|
Devrimci hareketimizin, PKK adıyla kendini
açıkça ilan ederek yürüttüğü savaşımda;
tarihsel, eşine rastlanmayan,
halkımızın bağımsızlık ve özgürlük tarihinde bir
o kadar eşi görülmemiş, halk ve ülke, ulusal ve
toplumsal kimliğinden ne koparılıp
alınabiliyorsa alınmış, baskı ve sömürün de
ötesinde varlığını yitirmiş bir halde devralınan
gerçekliğini, savaşarak yeniden kazandırmanın,
büyük gelişme ve derslerle dolu on dört yılını
geride bırakırken, on beşinci yılı, artan zafer
umudu kadar somut olanaklarla karşılamaktadır.
Çok yönlü kazanımlarıyla, hep başkaları için en
kötü tarzda kullanılan bir hammadde, bir malzeme
olmaktan çıkıp her şeyiyle kendisi için,
özgürlüğü ve bağımsızlığı için, insanlığın
tutkulu, iradeli, bilinçli savaşımına büyük
değer veriyor, kazanmaktan başka hiçbir seçenek
tanımıyor.
Bir anlamda zafer sadece bir zaman meselesi
olarak değerlendiriliyor. Bu anlamıyla parti
tarihimiz sadece siyasi bir tarih olmuyor;
ilkel-komünal dönemin içinden insanın çıkış
özellikleri kadar, günümüzün en inceltilmiş
emperyalist-sömürgeci imha ve asimilasyonundan
da çıkışın, böylesine en çelişkili gerçeğin
devrimci tarzda aşılması oluyor. Bir çok
yakınçağ devriminin olumlu özelliklerini içeriğe
katması ve yine insan olmanın temel
özelliklerini, ona hükmeden ilkelerini
benimserken; günümüzün insanlığının önündeki en
büyük tehlikeleri, onun dayandığı kapitalist
sistemi de karşılayan ve bir nevi kapitalizm
anlamına gelen reel-sosyalizmin olumsuzluklarına
karşı sosyalist tutumu değiştirerek, gerçekleşen
bir öncülük kurumu ve bu temelde bir halkın
dirilişine imkan verme olayı oluyor.
Halen baş çelişki olarak savaşılan ve günümüzün
en gerici ve hatta sadece bölgesel değil,
uluslararası alanda da bu yönüyle merkezi bir
yer işgal eden TC egemenliğine karşı
geliştirilen çözümlemeleri devrimci pratikle
tamamlama süreci buna dayanıyor, uluslararası
devrimin yeni aşamasına cevap olmayı da
içeriyor.
PKK'nin 1992 yılındaki savaşım mücadelesine
dayatılan, açık ve resmi olarak TC
önderliğindeki karşı-devrimci savaşıma,
neredeyse bütün dünya resmi, gayri resmi egemen
güçlerinin destek vermesi, başarısı için elden
ne geliyorsa sunmaları, bunun oldukça açığa
çıkması ve yine Kürdistan tarihinin en çarpıcı
gerçeği olan iç ihanetin, en gelişmiş
işbirlikçilik örneğini sunan Güney
Kürdistan'daki savaşla, bu yılı da kendi
lehlerine tamamlamaya çalışmaları, mevcut
savaşımın bir Ulusal Kurtuluş Savaşımından çok,
bölgesel-siyasal gerçeklerle kaynaşan,
etkileyen, etkilenen bir oluşumdan öteye,
evrensel bir anlama bürünmeye yatkın bir düzeyde
olduğunu, çarpıcı bir biçimde pratikte gösterdi.
Bazı dönemlerin evrensel özellikleri olan
devrimleri gibi, -ki, Fransız Devrimi, Bolşevik
Devrimi böyle devrimlerdir- bir devrimci
odaklanmayla karşı karşıya olduğumuzu, daha
önceleri teoride, fakat geçen 1991 yılında da
pratikte, artık herkesin görebileceği bir
açıklıkla ortaya koyduk.
Hiç şüphesiz, bu savaşımın en başta kendisi için
verildiğini bilen Kürdistan halkı bunu
iliklerine kadar duymuştur. Bu savaşımın ulusal
gerçeği için ne anlama geldiğini, onun için
birliğin, örgütlenmenin, bilinçlenmenin ne
olduğunu, ne kadar ihtiyaç haline geldiğini,
tarihinde belki de ilk defa böylesine anlamış ve
kazanmış bulunuyor. Daha da ötesi, bir türlü,
temel insan hakları, ulus hakları, özgürlük için
isyan haklarına layık görülmeyen, yaşama şansı
var mı yok mu, olsa da hangi sınırlar dahilinde
olmalı biçiminde anlamsız bir tartışmanın
muhatabı durumundaki Kürt halkı, kimlik sorununa
hiçbir dönemle kıyaslanmayacak bir biçimde
karşılık vermeye çalışıyor. Kimliğe sahiplenme
gereği duyuyor ve gün geçtikçe bunun savaşla
bağlantısı, onun siyasetiyle ve siyasetinin de
her düzeydeki örgütlenişiyle ilgili çarpıcı
sorunları kadar, çözüm yollarına çaba ve bilinç
kazandırmaya çalışıyor.
Sadece dünyanın kendisini kabul etmeye hazır
olmama talihsizliğini değil, vahşi bir düşmanın,
her türlü yöntemle imhasını, zoraki
örgütlenmesini de değil, bir o denli kendinden
kopuşun, kendinden vazgeçmenin her türlü
alçaltıcı, aşağılaştırıcı sonuçlarını görerek,
onunla savaşmanın ne kadar vazgeçilmez olduğunu
bilinç haline getiriyor ve bütün bunlar sıcak
bir savaşım ortamı içinde gerçekleşiyor.
Derinden bütün bunlar oluşur ve yaşanırken, daha
da yüzeye baktığımızda, özellikle düşman
cephesinde akıl almaz bir özel savaşım her
cephede tırmandırılıyor. İç ve dış alanda azami
olarak ne yapılması gerekiyorsa, sonuca doğru
götürülüyor. Özellikle onun psikolojik boyutu,
bellekleri, ruhları daha da anlamsız kılmak,
saptırmak, yabancılaştırmak için ne lazımsa,
özellikle de basın-yayın tekniğini de çok iyi
kullanarak, bir de bu yönüyle eşi görülmemiş bir
boyuta tırmandırılıyor.
Öyle bir PKK umacısı yaratılıyor ki, düzen
açısından, bütün sorunların kaynağında PKK
yatıyormuş gibi hayal yaratıldığı kadar, eğer
üzerine yürürlerse, ezerlerse bütün sorunlardan
kurtulacaklarmış gibi, topluma sahte umutlar
yayılıyor ve bu temelde bir çok çarpıtmalar
yapılıyor. "PKK kimdir, APO kimdir? Türklükle
nasıl oynuyorlar" gibi, her türlü akıl almaz,
özünün çok tersi değerlendirmelere gidiyorlar.
Terörün de en dehşetli biçimleri uygulanarak,
insanlar paramparça ediliyor, iplere bağlanarak
helikopterlerden sarkıtılıyor, panzerlerle
sürükleniyor, ceset teşhirleri günlük vakalardan
oluşuyor. Bir anlamda Türklük, son bir savaşı
kazanmak için her şeyi ortaya koyuyor.
Dünyanın da normal ölçülerle anlamak istemediği,
hatta kendi çağdaş, ulusal, sınıfsal ölçüleriyle
yaklaşmamaya kadar, kendi temel ahlaki, hukuki,
siyasi ilkelerini yadsıyarak bu gerçeğe
uygulamamaktadır.
Yeni olan nedir?
Bu gerçekle kendisine yönelen nedir? Biraz da
bunun verdiği korkuyla yaklaşıyorlar. Bunda
bencillik var. Günümüzde burjuvazi, tek bir kişi
bile kalsa, bir devrimciden ne kadar korktuğunun
da açık bir örneği ile karşımızdadır.
Bütün dünya PKK devrimciliğine, bilerek veya
bilmeyerek, veya çoğu da bilmeyerek karşı
dururken, aslında burjuvazinin karşı devrimci
ruhu bir kez daha şunu fark ediyor ki, bütün
dünya, adına "Yeni Düzen" dediği biçimde de
gerçekleşse ve "tecrit ettim, her şeyiyle
yüklendim, mutlak yenilmelidir" dediği noktada
da yüklense, böyle dediğinde bile ne kadar
ürktüğünü, telaşlı olduğunu, PKK'nin bu büyük
direniş savaşımı bir kere daha gösterdi.
Kocaman imparatorlukları aşan devletler var.
Tarihte bir çok güçlü imparatorluklardan çok
ileri, daha güçlü imparatorluklar var. Yine de
korkuyorlar. ABD sözcülerine, İngiliz
sözcülerine bakalım ve hatta Rus hükümetine
bakalım; hepsi "al sana bu kadar helikopter,
destekliyoruz seni" diyorlar. Bölge güçlerine
bakalım; "bizi de tehdit edebilir, birleşelim,
zirveler yapalım" diyorlar. İç gericiliğe
bakalım; "aman imdadımıza gelin" deyip böylesine
bir birleşme içine girmeleri, devrimin yetkin
bir temsilcisinden, egemenlerin duyduğu korkunun
en çarpıcı örneklerinden birisini temsil
ettiğini ortaya koyuyor. Bu ancak kapsamlı bir
devrimci olguyu yaşamakla mümkündür.
Bir dönemlerin egemen Roma düzenleri vardı. Yine
Firavunlar düzeni, doğunun görkemli
imparatorlukları vardı. Küçük çıkışlarla giderek
sonlarının nasıl geldiğini biliyoruz. Bir
anlamda kapitalist imparatorlukların da buna
benzer bir çözülüşü söz konusu oluyor. Her şeyi
elinde, ama güvensizler. Uluslararası kapitalist
gericilik, şu anda "tek dünya nizamıyım"
biçiminde kendine anlam vermeye çalışırken bile
kuşkulu, hatta en bunalımlı, belirsizliklerle
dolu dediği bir durumu yaşıyor. Zirvedeki
imparatorlukların yıkılışı, başlangıcındaki gibi
bir oluşum bir kez daha yaşanıyor.
Tam da bu noktada, "bu PKK denilen olay da
nereden çıkıyor" sorusunu soruyorlar.
"Yıkılışımıza bir dinamit olmasın, bir çözücü
başlangıç yapmasın" diye kuşkuyla bakıyorlar.
Kendi ilkelerinin de önemli kısmını ihanet
ederek, temel insan haklarını, ulus haklarını
hiçe sayarak ve bir anlamda kendilerini yadsıyan
bu yaklaşımlarıyla yenilgi tohumlarını içeren
tutum içinde bulunuyorlar.
Bütün bunları PKK bilinçli bir tarzda mı
hazırladı? Biraz bilinçli ki, bunun ilk ifadesi
PKK'nin devrimci teorisidir. Biraz
kendiliğindeni de ortaya çıkaran, onun yürüttüğü
politik, pratik savaşımıdır. Tarihte hiç
şüphesiz her şey baştan sona planlı, bilinçli
gelişmez. Biraz bilinç kadar kendiliğindenlik de
önemli rol oynar. Ama gelinen nokta, PKK'yi
artık böyle bir gerçeklikle yüz yüze
bırakmıştır.
Bütün etkenler, salt ulusal sınırla
yetinilemeyeceğini, ulusal kurtuluşçuluk ve
hatta demokratik bir toplumla işin içinden
kendini sıyıramayacağını, giderek bölgeselleşen,
evrenselleşen ve bunun için daha derinlikli bir
noktada sosyalizm içeriği, mevcut sosyalizm
deneyimlerini aşan, yaşanılabilir bir sosyalizme
ulaşma ihtiyacı duyulan, onun siyasal ifadesi,
ulusal düzeyi kadar, uluslararası düzeyin de
yeni ifadesi olmaya zorluyor. Birey hakkı kadar,
toplumun kolektif hakkını da bu muhteva içinde
sağlam ele almaya, değerlendirmeye götürüyor. Ya
böyle gelişir, başarır, ya da ele alamaz,
başarısızlığa uğrama noktasına dayanır.
O halde, PKK gerçeğinde sadece Ulusal Kurtuluş
Savaşımı, ona dayatılan özel savaşla
ilgilenemeyiz. Bunda bile başarı için, PKK
öncülüğünün içeriğine bakmak gerekiyor.
İçeriğini dar, milli sınırlama sığdırılmasının,
diğer bir çok ulusal kurtuluş örneğinde
görüldüğü gibi, günümüz devrimlerinden bir
tanesi haline gelmekle bile, onlar kadar başarı
sağlayamayacağımızı görüyorum. Dolayısıyla
mevcut devrimci hareket, daha fazla
sosyalistleşmek veya mevcut sosyalist
deneyimlerden çıkarılacak dersler temelinde,
özellikle başarısızlığa yol açan nedenleri
aşarak yaşanılabilir. Bu, sosyalizmi hem ilkede,
hem uygulama düzeyinde gerçekleştirmekle karşı
karşıya olduğunu, başta sosyalizme bu
yaklaşımın, artık daha açık ilkeli olduğu kadar,
uygulamalı örneğini de temsil etmek gerektiği
bilincindeyiz. Onun somutlanışını iyi gösterme
iddiası kadar, kararı kadar, bizzat yaşamında
gerçekleştiriyor.
Bu geçen kısa tarihi süre içinde bile, "acaba
PKK'yi böylesine savaşkan kılan nedir" şeklinde
bir soru sorulsa, herhalde sosyalizme iddialı
bir giriş olduğu açıktır. Daha o zaman kokusu
her tarafa yayılan reel-sosyalizme, onun her
türlü hastalıklarına geçit vermeyen sosyalizme
inanç duymak kadar, bir bilim işi olduğuna
hükmeden ve onun bilinciyle donanmayı, bütün
görevlerin önüne koyan, bu konuda politik
çıkarlara alet olmayan, ilkesel olmayı her türlü
taktik gelişmenin önünde ele alan, bunda oldukça
tutarlı kalabilen, inanç ve bilincini temiz
tutan bir parti olmaya büyük özen gösteriyor ve
savaşın ruhu bu tutum oluyor. Halen PKK'nin bu
büyük kahramanlığına yol açan nedir denilirse,
temelde yatan bu ruhtur, bilinçtir. Aynı zamanda
onun az-çok yaşam tarzı haline getirilmesidir
cevabı verilebilir. Bundan eminiz.
Bunun dışında PKK olayına açıklık getirmek, en
temel özellik de söz konusu olduğunda zordur.
