![]() |
||||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||||
Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak
|
Newroz kutlamaları bu yıl çok daha kitlesel, yaygın ve daha coşkulu oldu herhalde. Kaç yerde kutlandı, toplam ne kadar katılım oldu? Söylenenlere bakılırsa üç milyondan daha fazladır. Diğer alanlarda da Suriye, İran, Irak, Avrupa'da da kutlandı herhalde. İran nasıldı, zaten orada resmi bayram. Başka? Van nasıl oldu? Birincisi Diyarbakır herhalde, ikincisi hangisi? İstanbul’da katılım ne kadardı? Batman nasıldı, diğer yerler nasıldı, Urfa'da kutlamalar nasıldı? Dersim'de de kutlandı herhalde nasıl geçti? Adıyaman, Maraş, Malatya, Antep oralarda kutlandı herhalde. Mesajım okundu herhalde. Bu Newroz’a katılım yüksek olmuş, halkımız kendi değerlerini sahiplenmiş. Ben de tekrar Newroz'a katılan halkımıza ve emeği geçenlere teşekkürlerimi iletiyorum, Newrozlarını bir kez daha kutluyorum. Demokratik çözüm çadırlarına kitle yürümek isteyince polisin sert müdahalesi ve saldırıları olmuş. Demokratik Çözüm Çadırları önemlidir. Bunun üzerinde ayrıca duracağım. Nerede var bu çadırlar? Anlaşıldığı kadarıyla devletin bu çadırlar konusunda rahatsız.Tabi rahatsız olurlar. Yüksekova'da da bu çadırlar var mı? Oral Çalışlar Diyarbakır Newroz'unda çok sayıda kişinin yüzünü gizlemeye gerek duymaksızın benim posterlerimi taşıdığını, artık bölgede tamamen bir meşruiyet kazandığımı, kadınların aktif olarak tüm eylemlere katılımından dolayı Kürtlerin kendi içlerinde bir rönesansı gerçekleştirdiğini, Türkiye'nin de bu aydınlanmayla kurtulabileceğini belirmiş. Ha bunu görmüş, Türkiye'yi bu kurtaracak diyor değil mi? Ruşen Çakır, her Newroz'da Kürt siyasal hareketinin biraz daha büyüdüğünü gördüğünü ve Kürtler'de giderek birlikte yaşama arzusunun azaldığını yazmış. Ece Temelkuran, Diyarbakır Newroz meydanından on tane Tahrir çıkacağını fakat Türk medyasının bunu görmezlikten geldiğini belirtmiş. YJA Star yaptığı açıklamada özgürlük için daha fazla bedelin ödeneceği ve zaferin garanti edileceği bir süreçten geçildiğini, halk ve hareket olarak bu bedeli ödemeye hazır olduklarını belirtmiş. Hepsine selamlarımı iletiyorum. KCK Newroz sonrası yaptığı açıklamada daha katılımlı, daha kitlesel ve daha kararlı bir katılımın olduğunu, halkın değerlerine sahip çıktığını, bu yüzden AKP’nin tahamülsüzlük göstererek saldırılarda bulunduğunu, Newroz arafesinde Güçlükonak ve Bingöl'de yapılan saldırıların da bu tahamülsüzlüğün bir göstergesi olduğunu belirtmiş. Demek oluyorki operasyon ve çatışmalar var. Yaşamını yitiren gerillaların isimleri ne, cenazeleri alındı mı? Asker kaybı var mı? HPG’nin yaptığını açıkladığı misilleme eylemi basına yansıdı mı, yansıtmadılar mı? Diğer basına vermediler demek. Anf'de ne diyorlar, misilleme hakkımızı kullandık mı diyorlar? Avusturya Graz'da yaşayan Elbistanlı 46 yaşındaki Hüseyin Çetinkaya isimli bir Kürt, Newroz günü bedenini ateşe vermiş. Çok anlamlıdır. Elbistan'daki asimilasyona karşı gerçekleştirdiği bir eyleme benziyor. Özellikle asimilasyonun yoğun olarak uygulandığı Elbistan'dan birisinin böyle bir eylem gerçekleştirmesini çok önemli buluyorum, asimilasyona karşı bir cevaptır. Bu yönüyle daha da anlam kazanıyor. Elbistan ve benzer asimilasyonun yoğun uygulandığı bölgelerdeki halkımız Hüseyin arkadaşımızın verdiği mesajı iyi anlamalıdır. Bunlar anlam-mana olarak çok değerli eylemlerdir. Bu eylemleri ben kahramanlık