|
Sağlığım
her zamanki gibi, farklı bir şey yok. Daha önce
anlattığım gibidir. Bu konuda değişen bir şey
yok. Tamam, o kadar önemli değil, bunun üzerinde
fazla durmayın. Ufak tefek bazı değişikler
yaptılar.
DTP'liler
Barış ve Demokrasi Partisine geçmelerini
biliyorum. Benim bu konuda kısa açıklamalarım
olacak. Bunlar anlamıyorlar mı? Bu parti kurma
meselesine bu kadar teknik, ucuz
yaklaşmamalıdırlar. Öyle küçük burjuva ukalalığı
yaparak ortalıkta dolaşıyorlar. Ancak buradan
şunu söylüyorum. Beni kandıramazsınız. Böyle
siyaset anlayışı olmaz. Ben çocuk değilim. Ben
ahlak adamıyım, ahlakım güçlüdür. Ben onur
savaşçısıyım. Benim ilişkilerimde ilkeler
esastır. Böyle ucuz siyaset yaparak en fazla
kendilerini kandırırlar. Ben bu tür şeylere
kanmam.
Bu
parti kurma meselesi patlak lastik meselesi
haline getiriliyor. Hani arabanın lastiği patlar
hemen yedeğiyle değiştirirsin, yola bu şekilde
devam edersin. Siyasete bu kadar teknik
yaklaşılmaması gerekir. Çok dar ele alınıyor bu
parti çalışmaları. Yeni bir partiyi böyle lastik
değiştirir gibi hemen kuramazsınız. Beş on
tanesini zaten kapattılar. Yine bunu da
kapatırlar. İşte Anayasa Mahkemesi olduğu yerde
duruyor, kapatacaklar, buna engel olabilecek
misiniz? Hayır. Defalarca söyledim bu meseleler
ciddi meselelerdir. Benim siyaset anlayışım
demokratik siyaset anlayışıdır. Siyaseti böyle
ele alacaksınız. Benim adıma bunlar her yerde
ciddi bir şekilde söylenmeli. Kendinize
güveniniz olacak ve yüksek sesle bu
söylediklerim anlatılmalı. Ben Abbas onlara da
söylemiştim.
Savunmalarımda yeterli ve detaylı bir şekilde
işlemiştim, niye anlamıyorlar. Siyasetin
demokratikleştirilmesi ve içinin doldurulması
gerekmektedir. Yoksa mesele şekil meselesi
değildir. Yine söylüyorum, bu meseleye patlak
lastik meselesi gibi yaklaşılamaz. Bunlar
yedeğimiz var, hazır diyorlar. Bu, patlamış
lastiği yedeğiyle değiştirmek gibi değildir. Bir
parti kapatmaya bu kadar basit bir yorum ve
bakış açısıyla bakılamaz. Bu nedenle onları
uyarıyorum. Mesele teknik bir mesele değil,
anlayış meselesidir. Görüyorsunuz Anayasa
Mahkemesi tüm partileri kapattı, sanırım bu
beşinci veya altıncısıdır, bunu anlamak lazım.
Böyle aç kapatla olmaz, siyaset böyle
yürütülemez. Bu sorun yüzyılların sorunudur.
Anadolu ve Kürdistan insanı aç, sefil, işsiz
bırakılmış bir durumda. Bu sorunun
çözülememesinden dolayı maddi ve manevi devasa
kayıplar var. Bunlar görülmeden, anlaşılmadan
siyaset yapılamaz.
Ben
burada tespitler yapıyorum, öyle iddia edildiği
gibi talimat vermiyorum. Benim görüşlerim,
söylediklerim talimat gibi değil de uygun bir
dilde verilmeli. Benim buradaki önderliğim,
sosyolojik önderliktir. Burada siyasi-pratik
önderlik yapacak koşullarım da yoktur. Buradan
bunu yapmaya çalışmak ahlaki de değildir.
Görüyorsunuz, bu koşullarda talimat veremem, bu
mümkün de değildir, ancak sosyolojik önderliktir
benim yaptığım. Hem bu önderlik tarzı sadece
bugün için geçerli değildir, bu önderlik yüz yıl
sonra da, bin yıl sonra da etkisini sürdürür,
etkisini sürdürecek bir önderliktir.
