|
Sağlık sorunlarım devam ediyor. Daha
ağırlaşan durumlar var. Bunlara da değineceğim.
Tabi burada bu havalandırma sisteminden dolayı
nefes alamaz durumdayım. Odamın havasız
olmasından dolayı boğazıma kadar tıkanmışım.
Boğazımdaki akıntı devam ediyor. Gözaltları ve
elmacık kemiklerinde rahatsızlığım vardı. Hatta
buraya gelen Fransız doktor bunu biraz almıştı
ancak tamamını alamamıştı. Gırtlağımda da
kaşınma ve yanma var. Bu ağrılar gün geçtikçe
daha da şiddetleniyor, her geçen gün ağırlaşıyor
ağrılarım. Nefes alamıyorum. Nefes almakta
oldukça zorluk çekmeye başladım. Buradaki
koşullarla alakalıdır tabi bu. Durumum buradaki
koşullardan dolayı daha da ağırlaşıyor. Bu
gelişmeler buraya, buradaki duruma bağlı. Daha
ne olur, nasıl olur, nasıl gelişir bilemiyorum.
Havasızlık bütün vücut fonksiyonlarımı
etkiliyor.
Biliniyor havasız kalan bir insanın beyin
hücreleri ölür. Ben de havasızlıktan dolayı
sanki beynimdeki hücrelerin öldüğünü
hissediyorum. Ve buramda beyin hücrelerimin her
geçen gün öldüğünü hissediyorum. Baş ağrısı
yapıyor. Bu durum konsantremi dağıtıyor. Oldukça
rahatsız edici ve benim beyinsel işlevlerimi
etkileyen bir durum bu. Bu beyin hücrelerimin
ölümüyle birlikte durumum yarı ölü, yarı baygın
gibidir. Ben burada yarı baygın bir şekilde,
yarı ölü bir şekilde yaşamaktayım. Durumum
budur, böyle bilinmesi gerekir. Buna ne kadar
dayanırım, ne kadar yaşarım bilmiyorum.
Dayanmaya çalışıyorum. İntiharvari şeylere
girmemi dayatıyorlar, ben intiharvari şeylere
girmeyeceğim. Durumumun ciddiyetini
anlamıyorlar. Tabi bilinmesi gerekir, benim
babamın durumu da aynıydı, biraz genetik olarak
benzerlikler var herhalde. Bu biraz da benim
fiziki-biyolojik yapımla alakalıdır. Bilmiyorum
gelenler bu duruma dayanır mı? Diğer arkadaşlar
yaşlarından dolayı bu duruma dayanırlar belki de
bilemiyorum, tabi çok zor. Onlar da aynı
koşullarda tutuluyorlar herhalde. Bilmiyorum
onlar da dayanamayabilir. Alışırlar mı,
bilemiyorum.
Zaten ben CPT'ye, AİHM'e buradaki
koşullarım hakkında bir rapor sundum.
Hazırladığım raporu gönderdim onlara. Bu raporda
buradaki koşullarımın düzeltilmesi gerektiğini
belirttim. Zaten bu cezaevini CPT, AİHM önerdi.
Bu, onların projesidir. Benim buradaki
koşullarda bu şekilde tutulmam da sorumlu
olanlar kendileridir. Burası onların bir
projesidir. Benim buraya konulmam da onların bir
projesiydi. Bu durum böyle bilinmeli. O CPT
sorumludur. Avrupadakiler, dostlarımız her gün
CPT'nin AİHM'in önüne gidip bu durum hakkında
eylem yapmalıdırlar, “bu durumdan siz
sorumlusunuz, sorumluluğunuzu yerine getirin”
demelidirler. Benim durumuma ilişkin olarak
“Öcalan'ın durumunu açıklayın” çağrısında
bulunmalıdırlar. “Ne oluyor İmralı'da”
demelidirler. Bu konuda kamuoyuna net bir
açıklama istemelidirler. Bu konuda sürekli, sık
sık eylemler yapılmalıdır. Hassas olunmalıdır.
Bu durumu sürekli eylemler yaparak
genelleştirmelidirler. CPT'nin yapmış olduğu
hatadan dönmesini istemeli ve koşulların
düzeltilmesini talep etmeliler. Bu durum
CPT'nin, onların planıdır, onların pisliğidir.
Gelmek zorundalar buraya. Gelip burayı görüp
incelemek zorundadırlar. Yoksa olmaz. Bunu aynen
söylemek lazım. CPT kendisi geldi buraya
incelemelerde bulundu. F Tipine nakledilmem
gerektiğini ve F Tipi Cezaevi inşaatının
yapılması ve benim buraya nakledilmem
gerektiğini CPT söyledi. Bütün bunları CPT
istedi. Bana burada buradaki koşullarımın
eskisine göre daha iyi olacağını belirttiler ama
hiç biri olmadı. Koşullarım daha da kötüye
gitti. Yok öyle olmaz, gelecekler, gelmek
zorundalar. Buraya gelip kendi yarattıkları
eserlerini görmeliler. Bizi kandıramazlar,
kandırmaya çalışmasınlar. Bunları aynen bu
şekilde anlatmak lazım. Devamlı işlemek lazım.
Biliyorsunuz buraya 17 Kasım'da getirildim. Bu
bir darbedir. Ben buraya getirilmemi darbe
olarak değerlendiriyorum, 17 Kasım darbesi
olarak tanımlıyorum. Bu böyle bilinmelidir.
Kaldığım yer tek katlı. Isınma koşulları
avukat görüşme yeri gibi, fena değil.
Aydınlatmada sorun yok. Kaldığım yer 6-6,5
metrekare bir yer. Bitişik bir şekilde kapalı
banyo tuvalet yapmışlar, yani iç içedir. Banyo-
tuvalet böyle içten ayrılmış bir şekilde. Hemen
duvar dibinde yatağım var. Duvara bitişik. Öbür
duvarla yatağım arasında çok dar bir mesafe var.
Neredeyse sadece bir kişinin geçebileceği kadar
bir mesafe var duvarla yatağım arasında. Bir kaç
adımlık ta yürüme mesafesi var. Bu daracık
mesafede gidip geliyorum. Oldukça daraltılmış
bir yer. Geçen hafta da söylediğim gibi kaldığım
odanın havalandırma sistemi çok kötü. Nefes
alamaz duruma geliyorum. Odanın havalandırma
penceresi çok yukarıda, içi tellerle örülmüş bir
şekildedir, gökyüzüne bakıyor, gökyüzünü
görüyorum sadece. Tabi bu pencereden hava akımı
içeri doğru ama yüksekten geliyor. Bu da odanın
altına doğru bir basınç uyguluyor, altı havasız
kalıyor. Ben de altta durduğum ve uyuduğum için
bu basınçtan olumsuz etkileniyorum. Bu basınç
benim nefes almamı oldukça zorlaştırıyor, adeta
boğuyor beni, üzerime bir ağırlık gibi çöküyor.
