünyada
herkesten ve her şeyden hesap sorma ve buyruk altı etme gücü gösteren
başka bir güç ve irade sahibine rastlanmamıştır. Dördüncüsü, hukuk ve
vatandaşlığı en geniş insan topluluklarına tanıtan devlettir. Beşincisi,
ilk defa dünya vatandaşlığı, kozmopolitizm ve bağlantılı olarak dünya
dinine (Katolik, Ekümenik) yol açan imparatorluktur. Altıncısı, büyük
Avrupa uygarlığının şafak vakti, köprübaşıdır. Yedincisi, uzun süre
cumhuriyet olarak yaşamasıdır.
Roma kenti hiç şüphesiz bu büyük gelişmeleri mucizelerle elde
etmemiştir. Kendisinden önce dört büyük kültürün son ve yaratıcı
temsilcisi olması sayesinde bu büyük potansiyel ve aksiyonel gücü
kazanmıştır. Birinci kültür, en eski kültür olan neolitik devrim
kültürüdür. M.Ö. 4000 yıllarında tüm Avrupa’da olduğu gibi İtalya
Yarımadasını da etkisi altına alan bu kültürün son temsilcisi İtalik
Latino kabileleridir. M.Ö. 1000 yıllarında bugünkü İtalya’ya kimlik
kazandırmaya, etnik kimliğini belirlemeye başladıklarını tahmin etmek
doğruya yakındır. Bu kimlikle neolitik kurumların tümüyle ve
zihniyetiyle tanıştığı belirtilebilir. Avrupa kökenli olmaları gerekir.
İkinci kültürel kimlik taşıyıcıları, muhtemelen M.Ö. 1000 yıllarında
Mezopotamya kökenli Aryen dil ve kültürünü Anadolu üzerinden taşıyan ve
Etrüsk denen yarı-neolitik, yarı-köleci uygarlığı yaşayan gruptur. Bu
grup muhtemelen M.Ö. 800 yıllarında İtalya’nın kuzeyine yerleşerek
yayılmış olabilir. İtalya’ya ve Roma kentine ilk uygarlık serpintilerini
getiren halk unvanına sahiptirler. Üçüncüsü, muhteşem çağını yaşayan
Athena merkezli Grek kültürü daha oluştuğunda, bir kolunu Güney
İtalya’ya ilk koloni biçiminde yerleştirmiştir (M.Ö. 500’lerin
sonlarında Phitagoras ve grubu). Dördüncüsü, M.Ö. 800’lerde Fenikeliler
tarafından kurulan Kartaca ve diğer Fenike kolonilerinin İtalya
yarımadasına Mısır ve Semitik kökenli Doğu Akdeniz kültürünü taşımış
olmalarıdır.
Denilebilir ki, bu dört kültürün Çin dışında bütün kültürlerin
süzülmüş balı olarak yarımadaya akmaları Roma öyküsünün temel
gerekçesidir. Ana rahmindeki öz suyudur. Atina ve Batı Ege kültürel
sentezinin de üstünde bir sentezin, bu dört kültürün potansiyel ve
aksiyonel olarak buluşturulmalarından kaynaklandığı doğruya en yakın
söylemdir. Roma’nın dişi kurttan doğan Romulus ve Romus kardeşler
tarafından inşa edilme mitolojisi, tüm benzer kuruluşlar için yaygınca
kullanılan halk söylemidir. Kaynağın yabaniliğini (dıştan) ve
süzülmesini (kültürlerin bir potada eritilmesini) ifade etmek için
ilginç bir söylem!
Roma uygarlığının Troya’nın düşüşünden sonra Paris’in savaş
arkadaşlarından Aineais tarafından inşa ediliş mitolojik öyküsü, Anadolu
karakterini yansıtması açısından son derece öğreticidir. Yaklaşımımızın
destansı ifadesidir.
M.Ö. 700’ler civarında rahip krallar tarafından inşa öyküsü, tüm
benzer ana uygarlık kent kuruluşları eğilimine uygundur. Etrafında
kabile boylarının bol çatışma öyküleri ise, kent kuruluşlarının
sınıf-devletleşme ilişkisini aydınlatması açısından anlaşılırdır.
Etrüsklerle Latinoların çekişme ve çatışmaları, yine birçok örnek
kuruluşta rastlanan yerli neolitik kültürle yabancı sayılmak durumunda
olan uygarlaştırma kültürleri arasındaki benzer çelişkiden kaynaklanır.
Roma’nın kent kuruluşu ve yükselişindeki şansı yarımada konumu,
uygarlıkların son batı ucunda yer alması ve kuzeyden Avrupa kıta
kaynaklı daha güçlü bir uygarlığın bulunmamasıydı. Tehlike iki yönden
gelebilirdi: Grek yarımadasındaki Atina merkezli uygarlık ve Fenike’nin
Kuzey Afrika’daki en güçlü kolonisi olan, fakat bağımsız bir kent
uygarlığına erişen Kartaca. Yunan uygarlığının koloni geliştirme çağını
aşamaması, doğudan sürekli Perslerin baskısını duyması, kentler
arasındaki yoğun rekabetten ötürü bir türlü imparatorluk veya merkezi
bir krallık haline gelmemesi, kısa bir süre içinde Makedon Krallığının
egemenliğine girmesi Roma için ciddi bir tehdit kaynağına
dönüşemeyeceğini gösterir. Kartaca daha ciddi bir rakip olabilirdi.
Birbirlerine çok yakın olmaları, aynı alanlarda yayılma istidatları ve
uygarlıkların karakterleri gereği sürekli hükümranlık peşinde koşmaları
onları er veya geç çatıştıracaktı. Bir asrı aşan çatışma, sonunda
Roma’nın zaferi önündeki en ciddi engeli kaldırmış oluyordu. İskender’in
ölmeden çok az önce bundan sonra hedef olarak Roma’yı belirlemesi (Yunan
Yarımadası zaten tanrı-kral unvanıyla egemenliğini tanımaktadır) en
ciddi tehdit olabilirdi. İskender’in erken ölmesi Roma’nın diğer büyük
şansıdır. Roma İmparatorluğu yerine kurulacak İskender İmparatorluğu
rahatlıkla dünyanın gelmiş geçmiş en büyük gücü olabilirdi. İskender’de
bu yetenek vardı. Ardından (yaklaşık son Kartaca Savaşından sonra M.Ö.
150’ler) tüm eski uygarlık ve neolitik kültür dünyası Roma’nın iştahı
önünde fethe açık bir durumdaydı. En Doğuda Part ve daha sonraki Sasani
hanedanlı İran İmparatorluğu hariç.
Roma’nın M.Ö. 508’de Cumhuriyete geçişi Atina Demokrasisinin
kurumsal bir devamı niteliğindedir. Bunda yeni kültürel temel kadar,
aristokrasinin güçlü olmasının payı önemlidir. Ayrıca daha önceki
krallık denemesinin aşılmasında, bir nevi Atina karşısındaki Isparta
gibi fazla geliştirici bulunmaması rol oynamış olabilir. Krallıklar
genellikle tutucudur ve aristokrasinin palazlanmasına fazla fırsat
vermezler.
Cumhuriyet kent olarak Roma halkını son derece bilinçlendirmiş ve
çıkarları konusunda iradeli kılmıştı. İki meclisli yapı (Aristokratların
ve sıradan vatandaş halkın), konsüllük, yargının ayrı bir kurum olarak
gelişimi, şehir muhafız güçlerinin benzer kurumlaşması, amatör Atina
demokrasisine nazaran Roma Cumhuriyetinin profesyonelleştiğini ve
oturduğunu göstermektedir. Cumhuriyet idaresi politika sanatının
geliştiği ana kaynaklarından biridir. Bu durum aynı zamanda politikanın
hukukla bağını gösterdiği gibi, hukukun da kurumlaşmış, dolayısıyla
üzerinde uzlaşılmış politika olduğunu sergileyen orijinal tarihi bir
örnektir. Cumhuriyet altında Roma’nın içte görkemli bir kültürel
gelişmeyle dışta büyük fetihleri yaşadığı bilinmektedir. Roma uygarlığı
cumhuriyetle doğal sınırlarına ulaşmış sayılır. Cumhuriyetten
imparatorluğa geçiş öyküsü, aslında içte ve dışta büyüyen çatışma ve
tehditlerin itirafıdır. Julius Sezar ve rakipleri arasındaki çatışmanın
Roma merkez ve çevresiyle aristokrasi ve plebler arasındaki çelişkileri
yansıttığı rahatlıkla söylenebilir. Brutus’un ihanetine gerekçe olarak
Roma’nın büyük şerefinin taşra uğruna feda edildiğini söyleyip kendini
savunma gerekçesi yapması, pleblerin daha çok Sezar yanlısı olması,
şehir aristokrasisinin seçkin temsilcilerinin komploda yer alması ve
Julius Sezar’ın eyaletlerde daha çok tutunması bu yargıyı doğrular
niteliktedir.
Dışta ise başkaldırılar devam ettiği gibi, İranlılar Fırat’a
dayanmış durumdaydılar. Sezar’ın Galya, Britanya ve Germanya seferleri,
Anadolu’daki başkaldırılar, üçüncü adam Crasius’un İran’la çatışmasında
kellesini vermesi, Doğu Akdeniz’de Yahudi ayaklanması, Yunan
yarımadasının ve Balkanların bitmeyen kavgaları, uç vermeye başlayan
kuzeydoğu kaynaklı Got, İskit ve Hun saldırılarının elinin kulağında
olması, en güneyde Arap kabilelerinin durmak bilmeyen ganimet seferleri,
Mısır’da hala varlığını sürdüren güçlü krallık kalıntıları tehdidin
büyüklüğünü göstermektedir. Açık ki, cumhuriyetin sonu gelmez senato
tartışmaları, rakip hiziplerin konsül adayları için çekişmeleri ve
halkın dış ganimete alıştırılmış politikleşmiş durumu, dış tehditlerle
mücadelede ve anında karar vermeyi gerektiren tarihi kararların
alınmasında cumhuriyet rejimini zorluyordu.
Miladın başlarına denk gelen cumhuriyetten imparatorluğa geçişin
simgesel ismi yeğen Augustus’un politikalarının temelinde saydığımız
koşullar yatmaktadır. Bu koşulların gerektirdiği şey içte istikrar,
dışta güven politikalarıydı. Yaklaşık M.S. 250 yıllarına kadar muhteşem
bir Roma Barışı (Pax Romana) çağının yaşanması bu politikalar
sayesindedir. Bu temelde düzenlemeler geliştirildiği bilinmektedir.
Tamamen güçten düşürülmüş ve bir danışma meclisine indirgenmiş senato,
seçim yerine atamayla kurumların donatılması, yürütülmesi, halkın
eğlencelerle gününü gün etmesi, oyalanması ve dışta güçlü güvenlik
garnizonlarının oluşturulması, surlarla takviyeler ve savunma
savaşlarına geçiş. Her ne kadar saydığımız tüm cihetlerde saldırı
seferlerine girişilmişse de, tüm bu seferler savunma amaçlı
saldırılardır. Bundan sonra çok ünlü bir imparatorlar listesine sahibiz.
Son yarı-tanrı ve yarı-insan listeleri! İlginç olan, Roma imparatorları
da klasik tanrılar panteon’unun anlamsızlığının her geçen gün daha çok
farkına varıyorlardı. Bu tanrılar maskesiyle meşruiyet
sağlayamayacaklarını görüyorlardı.
M.S. 250’lerden sonra büyük kargaşa, çok başlı imparatorluk
uygulanması bölünmenin ve yıkılışın işaretlerini veriyordu. Ünlü Palmyra
Kraliçesi Zennube bile kendi payına Mısır, Suriye, Anadolu ve Irak’a (Bu
tabirler o dönem mevcut haliyle yoktur, kolaylık olsun diye coğrafyayı
tanımlamak istiyoruz) dayalı bir imparatorluk peşindeydi. Hazin öyküsü
bir Roma klasiğidir. Doğuda yeni Sasani Hanedanının kurucusu I. Ardeşir
ve Augustus ayarındaki büyük imparator I. Şahpur peş peşe Roma
ordularını yenilgiye uğratmaktaydılar. Sasanilerin Doğu Akdeniz ve
Toroslara kadar dayandıkları bilinmektedir. Bu arada Fırat-Birecik
yakınlarındaki garnizon kenti Ünlü Zeugma, M.S. 256’da bir daha
dirilmemek üzere toprağa gömülmüştü. Roma İmparatorluğuyla Partlar ve
Sasani İran İmparatorlukları arasında, öznellikle Yukarı Mezopotamya tam
bir çatışma ve el değiştirme alanı haline getirilmişti. Neolitik
devrimin ve ilk kent uygarlıklarının bu kutsal toprakları diyalektik
mantığın adeta ters kutbuna dönmüş, uygarlıkları fışkırtan kaynak yerine
boğuştukları alana dönüşmüştü. Urartulardan sonra bir türlü kendi
merkezi oluşumunu sağlayamayan bu toprakların başka uygarlık güçlerinin
günümüze kadar sürekli istila, işgal, ilhak ve sömürge rejimine tabi
tutulması tarihin en trajik gelişmelerinden biridir. Tıpkı ana kadının
en büyük kültür devrimini yarattıktan sonra en çok çiğnenen varlık
olması gibi.
Roma orduları yine de karşı saldırılarla Dicle kıyılarına kadar
ilerliyordu. Ünlü İmparator Julianus’un İskender’i taklit edercesine,
Dicle kıyısında M.S. 365’te girdiği son büyük savaşta trajik bir biçimde
ölmesiyle Roma artık büyük imparatorlar çağını kapatıyordu. Zaten
Roma’dan imparatorluğun yönetilemeyeceğini, özellikle doğudaki ve Avrupa
kıtasındaki savaşlar göstermekteydi. Ünlü İmparator Diecleitianus M.S.
306’da öldüğünde, imparatorluğun başında aynı anda altı imparator
bulunuyordu. İçlerinden sıyrılan I. Konstantin M.S. 312’de
imparatorluğun dinini, 325’te de başkentini değiştiriyordu. Konstantin
sülalesinin son imparatoru Julianus’tan sonra 395’te resmen parçalanma
da gerçekleşti. Batı Roma İmparatorları artık Got saldırı şeflerinin
kuklasına dönmüşlerdi. Hun Şefi Atilla bile 451’de istese Roma’yı
alabilecek durumdaydı. 476’da Got Kralı Odoakr ile birinci Roma
İmparatorluğu tarihe gömülürken, kültürü de uzun süre çıkış beklemek
için toprak altında kaldı, ama ölmedi.
İkinci Roma yani Bizans’ın öyküsü silik ve taklitçi (hem Doğuyu,
hem Batıyı taklit eden, sentez yaratmayan, verimsiz bir imparatorluk)
bir yapıda varlığını uzun süre devam ettirdi. Eski imparatorluk
alanlarını elde tutmak için Jüstinyen’in (M.S. 527-565) büyük çabaları
etkili olduysa da, eyaletler yavaş yavaş elden çıkıyordu.
Bizans kendini İkinci Roma olarak tanımlar. Konstantinopolis’in
ikinci bir Roma olma iddiası abartmalıdır. Eski Roma alanları üzerinde
kısır bir tekrardan öteye anlam vermek güçtür. Hıristiyan niteliği başka
bir konudur. Ayrı incelemeyi gerektirir. Ardından Osmanlılar, hatta Rus
Slavlar (Moskova merkezli) kendilerini üçüncü Roma dönemi olarak
adlandırmayı severler. İdeolojik kültür olarak Hıristiyanlık ve İslam’la
bağlantılı bu üçüncü Roma olma iddiaları sadece abartma olmayıp, farklı
dönemleri ve kültürleri karıştırmakla büyük bir anlam karışıklığına yol
açıyor. ‘Hıristiyan, İslam ve Musevi uygarlıkları’ biçimindeki sorunlu
kavramları bundan sonraki kısımda yorumlamaya çalışacağım.
Roma anısına İngiltere’den Karadeniz’e kadar birçok yeni
imparatorluklar türedi. Roma’yla birlikte çöken putperestlikten sonra,
yeni bir dinsel devrim için muazzam bir boşluk oluşmuştu. Avrupa
putperestliği ve mitolojisi Roma örneği karşısında cüce kalırdı. Kaldı
ki, Roma’da resmi din olarak çöken putperestliğin yeni Avrupa’nın
ideolojik gıdası olamayacağı açıktı. Çağ her bakımdan maddi, politik ve
ekonomik devrim kadar, manevi ve dinsel bir devrimi de gereksinmek
durumundaydı.
Hıristiyanlık ve ardından İslami devrimlerin çıkış ve anlamına
gelmeden önce, Roma’nın kültürel ve maddi bilançosunu çok kalın hatlarla
vermeye çalışalım.
Dünyanın bilinen en büyük uygarlık alanlarındaki tarımsal üretim,
madencilik, zanaat ve ticaret imparatorluk şemsiyesi altında daha da
büyümüştü. “Bütün yollar Roma’ya çıkar’’ deyişi, bu ekonomik kaynakların
akış yönünü de belirler. Dünya Roma’yı besliyordu. Bu büyük rantla başta
Roma olmak üzere görkemli şehirler inşa edilmişti. Helenistik dönem
şehirleri aynen korunarak daha da geliştirildi. Roma’dan sonra Antakya,
İskenderiye, Bergama, Palmyra, Samosat, Edessa, Amid, Erzeni Rum, Neo
Kayser ve Kayseria, Tarsus, Trapezus ve daha çok sayıda Helenistik kent
Doğunun yıldızları gibiydi. Avrupa’da başta Paris olmak üzere, yeni kent
dünyasının ilk temellerinin, yani Uruk’larının doğuşuna tanık oluyoruz.
Mimarileri Yunan kent mimarisinin aynısıydı. Ama daha büyük ve
görkemlilik kazanmış olarak. Yine muhteşem su kemerleri, çarkları ve
kanalları çok gelişmişti. Yollar ağı misli görülmemiş düzeydeydi.
Güvenlik sağlanmıştı. Gerçekten Pax Romana vardı. Maden işletmeleri ve
mimari araçlar gelişkindi. Taş ocakları ve yontulmalarında ancak eski
Mısır’la kıyaslanabilirlerdi. Madeni zırh kaplamalar ve silahlar doğal
olarak en gelişkin zanaat konularıydı. Ticaret tamamen kurumlaşmıştı.
Yunan kültürüne göre itibar kazanmıştı ve revaçtaydı. Ünlü tüccarlar
türemişti. Ticari çıkışın güçlü bir dönemi söz konusuydu.
Hukuk belki de tarihte ilk defa bu denli gelişmiş ve kurumlaşmıştı.
Hukuk kodlamaları bugün bile örnek alınır yetenekteydi. Hukukun doğal
sonucu güçlü vatandaşlık kurumuydu. Roma vatandaşlığı büyük bir
ayrıcalıktı. Dünyadaki tüm aristokratik ve tüccar çevreler Romalılar
gibi yaşamayı ayrıcalık sayarlardı. Bir nevi günümüz kapitalist
modernite yaşamı gibi, Roma tarzı yaşam bir hastalık haline gelmişti.
Belki de İtalyan modacılığının dünya çapındaki etkisi bu gelenekten
kaynaklanmaktadır.
Spor karşılaşmaları vahşiceydi. Gladyatör dövüşleri, aslanlarla
dövüş ve arenalarda aç aslanlara canlı tutsak insanların sunulması
dehşet vericiydi. Halk bu eğlencelere alıştırılarak ahlaken düşürülmüş
oluyordu. Panteonlar ve tanrılar adına yapılmış tapınaklar son
dönemlerinde önemlerini büyük oranda yitirmişlerdi. Roma teolojisi Yunan
teolojisini sadece isimlerini değiştirerek benimsemişti. Vergiliuis,
Homeros’un Troya Destanını örnek alarak Roma kuruluş destanı Aieneis’i
yazmıştı. Yunan edebiyatı dahil, tüm kültür öğeleri sadece
Latinceleştirilerek benimsenmişti. Tiyatro, tarih ve felsefe yazımı
dahil. Yine de önemli eserler vermişlerdi. Hitabet güçlü bir sanattı.
Romaca aynı zamanda bir konuşma üslubuydu. Giyim kuşam Doğunun derin
etkisini taşımakla birlikte iyice özgünleşmişti. Latince yavaş yavaş
Grekçenin yerine standart diplomasi ve uluslararası resmi dil haline
gelmişti. Yunan klasiklerinin kaybolmamasında, Latince çevirilerinin
önemli bir rolü vardır. Politika sanat haline getirilmiştir.
Roma ve Atina kültürlerini karşılaştırdığımızda, Atina kültürünün
ideolojik yanının ağır bastığını, buna karşılık Roma kültürünün
maddi-politik yönünün ağırlıkta olduğunu rahatlıkla belirtebiliriz.
Fakat iki kültürün bir bütün oluşturduğunu görmek büyük önem taşır.
Adeta Atina’nın attığı kültürel temelin semeresini ilk anda İskender ve
ardılı krallıklar ve daha sonra Romalılar derlemişlerdir. Atina
kültürünü düşünmeden Roma’yı tasarlamak, hele hele bir dünya
imparatorluğuna taşırmak imkânsız gibidir.
Fakat çok daha önemli olan, bu iki kültürün Doğu kültürünün gelişme
evrelerinden sonuncusunu teşkil etmesidir. Sanıldığının aksine, Atina ve
Roma orijinli bir kültür ve imparatorluk yaratılmamıştır. İkisi de Doğu
kültür kaynaklarının yerel koşullarla beslenerek daha üst düzeyde bir
sentezle sonuçlanmasıdır. Avrupa bile bu kültür kaynaklarının Roma ve
Atina senteziyle bir kez daha kaynaştırılmasıyla kendi büyük kültür
devrimini başarmıştır. Doğunun ana beşik olan Mezopotamya ve Mısır’ın
dışında bir Avrupa kültürü tasavvur edilemez.
Maddi planda da tarihsel gelişmeler bir bütündür. Uruk’tan başlayan
kent oluşum ve çoğalımları bir zincir gibi birbirine bağlılık arz eder.
Gördük ki, hemen her uygarlığın bir ‘Uruk’u vardır. Bu tesadüfî bir
husus değildir. Kent diyalektiğidir. Neolitik kültürün doğuş ve
yayılışında da karşımıza aynı diyalektik gelişme çıkmıştır. Toplumsal
gelişmeleri tarihsel ve mekânsal zeminlerden kopararak
anlamlandıramayacağımızı, uygarlık yayılmasına ilişkin bu kısa derleme
ve değerlendirmemizde gözlemlemekteyiz.
Dünyamızın uygarlık sistemleri tarafından fethi ağırlıklı olarak
Roma uygarlığıyla tamamlanmıştı. Hatta eski alanların yeniden fethi gibi
kısır bir döngüye bile çoktan girilmişti. Uygarlıklar arasında yeniden
fetihler esas olarak gasp ve talan karakterindedir. Çünkü uygarlıkların
karakterleri benzerdir. Hepsi de biriken rantın (Bu kavramla mülk
gelirlerini kastediyorum. İster özel ister devlet mülkü haline
getirilsin, mülk topraklarda çalıştırılan insanların karın doyurmasından
sonra el konulan tüm değerler mülkiyet gerekçesine dayanır ve rant
sayılır) talanı ve kendi mülkiyeti haline getirme derdi peşindedir.
Dolayısıyla uygarlıklar arası çatışma ve el değiştirmelere dayanan
yayılımlar yeni değer yaratımından ziyade, değer tahribatıyla birlikte
gerçekleştirilir.
Geriye baktığımızda, Asurlarla başlayan sürecin, önceki uygarlık
değerlerinin gasp edilmesiyle kendini daha öncekilerden ayırt ettiğini
görmekteyiz. Hitit, Hurri, Fenike ve Mısır uygarlıklarını dehşetle ele
geçirmek ve kellerden kaleler ve surlar yapmakla övünen bir zihniyete
sahip Asur imparatorları aslında bir gerçeği çok açıkça itiraf etmiş
oluyorlar: Uygarlık savaşlarının bir vahşet olduğu gerçeğini. Hegel aynı
mantığı ‘tarihin mezbahalıkları’ olarak değerlendirmişti. Nedeni
mülkiyetin ve rantın el değiştirmesi olunca, başka türlü gerçekleşmesi
de olası görünmemektedir. Bir tarafta yaşamı tamamen uygarlık kültürüne
bağlı bir toplum, diğer tarafta bunu gasp etmek isteyen başka bir uygar
toplum: Ancak biri diğerini tüm maddi ve manevi değerlerinden koparırsa
amacına erişeceğine göre, diğerine yok olmaktan başka alternatif
kalmıyor. Teslim olsa bile (ki, çocuk ve kadınlarına el konulup,
yetişkin erkeklerin öldürülmesi bir kuraldır), nüfusun en yetkin
kesimini imha olmaktan başka bir sonuç beklemiyor. Trajik olan budur.
Yunan aydınları bu hususu iyi çözmüşler ve klasik çağın en trajik
öykülerini yazmışlardır. Sümer destanları da aynı trajik öykülerdir.
Nippur'a Ağıt ve Agade’nin Lanetlenmesi adeta bugünün Bağdat’ını haber
verir gibidir. Pers İmparatorluğu da benzer bir üne sahiptir. Özellikle
Ege kıyılarını bağımsız gelişmekten alıkoyması, tarihin en trajik
kayıplarından birisidir. Ardından İskender aynı uygarlık mantığını sanki
karıncalar üzerinden geçen bir silindir gibi kullanmıştır. Tanrı-krallık
her zaman insanları karınca gibi ezmekle sağlanan bir unvan oluyor. Bazı
insanların egosuna böylesi gelişmeler sığabiliyor. Roma’nın yaptığı, bu
mantığı belki de en sanatkârane niteliğine kavuşturmaktan ibarettir.
Aynı kısır döngü, vahşetle el değiştirmeler, eski sahiplerin
tebaalarıyla birlikte yok edilmesi veya faydalı esirleri haline
getirilmesi, insanlık vicdanının böylece kurutulması eylemi değil de
nedir?
Tek tanrılı dinler araştırıldığında, çok tanrılı ve putperestlikle
eş tutulan uygarlık rejimlerine yeni bir zihniyet ve pratikle karşı
çıkmaları tarihin en anlamlı gelişmelerinden biridir. Her ne kadar bazı
uygarlıksal yayılmalar bu dinler temelinde devam ettiyse de, başka bir
gelişmeyle karşı karşıya olduğumuz açıktır. Ayrı bir başlık halinde bu
yönlü çıkışları yorumlayalım.
4- UYGAR
TOPLUM AŞAMALARI ve DİRENİŞ SORUNLARI
Dördüncü yüzyıl sonlarında Roma’nın çöküşüyle sadece bir kent ve
adına izafeten bir uygarlık çökmüyor. Tüm ilkçağ ve klasik çağ
uygarlıklarının uzun bir dönemi sona eriyor. Ardından gelen ve karanlık
dönem diye anılan yüzyıllara ortaçağ denmesi adettendir. Bu, tarih
biliminin inşa tarzından ileri gelmektedir. Yetkin bir anlam değeri
yoktur. Hatta anlam bozucu yönü daha fazladır. Feodal dönem diye başka
bir ad vermemiz, özellikle Marksist tarih anlayışının toplum
biçimlendirme metodundan kaynaklanmaktadır. Feodalitenin toplumsal
tanımı biraz zoraki kaçıyor. Anlam derinliği vermiyor. Belki de
belirttiğimiz gibi anlam karıştırmaya daha çok hizmet ediyor.
Roma’nın çöküşünü tüm ilk ve klasik çağ köleci sisteminin çözülüşü
olarak yorumlamak anlam derinliği sağlayabilir. Nitekim çözülüşündeki en
büyük pay sahibi olan Hıristiyanlığın Manifestosu İncil’in kökeninin
Sümer ve Mısır dönemlerine kadar dayandırılması, bu çağ bütünlüğünün
karşı cepheden ifadesidir. Aynı hususlar İslam ve Bizans ikilemi için de
geçerlidir.
Bence Roma’dan sonraki dönem farklı bir yorumlama gerektirmektedir.
Giriş kabilinden de olsa, yeni döneme hem ‘karanlık ortaçağlar’ hem de
‘nurlu Hıristiyan ve Müslüman çağları’ demek, olup bitenin anlamını tam
vermekten uzaktır; hatta çarpıtmaktadır. Uygarlık değerlendirmemiz
boyunca hep rahiplerin inşa öneminden bahsettik. Daha doğrusu
gözlemledik. Ardından rahip dönemlerine son veren politik ve askeri güç
sahiplerinin krallık dönemlerinin tüm uygarlık süreçlerine kendi ezici
damgalarını vurduklarını gördük. Bir bütün olarak uygarlık kültürünün
neolitik kültürle çatışarak, sürekli bu kültürün alanını daraltıp
sömürgeleştirerek, asimile ederek tasfiye etmeye çalıştığını en güçlü
yorumumuz olarak belirtmeye çalıştık. Dar sınıf mücadelesini aşan
kültürler çatışmasının daha önemli olduğunu, sınıf mücadelesinin bunun
bir parçası olarak değerlendirilmesi gereğinin önemini vurguladık.
Ayrıca uygarlıkların kendi aralarında çatışmalarını bir ‘kasaplar
mezbahası’ olarak değerlendirdik.
Tüm bu anlatımları iki kavram altında yeniden yorumlamak bana daha
öğretici geliyor: İdeolojik ve maddi kültür olarak. Fernand Braudel’in
kapitalist kültüre ‘maddi kültür’ demesini önemli buluyorum. Bu tabiri
sadece kapitalist uygarlık için değil, tüm sınıf, kent ve devletli
uygarlıklar için yaygınlaştırmak çözümleyicilik olanaklarımızı
arttıracaktır. Maddi ve manevi kültür ayrımı uygarlık süreçlerinin
kuruluş aşamalarından kapitalizme kadar aralıksız devam etmiştir.
Kapitalizm bu sürecin maddi kültür boyutunda sadece en son ve zirvesini
temsil etmektedir. İdeolojik (manevi de denilebilir, daha sonra
anlambilim) kültür de başlangıçtan itibaren var olup, özgürlük
sosyolojisinin kapitalizme denk gelen aşamasında zirve yapmak
durumundadır. Araştırmamızı bu yönüyle geliştirdiğimizde, hem tüm
uygarlık tarihi boyunca uygarlık ve karşı direniş boyutundaki maddi ve
ideolojik kültürün ilişki ve çatışmalarındaki anlam gücümüzü arttırmış
olacağız; hem de ‘ortaçağ ve kapitalist modernite’nin bağlantısını
özgürlük sosyolojisiyle kurup, özgür yaşamın anlamını ideolojik kültür
boyutunda değerlendirmemize güçlü bir hazırlık yapmış olacağız.
Yapacağım yorumlar daha çok şimdiye kadar gözlemlediğimiz neolitik
ve uygarlık kültürlerinin özgürlük sosyolojisini inşa etmeye ilişkin bir
deneme çalışması olacaktır. Asıl özgürlük sosyolojisini inşa
çalışmalarımızı ise, çok daha kapsamlı olarak kapitalist uygarlığa
(moderniteye) ilişkin gözlemlerimizi yaptıktan sonra sunmaya
çalışacağız.
a- Neolitik kültürün ideolojik ve maddi kültür olarak ayrımında
ciddi sorunların olamayacağını, daha çok tıkanma sürecine girdiğinde ve
uygarlık toplumunun gelişmesi karşısında kendini savunamadığında yoğun
sorunlarla karşılaştığını belirtmek durumundayım. Öncelikle sürekli
başlık konusu yaptığım ‘sorunlar’ kavramını açma gereğini duyuyorum.
Kullandığım anlamıyla bu kavram, ideolojik ve maddi kültürün artık birey
ve toplum tarafından sürdürülemez kaotik durumunu ifade etmektedir.
Sorunlu halden çıkış ise, yeni toplumun anlamlı yapısını kazandıktan
sonraki düzenlenmiş halini ifade eder. İdeolojik kültür, çokça
yorumlamaya çalıştığım gibi yapıların, kurumların, dokuların ne tür
işlevle yüklü olduklarını, anlamlarını, zihniyet hallerini ifade
etmektedir. Maddi kültür görüngü, olgu, kurum, yapı, doku gibi
kavramlarla izah etmek durumunda olduğum işlevin, anlamın diğer görünen,
elle dokunulan kısmını ifade eder. Evrensellikle bütünleştirmek
istersek, enerji-madde diyalektik ikilemini toplumsal gerçeklikte
aramaya ve yorumlamaya çalışır.
Bu kavramların ışığında neolitik toplumun ideolojik ve maddi kültür
öğeleri arasında yaşamı tehdit edecek, çatışmaya götürecek hususlar
ağırlıklı olarak özellikle kuruluş ve kurumlaşma aşamasında
oluşmamaktadır. Toplumsal ahlak buna fırsat vermemektedir. Toplumsal
çatlağa yol açan temel etken olan özel mülkiyet gelişme fırsatı
bulamamaktadır. Bununla bağlantılı diğer konu olan farklı cinsiyetler
arasındaki işbölümü de henüz mülkiyet ve zor ilişkisini tanımamaktadır.
Ayrıca ortak çalışmanın ürünü olan besin elde etmede de özel mülkiyet
söz konusu değildir. Tüm bu hususlarda hacim ve sayı olarak büyümemiş
toplulukların sıkı bir ortak ideolojik ve maddi kültürleri söz
konusudur. Özel mülkiyet ve zor bu yapıyı bozacağından hayati bir
tehlike olarak görülmekte ve ahlaklarının temel kuralı olarak ortak
paylaşım ve dayanışma toplumu ayakta tutan temel ilke olmaktadır.
Neolitik toplumun içyapısı bu anlam ilkesi gereği son derece sağlam
görünmektedir. Binlerce yıl sürmesinin nedeni de bu gerçeklikten
kaynaklanmaktadır. Toplum-doğa ilişkisinde de, uygarlık toplumuyla
kıyaslandığında, uçurumun açılması şurada kalsın, ekolojik ilkeye uyum
her iki kültür bakımından da güçlü bir biçimde sürmektedir. Zihniyetin
doğaya yaklaşımı kutsallıklar ve tanrısallıklarla yüklüdür. Doğa aynen
kendileri gibi canlı kabul edilmektedir. Kendilerine hava, su, ateş ve
her tür bitkisel ve hayvansal besin sunduğu için tanrıyla eş tutulmakta,
daha doğrusu tanrısallığın en güçlü öğesi olmaktadır. Tanrı ve
tanrısallık kavramının en güçlü nedenlerinden birinin bu gerçeklikte
yattığı yoğunca gözlemlenmektedir.
Tanrı kavramına uygar toplumun yüklediği anlamı yeri geldiğinde
yorumlayacağız. Mühim olan, neolitik toplumun zihniyetini büyük oranda
işgal eden tanrısallıkların baskı, sömürü ve zorbalıkla, onların örtbas
edilmesiyle ilgisinin bulunmadığıdır. Daha çok rahmet, şükran, bolluk,
sevgi, coşku, işler kötüye gittiğinde korku ve ışık gibi kavramlarla
bağlantılandırılarak, onlarla (yani doğayla, bilimsel olarak ekolojik
davranılarak uyumlu geçinme, çevreci olma) uyumlu geçinmeye büyük önem
verilmektedir. Gerektiğinde en değerli varlıklarını, kendilerinin bir
parçası olan çocuklarını, genç erkek ve kızlarını kurban olarak
sunmaktadırlar. Tanrının toplumsallık yönünü ise, eski klan toplumunda
da kült kabul edilen ‘totem’, ‘tabu’ ve ‘mana’ gibi kavramlarla
topluluğun atasal varlığının kendisi olarak kabul edilmektedir. Bir nevi
‘atacılık’, ‘ana-tanrıçalık’ dini olarak anlam bulmaktadır. Kutsallık ve
saydığımız totem, tabu, mana kavramları tam tanrısallık sayılmasa da,
zihniyetlerinin ağır bir bulutu olarak hep başlarının üstünde
dolaşmaktadır. Kutsallık da özünde yaşamları üzerinde etkili bulunan her
şeye gösterilen ve huşu, coşku, bazen korku ve endişe içinde, bazen
sevgi ve saygı, bazen acı ve ağlayış içinde gösterilen tutumdur. Nesne
ve anlamların yaşamları üzerindeki etkilerine biçtikleri değerdir. Ahlak
olarak da yorumlayabiliriz. Zaten ahlakın temelinde de topluluklarını
ayakta tuttuklarına inandıkları bu tanrı ve kutsallıklar vardır ve temel
rol oynar. Topluluklar bu konuda çok ciddidir. En ufak kural ihlalinin,
saygısızlığın, kurban sunmamanın felaketle sonuçlanacağına inanırlar.
Yani tam ahlaki toplumlardır.
Her ne kadar öz kültürleri haline getirdikleri bitkilerle
evcilleştirdikleri hayvanları üzerinde bir toplumsal aiddiyet varsa da,
buna mülkiyet denilemez. Mülkiyet nesnellik içerir. Ortada nesnel-öznel
ayrımına yol açacak bir zihniyet henüz söz konusu değildir. Nesneler
kendileri gibi sayılmaktadır. Birbirleri kendileri için ne kadar mülkse,
kültüre ve evcilleşmeye çektikleri bitki ve hayvanlar da o denli
mülktür. Dolayısıyla ciddi bir ekolojik ihlalden söz edilemez. Şüphesiz
mülkiyete yol açacak bir başlangıç yapılmıştır. Ama bunun mülkiyete
dönüştürülmesi başka koşullarda uzun süre sonra gerçekleştirilecektir.
Anlattıklarımızdan neolitik toplumun ’cennet’ olduğu anlamı çıkmasın.
Toplumun kendisi henüz genç ve geleceğin belirsiz, sık değişen doğa
koşullarından dolayı kırımlarla karşı karşıya olması nedeniyle tehlikeli
durumdadır. Toplum bunun bilincindedir. Zaten zihniyete damgasını vuran
da budur. Buna çare olarak, çok safça da görülse, mitolojik ve dinsel
boyutlu bir metafizik geliştirmek kaçınılmaz görünmektedir.
Ana-kadın çevresindeki kolektif yaşam ve ona dayalı kutsallık ve
tanrısallık metafiziğinin anlamını bu yorumlar temelinde daha iyi
anlayabiliriz. Ananın doğa gibi doğurganlığı, besleyiciliği, şefkati,
yaşamdaki büyük yeri, hem maddi hem manevi kültürün başat ögesidir.
Kocalığını bir yana bırakalım, erkeğin toplum kolektivitesi üzerinde
henüz ‘gölgesi’ bile yoktur, olamaz. Toplumun yaşam şekli buna izin
vermemektedir. Dolayısıyla erkeğin hâkim cinsiyet, kocalık, mülk sahibi,
devlet sahibi gibi vasıfları tamamen sosyal karakterlidir ve sonradan
gelişecektir. Toplum demek ana-kadın, çocukları ve kardeşleri demektir.
Muhtemel koca adayı erkek ise, yararlılığını kocalığı dışında bir
marifetle, örneğin iyi avcılık ve bitki ve hayvan yetiştiriciliğiyle
kanıtlarsa üye olarak kabul görebilir. Karımın erkeği, çocuklarımın
babasıyım gibi bir hak ve duygu henüz sosyal olgu olarak gelişmemiştir.
Unutmayalım; babalık ve hatta analık, psikolojik boyutları hiç yoktur
denilmese de, esas olarak sosyolojik kavram ve olgulardır, algılardır.
Neolitik toplum ne zaman darboğaza girdi veya aşılmaya çalışıldı?
Bu konuda iç ve dış nedenler temelinde yorumlar geliştirmek mümkündür.
Erkeğin zayıflığı aşıp başarılı avcı ve etrafındaki maiyetiyle güçlü bir
konumu yakalaması, anaerkil düzeni tehdit etmiş olabilir. İyi bitki ve
hayvan yetiştiriciliği de bu güce yol açmış olabilir. Ağırlıklı
gözlemlerimiz ise, bize neolitik toplumun dış etkenli nedenlerle
eritildiğini göstermektedir. Şüphesiz bu etken, rahibin kutsal devlet
toplumudur. Aşağı Mezopotamya ve Nil’in ilk uygar toplum öyküleri bu
yaklaşımı büyük oranda doğrulayıcı niteliktedir. Kanıtlı olarak
anlattığımız gibi, gelişmiş neolitik toplum kültürüyle alüvyonlu
topraklarda suni sulama teknikleri bu toplum için gerekli artık-ürüne
yol açmıştır. Artık-ürünün büyüklüğü etrafında kentleşen yeni toplum
devlet biçiminde örgütlenmiş, ağırlıklı olarak erkek gücüyle çok farklı
bir pozisyonu yakalamıştır. Artan kentleşme metalaşma demektir. O da
beraberinde ticareti getirir. Ticaret ise, koloniler şeklinde neolitik
toplumun damarlarına sızarak, gittikçe artan biçimde metalaşmayı,
değişim değerini (Neolitik toplumda nesnelerin kullanım değeri
geçerlidir. Değişim yerine ise armağan esastır), mülkiyeti
yaygınlaştırıp çözülmesini hızlandırır. Uruk, Ur ve Asur kolonileri bu
gerçeği çok açıkça kanıtlamaktadır.
Neolitiğin ana bölgesi Orta ve Yukarı Dicle-Fırat havzaları bu
temelde uygarlığa katılmıştır. Gerek neolitik seviyeye erişmiş gerek
erişmemiş diğer tüm klan toplulukları, ezici bir biçimde dıştan gelen
uygar toplum saldırılarıyla; işgal, istila, sömürgecilik, asimilasyon ve
yok etme yöntemleriyle karşılaşmışlardır. Gözlemlerimiz tüm insan
topluluklarının yaşadığı bölgelerde bu yönlü gelişmelerin yaşandığını
göstermektedir. Daha sonraki her alanda ve daha üst aşamalarda uygar
toplumun saldırılarıyla toplumun kök hücresi sayabileceğimiz neolitik
toplum ve önceki dönemlerden kalmış olanlar çözülme süreçlerine girerek,
günümüze kadar kalıntı olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Şahsi düşüncem, uygarlık öncesi toplumun asla bitirilip yok
edilemeyeceğidir. Bu toplumlar çok güçlü olduklarından değil, tıpkı kök
hücreler olgusunda rastladığımız gibi toplumsal varlığın onlarsız mümkün
olmadığındandır. Uygar toplum ancak kendinden önceki toplumla birlikte
var olabilir. Bu husus tıpkı işçi olmadan kapitalizmin olamayacağı gibi
bir gerçekliktir. Uygar toplum varlığını ancak uygarlaşmamış veya
yarı-uygarlaşmış toplumlara dayanarak diyalektik olarak da mümkün
kılabilir. İmhalar, yok etmeler kısmen gerçekleşmiş olabilir. Ama
tamamıyla gerçekleşmesi toplumsallığın doğasına aykırıdır.
Bununla birlikte tarih boyunca ayakta kalan neolitik toplumun
ideolojik kültürünü küçümsememek gerekir. Analık hukuku, toplumsal
dayanışma, kardeşlik, çıkarsız ve salt toplum amaçlı sevgi, saygı,
iyilik düşüncesi yani ahlak, karşılıksız yardımlaşma, gerçek değer
üretenlere ve toplumu yaşatanlara saygı, kutsallık ve tanrısallık
kavramlarının saptırılmamış özüne bağlılık, komşuya saygı, eşitliğe ve
özgür yaşama özlem gibi ölümsüz değerler bu toplumun temel varlık
nedenleridir ve aynı zamanda toplumsal yaşam sürdükçe varlıklarını asla
yitirmeyecek değerlerdir. Uygarlık değerleri baskı, sömürü, gasp, talan,
tecavüz, katliam, vicdansızlık (ahlaksızlık), yok etme, eritme gibi çok
sayıda toplum için gereksiz maddi ve manevi kültür öğeleriyle yüklü
olduğundan, toplumdaki varlıkları geçicidir. Bunlar daha çok hastalıklı,
sorunlu toplumun vasıflarıdır.
Özgürlük Sosyolojisi’nde uygarlıklı toplumun hasta ve çarpıtılmış
değerlerinin aşılarak, geriye kalan kalıcı toplum değerleriyle nasıl
özgür, eşit ve demokratik toplumla bütünleştirilebileceğini
yorumlayacağız.
b- Uygar toplumu üç aşamalı yorumlamak öğretici olabilir. İlk, orta
ve son aşamalar olarak. Fakat uygar toplumun bir bütün olduğunu, bu tür
ayrımların çözümlemeler açısından kolaylık sağlayabileceğini, somutta
ise karmaşıklığını ve bütünlüğünü ‘uzun süre’ açısından koruyacağını iyi
bilmek gerekir.
Uygar topluma yakıştırılan kibarlık, incelik, centilmenlik,
kurallara saygılılık, ölçülülük, planlı olma, akıllılık, haklara
bağlılık, barışçıllık gibi sıfatlar tamamen yakıştırmacadır ve sadece
propaganda değeri taşır. Uygar toplumun gerçek yüzü şiddet, yalan,
kandırma, kabalık, entrika, savaş, talan, esaret, yok etmeler, kulluk,
vefasızlık, gasp, talan, vicdansızlık, hukuk tanımama, güç ilkesine
tapınma, kutsallık ve tanrısallık ilkesini bir avuç çıkarcı azınlık için
saptırıp kullanma, tecavüzkâr, cinsiyetçi toplumsallık, bir taraf mal ve
mülke boğulmuşken diğer tarafta açlık ve sefaletten ölme, geniş köle
yığınları, avare köylüler, işsiz işçiler gibi yaşamın doğasına aykırı
toplumsal hastalık ve çarpıklıklarla yüklüdür. Propagandanın gücüyle ve
sahte, kötü bir metafizik yaklaşımla gerçek yüzünü gizlemek için sürekli
örgütlü bir çaba harcar.
Daha bilimsel bir tanımla uygar toplum sıkça yapmaya çalıştığımız
gibi, kentle birlikte sınıflaşmayla gerçekleşen, devlet adı verilen
örgütle yönetilen toplumdur. Etnisite-aşiretteki akrabalık ve dayanışma
en çok hiyerarşiye kadar bir toplumsal farklılaşmaya yol açar. Sınıf
bölünmesi ve devlete erişim doğasına uymaz. Aşiret kültürü sınıflı
devletli kültüre uymaz. Sınıflaşmanın esas özü, artan artık-ürün
üzerindeki tasarruftur. Artık-ürüne yol açan, başta toprak olmak üzere
üretim araçları üzerindeki gasp veya mülkiyettir. Her zaman söylendiği
gibi, mülkiyet toplumdan yapılan hırsızlıktır. Artık-ürün ise
hırsızlığın karşılığıdır, ürünüdür. Devlet örgütlenmesi esas olarak bu
mülkiyetin korunması ve artık-ürün toplamının sahiplerine dağıtılmasının
kolektif aracıdır. Örgütlenmiş mülk, artık-ürün ve artık-değer
sahipliğidir. Tabii bunun için tarih boyunca muazzam ordular,
bürokrasiler, silahlar, meşrulaştırma araçları gerekmiştir. Kendine
bağlı bilim, ütopya, felsefe, sanat, hukuk, ahlak, din türetilmiştir.
Anlamsız bir metafizik tüm bu kategorilerin toplumsal rollerini ve özgür
yaşamla bağlarını çarpıtmıştır. Uygar toplumun ideolojik ve maddi
kültürle bağıntısı büyük bir karmaşa ve çarpıtmayı içermesine karşın,
esas olan yapısallığıdır. Bu da maddi kültürün gittikçe artan
varlığıdır. İdeolojik kültürün yokluğundan bahsetmiyoruz. Varlığının iki
temel özelliği vardır: İkinci planda kalma ve çarpıklık.
Bu hususları kavramak için daha da açıklamak gerekir. Bilindiği
üzere, yapısallık ve işlevsellik kabul gören bir ‘anlambilimsellik’
kavramıdır. Her yapının bir işlevi, her işlevin bir yapısı vardır. Kaos
durumunda yapı ve işlev kriz yaşar. Dağılma ve çözülmeyle karşı karşıya
kalır. Bazı geçici karışık yapılar ve çelişik işlevler de bu arada
devreye girer. Bahsettiğim bu husus evrensel nitelik taşır. Örneğin
suyun yapısallığı H2O’dur. Evrenin hangi köşesinde olursak
olalım, H2O bileşimi oluşmuşsa, yapısallık kurulmuş demektir.
İşlevsellik ise ‘su’ dediğimiz son derece saf, akışkan bir niteliktir.
Donması veya buharlaşması, asıl yapısında bozulma ve dolayısıyla
işlevselliğini yitirmesi veya sınırlandırması anlamına gelir. Tahta veya
madenden bir masa yapmak yapısal bir çalışmadır. Masanın yararlılığı
işlevselliğidir. Aynı tahta ve maden parçaları masa olmaktan çıkarsa
işlevselliğini yitirir. Yok olmasalar da işlevleri yok olur. Yamuk yumuk
masalar da mümkündür. Bu durumda da hem yapısal, hem işlevsel
bozukluklar kaçınılmazdır.
Evrendeki her oluşum yapısal ve işlevsel olmayı birlikte taşıma
gibi bir özelliğe sahiptir. En genel anlamıyla maddeyi yapı olarak
yorumlarsak, bu yapıyı ayakta tutmak için hemen aklımıza enerji gelir.
Enerji madde için işlevselliktir. Enerji-madde önceliğinde enerjinin
esas olduğu bilimce kanıtlanmıştır. Maddi yapılar enerjisiz olmaz, ama
enerji maddi yapısız da var olabilir. Maddenin yok olabileceği
(yapısallık olarak), ama enerjinin yok edilemeyeceği daha anlaşılır bir
husustur. Tabii enerjinin işlevselliğini geliştirmesi de maddi
yapılanmaları bilebildiğimiz kadarıyla zorunlu kılmaktadır. Canlılık
bile ancak belli, çok gelişmiş maddi yapılar ve ortamlarla
bağlantılıdır. Maddi karşılığı olmayan, daha doğrusu maddi yapısallığı
olmayan bir canlılık düşünülememektedir. Varsa biz bilemiyoruz.
Genelleştirirsek, en gelişmiş maddi yapısallıkların karşılığı en
gelişmiş bir işlevselliğe denk düşebilir.
Toplumdaki maddi yapı ve işlevselliğin karşılığı maddi kültür ve
ideolojik kültürdür. Toplumsallığı yorumlamamız, uygar toplumdaki maddi
yapının aşırı gelişkinliğine karşılık, işlevselliğini tam
geliştiremediği gibi yitirdiğine, karşılık olarak yapıları da bozduğuna
ilişkindir. Bunun temel nedeni ise, toplumsallığı mümkün kılan ana
yapısal ve ideolojik kültürlere bağlı kalmaması, onları aşırı
zorlamasıdır. Şuna benzetebiliriz: Suyun içine petrol karıştırmak suyu
bozar ve su işlevselliğini yitirir. Petrol de su gibi akışkandır. Ama
işlevi bambaşkadır. Maddi kültürün gelişmesi eğer ideolojik kültürün
gelişmesiyle denk ve uyumluysa, bunun sakıncasını veya toplum üzerinde
olumsuzluğunu söylemleştiremeyiz. Normalde olandır diyebiliriz. Fakat
maddi kültürün gelişmesi ve çok dar bir toplumsal grubun elinde
birikmesi durumunda ise, kesinlikle toplumun hem genelde yapısal ve
işlevsel bozulması, hem de dar anlamda büyüyen maddi kültür ve eriyen
ideolojik kültür anlamına gelir.
Bir örnekle fikrimizi daha iyi açıklayabiliriz. Mısır piramitleri
dev maddi yapılardır. Fakat bunun karşılığı işlevselliğini, anlamlı
yaşamını, özgürlüğünü, yani ideolojik kültürünü yitirmiş milyonlarca
insandır. Uygarlık böyle bir şeydir. Dev yapılar inşa eder. Tapınaklar,
kentler, surlar, köprüler, tarlalar, ambarlar ve hatta ürünlerle
büyüklüğünü görünür kılmış olabilir. Böyle toplumlar uygarlıklarca
mümkündür. Fakat işlevselliği, ideolojik kültür değeri aynı toplumda
arandığında, karşılaşılan şey ya bu değerin yitikliği ya da
çarpıklaştırılmış halidir. Bir azınlık toplumun genelinden kopmuş, onu
acımasız bir baskı ve istismar altına almış, ideolojik kültüründen ya
kopartmış ya da çarpıtarak sunup asıl ideolojik kültür değerlerinden
yoksun bırakmıştır.
Azınlığın beslendiği hem maddi hem ideolojik kültür ise, çifte
yönlü hasta bir topluma yol açar. Maddeye boğulmuş, çevresel ve özgür
bir ideolojiden ise tamamen kopmuştur. ’Toplumsal sorun’ dediğim haller
bu diyalektik gelişmenin sonucudur. Uygar toplum tam bu nedenle çevreden
kopar. Sanıldığı gibi bu kopuş niteliksel veya nitelik olmayıp
ontolojiktir. Yani uygar toplumun varlığı çevreden kopmayı zorunlu
olarak gerektirir. Çevre ve ekoloji ister eski haliyle doğa-toplum
bütünlüğü içinde, ister en bilimsel ifadeyle doğa-toplum bütünleşmesi
biçiminde anlaşılsın, gereksindiği toplum, uygarlığı oluşturan temel
ölçütleri, yani sınıf-kent ve devletini aşmayı gerektirir. Kaba bir yok
etme eyleminden bahsetmiyorum. Yeni bir toplumun maddi ve ideolojik
kültürünün dengeli ve uyumlu olmasını varsayar. Toplumun içte dengeli ve
uyumlu maddi ve ideolojik kültürü, doğayla bütünleşmesini özgürleşmiş
doğa (Murray Bookchin’in deyişiyle ‘üçüncü doğa’) olarak
gerçekleştirirken, aynı zamanda beraberinde uygar toplumun dengesiz
doğa-toplum çelişkisinin aşılmasına da yol açar.
Bu genel kavramsal perspektif altında uygar toplumun ilk inşa
dönemini yorumladığımızda, hemen tümünde dev bir maddi kültür görüngüsü
olduğu görülür. Mısır’ın dev pramitleri, Sümerlerin zigguratları, Çin’in
Yeraltı Şehri, Hintlilerin tapınakları, Latin Amerika’da benzer kent ve
tapınaklar açıkça maddi kültürün varlığını sergiler. İçindeki mana, yani
ideolojik kültür ise mumyalanmış cesetler, tanrı heykelleri, kralın öte
dünyada da ordusuyla yürüyüşüdür. Anlam donmuş veya müthiş
çarpıtılmıştır. Bu durumlarda insan psikolojisindeki ‘ben’ kavramına
vurgu yapılarak da anlamlandırma yapılır. Ama asıl anlamın
toplumsallıktaki dönüşümde yattığı açıktır. Toplum olmadan veya
dönüşmeden böyle yapıların akla bile gelemeyeceği anlaşılırdır. Kralın
tanrılaştırılması da bir zihniyet durumudur. Fakat çarpıtılmış ve
toplumu var eden temel ideolojik zihniyeti yıkan bir zihniyettir. Gerçek
toplumsal zihniyetin, ideolojik kültürün yıkılması pahasına, tek tanrılı
dinlerin büyük bir öfkeyle ve varlık nedenleri olarak karşı çıktığı bir
zihniyettir. Kentte üslenmiş ve kendini sınıf devleti olarak örgütlemiş
olan bu toplumun büyük birikimini maddi kültür olarak; çarpık zihniyet,
kötü metafizik, doğadan dışlanma, doğanın üstüne çıkma ve kendini
tümüyle doğa dışında bir yaratıcılık olarak sunmasını ise ideolojik
kültürün ikinci plana düşmesi ve çarpıtılması olarak yorumluyoruz.
Bu aşamanın tepkisiz, coşkulu, mucizevi ve acısız karşılandığını
belirtmek mümkün değildir. Mitolojik anlatım gerçeğin çok gizlenmiş
ifadesidir. Gerek mitoloji, gerek kutsal din belgeleri bir nevi direniş
öyküleridir. Başlangıçtaki direnişi ideolojik kültürün başkaldırısı
olarak yorumlamak anlamlı bir saptamadır. Direniş çok boyutludur.
Öncelikle ev hapsine ve erkek bağımlılığına alınmasına karşı kadının
büyük direnişi İnanna figüründe nettir. Kurulur kurulmaz kentlerin
etrafının surlarla çevrilmesi, etnisitenin tam bir ideolojik kültür
başkaldırısının sembolüdür. Yaratıcı tanrı ve kul insan anlayışı
derinliğine çözümlendiğinde, büyük bir sınıf mücadelesinin verildiği
gösterecektir. Yaratıcı tanrı imalatı, asıl özünden boşaltılan
doğa-tanrı anlayışının yerine ikame edilmiştir. Aslında yaratımla
ilişkisi olmayan, ondan kopan yönetici sınıf, tam bir ideolojik
çarpıtmayla kendisini tam yaratıcı maskeli tanrılar olarak ilan eder,
buna karşılık gerçek yaratıcı, anlamlı kutsallık ve tanrısallıklar
sahibi toplum üyelerini dışkılarından yaratılmış olarak
vasıflandırırken, büyük bir sınıf savaşımını da mitolojik dille ifade
etmektedir.
İdeolojik kültürün büyük düşüşü bu anlatımlarda gizlidir.
Uygarlığın ilk inşa mitolojik anlatımları, özellikle tanrı inşa
maharetleri, sınıfsal mücadelenin ideolojik biçimi olarak okunabilir. O
dönemin zaten başka bir anlatım dili de yoktur. Kent rekabetleri ve
yakıp yıkmaları şiddetli bir sosyal mücadeleye tanıklık etmektedir.
Destan anlatımları, panteon düzenlenişleri, kent mimarileri, mezar
yapımları sınıfsal uçurumu ve kırsal toplumla açılan mesafeyi net
yansıtırlar. Firavun ve Nemrut öyküleri toplumun derinliğine
yarılmasının belgeleridir. Aşiret ezgileri de uygarlık saldırıları
karşısındaki zorluk ve çaresizliklerin izlerini taşır.
Uygar toplumun ilk inşa döneminden en derli toplu ve günümüze kadar
ulaşan direnişlerin başında peygamberler geleneği gelir. Öyküleri Adem
ve Havva’yla, yani ilk iki insanla başlatılan anlatımın tüm özellikleri
ideolojik kültürün damgasını taşımaktadır. Adem’le Havva’yı neolitik
toplum karşısında tanrılaşan uygarlık zihniyetinin kavranmasında doğru
değerlendirirsek, efendi-köle çatışmasının ilk ipuçlarını sunduklarını
görürüz. Adem’le tanrı diyalogları ve Havva’yla ilişkileri, efendi-köle
ayrışımı kadar ana-kadının ikinci plana düşüşünü sembolize ettikleri
biçiminde yorumlayabiliriz. Nuh’un çıkışı, zorba efendi karşısında
neolitik toplumu adeta gemiye yükleyerek uygarlığın ulaşamayacağı dağlık
alanda yeniden inşasını anımsatır. Öykü zaten Sümer toplumunu ve ayakta
kalmak için direnen neolitik toplumu anlatmaktadır. Bu iki peygamber
geleneğinin başlangıcını uygar toplumun inşasına kadar taşımakla
direnişin başından beri mevcudiyetini ve en az uygarlığın sürekliliği
kadar bir sürekliliğe sahip olduklarını göstermektedir. Hanedan
tarihleri üst sınıf tarihleri oldukları gibi, peygamberlik tarihleri
daha çok direnen kültürler, kabileler ve kahramanlar tarihidir. Hepsinde
ortak öğe putperestliğe karşı çıkmalarıdır.
Uygar toplum putçuluğuyla totem ve benzeri kabile simgelerini ayırt
etmek gerekir. Uygar toplumun panteonunda bir araya getirilen tanrılar,
dönemin yönetici figürlerinin kopyaları gibidir. Zaten hepsi insan
şeklindedir. Daha da ötesi, yönetici insanların ta kendileridir. İşte
peygamberlerin bu figürlere saldırmalarıyla yöneticilere saldırmaları
özde aynıdır. Anti-putperestlik anti-devletçiliktir. Kurumsallaşan
toplumu sembolize eden tüm kavram ve simgelerine muhalifliktir,
direniştir. Rahiplerle siyasi krallıklar arasındaki kavga daha farklı
niteliktedir. Rahipler krallardan inşa ettikleri toplumdan paylarını
talep etmektedirler. Mücadeleleri üst tabaka arasında geçer. Devlet içi
bir mücadeledir. İdeolojik kültürün yaratıcıları oldukları için, dolaylı
da olsa peygamberleri etkilerler. Rahip esas olarak devletin din
adamıdır. Sivil toplum onu pek ilgilendirmez. Peygamberlik, tersi
ilişkiyi anlatır. Devlet dışındaki toplumun sözcüsüdür.
İbrahim peygamberle başlatılmak istenen ve Musa’yla kurumlaştırılan
geleneğin özgün yanı, Mısır ve Sümer toplumundan tamamen kopma cesareti
ve kendi toplumlarını kurma iradeleridir. Tam bir ideolojik kültür
devrimiyle tanışıyoruz. Nemrut ve Firavun iki toplumun, devletin
sembolik yönetici lakaplarıdır. Kurumlaşmış özellikleri vardır. Mutlak
hâkimiyeti ifade ederler. İbrahim ve Musa bu hâkimiyeti tanımadıklarını
kendi ideolojik kültürleriyle, yani zihniyet direnişleriyle açıklamış
oluyorlar. Bu direniş dönem için değeri yüksek bir başkaldırıdır. Bugün
nasıl “Başka bir dünya vardır” sloganı önemliyse, o dönemde Firavunlar
ve Nemrut’ların resmi hâkim dünyaları dışında bir dünyanın var olduğunu
ilan ediyorlar. Bunun için kendi cemaatleriyle yoğunca uğraşıyorlar.
Öncelikle bir umut hareketidir. Bugünkü İsrail’in gücünün temelinde, en
azından ideolojik kültür gıdasında bu öykünün payı küçümsenemez.
İbrahimî gelenekteki tüm öykü ve ütopyalar kabile düzenlerinin uygarlık
tarafından önü kesilen yaşamlarını ve özlediklerini dile getirmektedir.
Her iki uygarlıktan etkilenmişlerdir. Ama özde reddettiklerini iyi
yorumlamak gerekir. Amaçları onlar gibi bir uygarlık inşaları değildir.
İsrail krallarının rahipleriyle sürekli çatışmalarında bu gerçekliğin
yeri önemlidir. Halen bu yönlü bir çekişme İsrail devlet ve toplumunda
bütün şiddetiyle sürmektedir. Hititlerin, Mitannilerin, Asurların,
Med-Perslerin, en nihayet Greko-Romenlerin de tarihsel şahitleridir.
Hafızalarında bu uygarlıkların tortuları birikmiştir.
Tarih M.Ö. 1600-1200 yıllarını maddi kültürün ışıltılı bir dönemi
olarak tasarlar. Hitit, Mısır ve Mitanniler arasındaki ilişkiler ilk
uluslararası diplomasinin canlı örneklerini sunarlar. İbraniler bu
sürecin en yakın ve bakıp anlamasını bilen kavmidir. İbrahim ve Musa’yı
bu dönemin trafiğinden ayrı düşünmek tam anlaşılmalarını eksik bırakır.
Verdikleri cevap ideolojik kültürün cevabıdır.
İsa ve Muhammed bu gelenek içinde iki büyük reformatördür.
İdeolojik kültürün yükselişindeki yerlerini sonraya bırakalım.
Babil ve Asur, maddi kültürün yükselişindeki iki önemli halkadır.
Büyüyen şehir ve ticaret bu iki krallık döneminde büyük aşama
sağlamıştır. Babil, kendi döneminin Paris’idir. Asurlar önce tüccar
krallar, sonra imparatorluk inşa etmenin en gaddar temsilcisidir. Maddi
toplumu Ortadoğu’da en iyi temsil eden yönetim geleneğidir. İdeolojik
kültürü hem ikinci planda tutmada, hem çarpıtmada rol sahibidirler.
Med-Pers geleneğinin dayandığı Zerdüşt kültürü ideolojik kültüre tekrar
başat yeri vermenin büyük mücadelesini vermiştir. Zerdüşt-Buda-Sokrates
üçlüsü birbirine çok yakın zaman sürelerinde hem büyük ahlak
filozofları, hem maddi kültüre karşı ideolojik kültürün üstünlüğünü
kendi şahıslarında temsil eden büyük bilge kişiliklerdir. Uygarlığın
düşürdüğü insanlık vicdanının büyük uyandırıcıları ve
seslendiricileridir. Kendi dönemlerinde olgunluk dönemine giren maddi
kültür dünyasının ezici üstünlüğü karşısında başka dünyaların hem mümkün
olduğunu, hem arayışçıları olduklarını yaşamlarıyla görkemli bir biçimde
sunmuşlardır.
Başta İskitler olmak üzere, çevre kültürlerinin ardı arkası
gelmeyen direnişleri ve saldırıları, ideolojik kültürün kolay
tüketilmeyeceğinin süregiden kanıtlarıdır. Semitik kültürden
Amoritlerin, Aryen kültüründen Hurrilerin, Kuzey Kafkas kültürünü ise
İskitlerin uygarlık karşısında temsilleri, direniş halkalarının da en az
uygarlık halkaları kadar kesintisiz ve güçlü olduklarını gösteriyor.
Gotlar Roma uygarlığı için neyse, Amorit-Arap, Hurri-Med ve İskitler de
Ortadoğu İmparatorlukları için aynı konumu ifade ederler. Hıristiyanlık
benzeri birçok dinsel çıkış zaten Ortadoğu toplumsal direnişlerinde hiç
eksik olmamıştır.
c-
Greko-Romen uygar toplumu uygarlık tarihinin orta, olgunluk dönemini
temsil eder. Klasik çağ uygarlığı da denilebilir. Uygarlık
potansiyellerinin en parlak aktiflerini geliştirebilmişlerdir. Dönemine
göre maddi kültürün en görkemli çağını yaratmışlardır. Daha önceki tüm
maddi kültürlerin en başarılı sentezlerine ulaşan bu uygarlık kendi
aşamalarının son sözleridir. Halen görkemlilik olarak Roma’yla
kıyaslanabilecek maddi bir kültüre erişildiğini söylemek zordur. Bir
devrim gibi gösterilen kapitalist endüstriyalizm ise uygarlık değil,
uygarlığın hastalığıdır.
Atina dönemi ilkçağın ideolojik kültürünün sonunu da belirler.
Felsefe bir yanıyla da bu gerçeğin sonucudur. Panteon canlılıklarını,
yani ideolojik kültür değerini yitiren tanrıların mezarlığı gibidir. Her
şeyde olduğu gibi zirvedeyken bu durumla karşılaşma anlaşılırdır. Her
zirvenin sonu düşüştür.
Köleciliğin tam bir maddi kültür sistemi olduğu kesindir.
İnsanlığın düşürülmesi bu sistemin esas özelliğidir. Bu kadar
derinliğine düşüş hiçbir canlı dünyasında gözlenmez. Vicdanın çöküşüne
bu denli elverişlilik, maddi kültürün görkemi ve çekiciliğiyle yakından
bağlantılıdır. Halen bu kültürün dev anıtları, yapıları karşısında
ürpermemek, diğer yandan hayranlık duymamak olası değildir. İnsan
tanrılaşması ancak bu kadar olabilir. Fakat insan tanrılaşması insanları
hedeflediğinde felakete dönüşür. Tanrılar için geri kalanlar kuldur.
Toplumsal yarılmadaki, dolayısıyla mücadeledeki hiçbir çelişki ve
mücadele açıktan bu denli boy göstermemiştir. Düşüşü daha iyi
kavrayabilmek için Yunan klasik kültüründeki ‘oğlancılık’ olayı doğru
çözümlenirse son derece öğreticidir. Kadın köleliğiyle bağı sadece
cinselliğe sunum şeklinden ibaret değildir. Aynı sosyal olguyu
paylaştıkları için aralarındaki bağ çarpıcıdır.
Kadın köleliğine daha yakından baktığımızda, çok ezici ve
insanlıktan çıkarıcı yönü dikkat çeker. Eve kapatılma sadece bir
mekânsal tutsaklık değildir. Hatta hapishane de değildir. Derinden
tecavüze alınma durumunu ifade eder. İstenildiği kadar nişan, gelinlik
törenleriyle derinliğindeki gerçek örtülmek istensin, bir günlük
uygulama bile kendini bilen için insan onurunun bitimidir. Kadın
binlerce yıllık üretimsel, eğitimsel, yönetimsel, özgürlüksel değerinden
o kadar sistemli ve çok çeşitli şiddet araçlarıyla, ondan da fazla
ideolojik düşürme (aşk söylemleri dahil) araçlarıyla hırpalanır ki,
sonuç tam teslimiyetten ötedir. Kimliğini tümüyle yitirişi, bambaşka bir
gerçeğe, ‘karıya’ dönüşmesidir. En sıradan bir erkeğin, dağ çobanının
bile gözünde kadın sadece karı olabilir. Karı olmak ise, üzerinde sonsuz
tasarruf hakkının (istediği an öldürme de dahil) doğması demektir. O
sadece bir mülk değildir. Çok özel bir mülktür. Sahibi için küçük
imparator olma potansiyelini taşır. Yeter ki kullanmasını bilsin.
Uygarlığı hazırlayan temel ayaklardan biri bu gerçeklikti. Maddi
kültürün sınır tanımazlığının altındaki temel etkenlerden biri olması da
bu gerçeklikle bağlantılıydı. Kadında yaşanan başarılı deneyim tüm
topluma taşırılmak istendi. İkinci vahim etkileyicilik buydu. Toplum,
efendileri için karı gibi işlevsel olmalıydı. Toplumun karılaşmasının
kapitalist sistemde tamamlandığını belirtmeye çalışacağız. Ama bu
eylemin temeli ilk uygarlık aşamasında atılmış, Greko-Romen kültüründe
ise başarılı toplum örneği olarak sunulmak istenmişti. Ancak erkeğin
karılaşmasıyla toplumun karılaşmasından bahsedilebilirdi. Greko-Romen
bunu iyice sezen ve tedbirini alan toplumdu. Kölelerin durumunun karıdan
beter olduğu çokça bilinen husustur. Sorun köle olmayan erkeğin
karılaştırılmasıydı. Ensest veya cinsel sapıklıktan, çifte cinsellikten
bahsetmiyorum. Psikolojik boyutları, hatta biyolojik nedenleri olan bazı
olguları, bahsetmek durumunda olduğum olaydan ayrı değerlendirmek
gerekir. Klasik Yunan toplumundaki moda, her özgür genç erkeğin mutlaka
bir sahibi, bir erkek partnerinin olmasıydı. Genç tecrübe kazanıncaya
kadar partnerin sevgilisi olmalıydı. Daha önce değindiğim gibi, Sokrates
bile bu olayda önemli olanın genç oğlanın çok kullanılması değil, o ruhu
yaşaması olduğunu söyler. Zihniyet açıktır: Kölelik toplumu özgürlük,
onur ilkesiyle bağdaşmayacağından, bu özellikler toplumdan silinmeliydi.
Çünkü toplumu tehdit ediyorlardı. Doğruydu da. İnsan özgürlüğü ve
onurunun olduğu yerde kölelik yaşanamaz. Sistem bunu kavramıştı ve
gereğini yapmak durumundaydı.
Şüphesiz Greko-Romen kültürü bu misyonu tamamlayamadı. İçte özgür
felsefi okullarla gelişen Hıristiyanlık, dışta ise etnisitenin ardı
arkası kesilmeyen saldırı ve başkaldırıları toplumu başka durumlarla yüz
yüze bırakacaktı. Maddi kültürün her şey olmadığının, her şeye gücünün
yetmeyeceğinin işaretleri de az değildi. Toplum ancak kapitalizmde hiç
‘oğlancılığa’ gerek duyulmadan da karılaştırılabilecekti.
Kabile güçleriyle Hıristiyanların gözüpek ve sonsuz acılar pahasına
direnişleri, esas olarak insanlık için tükeniş anlamına gelen topluma
son vermek içindi. Sonraki uzlaşmalar direnişlerin ideolojik kültür
değerini ve hedefini göz ardı ettiremez. Maddi kültür bakımından hiçbir
büyüklüğü olmayan bu hareketlerin daha sonraki büyük hamlelerini
ideolojik kültürün yükselişi olarak görmek en doğru yorumdur. Benzeri
örnek Sasani-İslam ve Turani göçlerin ilişki ve çatışmalarında da
yaşanacaktı. Basit baskı ve sömürü terminolojisiyle toplumların derin
düşüş ve yükselişlerini açıklayamayız. Yaşananlar daha kapsamlıdır.
Kapitalizmin neden çözümlenemediği ve çözülmediği, gereken kapsam
derinliğine (uygar toplumun çözümüne) ulaşılamamayla yakından
bağlantılıdır. Kapitalizme ilişkin çözümlemeler, aysbergin su üstündeki
kısmına benzer. Asıl kütle uygar toplumdur. O da su altında duruyor.
d- Hıristiyanlık ve İslam’ın uygarlık mı, değer (ahlak) mi
oldukları tartışmalıdır. Halen büyük önemini koruyan bu sorunu
aydınlatmak sanıldığı kadar kolay değildir. Bizzat kafa karışıklığı
yaşayanlar, Hıristiyanlarla İslam teologları ve müminleridir. Nerede ve
ne zamana kadar bir inanç ve ahlak sistemi oldukları, uygar toplum ve
dışlanan toplumla ilişkilerinin ne olduğu, hangi anlamda uygarlık ve ona
karşı muhalefet oluşturdukları aydınlatılamayan hususların başında
gelmektedir.
Sasani ve Greko-Romen impratorluk koşullarında oluşan bu iki önemli
inanç ve ahlak sistemi (benim yorumum), köleci sistemin dev boyutlara
ulaşan maddi kültürüne ve çok yozlaşmış ideolojik değerlerine karşı
büyük bir ideolojik kültür hamlesi anlamına gelir. Yeni bir uygar toplum
inşası anlamına gelselerdi, klasik tüm inşalarda gözlemlendiği üzere
kent ve sınıf oluşumlarını esas alırlardı. Kent ve sınıf hedefleri
vardı. Fakat bunları kendi inanç ve ahlaki değerlerine kavuşturmak için
hedeflemişlerdi; uygar toplumun kendisi olmak için değil. Ağırlıklı
yanları iktidarı hedeflemek, yani maddi kültürü ele geçirmek değil,
aksine ideolojik kültürle büyük bir dengesizliği yaşayan, anlamını
yitirmiş dev boyutlu maddi kültür varlıklarına karşı insanlığı koruyan
yeni bir ideolojik kültürün hegemonyasını sağlamaktı.
Dolayısıyla Hıristiyanlık ve İslamlık çağlarını uygarlık sistemleri
olarak nitelemek eksik ve yanlış anlamaları beraberinde getirir.
Roma’nın çöküşünün sıradan veya herhangi bir uygarlık çöküşü
olmadığını önemle belirtmek gerekir. Roma şahsında en az dört bin yıllık
uygar toplum geleneği çökmüştür. Daha doğrusu çökertilmiştir. Konumuz
çöküşün iç ve dış nedenlerini uzun boylu anlatmak olmadığından çok kısa
değiniyoruz. Peşinde olduğumuz husus, uygar toplum değerlerinin genel
çöküşle bağları ve yeridir. Roma’nın Çin dışında (Ona da M.Ö. 100’lerden
itibaren ulaşmıştı) tüm ilk ve klasik uygarlıkları temsil ettiği
rahatlıkla söylenebilir. Sadece kölelik kurumu açısından değil, tüm
maddi ve manevi kültürüyle. Şu hususu da ehemmiyetle belirtmeliyim ki,
toplumların olaysal günlük baskı ve sömürü durumlarının analizleri
gerçeğin kapsamlı ele alınmamasının temel nedenidir. Pozitivizmin en
büyük saptırması bu konudadır. Belki de Avrupa düşüncesinin en sakıncalı
yönleri de bu pozitivist çıkışla ilgilidir. Toplumları maddi ve
ideolojik kültür derinliği içinde, tüm çelişki ve çatışkılarıyla, denge
ve uyumsuzluklarıyla ele almadıkça, anlamlı bir yorumlama yapılamaz,
dolayısıyla daha özgür bir yaşam için paradigmalar inşa edilemez.
Bu kavramsal bakış içinde Roma’yla birlikte hâkim yan olan dev
boyutlara varmış maddi kültürüyle, artık anlamlı yaşamla bağı kalmamış
tüm ideolojik kültürle birlikte çökmüşlerdir. Zaten Roma’nın kent olarak
mimari inşası bile kendinden önceki başta Mısır olmak üzere dört bin
yıllık mimari geleneğin şahikasıdır (doruğudur). Aynı biçimde Roma
Panteonu, Sümer rahiplerinin dört bin yıl önceki zigguratlarının son
katının ve içindekilerin son ama en görkemli halidir. Bu hususları
tespit etmek benim açımdan zor değildir. Bu açıdan çöken maddi ve
ideolojik kültürler en az dört bin yıllıktır. Yıkılışlarına ve bunu
yıkanların kimliğine baktığımızda da benzer bir çözümlemeyi
geliştirebiliriz. İlk Amorit ve Hurri saldırılarından son Got
saldırılarına kadar saldırılar da bir bütündür. Bunların direniş ve
saldırı tarihleri de en az dört bin yıllıktır. İçte Nuh peygamberden
başlayıp Hz. Muhammed’e kadar geçen direniş de bir zincirin halkaları
gibi uzun bir tarihe sahiptir. Sadece süreler açısından değil, yerleri
de büyük anlamlar içerir. Arabistan çölleriyle Toros-Zagros eteklerine
dayalı olmak, Orta Asya çölleriyle Avrupa orman derinliklerine dayalı
olmak, göç kabileleri için maddi ve manevi kültür oluşumlarında derin
izler bırakır. Her peygamber öyküsü, etrafındaki cemaatin ne zorluklar
pahasına oluştuğunu gösterir. Avrupa merkezli sosyoloji bu konuları
gündemine bile almak istemiyor. Bu yüzden Avrupa merkezli bilgi yapıları
demek pek yanlış sayılmaz. Uygarlık tarihinin anlamlı bir yorumu olmadan
Roma’yı, Roma’nın gerçek bir tarihini inşa etmeden Avrupa’nın maddi ve
ideolojik kültürünün kaynaklarını tanımlayamayız.
Tarih Roma’nın çöküşünden önceki iki yüz yılı da karanlık ve
karmaşa yüzyılları olarak değerlendirir. Dolayısıyla yıkılışlar yıllık
olaysal zamanların işi değildir.
Roma’nın doğudaki ikizi veya benzeri olan Sasani İmparatorluğu için
de aynı yorumlar geliştirilebilir. Sümer rahip devletinin doğusundaki
öyküsüdür. Sadece bünyesindeki Zerdüştik öğe ahlaki karakterini sınırlı
da olsa güçlü kılmıştır. Fakat Buda nasıl racaların süper anlam garibesi
maddi kültürel ağırlıklı uygar toplum inşalarını önleyemediyse, yine
Sokrates Atina kültürünün ahlaki temeldeki bozukluğunu gideremediyse,
Zerdüşt de devasa boyutlu Pers ve Sasani maddi kültürlerinin şatafatını
engelleyememiştir. Tarih İran Sasani İmparatorluğu’nun son dönemlerinin
Roma’dan farksız olduğunu belirtmektedir. Kuzeydoğudan Turani
saldırılar, içte inanç ve mezhep kaynaşmaları sonunu getirmek üzereydi.
Güçlü bir ideolojik kültür çıkışı olan Mani hareketi (M.S. 250’ler)
tasfiye edilince, gerekli gençlik aşısından da mahrum kaldı. Eğer
İslam’ın birkaç cengi olmasaydı, Nasturi rahipleri de tıpkı Batıdaki
Katolik rahipleri gibi (Bir dönemin maddi kültür imparatorları gibi,
artık manevi kültür adına imparatorları olmuşlardı) İran ve başkentinin
ideolojik kültürel fethini tamamlamak üzereydiler. İslami fetih bu
gelişmeyi önledi.
İki büyük köleci uygarlığın çöküş anlamını böyle tanımladıktan
sonra, gelelim ideolojik alternatif diye kendisini tanımlayan iki ünlü
hareketin, İslamiyet ve Hıristiyanlığın çıkış koşulları ve
tanımlanmalarına.
Roma kendi resmi toplumunu inşa ederken, çok geniş marjinal
kesimleri de beraberinde ortaya çıkardı. Bunlar geleneksel kavimsel göç
grupları değildi. Herhangi bir etnik özellikleri de ihtiva etmiyorlardı.
Deklase, ayaktakımı, Romalıların deyişiyle ‘proleter’ denen yeni
gruplardı. İdeolojili gruplar sayılmazlardı. Tam bir boşluk içinde
yüzüyorlardı. Bir nevi köleciliğin işsizleriydi. Hangi ideoloji
kendilerine el atsa taban bulabilirdi. Roma’nın impatorluk döneminde
ortam bunlarla kaynıyordu. Tarihte ilk defa yeni sosyal bir tabaka
oluşturmuşlardı. Yavaş yavaş bunların taban teşkil ettiği tarikatlar
oluşuyordu. İsa’dan az önce Esseniler gibi.
İsa’nın gerçek bir insan mı, yoksa ortamın dayattığı bir figür mü
olduğu sorusu halen tartışılıyor. Bu konumuz açısından önemli değildir.
İsa’nın teorik veya somut olarak doğuş yıllarında, Roma ilk imparator
Augustus şahsında zirve yapmıştı. Doğu Akdeniz’in fethi kabilinden küçük
Yahudi Krallığı da daha önceki büyük direnişler sonunda fethedilmişti.
Genel valilikle idare ediliyordu. İşbirlikçilik üst tabakaların ustası
oldukları bir eğilimdi. Yahudi işbirlikçiliği de daha Nemrut ve
Firavunlar döneminden beri tecrübe sahibi olduğuna göre, Roma
işbirlikçiliğinde de güçlük çekmeyecekti. Buna mukabil yine İbrahim ve
Musa’dan beri güçlü bir özgürlük eğilimi de her zaman vardı. İsa bu
geleneğin devamıydı. Kudüs her zaman taç giymeye hazır bir kız gibi
tasvir edilir. İsa’nın da ideolojik anlamda bu kıza talip olduğunu
anlatımlarından anlamaktayız. Son hareketi ve bunun çarmıhla
sonuçlanmasının da bu tür bir amaçtan kaynaklandığı biçiminde
yorumlanabilir. Başlangıçta ne herhangi derli toplu bir örgütsel
hareket, ne de ideolojik manifesto söz konusudur. Son derece gevşek
bağlarla kendine bağlı benzer konumda bir küçük grubu vardır. Bunlar
Havariler denilen ilk öncüler oluyor. Hiyerarşik, etnik ve resmiyette
bir yerleri tuttukları söylenemez. Çarmıh, bölgede sıkça uygulanmış bir
cezalandırma sistemidir. Roma’nın korkunç bir icadıdır: Aslanlara
parçalatma gibi. Bundan korkan grubun Suriye içlerine ve kıyılarına ilk
elde kaçtıkları biliniyor. İbrahim’in de Nemrut korkusundan ötürü
tersine, Kudüs’ün de sonradan inşa edileceği alana hareketi vardır. Bu
dönemlerde benzer birçok iniş ve çıkışların olması doğaldır. Ancak bir
yüzyıl sonra ilk İncil taslakları oluşturuluyor. Mesela bugün ortada
olmayan Marcion İncil’i bunlardan ilk taslaktır.
Roma’nın imparatorluk izine bağlı olarak, 2. ve 3. yüzyıllarda ilk
‘aziz’ler ortaya çıkıyor. 4. yüzyıl tam bir Hıristiyanlık yüzyılıdır.
İmparator Konstantin’in Hıristiyanlığı resmi din olarak ilan etmesiyle
hem ‘aziz’lerin varlığında ve hem de inanmış grupların sayısında bir
patlama yaşanıyor. Bu dönemde ilk mezhep ayrışmaları ve resmi
Hıristiyanlık (Devlet Hıristiyanlığı) gündeme geliyor. Bilindiği gibi
Hıristiyanlıkta ‘üçlü teslis inancı’ hâkimdir. Baba, ana ve oğul tanrı
figürleri olarak yorumlanabilir. Konumuz teolojik tartışma olmamakla
birlikte, bu inancın temellerinin çok eskiye dayandığı bilinmektedir.
Sümerler bu inancı zigguratlara taşıyan ilk toplumdu. Ana-Tanrıça
‘İnanna’, Baba Tanrı ‘En’ ve Oğul Tanrı ‘Enki’ ilk dile gelecek panteon
üçlüsüdür. Dolayısıyla ve sıkça söylenen Hıristiyanlığın paganizmden
güçlü etkilendiği söylemi yabana atılamaz. Fakat daha da ilginç olan,
İsa’nın kendisinin İbrani gelenekten gelmesi veya öyle sayılmasıdır.
İbrahimî gelenek paganizmle şiddetle çelişir. İsa adına direnen dinsel
akımda ise, sanki iki gelenek uzlaşmış gibidir. Bence doğru yorum da
budur.
Kafaları karıştıran bu husus daha sonra büyük mezhep
tartışmalarına, parçalanma ve çatışmalarına yol açmıştır. Çatışmanın
özünde İsa’nın tanrısal özden mi, yoksa insani özden mi sayılacağı
vardır. Bu ayrım yorumlandığında da, tanrısal özden diyenlerin daha çok
resmi Hıristiyanlığı kabullenenler olduğudur. ‘Konstantin’in kendisi bu
yorumu, yani İsa’nın tanrısallığını kabul edenlerdendir. Bilindiği üzere
devlet tanrısallığı resmileşen tanrısallıktır. Temellerini de Sümer
rahipleri atmıştır. Dinlerin ilk defa iki toplumsal temele göre
ayrışması Sümerlerle başlar. İnsan tanrısallığı ise neolitik toplum
kültüründen kalmadır ya da o kültürden önemli kalıntılar barındırır.
Paganizmin de böyle yanları vardır. Diğer taraf, yani İsa’nın insan
karakterli olduğunu iddia edenler ise, onun dışındaki devletleşmemiş
grupların yorumudur ya da dinsel eğilimidir. Tıpkı Müsmanlıkta resmi
Sünni mezheple (devlet dini) Alevi mezhep (devlet dışı toplumun dini)
arasındaki ayrım gibi.
Hıristiyanlık’ta dördüncü yüzyılda iki büyük dönüşüm yaşanıyor.
Birincisi, devlet dinine dönüşmesidir. Bu aynı zamanda uygarlık dini
haline gelmiş biçimidir. Roma maddi kültürünün yaşamış olduğu büyük
manevi kriz, yani meşruiyet krizi böylelikle aşılmak istenmiştir. Diğeri
kitleselleşmesidir. İlk yüzyıllardaki dar aziz gruplarının inancı
olmaktan çıkmış, büyük halk gruplarının resmi veya gayri resmi dini
olmuştur. Ermeniler, Asuriler, Helenler ve Latinler Hıristiyanlığı
benimseyen ilk akla gelen halklardır.
Ortaçağ denen ünlü zaman ‘süre’sine böyle giriliyor: Yani bir
yandan çökmüş orjinal Roma, onun yerine Hıristiyan meşrutiyetine dayanan
Konstantin Roma’sı; diğer yandan büyük ideolojik kültür hamlesi olarak
Hıristiyanlığın çığ gibi büyümesi. Karanlık çağ denen sürenin bu iki
aktörü, Hıristiyanlığın içerdiği ‘üçlü teslis’ inancının gereğini
sergilemektedir: Resmi tanrılı dinle gayri resmi tanrıların dini. Tarihi
bölünme ortaçağda da dönüşmüş olarak sürmektedir. Aralarındaki çatışma
da çok kanlı geçmiştir. Daha önceki paganistlerle olan çatışma Tanrısal
İsa’yla İnsan İsa arasına kaymıştır. Son tahlilde olan, uygarlık
güçleriyle sınıfsal ve etniksel güçler arasındaki eski mücadele
geleneğinin yeni koşullarda yeni maskeler altında sürdürülmesidir.
Bu bölünmeye ilişkin daha açık bir yorum, yeni ideolojik kültürel
hamlenin derin tarihi temelleri olan bir kesiminin uygarlaştığı, maddi
kültürle uzlaştığı, böylelikle yozlaştığı, diğer bölümünün ise
uzlaşmaktan kaçındığı, ideolojik-kültürel hegemonya peşinde koşmaya
devam ettiği biçimindedir.
Roma’nın çöküşünden sonra geçen yaklaşık bin yıllık bir süreyi,
yani M.S. 500-1500 yılları arası dönemini, maddi kültürün üstünlüğünü
devam ettirmek isteyen eğilimle ideolojik kültürün üstünlüğünden
vazgeçmek istemeyen eğilim arasındaki büyük çekişme, çatışma ve
uzlaşmalar dönemi olarak yorumlamak tarihi realiteye daha yetkin yanıt
verecek niteliktedir. ‘Karanlık ortaçağ’ veya ‘feodal çağ’ yorumları
realitenin kısmi yanıtları olabilir.
Bu bin yılın esas niteliğini Roma’nın maddi kültürünün çöküşü
belirler. Doğan boşluğu Hıristiyanlık veya başka ideolojik kültürle
maddi kültür unsurları doldurmuş mudur sorusuna verilecek yanıtlar daha
yetkin bir değerlendirmeye imkân verebilir.
Maddi kültür öğeleri olarak Doğuda Bizans, Batıda, daha doğrusu tüm
Avrupa’da yeni inşa edilen kentçik hamleleri vardır. Gerçekten de
Avrupa’nın maddi kültür tarihlerini bu kent hareketlerine
bağlayabiliriz. Paris gibi bir kentin en eski kökenini 4. yüzyılda bir
Roma yerleşimi olarak değerlendirirsek, M.S. 1500’lere geldiğimizde bir
maddi kültür hâkimiyetinden bahsedemeyiz. Ortaya çıkan kentler Roma’yla
kıyaslanamıyacağı gibi, M.Ö. 3000-2000 Mezopotamya’sıyla M.Ö. 600-300
Ege’sinin iki tarafındaki kent yapılarını fazla aşmış değildir. İnşa
edilen şatolar M.Ö. 2000-1500’lerde Toros-Zagros sistemlerindeki kale ve
şatoları fazla aşmış olmaktan uzaktır. Özcesi Avrupa’nın 500-1500
dönemindeki kentliliği ‘karanlık çağı’ aşma yeteneğinde olmadığı gibi,
yeni manevi kültürün, Hıristiyanlığın ideolojik kültür hegemonyasının
daha başat olduğunu belirleyebiliriz. Üstünlüğün Hıristiyanlıkta olması
şüphesiz Avrupa tarihi için çok önemlidir. Tarihçilerin bu dönemi
Avrupa’nın maddi kültürce fethi yerine, manevi kültürle, yani Hıristiyan
inanç ve moral değerleriyle fethi olarak yorumlamaları daha isabetlidir.
Asıl önemli soru, neden Roma’nın ancak iki bin yıl önceki maddi
kültür düzeyinde kaldığıdır. Daha da önemlisi, Hıristiyanlık gibi mevcut
ideolojik kültür ihtiyacını, açlığını pek giderecek durumda olmayan bir
inanç ve moral değerler sisteminin neden Avrupa’yı fethetme başarısı
gösterdiğidir. Önemli bir neden Avrupa’nın neolitik bakireliğidir. Ne
ekersen biçebilirsin. Zaten bin yıllık tarih bu gerçeği kanıtlamıştır.
İkinci neden dış kökenli olabilir: Türklerin hem İslam hem pagan olarak
saldırı tehditleriyle, Arapların güneyden Sicilya ve İspanya üzerinden
saldırı tehditleri. Bu iki etken birleşince, Avrupa ortaçağını,
‘karanlığının’ uzun süresini daha iyi anlamak mümkündür. Hıristiyanlığa
ihtiyaç vardı. Çünkü paganizm Roma’yla çökmüştü. Hıristiyanlık kendi
öncesindeki Avrupa paganizminin inanç ve moral olarak anlam
yetersizliğini çoktan ortaya koymuştu. Böylelikle Hıristiyanlığın
ideolojik-kültürel öğe olarak hegemonyacılığı için koşullar olumluydu.
Hıristiyanlığın maddi kültürü her zaman Roma’nın yanında sönük
kalmıştır. Doğudaki maddi kültürle de boy ölçüşemezdi. Neolitikten çıkan
topluluklarla görkemli Paris’ler olamazdı. Bence bu iki yetersizlik,
yani Hıristiyanlığın ideolojik kültür açlığını giderecek bir sistem
olmaktan çok uzak bulunmasıyla kent yapısının birkaç bin yıllık öncesi
seviyesinde kalması, Avrupa’nın ‘16. yüzyıldaki büyük maddi hamlesi’nin
yolunu açmıştır.
Maddi kültürün büyük hamle yapmasıyla ideolojik kültür olarak
Hıristiyan hegemonyacılığı arasında sıkı bir bağlantı vardır. Kaldı ki,
büyük din ve mezhep çatışmaları bu gerçekliğin doğrulanmasıdır. Avrupa
kapitalizmi, müthiş bir maddi kültür hamlesi olarak, güçlü ideolojik
öğelerden yoksun olan Hıristiyanlığın zaaflarını iyi kullanmış; daha
önceki hiçbir uygarlığın cesaret edemediği, kendini hep gizlemiş,
toplumların çatlaklarındaki boşluklardan yararlanarak ayakta tutmuş
emtialaşmayı -değişim değeri kazanma- ve tüccar-kâr ‘tarikatı’nı resmi
uygarlık gücü haline getirerek yeni bir çağ inşa etmeyi başarmıştır. Bu
anlamıyla Roma maddi kültürün orta aşamasından son aşamaya
geçebilmiştir. Kapitalist modernite denen bu çağı uygarlığın krizi mi
veya kanserleşmesi biçimi ya da son yaşlılık evresi olarak mı
yorumlayacağımızı bundan sonraki bölümde kapsamlıca değerlendireceğiz
İslam’ın öyküsü daha çetrefilli bir konudur. Gerek hızla
uygarlaşması, gerek daha ilk günlerinden itibaren Yahudilik ve
Hıristiyanlıkla çatışması ve kendi içinde mezhep çatışmalarına
derinliğine karışması, sorunun karmaşıklığını göstermeye yeterlidir.
Muhammed öncesi iki yüzyıl, daha önce belirttiğimiz gibi, köleci
uygarlığın son aşamasının krizi olarak da yorumlanabilir. Hıristiyanlık
bu krizden güçlenerek çıkmıştı. İlk büyük yoksul sosyal kesimlerin
örgütü olmayı başarmıştı. Gerçekten bu yüzyılları manastırlarla
doldurmuş, yoksul halkların bile ilgisini sağlamıştı. Bir alternatif güç
olmayı başarmıştı. Birçok sorunları da olsa, aynı kökenden geldikleri
için İslam’la birlikte bu sorunları da değerlendirerek, başka alternatif
olasılıkları ve İslam’ın çıkışını yorumlayarak bu bölümü tamamlamak
durumundayım.
İslamiyet’in çıkışını yorumlamak birçok unsura başvurmayı
gerektirir. Birincisi, İslamiyet İbrahimî geleneğin son dinidir.
Kendisini öyle inşa eder. Böylelikle temellerini en az iki bin yıl
önceki İbrahim tarzlı bir çıkışta bulur. Bundan çıkan sonuç, Arap-Yahudi
çatışmasının bir anlamda aynı dinin iki mezhebi arasındaki çatışma
olduğudur. İkincisi, içinden çıktığı Mekke’deki zihniyeti cahiliye çağı
olarak değerlendirir. Bir nevi Mekke paganizmi eleştirisidir. Üçüncüsü,
bizzat Muhammed, Nasturi rahipleriyle diyaloglarda bulunmakla
Hıristiyanlıkla da bağlantılandırılabilir. Dördüncüsü, tüccar Hatice’nin
hem bir çalışanı, hem sonradan eşi olarak ticaretle bağını açıklar.
Beşincisi, Araplarda hep gündemde olan, temellerini binlerce yıl
öncesinden alan kabilecilik ortamından şiddetle etkilenmiştir.
Altıncısı, Bizans ve Sasani İmparatorluklarının son debdebeli çağını
yaşamıştır.
Birçok tali unsurla birlikte bu ana unsurların İslamiyetin çıkışı
üzerindeki etkisi hakkında ciltler dolusu yazılabilir. Bununla belirtmek
istediğimiz, İslamiyet’in ‘çölde bir mucizenin’ gelişmesi olmayıp, güçlü
maddi ve tarihi koşulların ürünü olduğudur. Gücü kadar güçsüzlüğü de bu
koşullarla bağlantılıdır. Ne ilk Sümer ne son Roma gibi bir uygarlık
sentezi olmayıp, ağır basan yanı bir inanç ve ahlaki hareket olmasıdır.
Muhammed’in kendisi İbrahim, Musa ve İsa gibi belirsiz bir şahsiyet
değildir. Birçok hususiyeti bilinmektedir. Mesajı olan ‘Kur’an’ın
kendisi herhangi bir kavme, kabileye, sınıfa hitap etmeyip tüm insanlığı
hedefler. Kur’an’da kendini en çok duyuran kavram olan ‘Allah’ kelimesi,
aslında teolojik çalışmaların baş konusu olmak durumundadır. Muhammed bu
kavramın derin etkisindedir. Tüm âlemlerin ‘Rabbi’, yani efendisi olarak
değerlendirmektedir. Kelime Kitabı Mukaddes’te çok geçer. Bu kadar
kavramsal büyüklüğü olan Allah kelimesi, sosyolojik olarak doğa
tanrısallığıyla toplumsal tanrısallığı birleştirme kapasitesindedir.
Barındırdığı doksan dokuz sıfat, doğa ve toplumsal güçlerin birleşik
etkisini ifade eder. Mensuplarının ‘ebedi emir ve yasa’ olarak anlamak
istediği hususlar son derece bulanıktır. Toplumsal kökenli vasıfların
geçiciliği kadar, her doğa görünümünün yasa değeri olamaz. Kaldı ki,
yasacılığın kendisi Yahudi kabileciliğinin aşırı kuralcılığının bir
sonucudur. Toplumda her zaman ağır basan ‘eğilimler’den bahsedilebilir.
Daha sonra İslam toplumundaki büyük tutuculuğa bu yasacılık anlayışı yol
açacaktır. Belki kabile anarşizmini aşmak için katı yasacılık toplumsal
gelişme için yararlı olmuştur. Fakat toplumsal gelişmenin hızlı
karakteri göz önüne getirildiğinde, bu ümmet anlayışının tehlikesi
kendiliğinden anlaşılır.
Muhammed’in güçlü Allah inancı onun metafizik gücünü belirler. En
azından üstünde güç tanımakla Sümer’den Roma’ya kadar tanıdık olduğumuz
tanrı olmak hastalığına tutulmaz. İsa’nın tanrıcılığı üzerindeki büyük
kavgayla karşılaştırdığımızda, Muhammed’in yaklaşımı daha ileridir.
Fakat Musevi katılığını aşamaması olumsuz yanıdır. Bunun ağır faturası
Arap-İsrail çatışmasında ödenmektedir.
Muhammed’in inşa etmek istediği toplumun maddi kültür ağırlıklı mı
olduğu, ideolojik yanının mı baskın olduğu tartışılmaya değerdir.
Hıristiyanlıkta ahlaki öğe öne çıkarken, İslam’da bana göre güçlü bir
denge kurulmuştur. Muhtevası ne kadar yetersiz ve tartışılır da olsa,
maddi ve ideolojik kültür denkliği İslam’ın güçlü yanı olabilir. Zaten
bizzat Muhammed’in “Yarın ölecekmiş gibi ahret için çalış, hiç
ölmeyecekmiş gibi dünya için çalış” hadisi bu yapısallığı iyice açıklar.
Klasik Roma, Bizans, Sasani, hatta eski Firavun ve Nemrut düzenlerini
istemediği, onları şiddetle eleştirdiği bilinmektedir. Bu yönüyle güçlü
bir uygarlık eleştiricisidir. Fakat gerek çağının maddi koşulları, gerek
ideolojik kapasitesi onun ‘site’ anlayışını açıklamaya yetmez.
Zamanımızdaki sosyalistlerin alternatif geliştiremeyişine benziyor. Ama
ahlaka çok büyük çağrı yapması, uygar toplumun hastalıklarının tamamen
farkında olduğunu gösterir. Bu yönüyle güçlü bir reformcu, hatta
devrimcidir. Ahlakın egemen olmadığı toplumu tanımamaktadır. Sermaye
faizine getirdiği kurallar, kapitalist toplumun hastalık halindeki
gelişimine de engeldir. Muhammed’in yapısından ilk elden bu hususlarda
Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin önünde olduğunu yorumlayabiliriz. Kölelik
karşıtı eğilimi bilinmektedir. Son derece şefkatli ve azat etme
yanlısıdır. Kadın yaklaşımı özgür ve eşitçi olmaktan uzak olmakla
birlikte, kadının derin köleliğinden de nefret etmektedir. Birçok eş ve
cariye sahibi olmasından çıkaracağımız sonuç bu iki eğilimi de
barındırır. Toplumda mülkiyet ve sınıf farklarını tanır, ama tam bir
sosyal-demokrat gibi aşırı vergilerle tekelleşme ve toplumsal
hâkimiyetlerini önlemeye çalışır.
Bu çok kısa özetle Muhammed ve İslam’ın çok ustaca ne dengesiz bir
maddi kültürden yana olduğu, ne de salt ideolojik kültür olarak kalmak
istediği rahatlıkla belirtilebilir. Bu yönü hem uygarlık güçlerine, hem
de diğer ideolojik-kültürel oluşumlara karşı neden güçlendiğini iyice
açıklar. Belki de Sümer ve Mısır rahipleri dışında hiçbir toplumsal
hareket İslam kadar maddi ve ideolojik kültür birlikteliğini sürdürme
ustalığını yakalayamamıştır. Eğer bugün halen radikal veya siyasi
İslam’ın güçlenmesinden bahsediyorsak, bu yapısal özelliğini de iyi
kavramak zorundayız.
Roma ve Sasani çöküşünden sonra, maddi ve ideolojik kültürdeki
gelişme ve dönüşümleri tekrar yorumlamakta yarar vardır.
Dört bin yıllık kölelik sisteminin insanlığın vicdanı, yani ahlakı
üzerinde derin tahribatlarla birlikte büyük boşluklar açtığı, son
düzenlemesini Roma’nın yaptığı hukuki düzenlemelerin bu boşluğu
dolduramadığı zaten çöküşünden bellidir. İnanç dünyasında da büyük
boşluk doğduğu açıktır. Dört bin yıldır yine inandırılmak istenen
tanrıların hiç de sandıkları gibi olmadıkları açığa çıkmıştı. Putçuluk
eski kutsallığını yitirmişti. İddia edilir ki, en iyi Jüpiter
heykellerinin bile para etmedikleri bir zamana gelinmişti. Dev maddi
yapılar geriye yıkılmış bir insanlık bırakmıştı.
Sürekli savaşlar barışı bir ütopya haline getirmişti. Dönemin tam
bir kriz ve kaos hali olduğu söylenebilir. Eski kural ve yaşam biçimleri
değerlerini yitirirken, yenileri pek yoktu. Herkes bir kurtuluş mesajını
bekler hale gelmişti. Ortam cennet ve cehennem kavramlarını hissettirir
nitelikteydi. Merkezde işsiz kalan, bırakılmış olan köle yığınlarıyla
çevredeki göçebe kavimlerin hareketleri yoğunlaşmıştı. Tarihi kurtuluşçu
mesajın iyi yankı bulacağı ideal bir ortama gelinmişti. Büyük
hareketlerin çıkmasının şafak vaktiydi. Bu koşullar altında acil
ihtiyaç, günümüz üslubuyla yeni ütopya ve programlardı. Büyük hareketler
büyük ütopya ve programların sonucu olabilir. Daha önceki tüm uygarlık
tarihi boyunca kurtuluş ütopyaları ve programlarına ihtiyaç duyuluyordu.
Zaten içte ve dışta yaşadıkları hareketlerin her zaman bir ütopya ve
pratik kurtuluş reçeteleri vardı. Fakat sistem olarak köleciliğin
yapısal ve işlevsel krizi bu sefer çok derindi. Yeni kölecilik
sistemleriyle yürütülecek konumdan, koşullardan çıkılmıştı.
Böylesi koşullar altında insanlık vicdanıyla birlikte zihniyeti
büyük susamışlık içindedir. Sistemi ayakta tutan son maddi yapılar da
sürdürülemez bir konuma gelince, dünya dinleri (bütün insanlık vicdan ve
zihnine hitap eden kurtuluş mesajları) için koşullar tamamlanmış
demektir. İçine girilecek çağ yeni bir kölelik olmayacaksa, nasıl birşey
olacak sorusu epey merak uyandırıcıdır.
Feodal toplum üzerine çok şey söylenmiştir. Eski kölecilik
sisteminin sonrasında geldiği söyleniyor. Ama dayandığı beyliklerin aynı
tipte olanları M.Ö. 4000’lere kadar götürülebilir. Şatoları içinse
rahatlıkla M.Ö. 2000 yıllarında daha sağlamlarının kurulduğu
hatırlatılabilir. Çoğunun etrafındaki köylülük ve hizmetçiler grubu
eskiden de her yerde oluşmuştu. İmparatorlukların dağılma durumlarında
ya da bir etnisite topluluğu içindeki hiyerarşilerden biri rahatlıkla
beyliğini kurabilirdi. Roma ve Sasanilerden sonra kurulan küçük yapılı
devletçiklerin eski dönemlerindekinden pek farkı yoktu. İmparatorluklar
bunların azı veya çoğunun birliğinden, federasyon veya
konfederasyonlarından başka bir şey değildi. Köyler ve zihniyetleri en
azından neolitiğin kurumlaştığı M.Ö. 6000 yıllarındakinden pek farklı
değildi. Kadın-erkek ilişkilerinde değişen bir şey yoktu. Serf ve senyör
ilişkileri en eski dönemlerinden beri bey ve bendelerinin ilişkilerinden
farklı değildi. Mülkiyet aynı mülkiyetti. Üretim araçlarında devrimsel
bir durum yoktu. Yönetimlerin yapısı ve tanrılarından bolca bahsettik. O
halde M.S. 5. ve 6. yüzyıllardan sonra oluşan maddi düzenleri yeni bir
uygarlık saymak zordur. Nitekim Avrupa’daki kent yapıları yeni bir
uygarlık için hiç yeterli değildir. Kurulan imparatorluklar övüle övüle
söylendiği gibi olmayıp, Roma kalıntılarından başka anlama gelmiyordu.
Doğudakiler için de aynı şeyler söylenebilir. Bunlara kapitalizmden
önceki sistemin kalıntıları demek bana daha anlamlı gelmektedir.
Kalıntı, yıkılmış bir harabede arta kalan evler veya mahallecikler gibi
bir şeydir. En çok olsa olsa eskinin revizyonundan öteye gitmezler.
Bununla birlikte kapitalizmden önceki maddi yapılanmaları inkâr etmemek
gerekir. Kapitalizme geçiş yapılanmaları farklı olabilir. Avrupa’nın
özellikle M.S. 10. yüzyıldan sonraki kentleşmeleri kapitalizmi haber
verir nitelikteydi. O halde ne ‘feodalizm’, ne ‘karanlık ortaçağ’
kavramlarına fazla takılmamak daha öğretici olabilir. Daha doğruya yakın
bir yorum, dört bin yıllık maskeli tanrılar ve kullaştırılmış bir toplum
sisteminin ‘uzun süre’ kapsamında çözülmesidir. Neolitik sistem
çözülüşleri halen devam etmektedir. Demek istediğim, uzun süreli
sistemlerin yıkılış ömürleri de yüz yılları alabilir. Sık sık da revize
edilebilirler. Çok sıkıştırılsa, 5. ve 6. yüzyıllar sonrasına geç
sistemler denilebilir.
Bütün bu hususlar İslamiyet ve Hıristiyanlık açısından hangi anlama
gelir? Ütopyalarında cennet vaatlerinden geçilmez. Bin yıllık mutluluk
düzenlerinden de bahsedilir. Her ütopyada dile getirelen bir kısımdır
bu. Bana her zaman ‘cennet vaadi’ kızgın çöldeki insanın ‘vaha’ özlemini
anımsatır. Karşıtı zaten çölleşmiş yaşamdır. Peygamberler de hitap
ettikleri topluluklar için umut dolu günler, gelecekler vaat
edebilirler. Cennet gibi gelecek ütopyası yapılan, yeni dünya
arayışından başka bir şey değildir. Diğer yandan dünyası dört yandan
karartılmış bir idam mahkûmunun veya hiç kurtuluş umudu olmayanların
zorunlu inşa edilmiş bir sığınağı olabilir. Saddam’ın idamından önceki
Kur’an nüshasıyla ilişkisi hayli öğreticidir. Kur’an, idamlık
sürecindeki yaşamların aşırı zihni inşa gücüdür. Hiçbir çare kalmadıktan
sonraki halin umut inşasıdır. Kölelik koşulları tam bilinmeden, Kutsal
Kitapların mesajları doğru yorumlanamaz. İnsanın metafizik karakterini
göz ardı etmezsek, cennet, cehenemlisi de dahil, daha pek çok ütopya
inşa edilmek durumundadır. İnsan realitesi bunu gerektirir. Aksi halde
yaşam kolay kolay yaşanmayacağı gibi, daha iyi, güzel yaşamların önü de
açılamaz.
Şu hususu da eklemeliyim: Ölüm korkusunun kendisi de sosyaldir. O
da inşa edilmiş ya da ettirilmiştir. Dolayısıyla inşa edilmiş ölüm
korkuları yeni sosyal inşalarla ortadan kaldırılabilir. Hatta ölümden
belki yaşamın en iyi ve güzel hali çıkarılabilir. Doğadaki ölümler
hiçbir zaman insan toplumundaki sosyal ölümler gibi değildir. Sosyal
ölümlerin derin acı ve hüznü, doğal ölüm gerçeğine ters düşmesinden
ötürüdür. Yoksa ölüm olmazsa yaşam diye bir şey olmazdı. Bu nedenle en
değerli yaşam ölümün bilincine varıldığı yaşamdır. Ya da ölümsüzlüktür.
İslam ve Hıristiyanlık ütopyaları kölelikten çıkış için ilgi
çekiciydi. Fakat nasıl bir sonucun beklendiği konusunda açıklık yoktu.
Cennet gibi bir yaşam denerek geçiştirilir gibiydi. Kurulacak yeni
toplum konusunda manastır ve medreselerdeki cemaatleri örnek göstermek
biraz anlaşılır kılar.
Medrese, manastır, tarikat ve mezhepler program ve yeni toplum inşa
çabalarıdır. Her iki din de yoğunca denemiştir. Halen deniyorlar. İki
bin ve bin beş yüz yıldır bu arayışların olması şaşırtmamalıdır. Öte
yandan Hıristiyan kilise şefleriyle İslam’ın fetih komutanları
rahatlıkla revize edilmiş bir geç kölelik sistemi yarattılar. Dikkat
edilirse, bu geç kölelik sistemleri fethin konaklamalarıdır. Kalıcı ve
tüm toplum için yaşam sistemleri değildir. Bunlara İslam ve Hıristiyan
uygarlığı demek biraz zorlama olur. Ütopyaların derdi uygarlık yaratmak
değil, yaşamları kurtarmak ve güzel kılmaktır. Demek ki, her iki
öğretinin inanç ve ahlak sisteminin uygarlık sorusu tutarlı bir cevaptan
yoksundur. Dört bin yıllık sistemleri aşmada belirleyici rolleri oldu.
Adlarına revize edilmiş bazı kölelik rejimleri hem beylik, site, hem
imparatorluk tarzında kuruldu. Fakat bunlar İslam ve Hıristiyan
uygarlığı sayılmazlar. Olsa olsa ideolojik yönden saptırılmış halidir
denilebilir. Ne papaz kiliseden çıkıp imparatorluk sarayında oturabilir,
ne de imam camiden çıkıp devletin başına geçebilir. Zaten devletleşmiş
öğelerini de hep sapmış, sapık olarak adlandırmaktan geri kalmadılar.
Devlet başındakileri ise dinin gereklerine uymak konusunda uyardılar,
çağrı yaptılar. Böyle oldukları içindir ki, halen varlıklarını
sürdürmektedirler. Ama çok etkisiz ve umutsuz olarak.
Max Weber kapitalist uygarlığa ‘büyüsünü yitirmiş uygarlık’ der. En
gelişmiş bir maddi kültür sisteminde elbette büyülü yaşam olmaz.
Büyüleyici yaşam ideolojik kültürün dünyasında mümkündür. İslam,
Hıristiyanlık ve benzeri kültürlerin kapitalist yaşam dünyasını
büyüleyecek yetenekleri yoktur. Bunu ancak ideolojik kültürün tüm
mirasını arkasına alacak özgürlük sosyolojisinin yeteneği, gücü
sağlayabilir. Bu konu üzerinde ilgili bölümde yoğunlaşmaya çalışacağız.
Yaşamın kendisinin en büyük büyüleyicilik değeri olduğunu
kanıtlayacağız. Yeni slogan “Ya kapitalizm ya Sosyalizm” değil, “Ya
Kapitalizm Ya Özgür Yaşam” olmalıdır.
O halde neden kapitalizm uygarlığı sorusuna biraz daha kolay cevap
verilebilir. Kapitalizmi engelleyen devasa boyutlu imparatorlukların
sonlarını getirmekle ve kendilerini de amaç ve yapı olarak
uygarlaştırmamakla kapitalizm için ortamı biraz bilerek veya bilmeyerek
açmış olabilirler. Wallerstein, imparatorlukların kapitalizmle
çeliştiğini söylerken güçlü bir gözlemde bulunmuş oluyor. Max Weber,
Kapitalizm ve Protestanlık Ruhu’nda kapitalizme nasıl yol açıldığını
daha anlaşılır kılıyor.
Peki, uygarlıksız bir çözüm olabilir miydi? Bu sorunun cevabı
neolitiğe geri dönmek gibi bir şey olurdu. Kentler ortadan
kaldırılamayacağı için ticaret önlemezdi. Erkek egemen toplum
bırakılamazdı. Ne kadar eleştirilse de, devlet o koşullarda ortadan
kaldırılamazdı. Zaten manastır, medrese, tarikat, tasavvufi yaşamlar bu
çaresizliklerin sonucudur. Adı geçen kategorilerin bozucu, yozlaştırıcı
etkisini görüyorlar ve kurtulmak istiyorlardı. Buldukları çareler
marjinal olmaktan öteye gidemiyordu. Bu nedenlerle de yeni bir
uygarlığın varlığına ortamı açık bırakıyorlardı.
Bu arada İbrani kabilesinin öyküsüne de bir daha bakmak hayli
öğretici olacaktır. Yahudi, ticaret ve para konusunun uzmanıydı. Ayrıca
yazarlık güçleri kesindi. Roma ve Pers Sasani dönemlerinde o günün
koşullarındaki tüm dünyaya yayılmışlardı. Para ve ticaretin sızıcı gücü
müthişti. Maddi uygarlığın ruhu gibiydiler. Daha doğrusu süzülmüş
gücüydüler. Yazarlar geçmiş ve gelecekten en iyi haber veren
peygamberlerin yerini tutmuştu. Yeni bir uygarlık sisteminin veya
kapitalizmin önkoşullarının başında geliyorlardı. Zaten ütopyalarda da
damgaları eksik olmazdı. Din ve tanrı da uzmanlık alanlarıydı.
Hıristiyanlık kendi ideolojik kültür çağında tüm Avrupa’yı
fethetmişti. Asya’ya sınırlı giriş yapmıştı. Afrika’nın uygarlık
izlerinde eksik olmazlardı. İslamlık hızla tüm Arabistan’dan Kuzey
Afrika ve Orta Asya’ya kadar fethini sürdürmüştü. Eski uygarlık
sistemlerinin tüm yerleri fethedildiği gibi, yeni alanlar da ideolojik
kültür imparatorluklarına katılmıştı. Fakat gerçekleşen, uygarlığın
genişlemesi değildir. Manevi dünya gelişmesi de diyebiliriz. Zaten
Hıristiyanlık ‘bin yıllık tanrı devleti’ derken bu gerçeği kast
ediyordu.
Hem Hıristiyanlık, hem İslam ütopyalarının bilimsel temelleri çok
zayıftır. Ahlaki yönleri gelişkindir. Yunan klasik felsefesinden
etkilenmişlerdir. Tekrar canlanmasında rol oynamışlardır. Teolojileri
bir nevi Aristo ve Eflatun kaynaklıdır. Bir kısmını da Mısır ve Sümer
teolojilerinden almışlardır. Özgürlük ütopyaları için de geri bir
konumdalar. Tekrar belirtelim ki, dinler için esas olan ahlaktır.
Teoloji zannedildiği kadar başat konu değildir. Ahlak önemini
kaybetmediği için, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkla benzeri öğretiler
önemlerini koruyacaklardır. Özgürlük Sosyolojisi’nde yerleri konusunda
değineceğiz.
Ütopyalar her zaman kusursuz değildir. Çoğunlukla amaçları hilafına
da hizmet ederler. İslamiyet ve Hıristiyanlık ütopyaları biraz da
amaçları hilafına kapitalizmin gelişimine epey hizmet ettiler. Ama çok
çatıştıkları da bir vakıadır. Kapitalizm bölümünde bu konuya bir kez
daha eğileceğiz.
İslam için ek olarak söylenebilecek olan, barbar ve hâkim kabile
aristokrasileri için sınırsız ve haksız alan ve kültür gasplarına yol
açtığına ilişkindir. Hıristiyanları gerilettiği çokça söylenir. Bunlar
her din için geçerli hususlardır. Kaldi ki, devletleşmiş İslam’la
devletleşmiş Hıristiyanlığın çatışmasını İslam’la Hıristiyanlığın
çatışması olarak sunmak gerçeği tam yansıtmaz. Bu çarpışmalar uygarlık
kökenli olup, dinlerin kılıf olarak kullanıldığını iyi biliyoruz.
Sonuç olarak; genelde ideolojik kültür-maddi kültür sorunlu
konulardır. Ama bir gerçektirler. İncelemek gerekir. Köle-efendi,
serf-senyör çatışmalarının tarihin devindirilmesindeki rolleri sınırlı
ve dolaylıdır. Tarihin tekerlekleri başka türlü dönmektedir. Bunu
araştırıyoruz. Yaptığımız kaba, amatör araştırmalardır. Ama hem tarihi
anlamak, hem günümüz sorunlarına cevap için gerekli çalışmalardır.
