Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


 

PKK, BİR İNSANLIK SAVAŞIMININ ÖZNESİ DURUMUNDADIR

 

 Devrimci hareketimizin, PKK adıyla kendini açıkça ilan ederek yürüttüğü savaşımda; tarihsel, eşine rastlanmayan,10PKK halkımızın bağımsızlık ve özgürlük tarihinde bir o kadar eşi görülmemiş, halk ve ülke, ulusal ve toplumsal kimliğinden ne koparılıp alınabiliyorsa alınmış, baskı ve sömürün de ötesinde varlığını yitirmiş bir halde devralınan gerçekliğini, savaşarak yeniden kazandırmanın, büyük gelişme ve derslerle dolu on dört yılını geride bırakırken, on beşinci yılı, artan zafer umudu kadar somut olanaklarla karşılamaktadır.

Çok yönlü kazanımlarıyla, hep başkaları için en kötü tarzda kullanılan bir hammadde, bir malzeme olmaktan çıkıp her şeyiyle kendisi için, özgürlüğü ve bağımsızlığı için, insanlığın tutkulu, iradeli, bilinçli savaşımına büyük değer veriyor, kazanmaktan başka hiçbir seçenek tanımıyor.

Bir anlamda zafer sadece bir zaman meselesi olarak değerlendiriliyor. Bu anlamıyla parti tarihimiz sadece siyasi bir tarih olmuyor; ilkel-komünal dönemin içinden insanın çıkış özellikleri kadar, günümüzün en inceltilmiş emperyalist-sömürgeci imha ve asimilasyonundan da çıkışın, böylesine en çelişkili gerçeğin devrimci tarzda aşılması oluyor. Bir çok yakınçağ devriminin olumlu özelliklerini içeriğe katması ve yine insan olmanın temel özelliklerini, ona hükmeden ilkelerini benimserken; günümüzün insanlığının önündeki en büyük tehlikeleri, onun dayandığı kapitalist sistemi de karşılayan ve bir nevi kapitalizm anlamına gelen reel-sosyalizmin olumsuzluklarına karşı sosyalist tutumu değiştirerek, gerçekleşen bir öncülük kurumu ve bu temelde bir halkın dirilişine imkan verme olayı oluyor.

Halen baş çelişki olarak savaşılan ve günümüzün en gerici ve hatta sadece bölgesel değil, uluslararası alanda da bu yönüyle merkezi bir yer işgal eden TC egemenliğine karşı geliştirilen çözümlemeleri devrimci pratikle tamamlama süreci buna dayanıyor, uluslararası devrimin yeni aşamasına cevap olmayı da içeriyor.

PKK'nin 1992 yılındaki savaşım mücadelesine dayatılan, açık ve resmi olarak TC önderliğindeki karşı-devrimci savaşıma, neredeyse bütün dünya resmi, gayri resmi egemen güçlerinin destek vermesi, başarısı için elden ne geliyorsa sunmaları, bunun oldukça açığa çıkması ve yine Kürdistan tarihinin en çarpıcı gerçeği olan iç ihanetin, en gelişmiş işbirlikçilik örneğini sunan Güney Kürdistan'daki savaşla, bu yılı da kendi lehlerine tamamlamaya çalışmaları, mevcut savaşımın bir Ulusal Kurtuluş Savaşımından çok, bölgesel-siyasal gerçeklerle kaynaşan, etkileyen, etkilenen bir oluşumdan öteye, evrensel bir anlama bürünmeye yatkın bir düzeyde olduğunu, çarpıcı bir biçimde pratikte gösterdi.

Bazı dönemlerin evrensel özellikleri olan devrimleri gibi,  -ki, Fransız Devrimi, Bolşevik Devrimi böyle devrimlerdir-  bir devrimci odaklanmayla karşı karşıya olduğumuzu, daha önceleri teoride, fakat geçen 1991 yılında da pratikte, artık herkesin görebileceği bir açıklıkla ortaya koyduk.

Hiç şüphesiz, bu savaşımın en başta kendisi için verildiğini bilen Kürdistan halkı bunu iliklerine kadar duymuştur. Bu savaşımın ulusal gerçeği için ne anlama geldiğini, onun için birliğin, örgütlenmenin, bilinçlenmenin ne olduğunu, ne kadar ihtiyaç haline geldiğini, tarihinde belki de ilk defa böylesine anlamış ve kazanmış bulunuyor. Daha da ötesi, bir türlü, temel insan hakları, ulus hakları, özgürlük için isyan haklarına layık görülmeyen, yaşama şansı var mı yok mu, olsa da hangi sınırlar dahilinde olmalı biçiminde anlamsız bir tartışmanın muhatabı durumundaki Kürt halkı, kimlik sorununa hiçbir dönemle kıyaslanmayacak bir biçimde karşılık vermeye çalışıyor. Kimliğe sahiplenme gereği duyuyor ve gün geçtikçe bunun savaşla bağlantısı, onun siyasetiyle ve siyasetinin de her düzeydeki örgütlenişiyle ilgili çarpıcı sorunları kadar, çözüm yollarına çaba ve bilinç kazandırmaya çalışıyor.

Sadece dünyanın kendisini kabul etmeye hazır olmama talihsizliğini değil, vahşi bir düşmanın, her türlü yöntemle imhasını, zoraki örgütlenmesini de değil, bir o denli kendinden kopuşun, kendinden vazgeçmenin her türlü alçaltıcı, aşağılaştırıcı sonuçlarını görerek, onunla savaşmanın ne kadar vazgeçilmez olduğunu bilinç haline getiriyor ve bütün bunlar sıcak bir savaşım ortamı içinde gerçekleşiyor.

Derinden bütün bunlar oluşur ve yaşanırken, daha da yüzeye baktığımızda, özellikle düşman cephesinde akıl almaz bir özel savaşım her cephede tırmandırılıyor. İç ve dış alanda azami olarak ne yapılması gerekiyorsa, sonuca doğru götürülüyor. Özellikle onun psikolojik boyutu, bellekleri, ruhları daha da anlamsız kılmak, saptırmak, yabancılaştırmak için ne lazımsa, özellikle de basın-yayın tekniğini de çok iyi kullanarak, bir de bu yönüyle eşi görülmemiş bir boyuta tırmandırılıyor.

Öyle bir PKK umacısı yaratılıyor ki, düzen açısından, bütün sorunların kaynağında PKK yatıyormuş gibi hayal yaratıldığı kadar, eğer üzerine yürürlerse, ezerlerse bütün sorunlardan kurtulacaklarmış gibi, topluma sahte umutlar yayılıyor ve bu temelde bir çok çarpıtmalar yapılıyor. "PKK kimdir, APO kimdir? Türklükle nasıl oynuyorlar" gibi, her türlü akıl almaz, özünün çok tersi değerlendirmelere gidiyorlar. Terörün de en dehşetli biçimleri uygulanarak, insanlar paramparça ediliyor, iplere bağlanarak helikopterlerden sarkıtılıyor, panzerlerle sürükleniyor, ceset teşhirleri günlük vakalardan oluşuyor. Bir anlamda Türklük, son bir savaşı kazanmak için her şeyi ortaya koyuyor.

Dünyanın da normal ölçülerle anlamak istemediği, hatta kendi çağdaş, ulusal, sınıfsal ölçüleriyle yaklaşmamaya kadar, kendi temel ahlaki, hukuki, siyasi ilkelerini yadsıyarak bu gerçeğe uygulamamaktadır. Yeni olan nedir? Bu gerçekle kendisine yönelen nedir? Biraz da bunun verdiği korkuyla yaklaşıyorlar. Bunda bencillik var. Günümüzde burjuvazi, tek bir kişi bile kalsa, bir devrimciden ne kadar korktuğunun da açık bir örneği ile karşımızdadır.

Bütün dünya PKK devrimciliğine, bilerek veya bilmeyerek, veya çoğu da bilmeyerek karşı dururken, aslında burjuvazinin karşı devrimci ruhu bir kez daha şunu fark ediyor ki, bütün dünya, adına "Yeni Düzen" dediği biçimde de gerçekleşse ve "tecrit ettim, her şeyiyle yüklendim, mutlak yenilmelidir" dediği noktada da yüklense, böyle dediğinde bile ne kadar ürktüğünü, telaşlı olduğunu, PKK'nin bu büyük direniş savaşımı bir kere daha gösterdi.

Kocaman imparatorlukları aşan devletler var. Tarihte bir çok güçlü imparatorluklardan çok ileri, daha güçlü imparatorluklar var. Yine de korkuyorlar. ABD sözcülerine, İngiliz sözcülerine bakalım ve hatta Rus hükümetine bakalım; hepsi "al sana bu kadar helikopter, destekliyoruz seni" diyorlar. Bölge güçlerine bakalım; "bizi de tehdit edebilir, birleşelim, zirveler yapalım" diyorlar. İç gericiliğe bakalım; "aman imdadımıza gelin" deyip böylesine bir birleşme içine girmeleri, devrimin yetkin bir temsilcisinden, egemenlerin duyduğu korkunun en çarpıcı örneklerinden birisini temsil ettiğini ortaya koyuyor. Bu ancak kapsamlı bir devrimci olguyu yaşamakla mümkündür.

Bir dönemlerin egemen Roma düzenleri vardı. Yine Firavunlar düzeni, doğunun görkemli imparatorlukları vardı. Küçük çıkışlarla giderek sonlarının nasıl geldiğini biliyoruz. Bir anlamda kapitalist imparatorlukların da buna benzer bir çözülüşü söz konusu oluyor. Her şeyi elinde, ama güvensizler. Uluslararası kapitalist gericilik, şu anda "tek dünya nizamıyım" biçiminde kendine anlam vermeye çalışırken bile kuşkulu, hatta en bunalımlı, belirsizliklerle dolu dediği bir durumu yaşıyor. Zirvedeki imparatorlukların yıkılışı, başlangıcındaki gibi bir oluşum bir kez daha yaşanıyor.

Tam da bu noktada, "bu PKK denilen olay da nereden çıkıyor" sorusunu soruyorlar. "Yıkılışımıza bir dinamit olmasın, bir çözücü başlangıç yapmasın" diye kuşkuyla bakıyorlar. Kendi ilkelerinin de önemli kısmını ihanet ederek, temel insan haklarını, ulus haklarını hiçe sayarak ve bir anlamda kendilerini yadsıyan bu yaklaşımlarıyla yenilgi tohumlarını içeren tutum içinde bulunuyorlar.

Bütün bunları PKK bilinçli bir tarzda mı hazırladı? Biraz bilinçli ki, bunun ilk ifadesi PKK'nin devrimci teorisidir. Biraz kendiliğindeni de ortaya çıkaran, onun yürüttüğü politik, pratik savaşımıdır. Tarihte hiç şüphesiz her şey baştan sona planlı, bilinçli gelişmez. Biraz bilinç kadar kendiliğindenlik de önemli rol oynar. Ama gelinen nokta, PKK'yi artık böyle bir gerçeklikle yüz yüze bırakmıştır.

Bütün etkenler, salt ulusal sınırla yetinilemeyeceğini, ulusal kurtuluşçuluk ve hatta demokratik bir toplumla işin içinden kendini sıyıramayacağını, giderek bölgeselleşen, evrenselleşen ve bunun için daha derinlikli bir noktada sosyalizm içeriği, mevcut sosyalizm deneyimlerini aşan, yaşanılabilir bir sosyalizme ulaşma ihtiyacı duyulan, onun siyasal ifadesi, ulusal düzeyi kadar, uluslararası düzeyin de yeni ifadesi olmaya zorluyor. Birey hakkı kadar, toplumun kolektif hakkını da bu muhteva içinde sağlam ele almaya, değerlendirmeye götürüyor. Ya böyle gelişir, başarır, ya da ele alamaz, başarısızlığa uğrama noktasına dayanır.

O halde, PKK gerçeğinde sadece Ulusal Kurtuluş Savaşımı, ona dayatılan özel savaşla ilgilenemeyiz. Bunda bile başarı için, PKK öncülüğünün içeriğine bakmak gerekiyor. İçeriğini dar, milli sınırlama sığdırılmasının, diğer bir çok ulusal kurtuluş örneğinde görüldüğü gibi, günümüz devrimlerinden bir tanesi haline gelmekle bile, onlar kadar başarı sağlayamayacağımızı görüyorum. Dolayısıyla mevcut devrimci hareket, daha fazla sosyalistleşmek veya mevcut sosyalist deneyimlerden çıkarılacak dersler temelinde, özellikle başarısızlığa yol açan nedenleri aşarak yaşanılabilir. Bu, sosyalizmi hem ilkede, hem uygulama düzeyinde gerçekleştirmekle karşı karşıya olduğunu, başta sosyalizme bu yaklaşımın, artık daha açık ilkeli olduğu kadar, uygulamalı örneğini de temsil etmek gerektiği bilincindeyiz. Onun somutlanışını iyi gösterme iddiası kadar, kararı kadar, bizzat yaşamında gerçekleştiriyor.

Bu geçen kısa tarihi süre içinde bile, "acaba PKK'yi böylesine savaşkan kılan nedir" şeklinde bir soru sorulsa, herhalde sosyalizme iddialı bir giriş olduğu açıktır. Daha o zaman kokusu her tarafa yayılan reel-sosyalizme, onun her türlü hastalıklarına geçit vermeyen sosyalizme inanç duymak kadar, bir bilim işi olduğuna hükmeden ve onun bilinciyle donanmayı, bütün görevlerin önüne koyan, bu konuda politik çıkarlara alet olmayan, ilkesel olmayı her türlü taktik gelişmenin önünde ele alan, bunda oldukça tutarlı kalabilen, inanç ve bilincini temiz tutan bir parti olmaya büyük özen gösteriyor ve savaşın ruhu bu tutum oluyor. Halen PKK'nin bu büyük kahramanlığına yol açan nedir denilirse, temelde yatan bu ruhtur, bilinçtir. Aynı zamanda onun az-çok yaşam tarzı haline getirilmesidir cevabı verilebilir. Bundan eminiz.