olarak görüyorum, bu arkadaşlar birer kahramandırlar. Bu eylemlere çok değer veriyorum, çok önemsiyorum, anlamlı buluyorum ama bu yöntemi tasvip etmiyorum. Bu tür eylemler yöntem haline gelmemelidir. Bu tür eylemlere engel olunmalı, önüne geçilmelidir. Daha önce Diyarbakır'da Mustafa Malkoç ve Adıyaman'da Müslüm Doğan arkadaşlar da bedenlerini ateşe vermişlerdi. En son dört gerilla da bedenlerini ateşe verdi. Bunlar yöntem olmamalı, özendirilmemeli, başka eylem biçimleri geliştirmeliler. Onların yaptığı kahramanlıktır ama onlar asıl bedenlerini ateşe vererek alevlendireceklerine, kendilerini yakacak duruma getirenlere karşı etkin ve farklı mücadele yöntemleri geliştirmelidirler. Anılarının önünde saygıyla eğiliyorum. Hiçbirimiz, ben dahil hatta hepimiz bu arkadaşlar kadar olamayız. Ben daha önce Diyarbakır'daki, Malatya-Adıyaman'daki kendini yakan arkadaşlarla ilgili olarak da söylemiştim, bu eylemleri değerli bulmakla birlikte bu tarzı tasvip etmediğimi belirtmiştim. Bu eylem ve irade gücüne büyük saygı duyuyorum ama bu iradenin bu tarz da değil de mücadeleyi büyütmenin birçok yöntemi, biçimi yönünde değerlendirilebilmelidir. Zindanda tutuklu bulunan Ferzende Abi tüm hayatı boyunca Önderliğe layık olmak için çalıştığını fakat bunu başaramadığını söylemiş. Olur mu, çok değerlidir. O ve zindanlarda yaşam mücadelesi verenlere özel selamımı iletiyorum. Onlar çözüme giden süreçte bu sürecin kahramanlarıdır. Benim nezdimde onlar herşeyi yapmıştır, onların eksik yaptığı bir şey yoktur. Ben dahil hiçbirimiz onlardan daha değerli değiliz. Ferzende Abi de bunu başarmıştır. İşte bu Newroz’u da hep beraber gördük. Mücadelenin geldiği noktayı gösteriyor, mücadelemiz zafere doğru yürüyor. Bu kesindir. Artık bu halkın iradesini hiçbir güç engelleyemez. Bu Newroz'daki katılımların coşkusunu görüp, sevinmeleri lazım, mücadelenin geldiği noktayı görüyorlar. Bundan dolayı huzurlu olsunlar, şehadete yürürken kalan hayatlarını bunun bahtiyarlığı ve huzuru içinde sürdürsünler. Onlar bu zaferin kahramanlarıdır. Bu şekilde bakmak, değerlendirmek gerekir. Çok selam ve sevgilerimi iletiyorum. Mesut Barzani'nin yolsuzlukla mücadele ve siyasi reform yapılması konusunda bir açıklaması olmuş. Ha tamam, kendi iç meseleleri. Daha önce de bu yönde bir açıklaması olmuştu galiba. TÜSİAD'ın 30'a yakın akademisyene hazırlattığı yeni anayasa konusundaki önerileri açıklandı. Fena değil. Mithat Sancar da varmış. Bu konuda benim söylediklerimle örtüşüyor. Bu anayasa taslağı benim önerdiğim anayasa taslağına yakın, tam inceleyemedim ama bazı eksiklikler de olabilir. Türkiye'de bu aşamada gelinen noktada TÜSİAD bile böyle bir anayasa önerisi yapmak durumuna gelmiştir. Ben de daha önce değinmiştim, demokratik anayasayı biz de ileri sürmüştür, ulus ve vatandaşlık tanımının bir etnisiteye bağlı olmadan yapılması gerektiğini belirtmiştik. Özgürlükler de ülkesel bütünlük de önemlidir. İkisi birbirine karşıt şeyler değil, ikisini de önemsiyorum, ikisi birlikte de olabilir. Avrupa’da benim düşüncelerimle ilgili düzenlenecek konferansta Kürdistan'a Barış Öcalan'a Özgürlük inisiyatifi de yer alıyor. Bu inisiyatifin çağrıcıları, imzacıları arasında Noam Chomskyi, Walerstein gibi önemli birçok şahsiyetler, önemli hukukçular var. Diplomasi faaliyeti de yürütüyorlar. İnisiyatifte Mahmut Şakar’da varmış, kendilerine selamlarımı iletiyorum. Bunları yapıyorlar zaten, yapmaya devam etsinler. Son