Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


      Kapsamlı Bir Planla Karşı Karşıyayız  

Sağlık konusunda yeni bir durum yok, ama bilinen sorunlarım devam ediyor. Başarırsak bir mucize olur, buradan sağ çıkmam bir mucize, büyük bir başarı olur. Kitaplarla, romanlarla anlatılacak bir durumdur yaşadıklarım. Yeri geldiğinde tekrar anlatırım.

Genel olarak biliyorum, devletle görüşmem konusunda neden bu kadar kıyamet kopartılıyor, bunun tarihsel arka planı var, bunu geniş olarak açacağım. Yalçın Akdoğan'ın değerlendirmelerini arkadaşlar aktardı bana. Benim tutumumla ilgili bir değerlendirme de yapmış. Bunu biliyorum, işlerin bu noktaya geleceğini ben hep söyledim. Ama anlaşılmadı. Avukatlarım da ilk başta tam anlayamadı, çok sonra farkettiler. Başından beri bu sürecin tanığıdırlar. Hatırlamalısınız size rolümü hep söylüyordum. Fakat kurumların rolünü oynamadığı bir ortamda bütün yük omuzlarıma biniyor. Ben çekilmeyi biraz da bu nedenle kurumlar rolüne uygun hale gelsin diye belirtmiştim. Yoksa bütün sorumluluğu bana bırakıyorlar. Kaldı ki sağlığım da gerçekten her zaman böyle olmayabilir. Buranın beni ne kadar zorladığını hep söylüyorum.

Cevat Öneş   galiba yapılan görüşmeleri fena yorumlamamış. 

Karayılan ne yapmış ki, herkesin bildiğini söylemiş. Taraf çevresi ve bunu söyleyenler aslında Hükümeti kurtarmaya çalışıyorlar. Bütün bu olup bitenlerden Hükümetin rolüne değineceğim. Hazırlıksız ve yetersiz olduklarını zaten belirteceğim. Karayılan'ın dediklerinden anlaşılması gereken şudur. Önemli olan görüşmedir, görüşmeyi yapan devlettir. Gelenlerin genelkurmaydan, istihbarattan veya sivil otoriteden olmasının önemi yoktur, devlet sıfatıyla görüşüyorlar. Karayılan'ın söylediklerinden ben de bunu anlıyorum.

DTK'nın iki günlük Daimi Meclis toplantısını  biliyorum. Açıklamaları oldu. Bunları biliyorum. Bu Diyarbakır'daki esnaf ve sanayicilerin açıklamalarına da değineceğim. Selahattin Demirtaş için Pol-pot tarzı filan demişler. Saçmalıktır bu. Bu cesareti nereden alıyorlar! Fakat sizleri anlamıyorum. Bakıyorum Ahmet, Osman, Aysel, herkes çok rahat. Herkes çok kendini beğenmiş, herşeyi bildiklerini zannediyorlar. Nasıl böyle oluyorlar anlamıyorum. Yıllardır Diyarbakır için Kent Konseyi tarzında bir önerim oldu. Zannedersem Diyarbakır'da kent merkezinde yüzde seksene yakın bir destekleri var. Böyle bir destekle nasıl bu kadar dağınıklar anlamıyorum. Ben konuşuyorum onlar bildiklerini yapıyorlar. Diyarbakır için öz savunma güçleri demiştim. Bir tehlike durumunda Diyarbakır'ı, Diyarbakır merkezindeki halkı kim koruyacak? Soruyorum, gerilla mı koruyacak? Mümkün değil. Özsavunma silahlı güç anlamında değildir, örgütlülük anlamındadır. Mahalle birlikleri oluşturulur, bunlar temsilini Kent Konseyi'nde bulur. Bütün bunlar Akademilerde tartışılır. Halk kendi çözüm ve analizlerini kent meclislerinde karara bağlayacak. Bunlara da değineceğim.

İran'ın operasyon ve bombalamalarında 4 gerilla hayatını kaybetmiş. Nerede tam olarak? Nasıl oluyor top ateşiyle üç kişi bir anda vuruluyor?

