|
Sağlığımda değişen bir şey yok, eskisi gibi.
Radyom hala tek dalgalı.Konferans, yani bütün
Kürt çevrelerinin yer alacağı bir Konferans
Mart’ta mı yapılacak. Evet Kongre de olabilir.
Bu Kürt Konferansı önemli. Tüm Kürtlerin
katılacağı Konferans ya da Kongrenin kararları
çok önemlidir. Hayret ediyorum, siyasetçiyiz
diyorlar, bu Kongre’nin önemini nasıl
anlamıyorlar?
Talabani, “bu işi çözemezsek hepimiz altında
kalırız, hepimiz beraber batarız” diyor ha!
Talabani kötü yaklaşıyor. Eskiden de PKK’ye
karşı birçok operasyona katıldı. Barzani bize
karşı operasyonlara daha az katıldı. Talabaninin
sözleri şu demektir; oyun devam ediyor, kendisi
de içindedir. Bu oyuna halen devam ediyorlar ama
bu oyun da tutmaz. Biz kaybetmeyiz, ben
kaybetmem, Kürtler kaybetmez, kendisi kaybeder.
Kürtler çok bilinçlidir, kendilerini
savunabilecek iradeye sahiptirler. Talabani
kaçtır PKK’ye operasyon çekiyor, PKK üzerinde
oyunlar oynuyor. Öyle orada kendini çok kurnaz
sanıyor, böyle ufak şeyler değildir bunlar.
Operasyonlar devam ediyor mu? Kayıpları toplam
sekiz mi? Çukurca’daki çatışma değil mi?
Kimyasal silah mı kullanıldığı iddia ediliyor?
Nasıl tespit etmişler? Çatışma nasıl olmuş,
bunlar gafil mi avlanmış, ilk önce kim saldırmış,
bunlar mı saldırmış onlar mı saldırmış? Nereli
bu arkadaşlar? İran tarafı, yani dört parçadan
da var. İran’da bir şey var mı, çatışmalar var
mı? İran’ın bazı saldırılarını, PJAK,
kendilerine karşı yapılmış olarak mı
değerlendiriyor? Kaçakçıların durumu için
söylüyorum. Bunu kendisine karşı olarak mı
değerlendiriyor?
İki
ülkenin politikası aynı değil. İran’ın
politikası çok farklı. İran, ciddi olarak
yönelmez. Kendisine göre bir politikası var.
Beşar Esad’ın Türkiye gelmesi ve yaptığı
açıklamalar nasıl değerlendiriliyor? Suriye ve
İran da çözüm yoluna girer deniliyor değil mi?
Suriye’yi Kürtlere bir şey vermeye mi
hazırlıyorlar?
Her
yerde varlar mı, her yerde konumlanmışlar mı?
Cudi’de, Oramar’da her yerde varlar mı? En çok
Güney’deler mi, Kuzeydeler mi? Dağılım her iki
tarafta da var. Bölgede ilginç bir şeyler var mı?
Yol haritası daha verilmedi mi? Savcılıktan,
müdürlükten bir cevap geldi mi?
Halkın eylemlilikleri belli bölgelerde mi
yoğunlaşmış, yoksa her tarafa yayılmış mı? Ben
de her tarafa yayıldığını tahmin ediyorum. Yani
her tarafta bir politik bilinç var. Muş’ta da
epey gelişme var değil mi? Bitlis’in durumu
farklı. Orada oynanan oyunlar tekeller üzerinden
oynanıyor. Bitlis halkı bu tekellerin kendisine
bir faydasının olmadığını anlamış mıdır? Bitlis,
kendisine karşı oynanan oyunların farkına yeni
varmış herhalde. Tarihi rolünü yeni idrak ediyor.
Cezaevinden bir arkadaş mektup göndermiş. Latif
Sönmez Adıyaman Cezaevinden. Güzel bir mektup.
Diyor ki; “Andrew Mango’yu bilirsiniz. Kendisi
Türkiye özellikle Mustafa Kemal konusunda
Türkler tarafından da Genelkurmay tarafından da
bir otorite olarak kabul ediliyor. Geçenlerde
Andrew Mango’ya ‘demokratik açılım hakkında ne
düşünüyorsunuz?’ sorusu soruluyor ve Andrew
Mango; ‘Kürt açılımı Atatürk’ün devrimcilik
ilkesinin bir gereği ve devamıdır’ diyor …” .