Sönmez
Köksal, Öcalan "kollektif hak istiyoruz" derse
bu iş bitmez, savaş 25 yıl daha devam eder
diyor. "kollektif haklar istemeyin" demek ne
demek. İki insanın yan yana gelmesi bile bir
kollektivizmdir. Bunlar hiç anlamıyorlar mı, ne
zannediyorlar kendilerini. Bu mesele, bir
toplumun meselesidir. Toplum dediğiniz şey de
kollektif bir oluşumdur. Savaş 25 yıl daha
sürecekmiş diyor Sönmez Köksal. Bunları
tanımazsanız isterse elli yıl, beş yüz yıl, bin
yıl sürsün, kollektif hakları tanımazsanız
sürer. Bunların söyledikleri ciddiye alınamaz.
Kürtler kollektif haklarından vazgeçmez,
gerekirse bu savaş elli sene de beş yüz sene de
sürer. Biz bu haklarımızdan vazgeçmeyiz. Sen
benim dilimi yasaklıyorsun, dilimi! İnsanlar
kendi çocuklarını kendi kültürleriyle kendi
dilleriyle yetiştiremiyorlar. İşte sizin,
hepinizin aileleri var, çocukları var. Kendi
çocuklarınızı kendi kültürünüzle, kendi
dilinizle yetiştiremiyorsunuz. Bu çok korkunç ve
kabul edilemez bir yaklaşımdır. Binlerce insan
şehit düştü, yaşamlarını yitirdi, hala
insanların kanı akıyor, binlerce insan
tutuklandı, bunlar bireysel haklar için midir?!
Bu bir de müsteşardır, bu konuları bilmiyor, ama
ben müsteşarın ne olduğunu biliyorum. Bu
ciddiyetsiz bir yaklaşımdır. O önce kollektif ve
bireysel hakkın ne olduğunu öğrensin, anlasın.
Kollektivizmin ne olduğunu biliyor mu? İki
kişinin bir araya gelmesiyle bile kollektivizm
olur. Toplum bireylerden oluşur. Toplum olmadan
bireylerin tek tek hiç bir anlamı kalmaz. Ancak
toplumu olan bireylerin anlamı vardır. Toplum
söz konusuysa ve varsa bunların kollektif
hakları da vardır. Bir toplum için bireysel
haklardan bahsedilemez, toplumun ancak kollektif
hakları olur. Bu husus bu şekilde böyle
bilinmelidir. Toplum bireysiz, birey de
toplumsuz olmaz. Toplumun kendi doğal yapısı
kollektiftir. Biliyorsunuz kollektif-bireysel
haklar tartışması daha çok İsrail'de yapılan bir
tartışmadır. Ben daha önce savunmalarımda bu
toplum meselesine değinmiştim. Doğal toplumlar
diye tanımlamıştım. Kollektivizm bu doğal
toplumların kendisidir, toplumun doğallığıdır,
doğal halidir. Bunu nasıl inkâr edelim, bundan
nasıl vazgeçelim? Kollektif ve bireysel haklar
bir bütündür, bir birini tamamlar. Bireysel ve
kollektif haklar bir madalyonun iki yüzü
gibidir. Bir madalyonun bile iki yüzü vardır. Bu
saatin saat olabilmesi için ön yüzü nasıl olması
gerekiyorsa arka tarafının da olması gerekir.
Hiç bir şeyi tek yönlü düşünemezsiniz.
Birbirleri için var, birbirlerini tamamlarlar.
Beni
ve ne düşündüğüm bunlara anlaşılır bir dille
anlatılmalı. Burada görev avukatlarıma düşüyor,
görevlerini iyi yapmalıdırlar. Bunlar iyi
anlatılmalı. Onlara söylemek lazım, beni doğru
anlasınlar, bakın beni yanlış anlatıyorlar diye
her gün insanlar ölüyor.
M.Ali
Birand, geçen haftaki açıklamam üzerine artık
top AKP de diyormuş. Başka kim ne diyor? Derya
Sazak ne diyor? Milletvekilerinin meclise geri
dönmesini sağlamanın yeni bir fırsat
doğurduğunu, burada gücümüzün de ortaya
çıktığını o da bundan sonra işin AKP'ye
düştüğünü söylüyormuş. Bazıları benim eski
gücüme kavuştuğumu belirtiyormuş. Ben eskiden de
güçlüydüm.
