Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


             Bundan Sonra Olup Bitenin Sorumlusu Ben Olmayacağım
 

                

Sağlığımda  değişen bir şey yok, eskisi gibi. Radyom hala tek dalgalı.Konferans, yani bütün Kürt çevrelerinin yer alacağı bir Konferans Mart’ta mı yapılacak. Evet Kongre de olabilir. Bu Kürt Konferansı önemli. Tüm Kürtlerin katılacağı Konferans ya da Kongrenin kararları çok önemlidir. Hayret ediyorum, siyasetçiyiz diyorlar, bu Kongre’nin önemini nasıl anlamıyorlar? 

Talabani, “bu işi çözemezsek hepimiz altında kalırız, hepimiz beraber batarız” diyor ha! Talabani kötü yaklaşıyor. Eskiden de PKK’ye karşı birçok operasyona katıldı. Barzani bize karşı operasyonlara daha az katıldı. Talabaninin sözleri şu demektir; oyun devam ediyor, kendisi de içindedir. Bu oyuna halen devam ediyorlar ama bu oyun da tutmaz. Biz kaybetmeyiz, ben kaybetmem, Kürtler kaybetmez, kendisi kaybeder. Kürtler çok bilinçlidir, kendilerini savunabilecek iradeye sahiptirler. Talabani kaçtır PKK’ye operasyon çekiyor, PKK üzerinde oyunlar oynuyor. Öyle orada kendini çok kurnaz sanıyor, böyle ufak şeyler değildir bunlar.

Operasyonlar devam ediyor mu? Kayıpları toplam  sekiz mi? Çukurca’daki çatışma değil mi? Kimyasal silah mı kullanıldığı iddia ediliyor? Nasıl tespit etmişler? Çatışma nasıl olmuş, bunlar gafil mi avlanmış, ilk önce kim saldırmış, bunlar mı saldırmış onlar mı saldırmış? Nereli bu arkadaşlar? İran tarafı, yani dört parçadan da var. İran’da bir şey var mı, çatışmalar var mı? İran’ın bazı saldırılarını, PJAK, kendilerine karşı yapılmış olarak mı değerlendiriyor? Kaçakçıların durumu için söylüyorum. Bunu kendisine karşı olarak mı değerlendiriyor?

İki ülkenin politikası aynı değil. İran’ın politikası çok farklı. İran, ciddi olarak yönelmez. Kendisine göre bir politikası var. Beşar Esad’ın Türkiye gelmesi ve yaptığı açıklamalar nasıl değerlendiriliyor? Suriye ve İran da çözüm yoluna girer deniliyor değil mi? Suriye’yi Kürtlere bir şey vermeye mi hazırlıyorlar?

Her yerde varlar mı, her yerde konumlanmışlar mı? Cudi’de, Oramar’da her yerde varlar mı?  En çok Güney’deler mi, Kuzeydeler mi? Dağılım her iki tarafta da var. Bölgede ilginç bir şeyler var mı? Yol haritası daha verilmedi mi?  Savcılıktan, müdürlükten bir cevap geldi mi?

Halkın eylemlilikleri belli bölgelerde mi yoğunlaşmış, yoksa her tarafa yayılmış mı? Ben de her tarafa yayıldığını tahmin ediyorum. Yani her tarafta bir politik bilinç var. Muş’ta da epey gelişme var değil mi? Bitlis’in durumu farklı. Orada oynanan oyunlar tekeller üzerinden oynanıyor. Bitlis halkı bu tekellerin kendisine bir faydasının olmadığını anlamış mıdır? Bitlis, kendisine karşı oynanan oyunların farkına yeni varmış herhalde. Tarihi rolünü yeni idrak ediyor.

