|
Sağlığım,
her zamanki gibi. Çok farklı bir şey yok. İşte
uykusuzluk ve daha önce belirttiğim diğer
sağlık sorunlarım devam ediyor.
Bütün
halkımızın Newrozunu kutluyorum. Newroz ile
ilgili haberleri dinledim. Nerelerde yeni
kutlandı? Cezayir, Amerika ve Toronto'da
kutlayanlar bizimkiler mi? Ha evet, dostlarla
birlikte kutlandı demek. Türkiye'de kaç yerde
kutlandı, kaç kişi katıldı? En kalabalık
nerelerde kutlandı? Diyarbakır'da konuşmam
verilmiş herhalde. Yine pankartlar açılmış
herhalde. Sloganlar da atılmış doğru mu? Bu
sloganlar yoğun muydu, sık mıydı? Diyarbakır
Newroz'unda katılım ağırlıklı olarak Diyarbakır
yerelinden miydi? Tabi dışarıdan da katılanlar
olmuştur. Evet olabilir. Ben onu kastetmiyorum.
Sanırım yüzde seksen'e yüzde yirmidir. Yüzde
seksen Diyarbakır'dandır yüzde yirmisi
dışarıdandır. İstanbul Newroz kutlamasında
herhalde mesajım okunmuş. Newroz ateşini
birlikte mi yakmışlar? Ya öyle mi? İyi olmuş.
Hepsi birlikte yakmışlar yani. Meşale mi vardı,
onu mu yakmışlar? Hayri Durmuş'un bir kızkardeşi
vardı, şehit düşmüştü. Başka kız kardeşi de mi
var? Tabi Hayri Durmuş'un ailesi çok cefakar,
cefa çekmiş bir aileydi. Annesi onlar çok
çektiler. Newroz ateşini yakan ailelerin hepsine
selam ve saygılarımı iletiyorum.
Sanatçılar
da vardı herhalde, kimler katılmıştı?
Diyarbakır'da gençlerin katılımı yoğun muydu?
Kadınların katılımı nasıldı? Yani her kesimden
vardı demek. Dersim'de kutlandı mı? Orada nasıl
geçti? Erzincan'da da kutlama olmuş herhalde.
Tabi Siirt'te, Batman'da her yerde kutlanmıştır.
Suriye-Rakka'daki kutlamalara saldırı olduğundan
haberim var. Oradaki yönelim jitemvari bir
yönelim olabilir. Tam olarak nasıl gerçekleşmiş?
Kimler yapmış, ateş açan kimler? Bu olayın iyi
araştırılması gerekiyor. Jitemvari bir yapının
işi olabilir. Bir provokasyondur diye
düşünüyorum. Resmi üniformalı insanlar olduğu
söyleniyor. Olabilir, ancak yine de iyi
araştırılması gerekiyor. Bu jitemvari bir şey
olabilir, zaten ben bunu kastediyorum. Bu olayın
Kürt şehirlerinde değil de Rakka'da olması
düşündürücü tabi. Suriye içinde jitemvari
yapılar, Kürtlerle diğer halklar arasındaki
dostluğu provoke etmeyi amaçlamış olabilirler.
Böyle bir yapının işi olabilir. Kürtlerin
Rakka'da hedef alınması ilginç. Bu olayın iyi
araştırılması gerekiyor. Bu olayda yaşamını
yitirenlerin ailelerine, halkımıza başsağlığı
diliyorum.
KCK
Newroz açıklamasında, çözüm gelişmezse direnişin
gelişeceğini söylemiş. Haklarıdır. Aldıkları bu
kararlarına saygım vardır.
Urfa'da
kutlama yapıldı mı? Nasıldı, yoğun muydu? Bu
kutlama ve katılımlar merkezde miydi? İlçelerden
de gelen olmuştur. İlçelerde kutlamalar yapıldı
mı? Hilvan, Siverek, Suruç…. Hepsinde kutlandı
mı? Hilvan'da katılım nasıldı? Tabi Hilvan'da
büyük emeklerimiz, mücadelemiz oldu. Aslında
sadece Hilvan'da değil birçok yerde bu
mücadeleyi yürüttük. Siverek de kutlandı mı?
Siverek'te halk üzerindeki baskılar, halkın
korkuları hala devam ediyor mu? Evet, halk
korkularını aştı demek. Tabi eskisi gibi
değildir. Biliniyor Urfa'da JİTEM'e dayalı
geçmişten gelen gizli yapılanmalar var. Bunlar
daha çok devletten beslenen çevrelerdir. Bahçeli
de Urfa'ya gelip propaganda yapacak. Bahçeli
orayı kullanmaya çalışıyor. Bahçeli Urfa'ya
gittiğinde propaganda yapacağı kesim işte bu
devletten nemalanan kesimlerdir. Burada bazı
aşiretler halk üzerinde baskı kurmaya çalıştı.
İşte Urfa'da kendini gizli tutan ve devletten
nemalanan bu baskıcı güçler var. İşte yine bir
takım çocuk ölümleri meydana geldi Urfa'da.
Çocuk ölümlerinde artış oldu. Bu ölümlerin de bu
gizli yapılanmalarla ilişkisi olabilir. Bu
çocukların niçin öldükleri, ölüm nedenleri
açıklanmıyor, ilginçtir, üzerinde düşünülmesi
gerekiyor. Yine kendi köyümün gençlerini
düşünüyorum. Bizim köyün gençleri kolaylıkla
yurt dışına çıkabiliyor, Türkiye'de pasaport
alıp yurt dışına çıkma koşulları o kadar zorken
bu gençlerin bu kadar kolay pasaport ve vize
işlemlerini kolayca halledip yurt dışına
çıkmaları düşündürücüdür. Aslında burada
amaçlanan buraların bilinçli olarak
boşaltılmasıdır. Bu politikalar gizli bir
şekilde hayata geçirilmeye çalışılıyor.