Çok kısa bir değerlendirmeyi diğer direniş kanadı kavimler göçü
için yapmadan konuya bütünlüklü yaklaşılmış olunamaz. Son dönemlerinde
köleci uygarlığa karşı Avrupa’nın Kuzey’inden Gotlar ve Hunlarla
Arabistan üzerinden Araplar hem direniş hem saldırı taktikleriyle hamle
üstüne hamle yapıyorlardı. Kabile hiyerarşisinin geliştiği, barbar
toplum dediğimiz uygarlık öncesi ataerkil toplum halindeki bu kavimlerin
göç veya saldırıları, direnişleri bir nevi ideolojik kültür hareketidir.
Daha coşkulu, atak ve taze kan taşırlar. Ütopyaları kısmen eşitlikçi,
neolitikten kalma öğeler taşırken, daha çok uygarlık özentisi
içindedirler. Dinler kadar bir metafizik geliştirmemişlerdir. Çoğunlukla
imparatorluklar için taze kan ve paralı asker olmuşlardır. Fakat yine de
tarihin en devindirici güçlerindendir.
Germenler, Türkler, Moğollar ve Araplar, daha önceleri ise
Hurriler, Amoritler ve İskitlerin akınları olmasaydı, herhalde tarihin
akışı başka türlü olurdu. Germenler ve Araplar her iki Roma
İmparatorluğunu çökertirken, Türkler ve Moğollar İran ve Bizans’ın
çöküşünde pay sahibidirler. Fakat kabile şeflerinin yaptıkları ya yeni
imparatorluk tacını giymeleri, ya da ordu ve bürokrasisinde yer
almalarıdır. Geride kalanlar ya yeniden kabileler oluştururlar, ya da
deklase unsurlar halinde toplumun diplerinde marjinal yaşarlardı. Köleci
sistemin yıkılmasında bu iki iç ve dış gücün rolü tartışmasızdır. Fakat
aynı oranda alternatif sunmada, yeniyi inşa etmede rol oynayamazlar.
Yıkarlar, talan ederler; fakat yapamaz, koruyamazlar.
Buraya kadar adına araştırma da diyebileceğimiz bu çalışma ile
aslında kapitalist modernite için bir temel kazımaya çalıştık.
Kapitalist modernitenin hangi tarihsel gelişmelerin ürünü olduğunu
göstermeye çalıştık. Kendini tarihsiz sunmak, kapitalist bilim-iktidar
yapısının temel özelliklerindendir. Kalıcı ve son sistem iddiası için
tarihsizlik ve mekânsızlık önemlidir. Mekân-zaman yokluğunda müthiş ve
çok ayrıntılı çözümlemeler yaparlar. Mikro tarihle, olaysal güncel
gelişmelerle ilgili sayısız çalışmaların sahibidirler. Bir de
zaman-mekân sıkıştırması gibi, sanki zaman ve mekân etkisini yok
ettiklerini belirtmek isterler. Bu çalışma ile bu tür çabaların sunmak
istediğinden farklı bir toplumsal akışın müthiş bir insan çabasıyla
sürekli devinim halinde olduğunu gösterdik. Tarihten kaçınılamayacağını,
kapitalizm her ne kadar kendini tarihin sonu saysa da, birçok uygarlık
gücünün kendi çağı için benzer iddialarda bulunduğunu da bu vesileyle
belirttik. Kapitalizme giriş için yeterince donanmış durumdayız. Bir
uygarlık olarak tanımını ve çıkış koşullarını tekrar da olsa açıklamaya
devam edeceğiz. Daha önceki uygarlıklardan devralınanlar ile kendi
katkılarını özenle belirteceğiz.
Savunmamın bu bölümünü ana tez olarak şöyle açıklamam mümkündür:
Sınıf, kent ve devletin iç içe oluşumuna dayalı olarak ortaya çıkan ve
kapitalizmin en son çağı olan finans dönemine kadar sürekli kendini
çoğaltarak geliştiren devletli uygarlık sistemi, kendini ağırlıklı
olarak tarım ve köy toplumunu sömürü ve baskı altına almasına
dayandırır. Süreç içinde giderek genişleyen kent emekçilerini de baskı
ve sömürü sistemine katar. Beş bin yıllık devletli uygarlığın, belki
ondan da uzun bir zaman ve mekân koşuluna dayalı olan, kendini
ideolojik, askeri, politik ve ekonomik olarak parçalı olmaktan
kurtaramayan demokratik uygarlık karşısında günümüze kadar varlığını
sürdürmesi, esas olarak ideolojik hegemonyadan kaynaklanır. Zor ve zulüm
sistemleri ancak ideolojik hegemonya temelinde başarılı olabilmişlerdir.
Temel çelişki sadece sınıfsal olmayıp uygarlık düzeyindedir. En azından
beş bin yıllık yazılı olarak da izleyebildiğimiz tarihsel mücadele,
devletli uygarlıkla (esas olarak sınıflı kent ve devlete dayanır)
devletleşmemiş, ana gövdesi tarım ve köy toplumu olan, zamanla kent
emekçilerinin de içeriğini oluşturduğu demokratik uygarlık arasındadır.
Toplumdaki tüm ideolojik, askeri, politik ve ekonomik ilişki, çelişki ve
mücadeleler bu iki ana uygarlık sistemi altında cereyan ederler.
Savunmamın bundan sonraki bölümleri bu ana tezin çözümlenmesi ve
Ortadoğu’yla Kürdistan somutuna uygulanması biçiminde geliştirilecektir.
İkinci Kitap
KAPİTALİST UYGARLIK
-Maskesiz Tanrılar ve
Çıplak Krallar Çağı-
1- GİRİŞ
Kapitalist sisteme karşı savunmamı geliştirirken yapmam gereken ilk
işleyişlerden biri onun zihni formatlarından kurtulmaktır. Nasıl ki
İslamiyet’in her işe başlarken bir ‘Bismillah’ı varsa, kapitalizmin de
benzer kutsalları vardır. Mademki ondan kurtulmak istiyoruz, o halde her
şeyden önce onun niyet duasını reddetmeliyiz. Bunların başında empoze
ettiği ‘bilim yöntemi’ gelmektedir. Bahsedilen, toplumsal yaşamın
süzgecinden geçen ve insan toplumu var oldukça onsuz olmayacağı
‘özgürlük ahlakı’ ve etiği değildir. Tersine, onu yadsıma temelinde
anlamsızlaştırarak dağılmasına ve yozlaşmasına yol açan en gelişmiş
kölecil yaşam zihniyeti, onu var kılan maddi ve manevi kültürüdür.
Bundan kurtulmaya çalışırken, temel argümanım bizzat KENDİMDEN başkası
olamaz. Descartes, kapitalizme belki de pek farkında olmadan zemin
sunduğu felsefesiyle her şeyden şüphe ederken, en son kendisi kalmıştı.
Kendisinden de şüphe etmeli miydi? Daha da önemli olan, nasıl o duruma
düşmüştü? Tarihte onun durumuna benzeyen birkaç evre’nin olduğunu
biliyoruz. Sümer rahiplerinin tanrı inşaları, İbrahim Peygamberin derin
tanrıcıl şüpheleri (sonuncu örneği Hz. Muhammed’in tanrı serüvenidir),
İonya septisizmi (şüpheciliği) ilk hatırlanması gereken örneklerdir. Bu
tarihsel aşamalarda içine girilen ve ret gerektiren önceki zihniyetler
toplumu köklü biçimlendirme, tarzlara uğratma özelliklerine sahiptir. En
azından temel paradigma sağlarlar. Köklü bir zihniyetin (ideolojik
yapısallık da denilebilir), uç veren yeni bir yaşam tarzı karşısında
yetmezliğe düşmesi şüphenin esas nedenidir. Yeni yaşam için gerekli
zihniyet kalıpları ise çok zordur ve köklü kişilik sıçraması ister.
Adına ister peygambersel çıkış, ister filozofik aşama, isterse bilimsel
keşif diyelim, esas olarak aynı ihtiyaca yanıt aramaktadırlar. Yeni
toplumsal yaşamın olmazsa olmazı olan yeni zihniyet kalıpları nasıl
döşenecektir? Korkunç şüphecilik bu ara aşamanın özelliğidir.
16. yüzyılda kapitalizmin kalıcı yükselişine beşiklik eden mekânda
(yaklaşık bugünkü Hollanda) Descartes, Spinoza ve Erasmus’un müthiş
yaşamları böylesi bir tarihsel aşamanın izini taşımaktadır.
Yaşam tarihim 1950’lerde başlayan bir zamana denk gelmektedir.
Kapitalizmin zamanın küresel hamlesinin zirvesine ulaştığı yıllardır.
Mekânım halen çok köklü zihni kalıplarının kalıntıları olan neolitik
(tarım, köy devrimi) çağla kent uygarlığının ilklerinin en uzun süreler
halinde yaşadığı Toros-Zagros dağ sisteminin çerçevelediği ünlü Verimli
Hilal’in en mümbit toprağı Mezopotamya’nın yukarı kısımlarıdır:
Uygarlığa çıkış yaptıran dağ etekleri. Neolitik geçişin görkemli
adaklarının sunulduğu (Urfa yakınlarında ilk örneği açığa çıkan 12 bin
yıllık büyük dikili taşların çevrelediği tapınak kültleri) temel
alanlar.
Kapitalist sistemin bekçileri tarafından çok sistematik biçimde, adeta
Zeus’un Prometheus’u bağladığı Kafkas kayalıklarına taş çıkartan biçimde
İmralı adasına mahkûm edilmem kendimliğin sistem zıtlığını çözmeyi
zorunlu kılmaktadır derken, bu tarihi gerçekleri hatırlayıp yeniden
çözümlemeden, anlamı fark edemeyiz. Türkiye Cumhuriyeti’ne takılmamın,
olsa olsa İspanyol boğa güreşinde hep kırmızı şala saldıran boğadan pek
farkı olmaz. Türkiye Cumhuriyeti şüphesiz bir boğa güreşçisine
indirgenmiştir. Öyle rol kesilmiştir. Sürekli ve verimlice bu rolde
oynanmak istenmektedir. Ama bize, bana gerekli olan, bu vahşi oyunun
(ki, kral oyunudur) gerçek sahiplerini tüm yaşam gerçekleriyle
tanımlamaktır.
Toplumun bütünlüğünü ilgilendiren büyük yanılgılara düşmemek açısından,
Karl Marks örneğini önemle göz önünde tutmalıyız. Marks’ın kapitalizmi
çözmek ve ondan kurtulmak isteyen önde gelen bir kişilik olduğundan veya
olmak istediğinden kuşku duyulamaz. Ama ondan esinlenen muazzam
toplumsal değişimlerin kapitalizmin en iyi hizmetçiliğini aşamadıkları
genel olarak kabul gören bir görüştür. Aptal bir Marksist mürit
olmayacağım açıktır.
Kendi kimliğimi tanımlamaya çalışırken temel parametrelerden hareket
etme istemim anlaşılmaya değerdir. Nedir bunlar? Neolitiğe geçiş ve
neolitik zihniyet kalıntıları ve yaşam alışkanlıkları, kent uygarlığına
dayalı iktidar hiyerarşileri ve devlet kültleri ve nihayet tarihin
hiçbir dönemiyle kıyaslanmayacak ölçeklerde kapitalizm oyunu gerçekleri.
Daha alt bir katmandan da bahsetmek gerekir: İnsan türünün ayırt edici
özellikleri. Yaşam için sunduğu riskler ve kolaylıkları.
Bu satırları sıralarken, kapitalizmin meşruiyet sınırları kapsamındaki
yerimin farkındayım. Ona dayanarak yaşadığımı veya Prometeleştirildiğimi
inkâr edecek değilim. Gücümün ve içindeki anlamının her saat yoğunlaşan
açılımlarla bu farkındalığını geliştiriyorum.
Bilinen örneklerden kalkarsak, Sasani iktidar kapısında Mani, İslamik
iktidar kapılarında İmam Hüseyin, Hallac-ı Mansur, Sühreverdi bir
yandan, İsa geleneğinden yüzlerce aziz ve azizeler diğer yandan, ayrıca
Buda geleneğinin dehşetinden kaçtığı iktidar kurbanları, kilisenin
engizisyon ateşlerinden geçenler ve kapitalizmin soykırıma varan
dehşetleri yazılı kültürün tespitlerinin uç örnekleridir. Bu başat
örneklerin ortak özellikleri, yaşamın farkındalığında ısrarlı
olmalarıydı. Yaşamla aralarına örülmek istenen perdeye takılmak
istemiyorlardı. Suçları buydu.
Eğer yaşam-ölüm ikilemi müthiş bir açmaza düşürülmüşse, nedeni
kesinlikle toplumsaldır. Esas olarak ne önümüze serilen anlamıyla bir
ölüm vardır, ne de sürekli reklamı yapılan bir yaşamın yaşamla alakası
vardır. Simülasyonun yaşam gerçeğimiz haline getirildiğini (yaşamın
mekanik taklidi olarak anlaşılmalı) anlamak durumundayız. Yaşama en
sıradan bir saygı bu lanetli döngel çemberinden kurtulmayı gerektirir.
Altmış yaşıma dayandım. İlkokul öncesi tabir edilen yaşam meraklarım
esas olarak aşılmadı. Halen o sınırlardayım. Kapitalizmin meşruiyet
sınırlarında büyüyemiyorum. Adeta o sınırlarda ya sahtekârca bir yaşam,
ya cüce kalmak kaçınılmaz gibi geliyor. Ya da hepsi; simülasyon,
sahtekâr, cüce, aldanıcı, vicdansız, çirkin, cahil. Fakat yaşam tüm
değerlerin üstünde tutulmak durumundadır. Esas görevi de anlaşılmaktır.
Anlayabilmek yaşamaktır. Yaşayabilmek anlamak içindir. Kozmos’un başka
bir yorumu olacağını sanmıyorum. Mutlak anlam ne kadar gerçekleşmesi
imkânsıza yakın denecek kadar zorsa da, yaşamı sürükleyen gerçeklik
olduğunda ısrarlıyım. Hiçbir güç anlam gücünden daha güçlü olamaz veya
anlam karşısında sahte gösteriler olmaktan kurtulamaz.
Yine kendime gelmeliyim. Belirtmeye çalıştığım bu sözde yaşam
parametreleri yaşam meraklarıma cevap olmaktan yoksun oldukları gibi,
derin kuşkulara düşmemin de esas nedeniydiler. Sadece şüphelenmiyorum,
tiksiniyorum da.
Kanserli vakalar yaşamın anlam savunuculuğunun bittiği yerde veya
anlamsızlık anlam diye sunulduğunda önlenemez hale gelir. Bunun da
nedeni kesinlikle toplumsaldır. Kanserin bir toplumsal hastalık olduğu
antropolojinin sıradan bir gerçekliğidir. Anlamsızlık veya kör madde
yığınlaşması hücreyi sardığında kanserleşme başlar.
Soranlarımın bazı sorularına yanıt için bazı belirlemeler yapmam saygı
gereğidir. Bu satırlara başladığımda, Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst
yürütme heyetiyle kapitalist sistemin en üst heyeti olan ABD yürütmesi
“PKK’yi ABD, Türkiye ve Irak Hükümetlerinin ortak düşmanı ilan ediyoruz”
derken, yerim ve zamanımın anlamını daha derinliğine kavramak deneyim
gereğidir.
Şunu demeye çalışıyorum: Kapitalist yaşam tarzı bana göre değil. Ara
sıra özenmediğimi söyleyemem. Ama bu tarz yaşam konusunda hiç başarı
yeteneğimin olmadığının tamamen farkındayım. Ondan önceki ve birlikte
özümsendikleri halleriyle bir ‘koca erkek’ olamayacağımın da
farkındayım. Sistem açısından gülünç kaldığım söylenebilir. Ama ben
sistemi korkunç kanlı, baskılı ve sömürülü görüyorum. Bu olguların
varoluşçuluğunda yaşamın tam bir iğrençlik, tiksinti olduğu filozofik
yaşamımın karşı parametresi veya paradigmasıdır. Kendimi hiç
abartmayacağımdan eminim. Ama bir insan olarak kendimi savunmam hem en
temel bir yaşam belirtisi, hem de toplumsallıkta yaşam iddiası olanlara
karşı temel ahlaki görevimdir. Eğer iktidarlarca çizilen anlamına
katılmadığım, fakat yine de ciddiye alınması gereken anlamlı bir
yurttaşlıktan bahsedeceksek, ona karşı da görevli yaşamayı bilmek bu
ahlakın gereğidir. Sorun yaşayıp yaşamamak değil, doğru yaşamayı
bilmektir; her ne kadar doğru yaşamayı çok başarmasak da, daha önemlisi
onun arayışından vazgeçmemek, o yolun yolcusu olmaktır.
Kapitalist sistemde tarihte hiç olmadığı kadar sözle eylem arasındaki
kopukluktan da öteye, geliştirilmiş bir ihanet var kılınmıştır. Sözler
sanki hep eylemi yanlışlamak içindir. Eylem hiç olmadığı kadar hegemonik
sistemin kulluğunda adeta mekanik bir aygıt gibi rol sahibi kılınmıştır.
Küresel imparatorluk aşamasındaki kapitalizmin doğası çözümlenmeden,
özgür yaşama ilişkin program ve form kestirmenin her tür saptırılmaya
açık olacağı birçok tarihsel örnekten anlaşılmaktadır. Söylenecek her
söz, yapılacak her eylem, diğer bir deyişle teori-pratik rakibinin
sahasında kendine rol biçemez. En azından dört yüz yıldır hegemonik bir
hal alan kapitalistik modernitenin gelenekselleşen, en fanatik dinden
daha çok kültleşen kavram ve uygulamalarına karşı en yetkin evliya,
peygamber ve Budistik yaklaşımları geliştirilmeden, sistemin değirmenine
aptalca su taşımaktan kurtulunamaz. Anti-kapitalizmler çok işlendi.
Gelinen aşamada bunların ezici çoğunluğunun kapitalizmin değirmenine en
aptalca su taşıyanından kurtulunamadığı yetkince itiraf edilmelidir.
Küreselliğin zirvesindeki kapitalizmi hiç de güçlü görmüyorum. Belki de
en zayıf aşamasındadır. Aslında her zaman naif ve kırılmaya müsaittir.
Gerçekleşemeyen de toplumun ona karşı doğru ve yetkin savunulmasıdır.
Sadece bir benzetme olarak değil, gerçeğinde de toplumsal kanser
hastalığı olarak tanımlayabileceğimiz kapitalist hegemonyacılık da diğer
kaderler gibi kader olarak yorumlanamaz. Kapitalizm en zayıf bir
hegemonik sistem olarak değerlendirilmek durumundadır. Gerekli olan, tek
kişilikte kalsa bile, toplumsallığın doğru ve yetkin yaşanmasıdır.
Tarihte hep yapılagelen, ‘güçlü adam’ veya ‘hegemon’a karşı onunla aynı
silahları kullanmaktır. Hem anlayış hem eylem olarak aynılık benzerini
doğuracaktır. Olan da budur. Roma’ya karşı birçok Roma doğmuştur. Daha
da eskisi, orijinali olan Uruk sitesi, halen kendini ‘Yeni Irak’ olarak
doğurmaya devam etmektedir. Değişim çok az, tekrar çok fazladır.
Hegemonyayı abartmamak da önemlidir. Toplumlar hiçbir zaman iktidarı,
sömürüyü, baskıyı isteyerek benimsemedikleri gibi, onsuz yaşanmaz
aşamasında da olmamışlardır. Şöylesi anlayışlardan da kurtulmak gerekir:
‘Yepyeni toplum’, art arda gelen benzemez ‘toplum biçimleri’ en içi boş
kavramlardır. İnsan türünün varoluş tarzı olarak toplumlar gelişirler;
ama benzer olarak. Aşk eğer gözü körse, en aşağılık durumlara, cehaletin
en yoğunlaşmış haline götürebilir. Bu ister iktidar aşkında, ister
cinsellik aşkında olsun böyledir. Anlamla yüklü olduğunda ise aşk bir
‘Nirvana’ değerindedir. Fenafillâhtır; gerçeğin içinde erimek oluyor;
Enel-haktır; adil, özgür toplumun kendini hükümran kılma, yani tam
demokrasi olma halidir.
Köy toplumuna teslim olmamakla doğru hareket ettiğimden eminim. Yanlış
olan, kapitalistik moderniteyi ışık sanmaktı. Geç çözümlendiğinde, köy
toplumu da olsa, henüz demokratikleşmemiş de olsa, hele hele
ulus-devlet, endüstri gibi temel kategorik aşamaların çok uzağında da
kalınsa, radikal kopuş büyük bir hataydı. Üzüntülerimin köklü bir
kaynağı burada yatar. Adını pek anmadığım babam bendeki yaşam enerjisini
doğru fark etmek kadar, çok acı bir gerçeği yüzüme söylerken, en az anam
kadar arifaneydi. Bilgece söylüyordu. “Öldüğümde bir damla gözyaşı bile
dökmezsin” sözü hala hatırımdadır. Eski dünyanın inanmışlarındandı. Emek
dünyasındandı ve özü itibariyle demokrattı. Kapitalist tanrısallığın
bende bu denli lanetli ve aldatıcı bir çekiciliğe nasıl yol açtığını
hala araştırıp duruyorum.
Karl Marks kapitalizmi daha çok pozitivist bir yaklaşımla çözümlemek
istedi. O da yarım kaldı. İktidar ve devlete el bile atmadı. Bu
yaklaşıma hiçbir zaman derinlik kazandıramadım. Sömürü olgusunu
kavrıyorum. Ama o bana hep bir sonuç gibi geldi. İşe sonuçtan başlamak,
çok eksikli bir yaklaşım ve politik olarak da tam bir savunmasızlık
halidir. Aslında yanı başında 1848’ler gibi bir devrim süreci
yaşanıyordu. Burjuvazinin iktidara yürüyüşü kadar, senyörlerin
dökülüşünü ve dönüşümünü çok iyi gözlemliyordu. Ekonomi-politik, felsefe
ve sosyalizmle yoğunca ilgiliydi. Fakat toplumların ezici yoksul emekçi
çoğunluklarına karşı bir ahtapot gibi sarmalayıcı, yeniden organize olan
iktidar olgusunu kavramayı bir yana bırakalım, kendi sistematiğinin
sonuçta ona alet olmasını bile engelleyemedi. Önerdiği teorik-pratik
modelin kapitalist hegemonyacılığı beslediğinin farkında olmadı. En son
örneği olan Çin pratiğinin ABD hegemon kapitalizminin en güçlü dayanağı
konumuna düşmesi, bu farkında olamamayla yakından bağlantılıdır.
Kapitalist hegemonyacılık o kadar güçlüyse, bunun en temel nedeni yol
açtığı gönüllü kölelikteki yarıştır. Bugün yüksek ücrete karşı
olabilecek tek bir işçi var mıdır? Durum gerçekten hazindir.
Kapitalizmle mücadelede yoğunlaştığımda, aklıma hep karı-koca ilişkisi
düşer. Eğer koca ortama göre karıya normal bir yaşam sunmuşsa, bu kadını
kocaya karşı mücadeleye çekmek ne kadar zorsa, işçiyi de eğer dolgun bir
ücret vermişse, efendisi kapitaliste karşı mücadeleye çekmek o denli
zordur. Bırakın özgürleşmeyi, basit bir ücret sınırında bile kapitalist
efendiye karşı takla atan işçi, toplumsal çokluklara karşı artık
efendisinin sistematiğinin bir uşağıdır. Hele işsizler ordusu çığ gibi
büyürken, konumu güvencede olan bir işçi aynen devlet memuru kadar,
belki de ondan daha fazla kendini güvencede sayar.
Kaldı ki, devlet bürokratı ne kadar proleterleşiyorsa, proleter saflarda
da o denli bürokratlaşma vardır. Bir nevi burjuva soyluluğuyla feodal
soyluluğun tepedeki karışımının benzeri tabanda işçi-memur arasında
gerçekleşmektedir.
Köy toplumundan beni mıknatıs gibi çeken kent toplumu, çözümlenmiş
haliyle benim için toplumsal sorunun esas mekânıdır. Toplumun içteki
çürüyüşü kadar çevreden kopuşunun da baş suçlusu, kent ve yol açtığı
toplumsallıktır. Daha doğrusu, sınıflı devletli uygarlığın kentinin
toplumudur. En ilkel klan toplumu bile yaşama karşı kent uygarlığı kadar
cahil değildir. Tersine, uygarlaşmış kent toplumu kapitalist aşamada tam
bir çevre katliamcısına dönüşmüşse, bu herhalde bünyesindeki sistematik
cehaletleşmesinden kaynaklanmaktadır.
Duygusal zekâdan kopmuş akıl ve anlamını çoktan yitirmiş cinsellik,
kapitalizmin kanserojen gerçekliğinin temel göstergeleridir. İktidar
için nükleer dehşete bel bağlamaktan tutalım, ucuz işçilik için dünyaya
sığmayacak nüfuslar sistemin özüyle, özellikle onun iktidar
biçimlenişiyle ilgilidir. Dünya savaşları, sömürge savaşları ve tüm
topluma karşı her düzeyde kılcal damarlara kadar etkileyen iktidar
savaşımları sistemin iflasından başka anlama gelmez.
Liberalizm, bireysellik kapitalizmin ana ideolojik ekseni olarak sıkça
ileri sürülür. Ama iddia edebilirim ki, hiçbir sistem kapitalizmin
ideolojik hegemonyası kadar bireyi kendine tutsak etme gücünde
olmamıştır.
Denilebilir ki, halen konuştuğun dil içerik olarak sistemin
meşruiyetinden pek uzak değildir, sen de sistemin ürünüsün. Fakat içinde
bulunduğum mekân, sistem karşıtlığına layık bir konumdadır. Derinden
farkındayım ki, şahsımda iyi bir anti-kapitalist yargılanıyor ve
yargılıyor. Yargılanma doğaldır ki hukuku katbekat aşmaktadır. Dört yüz
yıldır kapitalist hegemonyacılığın değirmeninde sayısız halk kültürü
eritilerek yok edildi. Büyüdüğüm mekân adeta bir eski kültürler
mezarlığıdır. Kazısan her taraftan bir kültür fışkıracaktır. Mensubu
sayılmam gereken, henüz kendini tam kavramsallaştıramamış olan Kürtler,
tüm bu kültürlerin mezar sessizliğindeki tanıkları gibidir. Tarihin
neredeyse tüm ilklerini yaratan kültürlerin mezarlarının bile silinmeyle
yüz yüze kalması büyük acı verir. Günümüzdeki Irak vahşeti bir anlamda
kültürlerin intikamıdır.
Ortadoğu kültürünü kapitalizme karşı savunmak gerekir. Şüphesiz Batı
oryantalizmini aşmadan başarılacak bir görev değildir bu. Yeniden
İslamcılık ise, tepeden tırnağa kadar en kof bir oryantalizm türevidir.
Oryantalizmi ve İslamizmi sağ ve sol yorumlarıyla birlikte aştıktan
sonra geriye ne kalır sorusu akla gelecektir. Asıl savunmam bu noktadan
sonra geliştirilmek durumundadır. Aksi halde ben de çoktan bir kusmuktan
ibaret bir sistem sözcüsü olmaktan elbette kurtulamayacağım. O savunma
değil, papağanca tekrarlama olur.
Kapitalizmin zafer mekânı Kuzeybatı Avrupa’nın sahil kıyıları ve
İngiltere adasıydı. Kapitalizm zafer yürüyüşünü dört yüz yıldır
dünya-sistem seviyesinde sürdürmektedir. Tökezlendiği yer Ortadoğu kadim
kültür merkezleridir. Aslında kapitalizmin kendisi bu kültürün en son
inkârcı, hayırsız evladı konumundadır. Aralarındaki çatışma
sanıldığından daha fazla derindir. Şu an gerçekleşen, acemiler
savaşıdır. Adeta İskender’le Üçüncü Darius’un kopyaları oynanmaktadır.
G. W. Bush ne kadar İskender’se, Ahmedinecad da o denli Darius’tur.
Diyalektik çelişki çok derinlerde ve çok biçimlilik altında cereyan
etmektedir. Çelişki sadece egemen klikler arasında dile gelmemektedir.
Toplumun iktidar karşıtlığı da kapsamlıca devreye girmiş durumdadır.
Şahsımda dile gelen veya dile getirmeye çalıştığım, iktidar
karşıtlığının komple biçimleridir. Kapitalizmin kâr sızdırması bu
biçimlerden sadece birisidir. Ona karşı olmak sosyalist olmaya yetmez.
Kaldı ki, bu kendi başına bir başarı vaadi de olamaz. Tüm direniş ve
özgür yaşam formlarını iç içe sözlü ve eylemli olarak adeta bir
orkestrasyon stilinde icra etmedikçe, ya ‘Agade’ye Lanet’ ya da
‘Nippur’a Ağıt’tan öteye gidilemez.
Yaşadıklarımı dostlarım ve yoldaşlarım ağır trajedi olarak da
değerlendirmektedirler. Ama şundan emin olsunlar ki, bu trajedi
olmasaydı, biz özgür yaşamı tanımayacaktık. Her şey beş kuruş etmez bir
durumdayken, nasıl birbirimizin yüzüne bakabiliriz ki! Babasının ölümüne
bile gözyaşı dökemeyen bir evlat durumundayken, yaşamın hangi onurundan
bahsedebilirdik? Yanlış anlamayın. O ölüm yılında, ben ilk Kürdistan
seferini özgür kimlik idealiyle Ağrı Dağı eteklerinde başlatmıştım.
Halen Serhatlı Kürtlerin bu yürüyüşün tek bir adımını bile kutsallıkla
andıklarını duydum. Fakat gerçekliğimiz yerinde yine ağır durmaktadır.
Tam otuz beş yıldır özgürlük yürüyüşünden öte adeta maratonu
diyebileceğim bu çıkış bu satırlarla kendini anlamlandırmaktadır. Her
nefesi, her mekânı, her kişisi bir destan değerinde olan bu maraton
nasıl sonuçlanacak?
İskendervari ordularımla zafer üstüne zafer kazansaydım bile, bu
kesinlikle özgürlüğün zaferi olmayacaktı. Kaldı ki, askeri zaferler
özgürlük değil kölelik getirir. Onunla kendini, dost ve yoldaşlarını
savunduğunda ancak bir değeri olur. Tersine, kendimi iktidar zaferine
karşı savunmayı en az iktidara karşı savunmak kadar gerekli görüyorum.
Olsaydı bile, ordularımın zaferlerine karşı kendimi savunmayı en büyük
cihat sayardım.
Gerçekliğimizde yaşam yerlerde sürünüyor. Anlamını tümüyle yitirmiştir.
Müthiş bir yalan ve kendini kandırma, her yere sızmış bir çirkinlik,
baykuşlar kadar bile ötmeyen diller ortamındayız. Tek kişilik odamda tam
dokuz yıldır dayanabiliyorsam, bu, dışarının daha da beter olmasıyla da
biraz bağlantılıdır.
Savunmam genelde ana nehir olarak uygarlık sürecine karşı
geliştirilirken, kapitalist hegemonyacılığa karşı daha derinlikli
olacaktır. Sistemin sonuna gelindiğine dair birçok işaret olduğu kadar,
gerçek bilge kişiler de aynı kanıda birleşiyorlar. Sorun kaostan hangi
sağlıklı, özgür, demokratik ve eşitçe çıkışların
toplumsallaştırılacağında yatıyor.
Kapitalist sistem bile temelde kendini kendinden kurtarmaya çalışırken,
toplumsallık inşalarına ne kadar dikkat etmemiz gerektiği anlaşılır bir
husustur. Eğer iki yüz yıllık sosyalizmlerimiz bile kapitale asimile
olmuşlarsa, herhalde bu büyük insanlık idealleri olan savaşçıların
anısına benzer bir akıbet getirebilecek lanetliler tayfasından olamayız.
Daha da ötesi, Sokrates’i, Buda’yı, Zerdüşt’ü susmuş ve son sözlerini
söylemiş sayamayız. Onları yaşamsallaştırmak dün gibi bize yeni
gelmedikçe, özgürlük felsefesinden hiçbir şey anlamamış sayılırız. Bir
de inleyen insanlık var, onun acılarına yanıt olmadan; tüketilen bir
doğa var, bu durdurulmadan; ihanete uğramış aşk var, cevaplamadan hangi
yaşamdan bahsedebiliriz?
Savunmamın bilimselliğine ilişkin olarak da söyleyebileceğim ilk söz,
hangi bilimsellik sorusu olacaktır.
Eğer bilim esas olarak ‘kendini bilmek’se, sanıldığının aksine, en çok
da sistemin resmi ideoloji olarak benimsediği pozitivizm bu gerçeklikten
uzaklaştırıcı rol oynar. Çok eleştirdiği din ve metafizik aşamalar,
belki de pozitivizmden daha fazla bilime yakındırlar. Tabii ki başta
insani bilimler. Kaldı ki, tabii bilimler denilen disiplinlere de
derinliğine bakıldığında, onlar da son tahlilde insani bilim
kategorisinden sayılır. Belki de en sığ metafizik ve dinin kendisi
pozitivizmdir. İnsanlık, tarihin hiçbir aşamasında bu denli
zincirlerinden vahşice boşalmamıştı. Yine bu denli kıskıvrak
bağlanmamıştı. Doğa ve toplum üzerinde bu denli iktidar icrasına
girilmemişti. Bunlar ancak pozitivist din ve metafizikle gerçekleşir
oldu.
Kendini bilme sağlanmadıkça, girişilecek her bilimsel çaba en tehlikeli
dogmatik din ve felsefelerle sonuçlanmaktan kurtulamaz. Kendini bilmeyle
insan merkezci düşünceyi kastetmiyorum. Kozmos ve kaos’un ancak iç
gözlemle, derin deneyimleri dışlamayan sezgilerimizle kavranabileceğini
belirtmek istiyorum. Özne-nesne ayrımına dayalı bilimin kölelik
meşrulaştırması olduğunu yeri geldikçe göstereceğim. Öznelciliğin de
kendini abartma ve aşırı küçültmeyle aynı kapıya çıktığını
kanıtlayacağım. Bilimsel objektifliğin en rezil kapitalizm ve hegemonya
taraftarlığı olduğunu da aynı minvalde sergileyeceğim. Bizim felsefemiz
bir atın gözlerindeki anlamı sezmekten tutalım, bir kuşun sesindeki
anlamı çözmeye kadar yaşamı bir bütün olarak algılar. Yaşlı bilgeye
büyük saygıdan başlayıp, bir ceylan kadar ürkek bir genç kızın
gözlerindeki arayışa yanıt olmaya kadar anlam yüklüdür. Hele hele
soykırım beteri bir cinsellik anlayışının sonucu olan çocuk yapımındaki
büyük cehaletin insandaki ve hegemonik sistemlerdeki nedenlerini
çözmekten tutalım, yaşamın tüm evrim halkalarını kendinde çözmeye
çalışan bir bilimi esas alır.
Kapitalizm bilimi geliştirmedi, bilimi kullandı. Bilimin böylesi
kullanımı sadece ahlaki olarak en kötücül durumlara yol açmakla kalmaz,
Hiroşima’ları genelleştirir. Anlamlı yaşamı bitirir. Medyatik yaşam,
simülasyon, bilimin zaferi midir? Yoksa yaşamın anlam yitimi midir?
Burada teknolojiden, bilimsel keşiflerden bahsetmiyorum. Bilimcilik dini
olarak pozitivizmin bilim olmadığını açıklamak istiyorum.
Pozitivizmin bilimsellik hükümranlığından kurtulmadan, başta ulus-devlet
olmak üzere hiçbir iktidar hükümranlığından kurtulunamaz. Pozitivizm
çağımızın gerçek putçuluğunun dinidir.
Sonuç olarak, Descartesvari bir kuşkuculuk hastalığı zihnimi sürekli
kemirdi. İnanılacak, bağlanılacak hiçbir değer tanımama durumuna düştüm.
Bu, bendeki eski kültürün trajik yitimi kadar, karşımda bir dev gibi
-Leviathan- yükselen kapitalist modernizmin erişilmezlik korkusundan
kaynaklanıyordu. Kendime zar zor inanıyordum. Daha doğrusu, ayakta
tutunmaya çalışıyordum. Şüphesiz bu garip bir durumdur. Toplumlar bu
durumlarda bir yolunu bulup üyelerinin başını ve yüreğini bağlamasını
bilirler. Garip olan diğer bir husus, bir toplumumun olduğuna da
inanamıyordum. Aile ve köye inancımı bu koşullarda kaybettim.
Üniversiteye kadar okumam, devrimciliğim, daha önceki dinciliğim hep
dostlar alışverişte görsün kabilinden göstermelikti. Keskin bir nihilist
de değildim. Bir şeyi gönülden anlamıyordum ki, köklüce gereklerini
yapayım. İşin daha da ilginç tarafı, başta öğretmenlerim olmak üzere
çevrem beni zeki ve inançlı buluyordu. Bir nevi yarı deli, yarı da
olmadığıma emindim. Fakat geriden bugün baktığımda, bu uzun dönemin pek
yararsız bir dönem olmadığını da fark ediyorum. Kopuş ve bağlanmama,
gerçeğe koşuşta beyaz sayfa açma, zemin temizleme gibi bir anlamı da
beraberinde taşır.
Kişiliğim bu özelliğiyle hegemonik sistemin yapısal krizini daha iyi
tanımama katkı sundu. Tarihi de yorumlayacak gücü kazanmıştım. Kaotik
ortamdan korkma yerine ona anlam yükleme, çıkış sağlamada idealli kıldı.
Dogmatik inançların, düz hatlarda ilerlemenin, bilimsel kesinliklerin ve
katı yasallıkların aynı hükümran zihniyetten kaynaklandığını fark etmek
son derece rahatlığı getirdi. Doğanın işleyiş tarzının insanda kazandığı
boyutları rahatlıkla sezebilmem tam bir bilinç patlamasına yol açtı.
Korku ve şüphenin temelindeki kendime yabancılaşma aşıldıkça, yüksek
algı gücü ve yorumlama yeteneği her insani koşul için gerekli bilinç ve
cesareti fazlasıyla veriyordu.
Derin araştırmalara ihtiyaç duymadan kapitalizmin kendisini bir kriz
rejimi olarak değerlendirmek, konjonktürel sürelere dayanmadan da
kapasitem dahilindeydi. Kent, sınıf ve devlet temelli uygarlığın
kapitalist aşaması, insan aklının son evresi olmak şurada kalsın,
dayandığı geleneksel aklın tükenişi ve özgürlük aklının olanca
zenginliğiyle ortaya çıkışıydı. Bu anlamda kapitalist modernite umut
çağı olarak yorumlanabilir.
2- KAPİTALİZMİN DOĞUŞ
ETKENLERİ
-EV HIRSIZI-
Kapitalizmi hakkında en çok söz söylenen ve eylem yapılan bir din olarak
yorumlamak, doğru kavranmasına daha çok katkı sunabilir. Zafer kazandığı
mekân olarak Avrupai zihniyet, kapitalizm hakkında çok söz söylemesine
ve eylem yapmasına karşılık, her dinde olduğu gibi varoluşsal
gerçekliğini mistisize etmekten geri kalmamıştır. Buna en zıtları gibi
duran Hıristiyanlar, sosyalistler, anarşistler de dahildir. Avrupa
merkezli düşünce ve akıl bir ekoldür. 16. yüzyıldan itibaren de bir
dünya-sistemi olarak hegemonya sürecini başlatmışlardır. Şahsi
yoğunlaşmama göre, bu öyle bir ekoldür ki, Sümer rahiplerinin tanrı inşa
sistemlerinden katbekat daha fazla toplumsal gerçekliğin
mistifikasyonunu geliştirme ustalığını göstermişlerdir. Batı Avrupa aklı
ve düşünce sisteminde ‘bilimsel yöntem’ temel bir rol oynar.
İnsan da dahil, doğanın farkına varış olarak bilimden bahsetmiyorum.
İnsanlığın ortak hazinesi olarak bilim hiçbir birey, topluluk, kurum ve
ulusa mal edilemeyecek kadar anonimdir. Eğer illa bir tanrısal
kutsallıktan bahsetmek gerekirse, bu anlamıyla bilime bu unvanı
bahşetmek doğruya en yakın bir değerlendirme olabilir. Fakat ‘bilimsel
yöntem’ Avrupa terminolojisinde farklı bir yere sahiptir. O, çağdaş
diktatörün (her türlü total ve otoriter dikta biçimleri) prototipidir.
Daha doğrusu, ana rahmine düşen tohumudur. Yöntem kelime olarak usül,
yol, tarikat anlamına gelir. Başlangıçta olumlu, algı yeteneğine bir
katkısı olsa da, uzun süreli bağlı kalındığında tam bir zihniyet
diktatörlüğü rolü kazanır. Bilim adına yöntem ısrarı en tehlikeli
diktatörlüğe götürebilir. Nitekim bilimsel yöntemin yalınkat
savunucuları olan Alman ulus-devletçiliğinin faşizmi doğurması bu
değerlendirmemizi doğrulamaktadır.
Şüphesiz Batı Avrupa’da bir zihniyet devrimi gerçekleştirilmiştir. Ama
bu, Avrupa merkezciliğe yol açmak biçiminde yorumlanamaz. Kaldı ki, bu
devrim tüm öncüllerini Avrupa dışı zihinsel gelişmelerden almıştır.
Kapitalistik gelişmeyi Avrupa akılcılığına bağlamakta Max Weber
sosyolojisinin önemli bir rolü vardır. Protestan Ahlakı ve Kapitalizm
adlı eseri bu teze kapıyı aralamak ister. Kapitalizmin oluşumunda
rasyonalitenin rolü belirleyici etkenlerden biri olmakla birlikte,
rasyonalite ve hukuka indirgemecilik tek başına bu olguyu izah etme
yeteneğinde olamaz.
Karl Marks’ın sosyolojisinde kapitalizmin sistem olarak zaferi ekonomik
üretkenliğine bağlanır. Tüm üretim biçimlerinden daha üretken olması,
artık-değer geliştirmesi ve kâra, sermayeye dönüştürme yeteneği zaferine
yol açmıştır. Tarih, politika, ideoloji, hukuk, coğrafya ve
uygarlık-kültür gibi etkenlere çok az yer vermesi temel eksiklikleri
olarak değerlendirilebilir. Ekonomik indirgemeciliğe kolayca
dönüştürülebilen bir ekol olmaktan kurtulamamıştır. Şüphesiz
sosyoekonomik izahların çözüm değeri yadsınamaz. Ama diğer temel
etkenler içindeki yerleri yeterli bir açıklığa kavuşturulamadığında,
dogmatizme kayma riski tüm bilimsellik ideallerine rağmen eksik olmaz.
Çoğunlukla yaşanan da bu eksikliklerden kaynaklanan riskler olmuştur.
Kapitalist gelişmeyi bizzat iktidara ve onun daha da görünür hukuki
ifadesi olarak modern devlete bağlayan görüşler de az değildir.
Toplumsal bütünlükler içinde iktidar hiyerarşilerinin kökleri çok eskiye
dayanır. Maddi hayatın sevk ve idaresindeki rolleri temel etkenlerden
biridir. Fakat zorun kendisi maddi hayatı, ekonomiyi, onun en uç noktası
olarak kapitalizmi tek başına doğurma yeteneğinde değildir. Düzenleme,
geliştirme ve engelleme rolleri hep iç içe olmuştur.
Kapitalizmin Kuzeybatı Avrupa’da zafer kazanması coğrafi etkenin,
mekânın önemini gözler önüne serer. Amsterdam kentinin ona beşiklik
ettiği çokça söylenir. Diğer etkenler gibi coğrafyanın izahta payı
sınırlıdır. Abartmadan yerli yerine konması anlam değerini daha belirgin
kılar.
Uygarlık-kültürel etkenlere dayalı açıklamaların yorum gücü
tartışmasızdır. Kapitalizm esas olarak uygarlıksal gelişmenin çürüme
aşamasına denk gelmektedir. Benim daha çok ağırlık verdiğim tez budur.
Ana uygarlık nehrinin okyanusa döküldüğü yer (sembolik olarak Amsterdam
kıyılarındaki Atlas Okyanusu) bu sistemin de sonu olmaktadır. Şüphesiz
sistem okyanusun ötesine taşınmış, ABD ulus-devletiyle yeni bir
hegemonya altında küreselleşmenin zirvesine tırmanmayı başarmıştır.
Fakat yaşamın aşırı simülakr ve medyatikleşme niteliği kazanması,
gösteri ve tüketici toplumunun egemenliği, ekonominin arzuyu gidermek
yerine azgınlaştırması, iktidarın tüm toplumsal kılcal damarlara kadar
sızması, tarihsizliğin bizzat sistem ideologlarınca dile getirilmesi
çürüme ve kaos niteliğini belirgince ifade etmektedir.
Tarihsiz, zamansız gerçeklik düşünülemez. Gelişim, evrim, çeşitlilik,
farklılık oluşumu tarihle mümkündür. Sonul söz ancak bir biçim için
söylenebilir. Hiçbir biçim sonsuzlaşma ayrıcalığına sahip değildir.
Toplum biçimlenişlerinde sonsuzluk, kıyamete kadar, son peygamber,
değişmez yasa, kesintisizlik, sonsuz ilerleme gibi kavramlara varmada
daha çok düşünce ve inançların dogmatikleşmeleri, bununla kalıcı iktidar
olma çabaları, ayrıcalıklı kesimlerin avantalarını sürekli kılma
amaçları rol oynamıştır. Bunda propagandayla özgüven kazanma, çıkarları
kalıcılaştırma esastır. Kapitalizmin ideolojik merkezi olan liberalizmin
tarihin son sözü olma ideası da aynı oyunun modernistik tekrarıdır.
Kapitalizmi tanımlarken sanki değişmez, yaratılmış, tek merkezli bir
düşünce ve eylem olarak nitelendirmemek gerekir. Esas olarak toplumda
artık-ürün potansiyeli geliştikçe yarıklara yerleşen fırsatçı kişi ve
grupların toplumsal artıkları asalakça kemirerek sistematikleşen
eylemleri anlaşılmalıdır. Bunların sayıları hiçbir zaman toplumun yüzde
bir veya ikisini geçmez. Güçlerini fırsatçılık ve örgütlenmeden alırlar.
Zaferlerini kendilerini mekân içinde daha iyi örgütleyerek, çatlakları
gittikçe gelişen toplumsal aralıklarda bir yandan ihtiyaç nesnelerini
kontrole alarak, diğer yandan arz-talep kesişmesinde fiyatlara oynayarak
gerçekleştirirler. Eğer resmi toplum güçleri onları bastırmaz, bilakis
ihtikârlarından (vurgunculuk, spekülasyon) borçlanarak ve karşılığında
sürekli iltizamlarla (kayırma) beslerlerse, her toplum biçiminde
marjinal olarak yer alan bu gruplar toplumun yeni efendileri olarak
meşruiyet kazanabilirler. Uygarlık tarihi boyunca, özellikle tüm
Ortadoğu toplumlarında bu tip marjinal tefeci ihtikâr grupları
oluşagelmiştir. Sürekli toplumun nefretinden ötürü yarıklardan gün
yüzüne çıkma cesaretini bulamamışlardır. En zorba toplum yöneticileri
dahil, kimse bu grupları meşrulaştırma gücünü göstermemiştir. Sadece hor
görülmekle kalınmamışlar, en tehlikeli çürütücü güç olarak
değerlendirilmişler ve ahlaki olarak kötülük tohumu sayılmışlardır.
İnsanlık tarihinde Batı Avrupa merkezli son dört yüz yılda yaşanan kadar
savaş, talan, katliam, sömürü ve doğa tahribatının başka bir örneğine
rastlanmaması hegemonik sistemle bağlantılıdır. Şüphesiz en büyük karşı
mücadelelere de aynı coğrafyada tanık olunmuştur. Tümüyle insanlık kaybı
olarak yargılanamaz.
Yapmak istediğim, Batının insanlığa kazandırdıklarını Doğunun kadim
pozitif değerleriyle sentezleyerek anlamlı bir çıkışa bir demet ışık
sunmaktır.
A- Akılcılık
Kapitalizmin doğuşunda akılcılık etkenine başat rol tanınır. Batı
düşünce tarzı diye bir kategoriye de tanık oluyoruz. Akılcılık sanki
Batı toplum biçiminin ayırt edici bir özelliğiymiş gibi sunulur. Diğer
toplumların tarih boyunca akıldan yeterince nasiplenmediği, bu
varsayımın değer yargısıdır. Aklını kullanarak bilimi yarattıkları
söylenir; bilimin de güç olduğu kanıtlanınca, sistemin hegemonikleşmesi
kaçınılmaz olur. Nitekim günümüzde bu akıldan kaynaklanan dört başı
mamur bir hegemonik sistemle kuşatılmış bulunmamız iddianın ciddiyetini
gösterir. Ancak nükleer dehşet politikasıyla kendini ayakta tutan bu
sistemin akıl tarzını tanımlayabilmek için aklın kendisini, dolayısıyla
biyolojik tür olarak insanı ayırt edici özellikleriyle tanımlamak
gerekir.
Soruna iki yoldan yaklaşmak mümkündür: Biyolojik tür ve toplumsal
gelişme olarak. Birbirini tamamlayacak tarzda iki yolu da kesiştirerek
tanımlamaya ulaşalım.
1- Biyolojik tür olarak insanın zihniyetinden bahsetmek mümkündür.
Konuya hâkim olabilmek için canlılar sisteminde, hatta mikro ve makro
ölçülerde, evrensel boyutlarda aklın ne anlam taşıyabileceğini
sormalıyız. Atom altı parçacıklar üzerinde yapılan düşünce kurgulamaları
çeşitliliği, farklılığı, bunlarla birlikte gelişmeyi açıklayabilmek için
bir tür akıldan bahsetmeyi kaçınılmaz kılmaktadır. Evrendeki tüm
gelişmelerin ana motoru, atom çapında düşünülemeyecek kadar küçük bir
mekân içinde ve yine düşünülemeyecek kadar büyük hızlar içinde sürekli
birbirine dönüşen parçacık ve dalga hareketleri olanca çeşitliliği
içindeki gelişmeye yol açmaktadır. Sadece fiziki âlemlerde değil,
biyolojik âlemlerde de çeşitlilik olarak gelişme bu kapsamda vuku
bulmaktadır. Metafizik sınırlarda gezindiğimize dikkat edelim.
Benzer bir kurgulamayı makro evrene ilişkin olarak da yapabiliriz.
Evrenin kendisi canlı-cansız, sonlu-sonsuz, benzer-farklı, madde-enerji,
çekim-itim gibi temel kategorik varoluşların varoluşudur. Yani bir
bütündür. Atom altıyla evren üstü aynı bütünlüğün temel diyalektik
ikilemidir. Zaman derinliğin, mekân genişliğin birlikteliği olarak
gerçekleşmekte veya kendisini anlaşılır, görünür kılmaktadır. Evren
niçin vardır sorusu tam bir metafizik anlayışı çağrıştırır, ama yersiz
olduğu söylenemez. Fakat unutmayalım, soruyu soran insandır, o da
toplumsaldır. Fenomenoloji duyumsadıklarımızdan ötede bir varoluşa pek
inanmaz. Ne kadar duyumsuyor, hissediyor, hatta düşünüyorsak o kadarız.
Tersine, materyalizm histe ve düşüncede yansıyan varoluşların
kendisidir. Bu ikilemin baştan çıkarıcılığının farkındayım ve aşılması
gerektiğini önemle belirtirim. Bu ikilemlerle evreni anlamak mümkün
görünmemektedir. Düşünce-beden ayrımı yaşamın inkârına en çok yol açan
felsefi, hatta dini saptırmadır. Evrenin böyle bir sorunu yoktur.
En ilkel canlının örgütlenmesinde bile müthiş bir zekâ unsurunu
yakalamaktayız. İlk özelliği olarak, bu zekânın kendini çok anlık
süreler dahilinde bölerek sonsuzlaşma eğilimine katıldığını görmekteyiz.
İlk kendini var kılan hiçbir canlı yok olmamıştır. Bu canlının kendini
var kılan ortamda direnişi, en son insan türündeki zekâ potansiyeline
kadar bir gelişmeye yol açmıştır. Canlılığın tek bir hücrede
gerçekleşmesindeki potansiyel, nasıl oldu da insan gibi müthiş bir zekâ
canlısına kadar çeşitlenerek gelişebildi? Belki de sadece canlı hücre
için, en mikro evrenler için bile kendini çoğaltma, bunun için ortamdan
beslenme, bunun için de yeterince korunma esastır. Atom altı parçacıklar
yok olmayacak denli çoklaşma, beslenme ve korunma sorunlarını belki de
ancak bu mikro evren tarzında gerçekleştirebilirler. Dayandıkları
sınırlar sonsuz çoğalma, beslenme ve güvenlik sınırlarıdır. Evrensel
zekâ arayışımızın cevabını burada bir nebze yakalayabiliriz. Bu evreni
kendi dışımızda saymayalım. Her tarafımız bunlarla sarılı ve doludur.
Belki de çoğalma, beslenme ve güvenlik arayışımız bu dünyanın (mikro
evrenin) birleşik yansımış bir ifadesidir. Belki makro evren de aynı
varoluştadır. Zaman ve mekânı zorlayarak sonsuzluk sınırlarında büyüme
ve güvenli bir zekâ duruşunda mukarrerdir (kararlaşmıştır). Makro
evrenin de insan zekâsında yansıması bir ihtimaldir.
Aşırı bir kurgulama içinde olduğumuzun farkındayım. Fakat insandaki
potansiyel zekâlı durumu gökten zembille düşmüş gibi
yorumlayamayacağımız da anlaşılırdır. Varoluştan, evrimden soyut bir
zekâ ne kadar düşünülebilir? Zekâlılığı yalnız insana özgü olarak
düşünmek ne kadar gerçekçidir? Ölüm bile yaşamın, dolayısıyla varoluşun
anlaşılabilmesi için zorunlu görünmektedir. Ölüm olmasaydı yaşamı fark
edemeyeceğimizi kestirebiliyoruz. Değişmeden sonsuza kadar yaşamak,
özünde yaşamamaktır. Çünkü hiç fark etmenin olmadığı bir ortam, hiçbir
şeyin olmadığı bir ortamdır. Bu durumda bile ölüm, aslında yaşamın
gerçekleşmesi için kaçınılmaz gözükmektedir. O halde bir nimet olarak
değerlendirilmesi gerekirken, neden sanki yaşamın sonuymuş gibi ondan
korkuyoruz? Ondan korkacağımıza, onun mümkün kıldığı yaşamı anlamak,
oradan sonuca gitmek, bana göre evrensel katılıma daha uygun gibi
gelmektedir. Nasıl ölümün elinden kaçınılmazsa, yaşamdan da kaçınılamaz.
Daha doğrusu, evrenin sırrını bu ikilemin çözümünde bulmamız yegâne amaç
gibi gözükmektedir.
Peki, bu ikilemin çözümü gereği, en yetkin yaşam anlamına erişmekle
gerçekleşen nedir? Bu soru bana hem yersiz, hem çok gerekli gibi
gelmektedir. Evrenin sırrına vakıf olmak gibi tam bir bilme durumuna
yaşamın sonul zaferi diyebiliriz. İster Kutsal Kitaplardaki cennet,
ister Budizm’deki Nirvana durumu, ister tasavvuftaki tam vecd hali
yaşamın kutsanması ve sürekli bayramlaşma olarak yorumlanabilir.
Bazı Batılı düşünürler, bilinen gözlemlerle ancak gezegenimizle sınırlı
bir yaşam ortamının tam bir tesadüf sonucu olduğunu ve güneş sisteminin
tükenmesiyle hiç anlamı olmayan bir kozmogoni içinde yitileceğini
söylemleştirirler. Bu da cehennem tasavvuruna benziyor. Kurgulamanın bu
biçiminin dayandığı argümanlar da vardır. Fakat yaşamı çözmek ideası en
kısır kurgulamadır. Ne tam evreni biliyoruz, ne de yaşamın yetkin
anlamını. Bu tür kurgulamalar için gerekçeler pek güçlü değildir.
Dünyamız bile yeterince ortamı olmayan bir yaşama geçit vermediği gibi,
vakti gelende her canlıya potansiyeli kadar yaşam ortamını sunacak kadar
adeta canlı ve adildir.
İnsan türünün oluş öyküsünü ben-merkezli kılmamak önemli olduğu kadar,
sıradanlaştırmak da evrenin müthiş döngüsüne saygısızlık olmaktadır. En
kötü metafizik, insan olgusunu tüm evrenden soyutlayarak anlatma
durumuna düşen pozitivizmdir. En kaba materyalizm olarak pozitivizmin
kapitalizmle bağını ortaya koyduğumuzda, yaşama daha anlamlı olduğu
kadar saygıyla yaklaşacağımız kanısındayım.
Sonuç olarak, biyolojik bir tür olan insanda evrenin en yetkin farkına
varma şansına sahip gibiyiz. Bu potansiyelin farkında olmak ayrı,
gerçekleştirmek çok daha ayrı aşamalardır. Doğu düşüncesindeki ‘ne varsa
insanda’ söylemi bu gerçekliği fark etmiş gibidir. Tekrar belirtmeliyim
ki, insan-merkezciliğe kaymış bir düşünce, canlı-cansız diğer tüm
doğaları insanın hizmetinde görür ki, hiyerarşik otoriter ve total
iktidar anlayışının felsefi zemini olan bu anlayış, açık ki yaşamdan en
uzak kurgusal akla götürür. Daha doğrusu, bu aklın ürünüdür. Tersi gibi
gözüken, insanı tüm doğanın başına bela gibi gören ekolojik bazı
felsefeler de aynı kapıya çıkar. İnsanın tür olarak gerçekleşmesini
doğanın başına bela olarak görmek, çok kısır ve yaşamla bağı zayıf
kurgulanmış bir felsefenin ürünüdür. İnsana kadar varmış bir evrime
yetkin değer vermemek, yaşamla bağı ya çok zayıf, ya aşırı sömürü
temelinde kurgulanmış sistemlerle bağlantılıdır.
İnsan sınırına varmış bir evrim, önümüze çok ciddi ahlaki sorunlar
koyar. Buna geçmeden aklın toplumla bağını da tanımlayabilmeliyiz.
2- İnsan türü, zekâ potansiyelini ne denli toplumsallaştırırsa, o denli
açığa çıkarma özelliğindedir. Daha da önemlisi, insanın biyolojik yapısı
toplumsallığı zorunlu kılmaktadır. İnsan hiçbir canlıda gözükmeyen bir
toplumsallığa icbar edilmiştir. Bir insan yavrusu ancak on beş
yaşlarından sonra çocukluktan tam çıkabilir ki, bu süre toplum olmadan
yaşanamayacak bir zaman dilimidir. Çocuk ana karnından çok zayıf olarak
doğmaktadır. Diğer tüm hayvan yavruları günlük sürelerle yaşamlarını
olanaklı kılabilirler. İnsan toplumsallığı çok karmaşıktır ve
derinliğine kavranmayı gerektirir. Toplumsallığını yitirmiş insan türü
ya maymun türüne yakın bir tür olarak kendini yeniden evrimleştirir; bu
geriye doğru bir evrimleştirmedir ki, mümkündür; ya da yok olur. Tüm
canlılar hem tür olarak, hem de türler bütünü olarak kendilerine özgü
bir aradalığa ihtiyaç duyarlar. İnsan türüne özgü olan toplum, bir
aradalığın çok üstünde varoluşsal nitelik taşır.
Toplumun ikinci doğa olarak kavramlaştırılması daha derinlikli bir
yaklaşımdır. Toplumsallığın kendisi zekânın potansiyel olmaktan çıkıp
aktifleşme sürecine etkince girmesidir. Topluluk sürekli düşünceyi
gerektirir. Toplumsal gelişme esas olarak düşüncenin gelişmesidir.
Onunla olanaklı hale gelmedir. Beslenme, çoğalma ve güvenlik, artan
toplumsallıkla daha çok gelişir. Daha açıklıkla belirtmeliyim ki, tüm
canlılara özgü beslenme, çoğalma ve güvenlik unsurları bir nevi akıldır.
Öğrenmenin en katı içgüdüsel tarzıdır. Canlı hareketleri öğrenme
hareketleridir. Genelleştirirsek, tüm evrensel gelişim zekâ ve öğrenmeyi
çağrıştırır. İkinci doğa olarak toplum, bir nevi birinci doğanın üst
aşaması, onun yansımış halidir.
İkinci doğa olarak toplumsallığı çözmeden, birinci doğaya öncelik veren
düşünce ve eylem yapısında riskli bir sapma olduğu kanısındayım. Madem
insan ikinci doğanın bir ürünüdür, o halde öncelik o doğanın
kavranmasına verilmelidir ki, insanı anlayabilelim. Bu nedenle birinci
doğaya özgü bilimin objektifliğine ve ikinci doğadan bağımsız
gerçekleştirilebileceğine ikna olmuş değilim. Bu bana hep bir sapma gibi
geliyor. Fiziğin, kimyanın, hatta biyolojinin bilimi ikinci doğa ve
insana özgü bilimden bağımsız olamazlar diye düşünüyorum. Dinsel
yasacılığın kıyılarında gezindiğimin farkındayım. Fakat açıklığa
kavuşturulması gereken temel sorun, birinci doğaya özgü tüm yasalar
ikinci doğa aracılığıyla insanda dile geliyor iken, acaba özne-nesne
ayrımının bir anlamı var mı sorusudur. Bilenle bilinen ne kadar
ayrıştırılabilir? Daha da yakıcı soru, bilenle bilineni özne-nesne
biçiminde ikilemleştirmek en temel sapma olmuyor mu? Birinci ve ikinci
doğayı özne ve nesne olarak konumlandırmak, bana insana özgü tüm hatalı
gidişlerin ve acısı çekilen tüm toplumsal süreçlerin temeli gibi
gelmektedir. Bu mantık sistemi (düşünce alışkanlığı) kapitalist sistemle
tüm toplumu esaret ve sömürü altına alır. Daha da vahimi, aynı baskı ve
sömürü mantığını tüm birinci doğa unsurlarına karşı yaymaktan çekinmez.
İnsan türünün trajik konumuna bir çözüm olarak devreye giren
toplumsallık, kat ettiği gelişmenin belirgin aşamalarında hem toplum
bünyesinde hem de doğal çevre üzerinde sorunlaşır. Sorunların başta
ekonomi olmak üzere diğer belli başlı etkenlerini daha sonra tanımlamaya
çalışacağımızı belirterek, zihniyet boyutundaki gelişmeleri
yorumlayalım.
Biyolojik evrimle insan beynine erişen zihniyet gücünün toplumsal
evrimle hem aktifleştiğini hem de ayrıştığını tespit etmek önemlidir.
Toplumsallığın kendisinin adeta uykudan uyanan ve sürekli çalışan bir
zihniyet durumunu mümkün kıldığını belirtmiştim. Zihniyetteki sürekli
çalışma halinin karşılıklı olarak beyinsel gelişmeye de yol açması
evrimsellik gereğidir. Uzun süre gerektirse de, aktif toplumsal yaşam,
zihniyeti geliştiren esas etkendir. Kişisel deha açıklamaları pek
inandırıcı değildir. Her zekâ durumunun temelinde toplumsal özgünlük
yatar.
İnsanın toplumsal yaşamının çok büyük bölümünün avcılık ve toplayıcılık
biçiminde geçtiğini, kendine yakın türlere benzeyen bir işaret diliyle
iletişim sağladığını mevcut antropolojik bilgilerimizden
çıkarabiliyoruz. Bu aşamada toplumsal kaynaklı ciddi bir sorundan
bahsedemeyiz. Doğal evrim halen hükmünü icra etmekte ve dengesini
sağlayabilmektedir. Zekâ seviyesi duygusaldır. Daha doğrusu, zekânın
duygusal karakteri hâkimdir. Duygusal zekânın temel özelliği
reflekslerle çalışmasıdır. İçgüdüsellik de duygusal zekâdır. Ama en eski
(ilk canlı hücreye kadar gidilebilir) zekâ türüdür. Çalışma tarzı,
uyarılara karşı ani tepki göstermesi biçimindedir. Adeta otomatik bir
çalışma düzeni geçerlidir. Bu tarz, korumayı en iyi gerçekleştirme
işlevini yerine getirir. Bitkilerde bile bunu rahatlıkla
gözlemleyebiliriz. En gelişkin biçimine insan türünde erişir. Beş duyulu
bir zekâ erişimi, aradaki koordinasyonla birlikte hiçbir varlıkta insan
kadar gelişmemiştir. Şüphesiz ses, görme, tat gibi duyular birçok
canlıda insandan çok gelişmiştir. Ama beş duyulu komple ve koordineli
bir duruma erişmekte insan türü başattır.
Duygusal zekânın en önemli özelliği yaşamla bağlantısıdır. Yaşamı
korumak temel işlevidir. Yaşamı koruma konusunda çok gelişmiştir. Bu
yönü asla küçümsenmemelidir. Sıfır hatayla çalışır. Bunu anında cevap
verme anlamında belirtiyorum. Bu zekâ türünden yoksunluk, yaşamın
tehlikelere alabildiğine açık hale gelmesidir. Yaşama saygı ve değer
verme, duygusal zekânın gelişmişlik seviyesiyle bağlantılıdır. Doğa
dengesini gözetir. Doğal yaşamı mümkün kılan zekâ da diyebiliriz. His
dünyamızı tamamıyla bu zekâ türüne borçluyuz.
İnsan türünde duygusal zekânın komple gelişmesi, duyular arasında
bağlantı kurma şansını arttırır. Ses, görme, tat duyuları başta olmak
üzere, aralarında çağrışım kurarak zekâlı hareketleri geliştirirler.
İşaret diliyle uzun süre idare eden insan toplulukları, konuşmanın
fizyolojik koşullarının gelişmesiyle bağlantılı ‘simge’ diline
erişebilmiştir. Simge dilinin esası kelimelerle soyut düşünceye
geçiştir. İşaret yerine kavramlarla anlaşabilme, insanlık tarihinde
büyük bir devrimdir. Artık yapılması gereken, en zorunlu ihtiyaçlarını
gideren nesne ve olaylara ad vermektir. Ad verme büyük bir aşamadır.
Çeşitli adlar arasındaki ilişkilerin de kavramlaşmaları beraberinde
gelişir. Gerek adların temsil ettiği nesnenin özellikleri, gerek
aralarındaki işlevler fiil ve bağlaçlara yol açar. Cümle düzenine
geçişle dil devrimi başarılmış olur.
Bu yeni bir düşünce biçimi demektir. Kelimeleri zihne yerleştirmek,
nesneler ve olaylar olmadan da haklarında düşünmeyi mümkün kılar.
Kurgusal veya teorik zekânın başlangıcındayız. Bu muazzam bir
gelişmedir. Beynin yanılmıyorsam sol ön lobundaki kısım tamamen bu zekâ
türüyle ilgili olarak ihtisaslaşır. Faydası kadar çok tehlikeli, zararlı
durumlara da yol açabilecek zekâ türüyle karşı karşıyayız. Duygulardan
kopuk çalışması temel özelliğidir. Kurgusal veya ANALİTİK DÜŞÜNCE’ye yol
açan zekâ olarak da tanımlanabilir. Analitik zekâ veya aklın en önemli
avantajı, kendini fazla yormadan, gerektiğinde tüm evren hakkında
düşünmesidir. Sınırsız hayal kurma yeteneğidir. Analitik zekâ müthiş bir
imgeler dünyası oluşturur. Plan, tuzak, komplo kurma yeteneği
gelişmiştir. Doğayı taklit ederek her tür icadı geliştirebilir. Planlı
tuzak ve her çeşit komployla istediğine ulaşabilme yeteneği, toplum
içinde ve dışında sorunların temel kaynağı olmasına neden olur.
Zekânın analitik ve duygusal boyutlarının iç içelik kazanması, kendilik
olarak insana özgü büyük bir erdemdir. Fakat daha da önemli olan, hangi
amaçla kullanılacağıdır. Toplum daha ilk aşamalarda bu ikilemi fark
etmiştir. Buna verdiği yanıt, temel örgütlenme ilkesi olarak AHLAK’ı
esas almadır. Toplumsal ahlak olmadan, analitik zekâyla baş edilemez.
Örneğin kızgınlık hissine kapılan biri, biraz analitik zekâsını
çalıştırarak istemediği, karşı olduğu her canlıyı, insan topluluğunu
imha edebilir. Toplum işte bu tehlikeye karşı ahlakı olmazsa olmaz bir
toplum ilkesi haline getirerek baş etmek istemiştir. Her topluluk
üyelerini müthiş ahlaklı yetiştirmeyi ilk görevi bellemiştir. Ahlaktaki
temel ikili olan ‘iyi ve kötü’ bu analitik zekânın işleviyle ilgilidir.
Faydalı çalışırsa iyilik ahlakı tarafından ödüllendirilir. Zararlı
olmaya çalışırsa kötülük ahlakı olarak mahkûm edilir. Daha doğrusu,
kötülük her ahlakta olmaması gereken şey olarak bastırılır,
cezalandırılır. Ta ki iyilik ahlakı başat hale gelene kadar.
Fakat toplumun bu hal çaresi mutlak bir önleyici güce bir türlü
erişemez. Toplumsal yarıklarda her zaman kurnazlar, tuzak ve komplo
peşinde koşanlar olacaktır. Kaldı ki, bunda temelde rol oynayan çok eski
bir kültür de vardır: AVCILIK. Avcılık kültürünün ilkesi, diğer
canlılara karşı tuzak ve komplodur. Hayvanlar, hatta bitkiler âleminde
bile kökleri olan bir kültürdür bu. Bu kökler aynı zamanda analitik
zekânın da biyolojik kökleridir; insan toplumunda daha farklı olan bu
avcılık kültürünün analitik zekânın gelişmesiyle birleşerek,
sentezlenerek, toplumsal bünyede ve çevre ekolojisinde erkenden bir
katman, hiyerarşi oluşturma yeteneğini veya gücünü kazanmasıdır. Felaket
böyle başlamıştır. Cennet-cehennem ayrımı analitik zekânın toplumsal
hiyerarşi kurma gücüyle el ele gider. Hiyerarşik toplumda bir avuç
‘güçlü erkek adam’ toplumun üstünde kurulup cennetsel yaşam tahayyülüne
yol açarken, alttaki toplum için gittikçe derinleşen, nedeni ve çıkışı
anlaşılamayan cehennemin yolu açılır.
Güçlü adam karşısında ilk kurban kadın olmuştur. Yaşamla bağının daha
güçlü olması, kadında doğal duygusal zekâyı daha gelişkin kılar.
Çocukların anası olarak acıyla yoğrulu bir emekle toplumsal yaşamın esas
sorumlusudur. Yaşamın farkında olması kadar, nasıl sürdürüldüğünü de
daha çok bilmektedir. Toplayıcıdır; toplayıcılığı hem duygusal zekânın
bir sonucu, hem de doğadan öğrenmiş olmasının bir gereğidir. Toplumsal
birikimin uzun bir tarihi boyunca ana-kadın etrafında
gerçekleştirildiği, ana-kadının bir nevi zenginlik, değer merkezi rolü
oynadığı antropolojik verilerdendir. Artık-değerlerin de anası olduğu
kestirilebilir. Esas rolünü avcılık olarak belirleyen güçlü erkek adamın
bu birikime göz koyması anlaşılırdır. Hâkimiyet kurması halinde yüklü
avantajlar sağlayabilecek durumdadır. Kadının cinsel obje durumundan
tutalım çocukların babalığına, bir nevi efendiliğine geçiş, diğer maddi
ve manevi kültürel birikimler üzerinde söz sahibi olması hayli iştah
kabartıcıdır. Avcılıkla kazandığı gücün örgütlülüğü, ona egemen olma,
ilk toplumsal hiyerarşiyi kurma şansını tanımaktadır. Analitik zekânın
toplumsal bünyede ilk kötücül amaçla kullanımını ve sistematik hale
gelmesini bu tip olgu ve olaysal gelişmelerde gözlemleyebiliriz.
Kutsal ana kültünden baba kültüne geçiş, kurgusal zekânın kutsallık
zırhına bürünmesini de sağlar. Ataerkil sistemin bu biçimde kök
bağladığı güçlü bir varsayım olarak ileri sürülebilir. Ataerkil
zihniyetin olanca görkemli çıkışını Dicle-Fırat havzasında güçlü
kanıtlarıyla tarihen de tespit edebiliyoruz. Yaklaşık M.Ö.
5500-4000’lerde Aşağı Mezopotamya çıkışlı olarak tüm Mezopotamya’da
yayıldığını, başat toplumsal kültür haline geldiğini görüyoruz. Bu
kültüre geçmeden, daha çok Yukarı Mezopotamya’nın dağ-ova eteklerinde
ürün bitekliğine dayalı bir anaerkil toplumun milattan önce tüm
mezolitik ve neolitik evrelerde başat olduğunu da özellikle arkeolojik
kayıtlardan çıkarsamak mümkündür. Yazılı kültürde de bunun birçok
ipucuna rastlıyoruz. Kadına dayalı din ve dil öğeleri hayli gelişkindir.
Toplumsal sorunun ilk defa ciddi boyutlarda güçlü erkek adamın etrafında
giderek kültleşen ataerkil topluluklarda boy gösterdiğini söylemek
mümkündür. Kadın köleliğinin bu başlangıcı, çocuklardan başlamak üzere
erkeğin de köleliğine zemin hazırlar. Kadın ve erkek köleler başta
artık-ürün olmak üzere ne kadar değer biriktirme tecrübesi kazanırlarsa,
o denli kontrol ve hâkimiyet altına alınırlar. İktidar ve otorite
giderek önem kazanır. Ayrıcalıklı bir kesim olarak güçlü adam +
tecrübeli yaşlı erkek + şamanın işbirliği, karşı konulması zor bir
iktidar odağı oluşturur. Bu odakta kurgusal zekâ, zihni hâkimiyeti için
olağanüstü mitolojik bir anlatım geliştirir. Sümer toplumunda tarihen de
tanıdığımız bu mitolojik dünya, tanrılaştırılan erkek etrafında
yeri-göğü yaratanlığa kadar yüceltilir. Kadın tanrısallığı ve kutsallığı
alabildiğine alçaltılır ve silinirken, erkek egemen mutlak güç sahibi
olarak belletilir ve muazzam bir mitolojik efsane ağıyla her şey
hükmeden-hükmedilen, yaratan-yaratılan ilişkisine bürünür. Tüm topluma
ezici bir biçimde özümsetilen bu mitolojik dünya, temel anlatım değeri
kazanarak giderek dinselleşir. Artık sınır tanımayan bir kurgusal ve
kurumsallaşmış zihniyet biçimiyle karşı karşıyayız.
Ortaya çıkan bu hiyerarşik ilişki düzeni ataerkil kökenli mitolojik
zekânın ve ondan kaynaklanan zihniyet kalıplarının tam bir meşruiyet
kazandırarak başardığı ilk sömürü, baskı ve kurumsal otorite düzenidir.
Çeşitli aşamalarda birçok toplulukta bu gelişmeye tanık oluyoruz.
Değişik yoğunluk ve biçimlerde de olsa. Baskı ve sömürüyü mümkün kılan
zekâ duygusal olamaz. Analitik düzeye gelmedikçe ve avcılık kültüründeki
tuzak oyunlarıyla bütünleşmedikçe, toplumsal soruna yol açabilecek bir
zihniyet düşünülemez. Bu zihniyet esas işlevini gizlemek için sahte
efsaneler üretmek zorundadır.
Şüphesiz kurgusal zekânın duygusal zekâyla iç içe çok olumlu düşünce
gelenekleri ve kurumsallığını yarattığını da söylemek mümkündür. Tüm
zihniyet dünyasını hiyerarşik iktidarlara atfetmek doğru olmaz. Bu
nedenledir ki, çıplak kavgalar kadar amansız zihniyet kalıpları ve
düşünce savaşlarını da bu süreçlerde yoğunca gözlemleyebilmekteyiz.
İdeolojik savaş dediğimiz ve dini, felsefi, etik, sanatsal birçok
biçimde karşımıza çıkan olgu ve olayların kökenine böyle varabiliriz.
Mitoloji ve dinlerde bolca rastladığımız çatışmalar, özünde bir ekonomik
ve politik mücadeledir. Kapitalist zihniyete kadar ekonomik ve siyasi
iktidar savaşları hep mitolojik ve dini görüngüler örtüsü içinde
kendilerini yansıtırlar. Devlet hiyerarşik yapıların kalıcı
kurumlaşmasını temsil eder. İktidar yapılarının bireysel temsilinin
kurumsal temsile dönüşümü, tarihte uygarlık dediğimiz kentleşmeyle
gelişen sınıfsal toplumla bağlantılıdır.
Kent ve sınıfsallık daha çok kapitalist sistemle birlikte
kavramsallaştırılır. Fakat kökenlerinin izahı daha önemlidir. Çıkış veya
kökenleri açıklanmayan hiçbir toplumsal ilişki yeterince
anlamlandırılamaz. Kent oluşumu halen tam çözümünü bulan bir ilişki
yoğunluğu olmaktan uzaktır. En az kapitalizmin çıkışı kadar önemlidir ve
açıklanmayı gerektirir. Şahsen kente ön, proto-kapitalistik demenin
yanlış kaçmayacağı kanaatindeyim. Nasıl ki pazar kapitalizmin üzerinde
beslendiği, vücut bulduğu bir ilişki alanıysa, kent de pazarın gelişmiş
ve kalıcılaşmış mekânı olarak tanımlanabilir. Konumuzla ilgisi ise,
kurgusal zekânın en gelişkin mekânı, pazarı olmasına dayanır. Kentin
kendisi, pazar niteliğinden ötürü analitik, soyut zihni gerektiren ve
daha çok da ortaya çıkaran çok yoğun toplumsallaştırma aracı olan bir
kuruluştur. Mitolojik ve dinsel dünyanın daha da akılcılaşması, bilimi
hızlandırması kadar çarpıtması, beraberinde felsefeye yol açması gibi
tarihsel gelişmeleri hızlandıran ilişki ortamıdır. Daha çok analitik
zekâyla iş yapar.
Kavramların soyut dünyası, sanata yansıması kenti daha da
görkemlileştirir. Toplumun zihniyetine, duygusal zekâdan soyutlanmış,
sınır tanımayan bir splekülatif ilişki ortamında her tür tuzak ve
komployla cirit atan imgeler dünyası enjekte eder. Kent ortamında akıl
gelişir. Ama niteliği nedir? Aydınlığı mı, karanlığı mı daha çok
gerçekleştirir? Bu sorulara henüz tam doğru cevaplar verilmemiştir.
Savaş ve sömürü, iktidar ve sınıflaşma kent toplumunu üreten başat
ilişki yumağıdır. Kendi içinde toplumun ezici çoğunluğu olan sınıf
düşkünlerine yol açtığı kadar, çevreye yönelik de tam bir soykırım
yapılanmasıdır. Kırsal temele dayalı toplulukların mitolojik ve dinsel
ifadeleri analitik zekâyla ilişkili olsa da, daha çok pozitif rol
oynarlar. Tanrıları başta olmak üzere, inanç dünyaları duygu yüklü
samimi dünyalarını yansıtır. Dost, rahman, gafur ve merhametlidirler.
Acıları azaltan, zorlukları kolaylaştırandırlar. Mitolojik ve dinsel
formlar kentleştikçe, tanrıları da soyut, sınayan, cezalandıran, hep
kendine yalvartan sıfatlara bürünürler. Acı çektirir, daha çok
hükmetmekten hoşlanırlar. Esasta pazarda dolaşıma giren mal dünyasının
başına gelenler yansıtılmaktadır. Pazar ve kent tanrıları iç içedir.
Sınıfsallık üst iktidar hiyerarşik grupların kendilerine başta kan
bağlarıyla olmak üzere bağlı olan klan, kabile ve aile-aşiret
ilişkilerinin parçalanmasıyla gelişir. Üst gruplar devletleşirken, alt
gruplar yönetilen gruplara dönüşür. Bu da acımasız ve yabancılaştırıcı
bir süreçtir. Duygusal zekânın gerilemesiyle bağlantılıdır. Ezilen
sınıflar yönetici sınıf gruplarına bağlı oldukları oranda, zihniyet
egemenliklerini de meşrulaştırarak kendi düşkünlüklerini onaylamış
olurlar. Ezilenlerin en lanetli duruma düşme anıdır bu. Kendi müstebit
sömürüsünü onaylama, her iki zekâdan yoksunluğun dip noktasıdır.
Zihniyetten yoksun olma toplum içinde en olumsuz, deklase durumu ifade
eder. Tepede ne kadar soyut bir kurbanlaştıran ve kullaştıran kurgusal
zekâ varsa, dipte de o kadar akıl yoksunu alık, dilenci, köle oluşmuş
demektir.
Tarihi zihniyet açısından dönemselleştirdiğimizde, mitoloji ve dinsel
aşamanın ağırlıkta olduğu ilk çağlar (M.Ö. 5000–M.S. 500’ler), din ve
felsefenin sentezi olan teolojik ortaçağ (M.S. 500-1500’ler), felsefe ve
bilimin ayrıştığı modern çağ (M.S. 1500 – günümüze kadar) biçiminde bir
ayrıma gidebiliriz.
Mitolojinin dogmalaşması dini oluşturur. Mitolojiye tam din denilemez.
Din değişmez inanç ve tapınma biçimlerini gerektirir. Tamamen
kurgusaldır. Kurgulara inanmak dinin temelidir. Tek olumlu yanı, soyut
düşünceye geçişte toplumda derin bir yarılmaya yol açarak bilimsel ve
felsefi düşünceye zorlaması, istemese de ona ortam hazırlamasıdır.
Felsefe ve bilim düşüncesi dinsel düşünceyle diyalektik bağ içinde
gelişirler. Dinin derin izlerini taşırlar.
Felsefe kurgusal yanı ağır basan zekâ kaynaklı olsa da, somutu
gözlemeyle sürekli bağlantılandırır. Duygusal zekâyla bağını hepten
kopartmaz. Soyutlama gücü en yüksek düşünce biçimidir. Bilime katkısı
dinden daha önceliklidir.
Bilimin aslında felsefeden fazla farkı yoktur. Bilim deney temeli daha
gelişkin felsefe olarak da yorumlanabilir. Her iki doğayı gözlem ve
deneyle anlamlandırmaya çalışırlar. Doğrusu da budur. Fakat dinin
sorduğu niçin sorusuna yanıtlarının olmaması en önemli eksikliğidir.
Doğanın nasılını cevaplandırmak, yaşamın yeterli yanıtı olamaz. Koca bir
evreni niçinsiz, nedensiz, amaçsız varsaymak pek arzuya şayan bir
yaklaşım olamaz. Yaşamın niçin’ine yanıtı olmayan bilim, sonuçta
köleleştirici iktidara araç olmaktan kurtulamaz. Bilimin felsefe ve
dinden (niçin ve amaç sorunsallığına ilişkin) ayrıştırılmasının
kapitalistik zihniyetle çok yakından bağlantılı olduğunu güçlü bir tez
olarak ileri sürmek durumundayım.
Şöyle kanıtlayabilirim: Din ve felsefe, hatta mitoloji toplumun
hafızası, kimliği ve zihnen savunma gücüdür. Çokça çarpıtılsa, kendine
karşıt kılınsa da, sosyolojik bir gerçekliktir. Tarihle, hafızasıyla
bağı kopartılmış bir toplum ve böylesi bir toplumun bilimi ancak güncel
iktidara hizmete koşturur ki, bu da kapitalizmdir. Kapitalizmde
mitoloji, din ve felsefe neredeyse beş para etmez bir duruma
indirgenmiştir. Neden? Cevap açıktır. Binlerce yıl din, felsefe, efsane
toplumun yarıklarında pusuya yatmış kapitalist unsurları (tefeci,
dengesiz fiyat farkını kullanan spekülatörler) hep dışladıkları,
kendilerine meşruiyet tanımadıkları için. Din, felsefe ve efsane toplum
düşüncesinde yerini korudukça, duygusal zekâ toplumda ağırlığını
sürdürdükçe, kapitalizmin başat hale gelmesi olanaksızdır. Hiçbir
iktidar bu zihniyet -dolayısıyla ahlak- ortamında kapitalizme meşruiyet
kazandıramaz. Dayandığı bir sosyoekonomik düzen halinde savunamaz.
Sosyolog Max Weber, Hıristiyanlığın Protestan mezhebini kapitalizme
zihinsel ortam hazırlayan, ahlaki olarak kapitalizme geçit veren bir
zihniyet dünyası olarak tanımlar. Gerçek payı olan bu değerlendirmeyi
iki yönden eleştirmek mümkündür.
a- Protestanlığın kendisi en zayıf din demektir. Kapitalizm tarzı bilime
de çok yakındır. Daha da önemlisi, milli dinler çağını başlatır.
Milliyetçiliğin bir nevi ön aşamasıdır. Milliyetçilik ise, kapitalizmin
halis bir ideolojisidir. Avrupa’daki büyük din savaşlarına bu açıdan
bakmak daha da tamamlayıcı bir anlama yol açar.
Kapitalistler dinselliğin en zayıf olduğu veya Protestanlığa yeni geçen
coğrafyada (Hollanda, İngiltere, ABD) ilk defa zafer kazanma imkânı
bulmuşlardır. Bu ülkeler aynı zamanda her tür mezhep sapkınlığının
sığındığı mekânlardır. Burada dinin ortodoksisini savunmuyorum.
Belirtmek istediğim, Protestan ahlakı Hıristiyanlığın en zayıf ahlakı
olduğu için kolay geçit olmuştur. Weber’den farkım bu noktadadır. Onun
olumlu dediğini, ben olumsuzluk olarak yorumluyorum.
b- Paradoks gibi gelse de, kapitalist zihniyet genelde dinsel zihniyetin
uzun tarihsel yürüyüşünün sonul veya en zayıflatılmış bir aşamasında
meşruiyet kazanmıştır. Ben bilimi kesinlikle kapitalistik gelişmenin bir
ürünü olarak görmüyorum. Olan, talihsiz bir gelişme aşamasına denk
gelmedir. O da bilimsel devrimle kapitalist ekonomik devrimin Batı
Avrupa’da neredeyse aynı yüzyılda gerçekleşmesidir. Bu zamandaşlık,
kapitalist zihniyet inşacıları tarafından kapitalizmin bilimi doğurduğu
biçiminde çok büyük bir yalanı gerçek yerine koymalarıyla
sonuçlanmıştır. Bilime katkısı olan bireyler elbette kapitalizmin hızlı
gelişme içinde olduğu aynı toplumlarda yaşıyorlardı. Fakat bu husus,
bilim adamlarını kapitalizm ortaya çıkardı gibi bir totolojiye
kesinlikle yol açmaz. Bilim adamlarının dinsel düşünceyle çelişkileri
vardı. Ama çoğunluğu kapitalist zihniyete de tenezzül etmez konumdaydı.
Söylenmesi gereken, kapitalizmin tüm düşünce biçimlerinden tıpkı mal,
para spekülasyonundan kâr-sermaye sağlaması gibi istifade etmesidir. Tüm
düşünce formlarını tartıya vurarak çıkarına olanları yeni felsefe veya
din okulları biçiminde istifleyip, liberalizm ve pozitivizm adı altında
piyasaya yeniden sürmüştür. Daha hazin olanı, yeni bir kumaş gibi müthiş
bir kâr oranıyla satmayı, yani hakîm zihniyet durumuna getirmeyi,
taşırma ustalığını veya kurnazlığını sergilemeyi başarmıştır.
Kapitalizmin zihniyet tanımlanması çeşitli açılardan yapılabilir. Başta
yapılması gereken eklektik, her kalıba giren, aldatıcı riski yüksek, bir
yandan en katı dinsel dogmalardan daha dogmatik, en soyut felsefelerden
daha saçma, spekülatif, putçuluğun bile asla düşmediği kadar sığ
putçuluk olan pozitivizm ve liberalizm olarak tanımlamaktır.
Pozitivizmle bilimi iğdiş edip inanç ve ahlak dünyasına karşı
çıkarırken, liberalizmle de toplumun canına okuyan bireyciliği soykırıma
kadar tırmandıran ulus-devletçi tanrıya dönüştürmüştür. Hiçbir dini
zihniyet kapitalizm zihniyeti kadar savaş, baskı ve işkence doğurmadı.
Hiçbir toplum bireyi kapitalizmin zafer kazandığı toplumdaki birey zihni
kadar sorumsuz, çıkar düşkünü, zalim, soykırımcı, asimilasyonist,
diktatör doğurmadı.
Mal ve para dünyası üzerine kurulan tekel sistemi olarak kapitalizm,
günümüzdeki finansçı zihniyetini inşa ederken, insan toplumunu hiçbir
nemrut veya firavunun yapmayı aklından geçiremeyeceği zihniyet
kalıplarına bağlar ve en aşağılık putları karşısında küresel insanlığı
secdeye kapandırırken, sadece zihinsel iflas ve çürümeden
bahsedilebilir.
Kapitalizmin zihniyet içeriğini biraz daha yakından gözlemlemek büyük
önem arz etmektedir.
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, kapitalizmin tek boyutlu tanımlamaları
sistemin ağır etkisi altındaki zihniyet çalışmalarının bir sonucudur. En
anti-kapitalistler olan ve bilimsel sosyoloji yaptıklarını idea eden
Marksistler ve anarşistlerde de bu tür yorumları görmek mümkündür.
Marks’ın bizzat kendisinin ekonomik altyapıyı tüm hukuki, siyasi ve
ideolojik formların izahının kaynağına yerleştirmesi, belki de uğruna
çok büyük savaşlar verilen sosyalizmin başarılı olamayışının temel
nedenlerinin başında gelmektedir. Şu hususu iyi bilmek gerekir ki,
hiçbir insan topluluğu zihniyet formunu uzun süre tanımadan, denemeden,
maddi hayat (ekonomik yaşam) tarzını inşa edip sistemleştiremez.
Zihniyet gelişimini karanlıkta bırakarak yapılan sistem analizleri,
bizzat bu sistemlerin hegemonyasına hizmet etmekten kurtulamaz. Çok
karşıt temelde oluşturulsa da böyledir. Verili hâkim sistemler öncelikle
bu hâkimiyetlerini zihniyet ve siyasi kurumlaşmayla garantiye alırlar.
Maddi hayat ancak bu çerçevede düzenlenebilir. Marks’ın “Hegel
diyalektiğini doğrultuyorum” ideası, sanıldığının aksine kendisinin
doğrulanması değil, vahim yanılgısıdır. Artık iyice anlaşılmıştır ki,
metafizik düşüncenin doruk noktası olarak Hegel idealizmi, Alman
ulus-devletine giden yolda temel kilometre taşlarından biridir. Daha
öncesinde Luther (Protestan ideolojik inşacısı), E. Kant (katı
nesnelciliğe karşı öznelliği, kısmen ahlakiliği dikkate alır) gelir.
Aslında Karl Marks da paradoksal gözükse de bu çizgiyi proleter,
anti-kapitalist sistem adı altında sürdürmüştür. Sonuç, Alman
ideolojisinin (zihniyetinin) faşizmle ve Hitler tarzı önderliklerle
sonuçlanmasıdır.
Bu tehlikeyi zihniyet sorununda en iyi fark eden de Alman Filozof
Nietzsche olmuştur. Nietzsche tarzı zihniyet çalışmaları gerçek bir
kapitalist modernite karşıtlığıdır. Geliştirilip siyaset felsefesi ve
pratiğine dönüştürülememesi büyük bir eksikliktir. Gecikmiş olarak
Fransız filozofların (Deleuze, Guattari, M. Foucault, vb.), İtalyan
Gramsci’nin çabaları çok yetersizdir ve siyasi kurumlaşmaya
dökülmemiştir. Reel sosyalizmle zaten başarılan, kapitalist modernizmin
sol adı altında en azından yüz elli yıllık objektif suç ortaklığıdır.
Sovyet Rusya ve Çin deneyimi bu yargımızın çarpıcı doğrulanmasıdır.
İlgili bölümlerde bu konuyu kapsamlıca ele almayı umuyorum.
Anarşistlerden özellikle ilk klasikler olan Proudhon, Bakunin ve
Kropotkin başta olmak üzere, kapitalizmin doğuşuna yönelik eleştirileri
birçok noktada daha aydınlatıcıdır. İdeolojik ve siyasi boyutu daha iyi
görebiliyorlardı. Fakat doğru bir siyasi felsefe ve kurumlaşmayı
başaramayışları, ahlak ve tarih konusundan bihaber olmaları onları da
son tahlilde kapitalizme bir ideolojik meta olmaktan kurtaramamıştır.
Yine şunu belirtmeliyim ki, bir zihniyet çalışması yetkin siyaset,
ahlak, tarih ve pratik çalışmayla bütünleştirilmedikçe, karşıtı
tarafından kullanılmaktan, ya yok edilerek ya da asimile edilerek
etkisizleştirilmekten kurtulamaz. Ne acıdır ki, anti-kapitalist zihniyet
çalışmalarının başına gelen de, tarihte çok örneğini gördüğümüz (başta
Hıristiyanlık, Budizm, Zerdüştlük, Manicilik) aynı kaderi paylaşmak
olmuştur. Hemen belirtmeliyim ki, bu öğretilerin boşa gittiğini,
kaderden kurtulunamayacağını iddia etmiyorum. Böyle olsaydı, zaten ne bu
satırlar yazılırdı, ne de özgürlük ahlakına anlam verilirdi. Yaptığım
bir eleştiridir.
Eğer günümüzde, daha doğrusu tarihsel bütünlüğü içinde uygarlığın son
evresi (tanımlandığı şekliyle) olan kapitalizme ve tarihsel
dayanaklarına karşı başarılı bir alternatif sisteme ulaşılmak
isteniyorsa, tam bir bütünlük içinde zihniyet çalışmalarının yol
göstericiliğinde siyaset felsefesi, siyaset kurumlaşması ve maddi hayat
eylemleri iç içe aşkla döşenmek durumundadır.
Kapitalist sistem hegemonyacılığında siyasi ve askeri zorun yeri önemli
olmakla birlikte, esas ayakta tutanı toplumun kültür endüstrisiyle
teslim alınması, hatta felçli hale getirilmesidir. Denilebilir ki,
sistemin etkisindeki topluluk zihniyetleri insana yakın maymunlardan
daha geri ve oynatılmaya müsait hale getirilmiştir. Hayvanat
bahçelerindeki düzen, aslında tüm toplumun hayvanat bahçesi tarzında
düzenlendiğine dair çok aydınlatıcı bir örnektir. Nasıl hayvanat
bahçesindeki hayvanlar seyirlikse (gösteri unsurları), toplumun da bir
gösteri toplumuna dönüştüğü birçok filozofça tespit edilmiştir ve
dillendirilmektedir. Başta üç (S)’ler, seks endüstrisi, peşi sıra ve iç
içe spor ve sanat-kültür endüstrileri geniş bir medyatik reklam
kampanyasıyla yoğun ve sürekli olarak duygusal ve analitik zekâyı
bombalayarak, tamamen işlevsizleştirerek, gösteri (temaşa eden)
toplumunun zihniyet fethi tamamlanmıştır.
Bu toplum, teslim alınmaktan da daha kötü, sistemin dilediği gibi sevk
ve idare ettiği toplumdur. Aslında faşizmin ilk gösteri toplum deneyimi
yenilmedi. Elebaşları tasfiye edildi. Fakat sistem soğuk savaş ve
sonrasında tüm topluluklara ulus-devletle ve küresel finans
şirketleriyle egemen kılındı. Yaşanılan dönem Sümer, Mısır, Hint, Çin ve
Roma başta olmak üzere, güçlü imparatorluk sistemlerinin toplumlar
üzerindeki fethini katbekat geride bırakmıştır. Kapitalizmin
imparatorluk aşaması hegemonyasının (daha önceki sömürgecilik ve
emperyalizm aşamaları) zirvesi olup, her ne kadar objektif olarak kaotik
ve çürüme belirtilerini yoğunca yaşasa da, sistemin toplumla çok
oynayarak, yani zihni hegemonyayı içinden çıkılmaz hale getirerek bu
gerçekliği telafi etmek istediği çok iyi anlaşılmak durumundadır.
Bu noktaya gelinmesinde, değinildiği gibi cinselliğin (seksin)
endüstrileşerek sunulması belirleyici etkenlerdendir. İnsanlar başarıyı
seks gücünde arar hale sokulmuştur. Hâlbuki cinsellik tüm canlılarda
yaşamı fark etmede ve onu sonsuzlaştırmada öğretici bir etkinlik
işlevindedir. Tek hücreli canlılardan tutalım insan türüne kadar
cinselliğin işlevini bu biçimde tanımlamak mümkündür. Dolayısıyla
anlamlı ve hatta kutsaldır. İnsan toplulukları da tarih boyunca bu tarz
bir yorumu esas almışlardır. Tüm antropolojik araştırmalar bu yorumu
doğrulamaktadır. Eğer metalaştırılamayacak (endüstrileştirilemeyecek)
bir ilişki veya ilişkiler varsa, bunların başta geleni cinsel ilişki
olmak durumundadır. Çünkü yaşamın kutsallığıyla, yüceliğiyle,
sürekliliğiyle ilgilidir. Daha çok da saptırılıp diğer yaşamları tehdit
etmeme sorumluluğuyla bezelidir.
Cinsel istismar, denilebilir ki, sistemin en temel hegemonik
araçlarındandır. Sadece metalaştırılarak dev bir endüstriye
dönüştürülmemiştir; toplumda Hint fallus tanrısallığını hem yozlaştırıp
hem de kırk kat geride bırakan bir erkek egemen cinsiyetçilik dini
haline getirilmiştir. Özellikle her erkekte bu yeni dini gösterge başta
edebiyat olmak üzere sanatın baş köşesine oturtularak tam bir uyuşturucu
araca dönüştürülmüştür. Kimyasal uyuşturucular bu yeni cinsellik dini
karşısında solda sıfır gibi kalmıştır. Tüm toplum bireyleri medyatik
reklam (sadece alelade reklam değil) kampanyalarıyla bir cinsel sapık
haline getirilmiştir. Genç, yaşlı, hatta çocuk fark etmiyor; herkes
kullanılıyor. Kadın en gelişkin seks nesnesine dönüştürülmüştür. Her
zerresi seks çağrıştırmasa sanki para etmeyecekmiş gibi bir zihniyete
mahkûm edilmiştir. Kutsal aile ocağı bir seks dergâhına
dönüştürülmüştür. Kutsal ana ve tanrıçalıktan geriye işe yaramaz, bir
köşeye atılan ‘kocakarılar’ kalmıştır. Çok hazin ve acı verici bir
durum. Suni döllenmeyle kadının tam bir seks aracı olma süreci zirveye
tırmandırılmıştır.
Tersi bir konum da sistem gereği varlığını dayanılmaz boyutlara
taşımıştır. Özünde bir ataerkil toplum geleneği olan başta erkek olmak
üzere çok çocuklu olma, sağlık tekniklerinin devreye sokulmasıyla alt
tabaka kadınlarında çocuk doğum makinesi rolüne indirgenmiştir.
Böylelikle zor olan çocuk yetiştirilmesi de yoksullara yüklenerek, bir
yandan genç işçi ihtiyacı gideriliyor, diğer yandan içinden çıkılmaz bir
aile yozlaşması yaratılıyor. Bir taşla birkaç kuş vuruluyor. Üst tabaka
kadın ve erkeği artık suni bebek, üvey evlat ve hayvan beslemeyle evlat
kavramını yozlaştırarak eksikliğini giderirken, sonuna kadar seksi
kalmaya çalışıp yeni seks dinini ritüelleştirerek baygınlaşıyorlar.
Sonuç, altından çıkılamaz anlamsız bir nüfus, tarihin hiçbir döneminde
görülmemiş bir işsizlik ve çevre bunalımının insan yükünü taşıyamaz bir
konuma getirilmiş bulunmasıdır. Bu sorunla nasıl baş edilmesi
gerektiğini daha çok ‘Özgürlük Sosyolojisi’nde işlemeyi düşündüğümü
belirtmeliyim.
Kültürün endüstrileşmesi, diğer bir deyişle yaygın metasal üretimi de
köleliğin en etkin araçlarından ikincisidir. Kültür dar anlamıyla
toplumların zihniyet dünyasını ifade eder. Düşünüş, beğeni ve ahlak üç
temel konusudur. Kültür unsurlarının sistem dahilinde siyasi ve ekonomik
iktidar tarafından kuşatılıp satın alınmaları yüzyılların işidir. Tüm
uygarlık tarihinde kültür unsurlarını bağlamak meşruiyetleri açısından
vazgeçilmezdir. Ekonomik ve iktidar erkleri erkenden bu hususu fark edip
tedbir almakta asla gecikmezler. Kültürün iktidarca asimilasyonu,
hiyerarşilerin kuruluş dönemlerine kadar gider. Esas yönetim
araçlarıdır. Kültürel hegemonya olmazsa, ekonomik ve iktidar tekelleri
yönetemezler. Zora ve sömürüye dayalı sistemler zorla olsa olsa kısa
süreli talanlarla varlıklarını ayakta tutabilirler ki, talan edilecek
bir şey kalmayınca ya birbirlerine girerler ya da yıkılıp dağılırlar.
Kapitalist uygarlıkta kültürün rolü hayatidir. Tüm toplumsal alanların
zihniyet toplamı olarak kültür, önce asimile edilip (ekonomik ve siyasi
iktidara uyarlama) sonra da yaygınca ve yoğunca tüm dünya topluluklarına
(uluslar, halklar, ulus-devletler, sivil toplum ve şirketler)
taşırılması için bir endüstri haline getirilir. Edebiyat, bilim,
felsefe, sanatın diğer alanları, tarih, din ve hukuk gibi bellibaşlı
alanlar objeleştirilerek metalaştırılır. Kitap, film, gazete, TV,
internet, radyo gibi araçlar bu endüstrinin metaları olarak işlev
görürler. Burada kültürel metalar dev bir maddi kazanca yol açmakla
birlikte, esas tahripkâr işlevlerini zihinsel tutsaklığı tarihte eşi
görülmemiş boyutlarda gerçekleştirip, sığırdan beter sınıf, ulus, aşiret
ve her tür cemaat, anlamını yitirmiş, özce amorf, şekilsiz ve maymun
iştahlı bir KİTLE oluşturarak oynarlar. Baş mimarları ulus-devletler,
küresel şirketler ve medya tekelleridir. Para kazanmak ve tüketmek
dışında toplumun hiçbir şeyi onları esas olarak ilgilendirmemektedir. En
yoksullaştırılmış kesimler bile bir gün çok kazanarak dilediğince yaşama
amacı dışında düşünemez kılınmışlardır.
Yoksullaştırılmanın bir kültürel olgu olarak kullanıldığına dikkat
edelim. Beğenmediğimiz ortaçağlar bile yoksullaşmayı isyan nedeni
bellerken, resmi kültürel hegemonya altında ücrete kavuşmayı amaç haline
getirme sistemin kültürel zaferini gösterir.
Kültürel endüstrinin iç içe olduğu seks endüstrisiyle birlikte sağladığı
egemenliğin, dolayısıyla tutsaklığın en vahim yanı gönüllüce yaşanması,
hatta özgürlük patlaması olarak adlandırılmasıdır. Bunun yönetimin en
güçlü dayanağı, meşruiyet aracı olduğu kesindir. Kapitalizmin
imparatorluk aşaması ancak kültürel endüstriyle mümkündür. Dolayısıyla
kültürel hegemonyacılığa karşı mücadele en zorlu zihniyet mücadelesini
gerektirir. Bu sistemin fetih, asimilasyon ve endüstrileştirerek
yürüttüğü kültürel savaşına karşı mücadele hem içerik hem form olarak
geliştirilip örgütlendirilmedikçe, hiçbir özgürlük, eşitlik ve demokrasi
mücadelesinin başarı şansı yoktur. Bu yönlü sorunları da kapsamlı olarak
Özgürlük Sosyolojisi’nde tartışmaya çalışacağım.
Spor toplumlarda başlangıcından beri katılım için bir hazırlık oyunu
olarak işlev kazanmıştır. Spor oyunları yaşama başarıyla katılım için
düzenlenir. Bir nevi toplumsallığa alıştırma rolünü oynarlar. Özellikle
Roma İmparatorluğunun çürüme aşamasından itibaren sporun yeni yeni
endüstrileştiğini görüyoruz. Gladyatörlük kurumu böyledir.
Kapitalizm baştan itibaren sporu da iktidarla bütünleştirip
(profesyonelleşme) amatör özünü yıkarak endüstrileşmeyi dayatmıştır.
Metalaştırılan diğer önemli bir uyuşturma alanıdır. Topluma üstün
moralli ve fiziki dayanıklılık temelinde katılım yerine, para kazanma,
bunun için rekabeti çılgınca körükleme, toplumu pasif seyirciye
dönüştürme geçerli kılınmıştır. Arena kültürü (aslanlara yem olma ve
gladyatör cinayetleri) tüm spor alanlarına yayılmıştır. Rekor ve alkış
iki hâkim imgedir. Takımı olmak, dini ve felsefesi olmaktan daha önemli
hale gelmiştir. Takım tutma tam bir hastalık haline gelmiştir.
Böylelikle yönetimler için kolay yönetmenin yetkin bir aracına daha
ulaşılmıştır. Örneğin futbolun yönetimler için oynadığı rolü hangi din
veya felsefe oynayabilir?
Kaba bir değerlendirmeyle üç (S)’ler endüstriye dönüştürülerek yönetim
sanatının zirvesine ulaşılmıştır. Küresel sermaye yönetimi, ulus-devlet
iktidarı üç (S) endüstri haline getirilmeden gerçekleştirilemez. Tekrar
belirtmeliyim ki, olgu olarak cinsellik, kültür ve spor kendi başına
kötülenip eleştirilmiyor. Toplumsal oluşum ve sürekliliğin en hayati
alanları olarak yozlaştırılıp endüstrileşmeleri eleştiriliyor.
Kapitalizmin zihniyet hegemonyasında temelde medya organlarınca
yürütülen sanal dünya, diğer çok önemli bir zihinsel araçtır. Yaşamın
sanallaşması, analitik aklın en uç sınırlara varmasıdır. Savaş gibi en
dehşetli bir olay bile sanal olarak sunulduğunda, ahlakı tek başına
yıkması işten bile değildir. İnsan beden ve zihninin deneyimlemediği
yaşama eskiden beri sahte yaşam denirdi. Sanal ismi takılmakla yaşam
sahte olmaktan kurtulamaz. Sanal yaşamı olanaklı hale getiren teknik
gelişim kendi başına suçlanmıyor. İstismarı bir kere daha karşımıza
çıkarıp, bireyin zihnini felç eden özelliğiyle değerlendiriliyor.
Başıboş teknoloji en tehlikeli silahtır. Kapitalizmin tekniğe hâkimiyeti
ve milyarları yönetme ihtiyacı sanal yaşamı zorlayan esas etkendir.
Yaşam artık yaşanmıyor. Sürekli sanallaşıyor. Bir nevi ayakta ölüm
oluyor. Simülakrlar sanal yaşamın en somut halidir. Her olayı, ilişkiyi,
eseri simüle etmekle insan bilgilenmez. Aptallaştırılır. Tüm uygarlık
eserlerinin taklidi yapılmakla bir gelişme sağlanmıyor; taklit
kültürünün hegemonyası gerçekleştiriliyor. Yaşamın özünde yatan
farklılaşma asla tekrara dayanmaz. Tarih bile tekerrür etmez. Taklit,
gelişmenin zıddıdır. Sanal yaşam ise sınırsız taklide dayanır. Herkes
birbirini taklit ederek birbirine benzetilir. Böylelikle koyun sürüleri
yaratılır. Finans çağı sanal yaşam olmadan yaşayamaz. Ancak sınırsız
aptallaşmayla yürüyebilir ki, o da sahte, sanal yaşamla
gerçekleştirilir.
Buna karşılık vermek, özgür yaşamın en temel görevidir. Özgür yaşamı
tanımlamak, örgütlemek, toplumların ayakta durmaları için olmazsa
olmazlardandır. Özgürlük sosyolojisinin en çok cevaplandırması gereken
sorunlar bu sahadadır.
Sistemin bu başarısını birkaç yönden yorumlayabiliriz.
Birincisi, toplumun ahlak ve dinle işlevsel bağlılığını gevşetmesi, laik
hukukla ikinci plana indirip kendine tabi kılmasıdır. Din ve ahlak
sisteme hizmet ettiği oranda bırakılıyor. Hukuk ve laiklik özünde
toplumsal denetimin kapitalist iktidara geçiş araçlarıdır. Eski toplumun
hem aristokratik kesimlerini, hem serflerini sermaye ve işgücüne alan,
rezerv oluşturmak için hukuk ve laiklik silahlarıyla tasfiye ediyor.
Tümüyle ortadan kaldırmıyor. Uygarlık tarafından oldukça kullanılan
araçlar oldukları için, uygarlığın son sözü olarak kendisine de çok
lazımdır. Fakat ekonomik ve siyasi iktidarına ortak olmamak, engel
koymamak kaydıyla. Dinde reform ve hukuk devleti, bu işlevle kapitalist
modernitenin temel göstergeleri haline geliyor. Kapitalist ekonomi ve
toplum haline geçişin iki temel aracı olmak gibi asli rollerini
oynuyorlar. Sistemin zihniyet problemlerinin çözüm aracıdırlar aynı
zamanda.
İkincisi, ‘bilimsel yöntem’dir. Nesne-özne ayrımı zihniyet
hegemonyasının adeta kilididir. Görünüşte bilimsel yöntemin vazgeçilmezi
olan nesnellik ilkesi, aslında öznelciliğin hâkimiyeti için gerekli bir
ön aşamadır. Yönetmek için özne olmak gerekir. Doğal olarak
yönetilenlere düşen rol nesne olmaktır. Nesne olmak eşyalaşmak, eşya
gibi yönetilmektir. Eşya, dolayısıyla doğa olarak nesne, öznenin
dilediği gibi yönetme erki haline gelişinin yöntemsel ifadesidir. Hem de
bilimin amentüsü olarak. Özne-nesne ayrımının Eflatun’a kadar giden bir
kökeni vardır. Eflatun’un ünlü ‘idea’lar dünyasıyla basit yansımalar
ikilemi benzer tüm ayrımların temelidir. Bunun mitolojik temelini ise
harikulade biçimde Sümer ve Mısır toplumlarında gözlemliyoruz. Üst
hiyerarşinin tanrısal yükselişi, yüceltilişi, altındakilerin ise
kullaştırılmaları asli kökenidir. Yaratan-yaratılan, yöneten-yönetilen
ikileminin zihinsel ifadesi tanrı-kul, kelam-eşya, mükemmel
idealar-basit yansımalar biçiminde gelişe gelişe özne-nesne ayrımına
varıyor. Ruh-beden ayrımı da bu kapsamdadır. Bunun siyasi anlamı
demokrasinin inkârı, oligarşi ve monarşinin önünün açılmasıdır.
Kapitalizmle analitik zihnin en hilekâr ve komplocu biçimlere
büründüğünü iyi anlamak gerekir. Borsa bu gerçekliğin en çarpıcı
ifadesidir; spekülatif (kurgusal) zekânın müthiş kâr getiren alanıdır.
Spekülasyon ve kurgusal zekâ sistemde ikiz kardeş haline gelirler.
Politika ve askeri alanda da öyledir. Savaş hilekârlık ve kurnazlık
üzerine kuruludur. Avcı kültürünün zirvesi oluyor. Kurgusal zekâ borsa,
politika ve askeri alanlarda hiç olmadığı kadar manipülasyon ve komplo
aracı haline gelmiştir. Vicdan ve duyguya zerre kadar yer vermez. Bir
anda nükleer ve diğer dehşet bombalarıyla canlar kavrulurken, diğer bir
alanda birkaç günde ter dökmeden milyarlar kazanılabilir. Denilebilir
ki, kapitalizm bütün çıplaklığıyla borsa, politika ve savaşta
zihniyetini açığa vurur. Kapitalizmin kâr uğruna çiğnemeyeceği hiçbir
insanlık değeri ve duygusu yoktur.
Hâlbuki yaşamın olmazsa olmazı duygusal zekâdır. Bu zekâ türünden
kopuldukça, yaşamın anlamı giderek silinir. Ekolojik felaketler yaşam
üzerindeki tehlikeyi bir nevi kıyamet haberi gibi vermektedir. Bunun
sorumlusu çarpık kullanılan kurgusal zekânın dil, iktidar, kent, devlet,
bilim ve sanatla beslene beslene küresel Leviathan (küresel sermayenin
dünya imparatorluğu) haline gelmesidir. Bu canavarı durdurmak, çok
kapsamlı duygusal zekâ çabasını gerektirir. Onu zararsız hale getirmek
için özgür yaşam üzerindeki baskısını püskürtmek gerekir. Gezegeni
yaşanmaz hale getirmeden, onu yaşayamaz hale getirmek gerekir. Özgürlük
sosyolojisinin temel görevi bu yaşamsal eylemin teorik bakışına erişmek
ve doğru yapılanmasını başarmak olacaktır.
B- Ekonomizm
Kapitalizmin doğuşunu ekonomik gelişmenin doğal bir sonucu sayan
görüşler bu gruba girer. Özellikle Marksizm bu açıdan bir nevi
ekonomizme indirgenmiştir. Öyle ki, kapitalizm hep sanki bir ekonomik
modelmiş gibi algılanmaya çalışılmıştır. Ekonomi-politika adeta sosyal
bilimlerin baş köşesine oturtulmuştur. Adı üstünde, modern devletin
oluşumunda ekonomik yaşama ilişkin alınan bazı kararlar bilim olarak
disipline edilmiştir.
Kapitalin, yani kâr getiren sermayenin pazarda oluşan fiyat istismarına
dayalı olarak gerçekleştirilmesi, bu görüşün gelişiminde önemli bir rol
oynamıştır. Sanki tarih, toplum, iktidar ve bir bütün olarak uygarlıksal
gelişmeden ayrı bir kapitalist gelişme mümkünmüş gibi bir eğilim
belirmiştir. Paradoksal olarak en çok anti-kapitalist geçinenler
kapitalizmi hak etmediği bir konuma oturtarak, sözde kapitalizme karşı
savaşmış oluyorlar.
İngiltere kökenli ekonomik-politikacıları anlamak mümkündür.
Kapitalizmin zafere ulaştığı ülke olarak yeni ekonomiyi
modelleştirmeleri beklenebilir. K. Marks’ın bu model üzerinde
yoğunlaşması, İngiliz ekonomi-politikacılarının eleştirisi açısından
önemli ve oldukça açıklayıcı olmuştur. Talihsiz olan, Marks’ın eserinin
yarım kalması ve ardılı olan Marksistlerin de onu tam karikatürize
etmeleridir. İktidar ve devletle kapitalizmin ilişkisini sistemlice
çözümlememesi en temel eksiklik olarak belirtilebilir. İdeolojinin
rolünü belirlemeye çalışmıştır. Kapitalizmin zihniyetine ilişkin
yaklaşımları yer yer güçlüdür.
Fakat esas yanılgısı, çoktan entelektüel ortama damgasını vurmuş
Aydınlanmanın gözde ideolojisi olarak pozitivizmin bakış açısını esas
almasıdır. Fiziksel bilim gibi toplumsal bilimin de yapılabileceğine
dair görüşe kanidir, inanmıştır, bundan kuşkusu yoktur. Bu yaklaşım çok
değerli olan Kapital çalışmasını kısır kılmış, bir araştırmadan çok din
kitabı gibi yorumlanmasına yol açmıştır. Müritlerin de yapacağı işler
bellidir. Lenin’in emperyalizm, tekelci kapitalizm ve devlet-devrim
yorumları Aydınlanma felsefesini aşamamış çabalardır. Yine birçok katkı
sunan görüşe rağmen, kapitalist moderniteyi aşacak kapasiteyi ortaya
koyamaması, Sovyet deneyiminin başarısız kılınmasında baş etkendir.
Anarşistlerin kapitalizm yorumları da ekonomik ağırlıklıdır. Kapitalizm
ekonomik olarak mahkûm edilirse, sanki yıkılacakmış gibi bir eğilim
içinde kalmışlardır. Pozitivizmle sakatlanmış anlayışlar: İşte bilimin
kanunları vardır. Ekonomi de bir bilimdir. Dolayısıyla onun da kanunları
vardır. Bu kanunlara göre, kapitalizm, bunalım üretmesi nedeniyle
yaşayamayacak bir sistemdir. Yapılması gereken, bu kanunların işleyişini
hızlandırmaktır. Sonuç, kapitalizm yıkılacak, komünizm kurulacaktır! Bu
görüşlerin temelinde toplumsal gerçekliğin doğru tanımlanmaması yatar.
Toplum genelde Aydınlanma ideolojilerinin çok dışında işleyen bir
sistematiğe, hatta kaosa sahiptir. Ekonomi de dahil, tüm zihniyet ve
kurumsal yapılarıyla pozitif tabir edilen bilimlerden nitelikçe farklı
olması kadar, eylemli halinin çoğunlukla kaos niteliğinde olması; çok
farklı yaklaşımlarla çözüm ve eylemleri gerekli kılar.
Bu eleştirilerin ışığında ekonomiyle kapital, yani sermaye düzeni
arasındaki bağlantıları daha anlaşılır kılabiliriz. İlk yapılması
gereken tespit, paradoksal gözükse de, kapitalizmi ekonomi saymamaktır.
Kapitalizmi bir siyasi rejim olarak çözümlemek, bizi muhtevasındaki kârı
kavramaya daha çok yakınlaştıracaktır. Burada iktidar ve devlet
indirgemeciliğine düşmemek önemlidir. Yani ekonomizmden iktidarizme
savrulmayacağız. Sosyolog Max Weber eğer Protestan Ahlakı ve Kapitalizm
adlı değerlendirme yerine, kapitalizmi bizzat bir tarikat gibi
yorumlasaydı, izah şansı daha artardı. Fernand Braudel, pazarda oluşan
fiyatlar üzerinde tekel kurmakla kapitalizmin doğuşunu izah etmek ister.
Marks’ınki de dahil, hepsi de önemli çözümlemeler olmakla birlikte, hep
ekonomik bir izah zorunluymuş gibi yaklaşmaları temel eksiklikleridir.
Bana göre kapitalizm başından beri askeri-siyasi-kültürel olarak
örgütlenmiş, başta maddi birikimler olmak üzere toplumsal değerleri gasp
etme kurnazlığını örgütleyen eski bir geleneğin, Batı Avrupa’da 16.
yüzyıldan itibaren giderek hakîm bir toplum biçimlenmesi haline
gelmesidir. İlk güçlü adamın etrafındaki çapulcu grupla ana-kadın
etrafında oluşan toplumsal değerleri gasp etmesi geleneğinin modern
halkası olarak da tanımlayabiliriz bu doğuşu. İngiltere ve Hollanda’da,
daha önceki İtalyan şehir devletlerinin başını çeken Cenova, Floransa ve
Venedik kentlerinde, ilk kapitalist gruplar devletle iç içe bir tarikat
gibi özel yaşam biçimleri olan, sağladıkları yeniliklerle para üzerinden
vurgun yapma ustalığını gösteren, dünyanın her tarafına yayılmış
pazarlarda oluşan fiyatlarla oynayarak muazzam değer gasp eden,
gerektiğinde ve sıkça zor uygulamaktan geri kalmayan, kurgusal zekâsı
gelişmiş grupların bir eylemidir. Bunlara kimi yerde hanedan, aristokrat
ve burjuva da denilebilir. İlk ve ortaçağ haramilerinden yegâne ve
önemli farkları, ağırlıklı olarak kentlerde üslenmiş olmaları, devlet
otoritesiyle iç içe geçmeleri, zoru gerektiğinde daha örtülü ve ikinci
planda kullanmalarıdır. Görünüşte ekonominin kuralları vardır. Onlar da
bu kurallara göre zekâları ve eldeki ilk paralarıyla kâr yapıyorlar.