Buna şu da ilave edilebilir. İnsan soyunun en
yüce, en toplumsal, en devrimci gelişime açık
olan bireyin özgürleşmesi kadar, bunun toplumsal
ifadesi olmayı, halk ve ulus gerçeği kadar,
uluslararası dayanışmanın en eşit özgülüne açık
olan ve bu anlamda insani düşüncenin, tutkunun,
iradenin en seçkinini esas alan, bunda oldukça
da ısrarlı davranan tutumun somut gerçeği
oluyor.
PKK gerçekliği ve özellikle çözümlenmeye
çalışılırsa görülecektir ki, geriye çeken ne
varsa ona karşı, şovenizme, onun her türlü baskı
ve sömürüsüne götüren ne varsa kararlılıkla,
bilinçli karşılık veren, bunun yanında emeğe
dayalı, eşitlikçi, özgürlükçü tutumlara çok açık
ve bunun için her şeyini ortaya koyan tutumların
ifadesi olma anlamına da geliyor.
Öncelikle bu özellikleri bir ulus gerçeğinde,
savaşımla nakşetmeye çalışırken, en ufak bir
şovenizme düşmemek kadar, dar çıkarcı sınıf,
sosyal kesim çıkarlarına düşmemek için özlü
davranıyoruz. Şoven ulusçuluk, her şeyin sınıf
için olması veya dar sınıfçılık, aslında bir
madalyonun iki yüzü oluyor. Bu konuda, insan,
milliyetine, cinsiyetine ve gelişim seviyelerine
bakılmaksızın esas alınır. Böylece en özgür
insan tanımına kendi içinde gerçeklik
kazandırmaya çalışıyor.
Sadece böylesine bir tanıma yol açmakla
kalmıyor, onun çok büyük savaşımını, çok
özverili, cesaretli savaşımını da veriyor.
Kişilikleri yedi suyla yıkayarak, gerekirse ateş
üstünden geçirerek pisliklerinden temizliyor ve
öyle bir insan yaratmaya çalışıyoruz. Dünya
gericiliğinin ve onun en berbat Türk sözcüsünün,
karşısında yenildiği insan gerçeği budur.
Şu gerçek ortaya çıkıyor; bir insan gerçeğine en
insani temelde yaklaşım ne kadar güçlü olursa,
karşısında dünya gericiliği birleşmişte olsa ve
barbar bir karşı-devrimci, sömürgeci, faşist
yönelim ne kadar güçlü de olsa, sonuç
alamayacağını, hatta yenileceğini gösteriyor.
Bu PKK tanımı üzerinde daha da durulabilir. Ama
biz, PKK tarihini doğru anlamak isteyenlere,
temel ipuçlarını vermek kaydıyla bununla
yetinelim diyoruz.
Doğru bir PKK kavrayışı, sadece kendi
militanları için değil, onu anlamak isteyen dost
ve düşman için de büyük önem taşıyor. Düşman
bizi iyi tanırsa, savaşım daha kabul edilebilir
sınırlar dahilinde yürütülebilir. Kendisinin de,
içinden çıkılamaz duruma getirdiği savaş
kanunlarına uymama durumuna son verebilir.
Savaşsın, ama savaş kurallarına riayet etsin
diyoruz. PKK tanımından, onun da çıkaracağı
sonuçlar var.
Dostlara gelince, hiç şüphesiz daralmış
dünyalarına PKK'de çıkış bulmak istiyorlar.
Onlar da böylesine bir tanımı doğru
özümserlerse, ufuklarını daha geniş, bilgilerini
daha güçlü, çıkış çabalarını daha yoğun ve sonuç
alıcı kılabilirler. Ama daha çok da militanlar,
eğer parti tanımına doğru yaklaşım gücü
gösterirlerse, sınırsız bir savaş gücü haline
gelebilirler.
Herkes Parti Önderliği'ne soruyor; "bu savaşım
gücünü nereden alıyorsunuz?" diyorlar. "Bunu PKK
tanımından, ona yön veren ilke ve uygulamalardan
alıyorum" diyorum. PKK'nin gelişiminde böylesine
somutlaşan ilke kadar, biriken emektir, yaşam
tarzımızdır, gücümüzdür diye cevap veriyoruz.
Eğer militan da her türlü savaşıma güç getirmek
istiyorsa, PKK'nin böylesine güce, kapsamlı,
önüne çıkabilecek her soruna yaratıcılıkla cevap
verebilecek özüne hakim olsun diyoruz. Bunu
başarabilen bir PKK militanı, ister siyasi
çalışmayla savaşımı, ister askeri çalışmayla
savaşımı için kendisine teori kadar pratik çıkış
yollarını, plan kadar günlük çaba için ne
lazımsa bulabilir.
Militan, çoğunlukla tıkanmış gerçeği devrimle
değiştirmek, özellikle ulusal-toplumsal
gerçekliği PKK silahıyla çözümleme ve dönüşüme
uğratmadan, neredeyse kendi başına bela oluyor.
Buna son vermek için, PKK militanının nasıl
olması gerektiğine oldukça açıklık getirmeye
çalıştık. Ve şunu söyledik; eğer başarı
istiyorsanız, PKK'nin militan tanımına dürüstçe
olduğu kadar, yeterli inanç düzeyi ve bilinç
düzeyiyle karşılık verebilirsiniz ki, bu
savaşımda kazanamayacağınız hiçbir mücadele
biçimi yoktur. Demek ki, PKK tarihinin ortaya
çıkan en önemli bir dersi de budur. Militan
düzeydeki tanım böyle oluyor.
Bu tanıma göre, kendisini biçimlendiren,
muhtevayı da bu temelde biçime kavuşturan
kazandırabilir. Aksi halde, savaşların en zorunu
önüne koymuş PKK'de, bir gün yaşamak bile başa
bela olur. Bu temel tanımların kaynaklık
edebileceği diğer tanımlamalara da ulaşabiliriz.
Nasıl bir parti yaşam tarzı?
Partide gerçekleşen yaşam tarzından yola çıkarak
nasıl bir yeniden toplumsal düzenlenişi, ister
adına demokratik toplum diyelim, ister bağımsız
ulus diyelim, nasıl bir ulusal biçimleniş?
Bunlara rahatlıkla doğru karşılıklar
verilebilir. Ve şunu her zaman söyledik. Doğru
bir ulus anlayışında, PKK çözüme ulaşmıştır.
Kendi için de bunu gerçekleştiriyor. Kendi
militanlarında bunu kahraman düzeye yükseltiyor.
Bunun dışında, özellikle Kürt gerçeğinde bir
çözümlemeye gidemeyeceğini çok iyi biliyor. Tek
çıkış bu olduğu kadar, en görkemlisinin de,
vazgeçilmesinin de bu olduğuna emindir. O halde,
dirilen bir halk gerçeği, dirilişin ulusal
biçimi, siyasi biçimi daha iyi anlaşılabilir.
Kürt halkı söz konusu olduğunda, bu geçen
yıllarda gerçek bir dirilişine, en kabul edilmez
ölümcül yaşam biçimlerinden, hem de yüzyılların
o baş aşağı gidişinden, artık insanlığın bile
dışında kabul edileninden, en dirilişine tanık
olmak, hem en özgür, en demokratik biçimlenişine
ulaşma söz konusudur. Onun yolu açılmıştır.
Bir halk nasıl dirilir?
Dirilirken de öz, ileri biçimlenişe bağlanır.
PKK'nin önderlik ettiği bu diriliş destanında,
bunu çok iyi görüp değerlendirmek, artık imkan
dahilindedir. Dirilen Kürt halkı, insanlık için
de iyi bir örnek olabilir. En derin
umutsuzluktan ve karanlıktan, en görkemli umuda
ve aydınlığa; en baskıcı köleci tarzdan, en
özgür ve demokratik ifadeye kavuşma; sade ve
doğal yaklaşım bu halk gerçeğinde yaşanıyor.
En alttakinin, en üste çıkışına benzer, ama en
az sömürüye ve eskiye bulaşmış biçimiyle
insanlık karşı karşıyadır. Kendi tarihindeki
baskı görme ve sömürüyü yaşama durumu, onu bugün
baskıya ve sömürüye karşıt bir konumla cevap
verdirmeye götürüyor. En baskıcı, çapulcu,
talancı bir rejime karşı, insanlığın en soylu
bir karşı koyuş hareketi oluyor. Rejim en
anti-demokratiktir, en işkencecidir, en çok
insan haklarına karşıdır. Buna, insana en bağlı,
insana yapılan işkenceye en çok karşı, ona ve
her düzeyde saldırısına karşı bir irade
savaşımıyla karşılık verir.
PKK, bir insanlık savaşımının öznesi
durumundadır.
Bu anlamda gerici tarihle savaşım kadar, onun
bütün çağdaş değer ve ölçülerine karşı da savaş
veriyor. İç dayanaklar kadar, dış dayanaklarına
karşı da tavır alıyor. Bu anlamda bir insanlık
başkaldırısı anlamına ulaşıyor. Demek ki, Kürt
gerçeği bu kadar uluslararası ve insanidir. Yeni
insan da, bu anlamda baskı ve sömürü düzenine
bulaşan, kozmo-politik olma kadar, şovenist
özelliklere karşı, ulusal olduğu kadar en genel
insani özelliklerin somut ifadesi olarak ortaya
çıkıyor. Bu, geçen yılların savaşta kazandırdığı
PKK gerçeği oluyor.
Dolayısıyla bununla yetinmiyoruz; kuruluş
döneminin somut tahlili, 1970'ler Türkiye'si,
Kürdistan'ı nedir; objektif-subjektif düzey
nedir? Bununla yetinemeyiz. Bu değerlendirmeler
kapsamlı yapılmıştır. "Kürdistan Devrimi'nin
Yolu"nda, "Kuruluş Bildirgesi"nde, "Parti
Programı"nda ve daha yapılan bir çok kapsamlı
değerlendirmelerde durumlar ortaya konulmuştur
ve bu biraz da yüzeysel, sınırlı bir ortaya
koyuş tarzıdır.
Daha sonra örgütleniş, eylem üzerine de
değerlendirmeler yapıldı. Özellikle 1980
sonrasının değerlendirmeleri anlamlıdır. Nasıl
bir örgütlenme? Nasıl bir kadro tipi ve nasıl
bir eylem ve savaş tarzı? Bu konular üzerinde
çok duruldu. 1970'lere dayalı PKK
değerlendirmeleri, daha çok somut durum
değerlendirmeleriyle ilgilidir. Sömürgeciliğin,
özellikle Türk sömürgeciliğinin özellikleri,
tarihi gelişimi, emperyalizm ve onun tarihteki
dayanaklarıyla bağlantıları çok genel düzeyde
anlatılmak istenmiştir. Yine Kürdistan gerçeği
de bununla bağlantılı tanımlanmaya
çalışılmıştır. Nasıl bir Kürdistan söz
konusudur, onun tarihi nedir? Değerlendirmelere
oldukça konu edilmiş, bazı tespitlere
gidilmiştir ve daha da ötesi, temel doğrular bir
ideolojik eğilim olarak ilgi duyan çevrelere mal
edilmeye çalışılmış, bir ideolojik grup dönemi
yaratılmaya çalışılmıştır.
Bildiğiniz gibi, bu grubun 1970'lerdeki çıkışı,
çabaları onu resmi politikayla karşı karşıya
getirmiş ve kendisini özellikle bir ideolojik
savaşın, giderek bir politik savaşım içinde bu
iş silaha kadar gidebilmiştir.
Bildiğiniz gibi, 12 Eylül rejimi bu savaşımlara
bir tepki olarak gelişiyor. Halen de Türk
egemenlik sisteminin en baskıcı ve günümüzdeki
ifadesiyle faşist bir türü olarak aşılmaya
çalışılıyor. Bilindiği üzere, düzen, daha
ideolojik grup aşamasındayken üzerimize
gelmişti. Komplolar ve dayandığı provokasyon
mantığıyla, grubu boğuntuya götürmek istiyordu.
Bildiğimiz ilk şahadetler bu temelde oldu. Ve
1970'ler sonrasında, artık işe devlet resmen,
açıkça istihbarat örgütlerini de aşan bir
biçimde başladı. Düzen değişikliğine doğru
gidildi. Buna grubumuzun verdiği karşılık;
PKK'yi 1978'de resmen ilan etmek oldu.
Şüphesiz politik savaşımda daha cesaretli bir
adım atma kararlılığı kadar, artan sorumluluk,
geleceğe daha çok yönlü hazırlık, yeni bir
aşamaya geçiş anlamına geliyordu. Düzenin buna
verdiği cevap ise; Maraş katliamı, ardından
sıkıyönetim ve önlenemez PKK yükselişi
karşısında, 12 Eylül faşist askeri darbesiydi.
Buna partimizin verdiği karşılık; silahlı
savaşımı bir adım daha ilerletmek, yani politik
savaşımdan silahlı savaşıma daha yoğunca yer
vermek ve hedef sorularını açmak için mücadeleyi
dışarıya taşırmak oldu. Düzenin birinci planda
hedefi haline gelmek, hele bunu ordu kökenli bir
darbeyle çok açıkça karşılanması, olağanüstü
düzene ve yeni taktik çabaya kesin ihtiyaç
gösterir. Bu dönemin yaşanılan zorluğu da
buradadır.
Mücadeleyi ilerletmek durumunda olanları
hazırlıksız yakalamışlardı büyük oranda. Daha
çok 1970'ler Türkiye'sinde direkt Kürdistan'a
yönelmemiş, biraz uykuda bir devletin daha çok
sağ-sol kavgasına göre ayarlamış bir emniyet,
istihbarat ve yaklaşımı ve ortamından ve onun
açıklarından yararlanarak çıkış yapan, gelişme
kaydeden PKK'nin rüşeym halidir. Grupsal oluşum
dönemidir. Dolayısıyla çok hazırlıklar isteyen
bir örgütlenme, bir eylem biçimi de değildi. Ama
özünde eğer ısrarla çizgi devam ettirilirse, ya
düzenle karşı karşıya gelinecek, ya düzen hızla
ezip fazla kendini örselemeden sonuca gidecek,
ya da baş edemeyecek çok köklü hazırlık, yani
düzen değişikliğine cevap verme duruma
gelecekti. Bu başarılacak devrimle,
karşı-devrimin kıyasıyla çekişmesi sürüp
gidecekti.
Böylesi bir darboğazın, tabii ki öngörüyle
zamanında atılması gereken adımların
atılmasıyla, tedbirlerin alınmasıyla karşılık
verirsen yaşarsın. Aksi halde, tarihin tozlu
sayfalarında bir kez daha kendini bulursun. İşte
1980'lere dayanırken, yaşadığımız bu darboğazı
iliklerimize kadar duymamız ve buna böylesine
bir öngörüyle karşılık vererek çıkış yolları
aramamız, bir yandan silahlı mücadele düzeyini
geliştirme, diğer yandan bunu dıştan beslemeye
çalışma ve 12 Eylül'ün ilk saldırısını boşa
çıkarmaya çalışmıştır.
