Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


  Demokratik Çözüm Gelişmezse Kürtler Çaresiz, Seçeneksiz Değildir 
 

Sağlık koşullarım daha önce belirttiğim gibi, farklı bir şey yok. Nefes alma sıkıntım devam ediyor. Burası için Kuyu demiştim, bu koşullarda kalmamın etkisi de var, nefessiz kalıyorum. Bu son günler çok sıcak olduğu için etkiliyor, oldukça havasız ve havası boğuk. Uyurken başımı ancak mazgal deliğine dayayarak nefes alabiliyorum. Bu şekilde oraya dayamasam, nefes alamıyorum, uyuyamıyorum. Sağlık durumu böyle ancak dayanacağız, bu şekilde ömrümü uzatmaya çalışıyorum. Büronun durumuna da biraz değinmek istiyorum. Büronun belli sıkıntılarının olduğu görülüyor. Kendisini tekrar gözden geçirmesi gerekiyor. Yaşadığımız günler tarihi günlerdir, bu günlere cevap olmak zorundalar. Sürece cevap olacak bir donanıma ulaşmak lazım. Yeniden yapılanmaya gidilmeli. Nicelik ve nitelik olarak kendisini güçlendirebilmeli. Anladığım kadarıyla kollektivizm sorunu var, kolektifleşememe durumu yaşanıyor. Kendileri, çalışmalarını kollektif bir tarzda örgütlemelidirler. Zamanımız olursa tekrar değineceğim bu konuya.

Bu boykot konusu yanlış anlaşılmasın, ben illaki şöyle olsun böyle olsun demiyorum, bu konuda herhangi bir kararım yok. Benim demek istediğim kendi aralarında tartışmaları, halkla yoğun bir şekilde tartışmaları, kendi kararlarını kendilerinin vermesi ve bu yönlü süreci netleştirmeleridir. Nasıl bir karar alırsanız alın ama tartışarak alın. Bu şekilde alacağınız bir kararın ne olacağı çok önemli değil. Önümüzde birbuçuk ay var, bu birbuçuk ay boyunca süreç çok tartışılmalıdır, burada kırkbeş gün kaldı. Bu tartışmalar geleceğinizi belirleyecektir. Bundan sonra bu tartışmaları bile yapmaya fırsatınız olmayabilir, bir buçuk ay sonra çok şey değişebilir. 

Yine şunu belirtiyorum önemli olan boykot kararı alıp almamak değil, soruna bütünlüklü yaklaşılıp yaklaşılmadığıdır. Ben bu soruna bütünlüklü yaklaşıyorum. Boykot talidir, asıl mesele varlığının kabul edilmemesidir. Burada BDP'nin referandum süresince asıl tartışması gereken konusu bu olmalıdır, yani Kürtlerin varlık-yokluk meselesidir. Asıl tartışılması gereken konu budur. Bu konuda kamuoyunda çok teknik-dar tartışmalar yapılıyor, çok basit usluplarla, evet ve hayırla sınırlı tartışmalar yürütülüyor. Bu çok önemli değil, evet de hayır da olsa çok önemli değil, asıl önemli olan sorun bunun ötesindedir. Önemli olan tarihsel bütünlükten kopmamaktır. Kürtlerin nerede nasıl kaybettiğini iyi anlamak gerekiyor. Bunlar anlaşılmadan, bilince çıkarılmadan günümüzü nasıl belirleyeceğiz? 1922'den bugüne tam 88 yıl boyunca ne oldu da Kürtler kaybetti?! Kürtler şu anda bu cumhuriyetin neresinde? Bu kaybedişin tek bir nedeni yok. Bu kaybedişte sonuçta sosyal, siyasal, sınıfsal, ekonomik, kültürel birçok  neden var. Kürt isyanları da oldu. Tek bir nedenle Kürtler bu hale getirilmedi. Ben tartışın derken bu hususları tartışın ve tarih bilincinizi oluşturun diyorum. Benim istediğim şey her problemi, tüm platformlarda kendi aralarında ve halkla birlikte tartışmalılar. Altı ay boyunca tartışın bütün problemleri çözersiniz. Kürtleri kim dışarıda bıraktı, neden bıraktı? Bu cumhuriyeti birlikte kurduk, Kürtler bu cumhuriyetin kurucu öğesidir deniliyor. Bunun tarihi kaybedişin, dışarıda bırakılmanın hesabını sormak gerekiyor. Madem bu cumhuriyeti birlikte kurduk diyorsun, madem kurucu üyeyiz, kardeşiz diyorsunuz, o zaman bizi anayasanın neresine yerleştireceksiniz? Demokratik anayasa eksenli bir süreç yürütülmeli. Baştan aşağıya yenilenmiş bir anayasa. Kendimize ait bir ana okulumuz dahi yok, bu nasıl bir kardeşliktir, böyle kurucu öğelik mi olur? Çanakkalede Kürtler savaştı, kurtuluş savaşında vardık, Sakarya'da vardık, cumhuriyetin kuruluşunda vardık, peki sonra ne oldu da Kürtler bu hale düştü! Bu belirteceğim birinci husus.