Urfa'daki halkın büyük kesimi dışarıya ırgatlığa
gidiyor, bir nevi o bölge boşaltılmaya
çalışılıyor. Kürtler kaçırtılıp oranın yapısı
değiştirilmeye çalışılıyor. Orada barajlar ve
sulama kanalları yapıldı. Yapılan barajlarla,
sulama kanallarıyla birlikte oraya gelen büyük
Arap sermayesi ve İsrailliler oradaki arazilere
göz diktiler. Buradaki arazileri almaya
çalışıyorlar. Araplar sermayelerini kullanarak
holdingler ve fabrikalar kuruyorlar. İsrail ise
işte burada toprak almaya çalışıyor. Bu şekilde
bu kesimler orada sermayelerini geliştirirken
orada aç bırakılan insanların açlığını,
yoksulluğunu kullanarak, insanları açlıkla
terbiye etmeye çalışıyorlar. Böylece buranın
yapısı değiştirilmeye çalışılıyor. Burada hem
kat kat klasik ulusal sömürgecilik hem de
küresel sermayenin uluslararası sömürüsü var.
Tabi bu keskin bir sınıf ayrışmasına yol açıyor.
Bu belirttiklerim sadece Urfa'ya özgüdür
demiyorum. Her ilin farklılığına göre farklı
politikalar uygulanıyor.
Her ilin özelliklerine göre ayrı politikalar
uygulanıyor. İşte Bitlis ve Batman gibi yerlerde
de bu oyunlar oynanıyor. Bitlis'te holdingler
kurdurularak bu politikalar uygulanıyor. BDP'yi
de anlayamıyorum. Ben burada konuşa konuşa
nefessiz kalıyorum, nefesimi kuruttum artık.
Onlar oralara gidip konuşuyorlar ancak sorunlara
bu temelde yaklaşmıyorlar. Buna kafa
yormuyorlar. Bölgeyi bu şekilde
değerlendirmiyorlar, bu şekilde bakmıyorlar. Bu
tür ekonomik-kültürel oyunlar, politikalar
anlaşılmalıdır. Ekonomik ve kültürel politikalar
anlaşılmadan siyaset yapılamaz. BDP de oradaki
bu oyunları görmeden oralarda doğru bir siyaset
geliştiremez. Bu bir ekonomik soykırımdır. Bu
ekonomik soykırım anlaşılmadan siyasal, kültürel
soykırımları anlamak da mümkün değildir. BDP'nin
bunları görerek siyaset yapması gerekiyor.
Ekonomi-politik çözümlenmeden, anlaşılmadan
siyaset geliştirilemez. BDP bu ekonomik kırımı,
faili meçhulleri ve katliamları anlamadan
politik-kültürel soykırımı anlayamaz, doğru bir
siyaset geliştiremez. Hatta avukatlarımın bile
bunları anlaması gerekiyor. Bunların bu şekilde
anlaşılması gerekiyor.
Aslında
bütün bölgede, her yerde ayrı ayrı oyunlar
oynanıyor. Bu küresel kapitalizmin bir oyunudur.
Aslında ben birkaç haftadır bu konu üzerinde
kafa yoruyorum. Bu oyunlar Londra merkezlidir,
oyunların arkasında İngiltere ve ABD var. Bu
güçler bugün NATO'yu da kullanarak bu
politikalarını hayata geçirmeye çalışıyorlar.
İşte Avrupa'daki baskılar, Roj tv'ye yapılan
baskılar hep bu merkezden yönetiliyor. 15
Ağustos Atılımını yaptığımızdan beri yani
1985'ten bugüne 25 yıldır bu güçler bizimle
uğraşıyorlar. Almanya'nın bu tarihten beri bize
yaklaşımı biliniyor. Bizim üzerimizdeki NATO
politikaları ağırlıklı olarak Almanya üzerinden
yürütüldü. Zaten NATO'nun Türkiye politikaları
Almanya üzerinden geliştirildi ve
geliştiriliyor. Almanya NATO'nun Türkiye
politikalarının yerel ayağıdır. Almanya da
NATO'nun Türkiye politikalarını uyguladı. 1999'a
kadar tam 15 yıl NATO-Gladio'sunun Türkiye'deki
ayağı JİTEM'i, bize karşı kullandılar. 1985'ten
1999'a kadar 15 yıl boyunca Türkiye üzerindeki
NATO politikaları ağırlıklı olarak Almanya
üzerinden yürütülürken Türkiye içinde de bu
politikalar Gladio'nun Türkiye uzantısı JİTEM
eliyle uygulandı. Aslında bu Ergenekon JİTEM'in
deşifre olmasından sonra kuruldu. 1999'larda
JİTEM lağvedildi onun yerine Ergenekon devreye
konuldu.
NATO
Türkiye'den birşeyler koparma karşılığında
Türkiye'ye Kürtler konusunda tavizler veriyor.
Ancak NATO, Türkiye'de iktidarlar kendi
isteklerinin dışına çıktığında ise gözden
çıkarmak için bir dakika bile düşünmez, onları
gözden çıkarır. Erdoğan ahmaklık yapıyor, bunu
göremiyor. İşte Menderes Rusya'ya gidecekti, bu
nedenle devre dışı bırakıldı. Yine Demirel, o da
Rusya'ya gidecekti, o da devre dışı bırakıldı.