Partinin bu dönemde yapmak istediği çalışmalar
I. Konferans'ta açıklığa kavuşturulmaya
çalışıldı. I. Konferans'ta yeni bir durum
değerlendirmesi, olası gelişmelerin yönü,
verilmesi gereken devrimci karşılık, başarılması
gereken görevler ve özellikle döneme yetmeyen
kişilik, çalışma tarzı, ağır hatalar,
yanlışlıklar, eksiklikler bolca tartışıldı.
Mahkum edilmesi gereken hususları mahkum etme,
ulaşılması gereken sonuçlara da ulaşmak görev
olarak belirlerdi. Tabii ki uygulama ayrı bir
meseledir.
Buna II. Kongre'yle daha da netlik kazandırmak
istedik. Görüldü ki daha geriye çeken
yaklaşımlar var. Objektif olarak ajanlık
diyebileceğimiz, partiyle yürümeme, partiyi
yürümekten vazgeçirme, direnmekten, ülkeye
yönelmekten vazgeçirmenin çabaları söz konusu ve
giderek daha da açığa çıkan provokasyonlar ve
üzerine gittikçe daha da sırıtan, oldukça da
inatçı ve "ülkeye yönelemezsiniz, PKK'yi bundan
sonra götüremezsiniz" yaklaşımıydı. Ülke
dışında, birçok grubumuzun mültecilik durumuna
düşürülmesi ve hatta teslim olması
dayatılıyordu. Türk sömürgeciliğine teslim
olmuyorsan, emperyalizme teslim, Avrupa'ya
teslim ol. Bunun için yapılan biraz düşkünce
yaşam ve zor dönemin artan zaaflarıyla oynama ve
böylece PKK'yi yürüyemez duruma getirmeydi.
12 Eylül faşizmi dış cepheden vururken, iç
cephede de böylesine bir arkadan hançerleme,
düşürme çabalarına karşı II. Kongre sonrasının
bu yönlü savaşımı söz konusudur. Bu dönemde
geliştirilen "Gelişme Sorunları ve Görevlerimiz"
broşürü ile "Kişilik Problemi ve Devrimci
Militanın Özellikleri" değerlendirmesi vardır.
Bu değerlendirmeler de bir anlamda zaaflı
kişilik üzerinde provokasyonun geliştirmek
istediği tasfiyeciliğe karşı, PKK tanımını
sağlam tutma, onun militan ifadesini
somutlaştırma ve böylece PKK'yi bu zor yıllarda,
sadece yaşatma değil, geliştirme çabaları
oluyor.
Diğer yönüyle en önemlisi de, partiyi savaş
pratiğine çekme, yeterli bir hazırlık veya
asgari düzeyde de olsa ülkeye yönelme iradesini
tekrar keskinleştirme, onu ortaya çıkarmakla
yetinmeme, ülkemizin doruklarına yönlendirme ve
böylesine tarihi bir anlamı imkan dahiline sokma
çabaları var. 12 Eylül faşizmine, özelikle onun
zindana dayattığı, işkence ve katliamına, içteki
provokasyon uzantılarına verilecek en iyi cevap
bu olabilirdi. Bildiğiniz gibi, 15 Ağustos
Atılımı'na bu temel görevlere bağlılıkla
karşılık verilmeye çalışıldı ve tarihimizin
görünüşte kimsenin pek fark edemediği, ama
ısrarla uygulanırsa çok önemli sonuçlara
götürecek adımına ulaşıldı.
15 Ağustos Atılımı, bu anlamda 12 Eylül
faşizminin açık darbeleri kadar, onun içteki
tasfiyeciliğine de kararlıca karşı koyuşla
yetinmeme, PKK'ye yeni dönemde savaşabilir bir
konuma ve formasyona kavuşturma, militan tarzını
yakalama denemesi de oluyor. Ne kadar yetersiz
olursa olsun, bu adımın böylesine bir
gerçekleştirilmeyle de yakından bağlantısı var.
Her savaş bir insanın, bir halkın, bir ulusun
zayıf yanları kadar, güçlü yanlarını da ortaya
çıkarır.
Yaşatacak özellikler kadar öldürecek özellikleri
de sergiler.
Bir kez daha 15 Ağustos Atılımı sonrasında
gelişen savaşım deneyiminde bunları gördük.
Özellikle parti içinde ve partiye taşırılmış
Kürt halk gerçeğinde yaşayan nedir?
Yaşanılabilecek mi? Bunu savaş tayin eder.
Ölümcüle götüren nedir? Bunu da görmek bu
savaşla mümkün oluyor.
Gerçek PKK'lileşme nedir? Bu savaşta ancak
denenip açığa çıkarılacaktı ve bilindiği üzere
bu savaşımın üzerinden daha bir yıl geçer
geçmez, daha kapsamlı değerlendirme yapma
ihtiyacı ortaya çıktı.
1985'de yaptığımız Kasım talimat çözümlemesi ve
perspektifi vardı ve ardından III. Kongre öncesi
değerlendirmeler var. Savaş gerçeğiyle oldukça
oynayan, onu sabote eden tutumlar, kişilikler ve
onların mikroskop altına alınması gereken yaşam
süreçleri, değerlendirmeleri yapılırken, bunlar
kimdir, nasıl oluşmuşlar tek tek
değerlendirildi. Ana doğmadan tutalım nasıl bir
terbiye almışlar ve sonuçta bilerek veya
bilmeyerek bir ajan, tasfiyeci, provokatif
kişiliğe nasıl ulaşmışlar; bir yandan bunu
inceliyoruz, diğer yandan yiğitlik nedir,
yiğitlik nasıl oluşuyor, buna cevap veriliyor.
Kahramanca, yiğitçe direnişler var, onu
değerlendirmeye çalışıyoruz. Daha bu ilk savaşım
yılında, partinin Agit örneğinde bazı seçkin
örnekleri var. Bunu anlamlandırmaya ve gerilla
ordusunun temeli haline getirmeye çalışıyoruz.
Bu üst aşamaya savaşı tırmandırmanın gerekçesi
haline getiren yaklaşım gerekiyor.
Diğer
yandan, örgütü düşman saldırılarına bu kadar
açık ve içinden çıkılmaz hale getiren tipler
kimdir? PKK adı altında, PKK ile nasıl
savaşıyorlar? Buna oldukça çözümleyici bir
yaklaşım getirilmeye çalışılıyor ve kimi bir
anlamda böyle bir savaşın odağı oluyor.
Değerlendirmeler biraz daha kapsamlı ve savaşı
yaratılan bu darboğazdan çıkarmayı, üst düzeye
ulaştırmayı amaçlıyor.
İyice
göz önüne getirelim ki, 15 Ağustos Atılımı'ndan
en ileri düzeyde sorumlu tutulması gerekenler,
daha bir yıl geçmeden, "12 Eylül'den daha ağır
bir durumla karşı karşıyayız, fazla yapılacak
bir şey kalmamıştır" diyerek, artık kendilerinin
bile inanmadığı iddiasız çabalar, belki de onuru
kurtarmak için "kendimizi feda ederiz, ama bu
geliştirilecek savaşımın da fazla sonucu yoktur"
dercesine, partinin merkezinde birbirlerine en
ağır kelimelerle yaklaşım gösteriyorlar.
Umutsuzluğu yayıyorlar ve bir yargılama süreci
içine alınıyorlar.
Biz
tekrar partiyi bu gerçekleri dikkate alan bir
çözümlemeye tabi tutuyor, zayıflıkları da,
eksiklikleri de, saflıkları da görmeye
çalışıyoruz. Güçlenme yolları, yöntemleri ne
olabilir, onu da çözümlemeye çalışıyor ve
sonuçta bildiğiniz gibi 1987'lerden sonra yeni
bir hamle yapıyoruz. Bunun çözümlemelere
yansıyan ifadeleri vardır. Kürdistan tarihinin
en kapsamlı çözümlemeleri bu yıllardan itibaren
yapılmaya çalışıldı ve bu çözümlemeler çok
ayrıntılıdır. Kişiye dek indirgenmiştir.
Diyaloglarla örneklendirmeye çalışılmıştır.
Yine
unutmayalım ki, 1982 Kongre sonrasının
değerlendirmeleri biraz daha farklıydı. "Zorun
Rolü"nde dile getirdiğimiz savaş teorisi,
Kürdistan'da nasıl uygulanır veya evrensel savaş
teorisi, Kürdistan Devrimi için ne anlama gelir?
Bu soruya olumlu karşılık verir ve uluslararası
savaş teorisine göre, "Kürdistan'a ulusal
kurtuluş savaşımı gereklidir" der. Tek çıkış
yoludur, onun dışında kurtuluş mümkün değildir
ve gelişim süreci de biraz böyle başlamıştır.
"Örgütlenme Üzerine" değerlendirmesi neyi
içeriyor? Parti öncülüğü esastır; devrimci parti
esastır, parti örgütlenmesi Kürdistan'da şu
şekilde vücut bulur. Bu partinin kısa tarihi
budur, örgütsel ilkeleri şöyle hayata geçirilir.
Kısa PKK tarihçesi ve bundan sonraki doğru
örgütsel görevler başarılma yöntemlerini kapsar,
ama militan çözümleme fazla yoktur. Yine
"Kürdistan'da Zorun Rolü"nde komutan ve savaşçı
çözümlemesi yoktur, taktik hususlar fazla
yoktur.
Bu
işin temsilcileri iyi örgüt kurarlar, yine
savaşı esas alanlar iyi savaş ordusu
geliştirirler, iyi savaş pratiği ortaya
çıkarırlar denilerek, sağduyulara güveniliyor.
Her militan bu konuda sorumludur. Yarat kendini,
düşünsel veya pratik çabayla yarat deniliyor.
Mutlaka gerekeni gereken yerde ve zamanda, hem
de başarıyla yapar inancı vardır. Beklenti
budur. Bu anlamda militanlarımız biraz sorumlu
olsalardı, biraz sağduyulu, biraz günün anlamı
ve önemi nedir, tarihi görev nedir, hakkıyla bu
sorulara karşılık verselerdi; aslında 1987
sonrası çözümlemelerine gereksinim bile
duyulmayacaktı. Biraz daha geriye gidersek, eğer
1980 öncesi manifestonun bile yüklediği
sorumluluklar doğru taşınsaydı, bizim zor ve
örgütlenme üzerine geliştirilen
değerlendirmelerine ihtiyacımız olmazdı. Sorumlu
militanın kendisi manifestodan bu sonuçları
çıkarabilirdi.
Dar
militan, çok az düşünen, çok az planlayan, her
şeyi kendiliğindenliğe bırakan, darlığa boğan
tutum çok etkili oluyor ve bizi daha kapsamlı
değerlendirmelere götürüyor. Aslında
başlangıçta, biz bütün bu değerlendirmelere
ulaşabileceğimizi tahmin etmiyorduk, gerekli de
bulmuyorduk. Ama işler tıkanmayla yüz yüze
gelince, geriye çekiş için dayatmalar artan bir
tempoda kendini hissettirince; eğer önderlikten
vazgeçmek istemiyorsan, ilerlemeden, başarmadan
uzak kalmak istemiyorsan yükleneceksin dedik. Bu
nedenle bu değerlendirmeler kadar, pratik
hazırlıklara da yüklenildi.
Yine
unutmayalım ki, pratik hazırlıklar da o denli
güçlü yapılmıştır. 1980 öncesinde bir türlü
yapamadığımız pratik eğitimler, hazırlıklar çok
yönlü gerçekleştirildi. Silah eğitimi, siyasi
eğitim birkaç yılı aldı.
Bunlar bir savaşım deneyiminden geçirildiler.
Bir kez daha, özellikle 1985'ten itibaren iki
yıl sürebilecek kapsamlı siyasi ve askeri
eğitimi başlattık. 1987'ye böyle bir çıkış
yaptırdık ve artık çok biliniyor ki, her yıl
dört-beş temel çözümlemeyle derinleştirildiği
kadar, dört-beş kapsamlı eğitim grubu ülkeye
taşırılarak karşılık verilmeye çalışıldı. Daha
önce birkaç yılda yapılan, bir yıla sığdırılmaya
çalışıldı.
Neden? Çünkü düşman kendi özel savaşımını yeni
bir aşamaya getirmişti. Sıkıyönetimi de aşan,
Olağanüstü Hal Yönetimi, Kürdistan'ı özel savaş
alanı sayıyor, ona bütün gücüyle yükleniyor, bir
çok taktik değişikliğe gidiyordu. Özel savaşa bu
noktada, kendi cephesi içinde yenilikler
getirmişti. PKK önderliğindeki Ulusal Kurtuluş
Savaşımı'nı temel hedef olarak görüyor ve
birincil derecede yaklaşımla, önüne imhayı
koyuyordu.
Özellikle 15 Ağustos Atılımı'nın birinci yılında
tam sonuca gidememesi ve PKK'nin kendini
yenileme gücü göstermesi, onu olağanüstü hale
götürmüştür. Bu, 1980 sonrası hazırladığımız
düşmanın beklemediği bir gelişmeydi.
Aslında 1985'te bitirmeyi amaçlıyordu.
Bitiremeyince, özel savaşım boyutlandırıldı.
Bunun için bir yandan teşhir ve tecrit
kampanyası geliştirilirken, diğer yandan özel
tim ve daha genelleştirilmiş koruculuk sistemine
gidildi. Yine bir çok aşiret gücüyle yapılan
toplantıları, özel tekniği devreye sokuldu.
En önemlisi de, tasfiyeci solun, özellikle
TKP'nin, Sol Birlik adı altında legalleşmek
için, uluslararasında PKK'yi tecrit kampanyasına
öncülük etmesi, yine zindan politikasında bir
reformist akımın geliştirilmesi için, bir yandan
af politikaları geliştirilirken, diğer yandan
PKK için buna çıkış yapabilecek oluşuma yeşil
ışık yakması, birbiriyle oldukça bağlantılıdır.
Direnen, savaşan PKK'nin çok açıkça ortaya
konulmasıyla bağlantılıdır. Daha 1988'e
ulaşmadan, olağanüstü hal tam sonuca gitmek
istiyordu. Bize resmen "bundan sonra fazla
gidemezsiniz, devlet her türlü tedbiri almıştır"
dayatması yapılıyordu.