Kapitalin tarihi doğru incelendiğinde, bu yaklaşımın tam bir masal
değerinde olduğu görülecektir.
İlk birikimlerin gerçekleştirildiği sömürge savaşlarında hiçbir ekonomik
kural yoktur. Portekiz, İspanya, Hollanda, İngiltere, Fransa, daha
önceleri Venedik, Cenova gibi kentlerin kolonileri düpedüz tamamen zora
dayalı ilk kapital birikimlerini sağlamışlardır. Hem yakın ülke
pazarlarında, hem sömürge alanlarında bu gerçekleri tespit etmek zor
değildir. Kırk haramilerden de sonradan efendilikler türemiştir. Beyler
oluşmuştur. Modern kırk haramilere de burjuva efendiler demek, modadan
öteye bir ağırlık teşkil etmez. Ekonomi bilimi denilen disiplinler işin
özünü örtülü kılmayı temel işlevleri olarak sürdürürler. Hangi teori bu
konularda başarılı sunum yaparsa, başyapıt olarak o etüt edilecektir,
ödüllendirilecektir. Hiçbir bilim ekonomik olgu bilimi kadar gerçeklerle
oynamamış, gerçekleri tersyüz etmemiştir. Kurgusal aklın en büyük
saptırmasına kapitalist ekonomi-politika alanında rastlamaktayız.
Kapitalist modernite tümüyle böylesi bir kalpazan bilimi üzerinde
yükselme lüksüne sahip tek sistemdir.
Ekonomi veya maddi hayat nesnelerinin elde edilmesi, canlılığın en temel
sorunudur. Ekonomi evrimin gerçekleşme malzemesidir. Canlı sistemi,
metabolizma ile dış ortamdan edindiği kendi sindirim sistemine uygun
ihtiyaç nesneleriyle devamlılığını sağlar. Evrensel bir kuraldır;
farklılaşmayla evrim yaşamın sürekliliğini sağlar. Bir türün aşırı
çoğalmasını önlemek ve diğer türler üzerindeki istilayı, dolayısıyla yok
edilmelerini engellemek için belli bir dengeyi hep gözetmiş veya mümkün
kılmıştır. Farelerin aşırı üreyip tüm bitkileri yok etmelerini yılan
engeliyle, koyun, keçi ve tüm benzer sığır sürülerinin aynı eylemini et
yiyen yırtıcılarla dengeleyip olanak hazırlamış, onların türsel
gelişmesine geçit vermiştir. Doğal evrim niye böyle yapıyor sorusuna
ancak sonuçlarına bakılarak cevap verilebilir. Bana göre bunun en temel
nedeni, canlılar sisteminin gelişerek sürekliliğini sağlamaktır. Buna
doğanın vahşeti mi, yoksa adaleti mi denilebilir? Bu ayrı bir tartışma
konusudur. Yine derin bir zekânın ürünü müdür, yoksa ilkel olmayla mı
bağlantılıdır? Metafizik kapsama dahil edilsin mi, edilmesin mi hususu,
bana göre anlamlı ve üzerinde analitik zekâyla düşünülecek evrenselliğe
ilişkin sorunlardır. Varoluşçulukla da bağlantılandırılabilir.
Bu sorulara verilebilecek en önemli yanıt, evrimin yetkinleşmeyi hep
gözettiğidir. Bir anlamda evrenin, zamanın akışında yetkinlik,
mükemmellik arayışı gözetilir, arzu edilir gibidir. Aksi halde insana
kadar evrimi, ayrıca insanın dar toplum halindeki gelişmesini nasıl izah
edebiliriz? Eğer hep aslanlar veya sığırlar olsa ve ortalığı istila
etseydi, yaşamın sürmesi ilkel yosunlar düzeyinden öteye gidemezdi.
Muhteşem evrim insana kadar evrimle vicdan, ahlak diye bir oluşuma da
geçit vermiştir. Nedir anlamı? Merhamet ve adalet! Bu ilkenin özü de
şöyle ifade edilmiştir: “Fikir bir olsaydı, kuzu ile kurt bir arada
yaşardı.” Burada da bir evrensellik gizlidir. Kuzu ile kurdun kardeş
olması mümkün müdür? İnsan eylemi bunun mümkün olduğunu kanıtlamıştır.
Yani insanın, insanın kurdu olamayacağını (kapitalizmin vahşet ilkesi)
düşünmek ve eylemek, bizzat insan olmanın vazgeçilmez hedefidir. Kaldı
ki, bir dönem kuzuyla kurdun atası aynıydı. Ayrılık sonra gelişti. İkisi
neden tekrar en azından kardeşçe birliğe doğru yol almasınlar? Bu en
azından teorik olarak mümkündür ve örneklerine de bolca rastlamaktayız.
Bu hususları şunun için söylüyorum: Kapitalizmin doğuşunun evrimde
gözlediğimiz sayısı çok sınırlı vahşi diyebileceğimiz örnekleri
kendisine vesile yapmasının bir anlamının olamayacağı açıktır. Daha da
çarpıcı cevap, ilk yosunlardan kara yosunlarına, onlardan görkemli
ağaçlara, bu arada otla beslenen milyonlarca hayvanlar sistemine
(birbirlerini yemeyen hayvanlar) yol açmasını örnek almayıp, birer evrim
kanseri olarak da yorumlanabilecek örnekleri mi insan yaşamı için örnek
göstereceğiz? Doğal evrimle kapitalizmin doğuş teorilerine yer
olmadığını belirlemek açısından, bu hususları ön açıklama olarak
belirlemek durumundayım. Buna sürekli işsizler ordusunu büyütüp, ücret
düşüklüğünü canlı tutmak gibi tersi ilke de dahildir.
İnsan türünün, toplumsallık temelinde varoluşunu sürdürürken, tüm
evrimsel süreçleri bünyesinde tutarak eylemselleştiği biyolojik bir
tespittir. Eğer bilimi pozitivizm dinine bulaşmadan yorumlayacaksak,
muhteşem bir saptamanın da bu olduğunu iyice bellemeliyiz. İnsan türünün
gerek bu özelliği, gerek ahlaki seçim, yargı özelliğini (özgür tercih
imkânı) Özgürlük Sosyolojisi’nde tartışacağımı belirterek, toplumsal
gelişmenin doğal evrime de ters olmayan RİTMİK GELİŞİMİNİ özetlerken
aşırı kentleşmeye, onunla birlikte hiyerarşi ve sınıfsallıkla ur gibi
büyüyen devlet ve iktidar odaklarına dayalı uygarlıksal yaşamın neden
‘aşırı aslanlaşma’ veya tersi ‘aşırı sığırlaşma’ kategorisine dahil
etmemiz gerektiğini kanıtlamaya çalışacağım.
Her şeyden önce bu tip gelişmelerin evrimde köklerinin sınırlı da olsa
bulunabileceğini, insanın tür olarak evriminde bunları bir nevi
hastalık, sapma, kalıntı olarak da yorumlayabileceğimizi (yamyamlık)
yine belirtmek durumundayım. Ayrıca evrimin doğal ritminin bu tarz
olmadığını olanca açıklığıyla kavramalıyız. Genelde uygarlıkta, özelde
kapitalizm aşamasında bir kalıntı özelliğinden yararlanarak toplumsal
sistemin, ikinci doğanın oluşturulamayacağını da bağlantılı olarak çok
açıkça ve sadece belirlemek değil (bu, akademisyenlerin önüne konulan
görevdir), temelli bir yaşam ilkesi olarak yorumlamak esastır. Aksi
halde toplumsal yorumlarımızı baştan sakatlamış oluruz.
Fernand Braudel kapitalizmin doğuşunu yorumlarken, bunu çok geniş bir
gözlem gücüne ve mukayese imkânına sahip olmaya dayandırır. Ayrıca
tarih, toplum, iktidar, uygarlık-kültür, mekânsal gelişme bütünlüğü
içinde yorumlamasını oturturken, yöntem sorununa da açıklık getirir.
Pozitivistik yaklaşımlara karşı ihtiyatlıdır. K. Marks, Aydınlanmanın
derin etkisi altında pozitivistik bilimi esas almakla ekonomiyi bilim
haline getirmede hayli iddialıdır. Bunda sosyolojinin henüz emekleme
döneminde olmasının payını da dikkate almak gerekir. Bilimsel kesinlik
ve çizgisel ilerlemecilik ‘amentü’ düzeyinde çoktandır zihinlere
çakılmıştır. Romantizm bu çizgiyi yıkmaya çalışırken, tersine iradecilik
sapmasına düşerek zihinsel problemleri daha da ağırlaştırır.
Nietzsche’nin göreci, döngüsel ve duygusal zekâ ağırlıklı yaklaşımı
fazla geliştirilmez. Bu zihinsel hengâme içinde liberalizm adeta cirit
atar. Kapitalizm fiziksel bilimi (kimya, matematik, biyoloji dahil)
pozitivizmle felsefeleştirirken, daha doğrusu dinleştirirken, sosyal
gerçekliği liberalizmle aynı doğrultuda felsefeleştirir veya
dinleştirir. İdeolojik savaşımı da bu temelde kazanarak, 19. yüzyılla
birlikte sistemin küreselliği netleşir gibidir. Ekonomik savaş ise daha
önce kazanılmıştır. Bu eleştiri ve yorumları biraz daha açalım.
Topluluklar zihinsellikleri içinde maddi ihtiyaç nesnelerini hep aramış
ve geliştirmek istemişler; yemek, barınmak, çoğalmak ve korunmak temel
kaygıları olmuştur. Önce bulduklarıyla yetinmek, mağaralarda barınmak,
göl ve orman kenarlarında daha iyi korunmak, doğurgan anaya öncelik
tanımak bu temel ihtiyaçlar nedeniyledir. Avcılık da giderek devreye
girer. Hem korunmak hem de etle beslenmek bu kültürü geliştirir. Fakat
toplumsallığın başından itibaren kadın toplayıcılığıyla erkek ağırlıklı
avcılık arasında bir gerginliğin, farklı kültürel evrimlerin geliştiğini
gözlemek mümkündür. İki tarafta da tek yanlı gelişme, birinde ‘aslan
erkek’, diğerinde ‘sığır kadın’ kültürüne adım adım birikim sağlar. İlk
farklı ekonomik anlayışlar böyle temellenir. Neolitik dönemde kadın
kültürü zirveye çıkar. Son buzul döneminden sonra, yani M.Ö. 15
binlerden itibaren, özellikle Zagros-Toros sisteminde (eteklerinde)
varolan çok zengin bitki ve hayvan türleri adeta cennet gibi bir yaşam
kurgusuna yol açar. Bu dönem günümüze kadar sürecek olan toplumsal
gelişmenin ana nehri olarak, yazılı tarih ve uygarlıkla daha da
farklılaşarak küreselleşmeye damgasını vurur. Günümüze kadar dil
gruplarına dayalı gelişmeler de bu dönemin ürünüdür.
İnsanlığın bu uzun tarihinde kapitalizme ilişkin söylenebilecek tek
önemli husus, avcılık kültürünün erkeği gittikçe hegemonlaştırmasıdır.
Tespit edilebildiği kadarıyla M.Ö. 10 binlerde kalıcılaşan neolitik
kültür kadın ağırlıklıdır. Toplayıcılık sürecinde mağaradan çıkıp
yarı-çadırımsı kulübelere geçiş (mağara yakınlarında), bitki tohumlarını
ekerek çoğaltma, giderek tarım ve köy devrimine yol açacaktır. Günümüzde
yapılan arkeolojik kazılarla bu kültürün tüm Yukarı Mezopotamya’da,
özellikle Zagros-Toros sisteminin iç kavislerinde (Bradostiyan, Garzan,
Amanos ve Orta Torosların iç etekleri, Nevali Çori, Çayönü, Çemê Hallan
kültürü) geliştiği gözlemlenmektedir. Artık-ürün çok sınırlı olsa da
biriktirilmektedir.
Ekonomi, kavram olarak olmasa bile, öz olarak belki de ilk defa bu tarz
birikime dayandırılabilir. Bilindiği gibi, eko-nomos kelimesi Yunanca
aile, hane yasası demektir. Kadın etrafında ilk yerleşik tarımsal
ailelerin doğması ve çok az da olsa başta dayanıklı gıdalar olmak üzere
saklama, ambarlama imkânı ile birlikte ekonomi doğmaktadır. Fakat bu
tüccar ve pazar için bir birikim değil, aile için bir birikimdir. İnsani
olan ve gerçek ekonomi de bu olsa gerekir. Birikim çok yaygın bir
armağan kültürüyle göz koyulacak bir tehlike öğesi olmaktan
çıkarılmaktadır. “Mal tamah getirir” ilkesi herhalde bu dönemden
kalmadır. Armağan kültürü önemli bir ekonomik biçimdir. İnsanın gelişme
ritmiyle de son derece uyumludur.
Kurban kültürünü de bu dönemden başlatmak mümkündür. Tanrılar denen
kavramın aslında artan verim karşısında toplulukların kendi kimliklerine
saygının ve ilk ifade tarzının sonucu olarak geliştiğini gözlemek
anlaşılır bir husustur. Verimlilik hamd etmeyi getirir. Kaynağı topluluk
tarzındaki evrime dayandığına göre, kendini kimliklendirme, yüce kılma,
dua etme, tapınma ve zihinsel dünyanın artan gelişmesi olarak sunma
tarımsal devrimle derinden bağlantılı kültür öğeleridir. Arkeolojik
bulgular bu görüşü çarpıcı biçimde doğrulamaktadır. Daha da somut olarak
ana-tanrıça ve kutsal ana kavramları da doğrulayıcı bir etkendir. Kadın
figürlerinin yaygınlığı bu gerçeği kanıtlayıcı etkenlerin başında
gelmektedir.
Fakat korkulan tehlike daha sonra başa gelecektir. Tecrübeyle ve
zihinsel gelişmeyle artan artık-ürün birikimleri armağanlarla
tüketilemeyince, yine ağırlıklı olarak tetikte bekleyen avcı erkek,
mesleğine ilave olarak bu artının ticaretini kafasına ve kültürüne
yerleştirir. Farklı bölgelerde artan farklı ürünlerin birikimi, ticaret
denen olguyu devreye sokar. Ürünlerin karşılıklı ihtiyaçları daha iyi
giderme niteliği, meslek veya ikinci büyük toplumsal işbölümü olarak
ticaret ve tüccarı doğurur. Çekiniklikle yüklü de olsa meşrulaştırır.
Çünkü taşınan ürünler işbölümünü geliştiriyor. O da daha verimli bir
üretim ve yaşamı mümkün kılıyor. Bir tarafta gıda ve dokuma, diğer bir
tarafta maden yatakları çok olunca ticaret anlamlıdır.
Tarih M.Ö. 4000’lerden itibaren ticaretin yaygınlaştığını
göstermektedir. Aşağı Mezopotamya’da ilk kent devleti olan Uruk sitesi
etrafında (M.Ö. 4000-3000) gelişen uygarlığa bağlı olarak, İran’ın
güneybatısındaki Elam’dan Yukarı Mezopotamya’da bugünkü Elazığ ve
Malatya yörelerine kadar bir tüccar kolonileşmesine rastlamaktayız. İlk
sömürgecilik kapısı bu biçimde açılıyor. Daha önce de M.Ö. 5000-4000
döneminde Uruk öncesi egemen kültür olarak El Ubeyd (devlet öncesi ilk
ciddi gözlemlenen ataerkil kültür) koloniciliğine tanık olmaktayız.
Ticaret ve kolonileşme iç içedir. Çanak çömlek, dokuma ürünleri
karşılığında maden ve kereste ağırlıklı eşya nakledilmektedir. Tüccarla
birlikte pazar da şekilleniyor. Eski armağan ve kurban sunma merkezleri
yavaş yavaş pazara dönüşüyorlar. Farklı bölgelerin ürünleri arasındaki
bir nevi ilkel fiyatlandırma ayrıcalığına kavuşan tüccara ilkel
kapitalist diyebiliriz. Çünkü fiyat tayin etme olanağıyla hiç kimsenin o
döneme kadar başaramadığı bir mal birikimine sahip oluyor.
Geçerken belirtmeliyim ki, yine ilk defa metalaşma sürecine mal
değişimiyle ticaret etkinliği yol açmaktadır. Armağan ekonomisinden
değişim değerine henüz geçilmemiştir. Toplum için esas olan, malların
kullanım değeridir. Kullanım değeri, malların bir ihtiyacı giderme
özelliğidir. İnsan için asli olan da bu değerdir. Değişim değeri hayli
tartışmalı bir kavramdır. Doğru tanımlamak da büyük önem arz etmektedir.
Bana göre, Marks’ta da dahil, değişim değerinin temeline emeği koymak
çok tartışmalı bir konudur. İster soyut ister somut emekle tarif
edilmeye çalışılsın, değişim değeri her zaman spekülatif bir yan taşır.
Varsayalım ki, ilk Uruklu tüccar Fırat kıyılarındaki bir kolonisinde,
çanak çömlek karşılığında taşlar ve maden bileşiklerini değiştirmeye
kalkıştı. Değişim değerini önce kim belirleyecek dediğimizde, birincisi
karşılıklı ihtiyaç derecesi, ikincisi tüccar inisiyatifi diyebiliriz.
İhtiyaç arzusu yüksekse, tüccar malı dilediği gibi fiyatlandırabilir.
Bire karşı iki yerine, rahatlıkla bire karşı dört koyabilir. Onu bundan
engelleyecek bir etken söz konusu değildir. Kendi vicdanından başka,
daha doğrusu gücünden başka. O zaman emeğin rolü nerede kalıyor?
Burada emek faktörünü tümüyle devre dışı bırakmıyorum. Fakat esas
belirleyen olmadığını iddia ediyorum. Tarihteki tüm mal değişimlerinde
bu hususu gözlemek mümkündür. Zaman zaman mal alışverişlerindeki özgür
rekabete bağlı olarak, eşitlemeye yakın emek değerleriyle değişim
sağlanabilir. Ama bu daha çok teorik bir emek-değer değişimidir.
Fiiliyatta belirleyici olan spekülasyondur. Bazı durumlarda da aşırı mal
birikimi olur. O zaman da değeri sıfırın altına düşer. Malı imha etmek
için ilave emek gerektiren durumlarda, emeğin değeri yok oldu
diyemeyeceğimize göre, emeğin temel belirleyici bir kıstas olmadığı
ortaya çıkıyor. Yine kıtlık ve fazlalık yaratma şansı olan tüccar gücü
belirleyici olmaktadır. Kaldı ki, mallar mallarla üretilir. Tarih
boyunca binlerce adsız emekçinin birikimiyle bir mal üretilmektedir.
Peki, hangi mekanizma bu donmuş emek sahiplerine hak ettikleri karşılığı
ödeyecektir? Buna yaratıcı zanaatkârı, hatta tüm toplumsal etkinliğin
gerekli olduğunu eklediğimiz zaman, canlı emek denilen emek türünün
anlamlı bir fiyatı, dolayısıyla ücretlendirilmesi düşünülemez.
İngiliz ekonomi-politiğinin sakatlığı veya sahtekârlığı burada kendini
ele vermektedir. Bilindiği gibi kapitalizmin sistem olarak ilk zaferini
sağlayan, ada İngiltere’si ve Hollanda’dır. Kapitalizme meşruiyet
kazandırmak için teorik bir gerekçeye ihtiyaç şarttır. Özellikle
spekülatif kazanç olduğunu örtbas etmek için kabul edilebilir bir teori
büyük önem taşır. Tıpkı ilk Uruk tüccar dinleri gibi mitolojik bir
anlatımın yeni versiyonunu sunmak, sözde ekonomi-politik bilginlerine,
özde ise kapitalizmin yeni dini icatçılarına düştü. İnşa edilen
ekonomi-politik değil, yeni bir dindir. Giderek her dinde olduğu gibi
kutsal kitabıyla ve dallı budaklı mezhepleriyle. Ekonomi-politik,
kapitalizmin en değme kırk haramiler talanını bile geride bırakan
spekülatif (fiyatlarla oynamak için mal birikimleri, bölgesel farkların
kullanılması) karakterini örtbas etmek için geliştirilmiş, kurgusal
zekânın en sahtekâr ve talancı eseridir. Emek-değer teorisi bu konuda
tam bir av malzemesidir. Nasıl seçildiğini gerçekten merak ediyorum. En
bellibaşlı nedeninin emekçileri oyalamak olduğu kanısındayım. K. Marks
gibi birisi bile bu ava yemci olarak katılmaktan kendini
alıkoyamamıştır. Bu eleştiriyi yaparken büyük acı duyuyorum. Fakat en
azından kuşkularımızı belirtmek bilime saygımızın asgari gereğidir.
Bu hususları biraz daha açarsak şunları belirtebiliriz:
Tarihte ikinci büyük tüccar sıçramasına Asur kolonileri şahsında M.Ö.
2000’lerden itibaren rastlıyoruz. Denilebilir ki, hiçbir despotizm
(kapitalizmin iktidarla bağını daha sonraki bölümlerde tartışacağım)
Asur’daki kadar ticarete ve ticari kolonilere dayanarak uygarlık
yaratmamıştır. Dönemin (M.Ö. 2000-600) en gelişkin ticaretini ve
kolonilerini küresel boyutta (o dönemin küreselliği) ilk
gerçekleştirenlerdir. Her ne kadar yaklaşık aynı dönemlerde arkasına
Mısır uygarlığını alan Fenike tüccarları da ticaret ve kolonileştirmede
son derece mahirlerse de ikinci planda kalırlar. İngiltere’nin yanında
Hollanda veya Portekiz gibi, her ikisi de tarihte en azgın zorbalıklarla
birlikte yürüyen ticaretle Kaf Dağı misali değer gasp etmişlerdir. Asur
ve Fenike zenginliğinin ticaret ve zorbalıkla iç içe yürüyen tarihi
araştırılsa, herhalde Avrupalı kolonicilerin (İspanya, Portekiz,
Hollanda, İngiltere, Fransa, Belçika vb.) izini en iyi bu örneklerde
yakalamak mümkündür. İnsan kelleleriyle kaleler ve sur duvarları
yaptıklarını öve öve anlatırlar. Bu gasp temelinde oluşturdukları yaşam
ahlakı ve kültürü halen Lübnan ve Irak’ın yakasını bırakmamakta, bu iki
ülke en acılı savaşların konusu olmaktan kurtulamamaktadır. Roma
Cumhuriyeti boşuna Kartaca’yı (Fenike ticaret kolonisi) dümdüz edip
tarla haline getirmedi. Yine boşuna Medler Ninova’yı (M.Ö. 612’lerde)
yerle bir edip bir viraneye dönüştürmediler.
Tüccar uygarlıklarına dikkat etmek gerekir. Tarihte savaşların ve devlet
kuruluşlarının en temel nedenlerinin başında tüccar ve kolonilerinin
emniyeti, daha doğrusu çıkarlarının korunması gelir. Bugünkü Ortadoğu
(ne acıdır ki, ilk ticaret savaşlarını başlatarak –Irak, Uruk’tan gelir-
son savaşını da halen en acımasız biçimde sürdürmektedir) savaşlarının
temel nedeninin de özünde petrol ticaretinden kaynaklandığı iyi
bilinmektedir. Daha çok sayıda örnek verilebilir. Ama gereği yoktur.
Kapitalizme doğru yol alırken ve uygarlık merkezi Avrupa’ya taşınırken,
yine ticaretin başı çektiğini görüyoruz. Ortadoğu merkezli ticaret ve
tüccar uygarlığı ortaçağda İslam’la yeniden bir hamle yapar. Bizzat
Hatice ve sonra eşleştiği işçisi Muhammed, Asur kökenli Süryaniler ve
Yahudi kökenli tüccar ve tefecilerle giriştiği rekabet sonucu, yine zor
temelinde Mekke ve Medine’ye dayalı ticaret uygarlığının temelini
atarlar. İslam dini örtüsü altında, kadim Ortadoğu kentleri ticaret
etrafında yeni bir canlanma yaşar. Bizans ve Sasaniliğin yenilmesiyle
Halep, Bağdat, Kahire ve Şam başta olmak üzere, büyük bir kent ve pazar
ağına ulaşır. Çin’den Atlas Okyanus’una, Endonezya ve Afrika içlerine
kadar ticaret ağları tam bir küreselleşmeyi yaşar. Yaygın bir meta ve
para piyasası oluşur. Yahudiler, Ermeniler ve Süryanilerin elinde büyük
para birikimleri gerçekleşir.
Avrupa tamamen bu mirasa dayanır. Ortadoğu’nun Müslüman tüccarları
elinde bir hamle daha gerçekleştiren ticaret kültürünün 13. yüzyıldan
itibaren İtalya’nın Cenova ve Floransa kentleri öncülüğünde Avrupa’ya
taşındığına tarih tanıktır. Para ve ticaret bu kentlerin temel zenginlik
nedenidir. Avrupa ile Ortadoğu arasındaki ticarete 16. yüzyıla kadar
önderlik ederler. Tarihte belki de ilk defa hem kavram hem uygulama
olarak kent ölçeğinde kapitalizmin küçük zaferlerini gerçekleştirirler.
Bunda Akdeniz korsanlığı ve Akdeniz’in doğu-batı yakası arasındaki fiyat
tekeli başrolü oynar. Yine zorbalığın gölgesinde spekülasyon atbaşı
gitmektedir. Ticaret kapitale, kapital kente, kent pazara, pazar
spekülasyonun genişlemesine yol açarak kapitalist uygarlığın şafağı
atmaktadır. Bu aşamanın bir prototipi de klasik Athena-Roma çağında
(M.Ö. 500- M.S. 500) yaşanmıştı. Bu çağda kapitalin zaferine
ulaşılmaması, tarımın büyük ağırlığı ve din savaşlarından yenilgiyle
çıkmalarından ötürüdür. İtalyan kent devletlerinde 1300-1600’lerde
kapitalizmin başarılı deneyimi Kuzeybatı ve Kuzey Avrupa’ya doğru
yayılmakta gecikmedi. İspanya zaten daha önce fethedilmişti. 16.
yüzyıldan itibaren tüccarın uzun yol öyküsü ilk defa kentleri aşan ülke
çapındaki zaferlerine zorladı.
Dünya çapında bir pazar oluşmuştur. Afrika ve Amerika sömürgeciliğe
alınmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nu ekarte ederek, Atlas Okyanusu ve
Güney Afrika üzerinden Hindistan ve Çin’e ulaşılmıştır. Avrupa yoğun
kentleşmeye alınmıştır. İlk defa kentler tarıma galebe çalmaya
başlamışlardır. Feodal krallıklar modern monarşik devlete dönüşmektedir.
Son İslam İmparatorluğu Osmanlılar peş peşe yenilmektedir. Rönesans yine
14. yüzyılda İtalya’da başlamış ve tüm Avrupa’ya yayılmıştır. Dinde
Reformasyon hareketi Avrupa’nın kuzey ülkelerinde başarıya ulaşmıştır.
Din savaşları ilk defa çağlarını doldurmaktadır. Daha da önemlisi, tüm
Çin, Hint, İslam ve hatta Afrika ve Amerika’nın kültürel ve uygarlık
değerleri Avrupa’ya akıtılmıştır. Bir yandan modern devlet, diğer yandan
uluslar doğmaktadır.
Kapitalizm zafere doğru yürürken, arkasına bu denli tarihi, kültürü,
ticaret birikimini, uygarlığı, siyasi erki ve pazarlanmış dünya
bütünlüğünü almaktadır. Kapitalist ekonomi için bu önkoşullar oluşmadan
ve bu koşullara dayanmadan çıkış yapmak mümkün müdür? Mümkün olmanın
ötesinde, kapitalin kendisi bile düşünülebilir mi? Tarih tıpkı Aşağı
Mezopotamya’da Uruk sitesiyle başlayan kentleşme, sınıflaşma ve
devletleşmeyle nasıl ilk adımını, Fenike ve İyonya’daki ticaret ve
kentleşmeyle ikinci dev adımını atmışsa, bu sefer üçüncü büyük adımını
tüm adı geçen koşullarla ideal hale gelen İtalya, Hollanda ve İngiltere
coğrafi mekânında büyük ticaret, kentleşme, dünya çapında genişleyen
pazar üstü ve karşıtı olarak kapitalist ekonomiye kalıcı zafer temelinde
atmıştır. Halen ABD önderliğinde yaşanan bu gerçekliktir.
Fernand Braudel, ısrarla, kapitalist ekonomi pazar karşıtı ve büyük
tüccar alanındaki spekülatif tekelci fiyat ayarlamasına dayalı ekonomi
biçimidir derken, ekonomi denen gerçeklik konusunda K. Marks’tan daha
fazla gerçeğe yakındır.
Tarih aynasından iktidarlaşmış, alabildiğine bünyesinde pazarı
geliştirmiş, kentten kıra hâkim olmaya başlamış, din ve ahlaka
bağlılığını ikinci plana atmış bir toplumsal gelişme ortamında, birikmiş
metalara el koymanın inceltilmiş ve ideolojik ambalaja konulmuş talana
dayalı bir ekonomik eylem türünü veya biçimini gözlemlemekteyiz. El
koymanın bu yeni biçiminde şüphesiz pazarda buluşan arz-talep tarafından
şekillenen fiyat ve fiyatın para aracılığıyla yansıtılması, eski
dönemlere göre büyük bir ilerleme veya oyunculuk yeteneği kazanmıştır.
İlk tefecilik ve sarrafçılık yerine, banka, senet, kâğıt para, kredi,
muhasebe, şirketleşme hayli gelişmiştir ve bunlar modern çağın ekonomik
ilmihalini oluşturan temel konulardır. Eksik kalan bilimsel izahtır. Onu
da anavatan İngiliz ekonomi-politikacıları ve sonra yanlarına çektikleri
paradoksal da olsa karşıtları, başta K. Marks olmak üzere sosyalistler
inşa etmeye çalışmışlardır.
Kapitalist ekonomi denilen talan düzeni, tüm eski ve yeni dünyada
toplumları ve coğrafyaları sömürgeleştirip yeniden köleleştirirken, tüm
güç erklerini (dönemin devletlerini bir gasp biçimi olan
borçlandırmayla) kendine bağlarken, tarihin en kanlı savaşlarını
yürütürken, toplum bünyesi üzerinde her şeyiyle oynayıp hegemonyasını
onaylatırken, onu eski topluma karşı devrimci ilan eden K. Marks ve
ardılları ile benzer düşünce ekolleri bence bilim inşa etmiyorlar. Das
Kapital kapitale karşı yazılmış en eksikli, dolayısıyla yanlış
yorumlanmaya müsait kitaptır. Burada Marks’ı suçlamıyorum. Sadece
eserinin tarih, devlet, devrim ve demokrasi boyutunun olmadığını,
geliştirilmediğini söylüyorum. Yapısı gereği çok ‘bilimcil’ geçinen
Avrupa aydınları, sübjektif olarak kasten olmasa da, objektif konumları
gereği, Kapital (kitap olarak) temelli inceleme ve araştırmalarıyla
anti-kapitalist temelde ‘emekçi’ denilen kesimler adına bilim ve
ideoloji üretmediler. Liberalizm de çok iyi fark ettiği bu
yetersizliklerini, kapital tahlilleriyle doğuşunda kapitalizmi devrimci
ilan etmelerini mükemmel kullandı. Nitekim daha sonraları önce Alman
sosyal-demokratlarını, ardından reel sosyalist sistemi (Rusya ve Çin
dahil) ve en sonunda da ulusal kurtuluş sistemlerini asimile (modernist
ideoloji gücüyle, ulus-devlet ve endüstriyalizmle) ederek, uğruna çok
savaşılan sınıf savaşımını da kazandı. Liberalizm karşısında her üç
akımın net bir yenilgisi söz konusudur ve ne yazık ki henüz bu konuda
net bir özeleştiri yapılamamaktadır.
Bir söz vardır: Bilim er geç dediğini geçerli kılar. Eğer bu aydın
metinleri, gerçekten başta işçi sınıfı olmak üzere, topluma ve tarihine
karşı açılmış bir savaş olan kapitalizme ilişkin bilimsel nitelikte
olsalardı, karşıt sisteme bu denli yenik düşmezlerdi. Daha kötüsü,
mirasları böylesine ucuz harcanmazdı. Özgürlük Sosyolojisi’nde bu
tartışmaları boyutlandıracağımı belirterek, burada ‘kapitalist ekonomi’
denilen gerçekleri daha iyi tanımlayarak işlevselliği içinde çözmeye
çalışayım. Sermaye birikimine ilişkin çok kullanılan artık-ürün,
artık-değer, emek-değer, ücret, kâr, fiyat, tekel, pazar, para başta
olmak üzere belli başlı ekonomik lügatı açma gereği duymuyorum. Üzerinde
sayısız inceleme yürütülmüş bu konuları, toplumsal ahlaki yaklaşımlarım
gereği basitliği içinde bırakıp, esas açılması gereken etkenlerle
uğraşmaya devam edeceğim. Ancak gerektiği ölçüde dokunmaktan da geri
kalmayacağım.
Ekonomik bazda kâr-ücret, sosyal bazda burjuva-proleter
kavramlaştırmaları, kapitalizm tarafından paramparça edilen insanlığın
tüm tarihsel birikimini en acımasız ve ince yöntemlerle asimile eden ve
sonunda soykırım ve nükleer dehşetle gezegene salan bir sistemi
pozitivist tarz bilimselleştirmenin ilk adımlarıdır. Proleter denen
unsurun tek başına emeğiyle değer yarattığını, daha sonra bir nevi
sahibi olan sermayedarın para ve diğer araçlarının karşılığını bu
değerden kâr olarak kopardığını bilimsel bir tespitmiş gibi ileri
sürmek, ekonomizm yaklaşımının temelidir. Ekonomik indirgemecilik denen
anlayış bu olsa gerekir. Tarih, toplum ve siyasal erkten bu denli kopuk
bir değer tarifinin düşüncesi bile çok problemlidir. Bireyi sermayedar
ve işçi olarak tanrılaştırsak dahi, değeri bu anlayışla oluşturamazlar.
Ekonomik değerlerin tarihsel-toplumsal niteliği çok açıktır. Zaten
değişimin ilk başlarda ayıplanmayla karşılaşması, fazlalıkların armağan
edilmesi değere verilen kutsal anlam nedeniyledir. Halen hiçbir çiftçi
“Ben ürettim” demez; “Atalarımın malını işleyip nasipleniyorum” der.
Hatta “Tanrının nimetine hamd olsun” diyerek, kaynaktan ne anladığını
basitçe ama sözde ‘bilimden’ daha anlamlıca ortaya koymaktadır.
Bir ananın, proleteri dokuz ay karnında taşıyıp binbir zahmetle işgücü
haline getirinceye kadar verdiği emeğin karşılığını nasıl
tanımlayacağız? Sermayedarın çalıp çırptığı binlerce yıldan kalma
birikimlerle hazırlanan üretim araçlarının sahipliklerini ve paylarını
nasıl belirleyeceğiz? Hiçbir üretim aracının değerinin pazarda satıldığı
gibi olmadığını unutmayalım. Bir fabrikanın sadece teknik icatçılığı
binlerce keşifçi insanın birikimli yaratıcılığının ürünüdür. Bunların
değerini nasıl belirleyip kime ödeyeceğiz? Bunların toplumsal paylarını
düşünmemek, ahlakı tamamen yadsımadan mümkün mü? Bu tarihi-toplumsal
değerleri sadece iki kişi arasında paylaştırmak adaletle uyuşur mu?
Kaldı ki, bu iki kişinin aileleri, toplumsal çevreleri vardır. Aileleri
ve toplumsal çevreleriyle korunup kollanan bu iki kişi üzerinde bunların
hiç mi hakkı yoktur? Soruları daha da yakıcı kılıp arttırabiliriz. Fakat
bu kadarı bile kâr-ücret ikileminin ne kadar problemli olduğunu
göstermeye yeterlidir.
Kâr ve ücretin sahiplerini bu sefer birer burjuva-proleter olarak
ilişkilendirelim. Bu iki sınıfın doğuş aşamasında iki devrimci sınıf
olarak eski topluma karşı yeni toplumu doğurttuklarını iddia etmek
gerçeklerle ne kadar bağdaşıyor? Tarihte bu ittifakın hiçbir karşılığı
yoktur. Sonra temel çelişki gereği karşı karşıya geldiklerini, köklü
çatışma süreci anlamında doğrulatacak örnekler belirleyici olmayacak
denli azdır. Olanlar da eski çatışma geleneklerinin devamıdır. Belirgin
olan ve somut yaşam içinde gözlemlenen, tıpkı kölenin Firavun’un
bedeninin bir eki olması gibi, işçinin burjuva karşısındaki pozisyonu da
benzerdir. Tarihte efendisine karşı kölelerinin hiçbir başarılı eylemi
yoktur. Çokça adı örnek gösterilen Spartaküs bile, son tahlilde efendi
olma özlemindeki bir isyancıydı. Bundan farklı bir programının
olmadığını biliyoruz.
Unutmamalıyız ki, binlerce yıllık köle-efendi ilişki mirasını devralan
patron-işçi ilişkisi binbir ilmekle birbirine bağlı olup, öyle patrona
karşı tek tük istisnalar dışında, köklü başkaldırılar ve zaferler
sağlamış olmaktan uzaktır. İlişkiler ezici oranda patrona bağlılık
temelinde sürdürülmüştür. İşçi başkaldırısı denilen olayların da
çoğunlukla yarı-köylü ve işsizleştirmeye karşı olanlar tarafından
geliştirildiğini bilmekteyiz. Başkaldırılar genel toplumsal
etkilemelerle ilgilidir. Patron-işçi ilişkisine yansıyan da bu
etkilerdir. Daha da önemli olan, işçinin patrona karşı hak mücadelesi
(problemli olduğunu belirttik) değil, proleterleşmeye karşı, işçi ve
işsiz olmaya karşı mücadelesidir. Proleterleşmemek, işçileşmemek,
işsizliği kabul etmemek daha anlamlı ve etik bir toplumsal mücadeledir.
Birer ezilen olarak köleyi, serfi ve işçiyi asla yüceltmemeliyiz.
Yüceltilecek eylem ve ilişki, tersine köleleşmeme, serfleşmeme ve
işçileşmeme biçiminde formüle edilmelidir. Efendileri tanıyıp ve
tanımlayıp, daha sonra hizmetkârlarına mücadele önermek, tüm
oportünizmlerin ortak eğilimidir. Tarih boyunca hak, emek mücadelesini
boşa çıkaran bu zihniyetler olmuştur. Özcesi, bu ilk ‘bilim’
kavramlarıyla ne anlamlı bir sosyoloji yapmak, ne de başarılı bir
toplumsal mücadele geliştirmek mümkündür! Bu hususları belirtirken
emeği, değeri, kârı, sınıfı inkâr etmediğimizi, daha çok bilim inşasında
kullanılma tarzlarını doğru bulmadığımızı belirtiyoruz. Yanlış bir
sosyolojinin inşa edildiğini belirtmek istiyorum.
Toplumun ekonomik yaşamında kapitalizmin yeri en üst katlarda
gerçekleşmektedir. Başlangıcında büyük tüccarın pazar üzerinde tekel
fiyatlarıyla sermaye biriktirmesine dayanır. Sermaye, tarifi gereği,
sürekli kendini büyüten parasal değerlerdir. Özellikle aralarında büyük
fiyat farkı olan uzak pazarlar karşısında büyük değer birikimleri
kapılır. Finans olarak devlete verilen borçların karşılığı olarak faiz
ve iltizamla büyüme ikinci yoldur. Maden işletmeleri, kıtlık ve savaş
dönemleri, palazlandığı diğer önemli alan ve dönemleridir. Ticaret
dışında tarım, endüstri ve ulaşımcılıkta kârlı buldukça yer alır.
Endüstri devrimiyle temel kâr alanları sanayi sektörü olur. Her iki
dönemde de arz ve taleple oynayarak, hem üretimi hem tüketimi
belirlemeye çalışır. Belirleyici olduğu oranda kâr oranlarını arttırır.
Büyük ticaret ve sanayi, kapitalizmin başlangıç ve olgunluk süreçlerinin
kâr alanlarıyken, günümüzde ağır basan sektör finanstır. Başlıca finans
araçları olan para, senet, banka, kredi araçları kapitalist ekonominin
hızlanarak kâr devrelerini kısaltmayı, yoğunlaştırmayı ve genişletmeyi
sağlar. Böylelikle kâr oranlarında büyük spekülatif balonlar oluşur.
Böylece de kriz süreçleri bu ekonominin ayrılmazları haline gelir.
İşsizliği çoğaltarak ücretleri düşürme ve ucuz çalışan ülkelere kayan
yatırımlar, diğer kâr şişiren yöntemlerdir. Sonuç olarak kaynağını en
eski avcı ve ticaret kültüründe bulan, fiyatlarla oynama gücü kazanarak
gelişme şansı yakalayan, toplumsal denetimden ahlakı ve dini gevşeterek
kurtulan, iktidarı borçla kendine bağlayan ve pazar üzerinde tekel
kurarak gelişen bu ekonomi biçimi, nihai tahlilde talan ekonomisi
olmaktan kurtulamaz. Kâr amacıyla endüstriye el atması, kâr oranlarına
göre bir üretim ve tüketim yapısını esas alması, toplumsal bünye ve
doğal çevre üzerinde gittikçe taşınması zor yükler yükleyerek yol açtığı
krizler, çöküş ve çürümesinin doğuşundan itibaren yol arkadaşlarıdır.
Şüphesiz ekonominin tümü değildir. Ne ticaret, tarım, sanayi, ne de
dolaşım, teknikler ve pazarlar kapitalizmin icatları olmayıp, tersine
ağır istismarına ve talanlarına uğrayan temel toplumsal ekonomik
kurumlarıdır. Tarih ve uygarlıkla belirlenip politikayla iç içe bir
yaşama sahiptirler.
Böylelikle ekonomizmin, kapitalist ekonominin tanımıyla ilgili gerçeği
önemli oranda çarpıtan bir anlayış, düşünce eğilimi olduğunu belirlemeye
çalıştım. Doğru tanımlamayı da ana hatlarıyla bu eleştiriler temelinde
tarih-toplum, siyaset ve uygarlık-kültür bağlantılarıyla iç içe
yorumlayıp, bir nebze de olsa aydınlatmaya çalıştığım kanısındayım.
C- Siyasal İktidar ve
Hukukla İlişkisi
Kapitalizmin daha çekirdek halindeyken siyasal iktidar ve hukuksallığın
fideliğinde oluştuğunu tüm gözlemler doğrulamaktadır. Kapitalizm her
iktidar ve hukukundan yararlandığı gibi, işine geldiğinde en tutucu
savunucusu kesilmiş; çıkarlarını zedelediğinde ise, her tür komplo
yöntemleriyle -gerektiğinde devrimci eylemlere katılmak da dahil-
devirmekten çekinmemiştir. Bazen en gözü kara devrimcilik oyununa da
katılmıştır. Faşist darbecilikten sahte devlet komünizmi darbeciliğine
kadar -özellikle bunalım ve kaos dönemlerinde- iktidar savaşlarını
gerçekleştirmiştir. Tarihin en kapsamlı sömürgecilik, emperyalizm ve
imparatorluk savaşlarını yürütmüştür.
Hiçbir ekonomik biçimin kapitalizm kadar iktidar zırhına ihtiyaç
duymadığını, kapitalizmin iktidarsız oluşamayacağını önemle
belirtmeliyiz. Ekonomi-politik ‘bilimciler’, kapitalizmin en temel
özelliği olarak, tarihte ilk defa iktidar dışında ekonomik yöntemle,
sermaye-emek gönüllü birlikteliğiyle kârın, artık-ürünün-değerin
oluştuğunu iddia ederler. Hem de başat bir varsayım olarak. Burada en az
emek teorisi kadar saptırılmış bir söylemle karşı karşıyayız. Bir
yerlerden barışçıl tarzda sermaye oluşturulmuş; yine barışçıl ilişkiler
sonucunda köylüler, serfler, zanaatkârlar üretim araçlarından kopup bir
araya gelerek, adeta mutlu ve devrimci bir evlilik yaparcasına, faktörel
değerler olarak bir sentez oluşturup yeni ekonomik biçimi tarih
sahnesine çıkarmışlardır. Öykü aşağı yukarı böyle yazılmaktadır. Kocaman
ekonomi-politikçilerin sağlı sollu karargâhlarında gerçekleştirilen tüm
metinlerde bu idea ‘amentü’ değerindedir. Bu idea olmadan
ekonomi-politik olamaz. Buna bir de pazarda rekabeti ekledin mi, dört
dörtlük bir ekonomi-politik kitabını ana ilkeleri bağlamında yazdın
demektir.
Kendim bir şey idea etme gereği duymuyorum. Sosyolog ve tarihçi olarak
Fernand Braudel’in Maddi Uygarlık araştırması (ki, otuz yıllık komple
bir emeğin üç ciltlik muhteşem bir eseridir), çok kapsamlı gözlemleri ve
mukayeseli yaklaşımıyla bunu net biçimde yalanlamaktadır. Braudel’in bu
eserindeki birinci ideası, kapitalizmin pazar karşıtı olduğudur.
İkincisi, kapitalizm gırtlağına kadar güç, iktidar bağlantılıdır. Üçüncü
olarak, başından beri endüstri öncesi ve sonrasında hep tekeldir.
Dördüncü olarak, kapitalist içten ve alttan rekabetle değil, dıştan ve
üstten tekellerle -talanla- dayatılmıştır. Kitabın anafikri budur.
Eksik, katılmadığım yanları olsa da, anlatım yönü ve özü itibariyle en
değerli bir tarih-sosyoloji yorumudur. Sınırlı da olsa İngiliz
ekonomi-politikçileri, Fransız sosyalistleri ve Alman tarihçi ve
felsefecilerinin sosyal bilime yönelik tahribat ve saptırmalarını
düzeltmede iyi bir giriştir.
Gönüllü ve serbest rekabet ortamında emek birikimlerini ve güçlerini
birleştirerek, kapitalist ve işçinin gerçekleştirdiği bir ekonomik düzen
yoktur. Masal ve öyküler bile gerçek’ten bu denli uzak düşmemiştir. Tek
tek ve grup, sınıf olarak kapitalist sayabileceğimiz tüm unsurlar ve
sahip oldukları ekonomik güçler, bir saniye iktidarın koruması olmadan
ayakta duramazlar ve iktidar ellerinde durmaz. Yine iktidarın en
kapsamlı kuşatması olmadan, hiçbir kent pazarında serbest rekabetle ne
mal alışverişi, ne işgücü üzerinde bir pazar söz konusudur. En önemlisi
de serfin, köylünün ve kent zanaatkârının toprak ve tezgâhından
koparılışı acımasız ve adaletsiz bir zor ortamı oluşturulmadan
geliştirilemez, gerçekleştirilemez. Avrupa’da neredeyse 14. yüzyıldan
19. yüzyıla kadar boydan boya bu toprak ve atölye emekçilerinin anaları
gibi bağlı oldukları bu geçim araçlarından koparılışı isyanlar ve
ihtilallerle karşılanmıştır. Binlerce insan idam edilmiş, milyonlarca
insan iç savaşlarda öldürülmüş ve hapishane ve hastanelerde
çürütülmüştür. Bunlar yetmemiş, aralarındaki mezhep ve ulus savaşlarıyla
ortam kan deryasına dönmüştür. Sömürge savaşları ve emperyalist savaşlar
bilançoyu konsolide etmiştir.
Tüm bu zor etkenlerinin kapitalizmin doğuşundaki dıştan dayatmalı
tekelci talancı karakteriyle ilişkisi gayet iyi gözlemlenmekte ve açıkça
görünmektedir. Hangi ekonomik-politik retoriği bu gerçekleri tersyüz
edebilir?
Gerçekleri daha somut görebilmek için, kapitalistleri zafere götüren on
altıncı yüzyıl savaşlarını yakından gözlemlemek gerekir. Yüzyılın
başlıca iktidar ve savaş faktörleri Habsburg sülalesinin İspanya kolu
imparatorları, Fransa’dan Valois sülalesi kralları, İngiltere’de Norman
kökenli kralların yerine geçen Anglo-Sakson Stuartlar hanedanı ve en
ilginci ve zincirleme reaksiyon başlatacak olan daha ismi bile
konulmamış Hollanda’nın yeniyetme Orange Prensliği.
Müslümanların İspanya’dan kovulmasından (1500’lere doğru) güç alan ve
hızla imparatorluğa koşan bu Alman kökenli Habsburglu kral ve
imparatorlar, kendilerini Roma’nın mirasçısı olarak görüyorlar.
Özellikle Konstantinopolis’in 1453’te Osmanlı sülalesinin eline geçmesi
ve Osmanlılarla yürütülen savaşın başını Avusturya Habsburglarının
çekmesi bu ideaya gerekçe olarak kullanılmaktadır. Fransız Valois kral
sülalesi de imparatorluk ateşine tutulmuştur. Roma’nın gerçek mirasçısı
olarak kendilerini görmektedir. İngiltere Krallığı ve Hollanda Orange
Prensliği bu iki imparatorluk tarafından yutulmamak için bir nevi
pro-ulusal kurtuluş savaşlarını vermektedir. Peşi sıra İsveç Krallığı,
Prusya Prensliği ve hatta Moskova Prensliğinin Çarlık yükselişi benzer
hareketler olarak kendilerini duyuracaklarıdır. İngiltere Krallığı ve
Orange Prensliği 16. yüzyıl başlarında İspanya ve Fransa kralları
tarafından gerçek bir yutulma tehlikesi ile karşı karşıyaydılar. Eğer bu
eylemler başarılı olsaydı, İngiltere ve Hollanda başta olmak üzere,
Kuzeybatı Avrupa kentlerinin kapitalistik gelişmelerinin İtalya’nın
Venedik, Cenova ve Floransa kentlerinin konumuna düşmesi yüksek bir
olasılıktı.
İtalya’nın çok güçlenmiş bu kapitalist kentlerinin tüm İtalya çapında
kapitalizmin zaferini sağlayamamalarının temel etkeni siyasal
güçsüzlükleriydi. Daha doğrusu, İtalya üzerinde (dolayısıyla kent
zenginlikleri üzerinde) İspanya, Fransa ve Avusturya kral ve
imparatorlarının yürüttüğü egemenlik ve fetih savaşları, bu kentlerin
boyun eğmesiyle sonuçlanmıştır. Söz konusu kentler sınırlı bir ekonomik
ve siyasi güçle yetinmek zorunda kalmışlardır. Dolayısıyla hem İtalyan
birliği gecikmiş, hem de kapitalizmin İtalyan deneyimi yarım kalıp tüm
ülkede yaygınlaşamamıştır. Geçici de olsa, burada zor belirleyici rol
oynamıştır. Karşılık olarak ve her kapitalistik unsurun içine girdiği
gibi, İtalyan kent kapitalistleri de siyasal egemenlikten
vazgeçirilmeleri karşılığında bu devletleri finans yoluyla kendilerini
bağlayıp “al gülüm ver gülüm” politikasına alet olmaktan
çekinmemişlerdir. Çünkü kapitalizm yeni dini para > para (PP) etrafında
şekillenmektedir.
İngiltere Krallığı ve Orange Prensliği yenilmediler. Bu yenilmemede
kapitalist unsurların hem devleti kredilendirmeleri, hem de devletle
birlikte oluşturdukları gemi ulaşım sanayi başat rol oynadı. Kara gücü
değil, deniz gücü üzerinde yoğunlaşmaları kendilerine zaferin yolunu
açtı. Bu süreçte çok önemli iki stratejik gelişme ortaya çıkmıştır:
1- İngiliz Krallığı ve Hollanda eyaletleri kapitalist tarzda yeniden
örgütlenen ve eylemleşen devlet modeline ağırlık verdiler. Düzenli
vergilerle beslenen, bütçesini denkleştiren, rasyonel bir bürokrasiye ve
profesyonel bir orduya dayanan ilk örnekler oldular. Üstün deniz
güçleriyle İspanya ve Fransa’nın deniz gücünü yendiler. Atlas Okyanusu
ve sonraları Akdeniz’deki egemenlikleri, sömürge savaşlarının da
kaderini belirledi. İspanya ve Fransa’nın düşüşü böyle başlar. İspanya
ve Fransa krallarının karadaki başarıları, borçlanmaları nedeniyle
astarı yüzünden pahalı Pirus zaferlerine döndü. Kapitalist ekonominin de
kaderini belirleyenin İngiltere ve Hollanda’nın iktidar yapılanmasındaki
yenilikler olduğu genelde kabul gören bir yorumdur. Bir kez daha
görüyoruz ki, kritik bir dönemeçte siyasi zor ekonomik biçimlenme
üzerinde belirleyici rol oynayabiliyor. İtalyan kentlerinin
başaramadığını, Londra ve Amsterdam kentleri başarıyor.
2- İngiltere ve Hollanda’nın siyasi erkine zıt bir gelişme, bu
yüzyıldaki İspanya, Fransa ve Avusturya imparatorluk devletlerinde
yaşanmaktadır. Bu üç devlet de daha çok Roma modeline benzer bir
imparatorluk kurmak sevdasındaydılar. Aralarında hem yoğun akrabalıklar
hem de çelişkiler vardı. İngiltere Krallığı bu sevdadan erken kurtuldu.
Avrupa imparatorluğu yerine gözünü dünya imparatorluğuna dikti. Ama
kapitalist sistemin zaferine dayalı olarak İspanya, Fransa ve Avusturya
devlet rejimleri her ne kadar modern monarşiler olmaya doğru birçok
reform yaşasalar da, öz itibariyle eski toplumlara göre şekillenmiş
siyasal araçlardı. Modern bir vergi, bürokrasi ve profesyonel ordu
oluşturmaktan uzak idiler. Bütçeleri denk değildi. Sürekli
borçlanıyorlardı. Kapitalist gelişmenin yol açtığı huzursuzlukları
çözmede yetersiz kaldılar. Kapitalistlerinin kendilerini tam
desteklemeleri şurada kalsın, borç ve iltizam nedeniyle aralarında yoğun
çelişkiler oluşuyordu. Feodal aristokrasiyle merkezileşme, monarşik
krallık hamlesi nedeniyle çelişkiler daha da yoğundu. Kent-kır çelişkisi
nedeniyle de bütün toplum ayağa kalkmıştı. İsyanlar bile bu monarşileri
nefessiz bırakmaya yeterliydi. İngiltere ve Hollanda’nın el altından
muhalifleri desteklemesi, birçok devrimin patlak vermesine yol açıyordu.
Tabii amaç ve sonuçlar bazen çok farklı oluyordu. Tıpkı Büyük Fransa
Devriminde olduğu gibi.
İtalya’da kapitalist ekonominin siyasal-toplumsal zaferini önleyen aynı
güçler, Fransa, İspanya ve Avusturya monarşileri; İngiltere ve Hollanda
kent kapitalistleri tarafından finanse edilen verimli devlet modelleri
karşısında defalarca yenilgiye uğramaktan kurtulamadılar. Çok açıkça bir
kez daha ekonomik biçimle zor sistemleri arasındaki ilişkilerin
stratejik sonuçların doğuşunda belirleyici rol oynadıklarını
gözlemlemekteyiz. Zor, iktidar ve ekonomi arasındaki ilişkilerin
anlaşılması açısında 16. yüzyıl Avrupa’sı tam bir laboratuar işlevi
görme konumundadır. Adeta tüm uygarlık tarihi mezarından uyanıp kendi öz
öyküsünü anlatır gibidir. Şunu söyler gibidir: Kendini (16. yüzyıl
Avrupa’sı) anladığın kadar, beni de anlamış olursun!
Zor ve ekonomi arasındaki ilişkinin tarihsel-toplumsal gelişiminin kısa
bir özeti konuyu daha iyi açıklığa kavuşturacaktır.
a- Uygarlık öncesi toplum çağlarında ‘güçlü adam’ın ilk zor örgütlenmesi
sadece hayvanları tuzağa düşürmedi. Kadının duygusal emeğinin (göz
nurunun) ürünü olan aile-klan birikimine de göz koyan yine aynı
örgütlenmeydi. Bu ilk ciddi zor örgütlenmesidir. El konulan, kadının
kendisi, çocukları ve diğer kan hısımlarıydı; hepsinin maddi ve manevi
kültür birikimleriydi; ilk ev ekonomisinin talanıydı. Bu temelde
proto-rahip şaman, tecrübe sahibi şeyh ve güçlü adamın zor örgütünün el
ele verip, tarihin ilk ve en uzun süreli ataerkil hiyerarşik (kutsal
yönetim) gücünü oluşturduğunu tüm benzer aşamadaki toplumlarda
gözlemlemekteyiz. Sınıflaşma, kentleşme ve devletleşme aşamasına kadar
toplumsal ve ekonomik yaşamda bu hiyerarşinin belirleyici rol oynadığı
açıktır.
b- Sınıf-kent-devlet oluşumuyla başlayan uygarlık sürecindeki ekonomik
biçimlenmeye, rahip-kral-komutan olarak kişiselleştirebileceğimiz güç
odağına devlet denilmektedir. Kurum olarak din-siyaset-askerlik iç içe
geçmiş biçimde iktidarı oluşturmaktadır. Bu güç sisteminin en temel
özelliği, kendi ekonomisini devlet komünizmi biçiminde örgütlemesidir.
Henüz Max Weber tarafından kullanıldığını görmeden, benim de ‘firavun
sosyalizmi’ dediğim bir ekonomi söz konusudur. Kalıntı halinde anacıl
ekonomi ataerkil-feodal aşiretsel ekonomide varlığını sürdürmektedir.
Firavun sosyalizminde insanlar yanlınkat köle olarak çalıştırılmaktadır.
Hakları, ölmeyecekleri kadar birer çömlek kâsesi çorbadır. Halen
kalıntısı bulunan eski tapınak ve saray binalarında binlerce köle
kâsesine rastlanması bu ilişkiyi doğrulamaktadır.
Devlet biçiminde zor, ulaştığı her alanda ekonomik anlamda ne bulursa
talan etmeyi hakkı olarak görmektedir. Talan, bir nevi zorun diyeti
olarak düşünülmektedir. Zor tanrısal ve kutsaldır. Ne yapsa haktandır ve
helaldir. Özellikle ana şekillenme merkezli olan Ortadoğu, Çin ve Hint
uygarlıklarında siyasi üstyapı veya kast, bir nevi altyapıyı ekonomi
olarak değerlendirip, her tür yönetim gücünü kendinde görmektedir.
Pazar, rekabet henüz oluşmadığı gibi, günümüzdeki anlamıyla ekonomik
sektör diye bir kavram da oluşmuş değildir. Her ne kadar ticaret varsa
da, bu eylem devletler arası ana işlevden biridir. Ticaret özelleşmiş
olmaktan uzaktır. Devlet tekeli aynı zamanda ticaret tekelidir. Pazar
kentleri çok istisnai olarak devletlerin tampon bölgelerinde ancak zaman
zaman boy vermektedir. Onlar da kısa süreler içinde kent devletlerine
dönüşürler. Bu süreçte ticaret kervanlarla yapıldığı için, ‘güçlü
adamın’ daha sonra ‘kırk haramiler’, ‘korsanlar’ ve ‘eşkıyalar’ın
soygunu da en az devlet soygunları kadar geçerlidir.
c- Grek-Roma uygarlığında özerk kent, pazar ve ticaretin yaygın ve yoğun
bir hal aldığını görmekteyiz. Uruk ve Ur’un mirasını devralan Babil ve
Asur despotizmi, ekonomiye belki de ilk defa ticaret acenteleri (bir
nevi pazar-karum-kâr kavramlarının iç içeliği söz konusu) açarak
uygarlığa yeni bir katkıda bulunmuşlardır. Zaten ticaret kolonileri Uruk
ve hatta öncesine kadar gitmektedir. Değişimin artması ve pazarın
oluşumu, Asur devletinin ilk görkemli imparatorluk olarak tarih
sahnesine çıkışını hazırlar. İmparatorluklar esas olarak ekonomik yaşam
için duyulan güvenlik ihtiyacına cevaptır. Asur’da ekonominin bel kemiği
ticaret olduğu için, ticaret ve karumları, imparatorluk tarzında bir
siyasi örgütlenmeyi gerektirmiştir. Tarih Asur İmparatorluğunu en gaddar
imparatorluk, despotizm örneği olarak değerlendirir ki, yine temel
ticaret tekelciliği dediğimiz taslak halindeki kapitalizmdir. Asur
ticaret-tekel kapitalizmi üstyapıda en gaddar imparatorluk yönetimini
getirmiştir.
Grek-Roma siyasi erki, Asur mirasına Fenikelilerden kalma kent ticaret
kolonileri mirasını da ekleyerek, daha gelişkin bir siyası üstyapıyla
ekonomik altyapı oluşturmayı başarmışlardır. Değişim yaygınlaşmış, özerk
kent, pazar, ticaret ve rekabet sınırlı da olsa devreye girmiştir.
Kırları dengeleyecek kadar bir kentleşmeye tanık olmaktayız. Kırlar
artık değişim amacıyla kentler için daha çok artık-ürün ürütmektedirler.
Dokuma, gıda, maden ticareti gelişmiştir. Özellikle yol ağları Çin’den
Atlas Okyanusuna kadar örülmüştür. İran’daki siyasi erk doğu-batı
ticareti nedeniyle kalıcı bir tüccar imparatorluğuna dönüşmektedir. Grek
ve Roma’yı hegemonya altına alacak kadar zorlamışlardır. Çin, Hint ve
Orta Asya kavimlerinin ve siyasi erklerinin batıya doğru istila
hareketleri önünde temel benttir. Batının da doğuya karşı istilasının
önünde aynı bent işlevini sürdürecektir. İskender ve ardılları ancak
kısa bir zaman diliminde (M.Ö. 330-250) bu bendi yıkıp baraj kapaklarını
açabileceklerdir.
Greko-Roma uygarlığı, kapitalist ekonominin ilk örneklerine en çok
rastladığımız mekânı da temsil eder. Kentlerin özerklik derecesi,
pazarda değişim ve fiyat belirlenmesi, büyük tüccarların varlığı
kapitalizmin eşiğine kadar gelindiğini gösterir. Gerek kırsal alanın
kent karşısındaki gücü, gerek imparatorluk örgütlenmesi (esas olarak kır
ekonomisine dayanırlar) kapitalistlerin hâkim toplumsal sistem haline
gelmelerine engel olur. Kapitalistler azami büyük tüccar seviyesinde
kalırlar. Üretime ve endüstriye müdahaleleri çok sınırlıdır. Ayrıca
siyasi erkin sıkı engellemeleriyle karşı karşıyadırlar. Efendiye bağlı
kölelik henüz güçlü konumunu yaşamakta olup, işgücünün serbest yaşama
şansı yok denecek kadar azdır. Kadınlar cariye olarak, erkekler de tüm
bedenleriyle köle olarak alınıp satılıp. Köle ekonomisinin tek
belirleyici gücünün şiddet olduğu tartışmasızdır. Sadece bir ekonomik
değer olarak kölelerin varlığı, şiddet-ekonomi (artı-ürün gaspına dayalı
ekonomi) ilişkisine hiçbir tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktır. Çin
ve Hint ilkçağ sisteminde siyasi ve askeri kast kuruluşundan kapitalist
sömürgeciliğe kadar, altındaki tüm toplumu bir nevi ekonomik sektör
olarak görüp çalıştırarak yönetmeyi temel görevleri ve doğal hakları
saymakta, daha doğrusu tanrısal hakları olarak görmektedir.
Ekonomi sözcük olarak Antikçağ Grek-Helen dünyasına aittir. Aile yasası
olarak anlamlandırılması bir yandan kadınla bağlantısını dile
getirirken, diğer yandan geleneksel siyasi erkin konumunu da açığa
vurmaktadır. Onlar ekonominin üstünde tıpkı kapitalizm çağında
tekellerin oynadığı rolü siyasi tekeller olarak oynarlar. Şu hususu
önemle belirtmeliyim ki, siyasi tekelle ekonomik tekel arasında sıkı bir
korelasyon (bağlam) olup, birbirini genel olarak gerektirirler. Atina ve
Roma’nın siyasi gücü paradoksal olarak bir anlamda çok büyük olduğu için
kapitalizme kapalıdır. Diğer yandan kır karşısında çok küçük olduğu
için, kent kökenli bir ekonomik biçime güç getirememektedirler.
Uygarlığın bu dönemi kapitalistleri tanımakla birlikte, sistemsel
gelişmelerine henüz elvermemektedir.
d- Ortaçağ İslam uygarlığında ticaret çok ağırlıklı bir role erişmiştir.
Hz. Muhammed ve İslam dini ekonomik açıdan ticaretle oldukça
bağlantılıdır. Bizans ve Sasani İmparatorlukları arasında sıkışan Arap
aristokrasisinin ticaret kökenli gelişmesi, İslamiyet’in çıkışında temel
sosyal ve ekonomik etkendir. İslamiyet’in doğuşundan itibaren kılıcı
esas aldığı bilinmektedir. Yahudiler ve Asur’dan kalma Süryanilerin
ticaret ve para üzerindeki hâkimiyeti onlarla çelişkilerini açıkça
ortaya koyar. Zaten iki siyasi tekel olarak Bizans ve Sasanilere nefes
aldırmamaktadır. Tarihin bu aşamasında ve kadim mekânda zor ile ekonomi
arasındaki ilişkiyi çarpıcı kılmaktadır. Ortaçağ bir nevi İslam çağıdır.
Ticaret için güvenlik imparatorluk tarzını gereksindiği kadar, önünün
aynı nedenle engellendiğinin de farkındadır. Ticari sermayenin
kapitalist üretim biçimine dönüşümünü sürekli engellemektedir.
Kırsaldaki toplumsal örgü, din ve ahlakın sıkı kontrolündedir. Kentlerde
kazandığı sınırlı serbestliği siyasal güce dönüştürememektedir. Yaygın
bir kent-pazar ağı olmasına ve kentler çok büyümesine rağmen, İtalyan
kentlerine benzer bir konumu aşacak güçte değillerdir. Sorun kesinlikle
teknolojik değildir; dinsel ve siyasal tekel kaynaklıdır. Tüccarın sık
sık müsadereye tabi tutulması sistemin gereğidir. İslamiyet’in
kapitalizmi doğurmaması, lehinde düşünülmesi gereken bir husustur. Halen
kapitalizme karşı en ciddi engel rolünü oynaması, eğer olumlu tarafından
değerlendirilirse (İslam ümmet anlayışı-kavimler enternasyonalizmi,
faize karşıtlık, yoksullara yardım vb. gibi hususlar), toplumsal
özgürlük projelerine önemli bir katkı sunabilir. Ama mevcut İslam
radikalizminin sağ ve ekonomik milliyetçilik yüklü bir neo-İslam
kapitalizmini bağrında taşıdığını iyi görmek gerekir.
İslam uygarlığını kültürel olarak Avrupa’ya taşıyan, Endülüs Emevi
önderlikli Araplar ve Berberilerdir. Ekonomik-ticari olarak aktaranlar
ise İtalyan kent tüccarlarıdır. Osmanlılar ancak siyasi tekel anlamında
sınırlı ölçüde taşımışlardır. Etkileri, daha çok Avrupa’nın siyasi ve
dini güçlerinin, Osmanlılara karşı başarılı olabilmek için kapitalizme
daha fazla sarılmaları biçiminde olmuştur. Osmanlılar olmasaydı, belki
de Avrupa’nın dini ve siyasi tekelleri bu denli kapitalist ekonomik,
siyasal ve askeri örgütlenmeye mecbur kalmazlardı. Bir kez daha gücün
gücü doğurduğunu, onun da ekonomik biçim arayışlarını hızlandırdığını
görüyoruz.
Avrupa’da kapitalizmin doğuşunda Ortadoğu’nun belirleyici katkısı
Hıristiyanlıkla bağlantılıdır. Bu konuyu Özgürlük Sosyolojisi’nde
genişçe değerlendirmeyi umduğumu belirterek, Max Weber’in eserini
(Protestanlık Ahlakı ve Kapitalizm) hatırlatmakla yetiniyorum. İlave
olarak Ortadoğu’nun 10. yüzyıla kadar Avrupa’nın ahlakını belirlemeyi
tamamladığı, feodal Avrupa’nın doğuşunda temel rol oynadığı (hem siyasi
hem dini), Haçlı Savaşlarıyla bir kez daha Ortadoğu’nun Avrupa’ya
taşındığı belirtilebilir. Tüm bu hususlar olmazsa olmaz belirleyici
özellikleridir.
Bu çok kısa tarihi-toplumsal özetleme 16. yüzyıl değerlendirmemizle
birleştirildiğinde, siyasal erk ve kapitalizmin doğuşu üzerindeki etkisi
daha iyi anlaşılmaktadır. Bazen geciktirici, engelleyici, bazen de
hızlandırıcı ve hatta döllendirici olduğu rahatlıkla belirtilebilir. En
fazla kapitalist sistemde devlet tekeli = kapitalist tekel formülüne
yaklaşır.
Hukukla yeni sistemin ilişkisine birkaç cihetten kısaca değinmekte yarar
vardır. Hukuk genelde ticaret, pazar ve kent ilişkileri geliştikçe
kendini dayatan bir kurumdur. Hukukun devreye girdiği toplumlar, ahlakın
aşındığı, zorun rolünün arttığı ve kaosa yol açtığı, eşitlik probleminin
yoğunca hissedildiği toplumlardır. En büyük ahlaki ve eşitliğe dair
sorunlar kentlerde gelişen sınıflaşma ve pazar etrafında oluştuğu için,
devlet düzenlemesinde hukuk kaçınılmaz olur. Hukuk olmadan, devlet
yönetimi imkânsız olmasa da, son derece zorlaşır. Tanım olarak hukuk,
devletin siyasi güç eyleminin kalıcı, kurallı ve kurumlu bir biçim almış
hali olarak değerlendirilebilir. Bir nevi donmuş, sakin, istikrar
kazanmış devlettir. Devletle en çok bağı olan bir kurumdur.
Ticaret-devlet bağlantısı doğuşundan kapitalistleşmeye kadar hep
ilerleyerek, karmaşıklaşarak sürüp gelmiştir. Babil toplumundan Roma’ya
kadar hukuk diyebileceğimiz kanun metinleri düzenlenmiştir. Ağırlıklı
olarak mal ve can kayıplarını düzenlemektedir. Hukuk hem siyasetin
sorunlarını hafifletmeye, bazen de tersine çoğaltmaya hizmet eder.
Görevi, sanıldığının aksine, her vatandaşına eşit yaklaşımından ziyade,
fiili eşitsizlikleri meşrulaştırıp kabul edilebilir seviyede
kesinleştirme ve dokunulmaz kılmadır. Özcesi, hukuku siyasal erk
tekelinin kalıcı düzenlenmesi olarak tanımlamak gerçeğe daha yakın bir
yorumdur.
Ahlakla ilişkisi daha çok önem taşır. Ahlak bir toplumun çimentosu
gibidir. Ahlakı olmayan hiçbir toplum yoktur. Ahlak insan toplumunun ilk
örgütlenme ilkesidir. Esas işlevi, analitik zekâ ile duygusal zekânın
toplumun iyiliği için nasıl düzenleneceği, nasıl ilke ve tutumlar haline
getirileceği ile ilgilidir. Tüm topluma eşit düzeyde, ama farklılıkların
rolünü, hakkını da gözeterek davranır. Başlangıçta toplumun kolektif
vicdanını temsil eder. Hiyerarşi ve siyasi erkin devlet olarak
kurumlaşması, ahlaki topluma ilk darbeyi indirir. Sınıf bölünmesi ahlaki
bölünmenin de temelini hazırlar. Ahlaki problem böyle başlar. Siyasi
elit bu problemi hukukla çözmeye çalışırken, rahipler dinselleştirerek
yanıt bulmaya çalışırlar. Hem hukuk hem de din bu açıdan ahlakı kaynak
olarak alır. Nasıl ki siyasetin, siyasi gücün kalıcı, kurallı ve kurumlu
mekanizmaları hukuku teşkil ediyorsa, din inşacıları da aynı işlevi
ahlak kaynaklı kalıcı, kurallı ve kurumlu başka bir inşayla, yani dinle
ahlaki krizi çözmek isterler. Aralarındaki fark, hukukun yaptırım
gücünün olması, dinin ise bu niteliğinin olmayıp vicdan ve tanrı
korkusunu esas almasıdır.
Ahlak insanın seçim kabiliyetiyle ilgi olduğundan ötürü özgürlükle
yakından bağlantılıdır. Ahlak, özgürlüğü gerektirir. Bir toplum esas
olarak ahlakı ile özgürlüğünü belli eder. Dolayısıyla özgürlüğü
olmayanın ahlakı da olmaz. Bir toplumu çökertmenin en etkili yolu,
ahlakıyla bağlantısını kopartmaktır. Dinin etkisinin zayıflatılması
ahlak kadar çöküntüye yol açmaz. Onun boşluğunu bir nevi din haline
gelmiş çeşitler ideolojiler ve politik felsefeler, ekonomik yaşantılar
doldurabilir. Ahlakın bıraktığı boşluğu ise, ancak mahkûmiyet ve
özgürlük yoksunluğu doldurabilir. Ahlakın teorisi olarak etik veya
ahlakiyat, temel felsefi problem olarak varlığı, giderek daha yakıcı
hale gelmiş ahlakı incelemek ve yeniden esas rolüne kavuşturmakla
görevlidir. İşlevini doğru ortaya koymak kadar, temel yaşam ilkesi
haline gelene dek önemini yitirmeyen bir sorun olarak toplumdaki yerini
koruyacaktır.
Siyasi iktidarla bağlantılı olarak hukuk ve ahlaka ilişkin bu kısa
tanımlamalar, kapitalist ekonominin doğuşu söz konusu olduğunda büyük
önem taşırlar. Din ve ahlak, hatta feodal hukuk aşındırılıp yer yer
kırılmadıkça, kapitalist ekonominin toplumda tutunması zordur. Burada
eski üst sınıf din ve ahlakını savunduğumuz anlaşılmasın. İleri
sürdüğümüz, büyük dinlerin ve büyük ahlaki öğreti ve törelerin
kapitalizm gibi bir sistemi, rejimi kendi ilkeleriyle bağdaşır
bulmalarının çok zor olmasıdır. Siyasi güç bile bu konularda sınırlı bir
etkiye sahiptir. Din ve ahlakın yıkımı siyasi erkin de sonunu getirir.
16. yüzyılda reformasyon, hukuk ve ahlak felsefesine ilişkin bu
tartışmalar açık ki kapitalizmin doğuşuyla ilgilidir. Siyasi
çatışmaların, gücün konumunun tanımını özce yaptığımız için
tekrarlamakdan kaçınacağım.
Protestan reformasyonu ve beraberinde yol açtığı büyük tartışma ve
savaşların sonuçları, Yeniçağ Avrupa’sının kaderini belirleyen en temel
etmenlerin başında gelmektedir. Max Weber Protestan ahlakının rolünü
değerlendirirken, bence en önemli noktayı ihmal etmiştir. Protestanlık
kapitalizmin doğuşunu kolaylaştırmıştır. Ama genelde dine ve ahlaka,
özelde de Katolikliğe büyük darbe vurmuştur. Kapitalizmin bütün
günahlarından Protestanlık da az sorumlu değildir. Dini ve Katolikliği
savunma anlamında belirtmiyorum; toplumu daha savunmasız bıraktığını
idea ediyorum. Protestanlık nerede gelişmişse, oralarda kapitalizm
sıçrama yapmıştır. Bir nevi kapitalizmin Truva Atı rolünü oynamıştır.
Protestan reformasyonunun yol açtığı olumsuzluklara ve yarattığı
yeni Leviathan’a karşı çağın bazı düşünürleri ilk ciddi uyarıları
yaparlar. Bunlardan Nietzsche’yi kapitalist moderniteye karşı tutum alan
ilk öncü olarak değerlendirmek daha gerçekçi olacaktır. Bu düşünürler
anti-kapitalist özgür toplum ve özgür birey arayışçıları olarak
önemlerini günümüzde de sürdürmektedirler.
Hukuk tartışmalarında başı çeken Hobbes ve Grotius, yeni
Leviathan’a (kapitalist devlet) yol açmak için hukuku yeniden
teorikleştirmişlerdir. Bütün şiddet tekelini devletin eline vermek,
toplumu silahsızlandırmaktır. Sonuç, tarihin hiçbir dönemiyle
kıyaslanamayacak ölçüde artan merkezi ulus-devlet gücünün faşizme kadar
tırmanmasıdır. Egemenliğin bölünmezlik kuralı, devlet dışındaki tüm
toplumsal güçleri erksiz bırakmanın teorisidir. Kapitalist canavara
karşı toplumu tarihte eşi görülmemiş biçimde öz savunma araçlarından
yoksun kılmadır. Bu iki düşünürün, özcesi insanı insanın kurdu olarak
ilan edip, bununla birlikte monarkın tekelci güç konumunu muştulamaları,
tüm cephelerden kapitalist tekelin önünü açma işlevini görmüştür.
Tekrarlarsak, siyasal tekel = ekonomik tekeldir. Machiavelli, hiçbir
örtüye sığınma gereği duymadan, siyasi başarı için gerektiğinde hiçbir
ahlaki kurala bağlı kalınmamasına cevaz veren diğer önemli bir 16.
yüzyıl düşünürüdür. Faşizme varacak ilkeyi yüzyıllarca önce dile
getirmiş oluyor.
Yanlış anlaşılmaması açısından, tüm reformasyon çabasını
suçladığım, eleştirdiğim idea edilmemelidir. Dinin reformasyonunun
yalnız birkaç defa değil, sıkça yapılması gereğini savunuyorum.
Yıllardır özellikle Hıristiyan reformasyonundan daha derin ve sürekli
bir İslami reformasyon hareketine ihtiyaç olduğunu söylüyorum. Açık ki,
bu çaba kapasite ve kişilik gerektirir. Ama Ortadoğu despotizmini aşmak
açısından zorunlu bir görevdir. Ayrı bir cilt olarak düşündüğüm
‘Ortadoğu Demokratik Konfederasyonu’ çalışmamda bu ve benzeri birçok
alanı tartışmaya çalışacağım.
Rönesans ve Aydınlanma hareketlerini açmak bu satırların fazla
ilgilendiği bir görev değildir. Çünkü bunlar farklı yüzyılların
hareketleridir. Ayrıca kapitalizmle ilişkilendirilseler bile, bu ilişki
ancak dolaylı olabilir. Yine genelleme yapmak doğru olmaz. İçlerinde
kapitalizme yol açmak kadar, yolu kapamak isteyenler de vardır.
Kapitalist unsurların muhaliflerini para gücü ile asimile etmeleri
anlaşılır bir husustur. Tıpkı iktidarın bağlamak istemesi gibi. Ama
yakılmayı göze alacak kadar büyük özgürlük filozofları, reformatörler
(Bruno, Erasmus), ütopyacılar, komüncüler olarak da bu dönemler tüm
insanlığın hizmetindedir. Bir kez daha tekrarlamalıyım ki, Rönesans,
Reformasyon ve Aydınlanma çağında tüm uygarlıklar ayağa kalktılar.
Yeniden dirildiler. Kendilerini dillendirip resimlediler,
melodileştirdiler; tanrılaştılar, kullaştılar; savaştılar, barıştılar;
yendiler, yenildiler. Ama sonuçta yüzyıllardır toplumun yarıklarında,
marjinal köşelerinde pusuya yatan kapitalistik öğeler, bu mahşer
yüzyıllarının karmaşasında en hazırlıklı örgüt ve maddi güç sahipleri
olarak, ortamı şiddet, para ve zihniyet çalışmalarıyla istismar ve
asimile ederek, gerektiğinde zorla egemenliğine alarak kapitalist
sistemi zaferle taçlandırmışlardır. Günümüze kadar da bu zafer
yürüyüşünü sürdürmektedirler.
D- Kapitalizmin
Mekânı
Toplumun mekân sorunu irdelenmeye değer bir konudur. İnsan toplumunun
hangi coğrafya ile bağlantılı olup geliştiğini anlamaya çalışır. Konu
geniştir. Güneş sisteminin oluşmasından başlatılabilir. Hatta bunun
ötesinde, güneşin etrafında üçüncü halka olan Dünya gezegeninin oluşum
evreleri; atmosfer tabakaları, deniz, okyanus, akarsu ve yağmur
oluşumları, kaya tabakalarının ortaya çıkmaları, toprak tabakası,
okyanuslarda canlı ortamı ve ilk canlı hücreleri, yosunla başlayan
bitkiler alemi, yine ilk bakterilerle başlayan hayvanlar alemi,
hayvan-bitki ilişkisi, genel anlamda bitki ve hayvanlar aleminin evrimi,
ilk insan ataları varsayılan primatlarla başlayan evrim zincirinin hangi
halkasında insan türünün biçimlendiği gibi çok uzun bir soru ve cevaplar
listesi coğrafyanın konusuna dahil edilebilir.
Kalın çizgilerle ve spiral halkalar halinde insan-coğrafya ilişkisinde
sıkı bir ilintililik olduğu açıktır. Örneğin atmosfer, bitki, hayvanlar,
toprak ve tatlı su kaynakları bir gün kesilse, insan türü diye bir şey
kalmaz. Hatta sanki muazzam bir zekâ eseriymiş gibi, bu ortamların ani
bir bozulmaları bile insan yaşamının sonunu getirebilir. Dolayısıyla
genel anlamda insan-coğrafya ilişkilerini daimi olarak göz önünde
bulundurmayı gerektirir. Bunsuz toplumbilimi incelenemez, araştırılamaz.
Hâlbuki son dönemlere gelinceye kadar sanki bu ilişkinin söz konusu
edilmesi gerekmezmiş gibi bilim, felsefe ve din yapılmış, binlerce eser
yazılmıştır. Tuhaftır, en çok gerçek dışı saydığımız mitolojiler,
coğrafya-insan ilişkisi diyebileceğimiz konularla daha çok
ilgilenmişlerdir. Bu, analitik zekânın duygusal zekâdan kopuşunun bir
sonucu olsa gerekir.
İnsan topluluklarının ilk klan düzeyinin ‘uzun süre’ aşamasında mekânın,
yani coğrafi koşulların etkisi daha belirgindir. Dördüncü buzul
döneminin sonuna kadar klan toplumunun sıçrama yapamamasını iç evrimin
yetersiz kalmasından ziyade, coğrafi ortamın elverişsiz olmasına
bağlamak daha doğru bir yorumdur. Yaşadığı varsayılan birkaç milyon yıl
iç evrimleşmeler için yeterli bir süredir. Demek ki dış ortam gelişmeye
şans tanımıyordu. Dördüncü buzul döneminin sonunda (M.Ö. 20000’lerden
günümüze doğru) bugünlere ana hatlarıyla benzeyen bir coğrafi ortamın
oluştuğunda coğrafyacılar hemfikirdir. İnsan türü bu döneme kadar
(galiba Amerika ve Okyanus Adalarının büyük kısmı dışında) Asya, Avrupa
ve Afrika diye çok sonraları adlandırılan coğrafyada birçok aşamadan
geçtikten sonra, dördüncü buzul döneminin sonunda Homo Sapiens (Düşünen
insan) türünün etkinliğinde yeni döneme giriş yapmıştır.
M.Ö. 20000’den sonra üç kültür grubunun belirginlik kazandığını
gözlemekteyiz. Mukayeseli antropolojik ve arkeolojik olarak. Birinci
grup, daha çok Afrika kıtasından sürekli kopmaların son dalgası olan
siyaha yakın Semitiklerdir. Bunlar Kuzey Afrika, Arabistan ve yer yer
Zagros-Toros dağ sistemlerinin eteklerine kadar yayılma istidadı
göstermişlerdir. Uygarlık aşamasına kadar çok yoğun, sonrasında
da güç buldukları oranda. İkinci grup Sibirya eteklerinden kopup Bering
Boğazı üzerinden Amerika kıtasına, diğer ana kolu Büyük Okyanusun batı
kıyılarına, adalarına ve iç kara olarak Orta Asya ve yer yer Doğu
Avrupa’ya (Fin-Uygur) kadar yayılma olanağı bulmuşlardır. Sarı ve
Kızılderililer olarak da adlandırılırlar. En büyük grubu bugünkü Çin,
Japonlar ve Türkler oluşturur. Arada kalan daha elverişli ve geniş
alanda Hint-Avrupa grubu dediğimiz beyaz tür yer alır. Uygarlığı ve daha
önceki ön aşama olan neolitik tarım çağını başlatan esas grup bunlardır.
Daha gecikmeli olarak, kuzey ve güney türü olan sarı ve siyahlar
neolitiğe ve uygarlığa geçmişlerse de, yorumum, bu geçişleri ortada yer
alan beyazların etkisi olmadan çok zordur.
Hint-Avrupa grubunda neolitiği ve daha sonraki aşaması olarak uygarlığı
başlatan mekân olarak Zagros-Toros eteklerinin geçiş için en elverişli
koşulları sunduğu, tüm önde gelen antropolog, arkeolog, jeolog ve
biyologların ortak görüşüdür. Esas belirleyici olarak hayvan ve bitki
örtüsü, yağmur ve akarsu durumu, iklimi ve jeolojisiyle birlikte Afrika,
Asya ve Avrupa arasında temel geçiş ve ana konaklama mekânı olarak,
burası ideal bir konum arz etmektedir. Hint-Avrupa grubunun öncü
çekirdeği olarak, tarihte uygarlığı ilk başlatanlarca (muhtemelen
Sümerler tepe ve tarladaki bitki kültürünü çağrıştıran Aryan -günümüzde
İran- kelimesini ilk kullanan kültür olmuştur) Aryen grup olarak tabir
edilenler, bu mekânın neolitik-tarım ve daha sonra kent-devlet-uygarlık
çağını başlatıp dünyaya yayılmasında başat rolü oynamışlardır.
Savunmamın birinci kitabı bu konuya ayrıldığından tekrarlamayacağım.
Esas konumuz olan husus, kapitalist ekonominin tarihte adı bile pek
okunmayan bugünkü Hollanda ve İngiltere adasında nasıl olup da zafere
ulaştığı konusunda bu coğrafyanın rolünü araştırmaktır.
Günümüz sosyal bilimcileri coğrafyanın rolünü daha çok ‘jeopolitika’,
‘jeostrateji’ adları altında daraltarak ve esas özünü göz ardı ederek
yorumlamaya çalışırlar. Hâlbuki tarihi-toplumsallıkla coğrafya
arasındaki ilişki, daha temel ve öncelikli ele alınmayı gerektirir.
Dallarla değil, köklerle uğraşmak herhalde daha anlamlıdır. Genelde
çağların ve uygarlıkların coğrafi incelenmesi anlamlı bir antropoloji ve
tarih bilgisi için şarttır. Mekânsız tarih olmaz. Zaten evrenin
zaman-mekân ikilemi en temel boyutlar olarak hep dikkatlerdedir.
Birbirlerine etkileri, hatta dönüşme, birleşme yetenekleri bilimlerce
sürekli tartışılmakta, değerlendirilmektedir.
‘Güçlü ve kurnaz adam’ öykümüze yeniden dönelim. Geçerken şu noktaya da
dikkat çekmeliyim ki, öykü ve bilgi-bilim arasında ilişkinin gereğine
inanırım. Öyküsüz bilimin tam anlam kazanacağına kani değilim. O açıdan
‘kurnaz ve güçlü adam’ öyküsü, sosyal bilimlerde köşe taşı yapılması
gereken kavramlardan biridir. Birçok toplumsal ilişkiyi daha iyi
yorumlayabilmemiz için gerekmektedir. Kaldı ki, sayılamayacak kadar çok
olay ve ilişkinin olduğu alanlarda, öyküleme bilime en değerli katkı
aracını sunar. Pozitivizm denen dinsellik, olguculuk adı altında bu
denli sayılması ve tespit edilmesi olanaksız olay ve ilişkileri tespit
edemeyeceğine göre, geriye öyküleme benzeri din, ahlak ve diğer sanat
türlerine başvurarak bilimi geliştirmek daha doğru yol olsa gerekir.
Kurnaz ve güçlü adam egemen erkeğe geçişle başlayıp, günümüzün süper güç
odaklarında üslenenlere kadar uzun, labirentli, bol komplolu bir yol
izler. Bu adam veya adamların mekânlarını, zaman zaman açık, bazen gizli
saklandıkları yerleri araştırmak önemlidir. Onları daimi stratejik bir
güç olarak sürekli toplumsal hamleler (ekonomik, siyasi, askeri),
taktikler içinde tasarlamak bilgilerine bizi daha da yaklaştırır.
‘Güçlü ve kurnaz adam’ kadının ev ekonomisine bir hırsız gibi girdi.
Talanla yetinmedi. Daha da vahimi, kadını daimi tecavüzü altında
tutarak, kutsal aile ocağını kırk haramiler yatağına dönüştürdü. Ne
yaptığını bilen bir hainin ruh halini hiçbir zaman terk etmedi. İlk
sermaye birikimlerinin tohumları bu iki mekânda atıldı. Birincisi, ev
ekonomisinin yakınlarından bizzat evi işgal etme; ikincisi, devletin
resmi, meşrulaşmış tekeline karşı özel tekel halinde kırk haramilerin üs
merkezlerinde veya yakınlarında mekân tutma. Toplumun ve devletin
gözetiminden çekindiği için, erkenden hileli ve maskeli yüzle mekânları
arasında gezindi. Pusuda yattı. Fırsat bulduğunda aslan kesilerek avının
üzerine atladı. Bazen tilki kurnazlığıyla avını yakaladı. Bukalemun gibi
her ortama renk vermekten geri kalmadı. Marjinal noktalarda ticaret
uzmanı kesildi. Uygarlıkların erişemediği kent ve kırsal alan onun sıkı
gözetimindedir. Toplumun yarıldığı noktalara yerleşmede ustadır. Denge
rolünü oynayarak iki tarafı da soymasını bilir. Kısa ticaretten az, uzun
yol ticaretlerinden ise azami kazanmanın çok iyi farkındadır. Kârlı
alanları adeta burnuyla koku alırcasına tanıması ve yönelmesi,
mesleğinin temel kurallarındandır. Eylemini bu yolların stratejik
korsanlığı olarak değerlendirmek öğreticidir. Sermayenin yurdu yoktur
denilirken, bu gerçeklik dile getirilmek istenir.
Denilebilir ki, madem kent-pazar-ticaret kapitalistin ön şartları iken,
neden bu mekânlarda zaferini erkenden ilan etmedi? Bu noktada önemle
belirtmeliyim ki, kapitalizmin sistem olarak gelişmiş bilim ve
teknolojiyle direkt bir ilişkisi yoktur. Amsterdam kentine bağlı olarak
başarılı bir doğuş yaptığı gibi, Uruk sitesinde de doğuş yapabilirdi.
Tüm sisteme oynama yerine, bir işbirlikçi tüccar veya tezgâhtar başı,
çiftlik sahibi gibi kalmak daha çok işine gelebilir. Fakat esas neden
rahip, siyaset ve askeri tekelin ona hâkimiyet kurabilecek bir yer
vermemesi olabilir. Denenmiş ve meşruiyet kazanmış bu güç odakları,
dördüncü bir odağı fazla ve belki de yapısından ötürü varoluşlarına
karşı bir tehlike olarak görmüş olabilirler.
‘Güçlü ve kurnaz adam’ın dördüncü bir tekel olarak sisteme oynamayı yer
yer denediğini görüyoruz. Ama hep yeniliyor. Sanıyorum birçok kentin
beklenmedik coğrafyalarda bir enkaza dönüşmesi bu tür gelişmelerle
mümkündür. Hem ilk hem ortaçağlarda çok zengin tüccar kentlerinin aniden
tarihten silinecek kadar bir viraneye çevrilmeleri, dördüncü tekelin
(ilkel kapitalizmin) siyasi ve askeri direnişiyle bağlantılı olabilir.
Hindistan-Pakistan coğrafyasında Harappa kentinin (çok gelişmiş, yazıyı
bile kullanan, mimarisi düzgün, oldukça zengin bir kent; M.Ö. 2500) çok
erkenden silinmesi, komşu coğrafyadaki rahip-siyaset-asker üçlüsünün
tekeli karşısındaki rekabeti ve başkaldırısı nedeniyle olabilir.
Önceleri Sümer kökenli bir uygarlığın ticaret kolonisiyken, bağımsızlık
peşine düşüp başkaldırma ihtimali güçlü bir olasılıktır. Kazansaydı,
belki de rakiplerine benzer şartları olmadığı için, ilk Amsterdam gibi
bir sistem (ilk kapitalist deneyim) kurmaya yeltenebilirdi.
Daha çarpıcı bir örnek Kartaca’nın öyküsüdür. Fenikelilerin Akdeniz’in
en uç noktalarında M.Ö. 8. yüzyılda inşa ettikleri bu kent, tamamen
ticari ağırlıklı bir kentti. Adeta Batı Akdeniz’i ve Kuzey Afrika’yı
temsil eden ve hinterlandı gibi kullanabilen konumdaydı. Çok geliştiği
açıktı, fakat koşullar gereği imparatorluk oluşturmama gibi bir zaafı
vardı. Oluşturmak isteyenlere de engel oluyordu. Roma’yla çelişkisi bu
nedenle olsa gerekir. Roma’nın İtalyan yarımadası nedeniyle kent
devletini aşma ve geniş alanlar üzerinde cumhuriyet veya imparatorluk
kurma yeteneği vardı. Kartaca’nın kurtuluşu için tek şartı, İspanya ve
Fransız İmparatorluğu karşısındaki Amsterdam’ın yaptığını yapmaktı. Yani
kentin gelişkin ticari tekel karakterini kapitalistik bir devlet
aygıtıyla giderek genişleyen bir coğrafya üzerinde (örneğin Kuzey
Afrika’nın tümü veya Emevi sülalesinin İspanya’da kurduğu gibi
İspanya’da bir devlet tekeli kurmak) birleştirmek, takviye etmekti.
Bunun dışında Roma Cumhuriyetinden kurtuluş şansı yoktu. Roma’nın da
Kartaca’yı yenmekten başka şansı yoktu. Çünkü yanı başında sonunu
getirebilecek bir alternatif olabilirdi. Küba-ABD ilişkisini nasıl da
çağrıştırıyor! Halen ünlü bir deyim olarak söylenir: Romalı senatörlerin
her toplantı açılışında ayağa fırlayıp ilk söyledikleri söz, “Şu Kartaca
işi ne olacak?” olmuştur.
Roma’nın benzer bir kurbanı da imparatorluğun ilk çöküş krizlerini
yaşadığı M.S. 3. yüzyılın ikinci yarısında Suriye’nin doğusundaki ünlü
Palmyra kentinin başına gelenlerdir. Suriye’deyken sık sık ziyaret
ettiğim bu şehrin kalıntısını büyülenerek seyrettim. Çölde yer altından
çıkan bir su etrafındaki hurma ormanının kenarında kalesi, surları,
agorası, tapınağı (ünlü Delf Tapınağı), senato binası, vadi mezarları,
uzun çarşıları, çok sayıda saraylarıyla muhteşem bir kenttir. Taş
oymacılığının tam bir harikası olma vasıflarına sahiptir. İnsanı huşu ve
dehşet içinde bırakan bir kenttir.
Önemi doğu-batı, kuzey-güney ticaret ağının merkezinde yer almasından;
Roma ve İran-Sasani İmparatorluğu arasındaki tampon kent-devleti
rolünden ileri gelmektedir. Uzun yüzyıllar ticaret tekelleri üzerinde
büyüdükçe büyüyor, zenginleştikçe zenginleşiyor. Dönemin Amsterdam’ına
veya günümüzün Newyork’una benzetmek bana göre az bile gelir.
Evrensellik açısından! Roma İmparatorluğu, tıpkı Kartaca gibi bu
örnekten de çok rahatsızdır. Tarih kentin son döneminde (M. S. 270’ler)
Roma’ya bağlı bir nevi krallık statüsünde sülaleye dayalı bir güç erki
olmayla yetinmediğini, bizzat Roma’ya alternatif olmaya soyunduğunu
göstermektedir.
Kartaca’nın başaramadığını Palmyra başarabilecek mi? Sorun budur ve
tehlikeli bir potansiyel arz ettiği açıktır. Roma İmparatoru Aurelius’un
uzun çatışmalardan sonra zaptettiğinde, kenti dönemin güçlü kraliçesi
Zennube’ye olduğu gibi bırakmak istediği söylenir. Kendine bağladıktan
sonra bağımlı bir eyalet olarak Zennube’ye bırakır. Dönerken yarı yolda
kentin tekrar başkaldırdığını ve bağımsızlık peşinde koştuğunu
duyduğunda, büyük bir hışımla kentin üzerine yürür. Bir daha kendine
gelmemek üzere, sadece harabesini geride bırakarak Roma’ya döner.
Yanında Sasanilere kaçarken Fırat kıyılarında yakalanmış Zennubey’le
birlikte. Bütün zenginliğiyle Zennube’nin bir esir gibi Roma halkına
teşhir edildiği tarihin diğer bir sözüdür.
Roma’nın kadın dili beni hep etkilemiştir. Zenubbe öyküsünü anladıktan
sonra, bunun sırrını yakalamış gibiyim. Roma sadece bütün yolların
bağlandığı kent değil, bütün yetenekli güç sahibi kral ve kraliçelerin
de taşındığı bir kenttir. Tabii başıma gelenin (yarı komik-yarı trajik
Roma çıkışım) Roma’nın bu tarihiyle yakından bağlantısı olsa gerek.
Spartaküs, Saint Paul ve Bruno’yu iyi özümsemiş olsaydım, daha dikkatli
olacağım açıktı. Bir de Gramsci’yi iyi okumam gerekliydi. Ah
Sosyalistler!
Palmyra’nın da kurtuluşu için tek yol, Amsterdam veya London yoluydu.
Direndi, fakat başaramadı.
Antikçağın Atina’sını da örneklemek öğretici olabilir. Deniz ticaretinin
ürünü olan bu kent (M.Ö. 500-350), döneminde uygarlığın yıldızı gibiydi.
İlkel kapitalizmin en çok geliştiği bir kent olduğunu tespit etmek
mümkündür. Büyük ve özel (devlet değil) ticaret tekelleri, yüzlerce mil
ve kilometreler ötesinden işler halleder. Zenginlikler Atina’ya akıyor.
Doğu Akdeniz’den Marsilya’ya, Kuzey Afrika’dan Makedonya’ya, tüm Anadolu
Karadeniz ticaret ağlarıyla Atina’ya artık-ürün ve para akıtmaktadır.
Felsefeyi yaratmış, zanaat fabrikanın eşiğine gelmiştir; gemi yapım
sanatı zirvede, para devrededir. Her tarafta kolonileri vardır. Atina’ya
her yandan zenginler, para sahipleri geliyor. İlk defa kozmopolit
niteliği kazanıyor. Şahsi yorumum, tek eksiği olarak yarımada içindeki
birliği sağlayamamasının kapitalist zaferin önündeki tek engel
olmasıdır. İşgücü sorunu da yoktu. Pazarda köleler sudan ucuzdu. Gelinen
aşamada Atina ya köleliğin eski yapısını aşıp, yarımada ölçüsünde bir
ulusal devlet olarak çıkış yaparak erkenden bir Hollanda olacaktı, ya da
rakipleri tarafından yenilip önemsiz bir konumda bırakılacaktı. Kara
gücü olarak Isparta Krallığı ve deniz ötesinden gelen Pers İmparatorluğu
bu kenti yüzyıldan fazla sürekli dövdüler. Ama o demokrasisiyle kendini
hep ayakta tutmaya çalıştı. Makedon kralları baba Filip ve oğul
İskender’in pençesi Atina’yı stratejik bir yenilgiye soktu. M.Ö.
300’lerden sonra yükselen Roma ve Anadolu Helenistik krallıklar
karşısında pek hamle yapacak şansı kalmamıştı.
Proto-kapitalizmin ortaçağ İslam uygarlığındaki örnekleriyle Hint
yarımadası ağzında kurulan örneklerini sunmak kaba bir tekrar olur. Bu
dönemin en çarpıcı örnekleri İtalyan yarımadasındaki ünlü kapitalist
kentlerdir. Venedik, Cenova ve Floransa’nın, eski tarz imparatorluk
sevdasında olan İspanya, Fransa ve Avusturya kaynaklı olanları
tarafından yarımadanın bütünlüğünde olduğu gibi her kentin üstündeki
egemenlikleri de kırılıp ellerinden alınınca, daha erken bir Amsterdam
ve London olma şansını kaybettiler.
İtalyan kentleri modern kapitalizm için gerekli her şeyi yaratmışlardı.
Sermaye birikimi, banka, şirket, kredi, finans araçları olarak senetler,
uzak ve yakın ticaret, manifaktür, zanaatkâr ve sanatkârların her
çeşidi, dönemin tüm endüstri mamulleri, cumhuriyet ve imparatorluk
deneyimleri, din ve her tür mezhepleriyle İtalya yarımadası, 1300-1600
döneminde daha sonra doğacak Avrupa’nın laboratuarı ve prototipidir.
Ayrıca Rönesans’ın yurdudur. Bu şüphesiz diğer Doğulu coğrafyayla öncü
ilişkileri ve tarihi mirasıyla bağlantılıdır. Bu dönemin İtalya’sı
demek, İslam’ın Ortadoğu’su, Çin, Hint ve hatta yeni yükselen Rusya
demektir. Bu coğrafyanın birikimleri Venedik, Floransa ve Cenova başta
olmak üzere, kent ticaret tekelleri tarafından doymak bilmez bir iştahla
yarımadaya taşınmışlardı. Daha da önemlisi, tarihinde ilk defa tüm
Avrupa çapında İtalyan kentlerinin öncülüğünde gelişen kentleşme
hareketleri, sermaye birikimi için muazzam bir hinterland oluşturuyordu.
Her Avrupa kentinde bir İtalyan tüccar parmağını görmek mümkündü. Zaten
Katolik Kilisesi çoktandır uygarlık zeminini döşemişti. Rönesans öncülük
için son kesin söz oluyordu.
İtalya’nın İngiltere ve Hollanda olamamasının tek nedeni coğrafyasıydı.
Paradoksal olarak aynı coğrafya kent kapitalizminde öncü kılıyor,
yarımada çapında zaferin eşiğine getiriyor, ama nihai zafer adımını
atamıyordu. Attığında başına gelmedik bela kalmıyordu. Nedeni çok
açıktır. Eğer İtalya erken dönemin İngiltere’si olsaydı, kendini işgal
etmek isteyen İspanya, Fransa ve Avusturya’nın taçlarını başlarına
yıkıp, tıpkı Roma’nın imparatorluk çıkışı gibi ikinci bir dünya
emperyali olabilecekti. Ama kapitalist sosyoekonomik temel üzerinde. Taç
sahiplerinin İtalyan kentlerinin başına üşüşmeleri son derece
anlaşılırdır. İtalyan kentlerinin yeni sosyoekonomik temel üzerinde
birliği imparatorlukların sonu olacak, önce Avrupa’da ve sonra da tüm
dünya üzerinde bir yayılma dönemi kaçınılmaz hale gelecekti. Bunun için
başta sermaye olmak üzere ellerinde her şey vardı. Başarısızlık
gerçekten büyük şansızlık ve üç yüz yıllık bir ulusal gerilik anlamına
geldi.
Bence ikinci Roma olamama coğrafi nedenlerle kıl payı kaçırıldı. Birinci
Roma da kuzeyden uzun yürüyüşten sonra saldıran Hannibal’den kıl payı
kurtulmuştu. Bu sefer kuzeyden saldıranlar, bir değil kırk Hannibal’e
bedel güçlerdi. Dolayısıyla şansı yoktu. Bunun için tek yol, Arap
İslam’ının tüm Ortadoğu’da yayıldığı gibi bir kılıç dini olacaktı.
Roma’daki Hıristiyanlık yerine İslam olsaydı veya Katolik Hıristiyanlık
dini ve siyasi yayılmayı birlikte ve kılıçla yürütseydi, dünya tarihinin
seyri bambaşka olurdu. İnsan şunu sormadan edemiyor: Hıristiyanlık
olmasaydı, Roma’nın sonu nasıl olurdu ve nelere yol açardı? Daha
ilginci, Fatih Sultan Mehmet, Papa’nın davet ettiği gibi bir nevi
kılıçlı Hıristiyan olmayı kabul etseydi, sonuçlar nasıl olurdu? Tarih
spekülasyon alanı değildir. Ama her zaman birçok alternatifi de
beraberinde taşıdığı inkâr edilemez bir gerçekliktir. İtalyan
kentlerinin başaramadığını 16. yüzyılın sonlarında Amsterdam ve Londra
başardı. Nedenleri ve sonuçları tarihçiler tarafından en çok araştırılan
ve tez konusu olan alandır. Oldukça da aydınlatılmıştır. Nedenlerini
kısaca sıralarsak:
1- Tüm eski uygarlık alanlarının Atlas Okyanusuna en geç ve en zayıf
ulaştıkları Kuzeybatı Avrupa’nın ucunda yer almaktadırlar.
2- Avrupa’nın üç büyük gücü Fransa, Avusturya ve İspanya Krallıkları
kendi aralarında Avrupa üzerinde egemenlik savaşı yürütmektedirler.
3- İtalyan kentleri kadar tehlikeli görülmeyip üzerlerine birleşik ve
yeterli güçle gelinmemektedir.
4- Reformasyonun Kuzey Avrupa’daki yayılmasında öncülük yapmaktadırlar.
5- Atlas Okyanusu kıyılarında olmaları uzak ve yakın ticarette büyük
avantaj sağlamaktadır.
6- İtalyan kentlerinin bütün maddi ve manevi kültürlerini transfer
etmişlerdir.
7- Feodalizmin hem maddi hem manevi kültürü bakımından zayıf olduğu
alanların başında gelmektedirler.
8- Ulaşım, tarım ve endüstrinin kapitalistleşmesini engelleyecek güçlü
bir feodalizm oluşmadığı gibi, uygarlaşma birçok bölgede belki de ilk
defa kapitalistik nitelikte gelişmektedir.
Sayısını daha da arttırabileceğimiz bu nedensel etkiler coğrafik konumla
yakından bağlantılıdır. Jeostrateji ve jeopolitika gerçekten en
elverişli konum arz etmektedir. Toplumsal koşullarla bu konum birleşince
başarı mümkün kılınmıştır.
Avrupa ve Asya, hatta Afrika birleşik üç kıtadır. Afrika’nın son buzul
dönemine kadar insanlık serüveninde öncü konumda olduğu antropolojinin
önemli tespitlerindendir. Öncü coğrafya daha sonra Zagros-Torosların çok
çekici mümbit eteklerinde neolitik devrim olarak el değiştirdi.
M.Ö. 15000’lerden M.Ö. 4000’lere kadar bu dağ etekleri daha sonra
uygarlık olacak süreç için ne gerekiyorsa hepsini üretti: Maddi ve
manevi kültür olarak. Neolitik devrime tarihin en büyük devrimi demek
yerinde bir tespittir. Dicle ve Fırat suları bu dağlardan ve
eteklerinden sadece en verimli toprakları Haliç deltasına yığmadılar;
ilk gemiler ve gemicilik zanaatıyla kendilerini ve tüm kültürel
değerlerini de taşıdılar. Eridu ve Uruk kentleri ilk uygarlık serüvenine
başladığında, aslında bu kahırlı yolculuğun değerlerini
sentezleştirmişlerdi. Büyüme kutsal ırmaklar kenarında ve okyanusa
döküldüğü ağza kadar bir nehir akışı gibi devam ediyordu. Kesintisiz ve
büyüyerek.
Uruk sıradan bir insanlık kültürü değildir. Yeni bir mucizenin
başlangıcıdır. Uruk Tanrıçası İnanna’nın sesi halen tüm destanların,
şiir ve türkülerin ana kaynağıdır. Bu ses bu muhteşem kültürün sesidir.
Çirkin erkeğin henüz lekelemediği kadının sesidir aynı zamanda. Uruk
kültürü kendi coğrafyasında çiçek açtı. Peş peşe kentler çığ gibi arttı.
Bir kent kuşağı oluştu. Güçlü ve kurnaz adam bu sefer asıl birikim
kaynağını kentin artan ticari olanaklarında gördü. Dağ eteklerine kadar
tersinden bir kültürel akış başladı. Neolitik coğrafyanın kent
tarafından yutulmaya başlandığı başlangıç sürecidir. Giderek kısılan
İnnana’nın sesi, etkisizleşen kadının sesidir. Kurnaz ve güçlü adamın
artık sesi de gürdü. Sümer dilinin ön takıları kadın cinsi
karakterindedir. Bu husus dilin oluşumunda kadının rolünü gösterir.
Güce dayalı uygarlığın coğrafi serüvenini burada açma gereği yoktur.
Fakat yazılsa iyi olur. Ama bir ana nehir gibi aktığını ve binlerce
kilometrelik kıyı ve engebeli araziyi aşarak, en son Amsterdam ve London
kıyılarında yeni bir kültürü arkada bırakarak Atlas Okyanusuna
döküldüğünü simgesel olarak belirtmekle yetinelim.
Tüm çağlardan ve coğrafyalarından alınan maddi ve manevi kültürün en son
bu iki kentin öncülüğünde modern kapitalist ekonomiyi ve ulusu tarih
sahnesine çıkardığı açıktır. Aynı bölgeler neolitik kültürü de en geç
alan bölgeler konumundaydılar. Coğrafyayla kültür arasında şu tür bir
ilişkiyi hep görüyoruz: Eski kültürün köklü olduğu alanda, yeni bir
kültürün oluşumu çok zordur. Eski kültür yeniyi kolay kolay kabul
etmiyor. Kendini savunuyor ki, bu da anlaşılır bir husustur. Ortadoğu’da
eski uygarlık kültürünün yeterince işgal etmediği tek alan Arabistan
yarımadasının iç bölgeleriydi. Bu coğrafi boşluk İslam’ın sosyal
coğrafyasını oluşturdu. Bu coğrafya olmasaydı İslam da olmazdı.
Kuzey Avrupa ve iki uç ülke (ülke kavramı ulusal sınır anlamında bu
dönemde yeni yeni ortaya çıkmaktadır), İngiltere ve Hollanda eski
uygarlıklar açısından boş denecek kadar bakir topraklardır. Eğer yeni
bir tohum atılırsa en iyi yeşerebilecek alan olmaları bu özellikleri
nedeniyledir. Derinliğe kök salma ve kalıcı olma şansı yüksektir.
Kapitalist ekonominin bu tohumu atılmış ve iyi tutmuştur. Uruk
kültürünün bir kıyıdan diğer bir kıyıya taşınan son mirasıdır. Bu
mirasın taşıyıcıları hep tüccar olmuştur. Denilir ki, tüccarlar kârın
bol ürediği alanları iyi sezen insanlardır. Güç odaklarının ufkunda yer
almayan bir nevi marjinal bölge konumları ve uzun yol avantajlarının
şansın olumlu yönde tecelli etmesine yol açtığını önemle belirtiyorum.
İtalyan kentlerinin tüm kapitalistik bulgularına ve İspanya-Portekiz
armadasının keşfettiği coğrafi yollara korsanvari konarak öncülük
şansını pekiştirdiler. Yapılan, kendi dillerine bir asimile işlemiydi.
Avrupa’nın büyük güçler arası iç savaşı dıştan gelecek tehlikeyi
önlerken, içte yeni ekonominin kesin verimliliği (ucuz işgücü ve
hammadde), 16. yüzyılın sonlarında bu coğrafyadaki doğuşu başarılı ve
kalıcı kılmaya yeterliydi.
Aralarında sadece bazı biçimsel farklar bulunan bu iki güç, kurdukları
ittifakla yeni ekonomiyi dünya çapında temsil etme konumuna geçtiler.
Ekonominin yeniliği devletin de kendini yenilemesine, verimli ve
başarılı devlet biçimine doğru evrilmesine yol açtı. Ekonomik üstünlük
askeri ve siyasi üstünlüğe katkıda bulundu. Tüccar tekelleri ilk defa
devlet tekelleriyle ortaklık (Batı ve Doğu Hint Kumpanyaları) kurarak
yarı resmi güce eriştiler. Hep uçlarda ve dehlizlerde gizlenen, tutunan
uygarlık gaspçıları, ilk defa meşruiyetleri tartışılmaz efendiler haline
geldiler. Eskinin tüm aristokrat yaftalarını kral ve kraliçelerinin
eliyle üstlerine taktılar. Nasıl zamanında Uruk aslanının ‘Gılgameş’in
önünde duracak gücü yok idiyse, en son mirasçıları Amsterdam ve Londra
(aslan demeyelim) yırtıcılarının karşısında duracak güç kalmamış
gibidir. Kalsa da, tıpkı Gılgameş’in aslanı boynunda tutup boğması gibi
boğmaları zor değildir.
Tanrıça İnanna’nın ilk zorba ve kurnaz erkek tanrısı (tanrılaştırılmış
egemen erkek), Eridu kentinin koruyucusu Enki’nin elinden kadın icadı 99
sanat türünün eserlerini kurtarmaya çalışırken yaptığı savaşı dile
getiren destanı, aslında ilk ve en etkili destandır. Mirasçısı sayılan
İngiltere ve Hollanda kraliçelerinin ise, sanki zorba ve kurnaz erkeğin
bütün çirkinliklerinin kadında yansıtılmış sembol figürleriymiş gibi
biçim kazanmaları, adeta bütün uygarlık serüvenini özetler gibidir.
E- Tarihi-Toplumsal
Uygarlıklar ve Kapitalizm
Toplumu biçimlendirme eylemi olarak kapitalist sektörün karşılıklı
rolünü yorumladığımızda, toplum biçimleri sorununa daha somut yaklaşmış
oluruz. Şu sorunu cevaplandırmaya çalışıyorum: Kapitalist-ekonomi ve
toplum biçimi, toplumsal-tarihsel bir zorunluluk mudur? Cevap olarak
savunmamın bu bölümü, tarihsel-toplumsal bir zorunluluğun olmadığına
ilişkindir. Tarihsel materyalizmin Marksist yorumunun (kaba materyalizm)
büyük bir yanlışı ve saptırması, zorunluluk olduğu ideasıdır. Daha da
vahimi, toplum biçimlerinin art arda düzenlenişi, Hegel idealizminin
materyalizm adı altında sunulması ikincil bir türevden başka içerik
taşımaz. E. Kant’ın çok utangaçça yapmaya çalıştığı, bu tür nesnel
gelişim anlayışına karşı öznenin gücünü, dolayısıyla ahlakın bir
özgürlük tercihi olarak rolünü belirtmiş olmasıdır. Marksizm özgürlük
ahlakı açısından Kantçılığın da gerisine düşmektedir. Diğer sağ liberal
anlayışlardan bahsetmek bile gereksizdir. Onlar kapitalizmi sadece bir
zorunluluk olarak değil, tarihin son sözü olarak değerlendirirler.
Dinden daha tehlikeli olan ve arkasına en tutucu din olarak pozitivizmi
alan bu kapitalizm tanımlamalarının içyüzü açıklanıp boşa
çıkarılmadıkça, özgürlük tercihinin herhangi bir şansı olamaz. Zaten iki
yüz yıllık sosyalizm ve reel sosyalizmin tarihi de kapitalizme soldan
destek olma çabasını aşamadığını göstermektedir. Mesele hatanın,
yanlışın nerede yapıldığının çok üstündedir. Paradigmanın kendisi
yanlıştır. İçinden ayırt edici bir iki yanlış veya doğrunun olması,
paradigmatik açıdan sonucu pek değiştirmez. Topluma düz bir çizgi
üzerinden yaklaşıp, sırayla her biçiminin sanki Levhi-Mahfuz’da (tanrı
katında çok önceden belirlenmiş) yazıldığı gibi bakılmaktadır: Sırası
gelince gerçekleşir. Ortaçağın cüzi ve külli irade tartışmaları bile bu
tür pozitivist-materyalist yaklaşımların üstündedir. Sosyalizm uğruna
verilen büyük mücadelelerin yenilgisinde belirleyici etken, topluma
ilişkin bu paradigmatik yaklaşımdır.
Bundan önceki başlıklar altında yaptığım tanımlamalar açık ki bu
yaklaşımların tamamen dışındadır. Kapitalizmi zorunlu bir toplumsal
aşama olarak görmek şurada kalsın, bu yaklaşımın kendisi ya bilerek ya
da bilincinde olmadan bu sistemin etkisi altındadır ve propagandasına
alet olmaktadır. Sondan söyleyeceğimi önceden söyleyeyim. Kapitalizm bir
toplum biçimi olamaz. Etkilemek ister, etkili olur, ama biçimi olamaz.
Denilebilir ki, dört yüz yıldır dünyaya egemen olan tek biçim değil
midir? Egemen olmak ayrı bir husus, biçim olmak ayrı bir husustur. Tarih
üç toplum biçimini veya tarzını tanımaktadır: İlkel klan toplumu,
sınıflı devlet veya uygarlık toplumu ve demokratik çoklu toplum. İlkel,
köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist toplum gibi çizgisel ilerlemeci
yaklaşımlar fazlasıyla dogmatiktir. Diğer bir deyişle idealist ve
kadercidir. Daha da önemlisi, tanımlamamda üç toplum tarzı da düz
çizgisel bir doğrultuda ilerlemez. Derinleşen ve genişleyen döngüsel bir
sisteme daha yakındır. Diyalektik işleyişi kabul etmekle birlikte,
uçların birbirini yok ederek ilerlemesi gibi bir yorumu doğru
bulmadığımı açıkça belirtmek durumundayım. Tez, antitez ve sentezci
yaklaşımlar evrenin işleyiş esaslarını açıklamada elverişli bir mantık
aracı olabilir. Ama çok zengin, farklılığı mümkün kılan, karşılıklı
beslenmeyi tanıyan (simbiyotik ilişki) bir diyalektik ilişki tarzı veya
kavrayışı doğanın diyalektik işleyişine daha yakındır. Veya açıklayıcı
niteliktedir.
Unutmamak ve farkında olmak gerekir ki, evrende en küçük zerreciklerden
tutalım kozmos seviyesindeki bütünlüğe kadar, oluşumu mümkün kılan
ikilemler ve bunların karşılıklı ilişki ve etkilemelerinden doğan, her
ikisini bağrında taşıyan, fakat ikisinin de toplamından farklı olan bir
oluşum tarzı esastır, evrenseldir. Tüm değişimin ve gelişimin temelinde
bu tarz oluşumu görmekteyiz.