Bunun dışında PKK olayına açıklık getirmek, en temel özellik de söz konusu olduğunda zordur. Buna şu da ilave edilebilir. İnsan soyunun en yüce, en toplumsal, en devrimci gelişime açık olan bireyin özgürleşmesi kadar, bunun toplumsal ifadesi olmayı, halk ve ulus gerçeği kadar, uluslararası dayanışmanın en eşit özgülüne açık olan ve bu anlamda insani düşüncenin, tutkunun, iradenin en seçkinini esas alan, bunda oldukça da ısrarlı davranan tutumun somut gerçeği oluyor.

PKK gerçekliği ve özellikle çözümlenmeye çalışılırsa görülecektir ki, geriye çeken ne varsa ona karşı, şovenizme, onun her türlü baskı ve sömürüsüne götüren ne varsa kararlılıkla, bilinçli karşılık veren, bunun yanında emeğe dayalı, eşitlikçi, özgürlükçü tutumlara çok açık ve bunun için her şeyini ortaya koyan tutumların ifadesi olma anlamına da geliyor.

Öncelikle bu özellikleri bir ulus gerçeğinde, savaşımla nakşetmeye çalışırken, en ufak bir şovenizme düşmemek kadar, dar çıkarcı sınıf, sosyal kesim çıkarlarına düşmemek için özlü davranıyoruz. Şoven ulusçuluk, her şeyin sınıf için olması veya dar sınıfçılık, aslında bir madalyonun iki yüzü oluyor. Bu konuda, insan, milliyetine, cinsiyetine ve gelişim seviyelerine bakılmaksızın esas alınır. Böylece en özgür insan tanımına kendi içinde gerçeklik kazandırmaya çalışıyor.

Sadece böylesine bir tanıma yol açmakla kalmıyor, onun çok büyük savaşımını, çok özverili, cesaretli savaşımını da veriyor. Kişilikleri yedi suyla yıkayarak, gerekirse ateş üstünden geçirerek pisliklerinden temizliyor ve öyle bir insan yaratmaya çalışıyoruz. Dünya gericiliğinin ve onun en berbat Türk sözcüsünün, karşısında yenildiği insan gerçeği budur.

Şu gerçek ortaya çıkıyor; bir insan gerçeğine en insani temelde yaklaşım ne kadar güçlü olursa, karşısında dünya gericiliği birleşmişte olsa ve barbar bir karşı-devrimci, sömürgeci, faşist yönelim ne kadar güçlü de olsa, sonuç alamayacağını, hatta yenileceğini gösteriyor.

Bu PKK tanımı üzerinde daha da durulabilir. Ama biz, PKK tarihini doğru anlamak isteyenlere, temel ipuçlarını vermek kaydıyla bununla yetinelim diyoruz.

Doğru bir PKK kavrayışı, sadece kendi militanları için değil, onu anlamak isteyen dost ve düşman için de büyük önem taşıyor. Düşman bizi iyi tanırsa, savaşım daha kabul edilebilir sınırlar dahilinde yürütülebilir. Kendisinin de, içinden çıkılamaz duruma getirdiği savaş kanunlarına uymama durumuna son verebilir. Savaşsın, ama savaş kurallarına riayet etsin diyoruz. PKK tanımından, onun da çıkaracağı sonuçlar var.

Dostlara gelince, hiç şüphesiz daralmış dünyalarına PKK'de çıkış bulmak istiyorlar. Onlar da böylesine bir tanımı doğru özümserlerse, ufuklarını daha geniş, bilgilerini daha güçlü, çıkış çabalarını daha yoğun ve sonuç alıcı kılabilirler. Ama daha çok da militanlar, eğer parti tanımına doğru yaklaşım gücü gösterirlerse, sınırsız bir savaş gücü haline gelebilirler.

Herkes Parti Önderliği'ne soruyor; "bu savaşım gücünü nereden alıyorsunuz?" diyorlar. "Bunu PKK tanımından, ona yön veren ilke ve uygulamalardan alıyorum" diyorum. PKK'nin gelişiminde böylesine somutlaşan ilke kadar, biriken emektir, yaşam tarzımızdır, gücümüzdür diye cevap veriyoruz. Eğer militan da her türlü savaşıma güç getirmek istiyorsa, PKK'nin böylesine güce, kapsamlı, önüne çıkabilecek her soruna yaratıcılıkla cevap verebilecek özüne hakim olsun diyoruz. Bunu başarabilen bir PKK militanı, ister siyasi çalışmayla savaşımı, ister askeri çalışmayla savaşımı için kendisine teori kadar pratik çıkış yollarını, plan kadar günlük çaba için ne lazımsa bulabilir.

Militan, çoğunlukla tıkanmış gerçeği devrimle değiştirmek, özellikle ulusal-toplumsal gerçekliği PKK silahıyla çözümleme ve dönüşüme uğratmadan, neredeyse kendi başına bela oluyor. Buna son vermek için, PKK militanının nasıl olması gerektiğine oldukça açıklık getirmeye çalıştık. Ve şunu söyledik; eğer başarı istiyorsanız, PKK'nin militan tanımına dürüstçe olduğu kadar, yeterli inanç düzeyi ve bilinç düzeyiyle karşılık verebilirsiniz ki, bu savaşımda kazanamayacağınız hiçbir mücadele biçimi yoktur. Demek ki, PKK tarihinin ortaya çıkan en önemli bir dersi de budur. Militan düzeydeki tanım böyle oluyor.

Bu tanıma göre, kendisini biçimlendiren, muhtevayı da bu temelde biçime kavuşturan kazandırabilir. Aksi halde, savaşların en zorunu önüne koymuş PKK'de, bir gün yaşamak bile başa bela olur. Bu temel tanımların kaynaklık edebileceği diğer tanımlamalara da ulaşabiliriz.

Nasıl bir parti yaşam tarzı?

Partide gerçekleşen yaşam tarzından yola çıkarak nasıl bir yeniden toplumsal düzenlenişi, ister adına demokratik toplum diyelim, ister bağımsız ulus diyelim, nasıl bir ulusal biçimleniş? Bunlara rahatlıkla doğru karşılıklar verilebilir. Ve şunu her zaman söyledik. Doğru bir ulus anlayışında, PKK çözüme ulaşmıştır. Kendi için de bunu gerçekleştiriyor. Kendi militanlarında bunu kahraman düzeye yükseltiyor.

Bunun dışında, özellikle Kürt gerçeğinde bir çözümlemeye gidemeyeceğini çok iyi biliyor. Tek çıkış bu olduğu kadar, en görkemlisinin de, vazgeçilmesinin de bu olduğuna emindir. O halde, dirilen bir halk gerçeği, dirilişin ulusal biçimi, siyasi biçimi daha iyi anlaşılabilir. Kürt halkı söz konusu olduğunda, bu geçen yıllarda gerçek bir dirilişine, en kabul edilmez ölümcül yaşam biçimlerinden, hem de yüzyılların o baş aşağı gidişinden, artık insanlığın bile dışında kabul edileninden, en dirilişine tanık olmak, hem en özgür, en demokratik biçimlenişine ulaşma söz konusudur. Onun yolu açılmıştır.

Bir halk nasıl dirilir?

Dirilirken de öz, ileri biçimlenişe bağlanır. PKK'nin önderlik ettiği bu diriliş destanında, bunu çok iyi görüp değerlendirmek, artık imkan dahilindedir. Dirilen Kürt halkı, insanlık için de iyi bir örnek olabilir. En derin umutsuzluktan ve karanlıktan, en görkemli umuda ve aydınlığa; en baskıcı köleci tarzdan, en özgür ve demokratik ifadeye kavuşma; sade ve doğal yaklaşım bu halk gerçeğinde yaşanıyor.

En alttakinin, en üste çıkışına benzer, ama en az sömürüye ve eskiye bulaşmış biçimiyle insanlık karşı karşıyadır. Kendi tarihindeki baskı görme ve sömürüyü yaşama durumu, onu bugün baskıya ve sömürüye karşıt bir konumla cevap verdirmeye götürüyor. En baskıcı, çapulcu, talancı bir rejime karşı, insanlığın en soylu bir karşı koyuş hareketi oluyor. Rejim en anti-demokratiktir, en işkencecidir, en çok insan haklarına karşıdır. Buna, insana en bağlı, insana yapılan işkenceye en çok karşı, ona ve her düzeyde saldırısına karşı bir irade savaşımıyla karşılık verir.

PKK, bir insanlık savaşımının öznesi durumundadır.

Bu anlamda gerici tarihle savaşım kadar, onun bütün çağdaş değer ve ölçülerine karşı da savaş veriyor. İç dayanaklar kadar, dış dayanaklarına karşı da tavır alıyor. Bu anlamda bir insanlık başkaldırısı anlamına ulaşıyor. Demek ki, Kürt gerçeği bu kadar uluslararası ve insanidir. Yeni insan da, bu anlamda baskı ve sömürü düzenine bulaşan, kozmo-politik olma kadar, şovenist özelliklere karşı, ulusal olduğu kadar en genel insani özelliklerin somut ifadesi olarak ortaya çıkıyor. Bu, geçen yılların savaşta kazandırdığı PKK gerçeği oluyor.

Dolayısıyla bununla yetinmiyoruz; kuruluş döneminin somut tahlili, 1970'ler Türkiye'si, Kürdistan'ı nedir; objektif-subjektif düzey nedir?  Bununla yetinemeyiz. Bu değerlendirmeler kapsamlı yapılmıştır. "Kürdistan Devrimi'nin Yolu"nda, "Kuruluş Bildirgesi"nde, "Parti Programı"nda ve daha yapılan bir çok kapsamlı değerlendirmelerde durumlar ortaya konulmuştur ve bu biraz da yüzeysel, sınırlı bir ortaya koyuş tarzıdır.

Daha sonra örgütleniş, eylem üzerine de değerlendirmeler yapıldı. Özellikle 1980 sonrasının değerlendirmeleri anlamlıdır. Nasıl bir örgütlenme? Nasıl bir kadro tipi ve nasıl bir eylem ve savaş tarzı? Bu konular üzerinde çok duruldu. 1970'lere dayalı PKK değerlendirmeleri, daha çok somut durum değerlendirmeleriyle ilgilidir. Sömürgeciliğin, özellikle Türk sömürgeciliğinin özellikleri, tarihi gelişimi, emperyalizm ve onun tarihteki dayanaklarıyla bağlantıları çok genel düzeyde anlatılmak istenmiştir. Yine Kürdistan gerçeği de bununla bağlantılı tanımlanmaya çalışılmıştır. Nasıl bir Kürdistan söz konusudur, onun tarihi nedir? Değerlendirmelere oldukça konu edilmiş, bazı tespitlere gidilmiştir ve daha da ötesi, temel doğrular bir ideolojik eğilim olarak ilgi duyan çevrelere mal edilmeye çalışılmış, bir ideolojik grup dönemi yaratılmaya çalışılmıştır.

Bildiğiniz gibi, bu grubun 1970'lerdeki çıkışı, çabaları onu resmi politikayla karşı karşıya getirmiş ve kendisini özellikle bir ideolojik savaşın, giderek bir politik savaşım içinde bu iş silaha kadar gidebilmiştir.

Bildiğiniz gibi, 12 Eylül rejimi bu savaşımlara bir tepki olarak gelişiyor. Halen de Türk egemenlik sisteminin en baskıcı ve günümüzdeki ifadesiyle faşist bir türü olarak aşılmaya çalışılıyor. Bilindiği üzere, düzen, daha ideolojik grup aşamasındayken üzerimize gelmişti. Komplolar ve dayandığı provokasyon mantığıyla, grubu boğuntuya götürmek istiyordu. Bildiğimiz ilk şahadetler bu temelde oldu. Ve 1970'ler sonrasında, artık işe devlet resmen, açıkça istihbarat örgütlerini de aşan bir biçimde başladı. Düzen değişikliğine doğru gidildi. Buna grubumuzun verdiği karşılık; PKK'yi 1978'de resmen ilan etmek oldu.

Şüphesiz politik savaşımda daha cesaretli bir adım atma kararlılığı kadar, artan sorumluluk, geleceğe daha çok yönlü hazırlık, yeni bir aşamaya geçiş anlamına geliyordu. Düzenin buna verdiği cevap ise; Maraş katliamı, ardından sıkıyönetim ve önlenemez PKK yükselişi karşısında, 12 Eylül faşist askeri darbesiydi. Buna partimizin verdiği karşılık; silahlı savaşımı bir adım daha ilerletmek, yani politik savaşımdan silahlı savaşıma daha yoğunca yer vermek ve hedef sorularını açmak için mücadeleyi dışarıya taşırmak oldu. Düzenin birinci planda hedefi haline gelmek, hele bunu ordu kökenli bir darbeyle çok açıkça karşılanması, olağanüstü düzene ve yeni taktik çabaya kesin ihtiyaç gösterir. Bu dönemin yaşanılan zorluğu da buradadır.

Mücadeleyi ilerletmek durumunda olanları hazırlıksız yakalamışlardı büyük oranda. Daha çok 1970'ler Türkiye'sinde direkt Kürdistan'a yönelmemiş, biraz uykuda bir devletin daha çok sağ-sol kavgasına göre ayarlamış bir emniyet, istihbarat ve yaklaşımı ve ortamından ve onun açıklarından yararlanarak çıkış yapan, gelişme kaydeden PKK'nin rüşeym halidir. Grupsal oluşum dönemidir. Dolayısıyla çok hazırlıklar isteyen bir örgütlenme, bir eylem biçimi de değildi. Ama özünde eğer ısrarla çizgi devam ettirilirse, ya düzenle karşı karşıya gelinecek, ya düzen hızla ezip fazla kendini örselemeden sonuca gidecek, ya da baş edemeyecek çok köklü hazırlık, yani düzen değişikliğine cevap verme duruma gelecekti. Bu başarılacak devrimle, karşı-devrimin kıyasıyla çekişmesi sürüp gidecekti.