İçteki provokasyon ve tasfiyecilik işi, şunu
demeye kadar götürdü; "Avrupa'nın yolu açıktır,
aksi halde duman olursunuz, bu şansı iyi
kullanın, Kürdistan için bazı reformlar da
düşünülüyor". Avrupa'nın da yardımıyla
tasfiyecilik önderlikler devredeydi. "Yapmazsan
biz tedbirimizi almışız. Avrupa örgütü ele
geçirilmiştir, zindan örgütü ele geçirilmiş,
dağda provokatörler az-çok hakimdir, sen tek
kalmaya mahkumsun" vb. deniliyordu, çabalar da
bu yönlüydü.
1988'de açıkça bize dayatılan buydu. Oldukça
kapsamlı değerlendirilmiştir, burada fazla
açmayı gerekli görmüyoruz. 1983 provokasyonu da
değerlendirilmiştir, onu da fazla değerlendirme
gereği görmüyoruz. Yine 1985 tasfiyeciliği de
oldukça değerlendirilmiştir. Parti tarihini
iyice inceleyenler, güçlü değerlendirmeleri
bulabilirler. Ama biz, tekrar da olsa, geriye
gitsek, sadece bu yılların can alıcı parti
görevlerine karşı dayatılan provokasyonların,
özel savaşımla nasıl bağlantılı geliştirildiğini
tekrar vurgulamakla yetinebiliriz.
Belirtelim ki, içerde partinin kitlesi bulunuyor
ve onlara bir imha ve teslim olma politikası
dayatılıyor. Tasfiyecilik ve provokasyon
neredeyse, yapının büyük bir çoğunluğunu teslim
alacaktı? Dışarıda da bunun devamı söz
konusudur. Avrupa'yı da arkalarına almışlar,
içerde de yapıyla, bu sahada bile oynamışlar.
Daha o zaman "Hakkari'ye, Botan'a adım
atamazsınız, Avrupa'nın yolu açıktır, silahlı
mücadeleyi ağzınıza bile alamazsınız ve
zindanlarda büyük direnişler de kırıldı"
deniliyordu. Avrupa'da büyük bir savaşım göze
alınarak tasfiyecilik boşa çıkarıldı. Ortadoğu
sahasında da buna önderlik edilmeye çalışıldı.
Bildiğiniz gibi, 15 Ağustos Atılımı
gerçekleştirildi.
1985'te buna benzer çeşitli biçimlerde kendini
dayatan tasfiyecilik, III. Kongre'yle cevabını
buldu. 1987 atılımına ulaşılarak etkisiz
kılınmaya çalışıldı. Yine 1988'de dayatılan, hem
özel savaşın çok yönlü birlik ve saldırılarının
en tehlikelisine, özellikle daha kapsamlı ve
bütün tasfiyeci, provokatör biçimlerinden ders
almış, örgütlü, derli-toplu, planlı biçimiyle
karşı karşıya olma, ona cevap verme
durumundaydık. Üç cepheden de aldığı derslerle
tasfiyecilik dayatılıyor, bir yandan Özal
anayasa üstü bir yaklaşımla, tasfiyeciliğe yeşil
ışık yakıyor, bazı örnekler öne sürülüyordu.
Daha 1988'in başlarında yurtdışında, Avrupa'da
iç örgütlenme içinde, sürekli bunun oyunu
oynanıyor, hazırlığı yapılıyordu.
En az içerdeki kadar dağdaki provokasyon da
çizgiyle oynamayı gözü karalıkla sürdürüyor,
bazı temsilcilerini yolluyor, işi adeta yapıyı
teslim almaya kadar götürüyordu. Bazı provokatör
ele başlarının dilinde "APO kaybetmeye
mahkumdur, yalnızlaştırılmıştır, tasfiye
edilmiştir, reformize edilmiş PKK artık bir
gerçektir" şeklinde ifade ediliyordu. Oldukça
cüretli bir biçimde bunu ifade ediyorlardı, bu
anlamda kendilerinden emindiler.
Belki biz o zaman bunu o kadar açıkça
göremiyorduk. Ama şimdi anlaşılıyor ki, bu
konuda oldukça planlı, hazırlıklı hareket
etmişlerdir ve iddiaları da pek o kadar yabana
atılır cinsten değil. Bunun için geliştirdiğimiz
1988 çözümlemeleri, en fazla da pratik
hazırlıklar, 1989'un baharına çok yüklü bir
müdahalede bulunmamız, bir yandan iç cepheyi
netleştirme, provokasyonun etkilerini silme, en
önemlisi de gerillayı oturtma, savaşı kesintisiz
kılma ve daha çok yüklenerek oyunları bozmaktı.
Bir anlamda 1988'i, düşman için kazanılan bir
yıl olmaktan çıkarıp bizim için bir kazanma
yılına dönüştürme ve 1989'da bunu tırmandırma
çabaları içine girildi.
1989'da düşmanın umudu oldukça kırıldı. Bu yılı
kazanmamız imkan dahiline girdi. Bir anlamda
Olağanüstü Hal Yönetimi'nin çare olmayacağı
hissettirilmeye çalışıldı. Provokasyonun
etkileri oldukça sınırlandırılarak, PKK'nin
savaşı yeniden ve daha da geliştirerek
üretebileceği kesinleşti. 1990'a taraflar
kendilerini daha da güçlendirerek karşılık
vermeye çalıştı. Provokasyon kırıntıları ve özel
savaşım daha katmerli biçimlerle dayatıldı. Biz
de 1989'un kazanımlarını esas alarak, 1990'a
güçlü yüklenmeye çalıştık. Yüzde doksan büyük
bir çekişme yılıydı.
Bildiğiniz gibi, en son, en gelişmiş provokatör
çaba, bu yılda sonuç almak istedi. Silahlı
mücadelenin geçersizliğini ve legalize edilmiş
bir PKK ile yetinmenin en mantıklı yol olacağına
dair, hummalı ve çok gözü kara bir çıkışla karşı
karşıya olduğumuzu anlamakta gecikmedik. Daha da
ötesi, komplolarla yüz yüze olduğumuz açıkça
gördük. Buna yönelik bazı tedbirlerin daha hızlı
geliştirilmesine, özel savaş cephesinde daha da
artan boşluklarla karşılanması söz konusuydu ki,
buna da gerillayı biraz daha yaygınlaştırarak
cevap verdik. Sonuçta en etkili cevap vermenin
serhildan olabileceği ortaya çıktı.
Nusaybin'de, Cizre'de patlak veren serhildanlar,
artık halkın da tarih sahnesine çıkışının karar
ve eyleminin ifadesiydi. Bir türlü gerillaya
gelememeye, gerillayı hem derinliğine, hem
genişliğine yaygınlaştırarak karşılık verildi.
1990 çözümlemeleri bu konuda hayli öğreticidir.
En önemlisi de, yılı kazanmak için binlere varan
bir savaşçı kadro eğitimi göze alındı. Bu büyük
bir çalışmadır aslında. Neredeyse her eğitim
devresinde, beş yüze yakın kadro ve savaşı
sızdırıldı. Sonuçta bütün dayatmalara rağmen,
1990 yılı, serhildanlarıyla, yoğunlaşan gerilla
eylemleriyle, önemli bir kazanım yılı haline
getirildi. Yine tasfiyeciliğin tasfiye edilmesi,
özel savaşımın da sınırlandırılması, bizi 1991'e
getirip bıraktı.
1991, savaşta tırmanma yılı oluyor. Özelikle IV.
Ulusal Kongre'nin gerçekleşmesiyle, 1990 yılı
sonunda parti biraz daha netleşiyor, yine
özellikle Körfez Savaşı'nın sonuçlarıyla
bağlantılı olarak, Güneyi daha iyi
değerlendirmek imkan dahiline giriyordu. Nicelik
olarak daha büyümüş bir savaş kitlesinin
eğitimi, artan donanım imkanları
değerlendiriliyordu. Hiç şüphesiz yine de
hazırlıkların tam yapılamaması, halen gerillaya
yetkince yaklaşmama, çokça yaşanan bir durum
oluyordu. Ama buna rağmen olanaklar artıyor, her
şey gerillanın gelişebileceğini ortaya
çıkarıyordu.
Serhildanlar da ülke çapında gittikçe
genelleşiyor, bu anlamda 1991 yılı ileri düzeyde
kazanılıyordu.
Daha da kazanılabilirdi. Ama hazırlık yılın
artan olanaklarına ucuzca yaklaşma ve adeta
parti içinde neredeyse "olanaklar arttı,
yapılması gereken kendini ucuzca komuta düzeyine
getirmedir, parti çok iyi asker eğitiyor,
onların üzerine ağa gibi komutanlık alır
yatarız" türünden türküler söylenir oldu. Ucuz
komutanlık anlayışı epey türedi. Bu tutumlar
bile savaşı istediğimiz düzeyde geliştirmemize
engel teşkil ediyordu. Serhildan var, ama
kendini serhildanlara ucuz dayatan bir yığın
yetersiz öğe ortaya çıktı. İşi yer yer halkın
tepkisine kadar götürdüler.
Buna rağmen, esas itibarıyla gerilla gelişiyor,
serhildanlar gelişiyor, kırsal alandan kentsel
alanlara gelişme taşırılıyor, 1991 yılı gerçek
bir gelişme yılı haline geliyordu. Bütün özel
savaş çabaları, kendini daha da
sınırlandırmaktan kurtaramıyor, PKK'nin
reformize edilme çabaları da, artık umut
olmaktan çıkarılarak umutsuz bir çaba haline
getiriliyordu. Devrimcileşen PKK, kesinlik
kazanıyor, stratejik olduğu kadar pratikte de
devrimci taktiklerde asla vazgeçilmeyeceği ve
bütün gelişmenin temelinde de bu tutumun
yattığı, bütün kadro ve savaşı yapısında hakim
kılınıyordu. Dolayısıyla 1992'ye yetkinleşmiş
bir parti öncülüğü, sınırlandırılmış bir özel
savaş, ayağa kalkmış bir halk gerçeğiyle
karşılık veriliyordu.
1992 için söylenecek çok şey var. En başta
söylenmesi gereken, 1992'nin savaşım yılı
olduğudur. Savaşın hem derinliğine, hem de
genişliğine yayılmasına, ileri düzeyde bir
ulusal idare birliğine, halkın çok kapsamlı
katılımına tanık olma yılıdır. Gerillada
patlamaya doğru gidilen bir yıldır. Önceki bütün
yılları aşan bir katılımın bir yılda
gerçekleşmesi söz konusudur.
Gerilla ordulaşması, 1991'e kadar birse,
1992'nin sonuna doğru yaklaştığımızda üçe
katlanan bir gelişmeye yol açmıştır. Aynı şeyler
serhildanlar için de geçerlidir. Serhildanlar
Cizre, Nusaybin, Şırnak hattı olmaktan çıkarak,
Amed hattını aşarak kuzeyi de güçlü bir biçimde
kapsamına alarak gelişmiş ve hatta en güneyde
bir serhildan kuşağı yaratarak, ülke genelinde
halkın irade ve eylem birliğine götürmüştür.
Türkiye metropollerindeki Kürt kitlesinin de
yoğun bir biçimde serhildana kalktığı, yine
Avrupa'daki kitlenin de bir o denli büyük
gösteriler gerçekleştirildiği bir yıl olmuştur.
Avrupa'da altmış bine varan güçlü bir ulusal
çıkış, yirmi-otuz binlik yürüyüşler, metropol
kentlerinde, Adana, İstanbul ve İzmir'de on
binleri aşan yürüyüşler gerçekleştirilmiştir.
Binlerce köylü ayağa kalkarak yürümüştür. Maddi
destek artarak sürdürülmüştür.
HEP oluşumu da, legal düzeyde çatlaklık
yaratarak, özellikle dayatılmak istenen, Güneyli
işbirlikçilerin de desteğiyle dayatılan sahte
Kürt partileri alan bulamaz hale gelmiş, böylece
işbirlikçi Kürt çıkışı ölü doğmuştur. Geniş
basın-yayın kampanyaları gerçekleştirilmiş,
demokratik dergi, gazete ve yayıncılıkta da
mesafe kat edilmiştir. En önemlisi de
Demirel-İnönü hükümeti eliyle, tam sonuç almak
üzere planlanan nihai imha saldırısını esas
alan, özel savaş yılı boşa çıkarılarak, 1992
yılı tamamlanmıştır.
Yine unutmayalım ki, Demirel-İnönü hükümeti
cumhuriyet tarihinde, içte ve dışta destekleri
en geliştirilmiş ve yine her şeyin özel savaşın
emrine sokmuş bir savaş hükümetinin adıdır. Daha
bu hükümet kurulur kurulmaz, nasıl bir saldırıya
yöneldiğini biliyoruz. En son teknikleri
kullanarak kesin sonuç almak istedi.
DYP-SHP'nin temsil ettikleri, geleneksel
cumhuriyetin sağ ve solunu milli mutabakat adı
altında birleştirdiler. Muhalefet partileri de
daha yılın başında meclisin özel toplantılarında
tek politikada birleştiklerini ilan ettiler.
Buna "ulusal uzlaşma" veya "milli mutabakat"
adını verdiler. Büyük bir diplomatik atağa
geçtiler. Demirel hemen ABD'ye gitti,
emperyalizmden destek aldı. İngiliz, Fransız,
Alman desteği zaten sağlanmıştı. Geride
Ortadoğu'da açılan gedikleri kapatmak kalıyordu.
PKK'nin vücut bulduğu Suriye, İran sahasına
uzanarak, tüm gücüyle yüklenme, 1992'nin daha
baharında Suriye sahasını, ardından İran'ı
kullanılmaz duruma getirme ve en önemlisi de
işbirlikçi güçlerle Güneyden tecrit çemberi
oluşturma hedeflendi. Son Güneydeki savaşta
bütün bunları çok iyi planladığı ortaya
çıkacaktır.
Özal'dan devralınan özel savaş, Demirel-İnönü
hükümeti tarafından, hem de kontr-gerillanın
özel savaş dairesinin emir komutası altında
gözden geçirilerek, Özal'ın içine düştüğü
yetmezlik aşılmaya çalışılacaktı. Muhalefet var,
muhalefet ihlal edildi. İktidarın muhalefeti
var, o da iktidara destek oldu. Bütün bunları
özel savaş dairesi sağlıyor.
Tepede çelişki yok. Demirel ile Özal kol kola
giriyor.
Sağ ile sol arasında çelişki yok. Sağ soldan
daha solcu, sol sağdan daha sağcı konuma
getirildi. Bütün bunlar özel savaşın mantığına
göre çok gerekli.
Yine dış ittifaklar yeterli görülmedi,
görülmüyor. Yeni ittifaklara, Türkü
cumhuriyetler birliğine, Ortadoğu'da geleneksel
Kürdistan'ı aralarında paylaştırılan güçler
ittifakına, Balkan ittifakına ihtiyaç duyuyor.
