Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 

     
17 Kasım Darbesi Bir Öldürmedir
 

      

   Sağlık sorunlarım devam ediyor. Daha ağırlaşan durumlar var. Bunlara da değineceğim. Tabi burada bu havalandırma sisteminden dolayı nefes alamaz durumdayım. Odamın havasız olmasından dolayı  boğazıma kadar tıkanmışım. Boğazımdaki akıntı devam ediyor. Gözaltları ve elmacık kemiklerinde rahatsızlığım  vardı. Hatta buraya gelen Fransız doktor bunu biraz almıştı ancak tamamını alamamıştı. Gırtlağımda da kaşınma ve yanma var. Bu ağrılar gün geçtikçe daha da şiddetleniyor, her geçen gün ağırlaşıyor ağrılarım. Nefes alamıyorum. Nefes almakta oldukça zorluk çekmeye başladım. Buradaki koşullarla alakalıdır tabi bu. Durumum buradaki koşullardan dolayı daha da ağırlaşıyor. Bu gelişmeler buraya, buradaki duruma bağlı. Daha ne olur, nasıl olur, nasıl gelişir bilemiyorum. Havasızlık bütün vücut fonksiyonlarımı etkiliyor.

   Biliniyor havasız kalan bir insanın beyin hücreleri ölür. Ben de havasızlıktan dolayı sanki beynimdeki hücrelerin öldüğünü hissediyorum. Ve buramda  beyin hücrelerimin her geçen gün öldüğünü hissediyorum. Baş ağrısı yapıyor. Bu durum konsantremi dağıtıyor. Oldukça rahatsız edici ve benim beyinsel işlevlerimi etkileyen bir durum bu. Bu beyin hücrelerimin ölümüyle birlikte durumum yarı ölü, yarı baygın gibidir. Ben burada yarı baygın bir şekilde, yarı ölü bir şekilde yaşamaktayım. Durumum budur, böyle bilinmesi gerekir. Buna ne kadar dayanırım, ne kadar yaşarım bilmiyorum. Dayanmaya çalışıyorum. İntiharvari şeylere girmemi dayatıyorlar, ben intiharvari şeylere girmeyeceğim. Durumumun ciddiyetini anlamıyorlar. Tabi bilinmesi gerekir, benim babamın durumu da aynıydı, biraz genetik olarak benzerlikler var herhalde. Bu biraz da benim fiziki-biyolojik yapımla alakalıdır. Bilmiyorum gelenler bu duruma dayanır mı? Diğer arkadaşlar  yaşlarından dolayı bu duruma dayanırlar belki de bilemiyorum, tabi çok zor. Onlar da aynı koşullarda tutuluyorlar herhalde. Bilmiyorum onlar da dayanamayabilir. Alışırlar mı, bilemiyorum.

   Zaten ben CPT'ye, AİHM'e buradaki koşullarım hakkında bir rapor sundum. Hazırladığım raporu gönderdim onlara. Bu raporda buradaki koşullarımın düzeltilmesi gerektiğini belirttim. Zaten  bu cezaevini CPT, AİHM önerdi. Bu, onların projesidir. Benim buradaki koşullarda bu şekilde tutulmam da sorumlu olanlar kendileridir. Burası onların bir projesidir. Benim buraya konulmam da onların bir projesiydi. Bu durum böyle bilinmeli. O CPT sorumludur. Avrupadakiler, dostlarımız her gün CPT'nin AİHM'in önüne gidip bu durum hakkında eylem yapmalıdırlar, “bu durumdan siz sorumlusunuz, sorumluluğunuzu yerine getirin” demelidirler. Benim durumuma ilişkin olarak “Öcalan'ın durumunu açıklayın” çağrısında bulunmalıdırlar. “Ne oluyor İmralı'da” demelidirler. Bu konuda kamuoyuna net bir açıklama istemelidirler. Bu konuda sürekli, sık sık eylemler yapılmalıdır. Hassas olunmalıdır. Bu durumu sürekli eylemler yaparak genelleştirmelidirler. CPT'nin yapmış olduğu hatadan dönmesini istemeli ve koşulların düzeltilmesini talep etmeliler. Bu durum CPT'nin, onların planıdır, onların pisliğidir. Gelmek zorundalar buraya. Gelip burayı görüp incelemek zorundadırlar. Yoksa olmaz. Bunu aynen söylemek lazım. CPT kendisi geldi buraya incelemelerde bulundu. F Tipine nakledilmem gerektiğini ve F Tipi Cezaevi inşaatının yapılması ve benim buraya nakledilmem gerektiğini CPT söyledi. Bütün bunları CPT istedi. Bana burada buradaki koşullarımın eskisine göre daha iyi olacağını belirttiler ama hiç biri olmadı. Koşullarım daha da kötüye gitti. Yok öyle olmaz, gelecekler, gelmek zorundalar. Buraya gelip kendi yarattıkları eserlerini görmeliler. Bizi kandıramazlar, kandırmaya çalışmasınlar. Bunları aynen bu şekilde anlatmak lazım. Devamlı işlemek lazım. Biliyorsunuz buraya 17 Kasım'da getirildim. Bu bir darbedir. Ben buraya getirilmemi darbe olarak değerlendiriyorum, 17 Kasım darbesi olarak tanımlıyorum. Bu böyle bilinmelidir.