Böylesi bir darboğazın, tabii ki öngörüyle zamanında atılması gereken adımların atılmasıyla, tedbirlerin alınmasıyla karşılık verirsen yaşarsın. Aksi halde, tarihin tozlu sayfalarında bir kez daha kendini bulursun. İşte 1980'lere dayanırken, yaşadığımız bu darboğazı iliklerimize kadar duymamız ve buna böylesine bir öngörüyle karşılık vererek çıkış yolları aramamız, bir yandan silahlı mücadele düzeyini geliştirme, diğer yandan bunu dıştan beslemeye çalışma ve 12 Eylül'ün ilk saldırısını boşa çıkarmaya çalışmıştır.

Partinin bu dönemde yapmak istediği çalışmalar I. Konferans'ta açıklığa kavuşturulmaya çalışıldı. I. Konferans'ta yeni bir durum değerlendirmesi, olası gelişmelerin yönü, verilmesi gereken devrimci karşılık, başarılması gereken görevler ve özellikle döneme yetmeyen kişilik, çalışma tarzı, ağır hatalar, yanlışlıklar, eksiklikler bolca tartışıldı. Mahkum edilmesi gereken hususları mahkum etme, ulaşılması gereken sonuçlara da ulaşmak görev olarak belirlerdi. Tabii ki uygulama ayrı bir meseledir.

Buna II. Kongre'yle daha da netlik kazandırmak istedik. Görüldü ki daha geriye çeken yaklaşımlar var. Objektif olarak ajanlık diyebileceğimiz, partiyle yürümeme, partiyi yürümekten vazgeçirme, direnmekten, ülkeye yönelmekten vazgeçirmenin çabaları söz konusu ve giderek daha da açığa çıkan provokasyonlar ve üzerine gittikçe daha da sırıtan, oldukça da inatçı ve "ülkeye yönelemezsiniz, PKK'yi bundan sonra götüremezsiniz" yaklaşımıydı. Ülke dışında, birçok grubumuzun mültecilik durumuna düşürülmesi ve hatta teslim olması dayatılıyordu. Türk sömürgeciliğine teslim olmuyorsan, emperyalizme teslim, Avrupa'ya teslim ol. Bunun için yapılan biraz düşkünce yaşam ve zor dönemin artan zaaflarıyla oynama ve böylece PKK'yi yürüyemez duruma getirmeydi.

12 Eylül faşizmi dış cepheden vururken, iç cephede de böylesine bir arkadan hançerleme, düşürme çabalarına karşı II. Kongre sonrasının bu yönlü savaşımı söz konusudur. Bu dönemde geliştirilen "Gelişme Sorunları ve Görevlerimiz" broşürü ile "Kişilik Problemi ve Devrimci Militanın Özellikleri" değerlendirmesi vardır. Bu değerlendirmeler de bir anlamda zaaflı kişilik üzerinde provokasyonun geliştirmek istediği tasfiyeciliğe karşı, PKK tanımını sağlam tutma, onun militan ifadesini somutlaştırma ve böylece PKK'yi bu zor yıllarda, sadece yaşatma değil, geliştirme çabaları oluyor.

Diğer yönüyle en önemlisi de, partiyi savaş pratiğine çekme, yeterli bir hazırlık veya asgari düzeyde de olsa ülkeye yönelme iradesini tekrar keskinleştirme, onu ortaya çıkarmakla yetinmeme, ülkemizin doruklarına yönlendirme ve böylesine tarihi bir anlamı imkan dahiline sokma çabaları var. 12 Eylül faşizmine, özelikle onun zindana dayattığı, işkence ve katliamına, içteki provokasyon uzantılarına verilecek en iyi cevap bu olabilirdi. Bildiğiniz gibi, 15 Ağustos Atılımı'na bu temel görevlere bağlılıkla karşılık verilmeye çalışıldı ve tarihimizin görünüşte kimsenin pek fark edemediği, ama ısrarla uygulanırsa çok önemli sonuçlara götürecek adımına ulaşıldı.

15 Ağustos Atılımı, bu anlamda 12 Eylül faşizminin açık darbeleri kadar, onun içteki tasfiyeciliğine de kararlıca karşı koyuşla yetinmeme, PKK'ye yeni dönemde savaşabilir bir konuma ve formasyona kavuşturma, militan tarzını yakalama denemesi de oluyor. Ne kadar yetersiz olursa olsun, bu adımın böylesine bir gerçekleştirilmeyle de yakından bağlantısı var.

Her savaş bir insanın, bir halkın, bir ulusun zayıf yanları kadar, güçlü yanlarını da ortaya çıkarır.

Yaşatacak özellikler kadar öldürecek özellikleri de sergiler.

Bir kez daha 15 Ağustos Atılımı sonrasında gelişen savaşım deneyiminde bunları gördük. Özellikle parti içinde ve partiye taşırılmış Kürt halk gerçeğinde yaşayan nedir? Yaşanılabilecek mi? Bunu savaş tayin eder. Ölümcüle götüren nedir? Bunu da görmek bu savaşla mümkün oluyor. Gerçek PKK'lileşme nedir? Bu savaşta ancak denenip açığa çıkarılacaktı ve bilindiği üzere bu savaşımın üzerinden daha bir yıl geçer geçmez, daha kapsamlı değerlendirme yapma ihtiyacı ortaya çıktı.

1985'de yaptığımız Kasım talimat çözümlemesi ve perspektifi vardı ve ardından III. Kongre öncesi değerlendirmeler var. Savaş gerçeğiyle oldukça oynayan, onu sabote eden tutumlar, kişilikler ve onların mikroskop altına alınması gereken yaşam süreçleri, değerlendirmeleri yapılırken, bunlar kimdir, nasıl oluşmuşlar tek tek değerlendirildi. Ana doğmadan tutalım nasıl bir terbiye almışlar ve sonuçta bilerek veya bilmeyerek bir ajan, tasfiyeci, provokatif kişiliğe nasıl ulaşmışlar; bir yandan bunu inceliyoruz, diğer yandan yiğitlik nedir, yiğitlik nasıl oluşuyor, buna cevap veriliyor. Kahramanca, yiğitçe direnişler var, onu değerlendirmeye çalışıyoruz. Daha bu ilk savaşım yılında, partinin Agit örneğinde bazı seçkin örnekleri var. Bunu anlamlandırmaya ve gerilla ordusunun temeli haline getirmeye çalışıyoruz. Bu üst aşamaya savaşı tırmandırmanın gerekçesi haline getiren yaklaşım gerekiyor.

Diğer yandan, örgütü düşman saldırılarına bu kadar açık ve içinden çıkılmaz hale getiren tipler kimdir? PKK adı altında, PKK ile nasıl savaşıyorlar? Buna oldukça çözümleyici bir yaklaşım getirilmeye çalışılıyor ve kimi bir anlamda böyle bir savaşın odağı oluyor. Değerlendirmeler biraz daha kapsamlı ve savaşı yaratılan bu darboğazdan çıkarmayı, üst düzeye ulaştırmayı amaçlıyor.

İyice göz önüne getirelim ki, 15 Ağustos Atılımı'ndan en ileri düzeyde sorumlu tutulması gerekenler, daha bir yıl geçmeden, "12 Eylül'den daha ağır bir durumla karşı karşıyayız, fazla yapılacak bir şey kalmamıştır" diyerek, artık kendilerinin bile inanmadığı iddiasız çabalar, belki de onuru kurtarmak için "kendimizi feda ederiz, ama bu geliştirilecek savaşımın da fazla sonucu yoktur" dercesine, partinin merkezinde birbirlerine en ağır kelimelerle yaklaşım gösteriyorlar. Umutsuzluğu yayıyorlar ve bir yargılama süreci içine alınıyorlar.

Biz tekrar partiyi bu gerçekleri dikkate alan bir çözümlemeye tabi tutuyor, zayıflıkları da, eksiklikleri de, saflıkları da görmeye çalışıyoruz. Güçlenme yolları, yöntemleri ne olabilir, onu da çözümlemeye çalışıyor ve sonuçta bildiğiniz gibi 1987'lerden sonra yeni bir hamle yapıyoruz. Bunun çözümlemelere yansıyan ifadeleri vardır. Kürdistan tarihinin en kapsamlı çözümlemeleri bu yıllardan itibaren yapılmaya çalışıldı ve bu çözümlemeler çok ayrıntılıdır. Kişiye dek indirgenmiştir. Diyaloglarla örneklendirmeye çalışılmıştır.

Yine unutmayalım ki, 1982 Kongre sonrasının değerlendirmeleri biraz daha farklıydı. "Zorun Rolü"nde dile getirdiğimiz savaş teorisi, Kürdistan'da nasıl uygulanır veya evrensel savaş teorisi, Kürdistan Devrimi için ne anlama gelir? Bu soruya olumlu karşılık verir ve uluslararası savaş teorisine göre, "Kürdistan'a ulusal kurtuluş savaşımı gereklidir" der. Tek çıkış yoludur, onun dışında kurtuluş mümkün değildir ve gelişim süreci de biraz böyle başlamıştır. "Örgütlenme Üzerine" değerlendirmesi neyi içeriyor? Parti öncülüğü esastır; devrimci parti esastır, parti örgütlenmesi Kürdistan'da şu şekilde vücut bulur. Bu partinin kısa tarihi budur, örgütsel ilkeleri şöyle hayata geçirilir. Kısa PKK tarihçesi ve bundan sonraki doğru örgütsel görevler başarılma yöntemlerini kapsar, ama militan çözümleme fazla yoktur. Yine "Kürdistan'da Zorun Rolü"nde komutan ve savaşçı çözümlemesi yoktur, taktik hususlar fazla yoktur.

Bu işin temsilcileri iyi örgüt kurarlar, yine savaşı esas alanlar iyi savaş ordusu geliştirirler, iyi savaş pratiği ortaya çıkarırlar denilerek, sağduyulara güveniliyor. Her militan bu konuda sorumludur. Yarat kendini, düşünsel veya  pratik çabayla yarat deniliyor. Mutlaka gerekeni gereken yerde ve zamanda, hem de başarıyla yapar inancı vardır. Beklenti budur. Bu anlamda militanlarımız biraz sorumlu olsalardı, biraz sağduyulu, biraz günün anlamı ve önemi nedir, tarihi görev nedir, hakkıyla bu sorulara karşılık verselerdi; aslında 1987 sonrası çözümlemelerine gereksinim bile duyulmayacaktı. Biraz daha geriye gidersek, eğer 1980 öncesi manifestonun bile yüklediği sorumluluklar doğru taşınsaydı, bizim zor ve örgütlenme üzerine geliştirilen değerlendirmelerine ihtiyacımız olmazdı. Sorumlu militanın kendisi manifestodan bu sonuçları çıkarabilirdi.

Dar militan, çok az düşünen, çok az planlayan, her şeyi kendiliğindenliğe bırakan, darlığa boğan tutum çok etkili oluyor ve bizi daha kapsamlı değerlendirmelere götürüyor. Aslında başlangıçta, biz bütün bu değerlendirmelere ulaşabileceğimizi tahmin etmiyorduk, gerekli de bulmuyorduk. Ama işler tıkanmayla yüz yüze gelince, geriye çekiş için dayatmalar artan bir tempoda kendini hissettirince; eğer önderlikten vazgeçmek istemiyorsan, ilerlemeden, başarmadan uzak kalmak istemiyorsan yükleneceksin dedik. Bu nedenle bu değerlendirmeler kadar, pratik hazırlıklara da yüklenildi.

Yine unutmayalım ki, pratik hazırlıklar da o denli güçlü yapılmıştır. 1980 öncesinde bir türlü yapamadığımız pratik eğitimler, hazırlıklar çok yönlü gerçekleştirildi. Silah eğitimi, siyasi eğitim birkaç yılı aldı. Bunlar bir savaşım deneyiminden geçirildiler. Bir kez daha, özellikle 1985'ten itibaren iki yıl sürebilecek kapsamlı siyasi ve askeri eğitimi başlattık. 1987'ye böyle bir çıkış yaptırdık ve artık çok biliniyor ki, her yıl dört-beş temel çözümlemeyle derinleştirildiği kadar, dört-beş kapsamlı eğitim grubu ülkeye taşırılarak karşılık verilmeye çalışıldı. Daha önce birkaç yılda yapılan, bir yıla sığdırılmaya çalışıldı.

Neden? Çünkü düşman kendi özel savaşımını yeni bir aşamaya getirmişti. Sıkıyönetimi de aşan, Olağanüstü Hal Yönetimi, Kürdistan'ı özel savaş alanı sayıyor, ona bütün gücüyle yükleniyor, bir çok taktik değişikliğe gidiyordu. Özel savaşa bu noktada, kendi cephesi içinde yenilikler getirmişti. PKK önderliğindeki Ulusal Kurtuluş Savaşımı'nı temel hedef olarak görüyor ve birincil derecede yaklaşımla, önüne imhayı koyuyordu.

Özellikle 15 Ağustos Atılımı'nın birinci yılında tam sonuca gidememesi ve PKK'nin kendini yenileme gücü göstermesi, onu olağanüstü hale götürmüştür. Bu, 1980 sonrası hazırladığımız düşmanın beklemediği bir gelişmeydi. Aslında 1985'te bitirmeyi amaçlıyordu. Bitiremeyince, özel savaşım boyutlandırıldı. Bunun için bir yandan teşhir ve tecrit kampanyası geliştirilirken, diğer yandan özel tim ve daha genelleştirilmiş koruculuk sistemine gidildi. Yine bir çok aşiret gücüyle yapılan toplantıları, özel tekniği devreye sokuldu.

En önemlisi de, tasfiyeci solun, özellikle TKP'nin, Sol Birlik adı altında legalleşmek için, uluslararasında PKK'yi tecrit kampanyasına öncülük etmesi, yine zindan politikasında bir reformist akımın geliştirilmesi için, bir yandan af politikaları geliştirilirken, diğer yandan PKK için buna çıkış yapabilecek oluşuma yeşil ışık yakması, birbiriyle oldukça bağlantılıdır. Direnen, savaşan PKK'nin çok açıkça ortaya konulmasıyla bağlantılıdır. Daha 1988'e ulaşmadan, olağanüstü hal tam sonuca gitmek istiyordu. Bize resmen "bundan sonra fazla gidemezsiniz, devlet her türlü tedbiri almıştır" dayatması yapılıyordu.