Bütün bunlar içteki yangının söndürülmesi
amacına bağlı olarak düşünülüyor. Diplomasi son
sınırına kadar uygulanıyor. Bunun için sonuna
kadar taviz üstüne taviz veriliyor. Almanya'ya
"al sana bu kadar", İngilizler biraz rahatsız
oldular mı "al sana bu kadar", Fransa homurdandı
mı "al sana bu kadar" deniyor.
Zaten Amerika'ya tamamen bağlı. İran ve
Suriye'ye de "sana da vereceğim" diyor. Bütün
bunlar Türkiye'nin jeo-politikası gereği,
"kıymeti şöyle artıyor, gerekirse istikrar
adasıdır, gerekirse Ortadoğu'nun güçlü
ülkesidir" teranesi altında yürütüyor.
İç cephede tam birleşmiş bir Türklük, birleşmiş
bir Kürt işbirlikçiliği, Güneyde de Kürdistani
Cephe'yi aynen bir Türki Cephe gibi, PKK'ye
karşı örgütleyerek, her türlü desteği sunma ve
planlamaya, ne zaman savaşa çekileceğini
belirlemeye kadar işi vardırdılar Demirel-İnönü
hükümetinin "bel kırma" hareketi veya "sandviç"
hareketi, yani "alır ekmeğin içine koyar yeriz"
biçiminde, "nihai bir saldırıyla PKK'nin işini
bitiririz" dedikleri Güney Kürdistan'daki
savaşımı da, bu çerçevede anlamak gerekiyor.
Buna inanıyorlar, planlıyorlar ve bütün
hazırlıklarını buna göre yapıyorlar.
Hiç şüphesiz, sosyal yaşantıyı da özel savaşa
göre ayarlayarak, özellikle ekonomiyi özel savaş
ekonomisi haline dönüştürerek, takviye edip bunu
tamamlamak istiyorlar. Artık tümüyle özel
savaşın emrine sokulan ekonomi, özel savaş
ekonomisinden ibarettir. Zaten özel savaşın
emrine girmiş sosyal yaşam, özel savaşa dayalı
bir sosyalleşme yaratmıştır. Siyasi yaşantı da
özel savaşın emirlerine göre örgütlenerek tek
geçerli ilke haline getirilmiştir.
Buna basın-yayının dört dörtlük ortak edilmesi,
savaşın psikolojik boyutu, sözüm ona psikolojik
üstünlüğü ele geçireceği adı altında bir yandan
terörle, diğer yandan da şeker politikasıyla tüm
çevreler bu işe seferber edilmiştir. Bütün
bunları da 1992'nin sonlarına doğru tamamlamayı
hedeflemiştir. TC, özel savaşına ve
potansiyellerine güvenerek, 1992'de özel savaşın
en üst düzeyde ve bütün resmi devlet düzenine
nasıl hakim kılındığı anlatıldı. Yine de özel
savaşa biraz daha değinmede yarar vardır.
Her ne kadar devlet için görünüşte en güçlü
dönem diye yansıtılmak istense de, devrim öncesi
çöküşü önleme çabası, yani devletin yıkılışı
öncesi son aşamasıdır.
Özel savaşa gelip dayanan devlet normal yönetme
gücünü yitirmiştir. Meşruluğunu bir tarafa
bırakıp bir anlamda devlet olma niteliğini
yitirmiş, gayri nizami harp, yani özel savaş
düzenlemesiyle, bir kontr-gerilla örgütler
toplamı durumuna gelişin de ifadesidir.
Dolayısıyla ortamın işkenceler ve katliamlarla
terörize edilmesi, resmi ideoloji ve kurumlar
yerine gayri resmi ideoloji ve kurumların
ortalığı kaplaması anlaşılırdır. Bu, devlet olma
niteliğini yitirmenin doğal sonuçlarıdır. 1992
sonlarında TC'nin görünüşte güçlü görünmesinin
altındaki gerçek güçsüzlüğü böyle ortaya
çıkmaktadır.
Özel savaşın ve buna dayalı devletin niteliğine
bağlı olmak, gerek dışta ve gerekse içte
dayatılan politikaları iyi görmek ve anlamak
gerekir. Bu temel nitelik farkını görmeden
yapılan değerlendirmeler karmaşıklığı ve bir
yığın yanlış ve yanılgıyı beraberinde getirir.
Gerek statükocu, resmi düzen içi ideoloji ve
partilerin, sivil kurumların güç getirmesini ve
gerekse sağ-sol, orta diye adlandırılan ideoloji
ve politikaların, partilerin, kurum ve
kuruluşların ortaya çıkışının da, devletin özel
savaş durumuyla çok yakından bağlantısı vardır.
1992, düzen açısından özel savaşımın en üst
düzeyde yetkinleştirilerek dengeye sokulduğu ve
tam sonuç alınacak bir yıl haline getirilmek
istendiği çok açıktır. Tam da böylesine bir
özelliği kazanması, baş aşağı gidişin de, peşi
sıra kapıya dayandığını gösterir. Hükümetin bir
yıllık planlamasında, PKK'nin tam tasfiyesi ön
görülmüşken, özel savaş sonuna kadar
geliştirilmiş ve bunun tam başarılamaması da,
çözülüşü beraberinde getirmiştir. Dış alandaki
diplomatik faaliyetlerde bunun böyle olduğu daha
şimdiden anlaşılıyor. Özellikle ABD seçimlerinin
bunda daha da hızlandırıcı bir rol oynayacağı
anlaşılmaktadır. Kaldı ki dış desteğin ağırlıklı
olarak, kusursuz bir şekilde, 1992'ye
programlandığını, dolaylı da olsa anlamak zor
değildir. Bu da çözülüşü giderek
hızlandıracaktır.
Milli mutabakat için de aynı şey söylenebilir.
Bu tip olağanüstü donanıma ve olağanüstü savaş
tarzına rağmen, özel savaşa verdikleri desteğin,
kısa bir süreç içinde sonuca gitme anlamında bir
değeri olabilir. Eğer sonuç almazsa, fazla uzun
vadeli kılamazlar. Aralarındaki ilişkiler buna
fırsat vermez. Özel savaşın tabiatı gereği,
hızla almadı mı destekçileri yeni arayışlara
yönelir. Aksi halde, mutabakat güçleri hayatta
kalamayacağı gibi, erimekten de kurtulamazlar.
Nitekim burjuva parti sisteminin, daha şimdiden
iktidarı ve muhalefetiyle toplumdan dışlanma
sürecinin hızlanması da bunu gösterir. Daha bir
yıl dolmadan, DYP ve SHP'nin oy oranının yüzde
otuz beşin altına düştüğü görülüyor. ANAP bile
bu kadar hızlı bir biçimde aşınmaya uğramamıştı.
Toplumda bu süreç şimdi daha hızlanıyor.
Tam bu noktada yeni alternatiflerin dereye
sokulması gerektiği açıktır. Ama belirtilmesi
gerekir ki, RP'nin yükselişi var. Hiç kimse RP
gerçeğini, MSP'nin gerçeğinden ve düzenden ayrı
ele almasın. Özellikle dillerine doladıkları
İslam, 12 Eylül Müslümanlığıdır, devletin
çerçevesini çizdiği İslam'dır ve Suudi
bağlantılıdır. Emperyalizmin ılımlı İslam dediği
çerçevede, Türkiye için biçilen bir alternatif
oluyor. Bu, devrime kanalize olmayı önlemek
açısından, 1970'lerden beri hızla devreye
geçirilen bir emniyet sûpabıdır. Tarihi temeline
daha da eğilirsek; Osmanlı'nın İslam'la halkları
eğittiğini, özellikle Arap halkıyla, Kürt
halkıyla, hatta Türkiye halkıyla çelişkileri
örtbas etmek için Panislamizm'e sığındığını,
özellikle bu konuda II. Abdülhamit'in hayli çaba
harcadığını bilmekteyiz. Refah'ın dayandığı tam
da Abdülhamit'in Panislamist akımıdır. Nitekim
herkes bunu açıkça görüyor. Osmanlı'nın yeniden
gelişi, Osmanlı gölgesi, yeni Osmanlıcılık
biçiminde dile getirilmek istenen yaklaşım, en
çok da somutlanışını Refah'ta buluyor.
Demek ki düzen zorlandığında, böyle bir
seçeneğin gelişmesine göz yumacaktır. 12 Eylül
bunu çok genel düzeyde tırmandırdı. İmam hatip
okullarına verilen ağırlık çok yoğun bir
tarikatlaşma, imamlara bağlanan maaşlar,
Refah'ın alt yapısını alabildiğine
geliştirmiştir. Legal düzeyde böyle bir
gelişmeye zemin sunulurken, illegal düzeyde de
kontr-gerillayla bağlantılıdır.
Hizbullah'ın geliştirilmesini düzen açısından
bir emniyet sûpabı olarak değerlendirmek zor
değildir. Çok açıktır ki, mevcut emniyet
teşkilatındaki tedbirlerle hareket ettikleri,
eğitildikleri, silahlandırıldıkları ve hatta
eylem öncesi ve sonrasında her bakından
kullanılıp korundukları yüzlerce örnekle açığa
çıkmıştır. Neden Türkiye'de daha çok MHP,
Kürdistan'da Hizbullah? Çünkü MHP, MÇP,
Kürdistan'da fazla gelişme şansına sahip
değildir, tecrit olmuştur. Aşırı Türk şovenizmi,
Kürdistan'da iş yapamaz. Kimseyi fazla
kandıramaz. Bu nedenle İslami bir renge
bürünecektir.
İnönü'nün de bazı faaliyetleri vardır. İnönü de
Hizbullah kanadıyla bir şeyler yapmak istedi.
Hem içine girip etkisizleştirmek, hem de İran'ın
taktiğini PKK'ye karşı kullanmak istedi. Bir
taşla kir kaç kuş vurma gibi bir taktik söz
konusudur. Nitekim yüzlerce yurtsever bu
taktiğin kurbanıdır. İran'ın Kürdistan'daki
faaliyetlerini engellemeye çalışarak, PKK ile
karşı karşıya getirerek, yüzlerce yurtseveri
katlettirme, bu taktiğin bir sonucudur. Aynı
zamanda Kürdistan'daki feodal komprador
artıklarını, örneğin A. Kadir Aksu, Kamuran İnan
vb. gerici dayanmaları ve bunu korumaya
çalışmaları, sadece içteki sosyal bağlantıların
kalıntı kabilinden de olsa, mevcut Hizbullah
gerçeğini iyi anlamamıza fırsat veriyor.
Emniyet birimleri de, bunu değerlendirerek
Ulusal Kurtuluş Mücadelesi'ne karşı oldukça
kullanmışlardır. İllegal düzeyde, terörizm
düzeyinde bunu gerçekleştirirken, legal düzeyde
de Refah'ı Kürdistan'da çok etkili kılmak
istediklerini biliyoruz. Daha önceki seçimlerde
neredeyse yüzde yirmi beşe tırmandırmışlardı.
Bununla ne kadar planlı çalıştıklarını
görüyoruz. Biraz mücadelemizin gelişmesiyle
gerilediler.
Yoksa yüzde elliyi de bulabilirlerdi. Kısaca
düzenin, Kemalizmin, Türk ulusçuluğunun
Kürdistan'da tutmayacağını iyi bilmesinden
ötürü, hem legal, hem illegal düzeyde
dayattıkları sahte bir İslamcılıktır ve tamamen
devlet güdümlüdür. Hatta ABD, Almanya
güdümlüdür. Kontrol altına alınmış
Müslümanlıktır. Özünde İslam'la da alakası
olmayan, işbirlikçi çevrenin ayakta kalmasının
ve daha çok da özel savaşımın kendisini
perdelemesinin araçları oluyor. Diğer bir
deyişle, Kürdistan'da devlet çözülüşe uğrarken,
Türkiye'de zayıflayan devletin ideolojik, siyasi
iktidar boşluğunu, çeşitli anlayış ve hareketler
doldurmaya çalışmaktadır.
II. Cumhuriyet tartışmasıyla, bir kesim biraz
daha liberal görünerek boşluğu doldurmaya
çalışırken; diğer yandan "radikal İslam"
görüntüsüyle Refah ve Hizbullah ile doldurulmaya
çalışılmaktadır. I. Cumhuriyet statükoculuğunu
ise, CHP geleneğini sürdüren SHP ve DYP
koalisyonu temsil etmektedir. II. Cumhuriyet
tartışmaları, eskinin aşılmasıyla ortaya çıkan
boşluğu doldurabilecek seçeneklerden biri
olarak, özel savaş kurmayları tarafından
başlatılmıştır. Halbuki gerçek seçenek;
halkların devrimci-demokratik seçeneği
olmalıydı. Ne var ki, sol adına gerçekleştirilen
tasfiyeciliğin durumunu göz önünde tutmak ve
olumsuzluğun birinci derecede sorumlusu olarak
bunları görmek gerekir.
Dikkat edilirse, 12 Eylül sürecinde solun kendi
kendini tasfiye etmesi çok ciddi bir boşluğu
ortaya çıkardı. Özellikle Dev-Yol benzeri
kitlesel gücü olan örgütlerin, eşi görülmemiş
bir tasfiyeciliği bizzat kendi kendilerine
yaşamaları, kitleleri alternatifsiz bıraktı.
Devrimci-demokratik bir seçenek ortaya
çıkaramadı.
Anti-emperyalistlik de terk edildi. Yine
sosyalizm oldukça gözden düşürülmeye çalışıldı.
Reel-sosyalizmin çözülüşüyle bu daha da
hızlandırıldı. Mevcut örgütlerin kendilerini
yenileyememeleri boşluğu derinleştirdi.
1990'larda bu boşluk daha da ileri düzeye
taşırıldı.
Bunu
iyi kullanan RP, anti-emperyalist slogan,
yoksullara dayanma vb. diyerek, İstanbul gibi
emekçilerin en yoğun olduğu bir kentte birinci
parti durumuna geldi. Bu noktada Türkiye Solu,
özellikle Dev-Yol benzeri örgütler, bazılarının
söylediği gibi Marksizm içinde bir sapma veya
Troçkizm mikrobuyla hastalıklı hale gelmenin bir
sonucu olarak tasfiyeye uğramadılar. Yükselen
Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi karşısında,
devletlerin, düzenin çokça tekrarladığı, ülkesi
ve milliyetiyle birlik ve bütünlüğü bozmamak
için, kendi kendilerini tasfiye ettiler.