   Kaldığım yer  tek katlı. Isınma koşulları avukat görüşme yeri gibi, fena değil. Aydınlatmada sorun yok. Kaldığım yer 6-6,5 metrekare bir yer. Bitişik bir şekilde kapalı banyo tuvalet yapmışlar, yani iç içedir. Banyo- tuvalet böyle içten ayrılmış bir şekilde. Hemen duvar dibinde yatağım var. Duvara bitişik. Öbür duvarla yatağım arasında çok dar bir mesafe var. Neredeyse sadece bir kişinin geçebileceği kadar bir mesafe var duvarla yatağım arasında. Bir kaç adımlık ta yürüme mesafesi var. Bu daracık mesafede gidip geliyorum. Oldukça daraltılmış bir yer. Geçen hafta da söylediğim gibi kaldığım odanın havalandırma sistemi çok kötü. Nefes alamaz duruma geliyorum. Odanın havalandırma penceresi çok yukarıda, içi tellerle örülmüş bir şekildedir, gökyüzüne bakıyor, gökyüzünü görüyorum sadece. Tabi bu pencereden hava akımı içeri doğru ama yüksekten geliyor. Bu da odanın altına doğru bir basınç uyguluyor, altı havasız kalıyor. Ben de altta  durduğum ve uyuduğum için bu basınçtan olumsuz etkileniyorum. Bu basınç benim nefes almamı oldukça zorlaştırıyor, adeta boğuyor beni, üzerime bir ağırlık gibi çöküyor. Bu da çok boğucu oluyor, nefes alamıyorum. Gelen hava çok basıktır, uyurken oldukça zorlanıyorum nefes alıp vermekte. Yere yakın yattığım için nefes alamıyorum. Sık sık bu nedenle uykumdan uyanıyorum. Yatakta nefes alabilmek için başımı yatağın dışına çıkarıp  nefes alabilmek için başımı yere doğru eğiyorum. Böyle yaptığım zaman ancak yatakta biraz nefes alabiliyorum. Yine bu şekilde yatakta yarı baygın bir şekilde uyumak zorunda kalıyorum. Ya bu şekilde yatakta yere doğru eğilip nefes alabiliyorum ya da ayağa kalkarak havalandırma boşluğuna yaklaşarak nefes alıp vermeye çalışıyorum. Bu da benim uyku düzenimi alt üst ediyor. Önceki yerde cama dayanarak nefes alıyordum, hava alabiliyordum. Şimdiki yerde öyle bir imkân da yok. Havalandırma boşluğu, penceresi küçük ve yüksekte. Bu durum benim buradaki yaşamsal tüm fonksiyonlarımı etkiliyor. Uyurken havasız ve nefessiz kalıyorum. Nefes almakta zorlanıyorum. Yani ya uyuyacağım ya da nefes alabilmek için uyanık kalacağım. Nefessizliğimden dolayı sık sık uykumdan uyanıp yürümek zorunda kalıyorum. Bu da uyku düzenimi oldukça bozuyor. Ben eski yerimdeyken bir Fransız doktor gelmişti, tabi o biliyordu bu durumu. Bu yerlerdeki rahatsızlığımın nefes alışım ve havayla ilgili olduğunu söylemişti. Bunları bir operasyonla aldılar ancak hala bitmemiş herhalde. Bunun için bana cama daha yakın durmam ve yatarken başımı cama doğru uzatmam gerektiğini söylüyordu. Ben de eski kaldığım yerde zaten bu düzenle yatıyordum. Eski kaldığım yerde yatağım zaten cama yakın yerdeydi. Bana söyleneni yaptım, kısmen de olsa nefes alış verişim biraz daha düzenli hale gelmişti. O Fransız doktor bu durumu biliyordu, tespitleri doğruydu.

   Nasıl bir idam mahkûmu asılma sırasında can havliyle kasılır, son nefesini vermeden önce çırpınır, benim durumum da buna benzerdir. Biliyorsunuzdur, insan asılırken ilk verdiği tepki kasılmadır, vücut kasılmasıdır. Bu, o ölüm sürecinin yüzde yirmibeşidir, sonra da diğer ölüm safhası tamamlanır. Ama idam edilen bir insanın ilk tepkisi bu yüzde yirmibeşlik kasılma safhasıdır. Benim buradaki durumum da şu anda idam edilen bir kişinin yüzde yirmibeşlik safhasıdır. Ellerim kasılıyor, vücudumun her yerinde kasıntı var. Bunlar bu kasılmalar ağrı yapıyor. Bu kasılmalar istem dışı vücüdun fiziksel tepkisi, refleksidir. Sık sık bu kasılmalar oluyor ve bu kasılmalar gün geçtikçe artıyor. Bazen uyurken bazen de ayaktayken vücudumda bu kasılmalar oluyor. İşte bu kasılmalar idama giden birinin yüzde yirmibeşlik yaşamını ifade ediyor.

   Biliniyor, Saddam idam edilirken üç dakika içinde öldü. Benim buradaki durumum her gün onlarca kez bu şekilde idam ettirilme durumudur, koşuludur. Ben idamdan da korkmuyorum. Ben Saddam'ın yaşadığı üç dakikalık kasılmayı her gün yirmidört saat yaşıyorum. Burada 2000 yılların başında bir yetkili gelip bana; “Apo komutanlar şu anda Mudanya'da senin idamını bekliyorlar. İdam edilip edilmemen senin elinde” demişti. Ben o zaman yarım sayfalık bir şeyler yazdım. Hatırladığım kadarıyla o yazının özcesi şuydu: Ben bu sorunun ayrılıksız, çatışmasız, bölünme içermeyen demokratik sistem içerisinde çözülmesi gerektiğine ilişkin inancımı belirttim. Sorunun çözümünde silahlı mücadelenin salt bir çözüm yöntemi olmayacağını belirtmiştim. Bunları o zaman yazmıştım. Tabi o görevli bana “idam edilip edilmemen senin vereceğin kararla alakalıdır, bunu sen belirleyeceksin” dedi. “İşte komutanlar Mudanya'da senden mesaj bekliyorlar” dedi. Ben de o zaman bu yarım sayfalık yazıyı kendilerine verdim. Sonra kendi içlerinde tartışmışlardır herhalde, ne karar verdiklerini bilemem. O günden bu güne idam edilmesem de idamdan beter koşullarda tutuluyorum.

   Evet, burada da aynı şekilde havalandırmaya çıkarılıyorum. Benim odama bitişik bir şekilde havalandırma yeri. Küçük bir yerdir. Ancak üç-dört adım gidip gelebiliyorum ve sadece gökyüzünü görebiliyorum, onun da üstü sık tellerle örülmüş.

   Bir de burada sık sık jenaratör sesi-gürültüsü geliyor. Oldukça rahatsız edici bir ses. Yirmi dört saat boyunca çalışıyor. Biliyorsunuz Menderes de bu gürültüden rahatsız olduğunu dile getirmişti, Avni Özgürel, bu konuyu, o dönemi anlatan bir yazısında işlemişti. İmralı, tarihi bir adadır. Buranın kendisine özgü koşulları var, tarihe tanıklık etmiş bir adadır. Burada kalanların ne kadar zorlandığı bilinir. Kendine has iklim koşulları vardır. Yine biliniyor Menderes burada yirmidört saat kalmasına rağmen dayanamamıştı. Ben on bir yıldır burada dayanıyorum, dayanmaya çalışıyorum. Çok güçlü inancım olmasa ben burada intiharvari tarzı eylemlere girerdim. İşte biliyorsunuz Kemal Pir, Hayri Durmuş gibi arkadaşlar ölüm oruçları gibi intiharvari eylemlere girdiler. Bu arkadaşların bu değerli direnişlerine karşı saygım ve sorumluluğum, halka karşı sorumluluğum var. Zaten bu değerlere karşı çok güçlü, büyük inancım olmasaydı ben de bu kadar dayanamaz, intiharvari eylemlere girebilirdim. Tabi ben burada her an ölebilirim. Benim ölümümün etkisi çok büyük olur, kaos olur. Ölümüm sonrası çok kanlı süreçler yaşanır ve büyük karışıklıklar olur. Ben burada bunları söylüyorum. Tabi dışarıya yansırsa biliyorum kıyamet kopar. Ben burada her gün sorumluluklarım için yaşadım, halk için mücadele ederek yaşadım. Onurluca mücadele ve yaşamım bu anlamda halk için hep olacaktır. Bunlar uygun bir şekilde verilebilir. Bir de şunu net olarak vurgulamak istiyorum. Bu hususu da dile getirmek lazım. Kimse benim için intiharvari eylemlere girmesin. Özellikle cezaevindeki arkadaşlara bu konuda çağrı yapıyorum. Benim için intiharvari eylemler yapılmasın. Bu tür eylemlerden ziyade mücadelelerini yükseltsinler. Bunu esas alsınlar. Ben sonuna kadar aldığım bu sorumluluğun gereklerini yerine getireceğim. Son nefesime kadar mücadele edeceğim, onurlu mücadelemi sürdüreceğim. Halkım için yaşayacağım. Ama yineliyorum bu şartlara karşı ne kadar dayanacağımı bilemiyorum.

