|
Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak |
|
İçindekiler
Toplumsal gerçeklikten
kaçmak zannedildiğinden daha zordur. Özellikle bireyi olunan soy toplumu
için bu böyledir. Yedi yaş civarında anayla girilen toplumsal yarış
süreci, halk tabiriyle yetmişine kadar öyle gider. Ananın
toplumsallaşmanın esas gücü olduğu bilimsel olarak da tespit edilen bir
doğrudur. Kişiliğim açısından ilk suçum, ananın bu hakkını kuşkulu
bulmam ve toplumsallığıma en erkenden kendi başıma karar vermemdir.
Evrenimiz hakkında son bilimsel tespitlere göre en azından yirmi milyar
yıllık bir zamanın çok özgün bir yaratımı olan insan toplumunu anasız ve
efendisiz olarak yalnız yaşamaya cüret etmem başlı başına incelenmesi
gereken bir konudur. Anamın büyük uyarılarını, boğma denemelerini
ciddiye alsaydım, yaşadığım trajedilerin yolu açılmayabilirdi. Ama annem
binyılların tanrıça kültünün belki de tükenmekte olan en çözümsüz son
kalıntı simgesiydi. Çocuk halimle bu simgeden korkmamak kadar sevgi
ihtiyacını da pek duymamakta kendimi özgür hissetmekten çekinmedim.
Fakat yaşamamın tek şartının onun namus ve onuru olduğunu, bunu
korumamdan geçtiğini bir an için olsa dahi unutmadım. Onurunu
koruyacaktım, ama kendimce doğru bulduğum biçimde. Bu dersten sonra anam
benim için artık yoktu. O tanrıça artığı ilgimden silinirken, benim için
ne duyduğunu hiç sorgulama gereğini duymadım. Zalimce bir ayrılış, ama
bu bir gerçekti. Kehanetleri mi, bedduaları mı desem, söyledikleri
ağırlaşan trajik anlarda hep hatırlanır oldu. En değme bilgenin tespit
edemeyeceği doğrulardı bunlar. Bir büyük doğrusu, "arkadaşlarına çok
güveniyorsun, ama çok yalnız kalacaksın" biçimindeydi. Fakat benim
doğrum da, arkadaşlarımla toplumsallığı ben kuracaktım.
Yaşam öykümün kuruluşu
böyle başlar. İsteseydi de anamın bana vereceği bir toplumu yoktu.
Çoktan dağıtılmıştı. Onun yapmak istediği bir yaşam tutamağıydı. Kendisi
elde edemeyip bana vermek istiyordu. Babanın hikayesi değişik de olsa
benzeriydi. Oldum olası aile gerçekliğimi klan kültünün kalıntısına
kendini dayatan, güçten düşmüş, dağılmış, atalardan kalma bir kültürün
en iddiasız mirası biçiminde değerlendirdim. Köy toplumunu ve ilkokulla
başlayan resmi devlet toplumunu hiç sıcak bulmadım. Pek bir şey de
anlayamadım. Görünüşte Türkiye'nin en eski ve tanınmış Siyasal Bilgiler
Fakültesi'nin son sınıfına kadar üstün başarıyla tırmanmıştım. Sonuç,
öğrenme yeteneğinin ölümcül bir darbe yemesiydi. Daha sonra seçtiğim
devrim okulu, yaşamı daha da öğüten bir acımasız değirmen çarkıydı. Dağ
tutkumu baştan esas alsaydım, trajediyi belki yırtardım. Ama buna da
arkadaş kurtarma, yaratma endişesi asla fırsat vermedi. Uygarlığımızın
son temsilcisi Avrupa'nın hem doğu hem batı kapısına kendimi attığımda,
buz gibi sermaye, kar hesapları ortamında kendimi cascavlak bulacaktım.
Bu noktada artık beni hiçbir güç yürütmüyordu. Belki de kapılacak bir
rüzgarım bile yoktu. Olması da artık ilgimi çekmiyordu. Bu süreçte bazı
yoldaşlarım kendilerini cayır cayır yaktılar. Çok sayıda yiğit delikanlı
ve kızlar her şeylerini adamaya hazırdılar. Bunlar asla inkara gelmez.
Çok büyük direnişler sergilediler. İnanılmaz bir bağlılık gösterdiler.
Ama tüm bunlar yalnızlığımı şiddetlendirmekten öteye sonuç vermiyordu.
El birliğiyle tüm
kıtaların efendi güçleri sözüm ona komployla beni İmralı adasına derdest
ettiklerinde, aklıma gelen bir efsane de Yunan tanrısı Zeus'un
yarı-tanrılardan Prometheus'u Kafkas dağlarında kayalıklara bağlayıp her
gün ciğerini kartallara yedirerek yenileyen gerçeğini hatırlamak oldu.
Hani şu insanlık için tanrılardan ateşi, özgürlüğü çalan Prometheus!
Sanki efsane şahsımda gerçeğe dönüşüyordu.
Bu kısa hayat öyküsüyle
AİHM Genel Kurulu'na savunma arasında ne tür bir ilişki var diye bir
soru akla gelebilir. Bu savunmayla bu ilişkiyi açığa çıkarmak istiyorum.
Sermaye, kar ilişkisinin en değme büyücüden daha büyücü, en zalim tanrı
hükümdardan daha acımasız olduğunu bu vesileyle kanıtlamak da önemli bir
hedefimdir. Hiçbir yüzyıl 20. yüzyıl kadar acımasız ve kanlı
geçmemiştir. Ben bu yüzyılın çocuğuydum ve onu çözmem gerekiyordu.
Ama Batı uygarlığının
inanılmaz ideolojik ağırlığının yarattığı toz duman içinde bu gerçekliği
anlaşılır bir çözümlemeye tabi tutmak zor bir iştir. Büyücünün ağından
çıkmak o kadar kolay değildir. Son oyunda Türk denen olguya da
kaybettirilecektir. Geriye belki de hiç yaşanmaz tortu bir insanlık
bırakılacaktır. O halde AİHM Genel Kurulu'nu ciddiye almak ve gerçekten
bir yargı gücüyse böyle bir savunmayı geliştirmek anlamlı olabilir.
Ortadoğu son 200 yüzyıldır
Avrupa uygarlığının denetim çarkındadır. Günümüzde yaşanan ise tam bir
kaos ve günlük trajedilerdir. Yargılayanlar her zaman efendiler
olmuştur. Kararları hep tek yanlı olmuştur. Hukuk ellerinde görünüşte
adalet terazisinde hak ölçüp dağıtan bir mekanizmadır. Dağıtılan,
aslında alınan değer ve kar karşılığında ceza olmuştur.
Avrupa uygarlığı acımasız
ve kendi eseri olan 20. yüzyıl savaşları ve haksızlıklarına karşı AB ve
onun yargı gücü AİHS ve AİHM'i teşkil etmiştir. AİHM sözde kalmak
istemiyorsa, şahsımda yargılananın ne olduğunu doğru tespit etmek
durumundadır. Başından itibaren bilinmesi gerekir ki, dar bireysel
haklar sınırında bir lütuf, şimdiden yedi yılı bulan bir ağır tecrit
karşılığı olamaz. Böylesi bir yaklaşım hem şahsım hem de temsil ettiğim
halk için gerçek bir ceza olacaktır. Savunmamda bu cezayı
sorgulayacağım. Resmi hukukun ve geleneksel savunma mantığının çok
uzağında bir yaklaşım geliştirdiğim açıktır. Böyle geliştirmek
zorundayım. En azından Avrupa'nın etkisi altında yaşanan halkların
trajedisine bir açıklık getirmek, bir nebze de olsa çözüme katkıda
bulunmak bunca yaşananların karşılığı olmalıdır. Özellikle de önü açık
yeni trajedilere yol açmamak, savunmanın gücü ve karşılığıyla bağlantılı
olacaktır. Toplumsal tarih, Ortadoğu ve Kürt olgularına bu amaçla eğilme
ihtiyacı duydum. Ciddiye alınması gereken yeni bir aktör olarak PKK
hareketine ve çözümü halinde Ortadoğu'da zincirleme etkiye yol açacak
bir Kürt çözümüne yakın tarihten ders almış, özeleştiriye dayalı yeni
bir yorum getirmek büyük önem taşımaktadır.
İsrail-Arap trajedisinin
modern görünümlü olanının temeli de bir nevi o dönemin Ortadoğu Projesi
olan 1917 Sykes-Picot Antlaşması'yla atılmıştı. Görünüşte hiç de
günümüze doğru olan vahim gelişmeleri amaçlamıyordu. Kurulan diğer
siyasi oluşumlar da birer çözüm araçları olarak düşünülmüştü. Aslında
yapılan, Ortadoğu despotik devletçi toplum geleneğine bir 'modern' cila
çekmekti. Bu cila günümüzde sapır sapır dökülüyor. Ortaya çıkan, en
azından 5.000 yıllık aşiret-etnisite geleneğinin gücüyle kof
despotlukların artığı olan aşırı çözümsüz devlet geleneğiydi. Dökülen
cilayla birlikte sağ sol, milliyetçilik islamcı sözde aydın ve politik
akımlarının da bu toplumsal siyasal gerçeklikten geri kalan bir yanı,
farkı yoktu. Küreselleşmenin en güçlü hamlelerinden birini yaşayan
kapitalist toplum sisteminin genel krizinde Ortadoğu'nun payına düşen
tek kelimeyle 'kaos'tu. Kaos dönemlerinin kendine has özellikleri
vardır. Eski yapılanmalara anlam veren yasalar çözülürken, yenilerinin
uç vermeye başladığı kritik 'aralığı' temsil ederler. Bu yaratıcı
'aralıktan' neyin çıkacağını yaşam güçlerinin yeni anlam ve yapılanma
çabaları belirleyecektir. Literatürde bu çabalara ideolojik, politik ve
ahlaksal mücadele denilmektedir.
Kürtler kaos sürecine
sürekli krizde katliam kültürünü enselerinde hisseden acımasız bir
geleneğin olumsuz yüküyle girmektedirler. Eğer çok duyarlı bir anlam ve
yapısallık yaklaşımıyla yönlendirilmezlerse, Arap-İsrail trajedisini
aşan yoğunlukta bir çatışma unsuruna rahatlıkla dönüşebilirler. Despotik
devlet altında kötürümleşmiş ve lime lime olmuş toplumsal özellikleri
onları her tür dış etkene elverişli kılmaktadır. Zaten geleneksel olarak
da bu tarz yönetilmeyi bir kader, değişmeyen paradigma olarak
algılamaktadırlar. Fakat yeni küreselleşmenin başını çeken hegemon güç
ABD, yeni Ortadoğu projesiyle Kürtleri esaslı bir öğe olarak gündemine
alırken süreç daha da hassaslaşmaktadır. Kaba bir denemecilikle politika
yürüten ABD, Ortadoğu toplumunda adım başı trajedilere yol açtığı gibi,
sonu en belirsiz bir gündemi de bilerek veya bilmeyerek dayatmış
gibidir. AB'nin yapacağı, bu süreci daha rasyonel ve kar marjlarına göre
ağır ağır takip etmekten başka türlü olmayacaktır. Despotik devlet
anlayışının Kürtleri bir olgu olarak görme ve dostlukla yaklaşma gibi
bir geleneği yoktur. "Başını kaldırırsa ez" bellenen tek politikadır.
Bununla birlikte gırtlağına kadar işbirlikçi hain bir Kürt gelenek
'aileciliği' de hep devrede tutulur. Yerel despotik devlet
anlayışlarıyla olduğu kadar, yeni emperyal efendilerle de ilkesiz her
türlü işbirliğini yürütmekten çekinmeyecekleri karakterleri gereğidir.
Geriye kalan Kürt olgusu
lime lime olmuş, alabildiğine daraltılmış, cehaletin de ötesinde hem
zihin hem de yapılanma katliamına uğramış ailecik objeleridir. 'Nasıl
kendi olunur'un farkında bile değildirler. Ortadoğu kaosunda bu Kürt
objeden her tür amaç için yararlanılabilir. Vahşet tarzı kullanmak
kadar, yaşanmaya değer bir Ortadoğu yapılanmasında da son derece
elverişli bir malzemedir. Eğer Kürtler "nasıl bir kendileri olmak"
sorusuna cevabı demokratik özde vermeyi başarırlarsa, şüphesiz kaostan
başarılı çıkışın öncü güçlerinden olacaklardır. Sadece kendilerinin
değil, tüm talihsiz bölge halklarının makus talihini yeneceklerdir.
5.000 yıllık acımasız uygarlık geleneğinin kanlı bilançosuna son
verebileceklerdir. Başlangıçta yol açtıkları ve hep beslenmesine körce
hizmet ettikleri uygarlık efendilerinin soylarını sona erdirip,
halkların özgür soy çağına da en önemli katkıyı yapabileceklerdir.
Aksi halde bölgede
emperyal efendilerin hamleleri uzayıp derinleşir ve başarısız olursa,
bir 'ölme ve öldürme' gücü olarak İsrail-Filistin'den geri kalmayan
rolleri bölge genelinde oynamaktan kurtulamayacaklardır. Şimdiden
yaşananlar daha büyük çatışmaların kıvılcımları olmaktan başka anlama
gelmeyecektir. İsrail-Filistin devletleri oyunlarına baktığımızda, 'Kürt
devleti' oyunlarının geleceğini kestirmek kahinlik yapmayı
gerektirmiyor. Silahlı meşru savunmayla, çözüm aracı olarak devlet
amaçlı şiddet arasındaki ilkesel farkı çok iyi görmek gerekir.
Dolayısıyla devlet odaklı
olmayan, ama kör kaosu da asla uzun süreli yaşam olarak kabul etmeyen
gerçekçi bir 'demokratik ve barışçıl yöntemlerle' çözüm tarzı hayatidir.
Hem derin anlam yükünü, hem yaratıcı yapılanmaları üzerinde büyük
düşünmek ve tutkuyla yapmak en kutsal çabalardan olsa gerekir. Bu
savunmamda hem PKK sorumluluğunun yarattığı büyük acıları hafifletmeye
hem de gerçek bir özeleştiri dersi çıkarmış olarak bu çözüm seçeneğini
alabildiğine açmaya çalışacağım.
İmralı yargılanma sürecini
çok elverişsiz koşullarda da olsa bir demokratik barış arayışı ve
çağrısı olarak değerlendirmemi doğru buluyorum. Bu aşamanın niteliksel
bir dönüşüm değeri vardı. Hiyerarşik ve devletçi toplum arayışlarını
ilkesel olarak terk etme gereğinin hem bilinç hem de çabada yoğunlaştığı
bir süreçti. Zor dönemlerin öğretici dersini edindiğim kanısındayım.
Kaba bir direnişçilik kadar, alçakça kendini koyuveriş bizzat direndiğim
tavırlar oldu. Buradaki savunma Türkiye dönüşümüne önemli katkı
sağlamakla birlikte, bundan en çok bilinçli olarak yararlanan AKP
adındaki siyasi oluşum oldu. Tüm çabalarıma rağmen benzer bir
yararlanmayı demokratik olması gereken sol güçlere yaptıramamak önemli
bir kayıp olarak değerlendirilebilir. Demokrasiyi sol değil, sağ
tartışıyordu. Tabii kazanan taraf da onlar olacaktı.
AİHM savunmamın temel
amacı, Avrupa ve Ortadoğu uygarlıklarını kıyaslamak ve olası gelişmeleri
özellikle Kürtlerin demokratik seçenekli kılmaktı. PKK'nin Güney'e (Irak
Kürdistanı'na) çekilmesi de bu yaklaşımın bir gereğiydi. Gelişmeler, ABD
işgali bu tavrın doğruluğunu da açığa çıkarmıştır. Dünya çapında
tartışılan Ortadoğu'ya yaklaşımlar bu savunmada kapsamlı konulmuştur.
Önemini her geçen gün daha iyi ortaya koymaktadır. Batı uygarlığına ne
kuru bir ilkel düşmanlık, ne de alışılagelen teslimiyetçi bir yaklaşım
söz konusudur. Duruşun özgün, yaratıcı ve sentezci değeri özenle
sergilenmeye çalışılmıştır.
Atina Mahkemesi'ne yönelik
savunmam da daha somut bir meselenin nasıl ele alınması gerektiğini,
oligarşilerin halkları ne hale soktuğunu ustalıkla sergilemektedir.
Tarihsel sorunlara halklar açısından bakmanın zorunluluğu bir kez daha
tüm önemiyle ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Bu son savunmam da daha
öncekilerle tamamlayıcı nitelikte olacaktır. Türkiye'nin, Küçük Asya'nın
hukuksal ve siyasal olarak AB ile bütünleşmesinin müzakere sürecine
girmesini göz önünde bulundurmaktadır. Sürecin başarılı gelişiminde Kürt
sorunu başat rolü oynayacaktır. Siyasi, demokratik ve insan hakları
kriterleri esas olarak bu sorunun çözüm kriterleri olarak da
görülebilir. Ama devlet ve hükümet olarak Türkiye'nin kararı içten olmak
yerine bir zorunluluk gibi algılanmıştır. Bu yaklaşım Türkiye'nin
geleneksel Batı korkusunu göstermekle birlikte, soruna içten ve
özgürlükçü bir yaklaşımın kaybetmek şurada kalsın, büyük kazandıracağını
anlamlandırmaya çalışacaktır. Cumhuriyetin kuruluşundan beri
Musul-Kerkük ile başlayan Batı ile Kürt kartına oynama oyununa artık son
vermek gerekiyor. Çünkü cumhuriyet devrimlerinin güdük kalmasına,
oligarşik yozlaşmaya ve günümüzde de nitelik değişimine uğramaktan başka
bir sonuç vermemiştir. Demokratik cumhuriyetle özgür Kürt yurttaş
sentezini önemle ele alıp çözüme gitmek gerçek bütünlük ve
demokratikleşmeyi sağlayacaktır. Batı uygarlığının demokratik ve insan
hakları seçeneği de bundan farklı bir yaklaşıma şans tanımayacaktır.
Pozitif hukukun ölçüleri
göz önünde bulundurulduğunda, haklarımın ciddiyetle irdeleneceğine pek
ihtimal vermiyorum. Ayrıca davanın altındaki politik ekonomik zemin ve
komplo gerçeğinin gücü hukukun gücünün çok üstündedir. Kaldı ki, hukukun
kendisi uzun vadeli kural ve kurumlara bağlanmış siyasetten başka bir
şey değildir. AİHM için de bu husus geçerlidir. Ama yine de savunma
hakkını kullanmak ahlaki, siyasi ve hukuki bir görevdir. Altı yıldır
süren bu savunma savaşımımın, daha önceki ideolojik pratik
savunmalarımın hem anlamca hem de yapılandırmalarının çok üstünde
olduğuna inanmaktayım. Başkalarını ölümüne yargılamak isteyenler
kendilerini de yargılayabilmelidir. Başkalarını savunmak isteyenler önce
kendilerini savunmayı bilmelidir. Başkalarını özgür kılmak isteyenler de
önce kendilerini özgür kılmayı bilmelidir. Böylece hiç özgür doğmamış
çocuklarımızın belki de özgür doğma hakları bir gerçeklik haline
gelebilecektir.
Birey olarak tek başına
ağır tecrit koşullarında bir mahkumiyeti yaşarken, diğer yandan hukuksal
savunmaya devam ediyorum. Altıncı yıldayım. Tarihte bu denli uzun süren
başka bir ağır siyasi davaya örnek bulmak kolay değildir. Daha ne kadar
süreceği de belli değildir. Ama davaya da, ısrarla bireysel başvuruya
dayalı olduğu, toplumsal ve siyasal etkenlere yer verilmeyeceği bir
kural olarak işletilmektedir. AİHM'in bu yaklaşımı açık ki büyük
eksiklik içermekte ve beraberinde adil olmayan bir yargılanmaya imkan
sunmaktadır. Davam özenle AİHM kapsamına alınırken, tüm siyasi ve
toplumsal yanları adeta dışlandı. Açık ki, bu yaklaşım gerçeğin önemli
bir yanını gizleme gereği duyuyordu. Bireyi toplumdan koparıp "haklar
sahibi kılıyorum" yargılamasını da bu temelde yapıyorum demek açığa
kavuşturulması gereken en temel konudur. Bu yaklaşım Avrupa uygarlığının
özünü teşkil etmektedir. Neredeyse birinci savunmamın tamamını bu
gerçekliği açığa çıkarmaya adadım. Tekrar etmeyeceğim. Fakat kısaca bir
özetlemeyi yine de gerekli kılmaktadır.
Toplumsallık insan türünün
varlık koşuludur. Kendinden önceki primat (insana en yakın familya)
türünden kopup insanlaşması, toplumsallaşma düzeyiyle at başı gittiği
sosyal bilimin en yakın bir gerçeğidir. Yalnız birey ve toplum halindeki
yaşam, birbirinden ne kadar soyutlanırsa soyutlansın, teorik olarak
ispatlanamaz bir olgudur. Yalnız birey yoktur. Toplumu yıkılmış birey
olabilir, ama en azından bu birey bile yıkılmış toplumunun anılarıyla
birlikte ayaktadır. O anılarla yeni toplumsallaşması da anlıktır. İnsan
türünün güç kazanması tamamen toplumsal düzeyiyle kurduğu ilişkiye
bağlıdır. Bireyi zayıf kılmanın, köleleştirmenin en vahşi tarzı, ona
dayatılan yalnızlık düzeyidir, yaşadığı tecrittir. Sürüler halindeki
köleler, köylü serfler, şehirli işçiler yine bir toplumdurlar. Zaman
zaman isyan ederek kendilerini hatırlarlar. Diğer yandan yalnızlık en
yaman öğreticidir. Tarihte tüm ünlü bilge ve peygamberlerin inziva
süreci de bu gerçeği yansıtır.
Bireysellik son derece
çelişkili bir kavramdır. Diğer bir yüzü toplum aleyhine adeta
zincirinden boşalmışçasına serbest kılınmasıdır. Toplumun zora
dayanmayan kurallı yaşamına ahlak diyoruz. Bireysellik bu ahlakı zorlar.
Daha doğrusu Avrupa uygarlığındaki bireycilik ahlakın zayıf kılınmasıyla
birlikte gelişir. Doğu uygarlığında toplumun başatlığı esas iken, Batı
uygarlığında başat olan bireydir. Bireyin bu tanımından iki farklı sonuç
çıkar: Hakim sömürücü birey imparatorluk katına yükselirken, sömürülen
mahkum birey en derin köleliği yaşar. Kapitalist sistemin tüm toplum
düzeyinde yaydığı genelleşmiş, derinleşmiş köleliğinden 20. yüzyılın
vahşi yüzünün çıkması tesadüf değildir. Temel moral değerlerini
yitirmiş, bu kadar yaygın efendili bir düzenin kar, kazanç hırsından
ötürü yapamayacağı çılgınlık yoktur.
Yaşadığım yalnızlık,
mahkumiyet ve tecrit sistemin bu genel yapısıyla bağlantılıdır. Toplum,
halk 'kendisi' olmaktan çıkarılmışsa, bunun anlamı en zayıf kılınmış bir
yalnızlığın henüz doğarken mahkumusun. Kendin olmaktan çıktığın oranda
başka bir toplumla bütünleşirsin. Ama o zaman da artık kendin değilsin.
Ya müthiş yalnızlık ya da başka gerçekliğe teslim olmak. Kürt kapanı da
dediğim müthiş ikilem buydu. Adeta ölümden, ölüm beğen. Günümüzde
farklılık ve 'öteki'nin paylaşımı çok tartışılıyor. Gönüllü, oldukça
toplumsal zenginliğin farklılıkları yaratmanın ötekiyle paylaşmakla
gelişeceği doğru bir yaklaşımdır. Fakat sistemin planlı tek tipleştirme,
homojenleştirme politikası farklıdır. Bu, etnik temizliktir,
soykırımdır, asimilasyondur, kendinden olmaktan çıkmadır. Kürt olgusunda
yoğun yaşanan politikanın bu türüdür. Bunun kaynağı da 19. ve 20.
yüzyılın bio iktidarı, ırkçılığı ve faşizmidir; her tür total iktidar
anlayışlarıdır. Güçlü ulus ve ırk yaratmayı amaçlarken, sonuç
saldırganlık ve savaş olmaktadır. Şüphesiz bunun kökeni hiyerarşik
toplumun ilk kuruluş dönemine kadar gitmektedir. Ama sistemli ve yaygın
bir devlet politikası olması 20. yüzyıla özgüdür.
İki büyük dünya savaşı,
çok sayıda bölgesel ve yerel savaşlar ancak Batı uygarlığını, özellikle
AB normları denilen ilkeler üzerinde olmazsa olmaz bir birliğe zorladı.
Avrupa'nın günümüzde yaşadığı, bir nevi insanlığa karşı özeleştiridir.
Zincirinden kopmuş bireyin, moral değerlerin zıddı olarak gelişen bir
devlet iktidarının yapamayacağı kötülük yoktur. Hele arkasında sermaye
birikiminin kar hırsı yattıktan sonra.
Bu koşullar altında
yargılanmam, altındaki komplo bir yana bırakılsa bile iddiasını yitirmiş
bir toplumu talepli kılmaktan ötürü, güç ve kar hırsına kapılmış sisteme
karşı köklü bir eylem olduğundan ötürü en ağır bir cezayı gerekli
kılmaktadır. Bu dayatılıyor. Nerede toplumum, nerede kültürüm, nerede
anadilim, özgürlüğüm der demez bu isyan, bölücülük, vatana ihanet
oluyor. Osmanlı uygarlığında bu tür bir suç yoktu. Genelde Türk kavim
sisteminde de bu tür bir suç yoktur. Bu suç Avrupa uygarlığının bio
iktidar, ırkçılık, faşizm ve diğer total iktidar rejimlerinin bir icadı
olup, Türk devlet sistemine de 20. yüzyılda ihraç edilmiştir. Bundan
dünyanın her tarafı da gereken nasibini almıştır.
Eğer bir suçum varsa,
iktidar ve savaş kültüründen benim de bu mikrobu biraz kapmamdır.
Özgürlük için devlet iktidarı ve bunun için de savaş adeta müminler için
bir Kuran emri gibi anlaşılınca bu oyuna dahil olacaktım. Hemen hemen
tüm ezilenler adına yola çıkanların kurtulamadıkları bir hastalıktır bu.
Bu temelde sadece hakim sisteme karşı değil, adına her şeyimi ortaya
koyduğum Özgürlük mücadelesine karşı da suçluyum. Bunun özeleştirisini
sadece teoride değil, yalnızlığımın soylu pratiğinde de sonuna kadar
götüreceğim. Fakat ya bir toplumu, halkı kendisi olmaktan zorla ve
hileyle çıkarma suçunu sistem nasıl ödeyecek? Yargılama adil olacaksa,
tarafların iddiaları dengeli dinlenmeli ve ona göre bir karara
gidilmelidir. Bilimle bağını yitirmiş bir yargı asla adil olamaz. Açık
ki, toplumsal (sosyal) bilim başvuracağım temel silahım olacaktır.
Onunla aydınlandığım oranda doğru yolda yürümek onurlu insan olmanın bir
gereğidir.
Topluma bu denli hükmeden
bir sistemin doğaya karşı getirdiği yıkım asla göz ardı edilemez.
Ekolojik ve feminist bir yaklaşım, kaybedilen doğal toplumsal yaşamla
bizi tanıştıracak güce sahiptir. Halkların politik seçeneği olan
demokrasiyi doğru tanımlayıp çözüm gücünü ortaya koymak en yakıcı
konuların başında gelmektedir. Küreselleşmenin yeni dalgası tam bir
fetişizm haline getirdiği metaların serbest piyasasını tek seçenek
olarak allayıp pullayarak sunarken, aslında en eski hırsızı, gaspçıyı
sunduğunu bilerek, ekolojik ve demokratik seçeneğimizi daha da açımlayıp
yeni yaşam bayrağımız olarak dalgalandıracağız. Böylece tarihte özgürlük
ve eşitlik ideallerini daha güncel ve yaşanır kılarken, bu uğurda
atılmış tek bir adımın boşa gitmediğini kanıtlamış olacağız. Nasıl ki
doğada varolan bir şey hiç yok olmazsa, toplum için varolmuş bir değer
de yok olup gitmez.
Savunmada toplumsal
gerçekliğe tekrar yaklaşmam, sağlanan felsefi derinlikle bağlantılıdır.
Sosyal bilim olarak felsefe tıpkı doğuş sürecindeki gibi bir rolü
günümüzde de oynamak durumundadır. İktidarlaşmış bilime karşı felsefeye
dönüş özgür toplumun çıkış ilkesidir. Felsefeye dayanmayan bir
demokrasinin kolayca yozlaşacağı ve demagogların elinde halkları
yönetmenin en soysuz bir aracı olacağı tarihte ve günümüzde sayısız
örnekleriyle kendini göstermiştir. Bunu önlemenin yolu bir yanı etik,
bir yanı bilim olan ve ayrılmaz bir bütün olan gelenekle politik
mücadeleyi yürütmektir. Sistemin krizinden bu sorumlulukla daha özgür ve
eşitliğe dayalı bir yaşam yürüyüşünü, onun dünyasını yaratabiliriz.
A- Doğal toplum
Toplumla doğa arasındaki
ilişki sosyal bilimin gittikçe yoğunlaştığı bir alandır. Genel anlamda
çevrenin toplum üzerindeki etkisi açık olmasına karşın, bilimsel
incelemesi ve felsefeye konu teşkil etmesi yenidir. Toplumsal sistemin
çevre üzerinde felaket boyutlarında etkisinin ortaya çıkmasıyla bu ilgi
gelişmiştir. Sorunun kaynağı araştırıldığında, doğaya tehlikeli biçimde
ters düşmüş hakim toplumsal sistem karşımıza çıkmaktadır. Binlerce yıl
süren toplum içi çelişkilerin kaynağında doğal çevreyle yabancılaşmanın
yattığı; ne kadar iç toplumsal çelişki ve savaşlar gelişmişse o kadar da
doğayla ters düşüldüğü gittikçe artan bilimsel bir netlikle ortaya
çıkmaktadır. Günümüzün parolası doğaya hakim olmak, kaynaklarını
amansızca ele geçirmek ve sömürmektir. Doğanın vahşetinden bahsedilir.
Bu kesinlikle doğru değildir. Kendi cinsine, türüne karşı vahşileşen
insanın doğaya karşı da en tehlikeli vahşi konumuna düştüğü yaşanılan
çevre sorunlarından bellidir. Hiçbir tür insan kadar bitki ve hayvan
türlerini yok etmemiştir. Mevcut hızla yok etme işini sürdürürse, geriye
nesli tükenen bir dinozor türüne dönüşmekten kurtulamayacak bir insan
sorunuyla karşı karşıyayız. Nüfus artış hızı ve hızla gelişen, kötü
kullanılan teknolojisiyle insanın mevcut yıkıcılığı durdurulamazsa,
insan yaşamı sürdürülemez bir aşamaya çok da uzun olmayan bir sürede
gelip dayanacaktır. Bu gerçeklik toplumun iç yapısında da artan
savaşlar, en tehlikeli politik yönetim biçimleri, artan işsizlik,
moralden yoksun bir toplum, robotlaşmış bir insanlık olarak
dinozorlaşacaktır. Toplumun bu yönlü gelişiminin nedenleri doğru
konmadıkça, geleneksel medeniyet, sınıf ve ulus savaşlarının doğru
teorik izahları ve çözüm yolları bulunamaz. Sosyolojinin günümüz
sorunlarına 'din' kadar bile yanıtlar geliştirememesi sosyal bilimin,
dolayısıyla tüm bilimsel yapının sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır.
Madem bilim bu kadar gelişmişse, bu kadar çılgınlık neden? Yalnız 20.
yüzyılın kanlı bilançosunu tüm insanlık tarihiyle karşılaştırırsak,
katbekat üstün olduğu bilinen bir husustur. Demek ki bilimsel yapıda da
çok ciddi yetersizlikler ve yanlışlıklar vardır. Yanlışlıklar bilimin
tespitlerinde olmayabilir; yönetim ve kullanım tarzında olabilir. Ama bu
bilimi ve bilim adamlarını, kurumlarını sorumluluktan kurtaramaz.
Derinliğine bu hususları
tartışmanın yeri burası değil. Kanaatim olarak mevcut bilim adamları ve
kurumlarının konumu, Mısır ve Mezopotamya'nın ilk krallıklarındaki
rahiplerin bağımlılık konumlarından hem ahlak hem de inanç açısından
daha geri ve sorumsuz gibi durmaktadır. Firavun ve Nemrut kral soylarına
başkaldıran İbrahimi gelenekli dinler ve peygamberleri, ahlaken ve inanç
itibariyle insanlığın gelişiminde büyük rol oynadılar. Bu rol rahip
geleneğinin olumlu yönüdür. İktidarın emrindeki bilim adamlarının
yaptığı ise, iktidar çılgınlarının eline sürekli imha araçları vermesi
ve en son insanlığın başına atomu patlatmasıdır. Demek ki bilim iktidar
ilişkisinde vahim bir yanlışlık vardır. Bilimi bir toplum ürünü olarak,
en değerli kazanım olarak değerlendirebiliriz. Ama bunca felaketlere yol
açmasını ise asla izah edemeyiz. Dolayısıyla bilim adamı ve kurumlarını
bu yönüyle kabul ve hatta affedemeyiz. Bu öncelikli çelişkinin izahını
bulmadıkça, sosyoloji ve tüm diğer bilimleri neden sorgulamamız
gerektiği anlaşılır bir husustur. Sistem nerede büyük oynadığı, temel
yanlışlığı yaptırdığı ve insanlığın geleceğini en belirsizliklerle yüklü
bir sürece soktuğunun hesabını yapmadıkça, istediğimiz kadar kurtuluş,
özgürlük, eşitlik teori ve pratiklerini geliştirelim, sonuçta yine hakim
toplumsal sisteminin değirmenine su taşımaktan kurtulamayız.
Savunmamın önemli bir
iddiasını Avrupa uygarlığının temelindeki bu başat çelişkinin nasıl rol
oynadığını ortaya koyma çabası teşkil edecektir. Bu çelişki
açıklanmadıkça, sistemin diğer vahim yanlışlıkları eksik olarak ortaya
konulacaktır. Batı sistemi diğer toplumsal sistemlerin hepsinden daha
fazla kendini can alıcı noktalarda gizlemektedir. Bu sistem
propagandayla zihniyet ve moral çarpıtmayı en çok geliştiren sistemdir.
En özgür çağı temsil etmesini bir yana bırakalım, en gelişkin köleliğin
sergilendiği çağ olduğunu kanıtlamamız zor olmayacaktır. Toplumsal
biçimleri kendime göre bu nedenle kurgulama gereği duydum. Kendimce daha
anlamlı bir izah tarzına başvurdum.
Doğal toplumdan kastım,
insan türünün primatlardan kopuşla birlikte içine girdiği ve hiyerarşik
toplumun ortaya çıktığı sürece kadar süren uzun toplumsal zamanda
yaşayan insan toplulukları düzenidir. Genellikle klan olarak
kavramlaştırılan ve nicelikleri 20-30 dolayında seyreden bu topluluklar
için, kullandıkları taş aletleri itibariyle paleolitik ve neolitik dönem
insanlığı da denilmektedir. Doğada avcılık ve toplayıcılık temelinde
hazır bulduklarıyla beslenmektedirler. Bir anlamda hazır doğa
ürünleriyle geçinmektedirler. Bu diğer yakın hayvan türlerine benzeyen
bir beslenmedir. Dolayısıyla bir toplumsal sorundan bahsedemeyiz.
Klanımız sürekli araştıracak, bulduğunda ya toplayacak ya da
avlayacaktır. Aletler ve ateş keşifleri geliştikçe ürünleri daha da
artacak, arttıkça tür olarak daha hızlı gelişecek ve primatlarla aradaki
mesafe açılacaktır. Evrimin doğal kuralları gelişmeyi belirlemektedir.
Doğal topluma ilişkin
açılması gereken bir sorun zihniyet ve ifade ediş tarzına ilişkin
olabilir. İnsanın hangi zihniyet aşamasında şekillendiği önemini halen
koruyan bir konudur. Bununla ilintili olarak öncelik zihniyete mi, yoksa
yapılanma ve aletlere mi verilmelidir? Bu sorunun yanıtı önemlidir.
Tarih boyunca gelişen idealist ve materyalist felsefe anlayışlarının
temelinde bu ikilem yatmaktadır. Bilimin en son vardığı sınırlar olarak
'kuantum' ve 'kozmos' bize hayli ilginç yaklaşımlar sunmaktadır.
Atomaltı parçacık ve dalga fiziği olarak kuantum bambaşka alanlar
açmaktadır. Sezgili, özgür tercihli düzenlerden tutalım, aynı anda
farklı iki şey olmak, insan yapısından ötürü belirsizliği asla tam
aşamama kuralına kadar tespitlere ulaşılmaktadır. Kaba, cansız madde
anlayışı tamamen bir tarafa bırakılmaktadır. Tersine son derece canlı,
özgür bir evren karşımıza çıkmaktadır. Burada asıl muamma insanda,
özellikle zihniyet durumunda yaşanmaktadır. İdealizme, sübjektivizme
düşmekten bahsetmiyoruz. Çokça işlenen benzer felsefe tartışmalarına
girmiyoruz. Evrende bu kadar çeşitliliğe kuantum sınırlarında yol
açıldığı tamamen anlaşılmaktadır.
Artık atom parçacıklarının
da ötesinde, dalga parçacık evreninde olup bitenlerin başta 'canlılık'
özelliği olmak üzere, varlıkların her çeşidini oluşturduğunu
görmekteyiz. Kuantum sezgiselliği derken bunu kast ediyoruz. Gerçekten
bu kadar doğal çeşitlilik ancak büyük bir zeka ve özgürlük tercihiyle
mümkün olabilir. Kaba, cansız maddeden nasıl bu kadar bitki, çiçek,
canlı ve insan zekası türeyebilir? Her ne kadar canlı metabolizması
moleküler temelde oluşmaktadır denilse de, moleküllerin atom ve
atomların parçacık, parçacıkların dalga parçacık düzeni ve ötesinde olup
bitenler izah edilmedikçe, doğal çeşitliliği yetkin izah edebilmemiz
mümkün görünmemektedir. Aynı çözümleme tarzını kozmosa ilişkin de
yürütebiliriz. Evrenin büyüklüğünün son sınırlarında (eğer varsa) olup
bitenler de kuantum alanındaki olup bitenlere benzemektedir. Burada
karşımıza canlı bir evren anlayışı çıkmaktadır. Evrenin kendisi zihni ve
maddesi ile bir canlı varlık olamaz mı? Kozmolojide gittikçe
tartışılacak bir sorudur bu.
Kuantumla kozmosun orta
yerinde duran insana da 'mikro kozmos' diyoruz. Çıkan sonuç şudur: Her
iki evreni, kuantumu ve kozmosu anlamak istiyorsan insanı çöz! Gerçekten
insan tüm algılamaların öznesidir. Ne kadar bilgimiz varsa insan
ürünüdür. Kuantumdan kozmosa kadar tüm alanların bilgisi insanlarca
geliştirilmiştir. Esas incelenmesi gereken, insanın algılama sürecidir.
Bu bir anlamda evrenin şimdiye kadar ölçülebilen yaklaşık 20 milyar
yıllık evrim tarihidir. İnsan gerçekten bir mikro kozmostur. Çünkü onda
kuantum düzeni işlemektedir. Atomaltı parçacık ve dalgalardan en
gelişmiş DNA moleküllerine kadar maddenin gelişim tarihini görmekteyiz.
İlaveten bitki ve hayvanların en alt evresinden insana kadar tüm gelişim
süreçlerinin tarihini de görmek mümkündür. Bilimsel olarak net
görülmektedir ki, insan cenini biyolojinin tüm gelişim evrelerini
tekrarlayarak büyümektedir. Daha sonrasını toplum, evrim
tamamlamaktadır. Toplumsal evrimle de bilim bugünkü seviyeye
ulaşabilmektedir. Dolayısıyla insanın evrenin bir özeti olduğu bilimsel
bir yargıdır.
İnsan yorumumuzu daha da
geliştirirsek şu varsayımları ileri sürebiliriz: İnsanın oluştuğu tüm
materyallerin canlılık, sezgisellik, özgürlük özellikleri olmasaydı, tüm
bu özelliklerin toplu ifadesi olarak insan canlılığı, sezgisi ve
özgürlüğü de gelişmeyecekti. Olmayan bir şeyden yeni bir şey doğmaz. Bu
tespit cansız madde anlayışımızı çürütmektedir. Şüphesiz insan türü bir
organizasyon ve toplum olmadan, bilgili varlık gelişmez. Ama bu
organizasyon ve toplumda rol oynayan materyalin bilgisel, sezgisel,
anlamsal, özgünlüksel özellikleri olmadan da bilginin vücut bulamayacağı
anlaşılır bir husustur. Özünde bir şey yoksa neden yaratılsın? Bu
değerlendirme ne tam dış doğadan basit bir yansımanın, ne de insanın
Descartesvari bir düşünceciliğin sonucu bilgilendiği yorumunu gerçekçi
kılıyor. Doğruya daha yakın görüş, kozmos ve kuantum evrenindeki oluşum
özelliklerinin insanda da yaşandığıdır. Tabii kendi özgünlüğü temelinde
bu yasalar işlemektedir. Evrenler insanda dile gelmektedir. Çıkan sonuç,
evrenin yetkin kavranışı insanın yetkin kavranışından geçer. Felsefede
çok ünlü 'kendini bil' yargısı bu gerçeği dile getirmektedir. Kendini
bilme tüm bilmelerin temelidir. Kendini bilmeden edinilecek tüm diğer
bilmeler bir saplantı olmaktan öteye gidemeyecektir. Bu nedenle de insan
toplumunda kendini bilmeden ortaya çıkan tüm kurum ve davranışların
sapkın, çarpık bir role bürünmesi kaçınılmazdır. İnsanın kendi bilgisine
dayanmayan bilginin yol açtığı tüm toplumsal sistemlerin anormal,
çelişkili, kanlı, sömürülü karakteri bu saplantılı bilgiden ileri
gelmektedir. O halde insan toplumunun kabul edilebilir doğal gelişme
süreci insanın kendine özgü bilgisinden kaynaklanmalı derken, en temel
evrensel, dolayısıyla toplumsal kuraldan bahsetmiş oluyoruz.
Bu varsayım temelinde
doğal toplumdaki insan bilgisinin kendi özüne ilişkin yapısı hakkında
neler söylenebilir? En azından doğal toplumdaki insan, kendisini
birlikte olduğu klan üyeleriyle bir bütün olarak yaşatmak kuralına
olmazsa olmaz kabilinden bağlıdır. Klanın bir üyesi diğerinden
ayrıcalıklı bir yaşamı düşünemez; klan dışında yaşamı düşünemez. Avcılık
yapabilir, hatta yamyamlık da yapabilir. Ama tüm bunlar klanı yaşatmak
içindir. Klanda yaşam kuralı 'ya hep ya hiç' kuralıdır. Tüm toplumsal
veriler klanların bu özelliğini vurgulamaktadır. Bir kütle ve
şahsiyettir. Bireylerin ondan ayrı bir şahsiyeti ve hükmü düşünülmüyor.
Klanın önemi, insanın ilk ve temel varolma tarzında yatar. İmtiyazsız,
sınıfsız, hiyerarşisi olmayan, sömürü tanımayan toplum biçimidir.
Milyonlarca yıl sürmüştür. Bundan şu sonuç çıkar: İnsan türünün toplum
olarak gelişimi uzun süre hakimiyet ilişkilerine değil, dayanışma
ilkesine dayanır. Doğayı bağrında büyüdüğü bir 'ana' olarak hafızasına
yerleştirir. Kendi aralarında ve doğayla bütünlük esastır.
Klan bilincinin sembolü
totemdir. Totem belki de ilk soyut kavramlaştırma düzenidir. Totem dini
olarak da değerlendirilen bu düzen ilk kutsallığı, tabu sistemini de
oluşturmaktadır. Klan totemin simgesel değerinde kendini kutsamaktadır.
İlk ahlak kavramına da bu yoldan ulaşmaktadır. Çok iyi bilincindedir ki,
klan topluluğu olmazsa yaşam sürdürülemez. O halde toplumsal varlıkları
kutsaldır ve en yüce değer olarak sembolleştirip tapınılmalıdır. Din
inancının gücü de bu kaynaktan gelmektedir. Din ilk toplumsal bilinç
formu oluyor. Ahlakla bütünlüklüdür. Bilinçten giderek katı bir inanca
dönüşüyor. Artık toplum bilinci din formunun geliştirilmesi biçiminde
olacaktır. Din bu özelliğiyle toplumun ilk temel hafızası, köklü
geleneği ve ahlakın kaynağıdır. Klan toplumu pratiğiyle ne kadar bilinç
geliştirse, bunu hep toteme, dolayısıyla kendi yeteneğine bağlamış
oluyor. Simgesel olarak totem gerçeğinde ise, insan topluluğunun giderek
başarılı olması sürekli kutsamayı da beraberinde getiriyor. Kutsama
kutsalın, kutsallık ise toplumun gücü oluyor.
Toplumla oluşan gücün
kutsallığı kendini daha açık olarak büyücülükte gösterir. Büyücülük
toplumun güçlenme denemesidir. Mevcut bilinç düzeyi ancak büyücülük
biçiminde pratikleşebilir. Büyücülük bilimin de anasıdır. Sürekli doğayı
gözetleyen, onda yaşam bulan doğumu tanıyan kadın bu toplum tarzının
bilgesidir. Büyücülerin daha çok kadın olması bu gerçeğin ifadesidir.
Doğal toplumda olup biteni yaşam pratiği gereği en iyi bilen kadındır.
Bu dönemden kalma tüm yontularda kadın izi görülmektedir. Klan kadın ana
etrafında oluşan bir birliktir. Doğurması, çocuk bakımı onu en iyi
toplayıcı ve besleyici konumuna zorlamaktadır. Çocuk sadece anayı
tanımaktadır. Erkeğin henüz mülk olarak kadın üzerinde bir etkisi
yoktur. Kadının hangi erkekten gebe kaldığı bilinmediği gibi, çocukların
hangi kadından olduğu bellidir. Bu doğal zorunluluk, kadına dayalı bir
toplumsallığın gücünü de ortaya koymaktadır. Bu dönemde kavramlaştırılan
kelimelerin ekseriyetle dişil karakterde olması bu gerçeğin diğer bir
kanıtıdır. Erkeğin daha sonra gelişecek savaşçılığı ve hakimiyeti de bu
dönemdeki güçlü hayvanları avlama özelliğinden kaynaklanır. Fiziki
özellikleri erkeği uzakta av aramaya, klanı tehlikelerden korumaya daha
çok zorlamaktadır. Belirleyici olmayan bu roller erkeğin neden silik
kaldığını da açıklamaktadır. Klan içinde özel ilişkiler gelişmemiştir.
Toplayıcılık ve avcılıkla elde edilen hepsinindir. Çocuklar tüm
klanındır. Ne erkek ne de kadın daha özelleşmemiştir. Bu toplum tarzına
ilkel komünal denilmesi de bu temel özelliklerinden dolayıdır.
Sonuç olarak klan formu,
biçimi; toplumun doğuşu, ilk hafızası, temel bilinç ve inanç
kavramlarının gelişme zeminidir. Ondan geriye kalan, sağlıklı bir
toplumun doğal çevreye ve kadın gücüne dayalı olması gerçeğidir;
insanlığın varolma tarzının kendi içinde sömürüsüz ve baskısız güçlü bir
dayanışmayla gerçekleştiğidir. İnsanlık bir anlamda bu temel değerlerin
bileşkesidir. Milyonlarca yıl süren bu toplumsal deneyimin yitip
gittiğini sanmak saçmadır. Doğada hiçbir şey yok olmadığı gibi,
toplumsal varoluş tarzında bu eğilim daha çok gücünü sürdürür.
Bilimin tespit ettiği
önemli bir husus, daha sonraki bir gelişmenin bir önceki gelişmeyi de
içermesi gerçeğidir. Zıtların birbirini yok ederek geliştiği doğru
değildir. Diyalektiğin bu kuralında olan, tez ve antitezin sentezde
varlıklarını daha zengin bir oluşum içinde sürdürdüğü biçimindedir. Tüm
evrim bu kuralı doğrulamaktadır.
Klan değerlerinin gelişimi
yeni sentezler içinde de sürmektedir. Günümüzde eşitlik ve özgürlük
kavramları halen en temel kavramlar değerinde olmalarını klan yaşam
gerçeğine borçludurlar. Eşitlik ve özgürlük bilinç halinde
kavramlaşmadan, doğal haliyle klanın yaşam tarzında gizlidir. Eşitlik ve
özgürlük yitirildiğinde, toplumsal hafızada gizli yaşayan bu kavramlar
kendilerini gittikçe artan bir tempoda dile getirip yeniden ve üst
düzeyde gelişmiş bir toplumun temel ilkeleri olarak dayatacaklardır.
Toplum hiyerarşik ve devlet kurumuna doğru evrim gösterdikçe, eşitlik ve
özgürlük bu kurumları amansızca takip edecektir. Takip eden esasta
(özde) klan toplumunun kendisidir.
B- Hiyararşik devletçi toplum - Köle toplumunun
doğuşu
İnsan toplumunun zaman
bölünmesi esas alınan ölçülere göre çeşitli biçimlerde yapılabilir.
Temel zihniyet biçimleri ölçü alınırsa, kabaca mitolojik, metafizik ve
pozitif bilim çağı önemli bir bölünmedir. Sınıf ölçüleri temel alınırsa
ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalizm ve sosyalizm ve sonrası ayrımı
da çokça geliştirilmiştir. Temel kültürel medeniyetler ayrımı da tarihte
yoğunca işlenmiştir.
Fakat benim esas almayı
daha uygun bulduğum temel dönemsel ayrımın ölçüsü, felsefi bilimsel
değeri ağır basan niteliktedir. Evrenin genel işleyiş ilkesini esas
almaktadır. Hegel'in oldukça işlediği ve temel felsefesi haline
getirdiği tez, antitez ve sentez üçlüsünü sistemin temeli olarak
uygulanır kılmak süreçleri daha çok açıklığa kavuşturacaktır. Evrendeki
tüm oluşumlar düalistik (ikili) nitelikte ve çelişkili bir yapıyla
hareketi mümkün kılmaktadır. Tabii bu hareket kaba mekanik hareket
değildir; özde değişimi, çeşitliliği oluşturan yaratıcı bir hareketlenme
halidir. Örneğin evreni varlık-yokluk ikilemiyle başlatmak mümkündür.
Varlıkla yokluğun karşı karşıya gelişi yeni bir oluşumdur; hareketin
kendisidir. Varlık, yokluk olmadan açılamaz, hareketlenemez. Özde oluş,
varlığın yokluğa karşı direnmesidir. Varlık yokluğu, yokluk varlığı
bitirmeye çalışırken, sonuçta üçüncü bir eğilim, bir nevi sentez olarak
oluşum halindeki evren ortaya çıkmaktadır. Buna benzer bir yaklaşım
parçacık dalga ikilemidir. Tek başına parçacık ve dalga mümkün
olmamakta, ancak birbirleriyle ilişki halinde hareketi, dolayısıyla
oluşumu sentezleyebilmektedir.
Yine aynılıkla çeşitlilik
ikilemi de benzer sonuçlar yaratmaktadır. Aynılık ancak çeşitlilikle
varlığını kanıtlayabilir. Çeşitlilik olmadan aynılık bir nevi yokluk,
olmamaktır. Hangi olguya yaklaşırsak aynı durumu görürüz. Daha anlaşılır
bir ayrım canlılık ve cansız durum ikilemidir. Genel canlı evrenden
farklı olarak, dünya gezegenimizde hareketin zengin gelişimiyle bir
eşikte nitelikçe farklı bir madde ortamından kendi kendini metabolizma
ile üretebilen, geliştiren canlı bir ortam doğmaktadır. Burada evrenin
sınır tanımayan gelişim gerçeği halen bilimce tam çözümlenememiş
olağanüstü bir sıçramayı temsil etmektedir. Canlılık olgusunun tam izahı
giderek bilimin en temel konusu olacaktır. Gen haritası ve klonlama bu
olgunun çözümlendiği anlamına gelmez. Yine canlılığa yol açan molekül
düzenlenmesi de tek başına olguyu izah edemiyor. Şüphesiz canlılık için
uygun dış ortam (atmosfer, hidrosfer) ve moleküler düzen gereklidir. Ama
bu sadece canlılığın yapı taşlarıdır, maddi düzenidir. Daha önemli olan,
bu maddi düzenin canlılık, anlam gibi maddi olmayan gerçeklikle
bağlantısıdır. Kaba materyalizmin en önemli yanlışlığı öznelliği, yani
canlılık ve anlam olgusunu maddi düzenleniş ile aynı saymasıdır. Kuantum
fiziğinde bile bu aynılık yıkılmaktadır. Sezgiye benzer bir izah tarzı
zorunlu görülmektedir. Canlılar içinde insandaki zeka (beyin) durumu
daha da ilginç bir hal almaktadır. İnsanın kendisi en yetkin düşünen
doğa olarak tanımlanabilir.
Daha da önemli olan, doğa
kendini neden düşünme ihtiyacı duymaktadır? Maddenin düşünme yeteneğinin
asıl kaynağı nereye kadar uzanmaktadır? Bu soruları sorarken kastımız
yeni bir tanrı arama problemi yaratmak değildir. Daha çok evren, varlık,
doğa denen olguların kaba gözlemlerimizle izah edilmenin çok ötesinde
kavramlar olarak çözümlenmeye ihtiyaç gösterdiğidir. Çok zengin,
üretken, çeşitli, gelişimde sınır tanımayan bir evren anlayışı
(paradigma) ile karşı karşıyayız. İnsanlığın çeşitli dönemlerdeki evren
anlayışları, örneğin mitolojik, metafizik ve pozitif bilim paradigmaları
karşımıza çok farklı kavrayış ve yaşam duruşları ortaya çıkarır.
Mitolojide her şeyin bir tanrısı varken, metafizikte ilk hareket nedeni
veya tanrısı görüşü ağır basar; pozitif bilimde her şey kaba
materyalizmle izah edilmeye çalışılır. Sıkı bir nedensellik ve düz
çizgisel gelişme felsefesi geliştirilir. Tabii daha alt hayvanlar
dünyasındaki yaklaşımlar da bilinse çok ilginç olur. Sürüngenler, kuşlar
ve memeliler acaba nasıl bir hisle dış ortama bakıyorlar? Halkça
söylenen 'öküzün trene baktığı gibi' benzetmesi ilginçtir. Taşların, kum
zerrelerinin bakışımı nasıldır? Onların da bir duruşu vardır. Bir bütün
olarak evren, doğa bir duruştur. Hem de sınırsız hareket halindeki bir
duruş.
Bu kavramsal açıklamayı
şunun için yapıyorum: İnsanlık durumu, varlığı da bir olgudur. Genel bir
soyutlama yaparsak, başlangıçtan sona kadar bir olgu olarak varlık
sürdürecektir. Karşımıza çıkan önemli soru, bu olgunun tez, antitez ve
sentezini nasıl kurmalıyız sorusudur. Eğer anlam gücü en yüksek varlık
olarak insanı ve toplumunu tanımlarsak, bu olgudaki temel ikilemi ve
sonul sentezi tespit etmek en bilimsel bir kavramlaşmaya ulaşmak
anlamına gelir. Madem insanız, insanla bu kadar ilgileniyoruz, o halde
bu varlığın temel diyalektiği (diyalektik; ikilinin tartışması) nasıl
seyretmekte ve hangi olası senteze doğru ilerlemekte veya dönüşmektedir?
Sosyal bilimlerin başlangıç itibariyle ve öncelikli olarak bu
kavramsallaştırmayı çözerek bunu yapması gerekir. Genel evrensel
oluşumun en ilginç bir varlık durumu olan insan duruşu, bu temel
kavramsal çözümlemeyi yapmadan doğru bir sosyal bilime varamaz. Bu
durumda yapılacak olan, sayısız olgular dünyasında boğulmaktır. Sosyal
bilimdeki kargaşanın en temel nedenlerinden biri de budur.
Daha mitolojik çağlardan
başlayan, tek tanrılı dinlerle ve metafizik felsefe ile daha da
karmaşık, karışık hale gelen, pozitif bilim ile iyice kördüğümler
bağlayan sosyal olguya ilişkin kavram, varsayım ve teoriler olup biteni
izah etmekte sadece yetersiz kalmayıp büyük yanlışlıklarla da dolu
kılındılar. İnsanlığın kapitalizm gibi en kanlı ve sömürülü bir
döneminin hakim hale gelmesinde bu sosyal olgu izahlarının belirleyici
etkisi vardır. İnsanlık eğer öz varlık biçimi olan toplumsallığı doğru
çözümlemezse sonu açık ki dinozorluktur. İki büyük savaştan sonra sosyal
bilimcilerde her ne kadar bir yenilik arayışı varsa da, bunlar çok
sınırlı bazı doğruları tespit etmekten öteye gitmeyen cılız çabalardır.
Marksizm gibi en iddialı ekoller bile sınırlı çözüm katkıları yanında
özellikle adına hareket ettikleri ezilen ve sömürülenler dünyasını yeni
bir dogma ve siyaset anlayışına bağlayıp hakim toplumsal sistemin bir
yedeği kılmaktan öteye rol oynayamamıştır. Daha doğrusu idealini
gerçekleştirememiştir.
Sosyal bilim alanındaki
diğer birçok ekolün ilk ve ortaçağlardaki felsefe ve din gruplarından
daha başarılı olamadıkları, olup bitenler karşısındaki rollerinden gayet
iyi anlaşılmaktadır. Savaşların jenosit boyutlarında, dizginlenemeyen
kar hırsları ve tahrip edilen ekolojide sosyal bilim ve kurumlarının
payı temel önceliğe sahiptir. Sosyal bilim ve kurumları tarihin hiçbir
dönemiyle kıyaslanmaz biçimde siyasal iktidar ve savaşın hizmetinde olup
esas sorumlu konumundadır. Siyasal iktidarı ve savaşları durduramamak,
sınırsız kar hırsına set çekememek sosyal bilim ve kurumlarının sadece
iflasını değil, insanlığa karşı ihanetini kanıtlamaktadır. Dolayısıyla
insanlığın temel problemlerine karşı yeni ve yeterli bir sosyal bilim
anlayış ve yapılanması en değerli ve başat çalışma olarak gündemde
yerini tutmak zorundadır. Eylem, örgütlenme ancak bu temelde doğru bir
yer ve alan bulabilir.
Geliştirmek istediğimiz
sosyal bilim anlayışına bu çerçevede yaklaşılmalıdır. Temel kavram ve
varsayımlar bu doğrultuda denemeler niteliğinde görülmelidir. Giderek
artacak bu çabalar kurumlaşarak çözüm olanaklarını arttırabilirler. En
genel kavramlaştırma denememize de bu temelde yaklaşılmalıdır.
İnsanlığın ilk topluluk
durumuna hangi tanımlama çerçevesinde 'doğal toplum' diyebileceğimizi
bundan önceki bölümde izah etmeye çalıştık. Yine evrene yaklaşım
paradigmamızı ortaya koyduk. Klan tarzı toplumsal örgütlenmenin zaman ve
mekanda yayılması, giderek çeşitlilik ve hacim kazanması doğası
gereğidir. Kadın ana etrafında giderek büyüyen ve kimliğini
yetkinleştiren toplulukta erkek boyutunda rahatsızlıkların geliştiğini
eldeki verilerden tespit etmekteyiz. Kadın ananın etrafında biriken
çocuklar ve kadının kendine yardımcı olma anlamında daha çok yüz verdiği
erkekler diğer erkeklerin kıskançlığına ve öfkesine yol açmaktadır. Daha
önemlisi ana kadın evcil düzeni geliştirmektedir. Yiyecek, giyecek ve
diğer araçsal donanımları bu evcil düzenden toplamaktadır. Gözlemleri
ile büyücü kadın durumuna da gelerek bilgelik kazanmaktadır. Bu evcil
düzene ne kadar çok çocuk ve dost (yakın) erkek bağlarsa, o kadar güçlü
bir ana kadın olmaktadır. Dizginlenemez bir kadın kültünün gelişmesi söz
konusudur. Eldeki kanıtlar, daha yaygın tanrıça dinsel düzeni, dildeki
dişil öğeler, yontular ana kadının yükselen gücünün açık
göstergeleridir. Erkeklerin önemli bir kısmı doğal olarak bu düzenin
uzağındadır. Ana kadının yararlı bulmadıkları ve yaşlılar ağırlıklı
olarak bu sistemin dışında kalabiliyorlar.
Başlangıçta çok zayıf olan
bu çelişki giderek gelişir. Avın gelişmesi erkeğin savaş gücünü ortaya
çıkarırken bilgisini de arttırır. Dışlanan yaşlılar bu temelde erkek
egemen bir ideolojiye doğru gelişim gösterirler. Özellikle 'şamanizm'
dini bu olguyu çarpıcı olarak karşımıza çıkarmaktadır. Şamanlar daha çok
erkek rahiplerin prototipini temsil etmektedir. Kadınlara karşı çok
sistemli olarak karşı bir hareket, ev düzeni geliştirmek istiyorlar.
Daha önce ana kadının gelişmiş evcil düzeni karşısında basit kulübeler,
yarı vahşi gibi barınan erkek şamanizm ile karşı bir ev düzeni
oluşturabiliyor. Şamanlarla yaşlı ve tecrübeli erkeklerin ittifakı
önemli bir gelişmedir. Aralarına aldıkları bazı genç erkekler üzerinde
kurdukları ideolojik güç ile topluluk içindeki konumları giderek
güçleniyor. Erkeğin güç kazanmasının niteliği daha çok önem
kazanmaktadır. Hem avcılık hem de dışa karşı klanı savunma askeri
nitelikte ve öldürmeye, yaralamaya dayalıdır. Bu, savaş kültürünün
başlangıcıdır. Ölüm kalım söz konusu olduğunda, otorite ve hiyerarşiye
bağlı olmak bir zorunluluk olarak gelişiyor. En yetenekli kişi, sözü,
otoritesi en yüksek kişi konumuna geliyor. Ana kadın kültü karşısında
üstünlüğünü geliştiren farklı kültürün başlangıcı söz konusudur. Sınıflı
toplumdan önceki bu otorite ve hiyerarşi gelişimi, tarihin en önemli
dönüm noktalarından birini teşkil etmektedir. Ana kadın kültürü ile
nitelikçe farklıdır. Bu kültürde ağırlıklı olan toplayıcılık ve daha
sonraki bitki üretimi, savaşı gerektirmeyen barışçıl bir faaliyettir.
Erkek ağırlıklı av ise savaş kültürüne, sert otoriteye dayanan bir
faaliyettir. Sonuç ataerkil otoritenin kök salmasıdır.
Ataerkil toplumun
hiyerarşik ve otoriter yapısı esastır. Hiyerarşik kavramı, şamanın
kutsal otoritesi ile birleşen otoritenin yönetim anlayışının ilk
örneğini anlamlandırmaktadır. Giderek toplumun üstünde yükselecek bu
otorite kurumu, sınıfsallaşma yönlü gelişmeler yoğunlaştıkça devlet
otoritesine dönüşecektir. Hiyerarşik otorite daha çok kişiseldir,
kurumlaşmamıştır. Dolayısıyla devlet kurumlaşması kadar toplumda
hakimiyeti yoktur. Uyum yarı yarıya gönüllüdür. Bağlılık toplumun
menfaatleri ile belirlenmektedir. Fakat başlayan süreç devleti doğurmaya
açıktır. İlkel komünal toplum bu sürece uzun süre direnir. Elinde ürün
biriktiren ancak bunu topluluk üyeleri ile paylaşırsa otoritesine saygı
ve bağlılık gösterilir. Biriktirmeye büyük bir suç gözüyle bakılır. En
iyi kişi birikimlerini dağıtan kişidir. Halen kabile toplumlarında
yaygın olan 'cömertlik' anlayışı kaynağını tarihin bu güçlü geleneğinde
bulmaktadır. Bayramlar bile bir nevi fazlayı dağıtım törenleri olarak
başlamıştır. Topluluk biriktirmeyi daha başlangıçta kendi üzerlerinde en
önemli tehdit olarak görmekte ve ona karşı direnmeyi ahlak ve din
anlayışının temeli haline getirmektedir. Tüm dinsel ahlaksal öğretilerde
bu geleneğin izlerini güçlü bir biçimde görmek zor değildir. Toplum
hiyerarşiye ancak yararlılığı, cömertliliği bir şeyler kazandırdığında
onay vermektedir. Bu yönlü hiyerarşi olumlu ve yararlı bir rol
oynamaktadır.
Ana kadına dayalı
hiyerarşinin bu niteliği halen tüm toplumlarda büyük bir saygı ve
otorite olarak kabul gören 'ana' kavramının da tarihsel temelidir. Çünkü
ana en zor şartlarda hem doğuran hem besleyen başat öğedir. Bu temelde
oluşan kültür ve hiyerarşi, otorite elbette büyük bağlılık görecektir.
Toplumsal varlığın temelini oluşturması günümüze kadar 'ana' kavramının
gücünün gerçek izahıdır. Sanıldığı gibi bu soyut bir biyolojik
doğuruculuk özelliğinden ileri gelmemektedir. 'Ana, tanrıça ana' en
önemli toplumsal olgu ve kavram olarak anlaşılmalıdır. Devlet olgusuna
tamamen kapalı, onu doğurtmayan tüm özelliklerini bağrında taşımaktadır.
Bu tanımlama çerçevesinde
doğal toplumu insan varlığının başlangıç tezi olarak değerlendirmek
gerçekçidir. İnsanlık varolmayı bu teze dayanarak başlatmıştır. Ondan
öncesi hayvansı yaşamdır. Sonrası ise ona karşıtlık temelinde gelişen
hiyerarşik ve devletçi toplum biçimindeki gelişimdir. Zaten bu dönemin
antitez karakteri doğal toplumu sürekli bastırması ve geriletmesinden
kaynaklanmaktadır. Tez olarak doğal toplum, insan yerleşiminin tüm
alanlarında geçerli olduğu gibi, süre olarak da başat olarak neolitik
dönemin sonlarına (yaklaşık MÖ 4.000) kadar etkin bir toplumsal
sistemdir. Bastırılmış olarak da günümüze kadar tüm toplumsal
gözeneklerde varlığını sürdürmektedir. Temel toplumsal kavramlarda da bu
süreklilik açıktır. Aile, kabile, ana, kardeşlik, özgürlük, eşitlik,
arkadaşlık, cömertlik, dayanışma, bayramlar, yiğitlik, kutsallık vb
birçok olgu ve kavramlar bu toplumsal sistemden kalmadır. Buna karşıt
hiyerarşik ve devletçi toplum bu sistemi en çok gerileten, bastıran
özelliğini en çok sürdüren özelliktedir. Antitez konumunu bu
özelliğinden almaktadır. İki toplumsal sistemin iç içeliği de
diyalektiğin temel yasalarına son derece uygundur.
Burada dikkat edilmesi
gereken diğer önemli bir husus, diyalektik kavrayışımızın tez ve
antitezin birbirini yok etme biçiminde değil, 'bastırma ve geriletme'
karakterinde gelişmesidir. Toplumsal sistemler tüm doğada olduğu gibi
tez, antitez haline geldiklerinde birbirlerini birlikte taşırlar.
Aralarındaki mücadele şüphesiz önemli gelişmelere yol açar. Hiçbir zaman
tez eski halinde kalmaz, ama antitez de bir kadiri mutlak olarak kendi
öncülünü yemez. Ondan beslenerek ancak kendini geliştirir.
Bu noktada diyalektiği
biraz daha açmakta yarar vardır. Dogmatik marksizm döneminde tez ve
antitez toplumda yok etme biçiminde yorumlandı. Bu tarz bir yorum
aslında yapılan en temel teorik yanlışlıklardan biridir. Biyoloji başta
olmak üzere tüm bilimlerde gözlenen özellik, olguların gelişim ve
dönüşümlerinde karşılıklı besleyici yanın önem taşıdığıdır. Yok etmeye
benzer durumlar istisnaidir. Hakim olan, tez ve antitez konularının
birbirini beslemesidir. Bunun en sade ifadesi çocuk anne ikilemidir.
Çocuk, ana ile çelişki halinde gelişir. Ama bundan çocuk anayı yok
ediyor yorumunu çıkaramayız. Olsa olsa karşılıklı beslenme ile neslin
sürdürülmesi olarak değerlendirilebilir. Uç bir nokta yılan fare
ikilemidir. Burada bile olan, aşırı fare üreyişi ile yılan ender üreyişi
arasında dengenin korunmasıdır. Belki de yılan olmazsa fareler
dinozorlardan daha ezici tahrip rolü oynarlardı. Doğadaki varlıkların
anlamsız olmadığı, hepsinin belli bir ekolojik anlamı olduğu her geçen
gün daha iyi anlaşılmaktadır. Ama yine de 'uç nokta', 'mutlak sınırlar'
kavramı çok sınırlı bir kesitte en azından kavram olarak geçerli
olabilir. Temel doğa yasasının karşılıklı bağlılık biçiminde geliştiği
artık tüm bilimlerin fark ettiği bir özelliktir.
Toplum sistemlerini
değerlendirirken yapmak istediğim bir değişiklik, zorunluluk ve
rastlantılılık konusundaki yaklaşımlara ilişkindir. Kökenini tanrısal
yasa anlayışında bulan ve Batı düşünce sisteminde sıkı bir nedensellik
ve düz çizgide kesintisiz ilerleme anlayışı, başta açıklamaya
çalıştığımız kuantum ve kozmos fiziğindeki gelişmelerle artık
geçerliliğini yitirmiştir. Gelişmenin diyalektiğinde 'kaos aralığı' her
olguda kendini göstermektedir. Niteliksel değişimler bu aralığı gerekli
kılmaktadır. Bu da kesintisizliğin, düz çizgideki sürekli ilerlemenin
zihinsel bir soyutlama, metafizik bir yaklaşım olduğunu ortaya koyar.
Aralıktan düz çizgisel bir ilerleme her zaman mümkün değildir. Birçok
etkenin o aralıktaki ilişkileri çok sayıda ve çok yönlü gelişmelere yol
açabilir.
İnsan toplumunda bu
aralıklara kriz bölgesi denilmektedir. Krizden nasıl bir toplumsal
gelişmenin çıkacağını ondan etkilenen güçlerin mücadele düzeyleri
belirleyecektir. Çok sayıda sistem çıkabilir. Daha ileriye olduğu gibi
geriye doğru da çıkabilir. Kaldı ki, ileri geri kavramı izafidir.
Sürekli ilerleme evrensel kurama da uymamaktadır. Bu ilke doğru olsaydı,
metafizik bir ideacılık geçerli olurdu. Mutlak doğrulardan bahsetmek
evrensel oluşum ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Doğa mutlaklar ile
gelişmez. Mutlaklık değişmezlik, aynılık demektir. Böyle şeylerin
olmadığını varoluş tarzımız kanıtlamaktadır. Doğadaki yasallığın kaos
aralıklarına dayalı, insana doğru gelişiminde gayet esnek bir halde
olduğu fizik, kimya ve biyoloji bilimlerindeki yasa özelliklerinden
çıkarılabilmektedir. İnsan toplumunda ise yasallık son derece esnek bir
karaktere sahiptir. Bunun anlamı, yasa aralıkları sık ve çok sayıda yeni
yasaların gelişim kaydedebileceğidir. Bununla bağlantılı olarak özgürlük
düzeyinin gelişkin olması, insan toplumundaki muazzam çeşitliliği açığa
çıkarmaktadır. Esneklik özgürlüğü, özgürlük ise çeşitliliği
doğurmaktadır. İnsan bu anlamda kendi yasallığını en çok ve en sık yapan
doğa harikası bir varlıktır. Dolayısıyla insan toplumu da aynı
zenginlikte bir sıklık ve çoklukla kendi sistem yasalarını
oluşturabilmektedir.
Bu temel varsayımlarla şu
hususu kanıtlamak istiyorum: Doğal toplumdan zorunlu olarak hiyerarşik
ve devletçi toplumun gelişmesi diye bir kanun yoktur. Belki bu yönlü bir
eğilim olabilir. Eğilimin zorunlu, kesintisiz ve sonuna kadar olması
tamamen yanlış bir varsayımdır. İlerideki bölümde zaman zaman
açıklayacağım gibi, sınıflı toplumun ilerlemeler için zorunlu olduğu
biçimindeki marksist tespit (ezilen ve sömürülenler adına) yapılan en
büyük yanlışlıklardan biridir. Bu, sosyalizmi peşinen sınıf hakimiyetine
terk etmektedir. Bu yanlış, marksizmin yaklaşık 150 yıllık tarihinde bir
kapitalizm yedeği haline getirilmiş olmasının en temel nedenidir.
Devleti, sınıfları ve zoru toplumsal gelişmenin, ilerlemenin kaçınılmaz
evreleri olarak görmek, organik, doğal toplumun günümüze kadar muazzam
direnmesini küçümsemek, hatta yok saymaktadır. Tarihi kendiliğinden
tahakküm güçlerine hediye etmektedir. Sınıfların varlığını kader olarak
görmek, belki de farkında olmadan hakim sınıfların ideologluğuna alet
olmaktır. Bu yönüyle ezilen ve sömürülenler adına en tehlikeli bir rolü
oynamaktır. Tarih bu tür ideolojik ve politik akımların adeta istilası
altında bırakılmıştır.
Hiyerarşi ve sınıfsallık
gelişim gösterebilmiştir. Ama bu gelişim bir zorunluluk değil,
hiyerarşiyi, ona dayalı devletleşmeyi büyük zorbalık ve aldatmalarla
yürüten güçlerle sağlanmıştır. Bunlar karşısında esas doğal toplum
güçleri bitmez tükenmez bir direnme göstermiş ve sürekli
sınırlandırılmış, en dar alan ve aralıklara sıkıştırmışlardır. Bazı alan
ve aralıklara hiç sokulmamışlardır. Tüm toplumu sınıf ve devlet
hiyerarşilerinden ibaret görmek, hakim sistemin en temel politikası ve
propagandası ile sağlanmıştır. Kader denilen oyun bu pratiğin metafizik
unvanı oluyor. Bu oyuna bulaşmamış din, mezhep, felsefi ve bilimsel ekol
neredeyse kalmamış gibidir. Bu da kökeni binlerce yıl önceye giden rahip
ideolojisinin ve tanrı krallar devletinin muazzam fiziki ve zihni baskı,
politika ve propagandalarının sonucudur. İsteyen bu oyuna mitoloji,
isteyen felsefe, o da olmazsa bilimsel ekol demiştir. Varılan nokta
devletleşmiş ideolojiler ve bilimlerin dört dörtlük güncel durumudur.
Marksizmin bu yöndeki payı üzerinde ne kadar durulsa yeridir. Adım adım
bu oyunları ve payları açıklamaya çalışacağım.
Hiyerarşik toplumun ilk
kurbanı ana kadının evcil düzeni oldu. Kadın belki de toplum sistemde
ezilen kesimlerin başında gelmektedir. Tarih öncesinde yaygın olarak
yaşanan bu sürecin sosyal bilimlerde yer bulamaması da çok köklü erkek
egemen toplumun yerleşik değerlerinden ileri gelmektedir. Kadının
hiyerarşik topluma adım adım çekilmesi, tüm güçlü toplumsal
özelliklerini yitirmesi toplumda gerçekleşen en temel karşıdevrimdir.
Günümüzde yoksul emekçi bir ailede kadının durumu incelendiğinde bile,
halen bu baskı ve aldatmacanın boyutlarını dehşetle karşılamamak mümkün
değildir. En basit nedenlerle namus ve aşk cinayetlerinin erkeğin
tekelinde olması, olup bitenin ufak bir göstergesidir. Bu süreci
biyolojik farklara bağlamak en temel bir yanlışlık olacaktır. Toplumsal
ilişkilerde biyolojinin rolü veya yasaları geçerli olamaz. Olsa olsa
eril ve dişil özelliklerin karşılıklı ilişkileri değerlendirilebilir ki,
bu da tüm türler için geçerli bir husustur. Ana kadın kültü esas olarak
toplumsal nedenlerle tahakküm altına alınmıştır. Uygulanan baskı ve
ideoloji tamamen bu nedenledir. Bunu cinsel güdü ile, psikolojiyle izah
etmeye çalışmak vahim bir saptırmadır.
Avcılıkta güçlenen ve
çevresinde bir grup örgütleyen güçlü adam, bu gücünü iyice fark ettikten
ve kabul ettirdikten sonra ana kadının evcil düzenini yavaş yavaş
kontrolüne almıştır. Bu süreç ilk site devletlerin kuruluşuna kadar
devam etmiştir. Bunun en şahane açıklamasını Sümer şehir devletlerinde
görmekteyiz. Yazılı tabletler bu gerçekliği çok çarpıcı şiirsel bir
dille anlatmaktadır. Sümer şehir devletini başlatan Uruk tanrıçası
İnanna Destanı çok çarpıcıdır. Halen kadın kültü ile ataerkil kültün
dengede olduğu bir dönemi yansıtan bu destan çok çetin geçen bir sürecin
anısını dile getirmektedir. Uruk tanrıçası olarak, Eridu tanrısı olan
Enki'nin sarayına gidip, oradan daha öncesinde kendisine ait olan 104
'me'sini çeşitli yöntemlerle ele geçirmesi ve Uruk'a kaçırması bu dönemi
izah etmede kilit bir role sahiptir. 'Me'lerle kastedilen, temel
uygarlık buluşlarıdır. İnanna bu buluşların ana tanrıça kadına ait
olduğunu, bunda erkek tanrı Enki'nin rolü olmadığını ve kendisinden
zorla ve kurnazlıkla çaldığını ısrarla vurgulamaktadır. İnanna'nın tüm
çabası bu ana tanrıça kültünü tekrar ele geçirmektir.