Mektupta değerlendirmeler uzun, devamı var.
Ben
Andrew Mango’yu bilirim ama hiç okumadım. Fakat
aynı değerlendirmeyi ben daha önce yapmıştım.
Mustafa Kemal’in gerçek düşüncesi farklıdır
demiştim. Şimdikilerin Atatürkçüyüz demesinin
Atatürkle ne ilgisi var, bunlar Atatürk’ü de
tanımıyor.
Mustafa Kemal’in gerçek çizgisi şu an Atatürkçü
geçinenlerin çizgisi gibi değildir. Mustafa
Kemal’in 10 Şubat 1922 tarihindeki özerklik
vurgusu, fikirleri var. Mustafa Kemal
bazılarının söylediği gibi Kürt düşmanı değildir.
Mustafa Kemal, İngiliz adamı değildir. O daha
çok Lenin’le mektuplaşıyordu, Lenin’e dayanarak
kalmak istiyordu. Daha çok Sovyetlere dayanarak
bu mücadeleyi yürütmek istiyordu. Mustafa Kemal,
mücadelesinde İngilizlere dayanmadı. İngilizlere
dayansaydı bu kadar başarılı olamayacağını
biliyordu. Fevzi Çakmak, İsmet İnönü bunlar
İngilizler adına hareket ediyordu ve
İngilizlerin adamıdırlar. Bunlar Mustafa Kemal’i
İngiliz politikalarıyla çembere aldılar. Mustafa
Kemal’i yıprattılar, pasifleştirdiler. Mustafa
Kemal’in etrafında güvenebildiği Ali Fuat
Cebesoy, Fethi Okyar gibi birkaç samimi arkadaşı
vardı. Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, ittihatçılarla
birlikte Mustafa Kemal’i pasifleştirdiler. İzmir
Suikastini yaptırdılar. Şeyh Sait provokasyonunu
kullandılar, bu provokasyondan sonra Musul’u
aldılar. Bu politikalar tamamen İngilizlerin
politikasıdır. İngilizler böylece kendi
politikalarını uyguladılar. Fevzi Çakmak, İsmet
İnönü ve İttihatçılar yoluyla Türkiye’yi
kontrolüne aldı. Ve bugüne kadar gelindi. Ordu
içinde gerçekten demokrat olan, demokrasiyi
bilen, özümseyen Cemal Madanoğlu gibi bazı
subaylar vardı, bunların biraz sol eğilimleri
vardı. Onlara da ne olduğu ortada. Bu çizgi ta
1920’lerden bu yana Mustafa Kemal’in etrafını
kuşatmış, çemberini daraltmış,
etkisizleştirmiştir. İşte Mustafa Kemal’e
yapılan suikast bu yüzdendir.
Aynı
İngiliz politikaları daha sonra da devam etti.
Tansu Çiller 1992’ye kadar hiç piyasada yoktu,
bilinmiyordu. Birden bire Doğru Yol Partisi’nin
başına getirildi. Demirel Amerika’nın adamıdır.
Demirel üzerinden, bir CIA ajanı olan Tansu
Çiller’i Başbakan yaptılar. Ve yeşil ışık yakma
olayı da o zaman oldu. Yani bir CIA ajanını
Türkiye Başbakanı yaptılar ve Türkiye’yi de
yeşil ışık yakarak ona teslim ettiler, ona
bağladılar. Biliniyor, Çiller 1960’lardan beri
CIA ajanıdır. İngilizler Çiller ve Doğan Güreş’e
“size yeşil ışık yaktık, Kürtlerin üstüne
gidebilirsiniz, dediler. Çiller, Doğan Güreş,
1990’larda tarihin görmediği zulmü Kürtlere
uyguladılar. Binlerce faili meçhul, binlerce
güzel insan öldürdüler. Ergenekon bunun en
korkunç örneğidir. Kürtlerle Türkler arasında
düşmanlık yarattılar. Başta Kürt iş adamları
olmak üzere birçok faili meçhule izin verdiler.