   Şimdiki yerim adeta bir ölüm çukurudur. Ben bunu böyle adlandırıyorum. Bir insanın burada nefes alması bile çok zordur. Havasızlık beynimdeki hücreleri öldürüyor. Bu beyin hücrelerinin ölümünü hissediyorum. Burada konsantre olamıyorum. Buradaki durumum yarı-ölü bir biçimdedir. TV'lere çıkıp bu durumum haftalık anlatılabilir. Gazetelerde ve her yerde söylemek lazım bu hususları. Bu bir öldürmedir. Bunun da böyle bilinmesi gerekiyor. Yine söylüyorum benim buradaki durumumdan CPT, AİHM işte Avrupa sorumludur. Onlar istedi bu cezaevinin yapılmasını. Bu durumda olmamın tek sebebi onlardır. Burası onların bir projesidir, onların bilgileri dahilinde yaşatıldı her şey. Burada bana ne yaşatılıyorsa onların bilgileri dahilinde yaşatılıyor. Bu durum böyle bilinmelidir. CPT gelecek buraya, gelmesi gerekiyor. Burayı inceleyecek. Başka olmaz. Halkımız bu durumu böyle bilsin. Halk meydanlara dökülecekse dökülsün. Kapılarına dayansın. Bu durumumun açıklığa kavuşturulmasını talep etsin ve bunun takipçisi olsun. Tekrar söylüyorum; bu bir öldürmedir. Ben buraya getirilirken CPT'den bir yaşlı kadın beni burada karşıladı. Bana benim burada kalacağımı, buradaki yaşantımın takipçisi olacaklarını, buradaki sistemi takip edeceklerini ve kendilerinin güvencesi altında olduğumu söyledi. Bütün bunların güvencesini verdiklerini belirtti. Bu sorumluluğu kabul etti.

   Tabi benim buraya getirilmem ve bu koşullar altında tutulmamın esas sorumlusu Türkiye değildir. Herse bu durumu böyle bilmelidir. Bu işin arkasında İngiltere, Amerika, İsrail ve AB vardır. Bir de Yunanistan devletinin  haince alçakça dostluğumuzu kullanarak bizi satmaları var. Bu durum da etkendir. Zaten beni buraya getiren ABD'dir. ABD'nin bir görevlisi, beni buraya kadar getirip Türkiye'ye teslim etti. Burada Türkiye'ye verilen görev ise benim gardiyanlığımı yapmak, bana bekçilik yapmak olarak belirlenmiştir. Yine sonuç olarak şunu belirtebilirim. Buradaki durumum yarı-ölü, yarı-baygın bir şekilde yaşamadır. Burada böyle yaşıyorum. Burada kaldığım şartlarda Türkiye'nin hiçbir etkinliği, etkisi yoktur. Genel durumum böyledir, bunları belirtebilirim genel olarak.

   Tabi ben burada tam anlamıyla can çekişiyorum. Burada ne kadar yaşarım bilmiyorum. Buradaki durumum biraz da benim genetik yapımla alakalı olabilir. Babam nefessizlikten öldü. Ben de burada nefessiz bırakılıyorum. Beyin hücrelerim ölüyor. Bu durum oldukça zorlayıcı. Bir gün uykudayken hiç uyanmayabilirim de. Benim hakkımda zaten karar verilmiş durumda. Benim durumum belidir. Bu yüzden diyorum ki bana yaslanarak, benden bir şeyler bekleyerek yaşamayın. Hala benden bir şeyler bekliyorlar. Hala her şeyi benim sırtıma yüklemeye çalışıyorlar. Benden kimse hiç bir şey beklemesin. Geçenlerde de söylemiştim. Kendi kararlarını kendileri vermezlerse, kendi çözüm yollarını kendileri geliştirmezlerse, kendi sorumluluklarını yerine getirmezlerse basitler ordusu diyeceğimi, böyle ilan edeceğimi belirtmiştim. Bu belirttiklerime ilişkin olarak hakkımda açılan soruşturma tamamlandı. İşte 20 günlük ceza aldım.

   “Parlamento demokratik çözümü geliştiremezse bu konuda karar almazsa savaş gelişebilir” dedim. Bunların olabileceğini belirttim. Bunu daha önce de söylemiştim. Bunda bir şey yok, bu diyalektik olarak böyledir. Çözümün gelişmediği yerde savaş gelişir. Bu bir tespittir, ben bir tespit yaptım. Ben çözüm gelişmezse, parlamento çözüm yönünde karar almazsa savaş gelişir, demiştim. PKK kendi çözümünü geliştirmezse, DTP kendi çözümünü geliştirmezse basitler ordusu ilan edeceğimi söyledim. Bunları söyledim diye ceza aldım.

   Beni burada öldürüyorsunuz, ölüme gönderiyorsunuz, bunu mu saklayacağım. Bu durumumun gizli kalacak hiç bir yönü yok. Burada her türlü yaşam alanım tıkanmış, adeta ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar. Elimde aldığım 20 günlük cezaya ilişkin karar var. İnfaz Hakimliği'nin kararı. Buna ilişkin savunmalarım var, bunlar da elimde. Buradan  bir kısmını  burada aktarmak istiyorum. Burada belirttiğim hususlar hakkında açıklamalarda bulunmak istiyorum.