Bu da çok boğucu oluyor, nefes alamıyorum. Gelen
hava çok basıktır, uyurken oldukça zorlanıyorum
nefes alıp vermekte. Yere yakın yattığım için
nefes alamıyorum. Sık sık bu nedenle uykumdan
uyanıyorum. Yatakta nefes alabilmek için başımı
yatağın dışına çıkarıp nefes alabilmek için
başımı yere doğru eğiyorum. Böyle yaptığım zaman
ancak yatakta biraz nefes alabiliyorum. Yine bu
şekilde yatakta yarı baygın bir şekilde uyumak
zorunda kalıyorum. Ya bu şekilde yatakta yere
doğru eğilip nefes alabiliyorum ya da ayağa
kalkarak havalandırma boşluğuna yaklaşarak nefes
alıp vermeye çalışıyorum. Bu da benim uyku
düzenimi alt üst ediyor. Önceki yerde cama
dayanarak nefes alıyordum, hava alabiliyordum.
Şimdiki yerde öyle bir imkân da yok.
Havalandırma boşluğu, penceresi küçük ve
yüksekte. Bu durum benim buradaki yaşamsal tüm
fonksiyonlarımı etkiliyor. Uyurken havasız ve
nefessiz kalıyorum. Nefes almakta zorlanıyorum.
Yani ya uyuyacağım ya da nefes alabilmek için
uyanık kalacağım. Nefessizliğimden dolayı sık
sık uykumdan uyanıp yürümek zorunda kalıyorum.
Bu da uyku düzenimi oldukça bozuyor. Ben eski
yerimdeyken bir Fransız doktor gelmişti, tabi o
biliyordu bu durumu. Bu yerlerdeki
rahatsızlığımın nefes alışım ve havayla ilgili
olduğunu söylemişti. Bunları bir operasyonla
aldılar ancak hala bitmemiş herhalde. Bunun için
bana cama daha yakın durmam ve yatarken başımı
cama doğru uzatmam gerektiğini söylüyordu. Ben
de eski kaldığım yerde zaten bu düzenle
yatıyordum. Eski kaldığım yerde yatağım zaten
cama yakın yerdeydi. Bana söyleneni yaptım,
kısmen de olsa nefes alış verişim biraz daha
düzenli hale gelmişti. O Fransız doktor bu
durumu biliyordu, tespitleri doğruydu.
Nasıl bir idam mahkûmu asılma sırasında
can havliyle kasılır, son nefesini vermeden önce
çırpınır, benim durumum da buna benzerdir.
Biliyorsunuzdur, insan asılırken ilk verdiği
tepki kasılmadır, vücut kasılmasıdır. Bu, o ölüm
sürecinin yüzde yirmibeşidir, sonra da diğer
ölüm safhası tamamlanır. Ama idam edilen bir
insanın ilk tepkisi bu yüzde yirmibeşlik kasılma
safhasıdır. Benim buradaki durumum da şu anda
idam edilen bir kişinin yüzde yirmibeşlik
safhasıdır. Ellerim kasılıyor, vücudumun her
yerinde kasıntı var. Bunlar bu kasılmalar ağrı
yapıyor. Bu kasılmalar istem dışı vücüdun
fiziksel tepkisi, refleksidir. Sık sık bu
kasılmalar oluyor ve bu kasılmalar gün geçtikçe
artıyor. Bazen uyurken bazen de ayaktayken
vücudumda bu kasılmalar oluyor. İşte bu
kasılmalar idama giden birinin yüzde yirmibeşlik
yaşamını ifade ediyor.
Biliniyor, Saddam idam edilirken üç dakika
içinde öldü. Benim buradaki durumum her gün
onlarca kez bu şekilde idam ettirilme durumudur,
koşuludur. Ben idamdan da korkmuyorum. Ben
Saddam'ın yaşadığı üç dakikalık kasılmayı her
gün yirmidört saat yaşıyorum. Burada 2000
yılların başında bir yetkili gelip bana; “Apo
komutanlar şu anda Mudanya'da senin idamını
bekliyorlar. İdam edilip edilmemen senin elinde”
demişti. Ben o zaman yarım sayfalık bir şeyler
yazdım. Hatırladığım kadarıyla o yazının özcesi
şuydu: Ben bu sorunun ayrılıksız, çatışmasız,
bölünme içermeyen demokratik sistem içerisinde
çözülmesi gerektiğine ilişkin inancımı
belirttim. Sorunun çözümünde silahlı mücadelenin
salt bir çözüm yöntemi olmayacağını
belirtmiştim. Bunları o zaman yazmıştım. Tabi o
görevli bana “idam edilip edilmemen senin
vereceğin kararla alakalıdır, bunu sen
belirleyeceksin” dedi. “İşte komutanlar
Mudanya'da senden mesaj bekliyorlar” dedi. Ben
de o zaman bu yarım sayfalık yazıyı kendilerine
verdim. Sonra kendi içlerinde tartışmışlardır
herhalde, ne karar verdiklerini bilemem. O
günden bu güne idam edilmesem de idamdan beter
koşullarda tutuluyorum.
Evet, burada da aynı şekilde
havalandırmaya çıkarılıyorum. Benim odama
bitişik bir şekilde havalandırma yeri. Küçük bir
yerdir. Ancak üç-dört adım gidip gelebiliyorum
ve sadece gökyüzünü görebiliyorum, onun da üstü
sık tellerle örülmüş.
Bir de burada sık sık jenaratör
sesi-gürültüsü geliyor. Oldukça rahatsız edici
bir ses. Yirmi dört saat boyunca çalışıyor.
Biliyorsunuz Menderes de bu gürültüden rahatsız
olduğunu dile getirmişti, Avni Özgürel, bu
konuyu, o dönemi anlatan bir yazısında
işlemişti. İmralı, tarihi bir adadır. Buranın
kendisine özgü koşulları var, tarihe tanıklık
etmiş bir adadır. Burada kalanların ne kadar
zorlandığı bilinir. Kendine has iklim koşulları
vardır. Yine biliniyor Menderes burada yirmidört
saat kalmasına rağmen dayanamamıştı. Ben on bir
yıldır burada dayanıyorum, dayanmaya
çalışıyorum. Çok güçlü inancım olmasa ben burada
intiharvari tarzı eylemlere girerdim. İşte
biliyorsunuz Kemal Pir, Hayri Durmuş gibi
arkadaşlar ölüm oruçları gibi intiharvari
eylemlere girdiler. Bu arkadaşların bu değerli
direnişlerine karşı saygım ve sorumluluğum,
halka karşı sorumluluğum var. Zaten bu değerlere
karşı çok güçlü, büyük inancım olmasaydı ben de
bu kadar dayanamaz, intiharvari eylemlere
girebilirdim. Tabi ben burada her an ölebilirim.
Benim ölümümün etkisi çok büyük olur, kaos olur.