‘Size sınırsız destek veriyoruz, Kürtlere
istediğinizi yapın’ dediler Çiller’e. Çiller de
arkasına Amerika, İngiltere ve devletin gücünü
alarak Kürtlere karşı her türlü uygulamaya
giriştiler. Daha ne olsun? Bir başbakanın ajan
olması kadar daha kötü ne olabilir? O zamanki
gazeteler de ajan olduğunu yazdı. Ordunun bazı
genarelleri bunun farkındaydı. Karadayı ve
Kıvrıkoğlu Amerikancı değiller. Karadayı,
Kıvrıkoğlu gibiler bunun farkındaydı.
Karadayı’nın olduğu bir toplantıda aynen “bu
kahpeyi etkisizleştirelim, güçten düşürelim, bir
an önce gönderelim” deniliyor, Çiller
kastedilerek. Hatta Tansu Çiller’i öldürmeyi
planlıyorlar ve bu planı da bize uygulatmak
istediler ve bu olay böylece bize kadar geldi.
Çok şaşırdım. Biz kabul etmedik. Yine Doğan
Güreş’i kastederek zehirleme meselesi de var,
zehirlemeyi yapıp bize mal etmek istiyorlardı.
Başbuğun konuşmasını radyodan dinledim. Başbuğ,
siyasi ağalardan ve terör ağalarından bahsediyor.
Zaten ben daha önce bu eleştiriyi yapmıştım.
İşte Şemdin, Çürükkaya onlar hakkında ağır
eleştirilerim olmuştu. Başbuğ, bölgede siyaset
ağaları var diyor. Kim ağalığın bugüne kadar
gelişmesinde rol oynadı, ağalara kim destek
verdi? Bu sistemin ayakta kalmasını kim istedi?
Bu ağalıkta en az onlar kadar senin de payın
var. Ordunun bunda rolü var. Bürokrasinin rolü
var. Ordu ve bürokrasi ağalığın bugüne kadar
gelişmesinde başat rol oynadılar. Ordu önce
kendine bakmalı ve kendini sorgulamalıdır.
Seksen yıldır Kürtlere baskı yapacaksın,
Kürtlerin her türlü demokratik gelişimini
engelleyeceksin, Kürtlerin en basit insani
duygularının bile gelişimine izin vermeyeceksin,
insani hak talebini bastıracaksın. Bu benim
adıma aynen böyle yazılabilir; Öcalan Başbuğ’a
cevap veriyor diye.
1920’de İngiltere Fevzi Çakmak’ı gönderiyor ve
Fevzi Çakmak gelip Genelkurmay Başkanı oluyor.
İsmet İnönü de İngiltere’nin adına hareket
ediyor. Bu ikisi diğer ittihatçılarla birlikte
Mustafa Kemal’i etkisizleştiriyor. Fevzi
Çakmak-İsmet İnönü çizgisi, Genelkurmayın ana
çizgisi haline geldi. İşte şimdiki ordu, bu
ikilinin çizgisinin devamıdır. Bunu iyi anlamak
lazım. Genelkurmayın bu çizginin dışına
çıkmasına da izin vermezler. Ordu içinde bazı
demokrat subaylar var, olmuştur, halen de var.
Sol’a yakın subaylar, bu sorunları çok iyi bilen
subaylar var ama bunlar etkisiz ve güçleri yok.
Ordu işte bu ikilinin çizgisindedir halen.
Başbuğ da bunu çok iyi biliyor. Siyaset
ağalarını istemiyorsan demokratik siyasetin
önünü açacaksın. Ee demokratik siyasetten
korkacaksın, demokratik siyasetin önünü
açmayacaksın, sonra da siyaset ağaları var
diyeceksin. Bunda senin de payın var. Bütün
bunların yanında bir de bölgeye kapitalizmi
koymuşsun, her türlü politikanı ekonomiyle
destekliyorsun. Halkı kuşatmak için bu ağalara
her türlü ekonomik destek veriyorsun. Bu halk ne
yapacak? Ya demokratik siyasetin önü açılacak ya
da bu şekilde devam edecek. Onları bir dağ
köşesine sıkıştıracaksın. Ondan sonra silah
kullanma diyeceksin. Sen her şeyini ellerinden
alırsan onlar da bildiği tek yol olan silaha
sarılırlar. Ellerinde hiç bir demokratik imkan
bırakmazsan onlar da bildiği tek şeyi yaparlar.