savunmam da herhalde daha verilmemiş, bu kadar zaman geçtiğine göre sorun çıkarıyorlar, rahatsız olmuşlar galiba. O yol haritası broşürüne de böyle yaptılar, uzun süre engel oldular. Tabi bu savunmamda önemli şeylere değindim, bundan dolayı rahatsız olmuşlardır. AİHM üzerinden istemek ve gereken herşeyi yapmak lazım. Seçimlere ilişkin bir gelişme var mı, değerlendirme yapmam gereken bir konu var mı, cevaplamam gereken bir şey var mı? Tartışılan isimler yok mu? Sırrı Süreyya Türk aydınlarından biri olarak değerlendirilebilir. Ertuğrul Kürkçü'nün de adı geçiyor, yapabilir mi, toparlayabilir mi , diğer kesimler de saygı duyuyor mu? Diğer partilerin EMEP ve ÖDP'nin durumu nasıl, birlikte çalışmaya gelirler mi? ÖDP referandum sürecinde ayrı politik tutumlar sergilemişti. Olabilir, referandumdu o geçti bitti, geçelim. Kendi genel başkanlarını öneriyorlarsa olabilir. EMEP genel başkanı olabilir. Eğer faydalı olacağı düşünülüyorsa genel başkanlar da düşünülebilir, toplam üç dört isim olabilir. Yine KCK tutuklarından Hatip onlardan da üç-dört kişi olabilir. Zaten hedeflenecek rakama bakılırsa bizimkilerin grup sayısına ulaşma konusunda bir sıkıntıları yok. Üç dört tane ortak aday gösterilebilir. Net ve kesin olarak söylüyorum, yanlış anlaşılmasın, söylediğim, üzerinde durduğum isimler sadece önerilerdir. Asıl kararları arkadaşlar yürüttükleri çalışmaların sonucuna göre vereceklerdir. Ben olaya ilkesel yaklaşıyorum, parlamento çok da önemli değildir. Bizim demokratik ulus bloğuyla amaçladığımız 1920'den bu yana dışlanan, ezilen demokratlara, sosyalistlere, emekçilere, Kürtlere, dini azınlıklara bir temsil kapısı açma çabasıdır. Devletle yaptığımız görüşmelerde de bunları anlatıyorum, bu bloğu devlete kabul ettirmeye çalışıyorum. Eğer bu blok gerçekleşirse, CHP ve AKP kadar güçlü bir bloktur. Bunun zemini vardır. Bunları da sadece seçime dönük ifade etmiyorum, Türkiye'nin demokratik dönüşümü açısından stratejik önemdedir bu bloğun teşkili. Ufuk Uras ile Akın Birdal'ın durumu nedir? Onlarınkini bir görev değişimi olarak görmek gerekir. Mücadeleye başka alanlarda devam edebilirler. Gidip DTK'da görev alabilirler DTK da önemlidir. Ayrıca daha önce de söylemiştim diğer aday gösterilmeme durumu olan vekiller de DTK da görev almalılar, pratik çalışmalar yapabilirler. DTK bu diyalog sürecinde önemli görevler alacaktır, bunu Akın beye ve Ufuk'a söylemek lazım. Yalnız Akın ve Ufuk için söylemiyorum, diğer aday gösterilmeyenler vekiller de bunu başarısızlık olarak değerlendirmesinler, bu bir görev değişimidir, görev devretme-devralmadır. Buradaki arkadaşlarla konuştuk, basında yer almış herhalde Urfa için İbrahim Ayhan'ın ismi geçiyormuş. Seviliyormuş herhalde. Faydalı olacak gibi görünüyor. Hatırladım, geçen seçimde hesap hatası nedeniyle seçilememişti. Nasıl olur, matematiği bilmiyorlar mı, bir matematik mühendisi gibi incelikle yaklaşmaları lazım, iyi hesap yapmak lazım, bu defa kesinlikle bu duruma düşülmemeli. Ben aslında Urfa için 3 düşünüyordum, çok da ısrar etmek istemiyorum, kendileri belirleyebilir ama hesap hatası yapılmamalı. Geçen hafta da söylemiştim. Zaten CHP, AKP onlar da yapıyor, iyi hazırlık yapsınlar, paralel bir sistemleri olsun. Oy kullandıktan sonra ayarlanan uygun bir yerde uygun şekilde gelip oy verdiklerine dair imza versinler. Bu şekilde kullanılan oylar, alınan oylar öğrenilmiş olur, oyunların-hilelerin önüne geçilebilir. Dikkatli olmaları