Evet,
bundan sonra top AKP'dedir tabi ki. Doğrudur.
Bundan sonra ne yapılacaksa, hangi adımlar
atılacaksa AKP bunu yapmalıdır, söylemelidir.
AKP'de iki eğilim vardır; samimi demokrat kesim,
işte Bülent Arınç gibi. Bülent Arınç meselesini
biliyorsunuz, suikast girişimleri olduğu
söyleniyor. Tabi ben de bunu dinlediğimde
üzerinde bayağı düşündüm, anlamaya çalıştım.
Başbakan yardımcısıdır. Başbakan yardımcısının
başını getirilmeye çalışılana bakın. Onu
bekleyen tehlikeleri görün. Bülent Arınç AKP
içinde daha ılımlı, demokrat birine benziyor.
Daha sağduyulu, diyaloğa açık, dürüst,
söyledikleriyle duruşu arasında tutarlı ve
demokrat hissi yaratıyor bende. En azından böyle
görünüyor. Tabi bu sadece bir his. İşte
çevresini kuşatıyorlar. Bu kuşatmadan sonra
artık Bülent Arınç konuşamayacak, göreceksiniz
Başbakan da ona sahip çıkamayacak. Görüyorsunuz
çevresini sarıp tehdit ediyorlar. Bu durumda
öldürmelerine de gerek yok, gerekli mesaj
veriliyor zaten. Biliyorsunuz bu bir devlet
geleneğidir, susturmak istiyorlar. Bu mesaj
onlaradır. Bu kesimin susması için bu kafi
gelecek. Bu mesajla daha fazla adım atamazlar.
Bu durumu MGK'ya getireceğini söylüyor, getirsen
ne olur ki, neyi çözeceksin? İşte AKP'nin
getirdiği sistem böyle bir sistemdir. Yedi
yıldır geldikleri nokta burasıdır.
İşte
bir başka örnek vereyim size. Yarbay Ali
Tatar'ın intihar haberini öğrendim. Bu intihar
üzerinde düşündüm, yoğunlaştım. Bu intiharı iyi
anlamak gerekiyor. Cenazesinde yumruklar sıkılı
bir şekilde bağırıyorlar. Bir cenazeye
sahipleniş, böyle yumruklar sıkılı bir şekilde,
bağırarak, ayakları yere vurarak, cenazenin
yanında beklemekle olmaz. Cenazeye katılmakla
ayıbınızı örtemezsiniz. Yine görüyorsunuz
komutanlar cenazeye geliyor. Silah arkadaşını
sahipleniş sadece onun cenazesine katılarak
olmaz. Böylesi bir intiharı iyi anlamak gerekir.
Anlamlıdır ve mertçe bir eylemdir. İntihara
üzülmek veya cenazesine katılmakla olmaz,
intihara neden olan sebepleri ortadan
kaldırmakla olur. İntiharın ideolojik sebebine
bakmak lazım, Ergenekon diyorlar, bunu Ergenekon
gerekçesiyle geçiştiremezsiniz.
Biliyorsunuz
Yarbay Ali Tatar alevidir kendisi. Alevileri
tanırım, vefakar ve çok çekmiş insanlardır,
iyiniyetlidirler. Onların yaşadıkları yerleri
gezdim dolaştım. Aleviliği biraz da İslamın
demokratik yorumu gibi değerlendiriyorum. Daha
önceleri de belirtmiştim. Demokratik alevi
çalışmalarının yürütülmesi gerektiğini
söylemiştim.
Demokratik
İslam kültürü çalışmaları geliştirilebilir. Ali
Bulaç gibileri bu çalışmalar içinde yer
alabilirler. AKP içinde demokrat, bu sorunun
çözülmesini isteyen kesimler var. AKP komple
olumsuzdur demiyorum. Ancak soruna klasik
yaklaşan, sorunun çözümünü istemeyen faşist
zihniyetli kesimler de var AKP'nin içinde.