Sonrasında Ecevit Hükümeti Irak operasyonu
kapsamında o dönem taviz vermediği için
Ecevit'in sağlığını bozdular, devre dışı
bıraktılar ve sonrasında bilinen AKP iktidara
getirildi. Zaten o dönem ABD'nin ılımlı islam
projesi de vardı. AKP bunun üzerine denk geldi
ve iktidara getirildi. Aslında şimdiye kadar
bunu söylemedim ama şimdi söylüyorum. AKP
İngiliz-ABD-NATO politikalarının
uygulayıcısıdır. AKP bu politikalar için yeni
bir araçtır. Bunun dışında AKP'nin bir anlamı
yoktur. Şimdilerde AKP eliyle birçok şeyi hayata
geçirmeye çalışıyorlar. Aslında AKP'nin
tabanının ve AKP içindeki Kürtlerin de olan
bitenden pek haberi yok. Olan biteni sadece
Erdoğan biliyor. Bu durumdan sadece Erdoğan ve
Başbuğ haberdar. Bunların birbirleriyle
yaptıkları haftalık toplantılar ve yurt dışına
gidip yaptıkları toplantılarda hep Kürtlerle
ilgili bu sorunlar tartışılıyor, karara
bağlanıyor. Bütün bu operasyonların kararları bu
toplantılarda alınıyor, bu böyle bilinmelidir.
İşte ABD Büyükelçiliği BDP'ye PKK ile arana
mesafe koy ve AKP'ye destek ol, aksi taktirde
sana yaşama şansı vermeyiz diyor. Ne demek bu?
Kürtlere "gelin AKP koalisyonun bir parçası
olun" deniyor. BDP'ye de gel benim
politikalarıma alet ol deniliyor. Mesajları bu
kadar açık ve net. Büyükelçinin söylediğinden
net olarak gözüküyor ki AKP'nin sorunu çözmek
gibi bir niyeti yok, çözer gibi yapıyor ama
çözmüyor, ABD'nin politikalarını uyguluyor. Bu
temelde yaptıklarından bile geri adım atabilir.
Çünkü attıkları adımların hiç bir anayasal-yasal
altyapısı bulunmuyor. BDP bunları görsün ve
ciddi olsun, çalışmalarına devam etsin. BDP
kendilerine yönelik bu ciddi dayatmaları iyi
anlamalıdır. Bunun dışında yapabilecekleri fazla
bir şey yok. En fazla Avrupa'da bir iki
operasyon yapabilirler, Roj tv ellerindedir onu
kapatabilirler, çalışanlarına baskı uygularlar.
Bunun dışında tehditle yapabilecekleri fazla bir
şey yoktur. Avrupa'daki halkımız da bu
yönelimlere karşı mücadelelerini yükseltmeli,
örgütlülüklerini, sahiplenmelerini
geliştirmelidir.
AKP'nin
bu yaklaşımlarının yanı sıra CHP ve MHP'nin
Kürtlere yaklaşımı dikkatle izlenmelidir. İşte
Bahçeli "Diyarbakır'ı, bölgeyi yeniden
fethedelim" diyor. Fethin nasıl olabileceği
biliniyor. Yani "tankla, topla, tüfekle
üzerlerine gidelim" diyor. Bütün Kürtleri
keselim, topyekün ortadan kaldıralım demeye
getiriyor. CHP'nin en ılımlılarından olan Onur
Öymen de "Dersim'deki gibi meseleyi halledelim"
diyor. Baykal'ın Dersim yöntemi ve Bahçeli'nin
fetihçi anlayışı ortadadır. Bu belirttiklerim
Baykal ve Bahçeli tarafından bizzat dile
getirilmiştir, onların kendi ağızlarıyla
söyledikleri şeylerdir. Bunların Kürtler için
düşündükleri çözüm anlayışları budur ve bu
anlayış çok korkunç dehşet bir anlayıştır. Bu
iki anlayışa AKP'nin tasfiyeci yaklaşımı da
eklendiğinde Kürtleri bekleyen tehlikenin
büyüklüğü anlaşılmalıdır.
Özkök
ve Başbuğ'un çıkışı da önemli ve dikkat
çekicidir. 12 Eylül öncesi sol cuntacılar ve sağ
cuntacılar vardı. Bu iki gücün çatışması sonucu
aradan Evren çıktı. Darbe yaparak yönetimi ele
geçirdi. Yine 12 Mart dönemi de benzerdir. 9
Mart olayı biliniyor. İşte solcu generallerin
darbe girişimi vardı. O dönem sağcı Genel Kurmay
Başkanı Memduh Tağmaç çizgisiyle solcu hava
kuvvetleri komutanı Orgeneral Muhsin Batur
çizgisi çatışıyordu. Sonuçta sağcı kanat darbeyi
yaptı. 12 Mart'taki çatışmalar nasılsa, 12
Eylül'de iki karşıt gücün arasında nasıl Evren
çıktıysa, 1999'lardaki durum da o dönemlere
benzerdi. Karadayı-Kıvrıkoğlu çizgisi ile Doğan
Güreş-Çevik Bir-Çiller çizgisi arasındaki
çatışmadan da Özkök-Başbuğ sıyrılarak aradan
çıktı. Kıvrıkoğlu ve Karadayı, Doğan
Güreş-Çiller-Çevik Bir çizgisine göre daha
yurtsever, daha Türkiye içine dönük kişiler gibi
görünüyordu. Doğan Güreş-Çiller-Çevik Bir
çizgisi ise İngiltere ve ABD güdümündeydi.
1990'da
Özal, bu sorunu bizimle çözmek istemişti. Yine o
dönem Genelkurmay ve devlet içinde belli kişiler
bize haber gönderip bu sorunu çözmek
istediklerini belirtmişlerdi. Ancak Doğan Güreş
ve Çiller İngiltere ve ABD tarafından devreye
sokulup bu süreç sabote edilmişti. Biliniyor
Doğan Güreş o dönem Londra'ya gitmişti, dönüşte,
gazetecilere "bize yeşil ışık yakıldı" demişti.
