|
Gördüğünüz
gibiyim, bir değişiklik yok. 4 Nisan ile ilgili
gelişmeleri izledim, arkadaşlar bahsetmişti.
Sanırım sembolik bir gruba izin vermişler. Halk
kendi doğuşu olarak görüyor.Televizyonlar verdi
mi? Bazıları herhalde "türbeye çevirdiler"
şeklinde yansıtmışlar. Ben aslında Ortadoğu
halklarının bu kültürüne saygılıyım.
Evet
aslında mesele benim doğum günüm de değil, halk
kendi doğuşu olarak görüyor. Mesele benim o
şehirde, o köyde, o toprakta doğmuş olmam
meselesi değil, halk kendi doğuşunu kutluyor,
bunu kendi doğuş günü olarak görüyor, kendi
rönesansı gibi görüyor. Gidenlere, kutlayanlara,
emeği geçen herkese teşekkür ediyorum,
şükranlarımı sunuyorum. Ama içinin
boşaltılmaması gerekir. Ortadoğu'nun böyle bir
kültürü var, ben bu kültüre saygılıyım ama içi
boşaltılmış bir kült haline dönüştürülmemesi
gerekir. Benim bir anlamım var, ki böyle bir
anlamım olduğuna inanıyorum. Benim bu anlamım
üzerinde durmaları önemlidir, bunu anlamaları
önemlidir. Ben bu 61 yıllık ömrüme bir çok şey
sığdırdığıma inanıyorum. Halk bununla kendini
özdeşleştirmiş.
Aslında
Paskalya dolayısıyla Süryanilere ilişkin bir
mesaj vermeyi düşünüyordum. Sadece Süryanilerle
ilgili de değil, bütün Hıristiyanlara ilişkin
bir mesaj vermek istiyordum. Ben Hıristiyanlık
üzerinde epeyce duruyorum, araştırmalarım var.
Islam ile Hıristiyanlığı ve Yahudiliği
kıyaslıyorum. Hıristiyanlığa bazı haksızlıklar
yapıldığını da düşünüyorum. Süryaniler Doğu
Hıristiyanlığını temsil ediyor, Doğu'ya aittir.
Batı Hıristiyanlığı özel olarak Doğu
Hıristiyanlığını anlamalıdır. Doğu
Hıristiyanlığı üzerinde durulabilir.
Ortadoğu'nun da bir Rönesansa ihtiyacı var;
sadece Kürtler açısından değil, Süryaniler ve
tüm Ortadoğu halkları için. Onların bayramlarını
da bu temelde kutluyorum. Belçika'daki o dostluk
grubuna da, sayın papaza da selamlarımı
iletiyorum.
Sınırda
top atışları falan oluyor mu? Çukurca'daki beş
kayıp olayı neydi, doğru mudur? Hareketin
yöneticilerine nasıl bir suikast yapılacakmış?
Ben
bu konuyu daha önce çok dile getirmiştim.
Savunmalarımda yerel yönetimlerin nasıl olması
gerektiğini geniş olarak açıkladım. Ama
BDP'liler bunu anlamıyorlar. Devletin bir
uzantısı olan belediyeler değil, topluma dayalı
bir belediyecilik, bir yerel yönetim olmalıdır.
Yerel komünler oluşturulmalıdır. Devletin de
saygısını kazanmak istiyorlarsa, bu çalışmayı
topluma dayanarak gerçekleştirmelidirler. Devlet
para vermedi, vermiyor şeklinde devletten para
bekleyerek bir şey yapılmaz. Bu anlayıştan
vazgeçilmesi gerekir. Güney'de oluşturulan model
devlet-merkezlidir, bir ulus-devlet taslağıdır.