Şimdi ikinci hususa geçeceğim. Bu sürecin ana karakteri müzakeredir, müzakere olmadan bu sorun çözülmez, mutlaka müzakere olmalıdır. Çatışmasızlık sağlanmazsa, buna ortam hazırlanmazsa hiçbir gelişme olmaz. İşte görüyorsunuz ben daha önce de çatışmalar kentlere sıçrayabilir demiştim, hemen çarpıtıp işte “Apo tehdit etti” diyorlar. Böyle ucuz değil! Ben burada olabilecekleri belirtiyorum. Sen sorunu siyasi yollarla çözmezsen tıkanır ve sonucunda doğal olarak çatışmalar yükselir. Dörtyol'da İnegöl'de yaşandığı gibi çatışmalar, saldırılar, insanların yaşadığı yerlere, kentlere sıçrar. Çatışmaların kentlere sıçraması kır çatışması gibi değildir. Çok daha ağır sonuçları, tahribatları olur. Kent çatışması kır çatışmasından daha ağır sonuçlar doğurur. Ben buradan uyarıyorum, tehdit etti diyorlar. Ne oldu en sonunda kentlere sıçradı, hem de hiç beklenmeyen yerlerde Dörtyol'da, İnegöl'de -ki İnegöl Bursa'da Türkiye'nin en sakin, kimsenin bilmediği, beklemediği, en barışçıl yerlerinden birinde oluyor. Toplumda bir birikim var. Örneğin Yüksekova gibi bir yerde kent çatışması olursa ne olur? Yüzbin kişi bir anda sokağa dökülür, -insanlar silahlıdır, oradaki aşiretler biliyorsunuz her zaman silahlıdır- silahlı olurlar, halk arasına gerilla da karışırsa, uçaklar kalkar, bombalar, panzerler tarar, bir an da on bin kişi ölebilir. Bunun İstanbul, Mersin, Adana, Diyarbakır gibi kentlerde olması halinde durumun nasıl olacağını tahmin etmek güç değil. Diyarbakır kaynıyor değil mi?  Diyarbakır gençlerini böyle bir durumda kim durdurabilir? Ben Diyarbakır'ı biliyorum, Diyarbakır'ın gençleri bir hareketlendi mi, sokak aralarına yayıldı mı, aralarına bir de gerilla katılmışsa kimse durduramaz. Böyle şeyler gelişirse, kent çatışmalarına sıçrarsa, bir günlük bilanço otuz yıllık süreçteki bilanço kadar olur. O zaman böyle bir durumda asker-polis de halkın karşısında duramaz, ya memleketine kaçar ya birliğine çekilir. Daha çok uçakla, helikopterle, panzerle hareket eder. Ben bu tehlikeli sonuçlara işaret ediyorum, taraflara bunu söylüyorum, devlete de PKK'ye de bunu söylüyorum, olası tehlikelere dikkat çekiyorum. Bunlar sosyolojik tespitlerdir. Ben burada sosyolojik tespitler yapıyorum, tehlikelere işaret ediyorum. Bu toplum daha ne kadar kaldıracak bu yaşananları. Ben bu yaşananlardan üzüntü duyuyorum, sadece PKK'liler için değil ölen polisler-askerler için de üzülüyorum. Ama yetmiyor. Bu sorunu ya çözeceksin ya da bunlar doğal olarak yaşanır. Bu anlattıklarım  Türklerle de paylaşılmalı, Öcalan tehlikelere işaret ediyor, demek lazım. Yine demokratlara, Türkiye'deki sosyalistlere, aydınlara çağrı yapılmalı, bu konuda sadece fikirlerini dile getirmekle yetinmesinler, sorumluluk da alsınlar. Görüşülen aydınlara-yazarlara, Öcalan tüm bu gelişmelerden ve olabileceklerden endişelidir, kaygılıdır, bunlardan memnun değil. Bunların yaşanmaması için, sorunun çözümü için gece gündüz düşünüyor, çabalıyor, hatta bir saat bile uyuyamıyor, denilmeli.  Benim bu gelişmelerden rahatsız olduğumu, bunları aşmaya çalıştığım belirtilmeli. Devlet de PKK’ de bildiğini okuyor. İşte görüyorsunuz iki taraf da beni dinlemiyor, aldıkları kararları uyguluyorlar.  Denilirki, Apo devlet ile PKK arasında boğuluyor, bunları aşmaya çalışıyor. Şu andaki durum bıçak sırtında bir barış, barıştan ziyade bıçak sırtında bir durumdur. Bu bıçak her an batabilir, zaten batıyor da. Çözüm gelişmezse bıçak her iki tarafa da şiddetli batar. Yani bu işi, bıçak sırtında yürütüyoruz. Bu nedenle tüm kesimlere “Öcalan'ın sesini duyun” diyorum.  