Demokratik siyasetin önünü açmazsan Cudi’deki
adam kendini korumak zorunda. Zaten içinde
bulunduğu kültür başka türlü davranmasına uygun
değil. Kandil’deki Zağrostaki adam için de öyle.
Ya demokratik siyaset alanı açılacak ya da dağı
korunma alanı olarak görmeye devam edecekler.
Şimdi bu Baykal, Bahçeli kimdir, kimler adına
siyaset yapıyorlar? Bunların siyasetinin
Türklerle Türklükle hiç bir ilgisi yok. MHP’nin
yaptığı Türkçülük değil. MHP yüz yıldır sonradan
oluşturulmuş bir Türkçülüğü esas alıyor. Daha
doğrusu ittihatçılığın devamıdır. İttihatçılığı
da, İttihatçıların Türkçülüğünü de dış güçler
oluşturmuştur. Bunları oluşturanlar Türk bile
değiller. Bugünkü MHP, İttihatçıların devamıdır.
Her gün insan ölüyor. Bunlar insan. Bunu
görmüyorlar mı, hiç mi vicdanları yok? Nasıl
buna seyirci oluyorlar, anlamak mümkün değil.
Ben
yıllardır hatta on yıldır Akademilerin açılması
gerektiğini söylüyorum. Onu bile yapmıyorlar
doğru dürüst. DTP, küçük burjuva siyaseti gibi
bir siyaseti aşamıyor. DTP’nin binlerce
onbinlerce kadro yetiştirmesi lazım. Neden
yapmıyorlar? Neden, DTP böyle sorumsuz
davranıyor? Nasıl böyle yapıyorlar? Daha
derinlikli çalışmalılar. Çünkü teorik kavrama
düzeyleri buna elvermiyor. Gerçi Türkiye’deki
bütün partiler böyledir. Hatta daha geridir.
Hadi biz DTP içlerinde en iyisidir diyelim. Ama
yine de yeterli değil. Başarılı olmak
istiyorlarsa onbinlerce insan, kadro
yetiştirmelidir. Başbuğ bile farketmiş,
üzerlerine alınmıyor ama söylediği önemlidir.
Gerçi ağalık sistemi nedir, kim ağalığı büyüttü
bu tartışılır ama yine de söylediğinde doğruluk
payı var. Gazetede okudum; Ahmet İnsel yazmış,
diyor ki, bütün sorumluluk Öcalan’ın omuzlarına
yüklenmiş. Çok doğru.
Türkiye’deki bazı aydınlar da bunu farketmiş.
Ben çözüm için düşüncelerimi devlete ilettim.
Artık benim yapabileceğim bir şey yok.
Yazdıklarımda da belirttim, ben demokratik çözüm
için elimden geleni yine de yapmaya hazırım
dedim ama bu şartlarda daha fazlasını yapmamın
mümkün olmadığını söyledim. Zaten bu fiziken de
mümkün değil. Devlet de bütün sorumluluğu
üzerime yıkıyor, DTP ve PKK de bütün sorumluluğu
bana yüklüyor. Bu bir zulümdür. Büyük bir
zulümdür. Burada hareket serbestim yok. Buradaki
şartlarda en ufak bir düzeltme yapmayacaksın hem
de sorumluluğunu bana yükleyeceksin. Hem önümü
açmayacaksın hem de sorumluluğu bana
yükleyeceksin. Bu doğru değil. Ben 2005’te
PKK’ye ve DTP’ye çok kızdım. Mücadele
edeceksiniz doğru dürüst edin dedim, ciddi olun.