   Basılan savunmalarımın yakalandığını dinledim. Bunlar beceriksiz. Yok yok, bunların bu işlerden anladıkları, anlayacakları yok. Akılsızca  ve basitçe ortalıkta dolaşıyorlar. Bunların ne okudukları var, ne bir şey bildikleri var. Sürü gibiler. Bir işi beceremiyorlar, ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. Ne okuyorlar ne de dağıtabiliyorlar. Okumuyorlar da dağıtamıyorlar da. Hiç bir şey yapmıyorlar. İki tane kitabı dağıtamıyorsanız, bu kitaplara sahip çıkamıyorsanız ne işiniz var oralarda. Bir kitabın dağıtımının örgütlenmesini bile doğru düzgün yapamıyorsunuz, zaten okuduğunuz yok, eğitiminiz yok. Bu halleriyle hepsi tehlike arz ediyor, tehlike saçıyor. Burada her şey benden beklenmemelidir. Ben dışarıda olduğum zaman bu açıkları kapatmak için çaba sarfediyordum. Eğitim ve örgütlenme üzerinde oldukça duruyordum. Ama şimdi burada koşullarım ortada. Eskiden özgürdüm, bunları yapabiliyordum, şimdi ise burada bu koşullardayım, elimden gelen bir şey yok. Koşullarım ortada. Benim üzerimde binbir türlü oyun oynanıyor. Hepiniz bunu görebilmelisiniz. Bu oyunları farkedebilmelisiniz. İsa çarmıha gerilirken eti paramparça edilirken bile üzerinde bu kadar oyun, bu kadar dalavere dönmüyordu. Ama benim üzerimde ise binbir türlü oyun oynanıyor. Bir sürü hesap, dalavere dönüyor. Burada olmamdan bile faydalananlar var. Benim burada tutulmamın başlıca aktörleri İngiltere, ABD işte bu Avrupa Birliği, İsrail ve Yunanistan komploculuğudur. Bütün bu güçlerin beni Türkiye'ye teslim etmesi boşuna değildir. Burada tutulmam karşılığında Türkiye'den kopartıkları var. İngiltere ve özellikle ABD 1. Dünya Savaşı'nda elde edemediklerini beni burada tutarak elde etmeye çalışıyorlar. Hatta İngiltere başaramadı, ABD bunu başardı, İşte 1920'lerdeki amaçlarını beni buraya hapsederek gerçekleştirdiler. Şimdi ise benim burada tutulmam karşılığında Türkiye hepsine tavizler vermiştir. Benim Türkiye'ye verilmemle birlikte İngiltere ve ABD Irak'ı tuttu. ABD'nin bu güçlerin amacı, Güney'de bir Kuzey Irak Kürt Devleti kurup bütün sorunları oraya yıkma ve orayı sorunun kaynağı haline getirerek boğmadır. Yine biliniyor Yunanistan'da Pontuslar var. Pontuslar kendi yerlerinden koparılıp Yunanistan'ı sıkıştırarak orada bir sorun haline getirildiler ve bu halde bırakılarak bitirilmeyle yüz yüze bırakıldılar. Kürtlerin getirilmek istendiği noktada aynıdır. Yunanistan'daki Pontuslara yaklaşımın aynısını şimdi Güney'de Kürtlere yapacaklar. Kürtlerin bütün özgürlük dinamiklerini tasfiye edip kendilerine bağlı bir küçük devletçik kurup bütün sorunları buraya hapsetme, buranın şahsında Kürtlerin özgürlük mücadelesini boğuntuya getirme çabası vardır. Avrupa Birliği ise Ermenistan, Kıbrıs ve Yunanistan'ı tuttu. Bütün bunlar karşılığında ben komployla buraya getirildim. Burada Türkiye'nin etkisi yoktur. Türkiye'ye açıkça “sen gardiyanlık edeceksin” denilmiştir. Bu durum çok zavallıcadır.

   Buradaki cezaevi yönetimini, hiç kimse kendi başına ve direkt bir davranış sergileyemiyor. Buradaki Müdür de bir başına karar veremiyor. Daha önce de söylemiştim burası özel ve dıştan müdahaleyle yönetiliyor. Nasıl istenirse öyle oluyor? Bütün bu güçler amaçladıklarını benim üzerimde gerçekleştirdiler. Komployu bu şekilde sürdürüyorlar. Yirmi yıldır bu komplo var ve devam ediyor. Yirmi yıldan beridir süren bu komplonun anlaşılması gerekiyor. Asırlardır Türkiye'den alamadıklarını benim durumumu kullanarak, benim durumumdan faydalanarak tavizler şeklinde elde ettiler. Bunlar görülmüyor mu? Hatta Avrupa Birliği  Türkiye'yi kendi istediği şekle getirmek için AKP'yi her türlü yollarla kullanıyor. Benim durumum üzerinden tavizler alıyor. Yine belirtiyorum benim hakkımda kararlarını vermişler zaten. Beni burada devre dışı bırakıp, PKK'yi de Barzani-Talabani ve o Güney'e yerleşen bizden kaçan Osman-Botan alçaklarını, şerefsizlerini, pezevenklerini kullanarak köşeye sıkıştırıp, tasfiye etmeye çalışacaklar. Görüyorsunuz işte DTP'nin de üzerine gidip köşeye sıkıştırıp yanlarına çekip buradaki boşluğu da bu Hak-Par, Elçi gibilerle doldurmaya çalışacaklar. İşte bu durum iyi okunmalıdır. Bu bir tasfiye sürecidir. İşte bütün bunlar gerçekleştirildikten sonra ben de burada tasfiye edilip yerime kardeş denilen o alçağı, şerefsizi getirecekler. Osman Öcalan! Öcalan ismini böyle kullanacaklar.