lazım. KCK dosyasından dolayı tutuklu bulunan bazı arkadaşların daha önce 20-25 yıl hapis cezası yattığını biliyorum. Evet ama kaç kişiyi çıkaracağız, hangi birini çıkaracağız, onca insan var içeride. Kaç kişi gösterebiliriz ki? 30 kişiyi mi gösterelim! Bu arada şunu da hesaba katmak lazım. Cezaevlerindekilerin milletvekilliklerini kabul etmeyebilirler. Kanadoğlu'nun da son zamanlarda ortaya attığı bir şey var. Seçilseler bile onlara vermeyebilirler, hukuki durumları ne olur belli değil, bir netlik yok, diyor. Hukukçularımızın bu işleri daha iyi araştırması ve bilmesi lazım. Cezaevinden aday gösterildikten sonra seçilmeleri halinde seçilmemiş sayıp işin içinden çıkabilirler, boşa çıkarabilirler. Demokratik Modernite Dergisi çıktı mı? Ama gözlerimin hali ortada. Bugünlerde okumam biraz zor, okuyamıyorum zaten. Gözümdeki sorun devam ediyor. Geçmedi. Doktorlara bu durum sorulabilir. Ne dedikleri öğrenilebilir. İlaç kullanıyorum zaten, bir türlü geçmiyor ama geçer herhalde. Üst solunum yollarıyla ilgili de bazı sıkıntılar var. İki konuya değineceğim. Önce genel bir durum değerlendirmesi yapacağım sonra da sürece ilişkinde bazı söyleyeceklerim olacak. Amerika ve bağlı uluslararası güçlerin Ortadoğu'ya müdahalesi ve dizayn çalışmaları devam ettiği görülüyor. Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmeye çalışıyorlar. Bunu Büyük Ortadoğu Projesi olarak da adlandırıyorlar. Bu projenin önünde engel gördüklerini tek tek tasfiye ediyorlar. Bu tasfiye planı aslında benimle, benim şahsımda Kürt özgürlük hareketi PKK ile başlamıştır. Irak'tan önce yani Saddam'ın tasfiyesinden önce bize yöneldiler. Benim komployla 99'da Türkiye'ye teslim edilmemle bu süreç başlamıştır. Daha sonra Irak müdahalesi, ardından Afganistan'a girdiler. Ecevit'in bu müdahalelere karşı bir duruşu var, bu nedenle onu da engel olarak görüyorlardı. Bugün de görüyorsunuz Ortadoğu kaynıyor, NATO Libya'ya müdahale ediyor, Kaddafi'yi tasfiye etmeye çalışıyorlar. Arap ülkelerinin çoğu hareketli. Suriye'nin de suyu ısınıyor. Orada da olaylar başlamış durumda. NATO'nun aslında Ortadoğu'ya ilk müdahalesi ve 5. maddenin ilk uygulanması da 1984'teki 15 Ağustos atılımından sonra bir yıl gecikmeli olarak 1985'de bize karşı yapılmıştır. NATO Sözleşmesinin 5. maddesi ilk olarak bize karşı uygulandı. Bazıları bunu kabul etmese de gerçeği budur. Açık-resmi değil gizli olarak bize karşı uygulanmıştır. 5. maddeye göre bir NATO ülkesine herhangi bir saldırı olduğunda diğer müttefikler saldırıyı kendilerine karşı yapılmış gibi sayıp saldırıya uğrayan ülkeyi korurlar. O dönem bize karşı 5. madde temelinde müdahale resmi anlamda ilan edilmese de NATO'nun özel gizli savaş ordusu Gladio tarzında uygulamaya konuldu. O dönem (1985) NATO-Gladiosunun merkezi Almanya'ydı. O yıl Almanya bizi terör örgütü olarak kabul edip Almanya'da yasakladı. Bu NATO-Gladiosunun Türkçesi JİTEM'dir. Gladio'nun Türkiye versiyonu JİTEM'dir. Daha çok orduya-askere dayalı bir yapılanmaydı. Bu konsept 1985'ten 1999'da benim buraya kadar getirilişime kadar devam etti. Bu süreçte JİTEM bizi sürekli tasfiye etmeye çalıştı, binlerce kişiyi yargısız şekilde katletti. Her türlü hukuksuz yöntemi uyguladılar, bir dönem Hizbul-kontra yöntemini de kullandılar. Fakat bu yöntemlerinin hiçbirinde başarılı olamadılar, öldürmekle bizi bitiremediler. Sonra 1999'da ne zamanki buraya getirildim, JİTEM'in de işi bitti. JİTEM bu kadar cinayetine