Bu sorunun çözümü için ben daha önce de önerilerimi belirtmiştim. Meclis önce bu sorunu gündemine alıp bazı ilkesel kararlar almalıdır. Sonra iki şey yapmalı, bir Kurucu Meclis oluşturmalı, ikincisi Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu. Bunlar yapılmadan sorun çözüm yoluna girmez. Bunlar sağlanıp gerekli yasal adımlar atılırsa bir ortam oluşturulur, ardından KCK'de, PKK'de silahlı güçlerini Birleşmiş Milletler gözetiminde güvenli bir yerde toplar, çözüm süreci böyle gelişir. Benim buna gücüm yeter, ben bunu yapabilirim. Bu görüşlerim basında, televizyonda bol bol işlenmeli, aydınlara, yazarlara anlatılmalı. Onlar bunu bilsin, eğer koşullar oluşturulursa bunu yapabilirim. Aksi taktirde son günlerde şahit olduğumuz gelişmeler cereyan eder. Sonra da bana gelip, bu sorunu çöz, ancak sen çözebilirsin diyorlar. Devlet bir taraftan bana gelip bu sorunu sen çözersin diyor, diğer taraftan PKK benim ağzımın içine bakıyor, benden bekliyor. Bu koşullarda benden bir şey istenemez. İki tarafa da sesleniyorum; bu koşullarda yaşayan birisinden bir şey istemek ahlaki, vicdani, insani değildir, bu demokratça bir yaklaşım da değildir. Bir insana bu koşullarda bu kadar sorumluluk yüklenemez, el insaf! Devlet başarısızlığını, PKK de yetersizliğini bana yüklüyor. Benim burada rol almam isteniyorsa bilgi edinmem lazım. Ancak avukatlarımla sınırlı olarak görüşebiliyorum. Ben buradan gerillaya ulaşabilmeliyim ki rol alayım. Bir şey yapabilmem için gerillaya ulaşmam gerekir, bu eşyanın doğası gereğidir. Hiçbir şeye hakim değilim, ben nasıl çözeyim sorunu bu koşullarda? Bu bana da haksızlık, demokratça bir yaklaşım değil.  İşte  koşullarım ortada, bu koşullarda ben rolümü oynayabilir miyim, oynayamam değil mi?

Sorunu BDP ile çözebiliyorsan çözebilirsin, sorunu PKK ile çözebilirsin ancak görülüyor ki onlarla çözemiyorsun, onların çözüm gücü yok ama benim rol almamı istiyorsan da Meclis'te bana ilişkin ilke kararı çıkarırsın. Bunun dünyada örnekleri var. Ben bu koşullarda rol alamam, gerillaya ulaşmam gerekir. Bu konular hakkında konuştuğumda, suç sayılıyor, rahat bir şekilde konuşamıyorum, iletişime geçemiyorum, onun için sorunun çözümünde rol almam isteniyorsa Meclis bu konuda benim için bir ilke kararı almalıdır. Doğru düzgün haberleşme araçlarım bile yok. 12 yıldır televizyon yok, diğer arkadaşlar telefon edebiliyorlar, ben bundan bile faydalanamıyorum. Bu koşullarda nasıl rol oynayabilirim? Kaldı ki, artık yaşım da ilerliyor.   Buna cezaevi koşullarını da eklersek daha fazla rol almam imkansızlaşıyor. Bir de şu bilinmeli ki, fiziksel durum bir yere kadar, ben ebediyen olmayacağım.  Olsam da aynı zindelikte, sağlıkta her zaman olamam. Burada her hafta gelip sağlık durumumu soruyorsunuz. Benimle ilgileniyorsunuz, defalarca söyledim, benimle ilgileniyorsanız bunun hakkını vermelisiniz. Yoksa sağlığı bozulan sizler olursunuz, sizin sağlığınız bozulur. Önemli olan toplumsal sağlığınızdır, toplumsal sağlık olmazsa  o zaman benim değil sizin sağlığınız bozulur, böyle bakmalısınız. Dediğim gibi benim sağlığımla ilgileniyorsunuz ama sizin sağlığınız iyi değil, benim sağlığımla ilgileneceğinize kendi sağlığınızla, toplumsal sağlığınızla ilgilenin.  