Ya bu işi iyi yapın ya da bırakın dedim. Ben
bunları boşuna söylemedim. O zaman hem PKK’ye
hem de DTP’ye “eğer beni temsil edecekseniz
ciddi olmak zorundasınız” dedim. PKK de DTP de
bana daha fazla sorumluluk yüklemekten
vazgeçmeliler. Kendileri ne yapıyorlarsa
yapsınlar. Savaşırlar mı, savaşı büyütürler mi
teslim mi olurlar ben karışamam, ben bilemem.
Kendilerinin bileceği bir iş bana ne? DTP ve PKK
bana daha fazla sorumluluk yüklemeye devam
ederlerse küfür ederim. DTP, bazen sivri
konuşuyor ama bazen konuşmasını bilmiyor. Şunu
iyi anlamaları gerekir. PKK bu yöntemle
gerillayı dağda daha fazla tutamaz. PKK yeni
anlayış geliştirmezse, yeni anlayış temelinde
yeni hamleler yapmazsa bu mücadeleyi sürdüremez,
gerillayı da orada tutamaz. DTP de bu siyasi
yöntemlerle Kürt halkını tutamaz. Bu şekilde
Kürtlere hitap edemez bundan sonra.
Herkes sorunu benim omuzlarıma yığıyor ama ben
bu şartlarda nasıl bir şeyler yapabilirim. Eğer
bu sorunu ben çözeceksem, katkım alınacaksa önüm
mutlaka açılmalıdır. 2005’te ağır konuşmuştum,
buradan şimdi ağır konuşmak istemiyorum.
Şarlatanlar demiştim. Bu iş doğru dürüst
yapılmalıdır. Savaşacaklarsa da barışacaklarsa
da bu doğru dürüst yapılmalıdır. Savaşmak da
barışmak da onların bileceği bir şey, öyle
herşeyi benim omuzlarıma yıkmasınlar, ben burada
onlara bir mucize sunamam. Ben elimden geleni
yaptım. Herşeyi yazdım verdim. Bundan sonra
sorumluluk kabul etmem. PKK, DTP gereğini
yapmalıdır. Yapmazlarsa ağır konuşacağım, DTP,
PKK’ye küfür edeceğim. Devlet de daha fazla
üzerime sorumluluk yüklerse ben burada isyan
edeceğim. Ama bundan sonra olup bitenin
sorumlusu ben olmayacağım. PKK de DTP de
önderlik yapamıyorlar, bu rolünü oynayamıyorlar.
Kendi önderliklerini oluşturamıyorlar. Bunun
için ciddi bir çaba da yok. Böyle giderse devlet
AKP eliyle Kürtleri kendisine çekecek,
operasyonlara bile gerek kalmayacak. PKK de DTP
de kendi önderliklerini oluşturmaları gerekiyor.
DTP
Kongre’sinde Mithat Sancar gibi yeni isimler
katabilir. Kıvılcımcılar, SDP’den katılımlar
sağlanabilir. Bu gibi yeni katılımlarla DTP, tüm
Türkiye’yi herkesi kapsayan bir yapıya
kavuşabilir.
Ekim
ayında mutlaka bazı gelişmeler olmalıdır.
Karşılıklı adımlar atılmalıdır, müzakere,
diyalog olmalıdır. Ekim’de mutlaka demokratik
müzakere yapılmalıdır. Demokratik müzakere
olursa çözüm gelişir. Müzakereden neden
çekiniyorlar ki? Bir araya gelirler, sorunu
müzakere ederler ve çözüme giderler. Bundan
çekinilecek, korkulacak ne var? Meclis de öyle
gevezelik için toplanmasın, sorunu
sorumluluğuyla karşılasın, öyle tartışsın,
birbirlerini hainlikle suçlamasın. Yok sen şunu
söyledin, şunu yaptın, yok sen de şunu söyledin,
şunu yaptın gibi siyaset anlayışını terketsinler.
Müzakere aynı zamanda kimin çözümsüzlükten yana
kimin çözümden yana olduğunu ortaya çıkaracaktır.
