Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


Emekten Süzülen ANLAM ve İMRALI!
 

    

Emek, yaşamın anlamını yaratan öz.

Hem anlamdan süzülen damlalar ve hem de süzülen damlaların birleşmesiyle yeniden anlamın yaratımı.

Emekçi. Emekçi bu anlamın öznesi, yaratanı. Her ne kadar egemenlik tarafından aşağılandıysa, dıştalandıysa ve ezildiyse de, ama esasta kutsalın öznesi olan.

Emek ve emekçilerin tarihine ilişkin çok şeyler söylendi, yazıldı ve yapıldı. Tüm zamanlarda büyük bedeller ödendi, ödeniyor ve emek düşmanları var oldukça da ödenecek.

Aslında bu ilk yazıda emek ve emekçilerin tarihine ilişkin yazmak istiyordum. Ancak Türkiye’de süreç öylesine hızlı, kritikliği de aşan öyle büyük bir tehlike içerisinden geçiyor ki, günceli değerlendirmemek eksik de değil, yanlış olurdu. Bu nedenle Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’a karşı ve tabii ki bağlantılı olarak özgürlük ve emek değerlerine karşı gerçekleştirilen 17 Kasım darbesini ve üzerimize düşen sorumlulukları değerlendirmek doğru olacaktır.     

Bu sürecin ve durumların elbette ki bir çok boyutu, geniş bir tarihsel alt yapısı vardır. Çeşitli biçimlerde değerlendirilmektedir. Ben konuyu daha çok Sayın Abdullah Öcalan’ın özgür emekçi kişiliği ve ideolojik kimliği doğrultusunda değerlendirmeye çalışacağım.

Evet, emek tanımladığımız gibi yaşamın anlamını yaratan öz ise ve yaşamı anlamsızlaştırmak isteyen egemenlerin, üzerinde en çok oynadığı, bilinçsel çarpıtmayı yarattığı, iradesizleştirdiği alan da emek ve emekçiler olmaktadır. Bedensel ve zihinsel köleleştirme, yani anlamsızlaştırma, özünde insanın ve toplumun anlamını yaratan emeğin köleleştirilmesidir. İlk olarak kadının köleleştirilmesinden başladı, çağlar boyunca adım adım tüm insanlığa, doğaya doğru genişledi. Günümüzde ise kapitalizmin para tapınıcılığıyla, beyinlerin, yüreklerin, toplumsal ahlakın-vicdanın-politikanın tüm gözeneklerine sızarak daha da derinleşti. Emek ve emekçilik özgürlüğünü, anlamını yitirdikçe köleleşti, köleleştikçe daha da özgürlüğünü ve anlamını yitirdi.

Tabii ki bu özgürlük ve anlam yitimine karşı yiğitçe savaşanlar, direnerek emekçi kimliğine ölümüne sahip çıkanlar hep oldu. Zaten egemenlerin en pervasız saldırılarına, zulmüne, yok etme politikalarına rağmen hala toplumsal, insansal varlığımızdan bahsedebilme gücünü gösterebiliyorsak, bu kesinlikle isimli-isimsiz direnişçilerin, kahramanların eseridir. Varlığımızı, insanca yaşama ve direnme gücümüzü onlardan miras aldık.

Direndiler, savaştılar, kan döktüler, ter döktüler. Ama karşısında savaştıkları güce karşı bir alternatif sistem oluşturamadılar. Emeği, insanı, yaşamı köleleştiren sistemi kabul etmediler, ama özgür emeğin, insanca-özgürce yaşamın nasılına bütünlüklü bir cevap oluşturamadılar. Marks ve Engels, tarihin bu direnen değerlerini, ezilenlerin ideolojik kimliği olarak bilimsel sosyalizm biçiminde yeni bir formülasyona kavuşturdu. Ancak niyetlerini güçlü bir kapitalist sistem eleştirisiyle ve yine özgür yaşamın nasılını bütünlüklü bir sistem inşa bilinciyle bütünleştiremedikleri için, egemen sisteme yenilmekten, hatta o sistemi besleme akibetinden kurtulamadılar. Gelişen reel sosyalizm deneyimi, en özet biçimde bu eksik ve hatalarından kaynaklı olarak yenildi.

