|
Kapsamlı Bir Planla Karşı Karşıyayız
Sağlık konusunda yeni bir durum yok, ama bilinen sorunlarım
devam ediyor. Başarırsak bir mucize olur, buradan sağ çıkmam bir
mucize, büyük bir başarı olur. Kitaplarla, romanlarla
anlatılacak bir durumdur yaşadıklarım. Yeri geldiğinde tekrar
anlatırım.
Genel olarak biliyorum, devletle görüşmem konusunda neden bu
kadar kıyamet kopartılıyor, bunun tarihsel arka planı var, bunu
geniş olarak açacağım. Yalçın Akdoğan'ın değerlendirmelerini
arkadaşlar aktardı bana. Benim tutumumla ilgili bir
değerlendirme de yapmış. Bunu biliyorum, işlerin bu noktaya
geleceğini ben hep söyledim. Ama anlaşılmadı. Avukatlarım da ilk
başta tam anlayamadı, çok sonra farkettiler. Başından beri bu
sürecin tanığıdırlar. Hatırlamalısınız size rolümü hep
söylüyordum. Fakat kurumların rolünü oynamadığı bir ortamda
bütün yük omuzlarıma biniyor. Ben çekilmeyi biraz da bu nedenle
kurumlar rolüne uygun hale gelsin diye belirtmiştim. Yoksa bütün
sorumluluğu bana bırakıyorlar. Kaldı ki sağlığım da gerçekten
her zaman böyle olmayabilir. Buranın beni ne kadar zorladığını
hep söylüyorum.
Cevat Öneş galiba yapılan görüşmeleri fena yorumlamamış.
Karayılan ne yapmış ki, herkesin bildiğini söylemiş. Taraf
çevresi ve bunu söyleyenler aslında Hükümeti kurtarmaya
çalışıyorlar. Bütün bu olup bitenlerden Hükümetin rolüne
değineceğim. Hazırlıksız ve yetersiz olduklarını zaten
belirteceğim. Karayılan'ın dediklerinden anlaşılması gereken
şudur. Önemli olan görüşmedir, görüşmeyi yapan devlettir.
Gelenlerin genelkurmaydan, istihbarattan veya sivil otoriteden
olmasının önemi yoktur, devlet sıfatıyla görüşüyorlar.
Karayılan'ın söylediklerinden ben de bunu anlıyorum.
DTK'nın iki günlük Daimi Meclis toplantısını biliyorum.
Açıklamaları oldu. Bunları biliyorum. Bu Diyarbakır'daki esnaf
ve sanayicilerin açıklamalarına da değineceğim. Selahattin
Demirtaş için Pol-pot tarzı filan demişler. Saçmalıktır bu. Bu
cesareti nereden alıyorlar! Fakat sizleri anlamıyorum. Bakıyorum
Ahmet, Osman, Aysel, herkes çok rahat. Herkes çok kendini
beğenmiş, herşeyi bildiklerini zannediyorlar. Nasıl böyle
oluyorlar anlamıyorum. Yıllardır Diyarbakır için Kent Konseyi
tarzında bir önerim oldu. Zannedersem Diyarbakır'da kent
merkezinde yüzde seksene yakın bir destekleri var. Böyle bir
destekle nasıl bu kadar dağınıklar anlamıyorum. Ben konuşuyorum
onlar bildiklerini yapıyorlar. Diyarbakır için öz savunma
güçleri demiştim. Bir tehlike durumunda Diyarbakır'ı, Diyarbakır
merkezindeki halkı kim koruyacak? Soruyorum, gerilla mı
koruyacak? Mümkün değil. Özsavunma silahlı güç anlamında
değildir, örgütlülük anlamındadır. Mahalle birlikleri
oluşturulur, bunlar temsilini Kent Konseyi'nde bulur. Bütün
bunlar Akademilerde tartışılır. Halk kendi çözüm ve analizlerini
kent meclislerinde karara bağlayacak. Bunlara da değineceğim.
İran'ın operasyon ve bombalamalarında 4 gerilla hayatını
kaybetmiş. Nerede tam olarak? Nasıl oluyor top ateşiyle üç kişi
bir anda vuruluyor?
Bu
tür saldırılar karşısında durumlarını elbette gözden geçirirler.