O dönem böyle yitirilmişti. Beni buraya 1999'da
getiren ekip çok donanımlı bir ekipti. 1999'da
ben buraya getirildiğimde Kıvrıkoğlu adına
birileri gelip benimle görüşmüştü. Ancak bunlar
benimle görüşürken kısık sesle konuşuyorlardı,
tasalıydılar, korkuyorlardı. Ben o zaman bu
davranışlarına pek anlam verememiştim. Meğer o
dönem Kıvrıkoğlu ekibi NATO tarafından tasfiye
edilmekten korkuyormuş. Hatta biliniyor 1997
yılında Kıvrıkoğlu, Kıbrıs'ta bir suikast
girişiminden kurtulmuştu. Kurşun omuzunu
sıyırarak arkadaki Albay Vural Berkay'ın ölümüne
neden oluyor. Sonradan farkettim ki Kıvrıkoğlu
NATO'dan habersiz olarak birşeyler yapmak
istedi. Kıvrıkoğlu gerçekten kıvrak zekalıymış,
tehlikeyi görmüştü, birlikte çözümden yanaydı
ama izin vermediler, o ekibi tasfiye ettiler. O
dönem İngiltere ve ABD'nin desteğini arkasına
alan Çevik Bir ve ekibiydi. Hatta ben
hatırlıyorum buraya ilk getirildiğimde Çevik
Bir, odanın kapısına kadar gelip bana bir göz
atıp, bakıp gitmişti. Kıvrıkoğlu ekibi, Çevik
Bir'in temsil ettiği çizgiden korkuyorlardı.
Kıvrıkoğlu ekibi o zaman bana "savaşın
tırmanması hem Kürtlere hem Türklere, size ve
bize, her iki tarafa da kaybettirir" demişlerdi.
Aytaç Yalman da bir demecinde "biz Apo ve PKK'yi
yanlış değerlendirdik, Kürtlere yanlış yaklaşım
gösterdik" demişti. Bu onların o dönem ki
yaklaşımlarında ki pişmanlığın ifadesidir. Onlar
da o dönem bir fırsatın kaçırıldığını kabul
etmiş oluyorlar. 2002'ye kadar Karadayı ve
Kıvrıkoğlu ile süreci bu şekilde getirdik. O
dönem çözüm için bir zemin vardı aslında. Hatta
bazı avukatlar da o dönemde bu çalışmanın
içerisindeydi. Yine Ahmet Türk'ten bir mesaj
gelmişti. Ecevit Hükümeti o dönem iktidardaydı.
Ecevit Hükümeti aslında bir geçiş hükümetiydi.
Kenan Evren nasıl 12 Eylül döneminde sağ ve sol
cuntanın arasından sıyrılıp çıktıysa 2002'den
sonra Karadayı-Kıvrıkoğlu çizgisiyle Doğan
Güreş-Çevik Bir çizgisi arasından da Özkök
sıyrılarak çıkmıştır. Ecevit Hükümeti o dönem de
düşürüldü. Yani Ecevit'in Irak işgaline ve
ABD'nin Ortadoğu politikalarına karşı çıkması
kendisinin sonunu getirdi. Biliniyor ki
Ecevit'in o dönem sağlığını bozdular. Ondan
sonra AKP tek başına iktidara getirildi. Böylece
Irak'a müdahaleyle birlikte yeni bir sürece
girildi. Şimdi 2010 Newrozuyla yeni bir sürece
girildiği söyleniyor. Doğrudur, ben de bu
tespite katılıyorum. Üçüncü dönem bitti. Birinci
dönem 1973-84'e kadar olan dönem. İkinci dönem
1984-93 arasıdır. Üçüncü dönem '93'ten bugüne
kadar olan dönemdir. Aslında ben bu üçüncü
dönemin 2002'de bittiğini ilan edecektim. Ancak
bu Hükümet bir şeyler yapar, gerçekleştirir
umuduyla bundan vazgeçtim, bekledim. 2002'den
bugüne kadar olan gelişmeler gösterdi ki AKP,
İngiltere ve ABD politikalarını uygulayarak bizi
tasfiye etmeye çalışıyor. AKP'nin gelişimi bu
temelde oldu.
Ayrıca
1999'a kadar varlığını sürdüren JİTEM lağvedildi
yerine Ergenekon geçirildi. Geçmişte JİTEM'in
yaptıklarını 1999'dan sonra Ergenekon
örgütlenmesi yaptı. 1999'dan sonra bazı faili
meçhul olaylar gerçekleştirildi. Bunlar
Ergenekon eliyle gerçekleştirildi. AKP'nin
2002'de iktidara gelişi ve bölgede Irak'a
müdahaleyle birlikte değişen dengelere tepki
olarak bugün Balyoz hareketi olarak bilinen
olaylar patlak verdi. Bu Balyoz olayı farklıdır,
bunlar Avrasyacı kesimdir, Ergenekon kapsamında
değerlendirilemez. Bunlar "Kürtlere operasyon
yapıp tamamen katledelim" diyorlar, çok
katıdırlar. ABD ise "liberal haklar" diyor.
Liberal haklar nedir? İşte AKP eliyle uyguladığı
politikalardır. O dönem AKP'nin iktidara geldiği
ilk dönemlerdir. Sinagoglar bombalandı, ABD
konsolosluğu ve İngiliz bankasına saldırılar
oldu. Bu saldırılar bugün Ergenekon faaliyeti
olarak adlandırılıyor ancak öyle değil. O dönem
yapılan bu eylemler İngiltere-ABD politikalarına
karşı bir tepki niteliğindedir. İşte kendilerine
Avrasyacı diyorlar, kendilerini böyle
adlandırıyorlar. Bunlar Kızılelmacı olarak da
adlandırılıyor. Kızılelmacılar bunların siyasal
alandaki temsilcileridir, siyasal ifadeleridir.