rağmen, bizi tasfiye edemediği için başarısız bulundu. Bir de binlerce cinayet ve hukuksuzlukları, kirli yüzleri açığa çıkmıştı, artık kullanılamaz hale gelmişti. Zaten basına da yansımıştı, 1999'da bu şimdi adı geçen Savcı Cihaner ilk kez JİTEM İddianamesi hazırlanmıştı. Aslında bu durum da JİTEM'in gözden çıkarıldığının işaretiydi. Onlara göre JİTEM artık fonksiyonel değildi, işi bitmişti. Bütün bu anlattıklarım şunu gösteriyor. Kürt sorununda 1999'a kadar iç çözümden yana olanlar etkisiz kalmışlardır. Bu dönem çözümsüzlükten yana olan NATO-Gladiosunun, JİTEM'in yani ABD ve Avrupa Devletlerinin baskın olduğu bir dönem olmuştur. Bu dönemde ABD ve AB dışında iç çözümü geliştirmek isteyenler ise hep tasfiye edilmişlerdir. Örneğin Özal ve ekibi bir noktadan sonra bu sorunun şiddetle çözülemeyeceğini anlamışlardı. Diyalog yöntemini geliştirmek istediler. Biliniyor bu yönde temaslarımız da oldu. Ama sonuçta Özal da tasfiye edildi. Eşref Bitlis de bu çerçevede tasfiye edildi. Halbuki Özal da başta bize karşı her türlü özel savaş yöntemlerini uygulamıştı. Fakat bundan sonuç alınamayacağını anladıktan sonra diyalog ve iç çözüm noktasına gelmişti. Bu çerçevede benim de devletle diyaloglarım 1993'te başladı. O dönem Özal'ın iç çözüm yaklaşımı Çiller-Güreş darbesiyle engellendi. Ve JİTEM'in uyguladığı yöntemler daha da vahşileşerek devam etti. Bu konseptin devam ettiği süreçte Erbakan da iç çözümu gerçekleştirmek istediği için tasfiye edildi. Karadayı'nın tutumu da biraz farklıydı. Kıvrıkoğlu da bu yöntemleri tam tasvip etmiyordu. O yüzden Kıvrıkoğlu'na Kıbrıs'ta suikast yapılmıştı. 1999 sürecinin başlamasından 2002 yılına kadar Kıvrıkoğlu ve Ecevit döneminde burada benimle devlet adına çeşitli görüşmeler yapıldı. Sadece 10 günlük sorgu sürecinden bahsetmiyorum. 2002'ye kadar uzun bir süre devlet yetkilileri, gelip benimle görüşüyordu, fikir alış verişinde bulunuyorduk. Bu dönemde görüşmeye gelenler arasında askeri, sivil ve istihbari görevliler vardı. 2002'de bu görüşmeler aniden kesildi. Ecevit'in de o dönem tutumu iyiydi, iç çözümü geliştirmeye dönük çabaları vardı, bir rol almak, inisiyatif almak istiyordu. Yine ABD müdahalesine karşı duruşuna değinmiştim. Bu nedenlerle tasfiye edildi, ölümü hala tartışılıyor. 1985'te bu şekilde başlayıp devam eden süreç, 1999'da benim buraya getirilmem ve GLADİO-JİTEM’in uyguladığı uluslar arası konseptin iflas etmesine kadar sürdü. Bundan sonra yeni bir dönem başladı. Bu yeni dönem aslında tam olarak 2002'de başladı. 1999-2002 arası bir ara dönemdi. Yeni dönem önemlidir ve iyi anlaşılması gerekir, 2002'den sonra yeni bir konsept başlamıştır. Bu yeni dönemin-konseptin merkezi Londra-Washington'dur, planlar burada yapılıyor. Tam da bu süreçte yani 2002 yılından itibaren burada süren yoğun barış çabalarımız sonucunda sağlanan çatışmasızlık ortamına rağmen PKK'nin tüm Avrupa Birliği ülkelerinde ve ABD'de terör örgütü listelerine alınması tesadüf değildir. Bu durum yeni konseptin uygulayıcılarının ABD ve Avrupa ülkeleri olduğunun bir başka göstergesidir. Bu noktada geçmişi hatırlamakta fayda var. Kürt sorunun Cumhuriyetin kuruluşundan beri çözümsüz kalması ve kangrenleşerek bugüne kadar gelmesinde İngiliz politikaları belirleyici olmuştur. Mustafa Kemal'in etkisizleştirilmesinde de İngiliz politikaları etkili olmuştur. Aslında Mustafa Kemal'in tavrı cumhuriyetin ilk yıllarından 1924'e kadar olumluydu. Kürtler için