Eylemsizlik kararına rağmen bu saldırılar oluyorsa kendileri
buna çok sert biçimde cevap vermeliler. Kendini savunma ve
misilleme hakkı meşrudur. Bir kayba rakam vermek istemiyorum ama
on kayıp verdirmelidirler. Bire on hatta bire kırk misilleme
hakları vardır. Böyle olmazsa meydan provokatörlere kalır,
anlamlı barış süreçleri de böyle gelişmez.
Van-Erciş'te ve Şemdinli'de gerilla kayıplarından sözediliyor.
Bu kayıplar operasyon nedeniyle mi, çatışmalardan mı? Herhalde
Heronlar tespit ediyor sonra vuruyorlar. KCK açıklamasında
kendilerinin çatışmasızlık kararına sıkı sıkıya uyduklarını, biz
uyuyoruz ama devlet uymuyor, imhaya devam ediyor diyorlar değil
mi? Hakkari ve Yüksekova’da gözaltı ve tutuklamalar devam
ediyormuş değil mi? Şemdinli'deki dört kayıptan biri Siirtliydi
herhalde. Siirtte cenazelerinizi gömmenize bile izin vermiyorlar
değil mi? Cenazeye bile saygısızlık yapıyorlar. Anlaşılan
eylemsizlik kararına rağmen operasyonların devam ettiği
anlaşılıyor. Şimdi söyleyeceklerim çok önemlidir.a İyi
anlatılmalı. Eylemsizlik kararına rağmen bu saldırılar oluyorsa
kendileri bunun cevabını vermelidir, savunmalarını en iyi
şekilde yapabilirler. Eylemsizlik meşru müdafaayı haksız kılmaz.
Meşru müdafaa ve misilleme doğal bir haktır. Geçmişte de geri
çekilme döneminde buna benzer alçakça saldırılar olmuştu. Geri
çekilen güçlere saldırılar yapılmıştı. Zannedersem o dönemde
beşyüze yakın kayıp verilmişti. Böyle alçaklık olmaz. Bu
vesileyle şunu da belirtmek istiyorum. Kimse benim arkama
sığınarak, onun verdiği karardır, eylemsizliktir diyerek
kayıplara sebebiyet vermesin, savunmasız kalmasınlar. Savunma ve
misilleme hakları her zaman doğal olarak vardır, eylemsizlik
kararı bu haklarını kullanmalarına engel değildir. Ben kimseye
talimat vermiyorum ama kendini savunma ve misliyle cevap
verme-misilleme hakkı meşrudur. Tekrar, tekrar belirtiyorum,
anlamlı bir barışa ancak böyle ulaşabiliriz. Böyle olmazsa
meydan provokatörlere kalır, anlamlı barış süreçleri de
gelişmez.
KCK Batman olayını araştırsın tabi ki. Provokasyon ihtimali
yüksektir, açıklığa kavuşturulmalıdır. Ben öteden beri ta dörtlü
çete sürecinden beri savaş tarzlarını eleştirdim. İyiniyet-kötüniyetten
ziyade objektif olarak bakıldığında ortada provokatif bir durum
var. Tehlikelere karşı önlem almaları gerekirdi. Jitem tarzı
sızmalara karşı daima uyanık olunması gerektiğini hep
belirtmiştim. Bu tehlike bitmiş, sona ermiş değil, sızmak
isteyenler her zaman olabilir. Sızmalara karşı uyanık
olunmalıdır.
Ben uzun bir süredir ABD ve İsrail başta olmak üzere
uluslararası sistem, neden Türkiye'de Kürtlerin dışlandığı bir
siyasal sistem istiyor diye yoğunlaşıyordum. Ulaştığım bazı
sonuçlar var. Bu aralar Ahmet Özer'in kitabını da inceliyorum.
Orada da bazı şeyler var. Kürt-Türk ilişkisi tarihi söylendiği
gibi gerçekten de bin yıllık bir tarihi kapsıyor. Hatta 1071
değil 1050'lerde başlayan bir tarih sözkonusu. Anadoluya Türk
beyliklerinin akınları var, bunlar Kürtlerin yardımıyla
Anadolu'ya yayılıyor, yerleşiyor. Bizanslara karşı Kürt
beylikleriyle birlikte savaşıyorlar, hatta Silvan hattında bir
tampon bölge oluşturuyorlar. Kürt beyliklerinin desteği olmazsa
Malazgirt savaşını kazanma ve Anadoluya yerleşim mümkün olmazdı.