Ben daha önce 31 Mayıs'ta çekileceğim derken biraz da yaş ve sağlık koşullarımı düşünerek bu kararı verdim. Benden çok şey bekleniyor. Benim birdenbire çekilmem durumunda bir patlama olabilirdi, benim yokluğum durumunda olabilecek bir kaosa engel olmak için yavaş yavaş çekilmem ve hareketi, halkımızı buna hazırlamam gerektiğini düşündüm. Ben bu şekilde daha ne kadar yürütürüm bilemiyorum. Ama her defasında benden rol almam isteniyor, işte 2005'te bana mektup yazmalısınız, ateşkes ilan etmelisiniz, deniliyordu. Ben de bunu kabul ettim. Ama gelinen aşamada bir çözüm yok. Ne devletin bu sorunu çözmeye ne de PKK'nin devrimi yapmaya niyeti yok. Artık halk bezmiş durumda. Mehmet de geldi buraya, gerilla cenazelerine katıldığını söyledi, orada halkın artık zorlandığını, ne olacaksa artık olsun dediğini, bu duruma tahammülünün kalmadığını, bezginliğin olduğunu söyledi, değil mi?

Bu karşılıklı, iki halkda da var.  Halk aç, yoksul, yorgun, yıpranmış ne yapsın, çözüm istiyor. Bu çatışmalardan bu kaostan en fazla yoksul halkımız etkileniyor. Artık halkımız bu yoksulluktan, açlıktan dolayı başkalarının yüzüne bile bakacak durumda değil. Bu çatışmalar yükselirse binlerce insan ölür. Hakkari'de bir günde on bin insan ölür kimse kendini kurtaramaz. Birkaç holding sahibi Kürt var, onlar işte bir-iki saat içinde pılını pırtını toplar, kaçıp giderler, onlara bir şey olmaz. İşte o Diyarbakır'daki avukatlar örgütünü de bu yüzden çok eleştirdim, soruna doğru yaklaşmıyorlar, sadece açıklama yapmakla yetiniyorlar, sadece açıklama bu sorunu çözmez, böyle avukatlık olmaz. Eğer çatışma derinleşirse, kaos büyürse işte Siirt-Pervari gibi şehri ele geçirirlerse senin avukatlığının da bir anlamı kalmaz. Ticaret Odası da sadece açıklama yapıyor. Onlara, böyle bir durumda kaçabilecekleri yer bulamayacakları söylenmeli, nereye kaçacaklar?  Bu nedenle açıklamaları sadece bize yönelik değil, devlete yönelik de olmalı, devlete de çözüm önerileri ile baskı uygulamalılar. Demokratik çözüm gelişmezse Kürtler çaresiz, seçeneksiz değildir, kendi başlarının çaresine bakarlar. Artık ne olacaksa olsun. Devlete sesleniyorum, bu sorunu çözeceksen çöz imha edeceksen et! PKK'ye de sesleniyorum, devrim yapacaksan yap teslim olacaksan da ol! Artık bu işi uzatmanın manası yok, artık toplum bu çözümsüzlüğü, oyalamayı kaldırmıyor. Ben burada yedi-sekiz yıldır dört kez bana bekleyin dediler, her seferinde seçim var, işte bir örnek vermek gerekirse “hele bekleyin bir Cumhurbaşkanı süreci geçsin” dediler. Ama sonuç ortada. İşte Karasu'nun da dediği gibi bizi oyalıyorlar durumu budur. Ben burada 12 yıldır sabrettim, sorunun çözümü için gece-gündüz uğraştım. Burada sabırla barışı toplumsal çözümü gerçekleştirmeye çalıştım, bu sabrı gösterdim, ancak benim de bir sınırım var. Bir kerede her şeyi bozabilirim, kim ne yaparsa yapsın diyebilirim. O zaman gelip burada beni bir saat içinde öldürebilirler de  hiç umurumda değil, bundan da korkmuyorum. Ben refarandumdan sonra oyalamaya izin vermeyeceğim. Artık boğazıma kadar geldi yeter. Ben Heso Hüso değilim, gerektiğinde 12 yıl daha dayanırım, gerektiğinde bir saniye bile sabretmem ve oyalamayı asla kabul etmem. İşte referandumdan sonra bu sefer işte önümüzde seçim var, seçime az süre kalmış bahanesiyle oyalamayı kabul etmeyeceğim ve kesinlikle de refarandumdan sonra uyarı olmayacak. Aksi taktirde Kürtler kendi başlarının çaresine bakacaklar. Çözüm gelişmezse işte Dörtyol İnegöl gibi olaylar olur. Halkta yoğun bir tepki var.Kamuoyunda Türklerde ve Kürtlerde bir ruhsal kopuşun olduğu  belirtiliyor. Evet, daha fazla kaldırılamaz, ruhsal bir kopuş var. Tabi her iki tarafta da bir birikim var.