Ölümüm sonrası çok kanlı süreçler yaşanır ve
büyük karışıklıklar olur. Ben burada bunları
söylüyorum. Tabi dışarıya yansırsa biliyorum
kıyamet kopar. Ben burada her gün
sorumluluklarım için yaşadım, halk için mücadele
ederek yaşadım. Onurluca mücadele ve yaşamım bu
anlamda halk için hep olacaktır. Bunlar uygun
bir şekilde verilebilir. Bir de şunu net olarak
vurgulamak istiyorum. Bu hususu da dile getirmek
lazım. Kimse benim için intiharvari eylemlere
girmesin. Özellikle cezaevindeki arkadaşlara bu
konuda çağrı yapıyorum. Benim için intiharvari
eylemler yapılmasın. Bu tür eylemlerden ziyade
mücadelelerini yükseltsinler. Bunu esas
alsınlar. Ben sonuna kadar aldığım bu
sorumluluğun gereklerini yerine getireceğim. Son
nefesime kadar mücadele edeceğim, onurlu
mücadelemi sürdüreceğim. Halkım için
yaşayacağım. Ama yineliyorum bu şartlara karşı
ne kadar dayanacağımı bilemiyorum.
Şimdiki yerim adeta bir ölüm çukurudur.
Ben bunu böyle adlandırıyorum. Bir insanın
burada nefes alması bile çok zordur. Havasızlık
beynimdeki hücreleri öldürüyor. Bu beyin
hücrelerinin ölümünü hissediyorum. Burada
konsantre olamıyorum. Buradaki durumum yarı-ölü
bir biçimdedir. TV'lere çıkıp bu durumum
haftalık anlatılabilir. Gazetelerde ve her yerde
söylemek lazım bu hususları. Bu bir öldürmedir.
Bunun da böyle bilinmesi gerekiyor. Yine
söylüyorum benim buradaki durumumdan CPT, AİHM
işte Avrupa sorumludur. Onlar istedi bu
cezaevinin yapılmasını. Bu durumda olmamın tek
sebebi onlardır. Burası onların bir projesidir,
onların bilgileri dahilinde yaşatıldı her şey.
Burada bana ne yaşatılıyorsa onların bilgileri
dahilinde yaşatılıyor. Bu durum böyle
bilinmelidir. CPT gelecek buraya, gelmesi
gerekiyor. Burayı inceleyecek. Başka olmaz.
Halkımız bu durumu böyle bilsin. Halk meydanlara
dökülecekse dökülsün. Kapılarına dayansın. Bu
durumumun açıklığa kavuşturulmasını talep etsin
ve bunun takipçisi olsun. Tekrar söylüyorum; bu
bir öldürmedir. Ben buraya getirilirken CPT'den
bir yaşlı kadın beni burada karşıladı. Bana
benim burada kalacağımı, buradaki yaşantımın
takipçisi olacaklarını, buradaki sistemi takip
edeceklerini ve kendilerinin güvencesi altında
olduğumu söyledi. Bütün bunların güvencesini
verdiklerini belirtti. Bu sorumluluğu kabul
etti.
Tabi benim buraya getirilmem ve bu
koşullar altında tutulmamın esas sorumlusu
Türkiye değildir. Herse bu durumu böyle
bilmelidir. Bu işin arkasında İngiltere,
Amerika, İsrail ve AB vardır. Bir de Yunanistan
devletinin haince alçakça dostluğumuzu
kullanarak bizi satmaları var. Bu durum da
etkendir. Zaten beni buraya getiren ABD'dir.
ABD'nin bir görevlisi, beni buraya kadar getirip
Türkiye'ye teslim etti. Burada Türkiye'ye
verilen görev ise benim gardiyanlığımı yapmak,
bana bekçilik yapmak olarak belirlenmiştir. Yine
sonuç olarak şunu belirtebilirim. Buradaki
durumum yarı-ölü, yarı-baygın bir şekilde
yaşamadır. Burada böyle yaşıyorum. Burada
kaldığım şartlarda Türkiye'nin hiçbir etkinliği,
etkisi yoktur. Genel durumum böyledir, bunları
belirtebilirim genel olarak.
Tabi ben burada tam anlamıyla can
çekişiyorum. Burada ne kadar yaşarım bilmiyorum.
Buradaki durumum biraz da benim genetik yapımla
alakalı olabilir. Babam nefessizlikten öldü. Ben
de burada nefessiz bırakılıyorum. Beyin
hücrelerim ölüyor. Bu durum oldukça zorlayıcı.
Bir gün uykudayken hiç uyanmayabilirim de. Benim
hakkımda zaten karar verilmiş durumda. Benim
durumum belidir. Bu yüzden diyorum ki bana
yaslanarak, benden bir şeyler bekleyerek
yaşamayın. Hala benden bir şeyler bekliyorlar.
Hala her şeyi benim sırtıma yüklemeye
çalışıyorlar. Benden kimse hiç bir şey
beklemesin. Geçenlerde de söylemiştim. Kendi
kararlarını kendileri vermezlerse, kendi çözüm
yollarını kendileri geliştirmezlerse, kendi
sorumluluklarını yerine getirmezlerse basitler
ordusu diyeceğimi, böyle ilan edeceğimi
belirtmiştim. Bu belirttiklerime ilişkin olarak
hakkımda açılan soruşturma tamamlandı. İşte 20
günlük ceza aldım.
“Parlamento demokratik çözümü
geliştiremezse bu konuda karar almazsa savaş
gelişebilir” dedim. Bunların olabileceğini
belirttim. Bunu daha önce de söylemiştim. Bunda
bir şey yok, bu diyalektik olarak böyledir.
Çözümün gelişmediği yerde savaş gelişir. Bu bir
tespittir, ben bir tespit yaptım. Ben çözüm
gelişmezse, parlamento çözüm yönünde karar
almazsa savaş gelişir, demiştim. PKK kendi
çözümünü geliştirmezse, DTP kendi çözümünü
geliştirmezse basitler ordusu ilan edeceğimi
söyledim. Bunları söyledim diye ceza aldım.
Beni burada öldürüyorsunuz, ölüme
gönderiyorsunuz, bunu mu saklayacağım. Bu
durumumun gizli kalacak hiç bir yönü yok. Burada
her türlü yaşam alanım tıkanmış, adeta ölümü
gösterip sıtmaya razı ediyorlar. Elimde aldığım
20 günlük cezaya ilişkin karar var. İnfaz
Hakimliği'nin kararı. Buna ilişkin savunmalarım
var, bunlar da elimde. Buradan bir kısmını
burada aktarmak istiyorum. Burada belirttiğim
hususlar hakkında açıklamalarda bulunmak
istiyorum.
Basılan savunmalarımın yakalandığını
dinledim. Bunlar beceriksiz. Yok yok, bunların
bu işlerden anladıkları, anlayacakları yok.
Akılsızca ve basitçe ortalıkta dolaşıyorlar.
Bunların ne okudukları var, ne bir şey
bildikleri var. Sürü gibiler. Bir işi
beceremiyorlar, ellerine yüzlerine
bulaştırıyorlar. Ne okuyorlar ne de
dağıtabiliyorlar. Okumuyorlar da dağıtamıyorlar
da. Hiç bir şey yapmıyorlar. İki tane kitabı
dağıtamıyorsanız, bu kitaplara sahip
çıkamıyorsanız ne işiniz var oralarda. Bir
kitabın dağıtımının örgütlenmesini bile doğru
düzgün yapamıyorsunuz, zaten okuduğunuz yok,
eğitiminiz yok. Bu halleriyle hepsi tehlike arz
ediyor, tehlike saçıyor. Burada her şey benden
beklenmemelidir. Ben dışarıda olduğum zaman bu
açıkları kapatmak için çaba sarfediyordum.