Toplum da bu oluşum tarzının dışında bir varlık değildir. Aynı tarzın
oluşum diline sahiptir. Özcesi, ikilemleri sürekli oluşturur. Bundan
ikisini de bağrında taşıyan, ama toplamlarını aşan yeni farklı
oluşturmalara imkân tanır. Toplumların değişim ve gelişimlerindeki
diyalektiği böyle algılamak, somutun bilgisine daha fazla sahip olmamızı
sağlar. En küçük toplumsal birimlerden bütünleşmiş biçimlerine kadar bu
diyalektik anlayışıyla yaklaştığımızda, yorumlama ve algılama gücümüzün
daha insani özelliklerimizi (özgür insan potansiyeli) harekete
geçireceğini belirtebilirim. Hem toplumu bireyde somutlaştırarak sorumlu
özgür bireyi geliştirebiliriz, hem de özgür bireylerden etkilenmiş
toplumu daha çok özgürleştirebiliriz. Özgürleşme imkânı en iyi eşitlik
ve demokratikleşme potansiyeline ve şansına sahiptir.
Tekrar belirtmeliyim ki, toplumsal gerçekliğin üçlü dinamiğini
belirtirken bir keşifte bulunmuyorum. Sadece evrensel oluşum dinamizmini
topluma uyarlamaya çalışıyorum. Neden üçlü dinamizmler diye bir soru
sorulursa, VAROLUŞ’tan ötürü derim. Eğer var olmak da bir sorun olarak
cevabını bulmak isterse, o zaman neden varız sorusuna atlamak gerekir.
Fakat var olmak bence tartışılmaz. Varlık olmasaydı, zaten bu soru ve
sorunlara da hiç gerek olmayacaktı. Olmayan bir şeye yer olmaz.
Olmayanlık durumunda sadece oluşumsuzluk, hiçbir şey olmamaktan
bahsedilebilir ki, bu da saçmalık dediğimiz şeydir.
Eğer varlığı, varoluşu kabul ediyorsak, oluşum tarzından bahsetmek
anlamlıdır. Yaşamın tüm anlamı, düşüncenin tüm gelişimi, değişim ve
gelişimin oluşumdan kaynaklandığını sezmişlerdir. Bu temelde mitolojik,
dinsel, felsefi ve bilimsel düşünme kategorilerinde muazzam bir külliyat
oluşturmuşlardır. Herhalde bu külliyatları inkâr edemeyiz. Hepsi de
esasta oluşumu cevaplandırmak istemiştir. Bunun için kimi mitolojik,
kimi dinsel yönteme başvurmuş, bunlar yetmemiş, imdada felsefe ve bilim
kategorileri yetişmiştir. İşlevsellikleri aynıdır, fakat cevapları
farklıdır. Oluşumun nedeni, nasılı ve amaçları hep sorulmuş, her
kategori kendi disiplinine göre cevaplar üretmeye çalışmıştır. En
iddialı disiplin olan bilim, oluşumun üçlü dinamiğini önemli oranda
aydınlatmıştır. Madde-enerji, parçacık-dalga mekaniği kuantumlar
düzeyine taşırıldığında (hem teorik hem deneysel) ikilemin hep
oluşumlara yol açtığını, bu oluşumların ürünü olan sonucun hep içinden
çıktığı ikilemin (madde-enerji, parçacık-dalga akımlarının everenselliği
vardır) izini ikisinin üçüncü içinde devamını sürdürerek
farklılaştığını, değişimin gelişme veya ters-gerileme biçiminde
olduğunu, varlık dinamizminin temel karakteristiğinin bu tarz olduğunu
kanıtlamıştır. Yeniden kanıtlamaya da gereksinim yoktur.
Kendimize bakalım. Baba-annenin çocuğu, anne ve babaya çok benzeyen,
ikisinin kalıtını sürdüren, ama bunu farklılaşarak (Bu farklılaşma çok
yavaş seyreder. Doğanın her olayında farklılaşma böyledir) yeni bir
biçimde temsil eden bir oluştur. Ezeli oluşun bir zerreciği olarak da
yorumlanabilir. Oluşum ancak bu tarzda olmakla aslında varlık savaşını
kazanıyor. Nedir varlık savaşı? Var kalmak nasıl oluyor? Var kalmak,
kendini değiştirerek sürdürmektir. Niçin? Belki de var olduğunu
kanıtlamak için. Değişerek var olmanın tanrısallığını, muhteşemliğini
seyre dalmak için!
Saçmalık şuradadır: En yakınımızdaki oluşları gözleyerek sağlam bir
mantık edinmemiz gerekirken, neden bu asli hakikatten bu kadar
uzaklaşabildik veya uzaklaştırıldık?
Eğer bu saçmalığı aydınlatırsak, esas meseleye gelmiş olacağız.
Toplumsal olgunun işleyiş karakterini daha doğuşundan itibaren saran
anlatım ağlarını, örüntülerini, örtülemelerini söz konusu ediyorum.
Toplumsallık neden bu örtülemelere ihtiyaç duydu? Zekâ bu gelişmeler
karşısında neden duygusal ve analitik boyutlara bölündü? İşlevleri neler
oldu? Verilecek cevaplarla toplumsallığımızı olduğu gibi, olmasını
istediğimiz gibi yorumlayıp değiştirebileceğiz. İnsan, özne olarak,
YORUMLAYIP İSTEDİĞİ BİÇİMDE DEĞİŞTİRME değeri olan bir varlıktır.
Yorumlama ve arzu (diğer bir deyişle düşünme ve duyumsama, isteme) ne
kadar oluşum dinamizmine denk düşerse, yeni biçimin gelişme şansı o
denli yüksek olur. Ne kadar uzak düşerse, toplumsallıkta ya tutuculuk ya
gerileme yaşanır. Duygusal ve analitik zekâ gelişimi bu sorunlar
etrafında gelişir.
Epey felsefi yoruma kaçan bu bölümü burada kapatmalıyız. Daha çok
Özgürlük Sosyolojisi’nde açımlamaya çalışacağım.
Klan diye adlandırdığımız toplumsallık, şüphesiz ki durağan bir oluş
değildir. Türün farkını (diğer insanımsı primatlardan) geliştirmesi,
klan toplumunun da gelişmesidir. Temel sorunu var kalmaktır. Genel
olarak da bir toplumun (binlerce topluluğun toplumu) sorunu öncelikle
var kalmak, ayakta durmaktır. Kendini toplum olmaktan çıkarmak isteyen
güçlere karşı varlığını savunmaktır. Her zaman ve her yerde toplumların
bu sorunu vardır. Bu savunma bazen tehlikelere, risklere karşı öz
savunma biçiminde varlığını korumak hedefine kilitlenir. Bazen
elverişli, simbiyotik, karşılıklı gelişmeye fırsat tanıyan yararlı bir
ortam ve varlıklar olur. O zamanda ve o yerde pozitif gelişme hız
kazanır. Türün, klan veya toplumun maddi ve manevi kültürce
zenginleşmesi yaşanır. Son dönemin sosyolojik kavramları olan ‘ben ve
öteki’ ikilemini sarmalayarak anlatırsak, benler tehlike, risk arz eden
ötekiler karşısında öz savunmaya geçer. Ya ötekini yener, gelişmeye
devam eder; ya denge durumunda kalır, varlığını korur ama gelişme
yavaşlar; ya da yenilgiyle karşılaşır, yenilgi düzeyine göre varlığını
kısmen veya tamamen yitirir. O zaman kendisi olarak varlık olmaktan
çıkar. Başka varlığın nesnesi olur. Ya da asimile edilerek, başkası
olarak var olmaya devam eder. Çarpık veya yozlaşmış var olmalar denilen
kategoriler oluşur.
Daha somut olarak, toplumun varlık mücadelesi daha basit oluşum
düzeylerinde bir yandan yırtıcı hayvanlara av olmamak, diğer yandan
iklim koşullarından, yetersiz besin ortamlarından ve hastalıklardan
korunmak için doğal koşullara karşı hep mücadele içinde olur. Tehlikeler
varlığı tehdit ederken, elverişli koşullar olumlu geliştirir. Büyük
kısmı Afrika’da ve yaklaşık son bir milyon yılı da Avrupa ve Asya’da
geçen bu serüven temel halkalarından sınırlı da olsa aydınlatılmıştır.
Birbirine benzeyen, henüz simgesel konuşma tarzını geliştirmemiş, yüz
kişiye varmayan sayısal nicelikteki bu toplumsallık, ağırlıklı olarak
biyolojik özelliklerinin de etkili olduğu, ama daha çok topluluk pratiği
nedeniyle ana-kadın etrafında oluşur, kümeleşir. İlk dillerin kadın ekli
yapısı da bu gerçekliği doğruluyor. Toplumun anacıl karakterini göz ardı
etmemek gerekir. Ana-kadını bir şef, bir otoriteden ziyade, yaşam
tecrübesiyle ve çocuk beslemesiyle doğal bir ‘idari’ güç odağı olarak
görmek önemlidir. İlk ev düzeneğine benzer yerleşimlerde odak konumu ve
çekiciliği daha da artar.
Babalık kavramı çok sonradan ortaya çıkan bir sosyal ilişki olup, uzun
aşamalarda toplum bu kavramdan yoksundur. Miras kurumu, mülkiyet düzeni
geliştikten sonra ataerkilliğe bağlı olarak gelişir. Çocukların aidiyeti
ve dayılık, yani ana-kardeşliği daha erken ortaya çıkan kavramlardır.
Besin toplayıcılığı ve sınırlı ölçüde avcılık, maddi ihtiyaçları giderme
biçimleridir. Klan üyesi olmak yaşamın en önemli güvencesidir. Büyük
ihtimalle klan toplumundan dışlanmak veya tekleşmek ölümle sonuçlanırdı.
Klana sağlam bir toplum çekirdeği olarak bakmak gerçekçidir. Toplumun en
asli biçimidir.
Uzun gelişim aşamalarından sonra coğrafyanın da elverişliliği sayesinde
neolitik toplum aşamasına geçildiğini, bunun ana nehir olarak
Zagros-Toros dağ sisteminin elverişli ortam sunmasından kaynaklandığını
sıkça dile getirdik. Anacıl toplumun zirvesi olarak da bu aşamanın
değerlendirilebileceğini, artık-ürün imkânının doğduğunu da sıkça
belirttik. Sosyal bilimlerin çoğunlukla ilkel komünal düzen, eski ve
yeni taş devri, vahşet düzeni dedikleri bu düzende, bana göre komünal
anacıl-toplum demenin daha anlamlı olabileceği bir aşamalar serisi söz
konusudur. Bu, insan toplumunun toplam yaşam süresinin neredeyse yüzde
doksan dokuzluk kısmını teşkil eden bir aşamadır. Küçümsememek gerekir.
Komünal anacıl toplumun bağrında artık-ürün ve diğer kültür değerlerini
biriktirmesi karşısında, hep yanı başında avare avare gezen, bazen
başarılı avcılık seferleriyle gittikçe güç kazanan güçlü ve kurnaz
erkeğin bu toplumsal düzen üzerinde ilk egemenlik arayışına yöneldiğini
çıkarsamak zor değildir. Birçok antropolojik belirti ve arkeolojik
kayıt, gözlem ve mukayese, bakış bu ihtimali güçlü kılıyor.
Ataerkil toplumun şaman + yaşlı tecrübeli şeyh + askeri komutan erkek
ağırlıklı oluşumundan da sıkça bahsettik. Yeni bir toplum biçiminin
prototipini bu gelişimde aramak daha doğrudur. Yeni toplumdan kastımız,
klanın hiyerarşi kazanma durumudur. Hiyerarşinin kalıcı sınıflaşma ve
devlet tarzı örgütlenmeye yol açması bu bölünmeyi kesinleştirdi. Sınıf
ve devleti tanıyan toplum açık ki nitelik değiştirmiştir. Artık-ürünün
armağan olmaktan çıkarılıp değişim malı halinde metalaştırılarak pazarda
alışveriş konusu yapılması bu değişimin temel dinamiğidir. Toplumda
pazar-kent-ticaret üçlüsünün kalıcı bir unsur olarak devreye girmesiyle
devletleşme ve sınıflaşma daha da ivme kazanır. Zaman ve mekân
koşullarında bu gelişmenin nasıl seyrettiğini de sıkça işlediğimiz için
tekrarlamayacağım. Farklı anlatımlar olarak çeşitli sosyolojiler bu yeni
topluma sınıflı toplum, kent toplumu, devletli toplum, köleci, feodal,
kapitalist toplumlar adıyla birçok kavramlarla karşılık vermeye
çalışmışlardır. Sınıfsallık, kentlilik ve devletlilik daha bariz ve
kalıcı özellikler olduğundan, daha çok da bu süreçlere ‘uygarlık’,
‘medenilik’ sıfatı tanındığından, bence içeriğine uygun olarak ‘uygar
toplum’, daha kısaltılarak uygarlık demek uygun düşer.
Fakat dikkatten kaçmamış olmalı ki, uygarlık derken toplum etiği
açısından bir yücelmeyi, gelişmeyi değil, düşüşü ve baskılamayı esas
nitelik olarak yorumluyoruz. Uygar toplum eski komünal anacıl değer
yargılarına, yani ahlak anlayışına göre büyük bir düşüş anlamına
gelmektedir. En eski bildiğimiz dil olan Sümercede bu ilişki çarpıcı
biçimde dile gelmektedir. Amargi kelimesi hem özgürlük, hem anaya ve
doğaya dönüş anlamına gelmektedir. Ana, özgürlük ve doğa arasında
kurulan özdeşlik çarpıcı ve doğru bir algılamadır. Uygar toplumu ilk
defa tanıyan Sümer toplumu, henüz çok uzak olmadığı eski topluma veya
komünal anacıl topluma amargi kelimesi ile özlem duymaktadır. Bu
toplumsal altüst oluşu Sümer orijinalinde izlemek hem mümkün, hem çok
çarpıcı ve öğreticidir.
Kadın-erkek ilişkisindeki dengenin kadın aleyhine bozulmasındaki
yansımalar, İnanna-Enki (Uruk ve Eridu koruyucu tanrıça ve tanrısı)
arasındaki diyaloglar biçiminde düzenlenmiş ilk destan denemesinde
görülmektedir. Gılgameş Destanından önceki bir destandır. Komünal anacıl
düzenle veya toplumla hiyerarşik ataerkil (uygarlığa geçiş toplumu)
toplum arasındaki kavgayı dile getirmektedir. Sürecin çok adaletsiz ve
mücadeleli geçtiği netçe anlaşılmaktadır. Tarihi veriler Sümer
toplumunun ilk aşamasında ilkel demokrasi diyebileceğimiz bir süreci de
yaşadığına dair argümanlar sunmaktadır. Yaşlılar meclisi henüz ataerkil
bir düzene dönüşmemiştir. Çok canlı geçen tartışmalar bir nevi
demokrasiye işaret etmektedir. Tanrı emri (aslında güçlü ve kurnaz
adamın takındığı bir maskeli tipten kaynaklanan tek taraflı
askeri-despotik düzen ilkesidir), buyruğu türü kavramlar henüz
oluşmamıştır. Zaten İnanna Destanındaki söyleşi tarzı çok canlıdır ve
toplumda olup biteni; adaletsizliği, kadının ve birikimlerinin,
çocuklarının başına gelen felaketleri anlatmaktadır. Belgeler çok
olsaydı, Atina demokrasisini (köleci sınıf demokrasisi) çok aşan bir
demokratik geçiş aşamasının da bulunduğunu güçlü bir olasılık olarak
görebilir, fark edebilirdik.
Uygar topluma geçişin aynı zamanda demokratik topluma geçişle iç içe
oluştuğunu teorik olarak kestirtmek mümkündür. İlk ihtiyar
meclislerindeki sert tartışmalar demokratik toplumun ayak sesleri, ilk
yansımalarıdır. Tüm toplumların bu aşamasında benzer bir ikileme daha
tanık oluyoruz: Demokratik toplum ve uygar toplum ikilemi. Daha
anlaşılır bir somutluk biçiminde, devlet ve demokrasi ikilemi. Devletin
olduğu her yerde demokrasi sorunu vardır. Demokrasinin olduğu her alanda
bir devletleşme riski vardır. Demokrasi bir devlet biçimi olmadığı gibi,
demokrasi olarak da devlet kavramı yanlıştır. İkisi arasındaki ilişkinin
niteliğine çok dikkat etmek gerekir.
Tarih boyunca üzerinde oynanan bir ikilem de bu olmuştur. Gelişenin
(eski toplumun bağrından) demokrasi mi, devlet mi olduğu büyük
çarpıtmalara, tartışmalara yol açmıştır. Sürecin iç içeliğine ilişkin
kendisinin çok kavgalı, çekişmeli ve savaşlı geçtiğini göstermektedir.
Örneğin en iyi bildiğimiz İslam örneğinde demokratiyet-cumhuriyet ve
saltanat tartışma ve kavgaları çarpıcı ve nettir. Hz. Muhammed’in Medine
Mukavelesi sanki J. J. Rousseau’nun Toplumsal Sözleşmesi gibidir. Kur’an
ve hadislerde bu açıkça gözlenebilir. Fakat yanı başlarında çok
güçlenmiş olan aşiret aristokrasisi, özellikle Kureyş kabilesinin
hiyerarşik düzeni açıktan Bizans ve Sasani örneği bir saltanat
arayışındadır. Daha Hz. Muhammed zamanında bu kavga vardır. Zaten Mekke
ile Medine arasındaki kavganın bir anlamı da yeni düzen cumhuriyet mi
(Arapça halk demokrasisi demektir), saltanat mı (babadan oğla geçen
monarşik düzen) olacak kavgasıdır. Hz. Muhammed’in Mekke’den kaçışıyla
(M.S. 610) başlayan bu kavgalı süreç, Hz. Ali’nin 661 yılında halen aynı
şiddete benzer bir çatışmanın bugün de yanı başında geçtiği Kufe’de
öldürülmesiyle, saltanat yanlısı Muaviye kliği bu elli yıllık kavgadan
zaferle çıkmıştır. O dönemde çok güçlü aşiret hiyerarşik düzeni
cumhuriyete, daha doğrusu ilkel bir demokrasiye bile şans
tanımamaktadır. İslamiyet’i bir de bu açıdan gerçek bir sosyolojik
araştırmaya tabi tutmak hayli çarpıcı ve ilginç sonuçlar verecektir!
Tarih diğer çarpıcı bir örneği İran Pers İmparatorluğu kurulurken de
sunmaktadır. Persler Med Konfederasyonunun mirasını uzun bir tartışma ve
kavgadan sonra imparatorluğa çevirdiler. Bunda Akamenit sülalesi
belirleyici rol oynamıştır. Medyalı rahiplerin önderliğinde M.Ö.
560’lardan 520’lere kadar çok şiddetli bir dönemin geçtiğine dair çok
gösterge vardır. Sahte Kambiz en çarpıcı örnektir. Hâlbuki daha önceki
Med Konfederasyonunun kuruluşu tipik bir ilkel demokrasi örneğidir.
Heredot Tarihi bu konuda ilginç anlatımlar sunmaktadır.
Atina demokrasisi diğer iyi bilinen örneklerdendir. Gerek Isparta
Krallığıyla gerek Persler ve Makedonlarla yaptıkları savaş, diğer bir
anlamda demokrasi mi, imparatorluk veya krallık mı savaşıdır. İlkel de
olsa, sınıf temelinde de olsa, demokratik toplum mu, uygarlık toplumu mu
tartışması ve kavgası hep vardır. Roma’da cumhuriyet ve imparatorluk
kavgası, başta Sezar olmak üzere en ünlü kişiliklerin bile bu kavgalarda
öldürülebileceğini, dolayısıyla şiddetli, savaşlı bir ikilemin var
olduğunu gösterir. Bu örnekler çoğaltılabilir. Hatta konuya ilgimizi
yüksek tutabilmek ve kavrayış gücümüzü geliştirmek için, büyük Fransız
ve Rus Devrimlerini de bu açıdan tanımlayabiliriz.
Fransa Devrimi (1789) mutlak monarşiye karşı başlatıldı. Cumhuriyetle
(radikal toplumsal demokrasi) sonuçlandı. Çok şiddetli, yani devrimci
terör döneminden geçti. Triumviralık’tan sonra Napolyon İmparatorluğuyla
devam etti. Çeşitli geçiş dönemlerinden sonra günümüze kadar beş
cumhuriyet ilanı tanıdı. Altıncısı tartışılmaktadır.
Büyük Rus Devriminde (1917) perde daha radikal bir demokrasiyle açıldı
(Sovyet, şuralar dönemi). İç savaşta devrimci diktatörlüğü tanıdı.
Stalin döneminde diktatörlük kalıcılaştı. 1989’da Fransız Devriminin iki
yüzüncü yıldönümünde tekrar demokrasiye döndü. Halen demokrasisini
geliştirmek istiyor. Kapitalistik modernizm döneminde benzer yüzlerce
örnek neredeyse her yıl yaşanmaktadır.
Bu uzun örneklerle anlatımı iki ilişki yumağı, uygarlık ve demokrasi
odaklaşması arasındaki çelişkili, gergin ve kavgalı ortamı, alanı
yansıtmak açısından sundum.
Dikkat edilmesi gereken en önemli bir husus da, iki yeni toplumun da
komünal toplum üzerinde varlık bulmaya çalıştıklarıdır. Tanımladığımız
gibi, komünal toplum halen de devam eden, toplumların tüm dokularında
kalıntı halinde de olsa varlığını sürdüren ve vazgeçilmez insan türünün
sonuna kadar kalıcı olacağından kuşku duyulmaması gereken ‘ana hücre’
toplumudur. Nasıl ki ana hücreler vücudun değişik dokularında bünyeyi
besleyip tamir etmek, gerektiğinde yeniden inşa etmek rolünü
oynuyorlarsa, komünal anacıl toplum da tüm ikilemli toplumlarda
varlığını benzer tarzda sürdürmektedir. Bünyesinden doğurduğu demokratik
ve uygar toplumlarda çatışmalı, gergin, bazen uzlaşmalı da olsa komünal
toplumun yok olmadığını ve olmayacağını sıkça vurgulamamın önemli
nedenleri ve sonuçları vardır. Yeri geldiğinde sunmaya sık sık devam
edeceğim.
Demokratik toplumla uygar toplum arasında hep çatışmadan bahsetmem
uzlaşma olasılığını dışlamıyor. Tersine, bu iki toplum arasında uzlaşma
esastır. Daha doğrusu esas olmalıydı. Bunun başta gelen nedeni de,
uçların birbirini yok etmediği bir diyalektik anlayışın da sonucu
olarak, demokratik toplumla uygarlık toplumu birbirisiz edemezler.
Birinin varlığı diğeriyle mümkündür. Vurguladığım gibi, demokrasi ve
uygarlık çıkışlarını aynı komünal ana toplumdan alırlar. Demokrasi daha
çok hiyerarşik üst tabakanın ihanetine, baskı ve sömürüsüne uğramış alt
çoğunluğu ve çoklukları kendine esas alırken, uygarlık daha çok üst
tabakanın baskı, sömürü ve ideolojik hegemonyasını sürdüren kesimini
temel alır. Tabii bu kesimler bıçakla kesilmiş gibi birbirinden ve
komünal ana toplumdan kopmazlar. İç içedirler, fakat farklılıkları epey
gelişmiş odaklardır.
Bu noktada bir bütün olarak toplum kavramı anlayışını gözden geçirmemiz
gereği vardır. Hem de sık sık hatırlamak, bilince çıkarmak kaydıyla.
Toplumlar sınıflaşmanın, her sınıf içinde binlerce alt grupların,
milyonlarca ailenin, sınıflaşmamış, sınıflaşmaya karşı direnen her tür
topluluğun, küreselleşenler kadar yerelleşen birimlerin, dinlerin,
dillerin, siyasilerin, ekonomilerin, aşiretlerin, ulusların,
uluslararasıların, kaos ve düzenlerin gergin, dingin, çatışmalı,
dayanışmalı binbir çeşitten ilişki ve çelişkilerin iç içe geçtiği,
teklik biçiminde değil, tekillerin binlercesinin bütününün bütünü olarak
anlaşılmalıdır. Bu büyük karmaşa içinde demokrasi ve devlet birbirini
dengelediği oranda, barışa yakın bir toplumsal düzen oluşur. Tam barış
hali ancak devletsiz hali gerektirir ki, teorik olarak düşünülse bile,
pratikte henüz bundan çok uzağız.
Tüm toplumu, hatta devlet toplumunu da kapsayan uzun süreli bir
demokratik yaşam ancak tam barışa götürebilir. Var olan tarih momentinde
söz konusu olan güçlerin dengesine (devlet ve demokrasi güçlerinin)
dayalı çatışmasız süreç olarak barışlardan bahsedebiliriz. Demokrasi
devleti tam yutmak isterse, mevcut tarihi momentte daha çok kaotik
özellikler ağır basar. Birçok ülkede yaşanan deneyim bunu gösterir.
Devlet demokrasisizliği sürekli dayatırsa, despotik, diktatörlük
sistemleri oluşur ki, yine mevcut tarihsel momentte sonuç kaostur.
Tarihsel süreç de denilen uygarlaşma yaklaşık beş bin yıldır devam
ediyor. Demokrasi daha sınırlı yaşama şansı buldu. Ama toplum ezici
çoğunluk ve çokluklar olarak hep demokrasiyi bekledi. Onun için mücadele
etti. Belki binlerce yıl geçse de, aynı biçimde olmasa bile, bir tür
olarak devlet ve demokrasiler iç içe yaşamaya devam edecekler.
Sorun olan devlet ve demokrasiyi ayrıştırmak kadar, nasıl verimli olarak
ya da en azından birbirini inkâr etmeden bir aradalıklarını sistematik
kurallarla belirlemektir. Belki de yeni türde anayasalar oluşturmak
gerekecektir. Mevcut devlet ve demokrasi iç içeliği tam bir
kandırmacadır. Birbirlerinin ayıbını gidermeye yarayan, çıplak vücudun
ayıplı yerlerini örten asma yaprakları örneğidir. Bu durum aşılmadan,
tutarlı bir devlet ve demokrasi tartışması bile yapılamaz. En modern iki
devrim olan Fransız ve Rus Devrimleri bu konuda gelişme ve netlik
kazandırma şurada kalsın, karmaşayı daha da arttırmışlardır. Siyaset
teorisinin en azından demokrasiye açık devletle (kendini demokrasi
yerine koymayan ve demokrasiyi yasaklamayan) devleti inkâr etmeyen
(kendini hızla devletleştirmeyen ve devleti hep yıkılması gereken engel
olarak görmeyen) demokrasinin içerik ve biçim belirlemesini tam yapmaya
şiddetle ihtiyaç vardır. Teoriye gerçekten ihtiyaç vardır; fakat pratik
ortamın karmaşa haline cevap veren teoriye ihtiyaç vardır. Devlet ve
demokrasinin daha az çatışmalı ve birbirlerini daha verimli kılacak
biçimlerinin hem çok gerekli hem de mümkün olduğuna, ihtiyaç duyulan en
güçlü siyasi olasılığın bu temelde geliştirilmesi gerektiğine
inanıyorum. Mevcut devletler demokrasiyi özde tanımıyor. Devletler çok
hantal ve dev cüsselidir. Demokrasiler ise birer devlet karikatürü
olarak çok çarpık ve işlevsizdir. Siyaset felsefesinin ve pratiğinin en
temel meselesinin bu olduğu kuşkusuzdur.
Tekrar belirteyim, birçok yenilik içeren bu hususları Özgürlük
Sosyolojisi kitabında genişçe tartışacağım.
Geleneksel liberal ve sosyalist paradigmalardan farklı bir paradigmayı,
ana teorik çerçeveyi sunduğumun farkındayım. Daha da içerik kazandırmaya
çalışacağım. Bu kısa çerçeveyi bir ‘toplum biçimi’ olarak kapitalizmi
nereye ve nasıl oturtacağım sorununa yanıt vermek için çizdim. Açık ki
kapitalizmi salt bir ekonomik biçim olarak görmediğim gibi, bir toplum
biçimi olarak da görmüyorum.
Öncelikle kapitalist ekonomi denilen ilişkiyi bir uygar toplum bütünlüğü
içinde görmeye çalışalım. Kapitalist ekonominin, değişim ekonomisi de
denilen metalaşmanın pazar ilişkisi ve rekabetinin üstünde tüneyen ve
esas olarak fiyatlarla oynayarak ve farklı alanlar arasında oluşan
farklı fiyatlardan yararlanarak kurulan bir tekelcilik kazancına
dayandığını iyi kavrayıp özümsemek gerekir. Aslında değişim değeri
yaratan bir sektör olmadığını da bu tanım gereği iyi anlamalıyız. Genel
ekonomik yaşamın çok cüzi bir kısmıyla ilgilidir. Ama stratejik konumu
nedeniyle bu belirleyicilik sağlayan bir cüziliktir. Çok az kişinin
elinde çok büyük ölçüde biriken bir değişim değeri toplamıdır.
Dolayısıyla hem arz hem taleple oynama stratejik üstünlüğü vardır.
Unutmamak gerekir ki, bu üstünlük o güne kadar devletlerde de yoktur.
İlginç olan, bu üstünlüğün doğuşu ve kullanılış tarzıdır. Doğuşunu az
çok anlıyoruz. Kullanılışı sürekli sermaye büyümesine dayandığı için,
çok daha çarpıcı ve toplumu altüst edicidir. Buna devrimci demek topluma
ihanetle özdeştir. Özellikle tarihsel-demokratik topluma!
Sermayenin kendini büyüterek (Ekonominin süpermenleri ekonomi
politikacıların kanun adının kutsiyetinden de yararlanarak cilalayıp
sundukları meşhur kâr kanunu) kullandırılmasının en ince ve kılıfına
uydurularak yapılmış bir talan olduğunu ekonomi-politik bilimi ne zaman
itiraf edecek? Güçlü ve kurnaz adama neden kapitalist demiyorum? Çünkü
el koyuşu açık güce ve savaşa dayalı da ondan. Savaşın tuzak demek
olduğunu tabii unutmuyoruz. Hukuka, dine uydurmaya, kılıfa büründürmeye
gerek duymaz. Yalnız kapitalist ekonominin hakkını şu noktada teslim
etmek gerekir: Kendinden önceki devlet-ekonomi ilişkisi cebren el
koymaya dayanıyordu. Hiyerarşinin örf hukuku ve geleneği mensup olduğu
dinin “kâfirin malı helal” kuralı açık gaspa, ganimeti hak bellemeye
cevaz veriyordu. Yani güçlü ve kurnaz adam artık devlet oluyordu.
Kapitalist ekonomi bu noktada klasik devletten ayrışır. Zıtlaşır
demiyorum. Uygar toplumun gelişim düzeyi ganimet türü bir talanı verimli
kılmadığında bu sektöre gün doğar. Zaten köleci ve feodal devletin
verimsizleşmeye (açık gasp, talan demek olan ganimet hakkı verimli
olmadığında, toplumun iliklerini kurutup artık-ürün üretemez sınırlara
taşıdığında) başladığı an ve süreçlerde devreye girmesi bu farkı ortaya
çıkarıyor. Kendine yeni bir ekonomik düzen yaftasını vurma şansı
tanıyor.
Köleci devlet tekeli ilk çağlarda çok verimlidir. Firavun piramit
mezarlarına, Greko-Romen kent kalıntılarına baktığımızda kendini
gösterir. Kapitalistik sektör bu dönemde de vardır, ama çok sınırlıdır.
Devlet tekelinin verimliliği ona, o sektöre gelişme şansı tanımıyor veya
çok az tanıyor. Köleci çalışma düzeni verimsizleştiğinde, feodal çalışma
düzeninin yaygınlaştığını biliyoruz. Köleci uygarlığın neden
verimsizleştiğini çözümlemek konumuz değildir. Bu uygarlığın çok uzun
süren (M.Ö. 4000-M.S. 500) çalışma ve yaşam anlayışıyla, geniş mekânlara
yayılımıyla, muazzam masraf yapısıyla, zorla ve kölece daha fazla alan
ve insan elde edilişinin sınırlarının tükenmesiyle, içten ve dıştan
binlerce demokratik ve özgürlük karakterli direniş ve isyanlarla
aşıldığını belirtmekle yetinelim.
İnşa edilen ve daha çok İslam Ortadoğu’suyla Avrupa Hıristiyanlığınca
temsil edilen uygarlık toplumu; mirasını devraldığı Greko-Romen
uygarlığına ve onların da üzerine kurulduğu Sümer ve Mısır uygarlığına
nazaran farklı bir meşruiyet ve sömürü tarzına dayandı. İki din güçlü
bir meşruiyet sunarken, köleye nazaran biraz kendisinin olan serf
köylüyle uygar toplum kendini yenilemeyi başardı. Şüphesiz üç yüz yıl
yoksulların vicdanı olan Hıristiyanlığın uzun bir süresiyle İslam’ın
farklı mezhep örtüsü altında süren eşitlik ve özgürlük mücadelesi,
dolayısıyla demokratik toplum çabaları ve arayışları, uygarlığın hem
kendini yenilemesinde hem de daha taşınır kılınmasında başat rolü oynar.
Uygarlık ideologlarınca iddia edildiği gibi, bu durum uygarlığın
yüceliğinden, onurlu gelişiminden kaynaklanmıyor. Bazı kazanımları varsa
bile, eski komünal toplum kalıntıları, aşiretlerin, kavimlerin,
kölelerin kaçışı ve yoksulların binlerce direniş ve isyanlarıyla bu
evreye erişildi.
Uygar toplumda baskı ve sömürünün yeni meşruiyet araçlarıyla kendini
yenilemesi, temel araçları olan sınıf, kent ve devletin de yenilenmesini
sağladı. Serf-senyör, kent-pazar, devlet-kul ilişkilerinin yeni
ortamında kapitalist öğelerin gelişmesi kolaylaştı. Çin’den Atlas
Okyanusuna kadar pazar etrafında gelişen kentler, meta üretiminin
hızlanmasını ve değişimin derinlik ve genişlik kazanmasını beraberinde
getirdi. Pazarlar arasındaki fiyat farkı tekelci tüccar kârlarının
görülmemiş seviyelere ulaşmasını sağladı. Kentlerin ilk defa kırsal alan
karşısında denge sağlaması imkân dahiline girdi. Uzakdoğu ve Avrupa
arasında İslam uygarlığı bir nevi ticaret uygarlığıydı. Ticari açıdan
Avrupa için ne gerekliyse onu sundu. Hem maddi kültür, hem manevi kültür
olarak. Uygarlığın diğer temel araçları zaten ilkçağdan beri
sunulmaktadır. Kent, sınıf ve devletin taşınması İslamiyet ile sona
eriyor. Bunda şüphesiz Araplar ve Yahudiler başrolü oynadılar.
Antikçağda Greko-Romenlerin yarım bıraktığı işleri Arap ve Yahudi
bilgin, zanaatkâr ve tüccarları tamamladılar.
Ortadoğu uygarlığının tek önemli eksikliği, kapitalist sektörün kentleri
aşıp bir ülke mekânında başat rol oynamamasıydı; Amsterdam ve London’un
başardığını başaramamasıydı. Bunda Avrupa mutlakıyet rejimlerinden daha
ezici merkezi despotik otorite başrolü oynadı. Çin ve Hindistan’daki
siyasi yapılanma Ortadoğu saltanatlarından da merkezi ve asimetrik ezici
bir üstünlüğe sahipti. Japonya kısmen Avrupa tarzı feodal siyasi
yapılanmada kaldı.
16. yüzyıla dayandığımızda, kadim Asya uygarlıklarının yeni hamle
takatleri kalmamıştı. Cengiz ve Timur’un seferleri, daha önceki Türk
boylarının göç ve akınları taze kan vermekten, ömürlerini uzatmaktan
öteye bir rol oynamadı. Ne olacaksa bir nevi Asya’nın batı ucundaki
yarımadası niteliğindeki Avrupa’da olacaktı. Yeni uygarlık laboratuarı
orasıydı.
Uygarlıkla birlikte ticaret ve kapitalist sektör Avrupa’ya taşındığında,
önlerinde bakir topraklar, taze kent kuruluşları ve toy, yeni yetme bir
Avrupa feodalitesi oluşuyordu. Onlara uygarlık bile denemezdi.
Hıristiyanlığın onuncu yüzyılın sonlarına dek başardığı, manevi moral
aşıydı. Ortadoğu tarzında kadim bir uygarlık Avrupa’da oluşsaydı,
kapitalist uygarlığın gelişme şansı son derece tartışılı olurdu. Yeni
uygarlıklar bakir topraklarda oluşur. Uygarlıklar açısından bu yönü de
dikkate almak öğreticidir. Avrupa uygarlık mayalanmasına baktığımızda,
ilginç bir boşluk kendini hissettiriyor. Eskinin sürdürülme zorlukları
ve yeninin toyluğu (feodalite) üçüncüsüne aradan sıyrılma şansı veriyor.
Örneğin İspanya üzerinden Arapların, Balkanlar üzerinden Osmanlıların,
Sibirya’nın güneyinden kavimler saldırısının, en son Moğol akınlarının
bir kolu Avrupa’da eski tarz bir imparatorluk kursaydı, acaba tarih
nasıl yön alırdı? Demek ki Avrupa için şans da önemli bir faktördür.
Tüm bu uygarlık üzerine spekülasyonları kapitalistik bir sektörün
doğuşuna ve hegemonik bir karakter kazanmasına açıklık getirmek için
yapıyoruz. Görüyoruz ki, uygarlıksal bir gelişmenin kaçınılmaz bir
halkası söz konusu bile değildir. Binbir tesadüfün birleşik etkisiyle ve
kadim uygarlıkların yarıklarında ve marjinal bölgelerinde, pazarın
üzerinde ve karşıtında para oyunlarıyla sağlanan ve uzak ticaret
yollarından, sömürge talanlarından payına düşeni fazlasıyla almış bir
grup büyük tüccar spekülatörü, Avrupa’nın en iddiasız iki kenti
üzerinden önce Avrupa’da, sonra tüm dünya üzerinde hegemonyasını kuracak
şansı yakalamış ve müthiş kullanmıştır.
Bütün araştırmalar bu spekülatör grubun son derece tutucu olduğunu ve
hiçbir yaratıcı fikrinin, icadının bulunmadığını göstermektedir. En
becerdiği iş, para üzerinden para kazanmaktır. Kıtlık ve savaş
rantlarından yine para kazanmak, dünya genelinde oluşan fiyat farkından
kazandıkça daha çok para kazanmak, becerikli olduğu tek toplumsal
alandır. 16. yüzyıl başlarının Avrupa’sının ilginç bir özelliği de
paranın her şeye hükmedecek bir güce erişmesiydi. Gerçek yönetici ve
komutan para olmuştu. Para kimdeyse güç ondaydı. Bunda şüphesiz müthiş
metalaşma, pazarlaşma ve kentleşme temel etkendir.
Hiçbir kadim Asyatik iktidar gücünün, sultanı veya imparatorunun, hatta
hiçbir Roma imparatorunun metalaşmanın ürünü paralaşma, parayla iktidar
yürütme sorunu yoktur. Olsa bile çok sınırlıdır. Varsa dünya hazineleri,
onlar da çoktan saraylarına taşınmıştır. Kapitalist sektör başarı
üzerine başarı kazandığında, Avrupa kralları borç dilenir durumdaydı.
Para-iktidar gücünün farklı bir aşaması söz konusuydu. İlk defa siyasi
iktidar, para karşısında diz çökebiliyordu. Bu gerçeklik paranın komuta
gücünü devralacak kadar güçlendiğinin de kanıtıdır. Napolyon ordu
konusunda “Para! Para! Para!” derken bu gerçeği dillendiriyordu.
Dünya uygarlık tarihinde (uygarlık karşıtı dünyanın tarihi değil!)
yeniliğin temelinde para etkeninin ağır basması, uygarlıkta bir yenliğe
yol açar. Ama temel niteliğinde hiçbir köklü değişikliğe yol açmaz.
Kaldı ki, uygarlık parayı, pazarı, kenti, ticareti, hatta banka ve
senedi yeni tanımıyor ki. Hepsi binlerce yıl önce icat edilmiş
araçlardır.
Diğer önemli bir başlık, kapitalist sektörün başlangıçta üretimle
ilişkisinin olmamasıdır. Hatta küçük ticaretle de ilişkisi yoktur.
Ekonominin temel ilişkilerinde herhangi bir keşfi, yeniliği söz konusu
değildir. Meta ve değişimin de yaratıcı gücü değildir. Binlerce yıldan
beri metalaşma, değişim sürüp gelmektedir. Eğer illa bir yeteneğinden
bahsedeceksek, paranın gücünü çok iyi keşfetmesi, kullanması, parayı
sermaye haline getirmesi, yani paradan para kazanma zanaatını iyi
becermesidir. Paranın kazanılacağı kent ve ülkeleri, yol ve pazarları da
iyi takip etmede ustalıkları tartışılmaz. Para ve mal dolaşım ağlarının
uzmanlarıydılar. 16. yüzyıl başlarında Avrupa’nın paranın komutasına
girmesini bu grubun ustalığına bağlamak gerçekleri zorlamak olur. Dile
getirdiğimiz tüm gerçekler, uygarlıksal gelişmede bu grubun rolünün son
derece marjinal olduğunu gösterir. Para ve pazarın kapitalist ekonomik
sektörü doğurması bir zorunluluk değildir. Avrupa’nın çok üstünde para
ve pazar gücü Asya uygarlıklarında vardı. Direkt bağlantılı olsaydı,
öncelikle oralarda doğardı. Kapitalizmin doğuşunun bilim, sanat, din ve
felsefeyle bağlantılı kılınamayacağı, bilakis bu disiplinlerin moral
ilke açısından bu doğuşa hep kuşkulu ve karşıt baktığı genel bir
kabuldür.
Her zaman hatırlatmaya çalıştığım bir konudur. Kadın gibi bir gücün,
fazla üretken ve yaratıcı bir özelliği olmayan erkeğin elinde neden bu
kadar zavallı durumu düştüğü ve eline mahkûm olduğudur. Cevap tabii ki
zorun rolüdür. Ekonomi de elinden alınınca, korkunç bir tutsaklık
kaçınılmaz olur. Başına bir erkek çocuk koysan, kırk yıl karılık gibi
çok düşkün bir sanatı icra etmeye razı edilmiş kadar kendisi olmaktan
çıkarılmıştır. Kaldı ki, güçlü erkeğin karılığı daha korkunçtur.
Paranın, sermaye olarak paranın toplum üzerinde kazandığı gücü bu
örnekle kıyaslamanın çok öğretici olduğu kanısındayım. Paranın komuta
gücü kazanması, aslında ekonomik olay olmaktan çıktığının da itirafıdır.
Usta tarihçi Fernand Braudel, kapitalizm pazar karşıtı, dolayısıyla
ekonomi karşıtı, hatta ekonomi dışıdır derken, çok anlamlı bir gerçeği
dile getirmektedir. Ekonomiyi değişim ve pazar olgusuyla başlattığı için
bu yargısı büyük değer arz etmektedir. Her şeyi ekonomiye boğan
kapitalizmin ekonomiyle ilgisinin olmadığı, hatta onun can düşmanı
olduğu benim de hep dile getirmek istediğim bir görüştü. İDDİA EDİYORUM:
KAPİTALİZM EKONOMİ DEĞİL, EKONOMİNİN CAN DÜŞMANIDIR. İleriki bölümlerde
bu konuyu kapsamlı ele alacağım. Finans, ekonomi midir? Küresel finans,
ekonomi midir? Çevre felaketi ekonomi midir? İşsizlik ekonomik sorun
mudur? Banka, senet, kur, faiz ekonomi midir? Kanser gibi kâr uğruna
meta üretmek ekonomi midir? Soru listesi kabarıktır. Hepsine verilecek
tek cevap koca bir HAYIR’dır. Formül şudur: Para, sermaye bahane =
iktidar şahane! Para-sermayenin son derece hileli oyunlarıyla ne yeni
bir ekonomik biçim yaratılmıştır, ne de kapitalist toplum biçimi, hatta
kapitalist uygarlık diye bir uygarlık biçimi söz konusudur. Ortada
tarihin hiçbir döneminde tanık olunmayan toplumun bir ele geçiriliş
oyunu vardır. Sadece ekonomik gücün değil, tüm siyasi, askeri, dini,
ahlaki, bilimsel, felsefi, sanatsal, tarihi, maddi ve manevi tüm
kültürel gücün ele geçirilişi. KAPİTALİZM EN GELİŞMİŞ EGEMENLİKTİR,
İKTİDARDIR.
Kapitalizm çağı da denen insanın son dört yüz yılına bakalım. Toplumla
ilgili egemenlik altına alınmamış, en ince kılcal damarlarına kadar
üzerinde iktidar kurulmamış toplumun bir hücresi, dokusu kalmış mıdır?
Kurnaz İngiliz sosyologu Antony Giddens, modernitenin üç
süreksizliğinden bahseder: Kapitalist üretim biçimi, ulus-devlet ve
endüstri. Moderniteyi bu üç ayakla tanımlarken görünüşte gerçekçidir.
Fakat sanırım farkındadır; bu paradigmayla özünde kapitalizmi
anayurdunda kurtarma savaşının yeni bir aşamasının teorisyenliğini
yapmaktadır. Kapitalizmin değişerek sonsuz kılınmasının teorisi
liberalizmin sağ tarzı tarihin sonu ideası, liberalizmin sol tarzı
sonsuzluğu ideasıyla birlikte bir kez daha beyinlere sızdırılmak
isteniyor. Son kapitalist küresel hamleyle birlikte.
Kapitalizme ilişkin yorumlamayı bundan sonraki modernlik çözümlemesi
temelinde sürdüreceğim. Özellikle ulus-devlet ve endüstriyalizm
boyutunda. Fakat kendisini de bizzat iktidar karargâhlarında takip
etmeye çalışacağım. F. Braudel’den ilham aldığım, ama eksik bulduğum
başlığı ‘kapitalizm evinde’ biçiminde değil de, tıpkı Sümerlerin kurnaz
tanrısı Enki gibi, Helenlerin Hades’i gibi yeraltı saraylarında, yani
görünmez kıldığı iktidar oyunu alanlarında. Dolayısıyla başlığımız
‘çıplak kral ve maskesiz tanrı sarayında’ gibi olursa daha anlamlı
olacaktır. Başından beri küresel iktidar sistemi arzusu olan
kapitalizmin bu emelini ulus-devlet ve endüstriyalizm ayaklarıyla nasıl
başarmaya çalıştığını tüm anlatım tarzlarını sentezleyerek sunmaya devam
edeceğim. Çünkü büyük anlatım tarzlarının parçalanması da bu yeni
Leviathan’ın ilk işlerindendir. Birleştirmeden anlatım çok eksik bir
anlatımdır. Birleştirme eleştirinin hedefinin hizmetine girmesine yol
açar. Yöntemim yadırganabilir, ama toplumsal ilişkinin yetkin yorumuna,
dolayısıyla bilincine götürdüğüne inanıyorum. Değerlendirmemin son
bölümünü Ekonominin Can Düşmanı Kapitalizm başlığı altında tamamlamaya
çalışacağım. Ondan sonraki çalışmam Özgürlük Sosyolojisi adı altında
demokratik, özgür ve eşitlikçi toplumun çözümlenmesine ayrımlanacaktır.
3- KAPİTALİZM EKONOMİ
DEĞİL İKTİDARDIR
-Maskesiz Tanrı,
Çıplak Kral ve Para-Komutan Kendi Sarayında-
Bir halk deyişidir. Doğru haber alınmak istendiğinde, “Çocuktan al
haberi” olarak deyimlenir. Bir kez daha hem tüm çocuklara saygı gereği,
hem de gerçek haber kaynağına inmek için çocuk imgelemelerimi yeniden
yorumlamak durumundayım.
Komşumuz ailenin çocuğu Emin’in ‘İlmihal’ adlı kitabı okumaya
başladığını duyduğumda, İslam ve camiye olan ilgim artmıştı. Birkaç dua
ezberleme karşılığında imam Müslim’in hemen arkasında saflara sızmayı
başarmıştım. Daha sonra duyduğumda, Müslim’in, “Abdullah bu hızla
giderse uçar” deyişini hiç unutmadım. Demek ki doğru giriş yapmıştım.
Yine hala hatırımdadır; zeytin ağacının köküne sarılmış olarak, ilkokul
arkadaşım olacak Aziz’e (sonradan silik kadastro mühendisi ve tapu
müdürü olduğunu duydum), okul ve öğretmenin nasıl olabileceğini sormuş
ve tartışmıştım. Bana daha çok canavar (modern Leviathan) imgesi gibi
gelmişti. Bunda da yanılmamıştım. Çünkü okul, yeni tanrı ulus-devletin
ezberletildiği yerdi. Çok sonraları Hegel felsefesinde yeni tanrının
ulus-devlet olarak yeryüzüne indiğini, Napolyon biçiminde yürüyüşe
geçtiğini okuduğumda ve bunun ilkokuldan itibaren rahip-öğretmenleri
tarafından çocuklara ezberletildiğini yorumlamaya başladığımda,
çocukluğumdan haberi doğru aldığımı fark ettim. Müslim’in cami tanrısı
silikleşirken, Çorumlu öğretmen Mehmet’in ilkokul tanrıcılığı yükselişe
geçmişti. Bir de komşu Argıl köyünün kamyon şoförü Haydar’ın arabasının
farlarının ışığı yılda birkaç kez şafak vaktinde çardak üzerinde yarı
uykulu beklenti halindeyken gözlerime vurduğunda, makinenin büyücülüğü,
yarı-tanrı olarak imgelemime iyice sinmişti. Yeni tanrının arabası söz
konusuydu. Yine çok sonraları endüstriyalizmin yeni Leviathan’ının en
güçlü ayağı veya sıfatlarından biri olarak yorumlamaya başladığımda,
çocukluğumun hayallerinden bir kez daha doğru haber aldığıma inandım.
Hemen burada şunu belirteyim ki, hiçbir tanrısallık endüstriyalizm kadar
canavarlaşmamıştır. Köyümüz Suriye hududuna yaklaşık elli kilometre
uzaklıktaydı. Hudut aydınlatma projektörleri ikide bir yıldırım şavkı
gibi kendini gözüme yansıttığında, devlet-tanrı karışımı bir imgenin
oluştuğunu üçüncü bir çocukluk haberim olarak hep anımsamaya çalışırım.
Türkiye Cumhuriyeti, ulus-devlet haline dönüştürülen kapitalist
modernitenin yarı-sömürge ülkelerde gelişen ilk örneklerinden biridir.
Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunda Fransa Cumhuriyeti’nin izlerini taşır.
Onun gibi ilk başlarda demokrasi ve devlet olarak iç içedir. Tıpkı İran
İslam Cumhuriyeti, ilk İslam Medine Cumhuriyeti, hatta ilk SSCB gibi.
Süreç içinde kapitalist iktidar biçimi olarak demokratik öğeler budanıp
yalınkat ulus-devletlere dönüştürüldüler. Bu konuları ilgili bölümlerde
daha kapsamlı çözmeye ve tartışmaya çalışacağım. Belki de ilkidir. İlk
örnekler hep dikkatle yorumlamayı gerektirir. Cumhuriyet imgelemelerimi
ayrı, uzun bir hikâye-roman olarak anlatmak isterdim. Ancak tek cümleyle
söylemek isterim ki, en güzide Cumhuriyet Okulu olan Siyasal Bilgiler
Fakültesi’ni (Mülkiye-Devlet Mektebi) bitirme yılına girdiğimde,
analitik ve duygusal zekâsı felç olmuş, hiçbir şeyi duyumsayıp
anlamayan, tam da yeni Leviathan’ın tenekeden yapılma ve onun sesini
vermeye zorlanan kara cahili haline geldiğimi, daha sonraki anlayışım
olarak belirtebilirim.
Köydeki eski dinin etkisini uzun yıllardan sonra özellikle
reel-sosyalizm mezhep okulundan ezberlediklerimle kırmayı başarmıştım.
Şunu da belirteyim ki, bu yıllarda korkunç bir septik (şüpheci) durumuna
düşmüştüm. Düşündükçe batıyor, adeta boğuluyordum. Çok sonraları gerek
Türkiye Cumhuriyeti kılığında, gerek Sovyet Reel Sosyalizmi kılığında
kendini dayatanın modern Leviathan olduğunu fark ettiğimde, biraz
kendime gelmeye başladım. Bütün dinlerin tanrısından daha korkunç modern
dinin tanrısıyla (her tarafımı kuşatan sayısız imge ve putlarıyla) karşı
karşıya olduğumu, bunun doğuşunu ve egemen hale gelişini anlamakla bu
dinin bana göre olmayacağını, kendimi bu dine kaptırmamayı ve
saptırmamayı başardığım oranda özgür yaşam seçeneğimin gelişebileceğini
hissetmeye ve anlamaya başladım. İlk defa duygusal ve analitik zihnim el
ele vererek beni kendime getirdi. Bu satırlarla bu süreci yorumlamaya
çalışıyorum.
K. Marks ve F. Engels ‘bilimsel sosyalizmi’, yani kendi sosyolojilerini
yorumlarken; “İngiliz ekonomi-politiği, Alman felsefesi ve Fransız
sosyalizminden bir sentez oluşturduk” derler. Bu üç ekol, tüm Avrupa
yaşamına hükmetmeye çalışan modernitenin teorik çözümlemelerini
geliştirmeye çalışmaktadır. İngiliz ekonomi-politik ekolü, olup bitenin
yeni ekonominin zaferi olduğunu kanıtlamaya (veya yeni din olarak
inandırmaya) çalışırken, Alman felsefesi baş aktörün (tanrı-kralın yeni
biçiminin) ulus-devlet olarak esas alınması gerektiğini, Fransız
sosyalizmi ise tüm toplum adına (uygarlık ve demokrasinin birliği
olarak) eski dinsel anlatımın geriye çekildiği laik-pozitivist (sistemin
yeni dini) toplumun zaferinin söz konusu olduğunu teorikleştirmeye baş
koyar.
16. yüzyıldan itibaren Arupa’da gelişen düşünce devriminin temelinde
kapitalist tekelin muazzam altüst edici etkisi vardır. Bu düşünce
devrimini tanımlamaya çalışırken, benzer birkaç tarihi örneği sık sık
dile getirmek gerekir. İlk örneğimiz Sümer rahip devletinin tapınağın
(ziggurat) döl yatağında doğmasına ilişkindir. Artık-ürün üzerinde
devlet tipi örgütlenme koşulları düşünce devrimiyle birlikte
değerlendirilmektedir. Artık-ürün hangi denetim aygıtıyla kapatılabilir?
Temel meşrulaştırma araçları (toplumu yeni düzene inandırma) nasıl
geliştirilip düzenlenmelidir? Bulunan çareler devlet örgütlenmesi ve tüm
uygarlık dinlerinin ilk örneği olan yeni tanrıların inşa edilmesidir.
Çok radikal bir cevap üretilmiştir. Devlet ilk defa rahip-kral olarak
örgütlenmektedir. Ekonomi ilk defa devlet sosyalizmi olarak devletle iç
içe örgütlendirilip denetim altına alınmaktadır. Geleneksel hiyerarşik
güçler ise yeni gök, yer, hava, su, şehir tanrıları olarak inşa edilip
maskelenmektedir. İnsanın ilk köleleştirilmesi yaratılış destanında
tanrıların dışkısı olarak simgeleştirilmektedir. Tüm bu icatların yeri
ise ziggurattır. Tapınak olarak zigguratın en üst katı tanrı panteonu
(tanrılar birliği, hiyerarşik üst tabaka otoriteleri), onun altındaki
kat rahip-kralın (sistem yaratıcısı ilk yönetici hegemon) yeridir; en
alt kat ise artık-değer-ürün üreten köleler ve zanaatkârlara
ayrılmaktadır. Tapınak şehrin, devletin, sınıfların ilk prototipi, döl
yatağıdır derken, tüm uygarlık sistematiğinin formülünü de belirlemiş
oluyoruz. En son Avrupa modeline kadar hepsi bu örneğin izini
taşımaktadır. Onun için Sümer örneğine muhteşem orijinal kaynak demenin
doğru olduğunu savunuyorum. Hiçbir versiyon, türev orijinali kadar
çekici ve etkileyici olamaz diyorum.
İonya-Grek versiyonu üçüncüdür. Sümerlerin ikinci versiyonu, Yukarı
Mezopotamya kaynaklı Hurriler ve onlarla iç içe olan Hitit uygarlığıdır.
Greklerin farkı, klasik mitolojik söylemi aşıp felsefi tarzı inşa etmiş
olmalarıdır. Doğa ve toplum felsefesini inşa etmelerinin temel nedeni,
ortaya çıkan ve daha gelişmiş kent devletleşmelerini mitolojiyle izah
etmenin inandırıcı değerinin zayıflamasıdır. Her ne kadar alt
tabakalarda mitolojik anlatımın meşrulaştırma gücü devam ediyorsa da,
somut yönetim sorunlarıyla boğuşanlar için daha ikna edici bir söylem
gittikçe kendini dayatan bir ihtiyaç haline geliyor. Sosyal yaşam
pratiği kentlerin yol açtığı problemler nedeniyle felsefi izah tarzını
gerektirmektedir. Fakat Zeus’la başlatılan Olympos tanrılar panteonu
halen çok etkilidir. Sokrates ilk kuşkucu yaklaşımlarını hayatıyla
öderken, öğrencileri taslak halindeki öğretisini felsefenin temel
kaynağı haline getirmeyi başarırlar. Özellikle Eflatun ve Aristo’ya
felsefenin babaları demek yanlış düşmez.
İbranileri Sümer ve Mısır mitolojisinden ilk tek tanrılı dinsel anlatıma
geçen kabile olarak tanımlamak mümkündür. Ayrı bir koldan
versiyonlaştırmadır. Birçok yan kolları da (Zerdüştizm, Yunan felsefesi
başta olmak üzere) katarak Musevilik, İsevilik ve Muhammedî türevleri
doğururlar.
Avrupa’da 16. yüzyılda büyük bir hamle gücü kazanan yeni maddi ve manevi
kültür birikimleri, esas olarak bu tarihi orijin ve versiyonlarına
dayanır. Onlarsız düşünmek, tarihi Avrupa ile başlatmak, ancak
inandırıcı olamayacağı baştan belli olan yeni mitoloji ve din icat
etmekle olur. Pozitivizm, laiklik, liberalizm, hatta sosyalizm adı
altında yapılan düşünce inşa faaliyetleri her ne kadar yenilik taşısalar
da, tarihsel ana kaynağın derin etkisi altında oluşturuldular. Kavram ve
içerikleri ezici çoğunlukta önceki versiyonlarda geliştirilmiştir.
Sadece Greko-Romen felsefe, bilim, sanat ve hukukuna değil, Mısır ve
Sümer mirasına dayanmadan Avrupa Rönesans’ının, Reformasyon ve
Aydınlanma döneminin izahı mümkün olamaz.
Avrupa’nın katkısı şüphesiz vardır. 16. yüzyılla birlikte zaten
meyvelerini vermeye başlar. Francis Bacon, Montaigne, Machiavelli,
Kopernik başta olmak üzere bilim, felsefe ve din karışımı anlatımları
yeni versiyonu belirlemektedir. Uygarlık sadece şehir, devlet, sınıf,
tüccar, para ve pazar sunmadı; felsefe, din, bilim ve sanat da sundu.
Avrupa kadim tarihin maddi ve manevi kültürünü en çok alma ve kendi
potasında laboratuar inceliği içinde inceleyip sentezleştirme yeteneğine
sahip olduğunu kanıtlamıştır. Bunu Hint ve Çin uygarlığı başaramamıştır.
Ortadoğu uygarlığı da son hamlesini yapma gücünü gösterememiştir.
Nedenlerine sık sık değindim.
Avrupa’nın uygarlık tarihinde yaptığı üçüncü büyük versiyonudur derken,
kısaca bu tarihi gerçekleri yeniden hatırlamak öğreticidir.
Antony Giddens, Avrupa’nın katkılarını ‘süreksizlikler’ olarak
kavramlaştırır. Bununla orijin belirlemeye çalışıyor. Şüphesiz Avrupa
uygarlığının orijinalleri vardır. Ama Giddens’in süreksizlikleri
(kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizm) kısmen kanıtlayıcıdır.
Günümüz kapitalizmini kurtarma anlamı taşıyan Giddens’in sosyolojisini
ileriki bölümlerde değerlendirmeye çalışacağım. Fakat açımladığı üç
temel konu derinliğine çözümlenmeyi gerektirir. Bu nedenle bağlantı
kurmak önemlidir.
Yeniden Marksizm’in üç önemli kaynağına dönelim. Avrupa’nın düşünce
kaynaklarını toparlamak açısından üç ayrım anlamlıdır. Fakat üçü
arasındaki benzerliği yakalayamamıştır. Çünkü yakalasaydı kendisini de
ele verecekti. Marksizm de dahil, İngiliz ekonomi-politiği, Alman
felsefesi ve Fransız sosyalizmini ortak kılan Aydınlanma ideolojisidir.
Esas çözümlenmesi gereken bu ideolojidir. Dünyada hala çok etkili ve
egemen olan bu ideolojidir. Her ne kadar sosyoloji bilim olarak
sunuluyorsa da, aynı ideolojinin çerçevesi dışında herhangi bir yenilik
içermemektedir. Yanılmıyorsam günümüz ABD’li ünlü Sosyolog E.
Wallestein, Marksizm de dahil Avrupa düşüncesini yorumlarken, şuna
benzer bir itiraf yapar: “Biz konuşurken, özgürlük ve sosyalizmi
tartışırken, korkarım ilahların gazabına uğrarız. Çünkü aynı zehirli
kaynaktan içtik.” Bahsedilen düşünce, Aydınlanma ideolojisidir.
Frankfurt Felsefe Okulu’nun güçlü temsilcisi Adorno’nun meşhur itirafı
ise, “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” şeklinde bizzat kendisi tarafından
deyimlenmiştir.
Nietzsche ve benzer ardılları Aydınlanma ideolojisini çok daha açık
eleştirirler. Nietzsche, Aydınlanmanın bütün kavramları dinden
alınmıştır der. Carl Schmitt siyaset felsefesinin tüm kavram ve
varsayımlarının dinsel kökünü aydınlatmıştır. Avrupa’nın kendi düşünce
tarzından kuşkusunun derinleştiğine ilişkin zengin bir literatür ve
örnek kişilikler listesi vardır.
Uygarlığın Avrupa’daki hali çok karmaşık ve ürkütücüdür. Sadece korkunç
sömürgeci, emperyalist din ve ulus savaşlarıyla değil, ekonominin
kontrol altına alınıp yönlendirilmesiyle, iktidarı ve
devletleştirilmesiyle de tarihin hiçbir dönemiyle kıyaslanmaz
büyüklüklere ulaşmıştır. Bu noktada birçok ‘süreksizliği’ inkâr
edilemez. Hatta bazı açılardan kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet
şüphesiz çok önemli ‘süreksizlikler’ arz eder.
Fakat başta Aydınlanma ideolojisi olmak üzere, tüm bu anlatımlar Avrupa
uygarlığının ‘süreksizliğini’ açıklamıyor. Bilinçlice olmasa da, her din
mensubunun kendi dini propagandasını yapmak durumunda kalması gibi, son
tahlilde bir din olarak benimsenip bağlılığını sunmada anlatım sahipleri
benzer konumdadır. İstisnaların her zaman mümkün olmasının genel yargıyı
bozmayıp doğruladığını hatırlatmak isterim. Kökleri tarihin
derinliklerinde olan, birkaç versiyondan geçmiş, kendi orijinleri olan
çok karmaşık bir maddi uygarlık ortamında oluşan Avrupa’nın düşünce
yapısının dinsel metafizik niteliği asla göz ardı edilmemelidir. Her din
gibi, ifade ettiği maddi kültür koşullarını savunmak ve ebedileştirmekle
yükümlüdür. Tüm dünyaya yaymak stratejik görevleridir. İlk rahiplerinden
okul ve akademileriyle tüm resmi üniversitelerine, ilkokuldan kışlaya,
fabrikadan büyük alışveriş merkezlerine, medyadan müzelerine, eski
dinlerin kalıntılarına, hastaneden hapishanelerine, mezarlarına kadar
küresel ve yerel, özellikle ulusal çapta tüm toplumu zihniyet alanında
fethettiği gibi, politik iktidar teknikleri ve askeri zoruyla zırh gibi
sarmalamıştır. Tüm toplum “Demir kafese kapatılmıştır.”
Dinler ve izlerini taşıyan düşünceler resmileştikçe ideolojileşirler.
İdeolojiler ise, somut olarak insan gruplarını ve çıkarlarını savunan
program ilkeleridir. Dünya çapında resmileşen Avrupa düşüncesi veya dini
artık bir ideolojidir. Uygarlık olarak üst tabakasını bütün gücüyle
savunmak, ebedileştirmek ve egemen kılmak zorundadır. Ayrıca yanlış
anlaşılmaması açısından bu eleştiriler sadece Avrupalı insana
yapılmıyor; kendim, bölgem, dünyam dahil, fethedilmiş insanlığın tümüne
yapılıyor.
Aydınlanma ideolojisinin neden bu kadar etkili olduğu yerinde bir
sorudur. En gelişmiş kozmopolit din niteliğindedir. Kendisinden önceki
tüm din mensuplarına seslenir. Ulusaldır; ulus-devlete tapmayan bir
ulusallık, toplumsallık neredeyse düşünülmez kılınmıştır. Ulus-devletsiz
insan dinsiz insan durumuna sokulmuştur. En zayıf din durumundadır.
Dolayısıyla kabullenmek eski dinler kadar zor değildir. Bilimcilikle
sürekli beslenmektedir. Maddi yaşam tarzı bir nevi dinin ritüeli haline
getirilmiştir. Manevi kültür araçları, başta medya organları sürekli
propagandasını yapmaktadır. Siyasi ve ekonomik yaşam tam kontrolündedir.
Küreselleşmiştir.
Bu genellemeleri yaparken, içinden çıkılmaz bir dünya imajı yarattığımın
farkındayım. Şunu hemen eklemek durumundayım ki, kendini böyle sunan bir
uygarlık, özgüveni kalmayan Roma İmparatorluğu’nun son dönemine benzer.
Ne kadar görkemli ve güçlü gözükse de, yıkıma uğrattığı tüm toplumun
içindeki çokluklarla çevrenin ekolojik savunması çoktandır mücadele
halindedir. Uygarlığın imparatorluklaşması kadar demokrasinin
konfederasyonlaşması devam ediyor.
A- Kapitalizm Ekonomi
Değil İktidardır
Kapitalizmin ekonomi olmadığını düşünmek, en az Marks’ın Das Kapital
kitabı kadar sonuçları olması gereken bir düşüncedir. Burada açıklamaya
çalıştığım düşüncenin iktidar indirgemeciliğiyle ilişkisi olmadığını
peşinen belirtmeliyim. Ayrıca kapitalizmi ekonomi olarak devletle
bağlantılandıran düşünceyle de eleştirilmeyi kabul etmem. Kapitalizm,
kapitalist ve kapitalist ekonomi diye kavramlaştırılanın, ekonomiyi
kontrol eden politik bir gücün, kliğin oluşumundan bahsediyorum. Bu güç
ilk defa 16. yüzyıl Avrupa’sında etkili olmuş, Hollanda ve İngiltere’de
bizzat bu adlarla bu ülkelerin esas politik egemeni olmuştur. Ekonomiyi
kullanması ekonomik olduğunu göstermez. Fernand Braudel, denilebilir ki,
bu gerçeği ilk fark eden değerli bir sosyolog-tarihçidir. Fakat
düşüncesini sistematize edememiştir. Hatta tüm Avrupa düşüncesinin bir
amentüsünü ne denli bozduğunu fark etse de pek dillendirmemiştir. Belki
de bu yönlü düşüncesini geliştirememiştir. Kapitalizmin pazar karşıtı,
tekel talanı ve dıştan dayatma olduğunu açıkça söylemektedir. O zaman
sormak gerekiyor: Bu dıştan kendini dayatan, pazara karşıt ve ekonomi
olmayan nedir? Bu soruya yanıt çok yetersizdir. Politik güç müdür, din
midir, düşünce okulu mudur?
Teorik düşüncenin çatallaştığı ilişki alanlarında pratik gelişmeyi
incelemek, irdelemek daha öğretici sonuçlar verebilir. Örneğimize
Venedik üzerinde irdelemeyle başlayalım. 13. yüzyılda Venedik’te büyük
tüccar bir grup vardır. Fakat bu grup aynı zamanda kentin yönetimine de
egemendir. Rakipleriyle savaşıyor. Deniz armadaları vardır. Yani askeri
olan bir Venedik de vardır. Ayrıca Rönesans’a hamilik yapıyor. Ekonomi
ve toplum üzerinde denetimi güçlüdür. Tüm bu ilişkilerin iç içe olduğu,
bunda paranın bir zamk işlevi gördüğü de rahatlıkla belirtilebilir. O
zaman bu ilişkiler bütünlüğüne hangi kavram yanıt verebilir?
Açıklanabilecek hususlar olarak; ekonomiyi büyük tüccar adı verilen
grupla denetlemekte ve artık-değerin önemli bir kısmını sızdırmaktadır.
Bunun için politik erkin ya kendisini ya da kontrolünü elinde
tutmaktadır. Zor uygulamak gerektiğinde ordu gücünü kullanabilmektedir.
Dikkat edilirse, aşağı yukarı aynı grubun komple bir hareketi söz
konusudur. Grubun içinden bazı isimler değişse de, en azından Venedik
çapında belirleyici konumda olan bir grup vardır. Tekrar bu grubu
niteleyelim. Tüccar tekelidir, devlettir, ordudur, bürokrasidir. Önde
gelen kilise ve sanat camiasının hamisidir. Devleti de aşan, ekonomiye
kendini dıştan tekel gibi dayatan, ama ekonomi olmayan, topluma devleti
de aşan bir hegemonya dayatan bu gruba iktidar yoğunluğu demek, bizzat
iktidar olarak adlandırmak doğruluk payı güçlü bir yorumdur. Eğer
grubumuz tüm İtalya çapında etkili olsaydı, ona ulusal iktidar
diyecektik. Toplumun tüm kesimlerine kendisini yaysaydı, ulus-devlet
diyecektik. Ülke ekonomisini denetimine geçirseydi, ekonomik iktidar
olarak adlandıracaktık. Tüm Avrupa’ya, oradan dünyaya konumunu taşıracak
olsaydı, Avrupa ve dünya imparatorluğu diyecektik.
Bu varsayımlar temelinde 16. yüzyılın bugünkü Hollanda ve İngiltere
coğrafyasına bakalım. Belirleyici olay, Fransa ve İspanya Krallıkları
tarafından sürekli sıkıştırılmalarıdır. Bu krallıklar kendilerini
imparatorluk olarak ilan edip İngiltere ve Hollanda’yı da kendi
eyaletleri haline getirmek istemektedirler. Hâlbuki bu iki ülkenin kral
ve prensi siyasi bağımsızlıklarını korumak ve geliştirmek istemektedir.
Bunun için şiddetle güce ihtiyaçları vardır. Aksi halde yutulmaları an
meselesidir. İhtiyaç duyulan güç siyasi, askeri, parasal ve
entelektüeldir. Düşünür ve sanatkârları davet ediyorlar. Descartes,
Spinoza, Erasmus oradalar. Yahudi sarraflar para sahibi olarak oraya
akın ediyorlar. Yeni bir ordunun temeli atılıyor. Bu profesyonel, talim,
disiplin ve tekniği yeni olan bir ordudur. Toplumsal dayanışma ve destek
için özgürlüğe önem veriyorlar. İç siyasi çatışmaları gideriyorlar. En
önemlisi de, Avrupa çapında verimli olan bir ekonomik beceri
sağlıyorlar. Tüm bu etkenleri bir arada düşündüğümüzde, Hollanda ve
İngiltere rakiplerine karşı kendilerini güçlü savunuyorlar. Hatta
yüzyılın sonlarında kendilerini hegemon kılma şansını yakalıyorlar.
Gelişmelerin pratikteki ana çizgisinin böyle olduğunu az çok bilgisi
olanlar kabul edecektir.
O zaman sorularımızı yeniden soralım. Tüm bu iç içe ve birbiriyle
bağlantılı ilişki ağlarına ne ad verelim? Nasıl bir sistem olarak
tanımlayalım? Tüm bu gelişmeyi yeni bir ekonomik yaratıcı sınıf mı
sağladı? Ortada verimli kılınmış bir ekonomi vardır. Kimdir bunu
yaratanlar? Binbir çeşit zanaatkâr, çiftçi, işçi, küçük tüccar,
dükkâncı, pazar ve dolaşımı hızlandıran para ve senetler. En önemlisi,
bu ekonomik verimlilik artık-değeri büyütüyor. Kim aslan payını alıyor?
Herhalde ekonomiyi para ve siyasi-askeri güçle denetleyenler. Çünkü para
olmazsa satış olmaz. O olmazsa verim durur. Ordu ve siyasi güç olmazsa
işgal görür, o zaman yine verim düşer. Demek ki belirleyicilikte para ve
türevlerinin etkileri olmakla birlikte, ekonomiyi ancak kontrol düzeyine
getirmek ve karşılığında da büyüyen artık-değeri gasp etmek için bu
denetimi sürdürüyorlar. Bunlar muhtemelen siyasi ve askeri erkle sıkı
ilişki içinde olan kesimlerdir. Prensin ve kralın ordunun başı olduğu,
paraya da çok ihtiyaçları olduğu, dolayısıyla artık-değer toplayanlarla
ya aynı gruptan ya da yoğun ilişkiler içinde oldukları yüksek bir
ihtimaldir. Bu arada sanat ve fikir hareketleriyle de aralarını iyi
tutuyorlar. Avrupa’da özgürlüğe önem veren kral ve prens olarak tanınma
işlerine geliyor. Rakiplerindeki muhalefet hareketlerini de
desteklemekten geri kalmıyorlar. Bir kez daha soralım: Bu komple
hareketi nasıl kavramlaştırabiliriz? Ekonomiktir desek, ortada gerçek
ekonomiyle uğraşan bir kişi bile yoktur. Olanlar artık-değeri ele
geçirenlerdir. Bunlar kimlerdir? Kendilerini dıştan ekonomiye
dayatanlar. Para-değeri dolaşımda hızlandırarak parayı çoğaltanlar.
Devlete borç olarak aktaranlar. Karşılılığında belki de devlete ortak
olanlar.
Görüyoruz ki, kapitalizm, kapitalist ve kapitalist ekonomi dediğimiz
dolaylı olarak ekonomiyi denetleyenler, ama esas olarak içinde yer
almayanlar oluyor. Esas uğraşları ne bunların? İktidar tekeliyle
ilgililer. Ekonomik tekellerini iktidar tekelleriyle birleştiriyorlar.
Savaşıyorlar; ülkede savaşı kazandıklarında ülke içinde güçleri artıyor.
Bu daha çok artık-değer demektir. Dışa doğru savaş kazandıklarında, bu
sömürge kazanımı ve hegemonya demektir. Bu gelişme ise tekel talanı
demektir.
İngiltere ve Hollanda örneğini zamana ve mekâna yaydığımızda, gelişmeler
daha somutluk kazanıyor. Aralarındaki ittifakı önce Avrupa’daki
hegemonyaları için kullanırlar. 16. yüzyıl sonlarında İspanya
İmparatorluğunun boyunduruğu kırılmış ve Avrupa çapında imparatorluk
emelleri ölümcül bir darbe yemiştir. 17. yüzyılın sonlarında Fransa
monarşisi de yenilgiye uğratılmış ve Avrupa üzerindeki hegemonik
emelleri ağır darbe almıştır. Avusturya karşısında Prusya Almanya’sını
destekleyerek, Habsburg sülalesiyle Avrupa üzerindeki imparatorluk
düşlerine de ölümcül darbe vurulmuştur. Son Otuz Yıl Savaşlarıyla din
savaşı çağına son verilmiş, 1649 Westphalia Anlaşmasıyla kendi
çizgilerinde ulusal devletler dengesine dayalı sistemin temelini
atmışlardır. Fransa’nın 1789 Devrimiyle buna cevabı, Napolyon şahsında
stratejik hegemonya kaybıyla sonuçlanmıştır. Aynı dönemlerde sömürgeler
savaşı da kazanılıp, 19. yüzyıla endüstri devrimiyle girilmiştir.
Endüstri devrimi İngiliz hegemonyacılığını kesinleştirmiş, kendisine
dünya imparatorluğunun yolunu açmıştır. Prusya’nın şahsında geç uyanan
Alman devi, 1870’te Fransa’ya karşı kazandığı zaferden sonra, Avrupa ve
Dünya hegemonu olmak için iki dünya savaşıyla iki defa ağır yenilgiye
uğratılmıştır. İkinci İngiltere olarak ABD iki dünya savaşından da
kazançlı çıkmış ve İkinci Cihan Harbinden beri yeni Dünya hegemonik gücü
olmuştur. Almanya’nın rolünü tekrarlamak isteyen Rusya Sovyet
İmparatorluğu hegemonya savaşından yenik çıkmıştır. Artık Dünya
İmparatorluğuna oynayan bir ABD var ki, çöküşü engellemek için bir nevi
savunma savaşıyla ömrünü uzatma peşindedir.
İktidarın ana doğrultusu böyledir. Uruk sitesinden başlayan iktidar
nehri, akışına binlerce yan kol alarak, ABD’nin Newyork kenti
yakınlarında artık okyanus sularında kaybolmaktadır. Başka dolaşacağı
kıyı olarak Çin’in Okyanus kıyıları düşünülmektedir ki, şimdilik bunun
varsayımı yapılmaktadır. Oraya varması ihtimali, varmaması ihtimalinden
düşüktür. Uygarlık toplumunun çözülme şansı daha yüksek bir ihtimaldir.
Dünya çapında dev boyutlara varan toplumsal ve çevresel sorunlar,
demokratik toplumların devreye girmelerini ve kendi uygarlıklarını inşa
etmelerini öncelikli olasılıklardan biri haline getirmiştir. Eski devlet
sistemlerinden kalma imparatorluk kültü yerine, demokrasilerin
konfederatif birliğinin küresel sorunlarla baş etme şansı daha
yüksektir.
Bu varsayımlar kapitalizmi yerli yerine oturtmak için yapılmaktadır.
Ufuk turu gibi bir şeydir. Uygarlık ana nehrinin İngiltere ve Hollanda
durağı derin bir girdap yaptıktan sonra devam ediyor. Yeni bir hız ve
renk kazanarak. Girdabla birlikte ana nehre katılan süreksizlerin
uygarlığın sonraki akışına yeni bir renk ve hız verdikleri açıkça
belirtilebilir. Geleneksel devletin ulus-devlet olarak yeni versiyonu,
yine neolitik devrimden sonra en büyük ekonomik devrim olarak
endüstrisi, iki çok güçlü akarsudur. Geleneksel uygarlığı hızlandıran ve
renklendiren de bu iki etkendir.
Yine sürekli sorduğum soru devreye giriyor. Kapitalizm nerede?
Kapitalizm ulus-devlet ve endüstrinin neresinde? Bu soruları ekonomik
içerik açısından soruyorum. Cevabını çok sıkı aramama rağmen ekonomi
içinde bulamıyorum. Biçiminde tekrarlıyorum.
Belki tuhaf karşılanabilir, ama bana göre ekonominin gerçek sahibi, tüm
işgal ve sömürgeleştirme çabalarına rağmen kadındır. Ekonomiyi
sosyolojik açıdan anlamlı değerlendirmek istiyorsak, en doğru yaklaşım,
mademki çocuğu karnında beslemekten tutalım, en zor doğum sonrası ayakta
durabilecek hale getirinceye kadar kadın besliyor, evin besleme
zanaatkârı da kadındır; o halde en temel güç kadındır. Cevabım gerçeğe
daha saygılı sosyolojik bir cevaptır. Biyolojiyle bağını da kesin göz
önünde bulundurarak. Kaldı ki, tarım devrimindeki rolü ve milyonlarca
yıl bitki toplayıcılığıyla, halen sadece ev içinde değil, ekonomik
yaşamın birçok alanında çarkı döndüren kadındır. Bilimlerin temelini
atma onurunu taşıyan Antik Yunanlıların ekonomiye ev yasası, kadın
yasası olarak ad koymaları da bu gerçeği binlerce yıl önce tespit
etmiştir.
İkinci sırada şüphesiz uygarlık güçlerinin baş sanat olarak belledikleri
artık-ürün ve artık-değer gaspı için sürekli ve acımasız yöntemlerle hep
denetim altında çalıştırdıkları köle, serf ve işçi kategorisinde yer
alanlar vardır. Üçüncü sırada biraz daha özgür her tür zanaatkâr, küçük
tüccar, dükkancı ve küçük arazi sahibi çiftçiler gelir. Bunlara
sanatkâr, mimar, mühendis, doktor vb. serbest meslek erbabını da dahil
etmekle tabloyu aşağı yukarı tamamlamış oluruz. Ekonomik çarkı tarih
boyunca çeviren toplumsal grup veya sınıfların bunlar olduğu
tartışmasızdır. Yine aralarında kapitalist, senyör, ağa, efendi yoktur.
Bunlar çok açık ki, ekonomik güçler değil, insan ve emeği üzerine her
tür sömürüyü, işgali, sömürgeciliği ve asimilasyonu dıştan ve tekelci
olarak dayatan işgalci, sömürücü, sömürgeci ve asimilasyoncu güçlerdir.
Dıştan dayatmacı ve ekonomi olmayan sadece kapitalist değildir. Büyük
tüccar, sanayici ve bankacı olarak kapitalistten başka senyör, efendi,
politikacı, asker ve uygarlıkçı entelektüel de ekonomik olmayan,
ekonomiye dıştan kendilerini dayatan güçlerdir.
B- Kapitalizmin
Ekonomi Olmadığına İlişkin Veriler
Kapitalizmin sadece ekonomi olmadığına, daha da vahimi ekonomi
karşıtlığı olduğuna ilişkin de eldeki veriler çarpıcıdır.
1- Ekonomik krizler. Kapitalizmi bir ekonomik sistem olarak kanıtlama
çabasındaki ‘pozitivist-bilimci’ rahip takımı, krizler sorununu da
yanlış algılamakta ve algılatmaktadır. Ekonomik krizlerin tek bir izahı
vardır. O da ekonominin can düşmanı, karşıtlığı kimliğinde yatmaktadır.
Bazen fazla üretimden kaynaklanan krizler diye bir tanım
geliştirilmektedir. Bir yandan dünyanın büyük kısmı açlıktan kırılacak,
diğer yandan üretim fazlası bulunacak! Kapitalizmin ekonomi karşıtlığı
en çok bu tür bilinçli olarak yaratılmış bunalımlarda kanıtlanmaktadır.
Nedeni de gayet açıktır: Tekel kârı. Yok pahasına ürettiği emekçi
güçlere bırakılan paylar alım gücüne yetmeyince, sözde bunalımlar ortaya
çıkıyor. Daha doğrusu, çıkarılmış oluyor. Bu durumda hangi sahte rahip,
daha doğrusu sözde ekonomist imdada yetişiyor? Keynes! Ne diyor?
Harcamaları devlet arttırsın. Nasıl? Emekçilerin alım gücünü
yükselterek! Oyun bütün iğrençliğiyle nasıl ortaya çıkıyor? Bir yandan
cebini boşaltacaksın, diğer yandan elinle diğer cebini dolduracaksın!
Bu, bal gibi emekçileri ve tüm uygarlık dışı toplumu ölümü gösterip
sıtmaya razı etme politikasıdır. Çok açık ki, politik bir ilişkiyle
karşı karşıyayız. Uygarlığa karşı demokratik güçlerin eylemi bastırılmak
istendiğinde önce aç bırakılır. Sonra yalvartılarak karınları doyurulur.
En eski savaş taktikleriyle karşı karşıyayız: Bir halkı, bir şehri
teslim almak istiyorsan, önce ablukaya alacak, aç bırakacaksın! Sonra
teslim olma karşılığında karnını doyuracaksın!
Kapitalizmin sahte bunalım teorisinin gerçek özünün bu olduğunu yüzlerce
örnekle kanıtlayabilirim. Sadece meşhur 1930 bunalımını çözümlersek, tüm
mantığı sökmüş oluruz. Bu dönemde neler oluyor? İngiltere’nin
hegemonyasını kabul etmeyen Sovyetler Birliği kalıcı ve başarılı bir
rejim haline geliyor. Hem de kapitalist adı verilen dünyayı tehdit
ederek. Avrupa içinde ağır şartlarla teslimiyet antlaşması dayatılan
Almanlar ve bağlaşıkları sağı ve soluyla direniş halindedir. Çin, Mao
önderliğinde büyük bir köylü başkaldırısını yönetiyor. Anadolu başta
olmak üzere, İngiliz hegemonyacılığına karşı sömürge ve yarı sömürge
ülkeler ulusal diriliş mücadelesiyle dünya çapında başkaldırmaktadır.
İngiliz dünya hegemonyacılığının bunlara verdiği yanıt, 1929-30 bilinçli
bunalımıdır. Bir yandan dağ gibi yığılmış mallar, diğer yandan açlıktan
kırılan halklar, emekçiler. İngiliz Keynes’in ilacı her şeyi açığa
vuruyor: Dünya emekçilerine ve halklarına kırıntılar kabilinden ayakta
kalma şansı. Sözde sosyal devlet politikaları. Sonucu ne olmuştur bu
‘kapitalist sosyal devlet politikalarının’? Ekim Sovyet İhtilali ile
başlayan dünya demokratik toplumunun, uygarlığın yeni hegemon gücü
karşısında adım adım geriletilmesi, çarpıtılması, asimile edilmesi;
1990’larda Sovyet sisteminin çok önceden başlatılan (1930’larda
Stalin’in antidemokratik politikaları, yani diktatörlüğü: Niçin? 1929-30
bunalımının etkisini bertaraf etmek için. Kim bertaraf oldu? Stalin ve
ekibi, Sovyet ekonomisi) içten çökertilme politikalarıyla resmen ortadan
kaldırılmasının ilanı. Ulusal kurtuluş devletlerinin sosyal içeriğinden
(demokratik devrim ve toplum içeriğinden) boşaltılarak hegemon
kapitalist sisteme entegre edilmesi. Tüm bunalımların ana amacının bu
olduğu, bilinçli devlet politikalarıyla hegemonik sistemin varlığının
sürdürülmesiyle amaca erişildiği, en azından kritik bir aşamanın geride
bırakıldığı.
2-
Kıtlığa dayalı krizleri de aynı kategoride değerlendirebiliriz. Bilinçli
mal üretiminden vazgeçilmesi veya hastalık ve afetler karşısında
insanların çaresizliğinden medet umulması. Mevcut teknik ve donanımlarla
ciddi bir açlık ve kitlevi hastalıklar düşünülemez. Amaç hegemonik
sistemin varlık sorunu olduğunda bu yapay bunalım türüne başvurulmakta,
hastalık ve afetler koz olarak kullanılmaktadır. Bir kez daha
‘kapitalist ekonomi ve toplumu’ denilen aygıtın resmi hegemonik uygar
güçle bağlantısını netçe görüp yorumlayabiliyoruz. Metot aynıdır: Aç
bırak, hastalığını ve felaket halini kullan! Hem de kurtarıcı melek ve
hatta tanrısı olduğunu kanıtlamış olursun. Kulların sana bol bol
şükretsin!
3- Kapitalizmin sadece ekonomi karşıtlığı değil, toplum karşıtlığı
olduğunu da iyi anlamak gerekir. Teorik olarak toplumun bütün olarak
kapitalistleşemeyeceğini, bunun imkânsız olduğunu çok önceden Roza
Luxemburg kanıtlamaya çalışmıştır. Bence ince teorilere pek gerek
yoktur. Herkes, her toplum, işçi ve kapitalist olarak ikiye bölünse, kâr
amacıyla satacak mal üretemezsin! Kaba örnek: Yüz işçinin çalıştırıldığı
bir fabrika varsayalım. Yüz araba üretebilsinler. Toplum da bir
kapitalist fazlasıyla 1+100 kişiden oluşsun (Çünkü toplum sadece işçi ve
kapitalistlerden oluşmaktadır. Saf kapitalist toplum denilen olay budur.
Tabii Marksistlerin en azından bir kısmının büyük yanlışı). Yüz arabayı
elden çıkaralım ki kâr gelsin. Yüz işçi ücretleri ile arabaları aldılar.
Geriye patrona ne kaldı? ‘0’ (sıfır). Demek ki, daimi olarak
kapitalistleştirilmeyen, benim sistem analizimle ‘uygarlık karşıtı
demokratik toplum’ her zaman var olmalı ki, uygarlık toplumu
sürdürülebilsin. Yeni hegemon güç olarak ‘kapitalist uygarlık’ da
diğerleri gibi ancak demokratik toplum karşıtlığı, eylem zamanlarında
daha da azgınlaşarak demokratik toplum düşmanlığı temelinde var
olabilir: Ya savaşlarla ya barışlarla. Tüm uygarlık tarihinde olduğu
gibi, kapitalist uygarlık tarihinde de bu anlatımı doğrulayacak
sayılamayacak kadar çok olay ve savaşlar vardır.
4- İşsizlik. Kapitalizm sistem olarak artık-değerden kâr oranını yüksek
tutmak için daima bir yedek işsizler ordusunu devrede tutmak zorundadır.
Hatta yoksa yaratmak zorundadır. İşsizlik bilinçli yaratılan süreçtir.
En sıradan canlı hayvan ve bitkiler işe yararken, insan gibi bir varlık
nasıl işsiz bırakılarak yararsız kılınsın? Örneğin işsiz karınca
olabilir mi? Karınca bile işsiz olamıyorsa, insan gibi gelişmiş bir
varlık nasıl işsiz olsun? Evrende işsizlik kavramına yer yoktur. Ancak
analitik zekânın sapık bir ürünü olarak, toplumsal yaşamın en vahşi
eylemi olarak işsizlik yapay olarak yaratılmakta ve canlı tutulmaktadır.
Kapitalist sistemin ekonomik yaşama karşı en amansız düşmanlığını hiçbir
olay ‘işsizlik’ kadar açığa çıkaramaz. En ağır eleştirdiğimiz firavun
rejiminde bile ‘işsiz köle’ kavramına yer yoktur. Nasıl ki işsiz firavun
olmaz ise, işsiz köle de kavram olarak bile düşünülemez. Bir kölenin her
zaman değeri ve işi olmuştur. Sadece kapitalizmde işsizlik, yani amansız
ekonomi düşmanlığı vardır.
5- Kapitalizm ekonomik tekniğin de düşmanıdır. Mevcut bilim ve teknik
düzeyi, adına ister ‘refah toplumu’ ister ‘cennetteki toplum’ diyelim,
herhangi bir toplumun rahatlıkla hem siyasi sistem olarak demokratik
toplum biçiminde varlığını sürdürebilecek, hem de ekonomik olarak
sorunlarını çözebilecek bir tarzda gelişmiş bulunmaktadır. İnsan
ihtiyaçlarına bu bilim ve teknik düzeyin optimum (en verimli tarzda)
uygulanmasına kapitalist sistemin ‘kâr yasası’ engel koymaktadır. Kâr
yasası olmazsa, sadece insanın beslenme ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş
bir ekonomiye, mevcut bilim ve teknik düzeyi rahatlıkla gerekli her
çözümü bulabilecek kapasitededir. Bu kapasite hiçbir zaman tam
kullandırılmamakta; bilakis sürekli krizler, işsizlik, toplumsal
şişkinlikler yaratılarak kapitalist uygarlık sürdürülmek istenmektedir.
Demek ki kapitalizm sadece ekonomi düşmanlığı değil, ekonomiyi optimal
düzeyde gerçekleştirebilecek bilim ve tekniğin de düşmanıdır.
6- Kapitalizm ekonominin en temel ilkesi olan ahlakın, moral değerlerin
de düşmanıdır. İnsanlık ancak ahlaki ilkeyle ekonomik ihtiyaçlarını
düzenleyebilir. Aksi halde örneğin karıncalar gibi çoğalabilir ki, buna
on tane dünya gibi gezegen bile yetmez. Ahlak olmazsa ‘aslan toplumuna’
dönüşebilir ki, geriye yenilecek sığır, hayvan kalmaz. O zaman aslana da
dünya kalmaz. Yani kapitalizm sınırlandırılıp durdurulamazsa, ya toplumu
‘karıncalar toplumuna’ dönüştürerek yıkımın eşiğine getirecek (örneğin
Çin ve Japonya’nın durumu), ya da ‘aslanlar toplumu’ durumuna
getirecektir (örnek ABD toplumu). Her toplum ABD, Çin ve Japonya gibi
olursa, insan toplumunun sürdürülebilirlik şansının gittikçe azalacağı
açıktır. Burada kapitalizm esasta ahlaki ilkeyi sözde ‘kapitalist
ekonomiye’ kurban etmiştir. Bir dönem çocuklar, kız çocukları da
fazlalıktır diye kurban edilirdi. Varsa ancak böyle bir ahlakla insan
kurban edilerek toplum sürdürülebilir. Nitekim tüm kapitalist damgalı
savaşlara ‘insan kurban etme ayinleri’ olarak bakarsak, nasıl bir
‘kapitalist ekonomi ilkesi’ ya da ahlaksızlığıyla karşı karşıya
olduğumuzu anlarız. Yalnız toplumun iç sosyal dokularını tahrip etmiyor
bu ahlaksızlık. Çevreyi, doğayı da ilk defa hükmü altına alarak, büyük
bir katliam sürdürerek sadece insan yaşamını değil, tüm canlı yaşamı da
tehdit edecek boyuta varıyor. Bundan daha büyük ahlaksızlık ve canlı
düşmanlığı olabilir mi?
7- Kapitalizm ekonominin ana gücü, yaratıcısı kadının da düşmanıdır. Tüm
çözümlememiz kadının toplumsal yaşamdaki yerinin, ekonomik değerinin
birincil düzeyde ve yüksek seviyede olduğunu kanıtlamaktadır. Tüm
uygarlık tarihinde olduğu gibi, en acımasız dönemini kapitalist uygarlık
aşamasında yaşamaya başlayan ‘ekonomisiz kılınmış kadın’ gerçeği, en
çarpıcı ve derinlikli toplum çelişkisi haline gelmiştir. Kadın nüfusu
ezici olarak işsiz bırakılmıştır. Ev işleri en zor işler olduğu halde,
beş metelik değer etmemektedir. Çocuk doğurma ve yetiştirme hayatın en
zor işi olduğu halde, sadece değer etmemekle kalmamakta, giderek başa
bela olarak düşünülmektedir. Hem ucuz, işsiz, çocuk doğurma ve binbir
zahmetle büyütme makinesi, hem ücretsiz ve hatta suçludur! Kadın
uygarlık tarihi boyunca toplumun zemin katına yerleştirilmiştir. Ama
hiçbir toplum kapitalizmin yürüttüğü ve çok sistemli hale getirdiği
istismarı geliştirme gücünde olamamıştır. Bu sefer kadın sadece zemin
katta değil, tüm katlarda eşitsizliğin, özgürlüksüzlüğün,
demokrasisizliğin nesnesidir! Daha da vahimi, tarihin hiçbir dönemiyle
kıyaslanamayacak şiddette ve yoğunlukta cinsiyetçi toplum iktidarını
insanın en mahrem organlarına kadar şartlandırıp çoğaltarak, kadını bir
seks endüstrisine dönüştürerek, işkenceyi toplumun tüm katmanlarına
yayarak, ‘erkek egemen toplumu’ kapitalist uygarlık döneminde azamiye
çıkartarak, ‘ekonomostan’, ekonominin yaratıcısı özneden intikam
alırcasına kadın ve ekonomi düşmanlığını her yerde ve her zamanında
kanıtlamaktadır!
8- Kapitalizm, ekonomiyi en son küresel aşamasında zirveye çıkarttığı
‘borsa, kur ve faiz’ piyasası denilen para-kâğıt oyununa çevirerek
düşmanlığını, gerçek ekonomiyle ilgisizliğini fazlasıyla ve tüm toplumun
gözüne sokarcasına kanıtlamaktadır. Tarihin yine hiçbir döneminde
ekonomi bu tür kâğıt oyunlarına, sanal bir sisteme dönüştürülmemiştir.
Ekonomi toplumların en hassas dokusu olarak değerlendirilmiş, hep
kutsallık atfedilecek düzeyde (kutsallık kelimesinin kaynağı Sümer
toplumuna kadar gitmekte ve gıda kavramıyla bağlantılandırılmaktadır)
değerlendirilmiştir. Beslenme en öncelikli sorun olarak görülüp
çözümlenmeye çalışılmıştır. Bütün dinlerde ekonomik güvenceye dayalı bir
izah yanı vardır. Bayramlar ekonomik bolluk veya en azından kriz
olmaktan çıktığı dönemlerin anısına düzenlenmektedir. K. Marks'ın haklı
olduğu bir nokta olarak, toplumun tüm alanlarını etkileyecek
özelliklerin toplam ifadesi olacak kadar önemli olan ekonomi, duygusal
ve analitik zihnin yoğunluk alanı olmaktan çıkarılıp para-kâğıt
oyunlarına bağlanarak, analitik-spekülatif zihniyetin en sorumsuz,
gerçek yaşamdan kopuk alanına dönüştürülerek gerçek niteliğini ortaya
koymaktadır. Hiçbir emek harcamadan, kur, faiz ve senet fiyatlarıyla
oynayarak, küresel çapta saatlik süreler içinde milyarlarca Dolar
(küresel para) el değiştirmektedir. İnsanlığın yarısı açlık ve yoksulluk
sınırlarında gezinirken, bu tür değer transferleri kadar ekonomiye
zıtlığı yansıtacak bir sistemi tasavvur etmek zordur. Kapitalizm, finans
çağı da denilen son evresinde, sadece bu yüzüyle bile ne kadar gereksiz,
ekonomi dışı ve düşmanca sistem olduğunu gayet iyi kanıtlamaktadır.
9- Kapitalizm ekonominin en temel iki alanı olan üretim ve tüketime el
atıp kontrol altına alarak, toplumların gerçek besin, giyim, barınma ve
dolaşım ihtiyaçlarıyla ilgisi bulunmayan, sadece kârını maksimize etmeyi
hedefleyen politikalara ağırlık vererek ve daha önce belirttiğimiz gibi
üretim ve tüketim krizleri yaratarak yapılarını kökten bozmaktadır.
İnsanlık emeğinin gerçek üretim ve tüketim yapılarıyla ilişkisi
bulunmayan veya önceliği olmayan, bilakis büyük sakıncalar içeren
nükleer silahlar başta olmak üzere korkunç boyutlarda silahlanma, çok
kâr getirdiği için çevreyi felakete götüren karbon kökenli enerji
kaynaklarına yatırım, genetiği değiştirilmiş tarım, uzay teknolojisi,
kara, deniz ve hava ulaşım hatlarına çok pahalı olmak kadar yol açtığı
kirlilik bilindiği halde büyük yatırımlar, moda çılgınlığının sonucu
olan aynı tür malın yüzlerce versiyonu için hesapsız yatırımlar sadece
birkaç örnek olarak sunulabilir. Bir yandan çılgınca ve gereksiz
alanlarda dağ gibi yığılan eşyaların pazarsızlıktan tüketim niteliğini
yitirip çürümeye terk edilmesi, diğer yandan tüketim gücü olamamaktan
kaynaklanan açlık ve hastalıktan kırılmalar. İşsizlik orduları! Tarihte
hiçbir savaşın, doğal felaketin insan toplumuna yapamadığı kötülüğü ve
düşmanlığı; kapitalizm denilen ekonomik biçim hem de ekonominin can
damarlarına basarak, sıkıştırarak, kopartarak, suni damarlar takarak
gerçekleştirmektedir.
Bir uygarlık aşaması olarak kapitalizme ilişkin bu saydığımız dokuz
başlık şüphesiz ciltler dolusu kanıtlamalı çözümleme gerektirmektedir.
Yapmaya çalıştığım savunma düzeyinde tez belirleme olduğu için, böyle
kısa anlatımları tercih ettim. Sonuç bölümüyle bundan sonraki iki başlık
altında açımlama başka yönleriyle devam edecektir.
C- Kapitalizm
Toplumsal ve Uygarlıksal Gerçekliğin Neresinde ve Hangi Zamanındadır?
O halde hem ekonomi olmayan ve hem de ekonomi karşıtlığı bariz olan bu
sistemi toplumsal ve uygarlıksal gerçekliğin neresine ve hangi zamanına
yerleştirerek, yetkin bir anlamlandırma ve yorumlamayı başarabiliriz?
Kapitalizm hakkında anlamlı bir sonuca ancak uygarlık tarihi boyunca
uygarlık güçlerinin, sistemlerinin bir yandan kendi içlerinde,
aralarında yürüttükleri eylemler, çatışmalar; diğer yandan uygarlık
karşıtı güçlerle yapılan eylem ve savaşlar içinde varmak mümkündür.
Konuya aşırı vurgu yaptığımın, çok tekrara kaçtığımın farkındayım. Özür
de belirterek, bu çok ilginç ve ufuk açıcı turu bir kez daha kalın
çizgilerle ve bütünlük içinde sunmak durumundayım.
1- İlkel Komünal Çağ
(İlkel insandan dördüncü buzul döneminin sonuna, 20000 yıl öncesine
kadar):
İlkel komünal ana düzeninde ekonomi kültürünün temeli atılmaktadır.
Toplayıcılık ve avcılıkla sağlanan besinler anında tüketilmekte, post ve
liflerinden yararlanılmaktadır. Ağırlıklı olarak ana-kadın klanın
düzenleyici otoritesidir. Bir nevi ilk anacıl hegemondur. Klan
toplumunun ana ilişkisi ve çelişkisi doğal çevre koşullarından risk
teşkil edenlerden korunmak, elverişlilik ve beslenme imkânı sunanlardan
yararlanmaktır. Klan kimliği bu koşullarda hayati vazgeçilmezlik arz
etmektedir. Karı-koca mefhumu gelişmemiştir. Doğuran ana tanınmaktadır,
ama partner, çiftleşilen erkek tanınmayacak kadar önemsizdir. İnsan
toplumu şimdiye yaşamının yüzde 98.5’ini bu biçimde sürdürmüştür. En
uzun vadeli toplum biçimi oluyor. Hafif yontulan taşlar ilk temel
kullanım araçları olduğu için, bu döneme yontma taş devri de
denilmektedir. İlkel vahşet dönemi denildiği de olur. Sosyolojik olarak
benimsenen ad ilkel komünal düzendir. İşaret dili kullanılmaktadır. Dere
ve göl kıyılarında, mağara ve çakılan kazıklar üzerindeki kulübelerde
barınmaktadırlar. Yaklaşık iki milyon yıl yalnız Afrika’da, bir milyon
yıldan beri de Asya ve Avrupa kıtasında böyle yaşandığı
varsayılmaktadır. Yurt kavramı, sınır, mülkiyet henüz gelişmemiştir.
Aidiyet sadece klanla tanınmaktadır. Klan simgeleştirildiğinde, herhangi
bir nesneyle, totemle temsil edilmektedir. Kendi içinde aşama yapma, az
veya çok gelişmişlik düzeyleri olsa da, dördüncü buzul dönemi sonuna
insanlık bu düzen biçimi altında geçiş yapıyor.
2- Neolitik Çağ
(M.Ö. 15000-4000 yaklaşık):
Dördüncü buzul döneminin bitiminden sonra, tahminen 17 bin yıl önce kısa
bir mezolitik (orta taş devri) dönemden sonra ilk defa ana kol halinde
Toros-Zagros dağ sisteminin eteklerinde, iyi cilalanmış taşlar ve
obsidyen kullanımından ötürü neolitik (yeni taş devri) olarak
adlandırılan, fakat özü tarım ve köy devrimi olan, tarihi önemi büyük
bir aşamaya geçiliyor. Yaklaşık 10 bin yıl öncesine dayanan varlığı
arkeolojik olarak kanıtlanan bu toplum, ilgili dağ sisteminin iklimi ve
çevresinin bitki ve yararlanılabilir hayvanlarla dolu olması nedeniyle
büyük bir sıçrama gerçekleştiriyor. Beslenme imkânları artıyor. Dokuma
yapılıyor. Mağaradan köy yaşantısına geçiliyor. Bitki ve hayvanlar tarım
kültürüne ve evcilleşmeye alınıyor. Yaklaşık M.Ö. 6000’den itibaren
çanak çömlek yapılıyor. Özellikle Doğu Akdeniz dağ eteklerinden
Zagroslara kadar bir hilal çizen bölgede, çok güçlü ve sık ağlarla
birbirine bağlanan bir kültür dönemine (Tel Halaf kültürü) geçiliyor.
Ana odak Yukarı Mezopotamya oluyor. Toplum yeni icat ve üretim
araçlarında bir patlama yaşıyor. Bir nevi neolitiğin endüstri dönemi
yaşanıyor. Ana kadın bu kültürde ana-tanrıça katına yükseliyor. Büyük
ihtimalle yeni toplumun oluşumundaki rolü belirleyicidir. Anacıl düzen
klan toplumuna damgasını iyice vuruyor. Erkekle çelişki yeni yeni
açılmaya başlıyor. Simgesel dile geçilmiştir. Güneyden Semitik ad
kazanmış siyah derili grupların ana hat olan bölge üzerinden Asya ve
Avrupa’ya göçleri artık eskisi kadar kolayca gerçekleşmiyor. Semitik
kültürün oluşumunda bu etken önemli rol oynasa gerekir. Kuzeyden de daha
çok sarı ve kızılderili diyebileceğimiz gruplar bölgeye kolay geçiş
yapamıyor. Bir kolu Amerikan kıtasına (Bering Boğazından, tahminen M.Ö.
12000-7000) geçerken, diğerleri Çin, Orta Asya ve Doğu Avrupa’da
yoğunlaşıyor. Ortadaki beyaz tenli Hint-Avrupa grubu, iklim ve beslenme
koşulları nedeniyle başat hegemonik rol oynuyor. Özellikle Verimli
Hilal’deki grup hegemon gruptur. Uzun süre uygarlık aşamasına kadar bu
sıfatını koruyacaktır.
Tarihte ilk defa kanıtlanmış ve kalıcılık arz eden Verimli Hilal
kültürü, M.Ö. yaklaşık 6000 yıllarında Aşağı Mezopotamya’ya, 5000’lerde
Mısır-Nil vadisine, Balkanlar, İran ve Kuzey Karadeniz steplerine,
4000’lerde tüm Avrupa ve Çin’e kadar taşırılıyor. Her ne kadar iç
dinamiğiyle bir Çin neolitiğinden bahsedilse de, benim tahminimce, Çin
neolitiği ağırlıklı olarak taşırılmış kültüre dayanmaktadır. Sığır
yetiştirilmesi, obsidyen kullanımının taşırılması bu tezi
güçlendirmektedir. Tabii olarak uzun süreler söz konusu olduğundan, her
ana bölge kendi neolitiğini geliştirme şansına sahiptir. Fakat bütün
belirgin işaretler ilk kültürel kıvılcımın ana odak Verimli Hilal’e
dayandığını göstermektedir. Yayılmanın sömürgeciliği, işgali söz konusu
değildir. Boş alanların genişliği bu tür ilişkilere yer vermiyor.
Dünyada kalıcı iz bırakan ve etkisini halen sürdüren ilk büyük küresel
hareketin bu temelde geliştiği genel kabul gören bir tarihsel görüş ve
sosyolojik bilgidir.
3- Sümer Uygarlık
Çağı
(M.Ö. 4000-2000)
M.Ö. 5500’lerde Aşağı Mezopotamya’da El Ubeyd kültürü denilen, M.Ö.
3800’lere kadar sürdüğü tahmin edilen yeni bir evre etkili oluyor.
Verimli Hilal kültürüne (özellikle Tel Halaf kültürüne) dayanmakla
birlikte, gerek ataerkil topluma geçiş, gerek çanak çömlek tekniğindeki
gelişmeler, ticaretin önem kazanması, ilk istilacı seferler ve
kolonileştirme çağını başlatması açısından, bu dönem ve kültürü tarihi
açıdan önem kazanmaktadır. Proto-Uruk kültürü de denilebilir. Özellikle
ataerkil toplumun ortaya çıkışı, ön uygarlık anlamına geldiği için de
önemlidir. Ana-tanrıça kültürü önemini yitiriyor. Kadın erkeğin kesin
üstünlüğünü tanımaya zorlanıyor. Hiyerarşik yönetim büyük gelişme
sağlıyor. Geleneksel uygarlık yönetiminin üçlü yapısı taslak halinde bu
kültürde kendini ilk defa etkili bir biçimde duyuruyor. Bir nevi rahip
olan Şaman, tecrübeli toplum yöneticisi şeyh ve fiziki güç sahibi olarak
askeri şef’in ayak sesleri bu dönemde giderek güçlenecektir.
Ortadoğu’nun din, politika ve askeri kültürü bu dönemden derin izler
almaktadır.
Bu kendini kanıtlayan bir kültürdür. M.Ö. 4500’lerde etkisini Yukarı
Mezopotamya’da hissettiriyor. Tel Halaf kültürünü kontrolüne alıyor. Bir
nevi kolonileştiriyor. İlk kolonilerin M.Ö. 4000’lerde bugünkü Malatya
ve Elazığ’a kadar yayıldığı arkeolojik kayıtlarda kanıtlanmaktadır.
Hanedanlık, geniş aile dediğimiz kültürü de taşırıyor. Daha önceki
kültürde bu öğeler yoktur. Yıkıcı faaliyetlerine ilişkin izlere de
rastlanmaktadır. Yıkılan bazı köylerin kültürel izleri, bilinçli bir
yıkım ve işgalin gerçekleştiğine tanıklık etmektedir. Ticaret kültürü
kesinlik kazanıyor. Tarihin belki de ilk ciddi hegemonyacılığı bu
kültürün eşliğinde gerçekleştiriliyor.
Yaklaşık M.Ö. 4000-3000 dönemine Uruk kültür dönemi demek artık adetten
sayılmaktadır. Uruk kültürü El Ubeyd kültürünün izi üzerinden gelişiyor.
Ondan farklı olarak ilk kent-sınıf-devlet çıkışını, yani uygarlığı,
yazılı tarihi başlatma ayrıcalığıdır. Tabii ki ataerkil kültürü ilk
uygarlık kültürüne dönüştürmek tarih için çok önemlidir. Bunda Aşağı
Mezopotamya ikliminin elle sulamayı zorunlu kılması temel rol oynar. Bu
tür sulamanın geniş bir nüfus gerektirmesi, ayrıca sulama araç gereçleri
kentleşmenin önkoşullarıdır. Büyük nüfusun aynı anda çalıştırılması
beraberinde iaşe sorununu, sulama araç gereçleri de zanaatkârlığı
gerektirmektedir. Bu durumda yerleşim zorunlu olarak kent çapında
olmaktadır. Bu da kentin yönetimini, yönetimin meşruiyet sorunlarının
çözümünü dayatıyor. Ayrıca dışta çoktan başlamış olan talancı kabile
saldırılarından korunmayı da gerektiriyor. Hepsi birleşince, mükemmel
bir rahip + yönetici kral + askeri komutan üçlüsünü doğuruyor. İlk Uruk
kralına ithafen yazılan Gılgameş Destanı bu tarihsel gelişmeyi çok
çarpıcı ve etkileyici olarak yansıtmaktadır.
Şehir kendi başına mantığı gelişmeye zorlayan bir altyapıdır. Çünkü çok
sorunlara yol açıyor. Sorunlar mantığı çalıştırmayı, dolayısıyla
düşünceyi, düşünce yeni üretim araçlarını geliştiriyor. Ardından
ekonominin yönetimi gelişiyor, o da politik ve askeri yönetimi peşi sıra
sürüklüyor. Sınıfsal gelişmeyi de daha çok şehrin bir ürünü sayabiliriz.
Kabile ve hanedan birimlerini aşan bir topluluktur şehir. Ayrıca
hiyerarşik, ataerkil yönetimlerin çelişkili doğası gereği, çok sayıda
nüfusu bünyesinden dışladığını varsaymak mümkündür. Karın doyurma
kabilinden de olsa, şehir boşalan nüfus için bir çekim merkezi oluyor.
Çeşitli nedenlerle aşiret ve hanedan dışı kalan kişilikler, şehirde
kurulu yönetim altında yönetilen-çalışan kesimi oluşturacağına göre,
artık sınıflaşmanın doğması kaçınılmaz olur. Sosyolojik bir ilişki, yani
sınıfsallık, Uruk kültürünün önemli bir öğesidir. Devlet tüm bu şehir
ilişki ağlarının doğal bir uzantısı olarak doğacaktır.
Şehir yönetimi ne kabile, ne hanedan yönetimine olanak tanır. Kan bağını
aşan profesyonel bir yönetimi gerektirir. Ayrıca meşruiyet için bir
inandırma gereği de kendini dayatır. Bunun imdadına yetişen, belki ilk
devlet taslağını ele veren rahip ve bir nevi ilk şehir maketi olan
tapınaktır. Kurum olarak şehir, devlet ve sınıfsallaşmayı ideolojik
olarak zihnen inşa etme işi mitolojik ve dini üretim işidir. Maddi
kültürün manevi kültürü etkilemesi Uruk kültüründe çarpıcıdır. Tersi de
çok etkilidir. Hatta manevi kültürün ağır etkisi altında maddi kültürün
anlaşılması neredeyse mümkün değildir. Büyük bir ideolojik inşa
vasıtasıyla görünmez kılınmıştır. Dil ve içerik olarak bu inşayı
binlerce yıl sürecek tarzda zihne yerleştirerek maddi koşulların
görünmez kılınması yeni devlet ideolojisinin baş görevidir. Sümer
toplumunda bu işlev çok çarpıcı olarak kendini ele veriyor. Devlet
tanrısal kurum olarak anlamlandırılırken, çalışan sınıf tanrının
yarattığı kullar olarak yansıtılır. Devlet ve yönetilenler arasındaki
arabulucu halka melek kavramında yansır. En büyük yönetim otoritesi baş
tanrı olarak yansıtılırken, yardımcıları ikinci el tanrılar olarak
panteon’u, yani üst düzey devlet yönetimini, toplantı düzenini yansıtır.
Eski tanrıçalar kuşağı kent öncesi kuşağın kadın etkinliğinin yansıma
gücü olarak hala kendilerini hatırlatırlar. Tüm toplumsal ilişkiler
yarı-mitolojik, yarı-dinsel bir dile tercüme edilerek, bambaşka bir
metafizik dünya içinde, birim nüfus içinde yerlerini meşrulaştırmış
olurlar. Şehir-devlet-sınıf ideolojik olarak yeniden yaratılır.
İdeolojik olarak yeniden yaratılma, çok büyük işlevi olan bir manevi
kültür olarak her tür maddi gelişmenin, hatta doğanın yorumu olacaktır.
Ona dayanılarak, özellikle yansıtıcı dil esas alınarak anlamlar
türetilecek, insanlar inanacak, yaşamı bu yeni meşru dünya içinde
kutsayarak yaşayacaktır. Yeniden doğum karşısında gerçek maddi doğum var
mı, yok mu sorusu bile bu gelişmeler karşısında anlamını neredeyse
kaybedecek, görülse bile başka türlü imgeselleştirilecektir. Uruk
devrimi tarım devrimi kadar önemli bir ilk şehir devrimidir. Ana nehir
kolunun çıkış membaıdır. Daha sonraki katılımlar derecikler ve göletler
seviyesindeki kapalı membalardır ki, onların bile hareketlenmesi ancak
ana nehir sayesinde mümkündür. Doğrudur, Çin’de de bir kent devrimi
vardır. Orta Amerika’da da vardır. Ama ana nehir oluşturmayan,
doğdukları yerde ya kuruyan, ya da durgun bir göl gibi etrafını çok az
kişiye yararlandıran mahalli kültürlerdir. Uygarlık olmak için ana nehir
olmak veya ona katılmak önemli bir koşul olarak anlaşılmak durumundadır.
Saf uygarlık yoktur.
Kaldı ki, Uruk kültürünün arkasında on bin yıllık neolitik miras
yatmaktadır. Zembille gökten çöle düşmemiştir. Bu yeni kültüre uygarlık
(medeniyet) da denilmektedir. Şehirlilik olarak tercüme edilebilir ki,
doğrudur. Maddi ve manevi yapısı ve yansımasını böyle tanımlarken,
aslında bir anlamda tüm uygarlığı tanımlamış oluyoruz.
Yapısı gereği Uruk kültürü yayılmacıdır. Şehrin artan verimlilikle her
bakımdan büyümesi, nüfusunu bir dereceye kadar taşırması nedeniyle peş
peşe komşu şehirlerin doğmasına yol açar. Verimli Hilal’in köylü kültürü
de böyle çoğalarak zincirleme köy kuruluşlarına yol açmıştır. İlk köy
kuşakları olarak Nevali Çor’dan (Urfa-Siverek Fırat kıyısında) Çayönü’ne
(Diyarbakır-Ergani Dicle’nin bir kolu kıyısında), oradan Çemê Hallan’a
(Batman Çayı yakınlarında), böylece aşağıya Kerkük’e kadar çığ gibi
(M.Ö. yaklaşık 10 binlerden itibaren) yayılım gösterirler. Kültürlerin
çiçeklenmesi dediğimiz olay budur. Uruk kültürlenmesi de benzer bir
seyir izlemiştir. Çoğalan şehir artan rekabettir. Şehir aynı zamanda
pazar demek olduğundan, yeni kültür rekabet unsurunu da peşi sıra taşır.
Ticaret daha şimdiden gözde bir meslek olmuştur. Tarıma ve ulaşıma
yönelik bir zanaatkâr endüstrisi doğmuştur bile. Şehirler arası kavga,
doğal olarak hegemonya sorununu gündeme getirecektir. Şehir devletinden
ilkel imparatorluğa (bu durumda mevcut tüm şehirlerin aynı kişi veya
hanedan yönetimine alınması oluyor) geçiş süreci peşi sıra kendini
dayatacaktır.
Uruk’un ticaret ihtiyacı erkenden neolitik alanı uygarlaştırma ve
kolonileştirme sürecine sokacaktır. Eldeki birçok veri, El Ubeyd
kültürüne dayalı koloni katmanlarını takiben, daha gelişkin bir Uruk
yayılma alanı ve kolonileştirme faaliyetini kanıtlamaktadır. Özellikle
Fırat kıyılarında çok gelişkin Uruk kolonilerine rastlanmıştır. M.Ö.
3500’lerden itibaren gelişen Uruk kolonileştirme hareketine karşı, zaten
Tel Halaf kültüründen beri büyüme halkalarını durdurmayan Yukarı
Mezopotamya kültürünün hem bir başkaldırısını, hem de karşılıklı
alışverişini yansıtan bir eğilimin varlığını da eldeki arkeolojik
bulgular kanıtlamaktadır. Bölgenin çok güçlü iç dinamikleriyle M.Ö.