Cezaevinden bir arkadaş mektup göndermiş. Latif Sönmez Adıyaman Cezaevinden. Güzel bir mektup. Diyor ki; “Andrew Mango’yu bilirsiniz. Kendisi Türkiye özellikle Mustafa Kemal konusunda Türkler tarafından da Genelkurmay tarafından da bir otorite olarak kabul ediliyor. Geçenlerde Andrew Mango’ya ‘demokratik açılım hakkında ne düşünüyorsunuz?’ sorusu soruluyor ve Andrew Mango; ‘Kürt açılımı Atatürk’ün devrimcilik ilkesinin bir gereği ve devamıdır’ diyor …” . Mektupta değerlendirmeler uzun, devamı var.

Ben Andrew Mango’yu bilirim ama hiç okumadım. Fakat aynı değerlendirmeyi ben daha önce yapmıştım. Mustafa Kemal’in gerçek düşüncesi farklıdır demiştim. Şimdikilerin Atatürkçüyüz demesinin Atatürkle ne ilgisi var, bunlar Atatürk’ü de tanımıyor.

Mustafa Kemal’in gerçek çizgisi şu an Atatürkçü geçinenlerin çizgisi gibi değildir. Mustafa Kemal’in 10 Şubat 1922 tarihindeki özerklik vurgusu, fikirleri var. Mustafa Kemal bazılarının söylediği gibi Kürt düşmanı değildir. Mustafa Kemal, İngiliz adamı değildir. O daha çok Lenin’le mektuplaşıyordu, Lenin’e dayanarak kalmak istiyordu. Daha çok Sovyetlere dayanarak bu mücadeleyi yürütmek istiyordu. Mustafa Kemal, mücadelesinde İngilizlere dayanmadı. İngilizlere dayansaydı bu kadar başarılı olamayacağını biliyordu. Fevzi Çakmak, İsmet İnönü bunlar İngilizler adına hareket ediyordu ve İngilizlerin adamıdırlar. Bunlar Mustafa Kemal’i İngiliz politikalarıyla çembere aldılar. Mustafa Kemal’i yıprattılar, pasifleştirdiler. Mustafa Kemal’in etrafında güvenebildiği Ali Fuat Cebesoy, Fethi Okyar gibi birkaç samimi arkadaşı vardı. Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, ittihatçılarla birlikte Mustafa Kemal’i pasifleştirdiler. İzmir Suikastini yaptırdılar. Şeyh Sait provokasyonunu kullandılar, bu provokasyondan sonra Musul’u aldılar. Bu politikalar tamamen İngilizlerin politikasıdır. İngilizler böylece kendi politikalarını uyguladılar. Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ve İttihatçılar yoluyla Türkiye’yi kontrolüne aldı. Ve bugüne kadar gelindi. Ordu içinde gerçekten demokrat olan, demokrasiyi bilen, özümseyen Cemal Madanoğlu gibi bazı subaylar vardı, bunların biraz sol eğilimleri vardı. Onlara da ne olduğu ortada. Bu çizgi ta 1920’lerden bu yana Mustafa Kemal’in etrafını kuşatmış, çemberini daraltmış, etkisizleştirmiştir. İşte Mustafa Kemal’e yapılan suikast bu yüzdendir.

