![]() |
||||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||||
Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak
|
Rolümü Oynamam İsteniyorsa ‘Sağlık, Güvenlik, Özgür Hareket Etme’ Şartları Yerine Getirilmelidir! Sağlığım soruluyor. Boğuşuyorum, nasıl boğuştuğumu bilseler. Önemli olan bizim bu boğuşmadan nasıl bir sonuçla çıkacağımızdır. İran güçlerinin Kandil operasyonunun 16 Temmuzdan beri devam ettiği söyleniyor. Dola Koke, Xınere, Xakurka yönelik yoğun bir saldırı yapılıyormuş. 30 bin kişilik güçle yüksek bir teknoloji kullanarak saldırı gerçekleştiriliyormuş. Çatışmalarda 3 general de dahil 150 İran askerinin öldüğü söyleniyor. 13 gerilla da yaşamını yitirmiş. Basında çıkan haberlere göre kış aylarında İran ile Türkiye, Irak da haberdar edilerek bir toplantı gerçekleştirmişler. Kandil'e saldırma kararı alınmış. Güneyli güçleri de çağırmışlar ancak Güneyli güçler direkt bu saldırının içinde yer almayacaklarını söylemiş. Tahmin ediyorum Türkiye de bu işin içinde. Başka kimler olabilir? Basında yer alan bilgilere göre, tüm çatışma süresi boyunca ABD insansız hava araçlarıyla Türkiye üzerinden İran'a istihbarat desteği veriyormuş. Belli ki, Ankara bu işin içinde. Alçakça bir saldırıdır bu. Bu iğrenç bir saldırıdır. Bu iğrenç saldırıyı da İran şimdilik üstlenmiş durumdadır. Bu saldırı sadece Kandil'e dönük bir saldırı değil, dört parçadaki Kürtlerin özgürlük damarını kesmek istiyor, bitirmek istiyor bu saldırıyla. Gerilla kendisini korumasını bilir, savaşır. Kandil'i buradan uyarıyorum. Gerillacılık oynamasınlar, aktif savunmayı, pasif savunmayı artık bıraksınlar, İran'ın şu anki durumu Saddam'ın durumuna benziyor. İran Kürt özgürlük damarını kökten bitirmek istiyor, çok tehlikelidir. Evet bu bölgesel boyuta sahip bir saldırıdır. Türkiye İran'ı sahaya sürüyor ama İran tehlikesinin farkında da değil. İran çok tehlikeli oynuyor, Türkiye'de bunu anlayacak kimse yok. Hükümet, zaten onun derdi başka, gündemi başka, gününü kurtarma peşinde. İran burada durmayacak Kürtlerden sonra Türkiye'yi de baskısı altına almaya çalışacak. Çünkü İran bölgede taa İsrail'e kadar hegemonyasını kurma peşindedir. Türkiye bunu anlamıyor, tehlikeli oynuyor. ABD'nin politikaları da iğrençtir. ABD objektif olarak İran'a yardım ediyor, İran ile aynı tarafa düşüyor, Kandil’deki siviller de korunmalı, ailelerin güvenliği sağlanmalı. Orada sivillerin zarar görmemesini sağlasınlar, sivilleri oradan gerekirse çıkarsınlar. Uluslararası kuruluşların dikkatini İran'a çekmeli, bu konudaki çalışmaları da yapmaları gerekir. Güneyli güçler de sessiz kalıyorlar, uyarmalılar. Türkiye İran üzerinden Kürtleri halletmeye çalışıyor. Bölgesel bir plan bu. Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırmak istiyorlar. İran bu saldırıyla ABD ve İsrail'e de yakınlaşma, işbirliği mesajı veriyor. Yine Ahmedi Nejat, mollalar Amerika ve İsrail'e karşı Türkiye'ye de mesaj veriyor, yanına çekmeye çalışıyor. Şimdi kendi gündemime geleyim. Açık bir şekilde KCK'ye de devlete de söylüyorum. Beni taşeron olarak kullanamazsınız. KCK beni taşeron olarak kullanıyor. AKP de gelen heyeti taşeron olarak kullanıyor. Her iki taraf da beni taşeron