Bu tür saldırılar karşısında durumlarını elbette gözden geçirirler. Eylemsizlik kararına rağmen bu saldırılar oluyorsa kendileri buna çok sert biçimde cevap vermeliler. Kendini savunma ve misilleme hakkı meşrudur. Bir kayba rakam vermek istemiyorum ama on kayıp verdirmelidirler. Bire on hatta bire kırk misilleme hakları vardır. Böyle olmazsa meydan provokatörlere kalır,  anlamlı barış süreçleri de böyle gelişmez.

Van-Erciş'te ve Şemdinli'de gerilla kayıplarından sözediliyor. Bu kayıplar operasyon nedeniyle mi, çatışmalardan mı? Herhalde Heronlar tespit ediyor sonra vuruyorlar. KCK açıklamasında kendilerinin çatışmasızlık kararına sıkı sıkıya uyduklarını, biz uyuyoruz ama devlet uymuyor, imhaya devam ediyor diyorlar değil mi? Hakkari ve Yüksekova’da gözaltı ve tutuklamalar devam ediyormuş değil mi?  Şemdinli'deki dört kayıptan biri Siirtliydi herhalde. Siirtte cenazelerinizi gömmenize bile izin vermiyorlar değil mi? Cenazeye bile saygısızlık yapıyorlar. Anlaşılan eylemsizlik kararına rağmen operasyonların devam ettiği anlaşılıyor. Şimdi söyleyeceklerim çok önemlidir.a İyi anlatılmalı. Eylemsizlik kararına rağmen bu saldırılar oluyorsa kendileri bunun cevabını vermelidir, savunmalarını en iyi şekilde yapabilirler. Eylemsizlik meşru müdafaayı haksız kılmaz. Meşru müdafaa ve misilleme doğal bir haktır. Geçmişte de geri çekilme döneminde buna benzer alçakça saldırılar olmuştu. Geri çekilen güçlere saldırılar yapılmıştı. Zannedersem o dönemde beşyüze yakın kayıp verilmişti. Böyle alçaklık olmaz. Bu vesileyle şunu da belirtmek istiyorum. Kimse benim arkama sığınarak, onun verdiği karardır, eylemsizliktir diyerek kayıplara sebebiyet vermesin, savunmasız kalmasınlar. Savunma ve misilleme hakları her zaman doğal olarak vardır, eylemsizlik kararı bu haklarını kullanmalarına engel değildir.   Ben kimseye talimat vermiyorum ama kendini savunma ve misliyle cevap verme-misilleme hakkı meşrudur.  Tekrar, tekrar belirtiyorum, anlamlı bir barışa ancak  böyle ulaşabiliriz. Böyle olmazsa meydan provokatörlere kalır, anlamlı barış süreçleri de gelişmez.

KCK  Batman olayını araştırsın tabi ki. Provokasyon ihtimali yüksektir, açıklığa kavuşturulmalıdır. Ben öteden beri ta dörtlü çete sürecinden beri savaş tarzlarını eleştirdim. İyiniyet-kötüniyetten ziyade objektif olarak bakıldığında ortada provokatif bir durum var. Tehlikelere karşı önlem almaları gerekirdi. Jitem tarzı sızmalara karşı daima uyanık olunması gerektiğini hep belirtmiştim. Bu tehlike bitmiş, sona ermiş değil, sızmak isteyenler her zaman olabilir. Sızmalara karşı uyanık olunmalıdır. 