Eğitim ve örgütlenme üzerinde oldukça
duruyordum. Ama şimdi burada koşullarım ortada.
Eskiden özgürdüm, bunları yapabiliyordum, şimdi
ise burada bu koşullardayım, elimden gelen bir
şey yok. Koşullarım ortada. Benim üzerimde
binbir türlü oyun oynanıyor. Hepiniz bunu
görebilmelisiniz. Bu oyunları
farkedebilmelisiniz. İsa çarmıha gerilirken eti
paramparça edilirken bile üzerinde bu kadar
oyun, bu kadar dalavere dönmüyordu. Ama benim
üzerimde ise binbir türlü oyun oynanıyor. Bir
sürü hesap, dalavere dönüyor. Burada olmamdan
bile faydalananlar var. Benim burada tutulmamın
başlıca aktörleri İngiltere, ABD işte bu Avrupa
Birliği, İsrail ve Yunanistan komploculuğudur.
Bütün bu güçlerin beni Türkiye'ye teslim etmesi
boşuna değildir. Burada tutulmam karşılığında
Türkiye'den kopartıkları var. İngiltere ve
özellikle ABD 1. Dünya Savaşı'nda elde
edemediklerini beni burada tutarak elde etmeye
çalışıyorlar. Hatta İngiltere başaramadı, ABD
bunu başardı, İşte 1920'lerdeki amaçlarını beni
buraya hapsederek gerçekleştirdiler. Şimdi ise
benim burada tutulmam karşılığında Türkiye
hepsine tavizler vermiştir. Benim Türkiye'ye
verilmemle birlikte İngiltere ve ABD Irak'ı
tuttu. ABD'nin bu güçlerin amacı, Güney'de bir
Kuzey Irak Kürt Devleti kurup bütün sorunları
oraya yıkma ve orayı sorunun kaynağı haline
getirerek boğmadır. Yine biliniyor Yunanistan'da
Pontuslar var. Pontuslar kendi yerlerinden
koparılıp Yunanistan'ı sıkıştırarak orada bir
sorun haline getirildiler ve bu halde
bırakılarak bitirilmeyle yüz yüze bırakıldılar.
Kürtlerin getirilmek istendiği noktada aynıdır.
Yunanistan'daki Pontuslara yaklaşımın aynısını
şimdi Güney'de Kürtlere yapacaklar. Kürtlerin
bütün özgürlük dinamiklerini tasfiye edip
kendilerine bağlı bir küçük devletçik kurup
bütün sorunları buraya hapsetme, buranın
şahsında Kürtlerin özgürlük mücadelesini
boğuntuya getirme çabası vardır. Avrupa Birliği
ise Ermenistan, Kıbrıs ve Yunanistan'ı tuttu.
Bütün bunlar karşılığında ben komployla buraya
getirildim. Burada Türkiye'nin etkisi yoktur.
Türkiye'ye açıkça “sen gardiyanlık edeceksin”
denilmiştir. Bu durum çok zavallıcadır.
Buradaki cezaevi yönetimini, hiç kimse
kendi başına ve direkt bir davranış
sergileyemiyor. Buradaki Müdür de bir başına
karar veremiyor. Daha önce de söylemiştim burası
özel ve dıştan müdahaleyle yönetiliyor. Nasıl
istenirse öyle oluyor? Bütün bu güçler
amaçladıklarını benim üzerimde
gerçekleştirdiler. Komployu bu şekilde
sürdürüyorlar. Yirmi yıldır bu komplo var ve
devam ediyor. Yirmi yıldan beridir süren bu
komplonun anlaşılması gerekiyor. Asırlardır
Türkiye'den alamadıklarını benim durumumu
kullanarak, benim durumumdan faydalanarak
tavizler şeklinde elde ettiler. Bunlar
görülmüyor mu? Hatta Avrupa Birliği Türkiye'yi
kendi istediği şekle getirmek için AKP'yi her
türlü yollarla kullanıyor. Benim durumum
üzerinden tavizler alıyor. Yine belirtiyorum
benim hakkımda kararlarını vermişler zaten. Beni
burada devre dışı bırakıp, PKK'yi de
Barzani-Talabani ve o Güney'e yerleşen bizden
kaçan Osman-Botan alçaklarını, şerefsizlerini,
pezevenklerini kullanarak köşeye sıkıştırıp,
tasfiye etmeye çalışacaklar. Görüyorsunuz işte
DTP'nin de üzerine gidip köşeye sıkıştırıp
yanlarına çekip buradaki boşluğu da bu Hak-Par,
Elçi gibilerle doldurmaya çalışacaklar. İşte bu
durum iyi okunmalıdır. Bu bir tasfiye sürecidir.
İşte bütün bunlar gerçekleştirildikten sonra ben
de burada tasfiye edilip yerime kardeş denilen o
alçağı, şerefsizi getirecekler. Osman Öcalan!
Öcalan ismini böyle kullanacaklar.
İşte DTP'nin başına getirilmeye
çalışılanları görüyorsunuz. DTP'nin üzerine
giderek, köşeye sıkıştırarak kendi yanlarına
çekmeye çalışıyorlar. DTP'yi örgütsüzleştirerek,
eğitimsiz bırakarak kendi yanlarına çekmeye
çalışıyorlar. Bu tasfiyeci yaklaşım iyi
görülmelidir. Bunu defalarca söyledim. Bu durumu
görmeleri gerektiğini, bu durumun tehlikeli
olduğunu ve beraberinde bitişi getireceğini
söylemiştim. Tasfiyeci eğilim böyle
çalışmaktadır. Benim tabirimi mazur görün DTP'yi
çok kötü bir duruma sokmaya çalışacaklar. Bu
duruma düşürmeye çalışacaklar. Bunlar
bilinmelidir. İşte bizden kaçan kardeş olacak
alçak, şerefsiz o Osmanları Botanları kullanarak
yaratılmak istenen siyasi boşluk bunlarla
doldurulmaya çalışılacak. Talabani ve Barzani de
kullanılarak PKK köşeye sıkıştırılacak ve
tasfiye edilmeye çalışılacak. Türkiye'de de DTP
bu şekilde köşeye sıkıştırarak,
etkisizleştirerek bitirmeyi, beni de burada
bitirip benden sonrasında kardeşim olacak alçağı
şerefsizi ön plana çıkaracaklar. Buraya daha
önce de söyledim bacılarım gelip gidiyor, onlar,
Osman alçağı hakkında haber getiriyorlar bana.
İşte diyorlar “yeni kadın alacakmış kendisine”.