Aynı İngiliz politikaları daha sonra da devam etti. Tansu Çiller 1992’ye kadar hiç piyasada yoktu, bilinmiyordu. Birden bire Doğru Yol Partisi’nin başına getirildi. Demirel Amerika’nın adamıdır. Demirel üzerinden, bir CIA ajanı olan Tansu Çiller’i Başbakan yaptılar. Ve yeşil ışık yakma olayı da o zaman oldu. Yani bir CIA ajanını Türkiye Başbakanı yaptılar ve Türkiye’yi de yeşil ışık yakarak ona teslim ettiler, ona bağladılar.   Biliniyor, Çiller 1960’lardan beri CIA ajanıdır. İngilizler Çiller ve Doğan Güreş’e “size yeşil ışık yaktık, Kürtlerin üstüne gidebilirsiniz, dediler. Çiller, Doğan Güreş, 1990’larda tarihin görmediği zulmü Kürtlere uyguladılar. Binlerce faili meçhul, binlerce güzel insan öldürdüler. Ergenekon bunun en korkunç örneğidir. Kürtlerle Türkler arasında düşmanlık yarattılar. Başta Kürt iş adamları olmak üzere birçok faili meçhule izin verdiler. ‘Size sınırsız destek veriyoruz, Kürtlere istediğinizi yapın’ dediler Çiller’e. Çiller de arkasına Amerika, İngiltere ve devletin gücünü alarak Kürtlere karşı her türlü uygulamaya giriştiler. Daha ne olsun? Bir başbakanın ajan olması kadar daha kötü ne olabilir? O zamanki gazeteler de ajan olduğunu yazdı. Ordunun bazı genarelleri bunun farkındaydı. Karadayı ve Kıvrıkoğlu Amerikancı değiller. Karadayı, Kıvrıkoğlu gibiler bunun farkındaydı. Karadayı’nın olduğu bir toplantıda aynen “bu kahpeyi etkisizleştirelim, güçten düşürelim, bir an önce gönderelim” deniliyor, Çiller kastedilerek. Hatta Tansu Çiller’i öldürmeyi planlıyorlar ve bu planı da bize uygulatmak istediler ve bu olay böylece bize kadar geldi. Çok şaşırdım. Biz kabul etmedik. Yine Doğan Güreş’i kastederek zehirleme meselesi de var, zehirlemeyi yapıp bize mal etmek istiyorlardı.

Başbuğun konuşmasını radyodan dinledim. Başbuğ, siyasi ağalardan ve terör ağalarından bahsediyor. Zaten ben daha önce bu eleştiriyi yapmıştım. İşte Şemdin, Çürükkaya onlar hakkında ağır eleştirilerim olmuştu. Başbuğ, bölgede siyaset ağaları var diyor. Kim ağalığın bugüne kadar gelişmesinde rol oynadı, ağalara kim destek verdi? Bu sistemin ayakta kalmasını kim istedi? Bu ağalıkta en az onlar kadar senin de payın var. Ordunun bunda rolü var. Bürokrasinin rolü var. Ordu ve bürokrasi ağalığın bugüne kadar gelişmesinde başat rol oynadılar. Ordu önce kendine bakmalı ve kendini sorgulamalıdır. Seksen yıldır Kürtlere baskı yapacaksın, Kürtlerin her türlü demokratik gelişimini engelleyeceksin, Kürtlerin en basit insani duygularının bile gelişimine izin vermeyeceksin, insani hak talebini bastıracaksın. Bu benim adıma aynen böyle yazılabilir; Öcalan Başbuğ’a cevap veriyor diye.

1920’de İngiltere Fevzi Çakmak’ı gönderiyor ve Fevzi Çakmak gelip Genelkurmay Başkanı oluyor. İsmet İnönü de İngiltere’nin adına hareket ediyor. Bu ikisi diğer ittihatçılarla birlikte Mustafa Kemal’i etkisizleştiriyor. Fevzi Çakmak-İsmet İnönü çizgisi, Genelkurmayın ana çizgisi haline geldi. İşte şimdiki ordu, bu ikilinin çizgisinin devamıdır. Bunu iyi anlamak lazım. Genelkurmayın bu çizginin dışına çıkmasına da izin vermezler. Ordu içinde bazı demokrat subaylar var, olmuştur, halen de var. Sol’a yakın subaylar, bu sorunları çok iyi bilen subaylar var ama bunlar etkisiz ve güçleri yok. Ordu işte bu ikilinin çizgisindedir halen. Başbuğ da bunu çok iyi biliyor. Siyaset ağalarını istemiyorsan demokratik siyasetin önünü açacaksın. Ee demokratik siyasetten korkacaksın, demokratik siyasetin önünü açmayacaksın, sonra da siyaset ağaları var diyeceksin. Bunda senin de payın var. Bütün bunların yanında bir de bölgeye kapitalizmi koymuşsun, her türlü politikanı ekonomiyle destekliyorsun. Halkı kuşatmak için bu ağalara her türlü ekonomik destek veriyorsun. Bu halk ne yapacak? Ya demokratik siyasetin önü açılacak ya da bu şekilde devam edecek. Onları bir dağ köşesine sıkıştıracaksın. Ondan sonra silah kullanma diyeceksin. Sen her şeyini ellerinden alırsan onlar da bildiği tek yol olan silaha sarılırlar. Ellerinde hiç bir demokratik imkan bırakmazsan onlar da bildiği tek şeyi yaparlar. Demokratik siyasetin önünü açmazsan Cudi’deki adam kendini korumak zorunda.  Zaten içinde bulunduğu kültür başka türlü davranmasına uygun değil. Kandil’deki Zağrostaki adam için de öyle. Ya demokratik siyaset alanı açılacak ya da dağı korunma alanı olarak görmeye devam edecekler.