İçteki provokasyon ve tasfiyecilik işi, şunu demeye kadar götürdü; "Avrupa'nın yolu açıktır, aksi halde duman olursunuz, bu şansı iyi kullanın, Kürdistan için bazı reformlar da düşünülüyor". Avrupa'nın da yardımıyla tasfiyecilik önderlikler devredeydi. "Yapmazsan biz tedbirimizi almışız. Avrupa örgütü ele geçirilmiştir, zindan örgütü ele geçirilmiş, dağda provokatörler az-çok hakimdir, sen tek kalmaya mahkumsun" vb. deniliyordu, çabalar da bu yönlüydü.

1988'de açıkça bize dayatılan buydu. Oldukça kapsamlı değerlendirilmiştir, burada fazla açmayı gerekli görmüyoruz. 1983 provokasyonu da değerlendirilmiştir, onu da fazla değerlendirme gereği görmüyoruz. Yine 1985 tasfiyeciliği de oldukça değerlendirilmiştir. Parti tarihini iyice inceleyenler, güçlü değerlendirmeleri bulabilirler. Ama biz, tekrar da olsa, geriye gitsek, sadece bu yılların can alıcı parti görevlerine karşı dayatılan provokasyonların, özel savaşımla nasıl bağlantılı geliştirildiğini tekrar vurgulamakla yetinebiliriz.

Belirtelim ki, içerde partinin kitlesi bulunuyor ve onlara bir imha ve teslim olma politikası dayatılıyor. Tasfiyecilik ve provokasyon neredeyse, yapının büyük bir çoğunluğunu teslim alacaktı? Dışarıda da bunun devamı söz konusudur. Avrupa'yı da arkalarına almışlar, içerde de yapıyla, bu sahada bile oynamışlar. Daha o zaman "Hakkari'ye, Botan'a adım atamazsınız, Avrupa'nın yolu açıktır, silahlı mücadeleyi ağzınıza bile alamazsınız ve zindanlarda büyük direnişler de kırıldı" deniliyordu. Avrupa'da büyük bir savaşım göze alınarak tasfiyecilik boşa çıkarıldı. Ortadoğu sahasında da buna önderlik edilmeye çalışıldı. Bildiğiniz gibi, 15 Ağustos Atılımı gerçekleştirildi.

1985'te buna benzer çeşitli biçimlerde kendini dayatan tasfiyecilik, III. Kongre'yle cevabını buldu. 1987 atılımına ulaşılarak etkisiz kılınmaya çalışıldı. Yine 1988'de dayatılan, hem özel savaşın çok yönlü birlik ve saldırılarının en tehlikelisine, özellikle daha kapsamlı ve bütün tasfiyeci, provokatör biçimlerinden ders almış, örgütlü, derli-toplu, planlı biçimiyle karşı karşıya olma, ona cevap verme durumundaydık. Üç cepheden de aldığı derslerle tasfiyecilik dayatılıyor, bir yandan Özal anayasa üstü bir yaklaşımla, tasfiyeciliğe yeşil ışık yakıyor, bazı örnekler öne sürülüyordu. Daha 1988'in başlarında yurtdışında, Avrupa'da iç örgütlenme içinde, sürekli bunun oyunu oynanıyor, hazırlığı yapılıyordu.

En az içerdeki kadar dağdaki provokasyon da çizgiyle oynamayı gözü karalıkla sürdürüyor, bazı temsilcilerini yolluyor, işi adeta yapıyı teslim almaya kadar götürüyordu. Bazı provokatör ele başlarının dilinde "APO kaybetmeye mahkumdur, yalnızlaştırılmıştır, tasfiye edilmiştir, reformize edilmiş PKK artık bir gerçektir" şeklinde ifade ediliyordu. Oldukça cüretli bir biçimde bunu ifade ediyorlardı, bu anlamda kendilerinden emindiler.

Belki biz o zaman bunu o kadar açıkça göremiyorduk. Ama şimdi anlaşılıyor ki, bu konuda oldukça planlı, hazırlıklı hareket etmişlerdir ve iddiaları da pek o kadar yabana atılır cinsten değil. Bunun için geliştirdiğimiz 1988 çözümlemeleri, en fazla da pratik hazırlıklar, 1989'un baharına çok yüklü bir müdahalede bulunmamız, bir yandan iç cepheyi netleştirme, provokasyonun etkilerini silme, en önemlisi de gerillayı oturtma, savaşı kesintisiz kılma ve daha çok yüklenerek oyunları bozmaktı. Bir anlamda 1988'i, düşman için kazanılan bir yıl olmaktan çıkarıp bizim için bir kazanma yılına dönüştürme ve 1989'da bunu tırmandırma çabaları içine girildi.

1989'da düşmanın umudu oldukça kırıldı. Bu yılı kazanmamız imkan dahiline girdi. Bir anlamda Olağanüstü Hal Yönetimi'nin çare olmayacağı hissettirilmeye çalışıldı. Provokasyonun etkileri oldukça sınırlandırılarak, PKK'nin savaşı yeniden ve daha da geliştirerek üretebileceği kesinleşti. 1990'a taraflar kendilerini daha da güçlendirerek karşılık vermeye çalıştı. Provokasyon kırıntıları ve özel savaşım daha katmerli biçimlerle dayatıldı. Biz de 1989'un kazanımlarını esas alarak, 1990'a güçlü yüklenmeye çalıştık. Yüzde doksan büyük bir çekişme yılıydı.

Bildiğiniz gibi, en son, en gelişmiş provokatör çaba, bu yılda sonuç almak istedi. Silahlı mücadelenin geçersizliğini ve legalize edilmiş bir PKK ile yetinmenin en mantıklı yol olacağına dair, hummalı ve çok gözü kara bir çıkışla karşı karşıya olduğumuzu anlamakta gecikmedik. Daha da ötesi, komplolarla yüz yüze olduğumuz açıkça gördük. Buna yönelik bazı tedbirlerin daha hızlı geliştirilmesine, özel savaş cephesinde daha da artan boşluklarla karşılanması söz konusuydu ki, buna da gerillayı biraz daha yaygınlaştırarak cevap verdik. Sonuçta en etkili cevap vermenin serhildan olabileceği ortaya çıktı.

Nusaybin'de, Cizre'de patlak veren serhildanlar, artık halkın da tarih sahnesine çıkışının karar ve eyleminin ifadesiydi. Bir türlü gerillaya gelememeye, gerillayı hem derinliğine, hem genişliğine yaygınlaştırarak karşılık verildi. 1990 çözümlemeleri bu konuda hayli öğreticidir. En önemlisi de, yılı kazanmak için binlere varan bir savaşçı kadro eğitimi göze alındı. Bu büyük bir çalışmadır aslında. Neredeyse her eğitim devresinde, beş yüze yakın kadro ve savaşı sızdırıldı. Sonuçta bütün dayatmalara rağmen, 1990 yılı, serhildanlarıyla, yoğunlaşan gerilla eylemleriyle, önemli bir kazanım yılı haline getirildi. Yine tasfiyeciliğin tasfiye edilmesi, özel savaşımın da sınırlandırılması, bizi 1991'e getirip bıraktı.

1991, savaşta tırmanma yılı oluyor. Özelikle IV. Ulusal Kongre'nin gerçekleşmesiyle, 1990 yılı sonunda parti biraz daha netleşiyor, yine özellikle Körfez Savaşı'nın sonuçlarıyla bağlantılı olarak, Güneyi daha iyi değerlendirmek imkan dahiline giriyordu. Nicelik olarak daha büyümüş bir savaş kitlesinin eğitimi, artan donanım imkanları değerlendiriliyordu. Hiç şüphesiz yine de hazırlıkların tam yapılamaması, halen gerillaya yetkince yaklaşmama, çokça yaşanan bir durum oluyordu. Ama buna rağmen olanaklar artıyor, her şey gerillanın gelişebileceğini ortaya çıkarıyordu.

Serhildanlar da ülke çapında gittikçe genelleşiyor, bu anlamda 1991 yılı ileri düzeyde kazanılıyordu. Daha da kazanılabilirdi. Ama hazırlık yılın artan olanaklarına ucuzca yaklaşma ve adeta parti içinde neredeyse "olanaklar arttı, yapılması gereken kendini ucuzca komuta düzeyine getirmedir, parti çok iyi asker eğitiyor, onların üzerine ağa gibi komutanlık alır yatarız" türünden türküler söylenir oldu. Ucuz komutanlık anlayışı epey türedi. Bu tutumlar bile savaşı istediğimiz düzeyde geliştirmemize engel teşkil ediyordu. Serhildan var, ama kendini serhildanlara ucuz dayatan bir yığın yetersiz öğe ortaya çıktı. İşi yer yer halkın tepkisine kadar götürdüler.

Buna rağmen, esas itibarıyla gerilla gelişiyor, serhildanlar gelişiyor, kırsal alandan kentsel alanlara gelişme taşırılıyor, 1991 yılı gerçek bir gelişme yılı haline geliyordu. Bütün özel savaş çabaları, kendini daha da sınırlandırmaktan kurtaramıyor, PKK'nin reformize edilme çabaları da, artık umut olmaktan çıkarılarak umutsuz bir çaba haline getiriliyordu. Devrimcileşen PKK, kesinlik kazanıyor, stratejik olduğu kadar pratikte de devrimci taktiklerde asla vazgeçilmeyeceği ve bütün gelişmenin temelinde de bu tutumun yattığı, bütün kadro ve savaşı yapısında hakim kılınıyordu. Dolayısıyla 1992'ye yetkinleşmiş bir parti öncülüğü, sınırlandırılmış bir özel savaş, ayağa kalkmış bir halk gerçeğiyle karşılık veriliyordu.

1992 için söylenecek çok şey var. En başta söylenmesi gereken, 1992'nin savaşım yılı olduğudur. Savaşın hem derinliğine, hem de genişliğine yayılmasına, ileri düzeyde bir ulusal idare birliğine, halkın çok kapsamlı katılımına tanık olma yılıdır. Gerillada patlamaya doğru gidilen bir yıldır. Önceki bütün yılları aşan bir katılımın bir yılda gerçekleşmesi söz konusudur.

Gerilla ordulaşması, 1991'e kadar birse, 1992'nin sonuna doğru yaklaştığımızda üçe katlanan bir gelişmeye yol açmıştır. Aynı şeyler serhildanlar için de geçerlidir. Serhildanlar Cizre, Nusaybin, Şırnak hattı olmaktan çıkarak, Amed hattını aşarak kuzeyi de güçlü bir biçimde kapsamına alarak gelişmiş ve hatta en güneyde bir serhildan kuşağı yaratarak, ülke genelinde halkın irade ve eylem birliğine götürmüştür. Türkiye metropollerindeki Kürt kitlesinin de yoğun bir biçimde serhildana kalktığı, yine Avrupa'daki kitlenin de bir o denli büyük gösteriler gerçekleştirildiği bir yıl olmuştur. Avrupa'da altmış bine varan güçlü bir ulusal çıkış, yirmi-otuz binlik yürüyüşler, metropol kentlerinde, Adana, İstanbul ve İzmir'de on binleri aşan yürüyüşler gerçekleştirilmiştir. Binlerce köylü ayağa kalkarak yürümüştür. Maddi destek artarak sürdürülmüştür.

HEP oluşumu da, legal düzeyde çatlaklık yaratarak, özellikle dayatılmak istenen, Güneyli işbirlikçilerin de desteğiyle dayatılan sahte Kürt partileri alan bulamaz hale gelmiş, böylece işbirlikçi Kürt çıkışı ölü doğmuştur. Geniş basın-yayın kampanyaları gerçekleştirilmiş, demokratik dergi, gazete ve yayıncılıkta da mesafe kat edilmiştir. En önemlisi de Demirel-İnönü hükümeti eliyle, tam sonuç almak üzere planlanan nihai imha saldırısını esas alan, özel savaş yılı boşa çıkarılarak, 1992 yılı tamamlanmıştır.

Yine unutmayalım ki, Demirel-İnönü hükümeti cumhuriyet tarihinde, içte ve dışta destekleri en geliştirilmiş ve yine her şeyin özel savaşın emrine sokmuş bir savaş hükümetinin adıdır. Daha bu hükümet kurulur kurulmaz, nasıl bir saldırıya yöneldiğini biliyoruz. En son teknikleri kullanarak kesin sonuç almak istedi.

DYP-SHP'nin temsil ettikleri, geleneksel cumhuriyetin sağ ve solunu milli mutabakat adı altında birleştirdiler. Muhalefet partileri de daha yılın başında meclisin özel toplantılarında tek politikada birleştiklerini ilan ettiler. Buna "ulusal uzlaşma" veya "milli mutabakat" adını verdiler. Büyük bir diplomatik atağa geçtiler. Demirel hemen ABD'ye gitti, emperyalizmden destek aldı. İngiliz, Fransız, Alman desteği zaten sağlanmıştı. Geride Ortadoğu'da açılan gedikleri kapatmak kalıyordu. PKK'nin vücut bulduğu Suriye, İran sahasına uzanarak, tüm gücüyle yüklenme, 1992'nin daha baharında Suriye sahasını, ardından İran'ı kullanılmaz duruma getirme ve en önemlisi de işbirlikçi güçlerle Güneyden tecrit çemberi oluşturma hedeflendi. Son Güneydeki savaşta bütün bunları çok iyi planladığı ortaya çıkacaktır.

Özal'dan devralınan özel savaş, Demirel-İnönü hükümeti tarafından, hem de kontr-gerillanın özel savaş dairesinin emir komutası altında gözden geçirilerek, Özal'ın içine düştüğü yetmezlik aşılmaya çalışılacaktı. Muhalefet var, muhalefet ihlal edildi. İktidarın muhalefeti var, o da iktidara destek oldu. Bütün bunları özel savaş dairesi sağlıyor. Tepede çelişki yok. Demirel ile Özal kol kola giriyor. Sağ ile sol arasında çelişki yok. Sağ soldan daha solcu, sol sağdan daha sağcı konuma getirildi. Bütün bunlar özel savaşın mantığına göre çok gerekli.

