Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


Bir Muhatap Bulamadığımdan Dolayı 31 Mayıs'tan Sonra Çekiliyorum  
 

   Gözlerim sürekli sulanıyor, biber sürülmüş gibi yanıyor, kızarıyor ve kaşıntı var. Neden bu kadar devam ettiğini bilmiyorum. Daha önceleri doktor her gün rutin kontrol yapardı ama bir süredir sistem değişti, artık her gün gelmiyor, gelenler de göz uzmanı değil. Belki alerji olabilir ama bilemiyorum. Ciddi şekilde rahatsız ediyor. Doktorlara sorulabilir, önemli bir şeydir, gerekirse CPT'ye kadar götürülebilir. Daha önce başlayan  sırt ağrılarım biraz geçti. Korseyi kullanıyorum.

   Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün açıklamasını dinledim, biliyorum. BDP'nin sol siyasi partilerle yapacağı toplantıda birlikteliğin temel gündem olması ve  amacı Demokratik, sivil Anayasa olmalıdır. Bunu önlerine koymalıdırlar, önemlidir.

   Muğla'da Kürt öğrencilere yapılan saldırıda yaralanan Şerzan Kurt yaşamını yitirdiğini biliyorum. Cenaze Batman'a gönderildi mi, katılım nasıldı? Tokat'ta da Kürt öğrencilere yönelik benzer bir saldırı olmuş. Anlıyorum, sindirmeye çalışıyorlar. Bu saldırılar daha da artarak devam edebilir, tedbirlerini almalı, öz savunmalarını geliştirmeliler.

   KCK bu linçlerin planlı olduğunu, bu tür linç kampanyalarının giderek yoğunlaştığını, bu saldırılarla toplumu katliama hazırladığını söylemiş. Elbette öyle. Kürtlere uygulanmak istenen siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel bir soykırımdır. İşte görülüyor 1500 Kürt siyasetçisi içeride, yüzlerce çocuk, kadın içeride. Bu saldırıların hepsi birbirleriyle bağlantılı ve tek merkezlidir. Siirt'teki olaylar, bu linç olayları, operasyonlar, hatta İran'daki idamlara kadar hepsi aynı merkezi kararla gerçekleşmektedir.

   Operasyonlar her alanda sürüyor herhalde. Elazığ Arıcak operasyonunda çıkan çatışmada çok sayıda ölen-yaralanan askerin olduğunu mu söylüyorlar? Dört gerillanın yaşamını yitirdiği hava saldırısı nerede olmuş, ele geçen var mı? Yani Güney'de olmuş  değil mi, tam olaraka hangi bölge?

   KCK bu hava saldırısıyla "31 Mayıs'a kadar bekleyeceğim, olumlu gelişme olmazsa aradan çekileceğim" açıklamama bir yanıt verildiğini belirtmiş. Elbette öyle. Zaten bana da ulaşan bir şey yok. Bu 31 Mayıs öncesi son görüşmemiz. Önemli tarihi bir görüşme bu.