Bunlar AKP-ABD'nin ılımlı islam projesine karşı
geleneksel biraz da yurtsever duygularla
yapılmış tepki niteliğinde eylemlerdir. ABD'nin
yeni politikalarına duyulan bir tepkinin
ürünüdür. Bunlar yeni dönemde ABD tarafından
terkedildikleri desteklenmedikleri düşüncesi ile
bu eylemleri yapmışlardır. Yoksa bunların
bahsedilen Ergenekon'la bağlantısı yoktur.
Şimdiki Silivri Cezaevi, o dönem politikalarına
tepki duyan ve eyleme geçen bu kişiler için
hazırlanmış bir cezaevidir. Asıl yargılananlar
bunlardır. Yoksa bu gerçek bir Ergenekon davası
değildir, eğer böyle olsaydı onbinlerce faili
meçhuller aydınlatılırdı. Ergenekon sadece bunun
kılıfıdır. Yoksa ne Ergenekonu? Ergenekon hala
varlığını koruyor. Bu Silivri yargılamaları bir
nevi Ergenekon'u aklama davasıdır. Madem bu
Ergenekon yargılamasıdır deniliyorsa en
basitinden bölgede işlenen 17 bin faili meçhul
cinayet var, bunlar Ergenekon davasının konusu
bile edilmiyor. Böyle Ergenekon operasyonu olur
mu? Faili meçhullere bile değinilmiyor. Bu
olaylar bu şekilde anlaşılmazsa 17 bin faili
meçhul 170 bin faili meçhule çıkar.
İngiltere-ABD
gücü bugün bölgesel politikalarına destek olması
şartıyla AKP'ye Kuzey Kürtlerine istediğini
yapabilirsin diyor. Bu güç aldığı tavizler
karşılığında 20 milyon Kuzey Kürdünü gözden
çıkarmıştır. İşte bu güç verdiği şeyler
karşılığında tavizler alan bir güçtür. Mustafa
Kemal döneminde de aynı politikalar geçerliydi.
Musul-Kerkük'ün kendilerine verilmesi
karşılığında Mustafa Kemal'e ''Kuzey Kürtlerine
istediğini yapabilirsin'' denilmiştir.
Cezaevindeki arkadaşlar da bu konuları
gönderdikleri mektuplarda oldukça ayrıntılı bir
şekilde işlemişler. Onlar da aynı sonuca
varmışlar. Biliniyor Mustafa Kemal dört yıl
boyunca Kürdistan'da kalıyor 1916-1917-1918-1919
yıllarında Kürdistan'da kalıyor. Bitlis, Silvan
ve Diyarbakır'da bulunuyor. Bu illeri
dolaştıktan sonra en son Erzurum'a gidiyor.
Erzurum Kongresi bu dönemin sonlarında
yapılıyor. Mustafa Kemal bu dönemde Kürtlerle
ittifak yapıyor ve Kürtler tarafından Erzurum
Kongresi Reisi seçiliyor. Şark Vilayetleri
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından
destekleniyor. Yine o dönem 7. Kolordu
Komutanlığı tamamen Kürtlerden oluşmaktaydı. 7.
Kolordu Komutanlığı ve Şark Vilayetleri Müdafa-i
Hukuk Cemiyeti'nin Mustafa Kemal'i desteklemesi
sonucunda Mustafa Kemal tarihteki rolünü
oynayabiliyor, tarih sahnesine çıkabiliyor.
Kürtler Erzurum Kongresinde Mustafa Kemal'i
Reis seçmeselerdi Kurtuluş Mücadelesi diye bir
şey olmazdı o zamanda Türkiye diye birşey
olmazdı. Kürtlerin bu ittifakı olmasaydı
Mustafa Kemal diye bir şey olmazdı. O yüzden ben
o dönemki mücadeleye bundan sonra Kürt Ulusal
Kurtuluş mücadelesi diyeceğim. Bu mücadele hem
Kürtlerin hem de Türklerin Ulusal mücadelesi
oluyor. Hatta o dönem Binbaşı Noel Adıyaman
tarafına kadar gelip Kürtleri kışkırtmaya bu
ittifakı bozmaya çalışıyor. Ancak bunu
başaramıyor. Hatta o dönem Suruç'ta -Suruç,
Rakka hattındadır- 300 Fransız askeri
öldürülüyor, Fransızlar buradan kovuluyor. Bu
ittifakın içinde o dönem işte Mir Dengi Fırat'ın
dedesi de vardır. Mustafa Kemal'in Kürtlerle
ittifakı bu şekildedir. Diğer taraftan da
içeriden İngiliz yanlısı İttihatçılarla Mustafa
Kemal sıkıştırılıp Kürtlerle yaptığı bu
ittifaktan vazgeçirilmeye çalışılıyor. Mustafa
Kemal ya tasfiye edilecekti ya da bu
politikalara uyacaktı. İçeride İttihatçı
kadroların kuşatması altında Mustafa Kemal buna
mecbur bırakılıyor. Bugün de AKP için aynı
politikalar uygulanıyor olabilir. Bu politikalar
sonucunda Mustafa Kemal ve Kürtler arasındaki
ittifak daha sonra Kürtlerin aleyhine bozuluyor.
Musul ve Kerkük karşılığında İngilizler Mustafa
Kemal'e Kuzey Kürtlerine istediği gibi davranma
özgürlüğünü veriyor. O dönem Ortadoğu'nun
sınırları böylece çizilmiş oluyor. Hatta o dönem
Mustafa Kemal ilk anlaşmalarını 1921'de
Fransızlarla, 1922'de İngilizlerle yapıyor. Bu
antlaşmalarla ilişkilerini karşılıklı olarak
geliştiriyorlar. Kürtler, bu ittifakın bozulması
sonrasında yeni statülerine karşı çıkıyor ve
Şeyh Sait İsyanı bu koşullarda ortaya çıkıyor.