olarak kullanmaya çalışıyor. Ben burada pratik önderlik yapamayacağımı bu şartlarda bunu sürdüremeyeceğimi söylemiştim. Ama bugünkü toplantımızı da bu konuya ayıracağım. Her iki taraf da bana bir şeyler söylüyorlar, bana mesaj yolluyorlar. Devletin-AKP'nin zaten ne yaptığı ortada. Kandil de bana “yazdıklarından çok istifade ediyoruz, önümüzü aydınlatıyorsunuz” diyor. Her iki taraf da beni idare ediyor. Aslında bu bir şantajdır. Kandil beni taşeron olarak kullanıyor. Devlet de heyeti taşeron olarak kullanıyor. Her iki taraf da beni taşeron olarak kullanıyorlar. Her iki tarafın beni taşeron olarak kullanmasına son veriyorum. Bugün itibariyle buna son veriyorum. Benim yapacaklarım bitti. Bundan sonra benim rolümü sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması gerekiyor. Artık bunlar olmadan hiçbir şey yapmıyorum. Bu tarihi bir görüşmedir. Bu şekildeki pozisyonum devletin “ali menfaatleri”ne de Kürtlere de zarar veriyor. İsmail Beşikçi “Öcalan bu şartlarda orada yönetemez, yapamaz, içeriden pratik önderlik yapılamaz.” diyordu. Doğru söylüyordu. Bu koşullarda barış görüşmesi yapılamaz. Benim durumum Güney Afrika'daki Mandela'ya benziyor. Durumum onunki gibidir. Desmont Tutu Mandela'ya “özgür olmadan bu işe girişmeyin, tehlikelidir” diyordu. Doğru söylüyordu. Ama sonra Mandela'nın önünü açtılar. Ben de özgür olmadan, özgür hareket etmeden bu barış işine girişmem, kalkışmam. Bundan sonra doğru değil. Biliyorsunuz Güney Afrika'da Mandella'ya gerekli koşulları sağladılar o da rolünü oynadı. Mandela'nın rolünü oynaması için De Clerk de önemli şeyler yapmıştı. Türkiye'de De Clerk rolünü oynayacak kimse yok. Bırakın De Clerk'i Erdoğan şu anda Çiller rolüne soyunmuş. Operasyon üzerine operasyon yapıyor. Heyet de üzerine düşeni yapmadı. KCK de üzerine düşeni yapmadı. Bu şekilde yol da alamıyoruz. Ayrıca zarar da veriyor. “Devletin ali menfaatleri” deniliyor ya, devlete de zarar veriyor. Kürtlere de zarar veriyor. Bu şekilde bu koşullarda daha fazla sürdürmem Kürtlerin yararına değil. Ben her iki tarafın da işlerini kolaylaştırdım, onlara öneriler sundum, onlara çözüm yolunu gösterdim, protokoller sundum, işlerini kolaylaştırıcı adımlar attım. Eee daha ne yapayım? Daha fazlasını ayda yılda bir burada bir saat konuşarak mı yapacağım! Daha ne yapayım? Ama her iki tarafın da tavırları başka. Beni de burada taşeron gibi kullanıyorlar. Her iki taraf da beni idare ediyor. Ben idare edilecek birisi değilim. Bunu böyle bilsinler. Ben Kürtlerin onuruyla oynanmasına izin vermem, buna hiçbir şekilde müsaade etmeyeceğim. Daha önce bana haber gönderildi. Ateşkes yapıldı, üzerinden beş yıl geçti. Herkes bilsin “Öcalan artık taşeron gibi kullanılmaya son veriyor, artık buna izin vermeyecek” Kandil de BDP de şunu bilmeli. İkide bir “biz halkı tutamıyoruz, biz kitleyi zor durduruyoruz, kitle patlama noktasındadır” diyorlar. Bırak o zaman patlıyorsa patlasın. “Sorun çözülmezse devrimci halk savaşını başlatırız, savaşa da barışa da hazırız” diyorlar. Seni tutan mı var. Yap, Yapar mısın yapmaz mısın sen bilirsin. Ama bu şekilde daha fazla benim üzerime yıkma. Türkiye de, ikide bir “bitireceğiz, şöyle bitireceğiz” diyor. Eğer