Şimdi bu Baykal, Bahçeli kimdir, kimler adına siyaset yapıyorlar? Bunların siyasetinin Türklerle Türklükle hiç bir ilgisi yok. MHP’nin yaptığı Türkçülük değil. MHP yüz yıldır sonradan oluşturulmuş bir Türkçülüğü esas alıyor. Daha doğrusu ittihatçılığın devamıdır. İttihatçılığı da, İttihatçıların Türkçülüğünü de dış güçler oluşturmuştur. Bunları oluşturanlar Türk bile değiller. Bugünkü MHP, İttihatçıların devamıdır. Her gün insan ölüyor. Bunlar insan. Bunu görmüyorlar mı, hiç mi vicdanları yok? Nasıl buna seyirci oluyorlar, anlamak mümkün değil.

Ben yıllardır hatta on yıldır Akademilerin açılması gerektiğini söylüyorum. Onu bile yapmıyorlar doğru dürüst. DTP, küçük burjuva siyaseti gibi bir siyaseti aşamıyor. DTP’nin binlerce onbinlerce kadro yetiştirmesi lazım. Neden yapmıyorlar? Neden, DTP böyle sorumsuz davranıyor? Nasıl böyle yapıyorlar?  Daha derinlikli çalışmalılar. Çünkü teorik kavrama düzeyleri buna elvermiyor. Gerçi Türkiye’deki bütün partiler böyledir. Hatta daha geridir. Hadi biz DTP içlerinde en iyisidir diyelim. Ama yine de yeterli değil. Başarılı olmak istiyorlarsa onbinlerce insan, kadro yetiştirmelidir. Başbuğ bile farketmiş, üzerlerine alınmıyor ama söylediği önemlidir. Gerçi ağalık sistemi nedir, kim ağalığı büyüttü bu tartışılır ama yine de söylediğinde doğruluk payı var. Gazetede okudum; Ahmet İnsel yazmış, diyor ki, bütün sorumluluk Öcalan’ın omuzlarına yüklenmiş. Çok doğru.

Türkiye’deki bazı aydınlar da bunu farketmiş. Ben çözüm için düşüncelerimi devlete ilettim. Artık benim yapabileceğim bir şey yok. Yazdıklarımda da belirttim, ben demokratik çözüm için elimden geleni yine de yapmaya hazırım dedim ama bu şartlarda daha fazlasını yapmamın mümkün olmadığını söyledim. Zaten bu fiziken de mümkün değil. Devlet de bütün sorumluluğu üzerime yıkıyor, DTP ve PKK de bütün sorumluluğu bana yüklüyor. Bu bir zulümdür. Büyük bir zulümdür. Burada hareket serbestim yok. Buradaki şartlarda en ufak bir düzeltme yapmayacaksın hem de sorumluluğunu bana yükleyeceksin. Hem önümü açmayacaksın hem de sorumluluğu bana yükleyeceksin. Bu doğru değil. Ben 2005’te PKK’ye ve DTP’ye çok kızdım. Mücadele edeceksiniz doğru dürüst edin dedim, ciddi olun. Ya bu işi iyi yapın ya da bırakın dedim. Ben bunları boşuna söylemedim. O zaman hem PKK’ye hem de DTP’ye “eğer beni temsil edecekseniz ciddi olmak zorundasınız” dedim. PKK de DTP de bana daha fazla sorumluluk yüklemekten vazgeçmeliler. Kendileri ne yapıyorlarsa yapsınlar. Savaşırlar mı, savaşı büyütürler mi teslim mi olurlar ben karışamam, ben bilemem. Kendilerinin bileceği bir iş bana ne? DTP ve PKK bana daha fazla sorumluluk yüklemeye devam ederlerse küfür ederim. DTP, bazen sivri konuşuyor ama bazen konuşmasını bilmiyor. Şunu iyi anlamaları gerekir. PKK bu yöntemle gerillayı dağda daha fazla tutamaz. PKK yeni anlayış geliştirmezse, yeni anlayış temelinde yeni hamleler yapmazsa bu mücadeleyi sürdüremez, gerillayı da orada tutamaz. DTP de bu siyasi yöntemlerle Kürt halkını tutamaz. Bu şekilde Kürtlere hitap edemez bundan sonra.