Ben uzun bir süredir ABD ve İsrail başta olmak üzere uluslararası sistem, neden Türkiye'de Kürtlerin dışlandığı bir siyasal sistem istiyor diye yoğunlaşıyordum. Ulaştığım bazı sonuçlar var. Bu aralar Ahmet Özer'in kitabını da inceliyorum. Orada da bazı şeyler var. Kürt-Türk ilişkisi tarihi söylendiği gibi gerçekten de bin yıllık bir tarihi kapsıyor. Hatta 1071 değil 1050'lerde başlayan bir tarih sözkonusu. Anadoluya Türk beyliklerinin akınları var, bunlar Kürtlerin yardımıyla Anadolu'ya yayılıyor, yerleşiyor. Bizanslara karşı Kürt beylikleriyle birlikte savaşıyorlar, hatta Silvan hattında bir tampon bölge oluşturuyorlar. Kürt beyliklerinin desteği olmazsa Malazgirt savaşını kazanma ve Anadoluya yerleşim mümkün olmazdı. Türklerin Anadoluya siyasal yerleşmeleri Kürtlerin sayesinde oluyor. Bu kesin tarihi bir gerçek. Yayılmaları da yine Kürtlerle yaptıkları ittifaklarla gerçekleşiyor. Yavuz Selim döneminde bu ilişki yenileniyor, yeniden kuruluyor. Bu sayede Doğu'da 1514'de İran-Safevilere karşı Çaldıran Savaşı kazanılıyor, Ortadoğu yolu böyle açılıyor. Ardından 1516'da Yavuz Mercidabık savaşında Memlükleri yenilgiye uğratıyor. Daha sonra Kürtlerin desteğiyle 1517'de Ridaniye savaşıyla Memlükleri nihai olarak yenilgiye uğratıyor, Memlük hükümdarının idamıyla Mısır'a kadar yıkılıyor ve Halifeliği ele geçiriyorlar. Sonra Kanuni dönemi geliyor. İlişkiler devam ediyor. Kanuni”nin meşhur bir sözü var; “Kürtler imparatorluğumuzun etten duvarı ve etten kalesidir” diyor. O dönemde Kürt beylikleriyle imzalanan, bilinen Cumhuriyet dönemi Amasya Protokolü dışında 1520 tarihli ayrı bir Amasya protokolü var. İlginçtir bu protokolde bugünkü deyimiyle Kürtlere özerklik anlamına gelecek açık hükümler var, özerklik veriliyor. Gelişen uluslararası kapitalist sistem bu ilişkileri bozuyor. Uluslararası sistemin müdahalesiyle III.Selim dönemiyle başlayan bir süreç var, daha sonra bu toprakların ruhuna yabancı bir zihniyet olan İttihat Terakki zihniyetini empoze ediyorlar. Mustafa Kemal bu zihniyetin farkında ve bunun dışında bir yaklaşımı var. Buna uygun pratik çabaları da var. 1916'da Kürdistan'a gidiyor, ta 1919'a kadar esas olarak Kürdistan'daki ilişkileri sayesinde ayakta kalıyor. Hatta şuna dikkat çekmek istiyorum. Erzurum Kongresi'nde delege olması Kürtlerin sayesindedir. Kongre'deki Bitlis delegesi çekiliyor yerini Mustafa Kemal'e bırakıyor ve Mustafa Kemal böylece esasen bir Kürt delegesi olarak bu kongreye katılıyor. Bu tarihi hakikati herkesin bilmesi gerekiyor. Fakat uluslararası sistem Musul-Kerkük karşılığında Kürtlerin dışlanmasına onay veriyor. 1925'te Mustafa Kemal'e komplo düzenliyor. 1925 komplosuyla Mustafa Kemal etkisiz hale getiriliyor. Biliniyor İzmir Suikastiyle Mustafa Kemal yalnızlaştırılıyor. Aynı dönemde kendi ekibinden olan Fethi Okyar başbakanlıktan alınıyor, yerine İsmet İnönü getiriliyor. Ardından Mustafa Kemal ilahlaştırılıyor, sen tanrısın, İnönü de peygamber, Fevzi Çakmak da vurucu güç deniliyor. Mustafa Kemal etkisizleştiriliyor, yetkileri sembolik hale getiriliyor, asıl güç İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak'a veriliyor. Uluslararası sistem böylece hakimiyetini kuruyor, ittihat terakki zihniyetini geliştiriyor. Gerçek Türklükle alakası olmayan Beyaz Türk kavramı böyle ortaya çıkıyor. Türk kapitalistleşmesi bu temelde gelişiyor. Yalçın Küçük de bunları kitaplarında yazmış. O öyle Mustafa Kemal'e atfen söyledikleri “Ne Mutlu Türküm Diyene” söylemi de Beyaz Türkler tarafından geliştiriliyor. Kürtler bu şekilde siyasal sistemden dışlanıyor.