   İşte DTP'nin başına getirilmeye çalışılanları görüyorsunuz. DTP'nin üzerine giderek, köşeye sıkıştırarak kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar. DTP'yi örgütsüzleştirerek, eğitimsiz bırakarak kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar. Bu tasfiyeci yaklaşım iyi görülmelidir. Bunu defalarca söyledim. Bu durumu görmeleri gerektiğini, bu durumun tehlikeli olduğunu ve beraberinde bitişi getireceğini söylemiştim. Tasfiyeci eğilim böyle çalışmaktadır. Benim tabirimi mazur görün DTP'yi çok kötü bir duruma sokmaya çalışacaklar. Bu duruma düşürmeye çalışacaklar. Bunlar bilinmelidir. İşte bizden kaçan kardeş olacak alçak, şerefsiz o Osmanları Botanları kullanarak yaratılmak istenen siyasi boşluk bunlarla doldurulmaya çalışılacak. Talabani ve Barzani de kullanılarak PKK köşeye sıkıştırılacak ve tasfiye edilmeye çalışılacak. Türkiye'de de DTP bu şekilde köşeye sıkıştırarak, etkisizleştirerek bitirmeyi, beni de burada bitirip benden sonrasında kardeşim olacak alçağı şerefsizi ön plana çıkaracaklar. Buraya daha önce de söyledim bacılarım gelip gidiyor, onlar, Osman alçağı hakkında haber getiriyorlar bana. İşte diyorlar “yeni kadın alacakmış kendisine”. İşte görüyorsunuz habire dertleri kendilerine kadın almaktır. Bunların karşılığında yapamayacakları şey de yoktur. Böyle işte satıyorlar kendilerini. Daha önce de bu alçakların Osman alçağını, Botan alçağını kullanarak bunlara çuvallar dolusu para vererek benim yerime geçirmeye çalıştılar. İşte biliyorsunuz, bunlar, bu alçak, şerefsizler, Osmanlar, Botanlar kendilerine liberal demokratız diyorlardı. Hatırlıyorsunuz o dönem kendilerini öyle sıfatlandırıyorlardı. Selim Çürükkaya'nın durumu da bunlara benziyordu. Bu basit kişiliklerin bir şeyden anladıkları da yok. Bunları kandırıp kullanıp atacaklar. Bunu göremiyorlar. İşte bu kardeş denen alçağı kullanarak soyadımızı kullanarak bir şeyler yaratmaya çalışıyorlar. İşte bu Hak-Par, Elçi gibileri de bize karşı kullanıyorlar, bunun çabası içindeler. İşte PKK ve DTP bu tasfiye sürecini iyice anlayıp, farkına varmalı, kavramalıdırlar. Tasfiye süreci başlamıştır. Bunun farkına varmalıdırlar. Tasfiye ediliyorlar ama hiç biri bunun farkında değil. Bunu görmelidirler. O yüzden kendi çözümlerini geliştirmezlerse basitler ordusu ilan edeceğimi söylemiştim. Aslında bu alçakların, Osmanların yapmak istediği bir nevi abisini, babasını öldürüp sonra da öldürdüklerinin karısıyla, kadınlarıyla evlenme şeklindedir. Sözde namusunu kurtarma şeklindedir. Böyledir. Yani sözde bu namusa sahip çıkıyorlar! Aslında bu ilkel feodal aile hukukunda olduğu gibi abilerini, babalarını, büyüklerini öldürüp, devre dışı bırakıp onların malına, mülküne, parasına, ırzına, namusuna, tüm emeklerini hiçe sayıp sahip çıkmadır! Bu şerefsizlerin, pezevenklerin, namussuzların yapmak istediği budur. Beni burada devre dışı bırakıp bir nevi işte o feodal hukuktaki gibi öldürüp, yarattığımız değerlere sahip çıkmaya çalıştılar, hala çalışıyorlar! Bu bir tecavüz kültürüdür. Daha önce biliniyor Leyla'nın başına getirilenler. Alçakça şeyler yapıldı o zaman. Leyla Zana o zaman milletvekiliydi.

   Şimdi içerideyim. Özgür değilim. Kimseyi savunacak durumum yok. Yine bu tehlike DTP'nin şimdiki kadın milletvekilleri için de geçerlidir. Kendilerini korumalıdırlar. DTP, başına getirilmeye çalışılanları iyi görmek zorundadır. İsrail Devleti'yle Türkiye Devletinin kendi askerlerine yaklaşımındaki bir karşılaştırmayı yapayım burada. Biliyorsunuz İsrail'in bir askeri esir alınmıştı. İsrail bir askeri için elindeki bin tane Filistinli tutukluyu serbest bıraktı. Bunların içerisinde Barguti de vardı. Türkiye'nin ise Dağlıca'da esir alınan sekiz askeri için yaklaşımı ortada. DTP, Dağlıca'da esir alınan sekiz askerin alınıp Türkiye'ye getirilmesi için çalıştı, girişimlerde bulundu. Biliyorsunuz üç DTP milletvekili gitmişti, içinde Aysel de vardı. Ama bu DTP, tek başına aldığı bir kararla gitmedi oraya. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de bu yönlü talebi olmuştu DTP'lilerden. DTP de şartsız koşulsuz hiç bir talepte bulunmadan sekiz askeri gidip getirdi. Bunu yapmalarına rağmen aynı Türkiye haklarında dava açtı.

   İşte görüyorsunuz İsrail bir askeri için bin kişiyi serbest bırakırken Barguti de bunların içindeydi biliyorsunuz, Barguti örgüt lideridir, siyasi bir liderdir, önemli bir kişidir. İsrail bir askeri için bu kadar önemli bir kişi de dahil bin tane tutukluyu serbest bırakırken Türkiye sekiz askerini gidip getiren DTP'liler hakkında dava açıyor! İşte DTP, bu oyunun farkında olmalıdır. Kendileri bu olayda karşılıksız bir şekilde kullanıldılar, hiç bir şeyin farkında değiller. Şimdi kendilerini zorla ifadeye çağırıyorlar. Bugün zorla ifadeye getirirler zorla yarın daha başka yönelimler olabilir. Bunlar iyi anlaşılmalıdır. Yine şunları söyleyebilirim. Benim koşullarım ortadadır. Burada ölüme terk edildim. PKK, DTP, halkımız bu gerçekliği iyi görüp kendi iradelerini ortaya koymalıdırlar. Bu süreç bir tasfiye sürecidir. Herkes buna göre konumlanmalıdır. Bu tasfiye süreci fiilen başlatılmıştır. Bunu anlamıyorlar, bunu görmüyorlar. AKP, sorunun çözümünün önünde büyük engeldir. Aslında çözüm gücü olarak gözüküp tasfiyeyi amaçlıyor.

   Cengiz Çandar verdiği demeçte, AKP'nin PKK'yi tasfiye etmeye çalışması ve PKK'nin de bu tasfiyeci yaklaşım karşısında direnmesinin çok normal bir şey olduğunu, ancak bu tablonun sorunu çözümünü tıkadığı, tarihsel koşulların silahlı yolları devreden çıkarmayı dayattığını belirtiyormuş. Olmaz, yok öyle bir şey. Ne demek silahları devre dışı bırakmak, silahlı yolu devreden çıkarmaya çalışmak, silahtan arınmanın yollarını aramak? Üzerine geliyor, seni tasfiye edeceğim diyor, tabi ki buna karşı direneceksin. Böyle olmaz. Sorun varlık, özgürlük ve öz savunma sorunudur. Biz varlığımızı ve özgürlüğümüzü koruma yönünde çaba sarf ediyoruz, edeceğiz.

   Bu vesileyle yine diyorum, tamam, konuşabilirler, bunları söyleyebilirler. Aydınlarla görüşmeye devam edilebilir. Bu süreci, bizim söylediklerimiz tartışılabilir. Bakın işte öyle diyorlar ama FBI Başkanı Türkiye'ye geldi. Biliyorsunuz ne konuştular? Dikkat ederseniz o gittikten sonra ardından İsrail Bakanı geldi. Şimdi de Erdoğan ABD'ye Obama'yla görüşmeye gidecek Aralık ayında. Bunların, bu gidiş gelişlerin hepsi birbirleriyle bağlantılıdır. Bir planın devreye sokulması niteliğindedir. Yine Aralık ayında biliyorsunuz üçlü mekanizma toplanacak, Atalay gidip katılacakmış.