MÖ 3.000'lerde bu
destanların söylendiği tahmin edilebilir. Halen ana kadının gücünün
dengede olduğu bir dönemdir. Bu tarihlerden sonra adım adım gerileyen bu
kült ve kültür o kadar acımasızlığa tabi tutulur ki, kadın daha sonra
kendisini dönemin uygarlık merkezi (bugünün Newyork'u) Nippur'da
'musakkatin' denilen genelevde bulur. Bir yanda Sümer rahibi zigguratta
kendisine bir harem kurarken, halk için de genelev oluşturulur. MÖ
2.000'lerde yazılan Enuma Eliş Destanı'nda tanrıça Tiamat artık korkunç
bir cadıdır ve paramparça edilmesi gereken kadını temsil etmektedir.
Korkunç bir söylem, gerçekleştirilen mahkumiyeti yansıtmaktadır. Daha
sonrasını tek tanrılı dinler ve burjuva toplum sisteminin bir kafese
tıktığı tatlı sesli ve süslü püslü kadın tamamlamaktadır. Tarihsel,
toplumsal sistemlerde kadının içine sokulduğu statünün yoğun bir
ideolojinin propagandasına tabi tutulması o kadar ilerlemiştir ki, artık
bizzat kadın zihni bile buna kader diyebilmekte ve gereklerini yerine
getirmeyi kaderin gereği saymaktadır. Tek tanrılı dinler tanrı emri
saymaktadır. Yunan felsefesi kadını zayıflık etkeni olarak
göstermektedir. Kaba bir madde yığını, erkeğin sürdüğü tarlası gibi her
türlü alçaltıcı yaklaşım layık görülmektedir.
Hiyerarşik sistemle
başlayan kadının içine alındığı statü çözümlenmeden, ne devlet ne de
dayandığı sınıflı toplum yapıları izah edilebilir. En temel
yanılgılardan da bu nedenle kurtulunamaz. Kadın bir cins olarak değil,
bir insan olarak doğal toplumdan koparılıp en kapsamlı köleliğe mahkum
edilmektedir. Tüm diğer kölelikler kadın köleliğine bağlı olarak
gelişmektedir. Dolayısıyla kadın köleliği çözümlenmeden diğer kölelikler
çözümlenemez. Kadın köleliği aşılmadan diğer kölelikler aşılamaz. Doğal
toplumun bilge kadını ana tanrıça kültünü binlerce yıl yaşamıştır. Her
zaman yüceltilen değer ana tanrıçadır. O zaman en uzun süreli ve
kapsamlı toplum kültürü nasıl bastırıldı ve günümüzün süslü püslü kafes
bülbülüne dönüştürüldü? Erkekler bu bülbüle bayılabilirler, ama o bir
tutsaktır. En uzun süreli ve derinlikli bu tutsaklık aşılmadan, hiçbir
toplumsal sistem eşitlik ve özgürlükten bahsedemez. Kadının özgürlük ve
eşitlik düzeyinin toplumun bu yönlü düzeyini belirlediği yargısı
doğrudur. Daha doğru dürüst bir kadın tarihi yazılmamıştır. Kadının
hiçbir sosyal bilimde yeri gerçekçi olarak konulmamıştır. Kadına en
saygılıyım diyen bile, bunu ancak kadın tutkularına alet olduğu oranda
geçerli bir hüküm olarak belirler. Kadın, cinselliği dışında bir insan
dostu olarak günümüzde bile hiçbir erkek tarafından kabul edilemez.
Dostluk erkekler arasında geçerlidir. Kadından dost demek, ikinci gün
cinsel skandal demektir. Bu yönlü yaklaşmayı aşan bir erkeği bulmak veya
yaratmak en temel özgürlük adımlarından biri olarak
değerlendirilmelidir. Bu konuyu çözümlemeyi ilerledikçe daha da
derinleştirmeye çalışacağım.
Hiyerarşik toplumda
tecrübeli yaşlıların gençler üzerinde kurduğu baskı ve
bağımlılaştırmadan da önemle bahsetmek gerekir. Jerontokrasi diye
literatüre geçen bu konu bir gerçektir. Tecrübe yaşlıyı bir yandan güçlü
kılarken, diğer yandan yaşlılık onu gittikçe zayıf, güçsüz kılmaktadır.
Bu özellikleri yaşlıları, gençleri kendi hizmetlerine almaya
zorlamaktadır. Zihinlerini doldurarak bu işlemi geliştirmektedirler. Tüm
hareketlerini kendilerine bağlamaktadırlar. Ataerkillik bu olgudan da
büyük güç almaktadır. Onların fiziki güçlerini kullanarak dilediklerini
yaptırabilmektedirler. Gençlik üzerindeki bu bağımlaştırma günümüze
kadar derinleşerek devam etmiştir. Tecrübe ve ideolojinin üstünlüğü
kolayca kırılamaz. Gençliğin özgürlük istemi kaynağını bu tarihsel
olgudan almaktadır. Yaşlı bilgelerden günümüz bilim adamı ve kurumlarına
kadar gençliğe stratejik, hassas denilen bilgilerin en can alıcı kısmı
verilmez. Verilenler daha çok onu uyuşturan ve bağımlılığını
kalıcılaştıran bilgilerdir. Bilgiler verildiğinde uygulama araçları
verilmez. Sürekli bir oyalama değişmez bir yönetim taktiğidir. Kadın
üzerinde kurulan strateji ve taktiklerle ideolojik ve politik propaganda
ve baskı sistemleri gençler için de geçerlidir. Gençliğin her zaman
özgürlük istemesi fiziki yaş sınırından değil, bu özgül toplumsal baskı
durumundan ileri gelmektedir. Ayyaş, toy delikanlı kavramları gençliği
küçük düşürmek için uydurulan temel propaganda sözcükleridir. Yine hemen
cinsel güdüye bağlamak, serkeşliğe çekmek, ezbere katı doğmalara
bağlamak, gençlik enerjisinin sisteme yönelmesini engellemek ve düzeni
sağlamakla bağlantılıdır.
Özgürlüğe yürüyen bir
gençliği tutmak zordur. Gençlik sistemlerin başına en başta bela olan
kesimdir. Tarih boyunca bu çok iyi bilindiği için, eğitim adı altında
gençlik kurban edilmekten tutalım, akla hayale gelmez uygulamalara tabi
tutulmuştur. Hiyerarşik toplumun yükselişinde kadından sonra gençliğin
bu duruma düşürülmesi belirleyici rol oynar. Gençliği kontrole alan
düzenin kendini en güçlü hisseden düzen sayması boşuna değildir. Daha
sonraki devletçi toplum sistemlerinin tümü gençliğe benzer bir
uygulamayı dayatacaklarıdır. Zihni böyle yıkanan gençlik her işe
koşturulabilir. Savaş dahil en zor işi meslek edinebilir. En önde tüm
zor işlere sürülür. Özcesi yaşlıların zaaf ve gücünden kaynaklanan
gençliği bağımlılaştırma ve güdümleme ilişkisi hızından ve yoğunluğundan
hiç kaybetmeden hakim sistemlerin en güçlü sürdürücüleri kılınmışlardır.
Tekrar vurgulamalıyım: Gençlik fiziki bir olay değil toplumsal bir
olaydır. Tıpkı kadınlığın fiziksel değil toplumsal bir olgu olması gibi.
Bu iki olay üzerindeki çarpıtmaları kaynağına inerek açığa çıkartmak
sosyal bilimin en temel görevidir.
Bu kapsama çocukları da
almak gerekir. Zaten kadını ve gençliği tutsak kılan, çocukları da
dolaylı olarak dilediği sistem altına almış sayılır. Çocuklara
hiyerarşik ve devletçi toplumun yaklaşımının çok çarpık yönlerini açığa
çıkarmak büyük önem taşımaktadır. Çocukların anadan ötürü doğru temelde
eğitilmemeleri, sonraki tüm toplumsal gidişatı çarpık ve yalancı kılar.
Çocuklar üzerinde de muazzam bir baskı ve yalanlamaya dayalı eğitim
sistemi kurulur. Çok çeşitli yöntemlerle sistemin daha beşikten
bağımlıları haline getirilmeye çalışılır. "Yedisinde neyse yetmişinde de
o olur" deyişi bu gerçeği dile getirmektedir. Çocuklara doğal toplumun
özgür yaklaşımı hep bir hayal olarak bırakılır ve bu hayallerini
yaşamalarına hiç izin verilmez. Çocukları doğal hayallerine göre
yaşatmak en soylu görevlerden biridir.
Bir kez daha vurgulanmalı:
Ataerkil ilişkinin güç kazanmasına bir zorunluluk gözüyle bakılamaz.
Ayrıca sanki bir kanun gereğiymiş gibi saf bir çıkış değildir.
Sınıflaşma ve devletleşmeye giden yolda temel bir aşamayı teşkil etmesi
üzerinde önemle durmayı gerektiriyor. Kadın ana etrafındaki ilişkinin
bir güç, otorite ilişkisinden ziyade organik dayanışma tarzında olması,
doğal toplumun özüne uygundur. Bir sapmayı teşkil etmez. Devlet
otoritesine kapalıdır. Organik oluşumdan ötürü zor ve yalana dayanma
ihtiyacı duymaz. Bu nokta şamanizmin neden ağırlıklı olarak bir erkek
dini olduğunu da açıklar. Şamanizme yakından bakıldığında, yanıltma ve
güç gösterisi ağır basan bir meslek olduğu hemen anlaşılır. Doğal
toplumun saflığı üzerine yayılacak kurnazca otorite için güç ve mitoloji
özenle hazırlanır. Şaman artık rahipleşme, din adamı olma yolundadır.
Yaşlı atayla ilişkiler ittifaka yönelir. Tam hakimiyet için güçlü
avcının adamlarına ihtiyaçları vardır. Gücüne ve av yeteneklerine en çok
güvenen grup ilk askeri çekirdeğe dönüşme eğilimindedir. Bu üçlünün
elinde giderek değer ve yetenekler birikmektedir. Kadın ananın etrafı
kurnazlıkla yavaş yavaş boşaltılır. Evcil düzen gittikçe kontrol altına
alınır. Önce kadın erkeklerin etkileyici gücü, söz geçireni iken, yavaş
yavaş yeni otoritenin hükmüne girer.
İlk güçlü otoritenin kadın
üzerinde kurulması rastlantı değildir. Kadın organik toplumun gücü ve
sözcüsüdür. O aşılmadan ataerkillik zafer kazanamaz. Daha ötesine,
devlet kurumuna geçilemez. Ana kadın gücünün aşılması stratejik bir
anlama sahiptir. Eldeki veriler Sümer kanıtlanmasında da gözlemlendiği
gibi sürecin çok çetin geçtiği anlaşılmaktadır. Tek tanrılı dinlerde
yansıtılan Lilit-Havva kadın figürü de sürecin özelliklerini oldukça
çarpıcı yansıtmaktadır. Lilit boyun eğmez kadın iken, Havva teslim
alınmış kadını yansıtmaktadır. Öyle ki, erkeğin kaburga kemiğinden
yaratıldığı iddiası ne kadar bağımlı kılındığının da ölçüsü olmaktadır.
Diğer yandan Lilit şahsında kadına edilen lanet, iftira, cadılık,
şeytanın arkadaşı benzeri tüm küfürler büyük çekişmenin varlığını
kanıtlamaktadır. Binyılların bu yönlü kültürünü, düşünce ve inançlarını
ele vermektedir. Kadının toplumsal alt edilişi çözümlenmeden, daha
sonraki erkek egemen toplum kültüründeki temel özellikler doğru
anlaşılamaz. Erkekliğin toplumsal kuruluşu akla bile getirilemez.
Erkeğin toplumsal kuruluşu anlaşılmadan da devlet kurumu çözümlenemez.
Devletle bağlantılı 'savaş' ve 'iktidar' kültürü doğru tanımlanamaz.
Konu üzerinde yoğunca durmamızın nedeni daha sonraki tüm sınıflaşmaların
sonucu olarak gelişen korkunç tanrı kişilikler ve her türlü sınır,
sömürü ve can almalarına gerçek bir açıklık kazandırmaktır. İnsanlığın
lanetine “siyasal iktidar, devlet” kutsal paradigmasıyla bakılırsa,
insanlık zihniyetinin en kirli karşıdevrimi gerçekleşmiş olacaktır.
Gelişen de bu olmuştur. Buna ilerlemenin zorunlu etkeni denilmesi
“marksizm de dahil” karşıdevrimlerin en tehlikelisidir. Tarihin bu
açıdan kesinlikle eleştiri süzgecinden geçirilip doğrultulması
sağlanmadıkça, yapılacak her devrim kısa sürede karşıdevrime dönüşmekten
kurtulamayacaktır.
Önce kadının, onunla
birlikte gençlerin ve çocukların doğal toplum dünyasının yıkılması,
üzerlerinde güce ve yalana (mitoloji) dayalı bir hiyerarşinin kurulması
yeni toplumun hakim biçimi haline gelirken, bu süreçle iç içe diğer bir
köklü karşıdevrim gelişir: Doğayla ters düşme, tahribe yönelme süreci.
Avcı, savaşçı tarzı olmadan toplumun yaşayıp gelişemeyeceği doğru bir
varsayım değildir. Etle beslenmeyen hayvan türleri etle beslenenlerden
binlerce kez daha fazladır. Çok az sayıda tür etle beslenir. Doğaya
derinliğine bakıldığında, hayvansal yaşam için öncelikle zengin bir
bitki örtüsü oluşmaktadır. Hayvansal gelişme bitkisel gelişmenin bir
sonucudur. Diyalektik ilişki böyledir. Çünkü ilk hayvanın yiyecek bir
hayvanı yoktur. O bitkiyle beslenecektir. Etle beslenmeye bir sapma
gözüyle bakmak gerekir. Eğer tüm hayvanlar birbirini yeseydi, canlı
hayvan türü hiç oluşmazdı. Bu evrim kuralına da aykırı bir gelişmedir.
Doğanın esaslı eğilimlerinden her zaman sapmalar çıkar. Ama sapmaları
esas haline sokarsak, hangi türe ilişkinse o türün soyu kurur. Bu
olgunun en çarpıcı ifadesi toplumsal olmamak kaydıyla çift cinsellik
yaşayanlardaki durumdur. Herkes çift cinsel, dolayısıyla homoseks
ilişkisinde olursa, insan soyu kendiliğinden kurur. Bu kısa izah bile
avcı ve savaşçılığa dayalı toplumsal gelişmenin çarpıklığını gayet iyi
dile getirmektedir.
Sadece maddi açıdan değil,
öldürme kültürünün manevi sonuçları çok daha ağırdır. Hayvanları ve
hemcinslerini öldürmeyi bir yaşam tarzı “zorunlu savunma dışında” olarak
kültürleştiren bir topluluk, artık savaş makinesini geliştirmek için her
türlü alet ve kurumsal düzeni geliştirmeyi temel alacaktır. Devlet en
temel güç kurumu olarak hazırlanırken, savaş okları, mızrakları ve
baltaları en değerli araçlar olarak icat edilip geliştirilecektir. Doğal
ana toplumdan çıkan ataerkil toplumun tarihin en tehlikeli sapması
olarak gelişmesi, günümüze kadar ki tarihin korkunç öldürme ve sömürme
biçimlerinin de özüdür. Bu gelişme, bir kader ve ilerlemenin zorunlu
koşulu olması şurada kalsın, tam bir sapma halidir. Aslanın krallığına
benzer bir gelişme oluyor. Yine yılan fare diyalektiğine benziyor. Daha
şimdiden devlet teorilerine 'yılan fare' teorisi demek doğruya daha
yakın bir değerlendirmedir. Çoğu erkeğin soyadı aslandır. Öyle olmak çok
özlenir bir husustur. Soruyorum: "Kimi yemek için?"
Bu günlerde çok kıt
bilgilerimle 'Yüzüklerin Efendisi-Kralın Dönüşü' serisinin son filminin
on bir Oscar ödülü aldığını öğrendim. Filmin özü iktidarı temsilen
yüzüğün yok edilmesiymiş. ABD'den beklenen bir sanallık. Belki de
iktidarın maskesi düştüğü için, bir ön tedbir ve daha ince küresel
uygulamalar için bir beyin yıkama aşaması. Yeni paradigmaların
oluşturulma dönemi. Hazırlıkları olsa gerek. Akıllılar; çünkü klasik
iktidarın gerçek yüzünün açığa çıkması halinde hiçbir gücünün
kalamayacağını çok iyi bilmekteler. Dünyayı yöneten hakim güçler
tanrısallıklarının gereğini “her şey bilgileri dahilindedir, Kuran'da
tanrının bir kıl kadar yakınlığından bahsedilir” yapmayı, kusursuzca
geliştirmeyi en temel görevleri sayarlar.
Avcılık ve savaş
kültürünün varacağı durak askeri örgütlenmedir. Askeri örgütlenme doğal,
etnik toplumun dağılması oranında gelişir. Kadın ana etrafındaki
örgütlenme soy, gen, akraba ön ilişkisini geliştirirken, askeri
örgütlenme bu ilişkiden kopmuş güçlü erkekleri esas alır. Artık bu gücün
karşısında hiçbir doğal toplum biçiminin karşı duramayacağı açıktır.
Toplumsal ilişkilere toplumsal zor “buna medeni ilişki de denilmektedir”
girmiştir. Belirleyen güç zorun sahipleridir. Böylelikle özel mülkiyetin
de yolu açılmaktadır. Mülkiyetin temelinde zorun yatması anlaşılır bir
husustur. Zorla ve kanla ele geçirme benlik duygusunu aşırı güçlendirir.
İlişkilere hükmetme olmadan, zor aracı geliştirilip uygulanamaz.
Hükmetme ise sahip olmayla bağlantılıdır. Hükmetmenin içeriğinde sahip
olma bir diyalektik ilişkidir. Sahiplik de tüm mülk düzenlerinin
öznesidir. Artık topluluğa, kadına, çocuğa, gençlere, verimli av ve
toplayıcılık alanlarına mülk gözüyle bakma dönemi açılmaktadır. Güçlü
erkek bütün ihtişamıyla ilk çıkışını yapmaktadır. Tanrı kral olmaya az
kalmıştır. Şaman rahip artık bu yeni sürecin mitolojisini oluşturmak
için iş başındadır. Yapılması gereken iş, bu yeni oluşumu muhteşem bir
gelişme olarak hükmedilen insanın zihnine yerleştirmektir. Meşruiyet
savaşı en az çıplak zor kadar hünerli çaba gerektirmektedir. İnsanın
zihnine öyle bir inanç yerleştirilmeli ki, mutlak bir kanun değerinde
olsun. Bütün sosyolojik veriler 'hükmeden tanrı' kavramına bu süreçte
erişildiğini göstermektedir. Doğal topluma eşlik eden 'totem' inancında
hükmetme ilişkisi yoktur. Klanın simgesi olarak tabusaldır, kutsaldır.
Klan yaşamı nasılsa simgesel kavramsallaştırılması da öyle
yansıtılmaktadır. Klan örgütlenmesinin hayatı ve kurallarına sımsıkı
bağlanmadan yaşam düşünülmemektedir. Dolayısıyla varlığının en yüksek,
en yüce yansıması olarak totem dokunulmaz ve kutsal sayılacaktır. Hürmet
edilecek, saygı gösterilecektir. Nesne olarak en yararlı eşya, hayvan ve
bitkilerden seçilecektir. Doğada klana yaşamsallık veren nesne ne ise
ona inanılacak ve simgesi sayılacaktır. Böylelikle doğal toplumun dini
de doğayla bütünlük arz etmektedir. Bir korku kaynağı değil, güçlendirme
unsurudur. Kişilik ve güç kazandırmaktadır.
Yeni toplumda yükseltilen
tanrı ise totemi aşacaktır, kamufle edecektir. Dağların doruklarında,
denizin diplerinde, göklerde ona mekan aranacaktır. Hakim gücü
vurgulanacaktır. Yeni doğan efendiler sınıfına nasıl da benziyor! Eski
Ahit'te “dolayısıyla İncil ve Kuran'da” tanrının bir adı 'rab,' efendi
anlamındadır. Yeni sınıf kendini tanrısallaştırarak doğmaktadır. Diğer
tanrı adlarından en tanınmış olanı olan 'el,' 'elohim,' yücelik anlamına
gelip, çöl kabileleri üzerinde yükselen atayı, şeyhi müjdelemektedir.
Ataerkilliğin doğuşuyla yeni tanrının doğuşu kutsal kitapların tümünde
çarpıcı bir iç içeliğe sahiptir. Homeros'un İlyada'sında, Hintlilerin
Ramayana'sında, Finlilerin Kalavela'sında hep böyledir. Zihinlerde yeni
toplumun meşruiyeti sağlanmadan yaşama şansı zordur. Hiçbir yönetilen
toplum birimi inandırılmadan uzun süre yönetilemez. Zorun yönetimdeki
etkisi anlıktır. Kalıcı inanç sağlamamaktadır. Tarihin Sümer örneği bu
yönlü eldeki ilk yazılı orijinali içermesi açısından incelenmesi hayli
ilginçtir. Sümerlerdeki tanrı yaratımı harikadır. Özellikle ana
tanrıçalığın yıkılması, ata tanrının egemen kılınması tüm destanlarının
özünü teşkil etmektedir. İnanna ile Enki, Marduk ile Tiamat'ın
mücadelesi baştan sona destanlarını işgal etmektedir. Daha sonraki tüm
destanlara ve kutsal kitaplara yansımış bu destanların sosyolojik
incelenmesi önümüze muazzam bilgiler sunmaktadır. Tarih boşuna
Sümerlerden başlatılmıyor. Dinleri, edebiyat destanlarını, hukuku,
demokrasiyi, devleti Sümerlerin yazılı tabletlerine dayalı olarak
çözümlemek, belki de sosyal bilime çıkış yaptırabilecek doğruya yakın
temel yollardan biridir.
Ataerkil zihniyetin
yaşadığı bu karşıdevrim belki de tarihin yaşadığı en büyük çarpıtma,
saptırma girişimidir. İnsan, toplum zihninde öylesine kök salmıştır ki,
halen bu etkinin aşılmasının kenarından bile geçemiyoruz. Halen Sümer
rahipleri bize hükmediyor. İcat ettikleri devlet kurumları ve meşruiyet
ifadesi olarak kurguladıkları tanrılar göz açtırmamasına bizi
yönetmekte; temel görüş açılarımıza, paradigmalarımıza hakim
olmaktadırlar. Albert Einstein'ın "alışkanlıkların, geleneklerin gücü,
atomu parçalamaktan daha zordur" deyişi en çok da bu ilişkiler için
söylenmiş gibidir. Bu söylem değil midir ki, halen uygarlığın, devletin
doğuş beşiği, Sümerlerin kutsal rahip sarayları zigguratlar yurdunda,
Dicle-Fırat arasında, Irak'ta, o icatlardan beri dinmeyen acımasız savaş
ve sömürü hiçbir insanlık ölçüsüne sığmadan devam ediyor. Demek ki
ataerkil toplum ve devletleşmesi insanlığın hayrına olması şurada
kalsın, en büyük baş belasıymış. Bu yeni araç bazen kar topu, bazen nar
topu gibi giderek etrafını yıkarak büyüyecek ve kutsallar kutsalı
gezegenimizi oturulamaz hale getirecektir. Eski Ahit devletin çıkışını
denizden çıkan bir canavara (Leviathan) benzetir. Demek ki Kutsal
Kitabın bir yanı da büyük doğruyu tespit etmiş. Leviathan'la baş etmek
en temel kaygı olarak sürekli vurgulanır. Bu canavar kontrol edilmezse
'herkesi yer' der.
Şematik olarak göstermeye
çalıştığım bu toplumsal kültürün coğrafya ve tarihsel temellerini en iyi
Zagros-Toros dağ sisteminin eteklerinde ve uzantısı ovalarında
görmekteyiz. Son buzul döneminin sona eriş tarihi olarak MÖ
20.000'lerden itibaren gelişim gösteren kadın ana odaklı doğal toplumun
güçlü izlerine ve kalıntılarına yoğunca rastlanmaktadır. Ortaya çıkan
heykelciklerde, evcil düzende, dokuma ve el değirmeninde hep kadın izini
bulmaktayız. Dil yapısının dişil karakteri, ilk tanrıların tanrıça
olması, anaya dayalı doğal toplumun güçlü izlerini taşımaktadır.
MÖ 4.000'lerde ataerkil
otoritenin gelişmesini hızlandırdığı gözlemlenmektedir. Yeni toplumdaki
askeri maiyetler güç kazanmış olup, yoğun kabile çatışmaları, imha ve
boyun eğdirmelerin izlerini yoğunca görüyoruz. Aşiretlerin halen
varlığını sürdürmesi bu dönemin ne denli çetin geçtiğine tanıklık
etmektedir. Ataerkillik oraya yayılıp sınıflaşma ve devletleşmeyi
doğurmaktadır. MÖ 3.000'ler site devletin tarihte ilk doğuşuna tanıklık
etmektedir. En parlak örneği Uruk sitesidir. Gılgameş Destanı özünde
Uruk sitesinin kuruluş destanıdır. Denebilir ki, tarihin en büyük
devrimi bu site kültürünün çerçevesinde yaşanmıştır. İnanna-Enki kurgusu
kadın ana toplumuyla ataerkil toplumun çekişmesini görkemli bir şiir
diliyle yansıtmaktadır. Gılgameş Destanı kahramanlık çağının her
toplumda görülen örneğinin şahane ve ilk orijinal yapısını dile
getirmektedir. İlk şehirli barbar çatışmasını da burada görmekteyiz.
Kadın hala yenilmiş olmaktan uzaktır. Ama güçlü erkek, askeri maiyeti
ile artık toplum üzerinde hükümranlığa adım adım alıştırılmaktadır.
İdeolojik kurgusuyla, dinsel kurumlarıyla ve ilk hanedanlık ve
saraylarıyla uygar toplumun şafağı atmaktadır.
C- Devletçi toplum - Köle toplumun oluşumu
Hiyerarşik toplum, doğal
toplumla sınıf temeline dayalı devletçi toplum arasında ara halkayı
oluşturmaktadır. Otoritenin şahsi niteliği, askeri maiyetin kişiyle
sınırlı olması dönemin tipik özelliğidir. Otoritenin kurumlaşması
niteliksel bir dönüşümü ifade eder. Devlet esas olarak kurumlaşarak
süreklilik kazanan otoritedir. Tarihte belki de en tehlikeli araç devlet
kurumu iken, hala en az anlaşılan olgu özelliğini de korumaktadır. Bunda
içerdiği kültür ve ifa ettiği çıkarların çeşitliliği esaslı rol
oynamaktadır. Hakkında söylenen ve yazılan her şey devleti daha da
sırlaştırmakta ve anlam güçsüzlüğüne katkı yapmaktadır. Devleti sadece
bir zor aracı olarak görmek ne kadar yanılgıysa, kutsal bir otorite
olarak kavramsallaştırmak da o denli olup biteni gizlemeye hizmet
etmektedir. Devlet tahlilleri sosyal bilimin halen altında çıkamadığı en
temel konusunu teşkil etmektedir. Kapsamlı devlet çözümlemesine
ulaşmadan, hiçbir sosyal olgu ve soruna çözümleyici yaklaşmak mümkün
değildir. Bu çözümlemede bir kanım olarak göstereceğim ki, Lenin gibi
bir devrimcinin bile en temel yanlışlığı devlet çözümlemesinde
yatmaktadır.
Devlet olgusunu yeterlice
tanımlayabilmek için bu çözümlemede ortaya konulanlar gayet sınırlıdır.
Biraz daha zenginleştirmek gerekir. Sümer örneğini, orijinal olması ve
yazılı belgelerinin bize kadar erişmesi nedeniyle hep göz önünde tutmak
durumundayız. Devlet kurumunu ve fikrini tanımlarken, bir kurulup bir
yıkılan, yerine yenisi kurulan anlayışları terk etmek gerekir. Yine çok
farklı biçimlerine ve yer aldığı topluluklar arasındaki mesafeye bakıp
çok sayıda devletten bahsetme anlayışı da ciddi sakıncalar taşır.
Devleti toplum içinde toplum veya birinci toplum içinde ikinci toplum,
diğer bir deyişle alt toplumun üst toplumu olarak genel bir
kavramlaştırmaya tabi tutmak yararlı olabilir. İkinci yararlı bir
yaklaşım, devleti kavram ve kurum olarak alt toplum üzerinde parçalanma
ve sürekliliği olan bir olgu olarak değerlendirmek tarzında olabilir.
Tamamlayıcı diğer bir yaklaşım, herhangi bir otorite değil, temelde
askeri siyasi bir otorite olarak algılanması daha gerçekçidir. Çeşitli
din, felsefe ve bilim adamlarının devlet tarifleri bakış ve çıkar
tarzlarıyla bağlantılı olduğundan objektiflikten hayli uzaktır. Ayrıca
hep bir yanına önem verirler. Çıkarlarına zarar verdiğinde de lanetleme
gibi ağır bir sübjektivizme düşüp olgusal gerçekliği bir yana
bırakabilirler. Devrimcilerin yaklaşımı ise yıkarken çok kötü, kurarken
çok iyi gibi bir ahlaki yararlanmacı anlayışa oldukça açıktır. Devlet
olgusu öyle bir toplumsal araçtır ki, bizzat sorumlu kurucusu, filozofu
olmayan, dayanılmaz iktidar cazibesine sürüklenip sahip olmaya çalışanı
kendinden geçirerek ya ilahlaşmaya ya da imhaya götüren özellikleri hep
gösterir.
Devlet tanımlanırken
çoklukla yapılan krallık, cumhuriyet, demokrasi, monarşi, oligarşi,
diktatörlük, despotluk, köleci, feodal, kapitalist, ulusal, üniter,
federal vb adlandırmalar özünün kavranmasını daha da güçleştirmektedir.
Sümer rahibinin devlet
benzeri kurumlaşmaya giderken, yaptıkları devleti anlamak açısından
bizlere belki de en gerçekçi bilgileri vermektedir. Önce ziggurat adlı
tapınağını kurmakta, onu göğe doğru yükseltmekte, üst katı tanrıya alt
katı kullarına adamaktadır. Ara bölmeleri orta sınıf temsilcilerine
açmaktadır. Tapınağın etrafındaki evler, araziler bir eki durumundadır.
Üretim teknolojilerini tapınağın bir bölümünde depolar. Verimli üretimin
hesaplarını özenle yapar. Açık ki, bu kuruluş yeni bir toplumdur. Hem de
daha önceki hiyerarşik ve doğal toplum unsurlarının bir özeti gibidir.
Hem bu toplumların hem de yeni toplumun kuruluşunda yararlı olabilecek
parçalarını alır; yararlı olmayan, engel teşkil eden parçalarını ise
dışlar. Yani tam kutsal bir toplum mühendisi gibi çalışır. Aracı
kurduktan sonra başlangıçta herkes memnundur. Bayram hali söz konusudur.
Büyük çark kurulmuştur; Dicle-Fırat sularıyla adeta döndürülerek tarihte
ilk defa en bol ürünü yaratmaktadır. İnsanlık için bundan daha büyük
bayram mı olur? En büyük tanrısallık bu düzenleme değil de nedir?
Şüphesiz bu kuruluşun esas
gıdasını Zagros-Toros eteklerindeki şahane kuruluş, neolitik doğal
toplum vermektedir. Üretim araçları, bitki, hayvan türleri binlerce yıl
oralarda ana kadın toplumu tarafından kültür haline getirilmiştir.
Rahibin mahareti, bunlardan üst bir toplum yaratacak biçimde yeniden
düzenleyip verimli aşağı Dicle-Fırat havzasında sulama tekniğiyle yeni
üretim tarzını başarmasında yatmaktadır. Tarihin müthiş icadı özünde
böyledir. Daha sonraki süreçler binaya yeni katlar ilave etmek veya yeni
temeller üzerinde tekrarlamaktır.
Bu üst toplumun mekanı
kent olmaktadır. Medeni, sivil, uygar toplum da denilen bu mekan
insanlığın zihniyetinde olduğu kadar maddi üretim yapısında da büyük
devrimci değişiklikler getirmektedir. Daha doğrusu, doğal topluma göre
büyük bir karşıdevrimin temelini teşkil etmektedir. Kent devlet
zihniyeti henüz çözümlenmiş olmaktan uzaktır. Akıl düzenini, yazıyı,
birçok zanaatı, sanatı geliştirmiştir. Ancak ne pahasına? Kent devrimi
mi, karşıdevrim mi yargısı, üzerinde kapsamlı düşünmeyi gerektirecek
kadar önemini halen korumaktadır. Unutmamak gerekir ki, başta büyük tek
tanrılı dinler olmak üzere birçok tarihi çıkış, bu yapılanmaya karşı
geliştirilmiştir. İnsan soyunu içine soktuğu cendere cennetten çok
cehenneme benzemektedir. Daha doğrusu çok azına cennet, ezici çoğunluğa
cehennem yaşamı getirdiği, günümüze kadar ki örnekleri açıklayıcı
niteliktedir. Kent devlet toplumu her bakımdan hakimiyet, mülkiyet,
baskı davet eden bir içeriğe sahiptir. Doğal toplum insanını bu düzene
alıştırmak kolay olmamıştır. Bir yandan tüm kent insanlarının zihnine
korkutucu tanrılarla hükmetmek, diğer yandan kadını baştan çıkarıcı bir
araç halinde sunmak “ilk fahişelik” bu sistemin olmazsa olmazlarıdır.
Kulluğu benimsetmek günlük denetim kadar ancak bu köklü kurumlarla
mümkün olmaktadır. İki kurum da köklü afyonlama özelliklerini taşırlar.
Kent devlet toplumunun bu
ilk orijinali etrafında oluşan zihniyet yapısıyla üretim yapısı daha
sonraki süreçte ve tüm alanlarda sürekli yetkinleştirilmiştir. Sümer'de
doğup kaybolmamıştır. Zincirleme halkalar halinde günümüze kadar erişen
yapıdır, zihniyetidir. Mısır, Hitit ve Yunan sitelerindeki örnekler bu
orijinalin biraz daha değişik versiyonlarıdır. Bu üçlü yapının ilk halka
olarak Sümer orijini esas aldıkları tarihsel belgelerle gittikçe
kanıtlanmaktadır. Bu üçlü halkadan sonraki ilaveler ise Çin, Hint ve
Roma halkaları olarak evrenselliğe ulaşacaktır. Amacımız tarih yazma
olmadığı için bu süreçleri işlemeyeceğiz. Kanıtlamak istediğimiz,
devletin tekliği ve sürekliliğidir. Varlık anlamında teklik, zaman
bakımından süreklilik devlette çok etkindir. Tekrarlamalara ayrı ayrı
devlet kuruluşu demek fazla çözümleyici değildir. Aynı özü tekrar tekrar
çözmek anlamı geliştirmez. Sadece tekrarlar.
Sümer örneği yakından
incelendiğinde, devlet toplumunda daha başlangıçtan itibaren iki işlevin
iç içe geçtiği görülmektedir: Birincisi baskı, otorite aracı olarak
devlet; ikincisi, tüm siteyi besleyen kamusal üretim düzeni olarak
devlet. Bu çifte niteliği devletin temel çelişkisi olarak insanları hep
meşgul edecektir. Ne onunla olunur, ne olunmaz. Baskı, tahakküm aracı
olarak tahammülü en güç kurumdur. Fakat kamusal güvenlik ve üretim aracı
olarak vazgeçilmez bir araçtır. Burada temel sorun daha başlangıcından
beri kamusal “toplumun ortak yararı” güvenlik ve üretimin baskı ve
otoriteyi gerektirip gerektirmediğidir. Devlet olmadan toplumun ortak
güvenlik ve üretimi mümkün değil mi? Mümkünse, o zaman zor aygıtı olarak
devlete gerek yoktur. Sorunun can alıcı noktası burasıdır. Devlet adeta
iyi bir yiyeceğin içine bir miktar uyuşturucu koyarak büyük çıkar
aracına dönüştürülmüş bir kurum haline getirilmiştir. Rahip devlet
düzeninin inceliği, bu ayrımı örtbas ederek sömürücü parazit bir kesimin
ortaya çıkmasına yol açmasındadır. Bakunin gibi devleti mutlak bir
'kötülük' olarak gören bir anarşist teorisyen bile, buna zorunlu,
gerekli kötülük diyebilmiştir. Marksizm de gerekli bir aşama olarak
değerlendirmiştir. Oysa daha sonraki çözümlemede detaylı göstereceğim
gibi, baskı, zor aracı olarak devlet ne zorunlu bir ilerleme aracı, ne
de zorunlu bir kötülüktür. Baştan beri bela, gereksiz, hiç zorunlu
olmayan, giderek tam bir soyguncu çeteye dönüşen bir araçtır. Bu yönüyle
devletin doğduğu ilk günden itibaren kesilip atılması, teşhir ve tecrit
edilmesi gereken toplumsal bir ur olarak değerlendirilmesi en doğru
tanımdır. Toplumun ortak güvenlik ve üretim aracı olarak
değerlendirilmesi, klasik anlamda devlet denilmeyecek bir toplumsal araç
olarak tanımlanması daha doğru bir yaklaşımdır. İlerideki bölümde daha
kapsamlı tanımlayıp açımlayacağımız gibi, bu tarz toplumsal oluşuma
'demokrasi' demek daha uygun ve gerçekçi olacaktır.
Demokrasinin prototipini
doğal toplumdaki yararlı hiyerarşide görmek mümkündür. Birikime ve
mülkiyete dayanmayan topluluğun ortak güvenliğini, yönetimini sağlayan
gerek ana kadın gerek yaşlı tecrübeli erkek son derece gerekli ve
yararlı temel öğelerdir. Topluluğun bu öğelere gönüllü saygınlığı
yüksektir. Fakat bu durum istismar edilip gönüllü bağımlılık otoriteye,
yararlılık çıkara dönüşünce, toplum üzerinde her zaman gereksiz zor
aygıtı ortaya çıkmaktadır. Zor aygıtının kendini ortak güvenlik ve
kolektif üretim yöntemleriyle gizlemesi, tüm sömürücü ve baskıcı
sistemlerin özünü teşkil etmektedir. İcat edilen en uğursuz oluşum
budur. Bu öylesine bir icattır ki, daha sonra geliştirilecek tüm kölelik
biçimleri, korkutucu mitolojik ve dinsel formları, sistemli imhaları ve
talanları, yakıp yok etmeleri beraberinde getirecektir.
Marksizm bu sürecin
doğuşunu izah ederken, eski geri toplumun bağrından ileri bir toplumun
doğuşu biçiminde 'zor'a ebelik rolü vermektedir. Hepimizin paylaştığı bu
yaklaşım tüm devlet devrim, demokrasi anlayışımızı ve örgüt eylem
uygulamalarımızı kökünden sakatlamaktadır. Bir özeleştiri cümlesi olarak
bu yaklaşımı aşmak, sanırım şimdiye kadar bu kapsamda hiçbir özgürlük ve
eşitlik akımına nasip olmamıştır. Halklar, ezilenler adına kurgulanan
her ekol, tarikat, kurulan devletler, siyasal hareketler bu sakat
anlayış nedeniyle tam tersi sonuçlara yol açmaktan kurtulamamışlardır.
Tahakküm aracı olarak
devlet geleneği gerçekten Leviathan benzetmesinden de anlaşılacağı gibi
kana, sömürüye doymayan bir canavardır. Her hücresi kanla beslenen bir
varlıktır. Birçok örnekte göreceğiz ki, bu canavar, kendine sahip gibi
görünen kişiler de dahil, en değerli varlıklarını gözünü kırpmadan imha
etmekte, kurban vermekte, toplumun tüm ahlaki geleneklerini silindir
gibi ezip geçmekte tereddüt uyandırmamaktadır. Bir Osmanlı sultanı
'devletin selameti' adına on yedi kardeşini bir gecede boğarken, bu
araca sahip olanın bağlı olduğu kuralın gereğini yaptığını iyi
bilmektedir. Tüm Roma tarihi, İran tarihi, keyfi zor aracı olarak devlet
tarihleri sayısız vahşet örneklerini kamuflaj ideolojileri sayesinde
sergilemeyi görev bileceklerdir.
Devlet olgusunun
şekillendirdiği zihniyet ve sosyal kurumlaşmaları derinde incelemek
büyük önem taşımaktadır. Zihniyetin doğaya yabancılaşması, akla hayale
sığmayan sınıflaştırmalar, özel birçok örgütler, askeri kurumlaşma hep
bu zor aygıtının icatlarıdır. Çalışmayı tamamen hor gören, ganimet ve
talanı yücelten bir kültürden tutalım, sürekli istediklerini yapmayı
emreden bir tanrı anlayışından, sahte cennet ve cehennem ütopyalarına
kadar uzanan bir parazitler dünyası, en yüce sultan, kayser, şah, raca,
imparatorlar olarak tanrı katına yüceltilmişlerdir. Binyıllardır oluk
oluk akıttıkları kan hep bu özü olmayan yücelikler adına olmuştur.
Tahakkümcü zor aygıtına
devrimci içerik sığdırmak aslana devrimci rol vermekten farksızdır.
Devlet tanımını bir yanıyla bu yönlü geliştirirken, toplumsal
biçimlenişler üzerindeki etkilerini inkar etmek anarşizme götürür.
Devlet her iki yönüyle bir olgudur ve son sözü söylemede hep belirleyici
olmuştur. Bu yönlerini ortaya koymadan çok eksik bir tanımlamaya yol
açarız. Yapmaya çalışmamız gereken, devlet iktidarının gereksiz
yanlarıyla gerekli yanlarını ayrıştırmak olmalıdır. Ne gerekli zorunlu
kötülük, ne kutsal yüce varlık olarak bu olguya yaklaşamayız. İnsan
anlığındaki en büyük yanlışlıklar bu yönlük tek yanlı yaklaşımlarla
yakından bağlantılıdır.
Devletin temel özelliği
aynı kalmıştır derken, biçim değişikliğine uğramadığını söylemek
istemediğimiz açıktır. Bilakis öz aynılığı biçim değişikliğini zorunlu
kılmaktadır ki, her olguda bu diyalektik ilke geçerlidir. Devleti en
uzun süreli ve derinleştiği köleci toplumda gözlemek bilgilerimizi daha
da zenginleştirecektir.
En saf haliyle köleci
devletleri ilk Sümer ve Mısır toplumunda görmekteyiz. Sümer ve Mısır
köleci devlet formu toplumsal gelişmenin zihniyet, sosyal ve ekonomik
kurumlaşma tarzlarına köklü değişiklikleri yerleştirmiştir. Doğal
toplumun zihniyet dünyası canlı bir doğa anlayışına dayanır. Her doğa
olgusunun bir ruhu var sayılır. Ruhlar canlılığı sağlayan özellik olarak
düşünülür. Totemik din anlayışlarında kendilerinden farklı, hükmeden
dışardan bir tanrı anlayışı henüz gelişmemiştir. Doğanın ruhlarıyla,
yani kuvvetleriyle anlaşmaya büyük özen gösterilir. Ters düşmek ölümle
eştir. Doğaya temel bakış açısı bu olunca, olağanüstü uyum gereği ortaya
çıkar. Ekolojinin en temel ilkesine göre yaşamla karşı karşıyayız.
Toplumsal yaşamın doğa güçlerine ters düşmesi en çok sakınılan konudur.
Din ve ahlaklarını geliştirirken gözetilecek temel ilke çevreyle, doğa
güçleriyle bu uyum ilkesidir. Yaşamın bu ilkesi o kadar derinliğine
zihinlere yerleşmiştir ki, bir din ve ahlak geleneği olarak baş köşeye
oturtulur. Aslında bu doğal yaşamın genel bir akış ilkesinin insan
toplumuna yerleşimidir. Çevresini esas almayan hiçbir oluş yoktur. Kısa
süreli sapmalar da akışla birlikte yeni iç ve dış koşullar altında
süreçle bütünleşir; aksi halde tümüyle sistem dışı kalarak varoluşlarını
yitirirler. Ekoloji ilkesinin insan toplumundaki önemi doğanın bu temel
öznelliğinden ileri gelir.
Köleci devletçi toplumun
oluşumu bu hayati ilkeden ciddi bir sapmaya yol açar. Çevre, ekolojik
sorunun oluşumunun bu yönlü oluşan toplumla, uygarlık başlangıcıyla sıkı
bir bağı vardır. Sınıflı toplum uygarlığı doğayla çelişen toplumdur. Bu
olgusal sorunun temel nedeni, yeni toplumun köklü bir karşıdevrimle
oluşan köleci zihniyet dünyası paradigmasıyla ilgilidir. Doğal toplumda
tüm topluluk üyeleri yaşam bütünlüğünde organik olarak yer alırlar.
Herkes toplumun dürüst, içten bir parçasıdır. İnanç ve duyuşları
ortaktır. Yalan ve aldatmaca kavramları hiç gelişmemiştir. Doğayla adeta
aynı çocukça dili konuşur gibidirler. Doğaya hükmetmek, kötü kullanmak,
yeni geliştirdikleri toplum yasaları olarak ahlak ve dinlerine karşı en
büyük günah “tabu” ve kötülüktür. Yeni köleci devlet toplumunda tersyüz
olan, bu temel dini ve ahlaki anlayıştır. Toplumsal meşruiyetin
sağlanması zor kadar yalana da ihtiyaç göstermektedir. Yalnız zorla
köleci sistemin yürütülmesi olanaksızdır. Toplumu köklü inançlara
bağlamadan sistemi sürdüremezsiniz.
İşte Sümer ve Mısır
rahiplerinin tüm tarihi kaplayan ve halen etkisini sürdüren en temel
ideolojik buluşları bu tarihsel evrede devreye girmektedir. Yarattıkları
yeni kavramlarla kurguladıkları mitolojik düşünme tarzı sistem için en
temel meşruiyet “kabul etme” dayanağı olur. Bu mitolojilerin “mitoloji,
Yunanca söylence, efsane anlamındadır” en temel özelliği, doğal
olayların üstüne çıkardıkları yeni tanrılar dünyasıdır. En, Enlil, Ra
ilk tanrılar olarak yeni yükselen efendiler “rablar” dünyasını mükemmel
biçimde yüceltip gizlerler. Oluşan köleci sınıf hükümranlığı
tanrılaşmayla iç içedir. Yeni efendiler nasıl çalışmadan sadece
hükümranlıkla misli görülmemiş bir taht saraylı yaşam sahibi iseler,
kurgusal simgeleri olarak tanrıları da öylesine tüm doğa güçleri üzerine
oturturlar. Toplumsal hakimiyet doğasal hakimiyete yansıtılmıştır. Doğal
ruhçuluk dini üzerine emreden tanrılar dini egemen kılınmıştır. Doğal
süreçleri ruhlarla izah etmek yerine tanrılarla izah etme süreci en
köklü zihniyet değişimi oluyor.
Buna devrim değil,
karşıdevrim dememin anlaşılır nedenleri var. Çünkü tarihte en tehlikeli,
olumsuz bir süreci başlatma özelliğine sahiptir. Konuyu biraz
derinliğine açmakta hayati yarar var. Canlı doğa anlayışı günümüz bilim
çevrelerinde de en çok tartışılan bir konudur. Kuantum fiziğini
tanımlarken kısaca değinmiştik. Gerçekten, doğal toplumdaki gibi olmasa
da, her doğal olgunun bir öznelliği “içinde hareket ettiği yasası, anlam
düzeyi” olduğu kabul gören en devrimci görüşlerden biridir. Maddileşmiş
özdeği yöneten öznellik, sahip olduğu enerjidir. Enerji, madde olmayan
gerçekliktir; bir anlamda maddenin ruhudur. Her geçen gün değişik enerji
türleriyle doğaya açılım görülmemiş boyutlara tırmanmaktadır. Gelecek
kuantum fiziğinin, 'nanoteknoloji'nin olacaktır denilirken bu gelişme
kastedilmektedir. Sonuçta değişik de olsa, ilk toplum tarzı doğal akışla
uyum içinde, doğru bir anlayışla, ekolojiyle yaşamı esas almaktadır.
Günümüzde çevre sorununu en büyük tehlike olarak insanlığın karşısına
çıkaran, bu temel ilkeden kopuş gerçeğidir. Kopuşun da temelinde sınıflı
toplum uygarlığının zihniyet ve üretim tarzı yatmaktadır.
Konuyla bağlantılı ikinci
önemli husus, duygusal zekayla analitik zeka arasındaki kopuşun büyük ve
tehlikeli bir sıçramayı gerçekleştirmesidir. Duygusal zeka tüm canlılara
mahsus olan zekadır. Bir anlamda doğal süreçlere özgü olan öznellik,
zihin durumudur. Duygusal zeka evrim zincirinin insan türüne doğru
gelişiminde analitik zekaya doğru bir eğilim belirir. Analitik zekada
daha hızlı seçim, dolayısıyla değişim yapma yeteneği yüksektir. Fakat
sapmacı yönü de benzer bir oranı teşkil etmektedir. Duygusal zeka basit
olmasına rağmen, içgüdülere has bir kesinliğe sahiptir. Şartlı
reflekslerin şartsız reflekslere dönüşümü anlamına gelir.
Güdüler öğrenmenin en
basit biçimleri olmasına karşın çok istikrarlı yapılardır. Yüzbinlerce
yıl yaşanan deneyimlerin ürünüdürler. Bu nedenle kolay kolay
yanılmazlar. Diğer bir özellikleri, yaşamla çok sıkı ilişki içinde
olmalarıdır. Yaşamı tehdit eden veya ilgilendiren iç ve dış koşullara
anında tepki verirler. Fakat bu yönleri hızla analitik zeka rolünü
oynamalarına ket vurmaktadır. Yine de yaşam için geçerli olan esas
olarak duygusal zekadır. Yorumlamaz, yaşatır. Yorumlama ne kadar çok
gelişmişse, sapma oranı da o denli artar. Analitik zeka ise daha çok
yorumlayarak duygusal zekaya yeni yönler, davranış biçimleri biçmeye
çalışır. Daha çok gelişkin insan türüne aittir. Zaten insan türünün
toplumsal tarzda yaşaması da analitik zekanın gelişim seviyesiyle
bağlantılıdır. Hızlı toplumsal gelişmeyi sağlayan analitik zekadır.
Fakat duygu boyutundan yoksun olduğu için, serbest kaldığında çok
tehlikeli olur. Özellikle iktidar ve savaş kültürüne alışıldıktan sonra
analitik zeka korkunçlaşır. Bu zeka en çarpıcı ifadesini yakın çağların
imha savaşlarında göstermiştir. Adeta bir makine düzeninde çalıştığı
için acı, korku, sevgi gibi duygulardan yoksunluğu, empati ve sempatiyi
tanımaması bu imhacı özelliğini çok tehlikeli kılmaktadır. Buna karşın
duygusal zekayla uyum içinde çalıştığında en sağlıklı, çözümleme
yeteneği yüksek birey ve toplulukların oluşumunda belirleyici rol
oynamaktadır.
Köleci devlet toplumunda
gelişen, bu iki zeka arasındaki büyük kopuştur. Belki de üst boyutta ilk
defa doğal topluma egemen olan duygusal zekadan koparak sadece baskı ve
sömürü sanatında yoğunlaşan bir sınıf zekası, aklıyla karşı karşıya
gelmekteyiz. Bu çok tehlikeli sonuçlar doğuracak bir gelişmedir.
Neolitik toplumda sağlanan artı ürüne dayanarak gelişen köleci üretimin
daha bol artı ürünü bu sınıfsal oluşumun maddi temelidir. Sadece üretimi
yöneterek büyük oranda ürünlere el koymaktadır. O zaman geriye bu tarz
üretimi savunmak için yeni zihniyet durumunu yaratmaya sıra geliyor.
Yeni hükmeden tanrılı mitolojiler bu zihniyet arayışının sonucudur.
Köklü bir analitik zeka süreci söz konusudur. Kulları yönetecek
kuralları bulmak, ölümsüz tanrı buyrukları gibi göstermek bu zeka
tarzının üzerinde en çok çalıştığı konudur. Sümer ve Mısır rahiplerinin
büyüklüğü bu konunun insanlık tarihindeki büyük öneminden ileri
gelmektedir. Doğal toplumdan ve yaşamdan kopan zekaları muazzam bir
mitolojik kurgusal sistem yaratmıştır. Kulları bunlara inandırmak için
daha da büyüleyici okul sistemleri, tapınaklar, heykeller
yaratmışlardır. Doğal toplumun tehlikeli olmayan ruhçu dinleri yerine,
hükmeden tanrı ağırlıklı dinleri geçirerek boyun eğmelerini sürekli
geliştirmişlerdir. Korku duygusunu saptırarak bu yeni tanrılardan neden
korkmaları gerektiğini, dediklerine tam uyarlarsa mükafatlarını nasıl
göreceklerini özenle anlatmışlardır. İlk defa cennet ve cehennem
içerikli ütopyalar icat etmişlerdir. Aslında yeni efendiler sınıfına tam
uyum için ideolojik sistem geliştirilmektedir. Düşünce tarzının
mitolojik olması dönemin ruhuna uygundur. Canlıcılık (animizm) dini
aslında özgürlükçü ve eşitlikçidir. Mitolojik ağırlıklı yeni din ise bir
sınıf dini, eşitsizlik ve kölelik dinidir. Mutlak boyun eğmeyi,
tanrıları “efendileri” esas almayı emretmektedir.
İnsanlık tarihinde
gerçekleşen bu zihniyet karşıdevrimi gerçekten analitik zekanın en büyük
çıkışlarından biridir; sınıfsal aklın gelişmesidir. Artık tarih,
edebiyat, sanat, hukuk ve politika bu sınıf zihniyetiyle yeniden
üretilecektir. Sümer ve Mısır mitolojisinde bu sürecin en güçlü ve
orijinal halini görmekteyiz. Egemen sömürgen sınıf ideolojisi artık bir
üst toplum, devletçi toplum olma yoluna girmiştir. Bu yönlü atılacak her
adım tüm toplum adına atılacak, ona mal edilecektir. Doğal toplumdan
kalma ana-tanrıça ideolojisi giderek sömürülerek, içeriğinden boşaltılıp
asimile edilerek erkek tanrılar düzeninin hizmetine koşturulacaktır.
Tıpkı kadının erkeğin hizmetine “genel ve özel fahişeliğe başlangıç”
koşturulması gibi. Doğal tüm toplumun eşit özgür üyeleri yeni kul
sınıfına dönüşecektir. Bir Sümer efsanesi insanların tanrıların
'dışkısından' yaratıldığını söyler. Kadının erkeğin kaburga kemiğinden
yaratıldığı yine ilkin Sümer efsanesinde geçer. Sümer mitolojisi
gerçekten olağanüstü bir başarı olup kendisinden sonra gelen tüm
mitolojileri etkileyerek, tek tanrılı dinlerin, edebiyatın ve hukukun da
ilk kaynağını teşkil etmiştir. Destanda Gılgameş özelliği benzer bir
etkiyi tüm dünya destanlarında yansıtmıştır.
Sümer zihniyet yapısının
kapsamlı çözümü konumuz olmadığından, öz itibariyle tarihin, dolayısıyla
uygarlığın sadece baskıyla değil, analitik zekayla başlatılmasının en
temel kaynağı olduğu tartışmasızdır. Daha sonraki metafizik düşüncenin
kökenini bu zekada aramalıyız. Üstte bir avuç efendi cennet gibi bir
saray yaşamında sadece günlerini yaşamıyorlar. İnsanlığı sürekli
oyalayacak efsaneler, ütopyalar dünyasının da temellerini atmaktadırlar.
Gerçekleşen, 'büyük toplum yalanı'nın tüm insanlık zihninde kök salarak
güçlü kurumlara kavuşturulmasıdır: Her tür mitoloji, destan, tapınak ve
okullarıyla.
Tarihin en köklü zihniyet
dönüşümü olarak Sümer toplumunda gerçekleşen karşıdevrim, başta Ortadoğu
toplumunu olmak üzere insanlığın paradigmasını “doğaya evrene temel
bakış” kökünden değiştirmiştir. Doğal toplum, canlı doğa evren anlayışı
renkli ve üretkendir. Doğayı bir öcü, zalim olarak görmez. Bir ana gibi
görür. Sümer dilinde özgürlük sözcüğü olan 'Amargi,' aynı zamanda anaya
dönüş anlamına gelmektedir. Bu sözcük bile gerçekleşen karşıdevrimci
zihniyetin niteliğini çok iyi açığa vurmaktadır. Yeni mitolojik bakış
açısında ise doğa evren hükmeden, cezalandıran tanrılarla doludur.
Doğanın dışına yükseltilen ve gittikçe kendini gizleyen “aslında baskıcı
ve sömürücü despotlar” tanrılar adeta doğayı kurutmuş gibidir. Ölü bir
doğa, madde anlayışı geliştirilmektedir. Tanrıların dışkısından
yaratılan kullar gibi tüm canlı varlıklar da giderek aşağılatılmaktadır.
Bu paradigma, giderek derinleşerek, bugünkü Ortadoğu toplumunun zihnini
adeta felç ederek bir türlü kendine gelememesinin de en temel nedeni
olarak görülmelidir. Avrupa toplumu ancak hıristiyanlığı reforma tabi
tutarak Kopernik devrimiyle bu paradigmayı yıkmıştır. Giordano Bruno
gibi bir Rönesans dehası canlı doğa anlayışının güçlü savunuculuğundan
ötürü canlı canlı yakılmıştır. Çin, Japonya gibi ülkelerin toplumunda bu
paradigma yansımadığı için olumlu gelişmelere daha hızlı adapte
olmaktadırlar. Bunda canlı evren anlayışları temel rol oynamaktadır.
Grek-Roma uygarlığının gelişmesinde felsefi düşünce tarzının Sümer-Mısır
kökenli mitolojileri aşmaları, onun yerine metafizik, diyalektik
kurgulamaları esas almaları benzer bir rol oynamıştır.
Devlet kavram ve çerçeve
olarak rahip tapınaklarının döl yatağında oluşurken, esas kurumlaştırıcı
ve iktidar gücü haline getiren, hiyerarşik toplumun yaşlılar meclisiyle
askeri şefin maiyetidir. Devlet iktidarı bu üçlü arasında yoğun ve uzun
süreli ilişki ve çelişkilerle belirlenir. Başlangıçta rahip kral
egemenken giderek yerini önce yaşlılar meclisine “ilkel demokrasi”
bırakacak, daha sonra gücün nihai belirleyici olduğu askeri şefin
hakimiyeti gelişecektir. Gılgameş Destanı'nda bu süreç şiirsel mitolojik
bir dille yansıtılmaktadır. Gılgameş'in kendisi askeri şefi, kahramanı
temsil etmektedir. Eskinin güçlü rahip ve rahibeleri iyice silik
kalmışlardır. Enkidu barbarlardan derlenen etnisite dışı asker
devşirmenin bilinen ilk örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Akrabalık
dışı bir örgütlenme gelişmektedir.
Gücün büyüleyici etkisi
hem ilk defa boyun eğdirmeciliğe, hem artı-ürünün sahibi olarak kendini
tanrı krallar olarak yansıtmalarına yol açıyor. İnsan egosunun kendini
en büyük ilan etme çağı başlatılıyor. Artık doğa ve toplum tanrı kralın
bir eseri olarak yansıtılır. Tüm mitolojiler bu anlatıma öncelik
vermektedir. 'Her şeyin sahibi tanrı' anlayışı, kökenini bu Sümer ve
Mısır mitolojilerinden almaktadır. Kutsal kitaplara bu kaynaklardan
yansıtılacaktır. Böylece devlet iktidarı sonsuz kılınacaktır. Halen bir
slogan olarak kullanılan 'Ebed müddet devlet' anlayışı da buradan
gelmektedir. Eğer devlet gelişmeseydi, özellikle mitolojiyle
donanmasaydı, basit bir eşkıya kurumu, örgütü olmaktan öteye gitmezdi.
Devlet iktidarının dönem için çok karlı olması, onu olağanüstü bir
tanrısal kurum olarak yansıtmaya ve tüm zihinlere egemen kılmaya
götürmüştür. Bu anlamda en ince bir gasp örgütlenmesi olarak
anlaşılabilir. İdeolojinin gücü bu noktada karşımıza çıkıyor. Büyük gasp
örgütünün tanrısal bir emrin kutsal bir kurumu olarak tanınmasını
sağlıyor. Bir yerde devlet iktidarı ne kadar yüceltilerek allanıp
pullanıyorsa, orada büyük bir soygunun, çıkarın gizlendiğini anlamak
durumundayız. Tanrı krallar kendini yansıtırken, bu gerçeğin farkında
olarak kurumlaşırlar. Görkemli saraylar, en güçlülerden oluşan askeri
maiyetler, iyi bir istihbarat, etkileyici bir harem, nam salan bir
hanedan, hangi tanrı kökeninden geldiğine dair şecere, soy kütüğü,
dalkavuk vezirler ve tapan kullar bu kurumlaşmanın vazgeçilmez
öğeleridir. Piramit mezarlar daha kalıcı bir dünya sarayıdır aslında.
Elbise, asa, mühür üzerlerinde eksik olmayan aksesuarlardır. Artık tüm
toplum üyelerine, kullarına düşen, bu yüce tanrısal kuruluşa sürekli
tapınmak, şükretmektir. Kutsal kitaplardaki tanrı sıfatlarına ilişkin
çok sayı da kavramlar ilk Sümer, Mısır tanrı krallarının sıfatlarının
hem tekrarı hem kısmen değiştirilmiş versiyonlarıdır.
Ölümleri “daha doğrusu öte
dünyaya gitmeleri” halinde, tüm maiyeti canlı olarak kendileriyle
birlikte gömülür. Çünkü maiyet kral bedeninden ayrı düşünülemez. Asıl
bedenle birlikte gömülmeleri öte dünyada hizmetleri için gereklidir.
Dünyada kalan zürriyetleri de kendisinin varlığını sürdürmeye devam
ederler. 'Ölümsüzlük' kavramı biraz da böyle doğmuştur. Analitik zekanın
gerçeklerden kopmasıyla toplumu nasıl dönüştürdüğü bu örnekte çok
çarpıcı yansımaktadır. Yalnız bir piramidin yapımı yüzbinlerce kölenin
ölüm çalışmasını gerektirmektedir. Kurulan devlet iktidarı insan türünün
başında patlayan en kalıcı ve yıkıcı deprem olmaktadır. Artık insanlık
lügatında zulüm, mahşer, kurtarıcı kavramları oluşmaya başlamıştır.
Özgürlük savaşçıları olarak peygamberlik kişiliği bu koşullar altında
şekillenmektedir. Peygamberler bu büyük felaketin kurtarıcıları olarak
ortaya çıkacaklardır. Kaynak yine Sümer toplumudur.
Doğal toplumla birlikte
büyük kaybeden bir kesim de kadınlar olmaktadır. Sümer mitolojileri
kaybeden kadının ağıtları gibidir. İnanna kültü hem daha önceki
dönemlerin kadın eksenli toplumundan izler taşımakta, hem de erkek
egemen topluma karşı büyük bir mücadelenin verildiğini yansıtmaktadır.
İlk site tanrılarının önemli bir kısmı kadın kökenli iken, giderek tümü
yerlerini erkek kimlikli tanrılara bırakır. Kadın düşüşünün hazırlandığı
kurumların başında yine tapınaklar gelmektedir. Başlangıçta ana tanrıça
İnanna adına yaygın kadın rahibelerin yönetimindeki tapınaklar adım adım
ele geçirilerek sonunda geneleve dönüştürülür. Doğal toplumun ana kadın
etrafındaki evcil düzeni farklı bir kurumdur. Kadının sahibi olmadığı
gibi, ana kadının kendisi çocuklarının ve dilediği erkeğin
yöneticisidir. Klasik anlamda karılık kocalık kurumu gelişmemiştir.
Devlet kurumu temelinde erkek egemen toplumun şekillenmesiyle erkek
yönetimindeki ataerkil aile yaygınlaşır. Aile kurumu nitelik
değiştirerek günümüze kadar sürecek ilk şekillenmesini kazanır. Kadının
sahibi erkek olduğu gibi, çocuklar da onundur. Kadın giderek güçten
düşürülüp kendisi mal haline getirilmektedir. İçine girilen aile özünde
bir kafestir.
Erkek yönetimindeki aile
kadar derinliğine ve süreklilik kazanmış başka tür bir köleliğin
bulunmadığı önde gelen sosyologların ortak bir tespitidir. Toplumun
kölelik düzeyini çözümleyebilmek, kesinlikle kadının kölelik düzeyinin
çok yönlü çözüme kavuşturulmasıyla mümkündür. Kadında gerçekleşen yalnız
zihni ve fiili bağımlılık değildir. Tüm duyguları, fiziki hareketleri,
ses düzeni, giyim kuşamı kölelik tarzıyla bağıntılı kılınmıştır.
Burnuna, kulağına, el ve ayak bileklerine halkalar takılmıştır. Bunlar
kölelik zincirinin simgeleridir. Ortaçağlarda bekaret kemeri de takılır.
Tek taraflı bir namus, ahlak anlayışı gerçekleştirilir. Kadın ideolojik
olarak hiçleştirilir. Elindeki tüm değerler alınıp kendisi mal durumuna
getirilir. Başlık parasına (değerine) bağlanır.
Kaynağını köklü bir
biçimde Sümer toplumundan alan kadın köleliği el atılmamış bir konudur.
Hiyerarşik toplumda başlayan bağlanma, rahip tapınağından geçirilip
erkeğin kulübesi içine tıkılarak, en ağır statüye sokularak tamamlanır.
O dönemden beri geliştirilen hep bu statü olmuştur. Bütün duygu ve
davranışlarıyla “düşünce gücü asgariye indirilerek” erkeğine nasıl
hizmet edeceği edebiyatın, eğitimin, ahlakın temel konusudur. Erkek köle
daha çok artıürün sağlayarak, kaba gücü kullanılarak statü kazanmıştır.
Ekonomik içerikli bir kölelik ağır basar. Kadın ise tüm beden, ruh ve
düşüncesiyle köleleştirilir. Erkek köleyi serbest bıraksanız özgür bir
insan olabilir. Ama bir kadını serbest bıraksanız, daha beter bir
köleliğe konu olur. Bu gerçeklik bile derinliğine işlenmiş köleliği
yansıtmaktadır. Dikkatli bir gözlemci kadına baktığında, her şeyiyle
nasıl amansızca erkeğin her istediğine göre şekillendirildiğini fark
etmekte güçlük çekmez. Ses düzeninden yürüyüşüne, bakışından oturuşuna
kadar 'ben bitirildim' der gibidir. Kadın kölelik çözümlemelerinin
geliştirilmeyişinin en önemli nedeni, erkeğin bu konudaki obur iştahı,
diktatörce tatmin ruhudur. Toplumdaki tanrı kralın evdeki prototipi
kadının efendisi olarak erkektir. O bir koca değil sadece, 'tanrı
koca'dır. Bu nitelik özünde hiçbir şey kaybetmeden günümüze kadar
etkisini sürdürmüştür.
Köleci devlet toplumu
ekonomik alanda büyük bir fabrika görünümündedir. Modern fabrikalardan
teknik ve sahiplik bakımından farklıdır. Köleler sürü halinde
çalıştırılır. Toprakta, taş ocaklarında, inşaatlarda korkunç bir köle
emeğinin kullanıldığı halen bu arkaik dönemden kalma yapıtlardan
anlaşılmaktadır. Köle yönetimi hayvan yönetiminden daha şiddetlidir.
Köle çalışan bir hayvandır. Mülk konusudur. Sadece bir üretim aracıdır.
Köleler hukuki kapsamın dışındadırlar. Sanki duyguları olmayan bir
eşyadırlar. Analitik zekanın erkekte vardığı biçim köle gerçeğinde çok
daha çarpıcıdır.
Köleci devlet toplumunda
mülkiyet kurumu da sağlam bir başlangıç yapar. Sistemin özü üst toplumun
alt toplumu her şeyiyle mülkleştirmesine dayanır. Tanrı krallar ve
yardımcıları her şeyin sahibidirler. Sahiplik, hakimiyetin doğal
sonucudur. İnsan egosu gelişme imkanı buldu mu, sınır tanımaz özellikler
taşır. Sistemin kuruluş döneminde sınırlayıcı etkenlerin olmayışı tanrı
krallık kültüne yol açmaktadır. Doğal toplumun tanık olmadığı mülkiyet
düzeni devlet mülkiyetinden başlayarak aileye dek her kuruma sızar.
Herkeste mülk duygusu yaratır. Mülkiyet devletin temeli sayılır,
kutsallaştırılır. Artık bundan sonra yapılması gereken tüm dünyanın
mülkleştirilmesidir. Devlet sınırları, hanedan arazileri, vatan
sınırları olarak mülkiyet sınırları çeşitli biçimler altında günümüze
doğru neredeyse bir tanrı vergisi olarak insanların benliğine kazınır.
Aslında bir rant kaynağı olarak mülkiyet gerçekten hırsızlıktır.
Toplumun kolektif dayanışmasını en çok bozan kurumdur. Ama üst toplumun
beslenmesi için en temel kurum olarak vazgeçilmezdir.
Doğal toplum ekolojik
toplumun kendiliğinden bir hali olarak tanımlanmaya çalışılmıştı.
Ekolojik toplumun devlet toplumunun derinlik ve genişlik olarak
gelişmesiyle adım adım geriletilmesi, günümüze kadar en temel toplumsal
çelişkilerden biridir. Toplumun iç çelişkisi ne kadar gelişmişse, dış
ortamla çelişkisi de o denli artmaktadır. İnsana tahakküm doğaya
tahakkümü getirmektedir. İnsana acımayan bir sistemin doğaya her
kötülüğü yapmaktan çekinmeyeceği açıktır. Zaten hakimiyet, fetih en
gözde olgular olarak egemen sınıf ahlakında yer bulmaktadır. Doğaya
hükmetmek insana hükmetmek kadar bir hak, soylu bir davranış olarak
görülmektedir. Doğal toplumun doğa canlıcılığı, kutsaması yok
sayılmıştır. Bir düşman gibi fetih konusudur. Devletçi toplumun zihniyet
ve davranışlarına bu kavramlar egemen olunca, artık günümüzde dev
boyutlara ulaşan çevre felaketlerine ardına kadar yol açılmış demektir.
Devletçi toplumun kuruluş
aşamasındaki tanımlanmasına ilişkin bu değerlendirmeler yeterli
sayılmalıdır. Dikkat çeken konu şudur ki, neden köleci değil, köleci
devlet toplumu kavramını kullandığımız sorulabilir. Devleti bir üst
toplum olarak alınca, bu kavramı kullanmanın daha somut ve amaca hizmet
edeceği kanısındayım. Devlet olmadan kölecilik düşünülemez. Temel koşul
devlet erkidir. Devlet soyut bir kurum değildir. Baskı ve sömürü
araçlarının hakimiyetini ele geçirenlerin ortak örgütlenmesidir. Herkes
için gerekli genel güvenlik ve diğer kamusal hizmetler gerçek
örgütlenmeyi örten ve daha çok toplum nazarında meşruiyete yol açan
yardımcı hizmetler olarak görülmelidir. Devletçi toplum denmesinin diğer
önemli bir gerekçesi, feodal ve kapitalist toplum formlarının da aynı
devlete dayanarak varlık kazanıp gelişmelerini sürdürmeleridir. Baskı ve
sömürü gruplarının ortak ve vazgeçilmez kurumları devlet olarak
örgütlenmedir. Baskı ve sömürü için hiçbir kurum devlet kadar etkili ve
verimli olmamıştır.
Köleci devlet toplumunun
orijinal formları daha çok Sümer ve Mısır örneği iken, ikinci halka
olarak tekrarlanan Hitit, Çin, Hint örnekleri tekrarlama niteliğindedir.
Özde aynı kurumlar biçim değişiklikleriyle kendini yeniden
oluşturmaktadırlar. Daha özgün İran, Grek-Roma örneği zihniyet alanında
önemli bir dönüşümü sağlamıştır. Felsefi düşünce biçimiyle özgürlük
ahlakı yolunda önemli gelişmeler sağlanmıştır. Kölelik kurumlarında
sınırlı yumuşamalar yaşanmıştır. Sistem klasik biçimlerini MÖ 1.000-MÖ
300'lerde almıştır. Olgunluk dönemini MÖ 2.000-1.000 arasında
yaşamıştır. MÖ 3.000-2.000 arkaik, ilkel kuruluş dönemidir.
Sınıflı uygarlığın temel
toplum sistemi olarak kölecilik döneminde insanlık şüphesiz gelişmesine
devam etmiştir. Her şeyi belirleyen köleci sistem değildir. Şehir
devrimini köleciliğin eseri olarak göremeyiz. Kölecilik ve devlet
olmadan da şehir gelişebilir. Devletleşmemiş şehir varlığına bolca
rastlanmaktadır. Şehirleşmeye bağlı olarak gelişen yazı, matematik,
çeşitli bilim ve zanaatları, mimarlık ve sanat dallarını köleci sistemin
gereği saymak vahim bir hatadır. Marksizm de dahil olmak üzere, çok
sayıda görüş ekolünün köleciliği bu anlamda ilerleme kaldıraçları olarak
değerlendirmeleri köklü bir yanlışlığı teşkil etmektedir; daha doğrusu,
bilim ve sanatın iktidardan kopmadığını kanıtlamaktadır. Devlet
iktidarının en çok kontrolüne aldığı değerlerin başında bilim ve sanat
gelmektedir. Hem daha özgür gelişmelerini engellemek hem de çıkarları
doğrultusunda kullanmak için buna şiddetle ihtiyaçları vardır. Tarih
bilim ve sanatın gelişiminin köleci sistemin sonucu olması şurada
kalsın, ciddi bir engellemeyi oluşturduğunu göstermektedir. Köleci
devletin olmadığı MÖ 6.000-4.000 yıllarında yapılan keşif ve buluşlar,
ancak MS 1.600-1.900'lerle kıyaslanabilir. Aradaki 5.000 yılda
gerçekleşenler çok sınırlıdır. Bilindiği gibi 1.600-1.900'lerde bilimler
ağırlıklı olarak bireylerin eseridir. Devletin yaptığı, her zaman olduğu
gibi tekeline geçirmek biçimindedir.
Analitik düşünce şehir
oluşumuyla oldukça bağlantılıysa da, bu düşünce biçimini sınıf çıkarları
temelinde çarpıtan yine köleci devlet toplumudur. Yoksa analitik
düşünceyi geliştiren kölecilik değildir. Köleci sistemin yaptığı, bu
düşünce tarzıyla kocaman bir yalan dünyası imal ederek insan zihnine bir
kabus gibi çökmesidir. İnsanlığın ortak bir kültürü olan bilim ve
sanatların gelişimini köleciliğe ve diğer sınıflı toplum formlarına
bağlamak, olsa olsa iktidar bilme olgusuna bağlanabilir; bilim ve sanat
üstündeki devlet egemenliğiyle izah edilebilir. Özgürlük ve eşitlik
ideolojisi ve hareketleri adına bu tür değerlendirmelerin yapılması
bilinçli değilse, iktidar bloğuna farkında olmadan bağlılığın bir
sonucudur. Marksizm-leninizm de olsa, bu yargı değişmez.
Marksizm-leninizmin kendini hakim iktidar bilme bloğundan tam
kurtaramadığını, bunun da reel sosyalizmin çöküşünün temel nedeni
olduğunu ilerideki kısımlarda kapsamlı koymaya çalışacağım.
Devletin köleci toplum
formunun genelde MÖ 250-500'lerde krize girdiğini ve üst form olarak
feodal toplumun hakimiyetiyle sonuçlandığını görmekteyiz. Bunda dıştan
doğal toplum özelliklerine sahip 'barbar' saldırılarıyla içte yozlaşma
ve nıristiyanlığın mücadelesinin etkisi belirleyici olmuştur. Fakat
çözülen devlet değil, onun köleci formudur. Devlet kendini daha da
güçlendirerek feodal devlet formuna kavuşturacaktır.
D- Feodal devletçi toplum - Olgunlaşmış kölelik
toplumu
Tarihte devleti bir
zihniyet ve kurumsal akış olarak görmek büyük önem taşır. Doğup batan,
hızla kurulup yıkılan, sınıf veya gruplarca yeniden kurulan, dinsel veya
ulusal kavramsallığına dayanan devlet tanımlamaları, bizleri olgusal
gerçeğine yaklaştırmaktan çok, bulanık ve kopuk bir görünüm anlayışına
sokar. Toplumun en temel kavram düzeniyle en kesintisiz kurumsal gerçeği
olarak devleti, gittikçe büyüyen ve etrafında bazen dondurup bazen yakan
'kar topuna, nar topuna' benzetmek daha öğretici olabilir. Oluşmasından
itibaren devlet günümüze kadar gelişiyle çoğalmış, çeşitlenmiş, ama öz
itibariyle değişmediği gibi kesintiye de uğramamıştır. Bu öylesine bir
gerçekliktir ki, iki saniyelik bir kesintiden bile bahsedemeyiz. Kesinti
olursa yok oluş sürecine girer. Bu husus tıpkı ruhun bedenden ayrılışına
benzer. Ruh bir saniyede çıktıktan sonra, o beden artık varlığını
sürdüremez. Bir saniye sonra ruhu çağırıp bedene tekrar koyamayız.