Sağda
"İslam" adı altında, devletin, ulusun birlik ve
bütünlüğü sağlanmışsa; RP'nin sloganlaştırdığı
gibi, "biz başa gelsek, PKK'yi daha rahat
bitiririz" diyorlarsa; bununla Ulusal Kurtuluş
Mücadelesi'ni tasfiye etmeyi amaçladıklarını
ilan ediyorlar. Abdülhamit de böyle yapmadı mı?
Panislamizm, Hamidiye Alayları deneyimi var.
Ulusal kurtuluş filizinin bir elli yıl daha
geriye atılmasıydı. Bu örneği günümüze
uyarlamaya çalışıyor. "İslamiyet" adı altındaki
politikaları budur, 12 Eylül bunu oldukça
kullandı.
Bizim
yaptığımız geleneksel Türkiye Solu
değerlendirmeleri var. Solun ağır basan yönünün
sosyal-şoven olduğu, esas itibariyle soldan,
sosyalizmden gelebilecek tehlikeye karşı, kendi
devlet ve ulus bütünlüğünü koruma gerçeği
olduğunu belirtmiştik. Görünüşte ulusal soruna
ne kadar yaklaşım geliştirilirse geliştirilsin,
son tahlilde ve özde buna gönüllü, eşit ve özgür
temelde yaklaşılmadığını iyi biliyorduk ve
soruyorduk. 12 Eylül'le birlikte açığa da çıktı.
Yoksa böylesine büyük bir kitle temeli olan
örgütlerin, 12 Eylül faşizmine karşı direniş
geliştirmemeleri düşünülemez. Bu örgütlerin
Troçkizmi ile, sağ-sol sapmalarıyla da ilişkili
değildir.
Hiç
olmazsa bir demokratik örgüt olabilir, bir
anti-faşist demokratik oluşum halinde
kendilerini yeniden organize edebilirlerdi; bunu
da yapmadılar. Ülkeyi, demokrasiyi,
anti-emperyalizmi bir tarafa bıraktılar. Bunun
yerine, sözde oldukça yeni sosyalizm arayışına
yöneldiler. En kafa karıştırıcı soruları tabana
yaydılar: Kapitalizmi mi istiyorsunuz,
sosyalizmi mi? Nasıl bir sosyalizm?
Alacalı-bulacalı mı, tatlı şerbetli mi? Sözde
yeni bir sosyalizm bulacaklar!
Kaldı
ki, yeni sosyalizm bulunmaz. Yeni sosyalizm,
devrimci pratikte yaratılır. Varolan genel
devrimci teori güncele uygulanır, devrimci
pratikle emperyalizme, onun Türkiye somutundaki
işbirlikçiliğine ve Türkiye kapitalizminin
egemen sınıflarına karşı kullanılırsa, devrimci
sosyalizm ortaya çıkar. En ufak bir
anti-emperyalizm, anti-kapitalizm, pratik
örgütlenme yok, herhangi bir eylem yok. Neymiş?
Tabana bazı sorular sorarak yeni sosyalizmi
bulacaklarmış!
Kargalar bile güler buna.
Aslında bununla gizlenmek istenen, alçakça bir
tasfiyeciliğin kavranılması ve bunlardan hesap
sorulmaması için kendini maskeleme hareketidir.
Mümkünse biraz düzenden çıkar koparma
hareketidir. Elde ettikleri çıkarları koruma
hareketidir. Yeni tartışmanın özü budur. Refah
böyle yükselirmiş, MÇP yeniden örgütlenir,
gelişirmiş, yepyeni bir sürü parti türermiş de;
Türkiye'nin devrimci-demokratik partisi niye
hala çıkmıyor?
Yirmi yıl önce partileşme diyorlardı. Bir
THKP-C, iki-üç ayda kuruldu. Hiç olmazsa böyle
bir parti kursunlar. Yirmi yıldır aynı önderler
sahnede, daha doğru dürüst bir komünist hareket,
ya da bir demokratik parti bile organize
edemediler. Eğer samimi olsalardı bu mümkün
değil miydi? Demek ki, niyetler başka bir
gerçeği ifade ediyor. Öyle THKP-C geleneği de
söz konusu değil, sosyalizm geleneği de. Düzenin
basit birer kulu-kölesi olmak ve düzenden çıkar
sağlamak sevdasındalar. 12 Eylül'e karşı hiç
direnmeden ortadan yok oldular. Halkın
ıstıraplarına, halkın baskı ve sömürüsüne cevap
veren ne bir hareket, ne bir eylem var.
Dolayısıyla bir yandan halkın dini duygularını
çarpıtan RP, daha çok da solun sloganlarına,
söylemine sahip çıkarak, ezilen ve sömürülen
emekçileri peşinden sürüklerken, solun da, onu
adeta sol adına tamamlaması söz konusu,
görevlerine sahip çıkmama, emekçi kesimine sahip
çıkmama, alternatifsiz bırakma bir bütündür. Son
tahlilde sağ ve geleneksel solda, kendi
devletini, ülkesi ve milletiyle birlikte sağlama
alma, yani sosyal-şovenizmde birleşmedir.
Korkuları da Kürdistan'daki Ulusal Kurtuluş
Mücadelesi'dir. Bunun Türkiye'ye yansımasını ve
TC'yi çözülüşe götürmesini engelleme tutumudur.
Ağızları biraz yoklanırsa, bunu açıkça
söylerler.
Bunlar Kürdistan'daki Ulusal Kurtuluş
Mücadelesi'nde kendi çıkarlarını görmüyorlar,
görmezlikten geliyorlar. Eskiden Nikaragua'yı,
El Salvador'u, Küba'yı görürlerdi, ama yanı
başındaki Ulusal Kurtuluş Mücadelesi'ne
gözlerini kapatırlar. Bilmiyorlar mı, her gün
burjuva basını bile bunca kıyamet koparıyor.
Anlamaz olurlar mı, işlerine gelmiyor. Refah
Bosna'daki Müslümanlar için kıyamet koparıyor.
Dünyanın birkaç Müslüman'ı için beyanat veriyor,
mücadele ediyor. Kürtler de Müslüman! Kürt
Müslüman'ı niye hiç düşünmüyor? Onlar için
siyasi bir hal yolu niye geliştirmiyor?
Şovenisttir de ondan.
Kısacası, milli mutabakat geliştirilirse, sözüm
ona muhalefetmiş gibi gözüken, özellikle de
emekçi kesimlere dayalı tasfiyeciliği ve
saptırmayı iyi görmek gerekir. Hele milli
mutabakatın çözülüşü gündemdeyken, refahın
sivrilişini ve sahte sol seçenekleri oldukça
gerçekçi değerlendirip emekçileri aldatması için
tedbirler geliştirmek gerekiyor.
Türkiye rejiminin oluşumuna, yeni durum
değerlendirmelerine ve buna dayalı yeniden
kurumlaşma ve örgütleşmelere, ister partisel,
ister cephesel karşılıklar vermek ne kadar
doğruysa; bunları sahtelerinden koruma da o
kadar önemlidir. Bunlara karşı tutarlı bir
ideolojik, siyasi mücadelenin mümkün olduğunu
iyi görmek gerekiyor. Sağlıklı oluşumlara destek
sunmak gerekiyor.
Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi, devleti,
Kürdistan'da çözülüşe götürdüğü oranda, onun
ideolojik-siyasi yansımalarını, burjuva
partileri düzeyinde olsun, sol içinde olsun,
teşhir etmiş, işlemez duruma getirmiştir ve
dolayısıyla emekçi seçenek için çok güçlü bir
zemin sunmuştur. Bu zeminin Türkiyeli
devrimci-demokratlar tarafından, gerçek
sosyalistler tarafından doldurulması gerekir.
Bunca desteğin sunulduğu ortamda, daha kolay
yerine getirebilecek bir görevdir.
Biz, sonuna kadar böylesine bir zemini halkların
lehine kullanacak, onların gerçek, zorunlu eşit
birliğini değerlendirecek oluşumlara elimizden
gelen yardımı sunarız. Mücadelemizin objektif ve
subjektif desteğini daha da artan bir biçimde
katmaya devam edeceğiz.
Müslümanlıkta da bu böyledir. Halkın dini
duygularını, özellikle de oldukça yetkinleşmiş
kesimlerin İslamlıktan ne anlaması gerektiğini
daha da açıklamaya devam edeceğiz. Müslümanlığın
özündeki sosyal adalet için ne varsa, insan
hakları için ne varsa onu değerlendiririz. İslam
adı altında dayatılan şovenizm, Refah ve
Hizbullah türü şovenizmi, teşhir ve tecrit
etmeyi en temel görevlerden biri olarak görürüz.
Böylece milli mutabakatın çözülüşüyle birlikte,
bu sahte alternatiflerin haklarımızı aldatmaması
için ne lazımsa onu yaparız.
TC özel savaşına ve potansiyellerine güvenerek,
yılbaşından beri vuruyor, sözüm ona PKK'nin
temel karargahları, Cudi, Bestler, Gabar, Amed
vuruldu. Yılın daha ilk haftası dolmadan
bildiğimiz o büyük uçak saldırıları, baharla
birlikte "kitleye şefkat" politikası adı
altında, Cizre ve Şırnak "terbiye" edilmeye,
katliamla yüz yüze bırakılarak teslim alınmaya
çalışıldı. Bu yetmedi. Yaz boyu saldırıları ve
güneye girme hazırlığıyla, yine işbirlikçilerin
yoğunlaşan trafiğiyle, artık saldırı için bir
tarih belirleme kalmıştı. 15 Ağustos'a dayatılan
Şırnak katliamıyla, "artık teslim olmazsanız
katliam gündemdedir" diyerek, Newroz sendromu
yerine, 15 Ağustos sendromu yoğunlaştırılarak
kitleler korkuyla teslim alınmak isteniyor.
Bunun için sık sık katliam denemeleri devreye
sokuluyor. Bununla da tamamlanmazsa, artık
PKK'nin gücünün yoğunlaştığı Güney sahası da
kırılarak bu iş sonuca götürülmek isteniyor.
Bunun için diplomatik cephede hazırlıklar
tamamlanmış, ekonomik-sosyal cephede hazırlıklar
tamamlanmış, psikolojik savaş boyutu
gazetecilerle yapılan toplantılarla sağlama
alınmış, işbirlikçi cepheye de en son talimatlar
verilmişti.
Bu temelde bildiğimiz Güney savaşı başlatıldı.
Bu savaşın bazı önemli sonuçları vardır: Nihai
bir imha savaşıdır. İçte ve dışta karşı-devrimci
güçlerin en çok birlikte yürüttükleri ve
psikolojik savaşın da her yönüyle devreye
sokulduğu bir savaştır. Yine uluslararası ABD
seçimleri fırsat bilinerek, zamanlaması iyi
yapılmıştır. Taviz pahasına, işbirlikçilere
federe devlet ilanı yaptırılarak başlatılan bir
savaştır. Özellikle geleneksel müttefiklerin de,
insan haklarının çiğnenmesine göz yumularak
yoğunlaştırılan bir savaştır. Hatta İran,
Suriye, Libya gibi, Türkiye'nin kontrolüne kolay
girmeyen ülkeleri de çıkar ve baskı
politikasıyla etkisizleştirilmeleri sağlanarak
girilen bir savaştır. Yine, içte reformistleri
canlandırmayı da ihmal etmeyerek yürütülen bir
savaştır. Tekrar o Avrupa beslemeleri, Güney
Kürdistan'a taşırılarak, PKK'yi eziyoruz, size
yer hazırlıyoruz, ona göre siz de rolünüzü
oynayın, denilerek girilen bir savaştır.
Son güney saldırısında, ülkede KDP
peşmergeleriyle birlikte bir imha dayatılmak
istendi. Avrupa'nın da onayıyla bunun
yürütüldüğünü biliyoruz. Özellikle Demirel'in
İngiliz Başbakanı Major ile görüşmesinde; "biz
sizi devlet olarak destekledik, isterseniz hemen
Fransa, Almanya ile ortaklaşa bir bildiri
çıkaralım, sizi güney harekatınızda nasıl
desteklediğimizi dünya aleme gösterelim" diye
teminat veriyor. Biliyoruz ki, İngiltere onları
en iyi desteklemiş ülkedir. Amerika zaten
desteklediğine dair açıklama yaptı. Güney
saldırısının, emperyalizm, Türk özel savaşımı ve
güneydeki işbirlikçilerin ortaklaşa
planlamalarıyla gerçekleştirildiğini bilmeyen
kalmadı.
Fakat bununla irtibatlı olan diğer bir gelişmeyi
daha iyi anlamak gerekiyor: Özellikle son
günlerde sözüm ona aydın inisiyatifleri, yine
Paris Kürt Enstitüsü insiyatifi adı altında bazı
toplantılar geliştirilmek isteniyor. Bu
toplantıya Turgut Özal da dahil olabilirmiş,
Demirel de çağrılacakmış ve hatta bir çok iş
adamı, çeşitli kurum-kuruluşların mensupları
çağrılarak, sözde Kürt meselesine bir çözüm
bulacaklarmış!
Bunun mantığı şudur; "PKK'nin devrimci direnişi
ezildi" diyorlar. Barzaniler de; "Türkiye
kültürel hakları yavaş yavaş gündeme getirmeli"
diyor. ABD'den ve Batıdan onay almazsa bunları
söyleyemez, gündemleştiremez. Kısacası, süreç
Kürt kültürel haklarına gelmiştir, daha önce
bayan Mitterand'ın geliştirmek istediklerinin
dayatılmasıdır.
PKK'nin ezilmesinin devreye sokulması söz
konusudur. Newroz'da da aynı şey bize dayatıldı.
Newroz'da "PKK ezildi" deniliyordu. Kemal Burkay
tipi adamlar, Avusturya başbakanı, Yunan
başbakanı ile temasa geçirildiler. "PKK ezildi,
demek ki kürdistan bize kaldı, Avrupa'da zaten
buna yeşil ışık yakmış" diyerek dolaştı bir sürü
yeri. Ankara'ya da gelecekti ama, baktı ki PKK
ezilmemiş, daha da güçlenmiş, birden bire durdu.
Şimdi yeniden PKK'nin ezilme hikayeleri
dolaştırılıyor, yeniden bu pilavlar hızla
pişirilmeye başlanıyor. Terörizme ne kadar karşı
olduklarını, demokratik çözümden ne kadar yana
olduklarını tekrar söylemeye başladılar.
Küçük-burjuva reformist partiler de sözde bunu
programlamaya çalışacaklar. Yeniden kitleleri
oyalayıp oyalamadığını anlamaya çalışacaklar. Bu
da devletin icazetidir, Avrupa'nın onayı vardır.