Özgürlük hareketi Sayın Abdullah Öcalan’ın önderliğinde gelişirken, parti isminde de geçtiği gibi işçi, yani emekçi ve ezilen kesimin özgürlüğünü esas aldı. Ortadoğu’da, hatta dünya çapında en kimliksiz bırakılan, adı bile anılmayan halk Kürt halkıydı, Kürt, özgürlük hareketiyle kimlik kazandı. Tarihin en eski sömürgesi kadındı, kadına özgür yaşama-düşünme-konuşma-örgütlenme alanı açarak, bağımsız ve iradeli bir kadın kimliğini yarattı. Yaşamın en aşağılayıcı ve yok edici politikalarından biri işsizlikti, işsizlere devrim ve özgürlük işi kazandırdı. Özgürlük ve eşitlik idealleri, bütünlüklü tarih perspektifinden ve sistem oluşturma zihniyetinden yoksundu, bunları yeniden oluşturdu.

Belki başlangıçta reel sosyalizmin etkilerini, izlerini kendi içinde taşıdı. Ancak mücadelenin sürekli yükselen trendi, aynı zamanda sürekli yükselen bir eleştiri-özeleştiri trendiydi. Zaten tüm yok etme politikalarına, saldırıların yoğunluğuna rağmen, her geçen gün büyüyebilme gücünü gösterebilmesi, bu eleştiri-özeleştiri gücüyle doğrudan bağlantılıdır. İmralı süreci, bu tarz yoğunlaşmanın zirvesini ifade ederken, aynı zamanda tüm ezilenlerin, emekçilerin yeni yaşam sistemini, zihniyetini de inşa etmenin zirvesi oldu. Emek ve emekçiliğin toplumsallığı yaratmasını, yaşamı yaratan temel özne olmasını, bunun karşısındaki iktidarcı-devletçi-savaşçı zihniyeti gerçekten de çok güçlü bir şekilde çözümledi. Egemen sistemin genetik şifrelerini deşifre etti. Emek ve emekçilik, tüm ezilenler yepyeni bir anlam özüne kavuştu.

Uluslar arası bir komployla esaret altına alınması ve yine tüm bu esaret yılları boyunca da bu komplonun devam etmesi, esasta özgür emeğe, emekçiliğe ideolojik olarak sahip çıkması ve onun özgür yaşam sistemini inşa etme çabasından ileri gelmektedir. Kürt kimliğine sahip çıkış ve Kürt kimliğini yeniden yaratma eylemi, böylesi bir öze dayanmaktadır. Zaten kimliğe sahip çıkış özgürlükçü bir karakterde olduğu için egemen sistem kabul etmemekte ve hep imhayı dayatmaktadır. Yoksa işbirlikçi, köle karakterde bir Kürt kimliğini başkaları şahsında egemen sistem çoktan kabul etmiş ve hatta önünü açmaktadır. Burada sistemle çarpışan, özgürlükçü ve emeğine ideolojik olarak sahip çıkan Kürt kimliği olmaktadır. 