   Şu ana kadar bana ulaşan herhangi bir cevap yok. Bir muhatap bulamadığımdan dolayı 31 Mayıs'tan sonra çekiliyorum. Bu yanlış anlaşılmasın. Ben bir savaş falan başlatmıyorum. Bir kez daha söylüyorum. Karşımda muhatap olmadığından dolayı bu süreci daha fazla devam ettirmemin ne anlamı ne faydası ne de şartları vardır. Burada benim sağlığım ve şartlarım da ortada. Aslında Mayıs'ın başına kadar bir muhatap vardı fakat daha sonra bu kesildi.  KCK'de açıklamalarında "bizi oyalıyorlar" diyorlar. Bu şekilde sürecin ne Kürtlere ne KCK'ye ne de devlete bir faydası vardır. Bundan sonra sorumluluk KCK'dedir, hatta BDP'de ve devlettedir. Sonuçta ben burada yönetemem. Ne yapacaklarına kendileri karar verecekler. Bayık, Karayılan, Abbas, Haydar onlar samimidirler, halkın önderliği rolünü almışlardır. Artık bu ağır sorumluluk onlardadır. Aslında bulunduğum yerin şartlarından dolayı haklarında olumlu, olumsuz bir şey demek istemiyorum.  Osman-Botan gibi alçaklar, şerefsizler ise yanlarına kadın ve milyonlarca para alarak kaçtılar. Görüyorsunuz bunların izi hala Avrupa'da çıkıyor. Bunlar binlerce kişi de yanlarına alarak gittiler. Bunlara da çağrı yapıyorum kendilerini bir şekilde affetirsinler, geri gelsinler, yoksa bunları bu haliyle bundan sonra ne yer, ne gök kabul eder. Yine de sorumluluk KCK'dedir. Kalanlara söylüyorum, bana dayanarak bir şey yapmasınlar, ne yapacaklarsa kendileri için yapsınlar. Zaten yirmi yıldır Suriye'de on iki yıldır da burada beni kullanıyorlar, benim sırtımdan siyaset yaptılar. Buna son verilmeli, artık kendi siyasetlerine kendileri karar vermeliler. Savaşırlar mı uzlaşırlar mı kendileri bilir. Bu noktadan sonra şehir mi kırsala gider kırsal mı şehire iner onların bileceği bir iştir. Kır devrimi mi yaparlar, Şehir devrimi mi yaparlar bu onların bileceği iştir. Taktik liderlik becerileriyle buna karar verirler. Bir kez daha belirtiyorum, ben muhatap bulamadığım için çekiliyorum. Eğer şartlar değişir ve muhatap çıkarsa ben görüşmeye hazırım. BDP'liler İçişleri Bakanı aracılığıyla görüşmeye devam edebilirler ama onlar da daha önce anlattığım demokratik özerklik çerçevesinde politik, diplomatik, güvenlik, kültürel ve ekonomik boyut olarak saydığım beş ilkeyi esas alarak görüşebilirler. Görüşmeler ilkeler temelinde olur. Ben de görüşmelerim de bu beş ilkeyi esas almıştım. Zaten yol haritamda da bu ilkeleri ayrıntılı bir şekilde anlatmıştım, çözüm ancak bu ilkeler doğrultusunda gelişebilir. Bu konuyu ayrıntılı olarak açıklayacağım. 

   Operasyonları protesto etmek amacıyla yürüyüşler oluyor galiba. Bu iş artık böyle yürüyüşlerle olmaz. Van'da katılım nasıldı, yoğundu herhalde.

   Demokratik Özgür Kadın Hareketi'nin başlattığı yeni  kampanyaya başarılar diliyorum. Zamanım olursa bu konuya da değineceğim.

   İran'da beş gerillanın zehirlendiği haberleri var. Bunlar ne yapıyorlar, içlerine sızan ajanları açığa çıkaramıyorlar mı? Avrupadakiler ne yapıyorlar. İşte zehirleniyorlar, bir ajanı getirip Roj tv'nin başına geçirmişler, müdür yapmışlar, dünya kadar para alıp kaçıyorlar  hiç mi fark etmiyorlar, bunlardan hesap sorulmuyor mu? Açık söylüyorum, benim adıma söylenebilir, bunlar haindir. Halk kendi emeğine sahip çıkmalıdır, bunların gözünü çıkarmalılar. Bunlara göz yumanlar da kendilerine gelsinler. Çıkarsam, zaman elvirirse, imkanım olursa bunlardan önce ben hesap sorarım. Ben yapamazsam da halkımız hesabını soracaktır. Bu BDP'li olur, kim olursa olsun, halkın değerlerine saldıran, çalan çırpanlardan halkım hesap soracak. Halk değerlerine sahip çıkmayanların gerekirse yüzüne tükürecektir, tükürmelidir. Gerilla da kendi içindeki ajanlara dikkat etmelidir, böyle zehirlenme olayları falan bir daha duymak istemiyorum. İran halen öldürüyorlar demek ki. Tabi bunların hepsi anlaşmalı olarak yapılan şeylerdir.