Yine dış ittifaklar yeterli görülmedi, görülmüyor. Yeni ittifaklara, Türkü cumhuriyetler birliğine, Ortadoğu'da geleneksel Kürdistan'ı aralarında paylaştırılan güçler ittifakına, Balkan ittifakına ihtiyaç duyuyor. Bütün bunlar içteki yangının söndürülmesi amacına bağlı olarak düşünülüyor. Diplomasi son sınırına kadar uygulanıyor. Bunun için sonuna kadar taviz üstüne taviz veriliyor. Almanya'ya "al sana bu kadar", İngilizler biraz rahatsız oldular mı "al sana bu kadar", Fransa homurdandı mı "al sana bu kadar" deniyor. Zaten Amerika'ya tamamen bağlı. İran ve Suriye'ye de "sana da vereceğim" diyor. Bütün bunlar Türkiye'nin jeo-politikası gereği, "kıymeti şöyle artıyor, gerekirse istikrar adasıdır, gerekirse Ortadoğu'nun güçlü ülkesidir" teranesi altında yürütüyor.

İç cephede tam birleşmiş bir Türklük, birleşmiş bir Kürt işbirlikçiliği, Güneyde de Kürdistani Cephe'yi aynen bir Türki Cephe gibi, PKK'ye karşı örgütleyerek, her türlü desteği sunma ve planlamaya, ne zaman savaşa çekileceğini belirlemeye kadar işi vardırdılar Demirel-İnönü hükümetinin "bel kırma" hareketi veya "sandviç" hareketi, yani "alır ekmeğin içine koyar yeriz" biçiminde, "nihai bir saldırıyla PKK'nin işini bitiririz" dedikleri Güney Kürdistan'daki savaşımı da, bu çerçevede anlamak gerekiyor. Buna inanıyorlar, planlıyorlar ve bütün hazırlıklarını buna göre yapıyorlar.

Hiç şüphesiz, sosyal yaşantıyı da özel savaşa göre ayarlayarak, özellikle ekonomiyi özel savaş ekonomisi haline dönüştürerek, takviye edip bunu tamamlamak istiyorlar. Artık tümüyle özel savaşın emrine sokulan ekonomi, özel savaş ekonomisinden ibarettir. Zaten özel savaşın emrine girmiş sosyal yaşam, özel savaşa dayalı bir sosyalleşme yaratmıştır. Siyasi yaşantı da özel savaşın emirlerine göre örgütlenerek tek geçerli ilke haline getirilmiştir.

Buna basın-yayının dört dörtlük ortak edilmesi, savaşın psikolojik boyutu, sözüm ona psikolojik üstünlüğü ele geçireceği adı altında bir yandan terörle, diğer yandan da şeker politikasıyla tüm çevreler bu işe seferber edilmiştir. Bütün bunları da 1992'nin sonlarına doğru tamamlamayı hedeflemiştir. TC, özel savaşına ve potansiyellerine güvenerek, 1992'de özel savaşın en üst düzeyde ve bütün resmi devlet düzenine nasıl hakim kılındığı anlatıldı. Yine de özel savaşa biraz daha değinmede yarar vardır.

Her ne kadar devlet için görünüşte en güçlü dönem diye yansıtılmak istense de, devrim öncesi çöküşü önleme çabası, yani devletin yıkılışı öncesi son aşamasıdır.

Özel savaşa gelip dayanan devlet normal yönetme gücünü yitirmiştir. Meşruluğunu bir tarafa bırakıp bir anlamda devlet olma niteliğini yitirmiş, gayri nizami harp, yani özel savaş düzenlemesiyle, bir kontr-gerilla örgütler toplamı durumuna gelişin de ifadesidir. Dolayısıyla ortamın işkenceler ve katliamlarla terörize edilmesi, resmi ideoloji ve kurumlar yerine gayri resmi ideoloji ve kurumların ortalığı kaplaması anlaşılırdır. Bu, devlet olma niteliğini yitirmenin doğal sonuçlarıdır. 1992 sonlarında TC'nin görünüşte güçlü görünmesinin altındaki gerçek güçsüzlüğü böyle ortaya çıkmaktadır.

Özel savaşın ve buna dayalı devletin niteliğine bağlı olmak, gerek dışta ve gerekse içte dayatılan politikaları iyi görmek ve anlamak gerekir. Bu temel nitelik farkını görmeden yapılan değerlendirmeler karmaşıklığı ve bir yığın yanlış ve yanılgıyı beraberinde getirir.

Gerek statükocu, resmi düzen içi ideoloji ve partilerin, sivil kurumların güç getirmesini ve gerekse sağ-sol, orta diye adlandırılan ideoloji ve politikaların, partilerin, kurum ve kuruluşların ortaya çıkışının da, devletin özel savaş durumuyla çok yakından bağlantısı vardır.

1992, düzen açısından özel savaşımın en üst düzeyde yetkinleştirilerek dengeye sokulduğu ve tam sonuç alınacak bir yıl haline getirilmek istendiği çok açıktır. Tam da böylesine bir özelliği kazanması, baş aşağı gidişin de, peşi sıra kapıya dayandığını gösterir. Hükümetin bir yıllık planlamasında, PKK'nin tam tasfiyesi ön görülmüşken, özel savaş sonuna kadar geliştirilmiş ve bunun tam başarılamaması da, çözülüşü beraberinde getirmiştir. Dış alandaki diplomatik faaliyetlerde bunun böyle olduğu daha şimdiden anlaşılıyor. Özellikle ABD seçimlerinin bunda daha da hızlandırıcı bir rol oynayacağı anlaşılmaktadır. Kaldı ki dış desteğin ağırlıklı olarak, kusursuz bir şekilde, 1992'ye programlandığını, dolaylı da olsa anlamak zor değildir. Bu da çözülüşü giderek hızlandıracaktır.

Milli mutabakat için de aynı şey söylenebilir. Bu tip olağanüstü donanıma ve olağanüstü savaş tarzına rağmen, özel savaşa verdikleri desteğin, kısa bir süreç içinde sonuca gitme anlamında bir değeri olabilir. Eğer sonuç almazsa, fazla uzun vadeli kılamazlar. Aralarındaki ilişkiler buna fırsat vermez. Özel savaşın tabiatı gereği, hızla almadı mı destekçileri yeni arayışlara yönelir. Aksi halde, mutabakat güçleri hayatta kalamayacağı gibi, erimekten de kurtulamazlar.

Nitekim burjuva parti sisteminin, daha şimdiden iktidarı ve muhalefetiyle toplumdan dışlanma sürecinin hızlanması da bunu gösterir. Daha bir yıl dolmadan, DYP ve SHP'nin oy oranının yüzde otuz beşin altına düştüğü görülüyor. ANAP bile bu kadar hızlı bir biçimde aşınmaya uğramamıştı. Toplumda bu süreç şimdi daha hızlanıyor.

Tam bu noktada yeni alternatiflerin dereye sokulması gerektiği açıktır. Ama belirtilmesi gerekir ki, RP'nin yükselişi var. Hiç kimse RP gerçeğini, MSP'nin gerçeğinden ve düzenden ayrı ele almasın. Özellikle dillerine doladıkları İslam, 12 Eylül Müslümanlığıdır, devletin çerçevesini çizdiği İslam'dır ve Suudi bağlantılıdır. Emperyalizmin ılımlı İslam dediği çerçevede, Türkiye için biçilen bir alternatif oluyor. Bu, devrime kanalize olmayı önlemek açısından, 1970'lerden beri hızla devreye geçirilen bir emniyet sûpabıdır. Tarihi temeline daha da eğilirsek; Osmanlı'nın İslam'la halkları eğittiğini, özellikle Arap halkıyla, Kürt halkıyla, hatta Türkiye halkıyla çelişkileri örtbas etmek için Panislamizm'e sığındığını, özellikle bu konuda II. Abdülhamit'in hayli çaba harcadığını bilmekteyiz. Refah'ın dayandığı tam da Abdülhamit'in Panislamist akımıdır. Nitekim herkes bunu açıkça görüyor. Osmanlı'nın yeniden gelişi, Osmanlı gölgesi, yeni Osmanlıcılık biçiminde dile getirilmek istenen yaklaşım, en çok da somutlanışını Refah'ta buluyor.

Demek ki düzen zorlandığında, böyle bir seçeneğin gelişmesine göz yumacaktır. 12 Eylül bunu çok genel düzeyde tırmandırdı. İmam hatip okullarına verilen ağırlık çok yoğun bir tarikatlaşma, imamlara bağlanan maaşlar, Refah'ın alt yapısını alabildiğine geliştirmiştir. Legal düzeyde böyle bir gelişmeye zemin sunulurken, illegal düzeyde de kontr-gerillayla bağlantılıdır.

Hizbullah'ın geliştirilmesini düzen açısından bir emniyet sûpabı olarak değerlendirmek zor değildir. Çok açıktır ki, mevcut emniyet teşkilatındaki tedbirlerle hareket ettikleri, eğitildikleri, silahlandırıldıkları ve hatta eylem öncesi ve sonrasında her bakından kullanılıp korundukları yüzlerce örnekle açığa çıkmıştır. Neden Türkiye'de daha çok MHP, Kürdistan'da Hizbullah? Çünkü MHP, MÇP, Kürdistan'da fazla gelişme şansına sahip değildir, tecrit olmuştur. Aşırı Türk şovenizmi, Kürdistan'da iş yapamaz. Kimseyi fazla kandıramaz. Bu nedenle İslami bir renge bürünecektir.

İnönü'nün de bazı faaliyetleri vardır. İnönü de Hizbullah kanadıyla bir şeyler yapmak istedi. Hem içine girip etkisizleştirmek, hem de İran'ın taktiğini PKK'ye karşı kullanmak istedi. Bir taşla kir kaç kuş vurma gibi bir taktik söz konusudur. Nitekim yüzlerce yurtsever bu taktiğin kurbanıdır. İran'ın Kürdistan'daki faaliyetlerini engellemeye çalışarak, PKK ile karşı karşıya getirerek, yüzlerce yurtseveri katlettirme, bu taktiğin bir sonucudur. Aynı zamanda Kürdistan'daki feodal komprador artıklarını, örneğin A. Kadir Aksu, Kamuran İnan vb. gerici dayanmaları ve bunu korumaya çalışmaları, sadece içteki sosyal bağlantıların kalıntı kabilinden de olsa, mevcut Hizbullah gerçeğini iyi anlamamıza fırsat veriyor.

Emniyet birimleri de, bunu değerlendirerek Ulusal Kurtuluş Mücadelesi'ne karşı oldukça kullanmışlardır. İllegal düzeyde, terörizm düzeyinde bunu gerçekleştirirken, legal düzeyde de Refah'ı Kürdistan'da çok etkili kılmak istediklerini biliyoruz. Daha önceki seçimlerde neredeyse yüzde yirmi beşe tırmandırmışlardı. Bununla ne kadar planlı çalıştıklarını görüyoruz. Biraz mücadelemizin gelişmesiyle gerilediler. Yoksa yüzde elliyi de bulabilirlerdi. Kısaca düzenin, Kemalizmin, Türk ulusçuluğunun Kürdistan'da tutmayacağını iyi bilmesinden ötürü, hem legal, hem illegal düzeyde dayattıkları sahte bir İslamcılıktır ve tamamen devlet güdümlüdür. Hatta ABD, Almanya güdümlüdür. Kontrol altına alınmış Müslümanlıktır. Özünde İslam'la da alakası olmayan, işbirlikçi çevrenin ayakta kalmasının ve daha çok da özel savaşımın kendisini perdelemesinin araçları oluyor. Diğer bir deyişle, Kürdistan'da devlet çözülüşe uğrarken, Türkiye'de zayıflayan devletin ideolojik, siyasi iktidar boşluğunu, çeşitli anlayış ve hareketler doldurmaya çalışmaktadır.

II. Cumhuriyet tartışmasıyla, bir kesim biraz daha liberal görünerek boşluğu doldurmaya çalışırken; diğer yandan "radikal İslam" görüntüsüyle Refah ve Hizbullah ile doldurulmaya çalışılmaktadır. I. Cumhuriyet statükoculuğunu ise, CHP geleneğini sürdüren SHP ve DYP koalisyonu temsil etmektedir. II. Cumhuriyet tartışmaları, eskinin aşılmasıyla ortaya çıkan boşluğu doldurabilecek seçeneklerden biri olarak, özel savaş kurmayları tarafından başlatılmıştır. Halbuki gerçek seçenek; halkların devrimci-demokratik seçeneği olmalıydı. Ne var ki, sol adına gerçekleştirilen tasfiyeciliğin durumunu göz önünde tutmak ve olumsuzluğun birinci derecede sorumlusu olarak bunları görmek gerekir.

Dikkat edilirse, 12 Eylül sürecinde solun kendi kendini tasfiye etmesi çok ciddi bir boşluğu ortaya çıkardı. Özellikle Dev-Yol benzeri kitlesel gücü olan örgütlerin, eşi görülmemiş bir tasfiyeciliği bizzat kendi kendilerine yaşamaları, kitleleri alternatifsiz bıraktı. Devrimci-demokratik bir seçenek ortaya çıkaramadı. Anti-emperyalistlik de terk edildi. Yine sosyalizm oldukça gözden düşürülmeye çalışıldı. Reel-sosyalizmin çözülüşüyle bu daha da hızlandırıldı. Mevcut örgütlerin kendilerini yenileyememeleri boşluğu derinleştirdi. 1990'larda bu boşluk daha da ileri düzeye taşırıldı.

Bunu iyi kullanan RP, anti-emperyalist slogan, yoksullara dayanma vb. diyerek, İstanbul gibi emekçilerin en yoğun olduğu bir kentte birinci parti durumuna geldi. Bu noktada Türkiye Solu, özellikle Dev-Yol benzeri örgütler, bazılarının söylediği gibi Marksizm içinde bir sapma veya Troçkizm mikrobuyla hastalıklı hale gelmenin bir sonucu olarak tasfiyeye uğramadılar. Yükselen Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi karşısında, devletlerin, düzenin çokça tekrarladığı, ülkesi ve milliyetiyle birlik ve bütünlüğü bozmamak için, kendi kendilerini tasfiye ettiler.