Başarılı olmaz, yozlaşır, çürür gider. Ama bizim
modelimiz topluma dayandığı için sürekli
gelişir. Siz demokratik komünlerinizi kurduktan
sonra buna ihtiyacınız da kalmaz. Her yerde
güçlü bir örgütlenmeye gidildiği zaman para gibi
yan şeyler de gelir. Yerel komünler demokratik
konfederasyon şeklinde de örgütlenebilirler.
Toplumun sorunlarını ancak böyle çözebilirler.
Ben, böyle yapılırsa, herşey yüzde yüz çözülecek
demiyorum. Belki Türkiye şartlarında her şey
yüzde yüz çözülmez ama yüzde elli oranında çözüm
gelişebilir. Bunun için çok yoğun çaba olmalı ve
yoğunca örgütlülük içinde olmalıdırlar.
Avrupa'daki
halkımız yoğun bir örgütlülük içinde olmalıdır.
Kendi demokratik örgütlülüklerini
geliştirmelidirler. Avrupa'daki örgütlenme bir
KCK örgütlenmesidir. Oradaki yasaları da
dikkate alarak bir örgütlenme içerisinde
olmalıdır. Avrupa'daki örgütlenme belki tam
başarılamıyor ama oradaki yasaları da dikkate
alan bir KCK tarzında örgütlenme olabilir. Ben
oradaki yasaları dikkate almayın demiyorum.
Zaten orada her şey açıktır. Burada da yerelde
bu örgütlenme tarzı başarılı olursa,
birbirlerini etkiler, birbirlerine yansır. Benim
savunmam en çok bu konular üzerinedir. Benim
burada söylediklerim, savunmalarımdan da
yararlanarak, küçük bir sunuma dönüştürülebilir.
Kadın
konusuna gelince; bu konuda da çok konuştum.
Şunu söyleyebilirim: Aslında benim 61 yıllık
yaşamım kadına dayatılan sahte namus anlayışıyla
mücadele ile geçti. Köyden çıkışım da bununla
bağlantılıydı. Ben bu konuda çok yoğunlaştım.
Kadının kendi özgürlük bilincini ortaya
çıkardığıma inanıyorum. Benim 61 yıllık
yaşamımın bir başka özeti de budur. Daha önce de
bahsettim. Adıyaman'daki kadının diri diri
gömülmesi, yine küçük kız çocuklarına yapılanlar
ortadadır. Kadınlar kendi örgütlülüklerini
yaratmak kadar, küçük kızlar dahil bütün
kadınların eğitimleriyle de ilgilenmelidirler.
Daha önce Özgür Kadın Akademilerinden
bahsetmiştim. Bu basite alınmamalıdır. Sanattan
spora, sağlıktan kültüre hatta modaya kadar her
alanda yoğun bir eğitim olmalıdır. Geçenlerde
Batman'da açılan bir mağaza için Ukrayna'dan
getirilen bir kadın-modele ilişkin haber
okumuştum. Bu bana çok gülünç geldi. Oysaki
modanın doğduğu yer, Batman'ın da içinde olduğu
Mezopotamya'dır. Önemli olan bunu ortaya
çıkarmaktır. Sanattan spora, sağlıktan kültüre
hatta modaya kadar her alanda yoğun bir eğitim
olmalıdır, bunu kıyafetlerine de
yansıtmalıdırlar.
Ben
kadında bireyselliğin önemini yadsımıyorum,
bireysellik tabii ki önemlidir. Ama toplumsallık
olmadan bireysellik tek başına bir anlam ifade
etmez. Böyle bir anlayış PKK'de de
yerleştirilmeye çalışıldı. O bizim kaçkınların
yaptığı basit evlilikler, birliktelikler bana
göre kadının bitirilişidir. Böyle basit
evliliklere, birliktelik değil, en ucuz
tabiriyle birbirinin bitirilmesi diyorum. Bu
söylediklerimi, daha önceki savunmalarımdan da
yararlanarak bir mesaj olarak iletilebilir.
Kendilerine başarılar diliyorum, selamlarımı
iletiyorum.