Bu nedir, halk kendisini nasıl savunacak, bu nasıl olur, halk kendi başına kendisini nasıl savunacak? Bu sorumsuzluktur, KCK’de BDP de bu tarzda bir açıklama yapmış herhalde. Böyle olmaz.

Güney’dekiler, böyle Amerika'ya, başka güçlere dayanarak bir yerlere geleceklerini sanıyorlar ama o destekleri çekildiğinde iki saatte yok olurlar, onların da can güvenliği yoktur. Amerika kendi çıkarlarını korur onları korumaz. Bu görüşlerim Barzani’ye iletiliyor  değil mi?

Hemen görüşlerim iletilmeli. Benim ulusal konferansa ilişkin FKÖ tarzında bir önerim var. FKÖ gibi sadece silahlı bir örgüt değil, diplomasisi, yürütmesi ve savunması olan bir örgütlenme olacak. Burada ben üç şey öneriyorum:

1-Ulusal Konsey oluşturulmalı.

2-Yürütmesi oluşturulmalı, tam Hükümet değil, yürütme olabilir, işlerin yürütülmesi ve diplomatik bağlantıları, ilişkileri sağlayacak, pratik işleri görecek bir yürütme oluşturulabilmeli, bu yürütme dar tutulmalıdır.

3-Savunma güçlerinin bir araya getirilmesi, ortak bir savunma oluşturulması gerekiyor. Güçlerin daha önceki gibi karşı karşıya gelmemeleri ve birbirleriyle savaşmamaları, biliyorsunuz daha önce güçlerimiz biribirleriyle savaşmıştı, ayrı olan savunma güçlerinin Kürtlerin savunması için ortaklaştırırlar, birbirlerinden haberleri olur. Bunların yanında daha önce belirttiğim ulusal kongre, teorik ilkeler var, beş ilke şartı biliniyor. Bunlar tartışılmalı. Daha önce belirttiğim demokratik konfederalizm tarzında sınırlarla oynamadan Kürtlerin yaşadığı her yerde demokratik örgütlenmeler oluşturulur. Kürtlerin yaşadığı her yerde devletin sınırlarıyla oynanmadan, ayrı devlet olmadan, sorunlarının demokratik çözümü esas alınarak örgütlenirler. Ben bunu Suriye'deki, İran'daki Kürtler için de söylüyorum onlar da bu kongreye katılırlar. Ben savunmalarımda da bu konuya değindim, bundan da faydalanılabilir. Güney Afrika'da da Afrika Ulusal Kongresi var. Buna benzer örnekler dünyada var, bu örneklerden de yararlanılabilir. Artık zaman birlik zamanıdır.