İşte görüyorsunuz habire dertleri kendilerine
kadın almaktır. Bunların karşılığında
yapamayacakları şey de yoktur. Böyle işte
satıyorlar kendilerini. Daha önce de bu
alçakların Osman alçağını, Botan alçağını
kullanarak bunlara çuvallar dolusu para vererek
benim yerime geçirmeye çalıştılar. İşte
biliyorsunuz, bunlar, bu alçak, şerefsizler,
Osmanlar, Botanlar kendilerine liberal
demokratız diyorlardı. Hatırlıyorsunuz o dönem
kendilerini öyle sıfatlandırıyorlardı. Selim
Çürükkaya'nın durumu da bunlara benziyordu. Bu
basit kişiliklerin bir şeyden anladıkları da
yok. Bunları kandırıp kullanıp atacaklar. Bunu
göremiyorlar. İşte bu kardeş denen alçağı
kullanarak soyadımızı kullanarak bir şeyler
yaratmaya çalışıyorlar. İşte bu Hak-Par, Elçi
gibileri de bize karşı kullanıyorlar, bunun
çabası içindeler. İşte PKK ve DTP bu tasfiye
sürecini iyice anlayıp, farkına varmalı,
kavramalıdırlar. Tasfiye süreci başlamıştır.
Bunun farkına varmalıdırlar. Tasfiye ediliyorlar
ama hiç biri bunun farkında değil. Bunu
görmelidirler. O yüzden kendi çözümlerini
geliştirmezlerse basitler ordusu ilan edeceğimi
söylemiştim. Aslında bu alçakların, Osmanların
yapmak istediği bir nevi abisini, babasını
öldürüp sonra da öldürdüklerinin karısıyla,
kadınlarıyla evlenme şeklindedir. Sözde namusunu
kurtarma şeklindedir. Böyledir. Yani sözde bu
namusa sahip çıkıyorlar! Aslında bu ilkel feodal
aile hukukunda olduğu gibi abilerini,
babalarını, büyüklerini öldürüp, devre dışı
bırakıp onların malına, mülküne, parasına,
ırzına, namusuna, tüm emeklerini hiçe sayıp
sahip çıkmadır! Bu şerefsizlerin, pezevenklerin,
namussuzların yapmak istediği budur. Beni burada
devre dışı bırakıp bir nevi işte o feodal
hukuktaki gibi öldürüp, yarattığımız değerlere
sahip çıkmaya çalıştılar, hala çalışıyorlar! Bu
bir tecavüz kültürüdür. Daha önce biliniyor
Leyla'nın başına getirilenler. Alçakça şeyler
yapıldı o zaman. Leyla Zana o zaman
milletvekiliydi.
Şimdi içerideyim. Özgür değilim. Kimseyi
savunacak durumum yok. Yine bu tehlike DTP'nin
şimdiki kadın milletvekilleri için de
geçerlidir. Kendilerini korumalıdırlar. DTP,
başına getirilmeye çalışılanları iyi görmek
zorundadır. İsrail Devleti'yle Türkiye
Devletinin kendi askerlerine yaklaşımındaki bir
karşılaştırmayı yapayım burada. Biliyorsunuz
İsrail'in bir askeri esir alınmıştı. İsrail bir
askeri için elindeki bin tane Filistinli
tutukluyu serbest bıraktı. Bunların içerisinde
Barguti de vardı. Türkiye'nin ise
Dağlıca'da esir alınan sekiz askeri için
yaklaşımı ortada. DTP, Dağlıca'da esir alınan
sekiz askerin alınıp Türkiye'ye getirilmesi için
çalıştı, girişimlerde bulundu. Biliyorsunuz üç
DTP milletvekili gitmişti, içinde Aysel de
vardı. Ama bu DTP, tek başına aldığı bir kararla
gitmedi oraya. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de
bu yönlü talebi olmuştu DTP'lilerden. DTP de
şartsız koşulsuz hiç bir talepte bulunmadan
sekiz askeri gidip getirdi. Bunu yapmalarına
rağmen aynı Türkiye haklarında dava açtı.
İşte görüyorsunuz İsrail bir askeri için
bin kişiyi serbest bırakırken Barguti de
bunların içindeydi biliyorsunuz, Barguti örgüt
lideridir, siyasi bir liderdir, önemli bir
kişidir. İsrail bir askeri için bu kadar önemli
bir kişi de dahil bin tane tutukluyu serbest
bırakırken Türkiye sekiz askerini gidip getiren
DTP'liler hakkında dava açıyor! İşte DTP, bu
oyunun farkında olmalıdır. Kendileri bu olayda
karşılıksız bir şekilde kullanıldılar, hiç bir
şeyin farkında değiller. Şimdi kendilerini zorla
ifadeye çağırıyorlar. Bugün zorla ifadeye
getirirler zorla yarın daha başka yönelimler
olabilir. Bunlar iyi anlaşılmalıdır. Yine
şunları söyleyebilirim. Benim koşullarım
ortadadır. Burada ölüme terk edildim. PKK, DTP,
halkımız bu gerçekliği iyi görüp kendi
iradelerini ortaya koymalıdırlar. Bu süreç bir
tasfiye sürecidir. Herkes buna göre
konumlanmalıdır. Bu tasfiye süreci fiilen
başlatılmıştır. Bunu anlamıyorlar, bunu
görmüyorlar. AKP, sorunun çözümünün önünde büyük
engeldir. Aslında çözüm gücü olarak gözüküp
tasfiyeyi amaçlıyor.
Cengiz Çandar verdiği demeçte, AKP'nin
PKK'yi tasfiye etmeye çalışması ve PKK'nin de bu
tasfiyeci yaklaşım karşısında direnmesinin çok
normal bir şey olduğunu, ancak bu tablonun
sorunu çözümünü tıkadığı, tarihsel koşulların
silahlı yolları devreden çıkarmayı dayattığını
belirtiyormuş. Olmaz, yok öyle bir şey. Ne demek
silahları devre dışı bırakmak, silahlı yolu
devreden çıkarmaya çalışmak, silahtan arınmanın
yollarını aramak? Üzerine geliyor, seni tasfiye
edeceğim diyor, tabi ki buna karşı direneceksin.
Böyle olmaz. Sorun varlık, özgürlük ve öz
savunma sorunudur. Biz varlığımızı ve
özgürlüğümüzü koruma yönünde çaba sarf ediyoruz,
edeceğiz.
Bu vesileyle yine diyorum, tamam,
konuşabilirler, bunları söyleyebilirler.
Aydınlarla görüşmeye devam edilebilir. Bu
süreci, bizim söylediklerimiz tartışılabilir.
Bakın işte öyle diyorlar ama FBI Başkanı
Türkiye'ye geldi. Biliyorsunuz ne konuştular?
Dikkat ederseniz o gittikten sonra ardından
İsrail Bakanı geldi. Şimdi de Erdoğan ABD'ye
Obama'yla görüşmeye gidecek Aralık ayında.
Bunların, bu gidiş gelişlerin hepsi
birbirleriyle bağlantılıdır. Bir planın devreye
sokulması niteliğindedir. Yine Aralık ayında
biliyorsunuz üçlü mekanizma toplanacak, Atalay
gidip katılacakmış.