Kürşat Tüzmen gibileri böyledir. Tabi tasfiye
deniliyor. AKP'nin buradaki amacı Kürtlerin
Türkiye' deki demokratik zeminde olmayan illegal
güçlerini, PKK'yi tasfiye edip, demokratik
zeminde olan legal güçleri de hizaya çekme,
kendi çizgisine getirmedir. Bunun aktörleri, suç
ortakları kimdir, ben size sayayım. Bunun içinde
İngiltere var, Amerika var, AB var, Irak Güney
liderliği var, defalarca anlattım. İşte sözde
kardeş olan Ferhatlarla da sahte liderlik
kurdurup, PKK'yi sıkıştırıp, istedikleri projeyi
gerçekleştirmeye çalışacaklar.
AKP İslamı kullanarak, İslamı öne sürerek bir
şeyler yaptıklarını söylüyorlar. Aslında
yaptıkları bir şey de yoktur. AKP'nin
İslamcılığı Muaviye İslamcılığıdır, karşı
İslamdır. İslam Toplumları Tarihi'ni 1.Cildini
okuyorum. İkinci cildi de getirilebilir. Bu
İslam tarihi konusunda muazzam bir bilgiye
sahibim. İslamiyet nedir, ben size anlatayım.
Benim adıma Öcalan anlattı denilir. Aynen şöyle
diyorum. AKP'li milletvekillerine açık
mektubumdur:
Sizin
yaptığınız Muaviye İslamcılığıdır. Biliyorsunuz
Muaviye Ebu Süfyan'ın oğludur. Hz. Muhammed
Mekke'ye gelmeden bunların hiç biri müslüman
değildi ve kendi aristokrat sınıfı içinde
yaşamlarını sürdürüyorlardı. Hicretle birlikte
bunların hepsi müslüman olup Hz. Muhammed'in
yanında olduklarını belirttiler. Ancak Veda
Hutbesi'nden sonra Hz. Muhammed'in öldüğü gün ya
da birkaç gün sonra tekrar kendi aristokrat
sınıflarına, yaşamlarına geri döndüler. Ondan
sonra da İslamiyete yaptıkları ortada.
İslamiyeti getirdikleri durum ortada. Önce Hz.
Ali'yi sonra Ebu Süfyan oğlu Muaviye döneminde
Hz. Hüseyin'i Kerbala'da katlettiler. Kendi
içlerindeki bu temiz geleneği ortadan
kaldırdılar ve bunu İslamiyet adına yaptılar. O
Zağroslarda yaşayan Ezidiler vardı. Şimdi
sayıları oldukça azdır. Onlardan binlerce erkek
öldürmüşlerdi, yine onbinlerce kadınlarını
kızlarını alıp haremlere kapattılar. İşte bu
Muaviye İslamcılığıdır. Şimdi AKP'nin yaptığı da
budur. AKP'nin yaptığı Muaviye İslamcılığıdır.
AKP'nin müslümanlığı gerçek müslümanlık
değildir. Bu böyle bilinmelidir. Bunlar
İslamiyeti temsil etmiyorlar, sadece
kullanıyorlar.
Hz.
Muhammed döneminde Medine daha demokrat ve
samimi müslümanlardan oluşuyordu. Hz. Muhammed
Medine'den Mekke'ye Veda Hutbesi'ni okumaya
gidecekti. Mekke'de bulunanlar Hz. Muhammed'in
Mekke'ye geleceğini duyduklarında gerçekte İslam
dinine inanmadıkları halde İslam dinine
inandıklarını ve müslümanlığı kabul ettiklerini
söylüyorlar, bu şekilde davranıyorlar. Hz.
Muhammed Mekke'de Veda Hutbesini okuduktan sonra
bunlar hemen aynı gün veya birkaç gün sonra da
hepsi tekrar eski saltanatlarına geri döndüler.
AKP islamcılığı da bunların devamı olan iktidar
İslamcılığıdır. Biliyorsunuz İran'da geçenlerde
ölen Muntazari vardı. Kendisi yaşamı boyunca hep
iktidardan uzak durdu ve iktidarla arasına belli
bir mesafe koydu. Ayetullah Ali Hameney ve Ahmed-i
Necat anlayışına karşı biriydi. Bu yönüyle
iktidarla olan ilişkisi boyutuyla onun
anlayışını kendi anlayışıma oldukça yakın
buluyorum.