DTK BDP gibi bir siyasal parti değildir. Bir parti iktidara gelmek için vardır, DTK'nın böyle bir misyonu yoktur, yani bir siyasal parti değildir, sivil toplum kuruluşudur. Amacı toplumun demokratikleştirilmesidir. DTK'nın yasal zemine oturtulması gerekir, bu konuda örnekler var. DTK her kesimden Kürdün içinde kendisini ifade edebildiği bir sivil toplum kuruluşudur. İşte 650 sivil toplum kuruluşu deniliyor. İşte bu 650 sivil toplum kuruluşu DTK içerisinde kendisini ifade edecek. O Diyarbakır barosu da ticaret odası da hepsi DTK'nın içinde olacak kendisini orada ifade edecek. DTK sivil toplum örgütlerinin bir üst çatısı olmalı. DTK'da talepler ortaklaştırılır ve kendi içlerinde bir komisyon kurup, Cumhurbaşkanı'na, Başbakan'a, ilgililere taleplerini iletir, ortak bir ses olurlar. DTK'nın ayrı, bağımsız bir yeri olmalı, gerekirse yeniden başvuru yapılmalı, tüzüğü olmalı, yoksa hazırlamalı, tamamiyle bir sivil toplum kuruluşu şeklinde çalışmalıdır.  Ahmet de Aysel de Yüksel de bu temelde kendilerine güveniyorlarsa bu işi yapsınlar. Hatip'e de özel selamlarımı iletiyorum, durum izah edilmeli, birbirleriyle koordineli şekilde çalışırlar. KCK farklıdır, KCK illegaldir, silahlıdır, kesinlikle DTK'ya sızmamalıdır, buna özen göstermelidir. KCK bütün parçalardaki Kürtlerin silahlı örgütlülüğünün ifadesidir. 

KCK iddianamesi gönderilip-gönderilmemesi o kadar önemli değil. Zaten onlar KCK'yi savunmuyorlar. Herhalde savunmalarını demokratik toplum üzerinden yapacaklar.

Lahey Adalet Divanı Kosova'nın tek yanlı bağımsızlık kararını biliyorum. Cemil Bayık'ın “demokratik özerklik ilan edeceğiz” açıklaması vardı. Bir çözüme gelinmezse işte Kosova da bir örnektir, bu tarz şeyler gelişebilir. İşte benim Kürtler kendi başlarının çaresine bakarlar dediğim de budur. Kürtler birlikte yaşamaktan yanadırlar, ayrılmaktan yana değiller hatta biz eski Misak-ı Milli'yi de dahil ederek birlikte bir çözüm istiyoruz. Ancak birlikte yaşama isteği tek başına anlam ifade etmez, bunun karşılıklı olması, hukukunun olması, gereklerinin yerine getirilmesi lazım. Madem birlikte yaşıyorsak bu birlikte yaşamanın yasal bir evlilik şeklinde olması, anayasal ifadesinin olması gerekir. Kadın örneğinden de yola çıkarsak; evlilikte bir kadın her gün dayak yer, hakarete uğrarsa ya kaçar ya da bu durumu kabul etmez boşanır. Kürtlerin durumu da böyledir. Eğer Kürtleri inkar edersen, hiçbir hakkını vermezsen Kürtler de bunun gereğini yapma hakkına sahiptir.

Urfa'da bir genç kendini yakmış herhalde. Erkan Gönültaş. Ben bu tür yakma eylemlerini tasvip etmiyorum ama direnişlerine saygı da duyuyorum ama direnişin bir çok çeşidi var, daha değişik direnebilirler. Erkan'ın vücudunda işkence izleri varmış, deniliyor. Ailesine ve halkımıza başsağlığı diliyorum.

Günlük gazetesi çıkıyor herhalde. Başında Filiz Koçali mi var? Günlük gazetesi işletilebilir. BDP'liler Günlük gazetesine yazabilir. Nitelik olarak güçlendirin, içeriğini zenginleştirin. Her partinin bir basını var, BDP bunu bilmeli, siyasal faaliyetlerini Günlük'e yansıtmalıdır. Özgür Halk'a selamlarımı iletiyorum. Dipnot Dergisinin yeni sayısı çıktı mı? İsmi değiştirilebilir. Bir demokratik çözüm platformu haline getirilebilir. Sanırım gelecek hafta Aram'ın anması olacak. Bulunduğu yerde anma olacak ayrıca Diyarbakır'da bu sene çok görkemli, kalabalık, geniş katılımlı bir anması olmalıdır.

Cezaevinden çıkanlar, yeni çıkanlar, dostlarımız özel selamlarını bundan sonra getirebilirler. Barış Grubu'ndan kimse çıktı mı? Haydar Ergül hala cezavinde değil mi? Aysel'in durumu nasıl, Dersimde midir? Tabi Dersim'de inanç akademisinin işlevi önemlidir. Ben sadece Dersim için değil o bölge için belirtiyorum. Bildiğim yerlerdir. Bu akademi o bölgenin tüm kültürlerini, inançlarını geniş şekilde temsil eden bir merkez olsun. BDP’de desteklesin.

Hakkarili ve Yüksekovalı çocuklara selamlarımı ve cezaevindeki arkadaşlara selamlarımı iletiyorum.

İyi günler.

Herkese selamlar.

28 Temmuz 2010

 

 

   
   
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com