geniş bir muhtariyetten, yani özerklikten bahsediyordu. Bu, bizim demokratik özerklik dediğimiz şeyin ta kendisidir. Hatta biliniyor 1924 yılı başlarında İzmit konuşmasında bunu açıkça ifade etmiştir. Fakat daha sonra İngiliz politikaları devreye konularak işte bu Musul-Kerkük hesapları temelinde Şeyh Sait ayaklanmasını zamansız ve örgütsüz haldeyken bir provokasyonla başlatıp, kullandılar. Bu şekilde bu provokasyonla Mustafa Kemal'i korkutarak sert önlemler almasını sağladılar. Bu sert önlemler 1940'a kadar devam etti. Günümüzde yani 2002'den sonra yine bu merkezlerin desteğini de alarak iktidara gelen AKP hükümetiyle birlikte yeni konsept uygulamaya konulmuştur. Yöntemler değişmiştir. Artık orduya-askere dayalı GLADİO-JİTEM yerine daha çok sivil polislerin yani emniyetin koordinesinde, daha doğrusu bu polis akademisi olarak nitelenen çevrenin -yalnız bir okul olarak kastetmiyorum bunun basında da siyasette de üniversitelerde de kısmen bazı askerler olmak üzere geniş çevrelerde temsilcileri var- öncülüğünde bu yeni konsept uygulanıyor. Bildiğiniz gibi açılım ilk bu akademi çevresinde ortaya atıldı. İlk çalıştay bu akademide yapılmıştı. Bu demokratik açılım dedikleri de bu konsepte dahildir. Bu konsepti yürütenler iki yöntem kullanıyorlar. Bir yandan Kandil'in siyasi soykırım dediği benim siyasi tasfiye demeyi daha uygun bulduğum yöntemle özgürlük mücadelesinde vazgeçmeyenleri, legal siyaset yapıp teslim olmayan Kürtleri, özgürlük mücadelesini sürdürenleri içeri tıkıyorlar.İkinci yöntem olarak da benim “taviz politikası” diye adlandırdığım yöntemi kullanıyorlar. Her iki yöntem iç içe birbirine paralel uygulanıyor. Birinci yöntem olarak siyasi tasfiye yöntemine en iyi örnek KCK davasıdır. Akıl almaz bir şekilde iki bin kişiyi sudan sebeplerle cezaevine koydular. Geçmişte JİTEMİN uyguladığı yöntemleri, faili meçhulleri yerine “hukuku” kullanarak siyaseten tasfiye ediyorlar. Bunu çok acımasızca ve yaygınca yapıyorlar. Ağzını açanı, bir söz söyleyeni içeri alıyorlar. Demokratik siyaset yapma hakkı tanımıyorlar. Öte yandan bu yeni konsepte direnen ve eski konseptte ısrarcı geçmişteki GLADİO-JİTEM yönteminin taraftarlarını da Ergenekon davasıyla içeri alıyorlar. Evet, Ergenekon’dan yargılananlar 1999'a kadar uygulanan JİTEM konseptinden vazgeçmeyip yeni konsepte direnenlerdir. Geçen bir yerde okudum, Ergenekonla yeni konsepte karşı çıkanları içeri alırken, KCK tutuklamalarıyla da Kürt legal, demokratik siyasetini tasfiyeyi kendilerince bir denge içinde yürütmeye çalışıyorlar. Şimdi Ergenekon sürecinde ortaya çıkan belgelerden de anlaşılıyor ki ordu içinde o dönem Hilmi Özkök, bu yeni konsepti kabul edenlerdendir. Ondan sonra gelen Büyükanıt ve Başbuğ'un -bunları Karadayı ve Kıvrıkoğlu çizgisine daha yakın buluyorum- ikili oynadığı anlaşılıyor. Bu diğer basında yer alan İbrahim Fırtına onların içinde yer aldığı yedi general ise 1999 öncesi konsepte direnen yeni dönem konseptine karşı çıkan isimler olduğu anlaşılıyor. Yine Baykal da '99 öncesi konsepte dahildir, bundan dolayı yeni konsept sürecinde tasfiye edildi ve yeni konsepte uygun Kemal Kılıçdaroğlu getirildi. Bu yeni konsept uyarınca 2002'deki süreçten itibaren bir yandan Güney'deki oluşum üzerinden KDP ve YNK'yi de kullanarak PKK'yi Kandil'de tecrit edip kendi güdümlerine almaya çalıştılar. Bu kapsamda işte Osmanların-Botanların nasıl kullanıldığını halkımız iyi biliyor. O zaman bizim de