Havva’yı neolitik toplum karşısında tanrılaşan uygarlık zihniyetinin kavranmasında doğru değerlendirirsek

   
 
Uygar toplumun ilk inşa döneminden en derli toplu ve günümüze kadar ulaşan direnişlerin başında peygamberler geleneği gelir. Öyküleri Adem ve Havva’yla, yani ilk iki insanla başlatılan anlatımın tüm özellikleri ideolojik kültürün damgasını taşımaktadır. Adem’le Havva’yı neolitik toplum karşısında tanrılaşan uygarlık zihniyetinin kavranmasında doğru değerlendirirsek, efendi-köle çatışmasının ilk ipuçlarını sunduklarını görürüz. Adem’le tanrı diyalogları ve Havva’yla ilişkileri, efendi-köle ayrışımı kadar ana-kadının ikinci plana düşüşünü sembolize ettikleri biçiminde yorumlayabiliriz. Nuh’un çıkışı, zorba efendi karşısında neolitik toplumu adeta gemiye yükleyerek uygarlığın ulaşamayacağı dağlık alanda yeniden inşasını anımsatır. Öykü zaten Sümer toplumunu ve ayakta kalmak için direnen neolitik toplumu anlatmaktadır. Bu iki peygamber geleneğinin başlangıcını uygar toplumun inşasına kadar taşımakla direnişin başından beri mevcudiyetini ve en az uygarlığın sürekliliği kadar bir sürekliliğe sahip olduklarını göstermektedir. Hanedan tarihleri üst sınıf tarihleri oldukları gibi, peygamberlik tarihleri daha çok direnen kültürler, kabileler ve kahramanlar tarihidir. Hepsinde ortak öğe putperestliğe karşı çıkmalarıdır..M.Ö. 500’lerde tüm önemli uygarlıklarda görüldüğü gibi (Çin’de Konfüçyüs, Grekler’de Sokrates, Med-Persler’de Zerdüşt), Hindistan’da da büyük din reformcusu Buda doğuyor, yaşıyor. Buda, tanrılara dayanmayan ve ahlaka dayalı bir reform geliştirmekle ünlüdür. Doğa ve toplumdaki büyük acıları görerek telafi edici bir metafizik öğreti geliştirmek ister. Budizm uygarlığa tepkili ve çevreci karakteri güçlü bir öğretidir. Çin, Hindiçin ve Japonya’da gelişme sağlar. Ahlak metafiziği açısından üzerinde önemle durulması gereken bir öğreti ve güçlü uygulamalar ve öz nefis denetimi, ıslahı rejimidir. Bir de ‘Krişna’ denilen tanrı reformculuğu vardır. Adeta Zeus kültüne karşı (daha çok başlangıç aşamasındaki kralsal gelişmeleri simgeler) Dionysos kültüne benzer. Dağ yaşamı, gezgincilik, özgür kadın alaylarıyla, içli dışlı aşk öyküleriyle yüklenmiş, neolitik kültürün güçlü etkilerini taşıyan bir dindir. Daha doğrusu özgür yaşam arzusuna yüksek değer veren bir ahlaki anlayıştır. Hint tanrıcılığının aşırı metafiziği ve karşıtı olan bu bir nevi materyalist eğilimle de yüklü olması, toplumsal karmaşıklığın ve yaşam farklarının derinliğini ve büyüklüğünü gösteriyor.
Muhammed’in inşa etmek istediği toplumun maddi kültür ağırlıklı mı olduğu, ideolojik yanının mı baskın olduğu tartışılmaya değerdir. Hıristiyanlıkta ahlaki öğe öne çıkarken, İslam’da bana göre güçlü bir denge kurulmuştur. Muhtevası ne kadar yetersiz ve tartışılır da olsa, maddi ve ideolojik kültür denkliği İslam’ın güçlü yanı olabilir. Zaten bizzat Muhammed’in “Yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalış” hadisi bu yapısallığı iyice açıklar. Klasik Roma, Bizans, Sasani, hatta eski Firavun ve Nemrut düzenlerini istemediği, şiddetle eleştirdiği bilinmektedir. Güçlü bir uygarlık eleştiricisidir bu yönüyle. Fakat gerek çağının maddi koşulları, gerek ideolojik kapasitesi onun ‘site’ anlayışını açıklamaya yetmez. Zamanımızdaki sosyalistlerin alternatif geliştiremeyişine benziyor. Ama ahlaka çok büyük çağrı yapması, uygar toplumun hastalıklarının tamamen farkında olduğunu gösterir. Bu yönüyle güçlü bir reformcu, hatta devrimcidir. Ahlakın egemen olmadığı toplumu tanımamaktadır. Sermaye faizine getirdiği kurallar, kapitalist toplumun hastalık halindeki gelişimine de engeldir. Muhammed’in yapısından ilk elden bu hususlarda Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin önünde olduğunu yorumlayabiliriz. Kölelik karşıtı eğilimi bilinmektedir. Son derece şefkatli ve azat etme yanlısıdır. Kadın yaklaşımı özgür ve eşitçi olmaktan uzak olmakla birlikte, derin köleliğinden de nefret etmektedir. Birçok eş ve cariye sahibi olmasından çıkaracağımız sonuç bu iki eğilimi de barındırır. Toplumda mülkiyet ve sınıf farklarını tanır, ama tam bir sosyal-demokrat gibi aşırı vergilerle tekelleşme ve toplumsal hâkimiyetlerini önlemeye çalışır.