Yalçın
Akdoğan bir makale yazmış, yanılıyor. Neyse
üzerinde duracağım. Oral Çalışlar devletin
tasfiyeyi amaçladığını mı söylüyor?
Guzman
avukatı üzerinden selam söylemiş ve kitaplarımı
istemiş. Ben de kendisine selamlarımı
iletiyorum. Benim adıma kendisine bir mektup
yazılabilir.Sayın Guzman veya Yoldaş Guzman
denilir. Öcalan sizi biliyor, ikimizin de
yakalanma biçimi aynıdır, sizinki de bir NATO
operasyonudur denilebilir. Hatırlanırsa M. Ali
Kışlalı habire beni ve Guzman'ı kıyaslıyordu.
Latin Amerika'da demokrasinin gelişeceğine
inanıyorum. Ortadoğu ve Latin Amerika'daki
durumlar birbirine benzerdir. Kitaplarım
gönderilebilir. Ben isteseydim yazdıklarımı 12
cilt halinde de yazabilirdim. Orada değerli
tezler var. Ama halk anlasın diye yalın bir dil
tercih ettim. Bu söylenebilir. Benim adıma, "Bir
gün sizinle dışarıda da buluşacağımıza
inanıyorum" denilir.
Vedat
Türkali'nin benimle ilgili söyledikleri vardı.
Görüşülmesini istemiştim, bilmiyorum görüşüldü
mü? Söylediklerine değer biçiyorum. Ama ona şu
söylenebilir: Mustafa Suphilerin neden ve nasıl
tasfiye edildiğini iyi anlamaları ve çözmeleri
gerekir. Sol bunu çözmeden bir atılım yapamaz.
Kendisinin bu konu üzerinde yoğunlaşmasını
istiyorum. Mihri Belli'ye de selamlarımı
iletiyorum, kendisiyle görüşülebilir. O da bu
konu üzerinde yoğunlaşsın, bildiği konulardır.
Mihri Belli'nin durumu çok mu ağır? Konuşamıyor
mu? Kendisine geçmiş olsun dileklerimi
iletiyorum.
Ufuk
Uras'a da selamlarımı söylüyorum. Kendisine şu
da söylenebilir: Sizin 3M olarak formüle
ettiğiniz şeyi -yani Muhammed, Marx ve M. Kemal-
önemsediğim iletilebilir. Onun fikirlerinden
haberdar olduğumu da kendisine söylenebilir.
Neçirvan
Barzani'nin ziyaretini izledim, daha önce onlara
ilişkin değerlendirmede bulunmuştum. Yeni bir
şey var mı? Erdoğan'ın görüştüğü Kürdistan İslam
Partisi, kim bunlar? Sünni Kürtlerin partisi mi,
kime dayanıyor? Türkiye onlara yardım ediyor,
epey destek veriyor değil mi? Güneyli partilerin
Bağdat'a tek tek blok olmaları iyidir,
kutluyorum. Kürtlerin toplam sandalye sayıları
biraz düşmüş. Daha önce söylemiştim, bu şekilde
başarmaları zor görünüyor. Kürtlerin ulusal
birliğe ihtiyacı var. Kürtlerin bundan böyle
ulusal birlik için çalışmaları gerekiyor.
Talabani ve Barzani'nin de bu yönde çalışmaları
gerekiyor. Onları seçimlerden dolayı da
kutluyorum, başarılar diliyorum.
Şimde
esas aktaracaklarıma geçiyorum. Gündemde anayasa
tartışmaları var. Bu konuda benim bir şeye
ihtiyacım yok. Öncelikle şunu belirtmek
istiyorum ki anayasa tartışmalarında Kürtlere
yer yok. Kürtleri tanıyan bir anayasa değişiklik
paketi değil bu. Sadece Kürtler de değil, bunun
dışında diğer demokratik alanlarda da açılımlar
yok, yeni şeyler yok. Bir tarafta CHP-MHP'nin
temsil ettiği Beyaz Türk faşizmi var. Diğer
tarafta ise AKP'nin başını çektiği bir
iktidar-İslam çizgisi var. Ben, AKP'nin temsil
ettiği bu çizgi, Beyaz Türk faşizm çizgisinden
daha az tehlikelidir diyemem. Bana göre her
ikisi de demokratik değil, hegemonik anlayıştır.