Burada ulaştığım ve dikkat çekmek istediğim sonuçlardan biri ilginçtir bugünkü esnaf-sanayici açıklamalarına da ışık tutuyor. 1925 Şeyh Sait isyanı döneminde yine Diyarbakır merkezli bazı esnaf oluşumları, çevreleri Şeyh Sait aleyhine devlet tarafından kullanılıyor. Ben açıklama yapan esnaf-sanayiciler kötüniyetli falan demiyorum, onların niyetlerinden bağımsız objektif gerçekliği açıklıyorum. Bir kullanılma durumu var, uyanık olmaları, uyarılmaları gerekir, uyarılmalıdırlar. AKP bunları kullanır, bir süre sonra da atar. Buradan AKP politikalarına geliyorum. AKP'yi de aşan ve AKP'ye dayatılan bir Uluslar arası sistemle karşı karşıyayız. Bu sistem AKP'ye bir rol biçmiştir. AKP'yi de yekpare bir blok olarak görmüyorum, içinde farklı düşünenler de olabilir. Fakat uluslararası sistem AKP'ye “Kürtlere sınırlı,  sembolik, kırıntı anlamında bazı haklar ver, Kürtleri kendine bağla” rolünü biçmiştir. Bazı akademisyenler,  “Abdulhamit döneminde kurulan Hamidiye Alayları koruculuk sistemine dayalı inşa edilip yüz yıl Kürt hareketini oyalamış ve kesintiye uğratmıştır” diyorlar, doğrudur, katılıyorum ama AKP'nin Kürtler üzerindeki oyunları ve politikaları bundan daha tehlikelidir. Uluslar arası sistem ve AKP'nin hesapları tutarsa Kürt hareketini bir yüzyıl daha geriye götürmeyi bir tarafa bırakalım boğuntuya ve bitişe götürecektir.  Dil ve kültürel asimilasyon da gerçekleşeceği için bu sefer özünü kaybetme sözkonusu olacaktır. Tehlike bu kadar büyüktür. Bakın bu Yatılı Bölge okullarında daha beş yaşındayken çocuklar alınıp asimilasyona tabi tutuluyor. Bu BM yasalarına göre de bir insanlık suçudur. Dünyanın hiçbir yerinde böyle uygulama kabul görmüyor. Çocuğu doğal ortamından ve anadilinden kopartarak asimile etmek kabul edilemez. Kürt politikalarının uygulanması konusunda uluslararası sistemle AKP arasında bazı çelişkiler ve çatışmalar da var ama bunlar uzlaşmaz çelişkiler değil, uzlaşabilirler. Aynı şekilde uluslararası sistem Güneyli güçleri AKP'yi desteklemeye endekslemiş. Son günlerde Atalay'la Burkay'ın da bir görüşmesi olmuş. Burkay ve Hüseyin Yıldırım röportajları da biraz bu mesajları vermeye yöneliktir. Yani kapsamlı bir planla karşı karşıyayız. Güney'de Erbil merkezli bir tür Katar Emirliği gibi -Katar Emirliği'yle bütün Arap dünyasını kontrol ediyor- bütün Kürtleri de Güney'e bağlayarak kontrol altına almak istiyorlar. AKP uluslararası sermayenin de desteğiyle Kayseri-Konya merkezli İslam-Türk  -daha önce Türk-İslamdı şimdi İslam-Türk- zihniyetini yapılandırıyor, Kürtleri de bu sisteme yedeklemek istiyor. Yani Hamidiye alaylarının bir tür güncellenmesiyle karşı karşıyayız. Abdulhamit bunu koruculuk temelinde yaptı. Ama AKP modern Hamidiye Alaylarını geliştiriyor; özellikle ekonomik ve kültürel yozlaşma anlamında uyguluyor. Ben bu durumu kendilerinden de özür diliyorum, “Mardin Mağduresi” ne benzetiyorum. Aslında amacım kişiselleştirmek değildir, Siirt'te de aynı olay yaşandı. Ekonomik sebeplerle tecavüz kültürü geliştiriliyor. Ekonomi alayları, kültürel alaylar, siyasal alaylar şeklinde kapsamlı bir soykırım sözkonusudur. Ekonomik anlamda bazı aileleri palazlandırıp kendilerine bağlıyorlar. Bu şekilde AKP içine alınan Kürtler de var. MHP ve CHP son günlerde AKP'yi dolmabahçe görüşmelerini açıkla diye sıkıştırıyorlar ama orada ne konuşulduğunu kestiremiyorlar. Bence Dolmabahçede bir uzlaşmaya varıldı. Erdoğan'a “sen Kürtleri dışla biz de sana  karışmayalım, yol verelim” temelinde uzlaştılar. AKP'nin muhalifi gibi görünen CHP ve MHP de bu politikaların diğer versiyonlarıdır, alternatifi olamazlar. Bunlara karşı biz kalıcı-gerçek çözümü geliştiriyoruz.