   Ben daha önce Mahmur'a ilişkin üç kırmızı çizgiden bahsettim. Mahmur'un üç kırmızı çizgisinin olduğunu söyledim. Bunlardan vazgeçilemez. Bu üç kırmızı çizginin kabulüyle ancak gelebilirler. Ancak Mahmur kendi kararını kendisi verecektir. Benim buna saygım vardır. Mahmur'un bizdeki yeri özeldir. Geçmişleri vardır, geçmişlerini unutmazlar. Mahmurun kendi çözümü olmalıdır. Kandil'in kendi çözümü de olmalıdır. Kendi çözümünü devreye sokmalıdır. Bunu yapmak zorundadır. Bu olmazsa hepsini çok sert eleştireceğim. Hatta 2006'da kendileri hakkında çok ağır değerlendirme ve sıfatlandırmalarda bulundum. Kendileri belki de bana alındılar, gücendiler. Ama ben ancak şimdi yine söylüyorum. Kendi çözümlerini ortaya koymazlarsa, kendi çözümlerini geliştiremezlerse bu sefer Osman alçağına yüklediğim bütün sıfatları onlara da söyleyeceğim. Hala benden pratik çözüm bekliyorlar. Ağzımın içine bakıyorlar. Kendi çözümlerini üretemiyorlar. Ben ila ki buradan savaşın da demiyorum, kendi çözümünüz olsun diyorum. Bu kendi çözümünüz savaş olsun anlamında değildir. Savaşabilirler, gelip teslim olabilirler, ancak kendilerine ait bir çözüm yolu olmalıdır. Ne karar vereceklerse kendilerine ait olmalıdır. Ben onların yerine karar veremem. Bunu da beklemesinler benden. Yine ısrarla diyorum, devlet benim hakkımda kararını vermiş, ne kadar yaşayacağım belli değil. İşte söylüyorum, uyurken bir baktınız uyanamamış, uykudayken ölmüşüm. Bunlar hepsi bilinmelidir. Burada havasız bırakıldığımı söyloyurum. Havasız bırakılan bir insanın yaşayabileceği kadar yaşarım. Tekrar söylüyorum bu bir öldürmedir. İşte o yüzden diyorum ki kendi çözümlerinizi geliştirmezseniz, Osman şerefsizi için kullandığım bütün sıfatları size de kullanırım.

   Burada söz konusu olan binlerce gencin hayatıdır. Bu gençler ölüme bu kadar kolay gitmemelidir, ölüme bu kadar kolay gönderilmemelidir. Bu ölümlerin değeri ve anlamı iyi bilinmelidir. Bu yüzden bu kadar kızıyorum, ağır konuşuyorum. Bunlara iyi anlam biçilmelidir, sahip çıkılmalıdır. Yine diyorum savaşacaksanız adam gibi savaşın. Size burada bir anımı anlatayım. Burada 2000 yılı başlarında bu geri çekilmeyi tartıştığımız dönemde benimle görüşen askeri bir yetkili “Apo biliyor musun” dedi. “Bu senin için son şanstır. Savaşırsanız ne ala, savaşacaksanız da iyi savaşmalısınız, ancak böyle eliniz güçlenir” dedi. “Bizim ordumuz, bu ordu ancak karşısında savaşırsan yola gelir, savaşarak bazı şeyleri kabul eder, bu ordunun böyle bir geleneği vardır. Bu silahlı güçlerinizi sınır dışına çekerek sen kendi durumunu zorlaştırıyorsun, kendini tehlikeye atıyorsun” dedi. Ben o dönem, güçlerin sınır dışına çekilmesini düşünüyordum. Biliyorsunuz o dönem benim için beş bin intihar eylemcisi hazırdı. Ben biraz da bu intiharvari eylemlerin önüne geçmek için, bu gençlerin ölümlerinin önüne geçmek için, büyük ve kanlı bir çatışma sürecini engellemek için sınır dışına çekilmeyi düşünmüştüm. Ama o görevli beni bekleyen tehlikeleri söyledi. “Bu senin son şansındır, sınır dışına çekilerek kendi durumunu güçleştiriyorsun, kendini tehlikeye atıyorsun, elindeki kozu zayıflatıyorsun” demişti. O görevli kendine göre dürüsttü. Ben öyle değerlendiriyorum. Açık açık beni bekleyen tehlikeler hakkında uyarıyordu.

   Burada yanlış anlaşılmasın ben burada ağır konuşurken, onların hiç birinin kişiliklerine şahsiyetlerine şahsına hakaret etmiyorum. Biliyorum hepsi iyi niyetlidir, Ahmet Türk de iyi niyetlidir. Benim burada vermek istediğim mesaj, kendilerini bekleyen tehlikenin farkında olmalarıdır. O yüzden ben hiçbirinin şahsiyetini hedeflemiyorum, ben yaşatılan, kendilerinde yaşattıkları zihniyeti sert eleştiriyorum, ağır değerlendirmeler yapıyorum. Bu zihniyetleri sıfatlandırıyorum. Basit, onur, şeref kazandırmayan zihniyet diyorum. Zihniyette onur ve şeref kazandıracak bir duruş sergilemek lazım. Bunlardan yoksun olmamak gerekir. Tekrar söylüyorum, bu iyi bilinmelidir. Kimsenin kişiliğine, şahsına hakaret etmek gibi bir niyetim yok, hakaret etmem de. Ancak yaşatılan bu zihniyete karşı müthiş bir öfkem var. Herkes bu hususu böyle bilmelidir. Bu yaptığım eleştiriler benim içinde bulunduğum durumun bir yansıması olarak sağa sola saldırma olarak algılanmasın, içinde bulunduğum psikolojik duruma bağlanmasın. Ben burada tehlikenin, tasfiyenin boyutunu görmeleri için bunları söylüyorum. Mesela Ahmet Türk iyi biridir, kişilikli, şahsiyetli biridir. Ama DTP kendi üzerinde oynanan oyunları göremiyor. Göremediğinizin en basit örneği İzmir'deki olayları görüyorsunuz. Öcalan diyorlar, bunu bahane ediyorlar. Bu Erdoğan kör müdür? Ya kördür ya da bunları kasıtlı yapıyor. Benle ne alakası var? DTP'yi köşeye sıkıştırarak bir yere, hizaya çekmeye çalışıyorlar. DTP de eğitimsiz, örgütsüz bir şekilde varlığını sürdürerek tehlike saçıyor, bu tehlikelere davetiye çıkarıyor. Burada amaçlanan DTP'yi siyaseten köşeye sıkıştırıp bitirmektir. İşte görüyorsunuz Cemil Çiçek açıklamalar yapıyor bu konularda. Cemil Çiçek'i okunur ve takip edilirse, süreç, gelecek daha iyi görülür.