Herkes sorunu benim omuzlarıma yığıyor ama ben bu şartlarda  nasıl bir şeyler yapabilirim. Eğer bu sorunu ben çözeceksem, katkım alınacaksa önüm mutlaka açılmalıdır. 2005’te ağır konuşmuştum, buradan şimdi ağır konuşmak istemiyorum. Şarlatanlar demiştim. Bu iş doğru dürüst yapılmalıdır. Savaşacaklarsa da barışacaklarsa da bu doğru dürüst yapılmalıdır. Savaşmak da barışmak da onların bileceği bir şey, öyle herşeyi benim omuzlarıma yıkmasınlar, ben burada onlara bir mucize sunamam. Ben elimden geleni yaptım. Herşeyi yazdım verdim. Bundan sonra sorumluluk kabul etmem. PKK, DTP gereğini yapmalıdır. Yapmazlarsa ağır konuşacağım, DTP, PKK’ye küfür edeceğim. Devlet de daha fazla üzerime sorumluluk yüklerse ben burada isyan edeceğim. Ama bundan sonra olup bitenin sorumlusu ben olmayacağım. PKK de DTP de önderlik yapamıyorlar, bu rolünü oynayamıyorlar. Kendi önderliklerini oluşturamıyorlar. Bunun için ciddi bir çaba da yok. Böyle giderse devlet AKP eliyle Kürtleri kendisine çekecek, operasyonlara bile gerek kalmayacak. PKK de DTP de kendi önderliklerini oluşturmaları gerekiyor.

 DTP Kongre’sinde Mithat Sancar gibi yeni isimler katabilir. Kıvılcımcılar, SDP’den katılımlar sağlanabilir. Bu gibi yeni katılımlarla DTP, tüm Türkiye’yi herkesi kapsayan bir yapıya kavuşabilir.

Ekim ayında mutlaka bazı gelişmeler olmalıdır. Karşılıklı adımlar atılmalıdır, müzakere, diyalog olmalıdır. Ekim’de mutlaka demokratik müzakere yapılmalıdır. Demokratik müzakere olursa çözüm gelişir. Müzakereden neden çekiniyorlar ki? Bir araya gelirler, sorunu müzakere ederler ve çözüme giderler. Bundan çekinilecek, korkulacak ne var? Meclis de öyle gevezelik için toplanmasın, sorunu sorumluluğuyla karşılasın, öyle tartışsın, birbirlerini hainlikle suçlamasın. Yok sen şunu söyledin, şunu yaptın, yok sen de şunu söyledin, şunu yaptın gibi siyaset anlayışını terketsinler.  Müzakere aynı zamanda kimin çözümsüzlükten yana kimin çözümden yana olduğunu ortaya çıkaracaktır. Müzakere olursa kim barış istiyor kim savaş istiyor; kim adalet istiyor kim adaletsizliği; kim faili meçhullerden yana kim hukuktan yana; kim karanlık Türkiye’den yana kim aydınlık bir ülkeden yana? Müzakere olursa barış ve çözüm istemeyenlerin maskesi düşecek. Müzakere olursa kim tam bağımsızlıktan yana ortaya çıkacak. Kim Amerikancı ortaya çıkacak. Evet müzakere ve barış olunca Türkiye’nin Ortadoğu’da yıldızı parlayacak. Ve Türkiye model olur. Benim önümü açın, ben de Türkiye’de barış ve çözüm istemeyenlerin maskesini düşüreyim. Kim çözümden kardeşlikten yana ortaya çıksın. O zaman da bırak, Türk halkı benim hakkımda kararını verirsin.