Büyük ihtimalle, "PKK'nin beli kırıldı, acaba bu
yeni burjuva Kürt reformistleri yayılamazlar mı"
diyecekler ve bunu deneyeceklerdir. Bunlar açık
ki, imha seferleri kadar tehlikeli tasfiye
çabalarıdır. Çok daha önceleri de tanık
olduğumuz bu çabaları, şimdi daha iyi
anlayabilecek durumdayız. Dolayısıyla çok iyi
bir direnişle mevzi kazanan, mevzilerini koruyan
mücadelemiz, bunları sahte bir biçimde, ulusal
kurtuluşumuzun değerlerinin "reform" adı altında
yozlaştırmalarına, "Kürtlük" adı altında tasfiye
etmelerine fırsat vermeyecektir. Mevcut teşhir
ve tecridi daha da geliştiririz. Özellikle
bunların ele başlarına, eğer bu haince yoldan
dönmezlerse, hak ettikleri cevabı vermesini
biliriz.
Bu konuda, özellikle bazı yurtsever özellikleri
olabilenleri uyarıyorum. Bu faaliyetin PKK
imhasıyla irtibatı vardır. Bunu görmeleri
gerekir. Her şeyini ortaya koyarak, ulusal
kurtuluş ve hatta reformlar da söz konusu olsa,
bu devrimci faaliyete nasıl bağlı olmaları
gerektiğini hatırlatırız. Devrimci hareketle
dürüst bağları geliştirmelerini salık veririz.
PKK'yi ezme temelinde, Kürdistan'da Kürtlük,
Türkiye'de solculuk, ve İslamcılık adı altında
saptırılmak isteniyor. Bu sefer Kürt
reformculuğu adı altında saptırılmak, tasfiye
edilmek istenen devrimci değerlere zarar
verenlerin, ısrarla bunu sürdürenlerin, en
tehlikeli ihanet içinde olduklarını bilmelerini
ve bunun da cevapsız bırakılmayacağını açıklıkla
vurgulamalıyız.
Hiç şüphesiz, PKK bu savaşta direnmeyi esas
aldı. Direnişte öncelikle saldırtılan güçler
bozguna uğratıldı. Eğer Türk uçakları ve zırhlı
birlikleri devreye girmeseydi, Kürdistani Cephe
tümüyle yenilmişti. Tabii bazı taktik
düzenlemeler de çok önceden yapılmalıydı. Bu tip
büyük kuşatmalar da, gerçekleştirilen
saldırılara öyle mevzi savaşları anlamına
gelecek yaklaşımlarla karşılık vermeye çalışmak
imhayla sonuçlanır. Başta da belirttiğimiz gibi,
derinliğine ve genişliğine yayılmış bir
gerillayla karşılık verilmeliydi.
Olgun bir gerilla bu dönemde başarmanın tek
tarzı ve savaş biçimidir. Kitlelerin artan
serhildanlarını devreye sokmak, dönemden güçlü
çıkmanın diğer önemli bir etmeni ve
garantisidir. Bunlarla karşılık verilmeye
çalışıldı ama, daha önceki hazırlıkların
zayıflığı, özellikle savaş gerçeğine, onun
komuta gerçeğine yaklaşımdaki ciddiyetsizlik,
inançsızlık, hiç şüphesiz başarı imkanlarımızı
azalttığı gibi, anlamsız bazı kayıplara yol
açmıştır. Yine örgütlenmedeki yetmezlik,
kentlerdeki serhildanların güçlü geçmeyişine yol
açmıştır.
Yoksa
kitle hazırdı. Yetmezlikler görülecek, eskiye
daha rahatlıkla aşılarak, gelişme temposundan
taviz verilmeden, 1992 böyle kazanılmaya
çalışılıyor. Bu anlamda 1992, aslında çok büyük
bir kazanım yılı haline geliyor.
1992,
kazanan bir yıldır. Çünkü her şeyden önce,
mevcut hükümetin tüm gücünü sonuna kadar
kullanarak, yüklendiği bir savaştır. Herhangi
bir hükümetin değil, cumhuriyetin tarihinin en
çok birleşmiş, arkasına uluslararası gericiliği,
iç gericiliği almış, ekonomiyi, sosyal yapıyı
seferber etmiş bir saldırı hükümeti olması
nedeniyle de anlamı büyüktür. Yani bu yıla
herhangi bir direnmeyle, herhangi bir savaşla
karşılık verilmiyor. Böylesine özel olarak
hazırlanmış bir hükümete karşı savaş veriliyor.
İkincisi; sadece hükümetin değil, özel savaşımın
çok yönlü yoğunlaşan saldırılarına, çok yönlü
karşılık verilerek yıl kazanılmaya çalışılıyor.
Özel
savaşa daha gelişen bir gerillayla karşılık
veriliyor. Ve ülkenin geneline gerilla birkaç
kat katlanarak yayılıyor. Doğru savaşım tarzına
kavuşturularak, karşılık verilerek sonuç
alınıyor. Aynı şey serhildanlar için de
geçerlidir. Güneyde olduğu kadar, Kuzey için de
yayılma geçerlidir. Şimdi yılın sonlarına doğru
geliyoruz ve yılı değerlendirdiğimizde,
gerçekten 1992 güçlü kazanılmıştır. Kürdistan
tarihinin dayatılan özel savaşına karşı, en
büyük devrimci savaşın verildiği ve kazanıldığı
bir yıl oluyor. Hiç şüphesiz bu temeldeki
kazanım kadar, daha fazla kazanma imkanları ve
mevcut kayıpların daha da fazla kayıplara yol
açabileceği de değerlendirilecektir.
Özce
şu söylenebilir; Türkiye Cumhuriyeti, takatinin
son sınırına geldi. Özel savaş için gücünü
sonuna kadar kullandı, ama tam başarıya
gidemedi. Ne derse desin, bu savaşta yenik çıkan
kendisidir.
Kürdistan'daki savaşın hazırlıkları ne kadar
yetersiz olursa olsun, özellikle komuta sorunu
ne kadar sorumsuz davranırsa davransın, savaşın
kapsamlı bir biçime bürüneceği ve kazanabileceği
ortaya çıkmıştır. Bu savaş, bir halk gerçeğinin
nelere kadir olabileceğini de kesinleştirmiştir.
Hiç
şüphesiz bu yaşadığımız günler üzerine çok
değerlendirmeler yapıldı, yapılıyor. Psikolojik
savaş yönüyle, sömürgeci burjuva basını,
akla-hayale gelmez değerlendirmeler yaptı. Nasıl
bayrak diktiklerinden tutalım büyük zaferlere
nasıl ulaşıldığına, başbakanın deyişiyle yüz on
yıldan beri, yani 1877-1878 Rus savaşından beri,
en kapsamlı askeri hareketa nasıl
giriştiklerinden tutalım Şırnak kahramanlarına
takılan madalyalara kadar, düzen sözüm ona
başarılarını ispatlama havasındadır. Kampanyalar
açılıyor, gazetelerde yardım çağrısı, savaşa
destek kampanyası düzenleniyor. Yunanistan'la
girdikleri, Kıbrıs'ta Rumlar ile girdikleri
savaştan daha büyük bir savaşı nasıl
verdiklerini ve Türklüğün yeni bir tarihi savaşı
nasıl kazandığını, anlata anlata bitiremiyorlar.
Psikolojik boyutlu olduğu için, bu tip
değerlendirmeleri daha da geliştireceklerdir.
Bu
yılda, 1991'e göre gerillanın üçe katlanması,
serhildanların o denli büyümesi, yine PKK'nin
hiçbir mevzisinden geri çekilmemesi, bütün
mevzilerin daha genişletilerek kullanılması gibi
niceliksel gelişmeye, niteliksel yönde artan
tecrübe, pratik yetkinleşme ve silahlı savaşım
deneyimi kadar, siyasi savaşım deneyimi, maddi
güçlenme kadar manevi güçlenmeyle çıkılmıştır.
Savaşın kazanılacağına dair, hattı kesinleşen,
inanç ve kararlılık düzeyi de şunu gösteriyor
ki, bu yıl kazanıldığı gibi, 1993'ün daha
şimdiden çok önemli başarılara, daha büyük
savaşlara tanık olacağı, daha az eksikle ve
yeterli hazırlıkla karşılık verilerek
savaşılacağı ve kazanılacağını gösteriyor.
Son
haddine kadar özel savaşta kendini yıpratan
düşmanın, 1993'e aynı inançla, aynı iddiayla
giremeyeceği ve hatta olanaklarını neredeyse
önemli oranda kullandığını, dolayısıyla
Kürdistan üzerindeki iddiasını yitirdiği, hem
inanç düzeyinde, hem savaşın maddi olanakları
yönüyle de bunu yaşadığı ve dolaysıyla hiçbir
zaman eskisi kadar, içte milli bir mutabakatı,
dışta dış desteği bulamayacağını gösteriyor.
ABD'deki yeni başkanlık seçimi, Avrupa
kredisindeki azalma, eskiden verdikleri
borçların yükü de, bunu bütünüyle kaldırmaya yol
açıyor. İleri ki bir tarihte askeri yardımların
kesilmesi, en önemlisi de siyasi cephede artık
bu kadar desteklenmeyeceğini ve bazı ödünler
vermesi gerektiğini, dolayısıyla dış sahada
artan bir diplomatik baskıyla karşı karşıyadır.
Bölge
çapında gerçekleştirdiği zirve, aslında düşüşün
ifadesidir, çelişkileri daha da artacaktır.
Özelikle Batıyla olan çelişkisi hızlanacaktır.
Bu çelişkilerden Kürdistan'daki siyasi ve
silahlı savaşım güç kazanabilecektir. Kaldı ki
bölge dış ülkelerle çelişkisi kapsamlıdır. Öyle
bir zirveyle, hatta ittifakla giderilemeyecek
kadar köklüdür. İç mutabakat için de aynı şey
söylenebilir. Artık muhalefetsizlik, tümüyle
toplumu devletin dışına çekiyor. Meclis
göstermelik olmaktan öteye, devre dışı kalıyor.
Hatta hükümetin de bu kadar özel savaşın emrinde
olması da, onun işlevsiz kalmasına yol açıyor.
Neredeyse özel savaş dairesi, alenen ve
çırılçıplak ortaya çıkacak ve kontr-gerillanın
devletin ve toplumun içinde bir güç olduğu
anlaşılacak ki, bu da işin başlangıcı oluyor.
1993'e karşı-devrim cephesinde düzen böyle
girerken, PKK'nin önderlik ettiği Ulusal
Kurtuluş Savaşımı, hemen hemen Kürdistan çapında
doğal mevzilerine kavuşmuş ve her yere
mevzilenmiş öncü örgütlenmesi, halk
örgütlenmesi, gerilla örgütlenmesiyle yıllarca
savaşabilecek bir potansiyele işlerlik
kazandırmış, aktif ve güçlü hazırlıklarla,
birkaç yılı karşılayabilecek düzeye gelmiştir.
Böylece 1993'ü kazanmanın kararlılığı kadar,
olanaklarıyla savaşmayı garantiye almış bir
yürüyüş söz konusudur. Hem de zafere daha emin
adımlarla bir yürüyüştür bu.
Kesinlikle düşmanı küçümsemiyoruz.
Abartmadığımız gibi, elindeki dev maddi
olanakları da göz ardı edemeyiz. Onun yıllar
sürebilecek bir savaş potansiyeli var, ama eski
iddiasını, hem de "ezeriz, bitiririz"
biçimindeki iddiasını yitirmiş ve bu kapasitede
olmadığı da ortaya çıkmıştır. Hem madden, hem
manen orduya hakim olan "yeneriz, bitiririz"
havası bitmiştir. Bu önemlidir, ama savaşı
sürdürebilir. Daha fazla toplumdan tecrit
olacak, daha fazla dayanaklarından mahrum
kalacaktır, dış desteklerden de mahrum
kalacaktır, ama yine de savaşı sürdürecektir.
Ekonomi iflasa doğru gitmiş, sosyal yapıya tam
bir anarşi hakim, siyasal sistem işlemiyor,
demokrasi çarkı artık dönmüyor.
Özel savaş sürse ne olur? İki yıl, beş yıl sürse
sonuç ne getirebilir? Daha fazla tecrit, daha
fazla bunalım, rejimin daha fazla tıkanması ve
belki darbelerle yeni koalisyonlara gidilir, ama
sonuçta gittikçe tükenme olur. Kuzey cephesinde
karşı-devrimin olası gelişmeleri bu yönlü
olacaktır ve bu kendiliğinden olmayacaktır.
Bunun için de, bütün PKK tarihi boyunca, parti
tanımına, parti militan tanımına, partinin
gerilla komutanı ve savaşçı tanımına hakkıyla
karşılık verilirse, bu özel savaşın kesin
yenilgisini sağlayacak, daha sonra dayatacakları
topyekün savaşa -ki, daha şimdiden devreye
sokmuşlardır- gerilla savaşımıyla karşılık
vererek, yenilgisini sağlayacağız.
Hiç şüphesiz, biz geçmiş her yılı, o yılın
çözümlemesi kadar pratik hazırlıklarıyla,
eylemliliği ve örgütlülüğüyle kazandıysak; başta
93 yılı olmak üzere, sonraki yıllara da daha
kapsamlı gireceğiz. Ordusal ve siyasal görevler,
özellikle de şehir çalışmaları; hem eylemde, hem
gösteride, hem silahlı, hem barışçıl biçimlerde
genelleşecek, süreklilik kazanan serhildanlara
dönüştürülerek karşılık verilecektir. Köylü
örgütlenmesi, köylü eylemliliğini, hem
serhildanda, hem miliste, hem gerillada
geliştirirsek; gerilla ordulaşmasını bütün
gelişmelerin koruyucusu, kalkanı haline
getirebiliriz. Düşmanı esasta tüketecek olan
savaş biçimine, onun halk ordulaşmasına
götürürsek; çok eleştirilen, son Güney savaşında
da ne mal olduğu iyice ortaya çıkan komutaya,
önderliğe sahte ve yanılgılı yaklaşım; bir türlü
emir-komutaya gelememe, önderlik tarzına
gelememeye son verirsek, yine gerilla
savaşçılığına tam ve doğru bir karşılık verirsek
başarmamız önünde engel yoktur. Savaşçı eğitimi
ve örgütlenmesi, komuta düzenlemesi ve en
önemlisi, onun hareket tarzına, üstlenmeden
tutalım köy girişine kadar, lojistik hazırlıktan
tutalım eylem öncesi hazırlığa kadar, Kürdistan
koşullarına uyarlanmış en gerçekçi bir gerilla
ordulaşmasını seferber edersek; derinlik kadar
genişliğine yaygınlaştırırsak; bu yıllar ucunda
kazanım olan zafer yıllarına dönüştürülebilir.