   Ali Bulaç, Altan Tan, Cengiz Çandar ve Evrensel'den Aydın Çubukçu ne diyorlar? Altan Tan, AKP'nin seçimlere kadar çözümü düşünmediği, tasfiyeyi amaçladığı, BDP'nin sol çevrelerle ittifakının yarar getirmediğini, müslüman Kürtlerle ittifaktan  sözediyorsa o zaman o ne geziyor orada burada, gelsin BDP'ye girsin. Yine PKK'nin bu süreç içinde, seçimlere kadar tepkiye neden olacak eylemlerden uzak durması gerektiğini söylüyormuş. Öyle değil, tabi ki öz savunmalarını yapacaklar, ortada bir soykırım var. Bu konuya değineceğim.

   Daha önce de söylemiştim, Kürtler arasında birlik çok önemlidir. İran'da, Türkiye'de, Kerkük'de, Erbil'deki saldırılar, Ezidi katliamları hepsi aynı merkezden yapılıyor. Türkiye-İran-Suriye ittifakının sonucudur. Tüm Kürtler hedeflenmektedir. Bu nedenle dört parçadaki tüm Kürtlerin kendi iç birliklerini sağlamaları, bir Ulusal Birlik Kongresi'nin Erbil'de düzenlenmesi şarttır. Bu konuda daha önce de söylemiştim Ahmet Türk ve Aysel onlara sorumluluk vermiştim. Bu sorumluluğu onlara yüklüyorum. Bu konudaki olumsuz gelişmelerden onları sorumlu tutacağım.

   Mantovalli ve Arthur Salerniye  selamlarımı söylüyorum. Lübnan'lı iki röportaj yapmak istiyorlar. Olabilir, onların sordukları sorulara, avukatlarım  cevap verebilirler. Öcalan'ın bilgisi dahilinde ondan icazet alıp cevaplıyoruz denilebilir. Savunmalarımdan, önceki görüşmelerimden faydalanılarak verilebilir. Cevap verilemezse önümüzdeki görüşmelerde değerlendiririz. Ayrıca İl Manifesto'nun Haziran sayısı için de önceki savunmalarımdan, buradaki görüşlerimden yararlanılarak, yirmi otuz yıllık mücadele tarihimizle ilgili görüşlerimi derleyerek benim 31 Mayıs'ta artık çekileceğim vurgusuyla, nedenlerini ve süreci izah ederek,benim adıma sunulabilir. Onların şunu bilmesini istiyorum, Kürt sorununa sadece bir etnik mücadele olarak bakmamalılar. Kürt devrimi Ortadoğu'nun kalbidir. Öyle Filistin, Afganistan falan gibi değildir. Bu devrimin sonuçları en az Fransız Devrimi, Rus Devrimi gibi geniş, kapsamlı sonuçlar yaratacaktır ancak onların aksine milliyetçilikten arınmış olacaktır. Benim çözüm projem demokratik özerkliği esas almaktadır. Benim demokratik özerklik projem bir yandan kendi içinde sınırlarla çatışmayan bir çözüm öte yandan esasında evrensel hegemonyayı  reddeden ama çatışmayan, kendi ilkelerini korumak şartıyla, bu "imparatorluk" da denen Küresel hegomanyanın içinde erimeden varlığını sürdürebilen bir çözümdür. Bu çözüm demokratik konfederalizmin ilkelerini de ihtiva ediyor. Siyasal, sosyal-kültürel, ekonomik, diplomatik, güvenlik beş ilke demiştim, bunları ihtiva eder. Bu meselenin demokratik özerklik temelinde çözümü bütün Ortadoğu'yu aydınlatacak, İtalya için de İspanya için de bir model olacaktır. Benim devlet ve iktidar konusundaki görüşlerim Gramsci'nin görüşleriyle paraleldir. Marks ulus-devleti kabul etmişken ben bunu kabul etmiyorum. Avrupa'nın şu an yaşadığı krizin sebebi de yine bu ulus-devlet yapılanması, anlayışıdır. Hazırlayacağınız yazıda başlık şu olabilir; "Kürdistan yeni bir Devrimin  Eşiğinde mi?" Bu devrimde öyle çok fazla kan da dökülmeyecektir. Bizim öngörümüz ve amacımız bu çözümü barışçıl yollardan en az hasarla sağlamaktır.  Bu temelde ayrıntılı olarak hazırlayacağınız yazının orada da Avrupa'da da yankı uyandıracağını düşünüyorum.