Birincisi Ankara merkezlidir. Ikincisi de
Kayseri-Konya hattında oluşturulan Suudi
sermayesi tarafından desteklenen çizgidir. Bu
her iki anlayışın da tarihsel geçmişi vardır.
Birinci
anlayış Beyaz Türk oligarşisi ve faşizmidir.
Bunlar İttihat-Terakki'nin devam eden
zihniyetidir. Cumhuriyet kurulduktan sonra
bunlar M. Kemal'i de kuşatarak etkisiz hale
getirdiler. Kurtuluş Savaşı'nda M. Kemal dört
yıl, 1916,17,18,19 boyunca Kürtlere dayanarak
poltitka yapmıştır. Kürtlere dayanan bir
politika ve savaş olmasaydı, kurtuluş mücadelesi
denen bir mücadele de olmayacaktı. Bu ortaklaşma
siyasal ifadesini 1921 Anayasasında buldu. Bunu
biraz daha açacağım. Bu nedenle ben
İttihat-Terakki ve bu Beyaz Türk faşizm
çizgisinden bahsederken 1921 Anayasasını
kastetmiyorum. 1921 Anayasası demokratiktir,
devlet ve Kürtlerin ortaklaşması sonucunda
gerçekleşmiştir. Dolayısıyla 1921 Anayasasının
bugünün şartlarına uyarlanarak güncellenmesi
gerektiğini söylüyorum. BDP'nin 1921 Anayasası
ve bugüne güncellenmesi konusunda çok yoğun bir
çalışma içinde olması gerekmektedir. Bahsettiğim
o dönemde devlet içinde Kürtlere karşı iki çizgi
vardı: Birisi İnönü'nün başını çektiği İngiliz
yanlsısı çizgiydi. İttihat-Terakki kadroları bu
çizgiyi yürütüyordu. Diğeri de M. Kemal ve Fethi
Okyar'ın çizgisiydi. Hatta Fethi Okyar Kürtlere
karşı yumuşak davrandığı için onu başbakanlıktan
alıp, yerine İnönü'yü geçirdiler. Cibranlı
Halit'in iki torunu bana mektup göndermişler.
Onlar da bizim dedelerimiz nasıl tasfiye oldular
diye soruyorlar bana. Işte söylüyorum. Yine Şeyh
Sait'in torunları var. Onların da durumu aynı.
Bunlar bahsettiğim laik beyaz Türk faşizm
çizgisi tarafından tasfiye edildiler. 1924
Anayasası bu İttihatçı oligarşik beyaz Türk
faşizmi çizgisinin anayasal ifadesidir. Bu
anlayış, bu 1924 Anayasası, daha sonra ufak
değişiklikler olsa da çizgisini koruyarak geldi.
Bugün de temsilini CHP-MHP çizgisinde buluyor.