bitirmezsen senden daha rezili yoktur. Hükümete yakın medya, son dönemlerde “Hükümet Kürt sorununu çözmek istiyor, bu konuda adım atacak ancak örgüt bunun önünde engeldir. Bu engelin ortadan kaldırılması lazım” türünde sürekli yazılar, haberler çıkıyormuş. Bu konuyu işliyorlarmış. Fehmi Koru, bir kaç gün önceki yazısında Sri Lanka örneğini vermiş. Evet, doğrudur. Hükümet, bitirmek için ne yapıyorsa yapsın, özel timleri, polisi devreye sokuyormuş, bilmem dört kuvveti bir kuvvete bağlıyormuş, üçüncü kuvvet yaratıyormuş, ne yapıyorsanız yapın. İşte dün başbakanlıkta yine zirve yapmışlar. Ne karar aldıklarını bilmiyorum. Ama bu şekilde ben yokum. İşte “Sri Lanka gibi olacak” diyorlar. Eğer üç yüz uçağı kaldırıp Kandil'i bombalamazsan, bitirmezsen sen de şerefsizsin. Sen de hazırsan Sri Lanka olmadığını ispatla o halde. Ben taşeronluk yapmayacağım. Heyete de söyledim, Erdoğan'a da çağrı yaptım. Gerillayı güvenli bir alana çekeceğim demiştim. Ama buna dahi imkan tanımadılar. Kamuoyu bunu iyi bilmelidir. “ben silahlı güçleri güvenli bir yere çekeceğim” diyorum. Buna dahi cevap vermiyorlar. Ben daha ne yapayım. AKP savaş istiyor, çözüm istemiyor. Bu şekilde Başbakanın o çokça değer verdiğiniz anaların gözyaşları böyle dinmez. Anaların gözyaşını dindirmek için silahlı güçleri güvenli bir yere çekeyim diyorum, buna bile cevap vermiyorlar. Tersine her gün operasyonlar var, çatışmalar yaşanıyor, asker, gerilla ölüyor. Kanın aktığı yerde barış nasıl gelişir? Başbakan'ın kurmaylarına da açık mektubumdur. Eğer gözyaşının dinmesini istiyorsanız, gerillayı güvenli bir yere çekmemin yolunu açın. Böyle yaparsanız bir hafta içinde çözeriz. Ahmet Altan da yazısında savaşın gümbür gümbür geldiğini bunu durduracak tek kişinin ben olduğumu yazıyor. Iyi de ben burada ayda yılda bir yaptığım bir iki saatlik görüşmeyle mi bunu başaracağım. Yapabiliyorsa bu koşullarda gelsin kendisi yapsın. Ona söylenmeli. Öcalan'ın rolünü oynamasi için Hükümetin adım atması lazım, irade göstermesi lazım. Onlar da üzerine düşeni yapmalı. Hem bu koşullarda hem de tek taraflı nasıl olacak? Bu liberal aydınlardır, onlara söylüyorum. Böyle şey olmaz. Herşeyi bana yüklüyorlar. Herşeyi benden bekliyorlar. Bu koşullarda ne yapabilirim? Elimde çözmek için bir değnek yok ki? Bir hayvanı dürtmek için bile elinizde bir değnek olmalıdır. Benim şu anki durumum, sussuz bir havuzda yüzmeye benziyor. Havuzun içinde su yok ama bana yüz diyorlar, sürekli yüz diyorlar. Nasıl yüzeyim bu şekilde, böyle şey olur mu? Böyle olur mu? Ben bu şartlarda daha fazla ne yapabilirim ki! Bu koşullarda yapabileceklerim sınırlı olur. Bu neden görülmüyor? Ama başka sorumluluk alan da yok. Kimse de durumu kamuoyuna iyi anlatmıyor, iyi aydınlatmıyor. Benden sussuz havuzda yüzmemi istiyorlar. Hatta benden havada yüzmemi bekliyorlar. 30 yıldır Kandil tüm yükü omuzuma atmış. Kandil'i de uyarıyorum. 