Müzakereyle toplumsal bir uzlaşma olacak. Toplumsal uzlaşmayla toplumun demokratik nitelikleri artacak. Toplumsal uzlaşma herkesin yararına, bundan herkes kazanır, toplum kazanır. Müslümanlığın ilkeleri de bunu gerektiriyor, kardeş olmayı gerektiriyor. Toplumsal uzlaşmayı sağlayan hedefleyen bütün felsefeler ve ilkeleri de bunu gerektiriyor, uzlaşmayı gerektiriyor.

Müzakere yapalım, diyalog yapalım, kim bölücüdür kim değildir, kim teröristtir kim değildir her şeyi açık tartışalım. O zaman bunların ne kadar fanatik, ne kadar ırkçı, ne kadar faşist oldukları ortaya çıkar. Bundan daha basit yol var mı? Herşeyi tartışalım. Kimin bölücü olup olmadığına halk karar versin. Benim düşüncelerim açıktır, ortadadır. Nasıl oluyor ben bölücü oluyorum? Gelsinler bütün herkesin önünde bütün Türkiye’nin önünde tartışalım, kim bölücü kim değil belli olsun. Bu da iyi işlenmeli. O zaman halk benim için ne derse ben razıyım. Şimdi bunlar neden kaçıyor? Bunların Türklükle ne ilgisi var? Ben Türkleri tanırım, siyaseti de böyle değildir, ahlakı da böyle değildir. Türkler böyle siyaset yapmaz. Türkler bölücü siyaset yapmaz, ta 1071’den beri bu böyledir.

Ateşkesin bugün son günü. Herhangi bir açıklama var mı? Bayram bitinceye kadar demişlerdi. Bugün süreleri bitti. Ekim’e bir hafta var. Bu bir hafta iyi değerlendirilmeli. Bir hafta içerisinde panaller yapılmalı veya basına açıklama yapılmalı. Öcalan’ın omuzlarına çok sorumluluk yüklenmiş denmeli. Yapılan bu açıklamalarla bendeki yük hafifletilir böylece.

 Her türlü gelişmeye gebe bir güne girdik. Nasıl gelişecek, nasıl çözülecek hep birlikte göreceğiz. ABD, AKP’ye çöz diyor. Ama AKP daha sorunu bilmiyor. Başbakan biraz anlamış ama AKP, nasıl yürüyeceklerini bilmiyorlar. ABD, çözüm istiyor ama öyle faşizan bir yapı var ki, nasıl çözeceğini bilmiyor. ABD sol birşey yaptıramaz, çünkü AKP’nin sosyal bünyesi buna uygun değil. Zaten olsa da darbeyle olmaz. Hükümetin durumu ortada. Bu durumda ne olabilir? Herşey olabilir.

Bu süreci katılımlarla geçiriyorlar herhalde. Şu sıralar katılımlar yoğunlaşmıştır. Katılımlar yoğun değil mi? Artık nasıl savaşırlar nasıl barışırlar onlar bilirler. Öyle benim zamanımda başladığı gibi de olmayacak. Şimdi bin kat daha olanakları var, her yerde varlar. Kent isyanları mı olur, halk savaşı mı olur, ben bilmem. Ama olup bitenden ben sorumlu olmayacağım.

Sağlığım soruluyor. Sağlığın nasıl diye sormakla olmaz. Benim buradaki durumum belli. Dışarıda savaş yürütülüyor, sonucu buraya da yansır. Dışarıda yapılan savaşın gereği yapılır, sonuçları burada bana da yansır. Durumum böyle ele alınmalı, böyle değerlendirilmeli.