Türklerin Anadoluya siyasal yerleşmeleri Kürtlerin sayesinde
oluyor. Bu kesin tarihi bir gerçek. Yayılmaları da yine
Kürtlerle yaptıkları ittifaklarla gerçekleşiyor. Yavuz Selim
döneminde bu ilişki yenileniyor, yeniden kuruluyor. Bu sayede
Doğu'da 1514'de İran-Safevilere karşı Çaldıran Savaşı
kazanılıyor, Ortadoğu yolu böyle açılıyor. Ardından 1516'da
Yavuz Mercidabık savaşında Memlükleri yenilgiye uğratıyor. Daha
sonra Kürtlerin desteğiyle 1517'de Ridaniye savaşıyla Memlükleri
nihai olarak yenilgiye uğratıyor, Memlük hükümdarının idamıyla
Mısır'a kadar yıkılıyor ve Halifeliği ele geçiriyorlar. Sonra
Kanuni dönemi geliyor. İlişkiler devam ediyor. Kanuni”nin meşhur
bir sözü var; “Kürtler imparatorluğumuzun etten duvarı ve
etten kalesidir” diyor. O dönemde Kürt beylikleriyle
imzalanan, bilinen Cumhuriyet dönemi Amasya Protokolü dışında
1520 tarihli ayrı bir Amasya protokolü var. İlginçtir bu
protokolde bugünkü deyimiyle Kürtlere özerklik anlamına gelecek
açık hükümler var, özerklik veriliyor. Gelişen uluslararası
kapitalist sistem bu ilişkileri bozuyor. Uluslararası sistemin
müdahalesiyle III.Selim dönemiyle başlayan bir süreç var, daha
sonra bu toprakların ruhuna yabancı bir zihniyet olan İttihat
Terakki zihniyetini empoze ediyorlar. Mustafa Kemal bu
zihniyetin farkında ve bunun dışında bir yaklaşımı var. Buna
uygun pratik çabaları da var. 1916'da Kürdistan'a gidiyor, ta
1919'a kadar esas olarak Kürdistan'daki ilişkileri sayesinde
ayakta kalıyor. Hatta şuna dikkat çekmek istiyorum. Erzurum
Kongresi'nde delege olması Kürtlerin sayesindedir. Kongre'deki
Bitlis delegesi çekiliyor yerini Mustafa Kemal'e bırakıyor ve
Mustafa Kemal böylece esasen bir Kürt delegesi olarak bu
kongreye katılıyor. Bu tarihi hakikati herkesin bilmesi
gerekiyor. Fakat uluslararası sistem Musul-Kerkük karşılığında
Kürtlerin dışlanmasına onay veriyor. 1925'te Mustafa Kemal'e
komplo düzenliyor. 1925 komplosuyla Mustafa Kemal etkisiz hale
getiriliyor. Biliniyor İzmir Suikastiyle Mustafa Kemal
yalnızlaştırılıyor. Aynı dönemde kendi ekibinden olan Fethi
Okyar başbakanlıktan alınıyor, yerine İsmet İnönü getiriliyor.
Ardından Mustafa Kemal ilahlaştırılıyor, sen tanrısın, İnönü de
peygamber, Fevzi Çakmak da vurucu güç deniliyor. Mustafa Kemal
etkisizleştiriliyor, yetkileri sembolik hale getiriliyor, asıl
güç İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak'a veriliyor. Uluslararası sistem
böylece hakimiyetini kuruyor, ittihat terakki zihniyetini
geliştiriyor. Gerçek Türklükle alakası olmayan Beyaz Türk
kavramı böyle ortaya çıkıyor. Türk kapitalistleşmesi bu temelde
gelişiyor. Yalçın Küçük de bunları kitaplarında yazmış. O öyle
Mustafa Kemal'e atfen söyledikleri “Ne Mutlu Türküm Diyene”
söylemi de Beyaz Türkler tarafından geliştiriliyor. Kürtler bu
şekilde siyasal sistemden dışlanıyor.
Burada ulaştığım ve dikkat çekmek istediğim sonuçlardan biri
ilginçtir bugünkü esnaf-sanayici açıklamalarına da ışık tutuyor.