   İzmir olaylarında DTP'nin tahrik ettiğini söylemek kabul edilemez. Olur mu öyle şey, hayır öyle değil. Habur'da bunları yaparsan İzmir'de bu saldırılarla karşılaşırsın deniliyor.Bu tür şeyleri kullanıyorlar. Asıl amaçları DTP'yi tasfiye etmektir. DTP'yi bunlarla tehdit edip, kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar. Tabir caizse eşekleştirmeye çalışıyorlar. AKP'nin DTP'yi getirmek istediği nokta burasıdır. Tabi AKP bu politikaları tek başına hayata geçirmiyor, arkasındaki güçlerle yapıyor bunu. Arkasında ABD'si, İngilteresi var. Bu böyledir. AKP'nin bu arkasındaki güçlerle birlikte yapmak istediği işte bu liberal politikalarla Türkiye'yi belirsizliğe sürüklemek, çözümsüzlüğe sürüklemek, Kürtleri de kendi içlerindeki Abdulkadir Aksu, Hüseyin Çelik gibilerle kendine bağlama gayretidir. Daha önce de belirtmiştim. Çok büyük paralar harcayarak, holdingler kurarak Kürtleri kendilerine bağlamaya çalışıyorlar. AKP bu politikalarla içerdeki Kürtleri etkisizleştirmeye çalışırken ABD ve İsrail'e tavizler vererek kendi ömrünü uzatmaya çalışıyor.

   Türkiye özellikle İsrail'in sonra da Amerika'nın İran'la olan çelişkilerini görüp kendisine sunulan bölgesel rol karşılığında Amerika ve İsrail ile ittifak halindedir. ABD-İsrail-Türkiye İran'a karşı ittifak halindedirler. Ortaya çıkan ABD-İsrail-Türkiye ve İran karşıtlığı arasında PKK İran'la işbirliğine girebilir, ittifak kurabilir, bunun koşulları vardır. Gelişmeler doğrultusunda İran'la ittifak, ilişkilenme sağlanabilir, böyle bir şey söz konusu olabilir, durum buna müsaittir. Tabi bunu kendileri değerlendirecektir.

   Amerika'nın Ortadoğu ve Güney Asya yani Pakistan ve Afganistan politikası için Türkiye'ye muhtaç olduğunu ve Türkiye'nin de bölgesel konumu gereği çıkarlarının Amerika'nın bu politikalarıyla örtüştüğünü ve iki devletin bu bölgelerdeki politikalarının ortaklaştırıldığına ilişkin değerlendirmeler var. Bunlar doğrdur. Evet, ortaktırlar. Amaçları aynıdır. Bütün bu politikaların arkasında İngiltere, ABD var. Bu güçler 1. Dünya Savaşı'nda elde edemediklerini beni Türkiye'ye vererek elde etmeye çalışıyorlar. ABD elde etti bunları. 1929'lerdeki amaçlarını gerçekleştirdiler. Aslında bütün bu sorunları, çözümsüzlüğü geliştiren AKP'dir. İşte AKP “muhatap almam, konuşmam” diyor. Aslında bu sorunun çözümsüzlüğünü dayatanlar siyasilerdir; Erdoğan, Baykal, Bahçeli gibileridir. Ben 2000'li yıllarda yine buradayken benimle MİT, MGK, Genelkurmay, İçişleri, Dış işleri, Emniyet ve Hükümet adına birileri görüştüler. Görüşenler arasında MHP'yi temsilen de gelenler vardı. Çünkü o dönem biliyorsunuz ANAP, MHP, DSP koalisyon hükümeti vardı. MHP Hükümet ortağıydı. O dönem Amerika'nın Irak darbesi öncesiydi. AKP iktidarının arifesi, 2002 öncesiydi. Ecevit dönemiydi. Ben o dönem Ecevit'in barışçıl kimliğine güvenmiştim. Ecevit'le birşeyleri çözeceğimize inanmıştım. Ancak attığımız adımlara rağmen beklediklerimiz gerçekleşmedi. Olumlu bir karşılık alamadık. Daha öncede benzer girişimlerimiz ve görüşmelerimiz olmuştu, engellendiler. İşte Tansu Çiller, Doğan Güreş onlar dönemlerinde çözümü engellediler, engellemek için çok çaba sarfettiler, başardılar da. Kıvrıkoğlu dönemi de biliniyor, o dönem çözümü engelleyenlerden de bahsettim. Hatta biliyorsunuz bir suikast girişimi var. Yine Özkök döneminde yaşananlar biliniyor. O döneme dair tek başına uçağa, deniz altıya binme gibi daha önce değerlendirmelerde bulunmuştum. Yine biliniyor ben buraya getirildiğimde Bahçeli Hükümet ortağıydı. Benimle o zaman görüşen kesimler Hükümet adına görüştüklerini söylüyorlardı. Bahçeli'nin bunların hepsinden haberi vardı. Şimdi tüm bunlardan haberi olmadığını söylüyor. Bahçeli o zaman da sürecin önünde büyük bir engeldi şimdi de sürecin önündeki en büyük engellerden biridir. Aynı zamanda o dönem Ecevit'in olumlu adımlar atması önünde büyük bir engeldi. Süreci sürekli tıkamaya çalışıyordu. Hatta bunu başardı da. Attığı adımlarla Hükümeti işlevsiz bıraktı ve Hükümetten de çekilmeyip Hükümeti erken seçime götürüp devrilmesinin önünü açtı. Böylece o dönem Ecevit'in olumlu adım atması belki de engellendi. Ondan sonra AKP geldi. Her şeyi tek taraflı bir şekilde ters yüz etti. Tek taraflı bir şekilde süreci ilerletip sorunu kendisince çözmeye çalıştı, aslında çözüm değil çözümsüzlüğü derinleştirdi. Bu sorunun büyümesinde bu hale gelmesinde 2002'den bu yana AKP'nin politikaları sorumludur. AKP, şimdi de bazı şeyleri iyileştirme olarak gösterip kamuoyuna sunmaya çalışıyor. Aslında AKP bir adım ileri iki adım geri atıyor. Zik-zak çiziyor. Bahçeli geçmişte olduğu gibi bugün de bir çok şeyin önünde engel olarak duruyor. Bugün CHP'yi de AKP'yi de aslında bir nevi Bahçeli yönlendiriyor. Bahçeli'nin bu konumunu iyi görmek gerekiyor. Aslında AKP ile CHP de MHP de hepsi kendilerine biçilen görevi yerine getiriyor. CHP ile aleviler elde tutulmaya çalışılıyor, MHP ile de milliyetçi damar elde tutulmaya çalışıyor. AKP ile de Kürtler elde tutulmaya çalışılıyor. CHP'nin halini görüyorsunuz. İşte o kadar Dersim hakkında daha önce birçok şeyi dile getirdim, şimdi Onur Öymen'in açıklamaları da ortaya çıkardı. Şimdi benim dediklerim daha iyi anlaşılıyor herhalde. Mustafa Kemal hakkında dediklerim de daha iyi anlaşılıyor herhalde. Aslında herkesi Mustafa Kemal'in öldürdüğünü söylüyorlar ancak öyle değildir. Bunlar iyi araştırılmalıdır, iyi bilince çıkarılmalıdır. Aslında Onur Öymen CHP'nin en dürüst, namuslu adamıdır; CHP'nin gerçek politikalarını, gerçek çizgisini açıkça dile getirmiştir. Yine Onur Öymen, Kemal Kılıçdaroğlu'ndan diğer alevi CHP'lilerden daha dürüsttür, asıl CHP'li Onur Öymen'dir. Dürüst olmayan, namuslu olmayanlar Kılıçdaroğlu gibileridir. Bunlar daha namussuzdurlar. Kendi tarihlerine ihanet edenler kendileridir. İşte Almanya'da biliyorsunuz Hitler faşizmini. Yahudileri nasıl katlettiler? Yahudilerin sonu da böyledir. Biliniyor Hitler faşizmi önce komünistleri-sosyalistleri sonra Kilise rahiplerini ortadan kaldırdı. Dersimlilerin tarihi de buna benzerdir. Bunlar bu zihniyeti, bu katliam zihniyetini savunuyorlar. Bunların hepsi azgın milliyetçidirler, azılı faşisttirler. Dersim, bütün bu kendi üzerinde oynanan oyunları iyi görmelidir. Daha önce de açıklamıştım, kendilerini bekleyen tehlikelerin farkında olmalıdırlar. Kendi tarihlerini iyi anlamalıdırlar. Bunu Dersim için diyorum, yine tüm Kürtler için de aynı şeyi söylüyorum. Kendi tarihinizi iyi bilmelisiniz. Hakeza Muş için, Van için, Urfa için de aynı tehlikelere işaret ediyorum. Kürtleri CHP ve MHP'nin katliamcı politikalarıyla ölümü göstererek AKP'nin tasfiyeci politikasıyla da sıtmaya razı etmeye çalışıyorlar. Böyle bir konsept var.