Müzakere olursa kim barış istiyor kim savaş
istiyor; kim adalet istiyor kim adaletsizliği;
kim faili meçhullerden yana kim hukuktan yana;
kim karanlık Türkiye’den yana kim aydınlık bir
ülkeden yana? Müzakere olursa barış ve çözüm
istemeyenlerin maskesi düşecek. Müzakere olursa
kim tam bağımsızlıktan yana ortaya çıkacak. Kim
Amerikancı ortaya çıkacak. Evet müzakere ve
barış olunca Türkiye’nin Ortadoğu’da yıldızı
parlayacak. Ve Türkiye model olur. Benim önümü
açın, ben de Türkiye’de barış ve çözüm
istemeyenlerin maskesini düşüreyim. Kim çözümden
kardeşlikten yana ortaya çıksın. O zaman da
bırak, Türk halkı benim hakkımda kararını
verirsin.
Müzakereyle toplumsal bir uzlaşma olacak.
Toplumsal uzlaşmayla toplumun demokratik
nitelikleri artacak. Toplumsal uzlaşma herkesin
yararına, bundan herkes kazanır, toplum kazanır.
Müslümanlığın ilkeleri de bunu gerektiriyor,
kardeş olmayı gerektiriyor. Toplumsal uzlaşmayı
sağlayan hedefleyen bütün felsefeler ve ilkeleri
de bunu gerektiriyor, uzlaşmayı gerektiriyor.
Müzakere yapalım, diyalog yapalım, kim bölücüdür
kim değildir, kim teröristtir kim değildir her
şeyi açık tartışalım. O zaman bunların ne kadar
fanatik, ne kadar ırkçı, ne kadar faşist
oldukları ortaya çıkar. Bundan daha basit yol
var mı? Herşeyi tartışalım. Kimin bölücü olup
olmadığına halk karar versin. Benim düşüncelerim
açıktır, ortadadır. Nasıl oluyor ben bölücü
oluyorum? Gelsinler bütün herkesin önünde bütün
Türkiye’nin önünde tartışalım, kim bölücü kim
değil belli olsun. Bu da iyi işlenmeli. O zaman
halk benim için ne derse ben razıyım. Şimdi
bunlar neden kaçıyor? Bunların Türklükle ne
ilgisi var? Ben Türkleri tanırım, siyaseti de
böyle değildir, ahlakı da böyle değildir.
Türkler böyle siyaset yapmaz. Türkler bölücü
siyaset yapmaz, ta 1071’den beri bu böyledir.
Ateşkesin bugün son günü. Herhangi bir açıklama
var mı? Bayram bitinceye kadar demişlerdi. Bugün
süreleri bitti. Ekim’e bir hafta var. Bu bir
hafta iyi değerlendirilmeli. Bir hafta
içerisinde panaller yapılmalı veya basına
açıklama yapılmalı. Öcalan’ın omuzlarına çok
sorumluluk yüklenmiş denmeli. Yapılan bu
açıklamalarla bendeki yük hafifletilir böylece.
Her
türlü gelişmeye gebe bir güne girdik. Nasıl
gelişecek, nasıl çözülecek hep birlikte
göreceğiz. ABD, AKP’ye çöz diyor. Ama AKP daha
sorunu bilmiyor. Başbakan biraz anlamış ama AKP,
nasıl yürüyeceklerini bilmiyorlar. ABD, çözüm
istiyor ama öyle faşizan bir yapı var ki, nasıl
çözeceğini bilmiyor. ABD sol birşey yaptıramaz,
çünkü AKP’nin sosyal bünyesi buna uygun değil.
Zaten olsa da darbeyle olmaz. Hükümetin durumu
ortada. Bu durumda ne olabilir? Herşey olabilir.
Bu
süreci katılımlarla geçiriyorlar herhalde. Şu
sıralar katılımlar yoğunlaşmıştır. Katılımlar
yoğun değil mi? Artık nasıl savaşırlar nasıl
barışırlar onlar bilirler. Öyle benim zamanımda
başladığı gibi de olmayacak. Şimdi bin kat daha
olanakları var, her yerde varlar. Kent isyanları
mı olur, halk savaşı mı olur, ben bilmem. Ama
olup bitenden ben sorumlu olmayacağım.
Sağlığım soruluyor. Sağlığın nasıl diye sormakla
olmaz. Benim buradaki durumum belli. Dışarıda
savaş yürütülüyor, sonucu buraya da yansır.