Türkiye'de
herkes Kürt sorunu vardır diyor, Kürt sorunu
yoktur diyen yoktur. AKP de Kürt sorunu vardır
diyor. Madem Kürt sorunu vardır diyorsan neden
sorunu çözmüyorsun? Kim senin elini tutmuş?
Çünkü ip başkalarının elinde. Sorunu sadece
senin önüne koymuşlar. Sen bir yerlerden icazet
bekliyorsun. Böyle iki yüzlülük ve
samimiyetsizlik olur mu? Çözme diyorlar sen de
çözemiyorsun. Bunu böyle anlamak gerekir.
Bu
mesele ciddi bir meseledir. Ben gerilla ve asker
kaybının acısının ne olduğunu bilirim. Dökülen
her damla kanının acısını en çok yaşayanım,
derinden hissedenim. Hala her gün insanların
hayatını kaybettiği, ölümlerine sebep olan bir
meseledir. Binlerce insan öldü, binlercesi 17
bin insan faili meçhule kurban gitti.
Avukatların da bu faili meçhulleri iyi anlaması
gerekir. Bunları anlamazsanız, bunların
avukatlığını da yapamazsınız. Bu tür davalara
giriyorsunuz herhalde, bu davaların da
avukatlığını yapıyorsunuzdur. İyi anlamak
zorundasınız bu yaşananları. İyi anlamazsanız
iyi avukatlık yapamazsınız, iyi savunma
yapamazsınız. O yüzden diyorum ucuz siyaset
yapamazsınız. İşte ben bu nedenle siyaset
akademisi kurulmasını ısrarla istiyorum. Fakat
hala bu konuda bir gelişme yok. AKP benim
söylediklerimi alıp kendine göre uyguluyor, bir
sürü siyaset akademisi kuruyor, biz de hala bu
yönde ciddi bir çalışma yok. İşte siyaset
akademisi kurulup burada tartışılmazsa, 17 bin
faili meçhul olayın gerçek sebebi anlaşılamaz.
Hala insanların hayatını kaybettiği böylesi can
alıcı bir meseleye sığ ve ucuz yaklaşamazsınız.
Bütün bu manevi kayıpların yanında maddi
kayıplar da var. Yüzmilyarlarca dolar harcandı,
harcanıyor. Bu ne demektir? Bu, Anadolu insanın
açlığı, sefaleti demektir. İşsizliğin çığ gibi
büyümesi demektir. Bütün bu ciddi sorunların
çözülmesi için meseleye ciddi ve derinlikli
yaklaşılmalıdır. İspanya örneği veriyorlar ancak
İspanya biliyorsunuz kendi içerisinde
sorunlarını haletti, demokratik çözümlerini
gerçekleştirdi. Ancak sonradan kapitalizme
kaydı. Onlar iç sorunlarını çözmeyi başardı. Biz
de kendimize özgü bu sorunu çözmek zorundayız.
İspanya, Avrupa kapitalizmine göre çözdü, biz
ise Anadolu'ya has bir çözüm geliştirmek
zorundayız. Avrupa kapitalizmi yerine Anadoluya
has bir çözüm öneriyoruz.
Geçen
gün radyodan da dinledim, siz de
biliyorsunuzdur. Brezilya'da Hakikat Komisyonu
kurulmuş. 1964-85 askeri rejimi dönemindeki
insan hak ve ihlallerine ve işkencelere ilişkin
çalışmalar yürütecekmiş. Eski kontra gerilla
faaliyetlerini de araştıracakmış. Onlar bile
beni duyuyorlar ama Türkiye'de beni duymazlıktan
geliyorlar. Türkiye için ben şunları belirttim,
tekrar belirtiyorum. Madem sorunun çözülmesini
istiyorsunuz, Meclis bünyesinde bir Adalet ve
Hakikati Araştırma Komisyonu'nu kur, o zaman bak
sorun nasıl çözülür, neden kurmuyorsun, kim
engelliyor seni? O zaman bu komisyonu kurduktan
sonra bak ne terör kalır, ne şiddet kalır, ne
ayrılıkçılık kalır, ne de ayaklanma kalır.
Meclis bu sorunun çözüleceği bir zemindir.