Sağda "İslam" adı altında, devletin, ulusun birlik ve bütünlüğü sağlanmışsa; RP'nin sloganlaştırdığı gibi, "biz başa gelsek, PKK'yi daha rahat bitiririz" diyorlarsa; bununla Ulusal Kurtuluş Mücadelesi'ni tasfiye etmeyi amaçladıklarını ilan ediyorlar. Abdülhamit de böyle yapmadı mı? Panislamizm, Hamidiye Alayları deneyimi var. Ulusal kurtuluş filizinin bir elli yıl daha geriye atılmasıydı. Bu örneği günümüze uyarlamaya çalışıyor. "İslamiyet" adı altındaki politikaları budur, 12 Eylül bunu oldukça kullandı.

Bizim yaptığımız geleneksel Türkiye Solu değerlendirmeleri var. Solun ağır basan yönünün sosyal-şoven olduğu, esas itibariyle soldan, sosyalizmden gelebilecek tehlikeye karşı, kendi devlet ve ulus bütünlüğünü koruma gerçeği olduğunu belirtmiştik. Görünüşte ulusal soruna ne kadar yaklaşım geliştirilirse geliştirilsin, son tahlilde ve özde buna gönüllü, eşit ve özgür temelde yaklaşılmadığını iyi biliyorduk ve soruyorduk. 12 Eylül'le birlikte açığa da çıktı. Yoksa böylesine büyük bir kitle temeli olan örgütlerin, 12 Eylül faşizmine karşı direniş geliştirmemeleri düşünülemez. Bu örgütlerin Troçkizmi ile, sağ-sol sapmalarıyla da ilişkili değildir.

Hiç olmazsa bir demokratik örgüt olabilir, bir anti-faşist demokratik oluşum halinde kendilerini yeniden organize edebilirlerdi; bunu da yapmadılar. Ülkeyi, demokrasiyi, anti-emperyalizmi bir tarafa bıraktılar. Bunun yerine, sözde oldukça yeni sosyalizm arayışına yöneldiler. En kafa karıştırıcı soruları tabana yaydılar: Kapitalizmi mi istiyorsunuz, sosyalizmi mi? Nasıl bir sosyalizm? Alacalı-bulacalı mı, tatlı şerbetli mi? Sözde yeni bir sosyalizm bulacaklar!

Kaldı ki, yeni sosyalizm bulunmaz. Yeni sosyalizm, devrimci pratikte yaratılır. Varolan genel devrimci teori güncele uygulanır, devrimci pratikle emperyalizme, onun Türkiye somutundaki işbirlikçiliğine ve Türkiye kapitalizminin egemen sınıflarına karşı kullanılırsa, devrimci sosyalizm ortaya çıkar. En ufak bir anti-emperyalizm, anti-kapitalizm, pratik örgütlenme yok, herhangi bir eylem yok. Neymiş? Tabana bazı sorular sorarak yeni sosyalizmi bulacaklarmış! Kargalar bile güler buna.

Aslında bununla gizlenmek istenen, alçakça bir tasfiyeciliğin kavranılması ve bunlardan hesap sorulmaması için kendini maskeleme hareketidir. Mümkünse biraz düzenden çıkar koparma hareketidir. Elde ettikleri çıkarları koruma hareketidir. Yeni tartışmanın özü budur. Refah böyle yükselirmiş, MÇP yeniden örgütlenir, gelişirmiş, yepyeni bir sürü parti türermiş de; Türkiye'nin devrimci-demokratik partisi niye hala çıkmıyor?

Yirmi yıl önce partileşme diyorlardı. Bir THKP-C, iki-üç ayda kuruldu. Hiç olmazsa böyle bir parti kursunlar. Yirmi yıldır aynı önderler sahnede, daha doğru dürüst bir komünist hareket, ya da bir demokratik parti bile organize edemediler. Eğer samimi olsalardı bu mümkün değil miydi? Demek ki, niyetler başka bir gerçeği ifade ediyor. Öyle THKP-C geleneği de söz konusu değil, sosyalizm geleneği de. Düzenin basit birer kulu-kölesi olmak ve düzenden çıkar sağlamak sevdasındalar. 12 Eylül'e karşı hiç direnmeden ortadan yok oldular. Halkın ıstıraplarına, halkın baskı ve sömürüsüne cevap veren ne bir hareket, ne bir eylem var.

Dolayısıyla bir yandan halkın dini duygularını çarpıtan RP, daha çok da solun sloganlarına, söylemine sahip çıkarak, ezilen ve sömürülen emekçileri peşinden sürüklerken, solun da, onu adeta sol adına tamamlaması söz konusu, görevlerine sahip çıkmama, emekçi kesimine sahip çıkmama, alternatifsiz bırakma bir bütündür. Son tahlilde sağ ve geleneksel solda, kendi devletini, ülkesi ve milletiyle birlikte sağlama alma, yani sosyal-şovenizmde birleşmedir. Korkuları da Kürdistan'daki Ulusal Kurtuluş Mücadelesi'dir. Bunun Türkiye'ye yansımasını ve TC'yi çözülüşe götürmesini engelleme tutumudur. Ağızları biraz yoklanırsa, bunu açıkça söylerler.

Bunlar Kürdistan'daki Ulusal Kurtuluş Mücadelesi'nde kendi çıkarlarını görmüyorlar, görmezlikten geliyorlar. Eskiden Nikaragua'yı, El Salvador'u, Küba'yı görürlerdi, ama yanı başındaki Ulusal Kurtuluş Mücadelesi'ne gözlerini kapatırlar. Bilmiyorlar mı, her gün burjuva basını bile bunca kıyamet koparıyor. Anlamaz olurlar mı, işlerine gelmiyor. Refah Bosna'daki Müslümanlar için kıyamet koparıyor. Dünyanın birkaç Müslüman'ı için beyanat veriyor, mücadele ediyor. Kürtler de Müslüman! Kürt Müslüman'ı niye hiç düşünmüyor? Onlar için siyasi bir hal yolu niye geliştirmiyor? Şovenisttir de ondan.

Kısacası, milli mutabakat geliştirilirse, sözüm ona muhalefetmiş gibi gözüken, özellikle de emekçi kesimlere dayalı tasfiyeciliği ve saptırmayı iyi görmek gerekir. Hele milli mutabakatın çözülüşü gündemdeyken, refahın sivrilişini ve sahte sol seçenekleri oldukça gerçekçi değerlendirip emekçileri aldatması için tedbirler geliştirmek gerekiyor.

Türkiye rejiminin oluşumuna, yeni durum değerlendirmelerine ve buna dayalı yeniden kurumlaşma ve örgütleşmelere, ister partisel, ister cephesel karşılıklar vermek ne kadar doğruysa; bunları sahtelerinden koruma da o kadar önemlidir. Bunlara karşı tutarlı bir ideolojik, siyasi mücadelenin mümkün olduğunu iyi görmek gerekiyor. Sağlıklı oluşumlara destek sunmak gerekiyor.

Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi, devleti, Kürdistan'da çözülüşe götürdüğü oranda, onun ideolojik-siyasi yansımalarını, burjuva partileri düzeyinde olsun, sol içinde olsun, teşhir etmiş, işlemez duruma getirmiştir ve dolayısıyla emekçi seçenek için çok güçlü bir zemin sunmuştur. Bu zeminin Türkiyeli devrimci-demokratlar tarafından, gerçek sosyalistler tarafından doldurulması gerekir. Bunca desteğin sunulduğu ortamda, daha kolay yerine getirebilecek bir görevdir.

Biz, sonuna kadar böylesine bir zemini halkların lehine kullanacak, onların gerçek, zorunlu eşit birliğini değerlendirecek oluşumlara elimizden gelen yardımı sunarız. Mücadelemizin objektif ve subjektif desteğini daha da artan bir biçimde katmaya devam edeceğiz. Müslümanlıkta da bu böyledir. Halkın dini duygularını, özellikle de oldukça yetkinleşmiş kesimlerin İslamlıktan ne anlaması gerektiğini daha da açıklamaya devam edeceğiz. Müslümanlığın özündeki sosyal adalet için ne varsa, insan hakları için ne varsa onu değerlendiririz. İslam adı altında dayatılan şovenizm, Refah ve Hizbullah türü şovenizmi, teşhir ve tecrit etmeyi en temel görevlerden biri olarak görürüz. Böylece milli mutabakatın çözülüşüyle birlikte, bu sahte alternatiflerin haklarımızı aldatmaması için ne lazımsa onu yaparız.

TC özel savaşına ve potansiyellerine güvenerek, yılbaşından beri vuruyor, sözüm ona PKK'nin temel karargahları, Cudi, Bestler, Gabar, Amed vuruldu. Yılın daha ilk haftası dolmadan bildiğimiz o büyük uçak saldırıları, baharla birlikte "kitleye şefkat" politikası adı altında, Cizre ve Şırnak "terbiye" edilmeye, katliamla yüz yüze bırakılarak teslim alınmaya çalışıldı. Bu yetmedi. Yaz boyu saldırıları ve güneye girme hazırlığıyla, yine işbirlikçilerin yoğunlaşan trafiğiyle, artık saldırı için bir tarih belirleme kalmıştı. 15 Ağustos'a dayatılan Şırnak katliamıyla, "artık teslim olmazsanız katliam gündemdedir" diyerek, Newroz sendromu yerine, 15 Ağustos sendromu yoğunlaştırılarak kitleler korkuyla teslim alınmak isteniyor. Bunun için sık sık katliam denemeleri devreye sokuluyor. Bununla da tamamlanmazsa, artık PKK'nin gücünün yoğunlaştığı Güney sahası da kırılarak bu iş sonuca götürülmek isteniyor. Bunun için diplomatik cephede hazırlıklar tamamlanmış, ekonomik-sosyal cephede hazırlıklar tamamlanmış, psikolojik savaş boyutu gazetecilerle yapılan toplantılarla sağlama alınmış, işbirlikçi cepheye de en son talimatlar verilmişti.

Bu temelde bildiğimiz Güney savaşı başlatıldı. Bu savaşın bazı önemli sonuçları vardır: Nihai bir imha savaşıdır. İçte ve dışta karşı-devrimci güçlerin en çok birlikte yürüttükleri ve psikolojik savaşın da her yönüyle devreye sokulduğu bir savaştır. Yine uluslararası ABD seçimleri fırsat bilinerek, zamanlaması iyi yapılmıştır. Taviz pahasına, işbirlikçilere federe devlet ilanı yaptırılarak başlatılan bir savaştır. Özellikle geleneksel müttefiklerin de, insan haklarının çiğnenmesine göz yumularak yoğunlaştırılan bir savaştır. Hatta İran, Suriye, Libya gibi, Türkiye'nin kontrolüne kolay girmeyen ülkeleri de çıkar ve baskı politikasıyla etkisizleştirilmeleri sağlanarak girilen bir savaştır. Yine, içte reformistleri canlandırmayı da ihmal etmeyerek yürütülen bir savaştır. Tekrar o Avrupa beslemeleri, Güney Kürdistan'a taşırılarak, PKK'yi eziyoruz, size yer hazırlıyoruz, ona göre siz de rolünüzü oynayın, denilerek girilen bir savaştır.

Son güney saldırısında, ülkede KDP peşmergeleriyle birlikte bir imha dayatılmak istendi. Avrupa'nın da onayıyla bunun yürütüldüğünü biliyoruz. Özellikle Demirel'in İngiliz Başbakanı Major ile görüşmesinde; "biz sizi devlet olarak destekledik, isterseniz hemen Fransa, Almanya ile ortaklaşa bir bildiri çıkaralım, sizi güney harekatınızda nasıl desteklediğimizi dünya aleme gösterelim" diye teminat veriyor. Biliyoruz ki, İngiltere onları en iyi desteklemiş ülkedir. Amerika zaten desteklediğine dair açıklama yaptı. Güney saldırısının, emperyalizm, Türk özel savaşımı ve güneydeki işbirlikçilerin ortaklaşa planlamalarıyla gerçekleştirildiğini bilmeyen kalmadı.

Fakat bununla irtibatlı olan diğer bir gelişmeyi daha iyi anlamak gerekiyor: Özellikle son günlerde sözüm ona aydın inisiyatifleri, yine Paris Kürt Enstitüsü insiyatifi adı altında bazı toplantılar geliştirilmek isteniyor. Bu toplantıya Turgut Özal da dahil olabilirmiş, Demirel de çağrılacakmış ve hatta bir çok iş adamı, çeşitli kurum-kuruluşların mensupları çağrılarak, sözde Kürt meselesine bir çözüm bulacaklarmış!

Bunun mantığı şudur; "PKK'nin devrimci direnişi ezildi" diyorlar. Barzaniler de; "Türkiye kültürel hakları yavaş yavaş gündeme getirmeli" diyor. ABD'den ve Batıdan onay almazsa bunları söyleyemez, gündemleştiremez. Kısacası, süreç Kürt kültürel haklarına gelmiştir, daha önce bayan Mitterand'ın geliştirmek istediklerinin dayatılmasıdır.

PKK'nin ezilmesinin devreye sokulması söz konusudur. Newroz'da da aynı şey bize dayatıldı. Newroz'da "PKK ezildi" deniliyordu. Kemal Burkay tipi adamlar, Avusturya başbakanı, Yunan başbakanı ile temasa geçirildiler. "PKK ezildi, demek ki kürdistan bize kaldı, Avrupa'da zaten buna yeşil ışık yakmış" diyerek dolaştı bir sürü yeri. Ankara'ya da gelecekti ama, baktı ki PKK ezilmemiş, daha da güçlenmiş, birden bire durdu. Şimdi yeniden PKK'nin ezilme hikayeleri dolaştırılıyor, yeniden bu pilavlar hızla pişirilmeye başlanıyor. Terörizme ne kadar karşı olduklarını, demokratik çözümden ne kadar yana olduklarını tekrar söylemeye başladılar. Küçük-burjuva reformist partiler de sözde bunu programlamaya çalışacaklar. Yeniden kitleleri oyalayıp oyalamadığını anlamaya çalışacaklar. Bu da devletin icazetidir, Avrupa'nın onayı vardır.