3000’lerde kentleşmeye başladığını gösteren çok sayıda höyük kazısı
vardır. Her gün artan bulgular, şehir kültürünün de Aşağı Mezopotamya’ya
tıpkı Mısır, Elam ve Harappa’ya taşındığı gibi ana kaynak bölgeden
taşındığını düşündürtmektedir. Özellikle yakın dönemde Urfa yakınlarında
Göbeklitepe’deki yerleşimin kazınması (M.Ö. 10000’lerde başladığı
kanıtlanmıştır) mevcut görüşleri değiştirecek bulgulara yol açmıştır.
Köyleşmeden önce dönemine göre dev boyutlu sayılabilecek, muhtemelen
tapınak olan bir kültürün varlığı saptanmıştır. Mevcut dikili taşların
anlamı tam çözümlenmese de, çok gelişmiş bir kültürü yansıttığı
kesindir. Yeni araştırmalar kültürel merkez kaymalara yol açabilir.
Bu paragrafı Uruk yayılmasına karşı güçlü bir kültürün ancak cevap
verebileceğini belirtmek için açtım. Bölgedeki kültürün daha önceleri
başlayan (muhtemelen M.Ö. 5000’lerde başlayan El Ubeyd kültürü) kültür
yayılmasına karşı da direnişi ve kendi kültüründe ısrarı vardır. Hatta
tüm mezolitik ve neolitik dönemde güney ve kuzeyden dalga dalga gelen
göçlere karşı sürekli bir direnme halinin mevcudiyeti bölgedeki kültürel
yapının kalıcılığından anlaşılmaktadır.
Bu gerçeklik, Uruk kültürünün yerel kültür içinde erimesi, karşı
kültürün gücünü göstermektedir. Bu aslında bugüne kadar devam eden bir
süreçtir. Uruk'un üstünlüğünü üretimdeki gücü ve nüfusuna dayalı devlet
gücü sağlamaktadır. Tıpkı Hollanda ve İngiltere örneğinin ilk
prototipiyle karşı karşıyayız.
Benim şahsi yorumum, ilk El Ubeyd ve Uruk yayılmasına Mısır, Elam
(bugünkü İran’ın güneybatısı) ve Yukarı Mezopotamya kültürü başarıyla
karşılık verip kendi kent kültürünü yaratmışlardır. Nitekim M.Ö.
3000’lerden itibaren bu üç tarihi merkezden kent gelişmesinin
hızlandığını ve uygarlık nehrine kendi kollarını akıttıklarını
kanıtlayan arkeolojik kanıtlar her geçen gün artmaktadır.
Daha da önemli olan, Uruk'un yakın çevresindeki şehir ve kırsal
bölgelerde nelerin olup bittiğidir. Tarih Uruk kültürel çağının M.Ö.
3000’lerde sona erdiğini ve I. Ur Hanedanlığıyla yeni bir dönemin
başladığını haber vermektedir. Muhtemelen yoğun şehir çatışmasının
sonucudur bu gelişme. Zaten tabletlerin okunmasında bu yönlü gelişmeler
net anlaşılmaktadır. ‘Nippur’a Ağıt’, ‘Agade’ye Lanet’ ezgileri, yakılıp
yıkılan şehirlerin encamına ilişkindir. Tıpkı bugünkü Bağdat ve
çevresinde olup bitenlere nasıl da benziyor! I. ve II. Ur dönemleri M.Ö.
2350’lere kadar gelmektedir. M.Ö. 2350-2150’lerde meşhur Sargon
yönetiminde bir hanedan dönemi başlıyor. İlk imparator olarak da
tanımlanabilecek Sargon, çok kanlı savaşlar sonucunda tüm Verimli
Hilal’de hükmünü, yani imparatorluğunu geçerli kıldığını övünerek
anlatmaktadır. Büyük vahşetler şanlı, onur yükselten eylemler olarak
anlatılmaktadır. Yazılı kaynaklardan bunu takip etmek mümkün oluyor.
Agade’yi başkent yaptığı, Amorit (o dönemin Arabistan çölünden saldıran
kabilelere Sümerlerin taktıkları ad; ‘tozlu, kirli adamlar’ın adı)
kökenli olduğu kayıtlanmaktadır. M.Ö. 2150’lerde bu sefer Zagros
kökenliler Gudea önderliğinde Agade’yi yerle bir edip yeni hanedanı
tesis ediyorlar. Yaklaşık M.Ö. 2050’lerde bu hanedan da düşüyor. Yerine
geçen Üçüncü Ur Hanedanı da ancak yüz yıl yaşıyor.
Tarih M.Ö. 1950’lerde görkemli Babil çağının başladığını gösteriyor. Bu
şehir kavgalarında karşımıza çok ilginç bir ikilem çıkıyor. Sümerler
uygarlığı yaratan ana toplumdur. Ana derken, kaynak anlamında
söylüyorum. Menşeleri muhtemelen çok önceleri Verimli Hilal kültüründen
gelen, ama artık yerleşik hale gelen bir halk, bir toplum olduğunu
çağrıştırmaktadır. Dilleri iki yakın komşu olan Amoritler ve Gutilerden
farklıdır. Hayli iç içe geçen kelimeler de vardır. Özellikle Aryen dil
grubuna daha yakındır. Semitik kökenden bariz olarak farklılar.
Semitik-Amorit kabilelerin saldırıları yoğundur. Nitekim Agade kenti,
hanedanı ve Sargon Semitik-Amorit kökenlidir. Hatta Sümer şehir
saraylarında büyüyen ve yönetimde yer alan bir komutan olma ihtimali
yüksektir. Destanlar bunu yansıtmaktadır. Gutiler daha çok Sümerlere
müttefik olarak yaklaşıyorlar. Kökenleri Zagros-Aryendir. Çok enteresan
olan nokta, bugünkü Irak’ta da çok benzeyen bir tablo söz konusudur.
Sonuç olarak M.Ö. 2000’lerin başlarına kadar uygarlığın sistem olarak
doğuşu ve gelişimi çok kanlı, sömürülü, kent kurmalı ve yıkmalı,
ittifaklı, kolonili, hegemonik karakterde oluyor. Kölelerin karın
tokluğuna çalıştığı verimli sulak topraklarda tarımla birlikte komşu
şehir ve neolitik bölgelerle ticaret ve zanaatkârlık büyük artık-ürün
üretiyor. Bu üretim, yani maddi kültür üzerine kurulan uygarlık sistemi,
muhteşem bir manevi kültür inşa ederek kendi yönetici gruplarını
tanrılaştırırken, çalışan kölelerini de tanrıların dışkısı olarak
aşağılıyor. İyi anlaşılmalıdır ki, doğuş efsanelerinde maddi hayatın
böyle yansıtılması çok nettir. Yaratıcı ana-tanrıça ise, erkeğin sağ
kaburga kemiğinden yaratılıyor. Efsaneler hayli ilginçtir, ana kadının
da kesin bağımlılaştığını çarpıcı yansıtıyorlar. Yaşam artık bu
efsanelerin teşkil ettiği dille anlaşılıp yorumlanacaktır.
Gerçek maddi hayat ise, günümüze kadar kendi dilini ve yorumunu
yaratamadan, ancak bazen ‘Ezop diliyle’ bazı eski gerçeklerden bahsetmek
isteyecek, ama o dili de kimse anlamadığından dilsizliğini ve anlam
yitikliğini yaşayacaktır. Unutmayalım, hala gerçekliğin dili ve anlatım
kabiliyeti yaratılamamıştır!
4- Babil ve Asur
Uygarlık Çağı:
(M.Ö. 2000-300)
Kendine özgü bir fark yaratan bu iki uygarlık çağı, aralarında zaman ve
mekân açısından farklar olsa da, tarih sahnesine çıkış ve Sümer
hanedanlarından iktidar olarak kopuş bakımından zamandaşlık ve kültürel
benzerlik daha belirgindir. Amorit-Semitik kökenden kaynaklandıkları ve
Akad Hanedanlığıyla ortak bir uygarlığı paylaştıkları yüksek bir
olasılıktır. Dil ve kültür benzerlikleri, ayrıca bol olan yazılı
kaynaklar bunu kanıtlayıcı niteliktedir.
Sümerlerin son görkemli çağı Nippur kültür kentinde yaşanmıştır. İlk
akademik eğitimin alındığı kent olarak belirtilebilir. Kentin büyük
ihtimalle Akad hanedanları tarafından tahrip edilmesinden sonra,
yakınlarında Akad dil ve kültür ağırlığını taşıyan Babil kentinin
yükselişi yeni uygarlık çağının başlangıcı olarak alınabilir. Zaten son
Sümer hanedanı III. Ur döneminden sonra M.Ö. 2000’lerin başlarından
itibaren Babil öncülüğünde yeni hanedanların kent egemenliklerini peş
peşe ele geçirişi yeni durumu belirginleştirmektedir. Akad dili yeni
uygarlık dili olarak önem kazanır. Siyasi egemenlik ve ticaret dili
olarak tüm uygarlık bölgesinde kendini hissettirir. Daha sonraları
Aramice adıyla tüm uygar halkların ortak anlaşma aracı olarak, bugünkü
İngilizceye benzeyen bir rol oynar. Akad kültürü uygarlık açısından
içerik olarak Sümer kültürünü miras alır. Mitolojik olarak yaptığı
dönüşüm, Marduk’un tanrı olarak yükselişinde kendini gösterir. Ennuma
Eliş bu dönemden kalma en önemli destandır. Marduk, ana-tanrıçanın iyice
kötülendiği, erkek-egemen kültürünün simgeleştirildiği ve
tanrısallaştırıldığı kültür baştanrısı rolündedir. Yunan kültüründe
Zeus, Roma kültüründe Jüpiter, Hint-Avrupa kültüründe Aryen kaynaklı
Gudea (Germenlerin Gotları ve Tanrı Got aynı kökenden gelir, Kürtçede
halen kullanılan Xwedê aynı kökenden gelir), Arap kültüründe Allah,
Hintlilerde Brahman, Çinlilerde Tao aynı tanrısal kuşağı temsil ederler.
Ortak uygarlık aşaması ve kültürel benzerlikler, bu dönemde en çok temel
simge olarak toplumu temsil eden tanrı adlandırılmalarında kendini
gösterir. İsim olarak bile hepsinin yaklaşık M.Ö. 2000’lerde ortaya
çıkışı tesadüfi değildir. Temellerindeki derin ve ortak kültürden
kaynaklanmaktadır. Simgeleştirilmiş biçimiyle (ana-kadın ev ekonomisinin
artık zorba ve kurnaz erkek tarafından gasp edilişini) erkek egemen
kültürü tanrısallaştırılmaktadır. Temel ana-tanrıça adı Aryence Star,
Sümerce İnanna, Hititçe Kibele, Semitikçe İştar, Hintçe Kali giderek
sönükleşirken, adı geçen erkek-tanrı adları yüceltilmektedir. Kadının
toplumsal zemin kata çekilişinde M.Ö. 2000’ler dil ve kültür açısından
da önemli bir yenilgi ve aşağılamayı yansıtırlar. Uygarlığın maddi ve
manevi kültüründe erkek ve kabile köleliğinden önce gelen cins olarak
kadın köleliğinde, kadın gerçekten en derin, zemin kat köleliği olarak
yenilgili, aşağılanmış, sesi soluğu kesilmiş, lanetlenmiş, ölümcül bir
statü altına alınmıştır. Karılık ve üzerinde sınırsız yetki sahibi
olarak erkek-koca, bu kültürel zemin üzerinde yükselir. Araplarda ve
aynı kültürel zemini paylaşan Ortadoğulu toplumlarda kadınların halen
devam eden statüsü bu değerlendirmeyi doğrulamaktadır. Namus cinayetleri
bu kültürün küçücük bir unsurudur.
Babil çağı Asur çağından önceliklidir. Bunda coğrafi mekân olarak Kuzey
Mezopotamya’ya adım adım çekiliş önemli rol oynar. Babil bugünkü
Bağdat'ın daha güneyindeyken, Asur tanrı adlı kent bugünkü Musul
yakınlarındadır. Daha sonra Ninova olarak aşama kaydetmiştir.
Babil kentinin bazı özellikleriyle tarihte dikkat çektiği görülmektedir.
Son Sümer kültürel kenti Nippur’un tüm kültürünü öncelikle özümsemiştir.
İmparatorluk aşamasında tüm çağdaşı toplumların kültürel birikimleriyle
soylarının önde gelenlerini Babil’e taşıdıkları anlaşılmaktadır. Ünlü
Babil Kulesi ve ‘yetmiş iki dilin konuşulduğu’ efsane değil, bir gerçek
olsa gerekir. Daha doğrusu, gerçeğin efsaneleştirilmesidir. M.Ö.
1900-1600 dönemi Babil uygarlık çağının en görkemli dönemidir. Tüm uygar
bölgelerde imparatorluk gücü olarak hükmünü icra etmektedir. En ünlü
imparatoru olan Hammurabi, Sargon’dan sonra tarihin ikinci
imparatorudur. Kendi adına ilan ettiği ‘Hammurabi Yasaları’, daha önceki
yasallaştırma geleneğinin devamı da olsa, etkililik ve tarihte iz
bırakma anlamında birincil öneme sahiptir. Uygarlık kültüründeki ister
‘Tanrı yasallığı’nın, ister ‘hukuk yasallığı’nın olsun, Hammurabi
döneminden izler taşıdığı kesindir. Dönemin tüm şehirlerini kanlı
savaşlardan sonra egemenliği altına almıştır. Ayrıca komşu ve sınırları
dahilindeki kabile kültürlerine de amansız bir egemenlik dayattığı
anlaşılmaktadır. Bölge tarihinde Mısır tanrı-kralları olarak kendilerini
tanımlayanlara ‘firavun’ denilirken, ağırlıklı olarak Babil ve Asur
tanrı-krallarına da ‘nemrut’ adı verilmektedir.
Ahdi-Atik’te (Yahudilerin en eski Kutsal Kitabı) anlatılan Hz.
İbrahim’in Ur (Bugünkü Urfa) kentinden çıkışı veya kaçışı, öyle
anlaşılıyor ki, Babil Nemrutlarının zulmüyle yakından bağlantılıdır.
Tarih Hammurabi’nin M.Ö. 1700-1650 civarında hüküm sürdüğünü
yazmaktadır. Hz. İbrahim'in hicretinin de aynı tarihte gerçekleştiği
düşünüldüğünde, İbrahim-Nemrut çekişmesi gayet iyi anlaşılmaktadır.
İbrahim bir kabilenin başıdır. Kabilesi Urfa civarında tarım,
hayvancılık ve ticaretle geçinen çok sayıda kabilelerden biridir.
Bugünkü gibi köken olarak Aryen ve Semitik kökenli iki kültürün etkisi
altındaki geçiş toplumları da bölgede bolca bulunmaktadır.
Yarı-dinsel, yarı-mitolojik İbrahim ve kabilesinin öyküsünün simgesel
değeri bilinmektedir. Hz. İbrahim’in üç tek tanrılı dinin atası
sayılması ve dünyada neredeyse etkilemedik din bırakmamış olması önemini
ortaya koymaktadır. Hammurabi’yle en otoriter çağını yaşayan Babil
Nemrutlarına (Bunlar Babil bürokrasisinin tüm merkezi ve bölgesel önde
gelenlerini kapsamaktadır. Nemrut önde gelen kent ve bölge yöneticisine
verilen unvan, ad olsa gerek) karşı direnen çok sayıda kabile ve kentin
olması beklenebilir. Henüz güçlü komünal düzen etkisini taşıyan kabile
ve hatta köy ve kentlerin, hangi tanrısal ad (Allah adına) altında
yapılırsa yapılsın, imparatorluk dayatmasının kendi karşısında direniş
ve isyan bulacağı açıktır. Kölelik nedir tanımayan toplumlar çok zor
köleleşirler. Bazen köleleşmektense, toptan imha olmayı bile göze
alabilirler. Tarihte bunun sayısız örneklerini tanımaktayız.
Hz. İbrahim dini veya öykülemeleri aslında bu genel anti-nemrut direniş
kültürünü temsil etmektedir. Bu kültürün birinci kaynağı, 1700’lerdeki
Babil İmparatorluğu zemin ve zamanıdır. İkinci kaynak ve kol ise, Hz.
Musa’nın M.Ö. 1300’lerin sonlarından itibaren Mısır Firavunlarına karşı
çıkış öyküleridir. Yani Mısır Firavun otoritesini temsil eden kültüre
karşı aynı veya benzer iz üzerindeki yarı-köle, ama kurtulmak isteyen
Hz. İbrahim geleneğindeki toplulukların direniş kültürüdür. Toplamı
Kitabı Mukaddes geleneğini oluşturmaktadır. Dönemin iki güçlü ve
kendilerini tanrı-krallar olarak simgeleştiren Nemrut ve Firavunlarına
karşı çok uzun soluklu ve giderek kendini yeni bir kültür olarak
oluşturan bu gelenek, Hz. Musa’dan sonra daha çok güçlü rahiplerle
(örneğin Musa’nın kardeşi Harun’la başlayan gelenekten I. ve II. Samuel,
İşaya ve birçok peygamber) temsil edildikten sonra, Hz. Davut ve Hz.
Süleyman’la M.Ö. 1020-900 yıllarında bugünkü İsrail-Filistin toprakları
üzerinde güçlü bir krallık kuracaklardır. Bu geleneğin ve temsili olan
İbrani kabilesinin tarih içindeki yürüyüşünü ve etkisini dikkatle
yorumlamadan, uygarlık tarihini ve ona karşı yöneltilen her türden
direniş ve isyanları anlayamayız, çözemeyiz. (Her tür derken ideolojik,
mitolojik, felsefi, dini, siyasi, fiziki, ekonomik, hukuki, kabilesel ve
ulusal tüm hareketleri kastediyorum.)
Birinci Babil döneminin M.Ö. 1596 yılında Hitit ve Hurri kökenli
Kassitler adı verilen güçler tarafından sona erdirildiğini görmekteyiz.
Burada daha ilginç ve önemli olan, Hitit ve Kassit kimliğiyle
aralarındaki ittifaktır. Tarihçilerin pek açmadıkları bu konu, bölge
halklarının tarihini öğrenmek açısından önem taşımaktadır. Herhalde
Babil gibi güçlü bir kültürel, siyasal ve askeri geleneği yenmek kolay
olmadığı gibi, çok güçlü bir karşı kültürü gerektirir. Nitekim İbrahimî
geleneğin yaptığı sürekli hicret, daha doğrusu kaçıştır. Ancak boşluk
bulduğunda siyasi erk olabiliyor.
Uruk ve Ur dönemlerinde Zagros kabile federasyonları olan ve son
örneğini M.Ö. 2150’de Akad sülalesine son veren ünlü Guti Kralı
Gudea’nın (İlginçtir, Aryenlerin en büyük tanrısının aynı olan adını
taşımaktadır. Bir nevi karşı-uygarlık sürecine girdiği anlaşılmaktadır)
temsil ettiği Zagros-Toroslarda oluşan geleneğin çözümlenmesi kilit
önemdedir. Tarihin bu geleneklerden çok az veya hiç bahsetmemesi ilginç
olduğu kadar, üzerinde durulmayı gerektiren önemli bir alan, araştırma
sahasıdır.
Gerek El Ubeyd kültür kolonilerine, gerekse Uruk ve Ur’un siyasi ve
ticari koloniciliğine karşı çok daha kalıcı bir tarım kültürünü
yaratmış, çok sık bir köy ağını kurmuş, şehirleşmenin eşiğine gelmiş,
belki de daha önce şehirleşmiş (Urfa-Göbeklitepe’deki büyük tapınaklar
tepesi bunun mümkün olabileceğini hatırlatıyor. M.Ö. 10 binlerde bu
kültürü yaratanlar Uruk ve Ur’un çok ilerisinde bir kent kültürünü de
rahatlıkla yaratabilirler. Mimarisi ve mitolojisi bunu
hissettirmektedir), dağ etek ve ovalarını birlikte kullanan çok geniş
bir ağdaki kabile topluluklarının direnmesi ve müşterek tehlikeye karşı
federasyonlaşmaları, ardından daha kalıcı siyasi birlikler kurmaları en
güçlü olasılıktır.
M.Ö. 3000’lerde Sümerler tarafından Hurriler olarak genel bir ad altında
toplanan bu toplulukların 1650’lerde daha kuzeyde Kaniş ve Hattuşas
merkezli Hititler, Wajukani (Xweşkanî, güzel, hoş pınar, bugünkü
Ceylanpınar ve Suriye’deki karşılığı olan Serekanî kenti) merkezli
Mitanniler adında iki güçlü siyasi birlik kurdukları görülmektedir.
Mitannilerin Kerkük’ten-Zagrostan Tel-Alal’a, Amanoslara kadar
genişledikleri, M.Ö. 1400’lerde Mısır ve Hititlerle birlikte üçüncü
büyük siyasi ve kültürel güç oldukları birçok belgeyle kanıtlanmaktadır.
Hititlerle ortak bir kültürü ve dili paylaşmaktadırlar. Aralarında güçlü
kan bağlılıkları bulunmakta ve siyasi düzeyde evlilikler yapmaktadırlar.
(Hitit İmparatoru Şupiluliuma, Mitanni Prensi Matizava’ya “Sana kızımı
verdim, adam gibi birlikte bölgeyi yönetelim” demektedir) Mısır
hiyerogliflerinde Mitannilerin gücü yansıtılmaktadır. Sarayda birçok
Mitannili gelin bulunmaktadır. Ünlü Nefertiti bunlardan biridir.
Hititlerin ünlü kadın-tanrıçası Puduhepa da Hurri kökenlidir. Alan
kültüründe kadın izinin son temsilcisi gibidir. Daha önceki Guti,
Kassit, yeni adıyla Mitanniler, Hurrilerin alt kollarını yansıtmaktadır.
Hurri kelimesi etimolojik olarak Sümerce ‘Dağlılar’ anlamına gelmektedir
ki, günümüze kadar zaman zaman kullanılan bir adlandırmadır. Daha da
önemlisi, tüm güçlü belirtiler, Hitit adı verilen devletin tüm kral ve
prenslerinin Hurri adı taşımakta olup, evli oldukları kadınların da hep
Hurri prensesleri olmalarıdır. Şahsi yorumuma göre, Mitanniler ağırlıklı
olarak Zagros-Toros dağ silsilesinin kavisli güney eteklerindeki Verimli
Hilal’de kurulan siyasi birlik veya konfederasyon benzeri bir oluşum
iken; Hurri toplulukların bir kolunun kuzeyde Karadeniz dağlarına kadar,
tüm Kuzey Toroslarda da Hititler adı altında ikinci kol örgütlenmesi
olarak daha güçlü, hatta ilkel bir imparatorluk olarak temsil
edilmektedir. Kültürel temel, akrabalıklar, diplomatik ilişkiler, en
önemlisi Hitit-Kassit ittifakı bunu doğrulayıcı etkenler olarak ileri
sürülebilir.
Birinci Babil dönemini kuzeydeki bu kültürel direnişin ve sonunda
geliştirilen siyasi birliğin sona erdirdiği rahatlıkla belirtilebilir.
Babil, ikinci döneminde (M.Ö. 1600-1300) bu siyasi birliğin ya
egemenliği altında, ya da bir nevi onunla uzlaşmış olarak birlikte
yönetilen, daha çok dönemin en büyük kültür ve ticari merkezi olarak
yaşamını sürdürmektedir. Bir nevi günümüzün Paris’i gibidir.
Babil kültürü üç Kutsal Kitabı da derinden etkilemiştir. Birçok iz
bırakmıştır. Ticaret deposu, bölgesel pazar ve üniversite şehri olarak
da tanımlanabilir. Dönem uygarlığının uluslararası (daha doğrusu
kavimler ve mezhepler arası) merkezi rolünü de rahatlıkla temsil ettiği
belirtilebilir. Bütün siyasi, ticari, istihbari oyunlar Babil’de
geliştirilmektedir. Komplo merkezi rolü de ihmale gelmez. Kutsal
Kitap’taki tasvirleri çok çarpıcıdır. Özcesi tam bir uygarlık merkezi
olarak rolünü layıkıyla oynamaktadır. Bu yönüyle bugünkü Londra’ya çok
benzemektedir.
Üçüncü Babil dönemi (M.Ö. 610-330) Medlerle kurdukları (bugünkü Şii-Kürt
ittifakına çok benziyor) ittifak, 612’de Ninova’nın haritadan
silinişiyle başlar, İskender’in M.Ö. 330’larda fethiyle sona erer.
Meşhur Nabokadnazar’ın imparatorluğuyla anılır. Mezopotamya’nın son
büyük imparatorluğudur. Mezopotamya bu tarihten sonra ana merkez rolünü
yavaş yavaş kaybeder. Yaklaşık 15 bin yıl tarihin ana merkezi olan
Dicle-Fırat vadilerinde, kollarında, aralarındaki dağ ve ovalarda
insanlık kültürünü yoğurup bütün kıtalara yaydıktan sonra çok yorgun,
ama umutkâr olarak bugün yeni bir döneme hazırlanmaktadır.
Asur çağı da benzer biçimde üç döneme ayrılabilir. Kadim tarihin en
güçlü siyasi, askeri ve ticari güçlerindendir. Sümer uygarlığıyla
Greko-Romen uygarlığı arasındaki ara halka rolünü oynar. Uygarlıkta kan
dökücülüğü, zorbalığı ve ticari yaratıcılığıyla anılır. Yıkılışı bütün
Ortadoğu halklarınca (kendi halkı da dahil) bayram olarak kutlanır. Bu
kutlayışta nemrut ve firavun türü despotluğun sona erişinin payı
belirleyicidir.
Birinci dönem (M.Ö. 2000-1600) ticari aristokrasinin yükseliş dönemidir.
Çok çarpıcı olarak tüccar ve siyasi erk sıklıkla aynı kişide tekel
olarak temsilini bulur. Siyasi ve ticari güç tekelinin ilk defa Asur
topluluklarınca kurulduğu belirtilebilir. Geniş bir tarihi mirasa
dayandıklarını, El Ubeyd-Uruk-Ur-Babil ticari birikimlerini
kullandıklarını, onların izini takip ettiklerini, M.Ö. 2000’lerden
itibaren tüm uygarlık alanlarında ve komşu neolitik köy ve göçer
topluluklarıyla ticareti geliştirdiklerini, belli başlı merkezlerde
ticari koloniler kurduklarını, ilk defa bağımsız kapitülasyonlar gibi
çalıştıklarını, çok geniş kervan ağlarına sahip olduklarını, ticari
bilinci en yüksek uygarlık olduklarını, tüm bu stratejik ilişkileri
güvencelemek için çok acımasız güç kullandıklarını rahatlıkla
belirtebiliriz. Ninova bir nevi Hollanda’nın Amsterdam’ı gibi
zenginliğe, altın ve gümüşe boğulur. En kaliteli kumaş merkezi, en ünlü
saraylar artık Ninova ve yakınlarındaki şehirlerde toplanır.
Amsterdam’ın Paris’le rekabeti gibi, Ninova’nın (Asur) rakibi de
Babil’dir. Birbirlerini etkilemek ve hegemonya altına almak için büyük
çaba harcarlar. Ekonomik, ticari, siyasi ve askeri çatışmaları
karşılıklı çıkarlar nedeniyle eksik olmaz. Birbirlerine devrevi üstünlük
kursalar da, nihai üstünlük kuramazlar.
İkinci dönem (M.Ö. 1600-1300) Mitanni ve Babillilerin ittifakla
yürüttükleri egemenlik altında geçer. Ticari rollerini devam ettirirler.
Üçüncü dönem (M.Ö. 1300-600) asıl askeri ve siyasi güçlerini inşa ederek
dönemin en korkutucu gücü haline geldikleri dönemdir. Urartular hariç ve
Mısır da dahil, işgal etmedik ve haraca bağlamadık bir yer bırakmazlar.
Kavim ve kabilelerin en çok acı çektikleri bir dönemi yaşatırlar.
Uygarlığın en kanlı yüzü demek mümkündür. Öve öve nasıl kellelerden
surlar ve kaleler yaptıklarını büyüklüklerinin bir ölçüsü olarak
anlatırlar. Kavim ve kabilelerin köleleştirilenleri dışında hepsi
katledilir. Mısır gibi bir uygarlık bile işgalden (M.Ö. 670) kurtulamaz.
Kudüs Krallığı yerle bir edilir. Bugünün ABD benzeri bir dünya gücüdür.
Her imparatorluktaki egoizmin bir benzerini en gelişmiş haliyle
yaşarlar. Barış içinde birlikte yaşama ve uzlaşma kültürünü tanımazlar.
İmparatorluk geleneğinin yaratılmasındaki payları küçümsenemez.
Yıkılmalarındaki belirleyici rolü yine Hurri kökenliler oynar. Uzun süre
Mitannilerin kendilerine göz açtırmadıklarını biliyoruz (M.Ö.
1600-1300). Mitannileri yıkmaları, Hurri kökenlilerin direnişini sona
erdirmez. Nairiler diye (Asurcada ‘Su Halkı’ anlamına gelir) bilinen
aşiret toplulukları bugünkü Botan’da aşiretler konfederasyonu benzeri
birliklerle (M.Ö. 1200-900) uzun süre direnirler. Bu tarihten sonra
Urartular adlı siyasi birlik devreye girer. Asur’a karşı direnişleri
M.Ö. 870’lerden yıkılıncaya (M.Ö. 610) kadar devam eder. Yaklaşık üç yüz
yıllık bu direniş bugünkü Van merkezli oldukça güçlü bir merkezi siyasi
oluşuma dönüşüp tarihe iz bırakır. Muhtemelen karışık bir siyasi üstyapı
söz konusudur. Başlangıçta Asurcanın etkisi hâkimdir. Hurrice, Ermeni ve
Kafkas dil etkilerini de taşıyan karma bir dilin kullanıldığı tahmin
edilmektedir. Bu dil yapısı direnişteki mozaiği de yansıtmaktadır.
Alanda karma yaşayan bu halkların ortak tehlike karşısında birleşerek ve
güçlü bir siyasi oluşumla varlıklarını korudukları anlaşılmaktadır.
Kafkas kökenli İskitlerin devreye etkin olarak girdiği bir dönemdir de.
Urartuların demircilikte usta oldukları, tunçtan epey silah ve kap kacak
geliştirdikleri, kale yapımı başta olmak üzere mimarideki üstünlükleri,
askeri olarak da sık sık Asur’u yenmeleri göz önüne getirildiğinde
önemleri daha iyi anlaşılır. Asurları nihai olarak yenmedilerse de,
yıpratmadaki en büyük pay Urartu Devletine düşer. Uygarlık tarihinin
silinmesi zor bir izidir.
Asur’un nihai yenilgisi Babil’in uzun süreli el altından yürüttüğü
diplomasiyle ve Mağ (Kürtçe, ateş ocağı) adlı Med rahiplerinin uzun
uğraşlarından sonra Med Konfederasyonu ve Babil şehir devleti
ittifakıyla M.Ö. 612’de gerçekleştirilmiştir. Bölgede Med ve Üçüncü
Babil dönemi başlar.
Asur uygarlık pratiğinden çıkarılabilecek en önemli sonuç, ticaret
tekeliyle siyasi tekelin iç içeliği ve savaşlarla ilgisidir. Siyasi ve
ticari tekelin uygarlık tarihinde en önemli bir aşamasıdır Asur.
Denilebilir ki, Pers İmparatorluğundan önce Mısır, Çin ve Hint uygarlığı
arasındaki birincil merkezi halkayı Asur ticaret tekelleri kurmuştur.
Ticari bir dünya yaratmışlardır. Dönemin bir nevi küreselliği söz
konusudur. Yine ticari tekelin ekonomi olmadığı, ekonomiye eşine az
rastlanır bir terör rejimiyle dıştan dayatılıp halklar ve kabilelerin
binbir emekle topladıkları, yarattıkları birikimleri gasp ettiği ortaya
çıkmaktadır. Devlet olmadan ticari tekelin yürüyemeyeceği çok açıktır.
Daha önceki siyasi tekeller tümüyle tarımın köleci tarzıyla ilişkili
iken, ilk defa ticaret tarımla denk gelen bir ağırlık kazanmıştır.
Ticari tekeli kapitalizm olarak tanımlarsak, siyasi tekelin tarımdaki
artı-ürünü gaspında daha etkin sömürücü bir güç olarak uygarlıkta yerini
almaktadır. İmparatorluk tarımdan ziyade ticaretin tahrik ettiği bir
yönetim biçimidir. Yol güvenliği uzun alan ticaretinin ihtiyacıdır. Bunu
da ancak imparatorluk sağlar. Şiddetteki yoğunluğu ise, toplumun yeni
ekonomik dayatmalara karşı direnciyle iç içe geliştiği, büyüdüğü
tartışma gerektirmeyecek kadar açıktır.
Ekonomi için tarımın, pazarın, küçük ticaretin, zanaatçılığın, çok
sayıda bağımsız özel kesimin yararlı olabileceği de açıktır. Tüm bu
alanlardaki insan emeği üretkenliği geliştiren değerini kanıtlamıştır.
Ne siyasi, ne askeri, ne de ticari-ekonomik tekelin gerekmediğini tespit
etmek zor değildir. Asur olmasaydı ekonomi duracak mıydı? Tersine,
barışçıl bir ortamın daha farklı ve olumlu bir ekonomik yaşamı mümkün
kılacağı anlaşılırdır. Demokrasi karşıtı yönetim olarak devlet sadece
gereksiz değildir; ortaya çıkardığı bürokrasiyle, yol açtığı savaşlarla,
yaptığı gasplarla ekonomi ve toplumu tahrip eden bir güçtür. Burada
şehri ve tabakalaşmanın önemini, gereğini tartışmıyorum; tanrısal
ideolojik kılıflara büründürülmüş, etrafında sıkı bir askeri-siyasi
duvar ören zorba gücün uygarlıkla ilişkisini sorguluyorum. Şehirleşmenin
olumlu yanları anlamında varsa bile bir uygarlık, bunun nasıl
kirletildiğini, muazzam bir geriletici, tutucu engelle
olumsuzlaştırıldığını tekrarlıyorum. Yönetim koordinasyonu ayrı, zorba
ve gaspçı tekeller ayrıdır.
Siyasi, ticari ve ekonomik tekelin iç içeliğinin sadece kapitalizme özgü
olmadığını, şehirleşme ve hanedanlıkla birlikte uygarlığın ilk
başlarından beri aynı özelliklerini oluşturarak, kopmaz bir zincir
halinde uygarlığın olumlu yanlarıyla demokratik etkinliği ezerek,
sarmalayarak varlığını günümüze kadar taşıdığını vurguluyorum. Zincirin
halkalarını tanımaya devam edelim.
5- Mısır, Hint, Çin,
Hitit ve Fenike Uygarlıkları
Mısır, Hint ve Çin’in uygarlık ana nehrine katkılarını tartışmak büyük
bir çalışma ister. Bunun yeri burası değildir. Fakat neden daha çok
tarım ağırlıklı olduklarını, kendi bölgelerini aşma irade ve gücünü niye
gösteremediklerini özce sorgulamak öğretici olabilir. Kendi içlerinde
oldukça gelişkin oldukları, çok uzun süreli ayakta kalışlarını ekonomik
tekele, özellikle uzun alan ticaret tekelciliğine başvurmamalarına
borçlu oldukları kanısındayım. Üçünün de dış ticareti yok gibidir. Tarım
ve ticaretin iç yapısında da tekele fazla şans tanınmadığı görülüyor.
Mevcut siyasi tekel ekonomik tekelcilikten uzak kaldığı oranda uzun
ömürlü oluyor. Siyasi ve askeri güç dışta tehlikeleri, içte kaosu önleme
anlamında daha az itiraz topluyor. Dolayısıyla ömrü uzuyor. Son tahlilde
bunlar da ekonomik rant tekelleridir. Ama gırtlağına kadar ekonomik
tekellere boğulmadıkları da anlaşılır bir husustur.
Mısır, Greko-Romen kültürünü etkilediği oranda, Avrupa kültür ve
uygarlığına katkısını vermiştir. Afrika için sanki olmamış bir kültür
konumunda kalmıştır. Ticarete el atmamıştır. Ortadoğu’dan da kendini
soyutlamıştır. Belki de devlet eliyle sosyalizm için ilk örneklerdendir.
Benzer örneklerden hiçbiri Mısır kadar etkileyici değildir. Mısır
tümüyle, Hint ve Çin ise kısmen ortaçağ uygarlığına Ortadoğu üzerinden
katılmışlardır. İslamiyet hepsini kendi havuzuna akıtıp Avrupa’ya
sunmada temel bir rol oynamıştır.
Hititler için ayrı bir başlık yapmak gerekmez. Hurri-Mitanni müttefiki
olarak uygarlığı Anadolu’ya yaymıştır. Ege kıyılarındaki etkisiyle Yunan
Yarımadasındaki yeni uygarlıksal gelişmeye en az Mısır ve Fenikeliler
kadar katkıda bulunmuştur. Mısır’ın Suriye üzerindeki yayılımını
durdurmuştur. Asur’un ve daha önceki Babil’in yayılımını durdurmada
etkili olmuştur.
Mısır’ın yapamadığı ve boş bıraktığı uzun alan ticaretini Doğu
Akdeniz’de üslenmiş Fenike adlı kavim gerçekleştirmiştir. Akdeniz’in her
tarafında ilk ticari kolonileri kurma başarısı Fenikelilerindir.
Ortadoğu ve Mısır kültürünü Avrupa’ya ilk yaygınlaştıranlar da
Fenikelilerdir. Alfabe ve gemi yapım sanatları uygarlık açısından
etkileyicidir. Yunanlılara alfabeyi onlar öğretmiştir. İlk limanları
onlar kurmuştur. Manevi kültürün taşınmasında da rolleri önemlidir.
Uygarlık tarihinde en az Urartular kadar etkileyici bir izdir.
İsrail Krallığının etkisi daha çok manevi alandadır. Daha önemlisi,
İbrani geleneğinin tek tanrılı dinleri üretmesidir. Sanki Mısır ve Sümer
maddi devleti karşısına manevi devleti çıkarmak gibi tarihsel bir
gerekçeleri varmış gibi. İbrani geleneğine dar Yahudi penceresinden
bakmamak gerekir. Yahudi bu geleneğin daha çok maddi para kolunda
yükselirken, manevi kolunda peygamberler, yazarlar ve aydınlar,
entelektüeller vardır. Her iki kolda da etkili olmaları dünya uygarlık
tarihini derinliğine etkilemiştir. Uygarlığı tam olarak tanımak için
Sümer, Mısır ve İbrani geleneği bütün yönleriyle çözümlenmek
durumundadır. Bu açıdan Avrupa’yı sadece ortaçağ ve kısmen antik
Greko-Romen kültürüne dayanarak izah etmek ayakları havada kalan bir
anlatım tarzıdır. Çok eksik ve yanlış bir tarzdır. Daha sonra bu
eksikliklerin ne tür vahim sonuçlara yol açtığını tartışmaya
çalışacağım.
6- Med-Pers Çağı:
(M.Ö. 700-330)
Medlerin henüz tam gün yüzüne çıkmamış bir uygarlık etkisi vardır.
Bilinen en önemli özellikleri Zagroslarda yaşayan Hurri kökenli
oldukları, Farslarla akrabalıklarının bulunduğu ve Aryen kabileler
biçiminde bir kol oluşturduklarıdır. Asur’un yoğun baskısı altında
direnişçi bir kimlik kazanmışlardır. Esas eğitici ve örgütleyicileri
olarak Mağ adı verilen rahipleri vardır. Rahiplerin uzun süre yönetimde
rol oynadığı söylenebilir. M.Ö. 700’lere doğru konfederatif bir birlik
oluşturdukları, Medya denilen bugünkü Batı İran ve bugünkü İran, Irak ve
Türkiye sınırlarının yakınlaştığı alanda yaşadıkları kesindir.
Kafkaslardan inen İskitlerle bazen dost, bazen çatışmalı oluyorlar.
612’de Asurları yenmeleri ünlerini arttırıyor ve önlerini açıyor. M.Ö.
585’te Frigyalıları Kızılırmak kıyısında yendikleri bilinmektedir. Bu
arada Mağlardan Zerdüşt adında yetkin bir bilge çıkıyor. Ahlaki
ağırlıklı bir dinsellik oluşuyor. Ne tam din, ne tam felsefedir. İbrani
geleneğinden farklı olmakla birlikte, karşılıklı etkileşimleri yoğun
olmuştur. Zerdüştlüğün etkileri özellikle Babil İmparatoru
Nabokadnazar’ın İsrailoğullarını M.Ö. 595’te Babil’de tutsak etmeleri
döneminde olmuştur. Yunan uygarlığı Medleri Perslerden daha önemli ve
üstün sayar. Herodot Tarihinde en çok bahsedilen halktır. M.Ö. 559’da
bir iç ihanet sonucu Pers Akamenitler Med siyasi oluşumunun başına
geçer. Kurucusu olan Kiros, Med saraylarında büyütülmüştür. Persler ve
Medler imparatorluğun ortak kurucu unsurlarıdır. Sadece Pers
İmparatorluğu eksik bir adlandırmadır.
Pers-Med imparatorluğu yaklaşık üç yüz yıllık zaman diliminde Mısır’dan
Hindistan (M.Ö. 515’de fethedilmiştir) içlerine, Çin sınırından Yunan
Yarımadasına kadar dönemin en geniş siyasi birliğini sağlamışlardır.
Yirmi iki eyalete bölünüp bir nevi yarım devlet oluşturmuşlardır.
Uygarlıktaki katkıları bürokrasiyi, iyi bir yol ve posta sistemini,
dönemin ihtişamlı en büyük ordu güçlerini yaratmak olmuştur. Ahlaki
geleneğe önem vermişlerdir.
Yunan uygarlığı birçok kültür öğesini Medler ve Perslerden almıştır.
Doğu-batı ayrışması bu dönemde belirginleşmiştir. Aralarında yoğun bir
etkileşim vardır. Birçok Yunanlı, Pers saraylarında görevli olup,
binlercesi paralı asker olmuştur. Büyük bir zenginlik biriktirmiş
olmaları, iki yüz yıl Ege bölgesini egemenlikleri altında tutmaları
Perslere karşı tutku derecesinde bir karşı-akım geliştirmiştir. Hem
Perslerin baskılarını kırmak, hem zenginliklerini ele geçirmek adeta
milli amaç haline gelmiştir. Yeni Herkül olarak İskender’in çıkması
tesadüfi değildir. Bu iklimden payını almış ve Aristo’nun özel
eğitiminden geçmiştir. Yunan felsefesi bile bu baskıya karşı çıkış
sorunlarıyla boğuşmanın etkilerini taşır. Zaten mitolojik etkilenmeler
çok daha fazladır. Bir nevi direniş kültürü oluşturulmuştur. Medlerin
Asur’a karşı deneyimini Yunanlılar Perslere karşı uygulamışlardır.
Makedonyalı ama Yunan kültürünün çocuğu olan İskender’in kâğıttan şato
gibi Pers İmparatorluğunu parçalamasının arkasındaki güç yüzlerce yıllık
direniş kültürü, özellikle felsefi aydınlanma ve özgür Makedon kabile
ruhunun sentezidir.
7- Greko-Romen
Kültürü ve Uygarlığı
Greko-Romen kültürü ve uygarlığı yanlış olarak Batı kültürünün
başlangıcı biçiminde yorumlanmaktadır. Batıda, yani Avrupa’da böyle bir
kültür ve uygarlık doğmadı ki, Batı kültürü ve uygarlığı denilsin.
Hıristiyanlık ortaçağı da dahil, olup bitenler, Ortadoğu (Mezopotamya ve
Mısır) kaynaklı kültür ve uygarlıkların anlamlı bir gecikmeyle M.S. 15.
yüzyıla kadar Avrupa’ya taşınmasıdır. Anlatmaya çalıştığımız, 15 bin
yıllık ‘uzun süre’ ve ‘belli bir mekândan’ kaynaklanan zincirleme
halkalar halinde bir kültürün ana nehir olarak Avrupa’ya nasıl
aktığıdır.
Greko-Romen halkası Avrupa coğrafyasında oluşsa da, her şeyini bağlı
olduğu mirastan almıştır. Maddi ve manevi kültür olarak 16. yüzyıldan
sonra oluşan herhangi bir ciddi yenilik ve ‘süreksizlik’ bu süreçte
oluşmamıştır. Bir yenilik olarak düşünebileceğimiz felsefi çıkış Babil,
Mısır, Hitit, Urartu, Med ve Perslerden alınan kültür olmaksızın
düşünülemez. Eflatun bile M.Ö. 600’lerden beri Solon, Pisagor, Thales
başta olmak üzere, Yunan bilgelerin yıllarca Babil başta olmak üzere
Doğu bilgelik merkezlerini nasıl dolaştıklarını ve kendi felsefi
görüşlerini oluşturduklarını itiraf eder. Yunan ve Roma mitolojisi ise,
adlandırmalar dışında öz itibariyle Sümer ve kısmen Mısır mitolojisinin
dördüncü ve beşinci versiyonudur (Sümer + Babil + Hurri-Hitit-Mitanni +
Yunan + Roma). Zaten maddi kültür olarak neolitik M.Ö. 4000’lerde
Avrupa’nın tüm yaşam alanlarına ulaşmıştır. Sümer ve Mısır kültürü M.Ö.
2000-1000’lerde ulaşmıştır. Yunan yarımadasında M.Ö. 2000’lerin
sonlarında başlayan sentez, M.Ö. 1600-1200’lerde ilk denemeden sonra,
ancak M.Ö. 1000’lerden itibaren başlayan antikçağda ürün vermeye
başlamıştır. Homeros ve Hesiodos bunu ilk dillendirenler olmuştur.
İtalyan yarımadasında M.Ö. 1000’lerde Etrüsklerle başlayan mayalanma
M.Ö. 700’lerde krallık, M.Ö. 500’de cumhuriyetle sonuçlanmıştır.
M.Ö. 500-M.S. 500’lerde yaşanan bin yıllık süreç önemli özgünlükler
sunar. Uruk’tan sonra ikinci denmeye layık bir kentler halkası
oluşturmuştur. Greko-Romen kentleşmesi şüphesiz estetik değeri yüksek
bir aşamadır. Sınıflaşma ve yönetim biçimleri aynı olgunlukta olmasa da,
birçok özellikleriyle binlerce yıl önce yaşanmıştır. Ticaret, pazar,
para, alfabe, bilim, felsefe (bilgelik), moral, mitoloji gibi maddi ve
manevi kültür öğeleri de binlerce yıl önce oluşmuştu. Bütün bunları çok
önemli bir ikinci versiyondan geçirdikleri söylenebilir. Ama miras
olmadan sadece yerden çimen fışkırmış gibi iki yarımadadan türetmek
anlamlı değildir. Batı tarihi uzun süre kökler meselesini çok eksik ve
yanlış anlamıştır. Postmodernite döneminde daha doğru yorumlar
gelişmektedir.
Greko-Romen kültürünün bir özgünlüğü krallık, cumhuriyet, demokrasi ve
imparatorluk gibi devlet rejimlerini peş peşe ve iç içe yaşamasıdır.
Başlangıçta demokrasi ve krallıklar iç içeyken, son dönemlerinde
cumhuriyet ve imparatorluk iç içe olmuş; çözülüş öncesinin son
biçimleniş tarzı olarak imparatorluk önem kazanmıştır. Bir nevi köleci
sistemin son ve en kapsayıcı kültür ve uygarlık sistemini teşkil
etmiştir. Bu özelliği önemlidir. Ya yıkılacak, ya dönüşecektir. Nitekim
Roma İmparatorluğu yıkılarak dönüşmüştür. Greko-Romen uygarlığıyla
tarihin uzun süreli bir aşaması en olgun dönemini yaşadıktan sonra derin
bir krize girer. Kırsalda tarım, şehirde zanaatçılığa dayalı üretim
önemli bir artık-ürüne yol açıyor. Artık-ürünün bolluğu devlet türü
örgütlenmenin temelidir. Artık-ürün özünde karın tokluğuna çalışan ve
beceri kazanan emekle bağlantılıdır. Köleci tarz emek sunumu ve
kullanımı başat türdür. Bu tür üzerinde ideolojik, politik ve askeri
üçlüden oluşan devlet tekeli kurulmaktadır. Kentleşmeyle iç içe gelişen
bu sistem, zanaatkârlıkla birlikte işbölümünü geliştirerek,
metalaşma-pazar-para zincirinin oluşumunu sağlıyor. Bu halkada ticaret
tekeli devreye girerek, artı-ürünün bir bölümüne el koyma imkânı
veriyor. Devlet içinde veya devletler arasında tarım ve zanaatçılıkta
oluşan artı-ürüne el koyma konusunda yarışan ve giderek çatışan iki
tekel öz itibariyle doğuyor. Aralarında keskin bir ayrım olmasa da,
birçok siyasi ve askeri ilişki ve çatışmaları çözmek açısından iki tekel
kavramı kilit rol oynar.
Kabaca tarım ve ticari tekelci klikler olarak kavramlaştırabileceğimiz
bu güçlerin şehir etrafında yoğunlaşan ideolojik, politik ve askeri
aygıtların çekirdeğini oluşturduğu maddi ve manevi kültürel bütünlerden
oluşan toplum sistemini (biçimini) uygarlık olarak tanımlayabiliriz.
İstismar edilen emeğin hâkim biçimi kölecil tarzda denetlendiği için, bu
sistemlere ‘köleci uygarlıklar’ demek de anlamlı olabilir. Uygarlık
tarihi boyunca rekabet ve çatışmanın iki kanaldan yürütüldüğünü ayırt
edebiliyoruz: Uygarlığın kendi içinde genelde tekeller arasında, özelde
tarım ve ticaret tekelleri arasında; ikinci olarak, uygarlık
sistemleriyle çelişkileri olan tüm toplum güçleri (sınıf, kabile,
aşiret, halk, zanaatkâr) arasında. Savaşların doğası bu iki kanaldan
beslendiği gibi, kazanabilmek açısından maddi ve manevi kültürün yoğun
rekabet ve çatışma ortamında sürekli geliştirilmesi de bu nedenlerledir.
Uygarlık tarihinde zincirleme reaksiyon dediğimiz oluşumlar başlar.
Greko-Romen dönemine kadar kısaca özetlediğimiz bu zincirleme reaksiyon
krizli bir süreçtir. Tarım ve ticaretin çeşitli nedenlerle bazı
alanlarda çökmesi, zayıflaması krizleri hep devrede tutar. İklim, aşırı
üretim, iç ve dış çatışmalar, iç ve dış göçler, verimli üretim tarzları,
askeri, siyasi ve ideolojik konularda analitik yönden daha gelişkin
sistem (felsefe) ve örgütlemeler bellibaşlı kriz nedenleridir. Tekel
kliklerinden yok olmak istemeyen ve pay arttırımını dayatan kesimleri,
çatışma ve savaşları üretim araçları rolünde kullanırlar. Ekonomi
üzerine kurulu tekel olmaları nedeniyle bu böyledir. Özellikle ticari
temele daha fazla dayalı devlet ve uygarlıklar, ticari krizlerin sıklığı
nedeniyle daha çok savaşa yol açarlar. Elverişli iklim ve sulama
koşullarına düzenli olarak sahip olan tarım tekellerinin egemen olduğu
devlet ve uygarlıkların daha istikrarlı ve barış içinde olmaları,
krizlerin sık sık devreye girmemesi nedeniyledir. Bu perspektiften
baktığımızda, neden Mısır, Hindistan ve Çin’in, bazı şehir, bölge ve
köle ayaklanmaları hariç, pek az savaştıkları daha iyi anlaşılır. Genel
Mezopotamya kökenli uygarlıkların yayılmacı ve sürekli savaşçı
olmalarının da ticarete aşırı bağlılıklarından kaynaklandığı anlaşılır
bir husustur. El Ubeyd, Uruk, Ur, Babil, Asur, Pers uygarlıklarının
sürekli kolonileştirme, yayılma ve savaş ortamında yaşamaları, ticaretin
üretim sürecindeki vazgeçilmez rolüyle yakından bağlantılıdır.
Greko-Romen uygarlığının hem Atina döneminde deniz ve karada, hem de
Roma önderliğinde deniz ve karada sürekli sefer ve savaş halinde olması,
Akdeniz dünyasındaki ticaretin olmazsa olmaz türünden ağırlığıyla
bağlantılıdır. Uygarlığın kurulduğu aşamadan beri Mezopotamya tarım ve
ticaretin beşiği olmuştur. M.Ö. 600’lerden itibaren doğuda Perslerin,
batıda Grekler ve Romalıların hem kendi ana üretim ve ticari
bölgelerinde, hem Mezopotamya ticaretine ve tarımına bağlılıkları
yüzünden Mezopotamya üzerinde ‘bin yıllık savaş’lar yürütmeleri de
ağırlıklı olarak aynı nedenlerledir.
Mezopotamya ticareti ve ticaret olmadan uygarlık olmaz. Ya ikisi birden
veya biri düşecektir ya da birbirlerini dengeleyeceklerdir. Kazananlar
kaybedenler olmuştur. Dengede kalma, iki tarafın kazanamadığı dönemler
daha uzun süreli olmuştur. Yine örneklersek, El Ubeyd-Uruk çatışmalı ve
dengeli olmuştur. Daha önce ikisi de Yukarı Mezopotamya’daki toplumla
çatışmalı ve dengeli olmuştur. Ur ve Akad hanedanlıkları arasında
korkunç çatışmalar olmuştur. Denge de vardır. Ancak Ur ve Akad’ın
tarihten silindiği dönemler de olmuştur. Akadlar ve Gutiler çatışmalı,
yok etmeli ve dengeli süreçler yaşamışlardır. Babil ve Asur dengeli ve
çatışmalı olmuşlardır. Bir bütün olarak Hurriler (Hitit, Mitanni,
Kassit, Med, Urartu dahil) ile Babil ve Asurlar arasında korkunç
savaşlar ve denge dönemleri sık aralıklarla yaşanmıştır. Hititlerle
Mısırlılar arasında denge ve savaş dönemleri varlığını korumuştur.
Nihayet ‘bin yıllık’ (M.Ö. 550-M.S. 650) Greko-Romen ve Pers-Sasani
savaşları yaşanmıştır. Uygarlıkların kendi iç klikleri ve birbirleri
arasındaki çatışma ve barışları böyledir!
Ayrıca uygarlığa, yani köleliğe ve ticari gaspa zorla bağlanmak istenen
halklar, kabileler, köleler ve kentlerin (zanaatkârlar) direniş ve
isyanları bitmez tükenmez diğer bir ana kategoridir. Uygarlık sadece
kapitalizmin (sermayenin) artık-değerinin değil, beş bin-altı bin yıllık
artı-ürünün (sermayenin) temelinde yattığı kanlı, işkenceci ve sömürücü
kölecil bir sistemdir.
8- İslamiyet ve
Hıristiyanlık
İslamiyet ve Hıristiyanlık şüphesiz birer uygarlıktır. İkisi arasındaki
farklar ve benzerlikler ilgi çekici ve önemlidir. Uygarlık tarihinde
konumları ve etkileri üzerinde çok şey söylenmesine ve yazılmasına
rağmen, bilimsel niteliği gelişkin yorumlar azdır. Bunda etkileri
altındaki kişilik oluşumunun payı belirgindir. Hıristiyanlık ve
İslamiyet’in dışına çıkarak paradigma geliştirmek, ilerde başarılması
gereken bir görev olabilir. Laik pozitif yorumların kendileri en kaba
putçuluk benzeri bir din olup, genelde dinleri, özelde Yahudiliği,
Hıristiyanlığı ve Müslümanlığı çözümleyebilecek ve aşabilecek içerikten
yoksundurlar.
Reformasyon ve Aydınlanma, Hıristiyanlığın kapitalizme uyarlanmasını
temsil ederler. Rönesans’ın zaten Hıristiyanlıkla çatışmaya girmediği
bilinmektedir. Aydınlanmanın din ve Hıristiyan karşıtlığı, ‘aşma’
niteliğinden yoksun olmak kadar, tutarlı bir eleştiri ve yorumuna
ulaşmaktan da uzaktır.
İslamiyet ise kendi mensuplarınca eleştirilmekten ziyade, erkenden
mezhep çatışmalarında bir katılaşmayı yaşamıştır. Hıristiyanlık kadar
felsefi yoruma da tabi tutulmamıştır. Kendi Rönesans, reformasyon ve
aydınlanmasını ise hiç yaşamamıştır. Birer reaksiyon ve provokasyon olan
‘yeniden İslamcılık’ akımları ise, kapitalizm koşullarında milliyetçilik
ve faşist iktidar anlayışından öte bir anlam ifade edememektedir.
İslamiyet ve Hıristiyanlığı uygarlık tarihinin ikinci aşaması olarak
yorumlayabiliriz. Roma İmparatorluğunun M.S. 4. ve 5. yüzyıllarda içine
girdiği kriz genel olarak bir uygarlık krizidir. Yaklaşık 4000 yıllık
köleci uygarlığın genel bir çözülmesi bu yüzyıllarda hızlanmaktadır.
Tarihçiler bu iki yüzyılı ‘karanlık yüzyıllar’ olarak değerlendirir.
Uygar toplumun boyunduruğu altında yaşayan insanlık derin bir kurtuluşa,
onun zihni ve maddi yapısal araçlarına ihtiyaç duymaktadır. Her tarafta
amaç ve araç arayışı vardır. Bir kâbustan uyanmak üzere olan bir ruh
hali söz konusudur. Gün doğacaktır, ama nasıl bir günlük güneşlik
olacak, orası meçhuldür. Eski inançlar ve putsal simgeleri artık
pazarlarda beş para etmiyor. Roma imparatorları bile Jüpiter mabedine
uğramaz olmuşlardır. Zihin yoğunlaşmasının, inanç arayışının derinliğine
kendisini hissettirdiği bu dönemin ruhuna uygun olarak Hıristiyanlık,
Manicilik ve İslamiyet’in doğuşu anlaşılırdır.
Çok daha yakıcı bir soru şudur: Hem Hıristiyanlık hem İslamiyet kesin
siyasi hareketler oldukları halde, kendilerini neden ısrarla ‘ilahi’,
‘teolojik’ hareketler, yani din olarak sundular? Bu önemli sorunun
cevabını bahsettiğimiz ortam kadar, o dönemin kurtuluşçu, entelektüel
arayışçı biçimlerinde aramak öğretici olabilir. Düşünce, tartışma,
program ve örgüt anlayışları daha önce biçimlenmiş örnekler üzerinde
yürümek durumundadır.
Bunda en önemli gelenek İbrahimî peygamberlik geleneğidir. Kurtuluştan
ilk olarak peygamberler haber verecektir. Peygamber olmadan, olunmadan
kimse “Ben kurtuluşçuyum” diyen bir militan veya aydının arkasından
gitmez. Çok köklü bir gelenek olması nedeniyle başka bir seçenek fazla
şanslı olmayabilir. Nitekim Manicilik biraz farklı bir geleneği denemek
istedi. İçeriği daha aydınlatıcı olduğu halde, eski gelenekler nedeniyle
tam başarılı olamadı. Halen Ortadoğu kökenli hareketlerin kendilerini
dini kisve altında sunmaları bu tarihsel geleneksellikle bağlantılıdır.
Dolayısıyla İslamiyet ve Hıristiyanlığı yorumlarken, her ikisinin dini
kisve giydirilmiş düpedüz siyasi hareket olduklarını iyi anlamak
gerekir. Şüphesiz ideolojik kısmı da vardır. Bu kısa değerlendirmemizde
sunduğumuz gibi, kökleri ilkçağlara, özellikle Sümer ve Mısır rahip
tapınaklarınca düzenlenen mitolojik-dinsel imgelere kadar giden İbrahimî
dinsel geleneğin ağırlıklı bölümü teolojiktir. Tanrı kavramı ve
ritüelleriyle ilgilidir. Mısır ve Sümer tanrılarından ve ritüellerinden
(ibadetlerinden) farklı bir yorum geliştirmek için büyük çaba
harcamışlardır. Çok ünlü peygamberlere izafe edilen ‘yorumlama
katkıları’ hep geliştirilmiştir. Musa, Samuel, Davut, Süleyman,
Hezekiel, İşaya ve pek çokları bu türdedir. Fakat bu kişiliklerin
dönemin despotik rejimlerinden kurtulmak için büyük kurtuluşçu
misyonları olduğunu biliyoruz.
Maniciliğin izinin kaybolmasının nedeni, önünde ve arkasında böylesine
sağlam bir geleneği yaşamamasıdır. Fakat İbrahimî gelenek yaklaşık 1500
yıllık olmasına karşılık, İsa Mesih dönemine kadar sınırlı bir başarı
sağlamıştır. Mısır ve Mezopotamya kökenli uygarlıkların hiçbirini
yenememiştir. Oluşturduğu ufacık Kudüs Krallığı ise uzun ömürlü ve pek
etkili olamamıştır. Çok önemli başarısı ise, hep mazlum insanların ve
kurtuluş arayanların umut sesi olmasını bilmesidir. Nemrut ve
firavunlardan (tüm despotik yönetimlerden) acı çeken tüm ezilenlerin,
yoksulların, ideal peşinde koşmak isteyenlerin vicdanı ve çekim merkezi
olmuştur.
Hz. İsa Mesih olayını bu çerçeveye oturtursak daha iyi kavrayabiliriz.
Roma İmparatorluğu çoktandır Kudüs Krallığını da fethetmiştir.
İşbirlikçiler (kâhin) Romalı yöneticilerle birlikte olunca, ortam yeni
peygamber için uygunluk arz etmektedir. Ayrıca Roma köleciliğinin
çözdüğü Ortadoğu topluluklarının bağrından oluk oluk ‘işsiz köleler’,
proleterler yığını çıkmaktadır. Birçok tarikat ve peygamber türemiştir.
İsa Mesih muhtemelen bunlardan çarmıha gerilen biridir. Aslında çokçası
benzer ölümlere mahkûm edilmiştir. Mesih (kurtuluşçu) sadece sembol ismi
oluyor. Genel yoksullar hareketinin ortak adı, sembol ismi oluyor. İlkel
bir sosyalist hareket olarak değerlendirmek mümkündür. Kesinlikle
başlangıçta yoksul ve kaçan kölelerin hareketidir. İsa denilen kişinin
son hareketi, Kudüs’ü fethetme yürüyüşüdür. Yeni krallık peşindedir:
Yoksulların kralı. Bir nevi Romalı Spartaküs gibidir. Ama onun savaşsız
olanıdır. Hareket 12 havarilerin ardından, özellikle ilk İncil
taslakları (ideolojik materyaller) ve gruplaşmalardan sonra
kitleselleşiyor.
Saint Paul ve bazı havariler çok faaldir. Roma ve Sasani İmparatorluğunu
izliyorlar. İki, üç ana halk grubu olarak Grekler İç ve Batı Anadolu’da,
Asuriler doğuda Sasani bölgelerinde, Ermeniler Kuzeydoğu Anadolu’da
kitlesel katılım gösteriyorlar. Başta Saint Paul olmak üzere Yahudi
aydınları da çok faaldir. Roma ve Sasani İmparatorluğunu sosyal
temellerinden sarsıyorlar. Tam bir siyasi hareket haline geliyorlar.
Bizans’ın (Kostantinopolis) Doğu Roma olarak ayrışması, akabinde
Hıristiyanlığın resmi din haline gelişini izliyor. Çelişki buradadır.
Roma’ya karşıtlık temelinde ortaya çıkan öğreti, Roma’nın büyük
parçasının resmi dini, ideolojisi oluyor. Bu durum hem parçalanmayı
hızlandırıyor, hem de imparatorluğu dönüştürerek ömürlerini uzatıyor.
Doğu ve Batı Roma tarihleri biliniyor. Belli oluyor ki, Hıristiyan
yöneticilerin önde gelenleri arasında bu süreç büyük tartışma ve
ayrışmalara yol açıyor. Birçok mezhep doğuyor. Tartışma teolojik
(Monofizit, Diofizit), fakat özünde tamamen siyasidir. Bir kısmı tekrar
yer altına geçerken, önemli bir kısmı her iki Roma’nın en güçlü siyasi,
ekonomik ortakları oluyor. İdeolojinin maskesinden siyaset ve ekonomi
fışkırıyor. Hıristiyanlık din olmaktan çıkıp uygarlığa dönüşüyor. Din
kisvesi altında Avrupa’nın tarihinde ilk defa tümüyle uygarlığa geçişi,
Hıristiyanlığın kısaca özetlediğimiz bu teolojik ve siyasi eyleminin
sonucudur.
M.S. 10. yüzyılda Kuzey ve Kuzeydoğu Avrupa’ya taşınmasıyla,
Hıristiyanlık gerçekten ilk tarihsel misyonunu başarıyla tamamlıyor.
Daha sonra, özellikle ‘kapitalistleşme’ denilen süreçle birlikte yeni
bir dünya hamlesine girişecektir. Anadolu ve Mezopotamya’daki
Hıristiyanlık ise, yani Grek, Armenia ve Asuriya halkları da önce Bizans
uygarlığı temelinde, daha sonra bağımsız kiliseler etrafında manevi yanı
ağır basan bir uygarlaşma sürecine girecekler; ‘Hıristiyan halklar’
olmaları kaderlerini çok stratejik olarak etkileyecektir. Özellikle
İslamiyet’in hedefleri haline gelmeleri çok trajik sonuçlara yol
açacaktır.
İslam uygarlığının doğuş öyküsü de benzer gelenek üzerinde başlar. Mekke
esas olarak Kızıldeniz-Haliç, Yemen, Habesistan-Şam ana ticaret
yollarının kesişim noktasındadır. Kureyş Arap kabilesinin hiyerarşik,
aristokratik yönetimi oluşmuş durumdadır. Kureyş kabilesi tamamen tüccar
bir kabiledir, putperesttir. Belli bir ticari sermaye oluşmuştur.
Yahudilik, Zerdüştlük ve Hıristiyanlığın yanında birçok inanç etrafta
kol geziyor. Hz. İbrahim’in Hacer’den olma oğlu İsmail’in göç ettiği
yerde (İbrani ana kabilesinden kopanlar), Zemzem kuyusu etrafında bir
kulübe inşa ediliyor. İlk mabet budur. Fakat içine daha sonra putlar
yerleştiriliyor. Hz. Muhammed döneminde üç önemli put vardır: Laat,
Menaat ve Uzza. Şeytan Ayetlerinde öyküleştiriliyor: Hz. Muhammed yoksul
bir Kureyşli kabilenin yoksul bir ailesinden doğuyor.
İslam geçinen ülkelerde genelde İslamiyet, özelde Hz. Muhammed’in yaşamı
sosyolojik araştırmaya konu edilmekten sakınılıyor. Sanki korktukları
bir şeyler varmış gibi. Din de bir düşünce ve toplumsal yaşam biçimi
olarak sosyolojik incelenmeye konulmadan, gerçek bir aydınlanma
gelişmez. Bu yapılmazsa, o zaman Ortadoğu, ABD ve müttefiklerinin deney
tahtası olmaktan kurtulamaz. Yine Hz. Muhammed’i en iyi anlamanın yolu
sosyolojik araştırmadan geçer. Toplum bu tutumdan kaybetmez. Avrupa bu
tutumu esas aldığı için aydınlanmayı yaşadı. Ortadoğu kendi öz
aydınlanmasını gerçekleştirmedikçe düşünce devrimi yapamaz. Hz.
Muhammed’in çözümlenmesi, düşünce devriminin ilk adımlarından biri
olabilir. Dönemi, kişiliği ve eylemi buna uygundur. (Abdülmenaf-Haşimi
kabilesi, babası Abdullah’tır.) Kadın tüccar Hatice’nin kervanlarında
pay karşılığı Şam’a sefer düzenliyor. Süryani rahiplerden etkileniyor.
Yahudiler ticarette ağırlıklı rol oynuyorlar. Çelişkiler başlangıçta
vardır.
Hatice ile evlilik yeni bir durum yaratıyor. Etrafta yine ‘Ahir (son)
Peygamber’ sözü dolaşıyor. Yine taliplisi çoktur. Hatta kadın taliplisi
de çıkıyor. Tahminimce, Hz. Muhammed Hatice’den çok şey öğreniyor. Çünkü
zengin ve tüccar kadın olabilmesi yetkinlik ister. Kulağına ilk
peygamber söylentisini fısıldayan kişi olması kuvvetle muhtemeldir.
İkisi arasındaki birlik kesinlikle çekirdek halinde bir iktidar
arayışıdır. Kureyş aristokrasisi gerici gelenekleri (putları) nedeniyle
devletleşemeyecek durumdadır. Yahudiler ve Hıristiyanlar etkisizler ve
kabul edilmiyorlar. Ayrıca maddi çelişki vardır. Hacer-İsmail öyküsü bir
Arap öyküsüdür; ilham veriyor. Etrafındaki inanç ve tarikatları tanıyor.
Hiçbirinin amacını gerçekleştiremeyeceğini, yani Arabistan çerçevesinde
siyasi birliği kuramayacağını fark ediyor. Hatice’nin teşvikiyle bu role
aday oluyor. İdeolojik gelenek olarak İbrahim’in Arap kolu zaten yanı
başındadır, gerisini kabiliyetli Süryani rahiplerinden öğrenmesi zor
değildir.
Peygamber olduğuna ilişkin ilk vahiy, M.S. 610’da geliyor. Bizans-Sasani
çatışmasının en kızgın bir dönemidir. Durum Arabistan yarımadası için
bir şans sayılır. Önündeki iki engel Kureyş ve Yahudi kolonileridir.
Peygamberlik baştan itibaren siyasi liderlik anlamına da geliyor. Başka
türlü zaten mümkün değildir. Tüm mesajları devlet adamlarına özgüdür.
Ortadoğu’nun yeni yükselen imparatorluk çıkışıdır. Oldukça yenilenmiş ve
güncelleştirilmiş Yahudi ideolojisi Araplar önderliğinde tüm halklara
açık kılınarak darlık aşılıyor. Yeni yaşam tarzı ibadetlerle
simgeleştiriliyor; iyi bir strateji ve taktikle dünyanın dört bir yanına
yayılıyor. İslamiyet’i ilk kapsamlı enternasyonalist hareket olarak
değerlendirmek de mümkündür. Özcesi ideolojisi, siyasi programı,
önderliği, strateji ve taktikleriyle örnek bir uygarlıksal siyasi
hareket tarihe damga vura vura ilerleyecektir.
İslam’ın adının barış anlamına gelmesi ilginçtir. Muhtemelen çok
çatışmalı bir süreci öngördüğünden, barışa öncelik veriyor. Üç temel
hedefe yönelmek durumundadır: Bizans ve Sasani İmparatorlukları ile
Kureyş aristokrasisi. Mekke’de ilk hedefe yöneliş sürgünle (Hicretle)
sonuçlanıyor (M.S. 622). Medine’de ilk sosyal sözleşmeyi hazırlıyor.
Yeni sözleşme çok az aşiret, kabile aristokratı dışında, kabilelerin
ezici çoğunluğunun işine geliyor. Vaat edilen cennet Bizans ve Sasani
mülküdür, cehennem ise eski yaşam tarzıdır. Çöldeki yaşam zaten
çoğunlukla cehennemi çağrıştırır. Kureyşlilerin ilk saldırılarını
püskürttükten sonra (Bedir, Uhud, Hendek) sonuç belli oluyor. İlk Arap
Cumhuriyetinin (demokrasi) doğması an meselesidir. Tartışmalar ve
toplantılar (Cami, topluluğu çağrıştırır) yoğundur. Sanılanın aksine,
ilk camiler ibadet yeri değil, toplantı ve tartışma yerleridir.
Fakat iktidarı kısa bir süre kaybeden aristokrasi ve başı Muaviye, yeni
manevralarla (çok ustalaşmış olması doğaldır) Hz. Muhammed’in ölümünden
sonra (632) adım adım iktidarı yeniden ele geçirecektir. İnanmış ve
ilkeli insan Hz. Ali’nin öldürülmesi, Muaviye ve sülalesine sultanlık
(krallık) yolunu açacaktır. Peygamber sülalesi Hz. Hüseyin’in Kerbela’da
trajik biçimde öldürülmesiyle önemini politik olarak yitirecektir. Fakat
yeni bir tüccar Arap kliği sadece yarımadada değil, tüm Bizans ve Sasani
mülkünde hak iddia edecektir. Büyük fetih hareketi peş peşe zafer
kazanmaktadır. Yarımadadaki Yahudi ve Hıristiyanlar ilk kaybedenler
olurlar. M.S. 650’lerde Sasanilerin tümü, Bizans’ın büyük kısmı, Kuzey
Afrika fethedilmiş, Konstantinopolis’in kapılarına dayanılmıştır.
Bu hızlı fethediş tarzını İskender’in Makedon kabile ruhuyla Yunan
felsefesini birleştirerek gerçekleştirdiği yıldırım fetihlere ve yol
açtığı maddi-manevi kültürel sonuçlarına benzetebiliriz. Arabistan
kabilelerinin yiğitlikleri köklü bir mirasa dayanan yeni dini inancın
ruhuyla sentezlenerek, güçlü bir fethin gücüyle İskendervari fetih
savaşları başarılıyor. İkinci aşama uygarlığının en önemli bir kolunu
oluşturuyor. Doğunun son büyük kültürel-uygarlıksal hamlesini başarıyor.
İslam öyküsünde ilginç olan, Hıristiyanlıktaki gibi üç yüz yıl sonra
değil, ilan edilişi ve yayılışıyla birlikte iktidarla iç içe olması,
iktidar olarak doğmasıdır. Ezilenler, yoksullar, gerçek emek verenler
hızla iktidardan dışlanacak, kabilelerin asi, taze ve aç ruhlarıyla
cennetvari saray ve camiler etrafında kudretli bir devlet etrafında
uygarlık inşasına geçilecektir. Küçük bir kent tüccar klanından çok kısa
süre içinde (M.S. 640-650) bir imparatorluk oluşun, dini açıyla
birlikte, siyasi anlamı içinde bilimsel-sosyolojik olarak çözümlenmesi
son derece öğretici olacaktır.
Şahsi yorumum, Arabistan içlerinde uzun süreli iktidar boşluğu, sosyal
kaos (kabile çatışmaları), Bizans ve Sasani İmparatorluklarının birinci
aşamanın özelliklerini taşımaları, Hz. Muhammed’in kişilik özellikleri
bu hızlı iktidar öyküsünü açıklayabilir. Ortadoğu’nun geleneksel
uygarlık alanlarının tümünü fethettiği gibi, Hindistan’ın yarılarına,
Orta Asya’ya, Kafkasya içlerine, Güneydoğu Asya uçlarına (Endonezya,
Malezya), Güneybatı ve Güneydoğu Avrupa’nın en önemli iki yarımadası
İberik ve Balkanların ötesine kadar taşırılıyor.
Böylesine büyük bir askeri ve siyasi hareket olmasına rağmen, İslam gibi
dini bir kelime pek açıklayıcı olmuyor. Gerçeği örtüleyici bir rol
oynuyor. İslam simgesel bir isimdir. Allah ve peygamber kavramları
İbranilerce çoktandır geliştirilmiştir. Medine Yahudilerinin “Dinimizi
bizden çalıyor, bize karşı kullanıyorsun” eleştirisi sanırım Hz.
Muhammed’i çok kızdırmıştır. Sosyolojik olarak, kral ve yardımcılarının
yüceltilmesi, Sümer ve Mısır mitolojisine kadar köken olarak
götürülebilir. Fakat Hz. Muhammed’in Allah kavramına kazandırdığı içerik
hayli farklılık kazanmıştır. Allah bir nevi evrenin enerjisi gibi bir
şeydir. İleri bir mefhumdur. Fakat İslam bilginlerince bu konuda hiçbir
sosyolojik yorum geliştirilmemiştir. İmanın şartları bir nevi teorik
ilkelerdir. İbadetler pratikle bağlılığı canlı tutmak içindir. Büyük bir
kısmı dönemin ahlaki ve hukuki ihtiyaçlarını karşılamak içindir. Ticaret
ve tarımda verimlilik, bunun için hukuki düzenlemeler (fıkıh)
geliştirilmiştir. Birincil köleci aşamadan kalma ideolojik yaşam tarzına
sert müdahale edilmiştir. Kâfirlik, imha edilmesi gereken bir
‘ötekidir’. İdeolojik çoğulculuk sadece İbrahimî gelenek için bir hak
olarak tanınır.
İslamiyet Hıristiyanlığa göre laikliğe daha açıktır. Objektif olarak bu
böyledir. Fakat eski yaşam tarzına karşı köklü savaş çok olumsuz
sonuçları da beraberinde getirmiştir. Halkların tarihsel kültürleri,
inançlar bahane edilerek (Hıristiyanlıkla birlikte) ya yok edilmiş, ya
asimile edilmiştir: Örneğin Zerdüştilik, Manilik gibi. Getirdiği yeni
yaşamın feodal aristokrasiye yol açtığı açıktır. Tanrı-kral yerine
Tanrı-Gölgesi Sultan ikilemi geçmiştir. Sonuçta despotik sultanlıklar
kaçınılmaz olmuştur. Din olarak İslam’ın despotizmi önleme yeteneği
yoktur. Hatta Hıristiyanlık için de daha fazlası söylenebilir. Monarşiye
açık olması kadar, rahipliği de daha gelişkin bir iktidar ortağı
kılmıştır. Her iki dinin devlet olarak uygarlığın dışındaki kesimlerinin
klasik köleliğe göre hafifletilmiş (bazı yönleriyle eskisindekinden
olumsuz) serflik, kul düzeyinde tutulmalarına özen gösterilmiştir. İki
din de köleliğe tam karşıt değildir. Hem hiyerarşik, hem devlet
iktidarını daha güçlü koruma özelliği taşırlar. Her iki din de kavimsel
gelişmeyi teşvik edici mahiyettedir.
Zaman ve mekân itibariyle iki (Yahudilik dahil) din, uygarlık ana
nehrine ikinci aşama olarak katılmalarına rağmen, ne hâkim tekelci
klikler arasındaki sorunlara, ne de uygarlığın dışlamış olduğu
demokratik toplum güçlerinin özgürlük ve adalet sorunlarına çözüm
olabilmişlerdir. İkinci aşama savaş, özgürlük ve adalet sorunlarını
tersine daha da ağırlaştırmıştır.
a- Tekelci iktidar odaklarına yenileri eklenmiş, buna karşılık
zanaatçılık ve tarımda verimlilik niteliksel bir gelişme göstermemiştir.
Artık-ürün üzerinden savaşan taraflar çoğalmıştır. Emirlikler (prensler)
sultanlar (monark) kadar tekelci unsurlar haline gelmiştir. Hanedanlar
çoğalmıştır. Pay isteyenler eski aşamaya nazaran çok artmıştır. Bir nevi
orta sınıf gibi, yeterince pay alamayınca sürekli savaş çıkarmışlardır.
Avrupa’da, Rusya’da derebey savaşları çok yoğun geçmiştir. Monarklar
bürokrasiyi daha da çoğaltarak gelir sorunlarını büyütmüşlerdir.
b- Her iki dine yeni kurtuluş, özgürlük ve adalet amacıyla girenler
umduklarını bulamayınca, çeşitli mezhepler halinde sürekli direniş
sergilemişlerdir.
c- Manevi kültürde de gelişme yerine, ‘ortaçağ karanlığı’ denilen eski
kültür yok edilirken yenisi de geliştirilememiş, bunun yerine bitmez
tükenmez teoloji ve mezhep tartışmalarıyla zihnen dünyadan ve tarihten
(tarih din öykülerine indirgenmişti) kopulmuş, irade adeta yok sayılmış,
gölge insanlar haline gelinmiştir. Cennet ve cehennem imgelerine esir
düşmüş insanlar dünyayı umursamaz ve yaşama değmez gören bir hale
düşürülmüşlerdir. Tekelci klikler kendileri için cennetvari kale ve
saraylar yapmaktan geri kalmamıştır. Kent kültürü, felsefe eskisinin
gerisinde kalmıştır.
d- En vahimi de, gökte tek tanrı, yerde tek sultan sloganıyla ‘cihan
fethi’ gibi yeryüzünde tüm iktidarlarını yayma savaşı ilkçağları da geri
de bırakmıştır. Tanrı adına savaş, tanrıların savaşından daha yıkıcı
geçmiştir. İlk aşamanın katbekat üstünde yayılma ve sömürgeleştirmeler
geliştirilmiştir. Ümmet savaşları ilkçağa göre daha sistemlilik ve
süreklilik kazanmıştır. Mezhep çatışmaları içinden çıkılmaz bir hal
almıştır.
D- Kapitalizm
Doğarken Avrupa’nın Durumu
Köleci aşamada Roma İmparatorluğunun çöküş süreciyle derinleşen nihai
krize ne Hıristiyanlık ne de İslam çözüm olabilmişlerdir.
Geliştirdikleri ‘feodal düzen’ ya da ‘ortaçağ uygarlığı’ denilen sistem;
Sümer ve Mısır rahip reçetelerinden pek farklı olmayan, anlaşılması güç
metafizik reçetelerle gerek siyasi program, gerek eylem itibariyle
toplumu ‘ortaçağ karanlığı’ denen duruma sokmaktan öteye gitmemiştir.
İlkçağlarda var olan birçok kültürel değer yok olmuştur. Roma’nın krizi
mirasçıları tarafından daha da derinleştirilmiştir. Uygarlık alanında
toplumlar ‘cennet ve cehennem taifeleri’ halinde sıralarını bekleyen, bu
amaçla savaş saflarına rap rap adımlarıyla yürüyen imgelere
dönüştürülerek, neredeyse gezegendeki canlı yaşamın dışına itilmiştir.
Ana maddeler halinde teorik olarak sunduğumuz bu tabloya göre, somut
durumda neler görüyoruz?
a- Hıristiyanlığı ilk benimseyen kavimler olan Grekler, Ermeniler ve
Asuriler, İslam fetihleriyle tarihsel-kültürel alanlarının büyük bir
kısmını kaybetmişlerdir. Bir anlamda hem Roma’ya karşı Grek kimliğini,
hem de Bizans’a ve Sasanilere karşı Ermeni ve Asuri-Süryani kimliğini
kalıcılaştırıp güçlendirelim derken, İslam’ın fetih dalgası karşısında
elde olanın büyük kısmını yitiren bu halklar en trajik durumlara
düşmüşler, binlerce yıllık maddi ve manevi kültür alanlarını
yitirmişlerdir. Kavim olarak en kazançlı çıkan ve büyük genişleme
yaşayan Türkler ve Araplar olmuştur. Kürtler ve Farslar ancak
varlıklarını koruyabilmişlerdir. Buna mukabil Ruslar, Hıristiyanlık
sayesinde en çok kazanan kavim olmuştur. Ruslar karşısında Türkler,
Tatarlar, Moğollar, hatta Çinliler kaybeden taraf olmuşlardır.
b- Avrupa kabileleri Hıristiyanlık yoluyla kazançlarını ve kazanımlarını
dengelemişlerdir. Kavimsel kimliklerde ortak inanç nedeniyle kısmi
gelişmeler olurken, rahip aristokrasisi ve ardından derebeyliklerin eski
kültürel canlılıklarının önemli bir kısmını yitirmelerinde etkili
olmuşlardır. Neolitiğin üstün yanlarına boyun eğdirilmiş, asimilasyon
dayatılmıştır. Fakat ilk ulusal öğelerin bu dönemde kalıcı olarak ortaya
çıktığı tarihsel bir gerçektir.
c- Afrika, Amerika ve Avustralya yerlileri ana kültürlerini
koruyamamışlar, Hıristiyanlık ve kısmen Müslümanlık karşısında
kimliklerini uzun süre yitirmişlerdir. Hint kültürü kaybeden tarafta
olmuştur. Çin bu dinler karşısında yayılmaya cesaret edememiştir.
Ortaçağ uygarlığı, benim deyişimle ikinci uygarlık aşaması, kriz çözme
yerine daha da derinleştirme sonuçlarına yol açtığından, Avrupa’nın
durumu stratejik bir nitelik kazanmıştır. Avrupa uygarlık savaşını
kaybettiğinde hepten kaybetmiş olacak, kazandığında ise stratejik
üstünlüğü kesinleşecektir. Uygarlık savaşı şüphesiz ortaçağın iki
stratejik gücü arasındaki bir savaş, Avrupa’daki ve Avrupa üzerindeki
Hıristiyanlık ve Müslümanlık savaşıdır. Durum sanıldığından daha da
karışıktır.
15. yüzyıla varıldığında, Hıristiyanlık tüm Avrupa’daki yayılmasını
tamamlamıştır ve kutsal krallık ve derebeylik dönemini yaşamaktadır.
Roma’nın mirasını Roma-Germen İmparatorluğu devam ettirdiği
iddiasındadır. Fakat itiraz eden rakipleri vardır. Fransa Krallığı
bunların başında gelmektedir. Avusturya Habsburg Hanedanlığı yeni bir
güç olarak yükselmekte ve benzer ideadadır. Rus Çarlığı kendini
çoktandır Üçüncü Roma (İstanbul’un düşünden sonra) ilan etmiştir.
Polonya Krallığı en yeni Hıristiyanlaşmış kültür olarak kutsallığı
kimseye kaybettirmek istemeyecek kadar en öndedir. İngiltere ve Fransa
yüzyıl savaşındadır. İspanya ve Balkan Hıristiyanları savunma
durumundadır. İtalyan kentleri kapitalistleşmekte, diğer yandan
Rönesans’a önderlik etmektedir. Roma gibi bir şehrin yükselerek
birliğini sağlayıp Avrupa için de bir örnek oluşturmaları
beklenmemektedir. Gırtlaklarına kadar ticari rekabete girişmişlerdir.
Aralarındaki çekişme şiddetlidir. Tek katkıları, son iki yüzyıl içinde
Avrupa’ya kentleşmede öncülük etmek ve ticaret kapitalizmini Avrupa’ya
yayarak stratejik bir imkân hazırlamak konumundadır. Büyük olasılıkla bu
stratejik imkân Avrupa’nın en önemli şansı olacaktır. 16. yüzyıl bunu
doğrulayacaktır. Haçlı Savaşları umulduğu gibi sonuçlanmamıştır.
Avrupa’nın ne olacağı belirsizdir.
Tam bu sırada Müslüman Araplar hala İberik-İspanya üzerinden stratejik
bir tehdit olmaya devam etmektedir. Fransa’ya bir defa girmişler,
zorbela çıkarılmışlardır. O cepheyi kaybetmeleri halinde, Hıristiyan
Avrupa bir nevi sömürgeleşip yok olacaktır. Balkanlar üzerinden Osmanlı
İmparatorları yıldırım hızıyla Avusturya-Macaristan’a ulaşmışlar,
Polonya’ya dayanmışlardır. Eğer durdurulmazlarsa, Roma gibi Avrupa’nın
siyasi ve kültürel varlığı da sona erebilecektir. Osmanlı Türkleri ve
İspanya-Endülüs Arapları da biliyorlar ki, Avrupa karşısında nihai
zaferi kazanmasalar, kesinlikle peş peşe kaybetme sürecine
gireceklerdir. Kuzey Karadeniz üzerinden Moğolların devamı olarak
Altınordu Devleti her an Avrupa’ya da saldırabilir.
Avrupa’nın derinden gelen birkaç özelliği daha vardır. Kabile
demokrasilerinin gelenekleri halen tazedir. Halklar uygar köleci sistemi
pek derinliğine yaşamamışlardır. Hıristiyanlığı algılayışları son derece
yüzeyseldir. Zihinleri tam anlamıyla fethedilmemiştir. Özellikle kuzey
hattı böyledir. Doğal yaşamla ilişkileri güçlüdür. Kentleşmenin en hızlı
ve taze dönemini yaşamaktadırlar. Kentler krallık ve imparatorlukları
pek tanımadığından, demokratik yanları ağır basmaktadır. Hepsinde
yarı-demokratik yönetimler vardır ve bu yönetimler arasında
konfederasyonlar kurulmaktadır. Başka ve iradeleri dışında egemenlikleri
kolay kolay tanımamaktadırlar. Kurulan tüm krallık ve derebeylikler
tazedir. Avrupa’yı temsil yetenekleri ve tecrübeleri kıttır. Haçlı
Seferlerinde çoğu pul pul dökülmüştür.
Buna mukabil İslam uygarlığı tecrübelidir. Arkasında eski uygarlık
dünyası vardır. İktidar sorunlarını daha iyi bilmektedir. Kendilerine
inançları yüksektir. Nihai din ve peygamberi kendileri temsil
ettiklerinden daha fazla dogmatiktirler. İlk Haçlı Seferlerini
kaybetmedikleri gibi, ticaret yolları halen denetimlerindedir. Ticarette
halen üstündürler.
Bu gerçeklikler ortamından bakıldığında, Avrupa’nın uygarlık krizini en
derinden yaşadığı rahatlıkla görülecektir. İslam’ın, dolayısıyla Türkler
ve Arapların tehlikesi her geçen gün büyüyor. Konstantinopolis
kaybedilmiş, Fatih Sultan Mehmet İtalya’nın güneyine, Otranto’ya asker
çıkarmıştır. İslam bizzatihi din olarak ve sürüklediği kavimler olarak
Avrupa için tam bir kâbustur. Hıristiyanlık bu kâbusla baş edecek bir
uygarlık biçimi değildir. Zaten sürekli kaybetmektedir. Tek savaşma
hattı olarak Viyana kalmıştır. O da düşse, İslam’ı ve Türkleri
durdurmaları çok zordur.
Bu durumda İtalyan kentlerinin olağanüstü ticaret kapitalizmine
sarılmaları ve Rönesans’ı ortaya koymaları daha çok anlam taşımaktadır.
Her iki hareket de Avrupa için aynı zamanda varlık yokluk sorunudur.
İtalya yarımadasında yaşananlar bu açıdan kader belirleyicidir.
İnsanlığı Roma’nın çöküş karanlığından çıkarıp kurtuluşa ve aydınlığa
kavuşturma ideasıyla ortaya çıkan iki kriz çözümleyici güç,
Hıristiyanlık ve İslam, gerek kendi içlerinde gerek birbirleri
karşısında krizi daha da derinleştirip, yeniden kurtuluş ve aydınlık
sorunlarına yol açmışlardır. Avrupa, ikinci uygarlık aşamasının iki
temsil gücünün geliştirip kendi kucağında kilitlediği krizi ya çözecek
ya da Roma gibi daha da derinliğine batacaktır.
Tam da bu noktada 16. yüzyılda doğuşunu sorguladığımız ‘kapitalizm’
acaba çözüm çaresi olabilir mi sorusu olanca ağırlığıyla gündeme
gelmektedir. Kapitalizmin doğuş özellikleri geç ortaçağın (M.S. 14. ve
15. yüzyıl) İslamiyet ve Hıristiyanlıktan kaynaklanan krizlerine belki
bir çözüm şansını verecektir. Gerçekten Hollanda ve İngiltere’nin 16.
yüzyıl deneyimi çözüm şansına ışık tutmaktadır. Ama bu özellikleri
yakından irdelediğimizde, bu sefer uygarlığın üçüncü aşamasının krizinin
ilk iki aşamasındaki krizden daha çok derinleştirilip tüm dünyaya
yayılması riskinin hiç de az olmadığını ortaya koymaya çalıştık.
Kapitalizmin kendisinin savaş, siyaset ve ekonomik tekel olarak varlık
bulması, tüm uygarlık tarihinin temel kriz etkenidir. Hem kriz ürünüdür,
hem krizin üretenidir. Krizleri mekâna ve zamana yayabilir. Ama bu çözüm
olamaz. 16. yüzyıldan 21. yüzyıla girişimize kadar olup bitenler ne
demek istediğimi fazlasıyla doğruluyor.
Bundan sonraki iki ana başlık Ulus-Devlet ve Endüstriyalizm olacaktır.
Kapitalizmin tarihte ilk defa toplumsal sorunların temel çözüm ayakları
olarak devreye soktuğu bu araçları sorgulayıp, sonuç bölümünde bizzat
kriz rejimi, kriz uygarlığı olarak kapitalizm hakkında tartışma ve
yargılarımı sonuçlandırmaya çalışacağım.
4- MODERN LEVİATHAN:
ULUS-DEVLET
-Tanrının Yeryüzüne
İnmiş Hali-
Kapitalist moderniteyi kavramlaştırmak için ekonomiyle işe başlamak hem
yetersiz, hem de yöntem açısından saptırıcı, ilişkiyi ve özü kavramaktan
uzaklaştırıcı, bulanıklaştırıcı sonuçlara, yargılara yol açar.
Kapitalizme ilişkin şimdiye kadar yapmaya çalıştığımız tanımlama ve
çözümlemeler, ekonomik sahada ancak dıştan dayatmacı tekelci bir güç
olabileceğini kanıtlamıştı. Demek ki, öz olarak kapitalizmi başka yerde
aramak, yöntem olarak da daha isabetli bulgulara yol açabilir. Onu asıl
gizlenmeye, sıkı perdelenmeye çalıştığı yerde, devlet sahasında aramayı
sürdüreceğiz.
Kapitalizmi ekonomik sahada arayan K. Marks’ın bunun için yaptığı tüm
metodolojik, felsefi, tarihsel ve sosyolojik hazırlıklar, sonucunu
olumlu olarak tespit ettiği yoğun bir kriz sistemiyle kendini
karakterize eden kapitalizmin tekelci yapısına işaret ediyordu.
Ekonomiye hükmetmek, ekonomik olmak anlamına gelmez. Ekonomiye yapı
dayatmak da ekonomi değildir. Pazarda fiyatlarla oynayarak bunun için
para aracını çeşitlendirip kâr-sermaye yığmakta kullanmak, sosyolojik
olarak siyasal iktidar olmadan mümkün değildir. Siyasal iktidarı ve onun
zor karakterini tüm sonuçlarıyla çözümlemeden, soyut ekonomi-politik
analizlerle kapitali kavramlaştırmak, sürekli bilince taşımak, bilerek
veya iyi niyetle yöntem hatasına düşmek ve kapitalist paradigmaya kurban
gitmektir.
K. Marks’ı kapsamlı analizlere gitmeden, ucuz ve yüzeysel tezlerle
eleştirmenin sakıncalarını biliyorum. Özellikle Marksist geçinenlerin
dogmatik-pozitif yaklaşımları tarikat müritliğini aşmadığından,
bıktırıcı, tekrarlayan ideaları tartışmaları geliştirmez. Fakat
‘Kapitali’n yeni bir totem hizmeti gördüğü, işçilerin pek işine
yaramadığı, yüz elli yıllık teorik-pratik deneyimle yüzlerce kez
doğrulanmıştır. Ben bunun temel nedenini kapitalizmi ekonomi olmadığı
başka yerde arama, ekonomi olmayana temel ekonomik konular olarak
yaklaşım gösterme hatasına bağlıyorum. Tekelci devlet politikalarını,
tüm ekonomi dışı özelliklerine rağmen, ekonominin baş köşesine oturtmayı
muazzam zihin bulandırıcı, kapitalizmi örtücü ve politik-ideolojik
olarak da feci trajik sonuçlar getiren ‘aydınlanmacı’ bir sapma olarak
değerlendiriyorum.
Hegel ve Marks uzmanı değilim. Pek okumadım da. Haklarında anafikir
dışında bilgili değilim. Bunun pek gerekli olduğu kanısında da değilim.
Fakat önemsiyorum ve yorum hakkının bir özgürlük görevi olduğuna
kaniyim. Belki de kapitalist modernite toplumunu en çok etkilemiş
olmalarından ötürü, özgürlük ve eşitlik göreviyle bağlantılandırıyorum.
Marks ve Engels, bilimsel sosyalizmin kaynaklarından birini Alman
Felsefesi olarak belirlerken, herhalde en çok etkilendikleri Hegel’i göz
önünde bulunduruyorlardı. Eleştirilerinden bunu çıkarsamak mümkündür.
İdeolojik olarak Hegel, metafiziğin zirvesi ve diyalektiğin en büyük
çağdaş temsilcisidir. Gerçek bir Alman filozofudur. Bununla kastettiğim,
Alman milliyetçiliğinin fikir babalığıdır. Marks’la Engels, Alman
kapitalizminin geri seviyesinin Alman burjuvazisini, burjuvazinin de
Alman felsefesindeki konumunu irdelemeye çalışırken iyi yoldalar.
Başlangıçta Hegel’in Hukuk Felsefesini Eleştiri’leri de bu tutumlarını
yansıtır. Bunun akabinde Komünistler Ligi ve Komünist Manifesto
çalışmaları pratik olarak da konumlarını sağlamlaştırır. 1848
Devrimlerinden umduklarını bulamamaları, kanaatimce köklü
kırılmalarından birine yol açar ve ekonomizme sapmanın ilk belirtileri
bu dönemden sonradır. Ekonomiye başat yer vermelerini tartışmıyorum.
Ekonomiyi araştırmanın da gerekli olmadığını söylemiyorum. ‘Kapital’
araştırmasını da yanlış olduğu için eleştirmiyorum. Eleştirdiğim temel
nokta, tam da Hegel’i eleştirdikleri noktadır. O da neden devlete ve
hukuka öncelik tanıdığıdır. Hegel bence en gerekli noktadan düşüncesini
geliştiriyor. Başlanması gereken yerden başlıyor. Tarihi hata yapan
Marks’la Engels’in kendileridir; yani ekonomizm sapmasıdır. Bu sapma
sanıldığından çok daha fazla yüz elli yıllık sosyalizmin, yani eşitlik
ve özgürlük, dolayısıyla demokratik toplum mücadelesinin beklenen
başarıyı gösterememesinin temel nedenidir.
Hegel’in doğruyu yaptığını söylerken, bunu onun teorik-eylem hattını
benimsediğim anlamında söylemiyorum. Doğruluğu işe nereden başlanması
gerektiğine ilişkindir. Yanlış anlaşılmaması için tekrarlıyorum.
Sorun Avrupa’da geneldir. Devletleşen Avrupa’nın iktidarlaşma
sorunlarıyla ilgilidir. Modern Leviathan nasıl şekillenecek? Hobbes ve
Grotius’un belirledikleri, devletin mutlak gerekliliği ve
merkeziyetçiliğidir. Yaptıkları, mutlakıyetçiliğin teorisyenliğidir.
Feodal çağdan kapitalist çağa geçişteki devlet modeli olarak modern
mutlakıyetçiliği temel çıkış, çözüm aracı olarak görüyorlar. Fakat bu
çözüm aracı krizi tam çözmüyor. Devlet sorunu olanca ağırlığıyla
sürüyor. Kapitalizmin Hollanda ve İngiltere’de başat rol oynaması, bu
ülkelerin hegemonyacılığı geliştirmeleri Fransa ve Almanya’yı sarsıyor,
etkiliyor. Fransa hegemonya uğruna mücadeleyi peş peşe kaybetmiştir.
Almanya henüz ‘ulusal birlik’ denilen davayı kazanmamıştır. Zaten
Avrupa’nın ‘ikbal’ bekleyen diğer tüm iktidar adayları devletçilik
sorunlarıyla haşir neşirdirler. Krallık ve mutlakıyet bu sorunları tam
çözemiyor. Fransız örneği ortadadır. Güneş Kral, Muhteşem 14. Louis
mutlakıyetçiliği Hollanda-İngiltere ittifakı karşısında başarılı
olamamakta, içte devletin sorunları sürekli büyümektedir. Diğerleri ne
yapabilirler ki? Hollanda-İngiltere devlet modelinin peşine takılmaya
ise, maddi ve manevi kültürel durumları ve çıkar çelişkileri
elvermemektedir.
Fransız Devrimi denilen olay bu ortam ve sorunlar karşısında patlak
vermiş, ortaya çıkan sonuç devlet sorununa ilaveten bir de devrim
sorunlarını eklemesi olmuştur. Lenin boşuna ‘Devlet ve Devrim’ demiyor.
İktidar sorunu tam bir kriz halindedir. Feodal krize çözüm amacıyla
gelişen kapitalistik hegemonya, krizi daha da derinleştirip
genellemiştir. Mutlakıyet çöküyor, cumhuriyet ilan ediliyor, müthiş bir
terör dönemi başlıyor ve ardı sıra çılgın bir imparator taslağı ve
imparatorluğu sanki gökten yere inmiş gibi tüm Avrupa’yı sarsıyor.
Fransızlar ortalığı beklenmedik biçimde laf ve eyleme, daha kibarcası
teori ve savaşa boğuyorlar. Giyotin de neyin nesi oluyor?
Hegel’in yaptığı yorum şahanedir. Napolyon’un şahsında devlete ilişkin
şu belirlemeyi yapıyor: “Tanrının yeryüzüne inmiş hali”. Napolyon için
de “Yeryüzünde yürüyen tanrı” diyor. Bu, hayatımda en büyülendiğim,
yararlandığım bir izah tarzıdır. Hem eski devleti, hem yeni devleti
bundan daha mükemmel izah edecek cümle bulmak zordur. Bir cümleyle
binlerce kutsal ve laik kitabın anlatmak istediğini söylemeyi akıl
etmiştir. Gerçekten felsefe yapmıştır. Şunu söylemem mümkündür:
İngilizler ekonomik işi, Fransızlar toplum işini, Almanlar ise felsefe
işini iyi yaparlar. Ama bunlardan sentez yapmanın çok sakıncalı
olabileceğini de belirtiyorum.
Napolyon, etrafındaki Avrupa mutlakıyetçiliğini dağıtmak için,
sanıyorum, 1802’de ‘ulus-devlet’ diyebileceğimiz modeli dillendirir.
Fransızların topyekûn olarak devletleşmesini, ayağa kalkarak Avrupa’yı
dize getirmesini istiyor. Başarıyor da. Napolyon feodal uygarlıkçı
değildir. Zaten onu devrim temelinde tufan içinde boğmak istiyor. Roma
imparatorlarına, Sezar ve İskender’e özeniyor. Ama dönem buna
elvermiyor. Öylesi bir imparator olmanın maddi ve manevi kültürel ortamı
yoktur. İngiltere ise karşısında daha sinsi, ince ve de
‘ekonomi-politiğe’ uygun hegemonyacılık sanatını ustaca icra ediyor.
Napolyon çıldıracak gibidir. Elbe Adasına sürgünden hiç ders
çıkarmamıştır. Çıkarsa da, daha doludizgin bir Napolyon’dur. Müthiş
savaşır, fakat Waterloo’da yenik düşmüştür ve çok perişandır. Atlas
Okyanusunun ortasındaki Saint Hellen Adasında beş yıllık sürgünden sonra
(1821) öldüğünde son sözleri “Fransa! Ordular, Josefine!”dir. Bunlar bir
ulus-devlet eylemcisini mükemmelen özetleyen sözlerdir.
Teorisine Almanlar, onların adına da Hegel girişir. Muazzam bir
ideolojik külliyat oluşuyor. Boşuna Alman ideolojisi dememişler.
Pratikte Prusya Devleti adım adım inşa edilir. Yükseliştedir. İngiltere;
Fransa ve Avusturya devletlerini (başta imparatorluklarını) geriletmek
için Prusya’yı destekler. 1870’teki Sedan zaferi ve Alman birliğinin
kuruluşuyla Prusya, İngiltere’nin karşısına ikinci hegemonik güç olarak
çıkar. Dünyanın adaletsiz pay edilişinden rahatsızdır. Payını ister.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarıyla o da Fransa gibi yenilmiş olarak
hegemonik ideasını kaybeder.
Fransız Devriminden 1945’e kadar kapitalizmin krizinin (devrevi değil,
sürekli) ne kadar derin olduğu kanıtlanmıştır. İkinci Dünya Savaşındaki
Alman Führer’i (Lideri) Hitler’dir. Gamalı haçla temsil edilir. Faşizmin
birçok tahlili yapılmıştır. Başta Marksistlerce; liberaller,
muhafazakârlar ve anarşistlerçe yapılanlar da dahil, hepsi fena
yanıltıcıdır. Hiçbiri olup biteni dürüstçe ve doyurucu olarak açıklamak
gücünde veya niyetinde değildir. Soykırım kurbanı Yahudilerin müthiş
entelektüelleri de bu yanıltmada başta gelirler. Çünkü Hitler hepsinin
ortak entelektüel pisliği, siyasi pratiklerinin ortak ‘kusmuğudur.’
“Kargaya yavrusu Zümrüdü Anka kuşu gibi gelir” derler. Hiçbiri ideolojik
ve eylemsel olarak “Pislik kustum” der mi?
Yahudi kökenli olan Alman filozofu Adorno’nun, aynen olmasa da, özcesi
şu anlama gelen bir yargısını çok anlamlı buluyorum. Birinci yargısını
vermiştim. Kapitalist moderniteye ilişkin, derin anlamlı söz olarak,
“Yanlış hayat, doğru yaşanmaz” demişti. İkincisi, soykırım kamplarını
kastederek, anlamlarını çözerek şunu söylüyordu: “Tüm tanrısallıklar
adına, kutsallıklar adına insanoğlunun söz söyleme hakkı bitmiştir.”
Yanılabilirim, ama özünü böyle yorumladım. Soykırımların izahı olamaz
demektedir. Uygarlığımızın maskesi düşmüştür. Söz hakkı kalmamıştır.
Frankfurt Felsefe Okulu gerçeğin izi üzerindedir. Ama suça bulaşmış
olmanın ezikliği, itirafları onları derinden üzmüş, küskün kılmıştır.
Benjamin ve Adorno’da Yahudi ideolojisinin bundaki payının kavranması ve
itirafı (küskünlük, melankoli) önemlidir. Avrupa Birliği (AB) mevcut
haliyle bu pisliğin üstünü örtme hareketidir. Altını temizlediğini
sanmıyorum. Krizin derinliği devam ediyor.
Üçüncü büyük küreselleşme (finans çağı küreselciliği) hamlesi, krizi
zamana ve mekâna derinliğine yayarak kontrol etme pratiğidir. 1989’da
resmen de dağılmasıyla Sovyet sisteminin hem ulus-devlet niteliği, hem
de daimi krizdeki rolleri itiraf edilmiştir. 1945 sonrasının yeni
hegemon gücü ABD, soğuk savaşın galip gücü olarak, sistemin uzun süreli
ana kriz bölgesi olan Ortadoğu’yu stratejik savaş bölgesi ilan etmiştir.
Ortadoğu’da ulus-devletin 16. Louis’i olarak Irak Devlet Başkanı
Saddam’ın idamı sembolik olarak neyi ifade ediyor? Bu kapsamlı bir
tartışmayı gerektiriyor.
A- Ulus Gelişmesi,
Ulus Olgusu
Toplumların ilkel komünal toplum, devlet-toplum ve demokratik toplum
olarak kendi içindeki bölünmesi sınıflaşma ve yönetim sorunlarıyla
bağlantılıdır. Ulus gerçekliği temelinde bölünmeler ise daha çok dil,
kültür, hukuk ve siyasal gelişmelerle belirlenir. Tek bir ulus tipinden
değil, çok farklı ulus biçimlerinden bahsetmek daha anlamlıdır. Aynı
temelde değil, çok farklı temellerde inşa edilmiş uluslardan bahsetmek
mümkündür.
Ulus kategorisini anlamlandırırken, genel bir toplumsal olguyu sürekli
göz önünde bulundurmak öğretici olacaktır. Başta klanlar olmak üzere,
tüm toplulukların bir kendilik sorunları vardır. Ben nasıl bir toplumum
veya topluluğum? Bu bir nevi kimlik sorgulamasıdır. Nasıl ki her insanın
bir adı ve kimliği varsa, her topluluk için de ad ve kimlik gereğinden
bahsetmek gereklilikten öteye zorunluluktur. Ortada göze batarcasına
farklı niteliklerden oluşan birçok toplumsal olgu varsa, bunların kimlik
ve ifadeleri de doğaldır. Aksi halde bir ailedeki fertlerin
birbirlerinin adını ve kimliğini belirtmeden ilişki kurmaları anlamına
gelir ki, klan toplumunda bile bunun mümkün olması düşünülemez. Biri en
basitinden ‘gel!’ derken bile, bunun adsız mümkün olmaması gibi. Kaldı
ki, toplumların kendilerine özgü binlerce farklılık arz eden
özelliklerini adlandırmadan, sıfat takmadan anlamlandırmak, iletişim
kurmak, bilim yapmak, toplumsal eyleme geçmek, gelişmekten bahsetmek
abestir. Bu durumda dilsiz bir toplum akla gelir ki, bu, hayvanlarda
bile mümkün olmaz. Onların bile işaret dilleri vardır. Çok dillilik,
kültürlülük, siyasetlilik, hukukluk mümkündür. Fakat tüm bu ilişkiler
ağında ad ve kimlik yine şarttır. İki dilli, kültürlü, siyasetli,
hukuklu ulus olabilir; fakat bu, ad ve kimlik gereğini ortadan
kaldırmaz. Çok kimliklilik ve farklılıkların bir arada yaşamasının
yöntemlerinin doğru seçimini gerektirir. Zaten toplumlar başka türlü
oluşmaz ve yönetilmez.
Dolayısıyla bir klanın kendi aidiyetini toteminde dile getirmesi bu
gerçeğin ne kadar eskiye dayandığını kanıtlamaktadır. Totem en basitiyle
klanın kendi kimliği demektir. Halen bazı klan ve kabilelerde bu
ilişkiyi gözlemek mümkündür.
Sümer toplumu kendini tapınak kimliğinde ifade etmekle adlandırma ve
inanç arasındaki bağı yansıtmaktadır. Tapınak bir imgesel ilişkiler
ağıdır. Toplumun kendini anlamlandırması daha analitik bir düzey
kazanmıştır. Tapınaktaki toplam ilişkilere bakmak, yani kimliğe bakmak,
o toplumu önemli ölçüde tanımak anlamına geliyor. Günümüzdeki gibi çok
soyut, simgesel bir ad ve soyad da çok daha kapsamlıdır ve toplumun
varlığını büyük oranda yansıtmaktadır. Kent tapınağı, kent tanrı ve
tanrıçası, toplumun hangi kavramlara, güce sahip olduğuna dair ipuçları
da veriyor. Halen kutsal mekânlara değer verilmesi, taşıdıkları
kimliksel değerlerden ötürüdür. Böylelikle kendilerini bulmuş oluyorlar.
Öz bilinç dediğimiz olay budur. Kimlik bilinçlilik olayıdır. Kendi öz
varlığı hakkında en etkin bilinç kavramı olayıdır.
Tek tanrılı dinlerde toplumun kimliği, dinin ve tanrının kendisidir.
Dinden ayrı toplum, toplumdan ayrı din imgesi tasavvur edilemez. Bu
ilişkinin sonucu olarak din ve tanrısı, toplumun kendi öz varlığı
hakkındaki bilinçlenme olayı olarak da tanımlanabilir. İslam
toplumlarını tanımak, büyük ölçüde özümsedikleri dinsel bilinç
kapsamındadır. Diğer aidiyetler de vardır. Örneğin cinsel kimlik,
siyasal kimlik, kabilesel kimlik, sınıfsal kimlik, entelektüel kimlik
gibi. Ama tüm bunlar genel kimlik olarak din kimliğinin damgasını taşır.
Atina ve Roma kendi başına kimliktir. Antikçağdan bahsediyorum. Atina ve
Roma vatandaşlığı en seçkin kimliktir. Herkese kolay verilmez. Kentin ne
kadar kişilik sahibi ve onurlu olduğunu gösterir. Grek ve İtalik kimliği
henüz çok siliktir.
Ortaçağda kavimsellik gelişmektedir. Dinler bu konuda önemli işlev
görmektedir. Örneğin İslam aynı zamanda Araplılık bilinci ve
yüceliğidir. Musevilik Yahudilikle özdeştir. Hıristiyanlık erken dönemde
Hıristiyanlaşan Ermeni, Süryani ve Grekler için çok önemli bir kavimsel
kimliği de ifade ediyor. Karşılıklı birbirlerini besliyorlar. Tek
tanrılı dinlerin en önemli bir işlevi de kabile ve aşiret kimliğini
aşmadır. Ulus bilinci, kimliği kadar olmasa da, kavimsel bilinç büyük
oranda ortaçağda Ortadoğu’da tek tanrılı dinlerin etkili oldukları
sosyolojik bir oluşumdur. Dinler için kavimsellikle
bağlantılandırıldığında, proto (ön) milliyetçilik demek mümkündür.
Türklerde din çok önemli bir kimlik aracıdır. İslam olmasaydı,
Ortadoğu’da Türk ve Arap kavimliği büyük ihtimalle daha sönük olurdu.
Örneğin Musevi Hazar Türklüğüyle Hıristiyan Arapların durumunda bu
gerçeği gözlemek mümkündür. Her halk, kavim için din ilişkisi farklı
roller oynamıştır.
Avrupa ortaçağında Hıristiyanlık yayılması büyük oranda kavimsel
gelişmeyle iç içe olmuştur. Daha önceki kabile topluluklarında ortak
kavim bilinci tıpkı Arap ve Türk kabilelerinde gözlemlendiği gibi çok
zayıftı. Hıristiyanlık, modernite öncesi kavimsel bilincin objektif bir
etkeni rolünde olmuştur. Yani gittiği topluluğa “Siz Fransız veya
Almansınız” dememiştir. Ama tüm Alman ve Fransız kabilelerine aynı din
bilincini vermesi, ortak kimlik anlamında kavimsel gelişme için dev bir
adım olmuştur. İkinci adım krallıklar biçimindeki siyasi gelişmedir.
Kabilelerde ortak dinlerinden ayrı olarak ortak bir krallıklarının
oluşması da ulus olmaya doğru son büyük bir adım olmuştur. Fransa için
bu durum tipiktir.
Pazarın gelişmesiyle artan sosyal ilişkisellikle artık ulusun doğuşundan
bahsedebiliriz. Avrupa’da başlangıç uluslarının doğuşu bu modele göre
olmuştur. Şu halde ulus; kabile bilinci + din bilinci + ortak siyasi
otorite + pazar etrafında gelişen sosyal bir olgu veya ilişkiler
toplamıdır. Buna ulus toplumu demek daha anlamlı kılabilir. Uluslaşmak
devletleşmekle aynı şey değildir. Örneğin Fransız Krallığı yıkılsa da,
Fransız ulusu olarak kalmak devam eder. Ulusu dil ve kültür birimleri
olarak genel bir tarife bağlamak öğretici olabilir. Ama yalnız dil ve
kültür ulusu belirler demek çok dar ve eksik bir yaklaşımdır. Ulusu,
ulus olmayı sağlayan çok kaynak vardır. Siyaset, hukuk, devrim,
sanatlar, özellikle edebiyat, müzik, ekonomik pazar hepsi uluslaşmada
rol oynar. Ulusların ekonomik ve siyasi sistemlerle direkt ilişkisi
yoktur. Karşılıklı etkileyici olabilirler.
Ulus son derece müphem bir konudur. Hakkında çok duyarlı ve dengeli
olmak büyük önem taşır.
Günümüz toplumları büyük ölçüde uluslaşmış toplumlardır. Uluslaşmamış
marjinal gruplar olsa da, ezici çoğunluk ulus toplumudur. Ulusu olmayan
birey yok gibidir. Uluslu olmak doğal bir toplum hali olarak
düşünülmelidir. Uygarlıklar tarihi boyunca ulus ancak kriz olarak
kapitalist sistemde büyük önem kazanmıştır. Daha doğrusu, ulus adına
girilen korkunç spekülasyonlar büyük felaketleri hazırlamıştır.
Ulusu oluşturan etkenlere aşırı vurgu felaketlerin başlangıcı olmuştur.
Örneklersek, ulus-siyaset bağı milliyetçi ideolojinin oluşumunda baş
etkendir. Ulusal siyasetin son durağı faşizm iktidarı olacaktır.
Ekonominin, dinin, edebiyatın körüklediği ulusçuluk aynı kapıya çıkar.
Kapitalist tekel, krizleri çözme adına, en kolay yol olarak ulusu
oluşturan etkenlerin hepsini; siyaset, ekonomi, din, hukuk, sanat, spor,
diplomasi, yurtseverlik olarak ne varsa tümünü aşırı uluslaştırarak
sistematik bir bütünlüğe kavuşturmuş; böylelikle iktidarlaşmamış tek bir
toplum öğesi bırakmayarak, en güçlüsü olacağını (her ulus açısından)
hesaplamıştır. Bunun sonuçları korkunç olmuştur. Avrupa’yı kan deryasına
çevirerek ve dünya çapında savaşlara yol açarak, tarihte misli
görülmemiş sonuçlara yol açmıştır. Bu eylem uluslaşma değildir;
uluslaşmanın dinselleştirilmesidir. Bu da milliyetçilik dinidir.
Sosyolojik anlamıyla milliyetçilik dindir. Bu konuyu ilgili başlıkta ele
alacağım.
Dinler bile kavmiyetçiliğin tehlikesini bildiklerinden, oldukça tutarlı
ve enternasyonalist (ümmetçi) tutum takınmışlardır. Uygarlık tarihi bu
konuda en kirli dönemini kapitalizmde yaşamıştır.
Uluslar için en verimli model demokratik ulustur. Demokratik toplumun
ulus konusunda en çözümleyici, geliştirici toplum tipi olduğunu önemle
anlamak gerekir. Uluslar en iyi demokratik toplum sisteminde oluşup
gelişebilirler. Kavga, savaş aracı değil, kültürel zenginlik içinde
dayanışmalı, hatta ulusların ulusu olma (üst ulus) gibi tarihi bir
evreyi de mümkün kılabilirler. Ulusların kendi başına kavga etkeni
değil, dayanışma ve kültürel zenginlik içinde barış, kardeşlik etkeni
olabilmeleri demokratik sistemle mümkündür. Konuyu öneminden ötürü yeri
geldikçe kapsamlı tartışmayı umuyorum.
Ulusu inkâr etmemek, kendini oluşturan faktörleri aşırı
ulusallaştırmamak, ulusu faktörlerine indirgememek, özellikle
siyasallaştırıp aşırı milliyetçi iktidar oluşumlarına araç yapmamak,
buna karşılık demokratik ulus bilinç ve uygulanmasını geliştirmek ulus
sorunlarından kurtulmanın çözümleyici yoludur.
B- Devleti Tanımlamak
Devlet tarihte ve günümüzde en çok kullanılan kavramdır. Fakat en az
tanınan ve tanımlanan kavramdır da. Büyük karanlıklar içinde kalmış bir
kavramdır. Devletin ne olduğu konusunda korkunç bir cehalet söz
konusudur. Tarihi olduğu kadar günümüzü çözmek ve krizli toplum halini
aşmak için devleti doğru tanımlamak, yorumlamak halen en temel mesele
hüviyetini korumaktadır. En vahimi, kendini devlette sananların
bindikleri aracın ne türde olduğunu bilememeleri kadar, devletin dışında
kalmış olanların (kalmışlarsa tabii) da devleti yanlış tanımaları
(özellikle reel-sosyalizm faciası) tam bir körler ve sağırlar
diyaloguna, Babil Kulesinin yetmiş iki dil konuşan toplulukların üzerine
düşmesinden sonra oluşan karmaşa haline benzemektedir. Devlet çoğunlukça
sorunların çözüm alanı olarak düşünülür. Devlette olmak bütün
sorunlardan kurtulmakla özdeş sayılır. Bir adım ötesi, devletin
tanrı-devlet olarak düşlenmesi halidir.