Bundan sonra PKK’nin, Kürtlerin üzerine bir müddet gitmeye devam edecekler. Bunu bir müddet daha deneyecekler. Ancak bunda da başarılı olamayacaklar, başarı sağlamaları da mümkün değil. Beni biliyorlar, beni tanıyorlar.Benim Kürtleri satmayacağımı biliyorlar.  Benden daha ne yapmamı bekliyorsun? Kürtlerin durumu ortada. Ben Kürtleri satmam, Kürtlerin hakkını satmam. Ben daha ne yapayım? Çözüm yolunu yazdım. Devlet şimdi inceliyordur. Başbakanın konuşmalarından okuduğunu ve değerlendirdiğini anlıyorum. Benim yazdıklarımı, düşüncelerimi alıp kendileri istediği gibi kullanıyorlar.

Bugün olan da tıpkı 1920’lerdeki gibidir. Kürtlere dünya kadar silah vermişler. Kırk milyon Kürdü Türk ile savaştıracaklar. Bunu göremiyorlar mı? Kırk milyon Kürtle savaşan Türkiye nasıl bütün kalır, nasıl bölünmez? Bu, bu kadar açıkken nasıl görülmüyor? Işte sana 1920’lerdeki durumun aynısı.

Talabani, Barzani’nin ellerinde birçok imkan var. Eskisiyle kıyaslanmayacak kadar imkanları var. Ancak bu imkanlarını kullanmıyorlar. Bazı kaygılarla kullanmıyorlar. Yeni bazı şeyler de geliştiremiyorlar. Biz burada birçok şey geliştiriyoruz, Kürtlerin birliği için birçok çözüm, öneri sunuyoruz. Kendilerini çok kurnaz, çok iyi siyasetçiler olarak değerlendiriyorlar ama aslında öyle değil. Zavallı durumdalar. Bunları da alıp değerlendiremiyorlar. Orada da birçok çözülme yaşanıyor, partileri çözülüyor. Birçok muhalif parti ortaya çıktı. İkisi de ayağını denk alsınlar.

Burada Kürtler için mücadele ettiğini söyleyenler her sıkıştığında Talabani ve Barzani’ye kaçıyorlar, onlara sığınıyorlar. Biz ne yapalım, ne yapmamızı öneriyorsunuz diye soruyorlar. Ancak Türkiye gibi onlar da Amerika’ya bağlılar, böylece her şey tekrar tekrar Amerika’ya dönüyor.  Amerika kukla gibi her iki tarafı da oynatıyorlar. Her ikisi de ABD’ye dayanarak ayakta kalmaya çalışıyor.

Herkes eski tarz siyasetini geride bırakmalı. Amerika bile yıllardır  destek verdiği Gladio’yu bıraktı. Eski tarz infaz, Gladio gibi yöntemleri Amerika bile terketti. Amerika eskiden bu Gladio için “bizim çocuklar” derdi. “Bizim çocuklar ne yapıyorlar?” derdi. Şimdi ise, “bizim çocuklar büyüdü kendi ayakları üstünde yürüsünler, yürüyebilirler” diyor. Ama Türkiye kendi başına yürüyemiyor, yürümeyi bilmiyor. Türkiye’de gerici bir ideolojiye saplanmışsınız. Bilimcilik, dincilik, cinsiyetçilik ve milliyetçilik dört tane batağa saplanmışsınız. Sonra da ayakta duramıyorsunuz.

Ben devleti daha yakından tanıdım. Epey tecrübe sahibi de olduk. Türk- Kürt kardeşliğini savunuyorum. Bu anlamsız savaşı gerçekten bitirmek istiyorum, bu ölümleri durdurmak istiyorum.Benim bu söylediklerim benim adıma uygun bir dille kamuoyuna aktarılmalı.