Dışarıda yapılan savaşın gereği yapılır,
sonuçları burada bana da yansır. Durumum böyle
ele alınmalı, böyle değerlendirilmeli.
Bundan sonra PKK’nin, Kürtlerin üzerine bir
müddet gitmeye devam edecekler. Bunu bir müddet
daha deneyecekler. Ancak bunda da başarılı
olamayacaklar, başarı sağlamaları da mümkün
değil. Beni biliyorlar, beni tanıyorlar.Benim
Kürtleri satmayacağımı biliyorlar. Benden daha
ne yapmamı bekliyorsun? Kürtlerin durumu ortada.
Ben Kürtleri satmam, Kürtlerin hakkını satmam.
Ben daha ne yapayım? Çözüm yolunu yazdım. Devlet
şimdi inceliyordur. Başbakanın konuşmalarından
okuduğunu ve değerlendirdiğini anlıyorum. Benim
yazdıklarımı, düşüncelerimi alıp kendileri
istediği gibi kullanıyorlar.
Bugün olan da tıpkı 1920’lerdeki gibidir.
Kürtlere dünya kadar silah vermişler. Kırk
milyon Kürdü Türk ile savaştıracaklar. Bunu
göremiyorlar mı? Kırk milyon Kürtle savaşan
Türkiye nasıl bütün kalır, nasıl bölünmez? Bu,
bu kadar açıkken nasıl görülmüyor? Işte sana
1920’lerdeki durumun aynısı.
Talabani, Barzani’nin ellerinde birçok imkan
var. Eskisiyle kıyaslanmayacak kadar imkanları
var. Ancak bu imkanlarını kullanmıyorlar. Bazı
kaygılarla kullanmıyorlar. Yeni bazı şeyler de
geliştiremiyorlar. Biz burada birçok şey
geliştiriyoruz, Kürtlerin birliği için birçok
çözüm, öneri sunuyoruz. Kendilerini çok kurnaz,
çok iyi siyasetçiler olarak değerlendiriyorlar
ama aslında öyle değil. Zavallı durumdalar.
Bunları da alıp değerlendiremiyorlar. Orada da
birçok çözülme yaşanıyor, partileri çözülüyor.
Birçok muhalif parti ortaya çıktı. İkisi de
ayağını denk alsınlar.
Burada Kürtler için mücadele ettiğini
söyleyenler her sıkıştığında Talabani ve
Barzani’ye kaçıyorlar, onlara sığınıyorlar. Biz
ne yapalım, ne yapmamızı öneriyorsunuz diye
soruyorlar. Ancak Türkiye gibi onlar da
Amerika’ya bağlılar, böylece her şey tekrar
tekrar Amerika’ya dönüyor. Amerika kukla gibi
her iki tarafı da oynatıyorlar. Her ikisi de
ABD’ye dayanarak ayakta kalmaya çalışıyor.
Herkes eski tarz siyasetini geride bırakmalı.
Amerika bile yıllardır destek verdiği Gladio’yu
bıraktı. Eski tarz infaz, Gladio gibi yöntemleri
Amerika bile terketti. Amerika eskiden bu Gladio
için “bizim çocuklar” derdi. “Bizim çocuklar ne
yapıyorlar?” derdi. Şimdi ise, “bizim çocuklar
büyüdü kendi ayakları üstünde yürüsünler,
yürüyebilirler” diyor. Ama Türkiye kendi başına
yürüyemiyor, yürümeyi bilmiyor. Türkiye’de
gerici bir ideolojiye saplanmışsınız. Bilimcilik,
dincilik, cinsiyetçilik ve milliyetçilik dört
tane batağa saplanmışsınız. Sonra da ayakta
duramıyorsunuz.
Ben
devleti daha yakından tanıdım. Epey tecrübe
sahibi de olduk. Türk- Kürt kardeşliğini
savunuyorum. Bu anlamsız savaşı gerçekten
bitirmek istiyorum, bu ölümleri durdurmak
istiyorum.Benim bu söylediklerim benim adıma
uygun bir dille kamuoyuna aktarılmalı.
Kojin Karatani’nin bir makalesini okudum. Anti-kanserolojen
diye bir kavram kullanmış toplum için. Çok doğru.