Daha önce belirtmiştim. Demokratik özerkliğin altı boyutu-unsuru var. Bunları tekrar etmeyeceğim. Demokratik özerklik kurumları kapsamlıdır. Kültürel, ekonomik, siyasi, hukuki, güvenlik ve diplomasi. Her konuda derin tartışmalar yapılmalıdır. Akademilerde bu tartışmanın zemini oluşturulmalı. Halk analiz ve çözümlerini Kent Meclislerinde karara bağlamalıdır. Örnek olsun diye söylüyorum, mesela Diyarbakır'da yoğun örgütlenmelerle birlikte bazı birlikler oluşturulabilir. Demokratik Esnaflar Birliği, Demokratik sanatçılar Birliği, Demokratik sporcular birliği gibi... bunun gibi pekçok demokratik birlik oluşturulur. Bu birlikler temsilini Kent Meclislerinde bulur. Demokratik özerklik geçen haftada söylemiştim demokratik ulusla ruh ve beden gibidir. Demokratik ulus ruhsa demokratik özerklik bedendir. Yani demokratik özerklik bedense demokratik ulus ruhtur, birbirlerini bu şekilde tamamlarlar, birbirlerinden ayrılmazlar, ruh-beden ilişkisi de bu şekildedir. Beden olmazsa ruh, ruh olmazsa beden olmaz. Demokratik ulus olmazsa demokratik özerklik olmaz, demokratik özerklik olmazsa demokratik ulus olmaz. Bayrak meselesine de takılmamak gerekir.

Demokratik özerkliğin güvenlik boyutuna ilişkin bazı aydınlar tarafından farklı devlet arayışı olarak yorumlanıyor. Bunun farkındayım. Bu konu yanlış anlaşılıyor. Şunu söylemek istiyorum. Mevcut askeri yapı içinde Kürtler yer alacak mı, almayacak mı? Polis-emniyet yapısı içinde Kürtler yer alacak mı almayacak mı? Bu kurumların Kürtlere bakışı ne olacak? Kürtler kendisini nasıl koruyacak, güvenliğini nasıl garantiye alacak? Bunlar çok önemli konulardır. Bu konular üzerinde ileride çok geniş duracağım. Bu güvenlik boyutunu BDP de PKK de tek başına yapamaz, bunu ben yürüteceğim, bu konulara ileride ayrıntılı olarak değineceğim. Karayılan daha önce “ileride demokratik özerkliği ilan edeceğiz” demişti. Ben bunu şöyle anlıyorum; “Biz hakim olduğumuz yerlerde Geçici Demokratik Hükümet kuracağız” demek istiyorlar herhalde. İlan nasıl olur, herhalde böyle olur.

Güncel siyasi görev ise hızla Türkiye'de bir demokratik anayasa hazırlanmasına yönelik olmalıdır. Bu konuda bütün ilgili çevrelerle hızla bir diyalog geliştirilmelidir. Aydınlar, sivil toplum örgütleri, yazarlar, gazeteciler bu konuda seferber edilmelidir. Demokratik anayasa olmadan demokratik çözüm gelişemez. Bu olmazsa ne olur? Ben uyarımı tekrarlıyorum. 13 Eylülden sonra yeni bir çatışma dönemi başlar hatta daha önce Cemil Bayık'ın da söylediği orta-yoğunluklu bir savaş gündeme gelebilir. Sadece kırsalda değil kent merkezlerine de sıçrar. İşte bu Dörtyol tesadüfen başka yerlere sıçramadı. Böyle olursa çok rahatlıkla başka yerlere de yansır, bunun zemini var, iki halk karşı karşıya gelir, çatışma kaçınılmaz olur, onlarca hatta yüzlerce kişinin ölümüne yol açabilir. Bunun ne kadar farkına varılıyor, bilemiyorum. Tehlike büyüktür, herkesin dikkatini çekiyorum. Ben burada bu tehlikelerin önüne geçmek, demokratik çözüm ve barışı sağlamak için çabalıyorum. Benim bu çabalarım uluslararası sistemin AKP'ye dayattığı politikaları boşa çıkardığı, Kürtler üzerindeki oyunları bozduğu için benim üzerimden işte “görüşülüyor” diye bu kadar kıyamet koparılıyor. Ben bunun arkasında nelerin yattığını böyle ifade ediyorum.