1925 Şeyh Sait isyanı döneminde yine Diyarbakır merkezli bazı
esnaf oluşumları, çevreleri Şeyh Sait aleyhine devlet tarafından
kullanılıyor. Ben açıklama yapan esnaf-sanayiciler kötüniyetli
falan demiyorum, onların niyetlerinden bağımsız objektif
gerçekliği açıklıyorum. Bir kullanılma durumu var, uyanık
olmaları, uyarılmaları gerekir, uyarılmalıdırlar. AKP bunları
kullanır, bir süre sonra da atar. Buradan AKP politikalarına
geliyorum. AKP'yi de aşan ve AKP'ye dayatılan bir Uluslar arası
sistemle karşı karşıyayız. Bu sistem AKP'ye bir rol biçmiştir.
AKP'yi de yekpare bir blok olarak görmüyorum, içinde farklı
düşünenler de olabilir. Fakat uluslararası sistem AKP'ye
“Kürtlere sınırlı, sembolik, kırıntı anlamında bazı haklar ver,
Kürtleri kendine bağla” rolünü biçmiştir. Bazı akademisyenler,
“Abdulhamit döneminde kurulan Hamidiye Alayları koruculuk
sistemine dayalı inşa edilip yüz yıl Kürt hareketini oyalamış ve
kesintiye uğratmıştır” diyorlar, doğrudur, katılıyorum ama
AKP'nin Kürtler üzerindeki oyunları ve politikaları bundan daha
tehlikelidir. Uluslar arası sistem ve AKP'nin hesapları tutarsa
Kürt hareketini bir yüzyıl daha geriye götürmeyi bir tarafa
bırakalım boğuntuya ve bitişe götürecektir. Dil ve kültürel
asimilasyon da gerçekleşeceği için bu sefer özünü kaybetme
sözkonusu olacaktır. Tehlike bu kadar büyüktür. Bakın bu Yatılı
Bölge okullarında daha beş yaşındayken çocuklar alınıp
asimilasyona tabi tutuluyor. Bu BM yasalarına göre de bir
insanlık suçudur. Dünyanın hiçbir yerinde böyle uygulama kabul
görmüyor. Çocuğu doğal ortamından ve anadilinden kopartarak
asimile etmek kabul edilemez. Kürt politikalarının uygulanması
konusunda uluslararası sistemle AKP arasında bazı çelişkiler ve
çatışmalar da var ama bunlar uzlaşmaz çelişkiler değil,
uzlaşabilirler. Aynı şekilde uluslararası sistem Güneyli güçleri
AKP'yi desteklemeye endekslemiş. Son günlerde Atalay'la
Burkay'ın da bir görüşmesi olmuş. Burkay ve Hüseyin Yıldırım
röportajları da biraz bu mesajları vermeye yöneliktir. Yani
kapsamlı bir planla karşı karşıyayız. Güney'de Erbil merkezli
bir tür Katar Emirliği gibi -Katar Emirliği'yle bütün Arap
dünyasını kontrol ediyor- bütün Kürtleri de Güney'e bağlayarak
kontrol altına almak istiyorlar. AKP uluslararası sermayenin de
desteğiyle Kayseri-Konya merkezli İslam-Türk -daha önce Türk-İslamdı
şimdi İslam-Türk- zihniyetini yapılandırıyor, Kürtleri de bu
sisteme yedeklemek istiyor. Yani Hamidiye alaylarının bir tür
güncellenmesiyle karşı karşıyayız. Abdulhamit bunu koruculuk
temelinde yaptı. Ama AKP modern Hamidiye Alaylarını
geliştiriyor; özellikle ekonomik ve kültürel yozlaşma anlamında
uyguluyor. Ben bu durumu kendilerinden de özür diliyorum,
“Mardin Mağduresi” ne benzetiyorum. Aslında amacım
kişiselleştirmek değildir, Siirt'te de aynı olay yaşandı.
Ekonomik sebeplerle tecavüz kültürü geliştiriliyor. Ekonomi
alayları, kültürel alaylar, siyasal alaylar şeklinde kapsamlı
bir soykırım sözkonusudur. Ekonomik anlamda bazı aileleri
palazlandırıp kendilerine bağlıyorlar. Bu şekilde AKP içine
alınan Kürtler de var. MHP ve CHP son günlerde AKP'yi dolmabahçe
görüşmelerini açıkla diye sıkıştırıyorlar ama orada ne
konuşulduğunu kestiremiyorlar. Bence Dolmabahçede bir uzlaşmaya
varıldı. Erdoğan'a “sen Kürtleri dışla biz de sana
karışmayalım, yol verelim” temelinde uzlaştılar. AKP'nin
muhalifi gibi görünen CHP ve MHP de bu politikaların diğer
versiyonlarıdır, alternatifi olamazlar. Bunlara karşı biz
kalıcı-gerçek çözümü geliştiriyoruz.