30 yıl dışarıda 13 yıldır da burada sırtımda taşıyorum. Benim bu önderlik tarzıma alışmışlar. Benden benim bu önderlik tarzımdan sürekli yardım almaya alışmışlar. Beni sürekli çalıştırıyorlar. Ama artık kendilerine daha fazla yardımcı olamam. Böyle anlayışı kabul etmiyorum. Bu şekildeki gerillacılığı da kabul etmiyorum. Savaşırlar mı savaşmazlar mı, güçleri var mı yok mu ne yaparlar bilemem. Ama ben bunu bu şekilde daha fazla da devam ettiremem. Onlara daha once de söyledim. Bu da onlara gönderdiğim son mesajımdır. Gerillaya da sesleniyorum, süreci iyi anlasınlar, değerlerimize bağlı olsunlar ona göre süreci sahiplensinler. Osman, Botan o kaçkınlar, alçaklar bir sürü gerillayı, değerlerimizi heba ettiler, sonra da kaçıp gittiler. Buradakiler de BDP onlar bu kadar konuşacaklarına doğru dürüst karar versinler, kararlarını da uygulasınlar. Ben heyete de anlatmıştım. Benim bu şartlarda daha fazla sürdüremeyeceğimi anlatmıştım. Heyetle herhalde bir kez daha görüşürüm. Bu kararımı onlara da anlatacağım. Bundan sonra kendileri her iki taraf, devlet ve Kandil anlaşabilirlerse anlaşsınlar. Bundan sonra bu koşullarda ben yokum. Kendi aralarında anlaşıyorlarsa anlaşırlar, savaşıyorlarsa savaşırlar, ben karışmıyorum. Benim rol almamı isterlerse üç şartım var; sağlık, güvenlik ve özgür hareket etme. Bu üç şartı sağlayabiliyorlarsa ben devam ederim. İki taraf da rolüm konusunda anlaşırlarsa, sağlık, güvenlik, özgür hareket alanı yaratırlarsa, rolümü oynarım. Bu şartları sağlayamıyorlarsa ben daha fazla devam etmem. Ben bir tek ananın dahi gözyaşının dökülmesini istemiyorum. Bir ananın gözyaşının dökülmesi bana acı veriyor. Türkiye kamuoyunun şunu bilmesini istiyorum. Ben başbakana “çözüm için gerillaları bir yerde toplayalım, sorunu hemen bir haftada çözelim” demiştim. Ama başbakandan ses yok. Başbakanı itham ediyorum. Barış istemiyor, her türlü kolaylığı sağlamamıza rağmen barışa yanaşmıyor. Aydınlar, yazarlar bunu iyi bilmesi lazım. Ne yapayım daha? Bu söylediklerim iyi anlaşılmalı. Bu hafta söylediklerim tarihidir. Önümüzdeki hafta isterseniz gelmeyebilirsiniz. Bedirhanilerle ilgili yazıyorsunuz. Ama bu günü derinlemesine ele almıyorsunuz. Celadet Ali Bedirhan, meseleyi iyi biliyordu, iyi anlamıştı, iyi araştırmıştı. Mustafa Kemal'e mektup da yazmıştı. Ama elinden bir şey gelmiyordu. O dönem cılız kaldı. Fazla bir şey yapamadı. Ama ben bu şartlarda herşeye rağmen dünya kadar şey yaptım. Bu görülmüyor mu? Cengiz de bir şeyler yazmış, bir şeyler anlatıyor ama o da derinliğini anlamamış, çok yetersiz kalıyor. Hepiniz birbirinize benziyorsunuz. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. Bugünkü konuşmamı Evrim Demir anısına yapıyorum. Bu konuşmayı ona adıyorum. Bu süreci en iyi anlayan Evrim Demir'dir. Alın işte genç bir kız, 18 yaşında ama herşeyi, bu süreci, olup-bitenleri en iyi o kavramış. Ve kavradığı gibi kararını vermiş gereğini yapmış. Daha fazla söze de gerek yok. Evrim süreci anlamıştı ama KCK, PKK, BDP, DTK bunlar anlamış değil. Evrim gibi bile olamıyorlar. Bu sürecin gerçek anlayanı ve öncüsü Evrim Demir'dir. Mustafa Malçok da aynı şekilde. Her ikisi de çok genç ama öncüdürler. Saygı duyulacak öncülerimizdir. Bize bu süreçte öncülük edecek en iyi kişilerdir. Her ikisini de saygıyla anıyorum. Bu Burkay, Kaya gibi alçaklar da hala sırtımdan geçiniyorlar, hala beni kullanarak varlar. O Kayalar onlar burada iken herşeylerini biz karşılıyorduk. Her türlü imkanı