   Şimdi bugünkü açıklamalarıma geliyorum. Bu anayasa referandumuyla ilgili söylemek istediklerim var. Kürtler AKP'nin bu sahte anayasa refarandumuna gitmemelidir. Bu anayasa değişikliği Kürtlere yönelik gerçekleştirilen siyasal ve kültürel soykırım örtbas eden, soykırımı gizleyen sahte bir adımdır. Ayrıca Yeni demokratik bir anayasanın koşullarını ortadan kaldırıp, öteleyen bir girişimdir. Buna karşı BDP, Kürtler bir alternatif yaratmalıdır. Kendi anayasalarını, demokratik özerkliklerini ilan edip bunu referanduma götürmelidirler. Halkın oyuna başvururlar, bizim de alternatif çözüm paketimiz budur, diye halka sormalıdırlar. Bu bir anket tarzında da olabilir.  Bu anayasa değişikliği içinde Kürtlere dair bir şey yoktur. Yapılan tamamen bir iktidar, yargının kontrolünü ele alma savaşıdır. AKP bürokrasiyi kendi eline almaya çalışıyor. Yargının kontrolünün CHP'nin veya AKP'nin elinde olmasının bizim açımızdan hiç bir farkı yoktur. Hatta bu şekilde yargı daha da kötüye gidecektir. Şunu anlamak gerekir. Kürtlere karşı AKP, CHP ve MHP arasında faşist oligarşik bir ittifak vardır. Normalde bu ittifaklar fazla uzun sürmez, en fazla bir yıl sürebilir. Oysa bu ittifak 2002'den günümüze kadar 8 yıldır sürmüştür. Şimdi Deniz Baykal'ın gitmesiyle birlikte bu ittifak da çözülmeye başlamıştır. Kılıçdaroğlu ile ilgili ise şu anda kesin bir şey söylemek istemiyorum, Başbuğ'un temsilcisini de yönetime almış, olumlu da olabilir, olumsuz da olabilir, Ama sonuç itibariyle bu üçlü faşist ittifak çözülmüştür.

   Bu o kadar önemli değil, bir kişi üzerinde de yürütülebilir. Aslında AKP'nin iktidara geldiği süreçte ordu AKP'yi tasfiye etmeyi amaçlamış ve buna karşı planlar da hazırlamıştı. Bu 27 Nisan'daki muhtıra da AKP'yi korkutmaya yönelik bir adımdı. Fakat Amerika bu kez Erdoğan'a sahip çıkmıştır, ABD'nin bu desteğiyle birlikte askerler tutuklanmış ve Genelkurmay da buna ses çıkaramamıştır.

   Evet, ABD bu süreçte AKP'ye her türlü desteği vermiştir. Şimdi bu Silivri'deki yargılamadaki darbe planları Özal ve Erbakan'a zaten uygulanmıştı, ABD sahip çıkmasaydı aynı ekip Erdoğan'a da bu planları uygulayacaktı. 27 Nisan açıklamasından sonra Dolmabahçe Sarayı'ndaki görüşmeyle Büyükanıt'a "sizi de yargılarız" mesajı açıkça verilmiştir. Bunun karşılığında da Kürt hareketinin tasfiyesi konusunda anlaşmışlardır. Bu anlaşma gereğince AKP tasfiye edilmeyecek bunun karşılığında AKP de Kürtlere yönelime ses çıkarmayacaktır. Kürtlere karşı üçlü faşist ittifak bu temelde kurulmuştur, sahte açılım öyküsü de ondan sonra başlamıştır. AKP içinde bu konuda iyiniyetli olanlar olabilir ama etkin değiller. 