İşte tarihin bu tehlikeli zaman dilimi, yine bu çarpışmaya amansız bir biçimde sahne oluyor. Türk devletinin gardiyanlığı eşliğinde, kapitalizmle zirveleşen egemen sistem, emeğin özgürce kendi iradesini sistemleştirmesinden, yeni bir anlam bulmasından intikam alıyor. Sayın Abdullah Öcalan’ın İmralı’da yeni yapılan hücrenin yapısı, tamamen ideolojik ve politik komplonun özünü ve biçimini ortaya koyuyor. Önce idam cezası verildi, sonra idam cezası infaz edilmedi, zamanla –resmi ifadeyle- ağırlaştırılmış müebbet hapse dönüştürüldü. Fakat görüyoruz ki ortada zamana yayılarak uygulanan bir idam politikası mevcut. 2007 Martında açığa çıktı ki, bir süre boyunca Sayın Abdullah Öcalan zehirlenmeye çalışılmış. Bu deşifre edildi, bir süre sonra saçlarını zorla kesme uygulaması getirildi ve yine ölümle tehdit edildi. İşte şimdi de bu tehditin gereği olarak, zaten boğucu olan İmralı iklimine ek olarak hücre içinde boğma derecesinde havasız bırakılmaktadır. Bu durum tam da bir dönemin MGK sekreteri’nin “Biz onu yaşatmakla her gün öldürmüş oluyoruz” sözlerine de denk düşen bir uygulamadır. Adım adım boğma harekatıdır. Şüphesiz bu, aynı zamanda Kürt halkını, özgürlük hareketini, emeği ve emekçileri boğma harekatıdır.

Sayın Öcalan “İmralı üç ayaklı bir sistemdir. Bir ayağı ABD, bir ayağı Avrupa, bir ayağı da Türkiye olan, kendine özgü bir derinliğe sahip bir sistem” olarak tanımlıyor İmralı’yı. Bu derin sistemin AKP hükümetinin sorumluluğundaki son uygulaması da, Sayın Öcalan’ın tabiriyle ölüm çukuruna konulmasıdır. İmralı adası, 1936 yılından itibaren cezaevi olarak kullanıma açıldığından beri ismi hep idam ve infazlarla anılan bir mekan. Cumhuriyet tarihinin en lanetli zamanlarını bizzat yaşayan ve yaşatan bir mekan. Bu lanetli geleneğe uygun olarak, şimdi de zamana yayarak öldürme politikası yürüttükleri çok net. Üç ayaklı İmralı sistemi, bu öldürme politikasında uzlaşmanın sonucunda doğmuştur ve yürümektedir. Mevcut saldırının gerçekleşmesi de bunun bir göstergesidir.

Napolyon St.Helena adasına götürüleceğini duyduğunda, İngilizlere yönelik ilk tepkisi “St.Helena beni üç ayda öldürür. Ben her gün yirmi fersah at koşturmaya alışmış bir adamım. Dünyanın bir ucundaki küçük kayalıkta ne yapayım? Eğer hükümetiniz beni öldürmek istiyorsa, bunu burada yapabilir” biçiminde olmuştur. Yine Adnan Menderes İmralı’da kaldığı sürecin ardından Yassıada’daki ilk duruşmasında “Bir tek oda içinde ve günün yirmidört saatinde saat başı değişen bir nöbetçinin nezareti altındayım. Bir tek kelime konuşmadan yaşıyorum. Konuşmam zaafa uğradı” demiştir.  İşte bu yaşanan örneklerden daha da ağırlaştırılmış bir tecrit sürecini ve ölüm tehlikesini yaşayan Sayın Öcalan, on bir yıldır muazzam bir özgür yaşam mücadelesi vermektedir. Napolyon ada koşullarına fazla dayanamamıştır, Adnan Menderes neredeyse konuşmayı unutacak bir düzeye gelmiştir. Ancak Sayın Öcalan on bir yıldır İmralı sistemini tersine çevirerek yeni yaşam sistemini, ideolojisini, ahlakını, ilkelerini gün be gün yenileyen, kendini her an aşan bir performansı ortaya çıkarmıştır. Zihnen ve bedenen öldürme politikalarına karşı ille de özgür yaşam direnişini geliştirmek, eşsiz bir direnme örneğidir.