İkinci
çizgiye gelince; AKP'nin temsil ettiği bu çizgi
İslamo-faşizm de denilen ve Emevilere kadar
giden bir devlet İslamıdır, iktidar İslamıdır,
karşı-İslam'dır. Her iki çizgide de Kürtlere yer
verilmiyor. BDP'nin ve tüm demokrat kesimin bunu
iyi anlaması ve anlatması gerekir. Bazı
taktiksel görüşme ve müzakereler olabilir, buna
bir şey demiyorum ama her iki çizgide de
demokratik açılımlar yok. Kürtler ve demokratik
güçler bunların birinden birini tercih etmek
zorunda değiller. BDP ve demokratik güçler
anayasa için yoğun bir çaba içerisinde olur ve
kendi önerilerini sunarlar. Izlediğim kadarıyla
da zaten sunuyorlar. Baraj ve parti içi
demokrasi meselesi bu anlamda önemlidir. Yalnız
şu para (hazine yardımı) meselesini de gündeme
getirmesinler, onu geçsinler. Kürtler eğer
kendilerini tanıyan, demokratik açılımlar
getiren bir anayasayı kim yaparsa yapsın
desteklemelidir. Bunu AKP de yapsa destekler,
CHP ve MHP de yapsa destekler. Ama kendilerini
tanımayan, demokratik açılımları bünyesinde
taşımayan bir anayasayı da desteklemezler.
Daha
önceki haftalarda da dile getirmiştim. Bizim
mücadele tarihimizi üç döneme ayırmıştım.
Birinci dönem, 93'e kadar devam eden ikinci
dönem, 93'ten bu yana da devam eden üçüncü
dönem. Bu üçüncü dönem aslında 2002'ye kadardır.
Ben 2002'de bu üçüncü dönemi sonlandıracaktım
ancak o dönemde AKP yeni iktidar oldu. AKP'ye
şans vermek istedim ama AKP bizi oyaladı ve
bugüne kadar oyalayarak getirdiler. AKP
kesinlikle tasfiyeyi amaçlıyor demiştim. 17
yıldan beri ben rolümü yerine getiriyorum. Bir
çok şey benim omzuma binmiş durumda. Müzakereler
başlayabilir, ancak herşeyin benim üzerimden
yürütülmesi ya da herşeyin benim omzuma
bindirilmesi doğru değil. KCK, PKK herşeyi benim
üzerimden yürütmemelidir. Benim burada yerine
getirebileceğim şeyler, barış için oynayacağım
rol sınırlıdır. Buranın imkanları sınırlı, ancak
bu kadarına el veriyor. Bu önümüzdeki süreçte
onlar her ne karar vereceklerse, mücadelelerini,
politikalarını nasıl yürüteceklerse, nasıl bir
seyir izleyeceklerse bunları kendileri
belirlerler, kendileri karar verirler.
Mayıs'a
doğru gidiyoruz, Mayıs'ta bazı kritik şeyler
olabilir. Şimdiden her seçeneğe hazır olmak
lazım. Kürtlerin artık ara bir seçeneği yoktur.
Ya diyalog ve çözüm olacaktır ya da savaş! Zaten
kendileri de orta boy bir savaş ihtimalinden
bahsediyorlardı. Sanırım bu yönlü hazırlıkları
vardır. Ama ben diyalog için şartları
zorlayacağım. Bilemiyorum, bu hakimler, savcılar
da yanlış yorumlamasın. Zübeyir Aydar ve
Remzi'ye de selam söylüyorum. Bu önümüzdeki
dönemde bazı şeyler gelişebilir, tasfiyeye de
çözüme yönelik şeyler de gelişebilir. AKP bir
yandan da binlerce Kürdü tutukladı, tutuklamaya
da devam ediyor. Ben fiziksel yönelimleri de
saymıyorum.
Ismail
Beşikçi'ye selamlarımı söylüyorum. Kendisine
"Öcalan sizi anlıyor, takip ediyor, cezaevinden
müzakereler yürütülmez görüşünüzü doğru buluyor"
denilebilir. Ancak bu işi başka da yüklenen, bu
sorumluluğu kaldırabilecek başka kimse de ne
yazık ki yok Sayın Beşikçi. "Öcalan'a kızmayın"
demek lazım. Kendisiyle görüşülebilir.