Kurarsın komisyonu, herkesi dinlersin,gelirsin
burada benimle de görüşürsün. Görüşlerimi
alırsın, herkesi dinlersin, her tarafı dinlersin
sonra sorunu teşhis edip, çözüm yollarını
sıralarsın. Aslında bu işin çözümü bu kadar
basit. Bütün bunları yaptıktan sonra bak o zaman
kalıyor mu terör, bölücülük, ayrılıkçılık. Madem
sorunların çözümünün kalbi TBMM'dir, Meclistir
diyorsun yap o zaman kim tutuyor seni? Yok
talimat veriyor, yok beni bahane gösterip parti
kapatıyorsun. Sorunları böyle çözemezsin.
Sorunun çözümü için Meclisi adres gösteriyorsun,
demokratik çözüm zeminidir diyorsun, o zaman
Meclis bünyesinde kur Adalet ve Hakikati
Araştırma Komisyonunu. Bak ortada sorun kalır
mı? Ama yapamazsın, yaptırmazlar. Çünkü senin
ipin başkalarının elinde. Sana yaptırmazlar,
yapamazsın derler sen de yapamazsın. Bu
kadardır. Yine söylüyorum, benim önerim olarak
da açıklanabilir. Bir Adalet ve Hakikati
Araştırma Komisyonu'nun kurulması gerekiyor.
Bütün sorunlar bu komisyon aracılığıyla çözüme
kavuşturulabilir. Otuz kişilik böyle bir
komisyon kursunlar savaşın nasıl durduğunu o
zaman görecekler.
Ben
yine söylüyorum. Muhatap alınma diye bir derdim
ve sorunum yoktur. Yeter ki problem çözülsün.
Benim buradaki tavırlarım devleti, AKP'yi
deryalar kadar sıkıntılardan kurtardı. Ama sen
sorunun çözümüne el atmıyorsun, iki yüzlü
davranıyorsun. AKP'nin içindekilerinin bir
kısmı, Kürşat Tüzmen gibi MHP ve CHP de
çözümsüzlükte klasik yaklaşımlarda ısrar ediyor.
Bu geliştirilmeye çalışılan Türk ulusçuluğudur.
Bu ulusçuluk anlayışı Hitler ulusçuluğunun esin
kaynağıdır. Hitler ulusçuluğu bundan
beslenmiştir, Hitler faşizmi bunlardan ilham
almıştır. Yine Mussolini de böyledir. Bunların
Türk ulusçuluğunun Türkle de alakası yoktur,
ideolojiktir. MHP ve CHP gibiler böyle
düşünüyor, bu onların anlayışıdır, Baykal ve
Bahçelinin anlayışı böyledir.
Bizde
böyle bir anlayış yoktur; Ne Türk ne Kürt
ulusçuluğu. Böyle bir şey yok bizim
anlayışımızda. Daha önceleri de ifade ettim.
Kara Delik dedim. Geliştirilmeye çalışılan bu
Türkçülük anlayışı kara delik gibidir; bütün
kültürleri, dilleri yutar, kendi içinde bitirir
ancak kendisi de bunun içinde yok olur. Bunun
Türkle mürkle alakası da yoktur. Bu geliştirilen
yaklaşım ideolojik bir yaklaşımdır, bunun içinde
ideoloji vardır, yoksa Türklükle alakalı
değildir. Mümtazer Türköne'yi biliyorsunuz.
Kendisi milliyetçi gelenekten geliyor ve
milliyetçi olarak tanımlıyor kendisini. Ancak bu
Türkçülük anlayışını o da eleştiriyor. Bu
anlayıştaki tehlikeleri görüyor. Namık Kemal
Zeybek de bu anlayışı eleştiriyor. Yine
biliyorsunuz Nihal Atsız'ın oğlu Yağmur Atsız'ın
iki makalesini okudum. Diyor ki, diğer
kimlikleri, kültürleri reddeden Türkçülük
anlayışı bizi bitirir, bizi mahfeder. Bu anlayış
bizim için tehlikelidir. Bakın o bile bu
Türkçülük anlayışını reddediyor. Kendisi şu an
Türkiye'nin en önde gelen milliyetçisi olduğunu
söylüyor. Görüyorsunuz bu iddianın sahibi bir
insan bile bu Türkçülük anlayışını tehlikeli
görüyor ve reddediyor.