Derinliğine sosyolojik kavrayış, uygarlık tarihi boyunca geliştirilen
tanrısallıkla devletleşmenin iç içe geçtiğini göstermektedir.
Devletleşmedeki rahip katkısı, devlet-tanrı iç içeliğinin gelişmesinin
temel nedenidir. Rahipler devleti inşa ederken, özellikle Sümer tapınak
kimliğinde ideolojik öğe olarak yer bulan tanrılar panteonunun siyasi
yöneticinin ideolojik maskesi olarak kullanıldığı kesindir. Rahip-kralın
bir adım ötesi tanrı-kraldır. Roma İmparatorluğuna kadar Sümer tapınak
kökenli bu tanrı-kral veya imparator kavramı kullanılmıştır. İbrahimî
dinler bu kavramı tanrı-peygamber veya tanrı-elçi platformuna çekerek
biraz insani figür katmak istemişlerdir. Başarılı da olmuşlardır.
Çok ilginç bir durum, Yunan mitolojisindeki (Sümerlerden alınan üçüncü
versiyon) tanrısallık ve insanlık ayrımıdır. Hesiodos’un bilinç
düzeyiyle orantılı geliştirdiği panteon, insanla bağlantılanmayı
yasaklar gibidir; ayıp sayılır. Israrla tanrı-tanrıçalar ilişkisi bir
kast gibi tutulur. Tanrı-kral imgesinin silik bir hali olan
Hintlilerdeki Brahmanlar kastı çok daha katıdır. Tanrının
insanlaşmasını, ilişkilenmesini kolay kabul etmiyorlar. Bilim diline
çevirirsek, devletin bir insani inşa olduğunu ideoloji düzeyinde
(mitoloji ve dinlerde bariz, felsefede kısmen) asla kabul etmeye
yanaşmıyorlar. Devletin kat kat perdeli olmasını ve tanrısal kalmasını
büyük bir inanç katılığı içinde muhafaza etmeye çalışıyorlar. Devlet
yücedir, kutsaldır, temel kurtuluş aracıdır vb. kavramsallaştırmalar
kökenini gerçekten ilk devlet inşacıları olan Sümerli rahiplerden alır.
Daha önce kapsamlıca çözümlemeye çalıştığım tapınağın döl yatağında inşa
edilmiştir.
Hegel’in Napolyon’la başlattığı ulus-devleti ‘tanrının yeryüzüne inmesi’
biçiminde değerlendirmesi, yine Napolyon’un şahsında ‘tanrının yürüyüşü’
olarak sembolize etmesi ideası yukarıdaki açıklama ışığında son derece
öğreticidir. Ulus-devlet, tanrı-devletin en son biçimidir. Aynı zamanda
devletin en tehlikeli biçimidir.
Sosyolojik bilimsel yorum ise, bu ilişki yumağını (devleti) yeni yeni
tanımlamaya çalışmaktadır. Uzun süredir üzerinde yoğunlaştığım bu konuyu
tartışmayla paylaşmayı en temel görev bilmekteyim. Ufuk açıcı nitelikte
olacağını umuyorum. Devleti iktidar bağlamında tanımlamak iyi bir
başlangıç olabilir. İktidarın hukuklaşmış biçimlerinin tümüne devlet
demek mümkündür. Çerçeveye alınmış, kuralları belirlenmiş kurumlar
bütünlüğü içinde yoğunlaşmış iktidar, devleti hukuki açıdan iyi
tanımlamaktadır. Fakat yeterli değildir. İçeriğini açıklayarak biçimle
bütünledikleri, kapsam ve biçimi birlikte ele aldıkları için daha
tamamlayıcı bir bakış sunmaktadır. Bu yaklaşımı tarihsel-toplumsal
gelişmeyle birleştirdiğimizde, anlam ve anlatım değeri yüksek kapsamlı
bir tanımlamaya erişebiliriz.
Devletin birçok tanımının farkındayım. Hem liberal, hem sosyalist kampta
uzun süre ezberlenen klişeleri tekrarlamak öğretici değildir. Önce
devletin ne olmadığını belirtmem gerekir.
a- Sınıf çatışmasını ya susturmak, ya da dengede (Status) tutmak
değildir. Ağır basan yanı olarak dile getirilen sınıfsal baskı aracı
kavramı da pek geliştirici değildir.
b- Kaos halinin ortadan kaldırılması hiç değildir. Güvenlik, düzen
ideaları gerçeği ifade etmekten uzaktır.
c- Sorunların, hedeflerin çözüm alanı ise hiç değildir. Tersine
sorunları kangrene, krize sokma ve sürdürme platformudur.
d- Tanrısallıklarla, kutsallıklarla ilişkisi ise sadece mitolojiktir,
ideolojiktir.
e- Ulusun, dinin, kültürün oluşturucu, yönetici gücü olarak da hiçbir
şey ifade etmez.
Daha da arttırabileceğimiz bu şıkların hepsi ağırlıklı olarak birer
propagandadır. Devlet bahsedilen durumlarla uğraşır. Ama tarih
gösteriyor ki, tüm devletler ortalığı mezbahaya çevirmekten,
asimilasyondan, tembel toplum yaratmaktan, insanı spekülatif aklın
aptalı kılmaktan öteye asli olarak pek fazla rol icra etmemiştir.
Devletin toplumu yönetmedeki konumunu inkâr etmiyorum. Anarşistler gibi
devlet tanımlamasını ve devletsiz olma biçimini anlamlı ve uygulanabilir
bulmuyorum. Sosyalistler gibi onların da açığa çıkan gerçeği, yüz elli
yıllık pratikleriyle başarılı olmadıklarıdır. Birçok doğruyu söylemeleri
temel yaklaşım hatalarını ortadan kaldırmaz. Liberallerin ‘en az devlet’
dedikleri durum ise bir açıdan anlamlıdır. Devletin ekonomik tekelci
dayatma olduğunu fark etmişlerdir. Ama kapitalizmin en verimli ekonomi
olduğunu hararetle savunmaları, onları tüm devlet tanımlamalarını geride
bırakan en büyük yalancı olduklarını göstermekten kurtarmaz.
Devleti dar anlamda artık-ürün-değer üzerine kurulu ekonomik tekel
olarak tanımlamak daha açıklayıcıdır. Devlet artık-ürün ve değeri
toplumdan sızdırmak için, ideolojik araçlardan zor araçlarına kadar
kendini toplum üzerinde bir üstyapı olarak örgütleyip tekelleştirir.
Devletin bu dar tanımı ışığında bakarsak, siyaset, devlet politikacılığı
son tahlilde artık-ürün ve değerlerini gerçekleştirmeyi koordine eden
bir yönetim sanatıdır. En kaba bir formülleştirmeye bağlarsak, DEVLET =
ARTIK ÜRÜN-DEĞER + İDEOLOJİK ARAÇLAR + ZOR AYGITLARI + YÖNETİM SANATI
diyebiliriz. Tüm tarihsel gelişimi içinde değerlendirirsek, devlet
deyince bu faktörlerin devrede olduğu görülür. Bu unsurlar veya
faktörler dışında ne bir bütünsellik olarak, ne de tek tek her
araçsallığı devlet olarak tanımlamak, devlet adlı ilişkisel yumaklığı
çözümlemeye imkân tanır.
1- Devlet artık-değer gaspıdır demek doğru, ama çok eksik bir
tanımlamadır.
2- Devleti ideolojik olarak bir tanrısallık, kutsallık veya yeryüzüne
inmiş tanrı gölgesi (zıllullah), tanrının somutlaşmış hali olarak
tanımlamak, her türlü zorbalık için ideolojik kılıf biçmekten başka
sonuç vermez.
3- Devlet zorbalıktır deyimi, diğer unsurları dışladığı için, bilimsel
değeri en zayıf bir ahlaki yargı olmaktan öteye gitmez.
4- Devleti yönetim sanatı, idarecilik olarak yorumlayan anlayışlar, en
az ahlaki yorumlar kadar diğer vazgeçilmez unsurları göz ardı ettikleri
için, devletin gerçek içyüzünü örtbas etmek gibi önemli bir sakınca
taşırlar.
Şüphesiz belirtilen her unsurun devletin varlığında kaçınılmaz bir yeri
vardır, ama tek başına devlet olarak tanımlanamaz. Yapılan tanımların
çoğu her unsuru öne çıkarmalarına göre farklılık arz edip eksik
değerlendirmelere yol açmaktan kurtulamazlar.
Devleti tarih boyunca çeşitli bölünmeler halinde tasnif etmek mümkündür.
a- Artık-değer ve ürününün sızdırıldığı sosyal sınıflar açısından:
1- Kölecil Devlet:
İnsanların karın tokluğu karşılığında, devlete ve devletli özel
efendilere emeğiyle değil, tüm varlığıyla ait olduğu devlet biçimidir.
İlkçağ uygarlığının temel sömürü biçimidir. Köleler temel üretim
aracıdır.
2- Feodal Devlet:
Köleliğin sınırlı yumuşatılmış biçimidir. Serf olarak eski köleden
farkı, serfin aile kurma hakkıdır. Pratikte gerçekleşmesi zor ve epey
şartlara bağlı bulunsa da, artık-ürün ve değere daha çok imkân verdiği
için ortaçağ uygarlığında denenen biçimdir.
3- Kapitalist Devlet:
İşçi adı verilen, sadece emeğini emek pazarında mal gibi satan sosyal
sınıfı esas alan devlet biçimidir. Biçim demekten çok, bölüm veya yapı
demek daha uygun düşer. Kapitalist uygarlık çağının devletidir.
b- Başka bir bölünme tarzı, yönetici kesimin etnik varlığına ilişkin
olarak yapılanıdır.
1- Rahip Devleti:
İlk inşa ediciler olarak rahip grubunun damgasını taşıdığı için bu
adlandırma verilir. Tapınak, kutsal devlet veya tanrı-devlet gibi
kavramlar hep bu kategoriye aittir.
2- Hanedan Devleti:
Yönetimlerinde yer alan hanedana göre tanımlanır. Sülale devleti demek
mümkündür. Bütün uygarlık çağlarında, hatta günümüz devletlerinde bile
yaygın etkisi bulunan bir yönetici devlet tarzıdır. Bir aile veya
hanedanın esas yönetici grubu oluşturduğu devlettir.
3- Aşiret veya Kavim
Devleti:
Daha çok bir aşiret veya kavmin etkisi altında bulunan devlettir.
Özellikle ortaçağda aşiret veya kavim bilincinin geliştiği dönemde
kendini hissettirir. Hıristiyan, İslam, Yahudi, Hint, Çin vb. birçok
kavim ve dinde devletin durumu böyle bir tanıma yer verebilir. Din
burada kavimleşme rolü görür.
4- Ulusal Devlet:
Temelinde uluslaşmış toplumların yer aldığı devlettir. Yeniçağın (dar
anlamda kapitalist çağ) devletidir. Sadece kapitalist çağın değil,
demokratik çağın da temel aldığı veya daha doğrusu uzlaşarak (devlet +
demokrasi) yönetimde rol alma durumudur. İkisi birlikte olduklarında,
yani devlet + demokrasi rejimi geçerli olduğunda da ulusal devlet demek
mümkündür. Ulus-devletten farklıdır. Çünkü bir ulusal devlette çok ulus
bulunabilir.
5- Ulus-Devlet:
Bünyesinde tek bir ulusun bulunduğu ve tüm ulus üyelerinin milliyetçilik
dini temelinde kendini devletle bütünleştirdiği devlettir. Ulusla devlet
adeta tekleşmiştir. Kapitalist uygarlığın esas devlet biçimidir. Faşist
denen devlet de ulus-devletin karşıdevrim veya sürekli bir kriz rejimi
olarak kapitalizmde aldığı biçimi olduğundan, ikisini birbirinden ayırt
etmek mümkün değildir.
c- Bir bölünme tarzı da seçilmek veya atanmak, babadan oğula ya da zorla
yönetime gelmek bakımından yapılabilir.
1- Monarşik Devlet:
Yönetici olarak bir kişinin sembolize ettiği devlettir. Burada
devlet-yönetici tekleşmesi vardır. Bu kişi bir monark, kral veya
imparator olabilir. Babadan geçme veya zor gücü de kullanılarak monarşik
idareye geçilebilir. Tüm uygarlık çağlarında görülmüştür. Devlet
kurumlaşmasının zayıflığını yansıtır.
2- Cumhuriyet:
Yönetimin ana grubunun seçimle işbaşına gelmesi halidir. Bir kişi de
seçilebilir, bin kişi de, pek fark etmez. Etse de özü değiştirmez. Bazen
cumhuriyetle demokrasi karıştırılır. Bu vahim bir yanlışlıktır.
Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Seçim, çok güçlü oluşturulmuş bulunan
devlet kurumlarının yönetimi için yapılır. Yoksa halkın yönetimi olarak
demokrasi için yapılmaz. Demokrasi bambaşka bir sistemdir. Devlet
tarzında olmayan bir yönetim biçimidir. Elbette demokrasinin de
kurumları vardır. Bu kurumlar için de seçim yapılır. Fakat demokrasi ve
devlet öz olarak birbirinden ayrılır. Marksistler de dahil, tüm
aydınlanmacı entelektüeller bu durumu karıştırmışlardır. Lenin’de bile
karıştırma vardır. Demokrasi durumuyla devletin çekirdeğini oluşturduğu
resmi uygarlıklar arasında niteliksel bir farklılık hali vardır.
Dolayısıyla demokratik yönetimle devlet yönetimini (seçimli olsun veya
olmasın, her ikisi açısından da) karıştırmamak büyük önem taşır. Kaldı
ki, devlet esas olarak bir yönetim geleneğidir. Bin yıllara dayanan
kurumsal yönetimdir. Seçimlerin yönetimdeki işlevi son derece
sınırlıdır. Seçimlerle gerçekleşen, esas olarak DEVLET İÇİNDEKİ ÇEŞİTLİ
TEKELCİ KLİKLERİN (tarım tekelci kliği, ticaret tekelci kliği, endüstri
veya finans kliği gibi) güç durumlarına göre birbirlerine karşı üstünlük
sağlamalarıdır. Daha güçlü olan seçilir. Yoksa ortada demokrasi veya
demokrasinin kazanması diye bir durum söz konusu değildir.
Her demokraside de herkesin mutlaka seçimle görevlendirilmesi diye bir
durum yoktur. Seçilmemişler de demokrasilerde yönetimde rol oynayabilir.
Fakat esas olan, demokratik toplumun kendi yönetimini kısa aralıklarla
farklı gelişme ve verimliliklere, yaratıcılıklara, haklara,
özgürlüklere, eşitliklere gerçekleşme şansı vermek için seçimle
belirlemesidir.
d- Bir diğer bölünme biçimi artık-değeri sızdıran gruplara dayalı
olanıdır.
1- Tarımcı Devlet:
İlk kurulduğundaki devlet esas olarak tarımsal artık-ürünü ele geçirme
yönetimi olarak örgütlendiğinden, böyle tanımlanması oldukça
açıklayıcıdır. Tarih boyunca birçok devlet veya devlet içindeki tarımcı
kliğin gücüyle orantılı olarak tarım devletinden bahsetmek mümkündür.
2- Ticaret Devleti
(Merkantilist Devlet):
Artık-değer ve ürün sızdırma yöntemini ticari örgütlendirmeye dayandıran
devlettir. Örneğin tarihte Asur, Fenike devletleri böyledir. Günümüzde
ticaret kliği halen çok güçlü olan devletler vardır.
3- Finans Devleti:
Para gücüne dayalı devlet durumudur. Örnek olarak İsviçre’yi
gösterebiliriz. Daha da önemlisi, kapitalizmin son küresel çağı finans
çağı olarak da değerlendirilebileceği için, günümüzde mali finans
kliğinin, tekelinin tüm devletlerde çok güçlendiği ve yönetim üzerinde
belirleyici ağırlık teşkil ettiği söylenebilir.
4- Endüstri Devleti:
Özellikle endüstri devrimiyle birlikte ekonomide başat rol oynayan
endüstriyel üretim nedeniyle bu nitelikte adlandırılan birçok devlet
vardır. Endüstri devleti olmak 19. yüzyılda baş idealdi. Endüstrileşmek
zenginleşmekle eşanlamlıydı. Kurulan tüm devletlerin gayesi bir an önce
endüstrileşmekti. Dolayısıyla en güçlü devlet kliği endüstricilerden
oluşuyordu. 18. yüzyılda büyük tüccar (merkantilizm), 19. yüzyılda
sanayiciler (endüstriyalizm), 20. yüzyıldan günümüze kadar ağırlıklı
olarak maliyeciler (finansçılar) devlet içinde yuvalanan temel tekelci
kliklerdir. Devlet denen ilişkiler yumağını esas olarak bunlar idare
eder.
e- Daha ilginç bir bölünme olarak kapitalist devlet tekellerini örtbas
etmek, örtülemek için ideolojik aygıt rolünü oynayan sahte devlet
adlandırmaları vardır. Devlet kavramını tanımlanamaz hale getiren, bunun
için ideolojik inşalardan ibaret olan bu devletin sözde modellerini de
gözden geçirmek öğretici olabilir. Çünkü günlük ortam bu kavramların
işgali altındadır.
1- Liberal Devlet:
Politik-ekonomicilerin gözde ideolojik kavramıdır. Tercümesi, özgür
devlet demektir ki, özgürlükle devlet kavramı arasında örtüşme değil
zıtlık esastır. Devlet öz itibariyle özgürlüklerin kısıtlanmasıdır.
Tarih boyunca en büyük sorunlardan biri, kişi ve grup özgürlüklerini
devlete karşı savunmaktır; bu mücadele en temel siyasi ve hukuki
savaşlardan başta geleni olmuştur. Ayrıca ekonomiye en az müdahale eden
devlet olarak da tanımlanır. Halbuki devletin varlığı ancak ekonomik
tekel olmakla mümkündür. Dolayısıyla ‘en az müdahale eden devlet’ bir
safsatadan ibarettir. Özüne, devlet olmanın kimliğine aykırıdır. Belki
bu kavramla devlet olarak kapitalist ekonomik tekellerin önü ve payı
açılmak ve çoğaltılmak istenmektedir.
2- Sosyalist Devlet:
Özellikle reel-sosyalist kampta çok işlenen bu kavram en az liberal
devlet kadar bir safsatadır. Bir defa gerçek sosyalizmin devletle
alakası yoktur. Devlet sosyalizmle en az demokrasi kadar zıtlık
içindedir. Tarihsel büyük ekonomik tekelci klikler toplamı olan devleti
eşitlik rejimi olarak sosyalizmle karıştırmak oportünizmin en büyük
günahıdır. ‘Firavun sosyalizmi’ biçiminde kavramlaştırılan olgunun
günümüzdeki karşılığı olan sosyalist devlet, kapitalizmin en açık devlet
şekli olması nedeniyle de proto-faşizmle çok alakalıdır: Ulus-devletin
(faşizmin) reel sosyalizm karşılığıdır. Ulus-devlet hem liberalizmin,
hem de reel sosyalizm (devlet sosyalizmi) olarak sosyalizmin gerçek
karakteridir ki, faşizmle ilişkisini (otoritarizm ve totalitarizm
kapsamında) değerlendirmek büyük önem taşır. Liberal ve sosyal veya
sosyalist devleti faşizme giden yolda pro-faşizm olarak değerlendirmek
hayli öğretici olacaktır.
Sosyalizm yandaşı olanların şunu çok iyi bilmesi gerekir ki, sadece dört
yüzyıllık kapitalist geleneğin değil, beş bin yıllık uygarlık
geleneğinin artık-ürün ve değer sızdırmasının temel kurumu olan devlet
eliyle sosyalizm inşa etmek, bunu savunmak bilerek yapılıyorsa
faşizmdir, bilmeyerek alet olunmuşsa gaflet ve ihanettir. Bu konuları
Özgürlük Sosyolojisi’nde kapsamlı tartışmayı umuyorum.
3- Faşist Devlet:
Fazla anlamı olmayan bir kavramdır. Ulus-devlet olarak faşizm özde
benzerdir. Faşizm sanki istisnai, kapitalizm dışında sisteme musallat
olmuş bir şeymiş gibi tanımlama geliştirmek, liberal ve sosyalist
geçinen entelektüellerin en büyük sefaletidir. Kapitalizm, uygarlık ve
devlet olarak ulus-devleti, dolayısıyla her zaman faşizmi kapıda
tutmanın sistematik ifadesidir. Faşizm kuraldır. İstisna olan demokratik
yapıyla uzlaşma zorunluluğudur!
4- Demokratik Devlet:
Devletin neden demokratik olamayacağını defalarca belirttik. Devletle
demokrasinin zihniyeti, toplum yapısı, işleyiş tarzı öz itibariyle
farklı olduğu için demokratik devlet olmaz. Fakat çok esaslı bir etken
olarak tarih boyunca, ama daha çok günümüzde kapitalist uygarlığın
gittikçe daha da ağırlaşan krizsel yapısı nedeniyle demokratik uygarlık
sistemiyle uzlaşma zorunluluğu doğmuştur. Yani devlet tek başına
yönetememektedir. Demokratik güçlerle ortak yönetmeye mecbur bir konuma
gelmiştir. Dolayısıyla uzlaşmalar mümkündür. Tarihte de bunun birçok
örneği yaşanmıştır. Eğer devlet (biçimi ne olursa olursun) demokratik
ilke ve yapılarla ortaklık arar ve kurarsa, demokrasiye açık olma
anlamında demokratik devlet kavramı anlamlı olabilir. Bana göre en doğru
tanımı devlet + demokrasidir. Devlet biçimleri üzerinde durmanın siyaset
felsefesinin en güncel (acil) görevi olduğunu daha önce belirtmiştim.
Çünkü günümüz toplumlarını klasik devlet mantığıyla yönetmek artık
mümkün olamamaktadır. Sivil toplum örgütleri bu nedenle devreye
sokulmuştur. Ama çok yetersizdirler. Bu örgütlerin yönetim boşluğunu
doldurmaları, paylaşmaları mevcut durumlarıyla mümkün görünmemektedir.
Daha radikal örgütlenmiş demokratik toplum yapılanmalarıyla daha verimli
kılınmış devlet kurumları arasındaki uzlaşma tek çıkış yolu gibi
görünmektedir. Mevcut tarihsel aşamada (kimse kaç yıl süreceğini tahmin
edemez) ya tek başına kapitalist uygarlık, ya tek başına demokratik
uygarlık veya sosyalist sistem demek, vücut bulmuş pratikler tarafından
feci trajik sonuçlar vererek iflas etmiştir. Kaybedilen insan toplumu
oluyor. Sadece acı, kan ve sömürünün ömrü uzatılıyor. (Bu konular
Özgürlük Sosyolojisi’nde genişçe işlenecektir.)
Diğer bazı kavramlar vardır. Örneğin, başta gelen hukuk devleti vardır.
Ekonomik tekel olarak devlet zaten artık-ürüne el koyarak yaşadığı için,
özünde adil veya hukuki olamaz. Fakat kendi mensuplarına ve
vatandaşlarına inşa ettiği kurallar gereği, eşit ve önceden belirlenmiş
kanunlara göre davranmasına kurallı veya kanun, hukuk devleti denmiştir.
Şüphesiz her gün kural uyduran veya her sözü ferman olan despot ve
padişah devletlerine göre bu bir olumluluk olabilir. Ama özü itibariyle
farklı bir devlet tanımı teşkil etmez. Örneğin din devleti, fazla
anlamlı değildir. Rahip devleti nedeniyle devlet tarih boyunca hep
kutsallık kisvesi altında sunulmuştur. Devletin ideolojik araçları
olarak din, mitoloji, felsefe, hatta ‘bilimcilik’ kaynaklı adlandırmalar
daha çok propaganda kapsamına girer. Laik devlet zaten din devletinin
zıddı olarak düşünülmüştür ki, aynı anlama sahiptir. Laik veya dini
devlet izahları (ideolojik amaçlı) propaganda değeri dışında fazla
içerik arz etmezler.
Sonuç olarak devlet, uygarlığın ve uygarlık tarihinin çekirdeği olup,
günümüze doğru hep çoğalarak gelmiştir. Sayısız biçimlenmelerle
kesişerek kendini sürekli kamufle etmeye özen göstermiştir. İlk defa
kapitalist uygarlık çağında tüm ideolojik saptırmalara rağmen gerçek
işlevi içinde devleti tanımlama şansına kavuşulmuştur. Bu tanımlanma
büyük zihinsel ve eylemsel çabalar sonucu kapitalizme karşı mücadelenin
en anlamlı kazanımıdır. Yakıcı sorun, bu tanımlanma ışığında demokratik
uygarlığın gelişim ve başarısını anlamlı içerik ve biçimlenmelerle
(örgüt ve eylemlilikle) daha da yükseltmek ve kalıcı kılmaktır.
C- Kapitalist
Uygarlık (Modernite) İdeolojisi ve Dinselleştirilmesi
Uygarlıklar uzun süreli ve ideolojik inşalar temelinde oluşur. “Önce
maddi kültür mü gelir, sonra manevi kültür mü gelişir?” benzeri sorular
konuyu karıştırmaktan öteye bir anlam ifade etmez. Fiziki âlemde
evrensel olan bir örnek verirsem, konu daha açıklık kazanır. Uzun süre
parçacık mı, dalga mı sorunu çok tartışma yaratmıştır. Sonuçta evrenin
özünde dalga-parçacık ikileminin temel bir diyalektik (yok edici değil,
gelişmeci diyalektik) oluşumla geliştiği, genel kabul gören görüş oldu.
Farklı bir doğasallıkta da olsa, maddi-manevi kültür ikilemi benzer bir
rol oynar. Birbirlerine karşıt değil, birbirlerini besleyen oluşum
etkenleridir. Birbirlerini farklılaştırarak doğururlar. Her parçacığın
veya maddi kültürün yol açtığı, tetiklediği bir dalgacık, bir manevi
kültür öğesi oluştuğu gibi, bir dalgacık ve manevi kültür öğesi de
parçacık ve maddi öğe oluşturur. Uygarlık sisteminde genel bir analitik
zihin sapkınlığı vardır. Ki, bu da kurdukları avantajlı sistem
nedeniyledir: Değişmez kurallar, herkesin uyması gereken mutlak yasalar,
tanrıların öncelliği, devletin kutsallığı, ebediliği, ideallerin
mükemmelliği, görüngülerin geçiciliği, değişmeyen öz, biçimin uçuculuğu
gibi ikilemler inşa ederek çıkarlarını kalıcılaştırmak ve
sistemleştirmek isterler. Bu, evrensel oluşum diyalektiğine ters bir
yaklaşımdır.
Toplumda alt ve üstyapı tartışmaları da uygarlığın inşa edilmiş bu
sapkınlık inşalarıyla yakından bağlantılıdır. Hegel kendi sistemini
öncelikle üstyapıdan, yani devlet ve hukuktan başlatır. Evrensel sistemi
de mutlak zekâ (Geist)’dan başlattığı gibi. Marks ise, önceliği altyapı
olarak adlandırdığı üretim güçleri ve ilişkilerine verir. O da her ne
kadar “Ayakları üzerine oturttum” dese de, Hegel’le aynı mantığı
paylaşmaktadır. O da nedir? Biri, bir unsur temeldir, diğeri ikinci veya
belirlenendir diyor. Bu, özne-nesne ayrımının kaba mantığına düşmektir.
Her ne kadar tersini idea etseler de, eski uygarlık zihniyeti devam
etmiştir. Marks’ın sosyalizmi neden başarılı olmadı sorusu bu mantıkta
gizlidir. Hem ekonomi tanımı büyük karmaşıklık içeriyor, hem klasik
uygarlığın bütün anlam araçlarıyla yola çıkıyor. Ne kadar kahramanlık
yapılsa ve doğru sözler söylense de, sonu gerçekliğin pek de
yorumlandığı gibi olmadığıdır.
Kapitalist uygarlık (modernite) kendini inşa ederken, Sümer rahiplerine
taş çıkartacak kadar usta bir ideolojik inşa faaliyeti yürütmüş,
sistematik hale getirmiştir. Hatta denilebilir ki, devlet tarzında önce
ideolojiyle uzun mesafe yol kat etmiştir. Hiçbir uygarlık sanki tek bir
tanrının elinden çıkmamıştır, ama kendini öyle izah eder, ettirir. Bu
cümleler önemlidir. Hz. Muhammed’i bile inceleyelim. Kur’an’daki ilk
ayetlerle son ayetlerin içeriği çok farklıdır. Tanrı kavramı sürekli
geliştirilmektedir. Başta sadece ‘oku’ diyen tanrı, sonradan sistem
geliştirmiştir. Parça parça ayetler sistemi oluşturmuş, daha doğrusu
temeli atmıştır. Sonradan dağ gibi bir ideolojik külliyat
oluşturulmuştur. Sistem inşası yüzyıllara mal olmuştur.
Kapitalist modernitenin zihinsel araçlarını, sistematiğini tüm
yönleriyle kavramadan çözümleyemeyiz. Kapitalist modernite tüm kavram,
varsayım ve uygulamalarını sadece kendisi inşa etmemiştir; bin yılların
mirasına konmuştur. Bu mirasla kendi evine yeni bir mimari düzen ve
içerik kazandırmaktadır. Önce kendi sınıfını, sonra bir veya birkaç
kendisi gibi inşa edilmiş devlet sınıflarını ideolojik inşayla
bütünlüyor. Modasından felsefesine, üretimin kontrolünden tüketime,
siyasetin kontrolüne kadar inşasını bütünlüyor. Daha sonra kıtasal ve
giderek küresel çapta bunu yapıyor. Kaba bir sıralamasını yaparsak:
1- R. Descartes ve F. Bacon başta olmak üzere, ideolojik inşacılar, 16.
yüzyılda kendini hissettiren oluşumların gerekli kıldığı yeni mantık
ilkeleri ve ütopyalar inşa ediyorlar. Çok basit görünse de, ruh-beden
ikilemini gündemleştirmek, beraberinde özen-nesne, zincirleme reaksiyon
gibi daha sonra inşa edilen düşünceler ‘kapitalizmin, burjuvazinin’
öncülüğüne kadar tırmandırılacaktır. Feodal mantıktan kopmak kadar, yeni
bir sınıf ve onun her tür eylemi için yeni bir mantık inşa ediliyor.
Ayrıca ve daha önemlisi, yöneteceği yeni ve eski sınıflara göre de
önceliği bu ideolojik inşalarla atılıyor. Eski bir oyun, ama oldukça
yenilenmiş olarak oynanıyor. Yeni rahip sınıfının adı filozoflar ve
bilim adamlarıdır. Feodal, hatta köleci ideolojik kutudan sürekli yeni
kavram ve teoriler alınıyor. Duruma göre bunlara ya yama vuruluyor, ya
da yepyeni bir model (ama ilkeler aynı) oluşturuluyor.
Sadece Descartes’in çözümlemesini yaparsak, ideolojik inşanın çarpıcı
unsurlarını fark etmemek mümkün değildir. Descartes önce her şeyden
şüphe ediyor. Şifresinin çözümü şudur: Feodal sınıfın ideolojik zırhı,
dolayısıyla iktidarı aşılmak durumundadır demek istemektedir. Açık
söylese karşısında engizisyon vardır; yakılma tehlikesi titretiyor.
Dolayısıyla çok soyut düzeyde felsefe yapmak zorundadır. Sonra
“Düşünüyorum, o halde varım” diyor. Bununla ideolojik hazırlığın
yapıldığı ve unsurlarının peş peşe devreye sokulacağı işaret ediliyor.
Herkese “Her şeyden şüphe edin, varlığınızı sadece güçlü düşüncelerle
kanıtlayabilirsiniz” diyor. Şifresini böyle çözmek hiç de zor değildir.
Feodalitenin dayattığı yaşam tarzının değeri yoktur. Yeni yaşamı güçlü
düşüncelerinizle inşa edebilirsiniz. Beden-ruh ikilemiyle hafiften
tanrıya, öte dünyaya bu dünyanın da önemi hatırlatılıyor. Tanrı ilk
itilimi verdikten sonra, evren sürekli kendi kendine mekanik olarak
hareket etmektedir. Bu cümlenin şifresini çözersek; eski uygarlığın
yaratıcıları esas olmakla birlikte, harekete geçen yeni bir uygarlık
vardır, kendi kendine yeni bir uygarlık inşa edebilir. Sınıf diline
çevirirsek, yeni bir sınıf doğmaktadır. Düşünecek güçtedir; kendi
dünyasını kendi hareket ve eylem yasalarıyla düzenleyebilir.
F. Bacon’un da kısa bir çözümlemesini denersek, mantığında deney
esastır. Deneyin doğruladığı genelleştirilir. Deneysel olmayan düşünce
bilim olamaz, değerli olamaz. Şifresi çözülebilir: Her şey pratikle,
eylemle öğrenilecektir; eski safsatalara inanmayın, bilim güçtür;
deneyimleriniz ve eylemlerinizle edindiğiniz, edinmek zorunda olduğunuz
düşünceler ancak sizi güçlendirebilir. Sınıfsal şifresinin çözümü şöyle
olabilir: Artık-değer üzerinde onun kapitalist tekel yöntemleriyle
oluşan yeni güçlere, “Eski dogmatik zihniyete göre değil, kendi
kazançlarınızın yol göstericiliğinde bizzat her şeyi deneyleyin,
sonuçlarını geliştirin ve genelleyin; bilgiyle güçleneceksiniz ve kendi
evinizi, kendi dünyanızı kuracaksınız” demek istiyor.
16. yüzyıldan itibaren giderek çoğalan bilim ve felsefe ordusunu
kapitalist tekelin öncü gücü olarak değerlendirmek elbette doğru
değildir. Hatta üç tarihi harekette yer alanların (Rönesans, Reformasyon
ve Aydınlanma) büyük çoğunluğunun ve nitelikçe de ağır basanların özgür
zihniyet bilge ve ahlakiyatçıları olduğunu, bunların kapitalizm gibi
sonuçları doğduğu günde belli olan bir sistemden, onun yönetici
kliğinden ve yaşam tarzından nefret ettiklerini biliyoruz. Avrupa’da
patlak veren zihniyet devriminin hiç olmadığı kadar tüm dünya
insanlığının bir değeri olduğundan da kuşku duyulamaz. Bu devrimin
öncülerinin büyük bir kısmı hümanistti. Din ve milliyetçilikten uzak
duruyorlardı. Kaldı ki, bilim ve felsefe çalışmasının kendisi bir
devrimdir. Eğer bir sosyal kesime mal edilecekse, bunların klasik
uygarlık değerleriyle haşır neşir olanlardan yana değil, özgürlüğe,
eşitliğe, demokrasiye en çok ihtiyacı olanlardan yana olduklarından da
kuşku duyulamaz.
Bu satırları yazarken bile onlara minettarız. Sorun bu değildir. Nasıl
ki artı-ürün sahiplerinden sızdırılıp yeni bir sosyal sınıfın yönetici
güç olarak kendilerini inşa etmelerinde kullanıldıysa, zihniyet
artı-ürünlerine, değerlerine de benzer biçimde el koymaları ve kendi
zihniyet inşalarında kullanmaları söz konusudur. Bu eyleme de rahatlıkla
zihniyet hırsızlığı diyebiliriz. Yeni moderniteyi her bakımdan kendi
sınıf çıkarlarına göre inşa etmeyi bildiler. Tekelci devlet kliklerinin
şu özelliğini iyi bilmek gerekir. Onlar “kaz gelecek yerden tavuk
esirgemezler”. Zorluklarını ustaca kullanarak (ekonomik, sosyal, siyasal
zorluklar) yanlarına çekip, tıpkı alttaki ekonomiyi yaratan kesimleri
istismar ettikleri gibi onları da istismar etmesini bildiler. Nice
sanatkârı, bilim adamını ve filozofu denetimlerine, hatta iktidar
aygıtlarına katarak bu istismarı gerçekleştirmelerini sağlıyorlardı.
Karşılarında direnenleri de aynı ekonomik, sosyal ve siyasal yöntemlerle
etkisizleştirmesini biliyorlardı. Erasmus, Galileo, Bruno gibilerinin
başına neler getirildiğini biliyoruz.
Nasıl ki devlet tekeli eliyle ekonomiye yeniden hâkimiyet sağlandıysa,
ideolojik tekel hareketi de benzer biçimde etkileyici oldu. İsyanlar hem
siyasi, hem ideolojik, hem ekonomik sahada çok kapsamlı eylemlerle
bastırıldı. 18. yüzyılın sonunda sadece ekonomik tekel cephesinde
(sanayide) değil, siyasi (Fransız İhtilali) ve ideolojik cephede de
(milliyetçilik ve ulus-devlet) kazanıldı. Kaybedenler Hıristiyan
Katolizmi, eski tarz monarşi, imparatorluklar ve hümanizmdi. Ekonomi
nasıl karşıtı olan tekelciler tarafından yutulduysa, demokratik
hareketler ve uluslar da ulus-devlet ve milliyetçilik tarafından yutulma
sürecine alınmıştı. Aristokrasiye ve Katolik Kilisesine, tüm
Hıristiyanlığa düşen ise, eskisi kadar itibarlı olunmasa da, yeni
efendilerle çıkar karşılığı ittifak tazelemek, mümkün olduğu kadar
elverişli koşullarla uzlaşmaktı. Demek ki 19. yüzyıla kadar sadece yeni
ekonomik tekellerin (ticari, sınai ve mali) zaferi söz konusu değildir.
İdeolojik zafer de en az onun kadar önemliydi ve kazanılmıştı.
2- Feodal uygarlığın din inşa tarzı çözülmüştü. Protestanlık bunun
sonucuydu. Katolik Kilisesi görkemli konumunu yitirmişti. Yerine konulan
Protestanlık ahlakının kapitalizme uygunluğunu zaten Max Weber mükemmel
sunumuyla herkese gösterdi. Laiklik, çözümlenmesi gereken bir kavram
olarak bu dönemin ideolojik başarılarındandı. Hıristiyanlık dünyası,
daha çoğu özgür kabileyken, Avrupa halklarının zihnine aşırı bir
dogmatizmle çökmüştü. Dünyayla çelişkisi ayan beyandı. Siyasi ve
ekonomik ağırlığını yitirdiğinde, ideolojik olarak hızla aşılacağını
beklemek zor değildi. Daha önemli olan, laiklik denen ucubeydi. Kelime
olarak ‘din dışılık’ olsa da, ne kadar dinin içinde ne kadar dışında
olduğu en muğlâk konulardandı. Burjuvazi pozitivizm denilen olguya
sarıldı. Pozitivizm kendini yeni dünya dini ilan ettiğine göre, laiklik
ne kadar din dışı olabilirdi? Yeni din ne demek oluyordu?
Pozitivizm dinsel niteliğini olguculuğundan alır. Özü itibariyle
pozitivizm için olgu en temel gerçekliktir. Olgusal olmayan gerçeklik
yoktur. Hâlbuki araştırmalar ve felsefe (bir bütün olarak) olgunun
algıyla aynı olduğunu (yani olgu=algı) göstermektedir. Algıcılık ise, en
basit zihni işlemdir. Nesnenin en yüzeysel gözlemlenmesi sonucu oluşup
kaba bilgilenmenin (bilimsel olmayan en yanılgılı bilgi türü)
yöntemidir. Olguyu olguculuk haline getirmek, nesneye temel gerçeklik
rolü bahşetmektir. Paganizmin (putçuluğun) temelinde de aynı yaklaşım
vardı: Nesneyi tapınma konusu yapmak. Bu durumda pozitivizm istediği
kadar din başta olmak üzere metafiziğe saldırsın, kendisi de nesne
hakikatçiliği nedeniyle en kaba materyalist bir din haline gelmiştir;
yani nesnelci putçuluğun modernitedeki yeni bir türevi, temsilcisi
olarak metafiziktir. Hem de onun en yüzeyselidir. Nietzsche de aynı
kanıdadır. Bu konuyu Özgürlük Sosyolojisi’nde genişçe tartışacağım.
Pozitivizm en az ortaçağ teolojisi kadar zihinler üzerinde tahribat
yarattı. İnsan toplumlarının büyük manevi dünyasının farkında bile
olmadı. Metafizik dünyanın sonu geldi deyip, milyonlarca yılın birikimi
olan insani kutsallıkları çöp sepetine attı. Tam bir cehalet hareketi
idi. Hz. Muhammed’in Ebu Cehil için kullandığı söz veya unvan tam da
pozitivistler içindir: Toplumbilimi açısından çağdaş Ebu Cehiller. Din
dışılık (laikos) ve olguculuğun (pozitivist felsefe veya din) kaba
materyalizmle (“İnsan zihni ayna gibidir. Sadece yansıtır”) birlikte
kapitalist tekellerle yakından bağlantılı ideolojik örgüler olduklarını
çok iyi kavramak gerekir. Tam dört yüzyılı aşkındır yeni toplum üzerine
bu üç ideolojik versiyonla tahrip ve terör hareketi yürütülmektedir:
Toplumun manevi dünyası üzerinde.
Manevi kültürün, yani ahlakın binlerce yıldır etkisiyle varlığını
koruyan toplum çözülmeden, kapitalizmin maddi kültürünün zaferi mümkün
olamazdı. İdeolojik fetih bu nedenle gerekliydi. Dine karşıtlıkları da
ahlaki boyutundan kaynaklanıyordu. Bu üç felsefe toplum ahlakını yıkmada
çok etkili oldular. Ahlaken boşalan toplumlar ya sapkınlaşır, ya kolayca
teslim olurlar. Olan da bu oldu. Laiklik, din dışılıkla dindeki ahlaki
erdemi yıktı. Pozitivizm olguculukla yeni putçuluğun (En son tüketim
toplumu çılgınlığı, eşyaya taparcasına sahip çıkma tutkusu modern
putçuluk olarak tanımlanabilir) yolunu açtı. Muazzam bir ahlaki düşüş de
bu yolla gerçekleşti.
Metafiziğe karşıtlık pozitivizmin en cahilce saldırılarından biridir.
Metafizik oluştuğundan beri (insan oluşumu) insanlık için bir
zarurettir. Sadece devlet etrafında örülmüş uygarlıklar için değil, tüm
insanlar için, hatta zihni gelişkin hayvanlar için bile ihtiyaçtır.
Hiçbir insan tam bilgiyle, bilimle, haydi diyelim pozitivistlerin
diliyle bilimcilikle donanmış olarak ne geçmişte, ne de günümüzde
donanma yeteneğinde değildir. Bu imkânsız olmasa bile, zihni gücü buna
yetmez. Elinden metafizik dünyasını alırsanız veya yıkarsanız, ölüsü
elde kalır. Ya da hiçbir kural tanımayan çılgın insanlar (Batı toplumu
bu olguya çok tanık oldu) ortaya çıkar. Yine olan bu oldu. Kaldı ki,
olgular gerçeğin her şeyini değil, sadece genelgeçer yanını teşkil eder.
Kuantum ve kozmoloji henüz son sözünü söylemedi. Yaşam ise hiç
çözümlenemedi, sırrının farkına bile varılamadı. Bu nedenle pozitivizm
modern cehalet sözcüğünü hak ediyor. Kaba materyalizm ondan farklı
değildir. Yaşam ve zihin sorunları ayna teorileriyle asla izah
edilemeyecek olan, bilimin bile halen her gün yeni bir mucizesiyle
karşılaştığı evrenlerdir. Toplumsal yaşam onlardan da karmaşıktır.
Bunların erken cehalet hareketleri olduğu ve anlamlı bir çekim merkezi
olamayacakları anlaşılınca, bu sefer bu üç felsefenin daha örtülü iki
sentezini devreye soktular: Birbiriyle çelişir gibi görüneen, ama özünde
birbirini tamamlayan burjuva enternasyonalizmi ve milliyetçiliği.
3- Burjuva Enterasyonalizmi veya Küreselciliği: Uygarlık tarihinde
ideolojik inşacılar iki şeye dikkat ederler: Üst katta oturanlar ve
ortak simgesel değerler. Öyle ki, bunlar ortak çıkarların sembolik
ifadeleridir. İdeolojiler her zaman simgesel bir nitelik taşırlar.
Önemli olan neyin, kimin çıkarlarının simgeselliğidir. Zigguratın en üst
katındaki tanrılar konseyi bir simgeydi. En, Enlil, Marduk yeni yükselen
ve kurumlaşan hiyerarşinin üst kurulunu yansıtıyordu. Bu simgeselliğin
ne kadar bilinçli, ne kadar kendiliğinden olduğunu bilemeyiz. Fakat
gelenek eskidir ve genel özellikler de taşıyor. Bu simgesellik günümüze
kadar sürekli daha da karmaşıklaşarak ve dönüştürülerek devredildi. En
alt kattakiler içinse kulluk, kölelik simgesellikleri oluşturulur.
Kutsal tanrılar konseyinin onlarla karıştırılmaması için çok ince ve
keskin çizgiler çizilir. Kul kulluğunun gereklerini yapmalı, asla
tanrıların işine karışmamalıdır. İnsanın, toplum bu tür masallarla neyi
kaybetti, ne kazandı diye sorası geliyor.
Bugünkü üst kattakilerin konseyi, gizli veya açık, Davos’larda düzenli
toplanır. Fakat şu kesindir: Zigguratın en üst katında oturanların
çıplak ve maskesiz hali olarak, zaman zaman insanların arasına (bunlar
farklı üst tabaka insanı olsalar da) giriyorlar. İnsanların onlardan
korkmalarına gerek olmadığı, durumu sürekli kontrol altında tuttukları,
yeteri kadar savaş hazırlıklarının ve stoklarının olduğu, yenilgilerin
asla düşünülmemesi gerektiği bu toplantılarda görevli usta rahipler
tarafından özenle belirtilir, işlenir ve herkes için gerekli hayırlı
sonuç çıkarılır. Birçok mekânda seçkin rahipler bu enternasyonalist
ideolojiyi gelişmiş medya kanallarıyla misli görülmemiş yoğunlukta
zihinlere, duygulara işlerler. Üniversite ve camiler, kiliseler geride
kalmıştır. İletişim çağı küresellik çağıdır. Tüketimleri, eğlenmeleri
tüm uygarlıkların son çağına göre nasılsa öyle sürüp gidiyor. İlk defa
gerçek anlamda ekolojik çevre yok edilirken bile, kurulu dünyalarına toz
kondurmak istemezler. Toplum, kent, kır, demografya sürdürülemezliğin
gonglarını sürekli çalmalarına rağmen, enternasyonalist ideolojileri
gereği gözleri kör, kulakları sağır kılınmıştır. İçeriğinden çoktan
boşatılmış, seks-spor-sanat çılgınlıklarının uyuşturamayacağı hiçbir
toplum odağı bırakılmamış gibidir.
4- Milliyetçilik: Her ne kadar tersi gibi dursa da, üst kat
enternasyonalistlerinin toplumun alt katlarını afyonlamak için dört elle
sarıldıkları yeni ‘böl ve yönet’ dininin stratejik aracıdır. Pozitivizm,
laiklik, kaba materyalizm ve bilimcilik gibi ideolojik araçların hem
doğurdukları sorunları, hem de yetersizliklerini gidermek için,
kapitalist modernitenin onsuz edemeyeceği en etkili ideolojik aracıdır.
Her şeyden önce ulus-devletin tek etkili dinidir. Her uygarlık çağının
kendine göre etkili inançları vardır. Onlar olmadan adım atamazlar.
Miliyetçilik modernitenin en etkili inanç kalıbıdır. İnşası son derece
basittir: Ulusu oluşturan her faktörü inanç kutsalı haline getireceksin.
Tüm okul, kışla, cami, kilise, aile ve diğer cemiyet faaliyetlerinde
bunları namusla özdeş kılarak, en duyarsız bireyi bile heyecanlandırıp
saldırgan kılacak kadar işleyeceksin. İşte o zaman en etkili dini
yarattın demektir. Sanıldığının aksine, dinler öyle ahret için, öte
dünyalara inanç ve hazırlık için inşa edilmiş değillerdir. Siyasi
program ve stratejilerdir. İbadet olarak günlük eğitim araçlarıdır.
Din çözümlemelerini olanca ağır örtünmelerine rağmen bu tarz geliştirmek
sosyolojinin temel işlevidir. Aksi halde bilimciliğin alt kolu olmaktan
öte rol oynayamaz. Kaldı ki, dinlerin kutsallıkları vardır ve çok
önemlidir. Bunları da açığa çıkarmak görevdir. Eğer din gerçekten
kutsallıklarına da ihanet edilerek (edildiği çok açık) en kaba ideolojik
araç haline sokulmuşsa, o zaman yeni, fakat bizzat vaazcıları tarafından
münafıklığa oynanan bir konuma itilmiş demektir. Kısaca din de günümüz
milliyetçiliğinin en çok başvurulan bir aracıdır: Aracın aracı. Bundan
sonraki iki konuda bu dinin oluşum ve kullanış seyrini daha yakından
göreceğimizden sadece tanımlamakla yetiniyorum.
Kapitalist modernitenin ekonomik tekel kadar yüzyılların ideolojik
araçlarının etkisinden zihni, düşünceyi, dolayısıyla özgür eylemi
kurtarmak zordur, ama demokratik modernitenin en temel görevidir. Başta
Marks ve Marksistler olmak üzere, anarşistlere, ütopyacılara, çeşitli
kardeşlik tarikatlarına, hatta sosyal-demokrat ve ulusal kurtuluşçulara
o kadar eleştiri yüklememin nedeni, demokratik modernitenin etkili bir
ideolojik inşasının gerçekleştirilmemesinden dolayıdır. Marks’ın ve
Marksistlerin yükselen kapitalist tekele karşı bir duruş, direniş
sergilemek istedikleri açıktır. Diğerlerinin de demokratik eğilimleri
küçümsenemez. Ama günümüzle kıyaslandığında ne kadar yetersiz, yanlış ve
eylemsiz kaldıkları; kapitalist modernizmin yaşadığı derin ve sürekli
krizlere, toplum dışılığına, çevre felaketine, yol açtığı işsizliğe ve
yoksulluğa rağmen tahtında en rahat dönemini geçirmesinden bellidir.
Demokratik uygarlık cephesinin tüm çağların kendi geçmişindeki mirasını
iyice gözden geçirerek, neye ihtiyacı varsa onu alarak, eksik kalanı
güncel somutun analizinden çıkarıp tamamlayarak ideolojik hamlesini
başarıyla yerine getirme görevi kadar acil ve kutsal başka bir iş
olamaz.
D- Yahudi
Soykırımının Anısına -İbrani Kabilesinin Öyküsü-
Böyle bir bölüm yapmam şaşırtıcı gelebilir. Ama bunun tam yerinde ve
gerekli olduğu kanısındayım. Yurtdışına ÇIKIŞ, tutuklanmam ve Yahudi
soykırımının kapitalizmin modern dini olan milliyetçilikle bağlantısı,
bu öykünün konu edilecek kadar önemli olduğunun gerekçeleridir. Bir de
entelektüellerin doyurucu yaklaşmamaları, özellikle Yahudi
ideologlarının konuya ilişkin samimi bir özeleştiri yapmamaları veya
yapmışlarsa benim görüp okuyamamam, savunmamın çok önemli bir parçası
olarak anlatımını gerekli kılmaktadır. Konunun ayrıntılı açıklamalarını
savunmamın (4) dördüncü ve (5) beşinci kitabı olarak hazırladığım
ORTADOĞU KÜLTÜRÜNÜ DEMOKRATİKLEŞTİRMEK ile KÜRDİSTAN’DA DEMOKRATİK
MEDENİYETİ İNŞA ETMEK adlı değerlendirme ve tartışmalarımda dile
getireceğimi umuyorum.
1- Yahudiler ve
Uygarlık
Uygarlık tarihiyle ilgilenen her entelektüel, Yahudilerin rolünü
görmeden yetkin bir değerlendirme sunamayacağını hemen görür. Daha
önceki savunmalarımda konuya sınırlı bilgilerim sayesinde yer yer taslak
şeklinde dokunduğum için, çok kısa bir özetle yetinmek durumundayım.
Bütün belirtiler İbrahim olarak adlandırılan kimliğin (İbrahimî dinlerin
atası olarak kabul edilen Hz. İbrahim’in kimliğiyle ilgili bilgiler, Hz.
İsa ve Hz. Musa’da olduğu gibi mitolojik ağlarla örtülüdür. Gerçeğin
daha net görünümü için kapsamlı sosyolojik araştırmalara ihtiyaç vardır)
Babil Nemrutlarından (bir nevi eyalet valisi) olan bugünkü Urfa
yöneticisiyle paradigmatik bir anlaşmazlığa girdiğini veya başka
nedenleri olsa bile bu tür yansıtıldığını göstermektedir. İbrahim,
panteondaki put heykellerinin tanrı olamayacağını göstermek için onları
kırmakta, daha sonra ateşe atılmak için Urfa kalesindeki mancınıklarda
sallandırılarak odun yığını üzerine atılırken ateşler su kesilmekte,
bugünkü Balıklı Göl meydana gelmekte biçiminde mitolojik öykü sürüp
gitmektedir.
Büyük ihtimalle Urfa-Kudüs hattı, dönemin görkemli iki gücü olan
Mısır’ın Yeni Hanedan uygarlığıyla Sümerlerin Babil Hammurabi
Hanedanlığı arasında tampon bölge konumundadır. Ticaret tarihte ilk defa
yükselişe geçen bir ekonomik sektör haline gelmektedir. İki uygarlık
arasında ticaret belki de siyasetin üzerinde bir rol oynamaktadır.
Tüccarların geliş gidişi hızlanmaktadır. Asurluların görkemli ticaret
dönemi de bu evreyle çakışmaktadır. Ayrıca Urfa-Kudüs- Şam-Halep ilk
çağlardan beri (neolitiğin doğuşu ve ilk kent kuruluş dönemleri) çok
önemli bir göç, ticaret ve istila, işgal ve en önemlisi din alışveriş
hattıdır. Bu alanların Hz. İbrahim’in çıkış ve ilk göç yerleri olması
tesadüfî değildir. Hıristiyanlığın ve İslamiyet’in de ilk çıkış
hatlarından oldukları çarpıcı olarak bilinmektedir. İbrahim (Bu adın
muhtemelen Mısırlılar tarafından unvan olarak verildiği tahmin
edilmektedir. Mısırlılar Sina Çölü üzerinden giriş yapanlara,
üzerlerindeki kir ve tozdan dolayı ‘Apiru’lar demektedir. İbrani ve
İbrahim adlarının Apiru’dan dönüşerek türemiş olması kuvvetle
muhtemeldir) önce bugünkü İsrail-Filistin olan Kudüs yakınlarında ikamet
etmek ister. Yerel hâkimler kolay izin vermez. Çok küçük bir mülk aldığı
ve orada öldüğü belirtilir. Sara, Hacer, İsmail, İshak, Yakup
hikâyeleriyle başlayan, Hz. Musa, İsa, Muhammed ve aralarındaki yüzlerce
peygamber halkasıyla devam eden öyküyü isteyen Kutsal Kitaplardan (Ahdi
Atik, Ahdi Cedit ve Kur’an’dan) takip edebilir. Binlerce yan öyküleme ve
romanlarla tarih kitapları da öğretici olabilir. Çok genel birkaç
dönemle görünür kılmak amacım açısından yeterlidir.
a- Birinci dönem, İbrahim’in Urfa’daki ve çıkışındaki öyküsü. Muhtemelen
M.Ö. 1700-1600 dönemi. Kabile reisi ve tüccar.
b- Mısır’da esaret dönemi. M.Ö. 1600-1300
c- Hz. Musa önderliğinde çıkış. M.Ö. 1300-1250.
d- Vaat edilmiş topraklarda iskân. M.Ö. 1250-1200 (Komutan ve peygamber
Hz. Yeşu dönemi).
e- Önderler, Hâkimler dönemi. M.Ö. 1200-1000. İlk Kral Saul’a kadar
geçen ve henüz kral ve peygamber olmamış laik ve dini (kâhin) önderler
dönemi.
f- Yahudi ve İsrail Krallar dönemi. M.Ö. 1000-700. Saul, Davut,
Süleyman’la başlayıp Hezekiel’le (Asur işgali) biten dönemi.
g- İşgal, istila, tahakküm, direniş ve diaspora çıkışı. M.Ö. 700-M. S.
70 (Asur, Babil, İskender ve Romalıların işgal ve hâkimiyet dönemi).
Bu dönemde Yahudi veya İsrail Krallığı yıkılır. Yerine direnişçi ve
işbirlikçi olmak üzere iki grup belirginlik kazanır. İşbirlikçiler
özellikle Grek ve Pers yanlısı olmak üzere iki ana grup olarak
belirginlik kazanır. Urfa ve Mısır’dan sonra üçüncü sürgünleri, Babil
Kralı Nabokadnazar döneminde kırk yıl süren ünlü Babil sürgünüdür (M.Ö.
535-495). Kutsal Kitapta yer alan ve Zerdüştlük’ten etkilendiği açık
olan hükümler bu dönemde aktarılmıştır. Perslere büyük hayranlık
oluşmuştur. Çünkü kırk yıllık sürgünlerine son verdirilmiştir. Tevrat’ın
ilk yazılı nüshaları da bu dönemde, yani M. Ö. 700’den sonra
derlenmiştir. Yani yaklaşık altı yüz yıl (M.Ö. 1300-700) Kutsal Kitabın
elde hiçbir yazılı nüshası yoktur. Demek ki üç Kutsal Kitaptaki ilgili
kısımlar altı yüz yıl aradan sonraki sözlü anlatımlara dayanmaktadır.
Homeros ve Hesiodos’un aynı dönemdeki İlyada ve Teogonia’da benzer
söylentilerin yazıya geçmiş halleridir. Romalıların M.Ö. 70 ve M.S. 70
civarlarında Süleyman Mabedini iki defa yıkmaları büyük direnişlere yol
açmıştır. Hıristiyanlık en yoksul kesimin direniş geleneğidir. Üst
tabaka direnişleri de, örneğin Makabilerinki de ünlüdür.
Diasporaya, yani yurtdışına çıkışla kabilenin veya kavmin dağılışı M.S.
70’den sonra yoğunluk kazanır. Dağılış Asur, Ermeni ve Grek kültüründe
yaşayanlarda olduğu gibi, Roma ve İran İmparatorluk sahalarında olmak
üzere iki alanda yoğunlaşır. Bu uzun döneme aynı zamanda Yazarlar Dönemi
de denilmektedir. Yani sürekli Tevrat derlemeleri ve yorumları
yapılmaktadır. Peygamberler de çıkıyor. Ama yazarlık daha önemli hale
geliyor. Demek ki, Yahudi kültüründeki entelektüel seviyenin yüksekliği
çok önemli bir tarihsel geleneğe dayanmaktadır. Diğer önemli bir meslek,
para ve ticaret işleri olsa gerekir. Tarım toprakları üzerinde rahat
geçinme imkânı bulamadıklarından, tüm güçleriyle ticaret ve onun etkili
aracı para üzerinde yoğunlaşmaları konumlarıyla yakından bağlantılıdır.
Asurluların yerine geçtiklerini, Ortadoğu’da artık para ve ticaret
tekelini ele geçirdiklerini bu nedenle söylemek mümkündür. Bu konumları
onları ortaçağ kentlerinde ve kapitalizmin beşiği Londra ve Amsterdam’da
çok etkili ve kârlı duruma getirirken, aynı zamanda büyük sermayedarlar
haline gelmelerinin de uzun bir tarihi geleneğe dayandığını
göstermektedir. Kudüs çevrelerinde az kaldıkları, çoğunun diasporaya
dağıldığı tahmin edilmektedir. Doğu ve Batı diasporası olarak iki önemli
kültürel gelenek daha ortaya çıkacaktır bu kavmin dağılış öyküsünde.
h- Diasporayla birlikte bir kabile olmaktan çıkıp çok sayıda kabile
düzeyini aşmış kültürel gruplarda yoğunlaştıklarına göre, Yahudileri
artık ‘kavim’ olarak adlandırmak daha uygun düşmektedir. Özellikle
Arabistan, İran, Kürdistan, Mısır ve Helenistan bölgelerinde
yoğunlaştıkları ve alan kültürüne dayalı Yahudi grupları haline
geldikleri görülmektedir. İki kültürlü bir halk oluyorlar: Asıl İbrani
kültürü ve içine yerleştikleri toplumların kültürü. Bu konum entelektüel
yetenekleri üzerinde çok önemli ve olumlu etkide bulunacaktır. Çünkü
tarihin en kadim kültürlerinin hepsiyle temasta oluyorlar.
İslamiyet’in çıkışıyla birlikte yeni bir trajik dönem daha başlıyor.
İslamiyet’le Araplar bir ticaret uygarlığına geçiş yapmak
durumundadırlar. Fakat ticaret ve para tekeli çoğunlukla Arabistan’ın
birçok bölgelerindeki de dahil, Yahudi tüccar ve sarrafların elindedir.
Dolayısıyla Hz. Muhammed’e atfedilen “Yahudiler Arabistan’da kalmamalı”
hadisi kuşkulu da olsa anlamlı görünmektedir. Arap-Yahudi düşmanlığı
tarihin derinliklerine dayanmaktadır. Hacer ve oğlu İsmail’in Mekke’nin
bulunduğu yere bir nevi istenmeyen ikili olarak gönderilmeleri, dönemin
Yahudi ve Arap kabileleri arasındaki çelişkilerle ilgilidir. Yahudilerle
Arap şeyh ve tüccarların çıkarları o dönemden beri sürekli çelişmekte
olup, günümüzdeki Arap-İsrail ve Filistin-İsrail çatışmalarına kadar
tırmanmaktadır. Yaklaşık 3500 yıllık köklerden ve tarihten kaynaklanan
bu çelişkinin varlığı, günümüzde tam bir uygarlıklar çatışmasına
dönüşmüş bulunmaktadır.
Bölgedeki ticaret tekelleri arasında şiddetli bir rekabetin doğması
normaldir. İslamiyet’in ticarete önem vermesinin nedeni ve Hatice ile
Hz. Muhammed ilişkisi bu nedenle daha anlaşılır olmaktadır. Sonuçta
Yahudiler ya kendilerini asimilasyona uğratıp faydalı işbirlikçiler
haline getirerek (muhtedi) alanda kalacaklar, ya da yeni alanlara
sürgünü yiyeceklerdir. İki durum da ortaya çıkıyor. Önemli bir kısmı
daha Roma İmparatorluğunda Avrupa’ya doğru başlayan göçleri daha da
yoğunlaştırıp ayrılırken, kalanlar da muhtedi ve yarı-esir biçiminde
haraca bağlanarak yaşıyorlar. Ortaçağda İslam uygarlığında, özellikle
İran ve Endülüs (İspanya) bölgelerinde tarihsel rollerini (yani
kâtiplik, ticaret ve sarraflık) daha da ilerleterek ünlü hale
geliyorlar. Birçok siyasi güçle çalışma olanağını elde ediyorlar.
Entelektüel ve tüccar-sarraf halk unvanını kesinleştiriyorlar. Bu yüzden
bulundukları tüm bölgelerdeki diğer toplumların entelektüel ve
tüccarlarının büyük hışmına hedef oluyorlar. Demek ki, tarihten sürüp
gelen Yahudi düşmanlığının çok önemli maddi, kültürel ve tarihsel
nedenleri vardır.
i- Yeniçağın başlangıcına geldiğimizde, bu nedenlerden ötürü Yahudiler
üzerinde bir nefret dalgası, tehditler ve sürgünler hızını daha da
artıracaktır. Çünkü kapitalizm ticaret ve para tekelinin ana rahminde
doğan bir uygarlıktır. Bundan çıkarı ve zararı olan herkes, önlerinde
engel olarak Yahudi entelektüel, tüccar ve sarrafları gösterecektir.
Yahudiler tehlikeli bir paradoksla karşı karşıyadırlar. Çıkarları
kapitalist gelişmelerden yana olan diğer ulusların tüccar ve sarraf
tekelleri, önlerinde Yahudi unsurlarını engel görecektir. Çıkarları
kapitalist tekellerin gelişmesiyle çelişen ulusların eski tarımcıları ve
zanaatkârları da Yahudi’yi rahatlıkla mistik bir tehlike haline
getirebilecektir. Entelektüellerin de, sisteme bağımlılıkları gereği,
tüm kötülüklerin Pandora Kutusu olarak Yahudiliği göstermeleri çıkarları
gereğidir. Bu etkenler altında 15. ve 16. yüzyıllar Yahudiler için
tarihte olduğu gibi yine sürgünler ve pogromlarla (Yahudi katliamları)
şiddetlenen yeni bir uygarlık sürecinin başlangıcı olacaktır.
İşin ilginç yanı, Yahudi entelektüel ve tüccar-sarraf gücü bu yeni
uygarlığın inşasında en önemli etken olabileceği gibi, en çok gazabına
uğrayanları da olacaktır. Paradoks budur. 1492’de İspanya’dan sadece
Müslümanlar değil, Yahudiler de kitlesel halde atıldılar. Ne de olsa
İsa’yı çarmıha gerenlerdi. Bahane hazır ve etkiliydi. Fakat asıl
nedenler anlatıldığı gibidir. Polonya’da ve Rus Çarlığı’nda da benzeri
süreçler yaşanmaktadır. Bu durumlar karşısında yeni toplandıkları
ülkelerin başında Hollanda ve İngiltere gelecektir. Tüm etkili Yahudi
tüccar, sarraf ve entelektüelleri dalga dalga bu ülkelere akacaklardır.
Bir kısmı Avrupa monarşileriyle savaş halinde olan Osmanlı
İmparatorluğuna, özellikle sultanın sarraflık ve tüccarlık tekelinde
etkin rol almak amacıyla sadece kabul edilmeyecekler, çağrılacaklardır
da. Yavaş yavaş Amerika Kıtasına da göç başlamıştır. Yeni gelişen Alman
kentlerinde entelektüel tüccar ve sarraf tekelinde gün geçtikçe
konumlarını güçlendireceklerdir. Bu ülkede köklü bir yerleşme ve
melezleşme söz konusudur.
Bazı entelektüeller kapitalizmi Yahudiciliğe bağlarsa da, bu abartmalı
bir ideadır. Etkileri vardır. Belirleyiciliğin kökenleri, elbette
yerleşik toplum koşullarıdır. Fakat azınlıkların tetikleyici rolleri de
küçümsenemez. Hollanda ve İngiltere’deki gerek entelektüel ortamın
gelişmesinde, gerek kapitalizmin yeni sistem hegemonu olarak ortaya
çıkmasında bu ülkelerdeki Yahudi banker, tüccar ve filozoflarının etkisi
oldukça önemlidir. Spinoza yeniçağı zihniyet açısından başlatan en
önemli simadır. İlk Yahudi laiklerindendir (Laikliği daha çok sinagogun
dışına çıkmış veya çıkarılmış kişilere ilişkin belirtiyoruz). Özgürlüğün
de büyük düşünürlerindendir. “Anlamak Özgürlüktür” felsefesi ona çok şey
borçludur. Yahudi banker ve tüccarların İngiltere ve Hollanda devletine
verdikleri borçlar, savaşların kazanılmasında ve güçlü devlet
olmalarında büyük rol oynar. Amerika Kıtasında, özellikle Kuzey
Amerika’da İngiltere eyaletlerinin bağımsızlık savaşında benzer rol
oynayacaklardır. Günümüz ABD’nin oluşumunda temel etkileyici güçlerin
başında Yahudi entelektüel, tüccar ve bankerlerinin geldiği iyi
bilinmekte veya bilinmek durumundadır.
2- Yahudi İdeolojisi
Baştan çok net belirtmeliyim. Dünya çapında ideolojik önderlik halen
Yahudi entelektüellerinin elindedir. Bu önderliğin derin tarihsel
kökleri vardır.
a- Yahudi kültürünün oluşumunda ilk başlarda tarihsel iki büyük
kültürün, Sümer ve Mısır kültürünün derin izleri vardır. Ahdi Atik,
Tevrat İbrani kabilesinin bu iki kültürden özümsediklerinin kabile
dilinde ve vicdanındaki yansımasıdır. Yansıma çok açıktır. Bu iki
kültürün ilk versiyonlarındandır. Adem-Havva hikâyelerinden tutalım,
dünyanın yedi günde yaratılmasına kadar, Allah kavramından tutalım
geygamber kavramına kadar böyledir. Unutmayalım, Hz. Nuh Tufanı bir
Sümer efsanesidir. Eyüp, İdris peygamber efsaneleri de hakeza! Tek
tanrılı din kavramı ilk defa Mısır’da Firavun Eknaton döneminde büyük
reform olarak denenmek istenmiştir. Ayrıca Urfa neolitik kültürün en
eski ana merkezidir. Dolayısıyla neolitik ideolojisinin dönüşerek etkisi
kesinlikle ihmal edilemez diğer önemli bir kaynaktır. Arkasında iki
büyük dil ve kültür grubu vardır: Aryenler ve Semitikler. İbrani kabile
kültüründe bu iki ana kaynağın da rolü göz ardı edilemez.
b- İlk sürgün döneminde Babil ve Zerdüşt (Pers-Med) kültürünün etkileri
de çok barizdir. Birçok öykü bu kültürden derlenmiştir.
c- Greko-Romen kültürü üçüncü büyük kaynaktır. Özellikle dinsel
felsefenin geliştirilmesinde Greko-Romen döneminin etkisi
belirleyicidir. Yani ortaçağdaki Hıristiyanlık ve İslam’ın içeriğinde
bulunan dinin felsefeleştirilmesinin, felsefenin dinselleştirilmesinin
temelleri Aristo, Eflatun ve ekol olarak başta Stoacılar olmak üzere
Helenistik çağdaki felsefi ekollere dayanmaktadır.
d- Açık ki, Hıristiyanlık ve İslam, İbrani Musevi dininin daha çok
Greko-Romen ve Arap toplumlarının ihtiyacına göre uyarlanmış iki mezhebi
durumundadır. Aynı kaynaktan beslendikleri açıktır. Bu iki mezhebin
Musevilikle çelişkisi Museviliğin derin kabilevi özelliğinden ileri
gelmektedir. Musevilik ilk başlarda İbrani kabile topluluğunun,
ortaçağların başlarından itibaren (diaspora ile birlikte) Yahudi
kavminin milli dini olarak şekillenmiştir. Daha doğrusu, karşımızda net
bir özdeşlik vardır: İbrani kabilesi = İbrani dini = İbrani veya Yahudi
kavmi. Baştan itibaren Yahudi ideolojisi dinsel bir içerikte, o da
tamamen kabilevi ve kavmi niteliktedir. İslam ve Hıristiyanlık ise,
Yahudilikle köklü ilişki ve çelişkileri bulunan yakın kavim
topluluklarının maddi ve manevi kültürel ihtiyaçlarına göre inşa
edilmiştir. Dolayısıyla hem çok etkilenmişler, hem de sık sık çatışma
durumlarında kalmışlardır.
e- Yahudi ideolojisi aynı zamanda derin maddi kültürün şekillendirdiği
bir ideolojidir. Bu maddi kültür de uygarlıklarını nasıl
tanımladıklarını gördük. Dolayısıyla Yahudi ideolojisi, Sümerlerden beri
Ortadoğu bölgesinde oluşan tüm uygarlıkların yakın ilişki sahnesinde
şekillenmiş bir uygarlık ideolojisidir. Şöyle bir formül geliştirmek
öğretici olabilir: Yahudi ideolojisi tüm uygarlıkların sentezlendiği özü
taşımaktadır. Gücünü bu özden almaktadır. Bunda Yahudi peygamber ve
yazarların tarih boyunca oynadıkları rol belirleyicidir. Yine bu nedenle
ilgili toplumlar uygarlıklarıyla ne kadar ilişkili ve çelişkili iseler,
Yahudilikle de o denli ilişkili ve çelişkilidirler. Çıkarılacak başka
bir sonuç şudur: Yahudilik sadece din ve kavim değil, uygarlıklar
sentezi (eklenmesi de denebilir) bir uygarlık olarak tanımlanabilir.
Yahudi ideolojisinin entelektüel yapılarını güçlendirmedeki rolünü göz
önünde bulundurursak, neden hala dünya çapında öncü rol oynadıklarını
daha iyi anlayabiliriz.
f- Yahudi ideolojisi yeniçağla birlikte parçalanmıştır. Dini ve laik
doğrultularda iki ana kanala bölünmüştür. Spinoza (1632-1677) laik
kanalın başıdır. Benzer birçok Yahudi kökenli filozof laik kanalı
sürekli besleyecektir. Laikliğin ayrıca ne kadar yeni bir din ve ne
kadar din dışılık olduğu tartışma götürür. Peşinen belirtmeliyim ki,
dini ve din dışı fikir üretilmesini anlamlı bir toplumsal, ideolojik
çalışma olarak görmüyorum. Yapılması gereken ayrım bu olmamalıdır. Bunun
aydınlatıcı, öğretici değeri çok sınırlı olduğu gibi, oldukça saptırıcı,
çarpıklaştırıcı özellikler barındırmaktadır. Mitolojik, dini, felsefi ve
bilimsel bilgi türlerinin her birinin bir toplumsal karşılığı vardır.
Ancak sosyolojik çalışmayla rolleri, ilişki ve çelişkileri toplumsal ve
siyasal temelleriyle birlikte açıklığa kavuşabilir.
g- Aydınlanma ideolojisinde laik kanat Yahudiciliğinin büyük etkisi
vardır. ‘Bilimcilik’ olarak adlandırabileceğimiz bu ideoloji, felsefi
düzlemde pozitivizmle eştir. Yeniçağa damgasını vuran bu ideolojik akım,
bilimcilik veya pozitivizm adıyla giderek kapitalist modernitenin dini
inancı haline gelmiştir. Şu hususu önemle belirtmeliyim ki, pozitivizm
bir gömlek farkla eski dindir. Veya aynı gömleğin, din gömleğinin
tersine çevrilmiş halidir. Bilimcilikteki yasa anlayışıyla dinlerdeki
yasa anlayışı arasında zihniyet birlikteliği vardır. Ne sanıldığı gibi
din ‘uhrevi’ bir anlayıştır, ne de laiklik, sekülerlik ‘dünyevi’ bir
anlayıştır. Burada yapay bir ayrım söz konusudur. Bütün dinler
dünyevilikle ilgilidir ve toplumsallıkla bağlantılıdır. Dünyevi denilen
anlayışlar da öncelikle dünyevi değil toplumsallıkla ilgilidir.
Uhrevilik, dünyevilik kavramları toplumsallığın ciddi bir çelişkisini
hem örtmekte, hem de çatışmayı örtülü sürdürmeye hizmet etmektedir.
Aydınlanma ideolojisi bilimcilik ve olguculuk (pozitivizm) olarak
sistemleştikçe, yeni ulus-devletin resmi ideolojisi haline geldiler. Bu
da hızla milliyetçi ideolojiye dönüşüm demektir.
3 -Yahudi
Milliyetçiliği
Geleneksel Yahudi tüccar ve sarraf kesimi kapitalist sistemde burjuva
sınıfı olarak daha görünür modern bir sıfat kazandı. Burjuvazinin yeni
sosyal sınıf olarak resmi ideolojisini pozitivizmde bulması ve devlet
anlayışının milliyetçiliği doğurması son derece anlaşılırdır. Hem ulusun
yaratıcısı olarak, hem de yeni ideolojisiyle bu durumunu pekiştiriyor.
Ulusu oluşturan tüm faktörler ulusallaştırıldıktan sonra, devlet tekeli
kanalıyla egemen ekonomik tekellere transferleri zor değildir.
Avrupa’nın her ulusunda hızla gelişen tekelleşme ancak milliyetçilik
kanalıyla tüm ulusa yutturabilirdi. Sümerlerdeki ideolojinin başardığına
benzer bir oluşumla karşı karşıyayız. Ulus en yüce birim (en eski tanrı
veya yerine ikame ediliyor) olarak ilan ediliyor. Ulus içindeki devlet
maddi hayatı tekeline geçiriyor. Toplumun en büyük gücü oluyor. İkisi
birleşince, ulus-devlet olarak eski kral-tanrı devletinin yeni hali
oluyor. Topluma mal edilmesi için mitolojilere, kapitalizm çağında
felsefeye, onun tüm topluma mal edilecek vulger (kaba, basit, sıradan
olanın duygularına hitap edecek seviyeye indirgenme) biçimlerine ihtiyaç
vardır. Milliyetçilik bu ihtiyacı mükemmelen gideriyor. Avrupalı
toplumların ulusal toplumlar olarak yolu son dört yüz yıllık ideolojik
arayışlardan sonra böylece resmi ifadesine kavuşuyor. Ulus
milliyetçiliği, milliyetçilik ulusu, ikisi devleti, devlet ekonomik
tekeli besleyerek yeni dünya kesinleşiyor. Kendi geçici zamanı içinde
tabii. Her tarafta muazzam bir ulusal ayrışma ve ateşli milliyetçilik
çağı böyle gelişince, Yahudi ideolojisi tabii ki hem yoğun etkileyecek,
hem de etkilenecekti.
Yahudi ideolojisinin objektif olarak baştan beri kavim ve kabileyle,
dolayısıyla kavimcilik ve kabilecilikle bağlantısının olması rahat
anlaşılacak bir husustur. Kabile ve kavim milliyetçiliği anlamında en
eski milliyetçilik, Yahudi ideolojisinin doğal ve temel bir özelliğidir.
Burjuvalaşma evresinde dönüşüm geçirmesi en kolay ideolojilerdendir.
Yine bir paradoksla karşı karşıyayız. Hem milliyetçilik ideolojisinin
babalığını yapacaksın, hem yeni türemeler seni reddedecek: Tıpkı maddi
alanda olduğu gibi, manevi-ideolojik alanda da bu paradoks gelişti. Tüm
milliyetçilikler babalarına (zorunlu maddi nedenler, tabii kapitalist
tercih açısından zorunluluk) diş bilemeye başladılar. Her Avrupa
ulusundaki milliyetçiler önlerindeki sorun ve engellerden Yahudi’yi
(ideoloji, maddi kültür ve ulus-kavim olarak) sorumlu tutmaya
başladılar. Musevi kökenli oldukları halde, tıpkı Hıristiyanlık ve
İslamiyet’in Yahudiliği en temel engel saymaları gibi. Burada uygarlığın
temelinde rol oynayan ve benim tezimi doğrulayan bir husus yatmaktadır.
O da uygarlığın çekirdeği olarak devletin ekonomik tekel olduğudur. Yeni
devletleşmelerin olduğu her yerde eski ve yeni tekeller arasında çatışma
veya savaş kaçınılmaz olur. Biri ya yok edilinceye, teslim oluncaya veya
çok önemsiz hale gelinceye kadar savaş sürmek zorundadır.
Nasıl ki Yahudi kabilesi için 3500 yıl önce ‘vaadi edilmiş topraklar’
meselesi varsa, Avrupa’nın ulus ve milliyetçilik çağında da bu ihtiyaç
şiddetle hissedilecektir. Yeni bir Yahudi ulusu, yeni toprak demektir.
Avrupa Yahudilere hep karşı olduğuna göre, eski ‘vaat edilmiş
topraklar’a dayalı bir akım kaçınılmaz oluyor. Siyonizm denilen Yahudi
burjuva milliyetçiliği böyle doğuyor: 19. yüzyılın milliyetçilikler
çağının etkin bir örneği olarak.
Öykü bundan sonra tarihe girer. Çok kısaca söylenmesi gereken şudur:
Dönemin çok güçlü iki devletine ihtiyaç vardır: Almanya ve İngiltere.
Fransa üçüncülüğe düşmüş durumdadır. Yahudi milliyetçileri iki kanatta
da çok çalışıyorlar. İngiltere ve Hollanda devletini nasıl güçlü
kıldıkları biliniyor. Almanya’da da benzeri bir işlev gören Yahudi
sermayedarı işe koşuluyor. Yahudi entelektüeller de entelektüel sermaye
(Alman ideolojisi) oluşturulmasında büyük katkı sahibidirler. Alman
İmparatoru bu destekleri sayesinde iki kez Kudüs’e giderek yeni yurt
hareketine ilgisini belli eder. Birinci Dünya Savaşı kazanılsa, Alman ve
Osmanlı (İttihat ve Terakki’nin en güçlü kanadı Almancıydı ve Selanik
Yahudileriyle, sermayedarlarıyla bağlantılıydı) korumasında Yahudilik
erkenden ve çok daha güçlü temellerde Filistin’e veya eski topraklarına
dönmüş olacaktı. Zaten Londra kanadında geleneksel bir ağırlıkları
vardır.
Geniş bir konu olan siyasi tarihi bir yana bırakalım. Hitler, Alman
yenilgisinden kesin olarak Yahudileri sorumlu tutuyor. Şunu çok iyi
görüyor: Londra’nın üstünlüğü Yahudi ideolojisi ve milliyetçiliğinden
bağımsız değildir. Almanya büyük bir ihanete uğramıştır. Sorumlu
Yahudi’dir. Benzer sorunları olan her ulusta (Fransa’da Dreyfus olayı)
anti-Yahudicilik böyle gelişir. Böyle olmadığı kanıtlanabilir. Ama neden
bu idealar hala dünya çapında sürdürülüyor? Örneğin en son İran
Cumhurbaşkanı Ahmedinecad tarafından? Bu, Yahudi ideolojisi ve
milliyetçiliğinin dünyadaki işleviyle ilgilidir. Halen öncü ideolojidir.
Tıpkı sermaye tekellerinde olduğu gibi.
Hitlercilik asla savunulamaz. Soykırım en büyük insanlık suçudur. Bunlar
tartışılmaz insani, toplumsal gerçekliklerdir. Yahudi aydınlarının
insanlığın soylu özgürlük, eşitlik ve demokratik toplum mücadelesindeki
konumları da küçümsenemez. Peygamberleri bir tarafa bırakalım, yeniçağda
Spinoza’dan başlayan, Marks, Freud, Rosa Luxemburg, Trostky, Adorno,
Hannah Arendt ve Einstein’a kadar giden çok sayıda entelektüel ve
devrimcinin durumu bellidir. Yahudi entelektüelindeki demokratik
sosyalist boyutların çok güçlü olduğunun farkındayım. Adorno’nun
yargısını yinelemeyeceğim. Ama soykırımda Yahudiliğin (hem maddi hem
manevi kültür alanında) objektif konumunu çözümleyici ve politik sonuç
alıcı bir konuma taşımak için gerekli eleştiri-özeleştiriyi ne zaman
yapacak ve eylemine geçecekler? İdeolojik güç olarak, hem de öncülük
konumları itibariyle Yahudi milliyetçiliği doğru çözümlenmedikçe, ne
Yahudi soykırımının anısı layıkıyla değerlendirilir, ne de yeni
soykırımlar, katliamlar önlenebilir. Yahudi milliyetçiliği küçük bir
ulusun milliyetçiliği değil, dünya milliyetçiliğidir. Bütün
milliyetçiliklerin, ulus-devletçilerin babasıdır. Ne acıdır ki,
milliyetçiliğin en büyük ve tarihte eşine az rastlanır kurbanı da
Yahudiler olmuştur.
Yahudilik sorun olarak çok tartışılmıştır; bizzat Marks, Freud gibi önde
gelen Yahudi aydınlar tarafından. Ama şu sorun yanıtsız kalıyor:
Soykırıma nasıl gelindi? Soykırımın anısı ancak başka soykırımların
olmamasına bağlı olduğuna göre, bu nasıl gerçekleştirilecek?
Savunmamda Yahudi örneği temelinde varabildiğim tüm sonuçları şöyle
formüle edebilirim:
Yahudi kabilesi Sümer ve Mısır uygarlığına özendi. Bu özenmenin
karşılığı sürgün oldu. İnatçı küçük kabile (sanki tüm kabilelerin yapmak
istediğine öncülük edercesine) kıskançlığından kendi kabilecilik
ideolojisini (dinini) inşa etti. Kudüs Krallığını kurdu. Kurduğu krallık
yıkıldı. Daha da inat etti; dünyaya yayıldı. Kabilesine, sonra kavmine
yer aradı. Vermediler, sürdüler. Yenilmemek için atoma kadar indiler,
uzaya kadar gittiler. Kabile bu sefer küçük ulus-devletiyle uygarlık
önderliğine oynuyor. Belki de ebelik ettiği tüm Ortadoğu ve hatta dünya
uygarlık ve devletini yıkabilir. Ama o zaman kendisi de kalmaz. Çünkü
küçük Yahudi uygarlığı, dünya uygarlığının özüdür. Dünya uygarlığı
olmadan Yahudi uygarlığı, Yahudi uygarlığı olmadan dünya uygarlığı
olmaz. Yahudi soykırımının en büyük dersi budur.
Çok önemsediğim için üzerinde hep düşünürüm; tıpkı benzerleri üzerinde
olduğu gibi. Bilgeler çoktan ateşi ateşle söndüremezsin demişlerdir.
Uygarlık ateşinden küçük uygarlık ateşleri (ulus–devletler, genelde
tekeller) yakarak kurtuluş sağlanamaz. Tarih boyunca uygarlık güçlerine
karşı savaşan tüm kabile, kavim yoksullarının, mazlumlar ve kölelerin
önderleri ya öldürüldüler ya da kazandılar. Ölenlerin anısı unutulamaz.
Ama kazananların ilk yaptıkları, kendilerini de uygarlık yapmak oldu.
Çünkü başka türlüsünü bilmiyorlardı. Bilimsel sosyalizmin zafer kazanmış
önderleri bile kapitalist modernitenin demir kafesli örneği olmaktan
kendilerini kurtaramadılar. Soykırıma uğrayanlar hiçbir zaman böylesinin
başlarına geleceğini düşünmemişlerdi. Ama oldu.
Bu noktada kalbim kesinlikle en anti-jenositçi geçinenden daha fazla
jenosid kurbanlarını anlamaktadır. Neden anlıyorum, hiçbir Yahudi’nin
anlamadığı kadar? Çünkü aynı sistem beni de o çarka almıştı da ondan.
Tabii yine Yahudi gücüydü sistemi çeviren. O ideolojinin iktidar savaşı,
uygarlık yaratım gücü olmasaydı Hıristiyanlık, Hıristiyanlık olmasaydı
Hitler olur muydu? Hitler’i doğuran Alman milliyetçiliği nasıl Alman
ideolojisinde, dolayısıyla Aydınlanma ideolojisinde (pozitivizm ve
biyolojizm) köklerini buluyorsa, Yahudi ideolojisinin Aydınlanmadaki
rolü ve Yahudi milliyetçiliğiyle bağlantılarıyla da bu vesileyle
(Aydınlanmacı ortak kök) diyalektik ilişki içindedir. Yani nasıl Yahudi
kabile ve kavimciliği Yahudi milliyetçiliğinin köklerini oluşturuyorsa,
Alman kabileciliği ve kavimciliği de Alman milliyetçiliğinin köklerini
oluşturur. Almanya’daki iç içe gelişmeleri, aralarında ekonomik ve
siyasal tekeller nedeniyle girift ilişkilere yol açmıştır. Tüm bu
tarihsel–toplumsal gelişmeler iki milliyetçilik arasındaki bağı gayet
açıkça göstermektedir. Her iki milliyetçilik aşılmadıkça, soykırım
kurbanları anlamlı anılamaz ve yeni türlerinden kurtulanamaz.
Benzer bir karşılaştırma Arap ideolojisi ve milliyetçiliğiyle Yahudi
ideolojisi ve milliyetçiliği arasında yapılabilir. Sonuçları diyalektik
ve çarpıcı olacaktır. O olmasaydı İslam, İslam olmasaydı Hz. Muhammed
olur muydu? O olmasaydı Baas, Baas olmasaydı Saddam olur muydu? Totoloji
yaptığım söylenecek. Fakat söylediklerim uygarlık çözümlememin
süzgecinden geçmektedir. ABD dünya gücüdür, hegemondur, imparatorluk
bile olabilir. Şimdi Ortadoğu’da İsrail için savaşıyor. Belki yarın
İran’la da savaşabilir. Neden yine soykırım tehlikesi var? Bu sefer atom
silahları da kullanılacaktır. Nükleer savaşı nükleer savaşla önlemek!
Bunun kapıdaki tehlike olduğunu kimse inkâr edemez. Kaldı ki, bir
Hiroşima yeter! Çözümlemem doğrudur. Uygarlık kurulurken göksel
tanrıların himayesinde olduğu söylendi. Yıkılırken atoma sığınıyor.
Sahtesi gerçeğinden bin defa daha fazla tercih edilir. Yeryüzünde
yürüyen çıplak krallar ve maskesiz tanrısından, onun atom şimşeğinden
bahsediyorum.
Çok bilinçli insanlar olarak Yahudilerin Ortadoğu’da en çok yer
bulmasını isteyenlerdenim. Ortadoğu kültürünü demokratikleştirmek,
demokratik konfederatif bir İsrail-Filistin için, küresel dev haline
gelmiş Leviathan çözüm gücü olamaz. Yahudilerin isim babası olduğu bu
canavar soykırımın gerçek kaynağıdır.
Çözüm Ortadoğu demokratik uygarlığındadır. Ortadoğu nasıl Yahudi’siz bir
harabeyse, Yahudi de Ortadoğu’suz hep soykırımlar sürgünüdür. Tarih
yeterince derslerle doludur. Yahudi aydını kendi sorununu, yani bu
sorunun dünya sorunu olduğunu gittikçe iyi fark ediyor. Çözüm yeri
Ortadoğu’da aranmalıdır. Demokratik Ortadoğu’nun bir hayal değil, ekmek
ve su kadar günlük harcımız olduğunu asla unutmayalım. Yahudiler hem
soykırımı anmanın, hem de yeni bir soykırıma ebediyen düşmemenin yolunun
demokratik Ortadoğu uygarlığından geçtiğini bilmeli; tüm Ortadoğu
halkları da Yahudi’siz demokratik Ortadoğu olamayacağını, tarihi bir
demokratik uzlaşmanın tek çözüm yolu olduğunu bilerek, demokratik
toplumu inşa görevine dört elle sarılmalıdır.
E- Kapitalist
Modernitede İktidar
Uygarlık, iktidar ve devlet kavramları gerek kendi içlerinde, gerek iç
içelikleri kapsamında çözülmesi en güç sosyal ilişkiler kategorisini
oluşturur. Uygarlık, tanımlanması konusunda tartışmaların halen devam
ettiği bir konudur. İktidarın nerede başlayıp nerede bittiği, ne zaman
ve nasıl oluştuğu ve sonlanması gerektiği daha da karmaşık bir
tanımlamadır. Günlük dilde içilen su ve teneffüs edilen hava kadar
adından bahsedildiği halde, tanımında görüş birliğine en ez varılan
konuların başında gelmektedir. Sadece çok sırlı, karmaşık konular
olduğundan ötürü değil, öyle kalmaları arzulandığı ve uğruna çok
ideolojik faaliyetler yürütüldüğü için böyledir. Bir şeyden korkulması
için ilk şart, çok sır ve karmaşıklık içinde bırakılmasıdır. Eğer
içyüzleri açığa çıkarsa, herkesin alay konusu olurlar. Korku etkeni
olmaktan çıkarlar. Böylelikle örtbas ettikleri çıkar gruplarının
emelleri de boşa gider. Halk arasında bu konuda çokça öykü anlatılır.
Uygarlık önce kendi mitolojik öyküleri ile başlatılır. Çıkar klikleri
veya artık-ürün tekelleri bu öyküler bağlamında olmadan, zorbalıkla
ancak birkaç defalık talan gerçekleştirebilirler. Kalıcı ve kabul
edilebilir olmaları için mutlaka mitolojilere, din ve hukuka ihtiyaçları
vardır. Günümüzde ise, tüm bu etkenlerle birlikte üç (S)lerin, seks,
spor ve sanatın popülerleştirilip medyada sunulmasıyla, toplumların
zihnen ve duygusal olarak daha da şartlandırılarak yürütülmesiyle
kalıcılık ve kabul edilebilirlik kesinleştirilmeye çalışılır.
Uygarlık tarihini başlıca üç ana döneme ayırıp taslak halinde her dönemi
nitelemeye çalıştım. Bilimcilik yöntemlerine pek itibar etmediğimi,
sınırlı olmak kaydıyla yararlı olabileceklerini, ama
dogmatikleştirildikçe özgür yaşam şansını tehdit edebileceklerini özenle
belirttim. Sosyolojik yorum yöntemini (bilimcilikle, pozitivizmle)
dogmatikleştirmeden uygulamaya özen gösterdim. Yorumlarım ana hatları ve
çok sayıda örneklemeyle her tür tartışmaya açık olarak sunulmuştur.
Tekrarlara çok düştüğüm halde, çok gerekli olmadığı durumlarda bu
alışkanlığa düşmemeye de dikkat edeceğim.
Kapitalist (uygarlık, medeniyet ile birlikte aynı anlamda olan)
moderniteyi yeniçağın (M.S. 16. yüzyıldan günümüze) resmi, zafer
kazanmış modernlik (çağdaşlık) olarak çözmeye çalışmakla birlikte,
çağımızı tümüyle kapitalizme mal etmeme ve anti-modernitesi konusunda da
çok kapsamlı eleştiriler getirdim. Sosyolog Antony Giddens’in modernlik
tanımına katılmakla birlikte, ‘üç sürdüremezlik’ konusundaki yorumlarını
olduğu gibi paylaşmadığımı belirttim. Üç sürdüremezlik kapitalizm,
ulus-devlet ve endüstriyalizmdi. Üçünün de kökenleri itibariyle
uygarlığın ilk başlarından itibaren gelişim halinde olduklarını, en
güçlü hallerine ise kapitalist moderniteyle eriştiklerini çok kapsamlı
yorumlarla ve örnekleriyle sundum. Bu bölümde daha çok yapacağım, resmi
modernitenin (resmi olmayan moderniteyi, çağdaşlığı, demokratik
modernite, medeniyet, uygarlık veya çağdaşlık olarak adlandırıyorum.
Hepsi aynı anlamdadır) iktidar ve devlet ilişkilerini daha somut nasıl
biçimlendirdiğine ilişkin olacaktır.
1- Pozitivist sosyologlar (A. Giddens ve benzerleri) uygarlık tarihinin
her döneminde ve tekil tiplerinde kendilerini örneksiz yorumlayarak
sosyoloji yaptıklarını sanırlar. Örneğin İngiliz uygarlığını ve
devletini tarihte benzeri olmayan bir tür nevi şahsına münhasır bir
devlet ve uygarlık olarak tanımlamak ve çözümlemek için binlerce
araştırma yapmaktan geri durmazlar. Denizlerde kum, bunlarda araştırma!
Aslında bu bilim denilen çalışmada çok ince bir saptırma
gerçekleştirilmektedir. Benzetme yaparsak, ağaçlardan ormanı görünmez
kıldırmak! Milyonlarca ağacı inceleme konusu yapmakla ormanı
tanımlayamayız. Bu yöntemin doğru sonuç vermeyeceği başından bellidir.
Ama on binlerce genci bu tip sosyal bilim yapıyorlar savıyla düzenin
gerçek karakterini göz ardı ettirmek için kullanmak pek fena bir
politika sayılmaz. Sosyal bilimler veya genel adlandırmayla sosyolojinin
içeriği böyle boşaltılmakta ve anlamsızlaştırılmaktadır.
Doğru olan, İngiliz devleti, iktidarı ve uygarlığı da beş bin yıldır
temel kategorik özellikleri belli olan (sınıf-kent-ekonomik tekel olarak
devlet) bir gelişmenin 10. yüzyıldan itibaren yeniden canlanan kentler
etrafında gelişen sınıfların en önce kral ve aristokratlar olarak, 16.
yüzyıldan itibaren de burjuvazi olarak ekonomik devlet tekelleri halinde
yumaklaşarak, kendini çeşitli ideolojik örüntülerle sırlayıp görünmez
kılarak veya zor anlaşılır kılmak için yüzlerce simgesel değerle
bezeyerek günümüze kadar süren ana nehir olan uygarlığın hegemonik
temsilcilerinden biridir. Eminim bu bir cümlelik tanım, İngiliz
ilişkiler yumağını on binlerce araştırmadan daha iyi anlaşılır kılar.
Sümer rahiplerinin yıldız hareketlerine dayalı on binlerce tabletlik
toplum yorumlarıyla, kapitalist modernitenin on binlerce bilimci
rahibinin yorumları arasında özde (yani gizledikleri temel çıkar
grupları bakımından) pek fark yoktur. Sadece araştırma yöntemleri, zaman
ve mekânları farklıdır.
Açık ki ve önemle açıkladık ki, zaman ve mekân farkı, evrensel olarak
oluşum denilen değişim ve gelişme demektir. Toplumlar da zaman ve mekân
farkına bağlı olarak değişir ve gelişirler. Bazen geriye evrimler hali
de mümkün olmak üzere. Özgünlük halini eleştirmiyorum; evrende özgün
olmayan gelişme, değişme yoktur. Her değişme özgünlük anlamına gelir.
Aynen tekrar sadece bir dogmatik inanç değeridir. Tüm doğasal olaylarda
anlamı olmayan bir dil oyunudur ‘aynen tekrar’ kelimeleri.
Bu anlamda elbette kapitalist modernitenin de çok önemli özgünlükleri
vardır. Bu özgünlükler Antony Giddens’in tanımıyla üç önemli alanda
gerçekleşmişlerdir. Bu bağlamda ‘süreksizler’ olarak kavramlaştırmak da
öğretici olabilir. Kapitalizmi özgünlükleri içinde bir özelliğiyle
yorumlayıp örneklediğimiz için tekrarlamayacağım. Fakat iktidar kavramı
ve onun daha somut ve hukuki bir ifadesi olarak ulus-devlet konusunda
özlü ve kısa bir özetleme gerekli ve hayli öğretici olacaktır.
2- İktidar sosyal bilimlerin çok bahsettikleri, fakat özünü çarpıtmakta
yarıştıkları konuların başında gelir dedik. Sadece kasıtla ilgili bir
eleştiri değildir söylenen. Kapitalist modernitenin en özgün yanlarının
başında geleni, her bireyin kendini iktidarlı sanma, öyle kılınma halini
hiçbir uygarlığın başarmadığı kapsam ve özellikler içinde başarması
yeteneğidir. Üzerinde en çok durulması gereken konu budur. Fransız
sosyolog M. Foucault’nun zihnini en çok işlettiği ve altından tam
kalkamadığı konu da budur. Lenin ‘Devlet ve Devrim’de devleti tanımak
istedi. Ama en çok yanıldığı noktanın devlet olduğu da daha sağlığında
ortaya çıkmıştı. İktidarı ise hiç tanımak bile istemedi. Güçlü ve kurnaz
adamın çeşitli uygarlık maskeleri takarak günümüze kadar taşıdığı bu
‘efsunlu taşı’ kullanarak, sosyalizm gibi tamamen demokratik
moderniteyle inşa edilmesi gereken temel toplumsal çalışmanın ‘sosyalist
iktidar’la başından beri boşa çıkarıldığını anlayamadı.
M. Bakunin’in şu anlama gelen bir sözünü çok anlamlı bulurum: “En
demokrat adamın başına iktidar tacını giydirin, yirmi dört saat içinde
en alçak bir diktatör olacaktır” veya “ahlakı bozulacaktır.” İktidarın
sosyolojisini yapmak, halen en temel bilimsel bir görev olarak
çözümlenmeyi gerektiriyor. İktidarın ne olduğu kadar, ne kadar gerekip
gerekmediği en çok toplumsal bilinmezi olan bir konudur. Bazı
zihniyetlere ve altında gizledikleri çıkar gruplarına göre, mutlak
iktidar mutlak çözüm demektir. Tam Asur görüşü bu olsa gerek: Hedefin
tümden canını almak. İktidarı tam bir hastalık hali olarak görenler de
vardır. Özellikler anarşistler, pasifistler böyledir. Bunlara göre
vebadan kaçar gibi her tür güç ve otoriteden kaçmak gerekir. Aslında bu
anlayış iktidara teslim olmanın objektif biçimidir.
Demokratik uygarlık sisteminin getirdiği tanım ve çözüm niteliksel
olarak farklıdır. Her toplumsal grubun savunma hakkı kutsaldır. Grubun
varlığına ve varlığıyla bağlantılı değerlerine yönelik her saldırıya
karşı savunma gücü olmak, vazgeçilmez bir hak olmanın da ötesinde bir
varlık nedenidir. Savunma gücüne klasik anlamıyla iktidar denilemeyeceği
kanısındayım. Demokratik savunma gücü veya otoritesi demek daha uygun
düşmektedir. Bir bitki olarak gülün bile dikenleriyle kendini savunmak
istediğini göz önüne getirdiğimizde, bu demokratik otorite paradigmasına
‘gül teorisi’ demek isterim.
a- İktidarı uygarlık bağlamında artık-ürünü elde etmeye, arttırmaya ve
ele geçirmeye yönelik her tür toplumsal faaliyet olarak
işlevselleştirmek en uygun tanımdır. İdeolojik faaliyetlerden askeri
faaliyete, uyutma masallarından soykırımlara, eğlence oyunlarından
dinsel ritüellere kadar toplumsal artık-ürün ve değerleri sızdırmaya
yarıyorsa, son tahlilde o faaliyetlere iktidarsal faaliyetler demek
mümkündür. İktidar bu anlamda çok kapsamlı bir toplumsal faaliyet
alanıdır. Özellikle uygarlıksal toplumlarda iktidar sürekli derinliğine
ve genişliğine artık-ürün oranında artma eğilimindedir.
Artık-ürün ve değer kavramına açıklık getirirsek, iktidarın mahiyeti
daha iyi anlaşılır. Kişi ve grupların maddi ve manevi yaratımlarını,
kazanımlarını, bir bütün olarak kültürel değerlerini güç kullanarak ele
geçirme eylemine ve kurumsallaştığı ölçüde de ‘iktidar sanatı’ olarak
duruma baktığımızda, ‘ele geçirilen’ ve ‘ele geçiren’in ne olduğu
somutluk kazanır. İktidar kendisinin olmadığı halde sürekli bir şeyleri
güçle ele geçirme, kendine ait sayma, asimile etme, mülkleştirme,
yurtlaştırma, aksi durumlarda yine zorla kendisinden atma, sürgün etme,
yurtsuzlaştırma, işsizleştirme, mülksüzleştirme, genel olarak maddi ve
manevi açıdan değersizleştirme eylemi ve sanatıdır. Bunu sadece ekonomik
artık-ürün ve değerle sınırlandırmak çok dar bir yaklaşım olur. Bu
konuda ele geçirme asıldır. Fakat buna giden yolda binlerce başka
değerler de iktidar güçlerince ele geçirilir ki, toplamına iktidar demek
daha gerçekçidir.
Demokratik otoritenin temel işlevi ise, ilgili kişi ve grubun varlığını
ve varlığına dolaylı ve dolaysız bağlı olan maddi ve manevi değerlerini
savunmak, ele geçirilmesine göz yummamak, ele geçirilmişlerse tekrar
kendisine mal etmek gibi her bakımdan pozitif, gerekli, haklı,
vazgeçilmesi zor durumlarla ilgilidir. Demokratik otorite, bu içerik
temelinde eyleme geçme sanatıdır. Özünde ele geçirilmeyi önleme gücü ve
onun sanatsal eylemi demek daha doğrudur. Anayurdunun ele geçirilmesiyle
ele geçirilmesinin önlenmesi açısından güç kullanma etkinlikleri veya
sanatları (ordu-savaş) arasında ontolojik (varlıksal) fark vardır. İkisi
birbirine zıt kavramlardır. Toplumda bu durumların karşılığı iyi-kötü,
günah-sevap, doğru-yanlış, haklı-haksız, güzel-çirkin gibi birçok temel
kavram ikilemleriyle ifade edilir.
b- İktidarı bakış açılarına göre birçok açıdan bölümlemek, tasnif etmek
mümkündür.
1- Siyasal İktidar:
En çok kullanılan iktidar biçimidir. Devletin ve izdüşümlerinin (parti
ve sivil toplumun devleti esas alan örnekleri) yönetim, yürütme işlevini
ifade eder. Çok büyük belirleyici ve tarih boyunca en çok üzerinde
durulan ve kullanılan bir iktidar biçimidir.
2- Ekonomik İktidar:
Artık-ürün ve değerleri ele geçirme eylemini yürüten tekel güçlerini
ifade eder. Tarih boyunca birçok biçimleri uygulanmıştır.
3- Toplumsal İktidar:
Temel toplumsal kesimlerin birbirleri üzerinde kurdukları güç eylemini,
geleneğini ifade eder. Aile, sınıf, cinsiyet, etnik kökenli birçok
önemli ayrımları vardır. Bazılarını ayrıyeten ele almak gerekir. Ailede
baba, sınıfsallıkta artık-değeri ele geçiren, cinsiyette erkek,
etnisitede ezen, hâkim olan etnisite iktidarı temsil eder.
4- İdeolojik İktidar:
Yönetici zihniyet anlamındadır. Bilim ve kültür ilişkilerinde gelişkin
olan kişi ve gruplar ideolojik iktidar konumundadır.
5- Askeri İktidar:
İktidarla en önde özdeş kurumdur. İktidarın en aşırı, en anti-toplumsal,
en anti-insani biçimidir. Bütün iktidarların anasıdır (daha doğrusu
babasıdır) o.
6- Ulusal İktidar:
Ulus çapında uygulanan merkezi iktidarı ifade eder. Bir ve bölünmez
olarak kendini ifade etmeye özen gösterir. Ulusal egemenlik de
denilebilir.
7- Küresel İktidar:
Hâkim uygarlık ve modernitenin hegemon konumunu veya imparatorluğunu
ifade eder. Günümüzde kapitalist modernite bu iktidarını ABD
önderliğinde küresel ekonomik tekel ve ulus-devletlerle kullanmak
durumundadır. Bu tip bölümlemeler daha da çoğaltılabilir.
3- İktidar tarihsel-toplumsal ve kurumsal ilişkiler toplamıdır. Tarihen
ve toplumsal gelişmenin en hayati dokuları, alanları üzerinde konumlanır
ve gelenekselleşmeye çalışır. Geleneksellik kurumsallık anlamını da
taşır. İktidarlar en kurumsallaşmış, özen gösterilen, hatta protokole
bağlanan toplumsal ilişkiler alanıdır. İlgililerince çok işlevsel
kılındıkları için, kurumlaşma ve biçimlenmesini çok iyi protokollere
bağlamak, sürekliliği ve temsiliyeti açısından hayatidir. Örneğin
sultanlık iktidarlarının inşası, devir ve teslim edilmeleri, ele
geçirilmeleri muazzam örüntülerle, simgelerle, protokollerle
düzenlenmiştir. Kılık kıyafetlerinden yemeklerine, evliliklerinden
ölümlerine kadar her ilişkinin binlerce yıl önce gelenekselleşmiş
biçimleri vardır. Bu nedenlerle herkes dilediği güçle iktidar olamaz.
Eşkıya veya despot oldu derler. Gerçi iktidarın en açık ve gerçek özünü
eşkıyalık ve despotizm ifade eder. Ama yüceltilmiş, kutsanmış iktidar
kurumu “maske düştü, kel göründü” denmemesi için, bu açık iktidar
biçimlerine şiddetle karşı çıkmayı kendi kurumsal sürekliliği ve
saygınlığı açısından zorunluluk görür. Meşruiyetinin ancak bu gelenek ve
sembollerle önemli oranda sağlandığının bilincindedir.
Daha önceki savunmamda dile getirdiğim bir benzetmeyi de
hatırlatmalıyım. İktidar, uygarlık toplumunun tarihsel bir nitelik
kazanmış çıkar tekelleri yumağının, dağın zirvesinden düştükçe büyüyen
ve şiddetlenen kar topuna benzetilebilir. Tarihte öyle bir akış düzenine
sahiptir.
4- İktidar bulaşıcı bir hastalığa benzetilerek de daha iyi
anlaşılabilir. Yani iktidar bulaşıcıdır. Başlangıçta ‘güçlü ve kurnaz
adam’ın tek başına önce av hayvanları, sonra birikimli ana kadınlar
üzerinden yürüttüğü bu toplumsal hastalık; önce hiyerarşik ataerkil
düzende rahip (anlam sahibi kişi) + yönetici (tecrübesiyle toplumu idare
eden) + askeri komutan (gücü tekelinde tutan) üçlüsünce
kurumsallaştırıldı. Sınıf ve kent inşasıyla devletleştirildi. Fakat şunu
hemen belirtelim ki, devlet iktidarının kurulmasıyla güçlü ve kurnaz
adamların hiyerarşik ataerkil düzeninin ortadan kalktığı sanılmasın.
Bu sefer iktidar formülünü şöyle geliştirebiliriz: İktidar = güçlü ve
kurnaz adam + hiyerarşik ataerk + devlet. Bu üç esaslı kurum, iktidar
toplumunu ifade eder. Çok sayıda alt ve üst kat inşalarıyla birlikte bu
düzene genel bir kategori olarak uygarlık diyoruz. Zemin katta ekonomi
vardır, üst katta ise tanrılar konseyi. Sümerler uygarlığı böyle inşa
ettiler. Biçimi değişti, ama özü hep artarak anlamını korudu. Zemin
katta tarih boyunca köle, serf ve işçi başta olmak üzere, artık-üründe
kullanılan insan malzemesi yer alır. Zanaatkâr, çiftçi ve diğer serbest
meslek sahipleri diye tabir edilen kesimler de esas olarak bu zeminde
icra-eylem ederler. Üst katta mitolojik tanrılar, tek tanrılar (bazen
gölgeleri olan sultan veya elçileri olan peygamberler, şaman ve rahipler
de oturabilir), yöneten fikir ve yasalar (Eflatun’un ideası) yer alır.
İlk ve ortaçağlarda iktidarlar daha çok bu temel kurumlar ve özellikle
devlet biçiminde icra edilirken, kapitalist modernite çağında tüm toplum
iktidara bulaştırıldı. Diğer bir deyişle tüm toplum kendini iktidar
sahibi sanma hastalığına bulaştırıldı. Çok önemli ve Antony Giddens’in
‘süreksizlikler’ dediği kurumlar aracılığıyla iktidarın yaygınlaşması,
bir hastalık hali olsa da, esas olarak kapitalist moderniteye özgüdür.
Bu konuda bazı ideoloji ve kurumlar belirleyici rol oynar. Bu hususları
bundan sonraki kısımda ele alacağım.
Şüphesiz iktidarın tüm topluma bulaştırılması sadece çok güçlendiği
anlamına gelmez. Aynı zamanda çaresizleştiği, zavallılaştığı, çözülme
sürecinin son haline ve hızına yaklaştığı anlamına da gelir. Herhangi
bir şeyin son haddine varması halinde iki şey olur: Ya ilgilisi olan, o
son halinde ona yapılması gerekeni yapar; ya da ilgilisi bir şey yapmaz
ise o şey çürür. Örneğin bir elma en olgun, kırmızı haline geldiğinde
onu dalından koparmak, yapılması gerekendir. Bu yapılmaz ve belli bir
süre daha geçerse elma çürür; kurtlar girer, parçalanır, biter. Benzetme
kabadır, ama iktidarlar için de geçerlidir. Kapitalist moderniteyle
iktidar olgusu zaten kurulurken bir hastalık hali iken, çürüme aşamasına
gelmiş sayılır. Kokuşmaktadır. Bakunin’in deyişiyle en sağlam, en
ahlaklı adamın kendisine bulaşması halinde hasta edecek kadar
çürümüştür.
Bu yargı aslında şöyleydi: “İktidar en demokrat adamın başına tacını
koyduğunda, yirmi dört saat içinde en alçak diktatör yapar.” Doğrudur.
Çürüme halindeki iktidarı en ezilen kadının başına bir taç gibi koyun, o
da yirmi dört saat içinde diktatör kesilecektir. Bu çürümenin,
hastalığın önüne geçmenin yegâne yolu, bir sistem olarak demokratik
moderniteyi inşa etmekten geçer.
F- Kapitalist
Modernite ve Ulus-Devlet
Ulus-devlet kavramı en karanlıkta bırakılmak kadar, en çok çarpıtılan
kavramların da başında gelmektedir. Gerçek işlevini, ana rolünü
belirlemekten ısrarla kaçınılmaktadır. Daha çok propagandif amaçlı
kullanıldığı söylenebilir. Özellikle faşizm ve milliyetçilikle ontolojik
bağının görünmez kılınmasına özen gösterilir. Tıpkı faşizm ve
milliyetçiliğin resmi moderniteyle ilineksel bağının göz ardı
ettirilmesi gibi. Sadece burjuva liberallere özgü bir tutum değildir bu.
Sosyalistler de ulus-devlet konusunda ya savunmacı görünürler, ya da çok
önemsizmiş gibi sıradan cümle ve kelimelerine indirgeyerek
geçiştirirler. Hâlbuki ulus-devlet çağımızı kavrama ve değiştirmenin
kilit kavramlarındandır. Antony Giddens’i eksik de bulsam, önemini
ortaya koyması açısından bu konuda aydınlatıcı buldum.
Şimdiye kadar sergilemeye çalıştığım konular bir anlamda ulus-devlet
tanımı ve işlevi için bir ön hazırlık olarak da değerlendirilebilir.
Kapitalizmin doğuş etkenlerini, modernite, iktidar, ulus ve devlet
kavramlarını taslak düzeyinde dahi olsa tanımlamadan, ulus-devletin
rolünü belirlemek fazla çözümleyici olamayacaktır. Yahudi meselesini ana
başlıklar biçiminde taslak halinde sunmaya çalışmam da konuyla yakından
bağlantılıdır. Günümüz toplumsal sorunlarını çözümlemek için ulus-devlet
çözümlenmesi nasıl kilit bir kavramsa, ulus-devlet meselesini çözümlemek
için de Yahudi meselesini uygarlıklar bağlamında tarihsel-toplumsal
olarak en azından tanımlama düzeyinde ele almak hayli öğretici ve
örnekleyici değer sunmaktadır. Yahudi meselesini ve ulus-devleti
çözümlemeden, Yahudi soykırımını anlamlandırmak çok eksik ve hatalı,
dolayısıyla çok yanlış olacaktır. Bugünkü Ortadoğu trajedisi, ortaya
konulan çözümlemeleri fazlasıyla doğrulamaktadır.
1- Ulus-devlet kapitalist tekelciliğin gerçekleştiği formdur. Daha 16.
yüzyılda Hollanda ve İngiltere’de, İspanya ve Fransa imparatorluk
emellerini kırmak için gerekli olan devlet formu bir nevi pro
ulus-devletti. Hollanda Prensliği ve İngiltere Krallığı ulus-devlete
doğru evrilerek üstünlük sağlamaya çalışacaklardı. 1649 Westphalia
Konsensüsüyle devletler arasında ulusal faktör öne çıkınca, ulus-devlet
doğrultusundaki gelişmeler hızlandı. Devletlerin ekonomi-politika olarak
merkantilizmi esas almaları, ulusal pazar etkenini öne çıkaran diğer
güçlendirici, hızlandırıcı bir faktör oldu. Ulusal dil, sanat, tarih
çalışmaları artık devletin inhisarında giderek daha çok yer aldı.
Uluslararasındaki çeşitli anlaşmazlıklar ve savaşlar artık milliyetçilik
ve ulus-devlet tipi iktidar olmadan yürütülemez oldu. Napolyon savaşları
bunda öncü rol oynadı. Fransa’yı ulus-devlet yapmadan savaş
yürütülemezdi. Süreci yakından gözlemleyen Alman ideologları, Alman
milliyetçiliği ve ulus-devletçiliği için gerekli tüm ipuçlarını Napolyon
şahsında keşfetmişlerdi. Hızla geliştirilen Alman milliyetçiliği, bir an
önce Almanya’nın birleştirilmesinde ve modernitenin aradığı devleti
ortaya çıkarmada kaldıraç rolünü oynayacaktı. Daha sonra Hitler’i
doğuracak olan süreç, 19. yüzyılın başlarında ilk adımlarını atacaktı.
Aslında konu daha derinliklidir. Kapitalist modernitenin (uygarlığın)
temelleriyle ilgilidir. Merkezinde ekonomik tekelin zafer arayışını
barındıran bu hareket sadece ulusal gelişmeyi çarpıtmayacaktı; bütün
ulusu ulus yapan etkenleri milliyetleştirmek zorundaydı. Dinin
ulusallaştırılması olmadan, ekonomik tekelin pazar hâkimiyeti zordu.
Kültür ve sanatın ulusallaştırılması benzer tekelci konumla
bağlantılıdır. Savaşların ulusallaştırılması son ve en önemli faktörü
oluşturacaktı. Tüm bu etkenlerin ulusallaştırılması ulusal ruhu
doğuracak, o da milliyetçilikle sonuçlanacaktı. İdeologların ulus ve
devlet çalışmaları gerekli fikri temelleri çoktan hazırlamıştı. Çok açık
ki, bu etkenlerin hepsi ulusal pazar ve bu pazar üzerinde büyük kavga
yürüten ve kendini ölümüne dayatan tekelci kapitalizmdi.
2- Endüstri devrimi tüm bu süreçlere ivme kazandırdı. Büyük ticaretten
sonra ve giderek ondan daha fazla artık-değer üreten sanayileşme, bu
niteliğiyle temel uluslaştırma konusunu teşkil edecekti. Ulusal sanayi
ulus çapında tüm kapitalistler için en çok kâr demekti. 19. yüzyıl bu
açıdan belirleyicidir. Endüstriyalizm bir ideoloji olarak ulusallıkla
yakından bağlantılıdır. Milliyetçiliğin 19. yüzyılın en gözde ideolojisi
ve siyasal eylemcisi haline gelmesini endüstriyalizmden ayrı düşünmek
olası değildir. Ticaret burjuvazisi hacim olarak bir ulusu tek başına
taşıyamaz. Merkantilizm tek başına ulusu sürükleyecek ekonomik tekel
niteliğinden uzaktır. Endüstri tekelleriyle hacim olarak çok genişleyen
burjuvazi, artık tüm ulus adına konuşma hakkını kendinde görmeye
başladı. Kendi tarihini yeniden yazdı. Felsefi eğilimini netleştirdi.
Ulusal kültürü tarihinin bir parçası haline getirdi. Ulusal ordu ve
ulusal eğitime damgasını vurdu. Ulusal sanayi burjuvazisiyle
kapitalizmin ulus çapında hâkimiyeti, zaferi kalıcıydı.
Burjuva devrimi denen kavram tüm bu süreçleri barındırdığında anlam
ifade eder. Yoksa tekil İngiliz, Fransız ve benzeri devrimler
sanıldığının aksine öyle planlı burjuva devrimleri değildir.
Burjuvazinin yaptığı, bu devrimleri kendi çıkarına kullanmak oldu.
Endüstri devrimini de bir burjuva sınıf zaferi olarak görmek hatalıdır.
Bu devrim de tarihin büyük birikiminin sonucudur.
Bencil ve tekelci burjuvazinin her alanda yaptığı gibi bu alana da el
koyması, kendini, kârlarını dayatmasıydı söz konusu olan. Nasıl ekonomi
sınıf olarak burjuvaziyi gerektirmeyen bir toplumsal alansa, sanayi de
sanayi burjuvazisini peşinen gerektirmeyen bir ekonomik alandır. Ticaret
tekellerinin yaptığı, ticarete göre tarihsel olarak çok daha fazla kâr
getiren bu alana el koymaktı. Gerçek devrimin sahiplerinden hiçbiri
burjuva değildir. Ne teorik olarak, ne de pratikte endüstri devriminin
hazırlıklarında burjuvazi vardır. Endüstri devrimi ekonominin
tarihsel-toplumsal gelişmenin ritmi içinde yaptığı en önemli
sıçramalardan biriydi. Tıpkı neolitik dönemin tarım devrimi gibi.