Daha önce belirtmiştim. Demokratik özerkliğin altı boyutu-unsuru
var. Bunları tekrar etmeyeceğim. Demokratik özerklik kurumları
kapsamlıdır. Kültürel, ekonomik, siyasi, hukuki, güvenlik ve
diplomasi. Her konuda derin tartışmalar yapılmalıdır.
Akademilerde bu tartışmanın zemini oluşturulmalı. Halk analiz ve
çözümlerini Kent Meclislerinde karara bağlamalıdır. Örnek olsun
diye söylüyorum, mesela Diyarbakır'da yoğun örgütlenmelerle
birlikte bazı birlikler oluşturulabilir. Demokratik Esnaflar
Birliği, Demokratik sanatçılar Birliği, Demokratik sporcular
birliği gibi... bunun gibi pekçok demokratik birlik oluşturulur.
Bu birlikler temsilini Kent Meclislerinde bulur. Demokratik
özerklik geçen haftada söylemiştim demokratik ulusla ruh ve
beden gibidir. Demokratik ulus ruhsa demokratik özerklik
bedendir. Yani demokratik özerklik bedense demokratik ulus
ruhtur, birbirlerini bu şekilde tamamlarlar, birbirlerinden
ayrılmazlar, ruh-beden ilişkisi de bu şekildedir. Beden olmazsa
ruh, ruh olmazsa beden olmaz. Demokratik ulus olmazsa demokratik
özerklik olmaz, demokratik özerklik olmazsa demokratik ulus
olmaz. Bayrak meselesine de takılmamak gerekir.
Demokratik özerkliğin güvenlik boyutuna ilişkin bazı aydınlar
tarafından farklı devlet arayışı olarak yorumlanıyor. Bunun
farkındayım. Bu konu yanlış anlaşılıyor. Şunu söylemek
istiyorum. Mevcut askeri yapı içinde Kürtler yer alacak mı,
almayacak mı? Polis-emniyet yapısı içinde Kürtler yer alacak mı
almayacak mı? Bu kurumların Kürtlere bakışı ne olacak? Kürtler
kendisini nasıl koruyacak, güvenliğini nasıl garantiye alacak?
Bunlar çok önemli konulardır. Bu konular üzerinde ileride çok
geniş duracağım. Bu güvenlik boyutunu BDP de PKK de tek başına
yapamaz, bunu ben yürüteceğim, bu konulara ileride ayrıntılı
olarak değineceğim. Karayılan daha önce “ileride demokratik
özerkliği ilan edeceğiz” demişti. Ben bunu şöyle anlıyorum; “Biz
hakim olduğumuz yerlerde Geçici Demokratik Hükümet kuracağız”
demek istiyorlar herhalde. İlan nasıl olur, herhalde böyle olur.
Güncel siyasi görev ise hızla Türkiye'de bir demokratik anayasa
hazırlanmasına yönelik olmalıdır. Bu konuda bütün ilgili
çevrelerle hızla bir diyalog geliştirilmelidir. Aydınlar, sivil
toplum örgütleri, yazarlar, gazeteciler bu konuda seferber
edilmelidir. Demokratik anayasa olmadan demokratik çözüm
gelişemez. Bu olmazsa ne olur? Ben uyarımı tekrarlıyorum. 13
Eylülden sonra yeni bir çatışma dönemi başlar hatta daha önce
Cemil Bayık'ın da söylediği orta-yoğunluklu bir savaş gündeme
gelebilir. Sadece kırsalda değil kent merkezlerine de sıçrar.
İşte bu Dörtyol tesadüfen başka yerlere sıçramadı. Böyle olursa
çok rahatlıkla başka yerlere de yansır, bunun zemini var, iki
halk karşı karşıya gelir, çatışma kaçınılmaz olur, onlarca hatta
yüzlerce kişinin ölümüne yol açabilir. Bunun ne kadar farkına
varılıyor, bilemiyorum. Tehlike büyüktür, herkesin dikkatini
çekiyorum. Ben burada bu tehlikelerin önüne geçmek, demokratik
çözüm ve barışı sağlamak için çabalıyorum. Benim bu çabalarım
uluslararası sistemin AKP'ye dayattığı politikaları boşa
çıkardığı, Kürtler üzerindeki oyunları bozduğu için benim
üzerimden işte “görüşülüyor” diye bu kadar kıyamet koparılıyor.