Devlet de böyle canlı bir varlıktır. Çeşitliliği ve hacim kazanmasını
ise familya türlerine benzetebiliriz. Aynı bitki veya hayvan
familyasından birçok tür ve çoğul hacimler oluşabilir. Ama temel
özellikler aynı kalır. Daha iyi veya kötü türlerinden bahsetmek de aynı
izah tarzına aykırı değildir. Lenin 'burjuva devlete karşı proleter
devlet' derken, dürüst ve doğru bir tanım yaptığını sanıyordu. Halbuki
toplumsal form olarak devletin 'proleteri' olamaz. Bunu Spartaküs'ten
beri çok kimse denedi, hepsi boşa çıktı. Sovyet deneyimi bile dünyanın
üçte birini kaplamasına rağmen, kendi kendine çözülmekten kurtulamadı.
Bunun nedenini ilgili kısımda daha detaylı izah edeceğimiz gibi, devlet
formu esas olarak baskıcı ve sömürgen grup ve sınıfların yaşam formudur.
Öyle oluşturulmuştur. Baskıya ve sömürüye uğrayan grup ve
sınıflaştırmaların eşit ve özgür formu olamaz. Özü buna uygun olmadığı
gibi, biçimi de eşitliğe ve özgürlüğe terstir.
Sümerlerden yola çıkan kar
topu, nar topumuz giderek büyüdü. Birçok veri, Güney Amerika ve Çin
örnekleri de dahil, bu modelden beslendiğini kanıtlamaktadır. Şüphesiz
bölgelerin malzemeleri ile beslenerek. Ama fikir ve kurum olarak
esinlenen örnek büyük oranda Sümer rahip devletidir. Dolaylı ve dolaysız
bu modelin tanrısal esin kaynağı rolü oynadığı genel bir bilimsel
kabuldür. Bu süreci bilimsel verilere dayalı olarak incelemek
tarihçilerin işidir. Bizim yapmamız gereken, işin esprisini, ruhunu
doğru okumak ve açıklamaktır. Sümer ve Mısır'dan başlayıp Hitit, Medya,
İran, Hint, Çin, Grek, Roma, Aztek ve daha alt düzeyde, zaman ve mekanda
ortaya çıkan devletin ilkel köleci modeli, büyüyen ve çoğalan familya
misali olgunluk aşamasına feodal formla varır. Bu aşamaya kadar doğal
toplumun tüm zerrelerine sızmaya çalışmış, birçok yeni alan oluşturmuş,
boyun eğdirme ve sömürmeyi görkemli bir sanat haline getirebilmiştir.
'Politika ve askerlik sanatı' adı altında yapılan, aslında sistemli
insan öldürme, bastırma ve her tür sömürü işlerinde kullanma sanatıdır.
Bu sanatın meşruiyet temelini hazırlarken başvurulan temel sanatlar
mitoloji, destanlar, kısmen kutsal kitapların içeriği, heykel, resim ve
müzik başta olmak üzere çeşitli etkinliklerdir. Şüphesiz bu sanatların
doğuşu köleci sınıfın yaratımı değildir. Ama çıkarlarına adapte etmede
büyük maharet gösterdikleri de çok iyi bilinen bir gerçektir: İnsan
zihniyetini temelden dönüştürme sanatı. Hem de insanlığın büyük
emekleriyle binlerce yılda oluşturduğu bu temel maddi ve manevi yaşam
araçlarını kullanarak. Köleci sistemin olumlu yaratıcı katkısı değil,
saptırması, çarpıklaştırması söz konusudur. Bu yönlü hem de eşitlik ve
özgürlük adına yapılan yanlış yorumlara tekrar da olsa önemle dikkat
çekmek, her zaman yerine getirilmesi gereken bir özgürlük ve eşitlikçi
insanlık görevidir.
Feodal devlet aşamasına
kadar geldiğimizde, devlet kurumuna nelerin sığdırıldığına kısaca dikkat
çekelim. Sümer ve Mısır tanrı kralları ölümlerinde binlerce kadın ve
erkek hizmetçiyi sonraki yaşamlarında da kendilerine hizmet etsinler
diye diri diri kendileriyle birlikte gömmüşlerdir. Her bir mezarlarının
yapımı için yüzbinler ölümüne çalıştırılmıştır. Bir grup iktidar çevresi
için cennetten bir köşe yapılırken, gerisine sürüden beter muamele
yapılmıştır. Köleliğe karşı çıkan her klan, kabile gibi sosyal yapıları
imha etmeyi temel siyaset bellemişlerdir. İnsan kellesinden kaleler ve
surlar örmek şanlı bir iş sayılmıştır. Hiçbir doğal yanı olmayan planlı
öldürme sanatını ilk defa insan toplumu içinde icat etmişlerdir.
Kadınların kafese tıkılmasını başarıyla sağlamışlardır. Çocukların tüm
doğal hayallerine ket vurmuşlardır. Özgürlük adına insanları çöllerin,
dağların, ormanların derinliklerinde yaşamak zorunda bırakmışlardır.
Köleler yalnız emekleri ile değil, tüm bedenleriyle ekonomik üretim
araçlarına dönüştürülmüştür. Analitik zekadan yalana dayalı muhteşem bir
mitoloji oluşturmuşlardır. Efendilerin çıplak zoru ve sömürüsü
yetmiyormuş gibi, bir de rahiplerin tanrılar dünyasının manevi baskı ve
sömürüsünü insanlık zihniyetinin temel inanç ve ibadet öğesi
yapmışlardır. Ahlak ve sanatın sürekli kendilerini yüceltmesini,
güzelleştirmesini temel kılmışlardır. Doğal çevreyle insan toplumunu
canlı evren anlayışı yerine, cansız ve cezalandıran yeraltı ve gök
tanrılarıyla doldurmuşlardır. Efendiler grubu için asla kıtlık
düşünülmezken, diğer gruplar sürekli hastalık ve açlıktan
kırılmışlardır. Eğlencelerinde bile insanların öldürülmesine dayalı
törenleri, oyunları esas almışlardır.
Bu tablo daha da
çeşitlendirilebilir. Ama köleci devletin içinin böyle doldurulduğu tüm
anıları ve kalıntılarıyla gözler önünde ve bilincimizdedir. İstisnasız
büyüğünden küçüğüne tüm zaman aralıklarında ortaya çıkan her devlet
çeşidi bu genel tablonun gereklerini yapmaktan ve kendince bir şeyler
katmaktan geri durmamış, bunu politik ve askeri sanatlarının gereği
saymıştır. Yalnız Roma ve Bizans imparatorlarının yaptıkları sıralansa,
ortaya çıkacak dehşet tablosuna ortalama insan vicdanı ve aklının
dayanmasının güçlüklerini hatırlarsak, gerçek biraz daha aydınlatılmış
olur. Kutsal Kitap köleci devlet olgusuna 'Leviathan' derken doğru bir
tanımlama yapmıştır.
Devletin bu toplumsal
biçiminin çözülmesinin incelenmesi konumuzun gereği değildir. Fakat
dıştan hala doğal toplum özelliklerini taşıyan ve 'barbar' denilen
kabilelerin direnmeleri ve saldırmaları sonucu güçten iyice düştüklerini
bilmekteyiz. Köleci uygarlık merkezleri olarak doğuda Çin, Hint ve İran,
batıda Roma İmparatorlukları; kuzeyde Germenler, Hunlar ve İskitler,
güneyde Araplar ve Berberiler başta olmak üzere, çeşitli adlar altındaki
çeşitli kabile ve kavimlerin direnme ve saldırılarıyla eski biçimde
varlıklarını sürdüremez duruma sokulmuşlardır. Bu gruplara 'barbar'
demek köleci bir literatür gereğidir. Özünde özgürlüğe ve eşitliğe daha
yakın gelişmeleri yaratan temel devrimci güçler olarak adlandırmak daha
gerçekçidir. Kabile ve kavim şeflerinin köleci efendilere özenmelerini
esas kitleden ayrı değerlendirmek büyük önem taşır. İçerden ise
hıristiyanlık, manizm ve islam başta olmak üzere, ağırlıklı olarak
yoksullara ve özgürlüğe koşanlara dayanan dinsel gnostik akımlar köleci
toplum sisteminin dibini oyup sürdürülemezliğini sağlamışlardır. Bu
hareketlerin bilinçli bir özgürlük eşitlik akımına dayandığını söylemek
zorsa da, özünde kölecilikten kurtulmak istedikleri kesindir. Kurtuluş
ve kurtarıcı en gözde kavramlardır. Hz. İsa'nın diğer adı
'Mesih-Kurtarıcı'dır. Mani'nin kendisi tam bir barış, çok renklilik
havarisidir. İslamiyet kelime olarak 'barışa teslim' anlamına
gelmektedir. Sistemin çözülüşünde rol oynayan temel talepler barış ve
kurtuluş olmaktadır. Formüle ediş tarzlarının dini olması dönemin
zihniyet yapısından ötürü kaçınılmazdır. Bu yüzden sınırlı kurtuluşa ve
barışa yol açmaları anlaşılır bir husustur.
İmparatorlukların
gölgesinde büyüyen bu gnostik din, mezhep ve felsefe ekollerinin
sistemden hem zihniyet, hem de politik ve askeri yönden etkilenecekleri
açıktır. Bir kez daha klasik köleciliği kurmayacaklardır. Onu şiddetle
lanetlemişlerdir, iyice tanımaktadırlar. Fakat neyi nasıl kuracaklarını
da tam kestirememektedirler. Kaldı ki, köleci sistemi sanat düzeyinde
benimsemiş birçok kişilik bu dinleri siyaseten kabul edip kendi meşru
tabanı haline getirmekte güçlük çekmeyeceklerdir. Nitekim Büyük
Konstantin MS 312'de hıristiyanlığı kabul temelinde Roma'ya girecek,
kendini yeni imparator ilan edecek ve başkentini de bugünkü İstanbul'a
taşıyacak, 325 yılında ise hıristiyanlığı resmi din ilan edecektir. Üç
yüz yıl köleciliğe karşı savaşan din köleci sistemle uzlaşmaya
girmiştir. Mani'nin kendisi Sasani hanedanının ikinci büyük imparatoru
Şahpur'un himayesine girecektir. Daha radikal olan Hz. Muhammed ise,
büyük oranda yahudi ve hıristiyan teolojisiyle Bizans ve Pers
İmparatorluklarının mirası üzerinde kendi sistemini temellendirecektir.
Tümü köleliğin klasik sistemini bilinçli olarak karşılarına alıp
mücadele edecekler, bu sistemi aşma gücü göstereceklerdir. Ama içine
girdikleri genel kalıplar Sümer icadı rahip devlet kalıbıdır. Onu biraz
daha esneterek insanlık için katlanılabilir bir araca
dönüştüreceklerdir. Yoksa doğal toplumu yeni koşullar altında yenilemek
akıllarına bile gelmez. Hatta bu sistemi köleci sistemden daha çok
'putçuluk' adı altında mahkum edeceklerdir. Bu yönleri bile karşımıza
çıkacak yeni devlet olgusunun eskinin biçim değiştirmiş hali olduğunu
göstermeye yeterlidir. Doğal topluma daha yakın olan barbar
topluluklarına gelince, çoktandır kölelik sistemi ile müşerref olmuş
şefleri vasıtasıyla onlar da katlanılabilir bir yeni devlet formuna razı
olmaktan kurtulamayacaklardır. İnsanlık tarihinin köklü bir altüst oluş
süreci olan bu dönem yaklaşık olarak MS 5. ve 6. yüzyıllarda
gerçekleşir. Benzer bir süreç, MÖ 6. ve 5. yüzyıllarında klasik köle
zihniyetine karşı Buda, Konfüçyüs, Zerdüşt ve Sokrates'in ahlak ve
felsefi çıkışlarında yaşanacaktı. Sonucu Grek, Roma, İran, Hint ve Çin
toplumsal sistemlerinde daha gelişkin formların gelişim göstermesiydi.
Marksizm bu tür tarihsel
gelişmelerde belirleyici rolü üretim araçları ile ilişkilerine verir.
Zihniyet savaşımına tali bir rol verir. Yine etnisite ve dinsel
grupların mücadelesine gerekli ağırlığı vermez. Diyalektik yöntemin
dogmatik yorumu olarak, bu yaklaşımlarla tarihin kavranışı bütünlüklü
olmaktan uzaktır. Toplumun zihniyet ve siyaset anlamına gelebilecek
büyük hareketlenmesini görmedikçe, ekonomik yorumla gerçeğin sınırlı
kavranışı kaçınılmazdır. Büyük toplulukların hareketlenmesine bir anlam
vermeden değişim gücü olarak tekniğe ve üretim yapısına ağırlık vermek,
farkında olmadan devlet çerçevesine mahkum olmaya yol açar. Dinlerin ve
etnisitenin “kabile, aşiret ve kavim gerçeği” büyük hareketlerini
çözmeden tarihi yorumlamak, hem yöntem hem de içerik olarak ciddi
yanlışlara ve göz ardı etmelere yol açar. Marksist yöntemle yapılan
tarih yorumlarının kısır olmasında ve yanlış sonuçlara yol açmasında bu
gerçeğin büyük rolü vardır. Geleneksel üst toplumun yüceltilmesine
dayanan idealizmi aşalım derken, tersi olarak çok dar sınıf ve ekonomik
yapı çözümü ile kaba materyalizme düşülmüştür.
Aydınlatılması gereken
diğer bir tarihsel toplumsal sorun, geçmişin aşılmasından neyin
anlaşılması gerektiğine ilişkindir. Doğada değişim ile biyolojideki
evrimin kanıtladığı gelişim yasası, bir önceki olgunun bir
sonrasındakinde devam ettiğidir. Örneğin bir hidrojen atomu
ikileştiğinde helyum olur. Hidrojen helyumda devam etmektedir. Eğer
helyum atomu parçalanırsa hidrojen tekrar açığa çıkar. Fakat helyum
biçiminde niteliksel değişmede bu gerçeklik başka bir olgudur.
Biyolojideki halkaların üst üste binmesi de benzer bir süreçtir. Bir
önceki sonrakinde mündemiçtir*. Toplumda da buna benzer bir değişim
vardır. Üst toplum altını bağrında taşır. Fakat tersi doğru değildir.
Alt toplum üstünü içermez. Çünkü yeni olgu yoktur. Dolayısıyla feodal
toplum köleci sistemin dıştan ve içten gelen saldırılar sonucunda yeni
yüklenimler alarak gelişmesiyle şekillenmektedir. Bağrında birçok köleci
sistem değerini barındırmaktadır. Eski biçimleriyle olduğu gibi değil,
yeni değerlerle kurulan sentez sonucu oluşan yeni formlar olarak
yaşamaktadırlar. Ortadan kalkma değil, şekil değiştirerek varolmaya
devam etmektedirler. Nitekim Roma köleci sistemi, barbarların ve
hıristiyanların taze kanıyla yenilenme gücü bulabilmiştir. Diyalektiği
dogmatizme boğmadan tarihsel sürece uygulayarak doğru anlama yol açması
ancak bu tarzda mümkündür.
Doğal topluma karşı
zihniyet dönüşümü derinleşerek feodal toplum sisteminde de devam
etmektedir. Analitik zeka yoluyla büyük açılımlar sağlanmıştır. Hem dini
hem felsefi düşünce biçimi yeni toplumun hakim zihniyetini
oluşturmaktadır. Her iki düşünce biçimi eski toplumun dönüşen
unsurlarında tekrar hakimiyete geçmektedir. Nasıl ki Sümer toplumu
neolitik toplumun değerlerini kendi yeni sisteminde sentezlemişse,
feodal toplum da hem eski sistemin iç yapılarındaki hem de dış
çevrelerindeki ezilen sınıflarla direnen etnisitenin manevi değerlerini
sentezlemiştir. Bu süreçte pratik akış belirleyicidir. Pratik bir
anlamda zamanın bir güç gibi oluşturucu varlığıdır. Zaman, oluşan
pratiktir. Zihniyet mitolojik özelliklerini dini ve felsefi kavramlarla
yenilemektedir. Yükselen imparatorluk gücü zayıf ve güçsüz çok tanrı
yerine, evrensel gücü temsil eden en büyük tanrıya doğru bir evrim
biçiminde yansıtılmaktadır. Maddi hayatta olup bitenler zihniyette de
karşılığını bulmaktadır. Birbirini karşılıklı güçlendirme vardır.
Dinlerde çok tanrılığın yerini tek tanrıya bırakması bu süreçle
ilgilidir. Binlerce yıllık devlet pratiği artık tanrı kral kavramını
aşındırmıştır. Özellikle İskender ile başlayan Doğu-Batı sentezi bu
anlamda önemli bir aşamadır. Aristo zihniyeti ile yetişmiş İskender
tanrı kral fikrinin tamamen farkındadır. Bizzat kendisi bu fikrin
yapaylığını etrafındaki yazıcılarına hissettirmektedir. Buna mukabil
otoritesini korumak açısından yararlanmayı sürdürür, tanrısallığını ilan
ettirir. Direnen Atina'ya bunu zorla kabul ettirir. Roma imparatorları
döneminde tanrı krallık kültü artık son dönemini yaşamaktadır.
İmparatorlar öldüğünde tanrı katına yüceldi denilmekle farkın yavaş
yavaş açıldığı görülmektedir.
Hz. İsa'da tanrısallık
kavramının üçlü karakteri tarihte büyük çalkantılara yol açmıştır. İsa
ile başlayan zihniyet devrimi büyük bir gelişmedir. Tanrı krallar ile
insan krallar dönemi arasındaki büyük geçiş sürecini teşkil etmektedir.
O güne değin krallar kendini tanrı olarak sunarken, Kudüs krallığına
öykünen Hz. İsa da bu etki altında tanrının kendisi olmasa da oğlu
olarak hareket etmektedir. Kutsal Kitap'taki tanrının oğlu kavramı
aslında derin sosyolojik bir anlama sahiptir. Tanrı olmak yerine, oğlu
olmak yeni bir gelişmedir. Kutsal ruh, tanrı soyu anlamına gelmektedir.
Dönemin zihniyet yapısı
içinde doğan Hz. İsa, özünde bu yapıda bir reform denemesine
girişmektedir. Dolayısıyla hem Roma'nın hem de Yahudilerin din kültünde
farklılaşmaya yol açmaktadır. Hem Yahuda Krallığı, hem de Roma valisinin
işbirliği halinde Hz. İsa'yı çarmıha germeleri yeni çıkışın devrimci
özelliğinden ileri gelmektedir. O dönemin büyümüş yoksul ve işsiz insan
kütleleriyle alt düzeyde din adamları ve devlet memurları İsa'ya ilgi
duymaktadırlar. Zaten Hz. İsa, bir günde ortaya çıkmıyor. Dönemin çok
önemli 'Esseniler' tarikatı ile ilişkilidir. Yine bir peygamber olarak
anılan Hz. Yahya'nın elinden halifeliği almıştır. Yahya'nın, İsa'nın
çarmıha gerilmesinden önce başı kesilecektir. Bu dönemde yoğun olarak
işsiz ve yoksul kitlesi sürekli büyümektedir. Kısacası köleci sistemin
önemli bir kriz süreci yaşanmaktadır. Hıristiyanlık biçimindeki zihniyet
devrimi birkaç yüzyıllık evrimin sonucudur. Bir nevi yakın çağın
marksist, sosyal demokrat ve sosyalist hareketine benzemektedir.
Hıristiyanlık Roma'nın izinde yürüyen, adeta onun gölgesi gibi hareket
eden bir yayılım göstermiştir. Tarihin en kapsamlı ilk yoksullar partisi
olarak da düşünülebilir. Etnisiteyi değil, hümanizmi esas almıştır. Bu
yönüyle de Roma kozmopolitizmini takip etmiştir. Roma imparatorlarına
karşı en önemli direnme iddiaları, imparatorun tanrı olamayacağı
söylemidir. Tanrı baba vardır, Hz. İsa onun oğludur. Bu cümlede Roma
imparatorluk zihniyetinin çözdürülmesi esastır. Görünüşteki din savaşı
özünde bir siyasi savaştır. İlk başta havariler, daha sonra birçok aziz
ve azize, rahip ve rahibenin büyük fedakarlıklarıyla Roma'nın manevi
zihniyeti fethedilir. Büyük Konstantin'le siyasi fetih tamamlanır.
Hıristiyanlık artık yeni devletin, Bizans'ın resmi ideolojisidir. Baştan
sona çok şiddetli bir mezhepleşme kavgası yaşamıştır. Bu günümüzde de
hala devam eden bir rekabettir. Özünde ise farklı sınıflar ve etnik
yapıların çıkar savaşları söz konusudur.
Hıristiyanlığın
museviliğin bir mezhebi olarak geliştiği, museviliğin de Sümer ve Mısır
tanrı krallarına başkaldıran peygamber geleneğinin güçlü bir geleneği
olan İbrahim peygamberden kaynaklandığı, Hz. Musa'yla bir çıkışa
geçtiği, Davut ve İşaya gibi büyük halkalardan sonra Hz. İsa'yla
anlatıldığı gibi devam ettiği, teolojide yoğun işlenen bir konudur. Son
bir mezhebi de islam olacaktır.
Peygamberlikler zihniyet
yanı ağır basmakla birlikte, siyasi toplum yanları güçlü olan
hareketlerdir. Arkaik “tanrı krallar” köleliğe karşı daha yumuşak,
katlanılabilir bir sistem arayışı içindedirler. Sümer ve Mısır
mitolojilerinden şiddetle etkilenmişlerdir. Fakat mitolojilerin birçok
kurgusunu, tanrı anlayışını zamanın da etkisiyle modası geçmiş
saymaktadırlar. Arkaik köleliğin olduğu gibi sürmesini katlanılmaz
bulmaktadırlar. Ayrıca tüccar ve zanaatkar oluşumuna nefes aldırmak,
sınıfsal gelişmelerine özerk bir alan sağlamak hedeflenmektedir. Bunun
için gerekli ideolojik malzemeyi eski mitolojilerde bulmaktadırlar.
Şehrin alt kesimlerinden geldikleri için, kırsal alandaki doğal toplumda
yer bulmaktadırlar. Günümüzün küçük burjuva kesimlerine benzemekteler.
Köklü bağımsız bir ideolojileri, yapıları gereği mümkün değildir.
Eklektik bir ideolojileri olacağı beklenebilir. Bir nevi orta sınıf
ideolojisidir kurguladıkları zihniyet. Hem alt hem üst tabakadan
devşirme bir ideoloji söz konusudur. Alt sınıfın, etnik grupların
eşitlik ve özgürlük kavramlarıyla üst yönetici sınıf yönetim
kavramlarını ekleyerek kendi zihniyet sistemlerini
gelenekselleştirmişler, bir farklı kültür haline getirmeyi
başarmışlardır.
Geleneğin islam versiyonu
analitik zekaya daha çok yer vermektedir. Kral tanrı iddiasından tümüyle
kopulmuştur. Hz. İsa tanrının oğlu olarak değil, tanrı elçisi bir
peygamber olarak tanımlanmaktadır. İnsan tanrı ayrımı çok güçlü ve
yetkince vurgulanmaktadır. Kutsal Kitap Kuran'ın temel iddiası evrensel
tanrı anlayışıdır. Çok soyut bir tanrı tasviri vardır. Bir nevi evrenin
enerjisi olarak algılanmaktadır. Fakat bu kavramın da ağır basan yönü
toplumsal gerçeklikle olan ilgisidir. Merkezileşen ve soyutlanan devlet
kavramının tekliğiyle yeni soyut tanrı anlayışı arasında sıkı bir bağ
vardır. 'El'in gelişimi 'allah'la en yetkin konuma yükselmiştir. Esasta
Sümer teolojisi en son aşamasına gelmiştir. Mitolojik varlıklar olarak
başlayan tanrılar serüveni, her buyruğu kesin bir yasa olan allahın
varlığıyla sona ermiştir. Hz. Muhammed'in son peygamber kavramına bu
haliyle yaklaşıldığında anlaşılır nedenleri vardır. Artık yeni dinler
için Sümer mitolojisinin kullanılamayacak kadar içi boşalmıştır. Dönemin
metafiziği artık geliştirilecektir. Artan toplumsal pratik doğayı daha
fazla tanımış, doğal süreçleri bilimsel olarak tanımlamaya başlamıştır.
Dolayısıyla feodal sistemin zihniyet yapısı artık 'dünya işi ayrı, din
işi ayrı' noktasını esas alma noktasına gelmiştir. Tanrının yeryüzü
elçileri, gölgesi, insanlığın zihniyetine daha uygundur. İnsandan
tanrıya inandırmak zordur. Tanrının insan, insanın tanrı olamayacağı
bütün gelişkin dinlerin vardığı bir sonuçtur. Doğayı izah tanrısal
kavramlarla değil, akıl kavramlarıyla geliştirilecektir. Dünyevi ve
ahretsel yaşam iyice ayrıştırılacaktır. Fakat yine de insanın tüm
hareketlerini kontrol eden, iyi ve kötü amellere karşılığını veren bir
tanrı anlayışı varlığını güçlü biçimde korumaktadır. Aslında
merkezileşen soyut devlet kurumunun bir yansıması tanrı kavramıyla yoğun
iç içe geçirilmiştir.
Hegel, 19. yüzyılda
"devlet tanrının cisimleşmiş yeryüzündeki halidir" derken, bu gerçeği
daha açık dile getirmektedir. Kişisel krallardan iyice kopup soyutlaşan
ve güçlü merkezi bir yapıya kavuşan devlet kavramı ile çok tanrıdan
tekleşen ve güçlü merkezi bir konum kazanan tek tanrılı din anlayışları
arasında sıkı bir bağlılık vardır. Gerek hıristiyanlık, gerek islam bu
yönüyle aslında bir merkezi devlet teorisi geliştirmektedir. Nitekim
daha Hz. Muhammed'in sağlığında gelişen islam devleti ile papalığın
tanrı devleti bu teoriyi pratikleştirecektir.
Feodal zihniyetin diğer
birçok konuda kavram yenilemeleri, dogmaları eski mitoloji ve Yunan,
Zerdüşt felsefe ve ahlakı ile iç içedir. Üçünün eklektizmidir. Cennet
cehennem tasvirlerinden evren anlayışına, iyi kötü amelden melek cin
kurgularına, ibadet biçimlerinden hukuk kurallarına kadar temel
kaynakları Sümer mitolojisi, Grek felsefesi ve Zerdüşt özgürlük
ahlakıdır. Bu zihniyet yaklaşık MS 4. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar başat
ideolojik rol oynayacaktır. Temel uygarlık alanlarında hakimiyetini
sürdürecektir. Başta Avrupa olmak üzere tüm kıtalara yayılacaktır. Ancak
15. yüzyılda başlayan Rönesansla, yeni bir zihniyet devriminin başlaması
ile gerileme sürecine girilecektir. Fakat bu ortaçağ zihniyetinin
tümüyle aşıldığını söylemek mümkün değildir. Başta Ortadoğu olmak üzere
varlığını birçok alanda yeni görünümler altında sürdürmeye
çalışmaktadır.
Feodal devlet toplumunun
siyasi ve askeri kurumlaşması da benzer bir olgunluk sürecini temsil
edecektir. Devlet kendinden son derece emindir. Tanrının yeryüzündeki en
kutsal varlığıdır. Askerleri de allahın savaşçılarıdır. Kutsallık
maskesi iyice oturtulmaktadır. Birinci kuvvet politik, ikincisi dini
temsilci, üçüncüsü asker, dördüncüsü bürokrasidir. Devletin temel
kurumları iyice oturmuştur. Hanedanlar gelip gitmekle birlikte, devlet
kurumsal değerinden bir şey yitirmemektedir. Esas olan hanedanlar değil
kurumlardır. Kişiler için de aynı durum geçerlidir. Yeryüzü yine
hükümranların tanrı tarafından bağışlanmış mülkleri olarak
düşünülmektedir. Kullar buna rıza göstermeli, hatta sürekli
şükretmelidir. Savaşlara kutsallık yaftası geçirilmiştir. Bu, tanrısal
düzen adına yapılmaktadır. Eşitlik ve özgürlüğe, insanlığa bir bütün
olarak hitap edilmesine rağmen, ganimet ve haraç temel sömürü
kurumlarıdır. Bu yönüyle klasik köleliği sürdürmektedir. Orduları daha
düzenli ve sürekli kılınacak biçimde hazırlanmaktadır. Maiyet
savaşçılığından kurum olarak orduya çoktan geçilmiştir. Pers, Helen ve
Roma ordu sistemleri esas alınarak, ortaçağın nicel ve nitel olarak daha
büyük orduları kurulmuştur. Süvari ve kılıç bu dönemin ordu
simgeleridir. Şövalyelik kurumu, tüm haşmetiyle dönemini yaşamaktadır.
Bürokrasi kurumlaşmıştır.
Bakanlar ve memurların statüsü belirlenmiştir. Askeri ve ilmiye
sınıfları ayrımlanmıştır. Vergiler sağlam esaslara bağlanmıştır.
Haberleşme istihbarat kurum olarak yaygınlaşmıştır.
Savaşlar bir üretim biçimi
olarak düşünülmektedir. Fetihler önemli kar kaynaklarıdır. Yeni
toprakların fethi, yeni artık ürünler demektir. En güçlü devlet, en iyi
savaşan ve fetheden devlettir. Kan ve sömürü ile beslenme sınır
tanımamaktadır. Allah adına savaş ancak bütün dünyanın fethiyle
tamamlanabilir. Bu ise evrensel ve sonsuz cihat anlamına gelmektedir.
Devletçi sistemin bundan daha fazla açılması, dolayısıyla olgunlaşması
olamaz. Büyümenin son aşamasına gelinmiştir. Bu ise, devlet kurumunun
tarihsel süreç içinde olgunluk aşamasına erişmesi demektir. Bir sonraki
süreç ancak kriz durumu olabilir.
Toplumsal yaşamda kulluk
allahtan gelen doğal bir durum sayılmaktadır. Kulluk terimi yaşamın
doğuştan halidir, sonradan olma bir şey değil. İnsanlar kul olarak doğar
ve ölür. Kulluk dışında başka bir yaşam biçimi düşünülemez. Bir allah
vardır, bir de kulları. Aradaki melek ve peygamberler emirleri getiren
elçilerdir. Sosyoloji diline çevirirsek, allah kurumsallaşmış soyut
devlet otoritesini temsil etmektedir. Melekler memurlar ordusunu,
peygamber ve baş melekler ise bakanları, üst bürokrasiyi
simgelemektedir. Toplumun yönetilişi korkunç bir 'simgeler sistemi'yle
sağlanmaktadır. Görünür yönetimle simgesel yönetim arasında sıkı bir
ilişki vardır. Yönetimin simgesel yanı ile somut yanı arasındaki bağı
çözmeden, sağlıklı bir toplum kavrayışına ulaşılamaz. Toplumun çıplak
yönetimini anlamak istiyorsak, üzerindeki panteon “tanrı sistemi”
perdesini kaldırmak gerekir. O zaman görülecektir ki, binyıllardır
kutsallık adı altında baskıcıların ve sömürücülerin çirkin ve zalim yüzü
gizlenmiştir.
Toplumsal kulluk sadece
sınıfsal bir olgu değildir. Despot dışında “o da sistemin tutsağıdır”
herkes, tüm toplumsal sınıf ve tabakalar bağlanmıştır. Köleci sistemden
daha derinlikli gizlenmiş bir boyun eğdirmecilik düzeni vardır.
Yumuşatma, sistemin derinleşmesi anlamına da gelmektedir. Toplumun temel
paradigması, öncesi ve sonrası olmayan bir kulluk sistemidir. Ezelden
ebede “bu iki kavram daha çok olgunluk dönemi devletine aittir” kadar
düzen olduğu gibi sürecektir. İmtihan ve değişme yeri öte dünyaya
ilişkindir. Sisteme sadece fiili kalkışma biçiminde değil, ruhen ve
fikren karşı olmak bile en büyük günahtır. En iyi kulluk mutlak itaat
etmesini bilen için erdemin, yetkinliğin ta kendisidir. Doğal toplumda
ve olumlu hiyerarşi dönemindeki kahramanlık çağlarında topluluğa en iyi
hizmet eden yaratıcılar, kulluk çağında tanrıya “efendilere” karşı en
tehlikeli, günahkar ve cezalandırılması gereken şeytani kişilikler
olarak lanetlenmektedir. Şeytanilik kavram olarak köleliği reddeden
insan grupları için geliştirilmiştir. Ortadoğu kökenli bu kavram,
sistemle bütünleşmeyen halk grupları için kullanılmaktadır. Bu yüzden
tek tanrılı dinlere girmeyen Kürtlerin doğal yaşam geleneklerine bağlı
kesimlerine 'şeytana tapanlar' denilmektedir. Bu Kürt kesiminin şeytanı
kutsaması oldukça anlamlıdır.
Olgunluk döneminin kulluk
sisteminin gözünde dünya her an günah işlenecek bir yerdir. Yaşamdan
kaçınmak gerekir. Ne kadar yaşamak istersen, o kadar günaha girersin.
Her şeyiyle ölüme hazırlanmak en mükemmel yaşam biçimidir. Bu yaklaşım
doğayı hiç yaklaşılmaması gereken bir ölü maddesi gibi görürken, peşinen
yaratıcılığı imkansızlaştırmıştır. Canlı doğa anlayışı kullar için
düşünülemez. Aslında bu sistematiğin doğuşunda dehşetli baskı ve sömürü
izleri vardır. Bugün bile Ortadoğu toplumunun kendine gelememesinin en
temel ruhsal nedeni doğaya bu tür yaklaşımıdır. Buna karşılık efendiler
dünyası için yeryüzünde cenneti aratmayan cıvıl cıvıl bir dünya vardır.
Onlar ve aynı adları “rab” taşıyan tanrıları “yönetim kavramları” gayet
hoşnut bir biçimde yaşamlarını 'bin bir gece masallarına' denk
yaşamaktadır. Bin bir gece masalları ortaçağın olgun devlet sisteminin
mitolojik anlatımıdır.
Kadının kafesteki
durumunda sadece sesin ve süsün geliştirilmesi anlamında değişiklikler
vardır. Köleliğin inanılmaz boyutlarda derinleştirilip gizlenmesi söz
konusudur. Ortaçağın kadını cinsiyetçi toplumun ikinci büyük kültürel
kırılmasına uğratılmıştır. Birinci büyük kültürel kırılmayı köleci
devletin doğuş aşamasında tanrıça İnanna “İştar” kültüründe
gözlemlerken, olgunlaşan sistemin kadına yönelik kültürel kırılmasını
Musa'nın ablası Mariam, Hz. İsa'nın annesi Meryem ve Hz. Muhammet'in eşi
Ayşe örneğinde çarpıcı bir biçimde gözlemleyebiliriz. Artık hiçbir
tanrıçalık izi kalmadığı gibi, şeytana en yakın bir yer olarak
düşünülmektedir. En ufak bir itirazı onu şeytanın kendisi yapabilir.
Ruhunu her an şeytana satabilir. Erkeği baştan çıkarabilir. Cadılıktaki
durumu cayır cayır yakılmasını gerektirmektedir. Kız çocuklarının canlı
gömülmeleri, cinsel baştan çıkarmalar, kalabalığın taşlayarak
öldürmesine kadar gidebilen bir katliam kültürü söz konusudur. Toplumda
en derinleşmiş kölelik durumu binyıllardan beri süzüle süzüle altından
kalkılamaz boyutlara varmıştır. Sistemin kölelik düzeyi gerçekten kadın
çözümlenemeden anlaşılamaz. Her tarafına bağlanan halkalar, başlık
paraları, süslenme eşyaları kölelik kültürünü yansıtmaktadır. Dili adeta
koparılmış gibi düşüncesiz kılınmıştır. Kuru bir ana, erkeklerin
diledikleri biçimde kullanabilecekleri bir tarladır. Çoktan özne
olmaktan çıkmış, nesne haline gelmiştir. Doğal toplumun tanrıçalığından
eser kalmamıştır. Çocukların, gençlerin bilge yöneticisi kadından,
erkeklerin etrafında döndüğü kadından eser bile kalmamıştır.
Çocuk ve gençlerin durumu
da daha çok kadına benzemektedir. Genel kulluk düzeni doğal çocuğun daha
yedi yaşına basmadan ruhunu adeta kesmiştir. Delikanlılık çağı sistemin
olağanüstü eğitici yöntemleriyle dört dörtlük bir uydu kişilik
üretmektedir. Tüm davranışları önceden ayarlanmıştır. Kelimeler
düzeyinde bile özgürlük düşünülemez.
Bir bütün olarak bu dönemi
toplumun ruhen, fikren silinmesi olarak değerlendirebiliriz. Sadece üst
toplumun 'allah, nal ve kılıç' sesleriyle gümbürdeyen sesi vardır. Tüm
destanlarının öldürme ve fethetme üzerine kurulu dramatiği vardır. Bu
tablo belki abartılıdır. Ama dönemin ruhsal gerçeğini özüne uygun
biçimde yansıtmaktadır. Arkaik köleliğin yerini daha oturaklı klasik
kölelik sistemi almıştır. Devlet ve temsil ettiği toplum en üst
aşamasında, olgunluk döneminde yaşamaktadır. Sisteme ilişkin tüm temel
kavram ve kurumlar oluşturulmuştur. Cami, kilise ve havra her gün
sistemin kutsamasını ezan ve çanlarla ilan etmektedir. Bundan sonra
gelişme gücü gösterecek kapitalist devlet her ne kadar daha güçlü gibi
görünse de, özünde genel kriz sürecine girecek toplumun son aşamasını
teşkil edecektir. Bilindiği üzere en görkemli dönemlerin ardılı krizli
çözülmeler dönemidir. Doğanın bu genel yasası toplumsal süreçler için de
fazlasıyla geçerlidir.
Diğer bir kavramlaştırma
biçimi olarak ortaçağ, serflik, köy ve kent kavramlarını fazla
kullanmadık. Sınıfsal tahlil denilen yöntem ve sonuçları bilindiği için
tekrarlamadık. Şüphesiz bu yöntemle de bazı gerçekler
belirginleştirilebilir. Serf, köylü, tüccar, kentli, zanaatkar, sanat ve
bilimle uğraşanlar, toplumun çeşitli kesimleri olarak
kavramlaştırılabilir. Üretim aracı olarak toprak ve üzerindeki mülkiyet
ilişkileri, gelişen hukuk kapsamlı ele alınmayı gerektirebilir. Toprağın
en önemli üretim aracı olduğu, kavgaların, savaşların toprak fethini
esas aldığı, orta sınıfın güç kazandığı, toplumsal gelişmelerde önemli
rol oynayabileceği önemle işlenmeye değerdir. Fakat bizim amacımız
devletin toplu bir tanımlanmasını esas aldığı için, tabloyu
ilgilendirdiği yönleri ve ana hatlarıyla vermeyi daha uygun görmektedir.
Ortaçağ köleci devlet
sisteminin çözülüşüne yol açan etkenler esas olarak içerdendir.
Çözülmesi için dıştan yeni etnik saldırılara, içten yeni dinlere ihtiyaç
yoktur. Çözülüşün potansiyelleri içerde yeterince birikmiştir. Devlet
sınırları içine alınmış etnisitenin üst düzeyi, yeni yükselen burjuva
orta kesim, dinsel mezhepler ve ayrı kavimler adına başkaldıran kesimler
olarak, mutlak devlet olarak düşünülen monarşiye başkaldıracak temel
güçtürler. Etnisite hareketinin ulusal devlet talebiyle kentin orta
sınıfının, özellikle ticaret burjuvazisinin ulusal sınırlar talebi
çakışarak, tarihin en büyük dönüm noktalarından olan ulusal devleti ve
kapitalist toplumu doğuracaktır. Yaklaşık MS 15. yüzyıldan günümüze
kadar gelişen bu süreç üstyapı toplumu olarak devletin son aşamasını
teşkil edecektir. Zihniyet ve maddi teknikteki gelişim düzeyi, artık
toplum için devlet tarzı “en azından arkaik ve klasik biçimiyle”
örgütlenmeyi gereksiz, ayak bağı bir kurumsal süreç olarak
irdeleyebilecektir.
E- Kapitalist devlet ve toplum - Uygarlığın krizi
Lenin, "genel bunalım
dönemlerinde temel mesele devlet ve devrimdir" derken haklıydı.
Kendisinden doğru bir devlet ve toplum tanımlaması bekleniyordu. 20.
yüzyılda tüm ezilen ve sömürülen kesimler bir peygamber çıkışı gibi
inanmışlardı. Düşünce ve eylemlerinde dürüsttü. Yetenekliydi. Doğru
tanımlamaya da oldukça yakınlaşmıştı. Fakat sihirli bir varlık gibi
kendisini tanımlanmaz kılmayı Lenin'de sürdürerek boşa çıkarmayı bilen
yine devlet olmuştur. Tüm peygamber, bilge, filozof ve günümüzün bilim
adamları için devlet sanki 'kuantum ikilemi' gibi bir durum
sergilemiştir. "Olgunun yerini bilirsen zamanını, zamanını bilirsen
yerini bilemezsin" ikilemi bu. Bazı filozoflar buna 'belirsizlik ilkesi'
diyorlar. En gelişmiş duyarlık olarak 'bilme' için bir ilke olabilir.
Ben de şuna inanıyorum veya biliyorum: Bilme anındayken oluşuyorsun.
Yani bilmeyle oluşma aynı anda olduğu için, yarım bilmekten kurtulma
çaresini çok uğraşmama rağmen bulamadım. Ama bu, evrenin makro ve mikro
sınırlarında cereyan eden bir ikilemdir. Evrenin en harika oluşumlarında
kendini hissettirir.
Devletin bu yönlü bir olgu
olduğuna inanmıyorum. Engels'in dahiyane sezdiği gibi, 'devlet' günü
geldiğinde çıkrık malzemesi gibi tarihin çöp sepetine atılacak eski
müzelik malzemelerden başka bir şey olamaz. Tüm talihsizlik gerçek
sahibinin kim olduğu, nerede ve nasıl oluşturulduğu özü gereği tam
olarak bilinmediği için ve sahip olunduğunda ise bambaşka bir gerçekliğe
büründüğünden ötürü anlaşılması zor oluyor. Böylece sanki bir 'kuantum
ikilemiymiş' gibi bir görüntü yaratıyor.
Kapitalizmi yaşıyoruz.
Kapitalizmin motor gücü ABD de devlete küresel çapta küçültme savaşı
açmaktan geri durmuyor. Bahsettiğimiz Yüzüklerin Efendisi'nde yüzük yok
edilirken, aslında büyük engel haline gelmiş aşırı iktidara bir eleştiri
yapmış oluyor. Ama dünyayı devlet olarak sarmaktan da geri durmuyor.
Demek ki, sorunsallık tüm şiddetiyle üst toplumun tepesinde de devam
ediyor. Birer valilik gibi olması gereken diğer devletlerin durumu
herhalde daha parlak çözümlenmiş olamaz. Devlet konusunda reform
düşünmeyen hükümet yok gibidir. İşin tuhafı, her reform bunalımı daha da
şiddetlendirmekten öteye sonuç vermiyor. Son Ortadoğu macerasının da
amacı 'Büyük Ortadoğu Reform Projesi'dir. Tüm dünyanın gündeminde; ama
alınan mesafenin ileriye doğru mu geriye doğru mu olduğu, çözüm mü
çözümsüzlüğün daha da derinleşmesi mi olduğu tam kestirilemiyor.
Kanımca tüm bu
belirlemeler ve belirsizlikler temelde aynı sorundan, devleti
tanımlamaya cesaret edemediğimizden kaynaklanıyor. Tanımı geliştirmesi
gereken sosyal bilimcilerin durumu yıldız hareketlerinden insanların
kaderini bilmeye çalışan Sümer rahiplerinden daha ileri değildir. Yalnız
20. yüzyılın dehşet bilançosu tüm tarihin savaş ve şiddet bilançosundan
katbekat fazla iken, aslında sistemin bir yan ürünü olan sözde birey ve
örgüt terörizmine dair ciltler dolusu yalan üretmekten geri durmuyorlar.
Sanki tüm yaptıkları örgütlenmiş şiddet olarak devletin anlaşılmamasını
sağlamaktır. En iyi niyetlilerin bile tanımlama düzeyleri fili
kıllarıyla tarif etmekten öteye gitmiyor. Yöntem adı altında bütünlüklü
olgusal gerçekliği paramparça ederek tanımaz hale getirdiklerinin
farkında değillermiş gibi duruş sergiliyorlar.
İşin ilginç yanı, devletin
doğru tanımlanmaması devletin başına da bela olmuş gibidir. Kendini
bazen gizleyerek, bazen çekici kılarak, çoklukla da korkutarak,
cezalandırarak tanınmaz hale getiren devlet, toplumsal bunalımın temeli
haline gelmiştir. Dünyanın her köşesinde bunalımın bu niteliğini
görmemek olası değildir. Yalnız başına devletin doğuş beşiği olan Aşağı
Mezopotamya'da güncel olarak olup bitenler bile, sanki lanetli bir
geçmişten intikam almaktadır. Yılanın başı, çok uzun olan kuyruğunu
ısırır gibidir. Kutsal Kitabın diliyle, Leviathan doğduğu yerde
kuyruğundan ısırarak bizzat kendisi kendisinin sonunu getirme savaşını
verir gibidir.
Her baskıcı ve sömürücü
toplumsal sistemde olduğu gibi kapitalizmin doğuşu da devletsiz olmaz.
Feodal sistemin dogmatizmi dinsel nitelikliydi. Arkaik köleliğin ise
mitolojikti. Birinde tanrı bizzat kral ve hanedanın şahsında somutlaşmış
iken, daha sonrakinde tanrı kendini devletin soyut varlığında görünmez
kılarak temsil ediyordu. İnsanlığın zihniyet çağları bunu
gerektiriyordu.
İslam dininin zihniyet
yapısında, MS 12. yüzyılın sonlarına geldiğimizde, bilim ve felsefe dini
dogmatizme yenik düşecekti. İçtihat kapıları resmen kapanıp, dogmaların
kalıpları cehalet ağları gibi Ortadoğu toplumunun zihniyetini çepeçevre
saracaktı. Avrupa'da ise MS 12. yüzyıldan itibaren devşirdikleri Doğu ve
Grek mirasıyla tarihsel bir zihniyet devriminin temellerini atmaya
başlayacaktı. Hıristiyanlık tüm bastırma yönlerine rağmen, bir yönden de
bilme merakını körüklemekten geri kalmayacaktı. Doğal toplumun halen
canlı olan anı ve kalıntılarıyla hıristiyanlığın yoruma çok açık
dogmalarını aşmak islam ümmetininki kadar zor olmayacaktır. Doğal
toplumun taze anıları nasıl bir dönem Roma İmparatorluğu'na yenik
düşmediyse, hıristiyan dogmatikliğine de yenik düşmeyecek ve doğa
anlayışındaki ölü madde anlayışına karşı canlı, umut veren doğa bakışına
erişecektir. Kapitalizmin Batı Avrupa'da neden başarıya ulaştığına dair
çok sayıda teori vardır. Benim kanımca en temel neden, dogmatizmin
Ortadoğu'daki kadar kök salmaması, buna fırsat bulmamasıdır. Engizisyon
üç kesimi cezalandırdı: Bunlar heretikler (mezhep sapkınları),
simyacılar (bilimin öncüleri) ve cadılardı (bilge kadın artıkları).
Üçünün varlığı dogmatizmin panzehiriydi. Binlercesi yakılan küllerinden
Rönesans zihniyeti doğacaktır.
Zihniyet devrimlerinin en
büyüklerinden olan bu süreçten kapitalist toplum sisteminin doğuşu kader
değildi, kesinlik kapitalizmi içermiyordu. Fakat nasıl oldu da bu
devrimden yararlanarak hakim sistem olabildi?
Tarihte zihniyet
devrimleriyle toplumsal sistemler arasında düz çizgisel, kesinlikli
bağlar kurmak, üzerinde önemle durmayı gerektiren bir düşünce ve inanç
tarzıdır. Bu, Kutsal Kitap'taki 'Levhi Mahfuz' anlayışının bilimsel
düşünceye yansıtılmış biçimidir. Halk tabirince 'yazılan başa gelir'
dogmatik inancı bu tarzın ne kadar yaygınlaştırıldığını göstermektedir.
Yapmaya çalıştığımız çözümlemelerde özenle vurguladığımız husus, bu
anlayışın hiyerarşik devletçi iradenin yönetim anlayışıyla olan
bağlantısıdır. 'Emir' düzenini ilahi yasa olarak topluma özümsetmeyi
esas alan bir yaklaşımdır. Kanun ve yönetmelik taslağı olarak
düşünülmelidir. Binlerce yıllık gelenek bundan 'altın çağdan' başlayıp
'mahşer' ve 'cennet cehennem'le biten çizgisel bir gelişim modelinin
ortaya çıkmasına yol açtı. Kadercilik düşüncesi de bu anlayışın
gereğidir. İslam dünyasında Mutezilecilerle Levhi Mahfuzcular arasında
alevlenen bir tartışmadır. Özgür tartışma gereğini, çok seçenekli özgür
irade tercihini anlamsız kılan bu anlayışın temeli daha eskidir.
Doğaüstü tanrıların tüm olayları yarattığına ve yönettiğine inanılan
mitolojik çağlara kadar gider; felsefi idealizmle devam eder. Avrupa
uygarlığında Rönesansla başlayıp günümüze kadar süren biçimi ise
düzgüsel ilerlemeci bir anlayıştır. Aydınlanma sürecinin 'ilerlemeye'
güçlü imanıyla, marksizmin 'komünizme zorunlu gidiş' inancının kökeni de
aslında bu dogmatik düşünce tarzına dayanır.
Atomaltı, yani kuantum
fiziğinin kanıtladığı olgular bu düşünce tarzının gücünü kırmıştır.
Doğasal ve toplumsal gelişmenin düz, kesintisiz bir çizgi halinde değil,
kaos aralığında, atomaltı dünyasında özgürlük seçeneği olan çoklu
tercihlere açık bir gelişmenin yaşandığı gerçeği en büyük düşünce
devrimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Aslında atomaltı fiziğine
gerek olmadan da, sezgisel ve kurgusal yoldan da bu düşünce tarzına
ulaşabiliriz. Tüm olay ve olgular dünyasında özgür tercihe yer bırakan
bir gelişme gücü olmazsa, ortaya çıkan sonuç sınırsız evren doğa
çeşitliliğini izah edemeyiz. Çeşitlilik özgürlük gerektirir. Düz
çizgisel yaklaşım aynılığı, dolayısıyla seçimsizliği zorlar.
Bu bilimsel felsefi
düşünce tarzına, 15. yüzyıldan itibaren daha da hızlanan ve kapitalizmin
zaferiyle sonuçlanan sürece daha yaratıcı yaklaşımı mümkün kılmak için
başvuruyoruz. Özcesi kapitalizmin zaferi bir kader olmayabilirdi.
Kapitalizmin başarısının nedenlerini daha doğruya yakın değerlendirmek
gerekir. Bizleri etkileyen marksizmin, kapitalizmi ve ondan önceki
sınıflı toplum biçimlerini 'tarihin zorunlu ilerleme hattı' olarak ilan
etmesi, farkında olmayarak, inançları ve umutlarının hilafına,
karşısında çok savaştığı kapitalizme en büyük katkısı olmuştur. Bu
savunmada dile getirdiğim düşüncelerin özünde, "toplum sistemlerinde,
marksizm de dahil, temel düşünce biçimlerinin söylediği gibi bir
zorunluluk ilkesi yoktur" biçiminde bir kanım yatmaktadır. Üst toplum
biçimlerine ilişkin olsun, devlete ilişkin olsun dile getirilen 'zorunlu
gelişme' iddiaları binlerce yıldır sürüp gelen resmi propagandaların
izini taşımaktadır. Eskinin kader anlayışı, günümüzün 'zorunlu toplum
yasaları' adı altında, bilimsel bir kılıf altında sürdürülmektedir.
Toplumsal dönüşüm
dinamikleri farklı çalışmaktadır; sadece alt ve üst yapılara dayanılarak
açıklanamaz. Dönüşümler çok karmaşık etkenler altında gerçekleşmektedir.
Özellikle çağdaş aydınların büyük kısmını etkileyen diyalektik
materyalizmin dogmatik yorumu, 'reel sosyalizm'in çözülüşünde
kanıtlandığı gibi gerçekçi çıkmamış, umut bağlayanlarında büyük hayal
kırıklıklarına yol açmıştır.
Tarihsel toplum
sistemlerini zorunlu yasaların sonucundan ziyade, dönemlerin ideolojik,
politik ve ahlaki duruşlarının mücadele tarzıyla bağıntılandırmak daha
çözümleyici bir yaklaşımdır. İnsan bireyi ve toplumu olgularında
yasallık hem çok esnek hem de hızlı dönüşüm sergileyebilme özelliklerine
sahiptir. Fizik, kimya ve biyoloji olgularında gözlemlenen katı yasallık
ancak fizik, kimya ve biyolojinin sınırlarında geçerlidir. Gerisini
insanın beyin yapısı ve toplum olgusu belirler. Bu nedenlerle insanı ve
toplumu kaderci anlayışlara bağlamamak, özgürleşme şansı ve olanakları
açısından büyük önem taşımaktadır. Gerek peşin önyargılar, gerekse
kaderci sonulcu yargılar özgür yaratım dinamiklerine ket vurmaktadır.
Sosyal bilim söz konusu olduğunda, söylenenlerin büyük kısmının hakim
toplumsal sistemlerin binyıllardan beri süzülüp gelmiş ve her dönemde
farklı kılıflara bürünmüş olduğunu, günümüzde de bilimcilik maskesi
altında taraf rolünü oynadığını her zaman ve her yerde göz önüne
getirmek gerekir.
Bu çerçevede 15. yüzyıldan
itibaren büyük bir hız ve derinlik kazanan Rönesans zihniyet devrimiyle
kapitalist toplum ilişkisini değerlendirmek daha açıklayıcı olacaktır.
Batı Avrupa toplumundaki iki özellik Rönesans zihniyetinin doğuşunda
etkili olmuştur. Devlet kültürünün zayıflığı ve doğal toplum
zihniyetinin taze anıları, yaratıcı özgür düşünce için elverişli
koşulları oluşturmuştur. Hıristiyanlığın katı dogmaları bu koşulları
durduramamaktadır. Haçlı Seferleri sonucunda Ortadoğu'dan gelen bilgi
kültürüyle, Grek-Roma kültürünün birleşik etkisi aynı koşullarla
bütünleşince, Hıristiyan dogmatizminin aşılması imkan dahiline
girmektedir. Hıristiyanlığın 13. yüzyıldaki mezhepleşme süreci de hem bu
gelişmelerin sonucu, hem nedeni olarak rol oynamaktadır. Dominiken ve
Fransisken mezhepleri dikkate değer gelişmelerdir. İslamda da bu dönemde
benzer mezhepselleşmeler “Mutezile, İşrakiyum” bastırılmıştır.
Coğrafi keşiflerin
sağladığı yeni dünya gözlemlerinin katkıları da önemlidir. İki yönlü bu
gelişmeler, yani devlet kültürünün zayıflığı ve doğal toplum anılarıyla
islam ve hıristiyanlığın olumlu mirası “musevilik daha kök bir kültür
olarak etkilidir” Grek-Roma kültürü ve coğrafi keşiflerin sentezi
Rönesans zihniyetini doğurmaktadır. Rönesansı insanlık tarihinin üçüncü
büyük anlama gücü olarak değerlendirebiliriz. İlki MÖ 4.000 yıllarında
Zagros-Toros sisteminin iç kavisinde zirveye erişen neolitik zihniyet
aşamasıdır. İnsanlığın uygarlığa geçiş yapabilmesi için gerekli bütün
teknik aygıtların bu aşamada oluştuğunu görüyoruz. Tekerlek, dokuma,
çift sürme aletleri, büyük köyler, belirginleşen diller, etnik yapılar,
kahramanlık destanları kadın ananın büyük üretken gücü etrafında
harikalar yaratmaktadır. Tanrıça dini aslında büyük bir zihniyet
yücelmesidir; kadının üretkenliğinin kutsanmasıdır. Bu dönemden kalma
bütün buluntular bu gerçeği doğrulamaktadır. Halen yıldız anlamına gelen
'Star,' dönemin çağ doğuran dili ve kültürü olan Aryence'de kadın
tanrıça anlamına gelmektedir. Alanın dili olan Kürtçe'de bugün bile 'ya
allah' anlamına gelen 'ya star' önemi büyük bir hayreti, azameti ve
inanç gücünü ifade etmektedir. Bu o kadar eski bir yaratımdır ki, bütün
Aryen kökenli dillerde varlığını değiştirilmiş biçimde de olsa
sürdürmektedir. Denilebilir ki, dünyanın cenneti ilkin bu kaviste
yaratılmıştır. İnsanlık üretimde, sosyal yaşamda yüzlerce 'ilki'
yaşamaktadır. O dönemin müzik kalıpları ve aletleri, halen en ürpertici
ve derinden sarsıcı etkilerini ruhumuza sarmalamaktadırlar. Buralardan
aşağı Dicle-Fırat ve Nil, Pencab vadilerine yayılınca, bu kültürün Sümer
ve Mısır uygarlıklarına yol açtığını, böylece zincirleme uygarlık
çağlarını başlattığını yapılan araştırmalar göstermektedir.
İkinci büyük zihniyet
dönemi MÖ 600-300 yıllarında Ege Denizi'nin her iki kıyısında
gerçekleşmiştir. Köleci mitolojiye karşı felsefe ve bilim zihniyetinin
büyük sıçrama yaptığı bir aşamadır bu. 'Hikmetler yüzyılları' da
denilmektedir. O dönemin Batı Avrupa'sı aslında Batı Anadolu'dur.
Doğu'daki uygarlık dalgasının Ege kıyılarındaki yankısıdır. Avrupa'da
hıristiyanlığın oynadığı rolü, Hitit, Med, Mısır ve Girit
uygarlıklarının birleşik rolü oynamaktadır. Burada da devlet geleneğinin
köklü olmayışı, doğal toplum kültürünün güçlü varlığı, üretken güzel
coğrafya, harikulade deniz ve adalar varlığı yeni zihniyetin doğuşunun
etkin faktörleridir. Şüphesiz ekonomik olarak Troya kalıntılarından
anladığımız büyük Doğu-Batı ticareti de önemli etkendir.
Batı Avrupa Rönesansının
temelinde öncelikle bu iki büyük Rönesans yatmaktadır. Toros-Zagros
eteklerindeki Rönesansı anlamadan Ege kıyılarındaki Rönesansı, bunu da
anlamadan Avrupa'dakini anlayamayız. Daha da derinleştirirsek, aynı
kavisten oluşan neolitik Aryen devrimi, kültürü ve dilinin MÖ 5000-4000
yıllarında Çin'den Avrupa'ya, Kuzey Afrika'dan Kafkasya'ya yayılımı
olmadan, bu alanlardaki neolitik toplumlarla daha sonraki uygarlıkların
oluşumunu anlayamayız. Tarihin bu yönlü zincirleme akışını anlamak büyük
zihniyet devrimlerini, dinleri ve toplumsal yapıları anlamak açısından
büyük önem taşır. Bu hususları şunun için belirtiyorum: Her bir Avrupalı
ve torunu için uygarlık denince en çok Grek-Roma ve Rönesans aklına
gelmektedir. Bir de hıristiyanlık. Halbuki bu alanlardaki gelişmeler
binlerce yıllık uygarlık çağlarının dibine vura vura, etrafını genişlete
genişlete, önünü aça aça, üstünü yücelte yücelte akan kutsal ırmağının
birer durağından ibarettir.
Rönesans zihniyetinin en
önemli özellikleri ortaçağın yok ettiği insan ruhunu tekrar kazanma,
alabildiğine kötülenen dünyaya, doğaya dönüş, dogmalardan kopuş ve insan
aklına güveniştir. Bilme tekeli daha Sümer rahiplerinden beri devlet
tekeline alınarak güçlenmenin en temel araçlarından biri kılınmıştır.
Sadece artıürünler, gelişkin üretim araçları değil, en faydalı bilgi ve
taşıyan sahipleri de hemen devlet kurumuna taşınır. Yeni bilimin özgür
alan yaratmasına olanak tanınmaz. Özgür bilim alanı yeni bir toplum
demektir. Köleci devletin doğası gereği bu tür yapılanmaları tehdit
olarak görüp saldırmasıyla ya ele geçirmesi ya da yok etmesi
kaçınılmazdır.
Kilisenin bu dönemde
Engizisyonu devreye sokması anlamlıdır. Birey ruh kazanırken
özgürleşmektedir. Daha çok mezhep sapkınlığı olarak yargılananlar, din
dogmatizmine karşı özgür düşünenlerdir. Cadı diye tabir edilen kadınlar
hıristiyanlaşmamış kimlikleri taşıdıkları için yargılanmaktadır.
Simyacılar ise mevcut olandan farklı bilgiler aramaktadır. Üç akım da
dogmatizmde gedik açacak niteliktedir. Sanat akımları yaşamı olanca
güzelliği ile yansıtırken, ölü madde ve doğa zihniyeti aşılmaktadır.
Resim, müzik, mimari, edebiyat hem içerik hem de biçim olarak birey
ruhunu yeniden şekillendirmektedir. Yeni ruh ve düşünce kazanan birey
cıvıl cıvıl kabına sığmayan insan demektir. Bu bireyle sadece coğrafya
değil, doğa da fethedilmeye (kazanılmaya) çalışılmaktadır.
Dönem aynı zamanda yeni
ütopyaların tasarlanmasında tahrik edicidir. Eski elbiselere
sığılmamaktadır. Fakat maddi koşullar elvermediğinden sadece sistemli
ütopyalar kurulmaktadır. Eski dünyanın kasvetli havasına bir daha
dönülmek istenilmiyor. Yeni dünyanın kapısını ise nasıl açacaklarını tam
bilememektedirler.
Bu arayış yeni felsefe ve
bilim arayışına zorlayacaktır. Eski dünyadan ne kadar kopuş olsa,
yenisine o denli açılmaktadır. Cusomus dinden felsefeye açılırken,
Kopernik bilimsel devrimin kapısını aralamaktadır. Descartes madde ruh
ikilemi ile tanrıyı işe karıştırmadan felsefi devrimin temel adımını
atmaktadır. Galileo Galilei bilime ölçüyü sokarak zincirleme devrim
sürecine en güçlü katkıyı yapmaktadır. Newton ile evren tanrıdan
bağımsız, kendi yasaları ile devinebilme gücünü kazanmaktadır. 15. ve
17. yüzyıllar arası felsefi, bilimsel ve sanatsal devrimin kökleştiği
dönemdir. Durmak bilmeyen engizisyon çarkına rağmen, protestanlıkla katı
kilise dogmatizmine bir darbe daha vurulacaktır. Din bireysel inanç
konusunda serbestliğe kavuşacaktır. Kiliseden kopuş özünde devlet
iktidarından kopuştur. Katolik kilisesinin hem kendisi devlettir hem de
feodal devleti saran, koruyan en büyük zırhtır. Kilisesiz devlet
düşünülemez. Kilise esasında devlet adına savaşmaktadır.
Zihniyet devriminin bireyi
özgürleştirmesi, devlet kulluğunun çözülmesidir. Ayrı mezhep görünümünde
de gerçekleşse, yıkılan feodal devletin meşruiyetidir. 18. yüzyıldaki
gelişme Rönesansın kitle temelinin genişlemesidir. Zihniyet devrimi, bir
avuç insanın yeni düşünce, umut ve ruhu olmaktan çıkmış, kitlesel bir
taban kazanmıştır. Tıpkı yeni bir din gibi “hıristiyanlık, müslümanlık”
kendi kitlesine kavuşmuştur. Batı Avrupa'nın her ülkesinde bu denli
özgür bir kitlenin varlığı, gerek katolik kilise (ruhban) devleti, gerek
krallık devletleri için büyük bir tehdittir. Artık engizisyonla bu
kitlenin hakkından gelmek zordur. Savaş gereklidir. Yüzyıl, Gül ve Otuz
Yıl Savaşları bu gerçeğin ifadesidir. Uyanan Avrupa ulusları karşısında
yenik düşecek olan katolik kilisesi ve krallık rejimleri olacaktır. 1640
İngiliz, 1776 Amerikan, 1789 Fransız Devrimleri ile ulusal mezhepler ve
devletlerin zafer çağı başlayacaktır.
Devrim tanımlamalarını
yeniden gözden geçirmek, kriz süreçlerini demokratik eğilim lehine
çözmek açısından önem taşımaktadır. Avrupa devrimlerini genel olarak
'burjuva devrimleri' olarak değerlendirmek, marksizmin dar sınıf
yaklaşımının bir ürünüdür; proletercilik yapalım diye adeta burjuvaziye
sunulmuş bir hediyedir. Bunda şüphesiz diyalektik materyalizmin dogmatik
yorumunun büyük etkisi vardır. Bunu tarihin 'Levhi Mahfuz' anlayışı ile
düz bir çizgide kararlaştırıldığı gibi geliştiğini varsayan kaderci
inancın yeni çağa taşınmış biçimi olarak değerlendirirsek, somut gerçeğe
daha çok yaklaşmış olabiliriz. Kendimin de yoğun etkisini yaşadığım bu
dogmatizmi aşmadan, gerçeğin olağanüstü zengin içeriğini çözümleyemeyiz.
Hiçbir kapitalist sınıf
kitabında, ne İngiliz-Amerikan ne de Fransız Devrimi'ne ilişkin bir
düşünce, teori ve programı yazılmaz. Bu devrimlerde rol oynayanlar
kendilerini burjuva sınıfının temsilcisi olarak ilan etmemişlerdir. Bu
devrimlere katılan kitleler çoğunlukla yoksuldular ve özgürlük, eşitlik
taleplerini öne çıkarıyorlardı. Daha önceki Rönesans, reformasyon ve
aydınlanma hareketini burjuva sınıfının esas aldığını iddia etmek büyük
abartmadır. Sınıf olarak burjuvazi yükselirken “tüm çabası olarak” kara
dayalı sermaye birikiminden başka bir şey düşünmüyordu. Şüphesiz kara
giden yolun devlet erkiyle bağının bilincindeydi. İktidarı etkilemek ve
ele geçirmek için çaba içindeydi. Ama elinde bir devrim teorisi ve
pratiği bile özel anlamda yoktu. Devrimlerin temelindeki objektif
koşullar tarihin uzun bir evriminin ürünüydü. Sübjektif öğeler olarak
düşünürler ve siyasal aktivistlerin özel bir burjuva devrim programı,
hatta partileri yoktu. Eğilim halindeydiler. Bazı zenginlerden himaye
görüyorlardı, çoğunluğu da feodal karakterli, bilim ve sanata ilgisi
olan zenginlerdi. Öne çıkarılan talepler genelde hümanist, özgür ve eşit
bir dünya özlemiydi.
Yazılan tüm ütopyalar
kapitalizme zıttı. O halde nasıl oldu da bu düşünürler ve militanlar
burjuva sayıldı, devrimler de burjuva devrimleri oldu? Burjuvazinin
süreç içinde yeni sınıf olarak hakim olmak isteyen her gücün yaptığını
yaparak, iktidarı ya tamamen ya kısmen ele geçirerek bunu başardığını
biliyoruz. Tüm hiyerarşik ve devletçi güçlerin 'politika' denilen
sanatın gereklerine dayanarak binlerce kez iktidara gelip düştüğünü, ama
bu gaspın ve sömürü için çok elverişli aracın kesintisiz varlığını
sürdürdüğünü, en son yükselen benzer gücün de başka türlü
davranmayacağını iyi bilmek gerekir. Devrimlerin tümü halkların
eseridir. Zaman zaman halkların eylemine eski veya hiyerarşik devletçi
güçler de katılır. Özellikle devrimin zafer günlerinde çok akıllı ve
girişkendirler. Ezilenlerin taleplerini istismar etmede ustadırlar.
Bütün devrimlerde, ister başarılı olsun ister olmasın, benzer çabalar
hiç eksik olmaz. Örneğin Hz. İsa eylemini düşünürken, Bizans
İmparatorluğu kurulsun diye düşünmüyordu. Özde de imparatorluk kültüne
karşıydı. Ama yol açtığı hareket en entrikacı imparatorlara sahne olan
bu devlet formuna alet olmaktan kurtulamadı. Hz. Muhammed düşünce ve
eylemi ile devirdiği Mekke aristokrasinin hem de Ehlibeyt'ini imha
ederek imparatorluk kurmasına “Emevilere” alet olmaktan kurtulamadı. Hiç
kimse Hz. Muhammed'in feodal bir imparatorluk planladığını iddia edemez.
Benzer yüzlerce örnek gösterilebilir. "O halde halkların başarılı olduğu
hiçbir devrim yoktur" denilebilir. Bu konuyu bundan sonraki bölümde daha
kapsamlıca ele alacağız ve olgunun farklı çözümlenmesi gereğini
açıklayacağız. Sadece ne halkların çabası boşa gitmiştir ne de iktidar
sorunu çözümlenmiştir diyeceğiz. Bu savunmanın esas amacı bu kördüğümü
kırmaktır. Çıkarılması gereken en önemli bir ders de, tahakküm
ideolojisinin delinmesi en sert toplumsal zırh olduğunu bilmektir.
Avrupa devrimlerinin en
genel özellikleri olan 'özgürlük, kardeşlik, eşitlik' gibi talepler,
tahakküme ve sömürgenliğe karşı hiyerarşinin kuruluşundan beri ileri
sürülen taleplerle aynı özdedir. Devlet iktidarı nasıl zincirin
halkaları gibi gelişim göstermişse, halkların buna karşı hareketleri de
kendi özgün gelişim tarihine sahiptir. İki diyalektik olgu ilişki ve
çelişkileri ile sürekli etkileşim içerisindedir. Toplumsal diyalektiğin
bu ikilemini tarihi gelişim sürecinde özgünlükleri ve genellikleri
içerisinde görmeden, soyut genellemelerle başta devrim süreçleri olmak
üzere temel toplumsal dönüşümleri kavramak çok zordur.
Avrupa'ya özgü uygarlığın
temel formları olan ulus ve kapitalist toplum ilişki içinde olmakla
birlikte, birbirlerini zorunlu kılmazlar. Ulus oluşumu ile kapitalist
toplum biçimlenmesi farklı mantığa sahiptir. Aynı dönemde şekillenmeleri
aynı mantığa sahip olduklarını göstermez. Burjuvazinin ulusun önder gücü
olarak kendini göstermesi ideolojik, politik ve ekonomik amaçları ile
yakından bağlantılıdır. Bu bağlar ideolojide 'milliyetçilik,' politika
ve ekonomide 'liberalizm'dir. Her ikisi de hem devleti hem de halkı
etkilemek açısından ideal silahlardır; fiktif-kurgusal olgulardır ve
propaganda araçlarıdır. Burjuvazinin en çok bu araçlarla iktidara
yükseldiğini ve sürdürdüğünü iyi bilmekteyiz. Avrupa'yı Avrupa yapan
Rönesans, reformasyon ve aydınlanma hareketlerinde bu slogan araçlarının
yeri çok sınırlıdır. 19. ve 20. yüzyıla doğru geldiğimizde ise, bunlar
ortalığı kasıp kavuracaktır. Ezilen, sömürülen kesimlerin 'proletarya,
komünizm' kavramları da benzer biçimde kullanılacaktır. Özü gereği
iktidar sanatında aynı başarıyı gösteremezler.
Şunu özenle söylemek
istiyorum: Toplumların dönüşümlerinde önemli kırılma ve yeniden
yapılanma anları olan devrimler, 19. ve 20. yüzyılın sağ ve sol mantık
yapıları ile gerçekçi olarak kavranamazlar. İnsanlık adına bu en büyük
fedakarlık hareketlerini doğru tanımlamak önemini korumaktadır. Sovyet
Devrimi uğruna milyonların büyük fedakarlığını, çözülüş tarzına ve
sonuçlarına bakarak yeniden tanımlama ihtiyacının ne kadar önemli olduğu
anlaşılırdır. Son iki yüz yılın modernlik adına deryalar kadar acısı,
kanı, şiddeti ortaya çıktıktan sonra, özellikle II. Dünya Savaşı'nın
dehşetiyle iktidar, şiddet ve ideolojik kamuflaj araçları sınırlı olarak
tartışma gündemine geldi.
Kapitalizmin temel sınıf
formu olan burjuva gerçekliğini bu çerçevede anlamak gerekir. Baskıcı ve
sömürücü yeni sınıf demekle özgün bir şey anlatılmıyor; tüm iktidar
sınıflarının bir özelliği dile getiriliyor. Burjuva sınıfının özgünlüğü;
toplumsallığa karşı bireyciliği, analitik zekayı azami kullanarak,
toplumu saran ahlaki örgüyü hiçbir iktidar gücünün yapamadığı kadar
çözmedeki başarısındadır. Doğal toplum da çözülüşünün başlangıcında
toplum aleyhine değer birikimine şiddetle karşıydı. Biriken değerleri en
çok dağıtan, en değerli birey sayılıyordu. Birikimin tehlikesinin
farkındaydı. Hiyerarşik toplum ve devlete geçişten sonra birikim mümkün
olabildi. Bu da ancak özel iktidar gücünün varlığıyla mümkündü. Birikim
hem bu gücün kurulmasına hem de bu güç tarafından kullanılmasına yol
açan süreci başlattı. Zincirleme reaksiyonun mantığı böyle varlık buldu.
En çok değer biriktirenler en çok iktidar gücüydüler. Daha yakından
bakıldığında, birikim bir nevi toplumdan hırsızlıktı. Değeri toplumsuz
düşünmek mümkün olmadığından bu böyleydi. Doğal toplumun algılaması
doğru olmakla en temel ahlak ilkesini de belirlemiş oluyordu. Madem ki
tüm değerlerin belirleyicisi toplumdur, o halde onun rızası olmadan
“kendi çıkarı dışında” bireysel ve grupsal birikimler olamaz.
Aslında tüm savaşlarda
görülen, talan ve ganimet bu anlayışın sınıflı toplumdaki
soysuzlaşmasıdır. İktidar sahipleri birbirlerini güçsüz düşürmek için
değerlerin birikiminden yoksunlaştırmayı temel ilke edinmişlerdir. Gücün
temel kaynağı konusunda yanılmazlar. Burjuva tipi sınıflaşmanın
prototipi olan zanaatkar ve tüccar kesimleri her uygarlığın başından
beri varolmalarına rağmen, hep tehlikeli görülerek kontrole
alınmışlardır. Denetimleri sürekliydi ve sık sık talana uğramaktan
kurtulamıyorlardı. Toprak mülkiyetine dayanan köleci ve feodal devlet
gücü, köle ve serfler dışında üçüncü bir kategorinin oluşumuna hep
kuşkuyla bakarak denetimlerini eksik etmemişlerdir. Uygarlık tarihi kul
sınıfından başka bir oluşumu doğaya aykırı buluyordu. Burjuva sınıf
gerçeğine dayalı uygarlığa kadar süren bu sistemde oturmuş bir ahlak ve
dünya görüşü vardır. Savaş ve iktidarın çok temelli kuralları vardı.
Kendi içinde kurulan denge binlerce yıl sürdürülebilir nitelikteydi.
Toplumu yönetmede zor ve hukuk olmakla birlikte, sınırlı bir uygulama
kapasitesine sahipti. Toplumu esasta ahlaki örgü ayakta tutuyordu.
İktidar gücünün ahlakı sürekli aşındırmasına rağmen, bu özelliğini
korumayı bildi. Bunda toplumun hacmi karşısında azınlık konumu da
elverişli bir zemin sunuyordu.
Burjuva sınıf doğuşu ile
birlikte bu büyük dengeyi yıktı. Bu hem iktidar gücü, hem sömürü gücü
olarak toplumun kaldıramayacağı hacimde bir sınıftır. İktidar ve
sömürüsünü gerçekleştirmek için tüm toplumu istismar etmek zorundaydı.
Marksizmin haklı olarak onu son iktidar ve sömürücü sınıf olarak ilan
etmesi bu nedenleydi. Sınıf olarak gelişebilmesi toplumun sürekli
dağıtılmasından geçer. Bunun için en başta temel korunma örgüsü olan
ahlakın toptan yırtılması gerekir. Temelinde doğal toplumun eşitlik ve
özgürlük duygusu olan ahlak yırtılıp atılmadan kapitalist toplum
oluşamaz. Marks'ın Komünist Manifesto'da çarpıcı olarak ifade ettiği
"burjuvazi eskiden kalma ne varsa hepsini sildi süpürdü" değerlendirmesi
doğru olmakla birlikte, bu devrimci bir eylem değil, yıkıcı ve toplum
karşıtı bir eylemdir. Toplumu savunamaz duruma getirmek devrimci bir
hareket değil, olsa olsa insanlık karşıtı bir harekettir. Burjuvazinin
elinde iktidar ve sömürü gücü, toplumun bağrına sızmış bir kanser
hastalığıdır. Yaygınlaşan bireysel kanser, AIDS vb hastalıkların bu
toplumsal kanserle bağını tespit etmek için bilim adamı olmak
gerekmiyor. Hobbes, kapitalist toplumun doğuş koşullarında iktidar
(devlet) ihtiyacını tanımlarken, "insanın birbirinin kurdu olmasını
önlemek" olarak değerlendirir. Bu tersinden doğru bir saptamadır.
Kapitalizm, insanı insanın kurdu yapmak için iktidarını kurar. Modern
gerçeklikte insan sadece birbirinin değil, tüm doğanın kurdu
kesilmiştir. Azami kar ve birikim peşinde koşan, azgınlaştıran güç olan
iktidara konduktan sonra, bu sınıf istismar için toplum ve doğa içinde
geriye ne bırakabilir?