sağlıyorduk. Orada da bizim sırtımızdan geçindi. Şimdi de 13 yıldır benim sırtımdan yaşatıyorlar kendilerini. Hiçbirşey yapmıyorlar ama yine de bana saldırıyorlar. Şu anda bile sırtımdan geçiniyorlar. Bu sayede Türkiye'ye dönüyorlar ve hala bana saldırıyorlar! Savunmalarımda epistemolojik açıdan yenilikler var. Diyalektiğe yeni bir yorum kattım. Aslında sınıfsal açıdan Marks olaya kendi koşulları üzerinden yaklaştı. Bu nedenle kaba ve katı bir diyalektik yorum geliştirdi. Antagonizma tartışmaları önemlidir. Ama Marks'ın anladığı anlamıyla antagonizma doğru değildir. Bizim bakış açımıza göre doğada hiçbir şey tamamen yok olmaz. Birbirini besleme daha önemlidir. Yıkıcılık doğru değildir. Birbirini tamamen yok etmek doğru değildir. Zaten biliyorsunuz doğada mutlak yokluk yoktur, mutlak kesinlik de yoktur. İki ucun yok etme temelinde birbiriyle mücadelesi doğru değildir. Bazı filozoflar bu mücadelenin kendisinin özgürleştirici olduğunu söylüyorlar. Doğrudur. Bu mücadele yaratıcıdır ve özgürleştiricidir. Ama doğada esas olan, %99 karşılıklı beslemedir. Çatışma ise yüzde birdir. Bu açıdan Marks'ı eleştirmek lazım. Onda herşey siyah beyazdır. Ama mesela doğadaki renkleri düşünelim. Ak ile siyah reklerini örnek verelim. Siyah bir renk değildir, beyaz da bir renk değildir, bunlar birbirlerini solumayla varoluyorlar. Bunların dışında bir sürü renk vardır. Dolayısıyla mutlak karşıtlık doğru değildir. Siyaseten sınıfsal açıdan da mutlak karşıtlık doğru değildir. Savunmalarımda genişçe yer verdim. Bu proloterya diktatörlüğüne götürür. Oysa biz demokratik moderniteyi savunuyoruz. Savunmalarımda iktisadi alanı da işledim. İktisadi anlamda Braudel'den aldığım kavramları da işledim. Braudel de kapitalizmi eleştiriyor. Tekel karşıtlığını o da ele alıyor. Bu iktisadi alan Braudel'e bakılıp daha da zenginleştirilebilir. Sosyal Piyasa kavramını Braudel'den aldım. Kendimce geliştirdim ve zenginleştirdim. Kapitalizmin piyasa ekonomisine ve sömürüsüne karşı emekçiden yana bir kavramdır bu. Dünya Bankası onlar kullanmış olabilirler ama benim dediğimin bunlarla ilgisi yok. Sahte liberaller bu kavrama ayrı bir anlam yüklüyorlar, bu liberal sahtekarlıktır. Bu kavramı maske olarak kullanıyorlar. Bu sosyal piyasa kavramı benim savunmamın özgün yanlarından biridir. Piyasa sosyalizmde de var, olmalıdır. Herkes ürettiği en kaliteli malları piyasaya sürer fakat bu kar amaçlı bir piyasa değildir. Bu toplumun yararına olan bir piyasadır. Kaliteli kültürel değerlerin topluma sunulmasıdır. Oysa kapitalizm piyasanın inkarıdır. Bu anlamda kapitalizmi de yeniden tanımladım. Yeniden inşa için politika kurumuna özel vurgu yaptım. Savunmamın en özgün teorilerinden biri de bu. Buna göre politika özgürleştirir. Politikanın özgürleştirdiğini savunuyorum. Bu benim savunmamın en özgün tezlerinden biri. Aslında bunu Hannah Arendt'ten aldım. Arendt'i çok okuyamadım ama Arendt bunu çok iyi işliyor. İyi okunmalı, özgün yanları var. Politikanın özgürleştirici olduğuna inanıyorum. Marks diyor ki bilinç-sınıf özgürleştirir. Hegel de akıl-devlet özgürleştirir diyor. Ben de politika özgürleştirir diyorum. Evet işte politika tamamen ant-i devlettir. Esasında