Ben bunun arkasında nelerin yattığını böyle ifade ediyorum.
Erdoğan'ın açıklamalarını biliyorum. 3 Eylül'de Diyarbakır'da
yeni bir şey söyleyeceğini de zannetmiyorum. Dilerim yanılırım.
Ama bir bütün olarak baktığımda AKP'yi bu konuda hazırlıksız
buluyorum. Yani belli bir hazırlıkları yok, olumlu adım
atmayacaklar gibi görünüyor. Herşeyi bir tarafa bırakalım yüzde
on barajını bile kaldırmaları hayati derecede önemlidir fakat
böyle bir düzenleme hazırlıkları da görünmüyor, bir oyalama
taktiği içinde olabilirler. Halkla yoğun tartışsınlar, AKP'yi
ciddi ve samimi görürlerse tutumlarını elbette
değiştirebilirler, buna ben değil kendileri karar verirler. Aksi
taktirde yani AKP'yi ciddi ve samimi görmüyorlarsa mevcut boykot
tutumlarını daha da aktifleştirirler, aktif boykot konumuna
geçerler. Referandum konusunda kararı halka, arkadaşların
kendilerine bırakıyorum. Tartışmalarından sonra hayır bile
diyebilirler, ben buna da karışmam, halkın vereceği her karara
saygılıyım. Bunları iyi anlatmak lazım.
Eruh'ta Çırav Festivali'nin ikincisi de yapılmış. İyi geçti,
coşkulu geçti herhalde. Siirt cezaevinde ne var ne yok? Çok özel
selamlarımı iletiyorum. Hakime Çam yazmış bana, cezaevinden
çıkmış herhalde. Diyarbakır'a gidip çalışsın, Siirt'te
körelmesin, Diyarbakır'da kitle çalışmalarında bulunabilir.
Siirt halkına, Siirt kadınlarına ve Siirt Belediye Başkanı'na,
dostlara özel selamlarımı iletiyorum.
Urfa'da ne var ne yok, bir gelişme var mı? Açılan Akademinin
kaç öğrencisi var. Sadece 24 mü? Neden bu kadar az bir sayı?
Sayı artırılmalıdır. 24 kişiyle sınırlı tutulmamalıdır. Daha
fazla katılımlı olmalıdır. Urfa, sorunların çok biriktiği bir
yer; ekonomik sorunlar dizboyu. Göç, ırgatlık ne dersen var. Bu
yüzden Akademilerin bu sorunları tartışması gerekir. Katılım
düzeyinin nicel ve nitel artırılması gerekir. Sorunlara çözüm
üretmek için akademiler şarttır. Urfa'da aşiretlerarası
sorunlar, arazi sorunları, kan davaları hala var.
Ebru'ya özel selamlarımı iletiyorum, okuyor galiba,
yoğunlaşmasını sürdürsün. Yine Leyla Güven’e selamlarımı
söylüyorum. Taylan Çintay'dan mektup aldım, gönderdiği mektubu
genişletebilir, bir kitap çalışması haline getirebilir. Sanırım
Malatya Gölpınarlı. Evrim Alataş'ın da köylüsü oluyor. Kendisine
çok selamımı iletiyorum. Sağlık sorunları da varmış, geçmiş
olsun diyorum. Ayrıca Hamili Yıldırım'a da selamlarımı
söylüyorum. Müslüm Doğan'ın ailesine de selamlarımı iletiyorum.
Daha önce söylemiştim anısını yaşatmak gerekir. Nedim Seven'e
selamlarımı iletiyorum.
Günlük gazetesini diğer arkadaşlar alıyormuş, bana da postayla
gönderebilirler. Verirler mi bilmiyorum ama denesinler. Bir de
bir kitap istemiştim. David Fromdin'in Barışa Son Veren Barış
adlı kitap getirilebilir. Söylediklerim basınla, gazetecilerle
bol bol paylaşılmalı.
İyi günler.
Herkese selamlar.
25 Ağustos 2010
|