   Ben buraya getirildikten sonra da öncesinde de yirmi yıldır belki benim de layıkıyla yerine getiremediğim bir devrimci önderlik pozisyonum var. Aynı şekilde yirmi yıldır devlet de çözüm konusunda üzerine düşeni layıkıyla yerine getiremedi. Önceleri muhatap vardı. Özal, Erbakan bu konuda dürüst insanlardı, ya bir şeylere evet ya da hayır derlerdi. Ama Erdoğandan farklı olarak arkalarında ABD'nin bu denli desteği yoktu.Özal'ın çok pratik bir zekası vardı, Özal yaşıyor olsaydı, sorun bu noktada olmazdı, çözümlenmiş olurdu, tasfiye edildi. Erbakan da ben Suriye'deyken sorunun çözümü için Suriye Devlet Başkanı üzerinden bana üç kere mektup göndermişti, çözümde samimiydi ama engellendi, tasfiye edildi. Ecevit de bir şeyler yapmaya çalıştı, af çıkarmaya çalıştı ama Bahçeli engelledi ve Hükümeti düşürmek suretiyle süreci tıkattı. Bahçeli öyle sıradan biri değildir, özel harbin adamıdır. Oysa Erdoğan Dolmabahçe görüşmesinde bu güçlerle uzlaşmıştır, bunlara taviz vermiştir, dürüst davranmamıştır, Kürtlere yönelik tasfiyenin bir parçası olmuştur. Ben sekiz yıl boyunca çözüm için AKP'ye sabrettim, muhatap arayışındaydım, muhatap bulamıyorum. Ben üç görüşmedir uyarıyorum, 31 Mayıs gününü işaret ediyorum, gelin bu sorunları aşalım diyorum ama muhatap yok. Az önce de anlattığım gibi '90'lı yılların başından beri devletin içinden bazı kesimler, kurumların çözüm yaklaşımları oldu. Hem ordu içerisinden hem de hükümetlerden bu yaklaşımları gördük ama hiç biri sonuca ulaşamadı. Bugün gelinen noktada devletten öte AKP hükümeti çözüm istemeyen taraf konumuna düşmüştür, oy kaybetmemeye çalışıyorlar.

   Bu arada MİT müsteşarı da değişmiş, yenisi ne yapacak bilemiyorum.Olabilir, göreceğiz. Emre Taner gibi sürdürürse olumlu olur. Bakın bir anımı paylaşayım. Ben 1999'da buraya ilk getirildiğimde havalandırmadayken Çevik Bir olduğunu tahmin ettiğim kişiyi merdivenin üzerinde gördüm. Öyle yüksek rütbeliler normalde gelip görüşmezler, ben de beklemiyordum. Zaten belki başka bir şey için gelmişti, benide öyle bir- iki dakikalığına görmüş oldu. Ona hitaben "Gelin yardım edin bu sorunu çözelim, artık bu ölümleri durduralım" dedim. O da bana hitaben "nasıl dağa çıkardıysan öyle indireceksin" dedi. Devletin hakim görüşü hala bu şekilde görünüyor. Şimdi anlaşılıyor ki Çevik Bir göründüğünden daha etkiliymiş, Bir yanda Karadayı, öte yanda Çevik Bir, Orduda bir ikilik sözkonusuymuş. Şimdi okuduğum Hasan Cemal'in kitabından da bu anlaşılıyor. Çevik Bir'in Karadayı'dan daha etkin ve güçlü olduğu anlaşılıyor. Ben de bu cevap üzerine "bu meseleye ciddi yaklaşmak lazım öyle basit değil, yardım edin birlikte çözelim" dedim. Ve çekip gitti. Zaten kendiliğinden gelişen kural dışı bir görüşmeydi.