Aslında isyanın önderi Cibranlı Halit Bey'dir
-torununun hala mektupları bana geliyor onlar da
belirtiyorlar, benim yaptığım bu tespitleri
mektuplarında yapıyorlar-. Şeyh Sait öyle bu
isyana önderlik yapabilecek biri de değildir. Bu
isyanın liderleri daha isyan başlamadan tek tek
imha ediliyorlar. Kürtlerin Cumhuriyete olan
tepkileri böyle ortaya çıkıyor. Bütün bunlar
bilinmeli. Seyit Rıza diyorsunuz anlamıyorsunuz,
Şeyh Sait diyorsunuz anlamıyorsunuz. Babanız,
kardeşiniz, dedeniz öldürülüyor ancak bütün
bunları anlamıyorsunuz. Sizler de
öldürülebilirsiniz bütün bunları anlamalısınız.
O gün Mustafa Kemal'e Musul-Kerkük karşılığında
Kuzey Kürtlerini teslim eden güçler ile bugün
kendi bölgesel politikalarına hizmet
karşılığında Kuzey Kürtlerini AKP'ye teslim eden
güçler, aynı güçlerdir.
Bugün Kürtlere yapılan siyasi ve kültürel
soykırımdır. Bu siyasi ve kültürel soykırım
fiziki soykırımdan daha da tehlikelidir.
Geçmişte nasıl Ermenileri sürdülerse Pontusları,
Rumları sürdülerse Kürtlere yapılmak istenen de
aynısıdır. Küçük Ermenistan devleti kurararak
Ermenileri Anadolu'dan sürdüler, Küçük Rum
devleti kurarak Rumları Anadolu'dan sürdüler.
Pontusları Yunanistan'a sürdüler. Kürtleri de
işte Güney'de küçük bir devlet kurarak
Anadolu'dan sürmeye çalışıyorlar. Ermeniler ve
Rumlara yaptıkları gibi Kürtlere de o küçük
devleti adres gösterip Türkiye Kürtlerini
Anadoludan sürmeye çalışacaklar. Coğrafyayı
ıssızlaştıracaklar. Amaçları budur. Bu politika
dehşettir. Bu politikalar hayat bulursa Anadolu
Türklüğü de kaybeder. Bu ıssızlaşma Türklerin de
ıssızlaşması anlamına gelecektir. Burada Türkler
de kaybedecektir. İşte İsveçte Ermeniler
hakkında verilen kararda görüldüğü gibi bunların
tek tek işaretleri veriliyor. Bu politikalar
Türklerin de yararına değildir. O yüzden BDP bu
bilinçle Türkiye'de kendini bir Türkiye partisi
gibi örgütlemelidir. Sol ve demokrat güçlerle
birlikte ortak bir mücadele bloğu
oluşturmalıdır. Burada o TİKKO'cu arkadaşla da
görüştüm, ona da anlattım. TİKKO'cu-Maoist
çevrelere de gidilip görüşülebilir. Onlar da
ortak mücadele hattına çağrılabilir. Türkiye'de
bahsettiğim tehlikeler herkes içindir,
tehlikeler herkesi beklemektedir. O yüzden ortak
mücadele hattı an be an saat saat örülmelidir.
Bu konuda yoğun çaba sarfedilmelidir, ciddi
olunmalıdır. Bu konularda çalışma yürütülmeli,
bunun ciddiyeti anlaşılmalı. Herkes bu konuda
üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Bu
belirttiklerim Ahmet Altan gibi yazarlara,
gazetecilere giderek tek tek anlatılabilir ya da
toplu bir şekilde bilgilendirilebilir. Yine bu
konularda söylediklerimi içeren bir kitap-broşür
çalışması yapılabilir. Bu çalışmalar yayılabilir
ve dağıtılabilir. Bu konularda uygun görülen
yöntemlerle çalışmalar yürütülebilir.
Tarihsel
anlamda ABD-İngiltere politikaları belirttiğim
gibidir. Ortadoğu tarihini bu şekilde inşaa
etmişlerdir. Daha önce makas örneği vermiştim.
Bu ABD-İngiltere küresel politikaları makasın
bir ucudur. Makasın diğer ucunda ise
İran-Suriye-Türkiye gibi geleneksel-yerel imhacı
güçler var. İşte Kürtler bu makasın iki ucu
arasında kalmışlardır. Kırp, kırp, kırp diye
kırpılıp, yok edilmeye çalışılmaktadırlar.
Türkiye, Suriye ve İran arasında bu konuda üçlü
bir uyum var. Bu geleneksel-yerel imhacı güçler
kendi aralarında uzlaşarak Kürtlere yönelik bu
politikalarını, bu geleneklerini sürdürmeye
çalışıyorlar. Irak'ı şu anki konumu itibariyle
bunların dışında tutuyorum. Suriye ve İran'ın
durumu boğulan adam misalidir. Boğulan adam
nasıl yılana sarılırsa Suriye ve İran da
üzerlerindeki baskıdan dolayı Türkiye'ye
sarılmaktadırlar. Kendi üzerlerindeki dış
baskıları hafifletmek ve etkisini kırmak için
Türkiye ile zorunlu olarak yüksek düzeyli
antlaşmalar yapmaktadırlar.Türkiye'ye bu amaçla
yakın durmak zorundadırlar. Kürtlere
yaklaşımlarını da bu durumlarına göre
belirlemektedirler. Bu üç devletin aralarında
yaptığı anlaşmaların temel nedeni de budur.