Tarihin her döneminde gelişen ekonomik üretim, özü ekonomik tekel olan
devleti ve işbirlikçilerini yeni verimlilik alanı üzerinde de en
ihtiraslı, gözü kara, gerektiğinde güç kullanmaktan çekinmeyen yeni
tekeller haline getirecekti. Ulus-devlet esas olarak bu tekellerde maddi
temelini bulacaktı. Bulamazsa da oluşturacaktı.
3- 19. yüzyılın ortaları tarihin dönüm noktalarındandır. Ya burjuvazinin
merkezi ulus-devleti kazanacaktı, ya da toplumun bu yeni tekel ve
aristokrasi dışında kalan tüm kesimlerinin demokratik konfederatif
hareketi. 1640 ve 1688 İngiliz Devrimleriyle 1789 Fransız Devriminde
ihtilal güçleri arasında bariz bir ayrım olmasa da, bu iki eğilim esas
rol oynuyordu. Fransa Devrimindeki komüncülerle İngiliz Devrimindeki
Leveller demokrat eğilimin temsilcileriydi. Bu eğilimler sonra tasfiye
edileceklerdi. 1848 Devrimleri tam anlamıyla halk devrimleriydi. K.
Marks ve F. Engels’in 1848’e kadar Komünist Lig ve Manifesto çalışmaları
yerinde ve tarihi adımlardı. Devrimlerin burjuvazinin ihanetiyle ve her
tür gerici güçle uzlaşması sonucu yenilgiye uğramaları ilk stratejik
kayıp oldu. Halkların baharı kısa sürdü ve tekrar karakış bastırdı.
Burjuvazinin devrimciliği de anlık çıkarlarıyla bağlantılıydı.
Başarsaydı, siyasi iktidarı erkenden ekonomik tekele dönüştürebilecekti.
Her şeyi kaybetmektense, eldekini korumasını ve sınırlı kazanımlarla
yetinmesini bildi. Eski krallık yanlıları ve aristokrasi de umduğunu
bulamamıştı. Bir nevi denge gücü olarak ulus-devlet bu süreçte daha da
güçlenecekti. Ekonomik ve siyasi tekellerin merkezi ulus-devlet ittifakı
daha sonraki süreci belirleyecekti. 1861 ve 1870, İtalyan ve Alman
ulus-devletinin resmi ilanıydı. Sıra diğer ulus-devlet ilanlarına
gelecekti.
Yeni devrim dalgası umdukları gibi gelmeyince, Marks Londra’ya çekildi.
Kapitali incelemeye koyuldu. Enternasyonal denemesi, bir dernek
çalışmasıydı. Alman komünistleri merkezi ulus-devleti esas almakla
(Marks ve Engels dahil) objektif olarak yenilgiyi kabul etmiş
oluyorlardı. Bunalım teorileriyle kapitalizmin düşüşüne göre program,
örgüt, strateji, taktik dersleri giderek topluma karşı kapitalizmle aynı
modernite kalıpları içinde (endüstriyalizm ve ulus-devleti meşru görme)
uzlaşarak, ekonomizm denilen tekelden pay alma hareketine dönüştü.
Ekonomizm, sanayi tekellerinin ekonomik ve ulus-devlet programının
kabulü anlamına gelir. Sovyet Devrimi de daha öncekiler gibi tekelci
devlet kapitalizmi + ulus-devlet programının aleti olmaktan kurtulamadı.
Zaten Çin Devrimi de uzun kargaşadan sonra aynı rotada Çin ulus-devleti
+ Çin tekelci kapitalizmi + küresel tekel uzlaşmasıyla aynı akıbeti
paylaşmaktan kurtulamadı.
Ulusal kurtuluş devrimleri dediğimiz kategori daha sığ modernist
zihniyet bağlantılı devrimler olup, sanayileşme ve ulus-devleti azami
programları olarak belirlemişlerdi. İçlerinde çok sayıda reel-sosyalist
örnekler olsa da, ortak program aynıydı. Yüz elli yıllık bilimsel
sosyalizm adıyla yürütülen hareketin temel başarısızlık nedeni,
Aydınlanmacı moderniteyi aşamaması ve demokratik moderniteyi teorik,
programatik, stratejik ve taktik olarak oluşturup yürütecek gücü
gösterememesidir. Daha doğrusu, bu niyeti bile taşımamasıdır. Bütün
göstergeler bu hareketin küçük burjuva karakterli, dar ufuklu, zafer
sarhoşluğu kadar düzene kolay teslim olan özelliklerinde birleşmektedir.
Anarşistler bu süreci protesto etmişlerdi. Ama özellikle Bakunin,
Proudhon ve Kropotkin’in önemli eleştirileri ve program önerilerinin
kendilerini örgütleyememeleri, ideolojik darlıkları ve toplumu yüzeysel
tanımaları, ayrıca bireysel eylem anlayışları nedeniyle siyasi
alternatif haline gelemediler. Tarihsel sürece müdahaleleri istenen
başarıyı getiremedi. Her iki akımın esas zafiyeti ise, Aydınlanmacı
felsefeyi olduğu gibi benimsemeleri ve pozitivist bilimciliğe dogmatik
bağımlılıklarıydı. Başarısızlık ideolojik nedene daha çok bağımlıydı.
Murray Bookchin, 1850’lere kadar Avrupa’da kent ve köy emekçilerinin
demokratik konfederasyon eğilimlerinin çok güçlü olduğunu,
sosyalistlerin merkezi ulus-devlet anlayışına teslim olmasıyla bu şansın
hepten kaybedildiğini söylerken, toplumsal alanda olup bitenlere daha
doğru teşhis koyar gibidir.
4- Alman ulus-devletinin 1870’te ilanındaki büyük tehlikeyi büyük
filozof (kendisini kapitalist çağın en güçlü muhalif peygamberi olarak
tanımlamak yerinde bir tespittir) Nietzsche ilk fark edenlerdendi.
Sosyal-demokratlar dahil tüm aydınlar bu gelişmeyi alkışlarken, o bundan
insanlığın büyük kaybını görüyordu. Yanılmıyorsam yorumlarının özü
şöyledir: “Tanrılaşan devlet, karıncalaşan emekçiler ve bireyler,
karılaşan, iğdiş edilen toplum.”
Proudhon’un vatandaşlık eleştirisi daha çarpıcıdır. Sanki günümüzdeki
bireyi çok önceden görmüş gibidir. Max Weber modernite etkisindeki
toplumu ‘demir kafese kapatılmış toplum’ olarak tanımlar. Çok daha
ürkütücü tanımlar roman dünyasında yapılmıştır. Toplum ulus-devlet
kapanına kıstırılınca benzeri yorumlar artacaktır. Fakat tüm bu
eleştiriler, öngörüler toplumun somut bir çözümünden ve özgürlük
programından uzaktır. 16. yüzyıldan 20. yüzyılın sonlarına kadar
halklar, aydınlar tarihin hiçbir dönemiyle kıyaslanmayacak direniş de
gösterdiler. Geçici birçok başarı da elde ettiler. Fakat kapitalizmin
finans tekeller çağındaki küresel hegemonyası bütün gücüyle ayaktayken,
demokratik modernite eğiliminin büyük çözümleme yetersizlikleri,
program, strateji, örgüt ve eylem hattındaki yanlışlık ve
eksikliklerinden kurtulamadığını kanıtlamaktadır.
5- Modernitenin üç ana unsurunu eşit ağırlıkta çözümlemek, bu temelde
alternatif olarak demokratik modernitenin ana unsurlarını büyük
entelektüel, aydınlanma ve toplumsal her tür hareketle yürütmek her
uygarlık döneminin vazgeçilmez, ertelenmez görevidir. Kapitalizmin
eleştirisi haddinden fazla eksik, yanlış da olsa yapıldığından, okun
ucunu ulus-devlete yöneltmek, bunu endüstriyalizmin eleştirisiyle
tamamlamak, üçüncü tekelci finans çağında demokratik, özgür ve eşitlikçi
toplum mücadelesindeki önemini ağırlaştırarak korumaktadır. Kendi
payımıza düşeni sunmaktayız.
Ulus-devletin gerek oluşturulmasındaki, gerek sürdürülmesindeki zamk
görevinin her türden milliyetçilik tarafından yürütüldüğünü belirlemek
artık zor değildir. Bu durumda milliyetçiliği özgün rolü olan ideolojik
bir unsur olarak değerlendirdiğimize dikkati çekerim. Pozitivist-laik
ideolojinin dinselleştirilmesi demek daha uygun düşer. Sistemin doğuş
aşamasında pozitivist ve laik yaklaşımlar demokratik modernite
zihniyetinden çok uzak da olsalar, geleneksel dogmatizmin aşılmasında
olumlu rol oynadılar. Bilimsel yorumun gelişmesinde payları vardır.
Fakat sistem, 19. yüzyılın ortalarından itibaren bir yandan siyasi ve
ekonomik zaferini sağlamış olması, diğer yandan demokratik eylemin devam
eden tehdidi nedeniyle her uygarlıkta rastlandığı gibi ideolojik yönden
dinselliğe kaydı. Bu ihtiyacı da fazlasıyla milliyetçilik yerine
getiriyordu.
Ulus-devlete ilişkin giriş kabilinden bu ön açıklamalardan sonra,
konunun önemine binaen daha somut ve ayrıntılı bir çözümlemeyi denemek
hayli öğretici ve gerekli olmaktadır.
a- Daha kapsamlı tanımlarsak, kapitalist modernite döneminde toplumun
tüm bütünlüğüne yayılmış iktidar aygıtlarının ve vatandaş denilen
bireylerin hukuki çerçeve içindeki birliğine ulus-devlet demek
mümkündür. Buradaki belirleyici kavram, toplumun tümüne yayılmış iktidar
olgusudur. Daha önceki tüm devletlerin meşruiyeti kendi kurum ve
kadrolarıyla sınırlıydı. Ulus-devlette bu sınır aşılır. Vatandaş denilen
veya devletin kendi ideolojik, kurumsal ve ekonomik çıkarlarına göre
oluşturmak istediği bireylerin, sanki devletin hak ve görevleri olan
birer üyesiymiş gibi devletleştirilmesi, ulus-devletin özüdür.
Vatandaşın oluşturulması, ulus-devletin en çok önem verdiği konuların
başında gelmektedir. Bunun için ideolojik, siyasi, ekonomik, hukuki,
kültürel, cinsiyet, askerlik, din, eğitim, medya gibi birçok unsurdan
yararlanmaya çalışılır.
1- En etkili ideolojik araç milliyetçiliktir. Yeni din değerindedir.
Milliyetçilik ulus-devlete, ‘tanrının yeryüzündeki hali’ gibi kutsallık
atfetmektedir. Devlete ölümüne bağlanmak, onu en üst değer olarak
benimsemek yeni dinin gereğidir.
2- Siyasi iktidarın çekiciliği ve etki gücü, bireyi vatandaş kılmak için
yoğunca kullanılır. Siyasi partiler özellikle bu amaçla rol ifa eder.
İktidara kapılanmak, “Devlet benimdir” demek birey için güvenlik ve
itibarın en kestirme yoludur.
3- Devletin ekonomik tekel niteliği sanayi devrimiyle daha yaygınlaştığı
ve sanayi tekelciliği çok geliştiği için, neredeyse toplumun yarısı
devlet kurumlarında işçi-memur olarak istihdam edilir. Kendi başına bu
durum toplumun büyük kısmını ulus-devlet üyesi, yani vatandaşı olmak
için yarış durumuna sokar. Özel denilen tekelleri ulus-devlet
tekellerinden ayırmak güçtür. İkisi arasında çok sıkı birlik, ortaklık
hali mevcuttur. Devlet tekelinin nerede başlayıp nerede bittiği ile özel
tekelin yeri arasında ayrım yapmak güçtür. Özel tekeller kârın
yarısından çoğunu devlete verirken, devlet de bir nevi modern iltizamlar
olarak kendilerine sınırsız kolaylıklar sağlar. Dolayısıyla özel
tekellerin bireyi vatandaşlaştırması devletten bazen daha da gericidir.
Çünkü işsiz bırakma bahanesiyle istediği kıvamda eğitmesi çok
kolaylaşır. Sendikaların son dönemlerinde tutuculaşıp ulus-devletçi
kesilmesi de bu gelişmelerle bağlantılıdır. İşçilik reel-sosyalizmle
adeta ulus-devletin militanı haline getirilir.
4- Hukukun vatandaşlıkla ilişkisi çok somuttur. İşini yürütmek isteyen
her birey nüfus kimliğine sahip olmak zorundadır. Kimlik zaten kendi
başına devlet vatandaşlığı anlamına gelir. Devlet üyesi olunduğunun
simgesel ifadesidir.
5- Tarih boyunca canlı tutulan iktidar ve devlet bilinci, yani geleneği
vatandaşlık biçimlenmesine açık ki önemli katkılarda bulunur.
6- Cinsiyetin etkisi babanın aile ocağında devletin temsilcisiymiş gibi
algılanmasından ileri gelir. Evde her erkek kadınlar karşısında devlet
demektir. Bu algılanma toplumun bütünlüğü açısından da geçerlidir.
Ulus-devlet bu algıyı daha da eğitip kendisine uyarlamaya çalışır.
7- Askerlik kurumu ulus-devletin en temel değer olarak bireyin
kimliğinin beyin ve duygularına kazılarak yeniden yetiştirildiği devlet
kurumlarının başında gelir. Her ulus-devlet kurumunun benzer işlevi
vardır. Ama hiçbiri askeri kurumun rolüne erişemez.
8- Din, ulus-devlet sürecinde milliyetçiliğin en çok kullandığı, direkt
ulus-devlet dinine dönüştürüldüğü araç konumundadır. Din hem
ulusallaştırılarak, hem milliyetçileştirilerek, ulus-devlet döneminde
toplumsal kurum olarak ahlaki özüne en ters düşmüş konuma düşürülür.
Seküler milliyetçiliğin dışında kalan toplum kesimlerini dini
milliyetçilikle, eski tanrının yeni haliyle bilinçli veya kendiliğinden
kulu halinde bütünleştirerek bir nevi kendi iç ihanetini de yaşamış
olur. Din-laiklik çatışması bu ihanetle yakından bağlantılıdır.
9- Eğitim ilkokuldan üniversiteye kadar bireyi vatandaş kılmakta en
etkili modernite kurumudur. Askeri kurumlarla bu konuda yarış
halindedir. Kapitalist modernite için en aptallaştırılmış, tüm
tarihsel-toplumsal gelişim ve değişimin farklılaşarak oluşturulan
değerlerini önce dinciliğin, sonra milliyetçiliğin süzgecinde, resmi
ideolojinin potasında yoğrulan vatandaş yetiştirmek bu kurumların
öncelikli hedefidir. Bu konudaki softalık ortaçağ skolastiğini fersah
fersah geride bırakmıştır.
10- Medya modernizmin en etkili beyin ve yürek yıkama aracıdır. Bu
aygıtlar iletişim teknolojisinin sunduğu olanaklardan yararlanan
ulus-devlete dilediği vatandaşı yetiştirmekte büyük kolaylıklar
sağlamaktadır. Özellikle üç (S)lerin, seks, spor ve sanatın
popülerleştirilerek, özünden boşaltılarak topluma sunulmasında ve
böylece en aptal, banal, afyonlanmış vatandaş oluşumunda medya başat rol
oynamaktadır. Ana başlıklar halinde daha da çoğaltabileceğimiz bu araç
ve yöntemlerle tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir vatandaş tipi
yetiştirilmektedir. Esas yaşam hedefi bir araba + aile (karı veya koca
bulmak, bir iki çocuk sahibi olmak) + daire sahibi günlük standart
tüketici olabilmektir. Toplumsallığın anlamı en sufli (bayağı, aşağılık)
bireyci ihtiraslar için rahatlıkla bir tarafa bırakılır.
Hafızasızlaştırıldığı için tarihten de kopmuştur. Tarih sandığı,
milliyetçi ulusal klişelerdir. Felsefesizdir ya da en dar faydacılık
dışında bir mutluluk felsefesinin olabileceğine hiç inanmaz. Görünüşte
moderndir. İçerikte ise en kof, içi boşaltılmış, en karanlık emeller
(faşizm) için koşmaya hazırlanmış ‘vatandaş sürüsü’, ‘kitle toplumu’
bireyi, daha doğrusu BİREYSİZLİĞİ söz konusudur.
Faşizme gidişte bu vatandaş tipinin oynadığı role ilişkin çok sayıda
değerli roman yazılmıştır. Bu konuda çok ünlü yazarlar vardır. Özellikle
soykırım çözümlenmesine dayanan bu romanlar çok öğreticidir. Son
dönemlerde postmodernizmin etkisi altında yapılan ‘yurttaş’ eleştirileri
de oldukça aydınlatıcıdır.
Demokratik modernitenin önündeki en temel engellerin başında bu tip
vatandaşı üreten ulus-devlet ve toplumu gelir. Dolayısıyla
demokratikleşmenin başta gelen görevlerinden biri, bu tip bireysizliği
(çünkü gerçekte birey yok sayılmaktadır) doğuran ulus-devlet ve
toplumunu çözümleyerek, demokratik uygarlığı inşa edecek eşitlikçi,
özgür, demokrat bireyleri (özgür yurttaşı) yetiştirmektir.
b– Ulus-devletle faşizm arasındaki ontolojik bağı görmek çok önemlidir.
Faşizm konusunda yapılan en temel hatalardan biri, ulus-devlet
sistematiğiyle bağını ya hiç görememek, açıklayamamak, ya da mızrak
çuvala sığmadığında bir iki kalem darbesiyle geçiştirmek olmuştur.
Halbuki taslak halindeki bu çözümlememiz bile faşizmin Aydınlanma
ideolojisi ile (pozitivist laik ideolojiler dahil) olan kökten
akrabalığını ortaya koyabilmiştir. Resmi modernitenin temel iktidar
biçimi ulus-devlet olduğu gibi, yeni dini de milliyetçiliktir.
Ulus-devlet milliyetçiliğinin süzgecinden geçen toplumlar, sürekli
faşizm üretmeye hazır toplumlardır. Faşizmi ulus-devletsiz düşünmek
mümkün değildir. Tabii ulus-devleti de ekonomik tekelciliğin (ticaret +
sanayi + finans) yoğunlaşmış ifadesinden ayrı düşünmek mümkün olmadığı
gibi.
Hitler faşizminin kökenlerini Alman ideolojisinde görmek zor değildir.
Alman burjuvazisi için tek çıkış yolu, ulus-devlet olarak tekelci
yoğunlaşmaydı. 19. yüzyıl boyunca hem ideolojik, hem maddi alanda bu
devlet tipini üretmek Alman burjuvazisi ve ideologlarının en önemli işi
ve başarısı olmuştur. Hikâyesi uzundur. Anlatacak durumda değilim. Bunda
Yahudi sermayesinin ve ideologlarının da payı elbette küçümsenemez.
Almanya’da Yahudi ve Yahudicilikle Alman milliyetçiliği ve faşizmi
arasında diyalektik bağ olduğunu yüzlerce araştırma doğruladığı gibi,
teorik yaklaşımımız da bu ilişkiyi kanıtlamıştır.
Alman modeli daha sonra tüm milliyetçilikler ve ulus-devlet
hareketlerinde esin kaynağı olmuştur. Sosyalistler başta olmak üzere,
tüm anti-faşistlerin en büyük zaafı, ulus-devlet + tekeller (devlet ve
özel tekel) + faşizm arasındaki sistematik bağı görmemeleridir. Dahası
da genel olarak kapitalist moderniteyle faşizm arasındaki ontolojik bağı
çözememeleridir.
c- Ulus-devlet ve Sovyetler Birliği meselesi önemini halen koruyan ve
çözümünü bekleyen diğer bir konudur. Daha Marks ve Engels döneminde
işçi sınıfı için temel mücadele çerçevesinin Alman merkezi ulus-devleti
olarak benimsenmesi tüm yanlışlıkların anası olmuştur. Almanya’da 19.
yüzyıl ortalarına kadar çok güçlü olan kent ve köy isyanlarına dayalı
demokratik konfederatif oluşumlar gerici bulunarak merkezi ulus-devletin
desteklenmesi, bizzat Marks ve Engels’in görüşleri arasındadır. Bu
konuda Bakunin ve Kropotkin’in eleştiri ve görüşleri bence güncelliğini
halen korumaktadır. Marks ve Engels’in bu saptamaları, Birinci ve İkinci
Enternasyonal’in düşük doğum gibi gerçekleşmesinin temel nedenidir.
Objektif olarak Alman sanayi burjuvazisiyle yapılan bir ittifak vardır.
Zaten bu husus açıkça yazılmıştır. Sonuç, ulus-devlet içinde erimedir.
Marksizm’in yüz elli yıllık öyküsü, bu hatanın kurbanı olma öyküsüdür.
Sovyetler deneyimi ve günümüz Çin’i bunun en kanıtlayıcı örnekleridir.
Rusya’da daha 1920’ye varmadan Sovyetler’in demokratik yapısı sona
erdirilmiştir. Geriye ulus-devlet modeliyle tek ülkede sosyalist inşa
yolu kalmıştır. Bunun için tüm muhalifler tasfiye edilmiş, demokratik
güçlerin başında gelen köylülük yok edilmiş, aydınlar susturulmuştur.
Ortaya çıkan, modern ‘Firavun Sosyalizmi’dir. Demokratik modernite
akıllara bile gelmemiştir. Daha doğrusu engellenmiştir. O demokrasi de
yine düşük doğum halinde 1990’lardan sonra gündeme gelecektir. Aynı
dönemin Hitler faşizmi karşısında Stalin faşizmi demeyi doğru bulmam.
İkisi farklı kanallardan gelen hareketlerdir. Ancak SSCB örneği Sovyet
deneyiminin sosyalizm olmadığını, demokratik uygarlığı esas almayan bir
sosyalizmin gerçekleşemeyeceğini en çarpıcı biçimde sunan tarihsel bir
deneyimdir.
Mao’nun demokrasiyle ilgilendiği olmuştur. Sovyetler’i eleştirisi
önemlidir. Kültür devrimi bir şeylerin yanlış gittiğinin kanıtıdır.
Ancak Mao’nun ne bilinç seviyesi, ne de dayandığı araç ve yöntemler
Marksçı yanılgıyı ve Sovyet deneyimini aşacak güçte olmamıştır. Bugünkü
Çin bu konuda çok şeyi açıklıyor.
Çoğu reel-sosyalist çizgide gelişen ulusal kurtuluş hareketleri, daha
başında ulus-devleti azami programları saymışlardır. Gerçekleştirdikleri
bu modelin ancak ABD, AB, IMF, Dünya Bankası gibi ana kapitalist
tekellerle işbirliği halinde ayakta durabildiği göz önüne
getirildiğinde, antidemokratik ve gittikçe tutuculaşan yapılarına
şaşmamak gerekir.
En hazin örnek Saddam’lı Baas sosyalizmidir. Anlamak isteyenler için
altın değerinde bir örnek olaydır.
Sosyal-demokratların ‘refah devleti’ zaten ulus-devletten farklı bir şey
değildir. Yine dünyada bu konuda da önderlik eden Alman
sosyal-demokratları, ekonomizmleriyle kendi ulus-devletlerine Hitler’in
verdiği zarardan daha çok kâr sağlayarak muhkem yerlerini hala
korumaktadırlar. Ama dünya demokratik hareketini de ‘iğdiş edip’ kendi
burjuvalarının yedeğine verme karşılığında!
d– Ulus-devletin en vahim sonuçlarından biri de kültürel miras üzerinde
yol açtığı tarihte eşi görülmemiş yıkım, tasfiye ve asimilasyon
hareketidir. Ulus-devletin en ayırt edici özelliklerinden biri, hakim
bir ulus-etnisitesine dayanarak, kendi dışındaki tüm diğer etnisiteleri
binlerce yıllık kültürleriyle (tek dil, tek ulus, tek vatan, tek devlet
Hitler’in baş sloganıydı) yok sayması ve buna dayalı yıkım, tasfiye ve
asimile etmedir. Tarihte hiçbir baskıcı ve ideolojik gücün başvurmadığı
bu hareketler ulus-devletin yapısıyla ilgilidir. Tek tekli başlayarak
hep birbirine benzeyen vatandaşlar ve kurumlardan ibaret tek renkli, ya
simsiyah ya bembeyaz bir çöl yaratılması esas kültür politikasıdır.
Darwinizm, yani biyolojizm topluma da uygulanmak istenmiştir.
Pozitivizmin en vahim günahlarından biri de bu alana yöneliktir. En
güçlü kültürün diğer tüm kültürleri eritmesini evrim kuralı saymaktadır.
Tabii insanın milyonlarca yıllık evrimi yok sayılarak ya da yok
edilerek!
Günümüzde kültürün gittikçe sığlaşması, büyüleyiciliğini kaybetmesi, sır
veremez duruma düşmesi, ilham verici olmaktan çıkması, kültürel gelenek
üzerinde ulus-devletin yürüttüğü buldozer hareketi dolayısıyladır.
Binlerce dil, on binlerce kabile, aşiret, kavim, arkeolojik miras,
farklı yaşam biçimi, yani kültürler hep bu tek kültür soykırım
politikasının kurbanı olmuşlardır. Bunun nerede duracağı da belli
değildir. Tek tip ve renkten ibaret ulus-devlet, ulus-birey ve
ulus-toplumun kültürü sadece faşizm üretmekle kalmaz; yaşamı
çölleştirerek sadece savaşacak hedef arayan bir canavarlaşma sürecine
sokar. Sonuç içinden çıkılmaz etnisite, din, dil ve diğer kültür
savaşlarıdır. Günümüz bu savaşlarla çalkalanmaktadır. Hitler bu savaş
kültürünün başlangıcı ve simgesel değeridir. Günümüz bu simgeselliğin
gerçeğe dönüşmüş halini yaşamaktadır. Yine öğrenmek isteyenler için
altın değerinde olan Irak ve bu ülkede olup bitenler ortadadır.
Ulus-devlet sadece İkinci Dünya Savaşında olduğu gibi devletlerle ve öne
çıkmış kültürlerle bir siyasi, askeri savaş hareketi değildir. Tüm
tarihsel-toplumsal geleneğe ve gelecekte umut vaat eden, farklı olan her
yeni oluşuma karşı kütlesel bir sosyal savaş hareketidir. Ulus-devletin
kuruluş mantığında, ekonomik, sosyal ve siyasal hedefinde olan tek ulus,
tek devlet, tek dil, tek yurt gibi devam eden tekli dizelerin varlığı
sürekli, bazen gizli bazen açık, bazen kanlı bazen demagojik, her
cephede süren kalıcı savaş halinden başka anlama gelmez!
e– Ulus-devlet siyasi alanda da tek tipleşmeye özen gösterir. Farklı
ulusal kimliklere yer olmadığı gibi, farklı siyasi oluşumlara da yer
vermez. Merkezi devletten, diğer deyişle üniter yapı olarak da
adlandırılan devletten kasıt, demokratikleşmenin temel koşullarından
olan kendi farklılıkları temelinde siyaset yapmayı
olanaksızlaştırmaktır. Bunu devletin bütünlüğüne tehdit sayar. Yerel
yönetimlere asgari yetkilerin tanınmasını bile bu kapsamda kuşkuyla
değerlendirir. Merkezi bürokrasi ana gücünü ve gövdesini oluşturur.
Ulus-devlet modern bürokrasinin yarattığı devlettir. Tüm toplumu demir
kafeste gözaltında tutar. Partiler ve sivil toplum konusundaki temel
şartı, devlet politikalarıyla özdeş hareketleridir. Dolayısıyla
demokrasinin vazgeçilmez bir ilkesi olan çoğulculuk gereği farklı
siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik örgütlenmelerin gelişmesi tehdit
nedeni olarak hep takipte tutulur. Seçenek oluşturmalarına, böylelikle
yönetimde yer bulmalarına olanak tanınmaz. Ulus-devlet, yapısı gereği
siyasi çoğulculuğa karşıt olduğundan antidemokratiktir. Ulus-devlet
kapsamında demokrasi ve sosyalizm anlayışlarının (reel sosyalizm ve
diğerleri) bir türlü gelişememeleri ve tasfiye olmaları, belirttiğimiz
gibi ulus-devleti ya savunmalarından ya da ona teslim olmalarından
kaynaklanmaktadır. Ulus-devlet ve demokrasinin, farklı birimler olarak
ilkeli bir uzlaşmaya varmaları halinde, demokrasiye açık bir yapıdan
bahsedilebilir.
f- Ulus-devlet sadece birey bazında tek tipleşmeyi yaratmakla kalmaz;
tüm toplumsal bütünlüklere de tek tipleşmiş bir zihniyet ve duygu
dünyasını aşılar. Böylelikle kendi iktidarını hem tüm topluma yayar, hem
de tek tip toplumu, ulus-devlet toplumunu yaratmış olur. Korporatif
(faşizmin toplum modeli) bir toplum oluşturmayı hedefler. Toplumun
iktidarlaşmasını yanlış anlamamak gerekir. Tersi doğrudur. Ulus-devlet
tüm toplum gözeneklerine kendi ajan kişi ve kurumlarını yerleştirerek,
iktidarını derinliğine ve genişliğine çoğaltmayı esas alır. Güdülen
toplum ancak bu yöntemle gerçekleşir. Yani iktidarın topluma yayılımı,
tüm topluma karşı savaş anlamına gelir. Yoksa toplumun iktidarlaşması
anlamına gelmez. M. Foucault bu noktayı önemser. Karısı üzerinde egemen
erkeklik bir ajanlık kurumu olarak bu rolü oynar. Toplumsal cinsiyet
seks politikalarıyla bir veba hastalığı gibi topluma yayılarak toplumla
savaşılır. Özellikle kadın derinliğine köleleşir. Erkekleşmeyi özgürlük
sanması yenilmiş kadınlıktır. Hem de en derinliğine!
Toplumda spor ve sanatın işlevi de artık ulus-devletin hizmetinde
toplumla savaşın etkili ajan kurumları haline dönüştürülmüştür.
Özellikle popüler kültür ve spor programları bu amaçla genişçe
kullanılmaktadır. Seks, spor ve sanat alanlarının bilinçli olarak
küresel sermaye tarafından içi boşaltılarak en etkin toplumsal ajan
kurumlarına dönüştürülmeleri, son dönemin en etkili topluma karşı savaş
hareketleri olmalarına yol açmıştır. Bu değerlendirmeyi sunarken,
şüphesiz kendi öz varlıkları itibariyle cinsel, sportif ve sanatsal
etkinliği mahkûm etmiyoruz. Tersine, toplumun esenliği için büyük bir
etik değer temelinde bu alanların toplumun hizmetinde kullanılmaları
demokratik uygarlığın temel görevlerindendir.
Spor sağlıklı toplum için bir eğitim aracı iken, ulus-devletler
bağlamında devletin şan ve şeref aracına indirgenmiştir. Sanki
savaştaymışçasına, spor sadece bir yenme ve yenilme ikilemine
sıkıştırılarak iktidarın savaş aracına dönüştürülüyor. Özellikle futbol
sporu ulus-devletler için bu amaçla bir iktidar tekeli olarak
kullanılmaktadır. Spor hem ulus-devletleştirilmiş, hem topluma karşı
etkili savaş alanına dönüştürülmüştür.
Sanat hem devlet hem özel tekellerin el attıkları ikinci önemli bir
toplumsal savaş alanıdır. Özellikle pop kültür ve arabesk kültürü
toplumun eğlence kültürü tarafından tutsak edilmesinde etkili rol
oynamaktadır. Adeta bir starlar ordusu toplumu ateş altına almış
gibidir. Klasik sanat gözden düşürülüp, halk kültürü popülerleştirilme
yoluyla binlerce yıllık esas fonksiyonundan uzaklaştırılmakta ve imha
edilmesinde tersine rol oynayan bir araca dönüştürülmektedir. Seks veya
cinsellik tarihte hiç olmadığı kadar toplumla savaş nesnesine
dönüştürülmüştür. Seks kadar hiçbir araç topluma karşı savaşta etkin rol
oynayamaz.
Kaos ve Özgürlük Sosyolojisi’nde kapsamlı tartışmayı umduğum bu konuda
parantez içi bir not olarak şu kadarını belirteyim ki, her erkek için
cinsel eylem bir iktidar eylemine dönüştürülmüştür. Cinsel eylem yaşamın
ve cinsin devamı için biyolojik işlevinden çıkarılıp veya saptırılıp,
toplumsal ve siyasal alanda erkek egemen iktidarın sınırsız çoğalma ve
yayılma işlevine dönüştürülmüştür. Cinsel eylem iktidar eylemine
dönüştürülmüştür. Tüm homo ve hetero vb. cinsel ilişki biçimlerinde
iktidar ilişkisi belirleyici rol oynamaktadır. Tarihsel temeli yaygın
bulunmakla birlikte, hiçbir toplum ve devlet biçiminde ulus-devlet ve
toplumunda olduğu kadar sistemli, yaygın ve iktidar amaçlı (dolayısıyla
köleleştirme amaçlı) derinliğine ve genişliğine çoğaltılıp
uygulanmamıştır. Toplumsal cinsiyet, toplumsal ve siyasal iktidar olayı
ilişkisi ve olgusudur.
Ulus-devlet hem aile içinde, hem dışında cinselliğe yönelik yürüttüğü
politikalarla tam bir iktidar sapıklığına yol açmıştır. Kadın kendini
seks metası olarak, erkek ise cinsel iktidar aracı kılarak, hem
kendilerini hem toplumu sadece ahlaki buhrana sürüklemiyorlar, iktidar
savaşının kurbanı haline de getirmiş oluyorlar.
Medya bu üç alanda da savaşın en etkili aracı konumundadır. Hiçbir araç
tekellerin kontrolündeki medya kadar topluma karşı savaşta tahripkâr rol
oynamamıştır. Demokratik uygarlık tarafından kullanıldıklarında da
şüphesiz çok etkili demokratikleşme aracı rolünü oynama konumundadırlar.
Ulus-devletin hapishane, hastahane politikaları da özenle oluşturulup,
kendi iktidarını güçlendirmede ve toplumu tutsak kılmada etkili rol
oynarlar. Hapishane ve hastahane yollarına düşenler, iktidar karşısında
maddi ve manevi birçok değerlerini yitirmeyle karşı karşıya kalırlar.
Ulus-devlet kılcal damarlarına kadar kendi iktidarını topluma
dayatırken, aslında sonun sonuna geldiğini itiraf etmiş olmaktadır. Bu
duruma gelmiş iktidar son noktada yere çakılmaktan kurtulamaz. Gerekli
olan, demokratik uygarlığın etkili demokratikleştirme, örgüt ve eylem
anlayışını toplumun tüm bütünlüklerinde, yani alanlarında yayıp
uygulamaktır.
g- Ulus-devlet esas olarak orta sınıfa oynar. Sınıf temeline ortayı
alır. Başka tür gelişmesi teorik olarak mümkün olsa da, pratikte
gerçekleşemez. Ulus-devlet orta sınıfın modern tanrısıdır. Kendi
zihniyet ve tutkularında bu tanrıya hep kavuşacağını (görev ve çıkar
sağlayarak) hayal ederek yaşar. Eskiçağ tanrılarına toplum nasıl
içyüzünü bilmeden tapınıyor idiyse, günümüz modern orta sınıfı da
tanrısını aslında (kapitalist modernite bağlamında) tanımamaktadır.
Fakat ondan başka seçeneği olmadığının da farkındadır. Ya
bürokrasisinde, ya tekellerinde (mesleki formasyon gereği) görev almak
kurtulmuşluk anlamına gelir. Toplumu kendisinden ibaret sayar. Çok
bencil bir sınıftır. Liberaller orta sınıfı demokrasinin temel
şartlarından sayarlar. Ancak tersi doğrudur. Orta sınıflar demokrasinin
değil, faşizmin malzemelerini derlediği depodur. Nasıl ki faşizm ve
ulus-devlet ilişkisi yapısalsa, faşizmle orta sınıf ilişkisi de
yapısaldır. Faşizmin kapitalist tekelin yapısal ilişkisi olması, orta
sınıfa ilişkin bu yargıyı değiştirmez. İstisnalar olması sadece esas
eğilimi doğrular.
Liberal demokrasi esas olarak orta sınıfa oynarken, en büyük demokrasi
oyununda gerçek demokratik toplum güçlerine üstünlük sağlayarak
demokrasinin içeriğini boşa çıkarmayı hedefler. Liberal burjuvazi,
liberal demokratlar ancak güçlü demokratik gelişmeler ortamında sol
kanat olarak olumlu kılınabilir. Dikkat edilmesi gereken, orta sınıf
sapkınlığıdır. Kapitalizm toplumun demokratikleşme mücadelesi karşısında
orta sınıfı kullanmada büyük deneyim kazanmıştır. Tavizler vererek,
hayaller uyandırarak, toplumun alt zeminine karşı sürekli korkutarak iç
politika yürütmeyi esas alır. Ulus-devlet bu anlamda orta sınıfın
yoğunlaşmış savaşıdır. Yine bu anlamda ulus-devlet orta sınıfın savaş
ilahıdır. Öyle anlar, öyle hayal eder, öyle tapınır. Bu tanrı ve
yoğunlaştırdığı savaşına karşı demokratik güçlerin kendi öz zihniyet ve
eylemlerini yaratmaktan başka seçenekleri yoktur. Bu tanrıya karşı tek
seçenek ise, özgür yaşamın kendini en kutsal seçenek kılmasıdır!
h- Ulus-devleti değelendirirken, bazı devlet biçimleriyle karşılaştırmak
ve kendi içinde farklı modellerini tanımak aydınlatıcı olacaktır.
Ulus-devletin kavram ve kurum olarak cumhuriyetle bir tutulmaması
önemlidir. Her cumhuriyet ulus-devlet değildir. Hatta krallıklar da
ulus-devlet olabilir. Cumhuriyetlerden bazıları ulus-devlete
dönüşebilir. Cumhuriyet daha çok demokrasiye açıktır. Toplumla
ilişkileri ulus-devlet tarzında değildir. Tekellere karşı daha
mesafelidir. Cumhuriyet bir ittifak, uzlaşma rejimi iken, ulus-devlet
tek taraflı dayatma ve toplumu dilediği gibi oluşturma rejimidir.
Cumhuriyet kendi ittifaklarına ve toplum dengesine dikkat ederken,
ulus-devlet her tür ittifak ve dengeyi bozarak tekleşmeyi, merkezi
otoriteyi azamiye çıkarmayı; farklı siyasi, toplumsal, ekonomik ve
kültürel değerleri, anlayışları eritmeyi hedef alır. Cumhuriyet
paylaşılabilir. Birçok farklı görüşler, kültürler, etnisiteler, siyasal
oluşumlar, yerel, bölgesel yönetimler cumhuriyet çatısında yer
bulabilirken, ulus-devlet zihniyet ve yapı olarak bu farklılıklara,
bütünlüklere karşıdır.
Ulus-devleti modelleştirmede sıklıkla üç örnekten bahsedilir.
Fransa örneği ilk ulus-devlet modelidir. Ulus-devletin doğum yeri
Fransa’dır. Yaratıcısı ve tanrısı Napolyon’dur. Siyasal kimliği esas
alırlar. Siyasal ve hukuksal alan güçlendirilerek, Alman tipi bir
faşizme kaymama noktasında daha geleneksel bir yaklaşımları vardır. Irk
ve hâkim etnisite konusunda bağnaz değildirler. Fransa dilini ve
kültürünü paylaşan herkes Fransız ulus-devletinde yer alabilir. Türkler
bu modelden esinlenmiştir. Dünyada izleyicileri vardır.
Alman modeli kültürü esas alır. Alman ulusuna özgü kültür hem
vatandaşlığın, hem ulus-devletin şartıdır. Faşizme daha çok eğilim arz
etmesi, Alman ulus-devletinin bu temelde gelişmesiyle bağlantılıdır.
Dünyayı etkilemiştir. Türkler bu uygulamadan da etkilenmiştir. Almanlar
bu modeli aşmaktadır.
İngiliz örneği en esnek olanıdır. İngilizler ne Fransızlar gibi siyasi
birliği, ne de Almanlar gibi kültür birliğini esas alırlar. Farklı
siyasal oluşum ve kültürlere daha açık bir ulus-devlet örneği sunar.
i- Ulus-devleti zamanlama açısından ele almak, değişim ve gelişimini
anlamak açısından önem taşır. Kapitalist modernitenin temel devlet formu
olduğunu sıkça vurgulamakla tarihsel gelişimi içinde ele almadan rolünü
tam anlayamayız.
Hollanda ile İngiltere’nin, İspanya ve Fransa’nın imparatorluk
emellerini kırmak için daha etkili devlet arayışları ulus-devlet tipini
gündeme getirmişti. Hem mali ve siyasi açıdan, hem de özellikle ordunun
yeniden inşası, eskinin siyasi ve askeri yapısı karşısında üstünlüğünü
gittikçe daha çok kanıtladı. Önce deniz üstünlüğünü sağladılar. 16.
yüzyılın sonlarında hâkimiyet, dolayısıyla denizlerde hegemonya Hollanda
ve İngiltere’ye geçmişti. 1700’lerin başlarında Fransa’yla İspanya’da
hanedanlık üzerine girilen savaşlarda karada da üstünlüklerini
kanıtladılar. Fakat Fransa ve Avusturya hanedanları imparatorluk
emellerini bir türlü terk etmiyorlardı. Bu onlara çok pahalıya mal oldu.
Ulus-devlet şansını kaybediyorlardı. Ayrıca mali açıdan devlet
yapılanmaları çok daha pahalıydı.
Hollanda ve İngiltere, imparatorluk emelleri karşısında siyasi olarak
ulus-devlet inşalarına destek verdiler. Özellikle Prusya Devletini güçlü
bir ulus-devlet halinde Avusturya ve Fransa’nın karşısına çıkarmaları
etkili bir politikaydı. Diğer etkili bir politika olarak Avrupa’nın tüm
muhaliflerini, bu arada ulus-devlet arayışçılarını sürekli destekleyerek
rakiplerini yıprattılar. Çünkü ulus-devletlerle baş etmeleri olanaksız
gibiydi. Westphalia Antlaşması bu gelişmelerin sonucuydu. Ulus-devlet
Avrupa’sı imparatorluk Avrupa’sına karşı giderek zemin kazanıyor ve
üstünlük sağlıyordu. Fransa İhtilalinde İngiltere’nin amacı, kendisiyle
uzlaşmayan kralı düşürerek muhalifleri yine gündeme sürmekti. Kralla
çelişkisi olan herkesi desteklediler. Devrim aslında İngiltere’nin bir
anlamda (tamamen değil) komplosuydu. Fakat krallık, daha sonra
Cumhuriyet ve Napolyon’la ulus-devlete geçiş hesaplarını bozdu.
İngiltere Napolyon karşısında kılpayı kurtuldu. Ayrıca Prusya politikası
da benzer sonuç vermeyle karşı karşıyaydı.
Napolyon örneğinin bir benzerini Türkiye Cumhuriyeti’nin inşasında
görüyoruz. İngiltere Almancı İttihatçılara karşı İngiliz yanlısı
muhaliflerini destekleyince, aynen Napolyon örneğini tekrarlarcasına,
Mustafa Kemal Paşa aradan sıyrıldı. Hem Alman hem İngiliz yanlıları
kaybetti. İngiltere’nin benzer çok politik deneyimleri vardır. Bu
deneyimler dikkatle incelenmeyi gerektirir. Ayrıca Masonlarla birlikte
politika yürüttüğünü de unutmamak gerekir.
Ulus-devletin Avrupa çapında zaferi 1861 İtalyan ve 1871 Almanya ulusal
birliğiyle birlikte bu iki ulus-devletin doğuşuyla kesinleşti. Bu sefer
hegemonya savaşı İngiltere ve Almanya arasına kaydı. 1870-1914 yılları
arasında geçen kırk beş yıllık süre her iki taraf için ittifak
arayışlarıyla geçti. Birinci Dünya Savaşı Almanya’nın hegemonya
emellerine büyük darbe indirdi. İkinci Dünya Savaşı bir nevi intikam
savaşıydı. Sonuç Alman ulus-devletinin acı yıkımıydı.
Rusya 1917 Ekim Devrimiyle Almanya’nın hegemonya boşluğunu doldurmak
istedi. Bunun için Sovyetler hızla ulus-devlete dönüstürüldü. Fakat
tecrübeli İngiltere’nin ABD ile ittifakı, Rusya’nın hegemonya emellerini
tıpkı Fransızlar ve Almanlarda olduğu gibi boşa çıkardı. 1989’da
Sovyetler’in resmen çözülüşü hegemonya iddiasının bırakılması anlamına
geliyordu. Üç yüz yıllık İngiltere hegemonyası, 1945’le birlikte ABD’ye
küçük müttefiki olarak kalma karşılığında devredildi. Sovyetler’in ABD
hegemonyasına karşı ulusal kurtuluş hareketlerini destekleme politikası,
1949-1989 dönemindeki soğuk savaşın bir neticesiydi. ABD ve SSCB
arasındaki soğuk savaş ulus-devletlerin altın çağıydı. Aradaki gerginlik
ulus-devletlerin çığ gibi doğuşlarını hazırladı. 1914’e kadar Avrupa’da
tamamlanan ulus-devlet süreci, 1970 başlarında da esas olarak dünya
çapında tamamlandı. İkinci Dünya Savaşı Avrupa ulus-devletlerinin ilk
ciddi kriziydi. AB bu krizin ürünü olarak doğdu.
Aydınlatılması gereken bir konu, kapitalist modernitenin neden model
olarak ulus-devleti geliştirdiğiydi. Tüm anlatımımız bu nedenleri
açıklamakla birlikte kısa bir ek, bu modelin imparatorluk tarzı
gelişmelere kolay kolay fırsat vermemesiydi. İmparatorluk zafer
kazansaydı, kapitalist tekellerin şansı tekrar orta çağlardaki gibi
olabilirdi. Bu nedenle canlarını dişlerine takıp, dört büyük
imparatorluk emellerine karşı koydular. 1500-1600 yıllarında İspanya,
1600-1870 yıllarında Fransa, 1870-1945 yıllarında Almanya, 1945-1990
yıllarında Rusya’nın imparatorluk emelleri (buna Osmanlı ve Avusturya
İmparatorluklarını da eklemek gerekir) ancak ulus-devlet politikalarıyla
boşa çıkarılmıştı.
Her ne kadar ulus-devletlere ulusal burjuva unvanı yakıştırılıyorsa da,
açığa çıkan gerçeklik ulus-devletin esas olarak uluslararası bir
dünya-sistemi peşinde koşan kapitalist tekellerin eseri olduğudur. En
sıkı ulusçu geçinen Türkiye örneği bile ancak İngiltere’nin onayı ve ABD
müttefikliği ile yürütülebildi. Uluslararası kapitalist sistem olmadan,
ulus-devletin doğuşu ve gelişimi düşünülemez. Buna Sovyet ve Çin
ulus-devletleri de dahildir. Kurulması ve ayakta kalması etkenlerinin
başında, sermayenin kâr güvencesine en iyi politik karşılık olması
gelir. Ne zamanki bu özelliklerini yitirdiler, o zaman yavaş yavaş
dönüştürülerek önce İngiltere, sonra ABD hegemonyası altında
varlıklarını sürdürmeye çalıştılar. Dünya-sistemin (kapitalist modernite
ve hegemonun) politikası olmadan, hiçbir ulus-devlet uzun süre ayakta
kalamaz. Çünkü bu, sistemin mantığına aykırı olurdu. Aykırı olan çok zor
yaşar veya yıkılır. Sovyetler’in ve Çin’in bile ayakta kalabilmek için
ABD’yle ne kadar uzlaşmaya ihtiyaç duydukları açığa çıkan diğer bir
kanıtlayıcı örnektir.
Bu durumda Saddam Hüseyin’in trajik sonunu daha iyi anlayabiliriz.
Sistemi tanımadı veya tanımak istemedi. Ayakta kalmak için tek bir şansı
vardı, o da Irak’ı çok kapsamlı bir demokratik sisteme dönüştürmekti. Bu
şansını ulus-devlet tanrısına olan çok güçlü inancı nedeniyle
kullanmadı. İdam sehpasında eski tanrının sözlerinin yazılı olduğu
Kur’an’ı elinde tutarken, sistemin yeni tanrısı karşısında imdadına
yetişmediği ve kurtarmaya gücünün yetmediği de hazin bir biçimde ortaya
çıkmıştı. Fakat sistemin tanrısı, yani Leviathan da Irak bataklığında
iyice debeleniyor. Tüm Ortadoğu coğrafyasında zor durumdadır.
Avrupa kendisine yeni tanrı arayışındadır. Muhtemelen kendisi için daha
barışçı, hukuka yer veren bir tanrı inşa edecektir. AB, dört yüz yıllık
uluslaşma ve ulus-devlet tarihi boyunca yaşadığı korkunç savaşların en
sonuncusu olan İkinci Dünya Savaşı başta olmak üzere, tüm savaşçı
geçmişine tepki olarak geliştirilmeye çalışılıyor. Ulus-devletin açığa
çıkmış muazzam tahrip edici yanlarını evrimci yöntemlerle yeni bir
Avrupa vatandaşlığı temelinde ekonomik, sosyal, siyasal, tarihsel alanda
geliştirdiği yeni fikir, inanç ve kurumlarla aşmaya çalışıyor. Bu bir
nevi özeleştirisel yaklaşımdır. Dikkatle izlenmesi gereken bir süreç
olup, nasıl sonuçlanacağı önceden kestirilemez. ABD ise Irak’ta bir nevi
ulus-devlet uygarlığının 16. Louis’i (Fransız İhtilalinde giyotinle
öldürülen kral) olan Saddam ve rejimini yıkarak, işine gelmeyen
ulus-devlete tavrını radikalce ortaya koydu. Daha çok ulus-devleti
federatif tarzda (ABD’nin kendi yapısı) yeniden inşa yöntemini
deneyebilir.
ABD’nin hegemonya ile imparatorluk arasında sıkışması zorlu bir süreçten
geçtiğinin kanıtıdır. Ulus-devletleri zayıf bir hegemonyayla idare etmek
zordur. Örneğin Türkiye ile ilişkiler gibi. İmparatorluk halinde tecrit
olabilir. Roma’nın çöküşü akıllardadır. Fakat ondan başka imparatorluğa
cesaret edebilecek başka bir gücün bulunmaması şansı sayılır. Her şey
bir çıkmazla karşı karşıya kalındığını gösteriyor. Klasik ulus-devlet
hegemonya ile ancak 21. yüzyıl başlarına kadar zorbela var olabildi. AB
ilk ama oluşum halinde bir adımdır. Geleceği net değildir. BM sistemi
ulus-devletin sanki aynası gibi çıkmazı gösteriyor. Sorun çözme yeri
değil, adeta ağırlaştırma organıdır. Diğer bölgesel, kıtasal birliklerin
de ulus-devlet engelini aşmaları beklenmediğinden, çözüm olanakları yok
gibidir. Ulus-devlet hem içte hem dışta toplumsal sorunların çözüm
modeli olmaktan çoktan çıkmıştır. Kaldı ki, kuruluşlarında işgallere
karşı ve ilk sermaye birikimleri için uygun bir model olsalar da,
günümüzde hem içte bastırdıkları tüm tarihsel, toplumsal, kültürel,
etnik, çevre, feministik ve siyasal boyutlu sorunların yeniden
başkaldırmaları, hem de uluslararası anlaşmazlıklar karşısında tıkayıcı
bir model oldukları yüzlerce örnek olayla açığa çıkmış bulunmaktadır.
İsrail-Filistin sorunu bu açıdan derslerle doludur. İkisi de çok katı
ulus-devlet modeline bağlıdır. Bir Kudüs sorununu çözmek için ya kenti
paramparça etmeleri, ya da birbirlerini sonuna kadar yok etmeleri
gerekir. Sistemin kör ve çözümleyici olmayan çıkmazını bundan daha iyi
açıklayan bir örnek bulmak zordur. Kaldı ki Irak, Afganistan ve
Lübnan’ın durumu ortadadır. Sırada muhtemelen İran ve başkaları vardır.
Ne adil ve insani ne de siyasi ve demokratik olmadığından, modelin
şansının da olamayacağı her geçen gün daha çok açığa çıkmaktadır.
Ulus-devlet 1970’lerde zirve yaptıktan sonra ve özellikle SSCB’nin
dağılmasıyla derin bir krize girmiştir. Krizi, sistemin sorunlarına
yanıt verememesi ve gittikçe engel teşkil etmesiyle kapitalist tekelin
gözünde eski itibarını yitirmiştir. AB modelinde krizin evrimle aşılması
fazla umut vermiyor. Kapitalist modernitenin genel küresel kriziyle
bağlantılıdır. Ortadoğu, krizli halin kaos’a dönüştüğü alandır. Olup
bitenler Üçüncü Dünya Savaşı boyutundadır. İkinci bir AB veya BOP (Büyük
Ortadoğu Projesi) bölge gerçekliğine yanıt vermekten uzaktır. Kaos
halinin uzun sürmesi beklenebilir. Sistem sahte demokrasi kılıfıyla
ulus-devleti yeniden inşa etmeye çalışabilir. Eşitlik, özgürlük ve
demokratik güçlerin buna yanıtı olarak demokratik uygarlığın
geliştirilmesi en uygun yoldur.
Ortadoğu’da Demokratik Kültür ve Kürdistanda Demokratik Medeniyet Çözümü
adıyla geliştirmeye çalışacağım savunmamda, bölgenin Demokratik
Konfederasyon projesini tartışmaya çalışacağım.
j- Ulus-devletin çok köklü bir paradigma olarak epistemolojik
(bilgibilimi) yönünü tartışmadan bırakmak ciddi bir eksikliktir.
Herhangi bir devletten çok farklı bir paradigmaya dayandığını şimdiye
kadar yapılan nitelendirmeler göstermektedir. Thomas Kuhn’un
epistemolojiyle ilgili çalışmaları paradigmanın önemini ortaya
koymaktadır. Paradigmayla ilgili bu konuda açıklamak istediğim husus,
ulus-devletin muazzam çarpıtma gücüdür. Ulus-devletin toplumsal
ortamında yetişen birinin bilim açısı, gerçeklere yüzde 90 (kaba tahmin
kanımı gösterir) zıttır. Bunun temel nedeni, vatandaşlığın oluşturulma
tarzından tutalım, toplumun tüm katlarında yürütülen ulus-devletçi
paradigmanın kendi tarih ve toplum bilincini inşa etmesi ve egemen
kılmasıdır. Özellikle oluşturduğu ulus ve devlet tarihi (iç içe inşa
eder) genel tarihi yadsıdığı gibi, diğer ulus ve devletlerin,
toplumların tarihini de büyük oranda yadsır veya çarpıtarak kendi
tarihine malzeme yapar, sunar.
Bu paradigmadan geçmeyen bir vatandaşın bilim adamı olması, dolayısıyla
bilim üretmesi imkânsız olmasa bile oldukça çarpık olup, anlamlı
yorumları geliştirme gücüne erişemez. Birincisi, fanatiktir; her şeye
ulus-devlet çıkarı açısından bakar. Tüm olgular onun milliyetçilik
şablonundan geçmeden anlam bulamaz. Sosyal bilimleri anlamasına imkân
yoktur. Şoven ulus perspektifi bilim elde etme şansını çok daralttığı
gibi, ancak kabul açılarına denk geldiğinde anlayabilir. İstemediği
hiçbir olgu, ilişki ve olay onun ezberini bozamaz. Milliyetçiliğin din
olarak tahribatı tam da bu noktada karşımıza çıkmaktadır.
Milliyetçiliğine hizmet etmeyen bir şeyin gerçekliği ona anlamlı gelmez.
İlgisi yoktur. Ruh hali, zihni kapalıdır. Ulus-devletin olguları dışında
anlam ifade edecek sosyal gerçeklikler bu nedenle ona karşıt görünür.
Çünkü sosyal gerçeklik alanında her şey ulus-devletçiliğin gözlüğünde
yansımak durumundadır. Bu at gözlüğü de olsa böyledir. Bu gözlük tarihi,
felsefeyi objektif düşünemez. Bilimi kavramaya da elverişli değildir.
Zihninin katılaşması başlı başına bir engeldir.
Kendi ulus-devlet toplumu dışında toplumları da düşünemez. Bu konuda
katılaşma objektif gözlemeyi ya çarpıtmakta, ya da hiç ilgilendirmez bir
bakışa sürüklemektedir. En bağnaz dincilerden daha bağnaz bir
paradigmayla ötekine baktığında ya onu görmeyecek, ya da düşman olarak
bakacaktır. Ulus-devlet dünyasının sürekli savaş üretmesi bu nedenledir.
Hitler örneği bu konuda da çarpıcı olabilir. Ya Avrupa ve Dünya onun
gözünden göründüğü gibi olacaktır, ya da olmayacaktır, yok olacaktır. Bu
paradigmanın nasıl şiddet etkenine dönüştüğünü çok sayıda örnekle
kanıtlamak zor değildir.
Din savaşları da açık ki farklı paradigmalarla bağlantılıdır.
Milliyetçilik kaynaklı savaşların bu kadar çoğalması paradigmasıyla,
ulus-devletin egemen kıldığı temel bakış açısıyla ilgilidir. Bilgiyi
doğru algılayamama, doğal olarak yanlış bilgilenmeye yol açacaktır. O da
yanlış karar ve uygulamaları beraberinde getirecektir.
Ulus-devletin derin bakış açısına (paradigmasına) sahip hiçbir bilim
adamının, başta sosyal bilimler (diğer tüm bilimlerin de sosyal bir
kökeni olduğunu unutmayalım) olmak üzere, tüm bilimlerde anlamlı yorum
gücüne sahip olması beklenemez.
Her şeyi ‘ben’leştirmeye çalışan bu zihniyet, ‘benim sınırlarım’, ‘benim
toplumum’, ‘benim ülkem’, her şeyde ‘ben’ diyerek muazzam bir egoizme
batmakta, kendini abartarak büyük kılmaktadır. O zaman bu kişilikten
hiçbir sağlıklı karar, ilişki ve eylem gücünün çıkmayacağı anlaşılır bir
husustur. Kendini devlet ve toplumuyla, onun tarih ve ufkuyla, çıkar ve
tutkularıyla özdeşleştirdiğinden, ne ulusal ne de uluslararası barış ve
dayanışma şansı beklenebilir.
Kaba bir taslak halinde tanımlamaya çalıştığımız bu paradigmanın
ulus-devlet bakış açısının dışına çıkmadan bilim, dolayısıyla doğru
karar ve ilişki şansını kazanamayız. Tüm göstergeler demokratik bir
ortamın bilimsel devrim için en uygun koşulları sunduğunu
göstermektedir. M.Ö. 6000-4000 döneminin (Verimli Hilal) bilgisinden
tutalım, M.Ö. 600-400 İyonya ve Atina’sına, 15. yüzyıldan itibaren
başlayan Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma Avrupa’sına kadar
bilimlerin en hızlı geliştiği dönemlerin toplumların özgürlük düzeyiyle
bağlantılı olduğu görülecektir. Eğer Avrupa dünyada hala çok
eleştiriliyorsa, büyük kazanımlarına rağmen, ulus-devletin bencil
çıkarcılığı yüzündendir. Modernitenin günümüz sorunlarına çözüm
üretememesi, esas aldığı ulus-devlet sistemi nedeniyledir. Tıpkı son
dört yüzyılın eşi görülmemiş tüm önemli savaşlarının nedeni olması gibi.
Demokratik uygarlık bakışı bilim üretimi açısından muazzam bir şanstır.
Özellikle kriz ve kaos ortamında yeni bir bilime olan ihtiyaç ancak
demokratik toplum paradigmasının hâkim olmasıyla giderilebilir.
Epistemolojik sorunlar çözülmeden pratik çözümler gelişemeyeceğine göre,
ulus-devlet paradigmasını yıkmak, demokratik modernite paradigmasını
kazanmak gerekli olan çözüm gücüne eriştirecektir.
5- KAPİTALİST
MODERNİTENİN ZAMANI
Uygarlık tarihinin ilk, orta ve yeniçağ biçiminde üçe bölünmesi yanlış
değildir. İhtilaflar daha çok tanımlamaların içeriğine ilişkindir.
Savunmamda dayandığım anlatım biçimi ve içeriğinin aydınlatıcı olduğu
kanısındayım. Kapitalizmi bir uygarlık olarak ele almanın doğru olup
olmadığı tartışılmıştır. Benim uygarlık tartışmamın temelinde uygarlığın
bir bütün oluşturduğu ve ‘ana nehir’ gibi bir akış düzenine sahip olduğu
gerçeği vardır. Şehir, sınıf ve devlet üçgeni üzerinde hareketlenir. Bu
üçgenin aldığı biçimler uygarlığın da biçimini belirler. Sümer ve Mısır
uygarlığını ilk klasik biçim, Grek-Romen, İslam ve Hıristiyanlık
dönemini olgunluk dönemi, Avrupa uygarlık dönemini ise çözülüş ve kaos
olarak değerlendirebiliriz.
Yapmak durumunda olduğum bir ayrım da Demokratik Uygarlık boyutudur. Ana
nehir uygarlığında bulunmakla birlikte aynılaştırılamaz. Kaldı ki,
uygarlık son derece çelişkili bir bütündür. Temel çelişki devlet tekelli
uygarlıkla devletleşmemiş toplumun demokratik uygarlığı arasındadır.
Devletli uygarlıkla demokrasili uygarlık arasındaki çelişkiyi en iyi
antikçağdaki iki Grek kenti arasında görmekteyiz: Krallıkla yönetilen
Isparta ile demokrasiyle yönetilen Athena arasında. Avrupa uygarlığı
geliştiğinde de benzer yoğun bir çelişki yaşandı. 14. yüzyıldan 19.
yüzyılın ortalarına kadar devlet ve kent demokrasileri arasında yaşanan
yoğun çatışmalar, özünde devlet ve demokratik uygarlıklar arasında
geçmektedir.
Marksizmin en önemli bir eksikliği de bu çatışmayı dar sınıf eksenli
görmesidir. Sınıfların direkt çatışması analitiktir. Somut çatışma
toplumsal gövdeler arasında olur: Devlet toplumuyla demokratik toplumlar
arasında. Dar sınıf bakış açısının sonuçları bilinmektedir. Kaldı ki,
sınırları hiçbir zaman kesin çizilemeyen ve her gün geçişler yaşayabilen
sınıflarda asıl olan içinde yaşadıkları bilinç durumudur, kültürüdür.
Kendi uygarlığını tanımayan veya oluşturamayan sınıf zaten yokluk
durumundadır. Uygarlıksız sınıf mücadelesi olmaz. Tek uygarlık içinde
iki sınıfın mücadelesinin ne denli vahim bir hata olduğu Sovyet
deneyiminde görüldü. Avrupa devlet uygarlığının kalıplarını kıramadığı
için, özgün bir Sovyet uygarlığı oluşturulamadı. Kapitalist modernite
kalıplarını büyük oranda esas aldığı için, sonunda onlar gibi olmaktan
kurtulamadı. Tarihte bu durumun birçok benzeri yaşanmıştır. Başkalarının
silahlarıyla (uygarlık yaşam tarzı) savaşırsan, başkaları gibi olursun.
Bu durumların ortaya çıkması, devrimlerin kendi uygarlık biçimlerini
belirleyememeleri ile ilgilidir.
Kapitalist uygarlık bu anlamda dar bir kavramdır. Fakat Avrupa uygarlığı
gibi içinde çok güçlü demokratik öğeleri bulunduran bir uygarlığı, sanki
iki sınıfın (işçi-kapitalist) ortak uygarlığıymış gibi yansıtmak da
içinde çok yanlış anlamlar barındırır. Tek bir Avrupa uygarlığı yerine,
demokratik ve kapitalist Avrupa ayrımı daha öğretici olabilir.
Günümüzdeki AB bu iki uygarlık arasında geliştirilmeye çalışılan bir
uzlaşmış uygarlıklar Avrupa’sıdır. İncelenmeye değer ilginç bir
deneyimdir. Avrupa’nın katı devlet uygarlığını çok güçlü demokratik
geleneklerle, mantık ve hukuk gibi yumuşak güçlerle dengeleme
zorunluluğu, uygarlığın (devletli) son dönemine ilişkin tanımlamamızla
(uygarlığın krizlerle iç içeliği) uygun düşmektedir. Dört yüz yıllık
yoğun savaşlar krizli yapının diğer bir kanıtıdır. Yoğun sistem
tartışmalarına Sovyet sistemi de kanıtlayıcı örnek sayılabilir. AB’nin
yapısı, geleceği tartışmaları tek başına modernitenin kararsızlığını ve
krizden kurtulamadığını yansıtmaktadır.
Bu yargıya varmamızın temel nedeni kapitalist tekelin yapısıyla
bağlantılıdır. ‘Kapital’de Marks’ın kanıtladığı gibi, kriz sermayeyle,
yani tekel için yapısal olmasıyla ilişkilidir. Sermaye birikimi ve kâr
krizsiz başarılamaz. Sermaye kârsız duramayacağına göre krizsiz de
olamaz. Devrimlerin, demokratikleşmenin ve insan haklarının sürekli
gündemde yer almaları, sadece kendi iç sorunlarından ötürü değil, krize
yanıt arama ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Dünyanın yönetilemez
durumudur. Küresel sermaye her döneminde dünyayı yönetmedi; dünyayla
savaştı. Doğasındaki krizden dolayı savaşımlar dünya çapında
yaygınlaştı. Uygarlığın doğuşuyla birlikte ilk profesyonel ordu ve
savaşlar hep oldu. Devlet uygarlığı, özü gereği, topluma egemen olmadan
gelişemez. Egemenlik ise iktidar demektir. İktidar hâkimiyetsiz, o da
zor olmadan gerçekleşmez. Hegel’in tarihi ‘kanlı mezbaha’ya benzetmesi
bu nedenledir.
Her iki önceki uygarlığın kapitalizmden farkları sınıf, kent ve devlet
yapısının niceliğiyle ilintilidir. Kentler küçük, sınıflar sınırlı,
devletler az ve küçüktü. Dolayısıyla savaşlar az ve kısa süreli olup
biterlerdi. Yine de şiddet, uygarlığın yapısal karakteri olmasından
ötürü önemlidir. Fakat kapitalizmde kent, sınıf ve devlet tüm toplumu
yuttuğu gibi, çevreyi de, yerin altını ve üstünü de yutar. Kaotik
durumlar hem toplumu hem çevreyi sarar. I. Wallerstein, kapitalizmin
1970’ler sonrası yapısal krize girdiği ve bu krizin 25-50 yıl
sürebileceği gibi bir yargıda bulunur. Sonucu ise bilim + örgüt +
eylemin niteliğinin belirleyeceğini söylerken, kısmen olgu ve ilişkileri
dile getirmektedir. Halen Marksist devrevi bunalım anlayışından
kurtulamamıştır. Kapitalizmin tüm zamanı açısından bunalımı varsaymak
bana daha doğru gelmektedir. Bu bölümde kısaca kapitalizmin zamanını
bölümleyerek hem yapısını, krizsel halini, hem de değişim sorunlarını
taslak düzeyinde tartışmaya çalışacağım.
A-Tekelci Ticaret
Kapitalizmi
Sermayenin en eski alanı ticarettir. Tarihte M.Ö. 4000-3000 döneminde
Uruk sitesi etrafında bir ticaret çağından bahsetmek mümkündür.
Asurluların Anadolu’dan Hindistan’a kadar ticaret kolonileri
kurduklarını bilmekteyiz. Fenikeliler ilk ticaret kolonilerini
Akdeniz’in her tarafında kurma yeteneğini gösteren ilk kavimdir. Pers
İmparatorluğundaki genişleme ve güvenlik ticaret açısından en geniş
küresellik anlamını taşır. Greko-Romen uygarlığında ticaret tüm
etkinliğini sürdürmüştür. Ticaret olmadan büyük kentlerin ayakta durması
zordur. Büyük kent, büyük ticaret demektir. Ortaçağda küresel güç olan
İslam uygarlığı, Batı ticaretine giden yolda son büyük merhaledir.
Ticaret için gerekli tüm gelenekler oluşmuş gibidir. Para, kredi, banka,
senet, pazar, taşıma gibi unsurlar, İslam uygarlığında eski ve yeni
argümanlar olarak en çok ağırlık teşkil eden sektör olmuştur. İtalyan
ticaret kentleri esas olarak Doğu Akdeniz’in, İslam ve Bizans
ticaretinin geleneklerini devralmışlardır.
13. yüzyılda ticaret üstünlüğü İtalya üzerinden Avrupa kıtasına taşınır.
İtalyan ticaret kentleri 13. ve 16. yüzyıllar arasında üstünlüklerini
sürdürürler. 16. yüzyıldan itibaren üstünlük Hollanda ve İngiltere şehir
tekellerine geçer. Ticari kapitalizmin zaferi büyük oranda bu yüzyıldan
itibaren bu iki ülkenin başkentleri London ve Amsterdam üzerinden
sağlanmıştır. Atlantik ve Ümit Burnu üzerinden Amerika ve Güneydoğu
Asya’nın keşfi ve ticaret yollarına katılması en büyük ticari
devrimlerden biridir. Bu yollarla birlikte Ortadoğu’nun geleneksel
Doğu-Batı, Kuzey-Güney ticaret yollarına hâkimiyeti 16. yüzyıldan
itibaren büyük darbe yemiş ve eski önemini yitirmiştir. Ortadoğu
uygarlığının 16. yüzyıldan itibaren sürekli gerileme sürecine girmesi,
yeni açılan bu ticaret yollarıyla yakından bağlantılıdır. Endüstri
devrimiyle de en stratejik darbeyi yiyerek günümüze kadar bir daha
kendini toparlama şansını ve gücünü bulamaz.
Avrupa’nın ilk büyük sermaye birikimi 15. ve 18. yüzyıllarda başat rol
oynamaktadır. 10. yüzyıldan itibaren yükselişe geçen kent zanaatçılığı
ve tarım üzerinde ilk hegemonyasını kurar. İlk ciddi sanayi hareketi
olan manifaktürün tekelleşmesi ve yaygınlaşması, hacimce büyümesi ticari
tekel hegemonyacılığıyla yakın bağ içinde oluşmuştur. Hollanda ve
İngiltere’nin dönemin en büyük ticaret şirketleri olan Doğu ve Batı Hint
Kumpanyaları öncü konumlarını uzun süre devam ettirmişlerdir. Sermayenin
etkin araçları olan banka, senet, kredi, kâğıt para, muhasebe, fuarcılık
bu dönemde güçlü kurumlara dönüşmüşlerdir.
Bu dönemde bir kez daha görüyoruz ki, özel ticaret tekelleriyle devlet
tekelleri arasında sıkı bir birlik mevcuttur. Esasen tekel olarak devlet
olmadan, kendi başına ticaret tekellerinden bahsetmek mümkün değildir.
İlk ticari çağdan Avrupa ticari çağına kadar devlet tekelciliği hep öncü
olmuştur. Devlete rağmen liberalizm kocaman bir safsatadır. Liberalizmin
esas anlamı, devleti tamamıyla ekonomik tekelciliğin hizmetine sokmak,
siyasi devleti ekonomik devlet yapmaktır. Devletsiz liberalizm sahipsiz
bahçe gibidir. Devlet üzerinde bu dönemde ticaretin ağırlığı, daha
doğrusu ticaret tekelciliğiyle ilişkileri başat konumdadır.
15. ve 18. yüzyılları arasındaki döneme bu etken nedeniyle merkantilist
dönem de denilir. Özünde devletin ticaret üzerinden kendini toparlaması,
bütçesine fazla verdirmesidir. Ticari milliyetçilik de denilebilir.
Aldığından fazla satmak, üstün devlet haline gelmenin en etkili yoludur.
Ulusal devletin, monarşinin yükselişe geçtiği dönem olarak da bilinir.
Sosyal planda aristokrasinin ticarete yönelmesiyle tüccarın
aristokratlaşmasının iç içe geçtiği, yeni modern sınıf olarak
burjuvazinin ilk gelenek kazandığı çağ da bu dönemdir. Burjuva
ideolojisinden tutalım yaşam tarzına, moda anlayışına ve kent mimarisine
kadar köklü reformlar yaşanmaktadır.
Reformasyon ve Aydınlanma bu çağda olmuştur. Fakat Reformasyon ve
Aydınlanma dönemini birer burjuva hareket olarak düşünmek büyük yanılgı
olur. Reformasyon özünde dinin ulusallaştırılmasıdır; ulusal şubelerinin
açılmasıdır. Burjuvaziyle nedensel bir ilişkisi yoktur. Dinsel
düşüncedeki zamanını doldurmuş dogmaları günün yeni koşulları altında
yenilemeyi hedefler. Dinin zamana uyarlanması hareketidir. O da düşünce
devriminin bir parçasıdır. Aydınlanma daha kapsamlı düşünce devrimidir.
Eski düşünme paradigmalarının büyük oranda aşılması ve yeni paradigmanın
döneme damgasını vurmasıdır. Düşünce tarzlarının her bakımdan
yenilenmesidir. İki önemli alan, bilim ve felsefe devrimiyle de
bağlantılıdır. Ticari çağa denk gelmesi tesadüfîdir, fakat burjuvazinin
sınıf karakteri nedeniyle sahip çıkıp kendine mal ettiği görülür.
Kendisine her iki alanı entelektüel sermaye yapar. Bu hareketinin büyük
önemi vardır. Karşılığında meşru bir sınıf unvanını kazanır.
Tekelciliğin en az mutlakıyet ve aristokrasi kadar asalak niteliğinin
göz ardı edilmesinde Aydınlanma düşünürlerinin önemli rolü olmuştur.
Burjuvazi yeni bir sınıfsal oluşum olduğu için doğuracağı sonuçlar pek
düşünülmemiş, tüm olumsuzluklar eski sınıflara mal edilmiştir. Orta
sınıf niteliğinin çağa damgasını vurmasında burjuvazi başat rol
oynamıştır.
Burjuvazinin milliyetçiliği ideoloji olarak desteklemesi ulusal pazar
üzerinde tekel kurma amacıyladır. Rakiplerini tasfiye etmede
milliyetçilik etkili rol oynamıştır. Diğer ulus ve milliyetlerden ticari
sermaye sahiplerini dışlamak; her tür ırkçılığın, ulusal, etnik ve dini
düşmanlıkların temeli olmuştur. Karşılıklı milliyetçiliğin gelişimini
körüklemiştir. Dünya genelinde Yahudiliğe karşı bu nedenle nefret
duyguları yükselmiştir. Yahudiler kötülüğün ve ulusal emellerin önünde
artık en ciddi engel konumundadır. Yahudiler de buna karşıt bir nevi
uluslararası savunma ve dostlarını geliştirme, düşmanlarını tasfiye etme
amacıyla masonluk teşkilatını geliştirmişlerdir. Kökeni ortaçağa dayansa
da, asıl rolü bu dönemde önem kazanmıştır. Birçok ihtilalci hareket
içinde payı olmuştur. Yahudi milliyetçiliği Siyonizm’in önünü açmıştır.
Ticaret ve kolonyalizm ilişkisinin doğuş çağıyla bağlantısını ve daha
sonraki gelişmesini göz önüne aldığımızda, merkantilizm döneminde
sıçrama yapması beklenebilirdi. Bu dönemin kolonyalizmi karşımıza
sömürgecilik olarak çıkar. Tarihin hiç koloni tanımamış iki kıtası,
Amerika ve Avustralya ve binlerce ada bu dönemde sömürgeciliği
tanımışlardır. Dünyanın tüm eski kıtaları, başta Afrika ve Asya, birer
sömürge kıtasına dönüştürülmeleri için adeta yeniden keşfedilmişlerdir.
Bu amaçla oryantalizm (şarkiyat bilimi) ve antropoloji (insan bilimi)
gibi çalışmalar başlatmışlardır. Bu, bilimle yeni toplum arasındaki
ilişkiler açısından iyi bir örnek sayılabilir. Üstün ırk teorileri de bu
dönemde gelişme imkânı bulmuştur. Darwinizm topluma da uygulanmak
istenmiştir. Bunların coğrafya ve tarih çalışmalarını yeni paradigma ile
kazanmaları aynı amaçlar doğrultusundadır. Dünyanın kapitalizme
açılmasının keşif çalışmaları gibidir.
Kolonicilik veya daha sistematik sonuçları olan sömürgecilik, esas
olarak ticaret tekellerinin yayılma politikalarıdır. Talanın daha modern
biçimleri oluyorlar. Avrupa ticari kapitalizmi büyük oranda sömürge
talanları temelinde oluşmuştur. Amerika’nın gümüş ve altınları talan
edilirken, ucuz dokumalar görülmemiş fiyatlarla bu talanların önemli
araçları olmuştur. Ticaret sadece dengesiz fiyat oluşumlarını değil,
fiyatın bizzat tek taraflı belirlendiği dönemleri çok yaşamıştır.
Kolonicilik, ticaret tekellerinin fiyat empoze etmelerinde ve
dolayısıyla fahiş kazanç sağlamalarında başat rol oynamıştır. Zaten
tüccar kazancının temelinde, pazarlar arasındaki fiyat farklarının ya
kullanılması, ya da çeşitli yöntemlerle (mal stoğu, mal kıtlığı) bizzat
oluşturulması yatmaktadır.
Fernand Braudel, kapitalizmin oluşumunda büyük ticaretin spekülatif
hareketlerinin belirleyici rol oynadığını söyler. Pazardaki sıradan
değişimin rolünün olmadığını, bunların normal ekonomik faaliyetler
olduğunu belirtir. Ekonomiyi değişimin gelişmesiyle başlatır. Kullanım
amaçlı mal üretimi ekonomi sayılmaz. Değişim sürecinin eşiğine
varıldığında ekonomi başlamış demektir. Kâr bu sahada söz konusu
değildir. Tarafların değişim kazancından bahsedilebilir. Burası
spekülasyon konusu değildir. Asıl spekülasyon büyük ticaret alanındadır.
Kapitalizmin evi olarak tanımlanmaktadır. Fiyat farkları bizzat
fiyatlarla oynanarak sağlanmaktadır. Dolayısıyla ekonomi sayılmamakta ve
ona dıştan dayatılan bir ‘şey’ olarak sanki çok açık deşifre edilmek
istenmemektedir. Burasından sonrasının pek tanımlanmaması büyük bir
eksiklik olarak soru işareti bırakmaktadır.
F. Braudel, devlet ve iktidar ayrımının farkındadır. Marks kadar olmasa
da, yani devlet ve iktidarın işlevini önemsiz gibi göstermese de, ne
kadar etkili olduğunu belirlememektedir. Marksizm’de devlet yoğunlaşmış
ekonomi olarak tanımlanırken, bazen gerçeğe daha yakındır. Fakat bu çok
soyut bir genellemedir. İktidar ve devlet, esas olarak ‘ekonomi olmayan
ekonomi’dir. Yani ekonomiyi ürettiği artık-ürün ve değerleri sızdırma
alanı olarak görmekte ve bu alanda tekel kurmaktadır. Bu anlamda
ekonominin hemen üstündeki alandadır. Çok ilgilidir. Bütün
mekanizmaları, artık-ürün ve değerlerin çeşitli yöntemlerle ele
geçirilmesi içindir. Tarım, ticaret ve sanayi tekel kurduğu alanların
başında gelir. Yöntemlerin başında vergi gelmektedir. Mesela dolaylı
vergiler devletin doğrudan tüccar tekeli olarak hareket etme
ilişkisidir. Devlet burada tam bir tüccardır. Yoğunlaşmış ifadesi değil,
doğrudan tüccardır. Bu vergilerin payı bilindiği üzere gelirinin
yarısını aşan kısmıdır.
Devlet ayrıca çiftlikleri, tarım pazarlarını, tarım fiyatlarını
belirleme konumu dolayısıyla da tam bir ekonomik tekeldir. Avrupa
ekonomi literatüründe ekonomi-devlet ve iktidar ilişkisi sürekli muğlâk
bırakılır. Hem sosyalistler hem liberaller on binlerce cilt kitap
çıkarmalarına rağmen, bu alanı halen aydınlatmış olmaktan uzaktırlar.
Marks’ın bu alana el atmaması veya ömrünün vefa etmemesi büyük bir
eksikliktir. Büyük kargaşada bu eksikliğin payı büyüktür.
15. ve 18. yüzyıl arasındaki ticari çağın zafere erişiminde, nereden
bakarsak bakalım, ekonomi dışı mekanizmaların temel rol oynadığını
itiraf etmek gerekir. O zaman ekonomi değilse nedir? Genelde iktidardan,
özelde hukuki ifadesi olarak devletten başka bir gücün bu sahayı
dilediği gibi kullanması imkânsız olmasa da zordur. Belki çeşitli
tekelci güç kliklerinden bahsetmek mümkündür. Fakat sonuçta bu güçler de
ya iktidar, ya da onun somut ifadesi olarak devletle ilişkili olmak
durumundadır. Bazen parasal alan da denilebilir. Para basit bir değişim
aracı olmaktan çıktığında, gerçekten en az kılıç kadar güç rolü
oynayabilir. Napolyon ordu konusunda boşuna ‘para, para, para’
dememiştir. Ama bu hangi paradır? Bu, değişim aracı para değildir;
ekonomi olmayan paradır. Büyük ticari paradır, spekülasyon aracı olan
paradır. Para bu alanlarda tam bir komutandır, yönetendir. Burjuvazi bu
noktayı çok iyi kavradığından ötürü paraya büyük rol biçmiştir. Paranın,
toplumun sürekli komuta gücü olması için, toplum adeta kasap bıçağıyla
paramparça edilmiştir. Toplum, hatta devlet o hale getirilmiştir ki,
para olmadan yaşamını sürdüremez.
Bu noktaya taşırılma belki de burjuvazinin gerçek devrimidir. Paraya
muhtaç toplum ve devlet burjuvazinin emrine girmiş demektir. Para
ihtilali de diyebileceğimiz bu konuma tarihte ilk defa kapsamlı olarak
Avrupa’nın bu döneminde erişilmiştir. Örneğin, bir işçiyi eskisi gibi
köle ve serf olarak bağlamaya gerek yoktur. Yevmiyesini almadığında
zaten aç kalacaktır. Açlık onu paraya mahkûm edecektir. İşçi paraya
teslim olmaktan başka çaresi olmayan bir konuma sokulmuştur. Dolayısıyla
işçinin elde edilmesi ve yönetimi için, klasik köleci ve feodal sahip
olarak hareket etmeye gerek yoktur. Bu hem masraflıdır, hem de daha çok
sorumluluk ister. Kapitalist ise, sadece paranın gücünü göstererek,
işçiyi dilediği gibi elde eder ve kullanır.
Emtia konusunda da benzer hususlar belirtilebilir. Mal olarak emtia,
para olmadan hareket edemez konuma getirilmiştir. Emtianın her tür
hareketi para ile bağlantılıdır. Üretilmesi, taşınması ve tüketilmesi
parasız mümkün değildir. Bu da kapitalizmin büyük bir devrimidir:
Ekonomiyi paranın mutlak komutasına vermek. Ekonomi artık paranın elinde
bir oyuncak gibidir. Hiçbir çağda ekonomi bu denli paraya
bağlanmamıştır. Burada para tam bir devlettir. Gibi de değil, devlet!
Hatta devlet de paraya bu tür bir bağımlılık içindedir. Parasız devlet,
parasız işçi mal durumuna sokulmuştur. Paradoksal gözükse de, devletin
devleti aslında paradır. Devletin bu konuma getirilmesi, Hollanda ve
İngiltere’nin 16. yüzyıl icadıdır. Güçlü devlet yaratılmıştır. Ama
paraya bağlanan devlettir bu. Tarihçiler Fransa’nın bu başarıyı
göstermediği için İngiltere ve Hollanda karşısında hegemonya savaşını
kaybettiğini söylerler. Para konusunda finans çağında biraz daha
tartışmak aydınlatıcı olacaktır.
15.-18. yüzyılları arasındaki uygarlıksal gelişmede ticaret
burjuvazisinin en önemli aktör olarak ortaya çıkmasının tüm toplum
üzerindeki etkisi kapsamlı tartışılabilir. Ticari toplumun özellikleri
bilinmektedir. Aşırı paracıl, faizci, tefeci, banker olarak toplumun
belleğindeki yeri son derece olumsuzdur. Ahlaka en büyük darbeyi bu
unsurların vurduğu, başta edebiyat olmak üzere sanatın bu yüzyıllarda en
çok işlediği konuların başında gelmektedir. Sanki topluma bir virüs
girmiş gibidir. Kemirir durur. Toplumun genel yozlaşmışlık düzeyinden
sorumlu tutulur. Eski sıcak, insancıl ilişkileri paranın soğuk yüzünde
dondurur. Parası olmayan yaşam savaşını kaybetmiş gibidir. Ayrıca eskisi
gibi büyüklük taslamak için altın tahtlara, gümüşlü tabaklara, yaldızlı
saraylara, ihtişama, kaba güç gösterilerine, alacalı kıyafetlere, lüks
sofralara gerek yoktur. Parayı saklayacak bir yerin olsun yeter. Artık
en büyük sensin. İnsanlığın bu duruma gelmesi bir yükseliş olamaz. Adı
yeniçağ da olsa, herhangi bir yenilik arz etmemektedir. Olsa olsa ancak
uygarlık krizinin başlangıcı olabilir. Topluma saygınlığını yitirmemiş
biri açısından, bundan daha kritik ve alçaltıcı durum düşünülemez.
Ticari sermayenin bu dönemlerde diğer alanlarda pek istekli olmadığı
görülmektedir. Arz ettikleri kâr oranı onu tatmin etmemektedir. Büyük
ticaret kârıyla hiçbir alan boy ölçüşememektedir. Tarım ve manifaktür
ancak büyük ticaret kârına yakın kâr sunduklarında el atılan sektörler
olmaktadır. Dolayısıyla sınırlı bir gelişim imkânı bulmuşlardır.
Siyasi tarih açısından bu dönem büyük çalkantılarla geçmiştir. Büyük
Roma İmparatorluğunun devamı olmak için aralarında büyük çekişme olan
İspanya, Fransa ve Avusturya, eski tip imparatorluk eğilimleri
taşımaları nedeniyle kaybetmekten kurtulamayacaklardır. Bunda
para-devlet ilişkisi önemli rol oynamıştır. Hollanda ve İngiltere’yi peş
peşe hegemonyaya götüren, büyük ticaret parasının komuta gücüdür.
Devletlerini tüccar kredileriyle güçlendirirken, bizzat tüccar gibi de
hareket ettirmişlerdir. Kâra geçen bir devlet ve siyaset söz konusudur.
Paranın komuta gücünü, özellikle yeni ordu ve donanmalar oluştururken
kanıtlamışlardır. Ekonomilerindeki kapitalizmin zaferi ucuz üretim
olmuştur. Ucuz üretim ticaret üstünlüğü demektir. Bu da rakiplerin (dize
getirmek istedikleri devletlerin) uluslararası alanda da kaybetmeleri
demektir. Kaldı ki, askeri alanda da çoğunlukla kaybetmişlerdir.
Hollanda ve İngiltere’nin komplovari devrim müdahaleleri, siyasi olarak
da üstünlüklerini kanıtlamıştır. Tüm bu alanlarda rakiplerinden üstün
olmaları açık ki hegemonik üstünlük olacaktır. Bu üstünlüklerini daha
önceki İspanyol ve Portekiz sömürgelerinin el değiştirmesinde
kanıtlamışlar, Asya ve Afrika’da benzer el değiştirme ve ticari
üstünlükleri peş peşe gelmiştir. Kıta Avrupa’sında yürüttükleri
ittifaklarla Fransızları etkisiz kılmışlar, Avusturya’nın Alman
İmparatorluğu emelini yıkmışlar, Rus Çarlığını diledikleri gibi
kullanmasını bilmişlerdir. Dönemin güçlü imparatorluklarından Osmanlı
İmparatorluğunu yarı-sömürgeleşme sürecine sokmuşlardır. Kapitalist
üretim ve devlet biçimi karşısında Osmanlıların da diğer hanedan
imparatorlukları gibi çağı geçmiş bulunmaktaydı. Çin ve Hint
İmparatorluklarını bekleyen akıbet sömürge ve yarı-sömürgeleşmeydi. Eski
uygarlıkların tasfiye süreci hızla tarihin gündemindeydi. Yeni olan, ne
olduğu fazla bilinmeden ilerlemeye dair olan her şeydi. Her yeni dinde
olduğu gibi imanla bağlı olunuyordu. Dini ticaret, tanrısı paraydı.
B- Sanayi
Devrimi ve Endüstriyalizm Çağı
Çoğunlukla endüstri süreci sanayi devrimiyle eş tutulur. Hâlbuki tarih
boyunca endüstri hep olmuştur. Hatta ilk yontma taş da bir endüstri veya
sanayidir. Tarımın keşfi kendi alanında bir sanayi devrimidir.
Zanaatçılık bir sanayidir. Üretimle ilgili her yeni araç, bilgi, yöntem
sanayide bir gelişmedir. İnsan türü beslenme, giyinme ve barınma için
araçla üretimini gerçekleştiren tek varlıktır. Sanayi, yani araçla
üretim insana mahsustur.
18. yüzyılın sonunda Avrupa’nın hegemonik ülkesi İngiltere’de
gerçekleşen, daha doğrusu önderlik edilen olgu, uzun süredir devam eden
yeniliklerin önemli bir halkasıdır. Buharla elde edilen enerjinin makine
çarkını döndürmesi simgesel bir ifadedir. Buharın ve makinelerin gücü
çoktandır biliniyor ve kullanılıyordu. Hollanda ve İngiltere’de daha
önce tarım ve manifaktür alanında öcülük ele geçirilmişti. En ucuz ve
kitlesel üretim gerçekleştiriliyordu. Bunlar da sanayi devrimi
sayılırdı. Başta Fransa ve İtalya’nın da endüstride geri yanları yoktu.
Ucuzluk ve kitlesellik avantaj sağlıyordu. Hegemonyacılığın temelinde bu
olgu yatmaktadır. 19. yüzyılla hamle yapan sanayinin önemi, kâr yani
sermayenin kazancı açısından ilk sıraya oturmasıdır. Devrim denilen
olay; ticari ve tarımsal kazanca, kâra göre sanayi üretiminden doğan
kârın hızla katlanarak büyümesidir. Tarihte ilk defa sanayi üretimi
öncülüğü ele alıyordu. Devriminin özünde bu olgu yatmaktadır. Daha
önceleri tarım ve tezgâh geleneksel üretim alanlarıydı. Ticaret her iki
sahadaki üretim-artıkları üzerinde meta alışverişi biçimindeydi. Ekonomi
denilen faaliyetlerin özü de buydu.
Eğer sadece üretim açısından bakarsak, sanayi devriminden fazla bir şey
öğrenilemez. Gerek çeşitlilik gerekse bolluk açısından her zaman üretim
olgusuyla karşılaşılmıştır. Hatta denilebilir ki, tarımsal devrimle
toplumların yaşadığı devrime, süre ve önem bakımından hiçbir devrim hala
ulaşmış sayılamaz. Dolayısıyla sanayi devriminin önemi başka yerde
yatmaktadır. Bir tek yerde değil, birkaç yerde yatmaktadır.
1- Tarihte ilk defa kent üretimi kır üretiminin önüne geçmiştir.
Binlerce yıl zanaatkâr, kent kökenli bir üretici olarak, daima kırın
yardımcı üreticisiydi. Kıra bağımlıydı. O olmasa da kır kendini
sürdürebilirdi. 19. yüzyılın sanayi devrimi, binlerce yıl aradan sonra
bu süreci tersine çevirdi. 15.-19. yüzyıllarını denge yüzyılları
sayarsak, 19. yüzyıl dengeyi tamamen kentten yana çevirdi. Bu gelişme
çok önemli sonuçlar doğuracak bir yeniliktir.
2- Daha önemli bir yenilik toplumsal alandadır. Şehir toplumu kır
toplumunun önüne geçmektedir. Daha önceleri şehirler kırsal toplumun
basit bir eki iken, sanayi devrimi şehir toplumunun gücünü olağanüstü
arttırmıştır. Kırsal toplum artık tüm alt ve üstyapılarıyla şehir
toplumunun tahakkümü altına geçiyordu. Bir nevi şehir-köy sömürgeci
diyalektiği kuruluyordu. Köy toplumunun şehir toplumunca
sömürgeleştirilmesine başlanmıştı. İdeolojik alandan üretim araçlarına,
ahlakından sanatına kadar şehrin köy üzerinde bariz bir sömürgeci
hâkimiyeti kuruluyordu. Zihniyet devrimi olanca hızıyla şehrin
üstünlüğüne yol açıyordu.
3- Sınıfsal açıdan da tarihsel dönüşümler söz konusudur. Burjuvazi
sanayi devrimiyle birlikte üstünlüğünü diğer tüm sınıf ve tabakalara
karşı ilan edebilecek duruma gelmişti. Yedeğine işçi sınıfını da takan
burjuvazi, feodal dönemle birlikte zanaatçılıktan kalma kesimlere karşı
kendini en ilerici, doğruların tek sahibi, modern yaşamayı bilen,
paradigma sahibi; mitolojisi, dini, felsefesi ve bilimiyle toplumun,
ulusun, tarihin kendisi demekti. Diğerleri geçmişte kalmış, kalması
gereken müzelik değerler konumundaydı.
4- Bilimin üretime ilk defa sanayi devrimiyle birlikte planlı
katılımından bahsedebiliriz. Daha önceleri bilim ve üretim teknikleri
kendi kanallarından ayrı gelişiyorlardı. Sanayi devrimiyle birlikte ilk
defa el ele veriyorlardı. Bilim amaç olmaktan çıkıp araç konumuna
indirgenmişti. Bilimin araçsallaşması toplumun ciddi düşüşünü de
beraberinde getirecekti.
5- Sanayi kârı diğer bütün alanlardan sağlanan kârlılık oranını katladı.
Toplumun yeni aktörleri sanayicilerdi. Sanayi her sahada stratejik
üstünlük anlamına geliyordu. Bu silahı en etkili şekilde elinde tutanın
sırtı yere getirilemezdi. Ticaret bile üstünlüğünü yitirmişti.
Tarımcılar parya durumuna düşmüştü.
6- Sanayi devriminin siyasi sonuçları daha da önemliydi. Bir yandan
ulus-devlete yol açarken, diğer yandan dışa doğru emperyalizm sürecini
başlatacaktı. Sömürgeciliğe göre dünya üzerine daha sistemli bir yürüyüş
söz konusuydu. Kilit sanayici ülke ve ülkeler artık dünyaya ikinci büyük
küresel hamleyi dayatacak konumdaydı. Birinci hamle olan sömürgecilik,
zorluklarla karşılaşmak kadar, pek verimli bir hâkimiyet yöntemi
değildi. Sömürgecilik sermaye ihracıyla birlikte yerli işbirlikçilerle
takviye ediliyordu. Kapitalizmin emperyalizmi sanayi devrimi temelinde
olanaklıydı.
Görüldüğü üzere sanayi devriminin sonuçları kapsamlıydı. Devrimin sosyal
ve siyasal sonuçları en az ekonomik sonuçları kadar etkili oldu. Avrupa
uygarlığının zaferini kesinleştiren 19. yüzyılın sanayi hamleleri oldu.
Endüstri devrimini değerlendirmede bazı anlayışları eleştirmek
önemlidir. İlki, endüstri devriminin kapitalizmle bir tutulmasıdır.
Sanki kapitalizmin direkt sonucuymuş gibi algılanmaktadır. Bu anlayışın
kırılması gerekir. Tıpkı Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma gibi
endüstriyel devrimin de kendine has tarihsel ve toplumsal bir süreci
vardır. Uzun bir tarihsel toplumsal birikimin sonucudur.
Genelde devlet tekeli, özel olarak kapitalist tekeller artık-ürün ve
değerler üzerinde sürekli yoğunlaşan kurumlardır. Nerede bir artık
birikim varsa, leş kargaları gibi hemen kokusunu alıp o yere sızarlar.
Bu konuda burunları çok hassastır ve iyi koku alır. Enerji ve makinenin
kendi kendine çalışması ve üretime uygulanmasının muazzam bir kâr
kaynağına yol açtığının görülmemesi düşünülemezdi. Sermayenin sanayi
konusunda becerdiği şey, bu iki olguyu en verimli kâr alanına
bağlamaktı.
Enerji ilk defa kol gücüne bağlı olmaktan kurtuluyordu. Makineler kolun
işini önemli oranda üstlenebilecek motor donanımına sahip oldu. Enerji
kaynakları buhara ilaveten kömür, petrol, elektrik ve suyun yeni güç
kaynağı haline dönüştürülmesiyle gerçek bir devrimi yaşadı. Kendi
kendine çalışan makine düzeniyle enerjinin yeni türlerinin
birleştirilmesi üretim patlamasının temeliydi. Günümüze kadar bu tür
enerji ve makine düzenekleri milyonlara varan türleriyle doğayı ve
toplumu halen nereye varılacağı kestirilemeyen bir hızla çoğu olumsuz
olmak üzere çözmekte, parçalatmakta ve dağıtmaktadır. Bunu tarihinin en
büyük fırsatı olarak değerlendiren sermaye, toplum ve doğa üzerinde
görülmemiş boyutlarda iktidar biçimlerini kurgulamakta ve
uygulamaktadır. Toplum ve doğa sermayenin görülmemiş saldırılarıyla
karşı karşıyadır. Toplumu ve doğayı savunmak bir sınıfsal, hatta sosyal
mücadelenin ötesinde varoluşsal (ontolojik) bir soruna dönüşmüş
bulunmaktadır. Birkaç örnek olayla bu varsayımımıza somutluk
kazandırabiliriz.
a- Kentin kanserleşmesi, kırın çöküşü yaşanmaktadır.
Toplum ve doğa ikililiği hem kendi içinde, hem de kendi aralarında bir
yaşam biçimi olmaktan çıkarılmaktadır. Hasta toplum ve çevresel
(ekolojik) doğanın sürdürülemezliği denilen olayla karşılaşmaktayız.
Toplum, içinde yaşanılan bir varoluş biçimi olmaktan ziyade, tahakküm ve
sömürü sisteminin makine düzeneğinin bir parçasına, uzantısına
dönüştürülmektedir. Uygarlık tarihinin hiçbir döneminde görülmeyen
tarzda toplumla birey ve doğa karşı karşıya bırakıldığı gibi, bireycilik
ve ekolojik dengesi bozulmuş doğa, karşı saldırı etkenleri olarak,
toplumdan ve ekolojik çevreden intikam alır duruma sokulmuşlardır.
Bireysel kanserin toplumsal kökenli olduğu tıbbın her gün yüzlerce
örnekle kanıtladığı bir olaydır. Yalnızca toplumsal bir alışkanlık
(modernitenin körüklediği bir kapitalist kâr kaynağı, tütüncülük) olan
sigaranın kanserin en temel nedeni olduğu göz önünde bulundurulursa,
toplumsal kanserden bahsetmenin doğru bir kavramsallaştırma olduğu daha
iyi anlaşılacaktır. Toplum artık bir yaşam çerçevesi olmaktan
çıkarılmıştır.
Endüstriyalizmin (endüstriciliğe sadece kâr kaynağı olarak bakmak) en
büyük tehdidi, anti-toplumsal boyutlara varmış bulunmasıdır. Marksizm’in
en yetersiz kaldığı konulardan biri de budur. Pozitivist yapısı gereği
endüstri toplumunu ideal olgu olarak itirazsız kabul etmekte, hatta
tanrılaştırmaktadır. Çünkü işçi sınıfının onsuz oluşamayacağı ve
yaşamayacağı varsayılmaktadır. Teorik özünde bu yatmaktadır. Endüstriye
dair en ufak bir eleştiride bulunmamakla, bunun karşısında makine ve
fabrika düzeneğini sınırsız yüceltmekle, endüstriyalizm denen dinin
oluşumunda Marksistlerin payının en az kapitalistlerinki kadar etkili
olduğu rahatlıkla belirtilebilir. Endüstriyalizm en az ulus-devlet
Leviathan’ı kadar küresel bir Leviathan haline çoktan gelmiş
bulunmaktadır.
Kent toplumsal kanserleşmenin temel dokusunu teşkil etmektedir.
Kentlerin kuruluş tarihçesi ve işlevine sıkça değinmiş olmakla birlikte,
toplumsal gelişmeyle bağını sıkça değerlendirmek durumundayız. Kent bir
toplum biçimi olduğu kadar, bir sınıfsallaştırma olgusu ve
devletleşmenin karargâhı konumundadır. Bu üç temel olgunun uygarlaşmak
(sınıfsal, kentsel ve devletsel toplumlar) anlamına geldiği genel kabul
gören bir görüştür. Uygarlaşmanın diğer adına boşuna ‘medeniyet’
dememişlerdir. Arapça olarak kente özgü, kentvari, kentli yaşam anlamına
gelmektedir. Civilisation’un karşılığı da buna yakın anlam içermektedir.
Öte yandan kenti sadece bir uygarlık olgusu olarak görmek dar yaklaşım
olur. Kent illa uygarlaşmak, uygarlaşmanın mekânı olmak zorunda
değildir. Nasıl ki köy kuruluşu toplumsal yaşamanın tarihsel bir
olgusuysa, kenti de bu anlamda yorumlamak mümkündür. Toplum elbette ne
sürekli mağara ve ağaç kovuklarında barınabilir, ne de köyden çıkmamak
gibi bir durumda kalmak zorundadır. Mağara ve köyü aşan yaşam ve
mekânlar inşa edilmek durumundaydı. Kent bu arayışların sonucu olarak
tarihte yerini bulmuştur. Analitik aklın gelişmesinde kentin rolü
önemlidir. Karmaşıklaşan toplum mekânı olarak kent, aklın analitik
çalışmasını gerektirir. Buna zorlar. Artan toplumsal sorunlar çözüm
yerini beyinde arayacağına göre, beynin ilgili kısmının analitik tarzda
gelişmesi anlaşılır bir husustur. Zaten toplumun kendisi bu zekâ türünü
gerektirir. Kent bunu üst aşamaya sıçratır. Ayrıca kent, köy gruplarının
ortak ihtiyaç mekânı olarak da tanımlanabilir.
Bu husus çok önemlidir. Kentin kuruluş felsefesini bu olguda
bulmaktayız. Kentler köysüz kuruluşlar olarak düşünülemez. Kentizm
olarak değerlendirebileceğimiz, ama adı konulmayan bu yaygın anlayış,
özünde köyü kente karşıt olarak konumlandırmaktadır. Felaket bu
anlayışla bağlantılıdır. Kenti köyün karşıtı konumuna yerleştirmek,
anlayış olmaktan da öte, tarihsel gelişme içinde de çok tanıdık
olduğumuz bir eğilimdir: Kenti köyün, kırsalın aleyhine bir olgu olarak
görmek ve değerlendirmek. Aslında kentin kuruluş felsefesinde ve
tarihsel temelinde bulunmayan bu eğilim dar bir sınıfsal ve devletçi
anlayışı yansıtmaktadır. Köyün aleyhine daha çok artık-ürün ve iktidar
anlamına gelen bu tutum uygarlığın da derinliklerinde yer tutmuştur.
Köyü, kırı hor görme, aşağılama, idraksiz, cahil, incelikten yoksun,
kaba gibi sıfatlamalar bu anlayışın tarih boyunca takındığı tutumdan
kaynaklanmaktadır. Devlet ve kent adeta kır ve köy karşısında,
dolayısıyla ağırlıklı olarak kırsal alanda yaşayan kabile ve aşiret
birimlerine karşı da tarihsel bir ittifak kurmuş gibidir. Köy ve kent
toplumu arasındaki çelişkiler bu biçimde haksız ve kenti kendi gerçek
kuruluş felsefesinden uzaklaştırarak, çarpıtarak ve problemli hale
getirerek günümüze kadar taşıdı.
Hâlbuki kent ve köy-kır birbirini besleyen (simbiyotik) mekânlar olarak
da toplumsal yaşamın vazgeçilmez yaşam alanları olarak dengeli, uyumlu
inşa edilebilirler. Bilhassa ikisi arasında, genel olarak da toplum
nüfusuyla köy ve kent nüfusu arasında ekolojik denge kurularak bir oran
bulunur ve bu en ideali olurdu. Uygarlığın en büyük tahribatlarından
biri de kenti sürekli köy ve kırın aleyhinde büyütmesi ve bir tahakküm
ve sömürü merkezi, mekânı olarak tutmasıdır. Rolünü bu temelde
saptırmasıdır. Kentleri asıl işlevinden boşaltmasıdır. Sadece bu alanın
gerçek kuruluş felsefesine kavuşturulması büyük toplumsal eylem
gerektirmektedir.
Kent tarihinden çıkaracağımız diğer bir sonuç, çevreyle ilişkisine
bakmadan bir kanser uru gibi büyümesidir. “Sınırı, mekânı nerede
tutulmalıdır?” sorusuna yanıtı yoktur. Saptırılmış kent mantığı ve bu
mantık altında gelişen uygarlıklar sanıldığının aksine aklın değil
akılsızlığın, daha doğrusu bir teneke sesine benzeyen, yaşam ve duyguyla
bağını yitirmiş analitik aklın eseridir. Felaketlerin boyutları ve
muhtemelen geriye dönülemez biçimde önlenemezlikleri bugün daha iyi
anlaşılmaktadır. Kentler yine de ilk çağlarda daha görkemli yapılardı.
Sağduyu o kadar yitirilmemişti. Sümer ve Mısır uygarlığında doğa ve
kırsal-köy toplumuyla çelişkiler henüz derinleşmemişti. Denge halen
kırsal ağırlıklıydı. İç ve dış kale etrafında büyüyen kentler yer
bakımından tarımla bütünlük içindeydi. Hacimleri çok ender yüz binleri
aşardı. Belki de birkaç başkent bu düzeye erişebilirdi. Çevreyi kirletme
sorunu ağırlık teşkil edecek boyutlarda değildi. Anlamlı bir mimarileri
vardı. Organik bir bütündü. Greko-Romen uygarlığında tapınak, pazar,
meclis, tiyatro salonu ve jimnasyumlar orantılı ve görkemli bir mimariye
dayanmaktaydı. Teras ve bahçeler, ev düzenleri organik bütünlüğü
tamamlayıcı nitelikteydi. Bu kentlerin kalıntıları halen derin huşu ve
heyecan yaratmaktadır. Belli bir kutsallık içeren, felsefi bir anlamı
olan mekânlardı.
Ortaçağda artan ticaretle bütünlük bozulsa da devam etti. Manevi
kültürün ağır basan etkisi dinsel mimariyi ön plana çıkardı. Hacimleri
hiçbir zaman tehdit edici boyutlara varmadı. Kırsal alanla dengeye daha
yakındılar. Birbirlerini bütünleme daha ağır basardı. Tarımın önemi,
kent zanaatçılığını da gelişkin bir sektör haline getirdi. Zanaatkâr
köylüye, köylü zanaatkâra muhtaçtı. Çelişkiden ziyade organik bütünlük
içindeydiler. Tek riskleri doğal felaketler (deprem, kuraklık) ve
savaşlardı. Sur ve kale düzenleri görkemliliğini devam ettiriyordu.
Büyük ticaret henüz zanaatkârı ve köyü yutacak boyutlarda değildi.
Ticaret ekonominin bir sektörü olarak normal yolundaydı. 13. ve 16.
yüzyıllar arasında İtalyan kentleri, Rönesans’ın da etkisiyle bu dönemin
son temsilcileriydi. Venedik, Cenova ve Floransa klasik uygarlıkla
yeniçağ uygarlığını birleştiren köprü konumundaydılar.
Yeniçağla kentçilik başka anlamlar içermeye başladı. Pazarın egemenliği
ufukta gözükmekteydi. Ticaret ağırlığını gittikçe arttırıyordu. Tarihsel
denge yavaş yavaş kır-köy aleyhine bozulmaya başlamıştı. Tüccarın
ihtiyaçlarını esas alan bir kent mimarisi ön plana çıkıyordu. Yaşam ve
çevre bağlantısı yitirilmiş, kâr zihniyeti her şeyi belirler konuma
gelmişti. Paris, London, Amsterdam ve Hamburg başta olmak üzere inşa
edilen kentler yeni dönemin, merkantilizmin damgasını taşıyorlardı.
Ticaret çağının kentleri hem klasik kent anlayışıyla farkını açıyor, hem
de kırsal toplum ve doğayla olan çelişkilerini hızla yüze vuruyorlardı.
Kent modern Leviathan’ın ana üssü olarak tüm toplum ve çevre alanlarına
pençelerini uzatmaya başlamıştı. Endüstriyalizm çağı kentin ölümüdür.
İşin daha ilginç boyutu, biyolojik kanser hastalığının da ağırlıklı
olarak bir kent hastalığı olmasıdır. Kanser kesinlikle kentin kendi
toplumunu hasta toplum haline getirmesiyle bağlantılıdır.
19. yüzyılla birlikte hızla gelişen sanayi devrimi, toplumu önce doğuş
merkezlerinde vurdu. Kentte çığ gibi büyüyen sanayi kuruluşları, doğası
itibariyle yaşam ihtiyacından değil, kâr ihtiyacından kaynaklanıyordu.
Modern köle olan proleterlerin barınması için, içine dolduruldukları
gecekondular ve varoşlar kentin yabancısı olduğu ortamlardı. Kırın
sömürgeleştirilmesini temsil ediyorlardı. Ticaret çağının kolonileştirme
harekâtından daha vahim bir iç koloni hareketi olarak gecekondu ve varoş
kentler geliştirildi. İster iş sahibi olunsun ister olunmasın, bu
alanlar endüstri için emek deposuydular. Ticaret için depo ne ise,
sanayici için de gecekondu ve varoş odur. Bu olguya bağlı olarak bir
yığın yan olgu peydahlandı. Fabrika için fabrikacıklar kenti istila
ediyordu. Klasik çağ modeli anlayış hatırlanmaz oldu. Kentler toplumun
yutum merkezi oldular. 19. yüzyılın sonlarında endüstriyalizmin kent
politikası sis tabakası altında zor nefes alıp veriyordu. Tarihte ilk
defa milyonluk kentler baş göstermeye başladı. Milyon değil, yarım
milyonu aşan kentin fonksiyonel olamayacağı, mimarlık bilgisinin
öngörülerindendir. Milyon ve ötesi, hastalığın kriz boyutlarının açığa
çıkmasıdır.
Kanserleşme denilen olgu, bir hücrenin tüm bünyeyi kapsayacak tarzda
büyümesidir. Bu durumda diğer organsal hücreler görev yapamaz duruma
düştüğü için hasta ölür. Kentin büyümesi de toplum açısından benzer
sonuçlar doğurur. Tarihsel toplumsal olguların da boyutları vardır. Bu
boyutlardan biri çığ gibi büyüdü mü, kanserleşme başlamış demektir.
Milyonu, hele hele on milyonu aşan kent olmak, toplum olmaktan
çıkmaktır; kitle denilen sürü toplumu haline gelinmesidir. Sürüler nasıl
ağıla doluşursa, kentte de insan toplumunu ifade edecek en iyi kelime
ağıllaşmadır. Sürüleşen insanlar kent denilen ağıla dolmaktalar. Basit
birer tüketici kitlesi olmaya çoktan razı edilmişlerdir. Ağıldaki sürü
de öyledir. Bir de yanı başlarına bir işsizler sürüsü konulmuştur.
Onunla teskin edilirler. Yönetim merkezi ve özel villalı, bahçeli evleri
kavram olarak kentin ruhuna uygun değillerdir. Yönetim merkezi dağın
başında da kurulabilir. Villalı bahçeli evler şehir gerektirmez. Her
yere kurulabilir.
O zaman şehirden geriye ne kalıyor? Tapınak, tiyatro, meclis, jimnasyum
ve pazar yerini çoktan simültane örneklerine bırakmıştır. Suni nefes
alış verişinin yapıldığı yerler demek daha uygundur. Bu haliyle kentin
geleceği belirsizdir. On milyonluk bir kenti beslemek, bir bölgenin
ekolojik toplum olarak ölmesi demektir. Bu kentin sadece beslenmesi bile
toplum ve çevrenin katliamını gerektirir. Bir ülkeyi öldürmek için
birkaç beş on milyonluk kent yeterlidir. Trafiğin sadece hava kirletmesi
bile şehrin ölümü için yeterlidir. Kent orantının çok üzerine çıkmayla
anlamını yitirmiştir. Anlamın olmadığı yerde yaşamdan bahsedilemez.
Nefes alıp vermeyi yaşam saymıyorsak tabii.
Kentler eskiden gerçeklerin keşfedildiği, felsefenin inşa edildiği
sahalardı. Şimdi endüstriyalizmin çöken kentlerinde ise üç (S’nin);
seks, spor ve sanatın tüm içeriğinden boşaltılarak sürüleşmenin
sağlandığı hara çiftlikleri söz konusudur. Bu, kentin ölümü değil de
nedir?
b- Endüstriyalizmin diğer bir yok edici boyutu yaşam-çevre ilişkisidir.
Kent daha çok içten toplumu kanserleştirirken, endüstriyalizm bir bütün
olarak yaşam çevresine saldırır. Ulus-devletin halen önemini yitirmeyen
endüstriyalizm politikası, tüm ülke ve toplum kaynaklarının endüstriye
tabi kılınmasını gerektirir. Bunu bir kalkınma yolu olarak görür.
Aslında bu politikanın ülke zenginliği ve kalkınmayla, güçlenmekle
ilgisi yoktur. En temel neden sermayenin en yüksek ‘KÂR’ oranının bu
sahada gerçekleştirilmesidir. Endüstriyalizm bir kâr yönetim
harekâtıdır. Yatırım veya kalkınma kavramları asıl amacı gizleyen
örtülerdir. Kâr varsa yatırım ve kalkınma olur. Yoksa kendi başına
yatırım ve kalkınmanın hiçbir anlamı yoktur. Endüstriyalizm mülkiyetten
binlerce kez daha büyük bir hırsızlıktır. Hem de tüm ülke halkından,
doğasından yapılan bir hırsızlık.
Kendi başına yatırımı, fabrikaya dayalı üretimi mahkûm etmediğimizi
belirtelim. Toplum ve çevrenin esenliği esas alınarak, her zaman uygun
bir yatırım ve fabrika modeli geliştirilebilir. Bunlar kendi başına
kötülük saçmazlar. Kârın emrine girdiklerinde kanserleşmeye yol açarlar.
Kâr için endüstri, toplumsal ihtiyaçlar için değildir. Azami kâr kuralı
ihtiyaçtan kaynaklanmaz. Onun kendi mantığı vardır. İhtiyaç alanı kâr
getirirse ilgilenir. Yoksa ölüme terk eder. Mevcut teknolojiler doğru
geliştirilip uygulansa, ne işsizlilik, yoksulluk, ne de hastalık ve
eğitimsizlik bir toplumsal sorun olarak kalır. En önemlisi, ne de kaynak
uğruna çevrenin teknikle, fabrikayla yıkımına gerek kalır.
Kârlı bulunmayan, ama kesinlikle hayati ihtiyaçları rahatlıkla
karşılayabilecek olan binlerce alan, sırf kâr getirmediği için atıl
bırakılmaktadır. Kâr uğruna ise, bazen milyonlarca yıllık evrimin sonucu
olan kaynaklar, hiçbir hayati sonucuna bakmadan kısa bir sürede
tüketilir. Petrol, deniz, orman ve maden politikaları kârlılık nedeniyle
çevreyi bir ölüm-kalım alanına dönüştürmüştür. Kâr denilen olayın vahşi
boyutunu hiçbir olgu çevre katliamı kadar açıklayamaz. Kârlılık bu
biçimde devam ederse, değil birkaç yüzyıl, birkaç on yıl daha devam
ederse, çevresel felaketin kesin olduğunu tespit ediyor binlerce bilim
adamı.
Endüstriyalizm analitik akıl için süper bir zaferdir. Fakat duygusal
aklın da feci bir yenilgisidir. Dünyanın tüm canlılarını insanın
hizmetine koyan en eski tanrısal vahyin bir hortlamasıdır
endüstriyalizm. İnsan hizmeti demek yanlış oluyor. Bir avuç kâr
hırslısının emelleri uğruna tüm canlılar kurban ediliyor. O zaman
insanın bizzat kurban olarak sunulması bir zaman meselesi haline gelmiş
demektir. Kutsal Kitaplardaki kötü tarifine uygun hiçbir örnek
endüstriyalizm kadar emsal teşkil etmez.
c- Endüstriyalizmi bir üretim sorunu olarak görmemek gerekir. Üretim
üzerine kurulan kâr, sermaye tekeli asıl anlamını verir. Endüstri kâr
tekellerinin hizmetine girmedikçe, temel toplumsal ihtiyaçlar ve çevre
koşulları göz önüne getirilerek, bilim ve teknolojinin olanaklarına göre
her zaman bir üretim, dolayısıyla yatırım politikası kurgulanabilir.
Bunun makineli veya makinesiz olması özde pek fark etmez. Biri yavaş,
diğeri hızlı üretir, o kadar. Kaldı ki, burada belirleyici olan,
toplumsal ihtiyaçlar ve çevreyle, ekolojiyle uyum koşullarıdır. Hız ve
yavaşlık kendi başına amaç değildir. Dolayısıyla makineleşme de kendi
başına iyi ve kötü değildir. 19. yüzyıldan günümüze kadar endüstriyalizm
denilen olguya, makineli ve makinesiz, hızlı veya yavaş tüm yatırım,
üretim ve tüketim süreçlerine kâr amacı damgasını vurdukça, o zaman her
şey soruna ve kangrene dönüşüyor. Bunun için kentler anormal büyüdü.
Silahlar korkunç gelişti. Devasa ordular kuruldu. Korkunç ve dünya
çapında savaşlar oldu. Çevre katliamları yaşanmaya başladı. Ulus-devlet
canavarı türetildi. Yaşam tümüyle içeriğinden boşaltıldı. Politika yok
edildi. Tekel olarak kapitalizm makineli üretime damgasını vurunca,
endüstriyalizm canavarı peydahlanıyor. Can alıcı husus budur.
Devlet tekeli önce tarımda, sonra ticarette artık-ürünü yakaladı. 19.
yüzyılla birlikte eşi görülmemiş sanayi üretimi üzerinde, tabii yeni
enerji ve makine buluşlarıyla tekel kurulunca, tarihin hiçbir döneminde
elde edilemeyen kârlar, diğer bir deyişle artık-ürünün karşılığı olarak
sermaye elde edildi. Endüstrileşmeye kâr dayatılınca her şey çığırından
çıkıyor. O halde endüstriyle kârlaşma olarak endüstriyalizm çok farklı
kavramlardır. Endüstriyalizm ayrıca ekonomi de değildir; ekonomi
tekelidir; sanayi üretimine dayatılan, devlet veya özel fark etmiyor,
tekeldir. Toplumun binlerce yıldır el emeğiyle kendine yabancılaşmadan
bir ekonomik faaliyet olarak yürüttüğü, çalıştığı üretim sahaları ister
fabrikalı, ister tezgâhtar, ister tarım çiftliği, ister manifaktür olsun
tartışılmıyor. Sorun bu sahalarda üretim yapmaktan kaynaklanmıyor.