   Bahsettiğim Kürt karşıtı üçlü faşist ittifakın aynısı AKP tarafından uluslararası alanda da Türkiye-İran-Suriye üçlemesiyle hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Bu ittifakın amacı da Kürtlere dönük soykırımdır. Hatta bu halka daha geniştir; Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap Birliği de bu ittifakın içinde sayılabilir. Daha geniş yorumlarsak Çin ve Rusya da bu ittifaka dahil edilmeye çalışılıyor. Ben boşuna yaşanan süreç 3. Dünya Savaşı'dır demiyorum. Fakat Suriye Devlet Başkanı Esat, Show tv'deki röportajında İstanbul'daki açıklamasında "müzakereyle çözüm esas alınmalı" demek suretiyle bu ittifaktan çekilmiştir, bu işte ben yokum demiştir. Türkiyenin savaş yoluyla çözüm arayacağını anladı ve buna girmek istemedi.Türkiye ve İran arasında bu ittifak devam etmektedir. Daha doğru bir deyişle bu anlaşma Erdoğan ve Ahmed-i Necat arasında yürümektedir. 5 Kasım Bush-Erdoğan görüşmesinde Türkiye her ne kadar PKK'nin etkin bir şekilde tasfiyesiyle ilgili söz almış ise de beklediğini bulamamıştır. Çünkü Türkiye ABD'nin Barzani'yi de kullanarak PKK'yi tasfiye etmesini beklemiştir. Ama gerek ABD gerekse Güneyli güçler bunun silahla yoluyla mümkün olmadığını gördüklerinden sonuç alınmamıştır. Bu arada AKP Türkiye'deki çözümü de kendi içindeki Kürtler üzerinden ve Ahmet Türk ile benzerlerini yanına çekerek işi götürebileceğini düşündü ama başaramadı. Bunlar gerçekleşmeyince Türkiye İran'la anlaşmıştır. Yapılan operasyonlar, idamlar, kesinlikle bu anlaşmanın sonucudur. Ben Tayip beyi daha önce bu konuda uyardım, ona da Cumhurbaşkanı'na da mektuplar yazdım, bu şekilde olmaz dedim. Ama Tayip bey beni dinlemedi, tabi Başbakandır dinlemeyebilir de, onun bileceği iş, yanlış ata oynadı. Ben bu ittifakı 2.Dünya savaşındaki Almanya-Japonya-İtalya ittifakına benzetiyorum. İtalya o zaman şu an Suriye gibi ittifaktan çekilmişti. Japonya'ya da atom bombası atılmıştır. İran'a da bu bir yıl içinde bombardıman olabilir diye tahmin ediyorum. Erdoğan ve Davutoğlu bir yandan Suriye ve İran ile ittifak yaparken diğer yandan ise İsrail ve Amerika ile görüşmelerini sürdürmeyi amaçlıyor. İki kocalı kadın misali iki tarafı da idare etmeye çalışıyor ama bu mümkün değil. Zaten İran'a verilen bir süre var, bu süre de dolmak üzere. Erdoğan'ın daha fazla dayanabileceğini sanmıyorum. Belki İran biraz dayanabilir ama Erdoğan bir-iki aya kadar bu ittifaktan çekilmek zorunda kalacaktır. Tıpkı Japonya'ın bombalanmasından sonra Almanya'nın teslim olması gibi. Şimdi soykırımla ilgili de bir şeyler söylemek istiyorum. Eğer Japonya Almanya'ya destek vermemiş olsaydı Yahudi soykırımı yapılamazdı. Aynı şekilde Almanya Türkiye'ye(Osmanlı'ya) destek vermeseydi Ermeni soykırımı gerçekleşmezdi. Ermeniler ve Yahudiler oldukça bilinçliydiler, bu nedenle soykırımları ancak fiziki şekilde olabilirdi. Türkiye de İran'la anlaşarak Kürt soykırımını gerçekleştirmeye çalışıyor. Oysa Kürtlerin durumu fiziki soykırıma fazla uygun olmadığından, kültürel soykırıma daha müsait olduğu için bu uygulanmıştır. Anadilde eğitimin yasaklanması kütürel sokırım değildir de nedir. Soykırımla ilgili uluslararası sözleşmelere göre anadilde eğitimin yasaklanması açıkça kültürel soykırımdır. Ama fiziki soykırımlar da denenmiştir, işte Halepçe buna bir örnektir.  Daha önceleri de 1925'lerde Genç-Hani-Dicle olayı buna bir örnektir. İşte İran'daki idamlar, Van-Özalp'ta çocukların bombayla ölmesi son örneklerdir.  Bunlar soykırıma uygun ortam yaratmak için düzenlenmiş tahriklerdir. Balonu erken şişirtip patlatmışlardır. Şeyh Sait'in adamları Diyarbakır'a girdiğinde kadınlara tecavüz olayları bilinçli bir şekilde arttırılarak bunlara mal edilmiştir. Bu tertip nedeniyle Diyarbakır halkı desteğini çekmiştir. Benim yakalanmam da fiziki soykırıma uygun ortam yaratmak için bir tahrikti, ancak bu oyunu görerek boşa çıkardım. Aynı şekilde Siirt'teki tecavüz olayları da bir tahriktir. Halkımız bilinçlidir, oyuna gelmemiştir. Eğer halk bu provokasyona gelmiş olsaydı kanlı şekilde bastıracaklardı. Bu nedenle yine söylüyorum bu tecavüz olayları devletle bağlantılıdır. Psikolojik savaşın, özel savaşın bir parçasıdır.  Siirt'te ne yapıldı?