Marksizmin oldukça
çözümlediği değer, kar, emek, paylaşım, emperyalizm, savaş gibi
kavramların kapitalizmdeki işlevini bu çerçevede anlamak daha
öğreticidir. Din kitaplarında geçen mahşere yakın 'deccal gelecek'
tabiri bu sınıf gerçekliğine oldukça denk gelmektedir. Hiçbir hakim
toplum sistemi bu denli toplumun temellerine ve doğal çevresine karşı
bir saldırı ve tahrip gücü olamamıştır. Ulusal olgudan ırkçı
milliyetçiliği ve faşizmi, doğaya hakim olma olgusundan ekolojik
felaketi, kar olgusundan muazzam işsizliği doğuran burjuva sınıf
gerçekliği artık kendini yeme aşamasındadır. Her geçen gün öz
niteliklerini yitirerek yok olmaktadır. Kendisine karşıdevrimi
proletarya değil kendisi yapmaktadır. Yeni toplumsal zaman bu sınıfsal
gerçekliğin sürdürülemez, dolayısıyla çözülmesi temelinde ancak
kendisini kurabilir.
Savunmamız tez niteliğinde
olduğundan, kapitalizmin kendinden önceki sistemleri kendine katması,
devletleşmesi, bilim ve sanatı iktidara bağlaması, emperyalistleşmesi,
dengesiz gelişmesi, savaşması başta olmak üzere, temel süreçleri işleme
pozisyonunda değildir. Her biri ayrı kitaplara konu olabilecek bu
süreçlerin temel mantığını işletmektir önemli olan.
Sınıf tanımımızı başka
boyutlarda da geliştirebiliriz. Reel sosyalizmi çözmesi, ulusal kurtuluş
hareketlerini ve devletlerini yedek gücü haline getirebilmesi, sosyal
demokratları kullanabilmesi önemli bir işlevdir. Bilim ve teknolojiden
insan toplumuna en gereksiz konularda bile reklamlarla kendisine kar
üretmesi, spor ve sanat etkinliklerini bir uyuşturucu rolünde
kullanabilmesi, proletarya ve aydınlarını kendine isyancı konumdan
çıkartarak kendine iş için yalvartması, kutsallık adına ne varsa
hepsinin içini boşaltması, Rönesansın cıvıl cıvıl canlı dünya imgesinin
yerini robot bakışına terk etmesi yeni hakim sınıf gerçekliğimizin
maharetlerindendir.
Kapitalizmin iktidar
yapısına taşıdığı yeniliklerin başında kurumsal niteliğinin derinliği
gelmektedir. Kişiye bağlanmış iktidardan iktidara bağlanmış kişiler,
partiler, hatta toplumlar sistemine geçilmiştir. İktidarın görünmez,
soyut niteliği geliştirilmiştir. Bunda ideoloji, politika ve ekonomi
katlı işlevlere sahiptir. Ulus kavramından türetilen milliyetçilikle tüm
bir ulus iktidarın kendisine ait olduğuna inandırılmıştır. Özünde hiçbir
zaman iktidar ulusun olamaz. Her yerde ve her zamanda etnik grupların,
hanedanların, ulusların azınlık kesimi iktidarın gerçek sahibidir. Fakat
öyle bir sistem yaratılır ki, en alttaki ezilene kadar her birey bir
anlamda kendini iktidar sahibi kılmak durumundadır. En alttaki bir
ailede en yoksul bir koca karısı karşısında kendini 'küçük imparator'
rolünde rahatlıkla görebilir. Karı da zincirleme tarzda çocuklarına
karşı bu rolü oynar. Ya çocuklar? Onlar büyürlerse aynı sistemi
oynamaktan başka ne yapabilirler? İktidarlaşma zincirinin böyle
kurulması sistemin bir özelliğidir.
Partiler de birey gibi
iktidara göre kurulmuştur. Devleti topluma, toplumu devlete taşımak
temel işlevdir. Toplumun kendisi devletin kılınmıştır. Devlet en
görünmez tanrı gibi toplumun başına, her tarafına binmiştir. İdeolojinin
yarattığı iktidar zihniyeti belki de en büyük yalanlaştırıcıdır.
Politika sanatının işlevi toplumda bahsedilen kendini devlet sahibi
sanma, hizmet gereğine inandırma, özünde politik demagojinin en
gelişkinini sunmaktır. Politika öyle sanıldığı gibi iktidarlaşma aracı
değildir. İktidarı savunma, yayma, kalıcılaştırma aracıdır. Demokrasiye
karşı politikanın rolü özellikle böyledir. Politika sanatı kadar
demokrasiyi inkar ettiren başka bir olgudan söz etmek zordur. Ta Atina
döneminden beri politikanın demokrasinin inkarı olduğu bilinmektedir.
Ekonomi her zamandan daha fazla iktidarla bütünleşmiştir. Ekonomi
yönetimi bir politik ekonomidir. Ekonomi silahı ile hizaya
getirilemeyecek bir birey ve grubun olamayacağı bir çağ yaşanıyor.
Paranın sökemeyeceği bir değer, elde edemeyeceği bir güç yoktur deyimi
bu çağın en gözde sloganıdır.
İktidarlaşmanın özüne
ilişkin tanımlamayı ulus devlete ilişkin daha da geliştirmek mümkündür.
Ulus devlet eski çağlardan kalma rahip, hanedan, dini devlet
adlandırmalarının çağdaş biçimidir. İktidarın özüne vurulan damgalardır.
Kapitalizmin gelişim aşamasında ortak dil ve geleneklerle çevrili bir
sınır, ideal birikim için tercih edilen coğrafi büyüklüklerdir. Kutsal
vatan anlayışı değil, elverişli kar, birikim alanı kavramı esastır. Dış
rakiplerine kapatılan bu alan sermaye birikimini güvene almak,
iktidarını güçlendirmek için idealdir. Milliyetçiliğin doğuşu bu maddi
gelişmenin sonucudur. Laiklikle “dünyalaşma” dini zihniyetin gerilemesi
yeni bir ideolojik örtüye ihtiyaç gösterir. Milliyetçi ideoloji ulus
olgusu ile bağlantısı nedeniyle hızlı gelişme gösterir. Özünde eskinin
etnik “aşiret” duygusunun daha geliştirilmiş bir biçimi olarak
düşünülmesi gereken milliyetçilik, ortak etnik duygu ve dinin yerini
tutan bir inanç hizmeti gösterir. İçerde farklı etnik, mezhep, din vb
ideolojik unsurlar, dışarıdan ise diğer benzer olgu ve toplumsal
sistemlere karşı baskı ve sömürü başlatılınca, milliyetçilik üst ırk
anlayışına büründü. Bir zamanların üstün din anlayışı yerini üstün ulus
ırka bıraktı. Bilimsel zihniyetin aydınlattığı toplumu milliyetçilik
tekrar din gibi karartmaya başladı. 19. ve 20. yüzyılın milliyetçilikle
yüklü zihniyeti, kutsal savaş anlayışı gibi toplumları her tür şiddet ve
savaşa kaldırmaya en elverişli meşruiyet aracı rolü oynadı. 17. ve 18.
yüzyıllar nasıl yoğunlukla ulusların doğuş yılları ise, 19. ve 20.
yüzyıllar da milliyetçiliğin şahlandığı dönem oldu. Devlet iktidarının
en zirvesine II. Dünya Savaşı'nda ulaşan milliyetçilik çağı, yol açtığı
yıkımla kapitalizmin genel ve sonul krizinin de başlangıcı oldu.
Milliyetçilikle insanlığın bir arada yürüyemeyeceği anlaşıldı. Sistemin
erkenden bunalım çağına girmesi sadece gücünü yitirmesi anlamına gelmez.
Daha kural tanımaz, azgınlaşma tehlikesine yol açar.
1968 başkaldırıları
sistemin en kapsamlı eleştirisidir. İster reel sosyalizm ister faşizm
biçiminde total bir otorite anlayışına erişen kapitalizm
sürdürülemezliğini böylece kanıtlamış oluyordu. Sürdürülemezlik, kriz
demektir. İnsanlığın yaşadığı budur. Kaos da diyebileceğimiz bu süreç
Rönesanstan farklıdır. Rönesans feodal toplumunun krizinden çıkış iken,
kapitalizmin 1970'lerde içine girdiği süreç kaostur. Ne tür yenilikler
ve farklılıkların çıkacağını verilecek mücadelelerin niteliği ve gücü
belirleyecektir. Dikkat edilmesi gereken, bu sürecin temel dünya
görüşüne “paradigmasına” getirdiği değişimdir. Toplumun iç yapısındaki
tüm ahlaki değerlerin çözülüşü, milliyetçiliğin tüm zihniyetleri
doldurması ve dışarıdan ekolojik tahribatın sonuçları robotumsu aynılık,
gri, zevksiz, umutsuz, inançsız, amaçsız bir dünya görüşünü
yaygınlaştırır. Stres, hiddet, nefret, şiddet, aşırı güdüsellik,
bireysel yalnızlık, toplumsal değersizlik, tamamen çıkara kilitlenmiş
ilişki mantığı, vefadan yoksunluk, hümanizme ilgi duymama, aşırı
bencillik, yaşamın giderek kutsal anlamını yitirmesi, krizin hakim
psikolojisini ve sosyal atmosferini oluşturur. Köklü yeni arayışlar
ancak bu tür ortamlarda boy verir. Bunalımın kalıcı niteliği bunu
gerektirmektedir.
Kapitalist iktidarın
emperyalizm ve ulusal, sınıfsal baskı sistemi dünyanın tümünü katlayacak
büyüklüğe tarihte ilk defa ulaşır. İşgal edilmedik yer kalmamıştır. 19.
yüzyılın sonlarında bu gerçeklik yaşanır. Ulusal, sınıfsal, etnik, dini,
cinsi temelde tahakküm, eritme ve hatta jenosit tarihte en yaygın
aşamaya ulaşır. İnsanların en çok birbirlerinin kurdu olduğu çağdır.
İmparatorluk pratiği açısından bakıldığında da ABD ile sonul bir aşamaya
gelinmiştir. Son imparatorluk çağındayız. Teorik açıdan bu yönetim,
devlet iktidarının bir şehir, bir ülke, bir ulus sınırını aşma, tek
kişide yoğunlaşma ve sürekli yayılma, durdurulma ve gerileme, yıkılış
aşamaları biçiminde cereyan eder. Toplum sistemine yerleşmesi zincirleme
etki yaratır. Her yeni iktidar daha öncekinin izleri üzerinde
imparatorluk olmaya zorlanır. MÖ 2350'lerde “yazılı tarihte
bilebildiğimiz” Sümerlerde Akad sülalesinden başlayan bu tarihsel
süreklilik, günümüzde ABD devletinde Bush'un sülalesi ile devam
etmektedir. İşin ilginci, ilk imparatorluğun doğduğu alanda son
imparatorluk çatışma halindedir. Demek ki burada bitkilerin kendi
kökleri üzerinde kuruma ilkesini düşünebiliriz.
İmparatorluk gerçeğinde
tam bağımsız devlet, ulus, toplum anlayışına yer yoktur. Daha doğrusu
tam bağımsızlık idealize edilebilir. Ama çok ender uygulama özelliğine
sahiptir. Egemen realite, hakim imparatorluk çerçevesinde bağımlılıktır.
Düzeyler farklı olabilir, ama gerçeğin hakim biçimini değiştirmez.
Yaklaşık 4350 yıldır toplumsal yapılar üzerinde etkili olan
imparatorlukta, hegemon devletle dolaylı veya dolaysız bağımlısı olan en
yakın müttefikinden en önemsiz uydu devletine kadar irili ufaklı birçok
iktidar grubu mevcut sınırları içinde bağımlılık halindedir. En bağımsız
geçinen ulus devlet “esasında ulusta azınlık” çağında bu gerçeklik daha
da geçerlidir. Hegemon güçten tam bağımsızlık, milliyetçiliğin bir
toplumu etkileme, politik iddiası ve oyunudur. Hegemon demek en güçlü
zihniyet, iktidar, sosyal ve ekonomik yapıyla askeri güce, bilim ve
tekniğe sahip olmak demektir. ABD'nin varlığı bu tanıma denk düştüğü
için günümüzün birincil hegemon gücüdür. Ama sistemin tüm krizinin, onun
yönetiliş tarzının ve sonuçlanışının da en sorunlu taraflarından başta
gelenidir.
Sistemin toplumsal
özelliklerini en çok da kadında çözümlemenin öğretici değeri yüksektir.
Baştan söylenmesi gereken bir husus da, herhangi bir toplumsal olguyu
kendi başına siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel vb ayrımlar altında
incelemek ciddi sakıncalar içerir. Tarihsel bir bütünlük halinde sürekli
oluşumu yaşayan toplumların tüm alt ve üstyapı sistemleri bir saatin
parçaları gibi bütün halinde çalışır. Aşırı parçalara bölme hastalığı,
Batı bilimciliğinin olgu bütünlüğünü yitirmek özelliğinden kaynaklanır.
Bilimsel olarak da gerçeğin kavranmasını önemli oranda zorlayan bu
yaklaşımı kullanırken, bütünselliği göz ardı etmemek çok önemlidir.
Kadın adeta tüm sistemin
bir özeti olarak görülmeli ve öyle çözümlenmelidir. Kapitalist toplum
nasıl tüm eski istismarcı toplumların devamı ve zirvesi ise, kadın da
tüm bu sistemlerin köleleştirici etkisinin zirvesini yaşar. En eski ve
en yoğunlaşmış hiyerarşik ve devletçi toplumun baskı ve sömürü
cenderesinde biçimlenen kadını anlamadan, toplumu doğru tanımlayamayız.
Etnik, ulus ve sınıf köleliğinin doğru anlaşılmasının yolu kadın
tanımından geçer. Sosyal bilimin adeta mızrak çuvala sığmazken azıcık
bilim konusu yapmaya çalıştığı kadın konusundaki incelemeler 20.
yüzyılın son çeyreğine mahsustur. Feminist hareket, çevre, savaş ve
iktidarların korkunç yıkımı tarih ve egemenliğin cinsiyetçi karakterini
düşündürtmeye başlamıştır. Bu husus bile, en objektif olması gereken
sosyal bilimler de dahil, tüm bilimsel yapının cinsiyetçi karakterini
gösterir. Bilim cinsiyetçidir.
Pozitif olarak kadını
yorumlamayı sonraki bölüme bırakırken, kapitalizmin geleneksel köleliğe
ne getirdiğine bakalım. Kapitalizmin en başta özgürlük getirmesinin
sistemin özüne ters olduğunu iyi belirlemeliyiz. Kapitalizm gelenekleri
yırttığı için kadının etrafındaki zincirler de parçalanmıştır iddiası
aldatıcı yanı yüksek bir çarpıtmadır.
Tahakkümcü sistemlerin
özgürlükle ilişkisi, nasıl daha kaba ve ince yöntemlerle sürdürülebilir
biçimindedir. Adına çok aşk destanı düzülen kadınla en kaba ve çirkin
köleliğe maruz kalan kadın aynıdır. Kadın kafese “erkek hakimiyetindeki
eve” alınan kanarya misalidir. Belki sevimlidir, ama tutsaktır. Kuş
bırakıldığında nasıl arkasına bakmadan uçar giderse, eğer kadın biraz
bilinçlenir ve gideceği özgür bir yeri olduğunu bilirse, kaçamayacağı
ev, saray, zenginlik, güç ve insan kişiliği yoktur. Hepsinden kaçma
potansiyeli vardır. Hiçbir varlık kadın kadar tutsaklığa “özgür
gelişmenin objektif ve sübjektif koşullarını bastırma ve yok etme”
mahkum edilmemiştir. Tüm toplumsal tahlillerin tutmamasının, plan ve
programların yürümemesinin, insanlık dışı gelişmelerin ortaya çıkmasının
da kadının kölelik düzeyiyle bağlantısı vardır. Bu nedenle kadın çözümü,
özgürlüğü ve eşitliği sağlanmadan, hiçbir toplumsal olgunun yetkin
çözümü ve özgürlük eşitliği sağlanamaz.
Kapitalizmin sisteme
eklemesi ile ortaya çıkan kadın görünümünü metalaştırma düzeyinde görmek
gerçeğe daha çok yaklaştırabilir. Klasik kölecilikte kadının pazarlarda
en çok alınıp satıldığını iyi biliyoruz. Bu durum cariyeler biçiminde
feodal kölelikte de yaygınca sürdürülmüştür. Burada satılan bütün olarak
kadındır. Başlık, siyasi rant bu işlemin aile içine kadar yansımış
biçimleridir. Kapitalizmde ise kasap misali gövde parçalara ayrılarak
her kısmına fiyat biçme gibi unsurlar eklenmiştir. Saçından topuklarına,
göğsünden kalçalarına, göbeğinden cinsel organına, omuzundan dizlerine,
belinden baldırına, gözünden dudaklarına, yanağından boynuna parçalanıp
değer biçilmeyen hiçbir yeri kalmamış gibidir. Ne yazık ki ruhu var mı
yok mu, varsa ne eder sorusu akla getirilmez. Beyince de o ezeli 'eksik
akıllı'dır. Özel ve genelevlerin zevk veren metasıdır. Çocuk
makinesidir. En zor işlev olan çocuk doğurma emekten sayılmaz. Çok zor
bir iş olan çocuk büyütmenin hiçbir ücreti yoktur. Tüm önemli ekonomik,
sosyal, siyasal, askeri kurumlarda yeri numunelik değerindedir.
Reklamların vazgeçilmez malzemesidir. Cinsiyeti en çok metalaştırılıp
piyasaya sunulan yegane varlıktır. En çok sövgü ve dövgü konusu
yapılandır. Aşk yalanına en çok alet edilendir. Her şeyine karışılandır.
Kadınca konuşması için özgün bir dil deyim, ses düzeni biçimlendirilen
kimliktir. İnsanca arkadaşlık yapılamayan insandır. En değme erkeğin
bile yanında saldırı duygusundan vazgeçemediği insandır. Her erkeğin
üzerinde kendini imparator sandığı nesnedir kadın artık.
Tanım daha da
zenginleştirilebilir. İşin ilginç yanı, bu kadar olumsuz özellikleriyle
bezenen bir kimliğe karşı erkek egemen toplumun onunla rahat
yaşayabileceğini sanmasıdır. Demek ki, çok uysallaşmış bir köle
sayılmaktadır. Aslında onurlu bir erkek insan için bu kadar olumsuzluğa
örgütlenen bir olguyla ortaklaşa yaşamak müthiş zor ve alçaltıcıdır. Her
ne kadar Eflatun kadını devlet ve toplumdan tümüyle dışladığı için
eleştirilse de, yaklaşımında bu alçaltıcı özellikler etkindir. Birçok
filozofta olan bu hususu doğru okumak gerekiyor. Örneğin Nietzche'de bu
özelliklerle ortak yaşamak kişiyi kesinlikle bozar. O halde neden kadın
düşkünlüğü toplumlarda çok güçlüdür? Çünkü bu toplumlar düşürülmüştür de
ondan, erkek düşürülmüştür de ondan. Bu, köleliğin geçişken özelliğinden
ileri gelmektedir. Bu kadar yararlı bir köle, köleliğe alıştırılan
insanlar için elbette en çok aranan ortak olacaktır. Dolayısıyla
batırılan kadın, batırılan toplumdur; düşürülen erkektir. Böyle başa
böyle tarak. Özcesi kadınlık olgusu yetkince aydınlatılmadan, doğal
toplumun özgür ana kadınlığı ile sınıflı uygarlığın özgür bilinçli
kadınlığı bütünleştirilmeden, dengeli ortak yaşam arkadaşı yaratılamaz.
Bunun eş benzeri erkeklik de yeniden oluşturulmadan bu birliktelik
sağlanamaz.
Toplumsal alandaki
kapitalizmin oluşturma, yönetme tarzını birçok olguda, özellikle
erkekte, ailede, işte, memuriyette, yine eğitim, sağlık, hukuk ve
benzeri birçok alanda gözlemleyebiliriz. Aile için kısa bir tanımlama
yaparsak, hiyerarşik ve devletçi toplumun temel kurumu olan bu ocak
sistemin hücresi, en küçük molekülüdür. Tepedeki imparatorun ailedeki
yansıması 'küçük imparator'dur. Toplumdaki köleliğin yansıdığı esas
tezgahtır. Ailedeki kölelik toplumsal köleliğin temel güvencesidir.
Sistem adeta her gün, her saat ailede yeniden üretilmektedir. En ağır
yükünü de aile çekmektedir. Aile hiyerarşik ve devletçi toplumun uysal
eşeğidir. Sürekli binilebilir, kendini taşıtabilirsin. Genelde dağılan
kapitalist sistemin en çarpıcı izdüşümünü ailede yansıtması aralarındaki
bu sıkı bağlantıdan dolayıdır.
Kapitalizmin ekonomisi
demeye pek gerek yoktur. Kapitalin kendisi ekonominin özüdür. O esasta
en istismarcı, vahşi rekabetli, kar için her şeyi göze alabilen
sistemdir. Toplumun metalaştırılmayan hiçbir olgusu yoktur.
Metalaştırılan toplum, elden çıkarılmak istenen toplumdur. Böylesi bir
toplum yaşam ömrünü dolduran, dolayısıyla bitirilmesi gereken bir
düzendir.
Bilim ve sanatla sistem
kendi ömrünü uzatmak için olağanüstü çaba içindedir. Sanıldığının
aksine, bu çaba bilim ve sanatı (teknik dahil) geliştirmek için
değildir. Bilim ve sanatın olağanüstü gelişmiş gücüyle kendi
bitmişliğini sürdürmek içindir. Yaşamının sonlarına gelmiş bir hastanın
iyileştirilmesi için tüm bilim ve tekniğin imkanlarının kullanıldığı bir
ilgileniş tarzını andırmaktadır. Bilim ve sanat, sistemlerin bu
süreçlerinde, kaosunda daha çok yeniden yapılanır ve yeni yaşanabilir
sistemlerin oluşturulmasında vazgeçilmez belirleyici rol oynar.
Kapitalizmin tarihteki
yeri tahakkümcü sistemlerin sonuncusu olmasından ileri gelir. Hiyerarşik
toplumdan beri gözenekleri olan sistemin, Rönesansın açtığı özgürlük
ortamından yararlanarak başat duruma gelmesi, tüm potansiyelinin açığa
çıkmasını da beraberinde getirir. Hem içerik hem de biçim yönünden daha
fazla gelişme aşaması olası görünmemektedir. Toplum ve doğanın istismar
edilmedik yanı kalmamıştır. Yapılanlar nicelikselliği aşmamaktadır.
Toplumun bu kadar aşırı oynanmasına dayanması, şiddetin atomun
patlatılmasına kadar eşi görülmemiş boyutlardaki uygulanımından ileri
gelmektedir. Hiçbir sistem şiddet ve savaşla bu denli iç içe yürür
olmamıştır. Toplum ve birey rodeo atına binmiş misali hareket
etmektedir. İlerleme yok, sadece inip çıkma var. Bireyde de mevcut hakim
toplumsal koşulların aşılmaması halinde yenilik arayışı, umut, yön
bulma, yaratıcı yetenek olma tıkanmıştır. Sistemin devlet yurttaşlığı
anlam ve yapı olarak çözülüş halindedir.
Biçimsel açıdan ABD
önderlikli kapitalizmi aşacak yeni topraklar ve toplumlar dünyamızda
yoktur. Avrupa sistemin büyük tahribatının özeleştirisi sürecindedir.
Sonuna kadar öyle gitmek durumundadır. Latin Amerika'da ikinci ABD
olmanın ne tarihsel ne toplumsal koşulları mevcuttur. Kaderleri ABD'nin
sonuna bağlıdır. Afrika daha geriden benzer konumdadır. Okyanus
kıyılarının batısı, Çin, Japonya en çok sistemin sürdürülmesinde ABD'ye
yardımcılık yapabilir. Yeni yaratıcı bir kapitalizm için ne iddia ne de
olanakları vardır. Onun en iyi uygulayıcıları olabilirler.
Rusya,-Sovyetler yenilgiyi stratejik olarak kabul etmiş, ABD
yardımlarıyla ilerlemeyi yeni politika olarak benimsemiş durumundadır.
Geriye belalı Ortadoğu
kalıyor. Ortadoğu'nun coğrafya ve kültürü ile sistemin baş belası olması
tesadüf değildir. Toplumun kök hücreleri buradadır. Uygarlık
başlatıcıları ve sürdürücülerinin kökleri buradadır. İlahları buralıdır.
Er geç evlat baba ocağına dönecek, evdeki hesaplar yeniden görülecekti.
ABD'nin misyonuna yaraşır bu rol 'Büyük Ortadoğu Projesi' ile artık
uygulama safhasına girmiştir. Giderek yoğunlaşacak ilişki ve çelişkiler
kaostan neyin çıkacağını belirleyecektir. Şimdiden söylenebilecek olan,
Ortadoğu'daki gelişmelerin sistemin sondan çözülüşe doğru gitmesiyle
ilgili olduğudur. Onun için çok önemli ve doğru çözümlenmeyi
gerektirmektedir. Çelişkilerin kırılma noktaları, kaosun yoğunlaştığı
alanlardır. Bu alanlar da çoğunlukla yeniliklere rahim görevi ve
beşiklik rolü oynarlar. Sümer rahip tapınaklarının kalıntılarında daha
önce doğurduğu uygarlığın bu sefer mezarı mı hazırlanmaktadır?
A- Toplumda komünal ve demokratik değerlerin tarihsel özü
Sosyal bilimin en temel
eksikliklerinden biri, tarih boyunca doğalında diyalektik bir ikilemi
yaşaması gereken hiyerarşik ve devlet bağlamlı toplumların diğer ucunu
“partneri” göstermemesidir. Sanki tarih çelişkisiz, hakim toplumsal
sistemin çizgisel gelişiminden ibarettir. Her olgusal gelişmede
gözlemlendiği gibi, tarih boyunca hiyerarşik ve devletli toplum da zıddı
rolünde olan doğal toplumsal değerlerle çelişki halinde gelişir. Onunla
beslenerek büyür, gelişir, çeşitlenir. Doğal toplumun gücünü
küçümsememek gerekir. Bu toplum ana kök hücre rolündedir. Nasıl ki kök
hücreden diğer tüm doku hücreleri doğarsa, doğal toplumdan da dokusu
niteliğindeki kurumları doğar. Yine nasıl dokulardan organ ve sistemler
doğarsa, doğal toplumun ilkel kurumlarından “ilkel hiyerarşik kurumlar”
da diğer gelişmiş organlar ve toplumsal sistemleri doğar. Doğal toplum
bastırılabilir, geriletilip kıstırılabilir, ama asla yok edilemez. Çünkü
o zaman toplum olmaktan çıkılır. Sosyal bilimin bu tespiti yapamaması
büyük eksikliktir. Hiyerarşi ve devleti besleyen, doğal toplumların
milyon yıllara dayanan oluşum gerçeğidir. Diyalektik ikilem başka nasıl
doğabilir? Toplumsal analizleri dar sınıfsal veya ekonomik araçlarla
yapmak, gerçeğin asli, temel öğesini baştan itibaren dışta bırakmak
demektir. Bu büyük hata, yanılgı ve yanlış yapılmıştır. Hele marksizm
gibi iddialı bir yaklaşımın komünal dedikleri doğal toplumu sanki ömrü
binlerce yıl önce bitmiş, yok olmuş bir sistem gibi algılamaları bu
olumsuzluğu daha çok körüklemiştir.
Doğal toplum hiçbir zaman
bitmedi. Zıtlarını beslemesine rağmen tükenmedi. Kendini hep var
edebildi. Etnisite, köle ve serflerin dayanakları olarak, işçi
sınıflaşmasının aşılması ve yeni toplumun yükseldiği zemin olarak,
çöldeki ve ormandaki göçebe toplum olarak, özgür köylü ve ana varlıklı
aile olarak, tüm tahriplere rağmen toplumun yaşayan ahlakı olarak
varlığını hiç eksik etmedi. Sanıldığının aksine toplumun ilerletici
motoru sadece dar sınıf mücadelesi değil, komünal toplumsal değerlerin
büyük direnmesidir. Sınıf mücadelesini inkar etmek doğru olmaz. O sadece
tarihin dinamiklerinden biridir. Başat rol oynayan, hep gezgin orman,
dağ, çöl göçebesidir. Form olarak yaşadıkları etnisite “kabile, aşiret,
halk” hareketleridir. Etnisitenin binlerce yıldır her tür amansız
saldırılara ve doğal zorluklara dayanarak ayakta kalma gücüdür.
Yarattıkları direnme kültürü, destanları, dilleri, saf, soylu insani
değerleri, ahlaklarıdır.
Kapitalizmin krizinden
hangi sistemlerin çıkabileceği en çok tartışılan sorunlardır. I. Dünya
Savaşı sonrasında da kriz yaşandı. Bolşevik Devrimi, Lenin'in bu yönlü
çözümlemesine yakından bağlıdır. İkinci büyük dünya savaşı krizin
bitmediği ve sürekliliği karakterini yansıtıyordu. Kapitalizm kendini
toparladı. İkinci büyük bilimsel teknik devrimle oldukça sıçrama da
yaptı. Kısa süreli bu çıkışları, sistemdeki kriz çatlağının dallanmasını
engelleyemedi. 1970'ler sonrası, Sovyetlerin çözülüşüyle birlikte sistem
krizi hafifletmek şurada kalsın, daha da ağırlaştı. Sovyet deneyiminin
objektif olarak sistemin yükünü hafiflettiği kanıtlanmıştı.
Bu süreçte kriz
çözümlerinin sistem karşıtlarıyla neoliberal yorumları tekrar canlandı.
Neoliberalizm gerçekten geçmişin bir karikatürü mü? Yoksa iddia ettiği
gibi 'küresellik' adı altında gerçek bir yenilik mi? Bu tartışma tüm
hızıyla sürerken, reel sosyalizm krizinin ardından halkların alternatifi
daha da kendini dayattı. Sistemin ABD, AB, Japonya arasındaki gerilimi,
kuzey güney çatışması ve artan toplumsal kutuplaşmalar nereye
götürüyordu? Çevre, feminizm ve kültürel ağırlıklı akımlar, yeni
aktörler olarak devreye giriyordu. İnsan hakları ve sivil toplumun
çözümleyici değeri daha da artıyordu. Sol habire kendini yenileme
çabasındaydı. Bir yandan Davos Zenginler Kulübü tartışmaları, diğer
yandan Porto Allegre Fakirler Kulübü tartışmaları nasıl bir dünya
öngörüyordu? Tartışmaların sığ düzeyi günü kurtarmaktan öteye
gitmiyordu. Sistematik, teorik öngörü her iki tarafta da eksikti.
Program, planlı hareket sınırlıydı. Özcesi toplumun özgürlük eşitlik
yanlılarının krizden başarılı çıkışı için ne bilgi ne de yapılanmaları
yeterlilik gösteriyordu. Modern tarihin emekçiler ve halklar adına
yaşadığı 1848, 1871, 1917 devrimleri başta olmak üzere, çok sayıda
devrim dalgalarını kendi sularına çekebilen liberalizmin bir daha
neoliberalizm adındaki sözde yeni sularında boğulmak istenmiyorsa, bu
sefer benzer hatalara düşülmemeliydi. Gerekli olan doğru bilgi gücü ve
toplumun yeniden yapılanması, başarılı formlarını bulabilmesiydi.
Özellikle çelişkilerin her geçen gün yoğunlaştığı, krizler ve
çatışmaların çılgınca yaşandığı Ortadoğu'da, halkların seçeneği anlam
bulabilmeli ve yapısallığı aydınlanmalıydı. 11 Eylül krizi denen ve en
derin komplosal nitelik arz eden yeni ABD hamlesine halklar kendi
seçeneklerini hazır tutmalıydılar. Öyle bir seçenekler demeti ki, bir
daha köklü yanılgıya düşmesinler. Sistemin çürümüş yapılarına yama
olmasınlar. Tarih mütevazı, ama ciddi yanıltmayan yanıt bekliyordu.
Denenmiş, umut vermeyen tekrarlara kapılarını iyice kapatıyordu.
Bu savunmamda uzun süre
cevabını aradığım bu sorulara yanıt bulmayı temel görev bildim. Hem
mutlaka layık olunması gereken, yetkin ve uygulanabilir çözüm bekleyen
Kürt halkının ağır yaşam gerçekleri, hem de öncülük etmekle kendini
sorumlu tutan PKK hareketinin yaşadığı sorunlar, başarılı çözüm için
anlam gücünü ve yapısal araçları bulmamı gerekli kılıyordu. Bu
sorumluluğu kendimde bulurken, halkımızın şahsında ulus ötesi tüm
halkların seçeneği adına hareket etme gereğinin tamamen farkındayım.
Eskinin dar 'yurtseverlik ve enternasyonalizm' anlayışını aşan bir
hümanizm ve doğa evren bakışını tüm yaklaşımlarımın temeline aldım.
Demokratik ve ekolojik toplum üzerinde düşünceler bu amaçla tartışma ve
değerlendirmelere sunuldu.
Öncelikle yanıtlanması
gereken başta gelen soru, teorik çerçevemizin nasıl olması gerektiğine
ilişkindir. Teorisiz olmak nasıl bir sonuç doğurur? Eksik ve yanlış
teoriler nereye götürür? Yetkin ve amaca uygun teorik bir çerçevenin
özellikleri neler olmalıdır?
Moda deyim olmakla
birlikte, özünde doğru olan 'bilgi toplumu' çağında yaşadığımız
söylenir. Bu deyimle kastedilen, gerekli bilgi gücü olmadan, değil
toplumsal dönüşüm gibi anlam ve yapılanma sorunları kapsamlı olan
olgular, sıradan olguların bile çözüm ve yönetimi güçtür. El yordamıyla
çözmeye, yürümeye çalışmanın sonucu ise çoğunlukla hüsrandır. Şansa
bağlı bir başarı ise er geç sahibini yenilgiye götürme riskini her zaman
taşır. Alışılageldik yürüyüş, yaşam ise gerçek yaşamın giderek anlam
yitimidir. Gerçek yaşam sadece yürüyüş değil, ivmeli yürüyüştür.
Dolayısıyla kriz
toplumlarında, yetkin ve amaca uygun teorik perspektif tarafından
aydınlatılıp yönlendirilmeden, temel dönüşüm çabalarının boşa çıkması ve
ters sonuç vermesi güçlü olasılıktır. Tarihin bu tür dönemlerinde büyük
düşünce yoğunluklarına tanık olmamız yaşanan gerçeğin bu tür
özelliğinden ileri gelir. Uygarlıkların ortaya çıkışı, yeni sistemlerin
oluşumu öncesi ve sonrasında büyük düşünce ve inanç ekollerine tanık
olmamız yine aynı nedenledir.
20. yüzyılın muhalif
geleneğine damgasını vuran marksizm-leninizm olduğu için, sıkça üzerinde
durmamız gerekir. Şahsen de bizi en çok etkileyen bu anlayışın temel
yanlışını bulmadan yol alınamayacağı, üzerinden 70 yıl geçmeden de
anlaşılmalıydı.
Demokratik ve ekolojik
toplum olarak kavramsallaştırmaya çalıştığım sistem anlayışımı, temel
olarak devlet iktidarı dışında oluşturmayı teorik yaklaşımımın özü
olarak koyuyorum. Sadece kapitalist sistemin iktidar anlayışı dışında
değil, tüm devletli toplumlardaki klasik hiyerarşik devlet
iktidarlarının dışında çözüm aramak, teorik perspektifimin özüdür.
Sanıldığının aksine bu yaklaşımın ütopik değil, son derece toplumsal
gerçekliğe bağlı bir teorik yaklaşım olmasını mücadelemin en önemli
kazanımı olarak görüyorum. Kişisel ve toplumsal temelimin benim teorik
güce ulaşmamda rolü olmakla birlikte, esas etken tarihsel toplumu tüm
sistematik yapısı içinde anlayabilmemdir. Anlayabilmenin altında ise,
yaşadığım mücadelenin özellikleri ve sorumluluk sahibi olmayı
başarabilmem yatmaktadır. Büyük dinlerin ve düşünce ekollerinin
oluşumunda onlarca yıl süren inzivalar, zindanlar, ihanetler ve acıların
yeri tartışmasızdır. Doğal toplum değerlerinin, etnisitenin, yoksulların
varlık savaşları da bu düşünce yapısında vazgeçilmez yere sahiptir.
Tarihi siyasal iktidarın etrafındaki önemli olayların kroniği olarak
kavramanın tarihsel temelimiz olamayacağı açıktır. Ancak sistemin
bütünlüklü kavranması ve ders alınmasında değeri olabilir.
Esas almamız gereken
tarih, hiyerarşik ve sınıflı toplumsal gelişmede zıt kutbu yaşayanların
tarihidir. Tüm resmi siyasi tarihler bu tarihin varlığından ya hiç
bahsetmezler ya da bir anarşi grubu, hikmeti olmayan kalabalıklar,
amaçları için her istismara layık sürüler olarak görürler. Kuru, soyut,
idealist olduğu kadar zalimce duygusal bir anlayıştır bu tarih.
Tarihimiz, doğal toplumdan başlayıp hiyerarşiye ve siyasal iktidara
karşı duran etnisite, sınıf, cinsiyet mahkumlarının her tür düşünce ve
eylemlerine dayanarak anlam bulabilir.
Teorimizin tarihsel
temelini böyle tanımlarken, diğer önemli boyutu toplumdaki bilme gücünün
en üst sınırını kapsaması gereğidir. Doğru tarih anlayışımızı bilmenin
en üst sınırlarıyla bütünleştiremezsek, geleceğe ilişkin anlama gücümüzü
ve yapılanma tarzımızı yetkince belirleyemeyiz. Tüm sistemin bilme
kapasitesini bilmenin ufkuna alamayan bir teorinin eksik olduğunu ve
karşıt teorilerin ufku içinde erimekten kurtulamayacağını temel
ideolojik mücadele gerçeği olarak anlamalıyız.
Demokratik ve ekolojik
toplum sistemine ilişkin teorik çerçevenin böyle konulması ilk adımdır.
İçini ne kadar doldurur ve pratiğini geliştirirsek, gelişecek olan
sistem o kadar daha özgür ve eşit olacaktır. Öngörülebilir ki, bu yönlü
gelişen bir sistem ne eskinin hiyerarşik ve klasik devletçi sistemidir
ne de yenik, ezilip sömürülen toplumun köleci sistemidir. Doğayla
sürdürülebilir diyalektik ilişkiyi kurmuş, kendi içinde tahakküme
dayanmayan, ortak yararı doğrudan demokrasiyle belirleyen ahlaki bir
sistemdir.
Toplumsal varlığın
oluşumundaki komünal nitelik, biçime değil öze ilişkin bir husustur.
Toplumun ancak komünal tarzda varlığını sürdürebileceğini kanıtlar.
Komünal niteliğin yitirilmesi toplum olmaktan çıkmakla özdeştir. Komünal
değerlerin aleyhindeki her gelişme toplumdan bir takım değerlerin kaybı
anlamına da gelir. O halde komün halindeki yaşamı temel yaşam biçimi
olarak değerlendirmek gerçekçidir. İnsan türü varlığını bu yaşam biçimi
olmadan sürdüremez. Bu gerçeği şu yanlış kanıların anlaşılması için
ısrarla vurguluyoruz: Uygarlık söylemine göre toplumu yaşatan, yücelten
hiyerarşi ve iktidar değerlidir. Gerisi güdülmesi gereken sürüdür.
Denebilir ki, bu anlayış en eski olduğu kadar zihinleri en çok işgal
eden ilk büyük ve sistematik yalandır. Toplum bu ideaya inandırıldıkça,
aleyhine olan süreci de meşrulaştırmış olmaktadır. Bu öylesine güçlü bir
ideadır ki, günümüzde de buna kanmayan neredeyse yok gibidir. Komünal
düzenin toplumun varoluş tarzı olmasına rağmen, yaşatan ve yücelten
değerin hiyerarşik ve iktidar gücüne mal edilmesi, çözülmesi gereken
çelişkilerin başında gelmektedir. Toplumsal tarihin çarpıtılmasını
sağlayan bu söylem tarih, edebiyat ve politika başta olmak üzere tüm
üstyapının da temel anlayış normu oluyor. Sonunda toplumun gerçek
varoluş tarzı dilsiz, söylemsiz bir nesneye dönüşüyor.
İlkel topluma 'ilkel'
demekten kurtulmadıkça, sosyal bilimin bütün tespitleri yanlış üzerine
bina edilmekten kurtulamaz. Kök hücre benzetmesine yine başvurmalıyız.
Tüm çeşitlilik kazanan hücrelere göre ana hücre ilkel olabilir. Ama bu
ilkellik, gerilik, aşınması gereken anlamda bir ilkellik olmayıp, ilke,
esas anlamında bir ilkelliktir. Komünal toplum değerlerine bu yönlü
bakmadıkça, diğer tüm kurumlarının analizi köksüz, kendi başına ciddi
anlam yoksunluğu içinde değerlendirilecektir.
Demek ki toplumsal
mücadelede tutarlı olmak istiyorsak, öncelikle toplumun varolma tarzına
saygılı olmalı ve gerçekçi bakmalıyız. En radikal çağdaş toplumcuların
sadece çözümlemelerinde değil pratiklerinde de komünallikten kaçış var.
Kendisi özel, düşüncesi komünal demek bir aldatmacadır. Bu, kapitalist
sistemin toplumu ahlaktan yoksun bırakmasının bir sonucudur. Neredeyse
20. yüzyılın sonlarına kadar etnisit, kabile, aşiret, halk sosyal
bilimin dışında gibi göründü. En az siyasal iktidar kadar etnisiteye
değer vermeden, toplumsal sorunlara anlam vermek ve doğru çözümlere
gitmek olası değildir. Komünal özün formu en yoğunluklu olarak
etnisitede ifade bulur. Etnisiteyi ortadan kaldırdığımızda toplumdan
geriye ne kalır? Daha düne kadar marksizm de dahil tüm çağdaş düşünce
ekolleri etnisiteyi işlevi olmayan, arkaik bir form olarak
değerlendiriyorlardı. Komünal özü daha da iğreti, geriliğe özgü bir
nitelik gibi yansıtılıyordu. Bireycilik ne kadar öne çıkarsa, toplumsal
değerlere hakim olursa o denli önemli, onurlu sayılır oldu. Sosyal
bilimciler rahiplere göre çok olumsuzdurlar derken, çok önemli bir
husustan bahsediyoruz. Toplumun önde gelen şuurlusu olarak rahip,
düşünüp inandığı gibi toplumla toplum için yaşar. Bilgisinin doğruluğu
temel kıstas değildir. Toplumun komünalliğine bağlılığı esas kıstastır.
'Sosyal bilimci' ise, bilgisinin doğruluğu ne olursa olsun, toplumsal
komünalliği esas almaz. Bir teknik eleman gibi yaklaşır. Felaket de
böyle başlar. Genelde tüm bilimciler, özelde sosyal bilimciler toplum
komünalliğinin kutsallığını tanıyıp ölümüne bağlı kalmadıkça, haklı
olarak 'büyük ahlaksızlar sınıfı' olarak adlandırılmaktan
kurtulamayacaklardır. Toplum komünalliğine bağlı olunsaydı, ne savaş ve
iktidar ne de sömürü ve istismar yaşanan boyutlara gelirdi. Atom
bombasını hangi toplumsallıkla izah edebiliriz?
Komünal toplumun en kritik
gelişme aşaması, hiyerarşik yapısallaşmaya uğradığı eşiktir. Biriken
toplumsal tecrübe anlam zenginliğine, buradan da dile, simgeleşmeye
doğru bir seyir izler. Totemik dinle bu süreç kutsanır. Dinin önemi,
toplumun kendine ilişkin ilk kimlik rolünü oynamasından ileri gelir. Bu,
ilkel bilinç halidir. Bilincin bu biçimindeki kutsallığı, toplumsal
yaşamın bizzat kendisinden ileri gelmektedir. Hayvansı primat yaşamdan
kopuş, ilk önemli anlam farkını da beraberinde getirir. Farkın yeniliği
sarsıcıdır. İlk olma özelliklerini bağrında taşımaktadır. Toplumsal
pratik önemli tüm adımlarında heyecan verici gelişmelere yol açmaktadır.
Bu durum artan bilinçtir. Bilinç dillendirmeyi, dil de adlandırmayı,
adlandırma ise simgeleştirmeyi içeren süreçtir. Bilinç süreci pratik
üretkenlik için hayati öneme sahiptir. Onsuz ayakta durmak giderek
zorlaşır. Bilinçsiz yaşamanın kalitesizliği anında anlaşılır. Kalite,
niteliksel gelişme, bilinç farklılaşmasıyla at başı gider. Din olgusu
tüm önem ve kutsallığını yaşamın bu kritik devresinden almakta, kendi
içinde baştan itibaren bir çelişkiyi barındırmaktadır. İlk
toplumsallaşmanın bilinç, kimlik ifadesi olduğu için onsuz yaşam zordur.
Diğer yandan kutsallığa, tabusallığa “el sürmeme, dokunmama, yasak alan”
ilişkin bir dizi kuralı beraberinde taşıdığı için ileriye yönelik
tutucudur. Yeni bilinç unsurlarına kapalıdır. Bu özelliğiyle gelişmeye
ket vurur. Bundan da daha başlangıcından itibaren çok dinlilik zorunlu
hale gelir. Çok dinlilik, çok tanrılık bilinç farkının artımını ifade
eder. Olumludur. Dinde başlangıçtaki her şeyi ruhlarla “animizm” izah
etme toplumsal paradigmanın, doğal bakış açısının bir sonucudur.
Olumludur. Giderek en büyük ruh, oradan tanrısallığa geçiş toplumun
özgünlük, kimlik kazanmadaki yoğunlaşmasının simgeleştirilmesidir. Tanrı
ilk başta topluluğun kendisidir.
Hz. İbrahim'in tanrı
esinindeki öykü ilginçtir. Bilindiği üzere, Hz. İbrahim; Nemrut,
Babil-Asur tanrı krallar panteonuna “tanrısal grup” başkaldırmak ve put
kırmakla tarihin en etkileyici zihniyet devrimlerinden birine önderlik
eder. Fakat önderi konumunda olduğu İbrani “İbran kelimesi daha sonra
Mısır sürecinde 'tozlu insanlar' anlamında takılan bir lakabın
kalıntısıdır” kabilesi bir gün bile tanrısız olamaz. Bu tanrı daha ilkel
dönemin totemi de olamaz. Çünkü putçuluğa devrimsel bir başkaldırı
yapılmıştır. Yeni imgeyi yaratma ise güçtür. Yeni bir anlam zenginliğini
gerektirmektedir. Özcesi radikal bir din değişikliğini gerektirmektedir.
Mutlaka dönemin dinsel, tanrısal sisteminden etkilenecektir. Ama
yeniliğe de zorunluluk ve kendisiyle taşıdığı özgürlüğe şiddetle ihtiyaç
vardır. Peygamber sisteminde geleneksel bir duruş olan inziva süreci,
anlam yoğunluğuna erişmeyi amaçlar. Zihinde uyanan yeni düşüncelere,
onun kavram ve şekillerine ilham, esin, vahiy denilmektedir. Vahiy daha
çok soyut tanrı sesidir. Soyutluk, put düzenindeki geri anlam düzeninden
daha ileri bir anlam düzenine sıçrama yapıldığını gösterir. Bu süreci
yaşayan İbrahim, kendi dininin temellerini atacaktır. Muhtemelen yaşam
sorunlarının çok sıkıştırdığı bir süreçte inzivayı yaşarken, geleneksel
sese karşılık verir. İbrahim der ki, "sen kimsin!" Sesin sahibi, "ben
yah-weh" der. Anlamı "Odur," sesin sahibi anlamına gelmektedir. İşin
daha da ilginç yanı, "va hev" kelimesi Kürtçe'de de "odur" anlamına
gelmektedir. İbranice'nin dil kökenine ilişkin yapılan incelemeler,
Kürtçe'nin temelindeki Aryence'den çok etkilendiğini göstermektedir.
İbrahim kültünün Urfa yöresinde çok güçlü olan, hatta doğuş alanı da
diyebileceğimiz peygamberlik geleneğinden geldiğini göz önünde
bulundurursak, bu gelişmenin kökeni daha da aydınlanabilir. Yöre, Aryen
ve Sami kültürünün en çok karıştığı alandır. Dolayısıyla İbranice'deki
Sami-Aryen karmaşıklığı, yeni doğan dinsel kültüre de yansımış
olmaktadır. Bilindiği üzere Yah-weh, sonra Yahova olur, Yahova'dan da
Yahudi'ye geçiş sağlanır. İsrael ve allah ise, bu gelişmenin Semitik
kültüründeki yansımanın sonucudur.
Bu kısa parantez içi
ayrıntıyı anlatmamızın nedeni, komünal toplumdaki gelişmenin çok iyi
bildiğimiz bir örnekle daha iyi anlaşılması içindir. Geçerken konuyla
bağlantılı sosyolojik bir yaklaşımı da 'allah' konusunda verelim.
Yüzyıllardır beyin ve yürekleri uğraştıran bu kavramın kökeninde Samice
'el' kelimesi vardır. 'El' bir tanrısal figürdür. Muhtemelen MÖ
2000'lerde Semitiklerin Kenaniler kolundan türetilmiştir. Kenan
kabileleri, yarı çöl, yarı ovalık alanlarında göçebelik halinde
yaşadıkları dönemde soyut tanrı anlayışına daha yakındırlar. Göçebe
topluluklarının yaşamına hükmeden yerleşik bir ırmak, dağ, tarım arazisi
pek yoktur. Doğa yeknesaktır. Yer ve gök engin bir boşluk gibidir.
Kabile bu durumda tek varlık gibidir. Hiyerarşik duruma gelince, şeyhlik
kurumu gelişir. Şeyh, kabilenin ihtiyar bilgesidir. Peygamberlik
kurumunun oluşumundan daha öncedir. Bir nevi Semitik şamandır.
Peygamberliğin öncüllerindendir. Otoritesi gelişince büyük saygı,
kutsallık değeri kazanır. Kabilenin adeta beynidir. Kazandığı saygınlık
ve kutsallık kavramlaştıkça dinselleşir. Kabile totemliğinden soyut
tanrıya geçiş aşamasında 'yücelik' kavramı gelişim kaydeder. Bunun
karşılığı 'el'dir. Günümüzdeki Arapça'da da 'ala' yükseliş anlamına
yakındır. İbrani kabilesi Kenan illerinde “bugünkü İsrail-Filistin”
yerleşik yaşama geçince, yerel kültüründen etkilenmek durumundadır. Daha
önce geliştirilen tanrı 'yehova'ya denk gelen 'el' kökenli 'elohim'
kavramına geçilir. Elohim'den de süreç içinde allah kavramına geçilir.
Toplumun gelişmesi, güçlenmesi ve çelişik özellikler kazanmasıyla
bağlantılı olarak allah kavramı da sadelikten, 'el'den, yücelikten, Hz.
Muhammed zamanında karmaşık bir yüklenişe geçer. Doksan dokuz sıfat
kazanır. Toplumsal kurum ve kavramların toplu, önemli kutsal
özelliklerini bundan daha çarpıcı yansıtan sosyolojik bir modeli,
nosyonu bulmak zordur.
Şunu da ekleyelim ki,
allahı toplumsal gelişmenin hafızasının figürü gibi yansıtarak inkar
ettiğimiz gibi kaba bir değerlendirmenin yapılması yanlıştır. Aksine bu
kavramın özellikle İbrani kabilesindeki gelişimi, toplumsal yasallıktan
fizik, kimya, biyolojik yasallığa kadar sıçramasıyla bugünkü bilime
kadar anlam gücü kazanmıştır. Kozmos ve kuantum derinliğine ve
yüceliğine kadar ulaşılmıştır. Gen ve canlı hücrenin çözüm ve yapımının
eşiğine varılmıştır. Dolayısıyla allah kavramının doğru çözümü gerçek
tanrısallığın bir ölçüsüdür. Ve bu ölçüyü bu kadar açık koymamız, dinin
nasıl yorumlanması gerektiğine ilişkin de çarpıcı bir örnektir. Gerçek
kutsallık, günümüz için doğru sosyolojik çözümlemelerden geçer. Yoksa
halk yığınlarına hiçbir anlam içermeden sadece kuru bir ezbercilikle
'allah'ı haykırtmak, geçmişin 'putçuluğundan' daha tehlikeli bir allah
inkarcılığıdır. Lanetlenip aşılması gereken toplumsal gerçekliğimizde
bu, ezberciliğe dayalı 'soyut putçuluk' olmalıdır.
Din sosyolojisi toplumsal
gerçekliği yansıtmaktan uzaktır. Epistemolojinin (bilme bilimi)
toplumsallıkla bağının yetkin kurulması, çözümlenmesi gereken bir
sorundur.
Sosyolojinin mevcut durumu
en basit konuları bile çözmek zorunda bırakıyor.
Komünal toplumun doğasını
çözmeden, sonraki gelişmeleri doğru ele alamayacağımızı ısrarla
vurguluyoruz. Nasıl ki hidrojen atomunu “bir proton ve elektronlu”
çözmeden hiçbir elementi çözmenin gerçekçi olmayacağı doğruysa, toplumun
kök yapısı için de komünal topluluğu kavramadan toplumsal olgunun
çeşitliliğini anlamlandıramayız; eksik bir anlatım, dolayısıyla yanlış
bir toplumbilim ortaya çıkar. Mitoloji, teoloji, fantastik bir toplum
anlayışı verdi diye, yamalı bohça misali bir sosyoloji de kafa
karıştırıp yormaktan öteye sonuç vermiyor. Bu da iktidarın daha da
başını alıp çılgınlaşmasına yol açıyor. Çünkü komünaliteyi çözmeden,
iktidarı çözemezsin. Hiyerarşik ve devlet iktidarının yükseldiği zemin
komünalitedir. Hiyerarşi, kavram olarak, kutsalın yönetimidir; bilge
yaşlının otorite kazanmasıdır. Doğuş aşamasında işlevi olumludur.
Gençlere yol göstermek, komün klanı sevk ve idare etmek gelişmenin ileri
bir aşamasıdır. Bilgenin bu işten yararı ise, yaşlılığın sıkıntılarını
kolay aşmaktır. Çevresine toplanan gençlerden yetenekli olanlar
tecrübesinden yararlanarak daha da başarılı olabileceklerini
kavramaktadırlar. Dini yorumculuğun ilk örneği olarak şaman da yakın bir
müttefik olabilir. Şamanın giderek din alanındaki sözcü olması,
rahipliğe dönüşümü anlamına gelir. Erkek gençlerin av ustalığı bir şefin
etrafında onları askeri bir maiyetin prototipi haline getirir.
Rahip-şef-bilge ittifakı yükselen hiyerarşiyi ifade eder. Henüz devlet
kurumsallığına ulaşılamamıştır. İlişkiler kişiseldir. Evcil-ana
etrafındaki güç giderek dağılmaktadır.
Komünal toplumun yaratıcı
gücü ana, bu yeni üçlü ittifaka karşı büyük mücadele verir. Tüm tarihsel
kalıntılar bu aşamanın güçlü bir biçimde yaşandığını göstermektedir.
Neolitik toplumda “MÖ 10.000-4.000” zirveye ulaşan evcil-ana çağı,
ataerkilliğin doğuşunu ifade eden şaman-şef-bilge ittifakıyla aşılır.
Sümer mitolojisindeki İnanna-Enki, Marduk-Tiamat ikilemi bu tarih öncesi
çağı simgelemektedir. Sıradan bir mitolojik yorumlama bu gerçeği
aydınlatmaktadır. İnanna, tarih öncesinin güçlü ana simgesidir; ısrarla
104 uygarlık aracı, kavramı ve yasası anlamındaki 'me'lerinden
bahsediyorr. Tanrı Enki'nin (ilk ataerkil soyutlama) kendi öz yaratım
değerlerini çaldığını belirtiyor. Destanın en heyecanlı bölümü olarak
Uruk'tan Eridu'ya, kendi kentinden Enki'nin kentine gidişi, bin bir
çabayla 'me'leri ele geçirip kaçırışı, bu büyük mücadelenin
yansımasıdır. Babil destanındaki Marduk-Tiamat çekişmesi daha çok
otorite üzerindeki mücadeleyi yansıtır. Anaerkillikten ataerkilliğe
geçişin acımasızlığını mitolojik dille yansıtmaktadır. Bu destanların
ikinci, üçüncü versiyonlarını Mısır uygarlığında İsis-Osiris, Greklerde
Zeus-Hera, Hitit ve Urartu uygarlıklarında yine benzer ikilemlerde
görebiliriz.
Mitolojiden
öğrendiklerimizi dinlerden, özellikle tek tanrılı olanlarından da
çıkarabiliriz. Musa'nın Hz. İbrahim geleneğindeki katkısı, kadını
kesinlikle zapturapt altına almasıdır. Hz. İbrahim'de kadın henüz tam
alçaltılmamıştır. Hz. İbrahim-Sara ikilemi eşit güce yakındır. Hz.
Musa-Mariam ikileminde ise, bacısı rolündeki Mariam acılı bir yenilgiye
mahkum edilmiştir. Gücünün son kalıntılarını da kaybetmektedir. Hz.
Davut ve Süleyman'da ise, kadın tek taraflı bir arzu nesnesidir.
Herhangi bir otoritesi gözükmemektedir. Kadın yükselen krallıkların
keyif zevk nesnesidir; soy sürdürme aracıdır. Ara sıra Ester, Dalila
gibi şahsiyetler çıksa da, bunlar istismar aracı olmaktan öteye rol
oynamazlar. Hz. İsa-Meryem ikileminde Meryem'in ağzından tek bir kelime
duymuyoruz. Adeta dili kesilmiştir. Günümüz kadınına gelişte dev bir
adımdır hıristiyanlık. Hz. Muhammed-Ayşe'de ise bir trajedi vardır.
Çocuk Ayşe yükselen feodal islam otoritesi karşısında büyük bir
şikayetçidir. Tarihçiler, "yarabbi, beni kadın olarak doğuracağına taş
parçası yapsaydın daha iyi olurdu" diye yakındığını naklederler. İktidar
oyununda peygamberin en sevgili eşi de olsa, hiçbir sonuç alamayacağının
öfkesiyle söylenmiş bir bedduadır bu söz.
Hiyerarşinin ataerkil
toplumun esasta anaerkil güçle çatışmasından güç aldığı halen yaşanan
etnisite toplumlarında da bolca gözlenmektedir. Kadının bu yenilgisi
üzerine toplumsal formunda büyük kırılmalar görülmektedir. Eskiden
kendisi seçici iken, artık mal gibi alınmaktadır. Erkeği etrafında
örgütleyen, fakat otoritesini kaptırmamak için uzun süre direnen
kadından, geriye iradesini yitirmiş, erkek tercihine razı edilmiş bir
kadın figürü, kimliği kalmıştır. Bu sürecin kolay geçmediğine ilişkin
diğer bir örneği, ana tanrıçayla evlenen kral adayı erkeklerin, kutsal
evliliklerin her yıldönümünde kutsal bir törenle kurban edilmesinde
görmekteyiz. Birçok toplumda anısına rastladığımız bu törenler, kadının
otoritesini kaybetmemek için uzun süre direndiğini simgelemektedir.
Kurban törenleri simgesel olarak erkeğin otorite kazanıp kadına
hükmetmesini engellemeyi düzenlemektedir. Marduk-Tiamat çatışması MÖ
2.000'lerde Sümer toplumunda, bu sürecin kadın aleyhine sonuçlandığını
yansıtmaktadır. Uygarlık sürecinde MÖ 2.000'ler sonrası Ortadoğu kökenli
tüm toplumlarında buna benzer örneklere rastlamaktayız.
Hiyerarşik toplum
başlangıçta gelişmede olumlu rol oynasa da, giderek ya dağılma ya da
devletleşmeyle sonuçlanmak durumundadır. Devletle ilkel komünal toplum
arasındaki geçiş aşamasıdır. Fakat gücünü toplumsallaşmasından
almaktadır. Uzun süre derinliğine ve yüz yüze yaşanması, bu otorite
biçimini özellikle etnik gruplarda zirveye vardırmıştır. Kadınların,
gençlerin, etnisitenin diğer üyelerinin boyun eğdirilmesini esas
sağlayan hiyerarşik ataerkil toplumdur. En önemlisi, bu otoritenin
sağlanma tarzıdır. Otorite yasayla değil ahlakla yürütülmektedir. Ahlak
anlam olarak toplumun uyulması gereken kural gücüdür. Bu güç zorla
değil, toplumsal varlığın sürdürülmesinde hayati rolünden ötürü
gönüllüce yürütülmektedir. Dinden farkı, kutsallık yerine dünyevi
ihtiyaçtan kaynaklanmasıdır. Din de şüphesiz dünyevidir. Ama kavramların
sihirli yanı ve en eski oluşumu onu kutsallığa daha fazla
büründürmektedir. Daha soyut ve törenseldir. Ahlak ise daha günlük,
dünyevi ve gerekli pratik kurallardır. İç içe olmakla birlikte, ahlak
sürekli dünya işlerinin yönetimini düzenlerken, din inanç ve öte
dünyalar kavrayışına yanıt getirmeye çabalamaktadır. Din ilkel toplumun
teorisiyken, ahlak pratiği oluyor.
Toplumun yönetilmesinde bu
iki kurum devletleşme aşamasına kadar yeterli olmaktadır. Toplumun töre,
gelenek ve inançla yürütülmesi dönemi de denilebilir. Hala güçlü olan,
toplumda şahsilik değil, komünlük özelliğidir. Komüniteye bağlılık, en
çok onun dini ve ahlaki yapısına uyumla sağlanmaktadır. Uymama toplumda
kargaşa ve kriz demektir. Bu da dağılma ve imhadır. Dolayısıyla din ve
ahlak bu dönemde çok güçlü inanç ve uygulamalardır. Herhangi bir kişi
din ve ahlaka uymadı mı, mevcut topluma en büyük kötülüğü yapıyor
demektir. Toplumun buna tahammülü zordur; en ağır bir cezayla karşılık
vermek durumundadır. Ya toplumun dışına atar, ya da katı bir eğitime
alır. Önemli olan komünal özelliğin bozulmamasıdır. Halen dinlerde
gözlemlenen bazı kurallar ve ibadetlerin yerine getirilmemesinin en
büyük günah kesilmesi komünitenin gücünü yansıtmaktadır. Komünal ilişki
özelliğinin tanrısallığını vurgulamaktadır.
Günümüzde dine ilişkin bir
değerlendirme yanlış olduğu halde yoğunca işlenmektedir. O da dinin
kişisel bir mesele olduğudur. Din kişisel değil, toplumsal olgunun ilk
kavramsal, ahlaksal ve yönetim biçimidir. Hiyerarşizm, kutsalın yönetimi
anlamında bu gerçeği ifade etmektedir.
Komünal toplumun
hiyerarşiyle çatışması süreklidir. Biriken maddi ve manevi değerlerin
topluma yeniden dönmesiyle daha da tekelleşmesi için dini ve ahlaki
kurallarda çatallanma boy vermektedir. Ataerkil toplumun değerlerini
yansıtan dinsel olguda soyut ve tek tanrı kavramına doğru bir gelişme
yaşanırken, doğal toplumun anaerkil otoritesi çok tanrıçalı anlayışla
direnmektedir. Evcil ana düzeninde emek, üretim ve herkesi yaşatmak için
gerekeni verme kuralı esastır. Ataerkil ahlak birikimi meşrulaştırıp
mülkiyetin yolunu açarken, komünal toplum ahlakı birikimi ayıplamakta,
buna kötülüğün kaynağı gözüyle bakmakta ve dağıtılmasını teşvik
etmektedir. 'Cömertlik' kavramının kökeni bu olguda yatmaktadır. Özel
mülkiyete karşı kolektif mülkiyeti korumaya çalışmaktadır. Toplumdaki
uyum giderek bozulmakta, gerginlik artmaktadır. Bu çelişkinin çözümünü
ya eski değerlere geri dönmekte ya da içte ve dışta gücünü
tırmandırmakta görmektedir. Baskı ve sömürüye dayalı şiddet ve savaşın
toplumsal temeli böyle oluşmaktadır.
Maddi ve manevi değerlerin
etrafında büyüyen hiyerarşi grupları, dağılmamak için sürekli ve
kıskançlıkla otoritenin kutsanması, mülkiyetin haklılığı üzerine
sistematik çabaya girerler. Daha dağınık ve küçük toplulukların bu güce
dayanması zordur. Ancak ezilen klan ve kabilelerin, sürekli göçleriyle
özgürce varlıkları korunabilecektir. Göçebeler yalnız avcılık ve
toplayıcılık için değil, daha çok komünal değerlerinin yıkılmaması için
çöllerin, orman ve dağların derinliklerine doğru büyük tarihsel bir
yürüyüşe geçerler. Sürekli ve özgürlük sevdasını bağrında taşıyan bu
yürüyüş, tarihin en önemli devinim güçlerinden biridir. Kendilerini
koruma gereği, klan ve kabileyi aşiret olmaya doğru zorlar. Aşiret
sadece biyolojik bir büyüme değildir. Hiyerarşiye karşı bir nevi direnme
formasyonudur. İlk aşamada aşiret bünyesindeki otorite olumlu nitelikte
olup, ahlaken de destanlarla, müzikle sürekli övülür. Aşiretin başı,
aşiret varlığının ve özgürlüğünün simgesi konumundadır. Onun şahsında
aşiretin zihniyeti, onuru, güvenliği temsil edilmektedir.
Bu çelişkili sürecin
varacağı aşama, kalıcı zora dayalı kurumsal otorite olarak devlettir.
Devletin doğuşu, toplumların tarihinde ikinci büyük aşamadır. Tüm
üretim, sosyal yaşam, iktidar ve zihniyet yapısına köklü değişimler
getirir. Düzensiz kabile ve aşiret çatışmaları, birikim ve mülkiyeti
sürekli çiğneyip aşındırdığı için, bulunan karşı çare otoritenin güce
dayalı kurumlaşmasıdır. Şamandan rahip, bilgeden kral, şeften komutan
doğmuştur. Üç olguda da kişi geçici, kurum süreklidir. Yerleşiklik
süreci köyü aşıp kent aşamasına varmıştır. Köy toplumunda başlangıçta
komünal düzen egemendir. Köy neolitik toplumun temel yaşam yeridir. MÖ.
11.000-3.000'lere kadar süren tarımsal devrimin kutsal mekanıdır.
Komünal toplumla hiyerarşik toplumun uzun süre beraberliğini de temsil
eder. Ağalık, beylik henüz yoktur. Evcil-ananın görkemli onur
abidesidir. Çünkü eve ilişkin tüm değerler onun zihninden doğmaktadır.
Etrafta evcilleştirdiği hayvanlarıyla kültürleştirdiği bitkiler, eşine
rastlanmadık mucizevi bir yaşam sunmaktadır. Bu dönemdeki binlerce
buluş, ana kadının eseridir. Dönem mucidi belli olmayan 'kadın icatları
dönemi'dir. Kurnaz ve güçlenen hiyerarşik gruplar bu icatlar ve ürün
zenginliği üzerine göz dikecekler, gasp edecekler, konumlarını
kalıcılaştırmak için devleti doğuracaklardır. Zagros-Toros eteklerinde
halen binlerce tümseklerde yaşanan bu dönem köylülüğünden kalkılarak
Dicle, Fırat, Nil ve Pencap ırmaklarının suladığı ovalarda bir yandan
şehirler kurulurken, beraberinde devlet (polis) düzenine de yol
açacaklardır.
Köy ve şehir
kuruluşlarında toplumdaki bölünmeye ikinci önemli unsur olarak göçebelik
yerleşiklik eklenir. Hiyerarşik bölünme dikey iken, yerleşik göçebelik
yataydır. Tarihsel toplum sistemleri artık bu bölünmelerin yol açtığı
çelişkilerle biçimlenirler.
Köyle başlayan ve şehirle
derinleşen zihniyet devrimi, kendini ilkin dinsel inanç kültüründe
yansıtır. Tanrılar düzeni kendini doğa ve insan düzeninden tamamen ve
ısrarla ayırmaya çalışır. Tanrıların uzun ömürlülüğü, göklerde
yaşadıkları, bazen yeraltına da çekildikleri, insanları aralarına
sokmadıkları, canları isterse insanları cezalandırdıkları gibi sıfatlar
yüklenirler. Sümer mitolojik tanrılarında bu özellikler giderek daha da
çeşitlenir. Şehirleri koruyan tanrılardan, ırmak, ekin, deniz, dağ, gök,
yeraltı tanrılarına kadar zengin bir panteon “tanrılar kadrosu” oluşur.
Bu kavramlaştırma düzeni doğal güçlerle iç içe toplumda yükselen
sınıfsal gücü temsil etmektedir. Yeryüzünü aralarında paylaşan hakim
sınıfların varlığını kutsallaştırıp kalıcılaştırmayı esas alan bu yarı
mitolojik ve dini zihniyet formu, kurulan yeni düzende meşruiyet için
yaşamsaldır. Komünal toplumun temel inanç ve ahlak formları yıkılırken,
yenileri daha güçlü ve kalıcı bir zihniyeti sağlayabilmektedir. Bu ayrım
kendini en çok tanrıça ağırlıklı dini düzenden tanrı ağırlıklı dini
düzene geçişte gösterir. İnanna-Enki, Marduk-Tiamat ayrımının önemi
burada yatar.
Hiçbir mitoloji Sümer
mitolojisi kadar oluşan sınıf ayrımını ve devlet oluşumunu saf, orijinal
ve şiirsel anlattığı kadar anlatım gücüne erişemez. Harika bir söylemle
karşı karşıyayız. Bütün dinsel, edebi, siyasi, ekonomik, sosyal
kavramların ve kurumların 'ilk'lerini Sümer toplumunda gözlemek
mümkündür. Denilebilir ki, bu orijinallik toplumun temel kavramlar ve
kurumlar yapısını en çok biçimlendiren tarihsel gelişmelerin başında
gelmektedir. Dolayısıyla Sümer toplum çözümleri evrensel karakter taşır.
Şehrin ve devletin oluşumu
tahmini olarak Zagros-Toros eteklerindeki tarımsal köy devriminin bir
devamı olarak gelişmektedir. İnsanlık, tarihin en kapsamlı ve uzun
süreli bu devriminin teorik ve pratikli kavram ve araçları rahip
ağırlıklı hiyerarşik kesim tarafından Aşağı Mezopotamya'ya
taşınmaktadır. Yanlarına gerekli olan bütün hayvan, tohum ve meyve
ağaçlarından örnekler başta olmak üzere, toprak ekip biçme, ev kurma,
dokuma, ulaşım vb tekniklerini hazır götürmeleri güçlü olasılıktır.
Bunları sulanmazsa çöl gibi olan bir alandan sağlamalarının koşulları
yoktur. Eldeki kanıtlar gelen topluluklarla birlikte taşınan kültürün
yol haritasını açıkça göstermektedir. MÖ 6.000-5.000 dolaylarında
gerçekleşen bu göçler MÖ 4.000'lerden itibaren beş bin kişiyi barındıran
köy birimlerini oluşturabilmektedir. Tarihin ünlü sitesi tanrıça
İnanna'nın koruyucusu olduğu Uruk, MÖ. 3200'lerde bir devlet olarak
insanlığa müşerref olmaktadır. Bir ana-tanrıça armağanı olarak şehir
devrimlerinin ilk yazılı örneği olarak Uruk Gılgameş Destanı'yla haklı
olarak ölümsüzleşmiştir. Gılgameş kelimesi etimolojik olarak birçok
Sümerce kelimede olduğu gibi Aryen kökenlidir. Bugünkü Kürtçe'de bile
'Gıl-gır: büyük' anlamındadır. 'Gamej' öküzün büyüğü olan camus
anlamındadır. Halen yerel kültürde öküz gibi, camus gibi deyimi güçlü
kuvvetli erkekler için söylenmektedir. Gılgameş bu durumda Büyük Camus
olarak en güçlü, kuvvetli erkeği ifade etmektedir. Gılgameş'in
destandaki tanımı da bu yaklaşımı doğrular niteliktedir. Kültürlerin yol
haritalarında tarihi değerleri izlemek hayli öğreticidir.
Gılgameş Destanı'nda
yansıtılan öykü krallığın, dolayısıyla devletin doğuş öyküsüdür. İlk
destan olması itibariyle örnek alınan temel kaynaktır. Denilebilir ki,
Homeros'un İlyada'sından Vergilius'un Aineisa'ına, Kral Arthur
Destanı'ndan Dante'nin İlahi Komedyası'na kadar büyük tarihsel yapıtlar
bu izi sürdürmüşlerdir. İlk büyük tarımsal devrimin de kim bilir yazıya
geçememiş ne kadar ünlü destanları vardır. İz halinde bunlara Sümer,
Hitit, İyon yazılı anlatımlarında rastlanmaktadır. Yine günümüze kadar
müzik kalıpları ve araçlarında hissedebilmekteyiz. Bunların büyük kısmı
aşiret kültürünü yansıtmaktadır. Halen yaşayan aşiret değerleriyle
Sümerlerdeki izleri arasındaki benzerlik çarpıcıdır.
Bu kısa tarihsel geziyi
yeni toplumsal sistemimizi yakından tanımak için verdik. Devletli
toplumu tarihen de izlemekteyiz. Büyük tapınak kültünün etrafında hem
şehir hem devlet kurumunun iç içe doğuşunu görmekteyiz. Marksizmde dinin
üstyapı kurumu olduğu, sonradan altyapı olarak ekonomik düzeni
yansıttığı biçimindeki tanımın daha doğrusunu Sümer örneğinde vermek
mümkündür. Tapınağın kendisi hem tanrı kavramlarının üretim alanı
(zigguratın üst katı tanrısal, alt katı insansal ve üretimseldir), hem
de ekonomik üretim merkezidir. Üst kat panteondur. Alt kat üretim araç
ve stoklarıyla doludur. Ara katlar çalışanlarla dolup taşmaktadır.
Tapınağı günümüz camileri ve kiliseleri gibi göremeyiz. Doğuş çağlarında
esas olarak yeni zihniyet ve maddi üretim merkezleri olarak rol
oynamaktadır. Bu yaklaşımın doğruluğunu eldeki veriler açıkça
göstermektedir. Unutmayalım ki, tapınağın kurucusu rahip kişidir. Bu
olgu bile şehir ve devlet kadar üretim altyapısal devriminde de
zihniyetin öncelik taşıdığını göstermektedir. Tapınak, zihniyeti esas
alan bir kurumdur. Tapınak zihniyetine de Helen dilinde teori
denilmektedir. Teori Helence'de 'tanrısal bakış' “temel paradigma”
anlamındadır. Çarpıcı olarak Sümer tapınağı zigguratlar hem teorik
siyasi hem de teknik ekonomik merkezler olarak, daha sonra gelişecek
olan şehrin prototipini de bağrında taşımaktadır.
Zigguratlar şehrin ve
devletin tohumudur. Orada rahibin kafasında hiyerarşik toplumun
çıkarları sentezlenip daha kapsamlı gelişmeleri için teorik model
oluşturularak hazır pratik araçlarla hayata geçirilmektedir. Bir
tapınaktan bir şehir, bir şehirden bir uygarlık, bir uygarlıktan bir
devlet, bir devletten bir imparatorluk, bir imparatorluktan bir dünya
doğmaktadır. Bundan daha büyük mucize olur mu? Boşuna bu topraklara
mucizeler diyarı denilmemiştir. Sümer toplumunun ilk krallarının rahip
kökenli olduğunu tarih de yazmaktadır. Kurgusal sistemimizde başka tür
olması beklenemez. Rahip kralın potansiyeli, devlet kurumlaşıp
bürokrasisini geliştirdikçe sınırlanmak durumundadır. Politika, yani
büyüyen şehrin yönetim sorunları öne çıkmaktadır. Devletin kutsal
niteliğinden seküler dünyevi niteliğine doğru bir gelişme yaşanır. Rahip
daha çok teorik işlerle uğraşırken, politik unsur pratikle
uğraşmaktadır. Sıkı bir iç içelik taşıyan bu durum giderek politikacıyı
öne çıkaracaktır. Büyüyen şehir büyüyen politikacıdır. Onun bir adım
sonrasında şehrin özellikle dış güvenliği önem kazandıysa komutanın rolü
ön plana çıkar. Krallık böylece üç kaynaktan da beslenmiş olur. Üçü de
tanrısallığı esas alırlar. O günden beri gelişen sadece bu modelin
çoğalması ve biraz çeşitlenmesidir. Devletin kök hücresi tapınaktır.
Sonrası yeni hücreler, dokular, organlar ve sistemlerdir. Tıpkı insan
gibi.
Toparlarsak, bütün bu
oluşum üstyapı olarak devleti ifade eder. Mitolojide devlet kurumsal
olarak bir altın tahta benzetilir. Üzerinde de ölümsüz tanrılar misali
krallar bağdaş kurar, bir daha bu yaşamdan ayrılmamacasına soylarını
“sınıflarını” insanlardan ayırırlar. Yönetimi bir hanedanlık olarak
sürdürdükleri için kendi soylarını ölümsüz olarak ilan ederler. Böylece
ölümsüz tanrılar olarak krallar tarihteki baş köşelere oturmuş
oluyorlar. Daha çarpıcı olanı, bu sosyal bölünmeden daha sonraki
dönemlerin tüm ipuçlarını bulmamızdır. Tek tanrılı dinler, edebiyat
başta olmak üzere sanatlar, politika, orijinal çıkışın yol durakları
olarak tarih sahnesine çıkarlar. Devlet iktidarının kaynağını iyi
incelediğimizde, neden kesintisiz, yoğun ve aman tanımaz biçimde
yaşanmak zorunda olunduğunu da daha iyi anlamış oluruz.