devlet politikanın inkarıdır, Bu yüzden politika özgürleştirir. Marks'ın dediği gibi sınıfın özgürleştirmediği bu yönlü sosyalizm denemelerinden anlaşıldı. Hegel, devlet özgürleştiririr diyordu ama Hitler faşizminden de anlaşıldığı gibi o da özgürleştirmiyor aksine yıkıcıdır. Bu tür durumlarda devlet herşeydir vatandaş hiçtir, bir noktadır. Noktalaşmaya karşı durmak gerekir. Çünkü nokta hiçtir. Devlet ne kadar güçlü var olursa vatandaşlık o kadar az olur. Devlet ne kadar küçülürse vatandaşlık da o kadar büyük olur. Devlet zaten anti özgürlüktür hem de anti politikadır. Devletli sistemlerde vatandaş nokta kadardır, yani sıfırdadır, hiç bir şeydir. Bu nedenle özgürleşmek için devlete karşı politikayı savunmak önemlidir. Politika yapmak özgürlüktür. Bu tez, savunmalarımın en özgün tezlerinden biridir. Ben Marks ve Hegel'den farklı olarak toplumun inşasının temeline özgürlüğü koyuyorum. Hatta bu nedenle politika eşittir özgürlüktür. Bunların hepsi savunmalarımda var ama okuyan, dikkate alan, uygulayan var mı? Lenin de teori geliştirmiştir, pratiğe de dökmüştür, o imkanları olmuştur. Ama işte ortadadır, benim burada böyle bir imkanım yok. Ama bunu kimse anlamıyor. Sermaye birikimine çok kişi atıf yaptı ama iktidar birikimini ilk kez ben kullanıyorum. Sermaye birikimi savunmam açısından önemli bir kavram. Fakat en az onun kadar önemli olan diğer kavram da iktidar birikimidir. Bunlar birbirlerinden bağımsız olan şeyler değil. Sermaye birikimi oldukça iktidar birikimi de kaçınılmaz oluyor. Braudel de Marks da sermaye birikimine değinmiştir fakat ikisi de bir diğer sonraki hamleyi, iktidar birikimini görememiştir. Sermaye birikimiyle bağlantılı iktidar birikimini görememiştir. İşte Hitler'i gördünüz. Hitler, iktidar birikiminin zirvesiydi. Şimdilerde de Ahmedi Nejat onlar var. Bunları siyasete iyi uyarlamak lazım. Bunlar moderniteyle bağlantısı olan şeyler. Buna dair de birkaç şey söylemek istiyorum. Bizim demokratik modernite teorimiz var. Biliyorsunuz kapitalist moderniteye karşı demokratik moderniteyi savunuyoruz. Kapitalizmin yıkıcılığına ve emekçilerin sorunlarına karşı bu model önemlidir. Kapitalist modernitenin endüstriyalizmine karşı biz ekolojik üretim toplumunu savunuyoruz. Buna ekolojizm de diyebilirsiniz, ekoloji de. Ulus-devlete ya da devletin ulusuna karşı demokratik ulus blokunu, demokratik toplumu savunuyoruz. Demokratik ulus, küçük birimler olarak varlığını koruyacak. Mesela Türkiye için Türkiye Demokratik Ulus birimleri kavramını kullanabiliriz. Herkes kendi dil, renk ve özgünlüğüyle buna katılacak. Mesela bir halka düşünün fakat bu halkanın ucu kapalı değil, uçları birbirine değmiyor, ucu açık halka. Ucu kapalılık nokta haline gelmedir. Nokta haline gelinmemelidir. Yani her halkanın uçları kapanmayacak, diğer halkalara açık olacak. Kesişme noktaları olacak. Birbirlerine etkilenmeler, birbirlerine verip almalar olacak, buna açık olacak. Bir halka Kürt, bir halka Türk, bir halka Arap, bir halka Kürt, bir halka Acem hepsi iç içe geçiyor, kesişme noktaları oluyor, ortak değerleri, ortak kültürleri oluyor. Bunlar demokratik ulus birimleridir. Bu şekilde özyönetim güçleriyle kendilerini