müdahalemizle ve halkımızın sağlam duruşuyla bu girişimleri sonuçsuz kaldı. Öte yandan da DTP'yi kendilerine bağlamaya çalışmak istediler. O dönem Ahmet ve Aysel'e uyarılarım olmuştu. DTP'nin de sağlam duruşuyla yanlarına çekmeyi başaramadılar, kapattılar. Bunların hepsi siyaseten tasfiye yöntemleriydi. İşte bugün yaşananlar da dahil olmak üzere bu aydınları tehdit etme meselesi, Bengi'nin Sebahat'in meselesi, sonra bu Türkücü Tatlıses olaylarının hepsi planlıdır. Tahrik yöntemi kullanılarak sivil polisler eliyle provokasyon yaratılıyor, bunların hepsi planlı komplolardır. Daha önce de söyledim biz buradan kimseyi tehdit etmiyoruz, kimse hakkında ölüm kararı vermedim, vermem de. Bizde böyle bir gelenek yok. Bu aydınlar meselesinin bu şekilde ortaya çıkarılarak büyütülerek sunulması tesadüf değildir, planlıdır. Bazı isimleri de davet ediyorlar. Ben kimseye gelmeyin de demiyorum. Ama amaç BDP'ye karşı kendilerine bağlı yapay bir Kürt partisi oluşturmaktır. İşte bu marjinalleşmiş, etkisi olmayan federasyonu savunan bu partilere izin vererek, sözümona “işte herşey tartışılıyor, konuşuluyor, çözülüyor,” diyecekler. BDP'ye yönelik KCK adı altında tutuklamalarla legal siyaset alanında doğacak boşluğu bunlarla doldurmak istiyorlar. Bunların bu çabalarının hepsi boştur. Eğer gerçekten demokratik çözümden yanalarsa, dürüstlerse, katkı sunmak istiyorlarsa, buyursunlar gelsinler Kürtlerin ortak siyasi platformlarında, DTK'da kendi farklı düşüncelerini özgürce ifade edebilirler. HAK-PAR ve KADEP de gelip DTK'da kendilerini temsil edebilirler demiştim. Hatta daha önce Hizbullah için de söylemiştim, Hizbullah'ın çözüm isteyen samimi kesimleri gelip DTK'da sorunun çözümüne katkı sunabilirler. Çünkü DTK bütün Kürtlerin bir şemsiyesi-çatısıdır. Kürtler DTK bünyesinde; diğer sol, sosyalistler, ezilenler, dini azınlıklar, emekçiler, feministler, çevreciler, tüm demokrat grup ve çevreler ise Demokratik Anayasa Konferansı çerçevesinde bir araya gelip, demokratik anayasa çözümü için çalışmalılar. Evet, Demokratik Ulus Bloğu da demiştim. Şimdi tekrar girmeyeceğim, daha önce belirtmiştim ama 1920'lerden bu yana cumhuriyetten dışlanan kesimlerin bloğudur bu. Bu belirtiklerimi sadece seçime dönük olarak ifade etmiyorum, bu yaklaşımımız ilkesel ve stratejiktir. Yaptığımız görüşmeler de devlet ilkesel olarak buna karşı olmadığını belirtiyor. Aydınların, demokratların, sosyalistlerin bunu bilerek bu tarihi süreçte rol almaları gerekiyor. Bunun tarihi sorumluluğu vardır, bu sorumluluğa uygun davranmalılar. Yeni dönemin-konseptin siyasi tasfiyeyle birlikte uygulanan ikinci yöntemi de taviz politikasıdır demiştim. Bir yandan bu tasfiye için her tür şiddet uygulanırken öte yandan sözde atılan küçük adımlarla, Kürtçe kurslara, Kürtçe türkü-şarkıya izin vererek, TRT-6'i kullanarak sorunu çözüdük diyorlar! Metinerlerden girip Şıvandan çıktılar. Onlara göre çözüm bundan ibaret. Yeni Şafak'ta hergün bu temelde sorunu çözdük, Kürt meselesi bitti diyorlar. Taraf'ta da bazı yazarlar sürekli konuyu bu şekilde ele alıyorlar. Oysa Kürt sorunu hala dağ gibi önümüzde duruyor. Bu aydın denilenler de bu taviz politikalarına, bu oyuna alet oluyorlar. Ben bu politikalara alet olmalarını eleştirince, teşhir edince de “tehdit etti” diyorlar. Ama halk her şeyi görüyor. Bu bir tehdit değil tespittir. Bu konseptin uygulayıcılarına ve AKP'ye göre aslında bu iş 2010'da seçim öncesinde seçimler başlamadan