Yeni tarihsel toplum
sisteminde komünal toplumla olan zıtlık, üst toplum olarak kendini
biçimlendirmiştir. Derinliği ve farkı büyütmüştür. Konumuz açısından can
alıcı soru, bu biçimlenmenin zorunluluk arz edip etmediğine ilişkindir.
Birçok toplumsal teori sınıflı toplumun doğuşunu ilerlemenin şartı
sayar. Daha yakın cevaplar gelişmenin dinamiklerine bakılarak
çözümlenebilir. Tapınak etrafında geliştirilen sulamayla artık ürün daha
çok insanı üretime bağlayabilmektedir. Binlerce kişinin daha verimli
çalışabileceği koşullar mevcuttur. Sulama kanallarının büyüklüğü,
arazisinin genişliği, tunçtan demir araçlar, kanal ve ırmak gemileri
büyük çaplı üretimi ve ticareti mümkün kılmaktadır. Tüm bu faktörlerin
birleşimi şehir yerleşmesi anlamına gelir. Rahiplerin yönetimi, başlarda
ilkel komünizme çok yakındır. Buradan şehrin devleti zorunlu kılmadığı
sonucu çıkar. Devlet esas olarak politik ve askeri tipin baskın
çıkmasıyla oluşacaktır. Bunun da nedeni, büyüyen şehrin yönetim
zorluklarıyla hem çöl, hem dağ kabile topluluklarının şehrin savunmasını
önemli bir sorun haline getirmesidir. Bir toplum için güvenlik ve idare
devlet biçimi olmadan sağlanamaz mı? Birçok şehrin öz savunma biçiminde
“özellikle Atina örneği” devlet değil, demokratik yönetimin başarılı
uygulama gücü sağlayabildiği görülmektedir. Sümer toplumunda bu modele
başlangıç aşamasında rastlanmaktadır. Önde gelen kabile sorumlularından
oluşan bir meclis idareyi oluştururken, şehrin gençlerinden gerekli
oldukça savunma grupları oluşturulmaktadır. Görevlerin gereklerine göre
bir komutan seçilmektedir. Atina toplumunda bu gelişmeyi daha somut ve
sistematik olarak görmekteyiz.
O halde devletin doğuşunu
bir zorunluluk olarak tarihin temeline yerleştirmek olgularla
bağdaşmamaktadır. Devleti bir yönetim ve baskı aracı olarak kullanmak,
daha çok artan ürün imkanına el koymak olarak değerlendirmek daha doğru
bir tanımlama olmaktadır. Bunu yaparken, kamusal idare ve genel
güvenliği bir kamuflaj, bir promosyon aracı olarak kullanmaktadır.
Kamusal idare “toplumun ortak yararı” ve genel güvenlik rahatlıkla
şehrin demokratik meclisiyle sağlanabileceğine göre, bu imkanı istismar
etmek, zorunluluk olmaktan öteye bir el koyma, bir karşıdevrim olarak
değerlendirmek önemli bir saptama olarak karşımıza çıkmaktadır.
Demokrasiyle karşılanabilecek şehrin ortak yarar ve güvenlik işleri
bahane edilerek kendini dayatan gücü, tarihin başlangıcından itibaren
tutucu, zorba güç olarak tanımlamak gerçekçidir. Günümüzde bile
ihtiyaçtan fazla politikacı ve güvenlik gücü, atıl özelliğinden dolayı
despotik özellikler kazanmaktan öteye gitmemektedir. Bu güç artık değer
üzerinde fazladan bir yük olarak değerlendirilmek durumundadır. Oyunun
başlangıcında da olup biten özünde pek farklı değildir.
Fakat tarih boyunca
büyüyen demokratik yönetim gücü değil, despotik güç yönetimi olmuştur.
Devleti despotik güç birikimi olarak geliştiren her adım, bir gelişme
zorunluluğu olması şurada kalsın, tarihin en gerici, tutucu, çarpıtan
gelişmelerinin özü olmaktadır. Dar anlamda iktidar ve savaşı devlet
içinde kendini iyi kamufle etmiş bu geleneğin temel tutkusu, akıl ve
iradesi olarak görmek son derece önemli ve gerçekçi bir yaklaşımdır.
Yine bu anlamda politika ve askerlik sanatını genel idare ve güvenlik
olgusundan ayırmak gerekir. Bilimsel ve pratiksel sezgisi olan kimse bu
ayrımı görmeden edemez. Devlet çözümlemesinde bu ayrımın yapılmamasının
sonuçları son derece olumsuzdur. Demokratik yönetimle despotik “keyfi
bireysel çıkar” yönetimi hem teorik hem pratik boyutlarıyla ayrıştırmak
tarihsel yaklaşımımızın temeli olmak durumundadır.
Hiyerarşik ve devletli
toplum sistemlerinde demokratik öğeyle savaş-iktidar kliği arasındaki
çekişme temel politik olgudur. Toplumun varoluş tarzına “komünalite”
dayanan demokratik unsurlarla hiyerarşi ve devlet kılıfına bürünen savaş
iktidar grubu arasında daimi bir mücadele vardır. Tarihin motoru bu
anlamda dar sınıf mücadelesi olmayıp, sınıf mücadelesini de kapsayan
demosun (halk) varolma tarzıyla, onun bu tarzına yönelerek kendini
beslemeye çalışan savaşçı iktidar kliği arasındaki mücadeledir.
Toplumlar esas olarak bu iki kuvvete dayanarak yaşamsallaşırlar.
Zihniyet kazanma, otorite yaratma, sosyal düzen, ekonomik araçlar bu iki
güç arasındaki savaşım düzeyiyle belirlenir. Savaşım düzeyiyle
bağlantılı, çoğunlukla iç içe üç düzlem tarih boyunca karşımıza çıkar.
Birinci düzlem, savaşçı iktidar kliğinin tam yengisi durumudur. Görkemli
askeri zaferlerini en büyük tarihsel olaylar olarak sunan fatihlerin
dayattıkları tam köleleştirme düzenidir. Savaşçı iktidar grubu dışındaki
herkes ve her şey bir kanun gücünde emirlerinde olmalıdır. İtiraza,
muhalefete yer yoktur. Zihnen bile egemen tasarım biçimine ters
düşülemez. Dayatıldığı gibi düşüneceksin, çalışacaksın ve öleceksin!
Alternatifsiz hakim düzenin zirvesi esas alınmaktadır. Özellikle
imparatorluk, faşizm ve her tür totalitarizm uygulamaları bu örneğe
girer. Krallık monarşizmi de bu sistemi hedefler. Bu tarihte en yaygın
sistemlerden biridir.
İkincisi, bunun tam
karşıtı olan halk “klan, kabile ve aşiretlerden oluşan dil, kültür
benzerliği olan gruplar” toplumunun, hiyerarşik ve devlet örtüsündeki
savaşçı iktidar oligarşisine karşı özgür yaşam düzenidir. Yenilmemiş,
direnişçi halk tarzını ifade etmektedir. Çöl, dağ ve ormanlarda
saldırılara karşı direniş halindeki her tür etnisite, oligarşiye
dayanmayan dinsel, felsefi gruplar, esas olarak bu toplumsal yaşam
tarzını temsil ederler. Etnisitenin fiziki yanı ağır basan duygusal
zekalı direnişçi yaşamıyla dinsel ve felsefi grupların analitik zeka
ağırlıklı direnişçi yaşamları, toplumsal özgürlük ve eşitlik
mücadelesinin esas gücüdür. Tarihin özgürlüksel akışı, bu direnişçi
yaşam tarzının sonucudur. Toplumda yaratıcı düşünce, onur, adalet,
hümanizm, ahlakilik, güzellik, sevgi gibi önemli kavram ve olgular daha
çok bu yaşam tarzıyla bağlantılıdır.
Toplum sistemindeki üçüncü
düzlem, 'barış ve istikrar' durumu olarak adlandırılan düzen tarzıdır.
Bu düzlemde her iki gücün çeşitli düzeylerde aralarında kurdukları bir
denge durumu mevcuttur. Sürekli savaş, çatışma ve gerginlik durumu,
toplumun sürdürülebilirliğini tehlikeye atar. Taraflar sürekli tehlike,
savaş hali durumunu karşılıklı olarak çıkarlarına uygun bulmayabilirler.
Aralarında çeşitli konsensüslerle “uzlaşmalar” bir 'barış ve istikrar'
paktında uzlaşmaya giderler. Her iki tarafın da tam istediği düzlem
olmasa da, koşullar gereği uzlaşma, ittifak kaçınılmaz olur. Yeni bir
savaşa kadar durum böylece yönetilir. Barış ve istikrar denen düzen,
aslında özünde savaşçı iktidar gücüyle halkın tam yenilmemiş gücü,
direnişi yatan yarı savaş halini ifade eder.
Savaş barış ikileminin
denge durumuna yarı savaş demek daha doğrudur. Savaş ve barış sorununun
olmadığı dördüncü bir düzlem, ancak iki tarafı ortaya çıkaran koşulların
ortadan kalkmasıyla oluşur. Ya hiç bu koşulları yaşamamış ya da ilkel
komünal doğal toplum düzeniyle savaş barış düzenini aşmış olgun komünal
toplumda kalıcı barış söz konusu olabilir. Aslında bu tür toplumda barış
ve savaş kavramlarına da yer yoktur. Barış ve savaş olgularının olmadığı
düzende, kavram ve düşüncelerine de yer yoktur. Tarih, hiyerarşik ve
devletli toplum sistemleri geçerli olduğu zaman, aralarında üç düzlemi
de dengesiz olarak yaşar. Hiçbir düzlem yalnız başına, tarihsel bir
sistem olarak tek başına işlevsel olamaz. Zaten o zaman tarih olmaz.
'Mutlak egemenlik' düzlemiyle 'mutlak özgürlük ve eşitlik' düzlemi iki
uç olarak düşünülmeli; daha çok idealistik, kavramsal düzey olarak
anlaşılmalıdır. Doğal dengede olduğu gibi, toplumsal denge durumunda da
iki uç hiçbir zaman tam geçerli olamazlar. Mutlaklık, doğanın özünde
sadece kavramsal ve çok kısa bir zaman ve mekan için söz konusu
olabilir. Aksi halde evrensel düzen yaşayamaz. Denge ve simetri
kavramlarının olmadığını düşündüğümüzde, tek taraflı akışla aslında
evrenin sonunun gelmesi gerekirdi. Böyle bir sonluluk gerçekleşmediğine
göre, demek ki mutlaklık sadece düşünce tarzında varolup, olgular
aleminde geçerli değildir. Denge haline yakın diyalektik ikilemlerin
sürekli zenginleşerek veya yoksunlaşarak akışması, toplum da dahil
evrensel sistemin dili, mantığı olmaktadır.
Toplumsal sistemin
geçerliliği ve karmaşıklığı çok çeşitli topluluklarda geçerli olan
düzlemi, yarı savaş barış hali olarak 'barış ve istikrar' durumudur. Tüm
halk ve savaşçı iktidar güçleri bu durumu daha çok lehlerine çevirmek,
kendi siyasi, sosyal, ekonomik, hukuk, sanat ve zihniyet konumlarını
geliştirmek için sürekli ideolojik pratik mücadele içinde olurlar. Savaş
bu sürecin en kritik ve şiddetli halidir. Savaşı esas olarak savaşçı
iktidar gücü dayatır. Çünkü varlık nedeni halkın elindeki birikimlere bu
yolla en kestirmeden el koymaktır. Halklar, sınıflar ise, yaşamak için
zorunlu olarak direniş savaşıyla bu talancı dayatmaya karşı az çok
varlığını korumak için cevap verir. Savaşlar halkların seçeneği değil,
varlıklarını koruma, onurları ve özgür yaşam düzeyleri için gerekli olan
mecburiyetlerdir.
Tarihsel sistemlerde
demokrasinin durumunu gözlerken bu çerçeveden bakmak hayli öğreticidir.
Günümüze kadar hakim tarih anlayışları esas olarak savaşçı iktidar
grubunun paradigmasıyla düzenlenmiştir. Talan ve ganimet için katliam
seferlerine kutsal savaş kulpu rahatlıkla takılabilmiştir. Savaşı
emreden tanrı anlayışları geliştirilmiştir. Savaşlar en görkemli olgular
olarak anlatım bulmuştur. Savaşlarla her şey hak edilirmiş gibi bir
tutum günümüze kadar gelmiştir. Özcesi savaşla elde edilen hak
edilendir. Hak, hukuk anlayışının temeline savaşın yerleştirilmesi
devletlerin hakim varoluş tarzlarıdır. "Hakkın savaştığın kadardır"
mantığı genel bir yöntem haline gelmiştir. Hak arayan savaşmasını
bilmelidir biçimindeki bu zihniyet, 'savaş felsefesi'nin özüdür. Bu
zihniyetin tüm din, felsefe ve sanat ekollerinde yüceltilmesi, bir avuç
gaspçının eylemine 'en kutsal eylem' sıfatının takılmasına kadar
ilerletilmiştir. Kahramanlık, kutsallık bu gasp eyleminin unvanı haline
getirilmiştir. Böylesine yüceltilerek hakim anlayış haline getirilen
savaşlar, tüm toplumsal sorunların çözüm aracı olarak düşünülmüştür.
Sanki savaş dışı çözüm yolları mümkün değilmiş, olsa bile pek makbul
sayılmazmış gibi bir ahlak anlayışı toplumu bağlamıştır. Sonuç, en
kutsal çözüm aracı şiddettir. Bu tarih anlayışı yıkılmadıkça, toplumsal
olgunun gerçekçi değerlendirilmesi ve sorunlarına savaşsız çözüm
aranması zordur. En barışçıl ideolojilerin bile kendilerini savaştan
alıkoymamaları bu zihniyetin gücünü gösterir. Sürekli barış isteyen
büyük dinlerle, çağdaş sınıf ve ulus hareketlerinin bile savaşçı iktidar
kliğinin tarzıyla savaşmaktan kendilerini alıkoyamamaları bu gerçeğin
diğer bir kanıtıdır.
Savaşçı iktidar
zihniyetiyle baş etmenin en etkili yolu halkların demokratik duruş
tarzına erişmesidir. Bu kavramla dişe diş, anladıkları dilden cevap
verme anlayışından bahsetmiyoruz. Demokratik pozisyon, içinde şiddeti de
barındıran bir savunma sistemine sahip olsa da, esas olarak hakim
zihniyetle savaşarak kendini bizzat özgürce oluşturma kültürünü
kazanmasıdır. Direnme ve savunma savaşlarını çok aşan bir yaklaşımdan
bahsediyoruz. Bu, temelinde devlet odaklı olmayan bir yaşam anlayışında
yoğunlaşma ve pratikleşmedir. Her şeyi devletten beklemek, savaşçı
iktidar kliğinin oltasına takılmak gibidir. Belki bir yem sunulur, ama
bu sadece avlamak içindir. Devlet konusunda halkları aydınlatmak
demokrasinin ilk adımıdır. Daha sonraki adımlar kapsamlı demokratik
örgütlenme ve sivil eylemliliktir. Demokratik savunma savaşları ancak bu
bağlamda zorunluluk arz ederse gündemleşir. İlk adımları atmadan
savaşmak, tarihte çokça örnekleri görüldüğü gibi gaspçı savaşın aleti
olmakla sonuçlanır.
Demokratik varoluşun tarih
içindeki gelişim süreci, çözümlememizin temel amaçlarından biridir.
Doğru bir demokratikleşme mücadelesi, doğru bir tarih anlayışıyla
mümkündür.
Sümer örneğine kadar
tanımlamaya çalıştığımız toplumsal varoluşun hiyerarşi, sınıf, şehir ve
devlet olgularının iç içeliğiyle çelişkili bir karaktere büründüğünü
vurgulamıştık. Bu, ekonomiden zihniyete, örgülerine kadar farklı bir
toplumdur. Devlet aletine bürünmüş ve sürekli şiddetle, savaşla düzen
geliştiren bir klik ortaya çıkmıştır. Biriken iç ve dış zenginliklere el
koymayı temel politik sanat haline getirmiştir. Ayrıca savaşı kutsayan
bir zihniyet ve edebiyat yaratımıyla “mitoloji” bunun ezelden ebede bir
tanrılar sistemi olduğuna dair ilgili tüm toplum kesimlerini inandırmayı
esas almıştır. MÖ 4.000-2.000'lere kadar saf haliyle yürüyen bu sisteme
yönelik itirazlar ve direnmelerin boy verdiğini gözlemlemekteyiz.
Başlangıçta kabile ileri gelenlerinden oluşan şehir meclisleri,
demokratik duruşta ısrarlı davranmışlardır. Rahip-kral-askeri şef
kliğine karşı demokratik tarzdan kolay kolay vazgeçmemişlerdir. Yarı
devlet demokrasi karması bir sistemi uzun süre birlikte götürmüşlerdir.
Süreç içinde gerek dışarıdan “Gılgameş Destanı'nda en yakın yardımcısı
Enkidu, kadın yoluyla kazanılır. Kadının ilk ajanlık örneği” gerek
içerden kabilelerden kopan, koparılan çok sayıda insan, daha elverişli
zengin şehir yaşamı içinde, yönetim içinde ya memur ya asker ya da
çalışan köle olarak istihdam edilir. Bu gelişme kabilelere dayalı devlet
demokrasi dengesini şehir meclisi aleyhine bozar. Bu sürecin gelişimiyle
birlikte tasfiye olurlar. Bu yönlü bir gelişmeye hemen hemen birçok yeni
devlet oluşumlarında rastlanmaktadır.
İçteki mücadele demokrasi
güçlerinin yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Buna rağmen devlet içinde kabile
dengesi hiçbir zaman tamamen tasfiye edilemez; değişik oranlarda
varlığını korur. Buna karşın devletli toplum sistemi dışarıdan büyük
baskı altına alınır. Yerleşiklere karşı göçebelerin hareketinin devreye
girişi söz konusudur. Helen-Roma literatüründe 'barbar'ların hareketi
olarak yoğunca işlenen bu hareketlere diyalektik bir bütünlük içinde
bakmak büyük önem taşır. Yerleşik toplum olarak şehir içinde köle emeği,
dışarıdan ise dengesiz ticaret ve baskıyla zenginliği sürekli
artırmaktadır. Çelişkiyi kendisi yaratmaktadır. Tıpkı günümüzün
emperyalizm geri bırakılmış ülkeler kategorisi gibi. Barbarca saldıran
göçebe değil şehirdir. Ne yazık ki, kavram düzenimizde şehir hakim
olduğu için, kendisini 'medeni, uygar,' dışındakileri ise 'bar bar diye
bağıran' vahşiler olarak sunmayı becerir; meşrutiyetini sağlar. Şehre
karşı göçebenin büyük hareketini günümüzün ulusal demokratik
hareketlerine benzetmek mümkündür. Göçebe toplumunun formu etnisitenin
değişik aşamaları olduğu için, yarattıkları hareketler özünde demokratik
direniş, duruş ve varoluş tarzı olarak değerlendirilebilir. Kaldı ki,
kimin kime saldırdığını özenle araştırmak gerekir. Daha güçlü zor ve
sömürü araçlarına sahip olan şehir devleti “daha sonra imparatorluk” hep
büyümeyi, yayılmayı esas almak durumunda olduğu için objektif olarak
saldırgan konumundadır. Etnisitenin konumu ise, tersi olan savunma ve
direnmeyle karakterize edilebilir. Diğer bir anlamda ilk köleleştirmeye
karşı ilk özgürlük hareketi gibi bir süreç olarak değerlendirilebilir.
Sümer toplumu belki de
kuruluşundan itibaren “zaten kuranlar da aynı yoldan gelmişlerdi”
kuzeyden ve doğudan, dağlardan Aryen kökenli kabilelerle, güney ve
batıdan ise çölden Semitik kökenli Amorit “sonra Arap” kabilelerle karşı
karşıya kaldı. Şehirlerin etrafında surlar ve kalelerin örülmesi bu
dönemde başlar. Hiç dinmeyen bir saldırı karşı saldırı dalgası
yüzyıllarca sürdü. Tarihin bu ilk ve en büyük diyalektik ikileminden
gelişmiş uygarlıklarla güçlenmiş etnisitenin gücü ortaya çıktı. Halen
doğduğu Irak somutunda devam eden bu müthiş ikilemin, Ortadoğu
kültüründe yaklaşık MÖ 10.000'lerde gelişim gösteren tarım devrimi ve
toplumunda ilk dil ve etnik gruplaşmalarında şekillendiğini
gözlemliyoruz. MÖ 4.000'lere doğru etnisitenin iyice kabuk bağladığına,
kendini özgün kültüründe, dilinde yansıttığına rastlamaktayız. Etnik
hareketin şehir devriminden önce daha elverişli toprak, maden ve taş
kaynakları için kavga halinde bulunduğunu tahmin edebiliriz.
Zagros-Toros dağ sisteminde öne çıkan 'Aryen' kültür grubu iken,
Arabistan'da “o dönem daha elverişli” Semitik kültür grubu öne çıkar. Bu
iki kültür grubunun çöl ve dağ sınırındaki teması karma sistemler ortaya
çıkarır. Sümerler, İbraniler, Hiksoslar bu karma kültüre örnek olarak
gösterebilir. Araplar ve Kürtler ise Semitik ve Aryen kültürün köklü
halk grupları olarak günümüze kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Sonradan gelen diğer birçok kültür grubu bu iki ana grup içinde erimek
durumunda kalmışlardır. Bugün halen Irak'ta cereyan eden Kürt-Arap
ilişki ve çelişkisindeki güçler, belki de Sümerlerin ilk devlet
kuruluşunda olduğu gibi bir sistematikle iki kültürlü bir devlet kurmaya
çalışmaktadırlar.
Sümerler güney ve batıdan
gelen Semitik gruplarla, kuzey ve doğudan gelen Aryenleri çok iyi
tanımaktadırlar. Edebiyat ve mitolojilerinde bu iki grubun varlığına
yoğunca rastlamaktayız. Dolaylı yoldan kültürlerini tanıma olanağına
kavuşuyoruz. Büyük İskender'in, MÖ 330'larda Babil'i işgaline kadar
devam eden süreç, esas olarak daha güçlü olan Sümer şehir uygarlığının
bu iki kültür grubu içinde yayılmasıyla geçer. Tarih bir anlamda iki
kültürel grubun yerleşikleriyle göçebeleri arasındaki diyalektik
gelişmeyle şekillenir. Yaratımlar dalga dalga Atlas Okyanusu'ndan Büyük
Okyanusa, Büyük Sahra Çölü'nden Sibirya eteklerine kadar yayılır. Şehir
uygarlığı ne kadar dışarıya doğru ihraç olunursa, dışarıdan göçebe
toplum da o denli içeriye doğru ithal olunur. Göçebeliği dışlayan yalnız
şehir yerleşiklerine dayalı tarih yaklaşımları bu nedenle önemli
eksiklikler taşır. Yerleşik uygarlık sürecinde devlet ne kadar
gelişirse, demokratik duruş da buna bağlı olarak gelişir.
İlerideki bölümde daha
kapsamlı işleyeceğimiz gibi, demokrasiyle devlet olgusu arasındaki
ilişkinin doğru anlaşılması büyük önem taşır. Demokrasi devletleşmemiş,
devletleşmeye karşı duran halkın kendini yönetim tarzıdır. Devletle
ilişkilidir; ama bu ilişkide erimez, kendini inkar edemez. Devletle
demokrasinin sınırları en hassas siyasal sorunların başında gelmektedir.
Ne devletin demokrasiyi, ne de demokrasinin devleti dışlamadığı ara
noktayı tanımlamak 'barış ve istikrar'ın esasıdır. İkisinden birinin
diğerini tam inkarı savaş demektir. Dolayısıyla demokrasiyi devletin bir
uzantısı, örtüsü gibi gören birçok çağdaş anlayış son derece yanlış bir
değerlendirme ve saptırma peşinde oluyorlar.
O halde tarihte demokrasi
nerede diye bir soruya verilecek karşılık, öncelikle etnisitenin
devlete, uygarlığa karşı kendi komünal özelliklerini korumak ve özgür
tutmak için sağladığı duruş ve direniştedir denilebilir. Sosyologların
bu gerçeği tespit edemeyişleri, şehir kültürünün içinden binlerce defa
pişmişlikleriyle bağlantılıdır. Sanıldığından daha fazla bilimciler
burjuvazinin modern rahipleridir. Kutsal Kitaba bağlılık gibi şehir
değerlerine bağlıdırlar.
Etnisitenin varoluş
tarzını, eğer yenilmemişse, yarı demokrasi olarak da tanımlayabiliriz.
Buna bir de 'ilkel' sıfatını eklemek gerekir. Etnisite, ilkel
demokrasidir. İçte komünal değerlere bağlılık, dışarıda tahakkümcü
devlete direniş halk gruplarını demokratik, özgür ve eşit ilişkiler
içinde bulunmaya zorlar. İlişkilerin bu karakteri olmadan direnişin
anlamı kalmaz. Ortadoğu'da demokratikleşme tanımlanırken büyük bir
yanlışlık yapılmaktadır. Sanki etnisite demokrasiye engelmiş gibi. Batı
uygarlığındaki bireye dayalı demokrasi tek başına tanımı belirleyemez.
Demokrasiyi yalnız bireye dayandırmak, devlete dayandırmak kadar önemli
yanlışlıklar içerir. Toplumda topluluk ve özgür birey çoğulcu
demokrasinin gereğidir. Birbirine benzeyen birey ve topluluk anlayışı
demokrasiler için ne gerekli ne de güvencedir. Farklılığın korunarak
yeni bileşimlere erişilmesi demokrasilerin ayrıcalığıdır, temel
özelliğidir.
Etnik toplulukları
demokrasinin bir ayrıcalığı olarak değerlendirmek onun gerçek
uygulanmasıyla olur. Devlet yönetimi eğer kendi kriterleri temelinde oy
avcılığını demokratik yarış olarak bellerse, ortaya çıkacak sistem
demagojidir. Etnik zenginliği demokrasinin şansı, olanağı olarak görmek
önem taşır. Özgür bireyden daha çok demokrasiye hizmet edebilir.
Binlerce yıllık bir
direniş kültürünü içselleştirmiş halk duruşlarını çağdaş demokratik
ölçülerle bütünleştirmek günlük demokratik politikacıların işidir.
Yanlış olan, Ortadoğu toplumunun demokrasi potansiyelini engel gibi
görmektir.
Devlet yapılanması içinde
savaşçı iktidar gücünün başat olması kendini başlangıçta tanrı krallar
ve imparatorlar olarak somutlaştırır. Yoğunlaştıkça demos, halk öğesi
ağırlığını yitirir. Sümer toplumunda Amorit kökenli Sargon, tarihte ilk
imparator olarak geçer. Büyük bir iştahla dağlık alanların içlerine
kadar hükmünü icra ettiğini belirtir. Ölüm sessizliğinde bağımlılığın
sembolü gibidir. MÖ 1350'lerde başlayan bu süreç tüm imparatorlukların
izleyeceği yolu açar. Her yenisi daha öncekinin sınırların genişletir.
Eğer Gılgameş krallıkların başlangıç sembolüyse, Sargon da
imparatorların babasıdır. O halde komünal düzen aleyhine büyüyen bu
sürece karşıt her duruşu demokratik birikim olarak değerlendirmek
yerindedir. Etnik grupların tüm zorluklara dayanarak, açlığa,
hastalıklara, saldırılara karşı koyarak çöllerin, dağlar ve ormanların
derinliklerinde yaşamayı başarmaları bile insanlık adına büyük bir
demokratik birikimdir. Bu direnişler olmasaydı, kültür zenginliğini,
çoğulculuğunu kimler ayakta tutabilirdi? Binlerce yıllık bu direniş
abideleri olmasaydı, halk sanatlarını nasıl yaratabilirdik? Binlerce
üretim araçlarını, sosyal kurumları, onuru, özgürlük tutkusunu, insan
dayanışmasını nasıl sağlayabilirdik?
Akad hanedanlığından
Babil, Asur kökenli hanedanlıklara geçtiğimizde, imparatorluk gücü daha
da artar. Her gelen adeta rekor kırmak istercesine boyun eğdirme
çıtasını daha da yükseltir. İnsan kellelerinden kale ve surlar yapmayı
iftiharla anlatırlar. Halk gruplarının tüm bu sınır tanımaz imha
seferlerine karşı dağların, ormanların ve çöllerin derinliklerinde
geçirdikleri tüm zamanları demokrasi tarihine yazmayıp da kimin adına
yazacağız, ya da hiç bahsetmeyip yok mu sayacağız? Tarih böyle anlam
bulabilir mi? Bulsa bile zorbalığın, gaspçılığın anlamlılığından öteye
gidebilir mi? Küçük bir aşiret direnişinin bile ne kadar destanlara konu
olduğunu anlamaya çalışırsak, göçebelerin, etnisitenin demokratik
değerini daha iyi anlamış oluruz. Kapitalizmin içini boşalttığı sözde
özgür bireye göre etnisite insanı doğru değerlendirilirse, katbekat daha
fazla demokratik gücü teşkil edecektir. Gerçek demokratik potansiyel
Doğu toplumlarındadır. Sonuna kadar savaşçı iktidar kültürünü özümsemiş
Batı toplumunun demokratik potansiyelinin oldukça sınırlı olduğunu iyi
bilmek gerekir. Varolan demokrasi de bin bir kayıtla bağlanmış burjuva
sınıf ağırlıklı devlet örtüsü olarak demokrasidir. Kendi toplumlarımızı
küçümsemek için uydurulan teori ve yaşam tarzları yüzünden, her halktan
insanımızın muazzam demokrasi potansiyelini göremez olduk.
Kendi halkımız olan Aryen
kökenli öz halkı Hurriler, bizzat Sümerlerin değerlendirmesiyle Kurtiler
“Kur=dağ, ti bağlama eki” 'dağ halkı' olarak değerlendirilir. Sümer
devletinin doğuşundan beri direniş halindedirler. Gutiler, Kassitler,
Nairiler verilen çeşitli adlardır. Urartu ve Medya yarı devletleri Asur
imparatorlarına karşı tarihin en soylu direnişini verirler. Tarihin en
amansız bu imparatorluğunu 300 yıllık direniş savaşlarından sonra
yenmek, Asur halkı da dahil, tüm halkların bayramı olarak iz
bırakmıştır. Bu direniş demokrasi kültürüne yazılmayacak da nereye
yazılacak? Atinalı Thesseus söylencesinde adı geçen Medya bu direnişin
anısıdır aslında. Tarihte çokça övülen Atina demokrasisi bile talihsiz
Medya'dan boşuna bahsetmez. Atinalılar demokrasiyi yaşarken, Medlerle
yakınlık içinde olmayı temel güvencesi sayıyorlardı. Heredot Tarihi'nde
en çok işlenen konu Medlerdir.
Şunu açıkça belirtmek
gerekir: Medler Ortadoğu halklarının büyük direniş geleneğini Atina'ya
taşımakla belki de henüz fark edilemeyen demokrasi tarihinin en önemli
katkısını yapmışlardır. Büyük İskender boşuna Medya halklarıyla
akrabalık kurmaz. Helen tarihindeki yerini iyi bilmekte ve örnek
almaktadır. İskender bir imparatordur. Doğu uygarlığı üzerinden silindir
gibi geçmiştir. Ama bu kültürden etkilenerek gururla yaşamayı da bilir.
Birleştirdiği Doğu-Batı kültürel sentezi hıristiyanlığa, hıristiyanlık
ise Batı uygarlığına en büyük katkıyı yapacaktır. Demek ki imparatorluk
kanalları sadece savaşçı iktidar gücüne hizmet etmiyor. Halkların
direniş kültürleri de bu kanallardan sızıyor. Halkların demokrasi
tarihini yazıyor.
Roma İmparatorluğu savaşçı
iktidar kültürünün belki de en güçlü ve güçlendiren temsilcisidir. En
azgın imparatorları çıkarmıştır. İnsanlığa karşı öldürmenin en dehşetli
biçimlerini “çarmıhı, aslanlara parçalatmayı” sistemleştirmiştir. Ama bu
güce karşı büyük insanlık, yoksullar hareketini başlatan da Doğu'nun
demokratik kültürü değil midir? Hz. İsa'nın kendisi peygamber
geleneğinin sıfır miladı halkasının başlatıcısı olmuyor mu? Hz. İsa
kültüne dayalı hıristiyanlık hareketi olmasaydı, Batı kültürü, Batı
demokrasisi nice olurdu? O halde peygamber geleneğini bir de demokratik
açıdan değerlendirmek ihmale gelmez.
Savaşçı iktidar gücüne
karşı göçebe toplumu daha çok dışarıdan bir savunma ve saldırı gücü
olarak işlev görürken, peygamberlik, rahiplik geleneği diyebileceğimiz
güç, içten yoksulların direnme arayışına kanal hizmeti görür. Bu,
sınıfsal yanı olan bir harekettir. Ortadoğu kültüründe kaynağını bulan
bu geleneğin birçok ilklerde olduğu gibi yine Sümer toplumundan çıktığı
varsayılmaktadır. İlk peygamber Hz. Adem ve çıkarıldığı cennete ilişkin
izlere Sümer kültüründe rastlamaktayız. Adem ve karısı Havva'nın kölelik
sistemine tam uyum gösterememesi, cennetten “yani devlet üst toplumunun
yaşam tarzı” kovulma nedeni olarak tahmin edilebilir. Belki de birey
özgürlüğüne dayalı yarı mitolojik bir anlatımdır. Sistemle çelişkileri
açık olduğuna göre, kovulmakla birlikte adeta bir direniş sülalesi gibi
bir gelişmeye de yol açmaktadırlar. Konumları özgür çiftçiler ve zanaat
erbabına yakın durmaktadır.
Şehrin köle olmayan orta
kesimini bu geleneğin sınıf temeli olarak değerlendirmek açıklayıcı
olabilir. İkinci büyük peygamber Nuh, zanaatçılığını kurduğu gemiyle
kanıtlamaktadır. Tufanda gemiyi o denli donatacak şekilde inşa etmek,
zanaatçılığın gücünü yansıtmaktadır. Tanrı Enki'nin "tufan geliyor,
gemini yeni yaşamı başlatacak şekilde donat" demesi, bunu diğer
tanrılardan gizli yapması, sınıf karakterini daha anlaşılır kılmaktadır.
Yönetici kesimle önemli ilişkileri olan farklı kesimin başta
gelenlerinin gemi taşımacılığı gibi hayati bir rol oynayan zanaatçılar
olmaları doğaldır. Tufan öyküsü, Adem gibi yine yöneticilerin
rahatsızlığına karşı muhtemelen isyan benzeri bir hareketten sonra başka
diyarlara göçü ifade ediyor. Nuh'un gemisinin Cudi dağına indiği
söylenir. Cudi kelimesi Kürtçe 'yeri gördü' anlamındadır. Bu da bize
aşağı Mezopotamya'dan sıkça gördüğümüz çeşitli nedenlerle kuzeye doğru
yerleşmek amacıyla bir göçü düşündürmektedir.
Sümer şehir sistemleri MÖ
2000'lerde Dicle-Fırat'ın yukarı eteklerinde bolca kurulmuşlardır. Çok
önemli merkezlerden biri Urfa'dır. Urfa önemli Sümer şehirleri olarak
Uruk ve Ur gibi bir adlandırmadır. Tepelik yerleşke anlamına da
gelmektedir. Gerek Urfa, gerek yakın çevre yöreleri “Harran gibi” adeta
peygamberlik geleneğinin merkezi konumundadır. Öyle anlaşılıyor ki,
Aşağı Dicle-Fırat kentlerinden rahatsız olanlar, isyan edenler, özgürlük
ve adalet arayanlar merkezi Urfa'ya yönelmektedir. Tarihte böylesi
birçok kültür merkezi vardır. Babil, İskenderiye, Antakya daha sonra
ortaya çıkan merkezlerdir. Kapitalizm döneminde merkez Paris, Londra ve
günümüze doğru New York'tur. Urfa'nın tahminen MÖ 2000'lerde başlayan
böylesi bir aydınlanma merkezi olma ihtimali güçlüdür. MÖ 11.000'de
kurulduğu tespit edilen Dibeklitepe'deki ilk mabet örneği de Urfa'ya
yakın bir yörededir. Şimdiki hakim gelenek de tarihin seyrine uygundur.
Yine MÖ 300'lerde Helenistik kültüre ve Sabilere, MS 100'lerde
hıristiyanlığa merkezi rol oynamıştır. Urfa'da halen kültü bulunan Hz.
Eyüp ve İdris peygamberler başta olmak üzere birçok peygambere beşiklik
etmiştir. 'Peygamberler şehri' tabiri doğrudur.
MÖ 1700'lerde yaşadığı
tahmin edilen Hz. İbrahim'in çıkış öyküsü daha da aydınlatıcıdır. Nemrut
“Asur Babil tanrı kralları” panteonundaki putları kırması, bir zihniyet
devrimine kalkıştığını göstermektedir. Ateşe atılmak gibi ağır bir
cezayla karşılaşması, isyancı konumunu tarihi bir gelenek olarak
yansıtmaktadır. Bu hareketiyle ikinci büyük göç hareketi olarak Kenan
“bugünkü İsrail, Lübnan diyarı” diyarına yönelmek zorunda kalıyor. Kenan
ellerinde zor geçen bir yaşam sürecinde peygamber geleneğine önemli
katkıda bulunuyor. Soyut tek tanrılı din anlayışının temellerini atma
cesaretinde ve idrakinde bulunuyor. Hz. İbrahim'den önceki Hz. Eyüp de
direniş kültüründe tarihi bir figürdür. İlk defa Nemrut'a karşı açıkça
"insanları acıtıyorsunuz" anlamına gelebilecek tarihi bir itirazda
bulunuyor. Tanrı krallara karşı böylesi davranış ilktir ve büyük cesaret
ister. Bulduğu karşılık zindanda çürümedir. Vücudu kurtlanır. Buna
rağmen sabrın timsali olarak dayanır. Bu pratiği peygamberliğine yol
açıyor.
Tek tanrılı din devriminin
günümüz uygarlığındaki yeri göz önüne getirildiğinde, Hz. İbrahim
geleneğini doğru yorumlamanın önemi daha iyi anlaşılır. Diğer bir
özelliği, Aryen ve Semitik kültürün karma bir ifadesini gerçekleştirme
yeteneğidir. Hz. İbrahim'in her iki ortamda yaşaması bu karma özelliğini
yeni bir sentez olarak yorumlamamıza imkan veriyor. Doğu-Batı sentezi
gibi yaratıcılığa yol açan bir sentezdir. İbrahim kültünün üçüncü önemli
bir özelliği, hem Sümer “Nemrut” hem de Mısır “firavun” tanrı krallık
sistemlerine karşı tanrının elçisi olarak ilk insan otoritesini temsil
etmesidir. Köleliğin en yoğun biçiminin yaşandığı ve ilk özgürlük
arayışlarının başladığı tarihi bir dönemde, Hz. İbrahim seçeneği büyük
bir çıkış ve alternatiftir. İnsanlığın köklü arayışına yanıt olma,
tarihin en önemli sosyal hareketliliğine yolu aralayacaktır. Her ne
kadar etnik topluluklar dışarıdan her iki kölelik sistemine karşı güçlü
direniş gösteriyorlarsa da, içerden ve sosyal karakterde bir direniş de
çok önemli ve çözümleyici özelliklere sahiptir.
Tanrı kral kültüne
başkaldırma, insanların tanrı olamayacağına hükmetme büyük bir sosyal
devrimdir. Kölelik sistemi en güçlü ideolojik dayanağından darbe
almaktadır. Tanrı kralları insan olarak düşündürtmek, Sümer ve Mısır
mitolojik yapısında en büyük çatlağa yol açmak demektir. Bu da tek
tanrılı 'tevhit' dini denen sosyal akımın biçimlenmesidir. Israrla
halkanın Adem'den başlatılması tesadüfi değildir. Geleneğin köklü ve
zincirleme olduğunu kanıtlıyor. Büyük peygamberler bunun tarihi
durakları oluyor. Tıpkı marksizmin, liberalizmin peygamberleri gibi.
Geleneğin diğer çığır açan
figürü Hz. Musa'dır. MÖ 1300'lerde yaşayan İbrahim'e kadar şeceresi
çıkarılan Hz. Musa, Mısır'da benzer bir isyana önderlik ederek çıkışını
gerçekleştirir. Mısır kültürünü tanımakla birlikte, firavuna kölece
bağlı İbrani kabilesini kullanarak isyana cesaret etmesi, sosyal ve
özgürlükçü temelde önder bir kişilik olduğunu göstermektedir. İbrani
kabile geleneğiyle akrabalık bağı vardır. Kabilenin dini Mısır dininden
farklıdır. Musa'nın firavun Akhenaton'un en büyük tanrı olarak ilan
ettiği yarı tek tanrıdan etkilendiği söylense de, esas olarak Hz.
İbrahim'in din geleneğini temel almaktadır. Meşhur Sina çöl yürüyüşü,
yanardağdan etkilenme, putçuluğa tavır ve 'On Emir' söylemi Kutsal
Kitap'ta işlenmektedir. Musa İbrani kabilesi şahsında yeni dinin büyük
savaşını vermektedir. Bu ideolojik savaş İbrani kabilesini dağılmaktan
kurtaracak, onu vaat edilmiş 'kutsal topraklara' ulaştıracaktır. Bu
ideolojik katılık İbrani tarihindeki büyük adımlardan biridir. Günümüze
kadar benzer adımlar atan İbrani din kültürü, azın çoğu etkilemedeki
müthiş örneğini göstermektedir.
Peygamberlik hareketi
sadece İbranilere mal edilemez. Aramilere daha yakın Hz. İsa ve
Araplardan olan Hz. Muhammed ile de bu gelenek evrensel çapta rol oynar.
Özcesi savaşçı iktidar
gücüne karşı içten sosyal bir gelenek olarak gelişen peygamberlik
hareketi, genelde insanlık tarihinde, özelde Ortadoğu tarihsel toplum
sisteminde demokratik duruşa daha yakın durmaktadır. Yoksulluk boyutunu
da eklediğimizde, adeta tarihin ilk 'sosyal demokrat' hareketini temsil
etmiş oluyorlar. Gerçekte sınıf temelleriyle “orta sınıf: zanaat,
tüccar, özgür çiftçi, kabile” günümüz sosyal demokrasi hareketleriyle
benzerliği kurulabilir. Bu benzerlik daha da ileri götürebilir. Sosyal
demokratlar nasıl sistemi biraz yumuşatsalar da yedeği olmaktan
kurtulamamışlarsa, peygamber sosyal demokratlığı da er veya geç kurulu
sınıflı toplum sistemlerine entegre olmaktan, onların benzer bir
modelini kurmaktan kurtulamamıştır. Katı ilkçağ köleliğine karşı yol
açtıkları sistem ortaçağ feodalizmidir. Şüphesiz bilinçli bir feodal
sistem arayışı değildir onların yolu. Barış ve adaleti tüm insanlık için
istemektedirler. Ama hakim sistemin büyük dönüştürücü gücü,
peygamberlerin tanrı devletini de asıl sisteminkinden pek farklı
kılmamaktadır.
Sosyolojik anlatımdan
yoksun teoloji “ilahiyat” söylemi, büyük bir külliyatı “eser
koleksiyonu” elinde bulundurmasına rağmen, insanlık tarihini de en çok
etkileyen peygamberlik kurumunun toplumsal gerçekliğini
açıklamamaktadır. Dönemin dili zihniyetini ifade etmekle birlikte,
günümüze tercüme edilmeden can sıkıcı, zihni körelten bir ezbere anlatım
olmaktan öteye gidemez. Aslında Sümer ve Mısır antik köleciliğine karşı
sosyal ve bireysel özgürlükçü, adaletçi yanı esas alan kurumun doğru
tanımı büyük önem taşımaktadır. Halkların dönemin zihin yapısı olan din
görünümü altında büyük sosyal mücadelelerini yansıtmaktadır.
Peygamberlik ilk büyük sosyal önderlik kurumudur. Kullandıkları kavram
ve düşünceleri “o dönemin dünya bakışına hakim olan ve genel geçer
zihniyet kalıplarını” sentezleyerek bir üst aşamaya sıçratmaları
nübüvveti “peygamberliği” kazanma anlamına gelmektedir. Resmi köleci
mitoloji ve dinden koptukları oranda sosyal özgürlükçü bir rolü
oynamaktadırlar. Şüphesiz her dönemde sıkça görüldüğü gibi, düzenle
radikal kopuşları olduğu gibi uzlaşmaları da mümkündür.
Dinin sosyolojik
tarihinden beklenen, her peygamberi “önemli olanları” dönemin zihniyet,
iktidar, sosyal ve ekonomik yanları başta olmak üzere kültürel ortamı
içinde çözümlemektir. Tarih anlatımı bu temelde önemli bir bütünlük
kazanacaktır. Sadece saltanat, kahramanlık “ganimet çapulculuğu”
menkıbeleri olmaktan çıkarıp sosyal, halkçı, etnik boyutları olan daha
gerçekçi bir tarih yazılacaktır. Günümüzdeki laiklik tartışmaları da
böylelikle anlam kazanacaktır. Yüzbinlerce kadro ve bütçelerin neye
hizmet ettiğini iyi anlamak gerekir.
Roma İmparatorluğu'nda
benzer süreç işlemeye devam edecektir. Daha doğuşundan itibaren (MÖ
50-0) içte sosyal nitelikli dinsel akımlar, dışarıdan etnik nitelikli
göçebe hareketleri tarihin o döneme kadar yoğunlaşmış en büyük savaşçı
iktidar gücünü saracaktır. Hıristiyanlık doğuş ve gelişme döneminde her
bakımından en az Roma kadar evrensel karakter taşıyan yoksullardan
“kabile, aile vb soy birliklerden” oluşan bir parti hareketidir. Sosyal
nitelikli, yoksulların ilk evrensel partisidir. Roma o dönemin en büyük
savaşçı iktidar gücü olarak kendi kliğini nasıl muazzam seferber
etmişse, hıristiyanlık da o iz üzerinde yoksullar hareketini seferber
etmiştir. Kapitalizm döneminde de benzer bir sınıf yoğunlaşması
yaşanacaktır. Devletin en baskıcı, sömürücü yapılanmasıyla emekçilerin
en sıkı yapılanmaları diyalektik ikilemin devamıdır.
Her iki akım Roma'ya karşı
direnişlerinde en uzun ve şiddetle bastırılan uzun bir tarihe sahiptir.
Tarihi Roma imparatorlarının öyküsü olarak görmeyi, sadece resmi
tarihçinin bir saptırması olarak değerlendirmek gerekir. Bir
kartopu-nartopu gibi biriken savaşçı iktidar gücü nasıl baskıcı ve
sömürücü tarihin özetiyse, göçebe etnisite ve sosyal, dinsel akımlar da
o denli komünalitenin özetidir. Halkların sosyal ve etnik gerçeklik
olarak tarihi gereken ağırlıkta yazılmamıştır. Tarih yazımının egemen
sınıf karakterinde toplumsal olgunun belki de en çok çarpıtma, asıl
unsurları göz ardı etme rolü vardır. Gerçek tarihi yazdırmama ve anormal
çarpıtma, insan zihnini teslim almanın en etkin yoludur. Tarih
bilincinden kopan toplumlar, anlamını, kimliğini yitirme gibi imha
süreçlerinden daha olumsuz koşullarda yaşamak zorunda kalırlar. Böylesi
koşullara alıştırılan toplumlara her türlü yükü bindirmek son derece
kolaylaşır. Tek tanrılı dinler geleneği bu açıdan da önemlidir. Bunlar
sosyal gerçekliğin hafızası gibidirler. Saltanat kroniğine karşılık
peygamber kroniği bir alternatif gibidir. Hıristiyanlık, piskoposluk
kurumuyla adeta Roma imparatorlarına denk geleneğine erişmiştir. Benzer
gelişme etnisite önderliği için de geçerlidir. Kendilerini imparatora
özendirme, her iki akım için de sistemle uzlaşma, bazen tamamen erime,
bazen de daha üst sürdürülebilir toplumsal yapılanmalara dönüşme yolunu
açar.
Etnisitenin en kaba bir
tarihsel çizelgesi yapılmak istenirse, MÖ 15.000-10.000'lerde tarımsal
kültürün doğuşu ve kurumlaşmasıyla başlatmak anlamlı olabilir.
Bütün arkeolojik ve
etimolojik veriler, etnisitenin ilk defa bu tarihlerde Zagros-Toros dağ
sisteminin iç kavisinde şekillendiğini göstermektedir. Tarımsal devrim
etnisite hareketi için varlık koşuludur. Aksi halde klan toplumu halinde
kalınmaktan kurtulamaz. Klan toplumu ise, hiçbir dönem geniş aile grubu
olmanın ötesine geçemez. Üretim teknolojisi bu sınırı belirler.
Dolayısıyla çok sınırlı ses düzenleriyle büyük dil gruplarına
ulaşamazlar. Bildiğimiz dil gruplarının tarihi MÖ 20.000'lerden
başlatılmaktadır. Yine aynı coğrafyada benzer nedenler rol oynuyor.
Dilin oturması üretimin gelişmesine yol açar, bu da toplumsallığı üst
aşamaya sıçratır. İlkel Aryen dil grubunun adı geçen kaviste oluştuğuna
dair kanıtlar Gordon Childe ve Vanilor gibi tüm ünlü arkeologlarca
paylaşılmaktadır. Aryence dil grubu tarım devrimini gerçekleştiren ilkel
komünal grupların eseridir. Tarım kökenli en eski sözcüklere bu dil
yapısını paylaşan tüm kavimlerde rastlanmaktadır. Etnik oluşumun bu ilk
döneminin fiziki yayılmaktan çok kültürel yayılma biçiminde tüm kıtalara
yansıdığı kabul gören bir husustur. Hatta Kızılderililer yoluyla Bering
boğazından MÖ 11.000'lerde Asya'dan Amerika kıtasına yayıldığı da kabul
gören diğer bir gerçekliktir.
Sümer uygarlığının
oluşumuna kadar “yaklaşık MÖ 3500” bu etnisite kültürünün ana merkezi
Dicle-Fırat'ın dağlardan kopan eteklerinde büyük gelişme göstermiştir.
En eski yerleşimlerin kalıntıları, halk kültürlerinde günümüzde bile
yaşayan birçok öğe bu döneme tanıklık etmektedir. Özellikle MÖ
6.000-4.000 dönemi kalıcı, kimlikli etnisiteye erişmek bakımından
önemlidir. Kalkolitik “bakır taşı” çağlarla bütünleşen bu dönemde
tarihin “uygarlığın” başlamasına yol açan tüm temel icatlar ve bilgiler
üretilmiş gibidir. Temel sanat, din, hiyerarşi kurumları oluşmuştur.
Aryenlerin en eski grubu olarak Hurriler “Ur: tepelik yer, yüksek yerler
ahalisi” kültürün doğuş merkezinde bugünkü Kürtlerin en eski ataları
olarak belirmektedir. Bölgede aynı halk grubu olarak MÖ 6.000'lerden
beri faal bir yaşama sahip oldukları bilinmektedir. Kuruluş aşamasında
Sümerlerle hem akraba hem de komşudurlar. Guti, Kassit, Lori, Nairi,
Urartu, Med adları sırasıyla benzer kültürü paylaşan gruplara Sümer-Asur
kaynaklı takılan adlardır.
Aryen kültür dalgası MÖ
9.000'lerde Anadolu'ya, 6.000'lerde Kafkasya'ya, Kuzey Afrika ve İran'a;
MÖ 5.000-4.000'lerde Çin, Güney Sibirya ve Avrupa içlerine kadar
yayılmıştır. Bu tarihler tarım kültürünün dünya çapında yayıldığını
göstermektedir. Kısmen fiziki olarak da yayılan Aryen göçmenler, MÖ
3.000-2.000'lerde kıta yarımadalarına, Hindistan, İngiltere, Yunanistan,
İtalya, İberik yarımadası ve Kuzey Avrupa'ya kadar sızmışlardır.
Gelişmelere bağlı olarak MÖ 2.000'lerde karşı bir hareket halinde Sümer
uygarlığının zenginleştirdiği alanlara; Hindistan, İran, Anadolu ve
Mısır'a yönelerek uygarlık süreçlerine katıldıkları tahmin edilmektedir.
Son derece hareketli bir dönem yaşanmaktadır. Sümer uygarlığının
çekiciliği bugünkü ABD gibi bir etkiyle etrafında ne kadar göçmen köy
toplulukları varsa kendine çekmektedir. MÖ 2.000'lerdeki büyük göç
hareketleri etnisite tarihinin en kapsamlı yayılım dönemidir. Bu
yayılmanın sonucunda Çin, Hint, Hellas, Anadolu, İran uygarlıklarının
temeli atılır. Bir nevi Sümer izi üzerinde kentleşmenin “devlet”
Mezopotamya'dan sonra ikinci büyük hamlesidir. Buna rağmen bu yıllarda
uygarlık kentleri göçmen denizi içindeki adacıklar gibidir. Esas eylemde
olan göçebelerdir. Üçüncü büyük göçmen hamlesi MÖ 1.000'lere doğru
başlar. Avrupa'dan, Kafkasya ve Orta Asya'dan güneyin uygarlık
alanlarına akan göçler, ilk dönem uygarlık, hanedan beylik düzenlerinin
yerini almaya başlarlar. Yunanistan'da Dorlar, Anadolu'da Frigyalılar,
Zagros-Toros düğümünde Medler, İtalya'da Etrüskler, bu hamlenin tanınan
büyük etnik gruplarıdır.
Bu gruplar MÖ 1.000'lerde
Roma devleti arasındaki uygarlıksal gelişmede büyük rol oynarlar. Grek,
Frig, Urartu, Med, Etrüsk uygarlıkları hamlenin en önemli etnik grupları
tarafından kurulan uygarlıklardır.
Etnisite hareketi
örgütlenme olarak hiyerarşik aşamayı geçmez. Bu sınırda ya içten ya da
dıştan çözülmezse devletleşme sorunuyla karşılaşır. Sümer modeline
benzer devletleşmeler, bu aşamaları başarıyla geçen gruplar için
geçerlidir. Daha çok temasta oldukları uygarlık modellerini taklit
ederler. Hiyerarşik yapının başka bir yapılanış potansiyeli yoktur. Bu
durumda sınıflaşma yaşanır. Alt tabakalar kısmen eski hallerinde kırsal
alanda, şehre yönelenler ise ya köleleşerek, asker olarak, ya da
yerleşik tabakalara katılarak sınıflı toplumu tamamlamaya çalışırlar.
Etnisite sınıflı toplum için daima taze kan demektir. Köylülük
kapitalizm için neyse, etnisite de eski uygarlıklar için benzer işlevi
yerine getirir. Günümüzle genel bir benzerlik kurarsak, kapitalist
yayılmaya karşı ulusal direniş ve akabinde kurulan ulusal devletin eski
uygarlıklardaki karşılığı, etnik direniş ve beylikler halinde etnik
tabana dayalı devletleşmelerdir.
İlk çağların bir nevi
sınıf mücadelesi olarak tanımladığımız dinsel peygamberlik hareketleri
uygarlıkların olgunlaşma dönemlerinde kaynağını bulur. Kent kökenlidir.
Orta sınıf damgasını taşır. İlk köleci sistemin akla aykırılığını öne
sürme cesaretini göstermişlerdir. İlk eleştirmenlerdir, ilk sosyal
isyancılardır. Yine bir nevi krallık kurumlarında etkili olmayan eski
şamanizm ve şeyhlik geleneğinden etkilenmişlerdir. Din tanrı
anlayışlarının soyutluğu, puta tapınmaya karşıtlıkları zihniyet
farklılaşması olarak görülmelidir. En temel iddiaları insan kralların
tanrı olamayacaklarıdır. Tanrı krallığın ideacılığıyla akıllı insanların
buna inanmayışları, aslında yönetici sınıfla kent ahalisi arasındaki
çelişki ve mücadeleyi yansıtmaktadır. Kent toplumundaki yasallıkla doğal
ruhçuluk arasındaki farkın kavranması tanrı kral inancının sarsılmasına
yol açar. Zihniyet farklılaşması kent ortamında daha hızlı gelişir. Yeni
arayışlara, kavram ve düşüncelere ortam sunar. Alışverişli meta düzeni
zihni daha çok çalıştırır. Analitik zekanın yöneticilik konumu artar.
Artan bilgi ve soyut kavramlaştırma bir aşamadan sonra resmi ideolojiyi
“inanılan mitolojiler” aşındırır. Yeni ideolojik arayışlarla peygamber
idealizmi dönemi açılır.
Tahminen MÖ. 3000'den beri
başlayan bu süreç, Hz. İbrahim'e kadar daha çok Sümer metropol
kentlerinde başlar. Barınamayınca uç bölgelere, kısmen özgür bir ortama
taşınırlar. Adem'den İdris'e, Eyüb'e kadar yaşanan döneme Urfa öncesi
peygamberlik demek doğru olabilir. MÖ 2.000'lerden 1.000'lere kadar Urfa
döneminin merkezi rol oynadığını varsayım olarak ileri sürebiliriz. Bu
dönemde peygamberlik geleneği muhtemelen iyice oturmuştur. Güçlü
kurumsal bir temel kazanmıştır. Başta Hz. İbrahim olmak üzere etrafa
birçok peygamber ihraç etmiştir. Birçok söylence bu varsayımı
doğrulamaktadır. MÖ 1.000'lerden Roma'nın yıkılmasına kadar Kudüs'ün
ikinci peygamberlik merkezi olarak öne geçtiğini belirlemek ikinci
varsayım olarak ileri sürülebilir. Kitab-ı Mukaddes bu dönem
peygamberlerinin kapsamlı bir listesini ihtiva etmektedir. Saul, Davut
ve Süleyman'la başlayan çok zengin ve güçlü bir anlatımı olan peygamber
maddeleri, daha çok sosyal yaşamı düzenleyen ahlak kuralları ve krallık
özlemi olarak değerlendirilebilir. Toplumsallığa çok güçlü bir vurgu
yapılmaktadır. Puta tapmaktan alıkoymak, rabbe bağlamak; özünde İbrani
kabilesini dağılmaktan koruma ve bir krallık olarak oluşmasının dinsel
anlatımıdır. Sümer mitolojileri nasıl tanrı kralların masalsı öyküsüyse,
Kitab-ı Mukaddes de kabileden krallık oluşturmanın dinsel öyküsüdür. O
dönemlerin hakim edebiyatı, zihniyet yapısı böylesi bir kutsal kitap
dilini gerektirmektedir. Biçimin ağdalığı altındaki özü yakalamak
önemlidir. Nitekim en son İsa'nın da amacı, aslında 'Sion'un kızı'
dediği Kudüs'e kral olmaktır. Bunu da hayatıyla ödemiştir.
Üçüncü ve son peygamberlik
dönemi, MÖ 0-MS 632 arası, Hz. İsa'nın doğumundan Hz. Muhammed'in
ölümüne kadar devam eder. İbrani kabilesi bu dönemden sonra
'Safarin-Yazarlar' denen katipler dönemine girerken, hıristiyanlık diğer
halklar arasında önce havariler, daha sonra papaz ve piskoposlarla büyük
açılım sağlar.
Grek ve Latince'ye
çevrilen peygamberlik literatürü “başta İncil” Batı uygarlığının
zihniyet yapısında köklü dönüşüme yol açar. Yarı tanrı Helen ve Roma
imparatorlarıyla girişilen mücadeleyle tanrılık idealarını ellerinden
alır. MS 312'de Büyük Konstantin'in hıristiyanlığı kabul etmesi ve sonra
resmi din olarak ilan etmesi tarihi bir sürecin son adımıdır. Bu da
insan tanrı olamaz diyen ilk peygamberlerden başlayan ideanın özünden
çok şey yitirerek de olsa başarıya ulaşmasıdır. Zaten islam biçimindeki
Hz. Muhammed önderlikli kol daha başlangıçta tanrı elçisi ve gölgesi
olarak misyonunu ilan eder. Hz. İsa'nın Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesini
de reddederek, insanların ancak tanrı kulu olabileceklerini en temel
ayet hükmü olarak vahiy eder. Fakat tanrı kulu anlayışı yine de tanrı
kral kültüründen olan etkilenmeyi göstermektedir. Tanrı kral yerine
'allah' konulmaktadır. Fakat bu, zihniyet savaşımındaki uzun mesafeyi
gösteren çarpıcı bir örnektir. İnsanların tanrı krallarla savaşımının
binlerce yılları bulduğunu kanıtlamaktadır. Ağır kölelikten kurtulmanın
kolay olmadığını vurgulamaktadır.
Zaten tanrı krallar dönemi
Roma İmparatorluğu'nun sonlarında aşılınca, Hz. Muhammed'le bu dönem
tamamen sona erer. Peygamberliğin temel ideası, insanların kendilerini
tanrı ilan edemeyeceklerini esas alıyordu. Tek maddelik parti programı
gibi adeta gereği yerine gelince varlığını sürdürmenin anlamı kalmıyor.
Gerisi iz, öykü ve gölgelerdir.
Tek tanrılı Ortadoğu
dinlerinin esas ürünü ortaçağın feodal devletidir. Klasik köleciliğe
göre daha yumuşatılmış 'serf' köleliği, diğer anlamıyla geliştirilmiş
köleliktir. Kölelikte bir basamak üste çıkmadır. Serf olmayan kölelikte
de gelişme yaşanır. Sultan “savaşçı iktidar gücü” tanrının gölgesi
sayılmaktadır. Tanrı kral kültünün devamı olarak düşünülmelidir.
Demokratik duruş ve komün
özellikleri açısından her iki hareket yine de insanlık tarihinde
özgürlük ve adalete doğru küçümsenmemesi gereken adımlardır.
İlkçağ ve klasik dönem
köleciliğine karşı binlerce yıllık bir direniş geleneği, zihniyet,
politika, sosyal ve ekonomik alanda önemli kazanımlar sağlamıştır.
Yazılı tarih her ne kadar bu kazanımları ayrıştırmasa da, gerçekliğinden
kuşku duyulamaz. İnsanlık kültürü büyük ölçüde bu iki direniş kanalından
beslenmiştir. Bunlar tüm sanatların başta gelen konuları olmuşlardır.
Mabetsel anıtları tüm görkemiyle günümüze kadar gelmişlerdir. Toplumsal
ahlaktan kırıntılar kalmışsa, yine bu gelenekten ötürüdür. Ölümsüz
destanlar, azizler, evliya menkıbeleri büyük insanlık duruşlarını
yansıtırlar. On yıllarca inzivaya çekilen, zindanda çürüyen, çarmıhlara
gerilen, bir dilim ekmek, zeytin, üzüm ve hurmayla kendini terbiye eden,
insan acısını duyan, bilgeliğe en yüce değeri veren bu geleneklerdir.
Bireyciliğe değil, komün yaşamına, manastır düzenine, bilgi birikimine,
sanat ve zanaatın gelişimine tam bir okul değeri veren yine bu
geleneklerdir. Savaşçı iktidar kliğinin öldürmekten ve ölmekten başka
bir şans tanımadığı insanlığa barışı düşündürten, insan onurunu koruyan,
yardımlaşmayı esas alan, kardeşliğe vurgu yapan, evrenselliğe açılım
sağlayan yine bu soylu gelenek kanallarıdır. Sınıflı toplumu
getirememişlerdir; hakim toplumsal sistemin içinde çoğunlukla erimekten
de kurtulamamışlardır. Kendileri de bazen eski efendileri kadar
hiyerarşik ve devletçi kesilmişlerdir. Fakat insanca değerlerden
günümüze bir şeyler kalmışsa, bu hareketlerin bundaki payını düşünmek
gerçeğe hakkını vermekle eştir. Günümüzdeki demokratik duruş, özgürlük
eşitlik, doğal çevre arayışı, insan hakları, kültürel kimlikler iki
büyük geleneğin katkısı düşünülmeden izah edilemezler. En az çağdaş
bireysellik kadar demokrasi için vazgeçilmez bir zemin olan kamusal alan
bu iki büyük hareketin başta gelen mirası olarak düşünülürse, geleneğin
olumlu etkisi daha gerçekçi ve çözümleyici olarak anlaşılacaktır.
Demokratik duruş ve
komünalizmin taslağını verdiğimiz çerçeve anlatımı bile Roma
imparatorluk toplumunu daha iyi anlamamıza imkan vermektedir. Tüm
öncülleri gibi Roma da, içinden gelen sosyal komünal hareketle,
kuzeyinden gelen etnik, doğal topluma yatkın toplulukların savunma
saldırı hareketliliğiyle birkaç yüzyıllık süren dönemin sonunda
çözülecektir. Roma'nın çözülüşü ve bir parçasının MS 4. yüzyıl
sonlarında yıkılışı, etnisiteyle dinsel komünlüğün aralarındaki
ilişkinin dolaylı da olsa birleşik zaferidir. Halkların ve komünal
düzenin karmaşık da olsa büyük zaferidir. Şüphesiz devletçi zihniyet ve
kült yıkılmadı. Kartopu gibi parçalansa da, erimeden varlığını birçok
alanda yeniden oluşturmaktan bir an bile geri durmadı. Bir kez daha
görüyoruz ki, savaşçı iktidar uzun süreli parçalanmayı kaldıramaz.
Zincirin halkaları gibi parçaları ekleyerek, halkalarını çoğaltarak
devam edecektir. Doğuda Bizans'la, Avrupa'nın bakir topraklarında Frank,
Şarlman ve Kutsal Roma İmparatorluğu varlığını yeni formlar altında
sürdürecektir.
Roma'yı esas olarak
dışarıdan Aryen kültür kökenli Germen boyları çökertti. Orta Asya'dan
gelen Hunlar, yine onlarca yıl bu yapıyı sarsıp durdu. Etnisitenin
gücünü hesaba katmadan, Roma'yı ve büyük savaş makinesini işlemez duruma
getirmek düşünülemez. Barbar saldırıları altında Roma uygarlığının hazin
çöküşü demek demokratik toplumcuların dili olamayacağı gibi, gerçeğin
dili de olamaz. İmparatorlar zincirini gözler önüne getirdiğimizde,
savaşçı iktidar gücünün korkunçluğunu daha iyi anlarız. Barbarların
“özünde halk özgürlük güçlerinin” bu gücü yıkması en büyük özgürlük
adımlarından biri olarak anlaşılmaktan hiçbir itiraz bizi alıkoyamaz.
Roma'nın çözülüş
gerçeğinde bir kez daha doğrulanan, tarihin esas olarak şiddet savaşı
siyaset, sosyal, ekonomik ve moral yapısının kaynağı haline
getirenlerle, demokratik duruş ve özgür eşit komünal yaşamda ısrar eden
ve direnenler arasındaki savaşımla belirlendiğidir. 'Barış ve istikrar'
denen düzenin altında bu sürekli savaş durumunun yattığı göz ardı
edilmediğinde, toplumsal gerçeklik daha iyi anlaşılmış olur.
MS 5.-15. yüzyıllarında
Avrupa ortaçağına girişte, arkasında taslağını çizmeye çalıştığımız
böylesine bir tarih yatmaktadır. Bu tarih olmadan, Avrupa'nın değil
uygarlık yaratmak, 'sıfır' bile öğrenemeyeceğini anlamak gerekir. Feodal
kuluçka döneminde uzun süre yattıktan sonra tüm gücüyle bilme, yeni
zihniyet kazanma çabasına girmesi, bu tarih düşünülmeden hayale bile
getirilemez. Avrupa'nın daha sonra hakkıyla yöneldiği bilim ve tarih ona
gerekli olan gücü verecektir. Bu iki güçle doğru tarih ve bilme
yöntemiyle layıkıyla uygarlıkta büyük bir aşama yaratılacaktır.
Hıristiyanlığın ortaçağa
katkısı sınırlıdır. Engizisyonuyla daha çok yeni doğuşu engellemek
istemiştir. Geçmişten gelen olumlu kanalları “heretikler (mezhep),
cadılar (özgür kadın kalıntıları), simyacılar (bilim öncüleri)” ateşle
yakarak kurutmaya çalışırken, etnisitenin taze anılarına dayanan doğal
yaşama yatkınlık eğilimi ve protestanlıkla kendi iradesi kırılacak ve
yeni uygarlığın zihniyet ve iradesi daha açık ve güçlü hale gelecektir.
Protestanlıkla dinde çoktan kemikleşmiş tutuculuk aşılırken, etnisitenin
kültürüne dayalı olarak da uluslaşmanın önü açılacaktır.
Bu büyük tarihsel
gelişmenin amacının kapitalist sistemin planlı gelişimi olduğunu iddia
edebilecek hiçbir kanıt yoktur. Esas gelişmesi gerekenin demokratik
uygarlık olduğuna dair elde daha çok kanıt vardır.
Uygarlık tarihinde ortaçağ
feodal sistemi ilkçağ köleliğinin dogmatizm niteliğini sınırlamakla
birlikte değiştirerek devam ettirdi. Tanrı krallar yerine geçen tanrı
gölgesi saltanat dogmatizmin form değişikliğidir. Özü korunmaktadır.
Savaşçı iktidar yapısı Avrupa ve Asya'nın geniş alanlarına yayılarak
gücünü arttırmıştır. Yorgun Roma ve Pers İmparatorluklarının yerine,
taze kan Arap-İslam, Cermen-Katolik Hıristiyan, Slav-Ortodoks Hıristiyan
sistemleri kurulmuştur. Daha gecikmeli Türk-İslam, Moğol-İslam
sistemleri aynı süreci devam ettirmişlerdir. İmparatorlukların bu yeni
biçimlerinde önemli olan, bünyelerine kattıkları taze kan olarak yeni
kültür unsurlarıdır. Her ne kadar Roma-Pers izi üzerinde onlara
öykünerek güç olmuşlarsa da, hıristiyanlık ve islamın getirdiği daha
güçlü zihniyet-iman yapısı, savaşçı iktidar gücüne ihtiyaç duyduğu
benzini, enerjiyi verip uzun süre devam ettirebilecek zenginliktedir.
Diğer yandan tarihin en güçlü ve uzun süreli göç yaşamına alışmış Arap,
Cermen, Türk ve Moğol hiyerarşik güçleri, dayandıkları kavim
gruplarından istedikleri kadar inançlı asker derleyecek durumdaydılar.
Daha rahat ve zengin şehir yaşamı yeni kavimlerin yoğunluklu alanlarına
yayılacak biçimde bir cazibeye sahipti.
Aslında etnisitenin alt
tabanıyla islam ve hıristiyanlığın kurtuluş arayan yoksul manastır,
tarikat kesimleri farklı bir dünya ve yaşam peşindeydiler. Devlet ve
hiyerarşinin baskı ve istismarından nefret ediyorlardı. Bu yüzden büyük
hareketliliğe katılmışlardı. Beklentileri için en doğru yorum; tarikat,
manastır ve eski doğal komünal yaşamın bir sentezi olarak hümanist
evrensel demokrasiydi. Dönemin evrensel zihni ve yüreği diyebileceğimiz
Hz. Mevlana vb her iki dinde çoktur. "Yetmiş iki milletten olsan da gel.
Geçmişten ne günahın varsa yine de gel" diye özetleyebileceğimiz
yaklaşımı son derece evrensel bir demokratizmi içermektedir. Ortaçağın
demokrasi ve evrensellik akımını seslendirmektedir.
Dönemin çok yaygın
manastır, tasavvuf akımlarına bu çerçevede yaklaşmak ufuk açıcıdır.
Etnisite ve dinin üst tabakası feodal devlet gücü haline gelirken,
yoksul alt kesimleri çok geniş alanlara yayılmış manastır “islamdaki
karşılığı tarikat ocakları” ve dergahlarda komünal düzen gücü halinde
yaşamaktadır. Bu, sınıfsal anlamı derin olan bir bölünmedir. Bir anlamda
ortaçağa özgü savaşçı iktidar gücüyle “kendine dayalı işbirlikçi
kesimlerle birlikte” demokratik komünal halk arasındaki ayrışma ve
mücadeledir. İslam dünyasındaki batıni-sünni ve hıristiyanlıktaki
katolik-heretik çelişkisi bu gerçeği yansıtmaktadır. Kavimler bünyesinde
benzer ayrışmalar görmekteyiz. Selçuklu-Osmanlı-Türkmen; Arap halifeler
hariciler vb çelişkiler, aynı kavim içindeki sınıfsal çelişki ve kavgayı
yansıtmaktadır. Yoksul hareketlerinden bazıları ileri düzeyde
siyasallaşmayı becerdiler. Karmatiler, haşhaşinler, fatimiler, aleviler
yoksul halk kesimlerinin sınıfsal ayrışmaya tepki ifadeleridir;
ortaçağın ilkel demokrasi örnekleridir. Fakat toplumsal sisteme hakim
saltanat anlayışı bu hareketlerde daha ileri bir demokratik oluşuma
imkan vermeyecektir. Dıştan baskılar, içten yozlaşmalarla erkenden
tasfiye olup etkinliklerini yitireceklerdir. Avrupa'da ve Orta Asya'da
kalıcı etkiler yaratan bir nevi manastır kültürü diyebileceğimiz
oluşumlar daha uzun süreli yaşamayı bildiler. Manastırlar bilim ve
üretim tekniklerinde de önemli roller oynadılar. Bilim ve hayatın öz
gücüydüler. Ortaçağ üniversite ve medreselerinin doğuşu manastır ve
dergah çalışmalarıyla yakından bağlantılıdır.
Savaşçı iktidar grupları
büyük boğuşmalar pahasına sistemin hakim gücü olmayı başardılar. Bunda
zihniyet ve kurum olarak devlet olgusunun geleneksel gücü
belirleyicidir. Örgütleniş ve yönetiş tarzı ilkel, yarım demokratik
oluşumlara fırsat tanımayacak kadar yetkinliğe sahiptir. Daha önemli
olan, hakim olmalarından ziyade, tarihin bu yönünün büyük boğuşmalarla
iç içe yürüdüğüdür.
Aşırı propagandayla kabul
ettirilen 'allahın gölgesi, yüce sultanlık' baştan sona entrika,
zorbalık ve talanla örülü devletin bin makyajlı yeni figürüdür. İslamda
ve hıristiyanlıkta Roma ve Perslerden devralınan ve kartopu-nartopu
olarak benzettiğimiz savaşçı iktidar gücü, ortaçağ feodalizminde dini
elbiselere bürünerek kendini kalıcı kılarken, iddia ettiğinin tersine,
Roma ve Pers İmparatorluklarını zulüm ve talanda çok geride bırakan
niteliklere sahipler. Buna karşın hiyerarşileri tarafından kendilerine
ihanet de edilse, geride ve altta bırakılan yoksul etnisite, manastır ve
sapkın mezhep tarikat hareketleri sanıldığından daha fazla demokratik,
komünal ruhlu toplum ve halk gerçekliğini temsil eder, nitelerler.
Günümüzü anlamak için daha önceki çağlar kadar ortaçağ gerçekliğini
binlerce yıldır egemenler tarafından takılan at gözlükleri ve teneke
yüreklerle değil, bu tanımlamalar bağlamında anlamak ve duymak, özgürlük
ruhu ve bilinci için büyük önem taşır. Ruhunda ve bilincinde tarihi
doğru yaşamayanlar hiçbir özgürlük ve eşitlik iddiasında bulunamazlar.
Demokrat olamazlar.
MS 13. ve 14. yüzyıllardan
itibaren Doğu toplumlarının olumlu mirasından gerekli olan ne varsa
almayı başaran “bunda manastır hareketi belirleyicidir” Avrupa ortaçağ
uygarlığı, tazeliğinin de yaratıcılığıyla hızlanan adımlarla Rönesansı
hazırlamak durumundadır. Klasik biçimiyle feodalizmin uzun sürmemesini
daha yakından anlamak önemlidir. Sınıflı toplum ilkçağ köleliğiyle en
uzun süreyi “MÖ 4.000-MS 500” yaşamakla bu potansiyelini önemli oranda
açığa çıkartmıştı. Ortaya çıkarabileceklerini sergilemişti. Feodal
sınıflaşmanın bu sürece katkısı sınırlı olmuşsa, bunda potansiyelinin
zayıflığı rol oynar. Toplumsal sisteme fazla katkıyı yapabilecek durumda
değildir. Zaten hem etnik, hem dini hareketin amacı bu sistemin köklü
aşılmasını gerektiriyordu. Hiyerarşilerin imparatorluk öykünmeleri esas
amaç değildi. Bir nevi dinin sosyal, etnisitenin kavimsel devrimini
istismar ederek, yeni savaşçı iktidara ulaşmışlardı. Yoksul kitlelerin
direniş bayrağında Fransız Devrimi'nden çok önce 'eşitlik, kardeşlik ve
barış' yazılıydı. Binyıllık tanrısal saltanat altında bunlar
yaşanacaktı. 'Mahşer ve cennet'le ütopyaları ebedileşecekti. Entrika ve
zorbalıkla talan sanatında uzun geleneklerinde ustalaşan hiyerarşi,
aldatarak, bastırarak bildiğini okuyacak ve yapacaktı.