Kojin Karatani’nin bir makalesini okudum. Anti-kanserolojen diye bir kavram kullanmış toplum için. Çok doğru. Ben Karatani’yi daha önce hiç okumadım ama bu ifadeyi aynen daha önce kullanmıştım. Önemli birisidir. Express Dergisi’nde bir makalesini okudum. Japon bir filozof. Önemli düşünceleri var. Ancak eksik. Toplumu iyileştirmek için anti-kanserojen hücreler yaratmak lazım diyor, çok doğru. Ben de bu toplumu kanserojene benzetmiştim. Ve bundan kurtulmak için de geniş şeyler yazdım. Karatani önemli düşüncelere ulaşmış, önemli tespitlerde bulunmuş ancak benim düşüncelerim Karatani’nin düşüncelerinden çok daha geniş. Savunmamın Dördüncü Cildinde daha geniş değerlendirmeler yaptım. Orada çok daha derinlikli yazmışım.

Marx için de en son olarak şu yeni değerlendirmeye ulaştım, en son ulaştığım düşüncem şudur: Köylülerin eşkiya isyanı neyse işçilerin de kapitalizme isyanı odur. Bunu aşan bir durum yoktur. Köylülerin eşkiyalığı ile kent eşkiyalığı aynı şeydir. Köylülerin eşkiyalığı yerini kent eşkiyalığına bırakmıştır.

AKP çözmezse batar. Ferit Zekeriya, Amerikalı bir yazar, başta Afganistan olmak üzere Amerika’nın her konuda artık şiddeti değil ikna metodunu kullanması gerektiğini belirtiyormuş. Zaten Obama var, artık ne yaparlar bilemiyorum.

Galiba, Amerikan düşünce kuruluşu olan RAND Corporation, Amerika’nın Irak’tan çekilmesi sonrasında Amerika’da, Türkiye’nin Güney’e müdahale etmesini isteyen bir grup bulunduğunu ve eğer Türkiye’nin Güney’e müdahalesi engellenmek isteniyorsa, PKK’ye karşı Türkiye’ye destek olunması gerektiğini belirtiyormuş.Yani işgal mi edecekler? Olabilir. Onlar Amerika’da bunu isteyen bir gruptur. Eskiden de vardı.

Bana cezaevlerinden gelen mektuplar var.  İnci Roj’dan beş mektup geldi. İlginç bir kadın. 50 yaşında, Türk bir kadın.  Cezaevindeki arkadaşlarla epey tartışmalıymış. İnci Roj’a şunu söylüyorum; o bahsettiğim ideolojik dört konuda (Cinsiyetçilik, milliyetçilik, bilimcilik, dincilik) geniş bir araştırma-inceleme yapabilir. Önceki mektuplarını da düzelterek kitaplaştırmasını öneriyorum. Latif Sönmez, Adıyaman Cezaevinden. İyi, yoğunlaşmasına devam edebilir. Erzurum cezaevinden bir mektup var. Hepsine selamlarımı söylüyorum. Kandıra cezaevinden mektup var, selamlarımı söylüyorum. Bakırköy cezaevinden  Gönül Erdoğan’ın bir mektubu var. Bunlar 21 kişilik bir gruplar. Hepsine özel selamlarımı söylüyorum. Daha önce bu cezaevinden bir arkadaş mektup göndermişti.  Bir de Cibranlı Halit Bey’in torunu Mesil Demiralp. Tekirdağ cezaevinden Faik Taç, bir başka cezaevinden  Mahmut Aba , Mahsum Kahraman’ın Adanmış’ın bir mektubunu aldım, önemli buldum. Ailesinden üç kişi kaybetmiş, yurtsever bir aile. Bunların hepsine selamlarımı söylüyorum. Mektuplarınızı aldım. Önemli buluyorum.

Bana en son verilen kitap, Kavramlar Tarihi isimli kitaptır. Başka kitap verilmedi. Yüksekova’daki halkımıza,  Hakkari’deki ve Van’daki halkımıza ve Bitlis’teki halkımıza selamlarımı söylüyorum.

 İyi günler.

 Herkese selamlar.

                                                                                                                              23 Eylül 2009

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
   
   
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com