ortaya koyarlar. Bu söylediklerim ve savunmalarım Dipnot dergisinde bol bol işlenmeli. Bu söylediğim şeyler savunmamın temelini oluşturuyor. Ertuğrul onlar da Türkiye'de kapitalizmin nasıl bu kadar emeklerini sömürdüğü, doğayı sömürdüğü, her şeyi yok etmeye başladığı, nasıl bu hale geldiğini anlamalılar. Buna karşı hala neden mücadele verilemiyor, neden örgütlenme yapılamıyor? Bu blok çalışmalarını bu temelde hızlandırılmalıdır. İşte görüyorsunuz 70 yıldır sol bir araya gelemedi. Onu da bana yüklediler. Savunmalarımdan yararlanılırsa yüzde yirmilerde oy alınır, patlama olur. Politikayı düşünenler varsa şimdiden bu formül temelinde çalışmalara başlayabilir. Ben Dersim ve Bingöl üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Bunlar önemli yerler. Bu yerlerde neden zorlandığımızın değerlendirilmemesi, üzerine gidilmemesini esefle karşılıyorum. Dersim'i idare eden, Dersim'i yönlendiren bir Gladio var. Aynı şekilde Bingöl'e yerleşen Bingöl'ü de idare eden bir Gladio var. Ama her iki yerdeki Gladio da aynı merkezden yürütülüyor. O Kamer Genç gibiler “biz Alevi Türküz, Kürt değiliz” diyorlar. Bunlar Gladio elemanları, çocuklarını da Amerika'da okutuyorlar. Kamer Genç 1980 darbesinin adamıdır. Hatta Kamer Genç örtülü ödenekten beslenmektedir. Her türlü pisliği yapmasına rağmen buna ses çıkarılmıyor, neden? Çünkü Dersim'in bir kısmını bu şekilde tutuyor, gladioya bağlı kılıyor. Bingölde’kiler de “biz Kürt değiliz, Şafi Zazayız” diyorlar. Dersim'de Alevi-zaza gericiliğini geliştiriyorlar. Bingöl'de Şafi-zaza gericiliğini geliştiriyorlar. Bu ikisinin de kaynağı Gladiodur. Bunlar iyi çözümlenmelidir, üzerinde önemle durulmalıdır. Aslında ikisi de aynıdır. İkisi de Kürtlüğü bitirmeye dönük özel savaş uygulamalarıdır. Bunların tedbirleri alınmalıdır. Her ikisini de yöneten, idare eden aynı merkez, aynı gladio, aynı zihniyettir. Bu durum iyi çözülmelidir. Bu durum iyi çözülmediği sürece orada yol katedemezsiniz, bu görülmelidir. Türk basınında benimle ilgili Dipnot Dergisinde çıkan makalelere ilişkin “Apo'dan özgürlük filozofu yaratıyorlar” şeklinde yazılar çıkmış. Benim buna ihtiyacım yok. Mustafa Armağan'ın Kazım Karabekir Gözüyle İttihat ve Terraki isminde bir kitabı çıkmış, getirirsiniz. Mustafa Armağan'ın başka diğer kitaplarını da getirirsiniz. Alevilik, Yavuz döneminde Aleviler, o deneme ilişkin alevilerle ilgili kitaplar getirirsiniz. Bu ve buna benzer kitapları, varsa getirirsiniz. Walerstein'in kitabının üçüncü cildi çıkmış, getirirsiniz. Bazı c.evleri boşaltılıp başka yerlere nakledilmiş. Basında da çıktı yeni bir kapsamlı KCK operasyonunun yapılabileceği belirtiliyor. Olabilir. Eskisinden çok daha kapsamlı çok daha büyük operasyonlar yapabilirler. Daha kapsamlı askeri operasyonlar da yapabilirler. Kardeşim Ayni'nin sağlık durumu iyi değilmiş, Diyarbakır'da hastahanesindeymiş. Selamlarımı söylüyorum. Havva da biraz rahatsızmış galiba. Ona da selamlarımı iletiyorum. Dipnot dergisini başarılı buluyorum. Başarılı iyi bir çalışmadır, bu şekilde devam edilir. Başarılar diliyorum. Herkese selamlarımı iletiyorum. İyi günler. 27 Temmuz 2011
|
|||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||