.İnsanlık tarihte sadece toplum ve coğrafi bölge düzeyinde politik direniş yaparak varlığını ve onurunu korumamıştır; bireysel düzeyde de bazen ağırlığı bir ulus kadar olan direnişçi politik kişilikleri tanımıştır. Tarih bu tür örneklerle doludur. Buda’dan Sokrates’e, Zerdüşt’ten Konfüçyus’a, Hz. Adem’den başlayıp Nuh’a ve Eyyüb’e, İbrahim’den Musa’ya, İsa’ya ve Muhammed’e kadar ana halkalar halinde devam eden ve Kutsal Kitapta sayıları 120 binden fazla olarak verilen tüm peygamberlere, Tanrıça İnanna’dan Hz. Ayşe’ye, Zennube’den Hypatia’ya, Kibele’den Meryem’e, cadı kadınlarından Zeynep’e, Rosa’ya, Bruno’dan Erasmus’a dek sayılamayacak kadar birey olarak insanlar, özgür ve onurlu kalabilmek uğruna ölümüne direnebilmişlerdir. Toplum eğer bugün hala ahlaki ve politik olarak sürüyorsa, herhalde bu bireylere çok değer borçludur. Aksi halde köle sürülerinden farkı kalmazdı. Hatice ile evlilik yeni bir durum yaratıyor. Etrafta yine ‘Ahir (son) Peygamber’ sözü dolaşıyor. Yine taliplisi çoktur. Hatta kadın taliplisi de çıkıyor. Tahminim, Hatice’den çok şey öğreniyor. Çünkü zengin ve tüccar kadın olabilmesi yetkinlik ister. Onun kulağına peygamber söylentisini ilk fısıldayan olması kuvvetle muhtemeldir. İkisi arasındaki birlik kesinlikle çekirdek halinde bir iktidar arayışıdır. Kureyş aristokrasisi gerici gelenekleri (putları) nedeniyle devletleşemeyecek durumdadır. Yahudi ve Hıristiyanlar etkisizler ve kabul edilmiyorlar. Maddi çelişki var ayrıca. Hacer-İsmail öyküsü bir Arap öyküsüdür. İlham veriyor. Etrafındaki inanç ve tarikatları tanıyor. Hiçbirinin amacını gerçekleştiremeyeceğini, yani Arabistan çerçevesinde siyasi birliği kuramayacağını fark ediyor. Hatice’nin teşvikiyle bu role aday oluyor. İdeolojik gelenek olarak İbrahim’in Arap kolu zaten yanı başındadır, gerisini kabiliyetli Süryani rahiplerinden öğrenmesi zor değildir.      Feodal toplum üzerine çok şey söylenmiştir. Eski kölecilik sisteminin sonrasında geldiği söyleniyor. Ama dayandığı beyliklerin aynı tipte olanları M.Ö. 4.000’lere kadar götürülebilir. Şatoları içinse rahatlıkla M.Ö. 2.000 yıllarında daha sağlamlarının kurulduğu hatırlatılabilir. Çoğunun etrafındaki köylülük ve hizmetçiler grubu eskiden de her yerde oluşmuştu. İmparatorlukların dağılma durumlarında, ya da bir etnisite topluluğu içindeki hiyerarşilerden biri rahatlıkla beyliğini kurabilirdi. Roma ve Sasanilerden sonra kurulan küçük yapılı devletçiklerin eski dönemlerindekinden pek farkı yoktu. İmparatorluklar bunların azı veya çoğunun birliğinden, federasyon veya konfederasyonlarından başka bir şey değildi. Köyler ve zihniyetleri en azından neolitiğin kurumlaştığı M.Ö. 6.000 yıllarındakinden pek farklı değildi. Kadın-erkek ilişkilerinde değişen bir şey yoktu. Serf ve senyör ilişkileri en eski dönemlerinden beri bey ve bendeleri ilişkilerinden farklı değildi. Mülkiyet aynı mülkiyetti.
Hakikat savaşı yaşamın her anında, tüm toplumsal alanlarda, komünalist ekonomik, ekolojik birimlerde, demokratik kent, yerel, bölgesel, ulusal ve ulus ötesi mekanlarda yürütüldükçe anlam ve başarı kazanır. Dinlerin ilk doğduklarındaki elçi ve havarileri gibi yaşamayı bilmedikçe, hakikat peşinde koşmadıkça hakikat savaşı verilemez. Verilse de başarılamaz. Ortadoğu’nun; yenilenmiş kadın tanrıça bilgeliklerine, Musa, İsa ve Muhammedlere, Saint Paul’lara, Mani’lere, Veysel Karanilere, Hallacı Mansurlara, Suhreverdilere, Yunus Emrelere, Bruno’lara ihtiyacı vardır. Hakikat devrimi, eskilerin eskimeyen ama yenilenen mirasına sahip olmadan başarılamaz. Devrimler ve devrimciler ölmez, sadece miraslarına sahip çıkılarak yaşanabileceğini kanıtlar. Ortadoğu kültürü fikri-zikri-eylemi bütünleştirmenin kültürüdür ve bu yönden çok zengindir. Demokratik modernite bu kültüre, uygarlığın ve kapitalist modernitenin eleştirisini ekleyerek katkısını sunacak, tarihi rolünü oynayacaktır.
 

REBER APO’nun savunmalarından derlemeler.

 

 
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com