Taraf
gazetesindekiler için de şunu söyleyeyim: Nabi
Yağcı'ya, "Sizin müzakere yönteminizden
haberdarım" denilebilir, benim adıma. Kendisiyle
görüşülebilir. Görüşürken "Müzakere önemli ama
sizin yürüttüğünüz müzakere başarılı olamadı,
bireyseldi ve hem sizin hem de örgütünüzün
tasfiyesiyle sonuçlandı. Bu müzakere tarzı doğru
değil. Müzakereden herkes kazanmalıdır" demek
lazım. Nabi'ye, "Devlet 1920'lerde Mustafa
Suphiler şahsında solu, 1924 anayasasıyla
birlikte Kürtleri, daha sonra da Mehmet Akif ve
Said-i Nursi şahsında da İslamcıları tasfiye
etti" denilir. Bunu anlamaz ve doğru sonuçlar
çıkarmazsanız başarılı olamazsınız demek lazım.
Taraf
çevresiyle, Ahmet ve Yasemin ile de benim adıma
görüşülebilir. Bana yanılgılı yaklaşmasınlar,
beni doğru anlasınlar. Onları takip ediyorum,
duruşlarına ve çizgilerine de saygı duyuyorum.
Onlara "Apo herkesi kapsayan demokratik çaba
içerisindedir" denilebilir.
Çatı
partisi ile ilgili çalışmalar var sanırım.
Çatının çatısı diye bir öneride bulunmuştum.
Toplantıya katılanlar vardı. Birçok parti ve
çevre vardı. Şimdi EDP de var. Hepsi birlikte
ortak çalışmalar yürütebilir.
Ahmet,
Aysel, Hatip ve Yüksel; bu dördü Kürtlerin kendi
içindeki sorunlarına yönelebilirler. Iç barışın
sağlanması için çalışmalar yürütebilirler.
Sadece buradaki Kürtleri kastetmiyorum. Her
parçadaki bütün Kürtlerin iç barışı ve
birliğinin sağlanmasına ilişkin çalışmalara
ağırlık verebilirler. Mesela korucular var, bir
çok suç işlemişler ama bir araya gelip barış
sağlanabilir. Bu dördü diğerlerinden de destek
alarak bu çalışmaları yürütürler. Demokratik
Toplum Kongresi'nde görev alarak bu çalışmaları
yürütebilirler. Onlara, bu belirttiklerim benim
adıma düzenlenip iletilebilir. Kendilerine de
selamlarımı iletiyorum. Hatip'e de selamlarımı
söylüyorum. Bu çalışmaların içinde yer alır ve
destek verebilir. Kendisi ziyaret edilebilir.
Başkale
Belediye Başkanı İhsan Güler ve Diyarbakır
Cezaevindekilerin hepsine de selamlarımı
iletiyorum. Bana Newrozla ilgili çok sayıda kart
geldi, ben de herkesin Newrozunu kutluyorum.
Bismil'den de gelen mektuplar vardı. Bir şey
daha belirtmek istiyorum. Bismil ve Hasankeyf
halkı bu Ilısu Barajı'na karşı durmalı. Bunun
sulamayla ilgisi yoktur. Askeri amaçlı ve
stratejiktir. Sincan Cezaevinden gelen, Nilüfer
Şahin isimli Malatyalı bir kadın arkadaşın
mektubu var. Sanırım kendisi TKP-ML'den bize
geçmiş. Yazdıklarını oldukça beğendim, değerli
buldum, devam edebilir. Savunmalarımdaki Marx
değerlendirmelerimi yorumlamış. Doğru, Marx
emek-değer teorisi ve sosyoloji konusunda epey
kafa yormuş ve yetkindir ancak Marx ulus-devlet
ve endüstriyalizm konusunda sınıfta kalmıştır.
Nilüfer Şahin'e selamımı söylüyorum.
İstanbul'un
tüm ilçelerindeki halkımıza selamlarımı
iletiyorum. Istediğim kitaplar da gönderilirse
iyi olur.
Iyi
günler diliyorum.
Herkese
selamlar.
7 Nisan 2010
|