Ben daha önce Mahmur'a ilişkin üç kırmızı
çizgiden bahsettim. Mahmur'un üç kırmızı
çizgisinin olduğunu söyledim. Bunlardan
vazgeçilemez. Bu üç kırmızı çizginin kabulüyle
ancak gelebilirler. Ancak Mahmur kendi kararını
kendisi verecektir. Benim buna saygım vardır.
Mahmur'un bizdeki yeri özeldir. Geçmişleri
vardır, geçmişlerini unutmazlar. Mahmurun kendi
çözümü olmalıdır. Kandil'in kendi çözümü de
olmalıdır. Kendi çözümünü devreye sokmalıdır.
Bunu yapmak zorundadır. Bu olmazsa hepsini çok
sert eleştireceğim. Hatta 2006'da kendileri
hakkında çok ağır değerlendirme ve
sıfatlandırmalarda bulundum. Kendileri belki de
bana alındılar, gücendiler. Ama ben ancak şimdi
yine söylüyorum. Kendi çözümlerini ortaya
koymazlarsa, kendi çözümlerini geliştiremezlerse
bu sefer Osman alçağına yüklediğim bütün
sıfatları onlara da söyleyeceğim. Hala benden
pratik çözüm bekliyorlar. Ağzımın içine
bakıyorlar. Kendi çözümlerini üretemiyorlar. Ben
ila ki buradan savaşın da demiyorum, kendi
çözümünüz olsun diyorum. Bu kendi çözümünüz
savaş olsun anlamında değildir. Savaşabilirler,
gelip teslim olabilirler, ancak kendilerine ait
bir çözüm yolu olmalıdır. Ne karar vereceklerse
kendilerine ait olmalıdır. Ben onların yerine
karar veremem. Bunu da beklemesinler benden.
Yine ısrarla diyorum, devlet benim hakkımda
kararını vermiş, ne kadar yaşayacağım belli
değil. İşte söylüyorum, uyurken bir baktınız
uyanamamış, uykudayken ölmüşüm. Bunlar hepsi
bilinmelidir. Burada havasız bırakıldığımı
söyloyurum. Havasız bırakılan bir insanın
yaşayabileceği kadar yaşarım. Tekrar söylüyorum
bu bir öldürmedir. İşte o yüzden diyorum ki
kendi çözümlerinizi geliştirmezseniz, Osman
şerefsizi için kullandığım bütün sıfatları size
de kullanırım.
Burada söz konusu olan binlerce gencin
hayatıdır. Bu gençler ölüme bu kadar kolay
gitmemelidir, ölüme bu kadar kolay
gönderilmemelidir. Bu ölümlerin değeri ve anlamı
iyi bilinmelidir. Bu yüzden bu kadar kızıyorum,
ağır konuşuyorum. Bunlara iyi anlam
biçilmelidir, sahip çıkılmalıdır. Yine diyorum
savaşacaksanız adam gibi savaşın. Size burada
bir anımı anlatayım. Burada 2000 yılı başlarında
bu geri çekilmeyi tartıştığımız dönemde benimle
görüşen askeri bir yetkili “Apo biliyor musun”
dedi. “Bu senin için son şanstır. Savaşırsanız
ne ala, savaşacaksanız da iyi savaşmalısınız,
ancak böyle eliniz güçlenir” dedi. “Bizim
ordumuz, bu ordu ancak karşısında savaşırsan
yola gelir, savaşarak bazı şeyleri kabul eder,
bu ordunun böyle bir geleneği vardır. Bu silahlı
güçlerinizi sınır dışına çekerek sen kendi
durumunu zorlaştırıyorsun, kendini tehlikeye
atıyorsun” dedi. Ben o dönem, güçlerin sınır
dışına çekilmesini düşünüyordum. Biliyorsunuz o
dönem benim için beş bin intihar eylemcisi
hazırdı. Ben biraz da bu intiharvari eylemlerin
önüne geçmek için, bu gençlerin ölümlerinin
önüne geçmek için, büyük ve kanlı bir çatışma
sürecini engellemek için sınır dışına çekilmeyi
düşünmüştüm. Ama o görevli beni bekleyen
tehlikeleri söyledi. “Bu senin son şansındır,
sınır dışına çekilerek kendi durumunu
güçleştiriyorsun, kendini tehlikeye atıyorsun,
elindeki kozu zayıflatıyorsun” demişti. O
görevli kendine göre dürüsttü. Ben öyle
değerlendiriyorum. Açık açık beni bekleyen
tehlikeler hakkında uyarıyordu.
Burada yanlış anlaşılmasın ben burada ağır
konuşurken, onların hiç birinin kişiliklerine
şahsiyetlerine şahsına hakaret etmiyorum.
Biliyorum hepsi iyi niyetlidir, Ahmet Türk de
iyi niyetlidir. Benim burada vermek istediğim
mesaj, kendilerini bekleyen tehlikenin farkında
olmalarıdır. O yüzden ben hiçbirinin şahsiyetini
hedeflemiyorum, ben yaşatılan, kendilerinde
yaşattıkları zihniyeti sert eleştiriyorum, ağır
değerlendirmeler yapıyorum. Bu zihniyetleri
sıfatlandırıyorum. Basit, onur, şeref
kazandırmayan zihniyet diyorum. Zihniyette onur
ve şeref kazandıracak bir duruş sergilemek
lazım. Bunlardan yoksun olmamak gerekir. Tekrar
söylüyorum, bu iyi bilinmelidir. Kimsenin
kişiliğine, şahsına hakaret etmek gibi bir
niyetim yok, hakaret etmem de. Ancak yaşatılan
bu zihniyete karşı müthiş bir öfkem var. Herkes
bu hususu böyle bilmelidir. Bu yaptığım
eleştiriler benim içinde bulunduğum durumun bir
yansıması olarak sağa sola saldırma olarak
algılanmasın, içinde bulunduğum psikolojik
duruma bağlanmasın. Ben burada tehlikenin,
tasfiyenin boyutunu görmeleri için bunları
söylüyorum. Mesela Ahmet Türk iyi biridir,
kişilikli, şahsiyetli biridir. Ama DTP kendi
üzerinde oynanan oyunları göremiyor.
Göremediğinizin en basit örneği İzmir'deki
olayları görüyorsunuz. Öcalan diyorlar, bunu
bahane ediyorlar. Bu Erdoğan kör müdür? Ya
kördür ya da bunları kasıtlı yapıyor. Benle ne
alakası var? DTP'yi köşeye sıkıştırarak bir
yere, hizaya çekmeye çalışıyorlar. DTP de
eğitimsiz, örgütsüz bir şekilde varlığını
sürdürerek tehlike saçıyor, bu tehlikelere
davetiye çıkarıyor. Burada amaçlanan DTP'yi
siyaseten köşeye sıkıştırıp bitirmektir. İşte
görüyorsunuz Cemil Çiçek açıklamalar yapıyor bu
konularda. Cemil Çiçek'i okunur ve takip
edilirse, süreç, gelecek daha iyi görülür.