PKK öncülüğü buna imkan veriyor. Kürdistan
halkının geldiği karar ve katılım düzeyi hiçbir
dönemle kıyaslanmayacak kadar oldukça fırsat
sunuyor. Daha önceleri propagandayla çağrı
yapılan bir halk, bugün savaşa karar vermiş bir
halk olarak karşımızdadır. Daha önce bin bir
çabayla sağlanmaya çalışılan birkaç gerilla
katılımı, bugün gün de yüzleri aşan katılımla
karşı karşıyadır. Eskiden fazla gelişkin olmayan
tecrübeler artmış, imkanlar gelişmiştir. Silahlı
donanım rahatlıkla karşılanabilecek durumdadır.
Bütün bunlar bu savaşın lehimizde
gelişebileceğini gösteriyor.
Israrla artan olanakların üstüne yatılırsa,
bazıları "birkaç yılı daha da kurtarırız"
derlerse, hiç şüphesiz bu savaşımın temposunu ve
kazanım olanaklarını düşürebilir. Partinin de
buna meydan vermemesi gerektiği açıktır. Anlayış
düzeyinde bu kadar ortaya çıkarılmış ve
giderilmesi için tedbirler geliştirilmişken,
savaşa gelmeyen, tıkanıklığa götüren, kendini
imkan ve olanaklar üzerine hakkı olmadığı halde
yayan tipler alaşağı edilecektir. Çeşitli
bunalım teorileriyle, "savaşa gelemiyorum,
örgütlenmeye gelemiyorum" yaklaşımlarıyla, kişi
ancak kendi bitmişliğini ilan eder. Partiye
zarar gelmemesi için, ordulaşmaya zarar
gelmemesi için çok güçlü bir biçimde tedbirler
devrededir ve gerekeni de yapar.
Bir gider, on gelir. Bu konuda kaygımız da
olamaz.
Mücadelemiz, son 1992 hamlesinde büyük
gelişmeler yaşar ve oldukça yüklü kazanımlara
yol açarken, her cephede komuta yetmezliği adı
altında kendini dayatma anlayışı içinde olan ve
tutumlarını neredeyse kemikleştiren anlayış
sahiplerinden bahsetmek gerekiyor: Sonuç alan
devrimci taktik karşısında, sıradan bir
uygulamanın bile önemli gelişmeye yol açacağı
açıkken, tutuculuk, özellikle zamanında taktik
hazırlıkları yapmama, kendini fazla yormama,
zorlamama, çeşitli gerekçelere sığınarak taktiği
boşa çıkarma bunların en belli başlı
özelliğidir. Ertelemecilik, eldeki yetki ve
olanak dediği değerleri kaybetme korkusuyla
değerler üzerine yatma hırsı, bu yüzden
alabildiğine kariyerist, tutucu ve tıkayıcı;
üste karşı boyun eğmeci, alta karşı bastırmacı
tutum sergilemek en çok kendini dışa vuran
özellikler olmaktadır.
Bunlar için esas olan, devrimci taktiğin
kesintisiz, planlı, yeterli çabayla, bunun örgüt
ve eylemini çalışma ve vuruş tarzını
düzenleyerek zaferi kesinleştirme değil, elde
olan yetki ve olanağı koruma tutuculuğu, hırs ve
sevdasıdır. Bu halleriyle objektif olarak
partinin devrimci taktiğinin gelişmesine karşı
tasfiyeci bir rol oynamaktadırlar. Sıkça
vurguladığımız gibi, yürütme gücünü değil;
yürütmeme gücünü oynuyorlar. Diğer bir deyişle,
orta sınıfın tipik orta yolcu tutucu tavrını
temsil ediyor. Proletarya sınıf çizgisine karşı
sınıf dışılığın, özellikle de küçük-burjuvazinin
ve ağalığın temsilini yapmaktadır.
Bu gerek yeni katılımlarda olsun, gerekse eski
bazı öğelerde olsun, oldukça tehlikeli bir hal
almıştır. Hazırladığı taktik planı görmezlikten
gelip keyfi uygulamaları esas alan, dolayısıyla
taktik planlamayı, bunun hazırlıklarını,
örgütlendirilmesini ve hayata geçirilmesini
ihmal eden, zora geldi mi panik içine giren ve
hiç de partinin uygun göremeyeceği tutumlara
yönelenler vardır. Çok ciddi savaşım
sorunlarını, taktik esaslara göre
derinleştirmesi gerekirken, kendisini birden
bire imhalarla karşı karşıya bulunca, ya sağa,
ya sola yaslanan, sonuna kadar direnme veya
zamansız uzlaşmalara girme biçiminde, özde iyi
niyetli de olsa bazı yetmezlikleri ve
yanılgıları yaşayanlar az değildir.
Daha da önemlisi, dağlarda gizli savaşım
imkanları varken, aralarında binlerce fedai
durumundaki gerillayı savaştırabilecek
komutanları varken, bunca fedaiye ve her
donanıma sahipken, binlerce gerillayla neresi
vurulsa düşürülemez ki? Böylesine imkan ve
olanakları emrine soktuğumuz komutanlar vardır.
Aylarca bir-iki eylemi bile planlayıp
yürütemeyen bu komutanlara, bu tiplere ne
diyeceğim? Burada sorun ne olanak
yetersizliğidir, ne savaşçı, ne de donanım
sorunudur; ne üslenme, ne de hareket tarzının
yetmezliğidir. Her şey çok kapsamlı ve her an
işleyebilir konumdadır, fakat komutan
uygulamıyor, üstüne yatıyor.
Yine serhildanlar için muazzam bir kitle temeli
doğmuştur. Binlercesi ölümüne yürüyüşe
geçebilecek kararlılıktadır. Ne idüğü belirsiz
bazı tipler ortaya çıkmış, bu tipler başımıza
bela olacak biçimde kendilerini sorumlu diye
tayin etmişler. Bazıları her türlü araç ve
gereci düşmana kaptırıyor. İşi-gücü
sendikalarda, kitle kuruluşlarında, hatta legal
partilerde mevki tutmadan tutalım milletvekili
olma sevdasına, sendika başkanlıklarından
tutalım kitle derneklerine kadar yürütme
sevdasındadır. "Devletten bürokrasi, memurluk
almadım mı, PKK'den alırım, PKK'nin imkan ve
olanakları üzerinde bal gibi bir yaşam
tuttururum" dercesine bunu yürütmektedirler.
Yine basın-yayın alanında kendini görülmemiş bir
tarzda dayatma var. Şunu söyleyebilirim ki,
Hürriyet gazetesinin muhabirleri bile bunların
yanında yedi suyla yıkanmıştır. Çalışkan mı
çalışkan, iş bitirici mi bitirici! Sözüm ona
onlardan daha solda olan, ne idüğü belirsiz
basın sözcüsü, basın çalışanı vb. adlar altında,
kendini en kötü bir memur tarzında
dayatmaktadır. Legal partidir diye zora
gelmiyor, örgütlenmeye gelmiyor. Kendini böyle
dayatan tutumlar az ortaya çıkmadı.
Hemen belirtelim ki, ister gerillada, ister
serhildanlarda isterse legal basın-yayın vb.
kuruluşlarda, hatta zindanda ve Avrupa'da olsun,
çok yaygın bir kesim örgütün muazzam imkan ve
olanakları üzerine kendini sağa yatırıp, sonuna
kadar örgüt ağalığını geliştirip ucuz bir
yaşamı, yani düzene yatsa bile, elde edemeyeceği
yaşamı elde etme biçiminde, bazı öğelerin hatta
anlayışların yeni bir biçimde karşımıza
çıktığını görüyoruz.
Partinin gerçekten direnen, savaşan, fedakar ve
cesur kesimiyle bunları çok iyi ayırt etmek
gerekiyor. Şu anda savaş cephesinde açık savaşan
düşmandan daha tehlikeli olanlar bu üsteki sağ
öğelerdir.
Bunlar hem çok yenidir, hem çok eskidirler.
Eskiler, yenilgi anlayışını, taktiğe gelmeme
anlayışını çok incelterek sürdürüyorlar.
Yeniler, bunu çok kaba "anlamıyordum,
bilemiyordum" havasıyla yaşatmaya çalışıyorlar.
Bu iki kesimi de şiddetle uyarıyorum! Bunu
defalarca yaptım. Tekrar söyleyeyim ki, bu yol
değildir. Düşmanın subjektif ajanlığından daha
tehlikeli bir objektif ajanlıktır.
Hemen
belirtelim ki, bunlar örgütlü, bilinçli ve
planlı bir eğilim haline gelmemişlerdir. Daha
çok bazı öğelerde anlayış düzeyinde, hatta bir
kişide bazı özellikler biçiminde kendini
yansıtıyor. Bunlar hızla bu özelliklerini terk
edecekler!
Hemen her alanda devrimci militan kadrolar
haline gelecekler! Legal alanda, yurt dışında,
gerillada ve zindanlarda PKK'nin militan
özelliklerine, ölçülerine göre kendilerini
yeniden eğitip örgütlesinler, ya da bunları
tasfiye ederiz. Partiye objektif olarak
dayattıkları tasfiyeciliği tasfiye ederiz.
PKK tarihini iyi gözden geçirenler bilirler ki,
eğer dayatılan tasfiyecilik önlenemezse,
giderilmezse, en büyük kayıpları, düşmana karşı
kaybettirmediğimiz mevzileri, yemediğimiz
darbeleri bunlardan alırız. Özellikle en önemli
tehlike olarak bunu görüyoruz. Dolayısıyla ister
özellik düzeyinde, ister anlayış düzeyinde,
ister bilinç düzeyinde, ister bilinçsiz olsun;
bu konuda yanılanlar kendilerine hızla
çeki-düzen versinler. Eğer bu bize söylenmiyor
deniliyorsa; bilsinler ki, önemli bir kesime ve
çokça da eleştirdiklerimize, bunları ismen
söylemezsek de, onlar kendilerini tanır diyoruz.
Bu konumda olduklarını ve hızla sıyrılmaları
gerektiğini bilsinler. Aksi halde, örgüt
tedbirlerini alır ve en sert biçimde uygular.
Bana niye bu yapıldı denilmesin. Daha fazla
ertelemeciliğe yol açmadan, PKK'nin oldukça
netleşmiş militan tarzına, onun günlük çalışma
tarzına bilinç tarzına ulaşsınlar. Buna
ulaşırlarsa, parti bunları yeniden kazanmanın ve
savaştırmanın imkanlarını tanır, ya da bu
gidişata son verir.
Önümüzdeki dönemde görevlerimize ağırlık
vereceğiz ve başardığımız oranda mevcut
kazanımlar korunacağı gibi, nitel değişikliklere
yol açacaktır. En temel ve başarılması gereken
bir görev de budur.
Kısaca, partinin iç denetimi tam işletilirse,
çizgiye göre yaşam disipline edilirse, komuta
düzeyi yetkinleştirilirse, zaferden bizi
alıkoyacak herhangi ciddi bir engel göremiyoruz.
Belki bu tam bir bağımsızlık biçiminde hemen
gerçekleşmeyebilir, ama önemli oranda
bağımsızlığa ulaşmayı, toplumsal denetimi tam
sağlamayı kesinleştirir. Devrim, bütün
Kürdistan'a ve bölgeye yayılır. Belki tam bir
devlet haline gelinemez, ama devletleşmenin bir
çok fonksiyonuna ve özelliğine ulaşılır.
Önümüzdeki yıllar, kısaca PKK tarafından,
şimdiye kadarki birikimlerine dayanılarak böyle
kazandırılabilir. Hiç şüphesiz ki, kayıplar
olacaktır. Bu savaştır, ama sonuçta büyük
kazanmaya götüren kayıplar da, her savaşın doğal
sonucudur. Görülüyor ki, PKK'yi bu geçmiş
yıllarda böyle kazanabilmek, geleceği nihai
olarak kazanmaktır. Böylesine kazanılan PKK
gerçekliği, ulusal bağımsızlığı, toplumsal
özgürlüğü kazanmadır. Kendi insanımızı
kazanmaktır. Mevcut tüm direnmeler, türlü baskı,
işkenceye karşı takınılan tavırlar, her
cephedeki savaşımlar, böyle kazandıran bir
PKK'ye kavuşmak içindir.
PKK'nin on dördüncü yıldönümü ve on beşinci yıla
girişi bize şunu gösteriyor ki; bu çabalar boşa
gitmemiştir. Kesin kazanmanın imkanlarını ortaya
çıkarmıştır. Tüm engellemelere rağmen, PKK'nin
kazanabileceği artık kesinleşmiştir. Baştaki
tanımına uygun bir parti olma özelliğini
kazanmıştır. PKK bütün kazanımların özüdür.
Savaşımında gelişebileceği, kazanabileceği
ortaya çıkmıştır.
Bu, kutsal olduğu kadar, çok zor olan bir
savaşın öncü örgütü, kazandıran örgütü olduğunu,
bu anlamda ortaya çıkabilecek daha zorlu
savaşımları kazanabilecek özellik ve yapıda
olduğunu kanıtlamıştır. Kendi özüne yönelik
eleştiri-özeleştiriyle neredeyse her yıl kendini
yeniden inşa edebilecek yetkinlikte olduğunu
ispatlamıştır. Hiçbir örgütün kendisine
yönelmeye cesaret edemeyeceği kadar kendisine
yönelmiş, kendisini gözden geçirmiş ve böylece
hatalarla, yanlışlıklarla nasıl savaşılacağının
seçkin örneklerini gösterebilmiştir.
Böylesi yapıdaki bir parti, eğer özüne ihanet
edilmezse, eğer mensupları ona bütünüyle
göz-kulak olursa, kazanamayacağı hiçbir savaşım
söz konusu olamaz. Eğer PKK öncülüğüne layık
olunmak isteniyorsa, o halde partiyi doğru
kavrayalım, onun hiçbir dönemle kıyaslanmayacak
kadar başarıya götüren imkan-olanaklarına sahip
çıkalım. Bununla savaşalım ve her şeyi
adadığımız zaferi kesinleştirelim.
Bu anlamda diyoruz ki;
Zaferin temel gücü partidir!
PKK'de somutlaşan sosyalizm, onun bütün
başarılarının temelidir!
Bu temelde savaşan parti, şimdiye kadar olduğu
gibi, bundan sonra da kazanmasını mutlaka
bilecektir!
-Yaşasın Partiya Karkerên Kûrdistan!
-Yaşasın Sosyalizmi Yaşatan ve Geliştiren
Partimiz PKK!
-Kahrolsun Emperyalizm, Sömürgecilik ve Her
Türden Gericilik!
|