   Kürtlerin bugün yaşadığı bir soykırımdır. Zaten anadilini bile yaşatmıyor. Ermeni soykırımı yapılırken iki yüz kişi tutuklanmıştır ama Kürtlerin 1500 siyasetçisi tutuklandı, aynı zamanda 400 çocuk tutuklanmıştır, çocuk! kadınlar içeridedir, kadınlar tutuklanmıştır! Namus meselesidir.Sizin için namusunuz yok mu, namusunuza sahip çıkmayacak mısınız?

   Ben muhatap olmadığı için çekiliyorum ama bu muhatap olursa görüşme olmaz anlamına gelmiyor. Dediğim gibi çekiliyorum, bundan sonra ne olacağına Kürtler kendileri buna karar verecektir. Türkiyedeki   ve diğer parçalardaki KCK örgütlenmeleri kendi koşullarına göre karar verip mücadele yöntemlerini belirlerler. Gerçi yaptıkları açıklamada da, orta-yoğunluklu bir savaşın gündeme gelebileceğini belirtmişler, bilemiyorum, kendilerinin bileceği bir iştir ama ben masum-sivil insanların zarar görmemesini umut ediyorum. Benim 1984'te silahlı mücadeleyi başlatmak amacıyla Ülkeye gönderdiğim güçler benim öngördüğüm bir savaş yürütemediler. Eğer savaş yürüteceklerse de burdan bir kez daha uyarıyorum, 92-2000 arası tarzda savaş yürütmesinler, şarlatanlıkla savaşı birbirine karıştırmasınlar. Bu oyun değil, 2005'te de söylemiştim  doğru bir savaş vermezseniz sizi şarlatan ilan ederim, demiştim. Daha önce işte bu Hogir gibi örnekler var. Köy katliamları var, bu şekilde olmaz. Benim savaş anlayışım bu değildir. Ümidim sivillerin ölmemesidir. Devlet de savaş hukukuna uymalı, sivillere, kadınlara ve çocuklara dokunmamalıdır. KCK de buna uymalıdır. Ama olur mu olmaz mı bilemiyorum, sorumluluk onlara aittir. Bundan sonra PKK devletle uzlaşabilir de bir çözüme de gidebilirler, '90'lı yıllardaki gibi savaşırlar ve sonuç alamadan tıkanabilirler de. Ya da ihtimaldir PKK yenilebilir, savaşı kaybedebilir, tasfiye de edilebilir, bunları bilemeyiz. Savaş geliştikten sonra ne olacağını bilemeyiz. Ya varlığını kabul ettirirler ya da tasfiye olurlar, sorumluluk onlara aittir. Ben Sayın Erdoğan'a yine sesleniyorum. Bu sorunu kendi içimizde demokratik barışçıl yollardan çözebiliriz. Aksi taktirde bundan sonraki tüm sorumluluk AKP hükümetinindir. Kitap getirdiniz mi?

   Zaman kalmadığı kadın boyutunu değerlendiremedim. Kadın arkadaşlara selamlarımı iletiyorum.Selim Sadak'a özel selamlarımı söylüyorum. Siirt cezaevindeki arkadaşlara selamlar.Diyarbakır, Dicle ve Siirt'teki  halkımıza selamlarımı iletiyorum.

   İyi günler.

   Herkese selamlar.  

   26 Mayıs 2010

 

   
   
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com