Batı Avrupa'da sürecin
uzun sürmemesinde manastırın gerçek aydınlanma gücüyle “islamda bu güç
fazlasıyla saltanatın etkisinde kalmıştır” etnisitenin “özellikle
Germenlerde” hala taze olan doğal toplum ruhunun önemli rolü vardır. Bu
iki güç tarihin tüm aşamalarında olduğu gibi bilincin ve iradenin
özgürlüğünü devam ettiriyorlardı. Bilim ve özgürlük bayrağını Batı
Avrupa'nın mümbit topraklarında büyük bir merak ve heyecanla
dalgalandırıyorlardı. Ne Roma imparatorluk kopyası ortaçağ prens ve
kralları ne de ruhları haline gelen resmi kilise engizisyonları önlerini
kesmeye yeterliydi. Büyük düşünce ve özgür ruhlu insanlara sahip olduğu
için, bu yaratılış dönemine saygılı ve duyarlı yaklaşmak, günümüz Batı
uygarlık gerçeğini öğrenmek açısından son derece önemlidir. Yaratılan
değerler en az neolitik köy tarım devrimiyle şehir uygarlık
devimindekiler kadar anlamlıdır. Doğuda sönmeye yüz tutan yaratıcı
bilinç ve özgürlük ruhumuzun devam etmesidir. Avrupalı insanın elinde
büyütülen bilinç ve özgürlük, binlerce yıl taşıdığımız, öncülük
ettiğimiz bilgelik ve doğal toplum ruhumuzdur. Yabancı değil, bizim olan
bir gerçekliktir.
15. yüzyılla başlatılan
Rönesans “yeniden doğuş” hareketi, aslında babası da annesi de Doğulu
binlerce yıllık sülalenin son çocuğudur. Onu sanki Avrupa'nın Adem'le
Havva'sından doğmuş gibi sanmak büyük bir yanılgıdır. Belki de Doğu'nun
sürgün çocuğudur. Rönesans açık ki 13. ve 14. yüzyılların giderek
hızlanan bir devamıdır. Büyütüldüğü zemin Roma kopyası krallık ve
piskoposluk sarayı değil, kırsal alan manastırlarıyla yeni yükselen kent
üniversiteleridir. Ne siyasal askeri güç ne de feodal tüccar ekonomik
güç bu çıkışta belirleyicidir. Kır manastırı ve kent üniversitesi kendi
emekleriyle geçinen, halkın beslediği ve umut bağladığı, desteklediği,
özgürlük ve bilincin yükseltildiği bağımsız çalışma mekanlarıdır. Şunu
önemle vurgulayacağım: Rönesansa götüren yol belirleyici olarak kral ve
kilisenin saraylarından değil, halkın komünal okullarından geçmektedir.
Ne feodal sınıfın ne de ortada olmayan burjuvazinin çizdiği bir yoldur.
Uygarlık nehrinin akışı
açısından yerini ve zamanını belirlemek gerekirse, yine Sümer
kaynağından yola çıkmak öğretici olacaktır. MÖ 3.500-2.500 döneminde
Uruk ve Ur siteleri etrafındaki oluşum, dalga dalga Nippur, Babil,
Ninova merkezli olarak Dicle-Fırat kuzeyine doğru yayılır. Bu merkezler
etrafındaki dönemleri MÖ 2.500-2.000 Nippur, 2.000-1.300 Babil (eski ve
orta dönem), MÖ 1.300-600 Asur, MÖ 600-300 son Babil dönemidir.
Mezopotamya dışında direkt Sümerlerden etkilenen Anadolu Hititleri MÖ
1.700-1.200, Medya'da MÖ 900-550, Persiya'da MÖ 550-300 dönem
uygarlıkları yaşanmıştır. Klasik Grek ve Roma uygarlığını ikinci büyük
zihniyet devrimine bağlı olarak değerlendirebiliriz. Bunlar mitolojik
düşünceden felsefi düşünceye geçiş döneminin uygarlıklarıdır. Doğunun
Batı'daki en son ve büyük temsilcisi Troya'nın düşürülmesinden sonra
gelişmeye başlamıştır. Hellas ve Etrüskler farklı, özgün bir gelişmeye
ulaşamamışlardır. Geleneksel yayılmanın göçleri konumunu pek
aşamamışlardır. MÖ 1.000'lerde başlayan Grek ve İtalya uygarlıkları, MÖ
500'lerde felsefi düşüncenin gelişmesiyle özgünlüğü olan bir uygarlığa
geçiş yapabilmişlerdir. Aslında Sümer ve Mısır uygarlık izlerinde uzun
süre beslenmeleri, kuzeyden gelen göçlerle bileşimleri sonucunda,
coğrafi özelliklerinin de etkisiyle özgünlük yakalanmıştır. Grek ve
İtalya yarımadasındaki gelişmeler, Anadolu'daki Hitit uygarlık
gelişmesinin devamıdır. Bunda Mısır ve Doğu Akdeniz'deki Fenikelilerin
yoğun katkısını da eklediğimizde, özgün gelişmenin dayanakları daha iyi
anlaşılır. Yaklaşık MÖ 1.000-MS 500 dönemini kapsayan Grek-Roma
halkasının daha da yayılması Avrupa-Atlas kıyısında durur. Farklı zaman
ve coğrafi koşullar üçüncü büyük versiyona koşutluk oluşturur. Uygarlık
nehrimiz Batı Avrupa kıyılarına vurduğunda en verimli bir dönemine daha
erişecektir. MS 1.500'lerde başlayan üçüncü büyük uygarlık devrimidir.
Rönesansı dünya uygarlık zincirine bağladığımızda bu yönlü bir akış
gerçekçidir.
Rönesansın en doğru tanımı
zihniyet devrimi olarak yapılanıdır. Devrim birkaç alanda köklüdür.
Birincisi, dinsel düşüncenin tanrısallık adına adeta hiçleştirdiği birey
yeniden doğmuştur. Hıristiyanlık teolojisi MS 1.250'lerde Aristo sentezi
ile skolastik dönemin zirvesine ulaşmıştır. Metafiziğin en gelişkin hali
de denilebilir. İnsan adeta unutulmuştur. Tanrının kuklası bile
olamayacak kadar yaşamdan silinmiştir. Dine dayalı toplumsallığın en
aşırı bir biçimine varılmıştır. Pratik somut yaşamla hiç bağdaşmayan bu
biçime insan doğallığının uzun süre dayanması zordur. Heretizm “sapkın
mezhepçilik” cadılık “hıristiyanlaşmamış doğal toplum kadını” ve
simyacılık “doğa elementlerinden altın oluşturmak, bilimsel arayış”
çabaları, hıristiyan dogmatizmine karşı özgün zihniyet direnişini temsil
etmektedir. Engizisyonun önlemek istediği, özgür bireye yol açabilecek
gelişmelerdir. Hıristiyan dogmatizminden kopup özgür doğa düşüncesine
sıçrama yapan en çarpıcı örnek Giordano Bruno'dur. Tam bir doğa tutkunu
olan Bruno tanrı doğa ayrımı yapmaz. Canlı bir doğa “evren” anlayışı ile
sarhoş gibidir. Doğanın kendi başına işleyişine o denli hayrandır ki,
sonuçta coşkun Rönesans öncüsü Roma'da MS 1.600'de cayır cayır
yakılmıştır. Spartaküs ve Saint Paul'ün anılarına yaraşırcasına.
Doğaya dogmatizmden kopmuş
bakış tarzı ile yaklaşmanın önemli bir sonucu da bilimsel yöntemin
gelişmesidir. Metafizik kurgusal yöntemin doğal gerçeklikten kopardığı
insan zihni yöntem değişikliğiyle yeniden doğaya yönelmeyi bilmiştir.
Bilimsel yöntemin adeta peygamberleri olan Roger ve Francis Bacon'la
Galileo Galilei gözlem, deney ve ölçüyü doğaya dayatarak bilimin
gelişeceği yolu ardına kadar açmışlardır. Bilimsel zihniyetin gittikçe
gelişmesi, yöntemi ile yakından bağlantılıdır. Felsefi yaklaşım doğaya
umutla yaklaşım anlamına gelirken, yönetme de bu umudun gerçeğe
dönüşmesi demektir. Felsefi öngörü ve varsayımlar bilimsel alanları ve
olgularını aydınlatırken, gözlem, deney ve ölçü bilimsel kanıtlamayı
sağlamaktadır. Deney ve ölçü olmadıktan sonra, sadece felsefi
varsayımlarla doğadan yararlanmak mümkün değildir. Deney ve ölçüye
vurulmayan her olgu hakkında nelerin nasıl sonuç vereceği anlaşılamaz.
İslam dünyasında bu yönlü atılan adımlar bazı sonuçlar vermişse de,
sistemli bir yönteme dayanmadıkları için bilimsel bilgiye sınırlı
katkıda bulunmuşlardır. Batı uygarlığının temel dayanağı olan bilimsel
bilgi, ancak temel yöntem sorununu çözümledikten sonra hızlı bir gelişme
sürecine girmiştir. Yöntem sorununun çözümü bilimsel devrime yol
açmıştır. Rönesansla gerçekleşen bilimsel yöntem arayışları yeni felsefe
ekollerinin gelişiminde de rol oynamışlardır. Felsefe ile bilimin
birbirine yakınlığı ve bağlantısı, daha verimli bilimsel bir sürecin
gelişmesi kadar, bilimle bağlantısı yapılan gelişkin felsefi yapıların
ortaya çıkmasına da yol açmıştır.
Rönesansın temeli de
diyebileceğimiz ve tanrıdan tamamen kopmuş bu düşünce ve duyuş tarzı en
büyük paradigma değişimidir. Gerçekleşen zihniyet devrimini sıradan
görmemek gerekir. Bu en zor gerçekleşen devrim türüdür. Dinsel
dogmatizmden kurtulmak ve öz duygu düşünce gücüyle yaşama anlam vermek
Batı uygarlığının en önemli kazanımıdır. Cıvıl cıvıl, canlı, renkli, her
şeyiyle heyecanlandıran, kendinde büyük potansiyeller barındıran doğa
büyük umutlar vaat etmektedir. İnsanın binlerce yıl aradan sonra doğaya
önemli bilinç birikimi ile dönüşü diğer tüm gelişmelerin kaynağıdır.
İkinci büyük değişim
dindeki reformdur. Doğal toplum anlayışına aşırı ters düşen
hıristiyanlık dogmatizmine tepki kaçınılmazdı. Germenlerin doğal toplum
gelenekleri, dinle yeni tanışmaları reformun bu kültürden gelmesinin
koşullarını teşkil etmektedir. Protestanlık aslında Germen halkının
hıristiyanlık yorumudur. Dogmatizmin daha yumuşatılmış, çalışmayı
engellemeyen, bilime açık revizyon ve reformasyonunu temsil etmektedir.
Bir nevi din saltanatına tepkidir. Dinin aşırı siyasallaşmış, pratik
gelişmelere engel teşkil eden, halkların özgünlüğüne ve özgürlüğüne yer
vermeyen büyük tutuculuğuna vurulan bir darbedir. Zihniyet devriminin
teolojik anlamdaki yansımasıdır. Dogmatik kalıpların yıkılmasıyla
felsefi düşünce hızlı bir gelişme sürecine girmiştir. Nasıl ki Batı
Anadolu'da MÖ 600'lerde mitolojik düşüncenin aşılmasıyla tarihi felsefi
dönem açılmışsa, Batı Avrupa bölgesinde de dinsel dogmatizmin
aşılmasıyla daha gelişkin bir felsefi çağa ulaşılmıştır. Zihniyet
devriminin en gelişkin alanı olan felsefe, Spinoza ve Descartes'ta adeta
peygamberlerini bulmuştur.
Rönesansla doğan üçüncü
bir gelişme insan merkezli yaşam biçimidir. İnsan her şeyiyle tanrının
olmalıdır anlayışı köleci zihniyetin değişik bir formudur. Tanrı kral
kültünden tek tanrılı dinlere sızmış mitolojik düşünce formu olarak
bireyi yaşamdan adeta silmiştir. Bu, kölenin her şeyiyle efendisinin
aracı olmasından kalmadır. Bireyin efendi ve tanrı kimliğinde bu denli
yitirilişi, kendine ait bir yaşamının olmaması anlamına da gelmektedir.
Tanrı ona ait değil, o tanrıya aittir. Tercüme edersek, insanlığın
devletleşmiş din hiyerarşisine aşırı bağımlılığıdır. Dinin egemen sınıf
lehine bu yönlü gizli bir köleliği her dinde mevcuttur. Rönesansın
insana saygıyı canlandırması, toplumun bireyin yaşamını daha anlamlı
kılmanın varoluş tarzı olduğu biçimindeki tanıma da uygundur. Toplumsal
varoluş bireysel yanı yok ettiğinde, orada kölelik yerleşmiş demektir.
Sovyet sosyalizminde gerçekleşenle Sümer rahip devlet sosyalizminde
gerçekleşenler özde aynıdır. Birey ne adına olursa olsun eritildiğinde,
onun adına kölecilik denilir. Klan ve ilkçağ çok tanrılı, totemli
dinlerinde esas olan bir nevi toplumun yansımış figürü olan bu kavramlar
bireye güç veriyordu. Ortaçağın dinsel anlayışı bireyi silmesi açısından
asıl toplumsallıktan ciddi bir sapmayı temsil eder.
Hümanizm, bireysellik ve
reformasyon insanı yaşamın merkezine çekmekle toplumsal varoluş
tarzındaki sapmaya ciddi bir karşı koyuşu gerçekleştirmiştir. Rönesans
bu yönüyle tarihte en temel zihniyet aşamalarından biridir. İnsan
yaratıcılığı, doğallığı için gerekli olan en önemli adımdır. Ekolojik
toplumun dayanabileceği bir yola, zemine giriştir. Fakat daha sonraki
kapitalizm zihniyetinin hakimiyetini geliştirmesi, bireysellikten
bireyciliğe geçişi tüm kazanımları geri aldığı gibi, tarihte en büyük
ekolojik sapmanın da yolunu ardına kadar açmıştır. Ekolojik felaketin
kaynağı Rönesans zihniyeti değil, onun kapitalizmle saptırılması,
özünden boşaltılması ve tersinden toplumsal varoluş halinden
kopartılmasıdır. Mitolojik ve dinsel dogmatizmin tanrı toplumu
biçimindeki toplumsal varoluş gerçekliğinde yaptığı sapmayı, kapitalizm
toplumsallığı bireycilik lehine silerek tersinden gerçekleştirmektedir.
Günümüzün en temel sorunlarından ekolojik sapmayı değerlendirirken,
konuya daha derinlikli yaklaşacağız.
Yaklaşık üç yüz yıllık
birikime (MS 1.400-1.700) sahip olan Rönesans dönemi Batı uygarlığının
esas itibariyle düşünme tarzını ortaya çıkarmıştır. Doğa ve toplumdan
koparılmış insan zihnini yeniden, daha derinlikli bir felsefi ve
bilimsel yola bağlayarak yeni uygarlık için gereken yolu ardına kadar
açmıştır. Bu gelişmeyle bağlantılı olarak ele alınması gereken bir
yöntem sorunu var. Özellikle marksist tarih anlayışının aşırı
materyalist yorumunda yapılan bu büyük yanlış, toplumsal formların düz
çizgisel anlatımıdır. Sanki kapitalizmin gelişmesi, bir sistem olarak
kurulması zorunlulukmuş gibi bir anlayışın, belki de hiçbir kapitalist
ideologun kapitalizme yapamadığı hizmeti hem de antikapitalizm adına
yapmış olmasıdır. Çelişkili gelebilir, ama geriye baktığımızda daha iyi
anlamaktayız ki, kapitalizmin hiçbir ideologu marksist kökenli kaba
materyalistler kadar sisteme hizmet etmemiştir.
Rönesansı tarihin en
önemli zihniyet devrimlerinden biri olarak değerlendirmeyle birlikte,
daha da önemli olan sorun, hangi toplumsal sistemle bağlantılı
olduğudur. Klasik tarih anlayışları Rönesansı kapitalist toplum
sisteminin zihniyet hazırlığı olarak değerlendirirler. Marksist tarih
anlayışı da sistemin doğuşunu adeta ilahi emir saymaktadır. Bu
görüşlerin tümü bizzat kapitalizme bağımlı yaşamın bir sonucudur.
Sermaye birikimi tarihin
her döneminde az veya çok vardır. Sümerlerden beri özellikle ticaretin
gelişmesiyle servet ve sermaye birikimini sıkça görmekteyiz. Ekonomik
zenginler türemiştir. Yahudiler bu konuda tarihi bir üne sahiptir. Buna
rağmen hakim sistem haline gelememişlerdir. Hem üst devlet topluluğu,
hem alt komünal topluluklar birikimi tehlikeli sayıp kuşkuyla
bakmışlardır. Büyük kötülüklerde ebelik yapabileceğini hep göz önüne
getirmişlerdir. Bunda en önemli etken de toplumsal ahlakı yırtmasından
duyulan korkudur. Savaşçı iktidar gücü bile, ne kadar toplum üzerinde
hükümranlık sürdürse de, toplum ahlakını yırtmayı göze alamaz.
Hiyerarşinin kurumlaşması olarak dayandığı toplumsal olguyu koruyarak
varolması esastır. Fiziksel olarak yok etse bile, bunu ahlakıyla
birlikte yapar. Bir toplumu temel ahlaki geleneğinden soyutlamak, onu
çıplak, savunmasız, her tehlikeye açık bırakmaktır. Kapitalist
sermayenin sistem haline gelmesi ahlakı, dolayısıyla toplumu çözmeyle
yakından bağlantılıdır. İradesi dışında bu böyledir. Toplumsallığı
çözmeden kapitalden sistem oluşamaz. Sistem olmaya doğru gittiğinde çok
yıkıcı olur.
Marks ve Engels Komünist
Manifesto'da bu süreci çarpıcı bir üslupla dile getirirler. Biraz da
şaşkındırlar. Kapitalizme devrimci rol atfederken bile yıkıcılığını,
insafsızlığını, biran önce aşılması gerektiğini ısrarla belirtirler.
Kapitalizm herhangi bir toplum sistemi değildir. Bir nevi toplumun
kanserli sistemidir. Genelde sınıflı toplum olarak uygarlığı, özelde
kapitalist uygarlığı bir toplumsal hastalık olarak incelemek, bu temelde
yaklaşmak büyük önem taşır. Kanser doğuştan gelen bir hastalık değildir.
Vücudun yıpranması ve bağışıklık kabiliyetini kaybetmesiyle kendini
gösteren bir hastalıktır. Toplumsal olguda da yaşanan buna benzerdir.
Uygarlık sistemlerinde yorulan toplum, sermayenin sızmasıyla tüm
dokularında yani kurumlarında kanser hastalığına tutulur. Türüne bağlı
olarak az veya çok öldürücü etkiye maruz kalır. Sadece 20. yüzyıl
savaşlarını çözmek bu gerçeği birçok yönüyle aydınlatır. Aşırı rekabet,
kar, azami kar, işsizleştirme, açlık, yoksulluk, ırkçılık,
milliyetçilik, faşizm, totalitarizm, demagoji sanatı, ekolojik yıkım,
aşırı finans, devletten daha zengin şahıslar, atom bombası, biyolojik ve
kimyasal silahlar, aşırı bireycilik kapitalist sistemin kanser türleri
olarak düşünülmelidir.
Kapitalizme ilişkin bu
kısa tanımlamayı Rönesansla bağını doğru anlayabilmek için yaptık.
Rönesans tanımı “genel kabul gören haliyle” öz olarak doğayı, toplumu ve
bireyi her tür dogmadan uzak tutku derecesinde kavramayı, sevmeyi esas
almaktadır. Doğanın ve bireyin kutsallığına dönüştür. Bu bireyin de
kapitalist birey olmadığı; doğa bilgisiyle, sanat ve felsefeyle yüklü,
savaştan kaçınan, doğal, eşit ve özgür bir toplum arayışında olduğu
ortak bir yargıdır. Rönesans ütopyaları kapitalist değil, komünalisttir.
Ortaya çıkan yeni toplumsal sistemin kapitalizm olduğuna dair inandırıcı
bir araştırma yoktur. Manastırlarda komünal bir hayat geçerlidir. Yeni
doğan kentlerde hakim olan ruh demokrasiden yanadır. Bilim adamları,
felsefe ve edebiyat yapanlar, sanatla uğraşanlar zorlukla geçinen emekçi
insanlardır. Sermaye birikimiyle uğraşanlar sınırlı olup, özellikle
faizcilikten ötürü toplumsal nefreti toplayan bir kesim olarak yargıya
tabidir. Sanayi devrimine kadar, feodal aristokrasi ve yeni doğan bir
ulus olarak halk sınıfları karma nitelikte bir toplumsal sistem
oluştururlar.
Bu kısa değerlendirme bile
19. yüzyıla kadar kapitalist toplum sisteminden bahsedilemeyeceğini
göstermektedir. O halde Rönesansı kapitalizmin bir ön aşaması, zihniyet
süreci olarak algılamak vahim bir yanlışlıktır. Doğrusu, ucu her tür
gelişmeye açık bir kaos aralığıdır. Feodal toplum sisteminin dağıldığı,
çözüldüğü, fakat yeni toplumun doğmadığı, doğuş sancılarının yaşandığı
bir ara dönemdir. Bu ara dönemden feodalizm yeniden güç kazanarak
çıkacağı gibi, kapitalist bireyci bir sistem de doğabilir; yine güçlü
altyapı koşullarına sahip demokratik, eşit ve özgür bir topluma doğru
gelişme de yaşanabilirdi. Tamamen sistem savaşçılarının bilinç ve
politik yeteneklerine bağlı olarak pek çok sistemin doğması teorik
olarak mümkündür. Nitekim Fransız Devrimi'nin sonlarına kadar kapitalist
toplumla daha eşit ve özgürlükçü toplum yandaşları başa baş bir mücadele
içindedirler. 1640'daki İngiliz Devrimi ezici bir demokratik özellik
taşımaktadır. Eşitliğe ve özgürlüğe ilişkin çeşitli ve oldukça güçlü
kişisel ve kolektif anlayışlara rastlamak mümkündür. Burjuva devriminden
ziyade halkçı bir devrimdir. 16. yüzyıldaki İspanya şehir komünarları
demokrat karakterlidir. Amerikan Devrimi'nin niteliği de açıkça
özgürlükçü ve demokratiktir. 1789 Fransız Devrimi'nde komünistler dahil
birçok renk vardır. Özcesi Rönesans sürecindeki toplumsal kaostan
çıkışta özgür, eşit ve demokratik toplum eğilimi en az kapitalist
bireyci eğilim kadar şanslıdır. Kapitalizm ancak sanayi devrimiyle
birlikte toplumsal savaşta üstünlük sağlayacaktır. 19. yüzyıl, sanayi
devrimiyle birlikte kapitalizmin her alanda hakimiyetini yükselteceği
bir dönemdir. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlangıcında, sistemin
dünya çapında ilk defa yayılmasını kabaca tamamladığını görmekteyiz.
Daha eşit, özgür ve demokratik toplum mücadelesi, 1848-71 devrimlerinin
yenilgisiyle hakim toplumsal sistem olma şansını kaybederler.
Sürecin tanımlamasını
tamamlamak açısından ulus ve ulusal devlet konusunu da doğan yeni
toplumsal sistemle iç içe değerlendirmek önem taşır.
Toplumların ulusal olgular
biçiminde şekillenmesinin doğrudan kapitalizmin bir ürünü olmadığını
kavramak gerekir. Bu konuda da sanki kapitalizm ulus yaratır gibi bir
ideacılık ciddi bir yanlıştır. Bu yanlışlıkta marksizmin payı da vardır.
Toplumlarda klan, kabile, aşiret, milliyet ve millet şeklindeki süreç
kendine özgü bir diyalektiğe sahiptir. Sınıflı toplumun ürünü olarak
doğmazlar. Kapitalizm olmadan da ulus olunabilir. Ulus şekillenmesinde
dil, kültür, tarih ve siyasal güç daha belirleyici rol oynar. Uluslar
eşit, özgür ve demokratik toplumsal yapılarda daha sağlıklı
gelişebilirler. Batı Avrupa'da ulusların 12. yüzyıldan itibaren
şekillendiklerini görmekteyiz.
Sistemlerden hangisinin
uluslar içinde hakim olacağı ancak 18. yüzyılın sonunda burjuvazinin
zaferi ile belirlenir. Kapitalizmin ulus içindeki zaferi, aynı zamanda
milliyetçiliği dinin yerine egemen ideoloji haline getirmesiyle birlikte
yürür. Hem içte pazarı geliştirmek, hem dışa doğru açılmak güçlü bir
milliyetçilikle yakından bağlantılıdır. Güçlü milliyetçiliğin bu
özelliği ulus devlete götürür. Ulus devlet dinsel ideolojik örtünün
laiklikle aşılmasıyla gelişir. Özünde tüm ulusun devleti diye bir kavram
kökünden yanlıştır. Toplumun ulusallığından, ulusal bütünlüğünden
bahsetmek belli bir gerçekliği yansıtır. Ama devletin ulusallığı daha
çok ideolojik bir yargıdır; toplumsal realite değildir. Çünkü tüm
toplumsal devletin sahibi olamazlar. Devlet her zaman ulusal bir
azınlığın emrinde ve hizmetindedir. Devletin yaptığı, ulusal olguyu
“tıpkı din olgusunda olduğu gibi” ideolojik bir olguya dönüştürerek
meşru temel sağlamaktır. Tüm 19. ve 20. yüzyıl milliyetçilikleri
toplumsal meşruiyet ideasıyla bağlantılıdır. İçte sınıf çelişkilerini
gizlemede, dışa doğru saldırganlığı teşvik etmede milliyetçilik büyük
rol oynar. Milliyetçiliği kapitalist devletin ideolojik silahı olarak
anlamak, yayıldığı dönemleri doğru kavramak açısından önemlidir.
Milliyetçilik aynı zamanda
devletteki merkeziyetçiliği güçlendirir. Daha demokratik federal
yapılara karşı devlet milliyetçiliği, merkezi üniter yapılara kayar.
Buradan faşist ve totaliter devlet anlayışına geçilir. Toplumsal
hastalığın histeriye dönüşmesi, kapitalist sistemin faşist ve totaliter
devlet biçimine yönelmesiyle at başı gider. Sonuç, kapitalizmin
intiharıdır. I. ve II. Dünya Savaşları bu anlamda milliyetçilik
dozajının aşırı kullanılmasından doğan sistemin intihar eylemleri olarak
da düşünülebilir. Kendisi uygarlık krizi olan kapitalizmin en genel ve
derinlikli krize, kaosa girme sürecidir.
Kapitalist toplum
sistemine daha kapsamlı ve bütünlüklü bir teorik perspektiften
bakıldığında, insan toplumu içine sızmış en istismarcı öğeler toplamı
olduğu görülür. İstismarcılık, her şeyi anında çıkarına dönüştürme
fırsatçılığı olarak değerlendirilebilir. Fırsatçılığın sanat düzeyinde
geliştirilmesidir. Hedefi öncelikle maddi değerlerdir. Ancak maddi
gelişmeye hizmet ettiği oranda manevi değerler diyebileceğimiz fikir,
inanç, sanat değerlerine yönelebilir. Toplumsal olgu adına ne varsa
hepsinden bir kar beklemek temel felsefesidir. Verili olan ister doğal
komünal olsun, ister hiyerarşik devlet değerleri olsun, istismar etmede
ayrım tanımaz. Toplumsal bünyeye girmiş aç kurt veya kanser virüsü
benzetmesi bu niteliğiyle ilgilidir. Ağacın kurdu ağaçtandır
benzetmesini de çağrıştırır. Benzetmelere dayanarak yine belirtmeliyiz
ki, kurt tüm sürüye dalmadıkça, virüs bünyeyi sarmadıkça, kurtçuk ağacı
devirecek kadar kemirmedikçe, kontrol altında tutularak ilgili olgular
varlığını sürdürebilir. Hakim sistem haline gelmeyle birlikte aşırı
biçimlere kaydığında “doğasında bu var” kapitalizm en tehlikeli aşamada
sayılır. Faşizm ve totalitarizm denen olgu budur. Bu durumda toplumda
sürekli savaş durumu yaşanır. Sadece I. ve II. Dünya Savaşları gibi
küresel resmi askeri savaşlar değil, daha vahimi toplumun içinde tüm
kurum ve ilişkilerinde savaş yaşanır. "İnsan insanın kurdudur" denen
mantık tam işlemeye başlar. Savaş eşler, çocuklar ve tüm doğal çevreye
kadar yayılır. Atom bombası bu gerçekliğin sembolik ifadesidir. Toplumun
tümünde içten içe yavaş yavaş, ama sürekli bir atomlama yaşanır.
Ulusal devlet ve
küreselcilik sürecine baktığımızda durum daha somuttur. Ulusal olguyu
aşırılaştırıp devleti tümüyle ele geçirdikten sonra, önce güç kazanmış
olan birey adeta 'karıncalaşma' dönemine girer. Rönesansla büyümüş
insanlık “hümanizm” ve birey tersine bir sürece konu olur. Adeta saldırı
hedefi haline gelirler. Bu gerçeklik bile tek başına kapitalizmle
Rönesans değerleri arasındaki aykırılığı göstermeye yeterlidir.
Kapitalist büyürken birey küçülür. Hümanizm içi boş bir kavrama veya
küreselcilik adı altında büyük şirketlerin azgın fetih savaşları
karşısında utanılacak bir kavrama dönüştürülür. Ulusal devlet dışındaki
tüm diğer kurumlar eritilmesi, sömürgeleştirilmesi gereken olgular
haline gelir. "Hiçbir değer ulus-devletten daha yüce olamaz" ilkesi bu
hale getirilmekle, hiçbir çağ devletinin ulaşamayacağı bir kutsallık
zırhına bürünür. Her şey milli devlet için! Aslında milli devlet kisvesi
veya kurnazlığı altında her şey kapitalist içindir. Devlet, özellikle
ulusal devlet, o kadar kestirmeden kar, aşırı kar getirme sihrine
sahiptir ki, ulus devlet ideolojisi olarak milliyetçilik, hiçbir
mitolojik, felsefi ve dini kavrayış ve inancın erişemeyeceği boyutlarda
bir inanç ve iman akımı haline getirilir. Tüm ilgili gözleri ve
yürekleri adeta kör eder. Milli gerçekliğin abartılmış figürleri dışında
hiçbir değer anlamlı gelmez. Kutsallık yalnız milli değerlerin
abartılmış unsurlarında gizlidir. Buna karşılık yurttaş olarak birey
adeta ortaçağ tarikatlarına üye yapılır gibi, 'devlet tarikatına'
bağlanmaya çalışılır.
Yurttaşlık gerçeği çok iyi
çözümlemesi gereken bir kavramdır. Aslında ilk ve ortaçağlardaki birey
devlet bağı olan köle serf ilişkisinin yerine ikame edilmiştir. Bir nevi
burjuvaziye “devlete” kölelik ilişkisine dönüşümü ifade eder. Devlet
yurttaşlığı, kölenin modern biçiminin düzene hazırlatılmasıdır. Bu,
burjuva sınıfı için işe yarar hale getirilmiş bireydir. Asker, vergi
başta olmak üzere birçok yükümlülüğe konu olur. Devlete ve egemen sınıfa
ihtiyacı olan gücü doğururlar. Çocuk yapma burjuvazi için masrafsız bir
iş haline dönüştürülmüştür. Lafta her ne kadar ekonomik, sosyal,
siyasal, kültürel haklarından bahsedilse de, özünde bu hakları kullanan
ezici biçimde egemen sınıftır.
Kapitalizmin bilim ve
sanata el atışı daha vahim sonuçlar doğurur. Genelde bilim ve sanat
devlet iktidarının bir aleti kılınmıştır. Kapitalizmle birlikte iktidar
bilme işi, bilim devriminin gücüyle görülmemiş boyutlara varmıştır.
Bilim ve sanatın tekelleştirilmesi korkunç bir egemenlik ve sömürü
gücüne yol açar. Bireyi istediği gibi şekillendirme, yararlanma imkanını
verir. Sadece zihniyet yapısını, temel paradigmaları kendi özel
dünyasına göre dönüştürmekle kalmaz, "at gözlü ve teneke yürekli yapar."
Bu göz ve yürekle insanlar en sığ, menfaatçi, egoist, nemelazımcı,
zalim, duygusuz, soyut, robotumsu varlıklar haline getirilir. Rönesansın
cıvıl cıvıl, canlı kutsal dünya ve insanın bakış açısı, yerini böylesine
gri, cansız, kutsallığını yitirmiş, derin heyecan ve merak uyandırmayan,
gergin ve bezgin bir dünya ve toplumsal ortama bırakır. Toplumun emekçi
ücretli kesimleri adeta yumurtlayan tavuğa dönüştürülmüştür. Yaşamın tek
anlamı olan yumurtlayacak bir yemle “ücretle” talim ettirilir. Eko insan
tipi karın doyurma üzerine her şeyini kurgular. Daha vahimi, sistemin
tarihte en büyük işsiz bırakma yeteneğidir. Sürekli ucuz işçi için
işsizler ordusunu büyütür ve hazır tutar. Burjuva işçi ilişkisi öyle bir
duruma getirilir ki, başlangıçtaki isyancı işçi kuzu gibi, efendisine
ortaçağ serfinden daha bağımlı hale getirilir. İşçi, adına devrim
düzenlenen bir sınıf olmaktan çıkar; büyük işsizlik ve daha düşük ücret
tehlikesi karşısında patronuna bağlı kölelere özgü uydu bir kişiliğe
dönüşür. Bu durumda işçi kendi başına bir değer değil, patronun,
kurumunun bir ekidir. Onlar neyse o da odur.
En vahim durumda yaşayan
kesimlerden kadın, çocuk ve ihtiyarların durumu daha da acımasız bir hal
alır. Hiyerarşinin kuruluşundan beri egemen erkeğin doymak bilmez iştahı
ve duyarsızlığıyla kaba gücü altında ezim ezim inleyen kadın, kapitalist
sistem altında bir kat daha zincirlerle örülür. Erkeğin hakkında en çok
yalan uydurduğu varlık kadındır. Söylenir ki, cinsiyet üzerine en
kapsamlı çalışma yürüten Freud'un bile ölürken ağzından çıkan son sözler
"kadın ne demek?" yönlüdür. Bu durum olağan değildir. Bu, kadın
etrafındaki korkunç erkek egemenlik ideolojisinin yarattığı bir
durumdur. Kadını hiç tanımak istemeyen erkek egemen, bu durumunu örtbas
etmek için önemli silahlarından biri olan sahte aşk edebiyatına
başvurur. Egemen erkek için aşk eşittir yalanın gizlenmesi, örtük
saygısızlık, bilincin körlüğü, kör içgüdünün alan ve süreklilik
kazanmasıdır. Kadının bunu yutacak duruma getirilmesi, baskı altında
çaresizliğin derinliği ile ilintilidir. O denli maddi ve manevi yaşam
koşullarından koparılmıştır ki, erkeğin en aşağılık sözlerini,
saldırılarını, doğal hak olarak kabul etmek zavallılığındadır.
Kişi olarak şahsen ben
kadının geliştirilmiş 'statü' altında yaşamayı nasıl kendisine
yedirdiğine hep şaşarım. Fakat şunu sezdiğimi açıkça itiraf etmeliyim:
Kasaplar hayvanı kesime alırken, hayvan aslında kesileceğini fark eder
ve tir tir titrer. Kadının erkek karşısındaki duruşu bana hep bu
titremeyi hatırlatır. Kadın karşısında titremedikçe erkek rahat olmaz.
Egemen olmanın baş koşulu budur. Kasap bir defa keser, o tüm ömrü
boyunca keser. İfşa edilmesi gereken gerçek budur. Bunu aşk şarkılarıyla
gizlemek aşağılık bir harekettir. Uygarlık altında en değersiz nesne ve
kavram aşka dair söylenenlerdir. Bir erkeğin hiç başaramadığı, başarmak
istemediği, bir kadına olağanca doğallığı içinde yaklaşabilme gücüdür.
Ben şahsen böylesi bir tavrı gösterebilecek erkeği gerçek kahraman
olarak değerlendiririm. Sorun basit zaaf, biyolojik cinsiyet farkından
doğmuyor. Hiyerarşik devletli toplumun ilk katmanlaşma nesnesi olarak
kadını en alta yerleştirmesinden kaynaklanıyor. En derin toplum sorunu
olması, toplumda yerleştirilmiş statünün özelliklerinden ileri geliyor.
Sosyolojinin çok sınırlı ve geç olarak konuya ilgi duyması kapitalizmin
kriz süreciyle ilgilidir.
Her şey açığa çıkarken,
kadın olgusunun da kendini gittikçe tüm yönleriyle göstermesi
beklenebilir. Kapitalist sistemin kadınlık olgusuna eklediği baskı
sömürü unsurları daha kapsamlı anlaşılmayı gerektirir. Kadın adeta sözde
en değerli metadır. Hiçbir sistem, kadını bu denli metalaşmaya tabi
tutmamıştır. İlk ve ortaçağlarda genel köleliğin bir parçası olarak
kadın köleliği, cariyeliğinden sistem açısından bir fark yoktur. Sadece
kadına özgü bir kölelik veya metalık bir durum söz konusu değildir.
Erkek haremlilikler de vardır. Hadımlaştırılmış erkekler de vardır. İç
oğlanları vardır. Sistemin cinsiyet anlayışında asıl en büyük farkı
kapitalizm koyar. Adeta metalaştırılmamış tek organı yoktur. Sözüm ona
bunu edebiyat, roman aracılığıyla sanat süsü vererek yapar. Ama bu
sanatın temel işlevi sistemin dayanılmaz yükünün çekilmesinde kadının
azami pay sahibi kılınmasıdır. Her çalışmaya bir ücret biçilirken, en
ağır iş olan hamilelik, çocuk büyütme, evin her türlü işi ücretsizdir.
Erkeğin seks kölesi olmanın da bir ücreti yoktur. Genelevde olan ücret
kadar bile birçok özel evde değer kadına gösterilmez.
Evlilik namusu, onuru
denilen şey, esasta 'küçük imparatorun' bütün kahrının çekilmesidir.
Nasıl ki büyük imparator onuru saydığı devlet mülküne bir şey olduğunda
bunu savaş nedeni sayarsa, küçük imparator da onuru saydığı mal olarak
kadına bir şey yapılırsa bunu büyük namus meselesi, dolayısıyla kavga
nedeni sayar. Daha da ilginç olan, kadının ruh olarak tamamen
boşaltılması, biçimsel olarak da aşırı kadınsı, süslü, güzel sesli bir
'kafes kuşu' haline getirilmesidir. Ses ve makyaj düzeni; doğal kadının
çok dışında öz kimliğinin ezici biçimde inkarına dayanan, kişiliğini
öldüren bir durum arz eder. Kadıncılık kadının özel olarak
kişiliksizleştirilmesidir. Bir erkek icadı ve dayatmasıdır. Böyle olduğu
halde, sanki kadının doğal duruşu buymuş gibi suçlamaktan geri kalmaz.
Tüm reklam, teşhir malzemesi olarak kullanılmasından bizzat sistem
sorumlu olduğu halde, bu da kadının doğal özüne yakıştırılır. Kadın
onuru kapitalizmle en dip noktasına oturmuştur. Kadının kimliğinde dibe
vuran, aynı zamanda komünal toplum değerleridir. Sistemin mantığı hem
buna muhtaçtır hem de oldukça becerilidir.
Pornoyla her tür
kutsallığından soyutlanan kadın cinsi, kapitalizmde başlangıçtaki
primata indirgenmiş olur. Kadının uygarlık tarihi boyunca toplumdan
silinmesi hiyerarşik ve sınıfsal gelişmeye bağlı olduğu kadar, erkeğin
egemen erkek toplumu yüceltmesine de bağlıdır. Yine kadın toplumda ne
kadar etkinliğini yitirmemişse, komünal değerlerden de o denli
uzaklaşmış olur. Kadının doğası komünal toplum değerlerine daha
yakındır. Zekası doğanın özelliklerine karşı daha duyarlı ve gerçekçi
olduğundan duygusal zeka ön plandadır. Analitik zeka daha çok kurgusal
olduğundan yaşamla bağları sınırlıdır. Erkeğin analitik zeka
gelişkinliği toplumsal konumundaki hileli, baskılı karakter unsurlarıyla
ilişkilidir.
Çocuklar dünyası
üzerindeki sistem ağırlığı geneli yansıtır. Hayal dünyasında yaşayan
çocuklar sistemin buz gibi hesaplar dünyasına kökünden zıttır. Çocuk ve
kapitalizm bağdaşmaz. İhtiyarlar yaşlanmış çocuk gibidir. Eskinin saygı
gören kutsal bilgesi kapitalist üretim için bir yük durumundadır,
gereksiz bir nesnedir. Çocuklar büyüyerek yararlı kılınabilir.
İhtiyarlar ise öleceklerinden bir değer ifade etmezler. İhtiyarın
şahsında toplum yüceliğinden, kutsallığından iyice soyutlanır.
Yaşlılarevine bırakıldığında, sistemin zalimliği kadar anlamsızlığı
çirkin suratını tüm yönleriyle gösterir. İhtiyarlık sorunu bile birçok
yönüyle sistemin toplum için gereksizliğini rahatlıkla kanıtlayabilecek
soru işaretleriyle doludur.
Kapitalizmin metropolünde
her şeye doymuş insanlarına karşılık, çevre insanı her yönüyle yoksunluk
ve açlık içindedir. Sistemin aşırı kar özelliği şişman insanla zayıf,
neredeyse kemikleri çıkmış insan arasındaki diyalektik ilişkiyi iyice
somutlaştırır. Toplumun iç bünyesindeki çelişkilerin daha fazla gelişme
potansiyeli kalmamış gibidir. Ya aşırı tekrar ya da bazı kurumlarında
dökülmeler krizin kalıcılığının ve kaos durumunun içine girildiğinin
kesin kanıtı gibidir. Tüm doğal olaylar zincirinde görüldüğü gibi
halkanın kırılacağı ana girilmiştir. Eski yasallık geçersizleşmektedir.
Yapılar işlev yitiminden ötürü anlamsızdır. Yeni anlam yasalarının ve
gerekli kıldıkları yapıların kurma zamanına gelinmiş sayılır.
Toplumsal ekoloji sorunu
uygarlıkla başlar. Doğal toplum bir yanıyla ekolojik toplumdur. Toplumu
içten kesen güç, doğayla anlamlı bağı da keser. İçten kesilme olmadan
olağandışı bir ekolojik sorun doğmaz. Anormal olan, tüm doğal süreçlerde
yaşanan anlamlılığın uygarlık toplumunda yitimidir. Sanki çocuk ana
memesinden kesilmiş gibi bir hal doğar. Duygusal zekanın büyüleyiciliği
yavaş yavaş silinir. Vicdan ve doğanın dilinden sıkça uzaklaşan analitik
zeka, kurguladığı yapay dünyasında gittikçe çevreyle olan çelişkisini
geliştirir. Yaşamın doğayla bağı puslanır. Bunun yerine soyut fikirler,
tanrılar geçer. Yaratıcı doğa yerini yaratıcı tanrıya bırakır. Ana
şefkati olarak anlaşılması gereken doğa, zalim doğa damgasını yer. Artık
dilsiz ve zalim doğaya yüklenmek insan kahramanlığı haline gelecektir.
Hayvanlar ve bitkilerin her tür dengesiz imhası, toprak, su ve havasının
kirletilmesi, sanki insan toplumunun en temel hakkıymış gibi alışkanlık
kazanır. Doğal çevre artık ölü, umut vermeyen geçici bir yaşam alanı
olarak körleştirilir. Canlı doğanın sınırsız umut kaynağı doğa, artık
kör, anlayışsız, kaba madde yığınından başka bir şey değildir.
Rönesansla yıkılan bu doğa
anlayışı kapitalist sistemde toplum içinde olduğu gibi ardına kadar
artık sömürü, istismar konusudur. Dünya insanlığının fethini doğanın
fethiyle tamamlamak ister. Ona dilediği her tür istismarı yapmayı bir
hak, bir yetenek sayar. Sanayi devrimi ve sonrasında sonuç, toplum için
vazgeçilmez yaşam koşulu olarak doğal çevrenin sigortasının atmasıdır.
Akılsız olanın doğa değil sistem olduğu anlaşılmıştır. Ama artık geç
kalınmıştır. Çevre sürekli SOS işaretleri vermektedir. Mevcut toplumsal
sistemi kaldıramayacağını bas bas bağırmaktadır. Bu yönüyle de sistemin
krizi kaos aralığına girmiş gibidir. Ekolojik tartışma ekolojik toplumu
anlam ve yapısallık olarak çözmedikçe, kaostan çıkma şansı artık yoktur.
Toplumsal sistem
değerlendirmelerinde içine düşülmemesi gereken bir anlayış aşırı
genellemeciliktir. Örneğin kapitalizmi tanımlarken sanki toplumun her
şeyi, ta kendisi olduğu gibi bir sonuç son derece yanlıştır. Hiçbir
hakim sistem toplumun tamamını oluşturmaz. Bu, diyalektik ikilemin
gerçeğine de aykırıdır. Kendi zıddını geliştirmeden, tek yanlı
gelişmeler idealist, olgusal geçerliliği olmayan bir yaklaşımdır.
Sanıldığının tersine, hakim sistemlerin dışında geniş bir toplumsal alan
bulunur. Burada eski sistemlerin artığı, hakim sistemin zıtları ve
gelecek alternatifler iç içe bulunur. Toplum son derece canlı bir
işleyiş içinde olup, daha sık yasallıklar geliştirerek değişimini
sürekli kılar. Sistemleri şemalaştırmak anlamı kolaylaştırdığından
yararlıdır. Ama tüm gerçeklerin yerine konulma riski birçok dogmatik
yaklaşıma da neden olabilir. Dolayısıyla şematikleştirmeyi gerçekliğin
son derece karmaşık yapısıyla özdeşleştirmemek gerekir.
Kapitalizme ilişkin
yapılan da bir şemalaştırmadır. Gerçeğin bütünlüğünden hayli uzak
kalacak noktaları olacaktır. Bazı yönleri abartılmış da olabilir.
Tanımlama üzerinde bu nedenle yoğun durduk. Sistemin gelişim sürecinin
ne çok eksikli ne de abartılı olmasına dikkat etmek objektif
değerlendirmeler için önemlidir. Ne bir kadercilikle gelişim modeli
doğrudur ne de kaçınılmaz sonuçlar gibi kehanetle gelecek
kestirilebilir. Toplumsal yasallıkların aralığı kısadır. Anlam
geliştirme ve bağlantılı olarak yapılandırmalar da sıkça mümkündür. Yine
de kaderciliğe ve kehanete başvurmadan sistemleri öz dinamikleri içinde
yakalamak, anlamı somutluk üzerinde edinmek bilimsel bilginin
avantajıdır. Fakat felsefe mitolojiyle de anlam zenginliğine katkıda
bulunabilir. Toplum gibi doğal evrimin tümünü bağrında taşıyan bir
olguyu basit fizik yasaları gibi tanımlayamayacağımız açıktır. Kendimiz
de bu olgunun yakın bir parçası olduğumuzdan, birçok belirsizlikten
kaçınamayacağımız kuantum fiziğinde de kanıtlanmış bir gerçektir.
Rönesans aralığından
sadece kapitalist sisteme taşıyan değerler alınmadı. Hayli zengin olan
malzemesinden kolektif toplum yapılanmaları için gerekli anlam gücünü
bulmak da olasılıklardan biriydi. İlk ütopyacılar Campanella, Thomas
Moore, Francis Bacon, daha sonraları Fourier, Robert Owen, Proudhon çok
sayıda komünal toplumsal sistemleri tasarlıyor, yer yer örgütlenmelerine
girişiyorlardı. Aydınlanma döneminde yine birçok filozof oluşacak yeni
toplumun nitelikleri üzerinde kafa patlatıyorlardı. Başta gelen
devrimlerin hep sola açık, bitmemiş bir yanları vardı. Kapitalist sistem
yerleşmiş haliyle hiçbir önemli düşünürün tasarımı olarak oluşmamıştır.
Ciddi düşünürlerin peşinde koştukları toplumsal ütopyaları kolektif
karakterlidir. Ahlaka belirleyici bir rol tanınmaktadır. Buna rağmen
kapitalizmin başarısında devlet kültünün gücü, eski aristokrasinin
olanca ağırlığı, yeni burjuva sınıfın kendi zıddından daha gelişkinliği
gibi objektif nedenler etkili olmuştur. Eski hakim toplumun izlerini
yoğunca üzerinde taşıyan yeni toplumcuların kolayca istismarı
anlaşılırdır. Devlet iktidar sistemini aşacak düşünce gücü ve
yapılandırma programı olmadan yapılacak her iktidar savaşımı, 'senin
yerine ben' köşe kapmacılığından öteye anlam ifade etmez. Tarihsel bir
temeli olan ganimet peşinde koşma, coğrafi keşiflerin sağladığı muazzam
servetler, bilimsel keşiflerle manifaktürden sanayi devrimine geçiş,
siyasal devrimden iktidara tırmanma, merkantilist devletçilikten ulus
devletin güç merkezine yerleşme, sistemin özündeki kar ve sermaye
birikimini sistem hakimiyetine taşıyan temel faktörlerdi. 19. yüzyılda
ütopyacıların beklentilerini boşa çıkaran sermayenin sanayi devrimiyle
sistematize olması, ona karşı daha köklü, ayağı yere basan teorik bir
çıkışa ve siyasal bir mücadeleye ihtiyaç gösteriyordu. Karl Marks ve
Friedrich Engels'in peygamberliği bu aşamada devreye girecektir.
Uygarlık sisteminde
kapitalizmin zaferini kesinleştirdiği 19. yüzyıl, ona karşıt düşüncenin
de sistemlice gelişmesi ve siyasi eyleme geçmesiyle karakterize
edilebilir. Her iki hareketin de temelinde Rönesans, aydınlanma ve
sanayi devrimi vardır. Dinsel bakış açısı hakimiyetini yitirmiş, laik
dünya görüşü ağırlık kazanmıştır. Bilimsel devrim ve modern sanat
akımları bu gelişmeler için gereken ölçüt ve perspektifleri rahatlıkla
esinleyebilecek yetkinliktedir.
Sisteme karşıt düşünceler
içinde gittikçe yükselen akım marksizmdi. Karl Marks ve Friedrich Engels
kendi düşünce yapılarından önceki muhalif akımlara 'ütopik sosyalistler'
der; kapitalizmin hakim üretim biçimi haline gelmemiş olmasının bunda
temel rol oynadığını belirtirler. Düşünce sistemleri katı bir ekonomik
determinizme bağlılığıyla diğerlerinden farkını koyar; Hegel'in
diyalektik düşünme sistemini esas almakla birlikte, onu baş aşağılıktan
ayağı üstüne diktiklerini iddia ederler. İngiliz ekonomi politiğini ve
Fransız ütopik sosyalizmini diğer temel esin kaynakları olarak
belirtirler. Tabii Almanya'nın payına düşen felsefi esinlenmedir. Kendi
dönemleri için güçlü bir sentezi yakaladıkları açıktır. Sistemli bir
toplum karşılarında zaferini yaşarken, buna karşı muhalefeti böylesine
sistemli oluşturmak, gerçekten öngörü ve sorumluluk duygusu yüksek bir
çabadır. Çabalarının ilk ürünü 'Komünist Manifesto'dur. Adeta bir parti
programı gibidir. Zaten kısa bir süre içinde komünistliğin (partisinin)
programı olarak ilan edilir. K. Marks ve F. Engels kendilerini diğer
sosyalistlerden ayırt etmek için 'bilimsel sosyalist' olarak
vasıflandırırlar.
Kapitalizmi tanımlamada
dönemleri içinde en gerçekçi bir yaklaşımı geliştirdikleri açıktır. K.
Marks'ın başyapıtı olan 'Das Kapital'i kocaman bir kapitalizm tanımı
olarak değerlendirmek mümkündür. F. Engels'in 'Ailenin, özel mülkiyetin
ve devletin kökeni' yapıtında da tarihsel toplum analizini en geniş
çerçevede yaparak düşünce sistemlerini tamamlamaya çabalarlar.
Yaklaşık 1850'lerden
günümüze kadar marksist kökenli sosyalizmin sonuçları, sistem analizinin
yetersizlikleri ve yanlışlarıyla birlikte doğrularını da yeterince açığa
çıkarmıştır. Toplumsal sistem çözümlemelerini daha iyi tanıyabilmek için
tarihsel benzerleriyle kıyaslamak öğretici olabilir. Yazılı kaynaklardan
öğrenebildiğimiz ilk manifesto 'On Emir' düzenidir. Hz. Musa'nın Mısır
ilkçağ köleci sisteminden çıkışını formüle eder. Firavun Akhenaton'un
tek tanrı “güneş tanrısı” mezhebinden esinlenmek kadar, ata dini
'Yah-weh' Yahudacılıktan da etkilendiği bilinmektedir. 10 Emir ile
toplumuna -İbrani kabilesi- düzen vermeye çalışmaktadır. MÖ 1.300'lerde
açıklandığı sanılan bu manifestodan günümüze kadar büyük etkilenmeler
olduğu bilinmektedir. Kutsal Kitabın ilk bölümü Ahdi Atik, On Emir'le
gelişen bir külliyattır. Kendi içinde birçok ara bölüme
ayrıştırılabilecek Ahdi Atik, tüm kritik dönemlerde peygamber
manifestolarıyla Hz. İsa'ya kadar bir bütün olarak gelir.
İkinci büyük manifesto
olarak 'İncil'i alabiliriz. Hz. İsa'ya dayalı bu gelenek köleci Roma'ya
karşı, özünde baskı altında tuttuğu tüm yoksullar, işsizler adına
yayınlanmış “geliştirilmiş” bir bildirgedir. Ezilen sınıflar adına belki
de bir ilktir. Hıristiyanlık genel adı altında yol açtığı sonuçlar
günümüzde de en az tarihte olduğu kadar etkilidir. Peygamberler geleneği
kadar bir 'aziz ve azizeler' geleneğine sahiptir. İslam evliyaları gibi
bu aziz ve azizelerden halen öğrenilebilecek birçok ders vardır.
Tarihin üçüncü büyük
manifestosu 'Kuran'dır. Hz. Muhammed'in kendi dönemindeki Arap kabile ve
aşiret toplumu hakkındaki gözlemleriyle Tevrat'ın “Ahdi Atik” bir kitabı
ve İncil yorumunu birleştirmesinden kaynaklanan bu yapıt bir nevi
ortaçağ feodal toplumun 'şartlar' bildirgesidir. Avrupa İncil'le
şartlanırken, Ortadoğu Kuran'la şartlanmaya çalışılır. Dinsel örgülü
(zihniyetli) de olsa, bu örnekleri toplumsal çözüm ve manifestoları
olarak tanımlamak gerçekçidir.
'Das Kapital' için
sorulabilecek en önemli husus, kapitalizmi yıktı mı yoksa daha da
güçlendirdi mi sorusudur. Soru benzer sistem manifestoları için de
geçerlidir. Konuya daha açıklık getirmek için diyalektik düşüncenin
temeli olan tez, antitez ve sentez sürecini anlaşılır kılmak gerekir.
Başta da belirttiğim gibi, evrensel sistemde düalistik özellik, birin
ikiye bölünümüdür. Enerji madde ilişkisinde birlik (1) kanıtlanmış
gibidir. E=mc2 formülü oldukça yol göstericidir. Enerji maddeyi
hareketlendiren, değiştiren unsur olarak beliriyor. Daha serbest kalmış
öz olarak tanımlanabilir. Işığın hız durumundaki madde parçacığı olarak
'foton,' özünde maddeden kopmuş enerjidir. Maddenin tümünün fotonlaşması
ışık haline gelmek demektir. Radyoaktiflik bu süreci ifade eder. Ama
yine de madde-enerji ikilemi bir gerçekliktir. Özdeki aynılık ikilem
haline gelmeyi önlemiyor. Asıl sır gibi kalan bir(1)'in neden veya nasıl
ikileme itildiğidir. 'İkileme' eğiliminin kendisi nedir veya nasıl
oluşuyor? Atom içinde olan bitenin tüm çeşitliliğe, hareketliliğe biçim
verdiği güçlü bir olasılıktır. Son araştırmalardan, düşünülmesi bile çok
zor, küçük, hızlı, çok kısa süreli parçacık oluşum ve dönüşümünün
atomlaşma sürecini belirlediği, atomların molekülleri, moleküllerin
bileşimleri, böylelikle farklı element ve bileşimleri ortaya çıkışı
anlaşılmaktadır. Bunda farklı manyetik ortamların da rol oynadıkları
tahmin edilebilir.
Doğadaki bu sürecin
topluma uyarlanması kaçınılmazdır. Toplum yasallığı çok farklı olmakla
birlikte, aynı sisteme tabi olması beklenebilir. Toplumsal sistem
dönüşümlerinin de 'bir'den, 'klan'dan türediğini ana hatlarıyla
bilmekteyiz. Klandan hiyerarşik toplumun, ondan da devletli toplumun
kapitalizme kadar bazı biçimlerinin boy verdiğini iyi bilmekteyiz.
Diyalektikteki zıtlık
kavramını, ikilemlerden birinin diğerini yok etmesi biçiminde değil,
onunla yüklenerek daha üst düzeyde farklı bir oluşuma dönüştüğü
biçiminde yorumlarsak, olguları anlayabilme imkanımız daha çok artar.
Fakat bu konuda daha da önemli olan düz, çizgisel bir dönüşümün olmadığı
gerçeğidir. Zıtların dönüşümü axb=ab biçiminde değildir. Klasik mantığın
bu formülü çok sınırlı bir aralıkta geçerli olabilir. Olgular dünyasında
dönüşüm daha çok zikzaklı, helezonvari, saçaklı, bazen hızlı bazen
yavaş, öncesiz sonsuz olmaktan çok, anlık sonsuzluk gibi özellikler
taşıyabilir. Çizgisellikten küreselliğe kadar kaos aralıklarıyla değişen
özellikler ihtiva ettiği varsayılabilir.
O halde kapitalizme karşı
bir zıtlık belirdiğinde, onun çizgisel olarak kapitalizmi yok edip,
tasarımlanan topluma yani sosyalizme ulaşacağı ancak soyut bir varsayım
olabilir. Gerçeğin kendisi çok farklıdır, oluşumları da daha farklı
cereyan eder. Başat sistem zıddını eritebilir, sömürgeleştirebilir, eş
veya ortak kılabilir, çok az güç kaybıyla uzun erimli bir dönüşümle
evrim gösterebilir. Sert bir kırılmayla da yeni bir sistemin malzemesi
olabilir.
Marksist çizgideki
gelişmeler için söylenebilecek temel husus, teori ve pratiğinin
kapitalizmin içinde erimekten kurtulamadığıdır. Erime üç yoldan
olmuştur: Sosyal demokrasi, reel sosyalizm ve ulusal kurtuluş. Bu üç
yoldan veya olgudan kapitalizmin hiç değişmediği söylenemez. Önemli
değişmeler yaşanmıştır. Oldukça liberal değişmeler görülmüştür. Fakat
sistem varlığını bu yollar sayesinde daha da uzatmayı başarmıştır. Bunu
karşıdevrimlerle izah etmek doyurucu olmaz. Konu daha derinliklidir.
Benimsenen sosyalizm anlayışındaki temel niteliklerle bağlantılıdır.
Hataların veya yanlışlığın
temelinde kapitalist işçi ayrımı yatmaktadır. Kapitalist işçi ayrımı,
bir köleci Roma malikanesindeki efendi köle ayrımından öz olarak farklı
değildir. Serf ağa ilişkisi için de benzetme geçerlidir. Bir aile içinde
“ataerkil” erkeğin örgütleniş biçimi ve dayanaklarıyla, bağlı kadının
örgütleniş ve dayanaklarını karşı karşıya getirdiğimizde, çatışmanın
galibi baştan bellidir. İstisnalar hariç tutulursa, belli bir kavganın
galibi olarak erkek, kavganın sonunda hırpalanmış kadından daha
güçlenmiş olarak varlık sürdürür. Daha fazla kadın erkeğin olmuştur.
Çelişki yine vardır. Ama dönüştüğü kadarıyla erkek egemen sistem içinde
bir adım daha erimiştir. Örneği tüm toplumsal sisteme
yaygınlaştırabiliriz. Sınıflı toplum uygarlığı, hatta daha öncesinin
hiyerarşik toplumu içinde, kadının binbir bağla erkeğin egemenliği
altında bulunduğu koşullarda, bir teori ve pratik biçim uyarlayıp
kadından kurtuluş beklemek hayalcilikten, 'daha çok dövül, daha çok
bağlan' demekten öteye anlam ifade etmez. Kadın karılaşmayı kabul ettiği
andan itibaren zaten kaybetmeye yatırılmıştır. Kasabın elindeki kuzu
didinse de ne kadar kurtulabilir? Kuzunun yaşama şansı kasabın insafına,
çıkarına bağlıdır. Süt, yün vb ihtiyaçlardan dolayı kalabilir de,
kesilebilir de.
Sanıldığının aksine,
kapitaliste karşı işçi, antagonist denilen çelişki türü içinde değildir.
Günümüz kapitalizmine baktığımızda, iyi bir işi ve ücreti olan işçi,
toplumun kaymak tabakasından sayılır. Sistemden asıl darbe yiyenler
muazzam işsizler ordusu, sömürge halklar, etnik ve dini gruplar, ezici
kadın kesimidir; yine çocuklar ve gençlerin durumu, ihtiyarlık,
eko-çevre sistemin iç çelişkileri, kapitalist toplum içinde çıkar
ağlarındaki kademe çelişkileri, köy kent, büyük küçük kent, bilim
iktidar, ahlak sistem, asker siyaset vb yüzlerce çelişki odağı sistemi
belirlemektedir. Tüm bu olguları temel almadan sistemin en rahat
yönetebileceği, ayrıcalıklı işçiye dayanan bir devrim değişim teorisinin
fazla şansı olmayacağı derinlikli bir toplum anlayışıyla fark
edilebilir.
Marksist yaklaşımın daha
temelli yetersizlikleri vardır. Uygarlığı bir bütün olarak
çözümlememiştir. Engels'in denemesi çok sınırlıdır. Sınıflı toplumla
doğal kolektif toplum arasındaki temelli çelişkiyi çoktan aşılmış ve
geri biçim olarak saymaktadır. Halbuki kapsamlı tarihsel tanımlamamız da
gösterdi ki, komünal demokratik duruşla hiyerarşik ve devletçi duruş
arasında sürekli ve kapsamlı bir mücadele vardır. Komünal demokratik
değerler geri ve yok olmak şurada kalsın, tüm sistem oluşumlarında
'dinamik' role sahiptir. Buna kapitalizm de dahildir. Kapitalist
sistemde doğuş, gelişme ve çözülüş krizinde en çok işleyen çelişki
komünal demokratik değerlerle ilişkili olanlardır. Sistem işçi, köylü vb
gibi birçok kesimi içinde tutup yönetebilir. Hatta iyi bir müttefik
yapabilir. Bireyciliği körükleyerek yönetimini daha da görünmez kılıp
sürdürebilir. Ama toplumun kendisini toplum olmaktan çıkaramaz. Toplum
da esas olarak komünal ve demokratiktir. Öyle olduğunu bildiği içindir
ki, kapitalizm bireyciliği toplumun aleyhine şahlandırır. Güdüleri
ayaklandırır. İnsan toplumunu birçok yönüyle tersinden primat toplumuna
“toplumun maymunlaştırılması” dönüştürür. Toplum direndikçe ve sonunda
bir bütün olarak çözüldükçe, yeninin ortaya çıkma şansı doğar. Toplumsal
dönüşüm projeleri başta çelişkilerin bu temel yönünü dikkate aldığında
başarı şansı kazanabilir.
Bağlantılı olarak
kapitalizmin sistematik olarak yıktığı ahlaki örgü esas alınmadan,
hiçbir çelişkinin teknik olarak çözüm şansı olamaz. Toplumsal ahlak
olmadan, yalnızca hukuk, siyaset, sanat ve ekonomik yöntemlerle hiçbir
toplumu yönetme veya değiştirme olanağı yoktur. Ahlakı, toplumun
kendiliğinden varoluş biçimi olarak algılamak gerekir. Dar geleneksel
ahlaktan bahsetmiyorum; toplumun kendini yürütüş vicdanı, yüreği olarak
tanımlıyorum. Vicdanını yitirmiş toplum bitmiş toplumdur. Kapitalizmin
ahlakı en derinden tahrip eden sistem olması anlamlıdır. Sonul sistem
olması onun toplumsal vicdanı tahrip etmesini anlaşılır kılar. Sömürü ve
baskı sisteminin potansiyelini tüketmesinin somut ifadesi, ahlakın
sistemlice tahribi anlamına gelir. O halde kapitalizmle mücadele zorunlu
olarak etik “bilinçli ahlak” çaba gerektirir. Bunsuz mücadele başından
kaybedilmiş mücadeledir.
Marksizmde kişilik bir
bütün olarak kapitalist yaşam değerleri içinde yaşar. Kentlilik ağır
basar. Kentin egemen özeti bir yaşam tarzı bireyi bin bir bağla
kapitalist sisteme bağlar. Marks'ın kendisinin bile binlerce bağla
sistem içi olduğunu iyi bilmek gerekir. Hıristiyanlıkta, müslümanlıkta
sistemden koparak onlarca yıl inzivaya, manastıra, dergaha çekilen onca
insan bile ancak sınırlı bir etkiye yol açmıştır. Marksist
mücadelecilerin çoğu bu yönlü bir ahlaki oluşumun bile farkında
değiller. Kapitalizmin şu veya bu versiyonuyla yaşayıp teorik pratik
savaşla sonuç alacaklarını sanırlar.
Marksist kuramın siyasal
devrim ve sonrasına ilişkin tezleri ise, daha vahim olarak hiyerarşik ve
devletçi karakter taşır. Savaş, proletarya diktatörlüğü, devletçilik
kavram olarak neredeyse kutsallaştırılır. Halbuki devlet iktidar, savaş
ordu sınıflı toplum uygarlığının ürünü olup, mutlak anlamda egemen
sömürücü kesimin vazgeçilmez yaşam aygıtlarıdır. Bu araçları
proletaryanın eline vermek demek, daha başından kendini onlara
benzetmeye karar vermek demektir. Nitekim reel sosyalizmde bu araçların
hepsi en yetkince kullanıldı. Zafer elde edildi. Fakat 70 yıl sonra
anlaşıldı ki, kapitalizmin en çapulcu biçimi “Batı Avrupa kapitalizmi
onun yanında adeta yedi suyla yıkanmıştır” kurulmuştur. Kapitalizmin en
totaliter, antidemokratik biçimi söz konusudur. Bu olgunun altında
devlet anlayışı yatmaktadır. Engels'te 'yavaş yavaş sönmesi gerekir'
denilen devlet, en güçlü aşamasına reel sosyalizmle ulaşmıştır. Burada
art niyet, karşıdevrim aramak fazla anlamlı değildir. Başvurduğu araçlar
“devlet dört dörtlük ele geçirilse de” sosyalizme değil kapitalizme
götürür. Sosyalizm sosyalist araçlar gerektirir. Onlar da baştan sona
demokrasi, çevre hareketi, kadın hareketi, insan hakları, toplumun öz
savunma mekanizmalarıdır.
Buradan kalkarak parti,
sendika, barış, ulusal kurtuluş cephe hareketleri, politika gibi birçok
toplumsal olguda resmi düzenin aşılamadığı konuları da başarısızlık
etkeni olarak eklemek mümkündür. Bu araçlara genel stratejik ve felsefi
doğrultuda demokratik ekolojik bakılmadığından, sonuçta ne kadar
mücadele aracı olarak kullanılsalar da, sisteme eklenmekten
kurtulamazlar.
Marksizme yöneltilecek
diğer bir eleştiri konjonktürle ilgilidir. Marks dönemindeki,
kapitalizmin olgunluk aşamasıdır. Marks'ın ve Engels'in bundan çıkardığı
sonuç kapitalizmin kaçınılmazlığıdır. Kapitalizm adeta sosyalizmin önünü
açan bir buldozer rolündedir. Daha da genelleştirirsek, sınıflı toplum
uygarlığını kaçınılmaz bir ilerleme olarak görmekte ve idealize
ettikleri sistemlerinin kurulması için bu aşamaların gereğine iman etmiş
bulunmaktadırlar. Buna köklü bir yanlışlık olarak yaklaşılması
gerektiğini daha önce açmıştık. Sınıflar ve yönetimin egemenlik aracı
olarak devletin zorunlu güvenlik “toplumca vazgeçilmez” kamusal yönetim
dışındaki tüm varlıkları, oluşum ve kurumlaşmaları sadece gereksiz
değil, tutucu ve engel konumundadır. Devlet kapitalizmi başta olmak
üzere bürokrasiyi büyüten içte ve dıştaki aşırı egemenlik, sosyal devlet
gibi birçok kurum gerçek toplumsal demokrasinin ve çevrenin önünde
engeldir. Ahlaki açıdan da savaş ordu “zorunlu demokratik savunma
dışında” reddedilmesi gereken kurumlardır. Marks'ın kendisi "sınıf
savaşı teorisini Fransız tarihçilerden aldık" derken, aslında kullandığı
aracın niteliğini doğal veri olarak almaktadır. Egemen sınıfların savaş
tarzını olduğu gibi kurumsal olarak kabul etmektedir. Proletarya
diktatörlüğü kavramında da bu böyledir. Tarihteki diktatörlük
uygulamalarını olduğu gibi almakta mahzur görmez.
Lenin ve Stalin
dönemindeki diktatörlük sürekli devlet durumu olur. Demokrasi hiç
uygulanmadan inkar edilmiş oluyor. Halbuki Lenin, "sosyalizme ancak
demokrasiden gidilebilir" derken doğruya daha yakındı. Daha sonraki
süreçlerde hakim sınıf tarzı ve politikaları daha da merkezileşir.
Devlet parti özdeşliği doğar. Parti içte ve dışta tümüyle antidemokratik
bir kuruma dönüşür. Sistem içindeki savaş ve barış politikaları artık
kapitalizmin değirmenine su taşımaktan öteye gidemez. Ancak daha da
çoğaltabileceğimiz bu tür temel hata ve yanlışlıklar, yetmiş yıl geçse
de doğal sonucuna varmaktan, kapitalizmi üretmek ve güçlendirmekten
öteye köklü değişikliklere olanak tanımazlar.
Şüphesiz marksizm yine de
eşitlik, özgürlük mücadelesinde büyük ve tarihi bir deneyimdir.
Toplumsal mücadelede zengin bir katkıdır. Toplumbilimine ekonomi ve
sınıf ağırlığını taşımıştır. Burjuvaziyi ulusal kurtuluş, insan hakları,
sosyal devlet konularında daha yumuşak biçimlere zorlamıştır.
Demokrasiye çok dar taktiksel yaklaşımı, ekolojiyi ve kadın özgürlüğünü
kapitalizmden farklı göremeyişi, temel yaşam paradigması olarak da
burjuva kalıplarını aşamaması sistemle daha kolay eklemlenmesine yol
açmıştır. Marksizmden esinleniş ve reel sosyalizmin etkisi altında
başarıya gitmiş olan sosyal demokrasi ve ulusal kurtuluş mücadeleleri,
daha zayıf sosyalist versiyonlar kapitalizmden zaten hiç kopmadılar.
İçlerindeki kesimler daha çok kapitalist gelişme yanlısıdırlar.
Tabanlarına farklı bir yaşamın değil, mevcut yaşamdan daha çok
yararlanmasının mücadelesini veriyorlardı. Kalkınmacılık ve bölüşüm
sorunu tamamen sistemin hukuku ile bağlantılıdır. Aslında reel
sosyalizm, sosyal demokrasi, ulusal kurtuluş, liberalizm ve
muhafazakarlığa kapitalizmin en büyük mezhepleri gözüyle bakmak daha
gerçekçi bakış açısı sağlar. İslamın, hıristiyanlığın, yahudiliğin
mezhepleri temel olgularından ne kadar farklıysalar, kapitalizmden
doğmuş bu mezhepler de kök kapitalizmden o kadar farklılar. Daha
doğrusu, fark aynı familyanın değişik türleri kadardır. Dinin
daraltılmış olarak devam etmesi, anarşizm gibi akımlar kapitalizmde
marjinal olmaktan öte anlam ifade etmez.
II. Dünya Savaşı sonrası
'antifaşist' zafer havası fazla sürmedi. 1968 devrimci perspektifleri ve
gençlik hareketleri önemli paradigma değişikliklerine yol açtı. Sisteme
bir bütün olarak nefret gelişti. Reel sosyalizm, ulusal kurtuluş ve
sosyal demokrasinin beklentilerine cevap veremeyeceği anlaşılmıştı. Vaat
edilen dünya eskisinden daha iyi değildi. Denilebilir ki, 1970'ler, 1848
Devrimi'nden beri marksizmle bağlanmış birçok entelektüel akımın gücünü
yitirmesiyle, yeni sol, ekoloji, kadın hareketi başta olmak üzere birçok
yeni akımla tanışma dönemi oldu. Kapitalizm kadar reel sosyalizm ve
versiyonlarına duyulan derin güvenin sarsılmasıyla ve 1950'ler
sonrasının ikinci büyük bilimsel devrimiyle sosyal bilim ve kültürel
alandaki yeni gelişmeler de beraberinde feminizme, ekolojiye, etnolojiye
geniş açılımlar getirdi.
1989'da reel sosyalizmin
çözülüşü, sanıldığının aksine kapitalizmin lehine değil aleyhine bir
gelişme oldu. Bu, sistemin en temel halkalarından birinin kopması
anlamına geliyordu. Soğuk savaşla kendi kitlesini tutan, reel sosyalizm
ve ulusal kurtuluş devletleriyle de dünyanın diğer halk yığınlarını
adeta oyalayan sistem çökmüştü. Bunun sonucunda devletçi toplumdan ilk
defa dünya çapında bir soğuma, çözüm aracı olmayacağına dair köklü
kanılar doğdu. Ulusal devlet ve milliyetçilik de oyalayıcı yeteneklerini
önemli oranda yitirdi. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sosyal refah
devleti de kısa dönem dışında etkinliğini çoğu ülkede kaybetti. Sistem
her bakımdan yeni bir evreye girdi. Kapitalizmin tarihine baktığımızda,
Rönesans kaos aralığından en derli toplu çıkış yapan toplumsal
sistemlerden biriydi. Siyasal devrimlerden ustaca yararlandı. Sanayi
devrimiyle olgunluğunun zirvesine erişti. Dünya çapında yayılımını
tamamlayan ilk sistem oldu. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında
ancak dünya savaşlarıyla çelişkilerini çözebilecek köklü bunalımlarla
karşılaştı. Aslında kapitalizmin genel bunalımı tüm 20. yüzyılı
doldurdu. I. ve II. Dünya Savaşları araları, önceleri ve sonralarıyla
sistemin ancak savaşlarla ayakta tutulabileceğini gösteriyordu. Reel
sosyalizm ve versiyonları kutuplaşmayı arttırınca, savaşın niteliği
sıcaktan soğuğa dönüştü. 1989 çözülüşü bu imkanı da elinden alınca,
sistem kendini adeta boşluğun içinde buldu. Saldıracak taraf
bulamıyordu. Yeni düşmanlar üretmeye ihtiyacı vardı. Bunu Ortadoğu
kökenli islamda bulacaktı.
Yeni dönemin
terminolojisinde artık 'küreselcilik' ve 'ABD İmparatorluğu'
kavramlarına sıkça rastlanır oldu. Küreselcilik, sistemlerin yayılma
olgusu anlamına gelir ki, yeni hiçbir yanı yoktur. İlkel klanlardan
günümüze tüm sistemler küreselcidir. Başarılı olan her sistem az veya
çok yayılma şansına sahiptir.
İmparatorluk da eski
kavramlardandır. Site devletlerin çoğalmasıyla devlet de sitelerin tüm
devleti haline gelince, imparatorluğun koşulları doğmuş demektir.
Siteler sürekli çoğaldığına göre, imparatorlukta genişlemeler
kaçınılmazdır. Belirgin imparatorluk alanı ve tarzları doğar. Sümer
şehir siteleri üzerinde Akad istilasıyla başlayan Sargon imparatorluk
geleneği o günden beri habire gelişti. Köleci Roma İmparatorluğu
dünyanın o güne dek tanıdığı en geniş ve güçlü imparatorluğuydu. Yerine
kurulan feodal Bizans ve Osmanlılar, geleneği devam ettirdi. Çin ve
Hint'te benzerleri kuruldu. Kapitalizm daha kuruluş aşamasında önce
Portekiz, sonra İspanyol, ardından güneş batmayan İngiliz
İmparatorluğu'yla, geleneği II. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar taşıdı.
Savaştan sonra gerginlik içindeki ABD ve Rusya Sovyet İmparatorluğu
ikilemi 1989'da ABD lehine tekleşti. Kapitalizm Roması'nın önünde artık
hiçbir engel kalmamıştı.
İmparatorlukların bir
karakteri vardır: Üniter, merkeziyetçi yapıdan çok eyaletler biçiminde
bölünmeler esastır. Önceki dönemden kalma birçok eski devlet geleneğini
özümsediğinden ötürü, gevşek bir federasyon eğilimi de sıkça görülür.
Dışa doğru ne kadar çok gücü egemenliği altına alsa da, içte birçok
valilik, eyalet ve bağımlı devlet durumları da o denli artar. Küresel
çapta yayılma olunca bu gelenek artarak tekrarlanır.
ABD imparatorluk dönemi
içte ve dışta benzer ikili engel durumla karşılaşır. Şu husus iyi
bilinmelidir ki, ABD sıfırdan imparatorluk kurmuyor; binyıllardan beri
varolan geleneği sürdürüyor. Sürdürmek zorundadır. Dünya devletler
sistemi imparatorluksuz olmaz. Birbirinden tam bağımsız devletler durumu
bir varsayımdır. Gerçekte yoktur. Geçerli olan, devletlerin birbirleri
karşısındaki bağımlılık durumlarıdır. Sistem içindeki en güçlüden en
zayıflara doğru bu bağımlılıklar, bazı gruplarda imparatorluğa dönüşür.