İzmir olaylarında DTP'nin tahrik ettiğini
söylemek kabul edilemez. Olur mu öyle şey, hayır
öyle değil. Habur'da bunları yaparsan İzmir'de
bu saldırılarla karşılaşırsın deniliyor.Bu tür
şeyleri kullanıyorlar. Asıl amaçları DTP'yi
tasfiye etmektir. DTP'yi bunlarla tehdit edip,
kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar. Tabir
caizse eşekleştirmeye çalışıyorlar. AKP'nin
DTP'yi getirmek istediği nokta burasıdır. Tabi
AKP bu politikaları tek başına hayata
geçirmiyor, arkasındaki güçlerle yapıyor bunu.
Arkasında ABD'si, İngilteresi var. Bu böyledir.
AKP'nin bu arkasındaki güçlerle birlikte yapmak
istediği işte bu liberal politikalarla
Türkiye'yi belirsizliğe sürüklemek, çözümsüzlüğe
sürüklemek, Kürtleri de kendi içlerindeki
Abdulkadir Aksu, Hüseyin Çelik gibilerle kendine
bağlama gayretidir. Daha önce de belirtmiştim.
Çok büyük paralar harcayarak, holdingler kurarak
Kürtleri kendilerine bağlamaya çalışıyorlar. AKP
bu politikalarla içerdeki Kürtleri
etkisizleştirmeye çalışırken ABD ve İsrail'e
tavizler vererek kendi ömrünü uzatmaya
çalışıyor.
Türkiye özellikle İsrail'in sonra da
Amerika'nın İran'la olan çelişkilerini görüp
kendisine sunulan bölgesel rol karşılığında
Amerika ve İsrail ile ittifak halindedir.
ABD-İsrail-Türkiye İran'a karşı ittifak
halindedirler. Ortaya çıkan ABD-İsrail-Türkiye
ve İran karşıtlığı arasında PKK İran'la
işbirliğine girebilir, ittifak kurabilir, bunun
koşulları vardır. Gelişmeler doğrultusunda
İran'la ittifak, ilişkilenme sağlanabilir, böyle
bir şey söz konusu olabilir, durum buna
müsaittir. Tabi bunu kendileri
değerlendirecektir.
Amerika'nın Ortadoğu ve Güney Asya yani
Pakistan ve Afganistan politikası için
Türkiye'ye muhtaç olduğunu ve Türkiye'nin de
bölgesel konumu gereği çıkarlarının Amerika'nın
bu politikalarıyla örtüştüğünü ve iki devletin
bu bölgelerdeki politikalarının
ortaklaştırıldığına ilişkin değerlendirmeler
var. Bunlar doğrdur. Evet, ortaktırlar. Amaçları
aynıdır. Bütün bu politikaların arkasında
İngiltere, ABD var. Bu güçler 1. Dünya
Savaşı'nda elde edemediklerini beni Türkiye'ye
vererek elde etmeye çalışıyorlar. ABD elde etti
bunları. 1929'lerdeki amaçlarını
gerçekleştirdiler. Aslında bütün bu sorunları,
çözümsüzlüğü geliştiren AKP'dir. İşte AKP
“muhatap almam, konuşmam” diyor. Aslında bu
sorunun çözümsüzlüğünü dayatanlar siyasilerdir;
Erdoğan, Baykal, Bahçeli gibileridir. Ben
2000'li yıllarda yine buradayken benimle MİT,
MGK, Genelkurmay, İçişleri, Dış işleri, Emniyet
ve Hükümet adına birileri görüştüler. Görüşenler
arasında MHP'yi temsilen de gelenler vardı.
Çünkü o dönem biliyorsunuz ANAP, MHP, DSP
koalisyon hükümeti vardı. MHP Hükümet ortağıydı.
O dönem Amerika'nın Irak darbesi öncesiydi. AKP
iktidarının arifesi, 2002 öncesiydi. Ecevit
dönemiydi. Ben o dönem Ecevit'in barışçıl
kimliğine güvenmiştim. Ecevit'le birşeyleri
çözeceğimize inanmıştım. Ancak attığımız
adımlara rağmen beklediklerimiz gerçekleşmedi.
Olumlu bir karşılık alamadık. Daha öncede benzer
girişimlerimiz ve görüşmelerimiz olmuştu,
engellendiler. İşte Tansu Çiller, Doğan Güreş
onlar dönemlerinde çözümü engellediler,
engellemek için çok çaba sarfettiler, başardılar
da. Kıvrıkoğlu dönemi de biliniyor, o dönem
çözümü engelleyenlerden de bahsettim. Hatta
biliyorsunuz bir suikast girişimi var. Yine
Özkök döneminde yaşananlar biliniyor. O döneme
dair tek başına uçağa, deniz altıya binme gibi
daha önce değerlendirmelerde bulunmuştum. Yine
biliniyor ben buraya getirildiğimde Bahçeli
Hükümet ortağıydı. Benimle o zaman görüşen
kesimler Hükümet adına görüştüklerini
söylüyorlardı. Bahçeli'nin bunların hepsinden
haberi vardı. Şimdi tüm bunlardan haberi
olmadığını söylüyor. Bahçeli o zaman da sürecin
önünde büyük bir engeldi şimdi de sürecin
önündeki en büyük engellerden biridir. Aynı
zamanda o dönem Ecevit'in olumlu adımlar atması
önünde büyük bir engeldi. Süreci sürekli
tıkamaya çalışıyordu. Hatta bunu başardı da.
Attığı adımlarla Hükümeti işlevsiz bıraktı ve
Hükümetten de çekilmeyip Hükümeti erken seçime
götürüp devrilmesinin önünü açtı. Böylece o
dönem Ecevit'in olumlu adım atması belki de
engellendi. Ondan sonra AKP geldi. Her şeyi tek
taraflı bir şekilde ters yüz etti. Tek taraflı
bir şekilde süreci ilerletip sorunu kendisince
çözmeye çalıştı, aslında çözüm değil
çözümsüzlüğü derinleştirdi. Bu sorunun
büyümesinde bu hale gelmesinde 2002'den bu yana
AKP'nin politikaları sorumludur. AKP, şimdi de
bazı şeyleri iyileştirme olarak gösterip
kamuoyuna sunmaya çalışıyor. Aslında AKP bir
adım ileri iki adım geri atıyor. Zik-zak
çiziyor. Bahçeli geçmişte olduğu gibi bugün de
bir çok şeyin önünde engel olarak duruyor. Bugün
CHP'yi de AKP'yi de aslında bir nevi Bahçeli
yönlendiriyor. Bahçeli'nin bu konumunu iyi
görmek gerekiyor. Aslında AKP ile CHP de MHP de
hepsi kendilerine biçilen görevi yerine
getiriyor. CHP ile aleviler elde tutulmaya
çalışılıyor, MHP ile de milliyetçi damar elde
tutulmaya çalışıyor. AKP ile de Kürtler elde
tutulmaya çalışılıyor. CHP'nin halini
görüyorsunuz. İşte o kadar Dersim hakkında daha
önce birçok şeyi dile getirdim, şimdi Onur
Öymen'in açıklamaları da ortaya çıkardı. Şimdi
benim dediklerim daha iyi anlaşılıyor herhalde.