Ben Karatani’yi daha önce hiç okumadım ama bu
ifadeyi aynen daha önce kullanmıştım. Önemli
birisidir. Express Dergisi’nde bir makalesini
okudum. Japon bir filozof. Önemli düşünceleri
var. Ancak eksik. Toplumu iyileştirmek için
anti-kanserojen hücreler yaratmak lazım diyor,
çok doğru. Ben de bu toplumu kanserojene
benzetmiştim. Ve bundan kurtulmak için de geniş
şeyler yazdım. Karatani önemli düşüncelere
ulaşmış, önemli tespitlerde bulunmuş ancak benim
düşüncelerim Karatani’nin düşüncelerinden çok
daha geniş. Savunmamın Dördüncü Cildinde daha
geniş değerlendirmeler yaptım. Orada çok daha
derinlikli yazmışım.
Marx
için de en son olarak şu yeni değerlendirmeye
ulaştım, en son ulaştığım düşüncem şudur:
Köylülerin eşkiya isyanı neyse işçilerin de
kapitalizme isyanı odur. Bunu aşan bir durum
yoktur. Köylülerin eşkiyalığı ile kent
eşkiyalığı aynı şeydir. Köylülerin eşkiyalığı
yerini kent eşkiyalığına bırakmıştır.
AKP
çözmezse batar. Ferit Zekeriya, Amerikalı bir
yazar, başta Afganistan olmak üzere Amerika’nın
her konuda artık şiddeti değil ikna metodunu
kullanması gerektiğini belirtiyormuş. Zaten
Obama var, artık ne yaparlar bilemiyorum.
Galiba, Amerikan düşünce kuruluşu olan RAND
Corporation, Amerika’nın Irak’tan çekilmesi
sonrasında Amerika’da, Türkiye’nin Güney’e
müdahale etmesini isteyen bir grup bulunduğunu
ve eğer Türkiye’nin Güney’e müdahalesi
engellenmek isteniyorsa, PKK’ye karşı Türkiye’ye
destek olunması gerektiğini belirtiyormuş.Yani
işgal mi edecekler? Olabilir. Onlar Amerika’da
bunu isteyen bir gruptur. Eskiden de vardı.
Bana
cezaevlerinden gelen mektuplar var. İnci
Roj’dan beş mektup geldi. İlginç bir kadın. 50
yaşında, Türk bir kadın. Cezaevindeki
arkadaşlarla epey tartışmalıymış. İnci Roj’a
şunu söylüyorum; o bahsettiğim ideolojik dört
konuda (Cinsiyetçilik, milliyetçilik, bilimcilik,
dincilik) geniş bir araştırma-inceleme yapabilir.
Önceki mektuplarını da düzelterek
kitaplaştırmasını öneriyorum. Latif Sönmez,
Adıyaman Cezaevinden. İyi, yoğunlaşmasına devam
edebilir. Erzurum cezaevinden bir mektup var.
Hepsine selamlarımı söylüyorum. Kandıra
cezaevinden mektup var, selamlarımı söylüyorum.
Bakırköy cezaevinden Gönül Erdoğan’ın bir
mektubu var. Bunlar 21 kişilik bir gruplar.
Hepsine özel selamlarımı söylüyorum. Daha önce
bu cezaevinden bir arkadaş mektup göndermişti.
Bir de Cibranlı Halit Bey’in torunu Mesil
Demiralp. Tekirdağ cezaevinden Faik Taç, bir
başka cezaevinden Mahmut Aba , Mahsum
Kahraman’ın Adanmış’ın bir mektubunu aldım,
önemli buldum. Ailesinden üç kişi kaybetmiş,
yurtsever bir aile. Bunların hepsine selamlarımı
söylüyorum. Mektuplarınızı aldım. Önemli
buluyorum.
Bana
en son verilen kitap, Kavramlar Tarihi isimli
kitaptır. Başka kitap verilmedi. Yüksekova’daki
halkımıza, Hakkari’deki ve Van’daki halkımıza
ve Bitlis’teki halkımıza selamlarımı söylüyorum.
İyi
günler.
Herkese
selamlar.
23
Eylül 2009
|