Çıkarları ortaktır. İşte görüyorsunuz Rakka'daki
saldırılar bunun en açık örneğidir. Kürtlere
yaklaşım konusunda adeta birbirleri ile
yarışmaktadırlar. Ancak Irak ayağında bunu tam
uygulamanın koşulları yok. Irak'ı bu durumun
içine katamam, o yüzden Irak farklıdır.
Irak'taki halkımız da kendilerini korumalıdır,
gerekirse korunabilecekleri alanlara
çekilebilirler. Yine İran'daki halkımız
katliamlara karşı korunmak için Bradost
bölgesinde güvenli alan yaratabilir. Makasın iki
ucu arasına alınan bütün Kürtler için Ulusal
Konferans çağrımı yineliyorum. Bu konuda daha
önce beş teorik dört pratik önerilerimi referans
olarak belirtmiştim. Bunlardan
yararlanabilirler.
Yine
bugünlerdeki Anayasa tartışmalarına değinmek
istiyorum. Anayasa konusunda tutarlı tartışmalar
yapılmıyor. Oldukça tutarsız tartışmalar
yapılıyor. Benim bu Anayasa konusundaki tespitim
şudur; Anayasa paketiyle amaçlanan hukuk
komplosudur, anayasa komplosudur. Benim
geliştirdiğim slogan "Anayasa Komplosuna Hayır
Demokratik Anayasaya Evet" şeklindedir. Hatta bu
konuda "Anayasa Komplosuna Hayır Demokratik
Anayasaya Evet" başlığı atılabilir. Bunu başlık
haline getirip yayınlamak gerekir. BDP Anayasa
paketi konusunda şartlarını ileri sürmüştür
bunu olumlu karşılıyorum bu şartları kabul
edilirse Anayasa paketini destekleyebilirler.
Ancak ileri sürdüğü şartlar kabul edilmezse
Türkiye'deki diğer Sol ve demokrat çevrelerle
birlikte güçlü bir Hayır Cephesi, ortak
muhalefet bloku oluşturmalılar. Bu konuda
çalışmalar yürütebilirler.
Akif
Beki örgütün Kürt sorununu silahtan arındırma
konusunda devletten daha fazla adım atması
gerektiğini belirtiyormuş. Biz de bunu yapmaya
çalışıyoruz. Ancak karşımızda muhatap yok. Ne
demek istediğini iyi anlıyorum. Bu konuda
çabalarımız var. Ancak bunu nasıl yapacağız,
nasıl olacak? Karşımızda konuşabileceğimiz bir
muhatap yok ki. Erdoğan da ve AKP'de böyle bir
çözüm iradesi görülmüyor. Ne yapmaya
çalıştıkları belli değil. Ben buradan tekrar
söylüyorum. Sayın Başbakan hakkındaki görüşlerim
yanlış anlaşılmamalı. Bu görüşlerim tam öyle
değil. Gerçekçi olmak durumundayız. Sayın
Erdoğan belki bu sorunu şu anda çözebilecek tek
liderdir. Ancak biz bunu bilemeyiz. Belki çözmek
istiyordur, engelleniyordur ya da böyle bir
çözüm niyeti hiç yoktur, tasfiye etmeye
çalışıyordur. Ben buradan bunları bilebilecek
durumda değilim. İçeride neler olup bitiyor
bunlardan haberimiz yok. O yüzden bu konuda
kesin bir şey söyleyemem. Erdoğan Newroz
alanlarında benim muhatap olarak gösterilmemi
eleştirmiş. Buradan bu konu hakkında şunları
söylemek durumundayım; BDP kendini sorunun
çözümünde muhatap haline getiremiyorsa,
PKK-Kandil kendisini bu konuma getiremiyorsa bu
benim suçum değil. Bu konuda bütün yük benim
omuzlarıma yüklenmiş, Sayın Başbakan bunu böyle
bilmeli. Bana burada fiziki ve sağlık
koşullarımdan ziyade üstüme yüklenen bu
sorumluluk daha ağır geliyor. Ben burada üzerime
düşen herşeyi yapmaya çalışıyorum. Ama bunu
nereye kadar götürebilirim, nereye kadar gücüm
yeter bilemiyorum. Çözüm için burada
görüşmelerde bulundum, Mektuplar gönderdim ancak
hala cevaplarını alamadım. En son gönderdiğim
mektupların cevabı hala gelmedi. Evet ulaşması
gerekiyordu ancak hala bana ulaşmadı. Ben burada
görüşüyorum, görüşmeleri yürütüyorum. Daha once
anlattığım gibi benim derin devletle değil,
resmi devletin kendisiyle iletişimim olmuştur,
olmaktadır. Merak edenlere bu şekilde
söylenebilir. Benimle yapılan görüşme ciddi ve
resmi bir görüşmedir. Tam nasıl ifade
edebileceğimi bilmiyorum, resmi demek yanlış da
olabilir. Diplomatik de denemez. Benimle görüşme
yapanlar gerçekten iyiniyetli olabilirler,
sorunun çözümünü istiyor olabilirler. Ben
onların niyetlerini sorgulamıyorum. Ancak şunu
bilmeliler ki, güçleri herşeye yetmiyor.
Görülüyor ki, bir mektup bile engellenebiliyor.
Devlet içinde bir yerlerde önleri kesiliyor.
Bizim '90'da 93'te barış çabamız oldu. Bu
yıllarda çözüm konusunda görüşmelerimiz oldu.
Hatta 1997'de de bunlara benzer bir çabamız
oldu. Yeni bir sürece girildiği söyleniyor. Evet
doğrudur, bundan sonra yeni bir sürece
girilmiştir, bu tespite katılıyorum. Önümüzdeki
iki-üç ayda her şey daha da netleşecek, açığa
çıkacak. Bu temelde tekrar bu yazarlarla
görüşülebilir.