Pazarda değişimden geçirmekten de kaynaklanmıyor. Direkt devlet veya
devlet adına bazıları dıştan insan ihtiyaçları için verili olan bu
alanları denetim altına alıp vergili, talanlı, kârlı yöntemlerle fazlayı
aşırmaya başladıklarında, işte o zaman çok ciddi ekonomik ve sosyal
sorunlar doğuyor. 19. yüzyıldan günümüze kadar üretimin sanayi devrimi
dediğimiz döneminden sonra anormal kâr alanı haline gelmesiyle birlikte,
tekel dayatmaları sonucunda müthiş sınıfsal ve ulusal savaşlar başta
olmak üzere, toplumun hem kendi içinde, hem dışındaki toplumlara, hem de
doğaya karşı çatışmalar derinleşiyor. Toplum hiç olmadığı kadar tahakküm
iktidarını yaşıyor. Herkes herkesle boğuşuyor. Bir anlamda Hobbes’un
canavarı Leviathan “herkesin herkesle savaşını’’ sona erdirmiyor.
Tersine “herkesin herkese”, doğaya ve kendisiyle savaşına dönüşüyor.
Canavarın toplumu, toplumun canavarı yaşadığı veya getirdiği son aşama
bu oluyor.
d– Sanayi toplumu kavramı da kendi başına anlamlı değildir. Sanayi
tekelleri kurulduğunda, toplum daha çok emtialaşmanın, değişime
sunulacak üretimin, üretim de sanayinin güdümüne veriliyor. Tekelci
sanayi kapitalizmi, diğer üretim sahalarının tekelci sanayiye bağlı hale
gelmesidir. Bu anlamda sanayi toplumu uygarlığın bir başka aşaması
olarak anlam bulabilir. Böylesi bir uygarlık aşaması 19. yüzyıla
damgasını vurdu demek gerçekçidir. Her dönemden daha fazla kâr
sızdırmaya imkân verdiği için, kapitalizmin görkemli çağı demek de
mümkündür. Tüm toplumu kâr hırsı sarar. Kapitalist olmak yaşamın amacı
haline getirilir ve hayatın doğal tarzına indirgenir. İşte bu anlamda
sanayi toplumu ilktir. Azami kapitalistleşme toplumudur. Kralın çıplak
hale gelmesi, yani ilk defa önde gelen kapitalistlerin yeni, ama
eskisinden daha farklı, süsü ve elbisesi normal olan, kendini vatandaş
gibi sunan bir krallar grubu haline gelmesidir. Krallar da çoğalarak,
eski görkemli, süslenmiş hallerinden soyunarak varoluş kazanıyorlar.
Sanayi toplumu bu anlamda çıplak krallar toplumudur.
Ücretle bağlanan işçinin durumu bu toplumda yaygınlık kazanır. Bir
anlamda toplumdan koparılmış bir sınıftır. Klasik kölecilikten farkı,
ücretli kölelikle bağlanmasıdır. Hangisinin daha iyi olduğunu söylemek
etik açıdan doğru sayılmaz. Marksistlerin en önemli hatalarından birisi,
bu toplumda sanayi burjuvazisi ve işçi sınıfını ilerici ilan edip,
toplumun geri kalanına gerilik damgası vurmasıdır. Halbuki tersi
doğrudur. Sanayi ve işçi sınıfı birlikteliği belki modernitenin bir
özelliği olabilir; ama eşitlik, özgürlük ve demokratikleşme açısından
tekelci devlet kapsamındadırlar. Anti-toplumculuğa daha çok yakın bir
duruş sergilerler. Aydınların bu sınıfsal ittifakla sözleşmesi sosyalizm
açısından en talihsiz bir sapma olmuştur. Sanayici tekelleri toplumu,
kavram olarak sürekli savaş toplumlarıdır. Ulus-devlet boşuna bu dönemin
devlet biçimi haline gelmemiştir.
e– Sanayi tekelciliğinin siyaseti ve devleti, milliyetçiliğin en yoğun
hali ve devletle tüm ulusal toplumun kaynaştırılması temelinde oluşan
ulus-devlettir. Ulus-devlet en çok bu dönemde idealize ve realize
olmuştur. Bunun temel nedeni, sermayenin aşırı kârı ve topluma
yaygınlaşmasıdır. Kârın çoğalması, tüm toplumun sanayi tekellerine
bağlılığını gerektirir. Bu ise iç savaştır. Ancak yoğun milliyetçilik ve
yine iktidarın en yoğun yaşandığı ulus-devletle bu iç savaş
bastırılarak, kârın azamileşme düzeni sağlama alınmış olur. Faşizmin
yavaş yavaş bir sistem olarak bu dönemde gelişmesi özgün bir olay
değildir. Toplumun sürüleşmesi ve iktidarın ince çeperlerine kadar
yayılması, bunun da ancak milliyetçiliğin dinselleşmesiyle mümkün
olabilmesidir.
Endüstri, ulus-devlet ve kapitalist üçlüsünden oluşan Batı modernitesi
tarihin en kanlı çağı, uygarlığı olma niteliğini bu kapsamı dolayısıyla
kazanır. İç içe geçmiş bu üçlü modernite; hem toplum içinde iç savaş
(faşizm), hem de devletler arasında ulusal, bölgesel ve dünya savaşları
konumuna düşer. Bunun temelinde, hep tekrarlıyoruz, kârın oluşum ve
paylaşılma biçimi vardır. Ulus-devlet ana hedefini endüstrileşme olarak
belirlerken, kapitalistleşme niteliğini veya arzusunu gündeme taşıyor.
Kapitalistler siyasi hedeflerini ulus-devlet olarak belirlediklerinde,
ancak milliyetçilikle ulusu zamklayarak ulus-devleti mümkün
kılabileceklerini, bunun da kâr düzeni için en gerekli devlet düzeni
olduğunu açığa vuruyorlar. Sanayi hem devlet, hem kapitalizm için ana
hedef haline geldiğinde, 19. ve 20. yüzyılın kaderi belirlenmiş oluyor.
Sanayi de tarım gibi, manifaktür gibi bir üretim çağıdır. Uygarlığın
mirasına dayanır. Ama hiçbir üretim çağı, sanayi çağı kadar devlet ve
kapitalist tekeline kâr ve iktidar çoğaltım gücünü vermemiştir. Bu
nedenle devlet ve kapitalist sanayileşme için yarışır. Toplumu ve bireyi
çok düşündükleri, ulusa çok saygılı oldukları için değil, tarihi bir kâr
imkânını yakaladıkları için bu karasevdayı gösterirler.
Sanayi toplumu tarihsel olarak savaş ve hegemonya idealleriyle yakından
bağlantılıdır. İngiltere ile Hollanda ittifakı Fransa tarafından
zorlandıkça, bu devletler hegemonik konumlarını yitirmemek için yine
ucuz üretim zırhına sığındılar. Tarih, eğer sanayi devrimine öncülüğü
olmasaydı, İngiltere’nin hegemonyasını muhtemelen 19. yüzyılın
başlarında, özellikle Napolyon karşısında kaybedebileceğini gösteriyor.
Fransa’nın yanı başında yeni yükselişe geçen ABD ve Rus Çarlığı’nın
hegemonya şansının bulunduğu söyleniyor. Daha sonra bu yarışa Almanya
katılacaktır. İngiltere’nin şansı, belki de tek çaresi olan sanayi
devrimi oluyor. Bu durum bir kez daha zaruretin yaratıcılığı zorladığını
gösteriyor. Buharlı makine ve dokuma mekaniği tarihin çarkını İngiltere
lehine bir kez daha çeviriyor. Siyasi ve askeri yenilikler yeni sanayi
üretimiyle hız ve güç kazanıyor. Bu da peşi sıra askeri başarıları
getiriyor.
Zincir bir defa kurulunca kırılması güç oluyor. Napolyon’un yenilgisi
diğer etkenlerin yanı sıra, büyük ihtimalle esas olarak sanayi
devriminin bir sonucu olsa gerekir. İngiltere hegemonyası koca bir 19.
yüzyıl cihan imparatorluğuna bu sanayi devrimiyle kulaç atıyor. 19.
yüzyıl İngiltere’nin muhteşem yüzyılıdır. ‘Üzerinde güneş batmayan
imparatorluk’ unvanı ilk defa bu yüzyılda İngiltere tarafından
kazanılır. Bu klasik bir imparatorluk değildir. Örneğin Roma ve Osmanlı
tarzı bir uygulaması yoktur. Etkisi altında devlet düzeyinde birçok
siyasi oluşumun mevcudiyeti imparatorluğuna halel getirmiyor. Kendine
özgü çoklu siyasi oluşumları bağrında taşıyan bir model olarak, giderek
zayıflasa da, günümüzde bile İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonwealth)
adıyla yaşamasını biliyor.
Sanayi devriminin dünyaya ihracı her uygarlık biçimine benzer tarzda
gelişir. Kendini kanıtladıktan sonra, önce Batı Avrupa’da, 19. yüzyılın
sonlarında tüm Avrupa’da yayılımını sürdürür. 20. yüzyılın başlarında
tüm dünyaya açılımı hızlanır. Sanayi tekelleri arasındaki rekabetin
öncülüğünü İngiltere ve Alman tekelinin yaptığı bu açılımın
dengesizliği, iki büyük dünya savaşı ve çok sayıda bölgesel ve yerel
savaşa konu olur. Bir kez daha sanayi kârının tekel, tekelin
ulus-devlet, ulus-devletin savaş olduğu karşımıza çıkıyor. Hiçbir
ulus-devletin savaşsız kurulmadığını göz önüne getirdiğimizde,
sanayileşme ve sanayi ihraç bölgelerini kazanmanın kanlı ve kârlı
tarihini çarpıcı bir tarzda bu savaşlarda görüyoruz. Savaşın,
ulus-devletçiliğin özünde kârın yattığı çok açıktır.
Sanayi döneminin emperyalizm olarak da anlam bulması bu dışa ihracıyla
ilgilidir. Sanayileşmenin sömürge ve yarı-sömürgelerde, bağımlı
alanlarda da sınırlı bir gelişim sağlaması, bekleneceği gibi iç ve dış
savaşın başlaması demektir. 20. yüzyılın güçlü bir olgusu olan ulusal
kurtuluş savaşları, özünde sömürge ve yarı-sömürge alanlarının
sanayileşme programıyla bağlantılıdır. Öncülük konumları ne olursa
olsun, hepsinin ulus-devleti, ulus-devletin de sanayileşmeyi en başa
alması, dünya kapitalizmine gidişin temel köşe taşlarındandır. Bu
anlamda Rus ve Çin Devrimleri de son tahlilde birer ulus-devlet ve
sanayileşme devrimidir. Gelişmeler bu süreci çarpıcı biçimde
doğrulamıştır. O halde 20. yüzyıl, ister ulusal kurtuluş savaşları ister
başka yöntemlerle olsun, ağırlıklı olarak Avrupa dışının sanayileşme
çağıdır.
Bu çağ ana hatlarıyla 20. yüzyılın son çeyreğine kadar bütün ağırlığıyla
yaşanır. Daha sonra olan ise, Avrupa’nın kendisine artık fazla kâr
getirmeyen ve çok yük teşkil eden (çevre kirliliği, yüksek ücretler)
sanayiyi dünyaya ihraç etme aşamasıdır. Önce mal, 19. yüzyılda mal ve
sermaye, 20. yüzyılda ise mal, sermaye ve sanayi ihracı biçiminde üçlü
bir mekanizma ile dünyaya taşındı. Sanayileşmeyi tanımayan dünya bölgesi
artık kalmamış gibidir. Böylelikle sanayi çağının esas ağırlığını
yitirdiğini, daha doğrusu sanayiyi finans sermayesiyle ikame ettiğini
belirleyebiliriz. İlk çağını ticaret, ikincisini sanayi devrimiyle
yürüten Avrupa uygarlığı, son aşama olarak üçüncü küresel finans çağını
yaşamaktadır. Finans çağı ağırlıklı olarak 1970’ler sonrası döneminde
öncü rolünü oynamaya başlamıştır. Bundan sonraki bölümün konusudur.
Her çağ bir öncekini ortadan kaldırmaz, ikinci plana düşürür. Ticaret
19. yüzyılda devam etti. Fakat sanayiye göre kâr sağlamada eski gücünü
yitirip ikinci sıralarda yerini korudu. Finans çağı çok önceleri
temelini atmıştı. İtalyan kent cumhuriyetleri bir nevi finans
cumhuriyetleriydi. Birçok krallığı finansla kendilerine bağladılar.
Ticaret çağı döneminde de para işlemleri borç alıp vermede hızlı ve
yoğun idiler. Kredi ciddi bir kazanç kapısı olmuştu. Fakat üçüncü sırada
kâr getiren bir sektördü.
Sanayi eleştirmenleri ve eleştirileri, çevre tahribatının gözle görülür
risklerinin gezegensel boyuta vurmasıyla artmıştır. Endüstriyalizmin
doğurduğu felaketlerle nasıl boğuşulacağı yoğun tartışılan bir konudur.
Bir bütün olarak yaşamla çelişkisi kaldırılamaz boyutlara varmıştır.
Bilim ve tekniğin bu denli sorumsuz kullanımının kıyamet anlamına
gelebileceği tartışma konusu haline gelmiştir.
Tüm sorunların temelinde kâr ve sanayi ilişkileri yatmaktadır. İkisinin
dizginsiz birleşiminin, kalkınma sağlamak şurada kalsın, sorun yumağına
dönüştüğü görülmüştür. Tüm toplumsal alana sanayinin hükmetmesi, emtia
konusuna dönüşmeyen bir toplumsal alanın bırakılmaması, toplumsal
sorunları görülmemiş boyutlara taşıdı. Sanayi kaynaklı birçok gelişme
toplumların doğasına olduğu kadar çevreye de aykırıdır. Kırsal alanın
neredeyse tamamen yutulmasının sonuçlarıyla daha yeni karşılaşıyoruz.
Kentin zıddına dönüşümünün sonuçları da yeni görünmeye başlamıştır.
Alternatiflerin ne olması gerektiği tartışma düzeyini geçmemektedir.
Şüphesiz toplum sanayisiz yaşayamayacaktır. Ama sanayi adına yapılanları
kaldırması da artık beklenemez. Anti-endüstricilik giderek güç
kazanabilir. Kent ve çevre çalışmaları bu yönlü birçok akımı bünyesine
almıştır. Siyasal alana taşınmalar da gittikçe gündem buluyor. Reform
sınırlarını aşmayan bu çabalardan, bozulan her iki doğa dengesini
yeniden kazanmasını beklemek safdillik olur. Mevcut uygarlık
paradigmasında kaldıkça, biçimsel değişimlerden öteye sonuç beklenemez.
Beş bin yıllık uygarlığın taşıdığı olumsuzlukları, belki de sanayi çağı
tek başına birkaç kat arttırmıştır. Bu tüm gözlemcilerin üzerinde
birleştikleri bir görüştür. Bunlardan iklim ısınması sadece bir
örnektir. Yıkım sanıldığından çok daha derin ve kapsamlıdır. Sadece
endüstri çağının eleştirisi değil, tüm uygarlık eleştirisi gereklidir.
Marksistlerin ve diğer muhaliflerin sorunları ya dar sınıfsal
ekonomizme, ya da çevrecilik, kültürcülük ve feminizm gibi kategorilere
sıkıştırmaları bazı olumlu sonuçların sergilenmesine yol açmıştır. Ama
ciddi bir siyasi program ve eylem haline erişememeleri de herhalde köklü
yetmezlikleriyle bağlantılıdır.
Demokratik uygarlık seçeneği üzerinde yoğunlaştıkça, bunun isabetli bir
seçim olduğu her geçen gün daha iyi açığa çıkıyor. Ancak köklü
demokratik uygarlık seçenekleri çok kapsamlı eleştiri ve programlarla
birlikte, en az bunlar kadar hayata geçirici örgüt ve eylemselliklerle
bütünleştiğinde doğaya, yaşama daha özgür, eşit ve demokratik toplum
paradigmasıyla bakıp yol alabiliriz.
C- Finans Çağ-Komutan
Para
Paranın toplumsal komuta gücü haline gelmesi şüphesiz önemli bir
gelişmedir. Bu çözümlenmeden, toplumun kavranması çok eksik kalır. Para
belki de tüm vücuda gerekli enerjiyi oluşturmak için, hücrelere besin
taşıyan damarlardaki kan örneği gibi, ekonomik yaşamda akışkanlık
sağlayan değerdir. Ne olduğu ve nasıl bu konuma eriştiği anlaşılması
gereken en ciddi toplumsal fenomendir. Beraberinde muazzam kirlilik
taşıdığı inkâr edilemez olan bu aygıt, hangi tarihsel ve toplumsal
etkenler sonucu bu durumunu kazandı? Gerçekten toplumda neyi
gerçekleştirmektedir? Kazandırdığı ve kaybettirdiği kişiler, gruplar
kimlerdir? Onsuz olunur mu, olunmaz mı, yerine neler ikame edilebilir?
Sorular çoğaltılabilir.
Değişim aracı olarak para, basit bir işlemin aracı olarak gayet
anlaşılırdır. Yine de dikkat etmek gerekir. Değişenler nedir? Para iki
değişen arasında adil bir ölçü sağlayacak alet olabilir mi? Sorunun daha
başında büyük zorluklar içerdiği açıktır. Bir elmayla bir armudu
değiştirmek gibi en basit bir alışveriş meselesinde, diyelim oran bire
iki oldu: 1 elma = 2 armut. Para piyasada böyle işlev görsün. Neden bire
iki de, üç veya bire bir değil? O zaman işin içine en basitinden emek
değer girecektir. Sorular peşi sıra gelebilir. Emeğe değerini veren
nedir? Başka emek denilip soru sonsuza dek tekrarlanabilir. Açık ki
alışveriş meselesinde adil ölçüyü paranın sağlaması zor görünmektedir.
Büyük ihtimalle gücünü, itibarını bir seçenekten kazanacaktır. Öyle
kabul gördüğü için kabul edilmektedir. Temelinde adalet, değer, emek
gibi ölçüler aramak beyhudedir. Zaman ve mekânda hazır bulunanlar,
işlerimizi kolaylaştırmak için bir arabulucu seçelim demişler. Bulunan
arabulucu nesnenin adını para koymuşlar. Bu kısa öyküyle parayı
tanımlamaya çalışıyoruz. Fakat öyle bir arabulucu aracıyla karşı
karşıyayız ki, bu konumunu bırakıp başka rollere girdi mi her şey allak
bullak olabilir.
Bir örnekle anlaşılır kılalım. Toplum bir kadının ancak bir erkeğe bağlı
olarak bir evde adına namuslu dediğimiz tarzda yaşayabildiği taktirde
kabul görebileceğini belirtir. Kadının öyle olmaktan çıkıp birçok erkeği
eve alması ya da tersi, adamın eve birçok kadını alması halinde durum
nasıl olur? Herhalde en hafif deyimle allak bullak olur. Paranın
durumunda işler daha karmaşıktır. Örneğimize devam edelim. Kadın genel
kabulü bozduğu için evden atılarak bir çözüme varılabilir. Fakat parada
işler bu kadar kolay olmayabilir. Elinde parayı tutan, namuslu olmasa,
paraya ne kadar para katılsa da kabulümdür diyebilir. Hâlbuki toplum
tıpkı bir kadın meselesinde olduğu gibi, bu kabulle parayı aracı
kılmamıştı. Onu biriktirmek en büyük namussuzluktur diyebilmiş olması
kuvvetle muhtemeldir.
Benim kanaatim, iş aynen böyle olmuştur. Son derece nispi bir zaman ve
mekânla sınırlı, kolaylık olsun diye araya konulan bu arabulucu, asla
tüm zaman ve mekâna yayılsın diye kabul edilmemiştir. Burada büyük bir
suiistimal (kötüye kullanma) olayı vardır. Asla kabul etmem diyebilir.
Fakat atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmiş olabilir. O zaman da hükmü yetmez
olur. Dolayısıyla paranın ortama göre oynayan, eşi benzeri görülmemiş
bir fahişenin kendisi haline gelmesi, yine ikinci bir defa kuvvetle
muhtemeldir. Kendini birine bir, birine bin Dolara kiralayabilir. Önünde
bunu önleyecek hiçbir kuvvet artık yoktur. Nasıl bu duruma gelindi?
Biraz da ekonominin dilini kullanarak bunu anlaşılır kılmaya devam
edelim.
Ekonominin değişimle başlatılması pek fazla anlatım ifade etmese de,
değişimin kendisi önemli bir ekonomik faktördür. Birbiriyle değişen iki
şeye mal veya meta denilmektedir. Toplum henüz kullanım değerinden başka
bir değer tanımazken, karşılıklı değişimi ahlaki olarak uzun süre doğru
bulmadı. Armağan ekonomisi dediğimiz bir sisteme bağlı kaldı. Ürettiği
veya elde ettiği çok değerli addedilen bir nesneyi değer verdiklerine
armağan ediyordu. Armağan kültürü yücelticiliği ifade eder. Yüceltilene
armağan sunulur. Değerli olanın böylece değeri kanıtlanmış,
onurlandırılmış oluyordu. Geriye kalan nesneler günlük yaşam için
harcanırdı. Birikime de iyi gözle bakılmazdı. İnsan toplulukları
milyonlarca yıl böyle yaşayabildiler. Mal değişimi olmadan, karşılıklı
mal olarak veya para karşılığında değişime toplumun ahlakı, vicdanı bir
türlü razı olmuyordu. Çünkü ürettiği değerin pahası, karşılığı
olabileceğini düşünmüyordu. Düşünülmesini ahlaken uygun bulmuyordu.
Belki de sağduyusu veya ahlaki bilinciyle bunu hileli bir yol sayıyordu.
Değişimin eşiği ekonominin eşiğiyse, ekonomiye böyle giriş yapılması
herhalde iyi bir giriş sayılmayacaktır. Çünkü asli geleneğe rağmen
yapılmıştır. Değişimi ekonomik ilişkinin temel değeri saymak bir
varsayım olabilir. Ama tek varsayım değerinde saymak doğru olmaz
kanaatindeyim. Ekonomiyi değişimden başka etkenlerle bilimselleştirmek
veya daha doğrusu değişimden farklı, hatta değişimin kabule dayanan,
para gibi arabuluculuğa dayanmayan biçimleri de rahatlıkla
geliştirilebilir. Teorik ve pratik, bu biçimleri geliştirme konusunda
yaratıcı olmaktan geri durmaz. Değişimden daha önemli olan, emtianın mal
haline geliş meselesidir. Kullanım değerinin değişime tabi tutulması
emtialaşma, mallaşma olarak tanımlanır. Toplumda emtia olgusunun ortaya
çıkışı uygarlık sürecine yakın dönemlerdir. Ticaretin kabul görmesindeki
temel etkendir emtia. Emtianın kendisi onu ilk edinenin elinden çıkma
anına denk geliyor. Elinden çıkarmayı kabul etmek emtianın
başlangıcıdır. Karşıdan biri bir şey karşılığında alınca, emtia süreci
tamamlanmış oluyor. Yine bir örnek verelim. Yıllarca beslediği bir
ceylanı başka birinin de yıllarca beslediği keçiyle değiştirdiğini
düşünelim. Bu değişimin adil ve eşit olduğu hiçbir zaman
ispatlanamayacaktır. Çünkü hangi alın terinin ne kadar akıtıldığı hiç
bilinmez. Daha da önemlisi, keçiyle ceylan hiçbir zaman iki eşit olamaz.
Bu analojiler (örnekseme) şüphesiz değişimin mantığındaki çelişkiyi
yakalamak içindir. Ve böylesi çelişkiler her zaman mevcuttur.
Bu çelişkilerin kabulü temelinde para konusuna yeniden döndüğümüzde,
barındırdığı hileleri daha iyi fark etmiş oluyoruz. Toplumları tanırken
bir noktayı daha iyi anlamak büyük önem taşır: Toplumsal olguların
fiziksel olgular olmaması. H2O, mutlak olmasa da, dünya
koşullarında hep su molekülüdür. Başka anlamı olamaz. Toplum ise insanın
inşa ettiği olgular paketidir. İçinde muazzam bilinmezlikler taşısa da.
Toplum kendi inşa ettiğini değiştirip yeni inşalar kurabilir. Şu kural
ortaya çıkıyor: TOPLUMSAL GERÇEKLİKLER İNŞA EDİLMİŞ GERÇEKLİKLERDİR;
doğa veya tanrı vergisi gerçeklikler değildir. O halde para da
rahatlıkla inşa edilmiş bir gerçekliktir. Değişim ve emtialar konusu da
inşa edilmiş varsayımsal gerçekliklerdir. Tanrı veya doğa vergisi
değiller.
Pozitivistlerin en büyük günahı, toplumsal gerçeklikleri fiziki
gerçeklikler gibi olgular niteliğiyle aynı kategoriye koymaları
olmuştur. Toplumsal olguyu değişmez gerçeklikle bir tuttuğumuzda, büyük
yanılgılar içeren toplumsal paradigmalara kapıyı ardına kadar aralamış
oluruz. Ekonomiye pozitivist açıdan baktığımızda, bu sakıncaları
görmemek mümkün değildir. O zaman milliyetçilikler nesnel gerçeğin
ifadesi olarak anlaşıldığında, değişik konumlarda da olsalar, felsefi
bakımdan aynı olan Hitler ve Stalin konumuna düşersiniz. Bu ikisi de,
yani tüm pozitivistler de, kaba materyalistler de toplumda kabul
ettikleri gerçeklere mutlak olgu değeri vermekten kurtulamazlar. Para
konusunu son derece nazik kılan bir etken de topluma bu pozitivist
yaklaşımla bakan anlayıştan gelir: Parayı tam gerçek saymak. Dolayısıyla
onun aracılığıyla el değiştirme, giderek tam gerçek algılamasına
dönüşür.
Paranın ekonomiye değişimle birlikte girmesini ve tarih boyunca
gösterdiği gelişmeleri incelemek konumuz değildir. Fakat paranın giderek
ekonominin vazgeçilmezi haline gelmesi, içerdiği sakıncaların da
büyümesi anlamına gelir. Tek bir değişimin içerdiği çelişkiyle
karşılaştırdığımızda, paranın sınırsız değişim gücü kazanmasının ne
kadar netameli, sakıncalı durumlara yol açacağı anlaşılırdır. Binlerce
çelişkinin somutlaşmış hali olmak kolay bir şey değildir. Bu çelişkili
haliyle ekonomide yol ala ala finans çağına ulaştığında, ortaya çıkan
durumun bütün vehametini görmeden toplumu anlaşılır kılmak kendini
aldatmaktan başka anlama gelmez. Vehamet dediğimiz, paranın bağrındaki
muazzam çelişkilerle birlikte en gelişkin çağına varmasıdır. Bu sicili,
çok kötü bir zorbanın çok büyük bir orduya başkomutan yapılması gibi bir
şeydir. Toplumda başlangıçta sadece hazır olanların bir anlık kabulüne
dayanan bu kuşkulu aracın çok geçici bir aracı konumu giderek tanrı
katına yükseltiliyor. En etkin komuta gücünü de elinde tutarak.
Paranın gelişim tarihini incelemek hayli ilginç olurdu. Tarihte ilk
altın sikkenin Lidyalı Kreuzus tarafından çıkarıldığı söylenir. Halen
altın aramalarının sorun yarattığı Manisa’nın Sard kentinde oturduğu ve
başına gelmedik iş kalmadığı söylenir. Para öyle bir şeydir ki, onunla
da onsuz da olmak çok zor konum arz eder. Bilinen, emtia değişim ve
paralaşmanın el ele vererek hızla geliştiği ve ekonominin başköşesini
ele geçirdiğidir. Pers ve Greko-Romen uygarlığında para kullanımının
çok yaygınlaştığı, günümüze kadar ulaşan yüzlerce sikke çeşidinden
bellidir.
İslam uygarlığında Riyal en az sultanlar kadar itibarlı bir konuma
erişmişti. Kentlerde paranın tahtı sağlamdı. Özellikle Yahudi sarraflar
büyük önem kazanmıştı. Yahudi ve Ermeni sarraf ve tüccarlar Avrupa’dan
Hindistan’a kadar uzanan ticaret yolları üzerindeki kentlerde paralel
bir para ve ticari tekel hattı kurmuşlardı. Siyasi egemenliğe paralel bu
kapital hattı çok etkiliydi. Sultan ve emirlikleri kendine oldukça
bağlamıştı. Avrupa ve Asya’daki etkinlikleri sürekli artıyordu.
Toplumların kavim olarak Yahudi ve Ermenilere artan tepkisinin altında
bu gerçekliğin önemli payı olsa gerek. Yahudi ve Ermeni pogromlarını
araştırırken, bu durum önemle göz önünde bulundurulması gereken bir
husustur.
İtalyan kentlerinin İslam dünyasından para ve ticaretin öncülüğünü
devralmaları 13. yüzyılın ortalarına doğrudur. Özellikle Venedik, Cenova
ve Floransa gerçek bir para ve ticaret mucizesi olarak gerçekleştiler.
16. yüzyıla kadar başta Rönesans olmak üzere her bakımdan Avrupa’ya
öncülük eden yıldız kentlerdi. İtalyan kentleri sadece Rönesans
Devrimini gerçekleştirmekle kalmadılar; para devriminin de önemli
mimarlarındandı. Her ne kadar ilk öncüllerini İslam dünyasında
buldularsa da, katkıları oldukça büyüktür. Banka, senet, kâğıt para,
kredi, muhasebe gibi modernitenin vazgeçilmez tüm para argümanlarını bu
kentler geliştirdi, kurumlaştırdı. Para tarihinde bu gelişmelerin çok
büyük rolü vardır. Pazar ve ticaretin gelişmesinde birer devrim rolünü
oynadılar. Emtialaşma ve paralaşmanın hızını belki de yüzlerce defadan
daha da arttırdılar. Paranın egemenliğinin gelişmesinde kilometre
taşlarıydılar.
Toplum yavaş yavaş bu araçların tahakkümüne hazırlatılıyordu. Görünüşte
basit bir teknik muameleydi gerçekleştirilenler. Bankalar para birikim
yerleri olacaktı. Senetler para karşılığı olan kâğıt parçalarıydı. Kâğıt
para da bir nevi genel senetti. Hafifti, işleri daha da kolaylaştırıp
hızlandırıyordu. Kredi, sıkışık durumda olan müşterilerine daha sonra
ödenecek münasip bir faiz karşılığında verilen borç paraydı. O da işleri
hızlandırıyor, boş kalmayı önlüyor, ilgilisinin tembel tembel
oturacağına işlerini hızla sürdürmesine ve sağlanacak kârla borcunu
kapatmasına hizmet ederek daha hayırlı bir rol oynuyordu. Muhasebe
işlerin kâr-zarar, gelir-gider envanterini netleştiren birer
dokümandılar. Ayna gibi dönemsel olarak kişi veya şirketlerin durumunu
yansıtıyordu. Bunlar basit ama müthiş sonuçları olan devrimlerdi. Başta
Sevilla, Lizbon, London, Amsterdam, Hamburg, Lyon, Anvers, Paris olmak
üzere, İtalya’nın bu devrim ürünlerini Rönesans ürünleriyle birlikte
hızla ülkelerine aktaran Avrupa kentleri devrimleri kıta geneline
yaydılar, büyüttüler.
16. yüzyılla birlikte Hollanda ve İngiltere’nin önce tarım ve ticarette,
sonra sanayide bu devrim ürünlerinin etkin yardımlarıyla nasıl genel bir
kapitalist devrime dönüştürdüklerini taslak halinde sunmuştuk. Kapital,
kapitalist ve kapitalizm para saltanatının ön basamaklarıdır. Onlar bu
basamakları atlayan gerçek birer kraldılar: Çıplak krallar. Ticaret çağı
büyük hızıyla birlikte büyüyen kârını büyük oranda bu paralaşma ve para
araçlarına borçluydu. Paranın egemenliği sessiz ve derinden ilerliyordu.
Sadece krallığa değil, tanrısallığa da oynuyordu. Hem de ilk defa
maskesiz ve bizzatihi olarak. Endüstri çağı ona hem çok şey borçluydu,
hem de çok büyük fırsatlar sundu. Toplumda pazarlaşma, kentleşme,
emtialaşma ve ticaret yoğunlaşması olmadan sanayi devrimi olamazdı. Tüm
bu süreçler para olmadan gerçekleşemezdi. Para ve paralaşmanın hız
kazanması vücut organlarındaki kan dolaşımı rolünü kazanmıştı. Onun
kesilmesi organların çalışamaz duruma gelmesi ve işlevini kaybetmesiydi.
Bu da ölümleriyle eşanlamlıydı.
Fabrika-işçi ilişkisini çözümlediğimizde durum daha iyi anlaşılır.
Fabrikalaşmayı eski köle ve köylü serfle işletmek mümkün değildir. Hem
efendiden, hem senyör ve topraktan kopmadan işçileşme olmaz. Tam bir
işçileşme mutlak ücretle gerçekleşir. Ücret ise, para olmadan ödenecek
bir değer değildir. İşçinin paraya kesin mahkûmiyeti gerçekleşmiş
oluyordu. Para, efendi ve senyör olmadan yeni köleyi mutlak egemenlik
altına almanın konumunu kazanmıştı. İktidarlaşmada bu dev bir adımdır.
Yeni sanayi toplumu bu yolla tamamen paranın egemenliğini tanıyan ilk
büyük toplum biçimi oluyordu. Daha önceki hiçbir uygarlık toplumu bu
denli paranın hâkimiyetini tanımamıştı. Endüstri toplumunda para artık
bir kültürdür. Her şey onun etrafında anlam kazanır. Büyük hayallere yol
açması kadar, tüm büyük projeler para olmadan başlatılamazdı. Çocuğuna
küçük bir ayakkabı almaktan evinin ışığını yakmaya kadar, en ücra köyden
en gelişmiş kent semtlerine kadar her aile paranın mutlak gereğinin
bilincindeydi. Onu elde etmek uğruna içine girilmedik bir iş, plan
düşünülemezdi. Herkes para edinmek için ne gerekiyorsa onu yeni
tanrısına sunmaya mecbur edilmişti.
Görünüşte kutsal değer emek satılıyordu. Bu, paranın yol açtığı en tipik
yanılgılardan biridir. Parayla satılan, yani elden çıkarılan sadece emek
değildir. Onu elde etmek için öncelikle sağlıklı bir bedene, bedeni elde
etmek için bir anaya, anayı elde etmek için bir kadına ihtiyaç vardı. Bu
içinler sonsuza dek gider. Emek ayrıca beceri kazanmalıydı. O olmadan
satın alınmazdı. Onun için ustaya, tezgâhtara; onlar içinse binlerce
yıllık iş tecrübesine, onun emektarlarına ihtiyaç vardı. İşte basit bir
ücret -karın doyurmadan biraz fazla-, tüm bu kutsal değerlerin elden
çıkarılması oyunuydu. Tarih ve toplum satılıyordu. İnsan, birey böyle
araçsallaştırılmıştı. Şimdiye kadar hiçbir toplumsal tanrı bu denli
kulları üzerinde hâkimiyet kurmamıştı.
Para tarihinin önemli bir kilometre taşı da, altın ve gümüş gibi değerli
madenlerin karşılık olarak gösterilmesinden kurtulmasıydı. Bu büyük
devrim -kara para devrimi- 1970’lerde gerçekleşti. Artık para tam
özgürleşmişti. Birinci özgürleşmeyi özgür İtalyan kentleri onu kâğıt,
senet, kredi gibi enstrümanlara bağlayarak sağlamıştı. İkinci büyük
devrimi ise, ABD Dolarının, altın ve gümüşe bağlı olmaktan resmen
kurtulmasıyla gerçekleştirilmişti.
Finans çağına resmen bu devrimle girilmişti. Üçüncü büyük küreselleşme
hamlesi denilen tarihsel gelişmenin altında bu olgu yatmaktadır.
Kapitalizmin ilk büyük küreselleşme hamlesi, bilindiği gibi ticaret
çağının (M.S. 15.-18. yüzyıllar) kıtasal sömürgeleştirme ve yarı
sömürgeleştirme hareketleriydi. İkinci büyük küreselleşme hareketi,
sanayi çağının (kabaca 19. yüzyılın başından 20. yüzyılın son çeyreğine
kadar) emperyalizm hamlesi ve ondan kaynaklanan çok geniş bir sınıfsal
ve ulusal savaşlar dönemiydi. Yaklaşık dört yüzyıl yıl süren bu
dönemlerin baş yapıcılarından birinin para olduğu tartışılmaz bir
gerçektir. Hepsine birden para çağı demek yanlış olmazdı. Kapitalist
modernitenin büyük tanrısı (Zeus, Jüpiter) ulus-devlet, iktidar ve savaş
tanrısı (Ares ve Mars), para ise ekonominin ve tarihte genel anlamda
karşılığı olmayan yeniçağın yükselen yeni tanrısıydı. Tüm kadim
tanrıları bastıran ve hegemonyasını kuran tanrı!
Finans çağının temel özelliği, para kurumunun (tüm enstrümanlarıyla
birlikte) başat duruma geçmesidir. Sanayi ve ticaret tekellerini tamamen
kontrolü altına almıştır. Tekel olarak devleti de (özellikle
ulus-devleti) kendine iyice bağımlı hale getirdi. Ekonominin temel
katları olan kullanım (tüketici) ve üretim-değişim platformlarını da
tamamen paranın denetimine aldı. Kullanılan araçlar IMF, Dünya Bankası,
Uluslararası Ticaret Örgütü; dünyanın tüm merkez bankaları, küresel
bankalar, çeşitli kredi senetleri, piyasa ve borsalar; bono ve tahvil
senetleri, tüketici kartları, faizler ve döviz kurları vb. geniş bir
enstrümanlar listesidir. Bu kurumlar aracılığıyla para artık hayalet bir
varlık haline gelmiştir. Daha doğrusu, ataerk ailenin eski hiyerarşik
yöneticisi durumunda kalmıştır. Onun yerine yeniyetmeler olarak bu
kurumlar evlat rolünü oynamaktadır. Ama hepsinin para atalarının
tohumunu taşıdıkları da bir gerçektir.
Kendi içinde bu kurumlar müthiş bir ağ halindeler. Son derece
organizeler. Saniye saniye birbirlerinden haberleri vardır. Birbirlerini
etkilerler. Hareketleri kısa, orta ve uzun vadeli olarak düzenlenir.
Kısa süreli hareketlere ‘sıcak para’, orta vadeli olanlara ‘bono ve
tahvil’, uzun vadeli olanlara da ‘uzun vadeli senet’ demek moda
gereğidir. Sık sık isim ve süre değiştirebilirler. Toplumsal inşa etme
gerçekliklerinden en hızlı gerçekleştirilenlerdir. Temel muhasebe aracı
Dolar ve Euro’dur. ABD ve AB’nin para birimidirler. Sistem halen
yetkinleştirilmekle birlikte tamamlanmış sayılır. Peki, temel gaye olan
kârlar bu yeni sistem altında nasıl gerçekleştirilmektedir?
Ekonomik, toplumsal ve siyasal dünyanın tüm ilişki ve çelişkileri bu
yeni sanal sisteme olduğu gibi taşınmıştır. Hatta ideolojik, akademik ve
diğer kültürel argümanlar da bu sistemin pençesine aldığı dünyalardır.
Gerçeğe daha yakından bakmak anlam gücümüzü artıracaktır.
Dolar’ın (yedekte tutulan Euro) temel muhasebe birimi olması ne anlama
gelmektedir? Dolar birikim alanları ve milli paralar arasındaki kur
değişimleri; bono ve tahvil, hisse senetleri piyasasındaki hareketler,
faiz ve fiyat değişiklikleri hangi somut dünyalardaki ilişki ve
çelişkileri, dolayısıyla ittifak ve savaşları yansıtmaktadır? Acaba
giderek sıkça sözü edilen Üçüncü Dünya Savaşı ağırlıklı olarak bu
simgesel, sanal dünya içinde geçmiş olmasın? Gerçek alandaki savaşlar
ise, bunun yer yer deprem dünyasının fay yarıklarından dışa vurması
misali gibi olmasın?
ABD’nin İkinci Büyük Dünya Savaşı sonrasının hegemon gücü olduğu genelde
kabul gören bir görüştür. Para birimi olarak Doların dünyasal ağırlığı
bu hegemonyanın sonucudur. İlginç olan tam da bu hegemonya zirve
yaparken, Doların altın karşılığından kurtulmasıdır. Bunun bir nevi
hesapsız, sorumsuz dünya hegemonu olmayı yansıttığı çok açıktır. ABD’nin
1980’lerden itibaren dünyaya trilyonları kat kat aşan Doları karşılıksız
olarak saldığı bilinmektedir. Bu korkunç bir olaydır. Yanlız banknot
matbaasını çalıştırarak yılda trilyon Dolar kazanma anlamına
gelmektedir. Para hiçbir çağda ve hiçbir yerde bu denli kendi kendini
büyütmemiştir. Hegemon olmanın ilk defa kendini paraya yansıtmasını veya
paranın bizzat hegemon olduğunun itirafını bu olgudan başka daha iyi
açıklayan bir araç olabilir mi? Bütün ulus-devletlerin borçlu durumda
olduklarını göz önünde bulundurursak (en büyük borçlu ulus-devlet, çok
tuhaftır, ABD’nin kendisidir), paranın niye tam hegemon olduğunu bir kez
daha algılama gücümüzü arttırmış oluruz. ABD Merkez Bankasının ufak
tefek para oyunlarının (faiz-fiyat indirme, yükseltme hareketleri)
dünyayı şiddetle sarsması da finans sisteminin iyi oturmuşluğunu gayet
iyi açıklamaktadır. Yani paranın gücünü kanıtlayan olgular çok fazla
oluyor.
Krizlerin sistemle bağı daha da çarpıcıdır. Asya, Rusya ve Latin
Amerika’da devrevi olarak zincirleme etkileyerek, saçarak oluşan krizler
tamamen para sahasında geçmektedir. Reel ekonomiye yansımalar hep
sonradır. Daha önceki krizler reel dünyada başlayıp para dünyasında
sonuçlanırken, finans çağının krizleri tam tersine olmaktadır. Reel
ekonomi en sona bırakılmakta, ama finans dünyasının egemenlerinin
istedikleri gibi, o ülke veya ülke bloklarını hizaya getirdikten sonra,
fazla ağırlaştırmadan sona erdirilmektedir. Rusya örneği öğretici
olacaktır. SSCB resmi olarak 1991’de dağıldıktan sonra giderek ağırlaşan
bir finansal kriz sürecine alındı. Kriz 1998’de doruk noktasına
çıkarıldı.
Çok ilginçtir; bu dönemde, bilinen Şam çıkışındaki gelişmeler
bağlamında, ben de Moskova’daydım. Rus yetkililer çok acilen Rusya’dan
çıkmamı, bunun için ellerinden ne geliyorsa yapabileceklerini
söylüyorlardı. Kocaman İstihbarat Şefi şunu belirtiyordu: “Altı ay sonra
olsaydı, her şey kolay olurdu. Biz de sana böyle davranmazdık.” Evet,
1998 krizi Rusya’yı teslim almıştı ve ilk yetkili ağızlardan itiraf
ediliyordu. Gayet iyi hatırlıyorum. Benimle ilgili operasyonu yürüten
İsrail Başbakanı Ariel Şaron ve ABD Dışişleri Bakanı Albraight
alelacele Moskova’ya gelip on milyar Dolar karşılığında Rusya sahasının
dışına atılmamı sağlamışlardı. Bu amaçla IMF ile antlaşma imzalanmıştı.
Türkiye ile Rusya arasında da benim karşılığımda ayrıca ‘Mavi Akım’
anlaşması imzalanmıştı. Rusya’nın da bir şartı bu oluyordu. ABD
muhalefetine rağmen. Rusya sistem hegemonunun istediği neoliberal
politikalara çekildikten sonra, yavaş yavaş felçli halinden çıkıp
sistemle bütünleşti. Bir karşıdevrim de böyle gerçekleşiyordu; sanal ve
finansal karşıdevrimler çağında!
Finans çağının reel dünyayı yönetmesini çözümlemek hayli öğretici
olacaktır.
a- Reel ekonomik dünyayı yönetmesinin paranın komuta gücüne
yükselmesiyle bağlantısını sıkça dile getirdik. Daha çok hegemonun ana
politikalarına hizmet edecek projeler esas alınır. Dünya ekonomisi
finans çağına göre nasıl dizayn edilecek? Hangi bölge hangi mallarda
yoğunlaşacak? Payı ne olacak? Ülkelerin temel siyasetleri nasıl
düzenlenmeli, ekonomik ve sosyal yapılanmalarını nasıl yenilemeli,
borçlarını nasıl ödemeliler, kaynaklarını nasıl kullanmalılar? Ayrıca
asi, çete dedikleri ülke ve ekonomiler nasıl hizaya getirilmeli? Eski
SSCB bloğu, Çin ve diğer üçüncü dünya denilen ülkeler hegemonik sistemle
nasıl bütünleşmeli? İsrail’le ilişkiler nasıl düzenlenmeli? Bir bütün
olarak dünya, ülke, devlet ve halkları neo-liberal yeni finans çağının
genel kriterlerine hangi parametreler tarafından uyum sağlayacaklarsa, o
temelde her ülke, şirket, devlet ve bireylerin önüne projeler konulur.
Bu projelere uygun yatırımlara birçok siyasal ve askeri şart da
bağlandıktan sonra finansman, yani parasal enstrümanlar sağlanır.
Uymayanlara ise kriz dayatılarak iflas noktasına getirilir. Zaten
finansal çağ demek, projelere şartlı kredi sağlama çağı demektir.
Sistem bu temelde çalıştırılmaktadır. Kapitalizmin finansal çağda
ekonomi olmadığını en net biçimiyle bu kısa betimlemelerimiz bile
göstermektedir. Kâğıt oyunlarının ekonomi olmamak kadar, ekonomi dışı
dayatmalar olduğunun en iyi kanıtlama araçlarıdır. Tekelin azami
kârlaşması bu kâğıtlar üzerinde gerçekleşmektedir. Bundan daha açık
ekonomi dışılık olur mu? Hiçbir sektör ve dönem, kârın ticaret ve sanayi
çağının çok üstünde bedava kazanıldığını finans sistemi ve çağı kadar
açıklayamaz. Küçük kuponlar karşılığında herkes kâra bulaştırılarak hem
sisteme suç ortağı kılınıyor, hem sistem kendini daha da güçlendirerek
kurtuluyor. Finansal çağ endüstriyalizmden daha ağır ekonomi dışıdır.
Bir toplum biçimidir, kültürüdür.
Çok üst düzeyde bir parasal tekelleşmeyle karşı karşıya olduğumuz çok
açıktır. Devletleri de (hatta devlet olarak ABD’yi de) içinde eriten bir
süper tekelleşme aşaması söz konusudur. Tüm iktidar süreçlerini kontrol
eden, geliştiren, bozan, yeniden kuran bir güç konumuna erişilmiştir.
Yeni küreselliğin özü budur. Sanıldığı gibi iletişim çağı küreselleşmeyi
nitelememektedir. Ekonomiyle siyasetin, siyasi tekelin hiç örneği
görülmemiş ölçüde küresel çapta iç içe geçmesi özünü teşkil etmektedir.
Tüm yerel, ulusal, siyasi ve ekonomik iradelerin küresel süper tekel
güçlerinin kontrolüne girmesini ifade etmektedir. Bu yeni bir durumdur
ve oldukça üzerinde yoğunlaşmayı gerektirmektedir.
b- Toplumsal realite üstündeki etkisi tamamen fethetme amaçlıdır.
Parasal ve sanal bir toplum hedeflenmektedir. Toplumun kapitalize
edilmesinin en etkili yolu bono, repo, tahvil, hisse senedi gibi
enstrümanlarla kâra iştirak etmektedir. Böylelikle özellikle başta orta
sınıflar olmak üzere, toplum finans dünyasıyla bütünleşmiş oluyor. Küçük
bir kâr karşılığında düzeni koruma gücüne dönüştürülüyor. Düzene karşıt
refleksleri önemli oranda kırılıyor. Tüketici toplum, tüketici kredi,
mikro kredi, binbir türlü proje kredileriyle toplum kıskıvrak teslim
alınmak istenmektedir. Yöntem basittir. Önce krizler dayatılarak
işsizlik dünyasına yeni bir işsizler dünyası ekleniyor. Orta sınıf
çökertilip yeniden aman dilenir hale getiriliyor. Açlık ve yoksulluk
ölüm sınırına dek dayatılıyor. Kargaşa ve kaos derinleştiriliyor. Daha
sonra şartlar karşılığında toplumun yeniden inşası için krediler
bağlanıyor.
Eskiden toplumlar devrimler ve aydınlanma-kültürel hareketlerle
dönüştürülmeye çalışılırdı. Şimdiki finansal yöntemlerle daha komple,
planlı, elini ateşe atmadan, maşayla istediği sonucu elde ediyor; elde
etmek istiyor. Tüm toplumlar üzerinde küresel bir homojenleştirme, kitle
ve sürü toplumu için tek kültürel potadan geçirme, sisteme en ufacık bir
itiraz gelmeyecek biçimde yeniden inşa etmeler devrededir. Toplum
projeleri bir nevi eski devrimlerin, ütopyaların yerine ikame edilmiş
oluyor. Artık ütopya ve devrimlere gerek yoktur. Her şey projelenebilir.
Ayrıca finansörü hazırdır. Karşı-toplum, simülakr toplum, sanal toplum,
tek zihniyetli toplum bu olsa gerek. Acaba dayatılanlar faşizmin yeni
bir maskeyle küresel boyutta gerçekleşme projesi ve dünyası değil midir?
Finans çağının toplumunu her yönüyle tanımak ve tanımlamak gerekir.
c- Finans çağının siyaset ve devlet politikaları endüstriyel çağla
kısmen çelişik özellikler taşır. Endüstriyalizm esas olarak
milliyetçilik ve ulus-devlet politikalarında yoğunlaşır. Tekeller
yaratmak ister. Finans çağının küresel olma ihtiyacı bu tekelleri artık
engel olarak görmektedir. Kapitalizmin bir dünya-sistem olarak doğması
da ulus-devlet tekelini sonuna kadar destekleyemez. İçe kapanmaya
eğilimli ulus-devlet tekelleri, küresel çapta hareket etmek isteyen
tekellerin önünde engel konumuna gelirler. Özellikle finans çağı küresel
çapta ancak enstrümanlarını kullandığında kârı arttırabilir. Ulus-devlet
bu durumda karşısında ciddi bir engel olarak durmaktadır. Ya yeni duruma
uyarlanacak, ya da yıkılacaktır. Kuzey Kore, Libya, Suriye, İran, Irak,
vb. Libya uyarlanmayı kabul ettiğinde varlığını korudu. Irak kabul
etmeyince, simgesel önemde finans çağının gazabına uğradı. Yenisi inşa
edilmek durumundadır. Tümüyle yıkma durumunda değildir. Özellikle
Brezilya, Türkiye, Arjantin, Çin, Hindistan ve Rusya gibi ülkeler
ulus-devletçiliği en yoğun biçimde yaşadıkları için, krizlerle terbiye
edilip sistemle yeniden entegre edilmek durumunda olan ülkelerin başında
gelmektedir.
Daha da önemlisi, tek standart ulus-devlet derinliğine küreselleşmeyi de
engellemektedir. Küresellik ulus-devlet tipi yerel siyasi üniteleri
değil, daha küçük çapta sınırlı ve bağımlı iktidarla yetinen devlet
tipini gündemleştirmektedir. Orta büyüklükteki devletleri yerel
birimlerle dönüştürmek istemektedir. Ulus-devletle finans çağının
küreselliği uzun süre çelişkili olmaya adaydır. Bünyelerindeki sınırlı
anti-kapitalist unsurlar da bunu zorunlu kılmaktadır. Genelde klasik
devletin ve en çok da ulus-devletin yol açtığı derin yetmezlikler, sivil
toplum denilen, özünde sivil toplumu tam anlamıyla temsil etmeyen bir
tampon sistemle aşılmak istenmektedir. Sivil toplum demokratik
içeriğinden boşaltılarak, liberalizmin ulus-devlet çıkmazını hafifletmek
için kullanılmaya çalışılmaktadır. Sivil toplum klasik uygarlıkla
demokratik uygarlığın üzerinde en çok çekiştikleri politik alandır.
Sivil toplumun demokratikleşmesi ilkesel bir sorun olup, çözümlenmesi ve
çalışılması gereken temel demokratik siyaset görevlerindendir.
İdeolojik planda finans çağının gündeme getirdiği temel konu ve
sorunların başında uygarlıklar savaşı, radikalizm, terörizm, devletin
yeniden inşası, globalizm, dinin yükseltilmesi gibi değerler
gelmektedir.
Uygarlıklar savaşı tezi iki bakımdan önemlidir. Sistemin hegemon gücünün
mensup olduğu uygarlığı dayatması beklenebilir. Sanıldığı gibi ve bazı
çevrelerin yansıttığı türde beyaz, Anglo-Sakson Hıristiyan uygarlığı söz
konusu değildir. Reel sosyalizmle yaratılmak istenen sosyalist
uygarlığın kapitalist moderniteyi aşamaması, aşma özelliklerini
sergileyememesi nedeniyle sistemle yeniden buluşması, var gibi gelen bir
uygarlık krizinin aşılmasını mümkün kıldı. İki blok arasındaki
çatışmanın iki uygarlık arasında değil, iki hegemonik güç (aynı
moderniteyi temsil eden) arasında olduğu, SSCB’nin çözülmesi ve Çin’in
kapitalistleşmesiyle açığa çıkmıştı.
Fakat İslam dünyası denilen alan çok eski bir uygarlık alanı olmasının
yanı sıra, İslamiyet’in bir nevi bölgesel milliyetçi konumu, ayrıca
İsrail ile çelişkiler uygarlıklar sorununu gündemleştirdi. Ortadoğu her
üç kapitalizm çağında da sistemle bir türlü bütünleşmiyordu. Ulus-devlet
de çözüm getirmek şurada kalsın, sorunu daha da kilitliyordu. Dinsel
milliyetçiliğin hem Suudi Arabistan, hem Şii İran kanadında
yükseltilmesi, şiddetin de olanca yoğunluğuyla devrede olması,
İsrail-Filistin sorununun kalıcı etkileri uygarlık tartışmasını
boyutlandırıyordu. Bu, sorunun uygarlığın kendi içindeki boyutuydu.
Diğer boyut bölge halklarının, mozaik toplumların varlıklarını koruma,
kültürel kimliklerini savunma, despotik ve ulus-devlet karmaşası faşist
devletten kurtulma arzusuydu. Bir anlamda güçlü potansiyel taşıyan
demokratik uygarlıkla klasik despotik uygarlık arasındaki çatışmanın
bölgesel yansımasıydı. Açık ki, bu anlamda petrol ve su meselesinin de
etkisiyle Ortadoğu’da ciddi bir uygarlıklar arası sorundan
bahsedebiliriz.
Radikalizm, finans çağının küreselciliğine karşı özünde ulus-devletçi
bir tepkidir. Dinsel ve ırkçı renkleriyle ulus-devletin daha çok içe
kapanmasını amaçlayan, ideolojik-politik çıkışlardır. Her alanda
örnekleri vardır. İslam, Hıristiyan, Hindu, Afrika animizmi gibi dinsel
olanlarla her ulus-devlet içindeki sağ milliyetçi-ırkçı unsurlar diğer
radikal kanadı teşkil eder. Bazen ikisinin çakıştığı sıkça görülen
örneklerdir. Küreselciliğe karşı yerelciliğin geri biçimini temsil
ederler. Diğer yandan küreselciliğe karşı yerel demokratik, kültürel,
feminist akımlar ve yeni sol özellikle Dünya Sosyal Forumu gibi
platformlarda yetersiz de olsa bir araya gelerek demokratik uygarlık
için bir tartışma gücünü sergilemektedirler. Terörizm büyük ihtimalle
sistemin bir provokasyon hareketidir. Finans çağının iktidarına meşru
gerekçe yaratmak için, bilinçli başvurulan araçlar olduklarına dair
güçlü işaretler vardır. Örneğin El-Kaide halen sır özelliğini
korumaktadır. Finans çağının kendisi güçlü terörist özellikler taşır.
Paranın tahrip ettiği toplumsal ilişkiler başlı başına büyük bir
terörizm sorunudur. Hiçbir terör, toplumu en derin bağlarından
uzaklaştıran para hegemonyası kadar etkili olamaz. Sistemin tüm
ekonomik, toplumsal ve siyasal alanda varlığını inşa etmek ve sürdürmek
için yaptığı faaliyetlerin büyük bir kısmı, tarihte örneğine ender
rastlanan terör kapsamındadır. Büyük terörü provokatif unsurlarla
gizlemek istemektedir. Paradan para kazanmanın reel ekonominin dışında
büyük çapta gerçekleşmesi, tarihte hep karşımıza çıkan güçlü ve kurnaz
elin sistem haline gelmesi ve toplumun tepesine oturmasıdır. Kırk
haramilerin soygunları finans çağ tekel soygunlarının milyarda biri bile
etmez. Böylesine büyük boyutlu soygunlar ancak tam bir terör sisteminde
gerçekleşebilir. Bu anlamda iletişim çağı denilen olgu, ancak finans
terörünü örtülemek için gerekli olabilirdi. Belki de bu amaçla medya
terörü dediğimiz kavram anlam kazanabilir. Özcesi, sistemin kendisi
tarihte gelmiş, gelecek en büyük teröristtir.
Dinin yükseltilmesi yine perdeleme ve örtüleme bağlamında anlam ifade
edebilir. Sömürü tarzı, din gibi yüksek meşrulaştırma gücüne ihtiyaç
duyar. Toplumun ihtiyaçları temelinde daha önce başlatılan üretimden
dışlanma süreci finans çağıyla zirve yapar. Kitlevi işsizlik
gerçekleşir. Bilimle izahı zor süreçler (kabul edilemez gelişmeler)
ancak dinle yumuşatılarak yaşatılabilir ki, olan da budur. Söz konusu
olan baskı altına alınan din kültürü değildir; yeniden dinselleşme
denilen olaydır. Tutuculaştığında her çağın içine girdiği ideolojik
tutuculaşmadır. Toplum böylelikle ekonomik rantiye, sürü toplum,
uygarlık çatışmaları, terör ve dinsel tutucu halkalarla kıskıvrak
bağlanmaktadır. Demir kafes, büyük gözaltı; toplumu tam kontrol
edemediğinde, bu tür yeni ideolojik etkenler eklemleştirilerek devreye
sokulmaktadır.
Görünüşte kapitalizmin en güçlü çağı olan finans kapital tüm
özellikleriyle çöküşü ifade etmektedir. Sistemin sürdürülme
potansiyelini tükettiğini göstermektedir. Bir çağ ne kadar boşalırsa, o
kadar tutuculaşmak zorunluluğunu hisseder. Bu zorunluluk gücünün değil,
güçsüzlüğünün karşılığıdır. Üretim insanın, toplumun onsuz
yaşayamayacağı temel faaliyetidir. Finans çağı ise, bunun
sağlanamadığının itirafıdır. Üretimi gerçekleştiremeyen bir sistem işsiz
sistemdir. Olan da budur. Çalışmayla, üretimle bu kadar çelişen bir
sistemin tek yaşama şansı terördür ki, çok lafı edilen, saptırılan ve
provokasyonla yürütülen de esas olarak budur.
1980’lerin başında sistemin iki hegemon gücü olan ABD ve İngiltere’nin
başında bulunan Reagan ve Thatcher’ın Nikaragua ve Falkland
saldırılarıyla terör dalgası başlatılmıştı. Pakistan ve Türkiye’deki iki
darbe iktidarı da en yakın yardımcılarıydı. Latin Amerika toptan
terörize edilmişti. Yıldız savaşlarıyla devam ettirilen silahlanma
yarışları Rusya’yı hegemonik güç olmaktan caydırmıştı. Çin’de Deng Siao
Ping reformları sisteme verilen tavizlerdi. Ulusal kurtuluş savaşları ve
refah devletiyle sağlanan tavizlere de son verilip, her alanda finans
çağının terör rüzgârı estirildi. Clinton bunu daha yumuşak ama etkili
politikalarla sürdürdü.
Tam fethedilemeyen bir Ortadoğu kalmıştı. O da uygarlık, radikalizm,
terör, din kaynaklı sorunların kördüğümüne çevrilmişti. Sistem gerilemek
istemiyorsa, şu veya bu yolla fethini tamamlamak durumundaydı. Ayrıca
hayati petrol sorunu vardı. Petrol, finans çağının üzerinde en çok prim
yaptığı sektördü. Sistemin ona bir asır daha ihtiyacı olduğu
tespitliydi. Arap-İsrail sorunu sistemin başında Demokles’in kılıcı gibi
sallanıyordu. Şii İran büyük tehdit olmaya devam ediyordu.
Bölgenin büyük problem kapasitesi İngiltere ve Fransa’dan miras
kalmıştı. Birinci Dünya Savaşı bölgede aslında bitmemişti. Darbe, isyan,
iç savaş, gerilla hep bu bitmemiş halin göstergeleriydi. Sınırlar sırf
problemleri çoğaltmak için cetvelle çizilmişti. ABD’nin bu sorunlar
nedeniyle uzun süreden beri bir proje peşinde olduğu tahmin
edilebilirdi. Soğuk savaş, SSCB, Latin Amerika ve Avrupa ile sorunlar
olmasaydı, bölgeye çoktan müdahale etmek zorundaydı. Bahsi geçen
sorunlar, tam olmasa da, 1990’ların başında sistem için nispi hal yoluna
girmişlerdi. Ortadoğu sorunu ise kangrenleşerek devam ediyordu. Ya tam
vazgeçecek, ya da tam müdahale edecekti. Vazgeçse petrol, İsrail elden
gidecek, İran’a hegemon olma şansı doğacaktı. Saddam, Arap Bismarck’ı
olma hevesine kapılmıştı.
Ticaret çağı büyük sömürge talan savaşlarıyla yürütülmüştü. Sanayi çağı
iki büyük dünya savaşı, kendi içinde sınıf savaşı dışında ulusal
kurtuluş savaşlarıyla dolu yaşamıştı. Finans kapital ise, tüm toplumun
toplumla iktidar savaşına dönüşmüştü. Uygarlık tekellerinin bu en
sonuncusu, Ortadoğu’nun tümüyle yitimi karşısında yapısal kaosun dibini
boylayabilirdi. Zaten yaşanan da buna yakın bir durumdu. Sistemin şansı
önemli ölçüde bölgedeki gelişmelerle bağlantılı hale gelmişti. Bu
nedenle kendine özgü koşulları nedeniyle yaşanan bir Üçüncü Dünya
Savaşıydı. Sonraki gelişmeler bunu doğrulayacaktı.
Bu sürecin benimle olan kritik ve stratejik ilişkisi sanıyorum ilerde
daha net anlaşılacaktır. Konu zaten giderek netleşmektedir. Suriye’nin
etkili lideri Hafız Esad, ABD’nin etkili lideri Clinton’la iki sefer
görüştüğünde, gündemin yarısının bana ilişkin geçtiğini duydum.
Kilitleyici bir konuma geldiğim anlaşılmıştı. Büyük Ortadoğu Projesinde
(BOP) Kürtlere uzun vadeli olarak stratejik bir rol biçilmişti. Bölgenin
finans kapitalle olan sorunlarının çözümünde Kürtler ve Kürdistan
koçbaşı olarak kullanılacaktı. Bir dönem Ermeniler ve benzerleri
(Helenler, Asurîler, hatta Yahudiler, Arap ve Filistinliler) bu tür
amaçlar için kullanılmıştı. Statükocu, aşırı ulus-devletçi, sistemle
sorunların çözümüne yardımcı olmak yerine köstek olan, bölgenin hegemonu
olmak sevdasını bırakmayan güçlere Kürt sopası çözücü etki yapabilirdi.
1970’lerden beri hazırlandığı anlaşılan bu planın içine ben beklenmedik
bir unsur, ama kilitleyici olarak dahil olmuştum. Ya tam dediklerine
uyacak bir askerleri olacaktım, ya da bertaraf edilecektim. Yapım
sistemin askeri olmaya elverişli değildi. Dolayısıyla ilk ve en kolay
bertaraf edilen unsur olmam anlaşılır bir husustur. Birinci Dünya Savaşı
Avusturya Veliahdının bir Sırplı militan tarafından vurulmasıyla
başlamıştı. Ama savaş Ortadoğu’da devam ediyordu. Daha da şiddetlenerek
devam edecekti. Ama Üçüncü Dünya Savaşı olarak. Kurban ise, bu sefer tam
tersine, sistemin tüm örgütlü güçlerinin planıyla ben olacaktım.
Benzerlik ve tarihin yenilenerek tekerrürü çok çarpıcıdır. Atina İstinaf
Mahkemesindeki davamla ilgili savunmamda, “Tanrı Zeus ve yardımcısı
Tanrıça Athena, Hades ve Ares’in el ele vererek, Prometheus’u bağlayıp
Kafkasya kayalıklarına zincirlemeleri gibi, onların insan torunları da
beni zincirleyip İmralı Adası kayalıklarına zincirlediler” demiştim. Bu
değerlendirmemin biraz eksik kaldığı anlaşılıyor.
Bu çözümlememle daha iyi anlaşılıyor ki, beni gerçek bir tanrı
zincirledi. Tarihin dehlizlerinde gizlice büyüye büyüye palazlanan,
paralanan bu küçük tanrı yavrusu, kapitalist çağla toplumun gün yüzüne
çıkmıştı. Kendini öyle kabul ettirdi ki, daha önceki çağların bütün
tanrıları ortadan yok oldu. Krallar yerlerde süründü, kelleleri
koparıldı. İnsanlığa en kanlı zamanları ve iliklerine kadar sömürüyü
dayattı. Yerin altını ve üstünü kirletti, birbirine kattı. Gerçekten
insanı ve gayrısı sınırsız canlıyı yok etti.
Paranın tanrısallaşması, gerçeğinden daha dehşetli bir olgudur.
Dayandığı ve sürüklediği sistemi eğer bu satırlarla biraz dile
getirebildiysem, bu adına mutluluk denilen olgunun belki de bana nasip
olan nevi münhasır tek mükâfatıdır. Spinoza, “Anlam özgürlüktür”
demişti. Onun dışında özgürlük olmadığına ben de inanıyorum.
Anlayabildiğim kadar özgürleşmem, yaşam için güçlü kuvvetimdir. Finans
çağının en büyük tanrısı, tüm yardımcı ve yardakçılarıyla birleşip beni
İmralı kayalıklarına bağladılar. Ama karşılığında tarihin tüm kutsal
tanrı ve tanrıçalarının tahtı kurulu olan Zagros ve Toros dağlarında bir
daha asla sönmeyecek özgürlük meşalesini tutuşturanları bularak.
Apollon ışık ve savunma tanrısıydı. Ondan biraz hoşlanırım. Dionysos
dağların aşk, neşe, şarap tanrısıdır. Onun kültüründen de hoşlanırım.
Zagros-Toros kökenli daha eski tanrıların Anadolu’ya taşmış suretleridir
ikisi. Açık ki, halkların binlerce yıl süzülen kimliklerini ifade
ediyorlar. Işık ve neşe, yaşamın en güzel ifadesidir. Bölgemizin iki
kadim tanrısı Gudea ve El-Lah’a gelince, onların üzerinde de
yoğunlaşıyor ve çözümlemeye çalışıyorum. Halklarımızı Parallah
karşısında neden ışıksız ve savunmasız bırakıp kan ve acı içinde
kalmalarına razı olduklarını öğrenmek istiyorum. Bölgenin âşık bir
çocuğu olarak halklarımızı hileli, madrabaz ve kör para tanrısının
insafına terk etmediğim için mutluyum. Dostlarımın ve teşkil ettikleri
toplumların da benimle sonsuza dek mutlu kalacaklarına hep inanırım.
6- SONUÇ:
DEVLETLİ UYGARLIK
DEMOKRATİK UYGARLIKLA UZLAŞABİLİR Mİ?
Savunmamın bu bölümünün özetini kısa sonuçlar halinde sunmaya
çalışacağım.
1- Tarih boyunca iktidar oluşumunu çözmeden sağlıklı bir sosyoloji
çalışması yapamayız. Pozitivist bilim anlayışıyla, diğer bir deyişle
paradigmasıyla geliştirilmek istenen toplumsal bilimler tamamen çıkmaz
içinde kalmıştır. Aksi halde bu denli yükselen sömürü ve savaş olgusunu
izah edemeyiz. Bilim adamı topluma karşı bir din adamı veya
ahlakiyatçıdan daha az sorumlu olamaz. Madem bilim mitoloji, din ve
felsefeye karşı daha yüksek bir anlam gücüdür, o halde neden kendi
devrimini yapıp (17. yüzyıl) zaferini sağladığı halde, bu üstünlüğünü
eşi görülmemiş savaş ve sömürü olgularına karşı gösteremedi? Bilimin
iktidarlaşması buna neden olarak gösterilebilir. İktidarlaşan bilim
özgürlüğünü kaybeder.
Bilimi en gelişkin anlam yorumu olarak tanımlarsak, bu kadar hızla
iktidarla bütünleşmesi ya bilim adına bir yenilgidir, ya da bilim diye
tanımlananın ciddi bir anlam sorunu vardır. Bu sorunu pozitivizmle
bağlantılandırmak istedim. Kendisi çok eleştirmesine rağmen,
pozitivizmin din ve metafiziğin de gerisinde, en kaba materyalizmle iç
içe bir din ve metafizik olduğu, pozitivist bilimler denen disiplinlerin
sorumsuzluk (Sömürü ve savaşa karşı bir şey yapmadılar. Kendi sorunları
saymadılar. Daha sonra iktidarın bilimi idiler) düzeyinden açıkça ortaya
çıkmış bulunmaktadır. Bundan çıkarılması gereken en önemli bir sonuç,
bilimin yeniden bir anlam yorumuna şiddetle ihtiyaç duyduğudur. Bilimin
yeni bir paradigmatik devrime ihtiyacı vardır. Yorum gücümü anlam
yeteneğimin uygulaması olarak bu çalışmada sınadım. Sonuçlar bu
sınamayla ilgilidir.
2- İktidarı bir gelenek olarak düşünmek gerekir. En kadim geleneklerden
biri olarak. Toplumlar üzerinde günlük olarak doğum hükmünü icra eden
eylemler bütünü değildir. Salt devlet olmadığını ise çok daha iyi
anlamak gerekir. Çokça yapıldığı gibi, iktidarı devlete ve devlet
biçimlerine indirgemek yapılacak yanlışlığın temelidir. Hele hele savaş
eylemlerini göze batan diğer iktidar uygulamalarıyla birleştirip sunmak
iktidarın en oportünist izahı olacaktır. Bu çalışmada bir imge kavram
olarak ‘kurnaz ve güçlü adam’ deyimini çok kullandım. Hani piyasaları
düzenleyen bir ‘gizli el’den bahsedilir ya, bu da onun gibi bir şeydir.
Ama iktidarın temelini anlamak açısından yüksek öğretici değeri olduğu
kanısındayım. Kendini bazen yüze açık vurup, çoğunlukla toplumun açık
yüzeyi altından iktidarı düzenleyen her ilişki ve bu ilişkilerin
sahipleri, iktidar inşacılarıdır.
İktidar en fazla süreklilik ve yoğunlaşma istidadında olan bir toplumsal
olgudur. Kadını evcilleştiren erkek belki de bunun ilk ve en büyük pay
sahiplerindendir. Şamanistlerin anlam gücü üzerinde tekel kurmaları,
rahipleşerek dini hüviyet kazanmaları, iktidarın çıplak gücünün
kutsallaştırılmasında ve sır niteliğine bürünmesinde çok etkili
olmuştur. İktidar mitolojisini ve tüm tanrısallaştırma kavramlarını bu
gruba bağlamak mümkündür. Mitolojik ve dini söylem büyük oranda
iktidarın inşa edilmesinde ve meşrulaştırılmasında çok etkilidir.
Hiyerarşik ataerkil rejimin rahip + yönetici + komutan üçlüsü, toplumda
iktidar zeminini en geniş yayan grup niteliğindedir. İktidarın ilk taht
kurma, sembolize etme geleneğinin yaratıcılarıdır. Tanrısallık, taht,
yüceliş, tanrı-insan kopukluğu, kadın tanrıçanın gözden düşürülmesi,
kulluk gibi kavramlar bu dönemden kalma güçlü iktidar simgeleridir.
3- Devlet iktidarı, hiyerarşik ve evcilleştirilmiş kadın zeminleri ve
kulluğun köleleşimi üzerinde daha kalıcı ve somut bir iktidar
biçimlenmesidir. Toplumda çok yaygınlaşmış iktidar ilişkilerini
düzenlemeyi, belli bir sorumluluğa kavuşturmayı ve daha etkili ve
ekonomik kullanmayı ifade eder. İktidar devleti içerir. Fakat devletten
çok daha fazlasını içerir. Devletler tarihte kendilerini en çok
kavramlaştıran, tarihi kendileriyle başlatan tekel kurumlardır. Son
tahlilde toplumun artan ekonomik gücünü demokratik siyasetin konusu
olmaktan çıkarıp üzerinde iktidar gücü olarak tekel kurmayı, böylelikle
artık-ürün ve değerlere el koymayı ifade eder. Devletle ilgili diğer her
şey; mitoloji, felsefe, din, bilim, savaş ve siyasetler bu asli amaçla
bağlantılıdır. Komünist devlet olunsa dahi sonuç değişmez. Devletle
iktidar toplumda resmiyet kazanır. Meşruiyetini geliştirir.
Topluma anlamlı gelebilecek eylemler, savaşlar, söylemler devlet adına
hareket edenlerin en çok ilgilendikleri konulardır. Devlet hukuki olarak
bir kurallar bütünüdür. Geleneğin güçle takviye edilen kurallı hali
diğer bir devlet tanımlanması olarak kullanılabilir. Bu anlamda en
gelişkin soyut ilişkiler toplamı da denilebilir. Din, despotluk,
krallık, imparatorluk, cumhuriyet, mutlakıyet, ulusal, sınıfsal, etnik,
hukuk, laik, demokratik, sosyal devlet gibi adlandırmalar biçimsel
anlamda farklılık içerseler de, özde hepsi iktidar düzenlemesidir.
İlişki somutluğudur. Kentler toplumsal olarak karmaşıklaşıp
sınıflaştıkça, devlet ve iktidar oluşumlarında başat rol oynamaya
başlarlar. Fakat kent yalnız devletle özdeşleştirilemez.
4- Uygarlık devletin kent üzerindeki yoğunlaşması çerçevesinde kazandığı
toplumsal hâkimiyetin kapsayıcı ifadesidir. Devletin kenti yönetmesi ilk
ciddi uygarlık girişimidir. Uygarlığın diğer karşılık kelimesi olan
‘medeniyet’ zaten şehirlilik, şehirli gibi sıfatlarla bu anlamlılığı
açıklar. Uygarlığın devleti aşan bazı özellikleri vardır. Zaman ve
mekânla bağı sıkıdır. İçinde çok sayıda etnisite, kavim, ulus, din,
inanç, düşünce barındırır. Devlet uygarlığın çekirdeğidir. Ama her şeyi
değildir. Şehir de devlet için asli bir mekândır. Ama şehir sadece
devlet ve hatta iktidar değildir. Uygarlıklar farklı mekân ve zamanlarda
çoklaşabilirler. Mısır, Sümer, Pers, Greko-Romen, Hıristiyan, İslam,
Hint, Çin, Aztek, Avrupa uygarlıkları gibi. Hepsinde benzerlik sağlayan
şehirlilik, sınıflılık ve kenttir. Uygarlıkların kendi içinde ve
aralarındaki ilişkiler ekonomik ve siyasi tekel içeriğine bağlı olarak
barışçıl ve savaşçıl olabilir. Kendi paylarına düşene razı olduklarında,
buna adil paylaşım deyip barışabilirler. Razı olmadıkları taktirde savaş
uygarlıkların, dolayısıyla devletlerin en çok başvurdukları adalet aracı
olur. Savaş, şiddet, uygarlık, devlet ve adalet-hukuk arasında sıkı bir
ilişki vardır. Özünde toplumsal grup ve bireylerin öz eylemleri üzerinde
kendi adlarına ya sahip çıkmayı, ya da başka kişi ve grupların onların
eylemini (ekonomik, siyasi, ideolojik) sahiplenmesini ifade eder.
Uygarlık tüm bu gelenek, kurum ve kuralların ilişki bütünlüğüdür. Bazen
sınıf ve artık-ürünün oluşum tarzlarına bağlı olarak da
ifadelendirilirler. Kölecil, feodal, kapitalist uygarlık gibi.
Evcilleşmiş kadın + hiyerarşik ataerkillik + devlet + uygarlık =
katmanlar halinde iktidar bütünlüğünün ne kadar komple bir güç
ilişkileri toplamı olduğunu formüle etmektedir.
5- Demokratik uygarlık veya medeniyet, devletli uygarlıktan ayrı bir
toplumsal kategoridir. Gerek devletleşme ve uygarlaşmadan önceki
toplumsal formların, gerekse sonrakilerin devlet dışında kalmış
yapılarını kavramlaştırmayı amaçlamaktadır. Tarih boyunca devletler
kendilerini hep toplumla özdeş tutmaya özen gösterirler. Devletten ayrı
bir toplumsallığın olamayacağını ideolojik söylemlerinin baş köşesine
oturturlar. Toplumun devletten farklı olduğunu ve köklü çelişkilerinin
bulunduğunu belirtmek, devlet sahiplerinin tepkilerini en çok çeken
söylemlerdir. Fakat özünde devletin çok dar bir çıkar tekeli olduğunu,
kamusal denilen (toplumun ortak işleri) işleri ise temel amaç
edinmediğini ve kendisine meşruiyet kılıfı haline getirdiğini belirtmek
önemlidir.
Şüphesiz toplum ilkel komünal aşamadan sonra karmaşıklaşmış ve toplumun
idare edilmesi gereken birçok ortak işi ortaya çıkmıştır. Devlet bu
işleri kendisi için meşruiyet gerekçesi yapıp toplumu dışlarken,
demokrasi bu ortak işlerin bizzat toplumca yerine getirilmesini önerir
veya sağlar. Devlet uygarlığıyla demokratik uygarlık arasındaki
ayrılığın temelinde bu olgu yatar. Bu olgunun yaşamsal bir önemi vardır.
Topluluklar kendilerine ilişkin bütün işler konusunda söz ve eylem gücü
haline geldiklerinde demokratik olduklarından bahsetmek mümkündür. Aksi
halde kendi ortak işlerinden çoğunu devlet veya başka gruplar yerine
getirdiğinde yetenek, özgürlük, eşitlik ve bilinç kaybına uğrarlar.
Kendini eylemleyemeyen ve konuşturamayan birey ve gruplar bilinç
edinemez, yetenek kazanamaz, eşit ve özgür yaşayamazlar. Olgusal
farklılık bu denli önemli sonuçlara yol açmaktadır.
Topluma ilişkin belirtilmesi gereken en temel bir olgu, milyonlarca yıl
yaşadıkları ilkel klan ve kabilelerin komünal düzenidir. Demokrasinin en
ilkel halini bu komünal düzende bulabiliriz. Nasıl devlet uygarlığın
çekirdeği ise, ilkel komünal düzen de demokratik uygarlığın
çekirdeğidir. Tek başına bu olgu bile demokratik tabanın ne denli güçlü
olduğunu açıklar. Yazılı tarih hep devlet uygarlıklarından bahseder.
Toplumların milyonlarca yıllık komünal düzenlerde nasıl yaşadıkları,
işlerini nasıl çevirdikleri bu tarihin kapsamına girmez. Hâlbuki asıl
tarihin bu olması gerekir. Çünkü insan türünün hem zaman hem mekân
bakımından uzun süre ve geniş çevrelerde yaşadıkları komünal yaşam,
toplumun kendisini ifade eder. Toplum asıl budur. Devlet ve uygarlık ise
çok sonra gelir ve yapaydır. Asıl toplumun üzerine konmuş bir nevi
gereksiz süs püs ağırlıklarıdır. Onlar olmadan da toplum gelişmesini
sürdürürdü. Nitekim sürdürmüştür. Ama çarpık, kanlı ve sömürülü bir
sürdürülüşe mahkûm edilmiştir.
Yazılı ve devletli toplum diline, tarihine baktığımızda, kullanılan
terminolojinin hep yalan, hile, zulüm ve baskı dili olduğunu görürüz.
Toplumlar için sanki baskısız ve sömürüsüz, ezilensiz, kul ve kölesiz
bir yaşam mümkün olmazmış gibi bir imgeler dünyası kurulmuştur. İmgeden
reele geçerek doğal akış hali, yani demokratik potansiyel olarak
topluluklar, yaşamlarının çocukluklarında zincire vurulmuşlardır. Olağan
olmayan bu durumdur, yani zincirli uygarlıktır. Bu uygarlığın atom
bombası patlattığını, beş bin yıllık ömrünün sadece üç yüz yılını barış
içinde geçirip hep savaştığını, çevrenin yaşanmaz durumundan ve tüm
toplumsal sorunların kangren hale gelmesinden sorumlu olduğunu
belirtmek, demokratik çıkışın gerekçesinin güçlü savunusudur. Doğal
olmayan devletli uygarlığın azmanlaşması, buna karşılık demokratik
uygarlığın cüce kalmasıdır. Tüm toplumların bağrında yaşadıkları ana
çelişki budur. Demokrasili gelişememe, devletli, sözsüz ve eylemsiz
uygarlık hastalığıdır bu. Toplumların neşeli, aşklı hali en az acılı,
üzüntülü ve aşksız hali kadar normal sayılmalıdır. İşte demokratik
uygarlık bu neşeli, aşk halli uygarlığa gidişin toplumudur. Sadece bir
seçenek değil, en doğal, insan türünün doğasına uygun, duygusal ve
analitik zekâsını bütünleştirebildiği özgür yaşam farklılığıdır.
6- Sermaye düzeni sanıldığı gibi, son dört yüz yıllık kapitalizmin bir
ürünü olmayıp, beş bin yıllık devlet uygarlığının ürünüdür. Tarımda
beliren artık-ürün sermaye oluşumunun maddi temelidir. İlk
örgütlenmesini tapınak zemininde yürütmüştür. Üst kat tanrının (üst
yönetici), orta kat meşrulaştırıcı güç rahibin (üst yöneticinin
yardımcısı; topluluk ve kullara ilişkin elçi), alt kat karın tokluğuna
çalışan kölelerin olan bu sistem, günümüze kadar sürekli çoğalarak,
ayrışarak, katmerleşerek gelmiştir. Kentleşme, sınıflaşma ve devletleşme
son tahlilde artık-ürünün ürünleridir. Toplumun artık-ürünü çoğaltma
temelinde sürekli işbölümüne uğratılması, kademeleştirilmesi, güçle
donatılması, savunma ve saldırı konumuna getirilmesi uygarlaşma denilen
olgu olup, sermaye ile olan bağını açıkça ortaya koymaktadır. Dar
anlamda sermaye kendisini ekonomik olarak kısa süreler halinde çoğaltma
olarak tanımlarsa da, geniş anlamda uzun süreler halinde çoğaltmayla
özde aynı anlamı taşır. Tüccarın günlük artısı ne kadar sermaye ise,
toprak tekelinin (tarım devleti) yıllık artı-ürünü de rahatlıkla sermaye
olarak tanımlanabilir.
Tarih, ticaret çağının uygarlıktan daha uzun süreli (Uruk çağı, M.Ö.
4000-günümüze kadar), altı bin yıllık olduğunu göstermektedir. Tarım
uygarlığına göre ikinci planda kalan tüccar uygarlığı, dönem ve mekân
itibariyle ara sıra görkemli kent uygarlıklarına yol açsa da,
toplumlarda fazla yüz bulamamıştır. Bunda kazancının istismarcı
karakteri önemli rol oynamaktadır. Toplumsal tarihin dehlizlerinde ve
kuytu köşelerinde daha çok mekân tutmuştur. Uygarlık çağları boyunca
gelişmesini hep tırmandırmıştır. Tarihte ilk defa önce M.S. 13.-16.
yüzyılları arasında İtalyan kentlerinde, 15-18. yüzyılları arasında da
tüm Avrupa kentlerinde hegemonik bir güç haline gelen ticari sektör,
Avrupa uygarlığının doğuşunda temel rol oynamıştır. Toplumun yeni aktörü
konumuna yükseldiği gibi, siyasi platformu da etkisi altına almıştır.
Sermaye artışında büyük ticaret tekelleri ve sömürge talanları
belirleyici rol oynamıştır. Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma
hareketini kendi hegemonyası altına almayı bilmiştir.
19. yüzyılda sanayi devrimiyle endüstrileşme, sermayenin esas kâr alanı
haline gelmiştir. Üretim, dolaşım ve tüketimin sanayi tekellerinin
kontrolüne geçmesi Avrupa uygarlığının zirvesini teşkil etmiştir. Bu
durum içte sınıf, dışta ulusal kurtuluş savaşlarına yol açmıştır.
Sistemin hegemon ideolojisi her iki direniş hareketini sistem dahilinde
tavizler karşılığında etkisizleştirmiştir. 20. yüzyılın sonunda
endüstriyalizmin kent ve çevre sorunları başta olmak üzere yol açtığı
krizler yapısal bir karakter kazanmıştır. Bunun sonucu finans çağı
olmuştur. Sermayenin üretimden, paranın altın rezervinden kurtularak
tamamen sorunsuzlaştığı bu dönem, uygarlık sürecinin topyekûn krizine
dönüşmüştür. Sermayenin toplumsal potansiyeli tükenmiş olup, kendisini
sanal sistemler halinde yenileyerek sürdürmeye çalışmaktadır. Kâğıt
tomarlarına dayalı hale gelen sermaye-kâr düzeni, sürekli krizlerle
toplumu reflekssiz bırakmayı denemektedir. Üçüncü küresel hamle denilen
olgu, aslında uygarlığın üçüncü ve son aşamasının yapısal bunalım
evresidir.
Kapitalizm çağının kendisini toplumsal kriz olarak nitelemeyi uygun
bulduk. Kapitalizmin en ekonomik uygarlık denilen, ama ekonomi olmayan,
kendini dıştan dayatan bir güç tekeli olarak meşru görülemeyeceğini
temel tez olarak vurguladık. Toplum gibi çok kapsamlı bir topluluklar
bütünü olan olgu üzerinde kapitalizm gibi en bencil, çıkarcı, en çok
savaşa başvuran bir gücün tahakküm kurması, tarihte ‘olağanüstü’ bir
durumu, yani ancak kriz halini ifade edebilir. Finans çağı bu gerçeğin
bütün yönlerden, toplumun her parçasında kendini yüze vurmasıdır.
Sistemin sürekli terör üretmesi, toplumun büyük kısmını işsiz bırakması,
işçiliğin bile bir nevi işsizlik durumuna indirgenmesi, kitle ve sürü
toplumuna yol açılması; sanat, seks ve sporun endüstrileşmesi, iktidarın
toplumun kılcal damarlarına kadar sızdırılması sistemin tükendiğinin
göstergeleridir. Öyle bir hava, atmosfer yaratılmıştır ki, sanki tüm
tarih ve gelecek ancak sermaye düzeni temelinde var olabilir.
Medya denilen sektörün ana rolü de bu sanal, simülakr toplumun gerçekmiş
gibi sunulmasında yatar. Gerçekleşmesi, yaşanması gereken toplum ise
verimsiz, hayali, ütopik diye sürekli gündem dışında tutulur. Sermaye,
sanılanın aksine, başından beri ekonominin başına çöreklenmiş, onu
alabildiğine saptırmış, gerekli ihtiyaç maddeleri yerine sadece ur gibi
kârı büyüten alanlara ölümüne dalmış bir güç tekeli, şiddet düzenidir.
7- Sermaye düzeninin aksine, ekonomi toplumun maddi ihtiyaçlarının temin
alanıdır. Uzun süre kullanım değeri sınırında kalınması komünal düzenle
bağlantılıdır. Toplumsal bütünlük herkese yaşamını garanti edecek tarzda
bir ilkeyle yönetilir. İnsan türünün doğası da bunu gerektirir. Üretim
hiçbir zaman kâr amacıyla düşünülmemiştir. Uzun tereddütlerden sonra
(armağan ekonomisi), toplumda artan işbölümünün de sonucu olarak,
değişim ekonomisi kendine yer bulmuştur. Kullanım değerine ilaveten
değişim değerinin oluşumu kâr amaçlı değildir. İhtiyaçların artan
çeşitlilik ve karşılıklı bağımlılık temelinde giderilmesini bağrında
taşır. Metalaşma, pazar ve para ilişkisi başlangıçta kâr amaçlı değil,
bu ihtiyaç çeşitliliğini ve bağımlılığını gidermek için
geliştirilmiştir. Pazar ekonomisi denilen olgu sanıldığı gibi bir
sermaye-kâr ekonomisi değil, değişimin yoğunca devreye girdiği
ekonomidir. Ticaret belli bir çaba karşılığında dolaşım payı olarak bir
karşılık bulduğunda faydalı ve gerekli olan bir ekonomik faaliyettir.
Fiyatların tekel dışı rekabetle belirlendiği pazar da ekonominin
nabzının attığı alan haline gelir. Para sadece değişimi kolaylaştıran
bir araçtır. Küçük esnaf ve meslek sahipleri dediğimiz her türlü zümre
de, pazar sürecinde istismar etmedikçe gerekli, faydalı ekonomik
unsurlar olarak rol oynarlar. İhtiyaçların besin, giyim, barınma,
ulaşım, eğlence gibi çeşitli sektörlere ayrışması ekonominin
geliştiğinin göstergesidir. Tüm bu sektörlere ilişkin çabalar ekonomik
faaliyet olarak anlam bulur. Toplum için tüm bu hususlar normalinde
anlaşılırdır, değerlidir, etiktir.
Büyük tepki ve itirazla karşılaşılan ve tarih boyunca kötü, çirkin,
zorba, zulüm, haksız, olmaması gereken olarak algılanan olgu ise,
ekonominin üzerine dıştan dayatılan, ya cebren, zorla, ya da ince
kandırma yöntemleriyle (kıtlık, stok, fiyatlar ve paranın değeriyle
oynama) kurulan tekelci dayatmalardır. Bu tekel kurma düzenine genel
olarak sermaye-kâr düzeni denilmektedir. İlkesi illa birilerinin büyük
kazanması, büyük kısmının ise işsiz, yoksul ve açlık sınırında tutulup
sermaye düzenine sürekli muhtaç kılınmasıdır. Gerekçesi de büyük kazanma
olanağı tanındığında yarışın başlayacağı, bunun da ekonomiyi
geliştireceğidir. Bunun büyük yalan olduğu, bugünkü finans çağının
tepesinde oturanların hiç ekonomiyle ilgilerinin (borsa, faiz, kur gibi
spekülatif konular dışında) olmamasında görülmektedir. Bunların
ekonomiyle ilişki kurmaları ise krizle eşanlamlıdır. Kâr dışında hiçbir
şey onları ilgilendirmemektedir.
Ekonomi-politik diye öyle saptırıcı bir bilim disiplini sayesinde gerçek
ekonomik faaliyetler gündem dışına, ekonomi dışına sürülürken, ekonomi
olmayan faaliyetler ekonominin vazgeçilmezleri, kutsalları (yine borsa,
faiz, kur gibi spekülatif konular) diye sunulur. Yüksek ekonomi diye
yutturulmaya çalışılır. Güç tekeli göz göre göre ekonomi olanı ekonomi
olmayan, ekonomi olmayanı ve hatta ona karşıt olanı ise yüksek ekonomi,
ekonominin kutsalları diye sunabilmektedir. Eğer ekonominin en temel
sorunu nedir diye sorulursa, cevabı herhalde öncelikle bu soygun
tekelinden kurtulmaktır. Gerçek ekonomi olmak için ekonomi olmayandan,
dıştan güç tekeliyle dayatılan ekonomi karşıtlığından kurtulmaktır.
Ekonomi haberleri adı altında faiz, borsa, kur spekülatörlerinin
oyunundan kurtulmaktır; gerçek ekonomi gerçek ihtiyaçların sağlıklı,
erişilebilir, çevreye dost yatırım teknikleriyle üretimi, bölüşümü ve
tüketimidir. Böyle tanımlayabileceğimiz bir ekonomik inşa için ilk
gerekli adım, ekonomik olmayandan kurtuluşun planlı, programlı ve
örgütlü eylemidir.
8- Kapitalist çağın barbarlıkları karşısında ilkin sömürge ve
yarı-sömürge sürecine tabi kılınmak istenen boylar ve kabileler
direndiler ve isyan ettiler. Kuzey Amerika’nın Kızılderili kabileleri ve
Güney Amerika’nın Aztek uygarlığı sonuna kadar direndiler. Asya ve
Afrika uygarlıkları, kabile ve kavimleri de (Çin, Hindistan, Habeşistan
uygarlıkları ve binlerce kabile) sürekli direniş ve isyanlarını
sürdürdüler. Daha bilinçli ve örgütlü olarak, çoğu 20. yüzyılın ulusal
kurtuluş hareketleri biçiminde, eksik ve yanılgılı da olsa, önemli
başarılar elde ettiler. İçte büyük uyarıcılar ise, proleterleşme
sürecinin kendisi olmuştur. Sanıldığı gibi piyasada emeğini özgürce
satmak serflikten, yarı-kölelikten kurtuluş değildir; tersine, ücretten
başka hiçbir çaresi olmayan en zalim köleliğe mahkûmiyettir. İş
bulamamak kadar ücretin sürekli yetersizliği, yeni zorbalık rejiminin
eskisinden beter karakterini hemen açığa çıkarır.
Kapitalizme karşı tüm büyük isyanlar böyle işçiler haline gelmemek için
verilmiştir. Bu isyanlar işçileşmenin değil, işçileşmemenin
mücadelesidir. Yanlış bir tanıtımla “Yaşasın işçi mücadelesi” demek,
“Yaşasın kölelik” demekle eşittir. Doğru olan ve yaşamın da
desteklediği, ücretli mahkûmiyete karşı çıkmaktır. Kendiliğinden çığ
gibi gelişen bu yarı-köylü, yarı-tezgâhtar isyanları kapitalizmin
tarihiyle hep iç içedir. Diğer yandan feodal düzenin geleceğinden umutlu
olmayan, yeni düzenin nasıl gelişeceğini kestiremeyen aydınlar hep bir
güneş ülkesi aradılar. İlk ütopyacılar asla kapitalizmi haber
vermediler. Tersine, bu karabasana karşı umut dolu bir geleceğin, hayali
de olsa projelerini sunmaktan geri durmadılar. Kapitalizme geçiş çağı
aynı zamanda başta Saint Simon, Campanella, Fourier, Erasmus gibi büyük
ütopyacılar olmak üzere geniş, kahraman bir kuşağın eşitlik, özgürlük ve
komünal düzen çağı mücadelesiydi.
K. Marks ve F. Engels’in öncülüğünde kapitalizme karşı ilk bilimsel
temelli bir mücadele bayrağı açıldı. Bağrında önemli yetmezlikler ve
yanlışlıklar da taşısa, bilimsel sosyalizm adı altında sistem karşıtı bu
ilk hareket yüz elli yıl kapitalizmin korkulu rüyası oldu. Çok büyük
kahramanlıklar sergiledi. Önemli mevziler kazandı. Yetmiş yıl SSCB’nin
resmi ideolojisi oldu. Kıta Çin’ini ayağa kaldırdı. Ulusal kurtuluş
hareketlerinin esin kaynağı oldu. Sistem karşıtı bu hareketin
talihsizliği, kapitalist moderniteyi çözememesi ve ondan radikal kopuşu
sağlayamamasıydı. Bilim paradigması pozitivistti. Devletli uygarlık ve
iktidar geleneğinin kapitalist uygarlıktaki devamını pek az
anlayabildiler. Yine de demokratik uygarlığın köşe taşlarından biri
olmayı fazlasıyla hak ettiler.
Anarşistlerin anti-kapitalizmini asla küçümsememek gerekir. Proudhon,
Bakunin, Kropotkin başta olmak üzere, sisteme yönelik eleştirilerini
demokratik komünalizmle bütünleştirmenin usta devrimcileriydiler.
Özgürlük ve komün onlara çok şey borçludur. Kapitalizmi sadece bir
ekonomik sistem olarak görmek, dayandığı uygarlık ve iktidar temelini
tam görememek, modernitenin kalıplarını kıramamak bu hareketin de temel
yetmezlik ve yanılgılarıydı.
1968’lerde sıçrama gösteren aydın-gençlik hareketi, finans çağına
girişte en büyük protesto hareketiydi. Ütopik yanı ağır bassa da, en
kirli ve karanlık çağa karşı aydınlığın ve özgürlüğün meşalesi oldu.
Ardı sıra gelişen kültürel, feminist ve çevre-ekolojik hareketler ilk
anti-modernist perspektifleriyle çığır açtılar. İktidara dayanmadan
eşitlik, özgürlük, demokratiklik mücadelesi açılımını genişlettiler.
Küresel sermayeciliğe karşı küresel toplumun adı ve adımı duyulan sistem
karşıtları, geçmişe ilişkin özeleştiriyle, ilk defa daha derli toplu bir
tarih ve toplum anlayışıyla güçlenmiş olarak, kapitalist uygarlıktan tam
kopuşa karşılık, demokratik uygarlıkla bütünleşmiş olarak özgürlüğün,
eşitliğin, komünalizmin yolunda ilerleyebilirler.
9- 19. ve 20. yüzyıl devrimcilerinin başarısızlıklarının temelinde
yatan, iktidar ve onun modern somut hali olan ulus-devlet konusundaki
yanılgılarıydı. Toplumsal sorunların çözümünde temel halka olarak
iktidara gelmeyi öngörüyorlardı. Programlarındaki ilk hedef, iktidarın
ele geçirilişi olarak gösteriliyordu. Tüm mücadele biçimleri bu
perspektife bağlanmıştı. Hâlbuki iktidarın kendisi özgürlüksüzlük,
eşitsizlik ve anti-demokratizmdir. Araç, kendisine bulaşan en sağlam
devrimciyi bile hasta edebilecek geleneksel özelliklere sahiptir. Kaldı
ki, kurtuluş aracı saydıkları iktidar konusunda tarihsel-sosyolojik bir
çözümlemeleri de yoktu. Tarih boyunca iktidarın nasıl oluştuğu,
geçirdiği aşamalar, ekonomi ve devletle ilişkisi, uygarlıklar içinde
oynadığı rol, toplumda nasıl yer aldığı gündeme bile getirilmedi. Sanki
devrimcilerin eline geçerse ‘sihirli bir değnek’ gibi nereye dokunulsa
orayı cennete çevirecekti. Hangi soruna değdirilirse hal yoluna
sokacaktı. Diktatörlük tarzı bile daha cazibeli olabiliyordu. Burjuva
diktatörlüğüne karşı proletarya diktatörlüğü ilan edilmişti. Bundan daha
iyi tuzağa düşmek olamazdı. Yüz elli yıllık kahramanlıklar mücadelesi
iktidar girdaplarında boğuldu gitti. Sonunda elinde kalan araç olarak
iktidarın kapitalizmin en gerici, eşitsizlik, özgürlüksüzlük ve
antidemokratik mekanizması olduğu anlaşıldı. Fakat çok şey
kaybedilmişti. Hıristiyanlık tarihindeki iktidar hastalığının bir
benzeri tekrarlanmıştı.
Ulus-devlete yaklaşım daha felaketli bir hal aldı. Modernitenin bu en
milliyetçi, cinsiyetçi, dinci ve bilimcilikle yoğrulmuş Leviathan’ı,
içinde mücadele edilecek temel ve doğru çerçeve olarak kabul gördü.
Demokratik Konfederalizm’e göre merkezi ulus-devlet daha ilerici ve
sorun çözücü araç, daha doğrusu amaç olarak sunuldu. İktidarın
milliyetçi toptancılık, cinsiyetçi toplumculuk, dinci fanatizm ve
bilimci pozitivizmle içi şişirilmiş, tarihin en ucube vatandaşını
yaratan, toplumu tümüyle devletin içinde eriten ve sonuçta faşizme
götüren yapının temeli olduğu anlaşılan ulus-devlete ilişkin de hiçbir
çözümleme geliştirilmemişti. İktidarın toplumun çeperlerine kadar
sızdırıldığı bu araç bilimsel sosyalizmin de tercihi olunca, sosyalizmin
kaderi belli olmuştu. 1989’daki resmi çözülüş ilanı bir formaliteydi.
Sovyetler’in demokratik niteliği daha Ekim Devriminin başlarında
kaybedilince, doğacak olanın sosyalizm değil, kapitalizm olacağı
anlaşılmalıydı. Ulusal kurtuluşun umut edileni verememesi de bu iktidar
biçimiyle yakından bağlantılıydı. Özgürlüklerin, eşitlik ve demokrasinin
bastırılmasının temeli olan bir araçla nasıl özgürlük ve eşitlikler inşa
edilecekti? Demokrasi zaten iktidarı gevşeten bir araç olarak görüldüğü
için, iktidarın başında devreden çıkarılmıştı.
Ulus-devlet, proto-faşizm olarak tarih boyunca toplumun kazandığı
zenginliklerin üzerinde buldozer gibi geçip, geleceğin umutlarını da
karanlıklara boğuyordu. Geriye en nesnel putçu bir pozitivist
milliyetçilik diniyle korunan, kendini tek doğru olarak inşa eden,
duygusuz, soykırıma kadar varan gaddarlığıyla tanınan, bizzat tanrılaşan
ulus-devlet kalıyordu. Sermayenin beş bin yıllık tarihinde ilk defa
ekonomi, siyaset, toplum ve ideolojinin tek potada eritilerek elde
edilen bu güç tekelinin kendisi tüm bu sorunların kaynağıydı. Açık ki,
ulus-devlet kavram ve uygulama olarak aşılmadıkça, sosyalizm mücadelesi
kendini aldatmaktan başka bir anlama gelmeyecekti. Endüstriyalizmi de
ulus-devletin ikizi olarak çözümlemedikçe, başta kentin kanserleşmesi ve
çevrenin yıkımının önüne geçilemez. Devrimci bir hedef gibi gösterilen
endüstriyalizm, devlet tekelciliğinin azami kâr biçimidir. Olsa olsa
firavun sosyalizmi olarak anlam bulabilir. Çözülüşe kadar SSCB,
günümüzde de Çin sosyalizmi, endüstriyalizmin en kaba uygulayıcıları
olarak, kapitalist sistemi en çok besleyen rejim konumuna düştüler.
İkisinin en katı ulus-devlet ve endüstriyalizm modernisti haline
gelmeleri, liberal kapitalizmin bir zaferiydi.
Finans çağı gibi çok ekonomik olarak kendini sunan sistemi hep tersinden
okumak daha öğretici bir metottur. O finans deyince, toplumun
çeperlerine kadar yayılmış bir iktidar; o ekonomi deyince, ekonomi dışı
ve hatta karşıtı; o neoliberalizm dedikçe, katı muhafazakârlık olarak
algılamak, bizi daha doğru yorumlara götürecektir.
Ulus-devlet, endüstriyalizm ve finans tekeli sadece kapitalist
modernitenin değil, beş bin yıllık uygarlık yapısının da çözülüşünü
durdurma araçlarıdır. Kendilerini daha kalıcı kılacak bir yeniden
yapılandırmaya uğratıncaya kadar daha sıkı sarılıp alternatiflerini
yanlış ve eksikli çıkışa zorlamak, kendi içlerinde ehlileştirip
etkisizleştirmek için silah olarak kullanacaklardır.
10- Tarih boyunca demokratik ve yoksul sosyal kesimler mücadelelerinde
‘yanlış at’a oynadılar. Düşmanlarını sadece düşmanlarının silahlarını
kullanarak yeneceklerini sandılar. Kendi özgürlükçü, eşitlikçi ve
demokratik karakterli yapılarına uygun silahlar geliştiremediler.
Geliştirseler bile, başarı veya başarısızlıkları halinde kolayca
vazgeçtiler. Rakiplerinin daha gelişkin silahları kolaylarına gitti.
Sadece askeri teknik ve araçlarını değil, tanrı inşalarından kılık
kıyafetlerine, mimarilerinden akıl tarzlarına, sömürü biçimlerinden
iktidar kurgulamalarına kadar daha önce tesis edilmiş uygarlık zihniyet
ve kurumlarını olduğu gibi devraldılar. Veya içinde eriyip
onlarlaştılar. Rakipleriyle aynı ata oynamak sonuçta bu oluyor.
Sümer uygarlığına dört taraftan saldıran Semitik ve Aryenik kabile
şefleri, Sümer zihniyet ve kurumlarının olduğu gibi ya başına geçtiler
ya içinde kullaştılar. Binlerce yıl kabile boylarının destansı, hala
nağmeleri davul ve zurnayla yüreklerimizi titreten kahramanlıkları
böylece boşa akıp gitti.
Mısır uygarlığına saldıran Apirular’ın çoğu köle, azı saray
bürokratlarından öteye gidemedi. Bir İbrani kabilesini tanıyoruz; hem
Sümer-Babil, hem Mısır uygarlığından miras kalan. Onlar da hem kendi
başlarına hem dünyanın başına bela oldular. Ne tam köleleştiler, ne de
tam özgürleşebildiler.
Med ve İskit boyları Asur İmparatorluğuna karşı üç yüz yıl direndiler,
saldırdılar. Sonuçta kopyaları olan Urartu ve Pers İmparatorluğunun
yolunu açtılar. Askeri şefleri, çoğu da kulları olmaktan kurtulamadılar.
Greko-Romen uygarlığına karşı dıştan Keltik, Nordik, Gotik ve Hunik
kabile direniş ve akınları, içte köle isyanları ve tüm etnik kökenli
yoksulların partisi olan Hıristiyan direnişleri beş yüz yıl boyunca ardı
arkası kesilmeden devam etti. Elde edilen kazanç, Roma tacının silik bir
kopyasının, papalık ve bazı kabile şeflerinin başlarının süsü olmaktan
öteye gidemedi. Aslanlara yedirilen, yakılan, çarmıha gerilen
milyonlarca direnişçinin anısı uygarlığın buz kesilmiş hesaplarında
dondu kaldı.
Sasani ve Bizans (ve mirasçılarının) uygarlıklarına yedi yüz yıl boyunca
direnen ve saldıran Arap, Türk, Kürt, Ermeni, Asuri, Çerkez, Helen boy
ve kavimleri geriye eski uygarlıkların silik kopyaları olan sultanlık
taçlarıyla milyonlarca yoksul kabile, ağa bendesi ve köle bıraktı.
Avrupa kapitalist uygarlığına karşı direnen ve isyan edenlerin başına
neler geldiğini zaten ayrıntılı olarak belirtmiştim.
Neolitik çağın büyük devrimci toplumunun kutsallık dolu komünalist
düzenlerinin tüm uygarlıkların yiye yiye (madden ve manen) hala
bitiremedikleri mirasları ise yüreklerimizi, yüreğimi burkup
durmaktadır. Bu müthiş ve destansı direnenler ve saldıranların tarihini
öz tarihimiz saymalıyız. Yani ‘demokratik uygarlık tarihi’. Fakat bu
unutulan ve gasp edilen tarihi ayıklayarak yazmalı ve sahip çıkmalıyız.
Uygarlık taçlarının süslerine sevdalanıp, kabile ve tüm etnisite, kavim
yoksullarının emeklerine, direniş ve isyanlarına, kahramanlık ve
bilgeliklerine ihanet eden silik taç sahiplerinin ve saray kullarının
tarihine asla sahip çıkmamalıyız. Bu ayrım yapılmadan, demokratik
uygarlık tarihi yazılamaz. Bu tarih yazılmadıkça da güncel özgürlük,
eşitlik ve demokrasi mücadelesi başarıyla verilemez. Tarih köktür.
Köküne dayanmayan bir canlı nasıl kendini devam ettiremezse, insan türü
de sosyal tarihine dayanmadan özgür ve onurlu yaşam yolunu seçemez.
Egemen uygarlık tarihi tek tarih olduğunu, başka tarih olamayacağı
tezini esas alır. İndirgemeci ve dogmatik olan bu tarih anlayışından
kopmadıkça, demokratik-sosyal tarih bilinci gelişmez. Sanılmasın ki
demokratik uygarlık tarihinin olay, ilişki ve kurumları yoktur veya
eksiktir. Bilâkis bu tarih en zengin materyalle doludur. En az uygarlık
tarihi kadar mitolojisi, dini, felsefesi, bilimi, sanatı, bilge, ozan ve
yazarları vardır. Yeter ki öz paradigmamızla bakmasını bilelim, seçip
ayıralım ve yazmasını bilelim! Düşman ve rakiplerin silahları, kurumları
ve zihniyetlerinden yararlanılamaz demiyorum. Ama en az yararlanmak
kadar, kendi öz zihniyet, kurum ve silahlarını oluşturup esas almadıkça,
onların zihniyet, kurum ve silahlarına yenilmekten ve onlar gibi
olmaktan kurtulunamaz.
11- Sonuç olarak, tüm bu çözüm ve tezlerimden “uygarlıklar birbirleriyle
uzlaşmadan, birbirini yok edip zafer kazanıncaya kadar savaşırlar” gibi
bir yargı elbette çıkarılamaz. Yok edici diyalektik anlayıştan
kaynaklanan bu tür yargıları, felsefi anlayışımda da açmaya çalıştığım
gibi, evrensel akış diyalektiğine uygun bulmuyorum. Yok edici uçlar
bulunsa bile esas olan, karşılıklı bağlılık ve birbirlerini besleyerek
(simbiyotik ilişki) gelişmedir. Toplumun doğasında daha çok bu
diyalektik öz işler. Uzlaşarak, birbirini yok etmeden, karşılıklı
beslemeyi esas alan ortak yaşamlar toplumların esas halidir. Tarih ve
güncellik bu doğaya ilişkin ezici bir çoğunluk sunmaktadır. Yok edici,
aşırı ötekileştirici ilişki biçimleri istisnaidir. Tıpkı aslanların
hayvanlar âleminde istisnai olmaları gibi.
Devletli uygarlıkla demokratik uygarlığın bir arada, birbirini yok
etmeden, uzlaşarak yaşamaları mümkündür. Bunun için ilk şart
uygarlıkların birbirlerinin kimliğini tanıyıp saygılı olmalarıdır. Kendi
kimliğini diğerine zorla veya çeşitli avantajlarına, öncülüklerine
dayanarak kabul ettirmek uzlaşma değil, yok etme yöntemidir. Bu yöntem
tarihte bolca karşımıza çıkan ve günümüzde de toplumların çeperlerine
kadar yaydırılan iktidar-savaş yoludur. Avrupa, kısmen ABD, kapitalist
sistemin hegemon güçleri olarak, dört yüzyıl boyunca uygulanan
iktidar-savaş yönteminden gerekli dersleri çıkarıp ulus-devleti tümüyle
yıkmadan (Çünkü iç ve dış savaşların temel nedeni iktidarın bu tip
örgütlenmesidir), yeniden federal birlikler halinde inşa etmeye
çalışıyorlar. İnsan hakları, sivil toplum ve demokratikleşme
argümanlarını katıştırarak. Açık ki, ulus-devlet eski katı biçiminden
esnetilerek, daha çözümleyici bir devlet aracı durumuna getirilmek
isteniyor. Rusya ve Çin’de de benzeri gelişmeler vardır. Katılıkta ısrar
eden Kuzey Kore, Irak, Suriye, Türkiye ve İran’a vb. daha sert
yükleniliyor. Irak ibretlik olarak hedef seçildi. Artık kaotik bir hal
alan krizden en az kayıpla ve fazla yara almadan çıkmak istiyorlar.
Sistemin Roma türü bir imparatorluk yaşayıp yaşamadığı tartışılıyor.
Şüphesiz Roma’dan çok daha etkili bir küresel yönetim vardır. İster
hegemonik, ister imparatorluk olsun, bu iradenin gücü tartışılamaz bir
ağırlığa sahiptir. Sistemini sürekli restore edip ayakta tutmaya
çalışacaktır. AB türü kıtasal düzenlemeler Asya, Afrika ve Amerika’da da
gündemdedir. Ortadoğu için Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) geliştiriliyor.
BM’nin reformasyondan geçirilmesi düşünülüyor. Ekonomik, kültürel ve
sosyal yeniden düzenlemeler süreklilik kazanmaktadır. Yani karşımızda ve
halen içinde güdüldüğümüz uygarlık sistemi, son çağının en kaotik
döneminden geçse de boş durmuyor.
Uzlaşı refleksi var mı denilirse, bence bu yöntemi de hiç eksik etmiyor.
Kaldı ki, tarihinde sıkça denediği ve asıl sonuç aldığı bu yöntemdir.
Karşı tarafın bilinçliliği, örgütlülüğü ve özgürlük inisiyatifi zayıf
kaldıkça, sistem uzlaşma süreçlerinden hep başarılı çıkmıştır. Örneğin
reel-sosyalizmi başta SSCB ve Çin örneğinde gördüğümüz gibi bu yöntemle
etkisizleştirmiştir. Modernizm zaaflarını (ulus-devlet, endüstriyalizm,
pozitivizm) kullanarak bu başarıyı elde etmiştir. Ulusal kurtuluş ve
sosyal-demokratları daha kolay asimile edip etkisizleştirmiştir.
Anarşist, feminist, ekolojik ve bazı radikal hareketleri ise
marjinalleştirmeyi başarmıştır.
Tüm bu göstergelere rağmen, sistemin gücü her şey değildir. Daha da
ötesi, en zayıf dönemini yaşıyor. Eğer demokratik uygarlık cephesi hala
istediği, gerekli ve hak edilmiş olan kazanımları elde edemiyorsa, bunun
temel nedeni halen esas alması gereken paradigmatik devrimini tam
yapmaması (temel bilimsel yaklaşım), yeterli program, örgüt ve eylem
gücüne erişememesidir. Bunlar elde edilmeyecek ve erişilemeyecek
hedefler değildir. Demokratik uygarlık hareketi kendi asli kimliğine
(özgürlük, eşitlik, demokratlık) sahip çıkarak, tarih-sosyal
çözümlemesini yaparak, program, örgüt ve eylem biçimlerini dünya, bölge
ve yerel çapta inşa edebilir. Dünya Demokratik Konfederalizmi; Asya,
Afrika, Avrupa ve Avustralya için bölgesel demokratik konfederalizmler
gündemleştirilebilir. Özellikle Ortadoğu için Ortadoğu Demokratik
Konfederalizm projesi mevcut kaotik ortam içinde oldukça anlamlı bir
çalışma olacaktır.
Şimdiye kadar içine düşülen ‘ya hep, ya hiç’ taktik yaklaşımlarından
uzak durularak, sonuna kadar devrim veya savaş ile bunun karşıtı olan
sonuna kadar Hz. İsa tavrı (barış), çok geleneksel ve komplike olan
iktidar olgusu karşısında başarılı ve etkili olamaz. Direniş, isyan ve
inşa çalışmalarını bir yaşam biçimi haline getirerek, özgürlük
insiyatifini elden bırakmadan, sistemin tüm güçleriyle yerinde ve
zamanında uzlaşmalara varmak daha çok geliştirici ve kazandırıcı bir
yöntemdir. Ama tekrar etmeliyim ki, demokratik uygarlığın kimliğimiz
olduğunu, uzlaşmaya girebileceğini, fakat devletli uygarlık içinde
kendini asla eritip yitirmeyeceğini bilmemiz, yapılandırmamız ve
korumamız ŞARTIYLA!
12- Sonucu yazım tarzıma ilişkin birkaç hususa değinerek bitirmek
istiyorum. Başlarken mitolojik, dinsel, felsefi ve bilimsel anlam
kategorilerini iç içe kullanmayı bir yöntem olarak deneyeceğimi
söylemiştim. Sanırım bu konuda kısmen başarılı oldum.
Mitolojik söylemden vazgeçemeyiz. Özellikle tarih öncesi, neolitik,
ilkçağ tarihi ve demokratik uygarlık büyük kısmıyla mitolojiktir. Efsane
ve bilge söyleyişlerinde kendilerini dile getirirler. Sosyolojik olarak
başarılı çözümleri yapılırsa, tarih anlatımını kesinlikle güçlendirip
renklendirirler.
Olduğu gibi değil de, sosyolojik yorumdan geçirmek kaydıyla, dinsel
görüş de kesinlikle tarihsel anlatımın vazgeçilmez bir argümanıdır.
Tarih önemli oranda dini dogmalarda gizlenmiştir. Bunun çok nedenleri
vardır. Yine toplumsal gelişmeler de dinde çoğunlukla kendine özgü
anlatımla yer alırlar. Sosyolojik-tarihsel bir yaklaşımla muazzam bir
bilgilendirici kaynak durumundadırlar.
Felsefesiz tarihin yazılamayacağı açıktır. Kendisi en kaba bir metafizik
olduğu halde, pozitivizmin sadece olgulara dayalı tarih yapılabileceği
tezi saçmadır. Kapitalizmin resmi görüşü ve dini olarak, pozitivizmin
sanki tarihi sermaye yokmuş ve her şey aniden Avrupa’ya gökten zembille
inmiş gibi sergilediği bu tip yaklaşımlar aslında mitolojiktir.
Dinselleştikleri zaman nesnel putçuluğun modernizm çağını temsil
ederler. Dolayısıyla felsefeyi sıkça ve yoğun biçimde kullanmak,
tarihsel-toplumsal anlatımın en vazgeçilmez kaynağıdır.
Bilimsel yaklaşımla amaçladığım ne nesnel, ne de öznel ağırlıklı anlatım
biçimleridir. Algı-olgu eşitliği veya benzerliğinin farkındayım.
Bilimsel yöntemim, zaten tüm dile getirdiğim kaynakları iç içe
kullandığımdan ötürü ‘yorumculuk’ olarak değerlendirilebilir. Nesnelliğe
çok ağırlık vermediğim, verme gereği duymadığım çözümleme tarzımdan
gayet iyi anlaşılmaktadır. Öznelciliğe fazla kaymadığım da konuya hâkim
birçok kimse tarafından rahatlıkla fark edilebilecektir.
Özne-nesne ayrımını inkâr etmeden aşmak gibi bir yorum gücünü sürekli
geliştirmek istediğimi belirterek, kaba yetmezlik ve eksikliklerimin
bağışlanmasını diliyorum. Toplumla ilgili herkesin anlam gücüne güç
kattığım anlaşılırsa, kendimi mutlu sayarım. |
|