Bu mücadele, İmralı sisteminin üç ayağı olan ABD, Avrupa ve Türkiye üçlüsüne karşı güncel politik mücadeleyi içerdiği kadar, bu üçlünün de dayanmış olduğu beş bin yıllık egemen tarihi, onbinlerce yıllık halklar ve emek tarihini aydınlatma mücadelesini de içermektedir. Sayın Öcalan’ı dört duvar arasından çıkarıp bilimsel anlamda mikro-makro evrenle, güncel boyutta küresel dünyayla, Ortadoğu’yla, tarihsel boyutta geçmişle zihinsel, düşünsel ve duygusal teması gerçekleştiren temel nokta, koşullara asla kendini mahkum etmemesi, bireysel ve toplumsal özgürlüğe olan tutkusu, özgür emekçi kimliği ve zihniyette her an kendini aşma, yenileme karakteridir. Uluslar arası komplo ne kadar lanetli bir gerçek ise bu komploya karşı böylesine kapsamlı bir direniş ve yaratım mücadelesi de o kadar anlamlı ve kutsal bir gerçektir. Bu duruşun çok önemli gelişmeleri yarattığı herkes tarafından görülmektedir. Nitekim son saldırının amacı da, Sayın Öcalan’ın çözüm politikalarında geliştirdiği insiyatif ve etkinliktir. Teslim alamadıkları, kıramadıkları bu özgür iradeyi imha etmek, devlet geleneğinin bir gereğidir.

Tabii Kürt halkı, gençleri, kadınları, anaları, çocukları ve bazı dostları, “varlığın varlığımız, sağlığın sağlığımızdır” diyerek, sokaklara dökülüyor, tarihi tepkisini ortaya koyuyor. Bu tepkilerin sonucu olarak Adalet Bakanlığı, resmi yetkililerce yapılan sözde inceleme sonucunu açıklayarak, muazzam bir bilinç çarpıtması geliştiriyor. Sorun, kalınan hücrenin santimetrekarelerine indirgenerek, boğulmak istenen Öcalan ve boğulmak istenen Kürt gerçekliği örtbas edilmeye çalışılıyor. Erdoğan “hücre genel standartların da üstünde bir hücredir” diyerek, ölüm tüccarlığı yapıyor.

İmralı lanetli bir tarihle örülmüş. Bu ada cumhuriyet tarihi boyunca, insanlığın ahlaki ve vicdani standartlarına hiçbir zaman ve hiçbir biçimde uygun olmamıştır, mevcut öl ve öldürcü zihniyetle de hiçbir zaman uygun olamayacaktır. İmralı Cezaevi, insanlığın onuru adına, vicdanı adına kapatılmalı ve Sayın Öcalan halkların kardeşliği ve barışı adına özgürleşmelidir. Acil olarak da teşhis ve tedavisi, bağımsız güvenilir bir heyet tarafından gerçekleştirilmelidir. Bu, Kürt halkının varlığı, sağlığı açısından gerekli olduğu kadar, Türkiye’nin varlığı, sağlığı ve gelişimi açısından da en gerekli olandır.

Demokrasiden, özgürlükten, eşitlikten, güzellikten ve doğrudan yana emekçiler olarak, geleceğimizin aydınlıkla ve anlamla örülmesi için duyarlı ve eylemli olmalıyız. Türkiye coğrafyasında yaşayan herkes bir yol ayrımındadır, uçurum kenarındadır. Ya bu uçurumdan aşağı düşülecek ya da uçurumdan kanatlanıp uçulacaktır.

Kaderimizi, emeğimizi-anlamımızı sahiplenerek kendimiz belirlemeliyiz.

Kaderimizi bu ölüm tüccarlarına, emek sömürücülerine, özgürlük düşmanlarına bırakmayalım.

Geri dönüşün mümkün olmadığı bu tarihsel an’da özgür emeğin ve emekçiliğin sembolü olan Sayın Öcalan’ı ölüm çukuruna hapseden ölüm tüccarlarına karşı mücadele edelim, sesimizi yükseltelim ve Kürt, Türkmen, Laz, Çerkez, kadın/erkek tüm emekçiler yükselttiğimiz seslerimizi birleştirelim.    

Yaşamın anlamını yaratan özümüze, yani emeğimize hep birlikte örgütlü ve eylemli bir biçimde sahip çıkalım.

Deniz Karer  

 

 

 

 

 
   
   
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com