Anladım,
BDP'liler kongrelerini yaparlar, bu konuda
tartışma yürütürler. Ufuk Uras'ın yaklaşımı
nasıl, ne diyor? Ufuk Uras'ın yaklaşımı küçük
burjuva yaklaşımıdır. Olabilir bu sol parti
çalışmalarını yürütebilir, kendi tercihidir.
Ayrı bir sol parti çalışması yapılabilir ancak
seçimlerde istedikleri oyu alabilmeleri için
çatı partisi tarzında bir araya gelmeleri
gerekiyor, gelirler herhalde.
BDP'ye
ilişkin de şunları belirtebilirim. Geçen hafta
da burda anlattım, geniş yelpazede insanlar
olabilmelidir. Filiz Koçali gibi onlar da yeni
partide yer alabilirler. Geçmişte kıyıda köşede
kalmış, küsmüş insanlar da yeni partiye dahil
edilebilir. Ancak bunu söylerken böyle şu ağır
top bu ağır top gelsin demiyorum. Benim siyaset
anlayışım böyle değildir, bireylere dayanmaz.
Bir de hep takip ediyorum sivri çıkışlar
yaptılar. Yeni partide böyle sivri çıkışlar
yapacaklarına Türkiye'nin ortak sorunlarına
vurgu yapabilmelidirler. O kadar insan ölüyor,
bununla birlikte açlık, sefalet, işsizlik
gelişiyor. Devasa çığ gibi büyüyen ortak
sorunlar çıkıyor. Hayret o kadar takip ettim,
bir tane milletvekili bugüne kadar çıkıp Meclis
kürsüsünde bu duyarlılıkta bir konuşma yapmadı.
Bunu yaparlarsa, bu yönde hareket ederlerse daha
ikna edici olabilirler. Yeni partide DTP'ye
yakıştırılan milliyetçi ve Kürtçü eleştirilerden
kurtulabilmelidir. Meseleyi iyi ve altı
doldurulmuş cümlelerle dile getirenler görev
alabilmelidir. DTP'liler de demokratik siyaset
yapamadı, parlamento zeminini iyi
kullanamadılar. Meclis demokratik siyasetin ve
çözümün en uygun yeridir. Her gün Meclis
kürsüsüne çıkılmalıydı, çatır çatır
konuşulmalıydı, çözüm önerileri getirilmeliydi.
Siyaset ancak böyle yapılır. Ben buna çok
üzülüyorum, Meclis'te böyle sesizlik olur mu?
Eş
başkanlık için acele edilmemesi gerekiyor. Biraz
daha tartışılabilir bu hususlar. Kendi
Kongre'lerini yaygın bir şekilde yaparlar. Ancak
bu konuda şunu belirtebilirim. Benim bahsettiğim
demokratik önderliktir. Demokratik önderliği
geliştirebilmeleri gerekiyor. Benim önderlik
anlayışım demokratik önderliktir. Demokratik
önderlik halka dayanan, halkla birlikte
yürütülen, halkın geliştirdiği önderliktir.
Halkla birlikte yürür ve halkla birlikte vardır.
Yeni partide bu tarz bir önderlik
yapılabilinmelidir.
Ahmet
Türk çalışmalarına devam edebilir. Ahmet Türk
akil adamlar gibi çalışmalarda görev alabilir.
Hatta bu yeni dönemde yapacağı çalışmalar
Meclis'te yaptığı çalışmalardan daha anlamlı
çalışmalar olabilir. Ahmet Türk, Ahmet Altan ve
Hak-Par Genel Başkanı Bayram Bozyel'e
selamlarımı iletiyorum.
Aysel
ne yapıyor? Aysel de kendini sivil toplum
çalışmalarına katabilir, buralarda yer alabilir,
çalışmalarına devam edebilir, selamlarımı
söylüyorum. Zaten Ahmet Türk ve kendisinin
milletvekilliği bitmemiştir. Hala devam ediyor.
Onlar hala halkın vekilidirler, öyledir. Bu
bilinçle çalışmalarını yürütmeleri gerekiyor.