Yine
söylüyorum benim buradan bu koşullarda pratik
önderlik yapmam mümkün değil. Benden bu
beklenmemeli. İşte çözüm gelişmezse kapsamlı bir
şekilde direnişe geçeceklerini belirtiyorlar.
Buna hakları var. Benim de bu karara saygım
olur. Bundan sonra taraflar arasında gelişecek
bir çatışmanın sorumlusu ben değilim. Bu konuda
sorumlu tutulmam haksızlık olur. İşte bana gelen
iddianamelerden, hakkımda açılan davaların
iddianamelerinden okuyorum, orada PKK'nin
hedefinin 50 bin silahlı güç olduğu
belirtiliyor. Her taraftan katılımların olduğunu
ve bunların arttığı belirtiliyor. Gençlerin
yoğun katılımı olduğu söyleniyor. İşte
demokratik çözüm gelişmezse bu koşullarda
çatışma da kaçınılmaz olur. Yine söylüyorum biz
demokratik çözüme hazırız, barışa hazırız,
kardeşçe yaşamaya hazırız. Bunun için üzerimize
düşen herşeyi yapmaya hazırız. Demokratik
bilinçle demokratik zeminde mücadelemizi
yürütürüz, devam ettiririz. Bize düşen görev
demokratik-yasal zeminde mücadele etmektir.
Ancak KCK için bir şey diyemem. KCK dağlarda
illegal bir şekilde örgütlenmiştir, kendi
kararlarını onlar kendileri verir, biz
karışamayız. Ancak Kürtlerin üzerine gidilirse,
Kürtler yok edilmeye çalışılırsa Kürtlerin de
dağlara çekilmeye hakları vardır. Dağları
kendilerine mesken etmeye hakları vardır, başka
ne yapabilirler ki. Elbette Kendilerini
korumaya hakları vardır. Kendi güvenliklerini
almaya hakları vardır. Geçen haftada söyledim
bir kediyi bile köşeye sıkıştırırsan insanı
tırmalar. Durum böyledir.
Güney
Afrika'da imza kampanyası başlatılmış.Ben
yakalanmadan önce Güney Afrika'ya gitmek
istiyordum. Güney Afrika'ya dostluk duygularımla
gitmek istiyordum, yarım kaldı. Hala buradan da
bu dostluğu sürdürmeye çalışıyorum. Başta Nelson
Mandela olmak üzere bütün Güney Afrika halkına
ve oradaki dostlarımıza selam ve saygılarımı
sunuyorum.
Yine
bu belirttiklerim İtalyan gazetesinde bu ay
çıkacak yazım için düzenlenerek verilebilir. Şu
şekilde ek de yapılabilir: Siz İtalyanlar
Gladio'yu açığa çıkardınız ancak İtalya'daki
Gladio bugün Berlusconi aracılığıyla hala
sürdürülüyor. Bizde ki Gladio da hala varlığını
sürdürmektedir. Dolayısıyla siz İtalyanlar ve
biz Kürtleri yöneten sistem aynı sistemdir. Aynı
sistem tarafından yönlendiriliyoruz ve
yönetiliyoruz. O yüzden İtalyan halkının ve Kürt
halkının ortak mücadele hattının örülmesi
görevimizdir. Yine Kürtlere yapılan son
operasyonlardan biri de İtalya'da yapıldı.
Bizdeki Newroz'la sizdeki Pascalya aynı
anlamdadır. Bu vesileyle bizde Newroz siz de
Pascalya olarak isimlendirilen bayramınızı
kutluyorum.
Cuma
Tak arkadaşın annesi hayatını kaybetmiş.Ailesine
başsağlığı diliyorum. Nerede Hilvan'da mı
yaşıyorlardı? Selamlarımı ve saygılarımı
iletiyorum.
Cezaevlerinden
gelen mektuplar var. Bolu cezaevinden Suat Göksu
oldukça uzun bir mektup yazmış, kendisine
selamlarımı iletiyorum. Yine Rize-Kalkandere
cezaevinden Kadri Emek, annesi ve babası oldukça
yaşlıymış, bana selam göndermişler, ben de
onlara selamlarımı iletiyorum. Barış grubundan
Haydar Ergül'e de selamlarımı iletiyorum.
Adıyaman cezaevinden Gülizar Akın ve Veysel
Avcı'nın mektuplarını aldım, selamlarımı
iletiyorum. Diyarbakır cezaevinden İnan Akın'ın
mektubunu aldım, selamlarımı iletiyorum.
Tekirdağ cezaevlerindekinin hepsine selamlarımı
iletiyorum. Siirt cezaevinden gelen mektuplar
var, selamlarımı iletiyorum. İskenderun
cezaevinden gelen mektuplar var, selamlarımı
iletiyorum. Karaman cezaevinden Aba arkadaşın
mektubunu aldım, selamlarımı iletiyorum.
Yine
başta Diyarbakır ve Urfa olmak üzere bütün
halkımızın Newrozu'nu kutluyorum. Dersim'e,
Aysel Doğan'a da selamlarımı söylüyorum.
Diyarbakır ve Urfa'ya özel selamlarımı
iletiyorum. Yine avukatlarımı buraya ulaştıran
şöför arkadaşa emeklerinden dolayı teşekkür
ediyorum, selamlarımı iletiyorum.
Ebru'nun
durumu nasıl? Selamlarımı iletiyorum. Tüm
cezaevlerindeki arkadaşlarıma selamlarımı
gönderiyorum. Newroz'a katılan tüm sanatçılara
da selamlarımı iletiyorum.
Herkese
selamlar.
İyi
günler.
24 Mart 2010
|