halledilecekti, seçimlere de böyle gidilecekti. Planlama buydu. Bizi tasfiye edip kendine bağlı Kürtlerle çözüm geliştireceklerdi güya. Gördüler ki bizi tasfiye edemediler. Kürt sorunu da önlerinde duruyor. Bu noktada önemle şu hususu belirtmek istiyorum. Bunu geniş şekilde işlemek lazım. Yine önemle vurgulamak istiyorum. Gerillanın duruşu ve halkın sahiplenmesi olmasaydı benimle buradaki diyalog da olmazdı, benimle görüşmeye gerek duymazlardı. Ben görüşmelerin samimiyetine ve ciddiyetine inanıyorum. Fakat onlara da soruyorum, güç getirebilme konusunda ne kadar etkililer diye. Geçen haftada söylediğim gibi birtakım pratik öneriler yaptım. Onlar, AKP'nin uyguladığı bu yeni konseptin yani siyasi tasfiye ve taviz politikasının sorunu çözme konusunda yanlış ve yetersiz olduğunu düşünüyorlar. Tam emin değilim ama edindiğim izlenim bu. Hem yol haritasında yaptığım önerilere hem de bu pratik önerilerime olumlu bakıyorlar. Apo “bana altın tepsi içinde bir devletçik sunsanız bile ben asla kabul etmem” diyor, biçiminde basına aktarmak lazım. Çünkü ilkesel olarak devletin, ulus-devletin bir çözüm olmadığını biliyoruz. Demokrasiyi, demokratik anayasal çözümü esas alıyoruz. Bu önemlidir geniş işlemek lazım. Hatta bu manşette olabilir. Ben demokratik çözümden yanayım diyorum. AKP'yi uyarıyorum, artık bu provokasyonlardan, komplolardan vazgeç. Az önce de söylemiştim bu aydınların tehdidi meselesinin sürekli gündemde tutulması, halka yapılan saldırılar, devam eden tutuklamalar, işte bu Bengi ve Sebahat'a ilişkin olaylar, son olarak bu Tatlıses olayı, bunların hepsi polis tarafından hazırlanan provokasyondur, komplodur, planlıdır. Bizim türkücülerle Tatlısesle ne işimiz olur? Önce saldıracaksın, tahrik edeceksin, sonra da yok işte taş attı, tokat attı diye kıyamet koparacaksın! Sen bir milyonluk ordunla 30 yıldır bu halka soykırım uyguluyorsun, katlediyorsun, her türlü şiddeti uyguluyorsun, hapsediyorsun, bu ağır saldırı ve tahriklere karşı bir taş-tokat atıldı diye ortalığı ayağa kaldırıyorsun. Bu ahlaksızlıktır, bu alçaklıktır. Bakın ben zaten gerillanın önüne zor geçiyorum. Ben önüne geçmezsem günde 1500 insan ölür. Devletin ciddi kurumlarına sesleniyorum, ciddi olsunlar, halka yapılan bu saldırıları durdursunlar. Bu yapılanlara engel olsunlar. Ne demek bir de BDP çıkmış “keşke olmasaydı” falan diyor, böyle açıklama mı olur! Halkımıza yönelik bu politikaları, oyunları, soykırımı görmüyor musun? Bu vesileyle Kandil'dekilere de sesleniyorum, daha önce de söylemiştim, beni ağır konuşmak zorunda bırakmayın, 30 yıldır beni kullanıyorsunuz, halkın savunmasını iyi yapın, adam gibi yapın, yoksa çok ağır konuşurum. Halkı meydana döküyorsan iyi bir öz savunma örgütlülüğün de olmalıdır. Eğer halkın savunmasını düzgün, gerektiği gibi yapmazlarsa onlara karşı da çok ağır konuşurum. Beni söyletmesinler. BDP için de bunları söylüyorum. BDP hem kendi hem de halkın savunmasını iyi yapmalıdır. Ama tekrar söyleyeyim diyalog devam ediyor. Bir-iki ay daha bekleyeceğiz. Benim buradaki diyaloglarla geliştirmeye çalıştığım çözüm yöntemim BDP ve KCK'nin çözüm yönteminden farklı, bağımsız, kendine özgüdür. Bunu böyle bilsinler. Onlar ne yapacaklarına kendileri karar versinler. Diyarbakır, Van’daki halkımıza selamlarımı iletiyorum. Bekire' de özel sevgi ve selamlarımı iletiyorum. İyi günler. Herkese selamlar. 23 MART 2011
|
|||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||