Erdoğan'ın açıklamalarını biliyorum. 3 Eylül'de Diyarbakır'da yeni bir şey söyleyeceğini de zannetmiyorum. Dilerim yanılırım. Ama bir bütün olarak baktığımda AKP'yi bu konuda hazırlıksız buluyorum. Yani belli bir hazırlıkları yok, olumlu adım atmayacaklar gibi görünüyor. Herşeyi bir tarafa bırakalım yüzde on barajını bile kaldırmaları hayati derecede önemlidir fakat böyle bir düzenleme hazırlıkları da görünmüyor, bir oyalama taktiği içinde olabilirler.  Halkla yoğun tartışsınlar, AKP'yi ciddi ve samimi görürlerse tutumlarını elbette değiştirebilirler, buna ben değil kendileri karar verirler. Aksi taktirde yani AKP'yi ciddi ve samimi görmüyorlarsa mevcut boykot tutumlarını daha da aktifleştirirler, aktif boykot konumuna geçerler. Referandum konusunda kararı halka, arkadaşların kendilerine bırakıyorum. Tartışmalarından sonra hayır bile diyebilirler, ben buna da karışmam, halkın vereceği her karara saygılıyım. Bunları iyi anlatmak lazım.

Eruh'ta Çırav Festivali'nin ikincisi de yapılmış. İyi geçti, coşkulu geçti herhalde. Siirt cezaevinde ne var ne yok? Çok özel selamlarımı iletiyorum. Hakime Çam yazmış bana, cezaevinden çıkmış herhalde. Diyarbakır'a gidip çalışsın, Siirt'te körelmesin, Diyarbakır'da kitle çalışmalarında bulunabilir. Siirt halkına, Siirt kadınlarına ve Siirt Belediye Başkanı'na, dostlara özel selamlarımı iletiyorum.

Urfa'da ne var ne yok, bir gelişme var mı?  Açılan Akademinin  kaç öğrencisi var. Sadece 24 mü? Neden bu kadar az bir sayı? Sayı artırılmalıdır. 24 kişiyle sınırlı tutulmamalıdır. Daha fazla katılımlı olmalıdır. Urfa, sorunların çok biriktiği bir yer; ekonomik sorunlar dizboyu. Göç, ırgatlık ne dersen var. Bu yüzden Akademilerin bu sorunları tartışması gerekir. Katılım düzeyinin nicel ve nitel artırılması gerekir. Sorunlara çözüm üretmek için akademiler şarttır. Urfa'da aşiretlerarası sorunlar, arazi sorunları, kan davaları hala var. 

Ebru'ya özel selamlarımı iletiyorum, okuyor galiba, yoğunlaşmasını sürdürsün. Yine Leyla Güven’e selamlarımı söylüyorum. Taylan Çintay'dan mektup aldım, gönderdiği mektubu genişletebilir, bir kitap çalışması haline getirebilir. Sanırım Malatya Gölpınarlı. Evrim Alataş'ın da köylüsü oluyor. Kendisine çok selamımı iletiyorum. Sağlık sorunları da varmış, geçmiş olsun diyorum. Ayrıca Hamili Yıldırım'a da selamlarımı  söylüyorum. Müslüm Doğan'ın ailesine de selamlarımı iletiyorum. Daha önce söylemiştim anısını yaşatmak gerekir.  Nedim Seven'e selamlarımı iletiyorum.

Günlük gazetesini diğer arkadaşlar alıyormuş, bana da postayla gönderebilirler. Verirler mi bilmiyorum ama denesinler. Bir de bir kitap istemiştim. David Fromdin'in Barışa Son Veren Barış adlı kitap getirilebilir. Söylediklerim basınla, gazetecilerle bol bol paylaşılmalı.

İyi günler.

Herkese selamlar.

                                                                                                         25 Ağustos 2010

 

 

 

 

 

    

 


 

 

 

 
   
   
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com