   İran'da tutuklu bulunan arkadaşların hepsine selam ve saygılarımı iletiyorum. Son iki idam kararının durdurulmasında İran'daki Kürt milletvekilleri mi devreye girmiş ? Suriye'de açlık grevi yapan arkadaşlara da selamlarımı iletiyorum. Sağlıklarına dikkat etsinler, kendilerine dikkat etsinler. Suriye'de iki bin kişilik güçleri vardır. İran'da 1500-2000 kişilik güçleri vardır. Yine Türkiye'de 2.000-2500'e yakın güçleri var. Bu güçlerini geliştirebilirler. Birbirleriyle ilişkilerini, bağlarını, örgütlülüklerini geliştirebilirler. Tehlikelere karşı daha iyi hazırlanabilirler. Benim bu belirttiklerim KCK'ye ilişkindir. İran için söylüyorum. Benim imzam olmadan İran'la çözüm olmaz, bunu kabul etmem. Yine söylüyorum. Suriye'yle çözüm için benim imzamın olması gerekiyor, yoksa kabul etmem. Yine Irak için söylüyorum, benim imzam olmadan çözüm olmaz, bunu kabul etmem. Bütün bu yerlerdeki çözüm için benim imzamın olması gerekiyor. Eğer benim imzam olmadan anlaşma yaparlarsa, çözüm geliştirirlerse ben buna karışmam, bunun sorumluluğunu almam. Bunların böyle bilinmesi gerekiyor.

   Barzani geliştirilmiş ordudan bahsediyor. Ben daha önce Kürtlerin ortak savunma hattından bahsetmiştim. Kürtlerin bir Ulusal Konferans düzenlemeleri gerektiğini söylemiştim. Bu temelde bir araya gelinebilir, bu hususlar tartışılır. Ayrıca ben ortak savunma hattından bahsetmiştim. Bu ortak savunma hattında bütün Kürtler, Kürt örgütleri yer alır. Ancak hepsinin bu ordu içindeki, bu hat içindeki özgünlükleri, farklılıkları devam eder. Varlıklarını bu hat içinde devam ettirirler. Talabani'ye Barzani'ye benim adıma mektup yazılabilir. Daha önce de gönderdiğiniz mektuplara paralel şeyler belirtilebilir. Bu söylediklerim de uygun bir şekilde formüle edilip bu mektupta işlenebilir. Savunmamın son cildini yazmaya başlayacağım. Bu hususları da bu savunmamın son cildin de işlemeyi düşünüyorum. Ama daha yazmaya başlamadım. Daha sonra değinirim.

   Neden bahsediyorsunuz, ben nelerden bahsettim şimdiye kadar. Tasfiye var tasfiye! Neyin günlüğünü tutacağım. CPT buraya gelecek görecek, gelmek zorunda, daha neyin günlüğünü tutacağım.

   Neyin çözümünden bahsediyorlar bunlar. Tasfiye ediliyorlar tasfiye! Haberleri bile yok. Çözüm diyorlar, neyin çözümünden bahsediyorlar. Ben buradan bağırdım, bağırıyorum; tasfiye geliyor, tasfiye geliştiriliyor diyorum, bunlar hiç birinin farkında değil. Böyle şey olmaz. Akıllarını başlarına toplasınlar, oynanan oyunun farkında olsunlar.

   Ömer Müslüm nereliydi? Nerede şehit düştü? Ne zaman olmuş bu çatışma?

   Cezaevlerinden gelen mektuplar var. Ayfer Akkaya, Karataş-Adana c.evinden mektup göndermiş. Daha önce de bir grup arkadaşıyla gönderdikleri mektuplarını almıştım. Kendilerine özel selam ve saygılarımı iletiyorum. Yine Hasan Çığ Muş Malazgirtlidir, mektubunu aldım. Özel selamlarımı iletiyorum. Yine Gülizar Akın Mardin cezaevinde, biliyorsunuz hastalığı ağır. Kendisine çok özel selamlarımı gönderiyorum, kendisine, sağlığına çok dikkat etsin, acil şifalar diliyorum. Yine Kocaeli cezaevinden Suriye'li bir arkadaşın mektubunu aldım, Hüseyin. Kendisine selamlarımı iletiyorum. Değerli şeyler yazmışlar, devam etsinler. Yine Hasbi Aydemir, Kırıkkale cezaevinden mektubunu aldım. Kitap ne yaptınız, getirdiniz herhalde?
   Kitap seçiminde biraz dengeli olun. Yine Nietzsche Ağlarken adlı kitabı getirebilirsiniz.

   Barış grubuna selamlarımı iletiyorum. Muş, Urfa, Van'daki halkımıza, cezaevindeki arkadaşlara selamlarımı iletiyorum.

   Herkese selam.

   İyi günler.

                                                                                                                25 Kasım 2009

 

 

 

 
   
   
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com