Büyük ihtimalle, "PKK'nin beli kırıldı, acaba bu yeni burjuva Kürt reformistleri yayılamazlar mı" diyecekler ve bunu deneyeceklerdir. Bunlar açık ki, imha seferleri kadar tehlikeli tasfiye çabalarıdır. Çok daha önceleri de tanık olduğumuz bu çabaları, şimdi daha iyi anlayabilecek durumdayız. Dolayısıyla çok iyi bir direnişle mevzi kazanan, mevzilerini koruyan mücadelemiz, bunları sahte bir biçimde, ulusal kurtuluşumuzun değerlerinin "reform" adı altında yozlaştırmalarına, "Kürtlük" adı altında tasfiye etmelerine fırsat vermeyecektir. Mevcut teşhir ve tecridi daha da geliştiririz. Özellikle bunların ele başlarına, eğer bu haince yoldan dönmezlerse, hak ettikleri cevabı vermesini biliriz.

Bu konuda, özellikle bazı yurtsever özellikleri olabilenleri uyarıyorum. Bu faaliyetin PKK imhasıyla irtibatı vardır. Bunu görmeleri gerekir. Her şeyini ortaya koyarak, ulusal kurtuluş ve hatta reformlar da söz konusu olsa, bu devrimci faaliyete nasıl bağlı olmaları gerektiğini hatırlatırız. Devrimci hareketle dürüst bağları geliştirmelerini salık veririz. PKK'yi ezme temelinde, Kürdistan'da Kürtlük, Türkiye'de solculuk, ve İslamcılık adı altında saptırılmak isteniyor. Bu sefer Kürt reformculuğu adı altında saptırılmak, tasfiye edilmek istenen devrimci değerlere zarar verenlerin, ısrarla bunu sürdürenlerin, en tehlikeli ihanet içinde olduklarını bilmelerini ve bunun da cevapsız bırakılmayacağını açıklıkla vurgulamalıyız.

Hiç şüphesiz, PKK bu savaşta direnmeyi esas aldı. Direnişte öncelikle saldırtılan güçler bozguna uğratıldı. Eğer Türk uçakları ve zırhlı birlikleri devreye girmeseydi, Kürdistani Cephe tümüyle yenilmişti. Tabii bazı taktik düzenlemeler de çok önceden yapılmalıydı. Bu tip büyük kuşatmalar da, gerçekleştirilen saldırılara öyle mevzi savaşları anlamına gelecek yaklaşımlarla karşılık vermeye çalışmak imhayla sonuçlanır. Başta da belirttiğimiz gibi, derinliğine ve genişliğine yayılmış bir gerillayla karşılık verilmeliydi.

Olgun bir gerilla bu dönemde başarmanın tek tarzı ve savaş biçimidir. Kitlelerin artan serhildanlarını devreye sokmak, dönemden güçlü çıkmanın diğer önemli bir etmeni ve garantisidir. Bunlarla karşılık verilmeye çalışıldı ama, daha önceki hazırlıkların zayıflığı, özellikle savaş gerçeğine, onun komuta gerçeğine yaklaşımdaki ciddiyetsizlik, inançsızlık, hiç şüphesiz başarı imkanlarımızı azalttığı gibi, anlamsız bazı kayıplara yol açmıştır. Yine örgütlenmedeki yetmezlik, kentlerdeki serhildanların güçlü geçmeyişine yol açmıştır. Yoksa kitle hazırdı. Yetmezlikler görülecek, eskiye daha rahatlıkla aşılarak, gelişme temposundan taviz verilmeden, 1992 böyle kazanılmaya çalışılıyor. Bu anlamda 1992, aslında çok büyük bir kazanım yılı haline geliyor.

1992, kazanan bir yıldır. Çünkü her şeyden önce, mevcut hükümetin tüm gücünü sonuna kadar kullanarak, yüklendiği bir savaştır. Herhangi bir hükümetin değil, cumhuriyetin tarihinin en çok birleşmiş, arkasına uluslararası gericiliği, iç gericiliği almış, ekonomiyi, sosyal yapıyı seferber etmiş bir saldırı hükümeti olması nedeniyle de anlamı büyüktür. Yani bu yıla herhangi bir direnmeyle, herhangi bir savaşla karşılık verilmiyor. Böylesine özel olarak hazırlanmış bir hükümete karşı savaş veriliyor. İkincisi; sadece hükümetin değil, özel savaşımın çok yönlü yoğunlaşan saldırılarına, çok yönlü karşılık verilerek yıl kazanılmaya çalışılıyor.

Özel savaşa daha gelişen bir gerillayla karşılık veriliyor. Ve ülkenin geneline gerilla birkaç kat katlanarak yayılıyor. Doğru savaşım tarzına kavuşturularak, karşılık verilerek sonuç alınıyor. Aynı şey serhildanlar için de geçerlidir. Güneyde olduğu kadar, Kuzey için de yayılma geçerlidir. Şimdi yılın sonlarına doğru geliyoruz ve yılı değerlendirdiğimizde, gerçekten 1992 güçlü kazanılmıştır. Kürdistan tarihinin dayatılan özel savaşına karşı, en büyük devrimci savaşın verildiği ve kazanıldığı bir yıl oluyor. Hiç şüphesiz bu temeldeki kazanım kadar, daha fazla kazanma imkanları ve mevcut kayıpların daha da fazla kayıplara yol açabileceği de değerlendirilecektir.

Özce şu söylenebilir; Türkiye Cumhuriyeti, takatinin son sınırına geldi. Özel savaş için gücünü sonuna kadar kullandı, ama tam başarıya gidemedi. Ne derse desin, bu savaşta yenik çıkan kendisidir.

Kürdistan'daki savaşın hazırlıkları ne kadar yetersiz olursa olsun, özellikle komuta sorunu ne kadar sorumsuz davranırsa davransın, savaşın kapsamlı bir biçime bürüneceği ve kazanabileceği ortaya çıkmıştır. Bu savaş, bir halk gerçeğinin nelere kadir olabileceğini de kesinleştirmiştir.

Hiç şüphesiz bu yaşadığımız günler üzerine çok değerlendirmeler yapıldı, yapılıyor. Psikolojik savaş yönüyle, sömürgeci burjuva basını, akla-hayale gelmez değerlendirmeler yaptı. Nasıl bayrak diktiklerinden tutalım büyük zaferlere nasıl ulaşıldığına, başbakanın deyişiyle yüz on yıldan beri, yani 1877-1878 Rus savaşından beri, en kapsamlı askeri hareketa nasıl giriştiklerinden tutalım Şırnak kahramanlarına takılan madalyalara kadar, düzen sözüm ona başarılarını ispatlama havasındadır. Kampanyalar açılıyor, gazetelerde yardım çağrısı, savaşa destek kampanyası düzenleniyor. Yunanistan'la girdikleri, Kıbrıs'ta Rumlar ile girdikleri savaştan daha büyük bir savaşı nasıl verdiklerini ve Türklüğün yeni bir tarihi savaşı nasıl kazandığını, anlata anlata bitiremiyorlar. Psikolojik boyutlu olduğu için, bu tip değerlendirmeleri daha da geliştireceklerdir.

Bu yılda, 1991'e göre gerillanın üçe katlanması, serhildanların o denli büyümesi, yine PKK'nin hiçbir mevzisinden geri çekilmemesi, bütün mevzilerin daha genişletilerek kullanılması gibi niceliksel gelişmeye, niteliksel yönde artan tecrübe, pratik yetkinleşme ve silahlı savaşım deneyimi kadar, siyasi savaşım deneyimi, maddi güçlenme kadar manevi güçlenmeyle çıkılmıştır. Savaşın kazanılacağına dair, hattı kesinleşen, inanç ve kararlılık düzeyi de şunu gösteriyor ki, bu yıl kazanıldığı gibi, 1993'ün daha şimdiden çok önemli başarılara, daha büyük savaşlara tanık olacağı, daha az eksikle ve yeterli hazırlıkla karşılık verilerek savaşılacağı ve kazanılacağını gösteriyor.

Son haddine kadar özel savaşta kendini yıpratan düşmanın, 1993'e aynı inançla, aynı iddiayla giremeyeceği ve hatta olanaklarını neredeyse önemli oranda kullandığını, dolayısıyla Kürdistan üzerindeki iddiasını yitirdiği, hem inanç düzeyinde, hem savaşın maddi olanakları yönüyle de bunu yaşadığı ve dolaysıyla hiçbir zaman eskisi kadar, içte milli bir mutabakatı, dışta dış desteği bulamayacağını gösteriyor. ABD'deki yeni başkanlık seçimi, Avrupa kredisindeki azalma, eskiden verdikleri borçların yükü de, bunu bütünüyle kaldırmaya yol açıyor. İleri ki bir tarihte askeri yardımların kesilmesi, en önemlisi de siyasi cephede artık bu kadar desteklenmeyeceğini ve bazı ödünler vermesi gerektiğini, dolayısıyla dış sahada artan bir diplomatik baskıyla karşı karşıyadır.

Bölge çapında gerçekleştirdiği zirve, aslında düşüşün ifadesidir, çelişkileri daha da artacaktır. Özelikle Batıyla olan çelişkisi hızlanacaktır. Bu çelişkilerden Kürdistan'daki siyasi ve silahlı savaşım güç kazanabilecektir. Kaldı ki bölge dış ülkelerle çelişkisi kapsamlıdır. Öyle bir zirveyle, hatta ittifakla giderilemeyecek kadar köklüdür. İç mutabakat için de aynı şey söylenebilir. Artık muhalefetsizlik, tümüyle toplumu devletin dışına çekiyor. Meclis göstermelik olmaktan öteye, devre dışı kalıyor. Hatta hükümetin de bu kadar özel savaşın emrinde olması da, onun işlevsiz kalmasına yol açıyor. Neredeyse özel savaş dairesi, alenen ve çırılçıplak ortaya çıkacak ve kontr-gerillanın devletin ve toplumun içinde bir güç olduğu anlaşılacak ki, bu da işin başlangıcı oluyor.

1993'e karşı-devrim cephesinde düzen böyle girerken, PKK'nin önderlik ettiği Ulusal Kurtuluş Savaşımı, hemen hemen Kürdistan çapında doğal mevzilerine kavuşmuş ve her yere mevzilenmiş öncü örgütlenmesi, halk örgütlenmesi, gerilla örgütlenmesiyle yıllarca savaşabilecek bir potansiyele işlerlik kazandırmış, aktif ve güçlü hazırlıklarla, birkaç yılı karşılayabilecek düzeye gelmiştir. Böylece 1993'ü kazanmanın kararlılığı kadar, olanaklarıyla savaşmayı garantiye almış bir yürüyüş söz konusudur. Hem de zafere daha emin adımlarla bir yürüyüştür bu.

Kesinlikle düşmanı küçümsemiyoruz. Abartmadığımız gibi, elindeki dev maddi olanakları da göz ardı edemeyiz. Onun yıllar sürebilecek bir savaş potansiyeli var, ama eski iddiasını, hem de "ezeriz, bitiririz" biçimindeki iddiasını yitirmiş ve bu kapasitede olmadığı da ortaya çıkmıştır. Hem madden, hem manen orduya hakim olan "yeneriz, bitiririz" havası bitmiştir. Bu önemlidir, ama savaşı sürdürebilir. Daha fazla toplumdan tecrit olacak, daha fazla dayanaklarından mahrum kalacaktır, dış desteklerden de mahrum kalacaktır, ama yine de savaşı sürdürecektir.

Ekonomi iflasa doğru gitmiş, sosyal yapıya tam bir anarşi hakim, siyasal sistem işlemiyor, demokrasi çarkı artık dönmüyor. Özel savaş sürse ne olur? İki yıl, beş yıl sürse sonuç ne getirebilir? Daha fazla tecrit, daha fazla bunalım, rejimin daha fazla tıkanması ve belki darbelerle yeni koalisyonlara gidilir, ama sonuçta gittikçe tükenme olur. Kuzey cephesinde karşı-devrimin olası gelişmeleri bu yönlü olacaktır ve bu kendiliğinden olmayacaktır.

Bunun için de, bütün PKK tarihi boyunca, parti tanımına, parti militan tanımına, partinin gerilla komutanı ve savaşçı tanımına hakkıyla karşılık verilirse, bu özel savaşın kesin yenilgisini sağlayacak, daha sonra dayatacakları topyekün savaşa  -ki, daha şimdiden devreye sokmuşlardır-  gerilla savaşımıyla karşılık vererek, yenilgisini sağlayacağız.

Hiç şüphesiz, biz geçmiş her yılı, o yılın çözümlemesi kadar pratik hazırlıklarıyla, eylemliliği ve örgütlülüğüyle kazandıysak; başta 93 yılı olmak üzere, sonraki yıllara da daha kapsamlı gireceğiz. Ordusal ve siyasal görevler, özellikle de şehir çalışmaları; hem eylemde, hem gösteride, hem silahlı, hem barışçıl biçimlerde genelleşecek, süreklilik kazanan serhildanlara dönüştürülerek karşılık verilecektir. Köylü örgütlenmesi, köylü eylemliliğini, hem serhildanda, hem miliste, hem gerillada geliştirirsek; gerilla ordulaşmasını bütün gelişmelerin koruyucusu, kalkanı haline getirebiliriz. Düşmanı esasta tüketecek olan savaş biçimine, onun halk ordulaşmasına götürürsek; çok eleştirilen, son Güney savaşında da ne mal olduğu iyice ortaya çıkan komutaya, önderliğe sahte ve yanılgılı yaklaşım; bir türlü emir-komutaya gelememe, önderlik tarzına gelememeye son verirsek, yine gerilla savaşçılığına tam ve doğru bir karşılık verirsek başarmamız önünde engel yoktur. Savaşçı eğitimi ve örgütlenmesi, komuta düzenlemesi ve en önemlisi, onun hareket tarzına, üstlenmeden tutalım köy girişine kadar, lojistik hazırlıktan tutalım eylem öncesi hazırlığa kadar, Kürdistan koşullarına uyarlanmış en gerçekçi bir gerilla ordulaşmasını seferber edersek; derinlik kadar genişliğine yaygınlaştırırsak; bu yıllar ucunda kazanım olan zafer yıllarına dönüştürülebilir.