İçlerinden sistemce en güçlüsü, en büyük imparatorluk olarak sözü en
geçerli güç konumuna erişir. ABD'nin en son İngiliz ve Rusya Sovyet
İmparatorluğu'ndan devraldığı bu gelenektir. İçinde yüzlerce dil,
kültür, siyasal oluşum, ekonomik biçim barındıran geniş bir coğrafyada,
çeşitli düzeylerde egemenliğini derinliğine ve genişliğine yaymak
durumundadır. Sistemin kar, azami sermaye birikimi bu süreci sürekli
zorlar. Kar dengesini tutturmak yayılmayla bağlantılıdır. Çok sayıda
gücün çıkarları bozulduğundan ilişkileri gerginleşir. En güçlü olma
kuralı nedeniyle bu gerginlik ikinci bir kutba yol açamaz. Bu, sistemin
mantığına aykırı olur.
1990'lar sonrasında
küreselcilik ve ABD İmparatorluğu bu çerçevede denge aramaktadır.
Kapitalizmin yaşadığı 'sistem kaosu,' krizin eski tür aşılamazlığını
gösterir. Dolayısıyla dönem küreselciliği krizli bir ortam içinde
geçecektir. Krizi yoğunlaştıran etkenler eski dönemden kalmakla
birlikte, şiddetini artırma eğilimindedir. Tüm tedbirlere rağmen azalan
kar kanunu, çevre kirliliğinden, vergilerden dolayı artan maliyetler,
sosyal devlet uygulamalarından doğan masraflar, artan demokratik
muhalefet sistemin sermaye birikim oranını daraltır. İç ve dış
kavramları arasındaki ayrım iyice azalır. Küreselcilik adeta tek devlet
gibi hareket etmeye zorlar. Bu aşamada sistem ile müttefikleri arasında
yeni düzenlemeler kaçınılmaz olur. Kapitalizmin doğuş ve olgunluk
aşamalarında sınırlı bağımsız nitelik gösteren ulus devlet artık bir
engeldir. Gerek en büyük güç olma, gerek küreselciliğin ekonomik
karakteri eski ulusçuluk ve ulus devleti kaldıramaz.
Özellikle Fransız devrim
geleneğine bağlı cumhuriyetçi gelenek daha da zorlanır. Tutuculuğun
“direngenliğin” yeni örneği olur. ABD-AB çelişkisi kaynağını bu
gerçeklikten alır. Avrupa cumhuriyetçiliği ve demokrasisi eski
bağımsızlığı konusunda kıskançtır. Yine eski kolonyalizmini
hatırlatmaktadır. Kapitalizmin onun Kabe'si olduğunu unutmaz.
Dolayısıyla ABD-AB gerginliği ciddidir. Kapitalizmin yeni boy atma alanı
olarak düşünülen Pasifik Çin ve Japon gerçeği üçüncü bir odak olma
potansiyeli taşımakla birlikte, ancak kısmi bir bağımsızlığı
koruyabilirler. Bu gruptakiler sistemleri tek veya karma halde taklit
etmede ustadırlar. Rusya, Brezilya gibi ülkeler de benzer bir sınırlı
bağımsızlıkla yetinmek zorundadırlar. Sistemin güç mantığı bunu
gerektirmektedir. Türkiye gibi iki arada bir derede ülkeler daha çok
zorlanacak durumdadır.
Hizaya gelmeyen asi veya
serseri denilen devletler grubu ise, sistemin askeri, ekonomik ve
kültürel gücüyle hizaya getirilmek durumundadır. Sistem karşısında tam
eritilmekten uzak olan Ortadoğu “güçlü uygarlık geleneği, islamlık, ağır
ekonomik sorunlar” bütünüyle asi bir duruş arz eder. Soğuk savaşın
'komünizmi' artık yerini Ortadoğu'nun 'yeşil otoriterizmi'ne
bırakmıştır. İslami örtü altındaki büyük tutucu, otoriter yapılar artık
parçalanmak zorundadır. Dünya gücündeki etkili Yahudi “İbrani kabilesi”
lobisi, İsrail'den ötürü binyıllık rüyasını ve hesaplarını görmek
durumundadır. Sistemin mantığı mevcut haliyle artık Ortadoğu'yu
taşıyamaz. Karışık ve komplolu 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısıyla
başlayan yeni dönem sadece Ortadoğu'nun değil, sistemin kaderini de
yeniden belirleyecek dinamiklerle karşı karşıyadır. Uygarlığın doğuş
beşiğindeki en eski ile en yeninin karşılaşması, aslında uygarlığın
alacağı yeni biçimlenmeyi de belirleyecek sürprizlerle dolu gibidir.
B- Demokratik ve ekolojik toplum için bir taslak
(proje) düşüncesi
Dünya toplum sistemi 1989'da
reel sosyalizmin bünyesel nedenlerle çözülmesi sonucu değişim için
gerekli olan kaos aralığına girmiş bulunmaktadır. Kapitalist sistemin
daha önceki krizleriyle kaos aralığı diyebileceğimiz kriz arasında
niteliksel farklar vardır. Toplumlarda köklü değişimler herhangi türden
krizlerle değil, kaos niteliği olan krizler süreci sonunda
gerçekleşirler. Sistemlerin normal kriz süreçlerinde kendini restore
“aynı temellerde yeniden yapılanma” ederek sürdürme şansı yüksektir.
Nitekim birinci ve ikinci genel bunalım “kriz” süreçlerinde savaştan
sonra kapitalist sistem kendini daha da güçlendirerek restore etmeyi
bilmiştir. Reel sosyalizmi bile içinde eritebilmesinin önemli objektif
bir nedeni de krizin niteliğiyle bağlantılıdır. Her ne kadar
marksist-leninist yaklaşımların sınıflı toplumun hakim değerlerinden
kendilerini tam koparamamaları önemli bir etkense de, reel sosyalizmin
dayandığı sistem bunalımları öz çabalarla aşılabilecek nitelikteydi.
Çözülüşü sağlayan objektif etken bu nitelikte olmasaydı, neredeyse en
kötü bir teslimiyet yaşanmazdı. Hatta hakim sistemden kurtuluş bekledi.
Daha kötü bir çürümeyi ileri gelen kapitalist ülkeler önledi.
Yaşanan bu gerçeklik bile
reel sosyalizmin sistem krizinin hem aşılmasında hem de kaosla
sonuçlanmasındaki çarpıcı etkisini izah etmede hayli öğreticidir. Eğer
kapitalizm 1848 devrimleri sonucunda mezheplere bölünmeseydi, belki de
daha erken kaosa girebilirdi. Özellikle 20. yüzyılı üç mezheple aştı.
Reel sosyalizm, sosyal demokrasi ve ulusal kurtuluş mezhepleri sistemin
en azından yüz (100) yıl gecikmeli bir kaosa girmesine yardımcı oldu.
Değişmeden olduğu gibi sürseydi, kapitalist sistem 20. yüzyıl başlarında
niteliksel dönüşüm krizi olan kaos aralığına girmek durumundaydı.
İnsanlığın başına “atom dahil” korkunç savaşların getirilmesi,
sömürgecilik, milliyetçilik, faşizm ve totalitarizm canavarını
yaratması, bunlara karşılık ulusal kurtuluş, reel sosyalizm ve sosyal
demokrasiye çözümleyici rol oynatılması sistemin ömrünü uzatmada tarihi,
politik, askeri manevralar olarak anlaşılmalıdır.
Kaos aralığı olgular
dünyasında yeni biçim, tür, yapılanma benzeri değişimler için gerekli
olan karmaşayı ifade eder. Bir olgudaki çelişik yönler artık
birbirleriyle ilişkiyi, mevcut yapılanmayı sürdüremez duruma
düşmüşlerdir. Biçim özü koruyamamaktadır; yetersiz, dar, tahripkar
olmaktadır. Bu durumda dökülmeler olur, hercümerç “kaos” doğar. Öz
kendini biçimden kurtarmıştır. Ama henüz yeni biçime varamamıştır.
Parçalanan eski biçim ancak yeni biçimler için kullanım malzemesi
durumundadır. Bu aralıkta aslında evrensel bir ilke çalışır gibidir.
Evrenin yapı parçaları yakaladıkları kaosta hızlı değişimlerle yeni
biçimlenme düzenlenmesine geçer. Eğer yeni biçim düzenlenmesi
parçacıkları tutabilecek uygunluktaysa kalıcı bir yapıya bürünür. Kalıcı
yapının da etrafında yeni bir sistem doğar.
Basit maddi olgular
dünyasında bir örnekle açıklayalım. H2O molekülü bir biçimdir. Bu biçime
'su' denir. Sudaki iki elementten biri olan hidrojen molekülü (H2) ile
bir oksijen atomu birleştiğinde su biçimi oluşur. İki elementteki
atomaltı parçacıklar düzeniyle su molekülü arasındaki etki tepki
ilişkisi sürekli son derece akışkan olan sıvı durumunu sağlar.
Parçalanma durumu ise kaos başlangıcıdır. Tüm H ve O atomları serbest
kaldığında, araya örneğin karbon ve sülfür gibi elementler girdiğinde,
kısa bir tepkimeden sonra çok sayıda yeni bileşim ortaya çıkar. Bu yeni
yapılanma demektir. Su yerine birçok zehirli gaz ve sıvı yapılanır. (
CO, CO2, asit baz.)
Evrensel olan bu yapılanış
kuralı toplumlar için de geçerlidir. Eski yapının dağılması, yeni
yapılar için zorunludur. Fakat dağılma, karmaşa kendi başına yapılanma
yerine konamaz. O bir nevi hamurdur, çorba gibi bir şeydir. Yoğrulup
biçimlenmesi gerekir. Bir örnek de toplumdan verelim: Feodalite zihniyet
ve sistemi 5. yüzyılın sonlarında dağılmıştı. Sisteme girmiş olan
çeşitli yeni sınıflar, barbarlar, hıristiyanlardan önce feodal
biçimlenmeler, feodalizmin dağılmasından sonra ise birçok demokratik ve
kapitalist bürokratik biçimler doğmuştur.
1990'larda kapitalist
sistemle birlikte zıtlarının dağıldığına ilişkin verilerin dökümü
oldukça fazladır. Sermayenin küreselleşmesinin daha çok finans alanında
yoğunlaşması ilk işaretlerden biridir. Finans sistemi, paranın para
getirmesidir. Yani bir kumar durumuna erişilmiştir. Ancak dağılma unsuru
olabilir. Finans kapital yerleşik yapıları hallaç pamuğu gibi
atmaktadır. Ulusal kurumlar devletlerden ideolojilere, ekonomiden sanata
kadar öz iradeleriyle tutunmamaktadır. Ama gücün küreselleşmesi, ABD
İmparatorluğu dünya çapında eski dengelerin, yapıların anlamsızlığını,
kendi açısından geçersizliğini yansıttıkça, dünyanın birçok bölge ve
ulus devletinde krizlere, darbelere, kanlı etnik dini çatışmalara yol
açmaktadır. Bu gerçeklik de sistemle ilgilidir ve kaos niteliklidir.
Sistem kendi içinde
gerginliğini bir türlü giderememektedir. ABD-AB, ABD-Japonya-Çin,
AB-Japonya-Çin başta olmak üzere, sürekli bir gerginliği, dengesizliği
yaşamaktadır. Kuzey-Güney çelişkisi denilen en yoksul-en zengin ülkeler
bölünmesi derinleşerek devam etmektedir. Her iki olguda da yaşanan,
sürekli bir kriz ve kaos niteliğidir. Halkların devlet kurumundan kopuşu
giderek derinleşmektedir. Binlerce yıldır tanrı kral, tanrı gölge ve
tanrının kendisi (Hegel'de burjuva devlet) gibi benimsetilen devlet
denilen olgunun özünde savaşçı iktidar gücünü gizlediği, sömürü, baskı
ve şiddetin kaynağını teşkil ettiği anlaşıldıkça tecridi günbegün
gelişmektedir. Adeta "anne bak, kral çıplak" deyişinde olduğu gibi,
halklar da çocuğun çıplak kralı görmesi gibi devleti bütün çıplaklığıyla
görmeye başlamışlardır. Bu önemli bir kaos başlangıcıdır.
Çok önemli bir konu
muazzam işsizlik durumudur. Yapısal bir karakteri olan işsizlik sistem
sürdükçe artmaktadır. Sistemin kendisi işsizliğin çığ gibi artması
demektir. Hiçbir toplum sisteminde nüfus bu denli işsizliğe düşmemiştir.
Dolayısıyla krizin kaos niteliğini en iyi açıklayan olgunun başında
işsizlik gelmektedir. Nerede işsizlik çok yoğun olsa, orada o denli
gelişmiş bir kaos durumu var demektir. İşsizlik birçok olumsuzluğun
yanında, özünde toplumsal olmaktan çıkma durumudur. Bir nevi toplumun
iflas ettirilmesidir.
Diğer yandan müthiş üretim
teknikleriyle arz fazlası emilememektedir. Sorun kıtlık değil tersidir.
Bir yandan kıtlıktan beter açlık yaşayan muazzam bir nüfus, diğer yandan
dağ gibi yığılmış arz fazlası her şey. Bundan daha çarpıcı kaos niteliği
oluşamaz. Yine kanser gibi büyüyen şehirleşmeler söz konusudur.
Sosyolojik anlamda şehirle alakası olmayan toplumsal kanserleşmenin en
açık örneklerinden biri şehir büyümeleridir. Şehirler hem köyleşerek hem
de anlamı dışında büyüyerek şehir olmaktan çıkıyor. Kaos şehirde daha
yoğun yaşanmaktadır. Toplum toptan metalaşmaktadır. Alım satım konusu
olmayan hiçbir değer kalmamıştır. Kutsallık, tarih, kültür, doğa, her
şey metalaşıyor. Bu gerçeklik de toplumsal kanserleşmedir ve kaosa
götürür.
Diğer bütün kaos
niteliklerinin bir sonucu olarak çevre kirlenmesi, tahribi, artık kaos
özelliğinin çevreyi de sarmış bulunduğunu kanıtlamaktadır. Sera etkisi,
ozon delinmesi, suların ve havanın kirlenmesi, türlerin aşırı yok olması
birer simgedir. Asıl ekolojik bir olgu olan toplumla doğa arası
ilişkinin bir uçuruma dönüşmesidir. Bir an önce bu uçurum kapatılmazsa,
sonuç toplumsal dinozorlaşmadır. Nüfus patlamasını da sistemin genel
çelişik yapısının bir sonucu olarak görmek gerekir. Kapitalizmin nüfus
politikası, 'insan ne kadar değersizleşirse o kadar çoğalır' ilkesine
dayanmaktadır. Kapitalizm varoldukça nüfus sorunu ağırlaşarak devam
edecektir. Nüfus patlaması kaosu büyüten özelliklerin başında
gelmektedir.
Sistemin zıt kutbunda yer
alan toplum yapılanmaları da benzer bir dökülmeyi, karmaşayı
yaşamaktadır. En başta aile, tarihinde en yoğun dağılma sürecindedir.
Evliliklerin yarıya yakını bozulmakta, ahlaki olmayan kontrolsüz cinsel
ilişkiyi çığ gibi büyütmektedir. 'Kutsal evlilik' bitmiş sayılmaktadır.
Çocuk, yaşlılar, ana baba ilişkileri, aileyle bağlantılı dağılmanın acı
kurbanları olarak, toplumsal açıdan en anlamsız, bozuk duruma düşmüş
bulunmaktadır. Kadın üzerindeki en eski baskı ve istismarlar açığa
çıktıkça, kadın sorunu da tam bir krize dönüşmektedir. Kadın kendini
tanıdıkça, düşürülmüşlüğüne duyduğu öfkeyle tam bir kaos ilişkisinin en
etkili nesnesine de dönüşmektedir. Kadın çözülmesi toplum çözülmesine,
toplum çözülmesi de sistem çözülmesine yol açmaktadır.
Toplumsal ahlakın çok kıt
durumu da genel ahlaksızlığa gösterge olmaktadır. Tüketilen ahlak kurumu
adeta zincirinden boşalmış bir bireyciliğe ve toplumsal değerlerin
tahribine yol açmaktadır. Ahlaklılık kapitalizm açısından 'enayilikle'
eş tutulmaktadır. Ahlaki temelini, yani vicdanını yitiren bir toplum
ancak kaos halini ifade eder. Başka türlü tanımlanamaz. Devletin sosyal
politikalarla önlemeye çalıştığı toplumsal sorunlar kaynak kıtlığı ve
kapitalizmin genel yapısı nedeniyle çözüm bulamamakta, sorunlar daha da
büyümektedir. Devletin tek anlamlı faaliyeti olan 'kamusal yararlılık'
özü tümüyle yitirilmektedir. Toplumun 'genel güvenliği' de benzer
tehditler altındadır. Kapitalizmin 'herkesi herkesin kurdu haline
getirmesi' genel bir güvenlik sorununa yol açmaktadır. Toplumsal
güvenlik artık sadece dıştan, eşkıyalarca veya hukukla belirlenmiş
suçlarla bozulmamakta; sistemin yol açtığı açlık, işsizlik başta olmak
üzere, temel güvenlik nedenlerini beraberinde getirmektedir. Eğitim ve
sağlık bir yandan artan maliyetler, diğer yandan artan nüfustan ötürü
çözüm bulamamaktadır. Kanser, AIDS, stres başta olmak üzere kaosvari
hastalıklar türemektedir. Her türlü çevre, konut, sağlık, eğitim, iş,
güvenlik başta olmak üzere, vazgeçilmez yaşam unsurlarından kopmayla yüz
yüze gelen toplum tarihinde ilk defa köklü çözüm bulamamanın, yani
kaosun cenderesine girdiğini fark etmektedir. Çözümsüzlüğün baş
döndürdüğü bir süreçtir bu.
Tarihsel toplum
sistemlerinde bu süreçlerde daha çok devreye girmesi gereken savunma
mekanizmaları, sanat ve bilim teknik, aşırı resmi iktidar tekelliğinden
ötürü rolünü oynayamamaktadır. Komünal dayanışma çözüldükçe geleneksel
savunma güçsüzleşmekte, yerini bireysel şiddete ve çete şiddetine
bırakmaktadır. İktidar terörüne karşı kabile, aşiret terörü
canlanmaktadır. Devletin bünyesindeki savaşçı iktidar gücü çıplak hale
geldikçe, toplumun meşru savunma durumu doğmaktadır. Hukuk devletinin en
genel eşitlik kuralları uygulanmadıkça, insan hakları ve demokratik
ifade tarzları ambargo koydukça, zorunlu olarak hakları savunma güçleri
oluşmakta, bu da ortamı karşılıklı şiddet sarmalına sokmaktadır. Krizden
çıkış yerine daha da şiddetlenmesine katkıda bulunmaktadır. Devlet
milliyetçiliği aşırı tırmandırıldığında etnik milliyetçilik
geliştirilmektedir. Şiddetin bir kanalı da bu olmaktadır.
Spor ve sanat gibi maddi
çelişki ve ilişkileri yumuşatıp anlaşılır kılmada ve çözüme katkıda
bulunmada işlev yüklenmesi gereken kurumsal etkinlikler tersine
uyuşturma araçlarına dönüştürülerek, sahte bir durumun doğmasına katkıda
bulunmaktadır. Din, mezhep ve tarikatlara benzer işlevler yüklenerek
toplumun gerçeği görmesine engel teşkil etmekte, 'öte dünyalar' yanında
tutucu cemaatler oluşturularak gerçek çözüm yolunda engel konumuna
getirilmektedir. Spor, sanat, din üçlüsü tarihsel toplumsal özlerinden
kopartılarak at gözlüğü ve teneke yürekliliği ile bakıp
duyarsızlaştırılmakta; sahte, hayali paradigma yaratılarak topluma
çözümsüzlük bir kader gibi dayatılmaktadır. Kaosa karşı bu tür direnme
tersine sonuç verip, kaosu daha da derinleştirmektedir.
En çok bu dönemlerde
aydınlatıcı, yeniden yapılandırmada yol gösterici ve olanak sunucu rol
oynayan bilim ve teknik, ağır iktidar tekelinden dolayı toplumsal çözüme
yansıtılmamaktadır. Fili kılıyla tarif etmek, fareyi fille ezmek gibi
bir rolde tutulmaktadır. Muazzam çözüm olanakları anlamsız silahlanma ve
savaşlara, toplumun temel ihtiyaçlarına uygun olmayan salt kar amaçlı
ürünler elde etmeye yönlendirilerek olumsuzluğa yol açılmakta,
dolayısıyla kaosun gelişiminde kullanılmaktadır.
Sistemin tüm toplumu
katarak yol açtığı kaos tanımımızı daha da geliştirmek mümkündür. Ama
amacımızı karşılamada da bu tanımlama bile oldukça aydınlatıcıdır. Kaos
durumunu anlaşılır kılmadan, sanki normal düzende yaşıyormuşuz gibi
düşünür ve davranırsak temel yanlışlara düşmekten, dolayısıyla çözüm
yerine çözümsüzlüğü tekrar tekrar yaşamaktan kurtulamayız. Entelektüel
çabaya bu dönemdeki gereklilik diğer dönemlerden katbekat daha fazladır.
Özellikle olup bitenin eski bilimsel yapılarla “üniversite, din”
anlaşılmak yerine yanlış anlaşılmasına yol açması, gerçekten aydınlatıcı
entelektüel çabanın değerini artırmaktadır. İktidara bağlı bilim ve din,
ortamı çarpık göstermede, sahte paradigmalar sunmada son derece
etkinleşir. Bilim ve dinin, sanatın, sporun karşıdevrimci rolünü bu
dönemlerde daha iyi görmeliyiz. Yanıltmayan, topluma gerçek projeler ve
paradigmalar sunan bilim ve bilim yapılanmalarına “sosyal bilim okul ve
akademileri” ihtiyaç arttıkça artar. Mücadele öncelikle entelektüel
alanda, yani zihniyet alanında kazanılmalıdır. Zihniyet devriminin
belirleyici önem kazandığı bir süreç yaşanmaktadır.
Zihniyet savaşımı moral
değerlerle birlikte olmalıdır. Moral, ahlak zihniyetle birlikte
kazanılmadıkça, sonuç alma kuşkulu ve geçici olur. Sistemin muazzam
ahlaksızlaştırıcı gerçeği göz önüne alınarak topluma gerekli ve yeterli
etik ve ahlaki davranışlar, kişilikler ve kurumlar da temsilini
bulmalıdır. Kaosla etik ve ahlaktan yoksun bir karşılaşma, birey ve
toplumun yutulmasıyla sonuçlanabilir. Ahlak toplumsal geleneği asla göz
ardı etmeden, onunla uyumlu yeni toplum etiğini eklemelidir. Kaos
sürecinde hakim sistem tarafından artık demagojik bir araç durumuna
sokulan siyaset kurum ve araçlarına karşı, toplumun yeniden yapılanması
için gerekli politikalar ve araçlarına özel bir önem vermek gerekir.
Demokratik ve ekolojik toplumun gerçekleştirilmesinde rol oynayabilecek
politik kurumlar olarak partiler, seçimler, meclisler, yerel yönetimler
sorunu içerik ve biçimde araçsal çözümünü bulmalıdır. Politik örgütlenme
ve eylemliliğin demokratik, komünal ve çevresel toplumla bağı yetkin ve
yeterli olmalıdır. Kaos sürecine karşı bu genel yaklaşımları
somutlaştırma gereği vardır. Sistemin ve halkın kaostan çıkışları
almaşık “saçaklar” hallerde olabilir. Ufak müdahaleler önemli sonuçlara
götürebilir. Kaostan çıkış süreci uzun veya kısa “10 yıllardan az,
50'lerden çok olmaması gerekir” olabilir.
Bu çerçeve de tarafların
çözüm olasılıklarını irdelemeye çalışırsak: Başını ABD'nin çektiği hakim
sistem güçlerinin kriz kaostan çıkış almaşıklarıyla halkların çıkış
almaşıkları aralarındaki mücadeleyle belirlenecektir. Kriz kendiliğinden
sistemlerin çöküşünü ve yenilerinin kuruluşunu getirmez. Kaldı ki, çöküş
veya çözülüş izafi anlamlıdır. Eskinin sosyalist literatürüne hakim olan
'geberen kapitalizm,' 'kağıttan kaplan emperyalizm,' 'buhrandan bir daha
çıkamaz' yollu değerlendirmeler propaganda değerinden öteye gidemez.
Yine zorunlu olarak daha 'ileri biçimlere geçilir' gibi iman içerikli
yaklaşımların geçerliliği sınırlıdır. Gerilemeler de rahatlıkla
mümkündür. Kapitalizmin bir bütün olarak ne kadar ilerici olduğu halen
çok tartışmalıdır. Hakim sistem güçleri halk güçlerine nazaran daha
bilgili, ordu iktidar donatımlı ve tecrübe sahibidirler. Ellerinde geniş
servetler vardır. Yeni sistem oluşturma, karşı sistemleri bastırma, bu
olmadı mı satın alma, uzlaşma imkanları geniştir.
Açıklığa kavuşturulması
gereken diğer önemli bir nokta, kapitalizmin eleştirisinin onun toptan
karalanması anlamına gelmediğidir; birey olarak her kapitalistin tarağın
dişleri gibi olmadığıdır. Kapitalist sistem çeşitli biçimlerde çıkış
yapabilir. Birincisi, kendini restore edebilir. Nitekim I. ve II. Dünya
Savaşlarından sonra bunu başarmıştır. Birçok ülke savaşlarından sonra da
restorasyonlar gerçekleştirmiştir. İkincisi, daha önce denediği
mezheplerini yenileyerek çıkış yapabilir. Sıkça denen muhafazakar sosyal
demokrat ardışıklığı daha köklü biçimlerde yürütülebilir. Sistem geniş
bir değişim almaşığına sahiptir. Model geliştirmede tecrübelidir.
Üçüncüsü, büyük kaybedeceğini görünce, orta yol olarak karşı güçle geniş
bir uzlaşmaya gidebilir. Dördüncüsü, kendisi yine her şeyi
kaybetmektense, büyük değişimleri uygun görebilir. Tarih boyunca hakim
sistemler ağır kriz dönemlerinde bunlara benzer birçok değişimi
gerçekleştirmişlerdir. Kapitalizmin tarihinde de benzer değişimler sıkça
yapılmıştır. Eskinin 'sistem katı, krize girdi mi sağ çıkması zordur'
anlayışı pek gerçekçi olmamaktadır. Bu anlayışlar her ne kadar sol gibi
gözükseler de özünde sağcıdırlar. Çünkü kendiliğinden çözülüşü bekleyip
adeta hazıra konmak istercesine boş bir beklenti durumunu
yaratmaktadırlar. En hazır meyve bile koparılmadıkça yenilmez. Daha
kötüsü, sistem beklendiği gibi çözülüp yıkılmayınca, bu sefer kendi
düşünce ve inançlarından şüpheye düşerler. Halbuki yapılan, yanlış bir
sistem tanımlamasıdır. Sistemlerin değişim ve dönüşümlerini doğru
varsaymamaktır.
ABD'nin sistemi krizde
idare çabası çok açıktır. Ağır yara almaması için sorumluluklarının
farkındadır. Buna ilişkin imparatorluğu yayma gibi aşırı
değerlendirmeler yetersizdir. Şüphesiz sistem Roma'nın çöküş
alametlerinden çoğunu göstermektedir. Roma gibi birçok restorasyon ve
yenilenmeye gitmektedir. Sistemin imparatorluk gücünün tek
kutuplaşmasının ek çabaya ihtiyaç gösterdiği açıktır. 1990 Sovyet
çözülüşünden sonra yayılma neredeyse kendiliğinden olmak durumundaydı.
Fakat bu yayılmayı çok güçlenmiş olmasından değil, sistemin boşluk kabul
etmemesinden ötürü kabul etmek durumundadır. Şunu önemle belirtmek
gerekir ki, imparatorluk bir ABD icadı değil, sistemler boyunca, en son
kapitalizmde aldığı şekil üzerine ABD'yi bulmuştur. İngilizlerin
teslimatıdır. ABD onu değil, o ABD'yi bulmuştur. Belki de ABD dünyada en
kolay imparatorluğa dönüşen güç olmuştur. Biraz gönülsüz, biraz
zorunlulukla yine de imparatorluğun yayılması krizden çıkmaya değil,
tersine daha da batmasına katkıda bulunacaktır.
Yayılan alanlar kaosu
derin olan bölgelerdir. Yalnız Irak ve Afganistan'ın getireceği ek
krizler gözler önündedir. Öz itibariyle 2000'li yıllar ABD'si
imparatorluğa en yakın güç olarak gereken yeni biçimlenmeleri
sağlamaktan kaçınamaz. Bu, iktidar savaş gerçeğine uymaz. Elindeki dar
askeri, ekonomik ve bilgi gücüyle geri çekilemez. Birinci görevi sistemi
kriz içinde yönetmektir. Bunun anlamı, AB ve Japonya, Çin, Rusya vb
ülkelerle yakın ilişki içinde gerginlikleri çatışmadan yürütmektir. I.
ve II. Dünya Savaşları gibi sistem güçleri arasında bir çatışmaya
girmemektir. Yine Vietnam Savaşı benzeri dolaylı bir savaşı bu güçlerden
bazılarıyla yapmamaktır. Tersine, sistemin genel yükünü paylaştırmada
katkılarını sağlamaya çalışmaktır. Finans ve ticaret sorunlarında ortaya
çıkan krizleri işbirliği içinde çözmektir. Bunun için IMF, Dünya
Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi dünya ve bölge çaplı organizasyonları
kullanmaktır. Latin Amerika ve Afrika'yı sistemi zorlayacak krizleri
derinleştirme tutumlarından uzak tutmaya, zayıf halkalarından radikal
kopuşlara izin vermemeye özen gösterecektir. Küba, Venezüella, Haiti,
Liberya vb ülkelerde ortaya çıkan, çıkabilecek olan sistem karşıtı
güçler üzerinde kontrol kurmaya ve gerekli koşullar doğarsa yıkmaya
çalışmaktır.
ABD için jeopolitik açıdan
en kritik bölge denilen geniş Ortadoğu'da, islam ülkelerinde yeni bir
proje adeta emperyalist sistemin ikinci Marshall Planı olarak
hazırlanmaktadır. Büyük Ortadoğu Projesi denilen bu girişim, sistemin
krizden ağır darbe almadan çıkabilmesi için zorunlu görünmektedir. Gerek
temel enerji kaynakları, gerek sosyokültürel ve dini olgular bölgeyi
sistemle eklemlenmeden, ABD'nin hiç rahat olamayacağı bir duruma
sokmaktadır. İmparatorluk pozisyonu olan güçler bu gerçekler karşısında
sessiz duramazlar. Bölge son iki yüz yıldır kapitalist sömürgecilik ve
yarı sömürgecilikle yönetilmeye çalışıldı. Despotik devlet yapılarına
dayanılarak bölge halklarına nefes aldırılmadı, ama kapitalizme anlamlı
bir eklemlenme de olmadı. Stratejik Arap-İsrail çelişkisi daha da
derinleşti. Radikal islam yaratıcısı ABD'ye yöneldi. Cetvelle çizilen
sınırlarda kurulan ulus devlet modeli gerici statükocu bir kilitlenmeyi
yarattı. Milliyetçilik, dincilik ve devletçilik dünyada görülmemiş bir
zırh olarak Ortadoğu toplumlarını adeta nefessiz bıraktı. Dolayısıyla
yeni proje fikri gereklidir. Önemli olan bunun nasıl ve hangi güçler ile
hayat bulacağıdır; hangi siyasal ekonomik sistemi esas alacağıdır. Buna
bölge halklarının nasıl yanıt verecekleridir.
ABD önderliğindeki
sistemin NATO'su ve BM'siyle baş meselesi, dolayısıyla çelişkisi
jeopolitik açıdan budur. Bir dönemlerin faşizmi, komünizmi yerine geçen
hedef 'katı islam,' 'islam faşizmi' olmaktadır. Sistem güçleri ve
bağımlıları ABD önderliğinde yükseltilen 'küreselleşme' dalgasından
rahatsızlık duymaktadırlar. Özellikle Avrupa cumhuriyetleri ve
demokrasileri her geçen gün tepkilerini arttırmaktadır. Ulus devlet ve
üstü olarak AB'yi ezdirtmemeye özen göstermektedir. AB kalkanı altında
insan hakları ve demokratik burjuva bir alternatif denemesine
çalışılmaktadır. ABD'nin dengelenmesi, gözetilen temel bir politika
olmaktadır. Rusya, Çin, Japonya, Brezilya benzer çabalar içinde
bulunmaktadır. Genel olarak ulus devlet ABD imparatorluk eğilimi
karşısında en çok zorlanan kurum olarak durmaktadır. Aslında çoktan bir
eyalet devleti haline gelmesi gereken bu orta ve daha küçük boy
devletlerin çabası biraz da akıntıya kürek çekmeye benzemektedir.
Bunların birçok yönüyle bağımlılıklarını samimice itiraf edip eskinin
milliyetçi gururlarını terk ederek, yeni küreselciliğin kurallarına
uymaları beklenebilir. Başka seçenekleri yoktur. İkinci bir Sovyet
deneyimine dayanarak kafa tutma ve sınırlı bağımsızlıklarını sürdürmenin
dış ve iç koşulları kalmamış gibidir. Eski devrim hülyaları artık sistem
karşısında 'ilericiliği' değil, tutuculuğu temsil etmektedir. İlerici
ulusal kurtuluştan, tutucu bürokratçılık fazla prim yapmayacağa
benzemektedir. Bunu ne sistem, ne ABD, ne de alttaki halklar artık
yutabilecek durumdadır. ABD ve Sovyet dengesine dayanan ulusal
despotluklar ve oligarşiler dönemi kapanmıştır.
Sistemin bilim ve
teknolojiyi daha da geliştirme kapasitesi olmakla birlikte, toplumsal
koşullar ciddi engel oluşturmaktadır. Arzın talebi aşması bilim ve
teknolojiyi gerçek yenilikler açısından işlevsiz bırakmaktadır. Ancak
geniş halk yığınlarının sorunlarını çözmede bilim ve teknoloji büyük rol
oynayabilir. Bu da ancak demokratik ve ekolojik bir toplumla mümkündür.
ABD önderliğindeki
sistemin önümüzdeki 25-50 yılına baktığımızda, yükselmekten çok gerileme
sürecine girmesi beklenebilir. Bütün göstergeler gerileme öğelerinin
ayakta kalma ve aynı biçimde sürdürülme öğelerinden daha fazla olduğunu
göstermektedir. Sistem mevcut varlığını sürdürmek istediğinde bile, bunu
büyüyerek değil ancak küçülerek sağlayabilir. Bunun için Sovyetler
Birliği ve ulusal kurtuluş hareketlerine karşı dev boyutlara ulaşan
askeri varlığında küçülmeye devam edecektir. Daha küçük boyutlu ve
teknik ordular dönemine geçilecektir.
Hedef olarak her ne kadar
terör ve uyuşturucu odakları ile serseri devletlerin nükleer, biyolojik
ve kimyasal silahları deniliyorsa da, esas olarak sistemin kırılma riski
yüksek Ortadoğu'daki gelişmelerdir. Gelişmelerin sanıldığı gibi radikal
islam nitelikli olmaktan çok, emperyalizmi ve despotizmi aşan demokratik
komünal sistemlere yakın olmaları daha güçlü olasılıktır. Ortadoğu eğer
despotik, milliyetçi, dinci ve devletçi rejimlerle kontrol edilmezse,
kaostan yeni yapılanmaların çözümleyici örneklerine öncülük edebilir.
Afganistan ve Irak ile başlayan, önce İsrail ve Filistin ile ve daha
derinlikli olarak Kürdistan'da devam edecek olan toplumsal
hareketlilikler çözümleyici örnekleri ya bulmak zorundalar ya da kaosun
daha da derinleşmesinde rol oynayacaklardır. Dolayısıyla sistemin askeri
gücü başta NATO, Irak'taki koalisyon ve bir bütün olarak BM çözümü bu
jeopolitik zeminde arayacaktır.
Bölgedeki çelişkilerin
doğası askerden ziyade daha çok ekonomik ve demokratik yöntemleri
gerektirmektedir. Daha az askeri müdahale, daha çok ekonomik ve
demokratik destek eğer Ortadoğu'yu içindeki kaostan çıkarırsa,
önümüzdeki ortalama elli yılın dünya modeli de az çok belirlenmiş
olacaktır. Bu modelin özü 'küçülmüş ordu ve devletlerle, büyümüş
ekonomik ve demokratik sistemdir." Devletler devasa masraf deposu “mali
kriz, bütçe açıkları” olarak küçültülmeden, sistemin krizden çıkışı
olası gözükmemektedir. 19. yüzyıldan kalma ulus devletin aşılması, yerel
kamusal yönetimlerin geliştirilmesi, çok uluslu şirket ekonomisi, bilgi
toplumu doğrultusunda ilerleme adeta ABD önderliğindeki sistemin ortak
programı gibidir. Daha geniş bölgesel, AB türü, despotik birlikler de
gündemleşebilir. Teorik bir ön kestirim olarak dünya çapında savaşların
beklenmemesi, global birliklerle yerel birliklerin öne çıkması
beklenebilir. 19. yüzyıldan kalma devlet, şirket, ulus ve ideolojiler
yerini yarı devlet, yarı demokratik siyasi kuruluşlara, ulus ötesi
ekonomik birliklere, bölgesel kültür gruplarına ve ahlakı öne alan
toplumsal felsefi zihniyete ve davranışlara bırakabilir.
Kapitalist sistemin 19.
yüzyıl sonlarına kadar neredeyse tek taraflı bir iradeyle yönlendirdiği
dünya, 20. yüzyılda büyük savaşlarla geçti. Savaşların en önemli bir
sonucu da haklara rağmen dünyanın yönetilemeyeceğidir. Halklar her ne
kadar kendi öz sistemlerini kuramamış da olsalar, politikaya ve devlet
iktidarına karşı demokratik iradelerini dayatabilme konumuna
gelmişlerdir. Önümüzdeki yaklaşık çeyrek ve yarım yüzyıllık sürenin
halkların demokratik sistemleri doğrultusunda işlemesi yüksek
olasılıktır. Bu süreçte adeta yitirilmiş en değerli hazineleri olan
kültürlerinin canlandırılması ve özgün yaşama dönüşmesi de diğer bir
olasılıktır. Halkların kültürel gerçeklerinden koparılması fiziki,
ekonomik katliam ve talanlardan daha yakıcı sonuçlar doğurmuştur.
Toparlarsak, önümüzde
bizleri bekleyen kapitalizmin tek taraflı iradesi döneminin geçtiği,
halkların şovenizm ve savaşla yüklü milliyetçiliği aşarak
demokratikleşmesini ve barışını dayattığı, kültürel ve yerel gerçekliği
ile buluştuğu bir dönem olasılığı güçlüdür. Bunun tek başına değil,
hakim sistemin devlet merkezli, ama küçültülmüş yapılanmalarıyla
ilkelere dayalı ortaklaşa yürütülmesi de bu olasılık dahilindedir.
Uygarlığımız sınıf, cins, etnik ve kültürel tahakkümlü yapısı yerine,
halkların komünal demokratik değerlerini tanıyan, cins özgürlüğüne
açılmış, etnik ulusal baskıyı aşmış, kültürel dayanışmayı esas almış,
tarihi bir aşama olarak 'küresel demokratik uygarlığa' dönüşebilir.
1- Krizden çıkış sistemi olarak demokrasi
Dünya toplum sisteminde
yer alan ve devlet dışı toplumsal güçlerin tümü anlamında
kavramlaştırabileceğimiz halkların güncel kaostan çıkışı da almaşıklar
halinde olabilir. Tek bir çıkış biçimi olarak değil, proje ve uygulamada
yer alan güçlerin devinim düzeylerine bağlı olarak çeşitli çözüm yolları
olasıdır, beklenebilir.
Dünya halklarını
tanımlarken biraz daha açıklayıcı olmak gerekir. Devlet dışı kalmış veya
çıkarları itibariyle dışlanmış çok sayıda kategori “kesim” vardır.
Kapsamları devletten devlete, dönemden döneme değişir. Halk dinamik
“hızlı değişen” bir kavram olarak anlaşılmalıdır. Devlet etrafında maddi
ve manevi “ekonomik ve bilme” çıkar grupları olarak kümelenen kesimlere
üst toplum, oligarşi veya daha amiyane “genel kamuoyu” tabirle
'devletli' kesim denilebilir. Buna karşılık, diyalektik ikilemin diğer
ucunda yer alan tüm gruplara “ezilen sınıflar, baskı altındaki etnik,
kültürel, dinsel, cinsiyet” halk diyebiliriz. İçerikteki değişkenlerin
durumu değiştikçe, halk kapsamı içindeki gruplar azalır veya çoğalır.
Uğranılan baskı ve istismarın içeriği de değişiklik arz edebilir.
Sınıfsal, ulusal, etnik, kültürel, ırksal, dinsel, düşünsel, cinsiyetçi
baskı katliamdan tacize kadar çeşitli biçimler altında kendini
gösterebilir. İstismarın da benzer yönü vardır. Maddi, manevi,
asimilasyonist, inkarcılık, talan, hırsızlık yasal ve yasal olmayan,
zorla veya aldatılarak yapılan birçok sömürü tarzı belirlemek mümkündür.
Tarih boyunca bu kategoriler sistemden sisteme değişerek günümüzdeki
daha karmaşık toplumsal gruplara doğru evrim göstermişlerdir.
1968 dünya gençlik
hareketleri ile başlayan, 1989'da Sovyet reel sosyalizminin çözülüşüyle
hızlanan ve 11 Eylül 2001 İkiz Kule saldırısıyla derinleşen dünya
krizinden halkların şiddetle etkilendikleri açıktır. 20 Mart 2003 Irak
işgaliyle dünyadaki çalkantılar tarihsel diyebileceğimiz boyutlara
tırmanmıştır. Kısa aralıklarla tırmanmalar, alan ve nitelik değiştirerek
devam etmektedir. Sistem içi çelişkilerin halklar üzerine püskürttüğü
lavlar gittikçe yakıcı olmaktadır. İşsizlik, açlık, ağırlaşan sağlık,
çevre ve eğitim sorunlarıyla boğuşma her toplumsal kesimin gündemini
işgal etmektedir. Sistemin hakim güçlerinin çözüm potansiyelini
tanımlamaya çalıştık. Özü itibariyle de tek başlarına çözüm olanaklarını
“19. yüzyıla nazaran” yitirdiklerini, çözüm diye dayatılanların kaos
durumunu daha da derinleştirmekten öteye anlamlı, yaşanabilir sonuçlar
üretmekten uzak olduğunu göstermeye çalıştık. Yani kriz kaynaklarının
çözüm kaynaklarına dönüşemeyeceğini, ancak değişmeleri halinde doğru
ilkeler temelinde bir uzlaşma tarafı olarak işlev yüklenebileceklerini
belirttik.
Halklar çözümlerini
tarihten nasıl gelmişlerse öyle geliştirirler. Tarihsellik, gelenek,
kültür her ne denilirse denilsin, her halk grubunun bir tarihi vardır.
Klan toplumundan beri şekillenen halk toplulukları tarih boyunca
jeokültür “yer koşullanması” ve politik yapılar karşısında varoluş
refleksleriyle biçim kazanmaya çalışırlar. Önceki bölümde kısaca özünü
sergilemeye çalıştığımız bu duruş komünal ve demokratik niteliktedir.
Kapitalist sistemin iyice içini boşaltıp primatlara dönüştürdüğü bireye
bakıp, komünal ve demokratik duruşu göz ardı edemeyiz. En ilkel haliyle
bile birey, toplumun komünal düzeyi olmadan kendi başına bir gün bile
yaşayamaz. Toplum inkarcılığına dayalı her tür beyin yıkama
operasyonları bu gerçeğin önemini yitirtse de, temel toplumsal olgu
budur. Hiçbir bireysellik ilgili toplumla bağı olmadan fazla yaşama
şahsına sahip değildir. Halklar gerçeğini bütün boyutlarıyla
tanıtlamadan, güncel kaostan çıkış yapma hesapları tutmaz. Önemle
belirtiyorum: 20. yüzyılda kapitalist sistem “özellikle devlet yapısı”
üç mezhep türetmesine “sosyal demokrat, reel sosyalist ve ulusal
kurtuluş” dayanmasaydı, günümüz krizini bile görmeyebilirdi. Üç mezhebin
temel özelliği, halklara umut vererek iktidara gelmeleriydi. Tam 150
yıldan “1848 devrimlerinden” beri 'önce devleti ele geçireceğiz, sonra
herkes hak ettiğini alacaktır!' söylemini kullandılar. Sanki devlet
katları bitmez tükenmez “cenneti hatırlatıyor” yaşam kaynaklarıyla
doluymuş gibi bir umut programı haline getiriliyor. Partiler kurulup
savaşlar veriliyor. Sonra kazanırsa, gerisi devlet imkanları denilen
toplumdan aktarılan değerleri kendi yandaşlarına paylaştırıyor. Sıra
toplumun geniş yığınlarına gelince bir şey kalmıyor. Eski tas eski
hamam. Kazanmazsa savaşa devam...
Mezheplerin bu çağdaş
biçimleri bile attıkları her adımı halk adına kutsamadan edemiyorlardı.
Halk bütün 20. yüzyıl boyunca devredeydi. Ama hakim sistem paradigması
aşılamadığı için, o müthiş yiğitlikleri, fedakarlıkları, acıları ve
sevinçleriyle sisteme taşınmaktan kurtulamadı. Tarihin en derinliklerine
indiğimizde de benzer durumların yaşandığını gördük.
O halde eğer tarih bir
anlamıyla geçmişten ders almak içinse, önümüzdeki güncel kriz kaos
durumundan halkların lehine kalıcı, köklü ve ilkeli çözüm üretmeliyiz.
Hiçbir görev bundan daha anlamlı, hiçbir çaba bundan daha kutsal olamaz.
Kaybettiren temel noktanın halkların komünal ve demokratik duruşunu esas
almamaktan geçtiği kanısındayım. Ne kadar toplum analizleri yapılsa,
strateji ve taktikler oluşturulup örgüt ve eylemler konulsa, hatta
zaferler kazanılsa da, varılacak nokta yine sistemle en kötüsünden
buluşmadır. 20. yüzyılın dahi devrimcisi Lenin "demokrasi dışında
sosyalizme giden yol yoktur" derken temel doğruyu söylüyordu. Ama o
bile, başta iktidar hastalığına bulaşınca, en kestirmeden “hiç demokrasi
deneyimi yaşamadan” sosyalizme gidilebileceğine inandı. Dayandığı
iktidarın 70 yıl sonra da olsa en çapulcu kapitalizme götüreceğini
herhalde düşünmüyordu. Muazzam Sovyet birikimleri “milyonlarca insanın
bu uğurda en büyük fedakarlık ve şehadeti, binlerce en kaliteli aydının
feda edilmesi” bir iktidar hastalığı uğruna güya yenmek için
uğraştıkları sistemin değirmenine su taşımaktan öteye gidemedi.
20. yüzyılın bu büyük
deneyiminden “büyük Ekim Devrimi” çıkarılabilecek ders, kapitalizme
karşı kalıcı, ilkeli çözümlerin ancak halkların demokratik duruşlarını
kapsamlı demokratik sistemlere dönüştürmekle sağlanabileceğidir.
Demokratikleşmeyi ve demokrasiyi devletleşme hastalığından kurtarmadıkça
da demokratik sisteme erişilemez.
Çözüm tarzımızı daha
yakından tanımak için yine tarihe bakmalıyız. En eskiden başlayalım. Son
köleci Roma İmparatorluğu'nu çözen, dıştan barbar denilen komünal
düzenli, devleti tanımayan halklardı. İçten yine manastır komünal düzeni
Roma'yı kemirmişti. O korkunç kölelik makinesini bu güçler çözmüştü.
Bunlar sonuna kadar komünal ve demokratik güçlerdi. Fakat şefleri onları
iktidar kalıntılarıyla aldattı. Geliştirilebilecek bir demokratik Avrupa
yerine, feodal despot devlet ve devletçiklere dayalı bir Avrupa'ya
götürdüler. Benzeri hareketler köleliğin aşıldığı her alanda ortaya
çıktı. Rönesansla ortaçağ feodalizminden çıkılırken, her tarafta
demokrasi adacıkları kentler yükseliyordu. Kentler demokrasisi
gelişiyordu. Demokratik bir Avrupa artık tarihin gündemindeydi. Büyük
Fransız Devrimi (1789), daha önceki İngiliz (1640), Amerikan (1776)
Devrimleri, İspanya'da ve birçok Avrupa ülkesinde 16. yüzyıldan beri
komünarlar da demokrasinin gür sesiydiler. Fakat tarihin o hep hileli,
azgın zor aleti savaşçı iktidar gücü, eski olsun yeni olsun baskılı
sistem için çalıştı. Kimini yanına çekti, kimini ezdi. Saf demokratik
güçleri kendi tarihsel anaforunda yuttu. Adeta büyüyen kanser uru gibi
bu savaşçı iktidar gücü 19. ve 20. yüzyılın savaşlarıyla beslene beslene
en insanlık dışı rejimleri, ırkçı faşizm ve totalitarizmi en büyük bela
haline getirdikten sonra, günümüzün tarihteki en büyük kaosuna dönüştü,
düştü.
Demokratik gelenekler
evrenseldir. Onlar da zincirin halkaları gibidir. Bizi geçmişin en eski
zamanına ve mekanın en kuytu alanlarına bağlarlar. Yalnız değiliz. Tarih
ve alanlar her sistemden çok bizim olması gereken demokrasiyledir. Bize
düşen öncelikli görev, bilme sürecindeki kaybı önlemek, politik aracı
doğru seçmek ve toplumsal ahlaka dönmektir. Bütün bu anlatılanlar
'bilmeye' ilişkindir. Politik araç en çok üzerinde durmamız gereken
konudur. Ona özcesi devlet olmayan demokrasi diyoruz. Yani dahi Lenin'in
bile düştüğü devletli, hatta diktatörlü demokrasi hatasına, gafletine
düşmüyoruz. Bu yaklaşım anarşistçe bir otoritesizlik, düzensizlik
değildir. Anlamlı, gönülden onaylı, aydınlatılmış halk düzeninin
otoritesidir. Bürokrasiye boğulmamış, her yıl memur yöneticilerini
seçen, seçtiği gibi geri çeken halkların demokrasisidir.
Ünlü Atina demokrasisini
hatırlamadan geçemeyiz. Bir yandan krallık Isparta'sıyla demokrasili
Atina Grek yarımadasında üstünlük kurmak için çatışıyorlar; diğer yandan
dönemin Roma'sı ile Med ve Pers İmparatorluğu'nun istilasını durdurmak
istiyorlar. Küçücük Atina sitesi bu iki ünlü düşmanını “MÖ 5. yüzyıl
boyunca” kendi öz silahı demokrasiyle yendi. Hiç de düzenli kalıcı ordu
ve devlete başvurmadan, gönüllü milisleri ve yıllık görevleri için
seçilmiş komutanlarıyla bunu başardı. Uygulanan demokrasi de halk
demokrasisi değil, köleci sınıf demokrasisiydi. Yine de tarihin en
anlamlı dönemlerinden birine, MÖ 5. yüzyıla Atina yüzyılı damgasını
vurdu. Halklar tüm zulüm düzenlerini, en büyük düşmanlarını
demokrasileriyle vurmuşlardır. En refahlı dönemlerini demokrasileriyle
yaratmışlardır. Amerikalıların demokrasileri olmasaydı, güneş batmayan
İngiliz İmparatorluğu'nu hizaya getiremezlerdi. İngilizlerin halk
demokrasisi olmasaydı, azgın Norman kral soyunu deviremez ve günümüzde
bile örnek İngiliz demokratik sistemi yaratılamazdı. Fransızların büyük
demosu olmasaydı, büyük devrimleri ve cihana nam salan ve örnek olan
cumhuriyet rejimleri kurulamazdı. Demek ki demokrasi en üretken rejim
oluyor. Siyasal rejim ne kadar demokratikse, o kadar ekonomik refah,
sosyal barış aynı gerçeğin tamamlayıcı kısmıdır. Çok iyi bilinir:
Demokrasiler özünü yitirip demagogların elinde halkı avlama aracı
olunca, önce rejim, sonra refah çökmeye başlar. Arkasından tutuculuk,
faşizm, savaş ve yıkım gelir. Sosyal bilimler biraz daha dürüst
davransaydı, görecektik ki, tarih ve toplum ezici biçimde demokratik
duruşla varoluyor. Bu duruş kesildiğinde aslında tarih duruyor. Ya da
lanetli dediğimiz bölümü devreye giriyor.
Konumuza ilişkin
aydınlatılması gereken en temel bir hususa da dikkat çekelim. O da sınıf
demokrasiciliğinin pek anlamlı ve istenilir olamayacağına ilişkindir.
Hakim sosyal bilim anlayışlarına göre, önce 'köle,' sonra 'serf,' en son
'işçi, proleter' olmak tarihin önlenemez ileriye doğru akışının
kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bu olgular yaşanmadan sosyalizme,
özgürlüğe-eşitliğe varamayız. O halde 'yaşasın köleler, yaşasın serf
köylülük, yaşasın işçiler' demek, sınıf devrimciliği sınıf
demokrasisidir “arkasından diktatörlük” demektir. Bu formülasyon, artık
iyice anlaşılmıştır ki, baştan aşağıya köleliğe hizmet teorisidir.
Halkların demokrasisinde kölelere, serflere, işçilere yer yoktur! Tıpkı
köleciliğe, serfliğe ve işçiliğe yer olmadığı gibi. Gerçek halk
demokrasisi köleci, feodal ve kapitalist sistemin kölesini, serfini ve
işçisini kabul etmez, reddeder. Ezilen sınıf ve grupları kutsamak eski
bir hastalıktır. Demokrasiler bu hastalığı taşımazlar. Adı üstünde, bir
yerde demokrasi oldu mu orada ezilme, haksızca sömürülme olmaz. Koyun
gibi yönetilme de olmaz. Demokrasilerde yönetilme yoktur. Kendini
yönetme vardır. Egemenlik altında olmak yoktur, kendi kendine egemen
olmak vardır. Tahakkümcü sistemler köleleştirebilir, serfleşmeyi ve
işçiliği de kurumlaştırabilir. Ama demokrasiler gelişti mi kölelikten,
serflikten ve işçilikten çıkılır. Yine çalışılır. Ama kendi işinin
efendisi olarak, kendi iş komününün üyesi olarak çalışılır. Komünalizm
ve demokrasi etle tırnak gibi birbirine bağlıdır. Bizim amaçladığımız
demokrasinin tanımı ve dayandığı tarih böyledir. Sınıf demokrasileri ise
bir iktidar gerektirir. Her iktidar bir devleti, her devlet ise
demokrasinin inkarını gerektirir. Sınıf demokrasileri özünde demokrasi
değil devlet iktidarıdır. Sovyet deneyimi, Çin, Küba bunu açık
kanıtlıyor. Ne kadar devlet, o kadar az demokrasi; ya da ne kadar
demokrasi, o kadar az devlet altın bir kural olarak bellenmelidir.
Demokrasilerle özgürlük ve
eşitlik arasındaki ilişki de son derece anlaşılırdır. Bunlar
birbirlerinin alternatifi değildirler. Demokrasi ne kadar gelişirse,
özgürlükler de o kadar gelişir. Özgürlükler geliştikçe eşitlik doğar.
Demokrasi, özgürlük ve eşitliğin boy verdiği gerçek vahadır. Demokrasiye
dayanmayan özgürlük ve eşitlik ancak sınıfsal olabilir. Yalnız bir
sınıf, küme veya tercihli gruplar özgür ve eşit olabilir. Diğerlerine
ise sadece yönetilme, kölelik kalır. Halkın demokrasisinde özyönetim,
kendini yönetme esas olduğundan, eşitlik ve özgürlük de genel olur.
Demek ki en kapsamlı özgürlük ve eşitlik halk demokrasilerinde, devlet
ve iktidar olmayan demokrasilerde oluyor. Demokrasiler devlet inkarı
değildir, ama devletlerin süs örtüsü de değildir. Devleti yıkarak
demokrasi istemek bir yanılgıdır. Doğrusu, devlet “uzun bir süre sonunda
sönmesi gereken devlet” ve demokrasilerin ilkeli bütünlüğünü
yürütebilmektir.
Sınırsız demokrasiler
çağında yaşamıyoruz. Devlet erkinin ezici olduğu günümüzde, yaşanabilir
bir demokrasi devlet gücüyle ilkeli uzlaşmayı gerektirir. Avrupa
uygarlığı geç ve eksik de olsa çok iyi özümsemiş olduğu bu dersle kendi
demokrasi ve devletini iç içe yürütmeye çalışıyor. Büyük savaşlardan
sonra demokrasilerin engin çözüm gücünü, iktidarın ise savaşçı
karakterini görmüş oluyor. İktidara ağırlık vermek belki bir azınlığa
çok çıkar ve güç sağlayabilir. Ama ülke, ulus ve halklarına sonuçta
büyük felaketleri de hazırlar. Avrupalılar ulus devlet olmadan
demokrasiye pek rağbet etmiyorlardı. Ama faşizm deneyimi gösterdi ki,
asıl öncelik demokrasiye verilmeden ulus devlet bile korunamaz. Önce
ulus devleti sağlamlaştıralım, sonra demokrasiye sıra gelir anlayışı tüm
yaşanan faşizm ve totalitarizm felaketlerinin sebebidir. Avrupa ne
zamanki AB ile önce insan hakları ve demokrasi dedi, o zaman refah ve
barışa açılan kalıcı yol da çizilmiş oldu. AB modeli de bu oluyor.
Dünyayı Avrupa'ya çeken asıl sihirli güç! Avrupa bu sihirli gücünü
dünyaya yaydığı ölçüde geçmişinin günahından kurtulabilir. O zaman her
uygarlıkta olduğu gibi olumlu özler tüm halkların değeri haline gelir.
Ama yine unutmayalım ki,
Avrupa uygarlığının temelinde ağırlığını hep sürdüren kurnaz ve buz gibi
çıkar hesaplarıyla egemenlik peşinde koşan tecrübeli bir burjuva sınıfı
da vardır. Çağdaş aristokratlar olarak hep demokrasilerin tepesinde
yaşama lüksünden kolay kolay vazgeçemeyeceklerdir. Fakat demokrasiler
hiç de kelle koparmadan, onların tahtını “devletini yavaş yavaş
söndürmesini bilecek” yere indirmesini bilecektir. Tek başına bunu
yapamaz. Ancak dünyada demokrasi geliştikçe Avrupa olumlu anlamda
dünyalaşır, dünya da ancak demokratikleştikçe Avrupalaşır. Tarih güncel
kaostan çıkışta bu deneyimi yaşayacağa benziyor. Dünyanın taze
demokratikleşmeleri olmadan, ABD'nin savaş ve şirketlerle, Avrupa'nın
hukuk ve demokrasiyle kaostan çıkmaları önceki dönemler gibi pek olası
gözükmemektedir.
Demokrasi kavramının
toplumsal içeriğine özenle yaklaşmak gerekir. Kavramın içinde sınıf,
cinsiyet, etnik, dinsel, entelektüel, mesleki vb ayrımlar yapılmaz. Yine
bireysel ve grupsal katılım olabilir. Demokratlık için birey yurttaşlığı
esas alınamayacağı gibi, grupsal tabanların yer alması da engellenemez.
Bireysel ve grupsal güç avantaj teşkil etmez. Bireylerin birbirine karşı
olduğu gibi, grupların da benzer güç ideaları anlamlı değildir. Esas
gözetilecek ilke, kamusal yararlılık ile “toplumun her konuda genel
ortak çıkarı” bireysel inisiyatifin birbirine karşı engelleyici konumda
olmamasıdır. Bireysellikle kamusallığın optimal “en verimli” noktasında
bileşimi sağlamaktır. Özünde bireyselliğin beslediği komünal özellikle,
gücünü toplumun komünal değerlerinden alan dengeli, inisiyatifli,
yaratıcı bireyi oluşturmaktır. Ağırlık yalnız komünal özelliğe
verilirse, orada demokrasi totalitarizme kayabilir. Buna karşılık her
şey bireysellik için mubah görülürse, bu da bir yandan anarşizme, diğer
yandan bireyin toplum aleyhine aşırı güçlenmesine yol açar. Sonuçta iki
eğilim de toplum üzerinde diktatörlüğe, keyfi yönetime, yozlaşmaya
götürür. Demokrasi çok bilinçli ve yürekten, toplumun çıkarlarıyla
bireylerin esenliğine aşık kişiliklere şiddetle ihtiyaç duyar.
Partilerden çok toplumu canlı, dinamik tutan, halkı demokrasi konusunda
sürekli eğiten, uyanık olmaya teşvik eden demokratlar olmadan, sadece
kurum ve ilkelerle demokrasi yürütülemez. Dinamik bir olgu olarak
demokrasi sürekli sulamayı (eğitimi) isteyen bitki gibidir. Aşık
evlatları tarafından beslenmezse kurur, yozlaşarak başta antidemokratik
gelişmelere alet olabilir.
Toplumsal sorunları “başta
barış olmak üzere” çözmede en etkili aracın demokrasi olduğu
tartışmasızdır. Gücünü çok zorunlu meşru savunmalar dışında savaştan
değil ikna kabiliyetinden alır. Savaşla kaybedileceklerle ikna temelinde
kazanılacak değerleri karşılaştırarak, halkların öz çıkarına uygun
çözümleri her zaman geliştirebilir. Cesur ve gerçekçi tartışmalar
sorunları aydınlatır. Aydınlanan sorunlar ise tarafların en geniş
katılımıyla, köklü uzlaşmalarla hal yoluna girebilir. Hiçbir sistem
demokrasiler kadar tartışmalı ve gerçekleri su yüzüne çıkarmada başarılı
olamaz. Bilim ve sanatların asıl gelişme vahası da demokrasilerdir.
Atina'daki demokrasi felsefenin de en iyi ortamını oluşturmuştur. Atina
demokrasisi olmadan Aristo, Eflatun ve Sokrates düşünülemez.
Rönesanstaki kent demokrasileri olmasaydı, bilim ve sanatsal devrimler
gelişemezdi.
Halklar zengin kültürel
geleneklerini en iyi demokrasilerde yaşamsallaştırabilirler. Kültür bir
halkın geçmişi olmakla kalmaz, onu saran öz varlık biçimidir. Bir halkı
kültüründen soyutladın mı, onu sadece biçiminden koparmazsın, ona yol
açan ruhunu da yok etmiş olursun. Dolayısıyla demokrasi bir halkı
kültürü temelinde özgür ve eşit yaşatmak için en uygun politik
sistemdir. Esas olarak ulusal baskıdan kaynaklanan ulusal, etnik, dini
sorunlar kültürlerini demokrasilerde özgür yaşamakla en anlamlı çözüme
de kavuşma şansına sahiptirler. Gerçek demokrasilerin yürürlükte olduğu
ülkelerde, alanlarda baskıların hiçbir türüne ne gereksinim duyulur, ne
de çıkar aracı olarak kullanılmasına şans tanınır. Ezen ezilen
milliyetçilik yerine demokratik bütün esas alınır.
Demokrasilerin ekonomik
katkısı küçümsenemez. Toplumda demokrasi sistemi yürüyorsa, ekonomik
değerlerin ne tekelci yönetimi ve talanı, ne de bireylerin
verimsizliğine terki geçerli olabilir. Demokrasiler aşırı kar hırsına
da, bireysel ve kurumsal tembelliğe ve sorumsuzluğa da onay vermez. Bu
alanda da optimal denge en iyisinden kurulur. Kamusal ve özel ekonomi
dengesi er geç optimal noktayı yakalayacaktır. Demokrasiyle ekonomik
verimlilik ve gelişme arasındaki ilişki birçok araştırmayla
kanıtlanmıştır. Verimli üretim kadar adil dağıtım, uygun yatırım kadar
gerekli araştırmalar en iyi demokrasilerde ortam bulur. Üretimin halkın
gerçek taleplerini karşılaması arz talep dengesinin kurulmasında temel
etkendir. Böylece toplumsal piyasa gerçek anlamda kurulma şansına sahip
olur. Öldürücü rekabetlerin yerini yarışma ruhu alır. Krizlerin temel
nedenlerinden olan arz talep dengesizliği, fiyat, enflasyon vb finans
oyunları asgari düzeyde tutularak çıkış ve çözümler için gücünü ortaya
koyar. Sistemsel işsizlik temel çözüm bulur.
Demokratik toplum
mücadelesinde gençlik kategorisine daha özgün yaklaşmak gerekir. Gençlik
toplumsallaşırken büyük tuzaklarla karşı karşıyadır. Bir yandan
geleneksel ataerkil toplum koşullanması, diğer yandan resmi düzenin
ideolojik şartlanması altında bocalarken, dinamizmiyle yeniliklere açık
bir yapısı vardır. Olup bitenler karşısında son derece toydur. Yaşlı
toplumun etkisi altında kendine ne biçildiğini keşfetmekten uzaktır.
Kapitalist toplumun baştan çıkarıcı bin bir hilesi karşısında nefes bile
alamaz. Tüm bu gerçeklikler gençliğe özgün, tuzaklardan çekici, onun
özüne uygun bir toplumsal eğitimi zorunlu kılar. Gençliğin eğitimi büyük
çaba ve sabır isteyen bir iştir. Bunun karşılığında dinamizmi ile
destanlar yazabilecek ataklığa sahiptir. Amaç ve yöntemi iyi
kavradığında başaramayacağı bir iş yoktur. Amaç ve yöntemli yaşamı temel
disiplin olarak görüp seferber olduğunda, sabır ve inadı eksik
etmediğinde, tarihsel davalara en önemli katkıyı gerçekleştirebilir.
Demokratik gençlik
hareketinde böylesi nitelikler kazanmış kadrolar öncülüğünde gelişecek
bir hamle, genel demokratik toplum mücadelesinde başarının güvencesidir.
Gençliğin dinamizminden yoksun bir toplum hareketinin başarı şansı
sınırlıdır. Yaşlıların tecrübesi, gençliğin dinamizmi tarihin her
aşamasında kendini hissettiren bir olgudur. İkisinin bağını sağlam
kuranların yürüyüşünde başarı oranı her zaman yüksek olmuştur. Günümüz
gençliği için yüksek hayaller, ancak toplumsal sistem krizinden nasıl
çıkılacağına ilişkin olarak anlam taşıyabilir. Hayalleri olmayan bir
gençlik yozlaşmaktan ve yaşamı tümden kaybetmekten ancak gerçek
hayallere dönüşle kurtulabilir. Kapitalist sistemin sonul krizi olan
kaotik durumu kavramak gençlik için çıkış yapma şartıdır. Bununla
birlikte demokratik, cins özgürlüğü ve ekolojik toplum değerlerini
özümsemiş olmak tarihsel başarı imkanını ona verecek, bir yandan kendini
doğru yapılandırırken özlenen toplumu da yapılandırmada gerçek rolün
sahibi kılacaktır. Her şey gençliğin tarihsel toplumsal hamleye yeniden
doğru ve yetkin katılmasıyla belirlenecektir.
Demokrasilerin eylem ve
örgütleme biçimi de en az öz tanımlamaları kadar önemlidir. Öz tanımlama
daha çok amaç aydınlanmasına yol açarken, örgütlenme ve eylem biçimi
olmazsa olmaz kabilinden araçların doğru tanımlanmasını gerektirir. Amaç
ve araç uyumu, birbirlerini karşılama dengesi doğru çözümlenmeden,
demokrasilerde yol almak zordur. Yalnız amaç veya araçlara dayalı
demokrasiler tek ayaklı topalı andırırlar. Tek ayakla nereye kadar ve ne
güçle yürünebilir?
Demokratik örgütlenmenin
temel biçimleri olarak en üst düzeyde bir kongreyle, tabanda yerel
komünler, kooperatifler, sivil toplum örgütleri, insan hakları ve
belediye örgütlenmeleri başta gelenler olarak sıralanabilir. Geniş ve
konularına bağlı olarak çok sayıda örgütlenmelere gerek vardır.
Demokrasiler en örgütlü toplumu gerektirir. Örgütler toplumsal
taleplerin dile getirilmeleri için vazgeçilmezdir. Örgütlenemeyen toplum
demokratikleşemez. Siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel tüm alanların
kendilerine özgü örgütlenmeleri yaratmaları esastır. Partiler temel
siyasal örgütler olarak demokrasilerin vazgeçilmezidir. Sivil toplum
örgütlenmeleri sosyal alandaki başta gelen örgütlenme biçimidir.
Hukuksal alanda insan hakları, barolar ve vakıflar önem taşır. Ekonomik
alanın esas örgütlenmesi ise kooperatifler, çalışma grupları ve birçok
kamusal amaçlı ulaşım, ticari, mali ve sinai nitelikte olabilir. Sağlık
ve eğitim halkın en çok çözümlenmesi gereken kamusal kurumlarıdır. Sanat
ve sporun teşkilatlanması da halkın genel eğitimi açısından vazgeçilmez
alanlardır. Köy düzeyinde muhtarlık ve ihtiyar heyetlerini devlet aracı
olmaktan çok demokratik araçlar olarak örgütlemek gerekir. Her köy için
bir 'halk kültür evi' zorunludur. Şehirlerde aynı biçimlerden ayrı
olarak komünler en taban örgütler olarak anlam bulmalıdır. Yine şehir
meclisleri vazgeçilmez bir kurumdur. Şehirler arası belediye birlikleri
bölgesel çaplı olarak anlamlıdır. Tüm bu kurumlar ve örgütlenmeler
kendilerini en yüksek karar organı olarak 'Genel Halk Kongresinde'
temsil edebilmelidir. Genel Halk Kongreleri özgünlüğü olan, her halkın
temel sorunlarına çözüm için vazgeçilmez bir örgütlenme modelidir. Halk
kongreleri olmadan halk demokrasilerinden bahsedilemez.
Halk kongrelerini ne
devlete alternatif ne de devletin bir kuruluşu gibi görmek gerekir.
Halkın devleti olmadığı gibi, varolan devletin yerini tutmak gibi bir
hedefi de olamaz. Devlet çokça işlendiği gibi, çok eski ve üst toplumun
temel örgütüdür. Demokratik tarzda oluşmaz. Geleneksel ve atamalarla
yürütülür. Üst toplum kendi içinde bir demokrasi uygulayabilir. Buna üst
sınıfların demokrasisi de denilebilir. Devlet için bu bir örtü vazifesi
görür. Çoğu Batı cumhuriyet modelinde olan bu demokrasiler devleti esas
alır. Önce devlet sonra demokrasi gelir; devlet olmadan demokrasiyi
düşünemezler. Halk demokrasisinde ise iktidar devlet bir hedef olarak
alınamaz. Devlet olmayı hedefleyen demokrasi kendi eliyle varlığına son
vermiş olur. Avrupa'nın modern devletleri ile ABD ve Rusya'nın Sovyet
kuruluş dönemlerinde kısa süreli demokrasiler olmuştur. Fakat hemen
devlete geçildiğinden, kuruluş dönemi demokrasileri sistemleşmeden kadük
kalmışlardır. Tarihte de çoklukla yaşanan durum budur. Üst toplum her
zaman demokrasiden korkmuştur.
Günümüz krizinin halk
iradelerine ters düşülerek aşılamayacak olması halkın katılım
zorunluluğunu getirmektedir. Katılım ise halkın demokratik olmasıdır. Bu
ise kongre düzeni olmadan yürümez. Belki 19. ve 20. yüzyıl kapitalist
devleti toplum otoritesini halk kongreleriyle paylaşmak zorunda
olmayabilirdi. Ama günümüz kriz devletleri halkı karşılarına alarak,
halka inisiyatif tanımadan çözümde bir adım ileri gidemezler. Ağır kriz
koşulları halkın kapsamlı, kalıcı ve kurumsal katılımını zorunlu
kılmaktadır. Dolayısıyla 19. ve 20. yüzyıllarda çok sınırlı anlam bulan
halk katılımları günümüz koşullarında ancak kongreleriyle anlam
bulabilir. Kongreler bu niteliğiyle ne bir parti ne de bir yarı
devlettir. İkisi de değildir; tarihsel koşullardan doğan fonksiyonel
halk kuruluşlarıdır. Halklar kapitalizm mezheplerinden “reel sosyalizm,
sosyal demokrasi ve ulusal kurtuluş” sonra, devletten daha da
uzaklaşarak kongre sürecine girdiler. Devlet tümüyle reddedilmediği
gibi, eskisi gibi kabul de edilmiyor. Dolayısıyla belli ilkeler
çerçevesinde birlikte toplumsal krizlerin çözümünde yer almaları
mümkündür. Devletlerin giderek küçülmeleri, yeni devlet modellerinin
devreye girmesi kongre modeline daha da ihtiyaç gösteriyor.
Yine ağır ulusal
sorunların yaşandığı ülkelerde kongre modelleri tampon araçlar olarak
hayatiyet kazanabilir. Diğer birçok cemaat ve gruplar için de daha alt
düzeyde kongreler gereklidir. Her parti, görüş ve inançtan katılımları
birleştirme özellikleri, bunlar olmaksızın demokrasilerin
yürütülemeyeceğini göstermektedir. Sonuç olarak kongre çözümünü devlet
alternatifi olarak değil, tersine devletin de tek başına üstesinden
gelemeyeceği ağır sorunlar döneminde aralarında zıtlıktan çok paralellik
bulunan çözüm modelleri olarak düşünmek en gerçekçi yaklaşımdır.
Örgüt çokluğu kadar örgüt
içi demokrasi de en az genel demokratik kriterler kadar vazgeçilmezdir.
Örgütlerin demokratik oluşum ve yönetimleri esastır. Örgütleri
demokratik olmayan halkların demokrasileri de olamaz. Dolayısıyla halkın
yoğun denetiminde olan, sürekli seçimle “en az yılda bir” yenilenen
örgüt demokrasileri genel demokrasilerin en sağlam güvencesidir.
Demokrasilerin eylem
tarzını kavramadan, işleyişi geçerli kılmak güçtür. Eylemsiz demokrasi
sessiz insan gibidir. Eylem demokrasinin dilidir. Halkın her
hareketliliği, örgütlerin her faaliyeti bir eylemdir. Basitten karmaşığa
doğru gösteri, toplantı, yürüyüş, seçim, miting, protesto, grev,
şartları doğduğunda yasal direnme ve ayaklanmalara kadar eylemler dizisi
yerinde ve zamanında sergilenmeden demokrasiler yürütülemez. Özellikle
halkın temel talepleri göz ardı edildiğinde, demokrasinin birçok kurum,
kural ve amacı tahrip edildiğinde eylemler zorunlu çözüm araçlarıdır.
Eyleme geçmeyi başaramayan bir halk ve örgüt demokratikleşemez. Eylem
yeteneğini gösteremeyen bir halk ve örgüt aslında ölmüştür. Eylemlerin
örgütlerle mümkün olduğu, örgütsüz eylemliliğin boş ve başarısız
kalacağı açıktır. Halklar ne kadar örgütlüyse o kadar eylemli olurlar.
Eylemleri hep protesto, direniş gibi görmemek gerekir. Sivil toplum
eylemlerinin çoğu yapıcıdır. Pozitif eylem anlayışı esastır.
Halk ayaklanmaları ve
savaşları ne zaman gündemleşebilir? Çokça istismar edilen ve hakların
aleyhine kullanılan bu temel eylemlerin koşul ve tarzlarını doğru
cevaplandırmak, halkların tarihinde en önemli dönemeçleri başarıyla
geçmekle mümkündür. Ayaklanma ve savaşlar ancak diğer tüm eylem
biçimleri sonuç vermediğinde ve sorunlar köklü çözümsüzlük yaşadığında
anlam kazanabilir. Özelikle savaşçı iktidar güçleri zor dışında hiçbir
çözüm seçeneği bırakmadığında, halklar köleliğin alçaltıcı etkisi
altında yaşamaktansa kendi hayati çıkarları için ayaklanma ve
savaşlarını gündeme alma gücünü göstermelidir. Yasalar eşit
uygulanmadığında, demokrasinin çözüm rolüne ilgi gösterilmediğinde, tüm
barışçıl eylemler boşa çıkarıldığında, ciddi olarak ayaklanma ve halk
savaşı üzerinde durma kaçınılmazlaşabilir. Şu iki sınır gereken cevabı
verebilir: Devlet demokratik çözüme anlamlı, duyarlı biçimde ilgi ve
şans tanımaz, halkın da elinde başka zorlama etkeni kalmazsa, çoğu
halklarda görüldüğü gibi az veya çok kanlı ayaklanma ve az veya çok
sürekli halk savaşları gündeme girer.
Her savaş ve ayaklanmanın
amacı ayrılma değildir; tersine, daha çok demokratik bütünlüğe yol
açmaktır. Eskinin ayrı devlet kurma amaçlı ayaklanma ve ulusal kurtuluş
savaşlarının dönemi geçmiştir. Devlet amaçlı ayaklanma ve ulusal
kurtuluş, sonuçta kapitalist devlete küçük bir ek daha yapmaktır. Bu,
halkların hiçbir sorununa çözüm getiremediği gibi daha da
ağırlaştırabilir. 22 devletli Arap halkının sorunları herhalde
azalmamış, daha çoğalmıştır. Dolayısıyla yeni dönem halk ayaklanma ve
savaşları devlet amaçlı olmamak, demokrasiyi öz ve biçim itibariyle tam
işletmeyi hedef almakla tanımlanabilir. Esas rolleri böyle konulabilir.