Mustafa Kemal hakkında dediklerim de daha iyi
anlaşılıyor herhalde. Aslında herkesi Mustafa
Kemal'in öldürdüğünü söylüyorlar ancak öyle
değildir. Bunlar iyi araştırılmalıdır, iyi
bilince çıkarılmalıdır. Aslında Onur Öymen
CHP'nin en dürüst, namuslu adamıdır; CHP'nin
gerçek politikalarını, gerçek çizgisini açıkça
dile getirmiştir. Yine Onur Öymen, Kemal
Kılıçdaroğlu'ndan diğer alevi CHP'lilerden daha
dürüsttür, asıl CHP'li Onur Öymen'dir. Dürüst
olmayan, namuslu olmayanlar Kılıçdaroğlu
gibileridir. Bunlar daha namussuzdurlar. Kendi
tarihlerine ihanet edenler kendileridir. İşte
Almanya'da biliyorsunuz Hitler faşizmini.
Yahudileri nasıl katlettiler? Yahudilerin sonu
da böyledir. Biliniyor Hitler faşizmi önce
komünistleri-sosyalistleri sonra Kilise
rahiplerini ortadan kaldırdı. Dersimlilerin
tarihi de buna benzerdir. Bunlar bu zihniyeti,
bu katliam zihniyetini savunuyorlar. Bunların
hepsi azgın milliyetçidirler, azılı
faşisttirler. Dersim, bütün bu kendi üzerinde
oynanan oyunları iyi görmelidir. Daha önce de
açıklamıştım, kendilerini bekleyen tehlikelerin
farkında olmalıdırlar. Kendi tarihlerini iyi
anlamalıdırlar. Bunu Dersim için diyorum, yine
tüm Kürtler için de aynı şeyi söylüyorum. Kendi
tarihinizi iyi bilmelisiniz. Hakeza Muş için,
Van için, Urfa için de aynı tehlikelere işaret
ediyorum. Kürtleri CHP ve MHP'nin katliamcı
politikalarıyla ölümü göstererek AKP'nin
tasfiyeci politikasıyla da sıtmaya razı etmeye
çalışıyorlar. Böyle bir konsept var.
İran'da tutuklu bulunan arkadaşların
hepsine selam ve saygılarımı iletiyorum. Son iki
idam kararının durdurulmasında İran'daki Kürt
milletvekilleri mi devreye girmiş ? Suriye'de
açlık grevi yapan arkadaşlara da selamlarımı
iletiyorum. Sağlıklarına dikkat etsinler,
kendilerine dikkat etsinler. Suriye'de iki bin
kişilik güçleri vardır. İran'da 1500-2000
kişilik güçleri vardır. Yine Türkiye'de
2.000-2500'e yakın güçleri var. Bu güçlerini
geliştirebilirler. Birbirleriyle ilişkilerini,
bağlarını, örgütlülüklerini geliştirebilirler.
Tehlikelere karşı daha iyi hazırlanabilirler.
Benim bu belirttiklerim KCK'ye ilişkindir. İran
için söylüyorum. Benim imzam olmadan İran'la
çözüm olmaz, bunu kabul etmem. Yine söylüyorum.
Suriye'yle çözüm için benim imzamın olması
gerekiyor, yoksa kabul etmem. Yine Irak için
söylüyorum, benim imzam olmadan çözüm olmaz,
bunu kabul etmem. Bütün bu yerlerdeki çözüm için
benim imzamın olması gerekiyor. Eğer benim imzam
olmadan anlaşma yaparlarsa, çözüm
geliştirirlerse ben buna karışmam, bunun
sorumluluğunu almam. Bunların böyle bilinmesi
gerekiyor.
Barzani geliştirilmiş ordudan bahsediyor.
Ben daha önce Kürtlerin ortak savunma hattından
bahsetmiştim. Kürtlerin bir Ulusal Konferans
düzenlemeleri gerektiğini söylemiştim. Bu
temelde bir araya gelinebilir, bu hususlar
tartışılır. Ayrıca ben ortak savunma hattından
bahsetmiştim. Bu ortak savunma hattında bütün
Kürtler, Kürt örgütleri yer alır. Ancak hepsinin
bu ordu içindeki, bu hat içindeki özgünlükleri,
farklılıkları devam eder. Varlıklarını bu hat
içinde devam ettirirler. Talabani'ye Barzani'ye
benim adıma mektup yazılabilir. Daha önce de
gönderdiğiniz mektuplara paralel şeyler
belirtilebilir. Bu söylediklerim de uygun bir
şekilde formüle edilip bu mektupta işlenebilir.
Savunmamın son cildini yazmaya başlayacağım. Bu
hususları da bu savunmamın son cildin de
işlemeyi düşünüyorum. Ama daha yazmaya
başlamadım. Daha sonra değinirim.
Neden bahsediyorsunuz, ben nelerden
bahsettim şimdiye kadar. Tasfiye var tasfiye!
Neyin günlüğünü tutacağım. CPT buraya gelecek
görecek, gelmek zorunda, daha neyin günlüğünü
tutacağım.
Neyin çözümünden bahsediyorlar bunlar.
Tasfiye ediliyorlar tasfiye! Haberleri bile yok.
Çözüm diyorlar, neyin çözümünden bahsediyorlar.
Ben buradan bağırdım, bağırıyorum; tasfiye
geliyor, tasfiye geliştiriliyor diyorum, bunlar
hiç birinin farkında değil. Böyle şey olmaz.
Akıllarını başlarına toplasınlar, oynanan oyunun
farkında olsunlar.
Ömer Müslüm nereliydi? Nerede şehit düştü?
Ne zaman olmuş bu çatışma?
Cezaevlerinden gelen mektuplar var. Ayfer
Akkaya, Karataş-Adana c.evinden mektup
göndermiş. Daha önce de bir grup arkadaşıyla
gönderdikleri mektuplarını almıştım. Kendilerine
özel selam ve saygılarımı iletiyorum. Yine Hasan
Çığ Muş Malazgirtlidir, mektubunu aldım. Özel
selamlarımı iletiyorum. Yine Gülizar Akın Mardin
cezaevinde, biliyorsunuz hastalığı ağır.
Kendisine çok özel selamlarımı gönderiyorum,
kendisine, sağlığına çok dikkat etsin, acil
şifalar diliyorum. Yine Kocaeli cezaevinden
Suriye'li bir arkadaşın mektubunu aldım,
Hüseyin. Kendisine selamlarımı iletiyorum.
Değerli şeyler yazmışlar, devam etsinler. Yine
Hasbi Aydemir, Kırıkkale cezaevinden mektubunu
aldım. Kitap ne yaptınız, getirdiniz herhalde?
Kitap seçiminde biraz dengeli olun. Yine
Nietzsche Ağlarken adlı kitabı getirebilirsiniz.
Barış grubuna selamlarımı iletiyorum. Muş,
Urfa, Van'daki halkımıza, cezaevindeki
arkadaşlara selamlarımı iletiyorum.
Herkese selam.
İyi günler.
25 Kasım 2009
|