PKK öncülüğü buna imkan veriyor. Kürdistan halkının geldiği karar ve katılım düzeyi hiçbir dönemle kıyaslanmayacak kadar oldukça fırsat sunuyor. Daha önceleri propagandayla çağrı yapılan bir halk, bugün savaşa karar vermiş bir halk olarak karşımızdadır. Daha önce bin bir çabayla sağlanmaya çalışılan birkaç gerilla katılımı, bugün gün de yüzleri aşan katılımla karşı karşıyadır. Eskiden fazla gelişkin olmayan tecrübeler artmış, imkanlar gelişmiştir. Silahlı donanım rahatlıkla karşılanabilecek durumdadır. Bütün bunlar bu savaşın lehimizde gelişebileceğini gösteriyor.

Israrla artan olanakların üstüne yatılırsa, bazıları "birkaç yılı daha da kurtarırız" derlerse, hiç şüphesiz bu savaşımın temposunu ve kazanım olanaklarını düşürebilir. Partinin de buna meydan vermemesi gerektiği açıktır. Anlayış düzeyinde bu kadar ortaya çıkarılmış ve giderilmesi için tedbirler geliştirilmişken, savaşa gelmeyen, tıkanıklığa götüren, kendini imkan ve olanaklar üzerine hakkı olmadığı halde yayan tipler alaşağı edilecektir. Çeşitli bunalım teorileriyle, "savaşa gelemiyorum, örgütlenmeye gelemiyorum" yaklaşımlarıyla, kişi ancak kendi bitmişliğini ilan eder. Partiye zarar gelmemesi için, ordulaşmaya zarar gelmemesi için çok güçlü bir biçimde tedbirler devrededir ve gerekeni de yapar. Bir gider, on gelir. Bu konuda kaygımız da olamaz.

Mücadelemiz, son 1992 hamlesinde büyük gelişmeler yaşar ve oldukça yüklü kazanımlara yol açarken, her cephede komuta yetmezliği adı altında kendini dayatma anlayışı içinde olan ve tutumlarını neredeyse kemikleştiren anlayış sahiplerinden bahsetmek gerekiyor: Sonuç alan devrimci taktik karşısında, sıradan bir uygulamanın bile önemli gelişmeye yol açacağı açıkken, tutuculuk, özellikle zamanında taktik hazırlıkları yapmama, kendini fazla yormama, zorlamama, çeşitli gerekçelere sığınarak taktiği boşa çıkarma bunların en belli başlı özelliğidir. Ertelemecilik, eldeki yetki ve olanak dediği değerleri kaybetme korkusuyla değerler üzerine yatma hırsı, bu yüzden alabildiğine kariyerist, tutucu ve tıkayıcı; üste karşı boyun eğmeci, alta karşı bastırmacı tutum sergilemek en çok kendini dışa vuran özellikler olmaktadır.

Bunlar için esas olan, devrimci taktiğin kesintisiz, planlı, yeterli çabayla, bunun örgüt ve eylemini çalışma ve vuruş tarzını düzenleyerek zaferi kesinleştirme değil, elde olan yetki ve olanağı koruma tutuculuğu, hırs ve sevdasıdır. Bu halleriyle objektif olarak partinin devrimci taktiğinin gelişmesine karşı tasfiyeci bir rol oynamaktadırlar. Sıkça vurguladığımız gibi, yürütme gücünü değil; yürütmeme gücünü oynuyorlar. Diğer bir deyişle, orta sınıfın tipik orta yolcu tutucu tavrını temsil ediyor. Proletarya sınıf çizgisine karşı sınıf dışılığın, özellikle de küçük-burjuvazinin ve ağalığın temsilini yapmaktadır.

Bu gerek yeni katılımlarda olsun, gerekse eski bazı öğelerde olsun, oldukça tehlikeli bir hal almıştır. Hazırladığı taktik planı görmezlikten gelip keyfi uygulamaları esas alan, dolayısıyla taktik planlamayı, bunun hazırlıklarını, örgütlendirilmesini ve hayata geçirilmesini ihmal eden, zora geldi mi panik içine giren ve hiç de partinin uygun göremeyeceği tutumlara yönelenler vardır. Çok ciddi savaşım sorunlarını, taktik esaslara göre derinleştirmesi gerekirken, kendisini birden bire imhalarla karşı karşıya bulunca, ya sağa, ya sola yaslanan, sonuna kadar direnme veya zamansız uzlaşmalara girme biçiminde, özde iyi niyetli de olsa bazı yetmezlikleri ve yanılgıları yaşayanlar az değildir.

Daha da önemlisi, dağlarda gizli savaşım imkanları varken, aralarında binlerce fedai durumundaki gerillayı savaştırabilecek komutanları varken, bunca fedaiye ve her donanıma sahipken, binlerce gerillayla neresi vurulsa düşürülemez ki? Böylesine imkan ve olanakları emrine soktuğumuz komutanlar vardır. Aylarca bir-iki eylemi bile planlayıp yürütemeyen bu komutanlara, bu tiplere ne diyeceğim? Burada sorun ne olanak yetersizliğidir, ne savaşçı, ne de donanım sorunudur; ne üslenme, ne de hareket tarzının yetmezliğidir. Her şey çok kapsamlı ve her an işleyebilir konumdadır, fakat komutan uygulamıyor, üstüne yatıyor.

Yine serhildanlar için muazzam bir kitle temeli doğmuştur. Binlercesi ölümüne yürüyüşe geçebilecek kararlılıktadır. Ne idüğü belirsiz bazı tipler ortaya çıkmış, bu tipler başımıza bela olacak biçimde kendilerini sorumlu diye tayin etmişler. Bazıları her türlü araç ve gereci düşmana kaptırıyor. İşi-gücü sendikalarda, kitle kuruluşlarında, hatta legal partilerde mevki tutmadan tutalım milletvekili olma sevdasına, sendika başkanlıklarından tutalım kitle derneklerine kadar yürütme sevdasındadır. "Devletten bürokrasi, memurluk almadım mı, PKK'den alırım, PKK'nin imkan ve olanakları üzerinde bal gibi bir yaşam tuttururum" dercesine bunu yürütmektedirler.

Yine basın-yayın alanında kendini görülmemiş bir tarzda dayatma var. Şunu söyleyebilirim ki, Hürriyet gazetesinin muhabirleri bile bunların yanında yedi suyla yıkanmıştır. Çalışkan mı çalışkan, iş bitirici mi bitirici! Sözüm ona onlardan daha solda olan, ne idüğü belirsiz basın sözcüsü, basın çalışanı vb. adlar altında, kendini en kötü bir memur tarzında dayatmaktadır. Legal partidir diye zora gelmiyor, örgütlenmeye gelmiyor. Kendini böyle dayatan tutumlar az ortaya çıkmadı.

Hemen belirtelim ki, ister gerillada, ister serhildanlarda isterse legal basın-yayın vb. kuruluşlarda, hatta zindanda ve Avrupa'da olsun, çok yaygın bir kesim örgütün muazzam imkan ve olanakları üzerine kendini sağa yatırıp, sonuna kadar örgüt ağalığını geliştirip ucuz bir yaşamı, yani düzene yatsa bile, elde edemeyeceği yaşamı elde etme biçiminde, bazı öğelerin hatta anlayışların yeni bir biçimde karşımıza çıktığını görüyoruz.

Partinin gerçekten direnen, savaşan, fedakar ve cesur kesimiyle bunları çok iyi ayırt etmek gerekiyor. Şu anda savaş cephesinde açık savaşan düşmandan daha tehlikeli olanlar bu üsteki sağ öğelerdir. Bunlar hem çok yenidir, hem çok eskidirler. Eskiler, yenilgi anlayışını, taktiğe gelmeme anlayışını çok incelterek sürdürüyorlar. Yeniler, bunu çok kaba "anlamıyordum, bilemiyordum" havasıyla yaşatmaya çalışıyorlar. Bu iki kesimi de şiddetle uyarıyorum! Bunu defalarca yaptım. Tekrar söyleyeyim ki, bu yol değildir. Düşmanın subjektif ajanlığından daha tehlikeli bir objektif ajanlıktır.

Hemen belirtelim ki, bunlar örgütlü, bilinçli ve planlı bir eğilim haline gelmemişlerdir. Daha çok bazı öğelerde anlayış düzeyinde, hatta bir kişide bazı özellikler biçiminde kendini yansıtıyor. Bunlar hızla bu özelliklerini terk edecekler! Hemen her alanda devrimci militan kadrolar haline gelecekler! Legal alanda, yurt dışında, gerillada ve zindanlarda PKK'nin militan özelliklerine, ölçülerine göre kendilerini yeniden eğitip örgütlesinler, ya da bunları tasfiye ederiz. Partiye objektif olarak dayattıkları tasfiyeciliği tasfiye ederiz.

PKK tarihini iyi gözden geçirenler bilirler ki, eğer dayatılan tasfiyecilik önlenemezse, giderilmezse, en büyük kayıpları, düşmana karşı kaybettirmediğimiz mevzileri, yemediğimiz darbeleri bunlardan alırız. Özellikle en önemli tehlike olarak bunu görüyoruz. Dolayısıyla ister özellik düzeyinde, ister anlayış düzeyinde, ister bilinç düzeyinde, ister bilinçsiz olsun; bu konuda yanılanlar kendilerine hızla çeki-düzen versinler. Eğer bu bize söylenmiyor deniliyorsa; bilsinler ki, önemli bir kesime ve çokça da eleştirdiklerimize, bunları ismen söylemezsek de, onlar kendilerini tanır diyoruz. Bu konumda olduklarını ve hızla sıyrılmaları gerektiğini bilsinler. Aksi halde, örgüt tedbirlerini alır ve en sert biçimde uygular.

Bana niye bu yapıldı denilmesin. Daha fazla ertelemeciliğe yol açmadan, PKK'nin oldukça netleşmiş militan tarzına, onun günlük çalışma tarzına bilinç tarzına ulaşsınlar. Buna ulaşırlarsa, parti bunları yeniden kazanmanın ve savaştırmanın imkanlarını tanır, ya da bu gidişata son verir.

Önümüzdeki dönemde görevlerimize ağırlık vereceğiz ve başardığımız oranda mevcut kazanımlar korunacağı gibi, nitel değişikliklere yol açacaktır. En temel ve başarılması gereken bir görev de budur.

Kısaca, partinin iç denetimi tam işletilirse, çizgiye göre yaşam disipline edilirse, komuta düzeyi yetkinleştirilirse, zaferden bizi alıkoyacak herhangi ciddi bir engel göremiyoruz. Belki bu tam bir bağımsızlık biçiminde hemen gerçekleşmeyebilir, ama önemli oranda bağımsızlığa ulaşmayı, toplumsal denetimi tam sağlamayı kesinleştirir. Devrim, bütün Kürdistan'a ve bölgeye yayılır. Belki tam bir devlet haline gelinemez, ama devletleşmenin bir çok fonksiyonuna ve özelliğine ulaşılır.

Önümüzdeki yıllar, kısaca PKK tarafından, şimdiye kadarki birikimlerine dayanılarak böyle kazandırılabilir. Hiç şüphesiz ki, kayıplar olacaktır. Bu savaştır, ama sonuçta büyük kazanmaya götüren kayıplar da, her savaşın doğal sonucudur. Görülüyor ki, PKK'yi bu geçmiş yıllarda böyle kazanabilmek, geleceği nihai olarak kazanmaktır. Böylesine kazanılan PKK gerçekliği, ulusal bağımsızlığı, toplumsal özgürlüğü kazanmadır. Kendi insanımızı kazanmaktır. Mevcut tüm direnmeler, türlü baskı, işkenceye karşı takınılan tavırlar, her cephedeki savaşımlar, böyle kazandıran bir PKK'ye kavuşmak içindir.

PKK'nin on dördüncü yıldönümü ve on beşinci yıla girişi bize şunu gösteriyor ki; bu çabalar boşa gitmemiştir. Kesin kazanmanın imkanlarını ortaya çıkarmıştır. Tüm engellemelere rağmen, PKK'nin kazanabileceği artık kesinleşmiştir. Baştaki tanımına uygun bir parti olma özelliğini kazanmıştır. PKK bütün kazanımların özüdür. Savaşımında gelişebileceği, kazanabileceği ortaya çıkmıştır.

Bu, kutsal olduğu kadar, çok zor olan bir savaşın öncü örgütü, kazandıran örgütü olduğunu, bu anlamda ortaya çıkabilecek daha zorlu savaşımları kazanabilecek özellik ve yapıda olduğunu kanıtlamıştır. Kendi özüne yönelik eleştiri-özeleştiriyle neredeyse her yıl kendini yeniden inşa edebilecek yetkinlikte olduğunu ispatlamıştır. Hiçbir örgütün kendisine yönelmeye cesaret edemeyeceği kadar kendisine yönelmiş, kendisini gözden geçirmiş ve böylece hatalarla, yanlışlıklarla nasıl savaşılacağının seçkin örneklerini gösterebilmiştir.

Böylesi yapıdaki bir parti, eğer özüne ihanet edilmezse, eğer mensupları ona bütünüyle göz-kulak olursa, kazanamayacağı hiçbir savaşım söz konusu olamaz. Eğer PKK öncülüğüne layık olunmak isteniyorsa, o halde partiyi doğru kavrayalım, onun hiçbir dönemle kıyaslanmayacak kadar başarıya götüren imkan-olanaklarına sahip çıkalım. Bununla savaşalım ve her şeyi adadığımız zaferi kesinleştirelim.

Bu anlamda diyoruz ki;

Zaferin temel gücü partidir!

PKK'de somutlaşan sosyalizm, onun bütün başarılarının temelidir!

Bu temelde savaşan parti, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da kazanmasını mutlaka bilecektir!

 

-Yaşasın Partiya Karkerên Kûrdistan!

-Yaşasın Sosyalizmi Yaşatan ve Geliştiren Partimiz PKK!

-Kahrolsun Emperyalizm, Sömürgecilik ve Her Türden Gericilik! 

 

 

 

 
   
   
 
    ygk_unur@hotmail.com