Ayrılık ancak kaçınılmaz olursa anlam kazanır. Halkların tercihi her
zaman demokratik bütünlükten yana olmayı gerektirir. İki tarafta aşırı
ulus milliyetçileri ne kadar ayrılmayı ve şiddeti dayatsalar da,
halkların tercihi bu koşullarda en az şiddet ve demokratik bütünlük
olmalıdır. Zamanı ve koşulları oluşmadan ayaklanma ve savaşa başvurmak
ne kadar tehlikeliyse, başka seçenek kalmadığında başvurmamak da o denli
alçaltıcı ve ölümcüldür.
Demokrasiler için diğer
önemli bir eylem sorunu da meşru savunma durumunda nasıl davranılacağına
ilişkindir. Meşru savunma ancak işgal koşullarında anlam kazanır. Bir
halkın üzerinde işgalci, sömürgeci veya daha değişik baskıcı bir sistem
kurulduğunda işgal var demektir. İşgali tek başına yabancı bir güç
yapabildiği gibi, bazen yarı yarıya yerli işbirlikçilerle birlikte de
yapabilir. Bu durumda savunma görevi ortaya çıkar. Hedef işgali
kaldırmak, demokrasiyi kurmaktır. Fakat yabancı olgu devrede olduğundan,
savunmaya meşru, ulusal demokratik demek daha doğru bir yaklaşımdır. Bu
koşullarda yine ayaklanma ve savaş koşulları doğmuştur. Yine de klasik
ulusal kurtuluş savaşı esas alınmaz. Ulusal boyut olsa bile, çağın
özellikleri gereği geniş demokratik bütünlükler uğruna savunma savaşı
demek daha uygundur. Bu tür ayaklanma ve savaşlar şehir ve kırsal alanda
ya tek ya birlikte gelişebilir. Birçok Asya, Afrika, Amerika ülkesinde
tüm biçimler denenmiştir. Devlet amaçlı olmak yerine demokratik amaçlı
olmak, güncel çözüm gerçekliğine daha uygun düşmektedir. Ulusal
nitelikte bile olsa, tepede ortak hareket eden işgalciler ve
işbirlikçilerine karşı halkların da işbirliği içinde demokratik bütünlük
için savaşmaları en doğrusudur. Bu durumlarda diğer barışçıl eylem
biçimleri de sonuna kadar uygulanmak durumundadır. Meşru savunmayı daha
çok halkın demokratikleşmesini desteklemek, geliştirmek ve korumak
amacıyla örgütlemek ve yürütmek esas olmalıdır. Hedef olarak baskıcı
savaşçı klikleri alırken, demokratik çözüm muhataplarının varlığını da
unutmamalıdır. Tüm devleti, ilgili ulusu karşısına almak doğru bir
strateji olmaz. Taktik olarak her yabancıyı, işgalci ulus insan ve
kurumlarını hedef almak da doğru olamaz. Hedefleri en dar ve sonuç alıcı
kılmak, halkın demokratik çözüm olanaklarını artırmak, varoluşunu
korumak esas olmalıdır. Meşru savunma hareketi ve örgütlülüğünün işgal
ve çözümsüzlükten sorumlu güçleri yürüttükleri haksız savaşın
sürdürülmezliği konusunda ikna edinceye ve demokratik çözüm yoluna
çekinceye kadar yoğunlaştırılarak sürdürülmesi mevcut krizden çıkmanın
temel aracı olabilir.
Olağanüstü durumların
dışında normal koşullarda halkların öz savunma sorunu da göz ardı
edilemez. Kriz koşullarında genel güvenlik dışında özgüvenlik daha çok
önem kazanır. Devletin klasik güvenlik ölçütleri birçok yönüyle halkın
güvenlik ihtiyacına cevap veremez. Devlet iktidarının oligarşik ve
diktacı güçlerin eline geçmesi, sınırlı hukuk güvencesini de ortadan
kaldırır. Devlet adeta parsellenir. Bir ucu devletçi odaklara bağlı çok
sayıda mafya ve çete türer. Halkın üzerinde tam bir terör estirirler.
Suçlarda patlama yaşanır. Hak aramada hukuki yollar yerine taşeron
güçler tutulur. Hukuk adeta metalaşır. Devletin güvenlik güçlerinin
kendileri güvenlik sorunu haline gelir. Kriz süreçlerindeki birçok
ülkede günümüzde yaşanan bu tür güvenlik sorunları karşısında öz savunma
kaçınılmaz bir gereksinim haline gelir. Öz savunma güçlerinin kurulması
gerekir.
Halk savunma güçlerini
devlet karşıtı veya alternatifi bir kuvvet olmaktan ziyade, devletin
sağlamadığı, yetersiz kaldığı, hatta nedeni olduğu temel güvenlik
ihtiyacını karşılama güçleri olarak değerlendirmek daha doğrudur. Halk
savunma birlikleri klasik gerilla veya ulusal kurtuluş ordusu değildir.
Halk kurtuluş gerillası veya ulusal kurtuluş ordusu ağırlıklı olarak
iktidar ve devlet hedeflidir. İktidar sorununu çözmek isterler. Halk
savunma birliklerinin özel bir devlet ve iktidar hedefi “objektif
zorunluluklar dışında” olamaz. Esas görevleri halkın yasal, anayasal
haklarının çiğnenmesi doğduğunda ve yargı görevini yapmadığında korumaya
çalışmak, demokratikleşme çabalarına güvence olmak, saldırılar
karşısında direnmesine öncülük etmek, kültürel ve çevresel varlığını
korumak gibi özetlenebilir.
Halk savunma birlikleri
kent ve kırsal alanlarda uygun birlikler halinde örgütlenebilir. Bir
nevi halk koruma milisleri de denebilir. Yerel emniyet güçlerinin yerine
getiremediği görevlerde rol oynayabilir. Kriz koşullarının sürekli
toplumsal yapıları çözmesi, artan kargaşa ortamı öz savunmayı halkların
varlığı ve özyönetimleri açısından hayati bir konu haline getirir.
Krizden demokratik çözüm yollarıyla çıkış aranırken, bu süreçle ayrılmaz
bir bütünlük içinde artan güvensizlik ortamından da halk savunma güçleri
ile çıkış yapılabilir.
2- Toplumsal cinsiyetçiliğin özgürgürleştirilmesi
Demokratikleşmenin özünü
teşkil etmekle birlikte, kendi başına ele alınması gereken olguların
başında kadın ve etrafında oluşan ilişki ve çelişkiler düzeni
gelmektedir. Komünal ve demokratik duruş dengeleri sosyal bilimlerin
alanına ne kadar geç ve yetersiz girmişse, ondan daha fazlasını kadın
olgusuna yaklaşımda görmekteyiz. Sanki kadının yaşadıkları doğallığın
gerekleriymiş gibi bir anlayış tüm bilimsel yaklaşımlarda, ahlaki ve
siyasi tutumlarda ön varsayım olarak kabul görür. Daha hazin olanı,
kadının kendisi de bu paradigmayı doğal kabul etmeye alışmıştır.
Binlerce yıllık halklara dayatılan statülerin doğallığı, kutsallığı,
birkaç kat fazlalığıyla kadının tüm zihniyet ve davranışlarına da adeta
kazınmıştır. Halklar kadınlaştırıldığı oranda, kadın da
halklaştırılmıştır. Hitler "halklar kadın gibidir" derken bu gerçeği
kasteder. Kadın olgusuna daha derinlikli yaklaşıldığında, biyolojik bir
cins olmanın ötesinde adeta bir soy, sınıf, ulus muamelesi gördüğü
anlaşılacaktır. Ama en çok ezilen soy, sınıf veya ulus olarak. Hiçbir
soy, sınıf veya ulusun kadınlık kadar sistemli bir köleliğe tabi
tutulmadığını iyi bilmek gerekir.
Kadınlığın kölelik tarihi
daha yazılmamıştır. Özgürlük tarihi ise yazılmayı bekliyor. Kadın
köleliğinin derinliği kadar karanlıkta bırakılması, toplumda yükselen
hiyerarşik ve devletçi iktidarla yakından bağlantılıdır. Kadının
köleliğe alıştırılmasıyla hiyerarşiler “ayrıcalıklı kutsal yönetimler”
kurulmuş, toplumun diğer kesimlerinin kölelik yolu açılmıştır.
Erkeklerin köle olması kadının köleliğinden sonradır. Cins köleliğinin
sınıf ve ulus köleliğinden farklı yönleri de vardır. Meşrulaştırılması
ince ve yoğun baskılarla birlikte duygu yüklü yalanlarla sağlanır.
Biyolojik farklılığı sanki köleliği için gerekçeymiş gibi kullanılır.
Yaptığı tüm işler değeri olmayan 'kadınca işler' diye hafife alınır.
Toplumun kamusal alanında bulunması dince yasak, ahlaken ayıp olarak
sunulur. Giderek tüm önemli toplumsal etkinliklerden uzaklaştırılır.
Siyasal, toplumsal, ekonomik etkinliklerin hakim gücü erkeğin eline
geçtikçe kadının zayıflığı daha da kurumlaşır. 'Zayıf cins' bir inanç
olarak paylaştırılır.
Tüm maddi ve manevi güç
olanakları erkeğin elinde biriktikten sonra kadın artık erkek eline
bakan, bazen yalvaran, bazen tüm onurunu çiğneyerek kaderine razı olan
ve sıkça yaşama küserek derin bir sessizliğe bürünen bir varlık haline
gelir. Bir anlamda yaşayan ölü demek de mümkündür. Birkaç benzetmeyle
olguyu daha da belirgin kılabiliriz. Birinci benzetme kafeste kuştur.
Kuş bazen kanarya gibi süslü kılınır. Bazen bülbül gibi güzel sesli
kılınır. Herkes kendine göre bir kuşa benzetir. Çokça serçe denilir.
Diğer benzetme, dipsiz bir kuyuya bırakılan kedi gibi sürekli
miyavlatıldığıdır. Yiyecek artıklarıyla beslenerek sahibi için iyice
ehlileştirilebilir. Belki biraz kaba görülebilir, ama köleliğin
derinliğini yakalamak için bilimsel, edebi çok yönlü çabaların gereği
açıktır. Muazzam cinsiyetçi bir toplum oluşturulmuştur. Gerçek kabalık
şuradadır ki, erkeğin tek taraflı kadın tecavüzü bir kahramanlık gibi
görülürken, erkek bundan son derece keyif ve gurur alırken; kadın
taşlanarak öldürülmekten geneleve kapatılmaya, toplum içine bir daha
çıkmamaya kadar her tür acımasızlıklarla karşı karşıyadır. Yine en
kabasından erkek cinsel organıyla gururlanırken, kadın için cinsiyet
organları bir utanç kaynağıdır. En basit fiziki farklılıkları bile kadın
aleyhine kullanılmaktan çekinilmemiştir. Kadın olmanın kendisi bir utanç
konusu haline getirilmiştir. Sözde kutsal bir duygu olan aşkta bile
kadının yaşadığı gözü kara bir erkek dayatmasıdır. Kız çocuklar her
zaman hor görülmüştür.
Sorulması gereken soru,
neden bu kadar derin bir kölelik? Cevabı kesinlikle iktidar olgusu ile
bağlantılıdır. İktidarın doğası kölelik ister. Eğer iktidar sistemi
erkeğin elindeyse, sadece insan türünün bir kısmı değil, bir cinsin tümü
bu iktidara göre şekillenmelidir. İktidar sahipleri devlet sınırlarını
nasıl hane sınırları gibi görüp her uygulamayı bu sınırlar dahilinde bir
hak olarak görürlerse, onun mikro modeli olan ailede de erkek
iktidarının sahibi olarak her uygulamaya “gerekli görürse öldürme dahil”
kendini hak sahibi görür. Evdeki kadın o kadar eski ve derinlikli bir
mülktür ki, sınırsız bir mülkiyet duygusuyla erkek 'kadın benimdir' der.
Kadın için “evlilik bağı adı altında bağlı bulunulan” erkek üzerinde en
ufak bir hak iddiasında bulunulamaz. Ama erkeğin kadın ve çocuklar
üzerindeki hak sahipliği sınırsızdır. Mülkiyetin en temel kaynağı yine
ailede, kadın üzerindeki kölece tasarrufta aranmalıdır. Mülkiyetin
kaynağında köleleştirilmiş kadın yatar. Kadın üzerine yayılmış kölelik
ve mülkiyet dalga dalga tüm toplumsal düzeye yayılır. Böylelikle de
toplum ve bireyin zihniyet ve davranış yapısına mülkiyetçi ve köleci her
duygu ve düşünceyi yerleştirir. Toplum her tür hiyerarşik ve devletçi
yapılanmalara uygun hale getirilir. Bu ise, uygarlık denen sınıflı her
tür yapılanmanın rahatça ve meşruiyet kazanmış olarak sürdürülmesi
demektir. Böylece kaybeden sadece kadın olmuyor. Bir avuç hiyerarşik ve
devletçi güç dışında tüm toplum oluyor.
Kadın için özel kriz
dönemleri pek önemli değildir. Zaten sürekli bir krizi yaşamaktadır.
Kadın demek krizli bir kimlik demektir. Günümüzde yaşanan kapitalist
sistem kaosunda tek umut vaat eden, kadın olgusunun sınırlı da olsa
aydınlatılmış olmasıdır. Feminizm yetersiz de olsa kadınlık gerçeğini
son çeyrek yüzyılda oldukça görünür kılmıştır. Kaosta her olgunun
değişme şansı yüksek bir aydınlanmayla daha da arttığı için, özgürlük
lehinde atılacak adımlar niteliksel sıçramalara yol açabilir. Güncel
krizden kadın özgürlüğü büyük kazanarak çıkabilir.
Kadın özgürlüğü olgu
tanımlamasına uygun olarak kapsam bulmak durumundadır. Genel toplumsal
özgürlük ve eşitlik kadın için de direkt özgürlük ve eşitlik
olmayabilir. Özgün çaba ve örgütlülük esastır. Yine genel
demokratikleşme hareketi kadın için olanaklar açabilir. Fakat
kendiliğinden demokrasi getirmez. Kadının bizzat kendi demokratik amaç,
örgüt ve çabasını sergilemesi gerekir. Kadına içerilmiş bulunan köleliği
karşılayacak bir özgürlük tanımına öncelikle ihtiyaç vardır. Kapitalist
sistemin muazzam vizyon geliştirme ve sanallığı gerçeğin yerine koyma
gücü o denli gelişmiştir ki, kadını en çok alçaltan bir etkinliği
(örneğin pornografi) bile özgürlükle özdeşleştirebilir.
Feministlerin çabalarında
birçok önemli öğe varsa da, hala Batı merkezli demokrasilerin ufkunu
aşmaktan uzaktır. Temelinde kapitalizmin oluşturduğu yaşam biçimini
değil aşma, tam kavranmasını bile sağladığı söylenemez. Durum Lenin'in
sosyalist devrim anlayışını çağrıştırıyor. Onca büyük çabaya rağmen ve
kazanılan birçok mevzi savaşına karşılık, leninizm sonuçta kapitalizme
soldan en değerli katkıyı sunmaktan kurtulamamıştır. Feminizmin başına
da benzer sonuçlar gelebilir. Güçlü örgütsel temelden yoksunluk,
felsefesini tam geliştirememe, kadın militanlığına ilişkin zorluklar
iddiasını zayıflatmaktadır. Kadınlar cephesinin 'reel sosyalizmini' bile
sağlamayabilir. Fakat soruna dikkat çekmek açısından ciddi bir adım
olarak değerlendirmek en doğrusudur.
Şüphesiz her cinsiyet
türünün olduğu gibi kadının da bir doğası vardır. Toplumsallıktan öte
biyolojik cins olarak kadının daha merkezi öğe olduğunu, biyoloji bilimi
her geçen gün artan kanıtlarla desteklemektedir. Özcesi kadın fiziği
erkeği kapsamakla birlikte, erkek fiziği kadını kapsayamamaktadır.
Kutsal kitapların tersine, kadının erkekten değil, erkeğin kadından
türediği anlaşılmaktadır. Kadının kromozomları erkekten fazladır. Kadın
için dezavantaj olarak düşünülen aylık kanamalar bile kadının doğayla
daha nazik bağının göstergesi olarak anlaşılmalıdır. Rahim kanaması
bitmemiş, devam eden doğal bir yaşam akıntısı olarak görülmelidir.
Yaşamın kök damarı bitmemiştir, devam etmesi iradesinin bir göstergesi
olarak anlaşılmalıdır. Kadın hastalıkları denilen hususlar aslında yaşam
olgularıdır. Kadının yaşam merkezini temsil etmesinden
kaynaklanmaktadır. Yaşamın karmaşık sorunları kadının rahminde, karnında
cereyan etmektedir. Kendinden doğan çocuk ve göbek bağı yaşam zincirinin
son halkası gibidir. Bu gerçeklik karşısında erkek sanki kadının bir
eki, bir uzantısı gibi görünmektedir. Bu olguyu doğrulayan bir husus da
erkekteki aşırı ve anlamsız kıskançlık duygusudur. Kadın doğası kendine
karşı daha güvenli dururken, erkek adeta yerinde duramaz. Kadın
etrafında dönen bir bela gibidir. Tüm bu gözlemler kadın fiziğinin zaaf
yüklü değil, daha merkezi olduğunu kanıtlıyor. Bu nedenle kadın
öncelikle erkek egemen kültürün dayattığı 'eksikli, hastalıklı' tanımını
derhal reddetmelidir. Tersinin doğru olabileceğini erkeğe
hissettirebilmelidir. Kadın fiziğine ilişkin kendine güvenmeli derken bu
önemli gerçeği kastediyoruz.
Bu fiziksel oluşumun doğal
sonucu kadındaki duygusal zekanın daha güçlü olmasıdır. Duygusal zeka
yaşamdan kopmayan zekadır. Empati ve sempatiyi güçlü taşıyan zekadır.
Kadında analitik zeka geliştiğinde bile güçlü duygusal zekasından dolayı
daha dengeli, yaşamla bağlantılı ve tahripkar olmaktan uzak durmaya daha
yeteneklidir. Erkek kadın kadar yaşamın ne olduğunu anlamaz. Yaşamın
kendisi olan (Aryen dil grubundan olan Kürtçe'de Jîn, yaşam demektir.
Aynı zamanda kadın anlamına gelir) kadın, yaşamın bütün yönlerini
riyakarlıktan uzak, saf ve yalın haliyle görme yeteneğidir. Bu yeteneği
güçlüdür. Bunu şahsi yaşamımızda da çok iyi bilmekteyiz.
Entrikacı, yozlaştırıcı,
fahişe vs sıfatlı kadın gerçeğinin acımasız sorumlusu erkektir. Hiçbir
kadın kendi halinde kaldıkça entrikacılık, fahişelik yapma gereği
duymaz. Fiziği, biyolojik varlığı buna uygun da değildir. Entrikacılığın
ve fahişeliğin gerçek yaratıcısı erkektir. Bilinen ilk genelevi Sümer
başkenti Nippur'da MÖ 2.500'lerde 'musakkatin' adıyla açanın erkek
iktidarı olduğunu biliyoruz. Buna rağmen utanmadan sanki fahişelik kadın
yaratımıymış gibi bir yaklaşımı sürekli canlı tutar. Kendi eserini,
doğurduğu suçluluğu kadına mal ederek, sahte bir namus anlayışı
geliştirerek olmadık lanetlenme ve dayağı, katliamı kadından eksik
etmez. Bu ilave tanımlamadan çıkarabileceğimiz sonuç, erkeğin öncelikle
ideolojik saldırısına karşı yetkin durmadır. Erkek egemen ideolojiye
karşı kadın özgürlük ideolojisiyle, feminizmi ve kaynaklandığı
kapitalizmi aşarak silahlanıp mücadele edilmelidir. Erkek egemen
iktidarcı zihniyete karşı kadının özgürlükçü doğasal zihniyetini yetkin
kılıp öncelikle ideolojik alanda kazanmayı iyi bilmek, tam sağlamak
gerekir. Unutmamak gerekir ki, geleneksel kadınsı teslimiyet fiziki
değil toplumsaldır. İçerilmiş kölelikten gelir. O halde öncelikle
ideolojik alanda teslimiyet düşünce ve duygularını yenmek gerekir.
Kadın özgürlüğü politik
alana yönelirken, savaşımın en çetin yanıyla karşı karşıya olduğunu
bilmelidir. Politik alanda kazanmayı bilmeden, hiçbir kazanım kalıcı
olamaz. Politik alanda kazanmak demek, kadının devletleşmesi hareketi
değildir. Tersine, devletçi ve hiyerarşik yapılarla mücadele, devlet
odaklı olmayan, demokratik, cins özgürlüğünü ve ekolojik toplumu hedef
alan siyasal oluşumları yaratmak demektir. Hiyerarşi ve devletçilik en
çok kadın doğasıyla uyuşmazdır. Dolayısıyla anti hiyerarşik ve devlet
dışı siyasal oluşumlar uğruna kadın özgürlük hareketi öncü rol oynamak
durumundadır. Köleliğinin politik alanda yıkılması özünde bu alanda
kazanmayı bilmesiyle mümkündür. Bu alan mücadelesi kapsamlı demokratik
kadın örgütlenmesini ve mücadelesini gerektirir. Her tür sivil toplum,
insan hakları, yerel yönetimler demokratik mücadelenin örgütlenip
geliştirileceği alanlardır. Tıpkı sosyalizmde olduğu gibi, kadın
özgürlüğü ve eşitliğine giden yol en kapsamlı ve başarılı demokratik
mücadeleden geçer. Demokrasiyi kazanmayan kadın hareketi özgürlüğü ve
eşitliği kazanamaz.
Sosyal alanda özgürlük
açısından en önemli sorun aile ve evlilik gerçeğidir. Bunlar dipsiz bir
kuyu gibi durum arz ederler. Kadın için kurtuluş gibi gelen bu kurumlar,
mevcut toplum zihniyetiyle bir kafesten diğerine geçmekten başka anlam
içermez. Üstelik diri gençliğini de bir kasap zihniyetine terk etmek
zorunda kalarak. Aileyi üst toplumun “iktidar toplumu” halk içindeki
yansıması, ajan kurumu olarak görmek gerekir. Erkek toplumdaki iktidarın
aile içindeki temsilcisi, yoğunlaşmış ifadesidir. Kadın evlenirken
aslında köleleşiyor. Evlilik kadar köleleştiren başka kurum tasavvur
etmek zordur. Gerçek anlamda en kapsamlı kölelikler bu kurumla kurulur
ve ailede kökleşerek sürer. Genel anlamda eş olarak beraberliklerden,
ortak yaşamdan bahsetmiyoruz. Bu herkesin özgür ve eşitlik anlayışına
göre anlam kazanabilecek bir husustur. Yerleşmiş klasik anlamıyla
evlilik ve aileden bahsediyoruz. Kadın aleyhine kesin mülkleşme, tüm
siyasal, zihni, sosyal, ekonomik alandan çekilme, bir daha kolay kolay
kendine gelememe anlamını taşır. Radikal bir sorgulamadan geçirilerek
demokratik, özgür, cins eşitliğini hedefleyen ortak yaşama esasları
sağlanmadan bireysel, güdüsel sıkıntılardan ve geleneksel aile
anlayışından kaynaklanan evlilikler, ilişkiler özgür yaşam yolunda en
tehlikeli sapmalar olarak rol oynayabilir. İhtiyaç bu tür birliklerde
değil, zihniyet, demokratik ve politik alanı çözerek cinsiyet
özgürlüğünü tam sağlamak ve buna uygun ortak yaşam iradelerini
gerçekleştirmektir.
Günümüz dünyasının en çok
ağızlarda sakız edilen aşk konusu tarihin en rezil, içeriksiz dönemini
yaşamaktadır. Tarihin hiçbir döneminde aşk bu denli ayağa düşmedi. Anlık
aşklardan tutalım, açık cinayet yaklaşımlarına kadar en yavan ve
tehlikeli ilişki tarzlarına bile aşk deniliyor. Kapitalist sistemin
yaşam anlayışını bundan daha iyi sergileyecek ilişki düşünülemez.
Dönemimizin aşkları hakim sistemin insan ve topluma dayattığı zihniyetin
en kutsal alanda bile ne hallere düştüğünün açık bir itirafıdır. Aşkı
canlandırmak en zor devrimci görevlerden biridir. Büyük emek, zihniyet
aydınlığı, insanlık sevgisi ister. Aşkın en önemli şartlarından biri,
çağın bilgeliği sınırlarında seyretmeyi gerektirir. İkincisi, sistemin
çılgınlıklarına karşı büyük duruşu dayatır. Üçüncüsü, kurtuluşsuz,
özgürlüksüz birbirlerinin yüzüne bile bakılamayacağını bir ahlaki tutum
olarak benimsemeyi gerektirir. Dördüncüsü, cinsel güdüyü üç hususun
gereklerine tutsak etmeyi gerektirir. Yani cinsel güdü bilgeliğe,
özgürlük ahlakına ve politik-askeri mücadele gerçekliğine bağlanmadan,
atılacak her adımın aşkın inkarı olduğunu bilmeyi gerektirir. Bir kuş
kadar bile özgür yuva kurma olanağı olamayanların aşktan, ilişkiden,
evliliklerden bahsetmeleri, aslında sosyal düzen köleliğine teslimiyeti
ve özgürlük mücadelesinin soylulaştırıcı değerini bilmediklerini
gösterir.
Eğer çağımızın aşk
gerçeğinden bahsedilecekse, bu herhalde Leyla ile Mecnunları çok geride
bırakan, nice tasavvuf ehlini aşan, bilim adamı titizliğini gerektiren,
güncel kaostan toplumsal özgürlüğe yol açan, yiğitliği, fedakarlığı ve
başarıyı yakalamakla kanıtlayan kişilikleri kazanmakla mümkündür.
Kadının ekonomik, sosyal
eşitlik sorunları da öncelikle politik iktidarın çözümlenmesiyle,
demokratikleşmede başarıyla cevap bulabilir. Demokratik siyaset
yapılmadan, özgürlükte ilerleme olmadan, kuru hukuki bir eşitliğin fazla
anlam kazanamayacağı açıktır.
Kadına yaklaşımı bir
kültürel devrim gibi ele almak en doğrusudur. Mevcut kültürle ne kadar
iyi niyetli de olunsa, çaba da harcansa, olgudaki sorun ve ilişki
yapısından ötürü anlamlı özgürlükçü bir çözüm sağlanamaz. En radikal
özgürlükçü kimlik, kadına yaklaşımla veya bir bütün olarak kadın erkek
ilişkilerindeki düzeni kavrayıp aşmakla mümkündür. Bir yandan baş
bağlamayı gelenekle, pornoyu çağdaşlıkla karıştırarak zırnık kadar yol
alınamayacağını iyi bilmek gerekir. Alandaki kölelik derinliği kadar
özgürlük derinliğini de kavrayıp iradeleştirmek gereği vardır. Kadın
özgürlüğünde, dolayısıyla kendini özgürleştirmede mesafe alamayanların
hiçbir toplumsal ve siyasal özgürlük alanında çözümleyici ve dönüştürücü
olamayacaklarını anlamaları gerekir. Erkek egemen köle kadın ikilemini
aşamayan hiçbir özgürlük çabasının gerçek bir özgür kimlik
sağlamayacağını da en temel özgürlük kriteri olarak almak gerekir. Kadın
üzerindeki mülkiyet ve iktidar ilişkisi yıkılmadan, özgür kadın erkek
ilişkisi gerçekleştirilemez.
Yüzyılımızı da özgür kadın
iradesinin yükseleceği bir toplumsal zaman olarak görmek gerçekçidir.
Kadınlar için belki de yüzyıl gerekebilecek kalıcı kurumlar düşünüp
oluşturmak gerekir. Kadın Özgürlük Partilerine ihtiyaç olabilir.
Özgürlüğün temel ideolojik ve politik ilkelerini sağlayıp
pratikleşmesini yürütmek, denetlemek, bu partilerin hem gerekçeleri hem
temel görevleri olmalıdır.
Kadın kitleleri için
özellikle kentlerde düşünülen sığınma evleri değil özgürlük alanları
oluşturmak gerekir. En uygun bir biçim de Özgür Kadın Kültür Parkları
olabilir. Ailelerin kız çocuklarını eğitemedikleri, düzen okullarının da
bilinen yapıları nedeniyle Özgür Kadın Kültür Parkları ihtiyaç duyulan,
uygun kız çocuklar ve kadınlar için temelinde eğitim, üretim ve hizmet
birimlerini kapsayacak alanlar olarak çağdaş kadın tapınakları rolünü de
oynayabilir.
Kadınsız yaşanamaz
denilir. Ama mevcut kadınla da yaşanamaz. Gırtlağına kadar köleliğe
batmış bir kadınlı erkekli ilişki herhalde en çok batıran ilişkidir. O
halde kapitalist sistemin sonul kaosundan gerçek aşklardan beklenen
büyük gücü özgür kadın etrafında yaratarak çıkış yapmak, aşka gönül
vermiş ve baş koymuş gerçek kahramanların en soylu ve kutsal işlerinden
olsa gerek!
3- Toplumsal ekolojiye dönüş
Toplumsal sistem krizi ile
birlikte gittikçe derinleşen ekolojik krizin kökenlerini uygarlığın
başlangıcında aramak en gerçekçi yoldur. Toplum içinde tahakkümden
kaynaklanan insana yabancılaşma geliştikçe, doğayla yabancılaşmayı da
beraberinde getirdiği, ikisinin bir iç içeliği yaşadıkları bilinmelidir.
Toplum özünde ekolojik bir olgudur. Ekoloji ile kastedilen ise, toplum
oluşumunun dayandığı fiziki ve biyolojik doğadır. Dünya gezegeninin
fiziki oluşumuyla biyolojik oluşumu arasındaki ilişki her geçen gün daha
çok aydınlanmaktadır. Bu bilimin en çok başarılı olduğu alanlardan
biridir. Yaşamın suda başlaması, oradan karaya yayılması, ilkel bitki ve
hayvan türlerinden sınır konulmakta zorluk çekilen bir çeşitlenmenin
gelişmesi bilimsel olarak çözümlenebilmektedir. İnsan türünün
dayanabileceği fiziki ve biyolojik çevre bu gelişmelerle bağlantılı
olarak ortaya konulmaktadır. Bağlantı varsayımlarından birisi, insan
türünün genelde canlılar, özelde hayvanlar alemindeki evrim zincirinin
en son halkası olduğuna ilişkindir. Bundan çıkarılabilecek en başta
gelen sonuç, insan türünün rasgele yaşayamayacağı, evrim zincirinin
gereklerine bağlı kaldıkça kendini idame ettirebileceği gerçeğidir.
Dayandığı evrim haklarını tahrip etmesi halinde, biyolojik bütünün
kaybolması ve bundan dolayı da türün kendini sürdürememe tehlikesiyle
karşılaşması kaçınılmazdır. Doğadaki evrim bütünselliğinin sanıldığından
daha fazla türlerin karşılıklı bağlılığına dayandığı bilimce iyice
tespit edilmiştir. Karşılıklı bağlılık yitirildikçe, evrim halkalarında
büyük kopuşların doğacağı, bundan da çok sayıda türün devam sorununun
ortaya çıkacağıdır.
Bu bilimsel gerçeklik
karşısında uygarlığın yarattığı sorun, eğer tedbir alınmazsa, çoktan
cehenneme kapıyı araladığıdır. Uygarlığın sorunu doğurmasının en temel
nedeni, dayandığı zorbalık ve cehalet “daha doğrusu yalancı olma
zorunluluğu” gerçeğidir. Hiyerarşi ve devlet oluşurken sadece baskıya,
zora dayanmakla varlıklarını kalıcı kılamazlar. Olup bitenin gerçek
hikayesini gizlemek için riyakarlık, yalan kaçınılmazdır. İktidar
hakimiyeti, zihinsel hakimiyeti gerektirir. Zihinsellik ise gerçek
dışılığı geçerli kıldığı sürece iktidarı güvenceye alabilir. İktidarın
kaba güç yönü her zaman ince güç yönü olarak zihnin bu türünü canlı ve
egemen kılacaktır. Zihniyetin bu tarz oluşumu doğada yabancılaşmasının
da temelini oluşturmaktadır. Toplumu var eden komünal bağı inkar ettikçe
ve yerine bir sapma olarak gelişen hiyerarşik ve devlet güçlerini esas
aldıkça, zihniyet durumu doğayla yaşam arasındaki bağın unutulmasına,
önemsiz kılınmasına açık hale gelecektir. Uygarlığın dayandığı bu zemin
üzerindeki her yükseliş, daha fazla doğadan kopma, çevreyi tahrip olarak
yansı bulacaktır. Uygarlık güçlerinin gözü artık doğal zorunlulukları
görmeyecektir. Ne de olsa onları besleyen alt tabaka onlara her şeyi
hazır sunmaktadır.
Kutsal kitaplardaki
tanrısallık cennet ütopyaları ilk uygarlık güçleri olan Sümerlerin
mitolojileri olarak bu gerçeklik üzerinde uydurulmuştur. Temel zihniyet
kalıpları olarak çocukluk çağındaki insan zihniyetine kazılmıştır. Tanrı
cennet, soyut doğa varlıklarıdır. Daha doğrusu, gerçek doğanın yerine
iktidarın yükselen güçlerinin sahte dünya tasarımlarıdır. Özü de şudur:
"Tanrılaşan biz cennette yaşarız." İkinci versiyon, "tanrı gölgesi
sultanlar, cennetteki gibi yaşar." Üçüncü versiyon, "sömüren insan
cennet misali yaşar." Topluma egemen zihniyet kalıpları olarak tanrısal
yüce gerçekler biçiminde sunulan bu anlayışlar artık 'doğa anayı'
unutacaklardır. Daha da ileri giderek 'vahşi doğa, kör doğa, boyun
eğdirilmesi gereken doğa' varsayımlarıyla doğayla ilişkiyi büyük bir
yabacılaşmaya iteceklerdir. İktidar gücünün zorbalık ve yalan ürünü olan
bu birikimleriyle antidoğasal bir yaşamı mümkün kılması ekolojik
sorunların temelidir. Yaşamdaki doğanın rolünü inkar ettikçe, bunun
yerine sahte dinsel figürler, yaratanlar yerleştirdikçe, doğaya 'kör
güç' denebilecektir. Bu zihniyetin özellikle günümüze kadar ki etkinliği
bilimsel zihniyetin gelişmemesinin de temel nedenidir. Bilimsel zihniyet
ancak doğal güçlerin doğru objektif tanınmasıyla gelişebilir. Her şeyi
tanrıya, cinlere havale eden bir inanç sistemi, doğa gibi harika bir
örüntüye asla anlam veremeyecektir. Tüm fiziki ve biyolojik doğanın
soyut bir kavram olarak tanrıca yaratıldığında ısrar ederek
bilimsellikten sıyrılacaktır.
Çok iyi gördük ki, bu
soyut tanrı yükselen ilk sömürücü tabakanın kendini meşrulaştırmaya
ilişkin bir zihniyet yaratımıdır. Tehlikesi sadece kul-kölelerini
kendine bağlamakla sınırlı kalmaması, gerçeklikten koparmasıdır. İnsan
zihninin doğru doğa bağını kesiyor, yabancılaştırıyor. Eskinin doğa
anası yerini zalim doğaya bırakıyor. Hem de gerçek zalimler tarafından.
Bu zihniyetin tarih içindeki duraklarını gözlediğimizde dehşete
kapılmamak elde değil. Roma İmparatorluğu'nda yırtıcı hayvan insan
karşılaşmaları bunun ürünüdür. Tüm bitki ve hayvanlar dünyasından
giderek ilgiyi koparmaya, karanlıklaştırmaya giderken, bunun iktidar
gücünün bu zalim uygulamalarıyla bağı vardır. Daha doğrusu insanla
hayvanı böylesine birbirine kırdırmak, özünde doğadan yabancılaşmayı
simgelemektedir. Ortaçağ feodalizminde yer artık bir an önce terk
edilmesi gereken bir handır. Hatta insanı kendine bağlayan, günaha sokan
kirli bir mekandır. Tanrının yüceliği karşısında doğa ne olabilir ki.
Bir an önce doğayı, dünyayı terk etmek mümince bir hedef olmuştur. Fakat
üst tabakada ise cennetvari yaşam bin bir cümbüşle devam edecektir.
Büyük zihniyet sapkınlığı derken bu falsifikasyonu (çarpıtmayı)
kastediyoruz. Ortadoğu toplumlarının geriliğinin temelinde binlerce
yıllık bu zihniyet sapkınlığı yatmaktadır.
Rönesans özünde doğayla
kopan zihniyet bağının yeniden kurulmasıdır. Rönesans zihniyet devrimini
doğanın canlılığı, üretkenliği, kutsallığı üzerinde geliştirdi. Ne varsa
doğada var inancını esas aldı. Sanatla doğanının güzelliklerini daha iyi
yansıttı. Bilimsel yaklaşımla doğa sınırlarının kapısını araladı. İnsanı
temel alarak tüm gerçekliğiyle tanınmasını bilim ve sanatın
görevlerinden saydı. Yeniçağı bu zihniyet değişikliği doğurdu.
Sanıldığının aksine, kapitalist toplum bu sürecin doğal sonucu olmayıp
saptırıcı ve geriletici bir rol oynadı. Geliştirilen insan sömürü
yöntemlerini doğanın istismarıyla birlikte yürüttü. İnsana hakimiyet
doğaya hakimiyetle bütünleşti. Tarihte doğa üzerine en yoğun saldırıyı
başlattı. Doğanın hiçbir kutsallığını, canlılığını, dengesini düşünmeden
istismar edilmesini devrimci rolü olarak kavradı. Daha önceki
zihniyetlerde çarpık da olsa yer eden kutsallığı tümüyle dışladı. Hiçbir
korku ve endişe duymadan doğa üzerinde tasarrufta bulunmayı hak belledi.
Sonuçta toplumsal krizle
çevre krizi birleşti. Sistemin özü nasıl toplumsal krizi kaos aralığına
taşıdıysa, çevrenin yaşadığı felaketler de yaşam için SOS tehlikesi
vermeye başladı. Kanser gibi büyüyen kentler, kirlenen hava, delinen
ozon tabakası, hayvan ve bitki türlerinde ivmeli azalış, orman tahribi,
akarsu kirliliği, her tarafta çöp dağları, kirli atıklarla bulanmamış
suyun kalmaması, anormal nüfus artışı, artık doğayı da kaosla birlikte
isyana yöneltti. Gezegenimizin ne kadar kent, insan, fabrika, ulaşım
aracı, sentetik madde, kirli hava ve su kaldıracağı hesaplanmadan, azami
karın peşinde gözü kara bir gidiş vardır. Bu olumsuz gelişmeler bir
kader değildir. Bilim ve tekniğin iktidarın elinde dengesiz kullanımının
sonucudur. Süreçten bilim ve tekniği sorumlu tutmak yanlıştır. Bilim ve
teknik kendi başına rol oynamaz. Toplumun sistem güçlerinin niteliğine
göre rollerini oynarlar. Doğayı batırdıkları gibi daha da
iyileştirebilirler. Sorun tamamen toplumsaldır. Bilim ve teknik düzeyi
ile insanların ezici çoğunluğunun yaşam standartları arasında büyük bir
çelişki vardır. Tamamen bilim ve tekniğe hükmeden bir azınlığın
çıkarından ötürü bu durum doğmaktadır. Demokratik, özgürlükçü toplum
sisteminde bilim ve tekniğin oynayacağı rol ekolojiktir.
Ekolojinin kendisi de bir
bilimdir. Toplumun çevreyle ilişkisini inceleyen bir bilim. Yeni
olmasına rağmen, gittikçe tüm bilimlerle iç içe toplumla doğa
çelişkisinin aşılmasını sağlamada öncü rol oynayacaktır. Sınırlı olarak
gelişen çevre bilinci ekolojiyle devrimsel bir sıçrama yapacaktır. İlkel
komünal toplumda doğayla bağ çocuk ana bağı gibiydi. Doğayı canlı olarak
algılıyor. Ona karşı olmamak, ondan ceza almamak dinin temel kuralı
haline getirilmiştir. Doğa dini ilkel komünal toplumun dinidir. Toplumun
oluşumunda doğal bir anormallik ve çelişki yoktur. Felsefenin kendisi
insanı 'kendi farkına varan doğa' olarak tanımlar. İnsan özünde en
gelişmiş doğa parçasıdır.
Bu en gelişmiş doğa
parçasını doğayla çeliştiren toplumsal sistemin doğa dışılığı,
anormalliği böylelikle ortaya çıkmaktadır. Doğayla adeta bir bayram
coşkusuyla “bayramlar zaten doğayla coşkun verimli birliğin
yansımasıdır” bütünleşen insanı doğanın başına bela haline getirmek,
herhalde o toplumsal sistemin ne kadar belalı olduğunu kanıtlar.
Doğal çevreyle bütünlük
sadece ekonomik, sosyal içerikli değildir. Felsefi olarak da doğa,
kavranması vazgeçilmez bir tutkudur. Aslında bu karşılıklıdır. Doğa
insanlaşarak büyük merakını, yaratım gücünü kanıtlarken, insan da doğayı
“Sümerlerin özgürlüğü (amargi) anaya (doğaya) dönüş olarak anlamaları
düşündürücüdür” kavrayarak kendi farkına varmaktadır. İkisi arasında
aşık, aşık olunan ilişkisi vardır. Bu büyük bir aşk serüvenidir. Bozmak,
ayırmak herhalde dini tabirle en büyük günahtır. Çünkü ondan daha
değerli bir anlam gücü yaratılamaz. Konuyla ilintililik anlamında kadın
kanamasını doğayla hem ayrı düşüşün hem de ondan gelişin bir işareti
olarak yorumlamamızın çarpıcı anlamı bir kez daha kendini hissettiriyor.
Kadının doğallığı, doğaya yakınlığından ileri gelmektedir. Sırlı
çekiciliği de anlamını bu gerçeklikte bulur.
Doğayla bütünleştirmeyen
hiçbir toplum sisteminin rasyonelliği, ahlakiliği savunulamaz. Doğal
çevreyle en çok çeliştiren sistemin rasyonelite ve ahlaki olarak da
aşılması bu nedenledir. Kapitalist toplum sisteminin yaşadığı kaosla
çevre felaketi arasındaki ilişki bu kısa tanımlamadan da anlaşıldığı
gibi diyalektiktir. Ancak sistemden çıkış doğayla olan köklü çelişkileri
aştırabilir. Yalnız başına çevrecilik hareketleriyle çözümleyici
olunamayacağı çelişkinin karakterinden ileri gelmektedir. Diğer yandan
ekolojik bir toplum ahlaki dönüşüm de gerektirir. Kapitalizmin
antiahlakiliği ancak ekolojik yaklaşımla aşılabilir. Ahlak vicdan
ilişkisi empatik ve sempatik bir ruhsallığı gerektirir. Bu ise yetkin
bir ekolojik donanımla anlam bulduğunda değer taşır. Ekoloji doğayla
dostluktur, doğal dine inanıştır. Bu yönüyle doğal organik toplumla
yeniden ve uyanmış bilinçle bütünleşmeyi ifade eder.
Ekolojik yaşamın pratik
sorunları da oldukça günceldir. Doğal çevre felaketlerini durdurmak için
kurulmuş çok sayıda örgütlenmeyi derinleştirmek, demokratik toplumun
ayrılmaz bir parçası kılmak, yine feminist ve özgürlükçü kadın
hareketiyle dayanışma içinde olmak eylemlilik görevleridir. Çevreye
ilişkin bilinçlenme ve örgütlenmeyi yoğunlaştırmak, demokratikleşmenin
en temel faaliyetlerinden birisidir. Bir dönemlerin yoğun sınıf ve ulus
bilinci gibi yoğun demokrasi ve çevre bilinci kampanyalarını düzenlemek
durumundayız. Hayvan haklarından tutalım, ormanları korumaya ve hızla
doğayı yeniden ormanlaştırmaya doğru bir eylemlilik toplumsal
eylemliliğin vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Biyolojik duyarlılığı
olmayanın toplumsal duyarlılığı sakattır. Gerçek ve anlamlı olan
duyarlılık ikisi arasındaki bağı görmekten geçer. Önümüzdeki dönemler
çıplak hale getirilmiş doğanın büyük bir orman ve diğer bitki örtüsüne
ve hayvanlarına kavuşması için verilmesi gereken büyük mücadelelere
tanık olacaktır, tanık olmalıdır. Adeta ormanlaştırma şansını vermek
gerekecektir. En büyük yurtseverlik ağaçlandırmak ve ormanlaştırmaktan
geçer sloganı, herhalde en değerli sloganlardan biri olacaktır.
Hayvanları sevip korumayanın insanları koruyup sevemeyeceği daha iyi
anlaşılacaktır. Hayvan ve bitkilerin insana emanet olduğu kavrandıkça,
insanın değeri bir kat daha artacaktır.
Ekolojik bilinçten yoksun
bir toplumsal bilinçlilik, reel sosyalizm olgusunda da görüldüğü gibi
çözülmek ve yozlaşmaktan kurtulamaz. Ekolojik bilinç temel ideolojik bir
bilinçtir. Felsefeyle ahlakın sınırları arasındaki köprü gibidir. Çağdaş
krizden kurtarıcı politika ancak ekolojik olduğunda doğru bir toplumsal
sistemliliğe götürebilir. Kadın özgürlük probleminde olduğu gibi,
ekolojik sorunların çözümünde de bu denli gecikmiş ve yanlışlıklarla
dolu yaşamın altında ataerkil devletçi iktidar anlayışının temel bir
rolü vardır. Ekolojiyi ve feminizmi geliştirdikçe, ataerkil devletçi
sistemin tüm dengeleri bozulmaktadır. Gerçek bir demokrasi ve sosyalizm
mücadelesi ancak kadın özgürlüğü ve çevrenin kurtuluşu amaçlandığında
bütünlük kazanabilir. Ancak böylesine bütünleşmiş bir yeni toplumsal
sistem mücadelesi güncel kaostan çıkışın en anlamlı biçimlerinden biri
olabilir.
Kapitalist sistem
küreselciliği 1989'da reel sosyalist sistemin iç nedenlerle çözülmesiyle
birlikte üçüncü büyük kriz kaos sürecine iyice girmiş durumdadır. Sistem
ABD öncülüğünde bir 'kaos imparatorluğuyla' iktidarını sürdürmeye
çalışmaktadır. ABD'nin kaos imparatorluğu Roma İmparatorluğu'nun çözülüş
sürecine benzer bir durumu yaşamaktadır. Fakat kapitalist sistemin iyice
bilinmesi gereken tüm farklılıklarıyla. ABD'nin hegemonyasından çekinen
AB ülkeleri, sınırlı bir insan hakları ve demokrasi argümanıyla direnç
tutturmaya, geleneksel cumhuriyet ve demokrasilerini, ulusal
devletlerini korumaya çalışmaktadır. Kapitalist küreselciliğe ulus
devletin engel konumu AB'yi ulus ötesi zayıf bir siyasi birlik halinde
tutmaya zorlamaktadır. Pasifik'te güçlenen Çin ve Japonya öncülüğünde
üçüncü bir küresel odağın tutturulması yakın süreçte pek olası
görülmemektedir. Bu tip ülkelere Rusya, Brezilya vb de katılarak daha
çok ulus devletlerini korumayı esas almak durumundadırlar. Dünyanın
diğer çok sayıdaki ülke, ulus ve devlet grupları 1945'ler sonrası
ABD-Sovyetler dengesine dayalı ulus devlet modellerini yaşatmada büyük
zorluklar çekerken, daha çok ABD'nin kaos imparatorluğu çerçevesinde
küçülerek, daralarak, kısmen veya tamamen parçalanarak yeniden
yapılanmayla karşı karşıyadır. Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar başta
olmak üzere birçok bölge bu süreci yoğun yaşamaktadır.
Bir anlamda üçüncü küresel
savaş da diyebileceğimiz kaos imparatorluğu sadece askeri ve siyasi
yöntemlerle yönetilmemektedir. Ondan daha yoğun ve belirleyici olarak
küresel ekonomik şirketler ve medyatik kuruluşlarla yönetilmektedir.
Dünya çapında ekonomik ve medyatik şirketler toplumları midesel ve
zihinsel açlık içinde tutarak diledikleri gibi yönlendirmekte ve
kullanmakta zorluk çekmemektedir. Bilimsel teknolojik egemenliklerini de
devreye sokarak, kapitalist toplum sistemini kaostan ya daha çok
güçlendirerek, bu olmazsa az hasarla ya da yeniden yapılandırmalarla
kurtarmaya çalışmaktadır. Kaosta sistemin yönlendirilmesi, korunması ve
kısmi değişimlerle sürdürülmesi eski dönem yaklaşım ve yöntemleriyle
olmaz. ABD'nin yöneldiği yeni stratejik ve taktik yaklaşım ve
uygulamaları kaos sürecinin özellikleriyle değerlendirmek daha gerçekçi
olacaktır.
Buna karşılık halkların
tarih boyunca sergiledikleri daha çok komünal ve demokratik duruş tarzı,
kendini kaosu aşabilecek teorik ve taktik yenilemelerle güçlendirmek
durumundadır. Eski dönemlerin reel sosyalizmi doğuran 'sol' anlayışlarla
daha yakın dönemlerdeki 'yeni sol,' 'ekoloji' ve 'feminist' hareketleri
ve Porto Allegre Toplantıları kaosu kavrayıp aşacak yetenekten
uzaktırlar. Bu hareketleri de yadsımadan, küresel bir 'demokratik,
cinsiyet özgürlüğü ve ekolojik toplum' için genel teorik perspektiflerle
yerel özgün taktikler üzerinde yoğun bir tartışma ve çözüm tarzlarına
şiddetle ihtiyaç vardır. Bunu yaparken, eskinin ya 'devletleri yıkarak
ya da ele geçirerek' iktidar ve çözüm olmaya odaklı teorik ve taktik
yaklaşımlarına 'elveda' demek temel koşullardan başta gelenidir. Devlet
odaklı zihniyet ve kurtuluşçu kalkınmacı yöntemler terk edilmedikçe,
reel sosyalizm olayında da görüldüğü gibi kapitalist sisteme en
kötüsünden hizmet edilmekten kurtuluş olamayacaktır. Yine eskinin ülke,
ulus, sınıf ve din biçimindeki genelleştirici, soyut, ideolojik yanı
ağır basan kavramlar temelinde devlet, sosyalizm, ulus, vatanın ve dinin
kurtuluşu gibi slogan ve programlarla kitleler ayaklandırılarak,
savaşlar düzenlenerek halkların gerçek özgürlük ve eşitlik taleplerine
yanıt verilemez. Verilse bile sonuçta kapitalist sistem içinde erimekten
ve onu daha da güçlendirmekten öteye rol oynayamaz.
Her şey küresel
kapitalizmin yeni aşamasında halklar ve onu teşkil eden tüm grupların öz
kimliğine ve kültürüne dayalı bilinç ve iradelerini ortaya çıkarıp yerel
ve ulus ötesi çözümleri araştırmak, örgütlemek ve eyleme geçirmekten
geçer. Yerel yönetimlerin temel organları olarak demokratik
belediyecilik hareketinden köy ve mahalle komünlüğüne, kooperatiflerden
geniş sivil toplum örgütlenmelerine, insan haklarından çocuk, hayvan
haklarına, kadın özgürlüğünden ekolojik ve gençliğin öncü örgütlenmesine
kadar geniş bir toplumsal ağ halindeki demokratik toplum örgütlenmesini
geliştirmek vazgeçilmezdir. Bu tip demokratik toplumun ideolojik, teorik
ve yönetsel koordinatörü olarak demokratik siyaset odaklı siyasi
partilerin oluşturulması da hayatidir. Demokratik parti ve ittifaklar
geliştirilmeden demokratik toplumun oluşturulması beyhudedir. Demokratik
toplum ve siyaset odaklarının en üst ifadesi olarak 'halk kongreleriyle'
taçlanma, her halk grubu için kaçınılmaz temel bir görevdir. Devlet
alternatifi olmayan, ama ona teslimiyeti de reddeden, gerektiğinde
ilkeli bir uzlaşmaya açık 'halk kongreleri,' günümüzün kaosunu aşarken
temel alınması gereken demokratik organların başında gelmektedir. Halk
kongreleri esas olarak demokratik toplumun siyasi, öz savunma, yasal,
sosyal, ahlaki, ekonomik, bilimsel ve sanatsal ihtiyaçlarına uygun
kurum, kural ve denetim görevlerini yerine getirmekle işlevsel
kılınabilir.
Halkların temel sloganları
özgür ulus ve vatan, demokrasinin en kapsamlı uygulanmasından geçen
sosyalizm “yani hukuki olmayan, eşitsizlerin eşitliğine dayanan bir
eşitlik anlayışı” dinsel inançlara özgürlük ve devlet olmayan demokratik
kongreler olarak sıralanabilir.
Küresel kapitalizmin
elindeki dev ekonomik, askeri ve bilimsel imkanlar göz önünde
bulundurularak demokratik her tür yasal eylemlilik, yasalar eşit
uygulanmadığında ve zorbalık rejimi esas alındığında örgütlü
ayaklanmalar ve öz savunmaya dayalı gerilla savaşları karşı koyma
yöntemleri olarak değerlendirilebilir.
Kapitalist toplum ahlakın
yadsınması temelinde oluştuğundan, demokratik, cinsiyet özgürlüklü ve
ekolojik toplumu inşa ederken, teorik etik ve pratik ahlak olarak
hareket etmek vazgeçilmez bir ilke ve tutumdur.
Kaos toplumunu aşarken
bilim ve sanat en çok dayanacağımız zihniyet temelleridir.
Üniversitelerden ilkokullara kadar dayatılan resmi eğitimler öz ve biçim
olarak bireye, topluma ve çevreye yabancılaşmış devlet ve hiyerarşi
güdümlü insan oluşturmayı esas aldığından, bu tip eğitim ve öğretimin
tuzaklarını ve aldatmacalarını aşıp, insanı ve toplumu tarihsel
gerçekleriyle tanıştıran, anı özgür kılarak geleceğe taşıyan yeni bir
bilim ve sanat anlayışı “paradigması” öncelikli olarak ve bir zihniyet
devrimi esprisi içinde özümsenip yaşamsal kılınmalıdır. Yeni tip sosyal
bilim akademileri, okulları ihtiyaçlar ölçüsünde yaygınlaştırılmalıdır.
Kapitalizmin küresel kaos
imparatorluğuna karşı bu temelde 'halkların küresel demokratik
uygarlığına' yönelmek, geçmiş direnme geleneklerine saygı kadar
geleceğin her zamankinden daha demokratik özgür ve eşit dünyasına
götürebilir.
Giriş
Ortadoğu'da kendine özgü
bir tarzda üçüncü dünya savaşının yaşandığı bir gerçektir. Fakat bu
savaşın klasik askeri siyasi boyutlardan farklı bir özelliği vardır.
Uygarlıklar savaşı tanımı doğru olmakla birlikte, içeriği yeterince
doğru yorumlanmamaktadır. Tarihi ve toplumsal boyutları fazla
açıklanmamaktadır. Tarafları, yöntemleri ve amaçları net değildir. Çokça
plan ve projeden bahsedilmesine rağmen, en plansız ve adeta kendi
kendine yürütülen bir savaş söz konusudur. Adeta kaos yaratmayı
hedefleyen bir savaşla karşı karşıyayız.
Ortadoğu toplumu, devleti
gerçek anlamda bir sorunlar yığınıdır. Kadim tarihten beri biriken ve
bastırılan çeşitli sorunlar toplumu nefessiz bırakmıştır. Çözüm
bulsunlar diye kapitalist sistem tarafından dayatılan rejimlerin
kendileri sorunların kaynağı haline gelmişlerdir. Ne kendileri
çözümleyici olabiliyor ne de iç ve dış çözümleyici güçlere imkan
veriyor. Sorunu sadece islamın krizi ile adlandırmak büyük eksikliktir.
Tek tanrılı dinleri de aşan, kökü neolitik döneme kadar giden
zihniyetler vardır. Ulus olgusuyla tanımlanamayacak birçok toplumsal
doku ve sistem oluşmuştur. Değil her aşiret, neredeyse her aile bir
devlet sorunu gibi karmaşıklık taşımaktadır. Kadın ve erkek arasındaki
uçurum, toplumla devlet arasındaki uçurum kadar yabancılaşmayı
yaşamaktadır. Adeta efsanede anlatılan Babil Kulesi dibinde birbirinden
anlamayan bir körler, sağırlar ve dilsizler kaosu yaşanmaktadır. Efsane
aynı yerde sanki canlanmıştır. Yetmişi aşkın ulus gücü çaba harcıyor.
Ama her geçen gün kargaşa daha da artıyor. Firavunlar döneminden kalma
Arap-Yahudi savaşı hızından bir şey kaybetmemiştir. Sümer krallarından
beri Kurtilere (Kürtler) karşı düzenlenen operasyonlar da aynı hızla
sürmektedir.
O halde şu soruya daha net
cevaplar aramak gerekir: Sorunlar Ortadoğu'da nasıl böylesi bir hal
alıyor?
Ortadoğu toplumu,
toplumların kök hücresidir. Gücünü bu niteliğinden almaktadır. Kök hücre
teorileri toplumlar için de geçerlidir. Kapitalist sistem Amerika kıta
kültüründen Pasifik-Avustralya, oradan Hint, Çin ve Japon kültürüne;
Afrika'dan Rusya-Güney Sibirya kültürlerine kadar yayılma yeteneği
göstermiştir. Bir nevi kültürler ve uygarlıklar savaşını kazanmıştır.
Fakat Ortadoğu'da 1800'lerden beri çok sayıda girişime rağmen sistemin
fethi söz konusu değildir. Belki de dünya savaşlarından daha sorunlu
geçen durumlar yaşanmaktadır; asimetrik savaşları da aşan öğeler
taşımaktadır. Zorlanmaların temel nedeni açık ki toplumsal dokudan
kaynaklanmaktadır. Fransız Devrimi'nin çözdüğü krallık ve feodalizmle,
Rus Devrimi'nin çözdüğü Çarlık ve feodalizm benzer olup, doku derinliği
olmayan bir üstyapıyla uğraşmışlardır. Bu yapıları teşhis ve çözmeleri
yine de büyük zorluklar içermiştir. Kaldı ki, bu devrimler üstyapıda
cereyan edip azami kapitalist sistemle bütünleşmekten kurtulamamıştır.
Ortadoğu toplumuna ve üstyapısına bu modeller dayatılarak sorunları
çözmek şurada kalsın, daha da derinleştirmekle sonuçlanmıştır. Geriye
uygarlıklar savaşının doğasını iyi anlamak gereği kalıyor. Daha doğrusu,
Ortadoğu uygarlığını bu kadar direngen ve çözümsüz kılan nedir? Neden
dünyanın bilinen ve müdahale edilen tüm uygarlıklarında sonuç alınıyor
da, Ortadoğu uygarlığında benzer çözümler başarılı olamıyor?
Sorunun cevabı ana
uygarlık gerçeğinde yatmaktadır. Ana çocuğa değil, çocuk anaya nasıl
benzemek durumundaysa, bir nevi kendilerinden doğdukları ana uygarlığı
da çocuk uygarlıklar kendilerine benzetemezler. Kendileri ana uygarlığa
en azından bazı yönleriyle benzemek zorundadır. Yine kök hücre örneğine
dönersek, ana hücreden türemiş tüm hücrelerin genetik yapılarını bulmak
mümkündür. Ama türemiş hücrede ana hücrenin tüm genlerini bulmak mümkün
değildir. Şüphesiz toplumsal olguyu, biyolojik olgularla aşırı
kıyaslamak büyük hatalara yol açar. Ama yine de trendleri doğru anlamak
açısından önemli kolaylıklar sağlarlar. Kapitalist sistem uygarlığının
Ortadoğu uygarlığına daha derinlikli ve özgün yaklaşması gereği açıktır.
Ortadoğu uygarlığı
çözümlemelerine girişirken, öncelikle zihniyet yapısına bakmak gerekir.
Üç tek tanrılı zihniyet yapısının doğuş ve kökleşmesi bölgenin temel
gerçeklerindendir. Din sosyolojisinin bu alanda çözmesi gereken birçok
temel konu var. Yine bu çabanın edebiyat ve diğer sanat yaklaşımlarıyla
somutlaştırılması gerekir. Bölgede hala etkili olan neolitik toplum
değerlerini ayrıştırmadan zihniyet haritasını çizmek önemli bir eksiklik
taşıyacaktır. Diğer yandan iktidarla bütünleşmiş kavim ve din
olgularının alt birimleri olarak yoğun mezhep, kabile ve aile yapıları
halen yaşanan bir gerçektir. Kapitalizmin yol açtığı zihniyet kalıpları
bölgede adeta kırılmaya uğrayarak anlam bulurlar. Zihniyet kalıplarının
kökenlerini tarihin başlangıcında, hatta öncesindeki çok tanrılılıkta,
mitolojik dünyada, özellikle de Sümer mitolojisiyle ilişkisi içinde ele
almak, birbirine geçmiş zihniyet örgülerini daha iyi anlamamıza katkı
sunacaktır. Ortadoğu güncelinde söz ve pratik, kavram ve olgu, hayal ve
gerçek, din ve yaşam, bilim ve ideoloji, felsefe ve din, ahlak ve
yasalar arasında muazzam bir kargaşa, iç içelik, bozulma ve siliklik
yaşanmaktadır. Neredeyse insanlığın tanıdığı tüm zihniyet tabakaları yol
açtıkları kirlilikle birlikte sorun yığınları halinde istiflenmiş olarak
durmaktadır. Gerek eski gerek yeni dil yapıları da zihniyet durumlarını
tüm tutuculukları içinde yansıtmaktan geri durmamaktadır. Son
yüzyıllarda oluşan sınırları çizilmiş memleket, vatan, ulus, devlet gibi
kavramlarda yoğun bir cehalet ve dar görüşlülük yaşanmaktadır. Çağdaş
zihniyet unsurlarıyla ortaçağ ve arkaik çağ zihniyet unsurları arasında
en şaibeli bir evlilik yaşanmaktadır. Ortadoğu zihniyet yapılarını
bombalamadan, yapılacak fiziki yapı “politik, sosyal, hukuki, ekonomik”
bombalamaları günümüzde de tanık olduğumuz gibi özünde zihniyet yanları
ağır basan resmi ve gayri resmi vahşet boyutlarındaki terör, katliam ve
işkenceli uygulamalardan başka sonuca yol açmaz.
Ortadoğu'daki iktidar
yapılanmaları da dünyanın diğer alanlarından önemli farklılıklar
gösterir. Savaş ve iktidar olguları da zihniyet örgülerinden az
karmaşıklık göstermez. Bölgenin en eski kurumlarından olmalarına rağmen,
savaş ve iktidarla toplumsal ve ekonomik yaşam arasında müthiş bir
kopukluk, paradoks yerleşmiştir. Karşılıklı ilişkiler en incesinden en
kabasına kadar her demagojiye ve baskıya açıktır. Rasyonalite en az
anlam bulan kardır. Sosyoloji de “sosyal bilim de” çözümlenmiş olmaktan
uzak bir olgu olarak, iktidar ve savaş dinsel, etnik, ekonomik,
sınıfsal, siyasal bağlamları içinde adeta sırlanmış gibidir. En soyut
tanrısal bir kavramdan en kaba bir cop darbesine indirgenmiş haliyle
iktidar ve savaş çözümlemesi doğru yapılmadan, Ortadoğu'nun gerçekçi bir
görünümünü elde etmek zordur.
Sosyal yapı kurumları ve
özellikle aile olgusu en az iktidar kadar karmaşıklık taşır. Ortadoğu
erkeği ve kadını özgün bir çözümlenmeyi gerektirecek bir karmaşıklık
taşır. Genel sosyolojik kalıplarla yapılacak bir aile, kadın ve egemen
erkek çözümlemesi önemli eksiklikler taşıyacaktır. Siyasal, ideolojik ve
ahlaki gerçeklik en katı ve karanlık yanlarıyla erkek ve kadında
yansıtılır. Aile kurumundaki çelişkiler devlet kurumundaki çelişkilerden
az değildir. Aile sosyal bir kurum olmanın ötesinde anlamı olan, adeta
toplumların 'kara deliği' gibidir. Kadını mercek altına aldığımızda,
belki de tüm insanlık dramını okumak mümkün olabilecektir.
Hem tarihsel toplumsallık,
hem jeotoplumsallık çok sıkı bir diyalektik bağ içinde bölgeye yaklaşımı
gerektirir. Tarih zamanları ve coğrafya mekanlarının her bir dönemi ve
parçası çözümlenmeden, ne günümüzü ne de tüm uygarlık düzenlerini tam
anlamak mümkündür. Yazılan tarihten ziyade yazılmayan tarih çok
önemlidir. Yine adı çok söylenen mekanlardan ziyade söylenmemiş, dile
kavuşmamış mekanların öyküsü çok önemlidir.
Ekonomik geriliği tüm bu
toplumsal bağlamlar içinde ele almadan, iktisat teorilerinin kuru
ilkeleriyle çözmenin pek anlamlı olmayacağı açıktır.
Sosyal bilimde genel bir
hastalık olan bütünü kadavralara ayırarak çözmek, en hatalı sonuçlarını
herhalde en çok Ortadoğu uygarlık çalışmalarında gösterir. Ekonomi bu
çalışmaların başında gelmektedir. Savaş iktidar, zihniyet toplumsallık
iç içeliği içinde olmadan, ekonomik çözümlemeler ancak bilgisizliği daha
da derinleştirmeye götürecektir. Açık ki, Batı uygarlık çözümleme
kalıplarıyla Ortadoğu incelemeleri önemli teorik ve pratik yanlışlıklar
içermektedir. Varolan güncel kaos biraz da bu yaklaşımların bir
ürünüdür.
Günümüzde üzerinde en çok
durulan konu olarak Ortadoğu'da yaşanan kaos artık kimsece
yadsınmamaktadır. Trajik olan, ne bölgenin asli sahibi olduğunu iddia
edenler ne de yeni sahiplik iddiası peşinde koşanlar anlamlı bir
çözümlenmeye yaklaşmaktadır. Ürküyorlar. Bölgeye gerçekçi yaklaşım
sadece 'Pandora'nın Kutusu'nun açılması anlamına gelmeyecektir; bir nevi
'Nuh'un gemisi'nin yeni Cudi dağına inmesi anlamına da gelecektir. Yeni
bir nesil yaşamı “hem insansal hem ekolojiksel” ancak o zaman
filizlenecektir. Mevcut olan yaşam tepeden tırnağa yalan ve zorbalığın
örüntüsü içindedir. Binlerce yıllık despotik ve istismarcı yaklaşımların
tortularıyla dolu olunduğu gibi, kökeni resmen Sümer rahip devletine
dayanan 5000 yıllık her tür fahişelikle de dolmuş toplumsal gözenekler,
tam ölü denmese de, yaşamsallığın da oldukça uzağında nefes alıp
vermektedir.
Çağdaş İskenderler olarak
ABD imparatorları son Ortadoğu projeleriyle acaba Helenizm'i andıran
gelişmelere yol açabilecekler mi? Yine tıpkı İskender'in yaptığı gibi
Pers İmparatorluğu'nun özgün yapısı olan Kürt aristokratlarıyla yaptığı
işbirliğiyle güçlendirdiği Helenistik hareketin bir benzerini ABD Irak
eyalet yöneticileri Kürt aristokratlarıyla işbirliği içinde
yapabilecekler mi?
Daha da önemlisi, tarihin
şafak vaktini açan Aryen Kürt boylarının yol açtığı uygarlık beşiği olma
rolü tekrarlanabilecek mi? Yani Ortadoğu'da demokratik uygarlık çağına
girişte de benzer rolü oynayabilecekler mi? Tarihte Kürt boylarının rolü
çoğunlukla etraflarında kurulan uygarlıklara karşı dıştan etkileme ve
tepkileme tarzında olmuştur. Kendi coğrafyalarında sınırlı sayıda
uygarlıksal gelişme yaşamışlardır. Daha çok dıştan gelen istila ve
işgallere karşı etnisite “aşiret, kabile boyları” temelinde direnme,
varlıklarını koruma ve buna imkan veren işbirliğine girme biçiminde
olmuştur. Bu niteliklerini günümüzde de korumaktadır.
Diğer yandan yeni bir
hamleye girişen küresel kapitalizm karşısında eski motiflerle direnme,
varlık koruma ve işbirliğini geliştirme kolay olmayacaktır. Geleneksel
aristokratik işbirlikçi aileler bu politikayı sürdürmek isteseler de,
artık etnisiteyi aşmış demokratik bir halk “serkeftin halkı” olarak eski
motifler altında ne kendileri yetinebilir, ne şu veya bu güç kontrol
edebilir. Halk olarak Kürtlerin klasik bir devlet kuramamalarını bir
kayıp olarak görmek yerine bir şans olarak değerlendirmek, toplumsal
özgürlükçüler açısından daha gerçekçidir. Devlet odaklı olup da
halklarını memnun edebilen ne kadar toplumsal özgürlük değeri ve
özgürlükçüler vardır? Tüm Latin Amerika, Afrika ve Asya halkları
devletli oldular da acaba sorunları çözülebildiler mi? Tersine sorunlar
eskiden daha da ağırlaşmadı mı?
Önemli olan, tarihsel
olarak da halkların temel duruş tarzı olan komünal ve demokratik
kimliği, çağdaş bilim ve teknik olanaklarla birleştirerek
kurumsallaştırmaktır. Günümüzde Ortadoğu halkları için ekmek, hava ve su
kadar gerekli olan demokrasidir. Demokrasi dışında hiçbir seçenek “tarih
boyunca hepsi denenmiştir” halklara mutluluk getirecek yetenekte
değildir. Bu halkların başında gelen Kürtler, eğer son derece stratejik
bir öğe haline gelen coğrafya, tarihsel zaman ve toplumsal özelliklerini
Ortadoğu'da demokratik uygarlık lehine seferber edip başarırlarsa,
kendileriyle birlikte komşularına ve insanlığa en büyük iyiliği yapmış
olacaklardır.
A- Ortadoğu'yu doğru kavrayabilmek: Sorun nedir ve
nasıl gelişti?
1
Kurumsal çözümlerden önce
kavramsal çözümleri yeterince aydınlatmak önemlidir. Eğer toplumların
tarihlerinde ve güncelliklerinde adeta birlikte yatıp kalktıkları
kavramları doğru tanımlayamazsak, yapılacak varsayımların aydınlatıcı
değeri hayli düşük olacaktır. Örneğin bir 'allah' kavramının sosyal
bilim analizi yapılmadan hangi tarihsel dönemi ve toplumu
tanımlayabiliriz? Avrupalılar ortaçağ feodalizminden çıkarken, zihniyet
düzeyinde en çok teolojiyi, (theodice) boşuna tartışmamışlardır. Theoyu,
yani allahı o denli tartışmışlardır ki, bundan bilim ve felsefenin
ipuçlarını da yakalayabilmişlerdir. Theoya inanış, kutsallık da yoğun
yaşanmıştır. Haklı olarak madem bu kadar inanıyor ve kutsuyoruz, o halde
anlamını da bilmek en doğru yaklaşımdır diyebilmişlerdir. Dogmatizmi
sarsabilecek düşünceyi tartışma ve yenilikler getirme cesaretini
göstermişlerdir. Ortaçağdan çıkışta düşünsel tartışmanın temelinde
teoloji vardır. Ortada bilim ve felsefe adına varolan düşünceler de
teolojiyle sıkıca bağlantılıdır. Önemli olan, bu tartışmadan rasyonel
felsefe ve bilim için gerekli bazı sonuçları çıkarmış olmalarıdır. İslam
teologları ise tartışmadan sonuç çıkarma yerine, dogmayı
kutsallaştırarak düşünceyi dondurmuşlardır. İmam Gazali daha 12.
yüzyılın başlarında felsefeyi mahkum ederek, içtihat kapısını da iyice
daraltmaya yol açarak, ortaçağın karanlıklarında kaybolmasına yol
açmıştır. Bugün bile bu yönlü bir tartışmaya cesaret edilememektedir.
Daha doğrusu bu yetenek gösterilememektedir.
Kaldı ki, Ortadoğu
toplumlarında zihinsel derinlik mitolojik çağa uzanmaktadır. Mitolojinin
en usta yaratıcıları olan Sümer rahip ve edebiyatçılarının yapıtlarını
üç tek tanrılı dinde geliştirilmiş versiyonlar olarak kullanmıştır. Hz.
İbrahim'i tek tanrılı dinin kurucusu olarak biliriz. Halbuki kendisi
Babil hanedan krallıklarının “Nemrut” içinde yetişmiştir. Halen anısı
diri olan Urfa'da Nemrut'un yanında bir memur olan babasının bekçilik
yaptığı pantheonda “tanrı heykelleri topluluğu” etki tepki sonucu bir
zihniyet dönüşümü yaşadığı bilinmektedir. O halde Nemrut pantheonunu
bilmeden İbrahim'in dinini nasıl anlayabiliriz? En değme ilahiyat
profesörlerinin bu konudaki söylemi, "İbrahim baltayla putları kırmış.
Nemrut kızmış, kim kırdı demiş; o da büyük put kırdı demiş. Nemrut,
cansız put nasıl kırar demiş. O da, put tanrı değil mi demiş"
biçimindedir. Böylece sürüp gider. Masalımsı bir anlatımdan öte değeri
yoktur bu söylemin. Nemrut pantheonlarının dayanakları olan Sümer
mitolojisinin sosyolojik çözümlenmesi yapılmadan, Hz. İbrahim'in dinsel
devrimciliğini tanımlayamayız. Onu tanımlayamadıkça, Hz. Musa'yı, Hz.
İsa ve Hz. Muhammed dinsel devrimlerini de anlayamayız. Ortadoğu'da o
kadar üniversite ve ilahiyat fakültesi, imam hatip okulları, tarikat ve
diyanet kurumları olduğu halde, hiçbiri sosyolojik bir ilahiyatçılık
yapmaz. Yapsa sihir bozulur. Şapka düşer, kel görünür. Görülecektir ki,
tek tanrı düşüncesinin temelinde iki olgu yatar: Doğadaki kuvvet
birliğinin ifadesi olarak ve toplumda yükselen hiyerarşik şef ve kral
olarak. Yani hakim toplum anlayışı ve buna bağlı hakim doğa anlayışının
en yüce ifadesi geliştirile geliştirile, 99 sıfatlı allaha kadar
ulaşılmıştır. Bu yönlü tartışma hiç yapılmadığı gibi, günümüzde
hizbullah “tanrı partisi” adıyla tanrı düpedüz siyasileştiği, hatta
askerileştiği halde, halen gökte aranan bir varlık aldatmacası sürüp
gider.
Peygamberlik kurumu da
ilahiyatta dogmatik tarzda ele alınır. Toplumsal gelişmeyle bağı
yokmuşçasına soyut bir anlatıma bürünür. Halbuki bir yandan şaman şeyh
geleneği, diğer yandan yükselen krallık otoritesine bağlı baş yürütmesi
olarak vezirlik kurumu bu oluşumda etkilidir. Devletle hiyerarşi
gelişmesi arasında yaşanan sorunlarda peygamberlik bir çözüm olarak
neşet eder. Bu, siyasetle ilgili bir gelişmedir. Hem kitlesel, hem
eylemsel bir temeli vardır. Bilgelikle siyasal önderlik arası
gelişmelerde de rol sahibidir. Önemli olan, kutsiyeti olsa bile,
toplumsal gerçeklikteki yerini araştırmaktır.
Böyle yapılsa, gerçekten
bazılarının tarihi kişilikleri daha iyi anlaşılabilir. Tarihin kendisi
de aydınlanır. Dogmatik anlatım her iki yönü de karanlıkta bırakır.
Benzer birçok teolojik kavram kutsiyet anlamında aynı karanlık hizmeti
görür. Cehennem, cennet kavramları bu anlamda daha da çarpıcıdır.
Kökenleri Sümer mitolojisine kadar gider. Sınıflı toplumun yükselişiyle
bağı açıktır. Çalışan sınıfların düzeni çoğu durumda cehennemi “kelime
olarak bugünkü Lübnan'da Hinom'un yeri; kötü, pis, leş deresi gibi yer”
andırırken, artıürünü gasp edenlerin yaşam yeri ise giderek cennet
misali olur. Bu örnekleri çoğaltmak yerine, sosyal bilim analizlerinde
aydınlatmak önemlidir.
Ortadoğu düşüncesinde hala
mitolojiyle din arasındaki ayrım bile tartışılmamıştır. Kaldı ki,
mitolojinin kendisi de yorumlanmamaktadır. Söylencedir denilip bir
tarafa bırakılıyor. Halbuki bu düşünce tarzı binlerce yıl halen
yaşadığımız toplumların hafızasını işgal etti. Binlerce yıllık temel
düşünce formu oldu. Toplumların maddi yaşamının sembolik ifadesinin
şiirsel anlatımı olarak, kendisinden sonraki tüm din ve edebiyat
biçimlerini etkiledi. Kavramlarını mitolojiden almayan hiçbir din ve
edebiyat yoktur. Mitolojiyi efsaneler uydurması olarak bir tarafa
bırakmak, kendini en zengin bir kültür kaynağından mahrum bırakmaktır.
İnsanlığın çocukluk çağının düşüncesi olarak mitolojiye anlamlı bir
değer biçmeden, sağlıklı bir din ve edebiyat sanat çözümlemesi
yapıla
|