Anayasa Mahkemesi kararı belki onlar için daha
hayırlı sonuçlar doğurur. Bunu
değerlendirsinler. Ahmet Türk, Hatip onların
DTK'sına da katılabilir, orada da çalışmalarını
yürütebilir. DTK bir sivil toplum
organizasyonudur, bu temelde çalışabilir, zaten
Dernekler Kanunu'nda da bu konuda düzenlemeler
vardır. Bundan yararlanılabilir. DTK kendini
sivil toplum örgütü niteliğinde işletebilir.
Yüksel Genç, DTK'nin eş başkanı olmuştu değil
mi? Ben de bu vesileyle Hatip Dicle ve Yüksel
Genç'e özel selamlarımı iletiyorum. Anayasa
Mahkemesi'nin kararından sonra siyaset yasağı
getirilen Belediye Başkanları içinde önemli
isimler var mı? Selim Sadak'a özel selamımı
söylüyorum.
Emine
Ayna için bilemiyorum, çok üzerine gidildi,
fazla yıprandı. Şahin mahin deyip
sıkıştırıyorlar sanırım, oldukça yıpratıldı
gibi. Bilemiyorum kendisinin daha fazla
yıpratılmasına izin vermeyebilir. Biraz
dinlenebilir, geri durabilir biraz ancak bana
göre bu konuda kendisi karar vermelidir,
kendisiyle ilgili bu hususu kendisi daha iyi
bilir.Meclise dönüş önerime itirazlar oldu mu?
Meclis,
sorunların tartışıldığı ve çözüldüğü bir
zemindir. Demokratik siyasete ve bunun
mücadelesine inanmaları gerekiyor. Öyle
Meclisten gitmeleri kendilerinin alacağı bir
çıkma kararıyla değil ancak kovulduklarında
olur. Meclis'ten gidişleri bu şekilde olmalıdır.
Yani Meclis zemininde kendilerine siyaset
olanağı tanınmadığında olur. Yine tüm yükü bana
bıraktılar. Ben böyle bir öneri getirmeseydim
milletvekilleri ve Ahmet Türk Ankara'da
kalamazdı, Ankara'yı terketmek durumunda
kalırlardı, ben onları kurtardım.
Çözüm
demokratik mücadeledir. Demokratik mücadeleye
inanmak gerekiyor. Demokratik mücadeleye
inanmadıkları için başarılı olamıyorlar.
Mecliste de başarılı olamıyorlar. Bunlar
demokratik mücadeleye inansalar, bu tarzla
soruna yaklaşsalar arkasından strateji gelir,
stratejilerini o zaman belirleyebilirler.
Radyodan
dinledim. KCK'den bahsediyor. KCK'nin
konfederalizmi öngördüğünü, savunduğunu
söylüyor. Hayır, böyle değildir. Benim çözüm
önerim KCK sistemidir. KCK sisteminde devlet
olduğu gibi kalır, devlete karışmaz, devletle
sorunu yoktur. Üniterlikle sorunu yoktur,
üniterliğe karışmaz, üniterliği tartışmaz. KCK
sisteminde sınırlarla uğraşma yoktur. Türkiye'de
mevcut sınırlar içinde sınırlara dokunmadan
Türklerle Kürtlerin demokratik birlik anlamında
konfederal birliği vardır, demokratik
konfederalizmi vardır. Anadolu ile
Mezopotamya'nın demokratik konfederal birliği
vardır. Burada sınırlarla oynama yoktur. Ancak
devlet KCK'yi suç saydı, KCK'ye operasyonlar
yaptı. Devlet KCK'yi suç sayarsa Avrupadakiler
de, Kandildekiler de, Maxmurdakiler de dönmez.
Maxmur için de yine şunları söyleyebilirim.
Maxmur bir KCK birimidir. Maxmur'un üç kırmızı
çizgisi vardır. Meclisi, yürütmesi ve öz
savunması vardır. Bunlar tanındığında, kabul
edildiğinde Maxmur gelir. Maxmur'un gelişi de
kollektif olur, bu gelişin adı da kollektif
geliş olur. Daha önce de belirttim Cudi'nin
eteklerinde bu temelde gelerek yerleşim yeri
kurarlar. Yoksa bir tek kişi gelmez. Yine
Avrupa'dan grupların gelip gelmeyeceği buna KCK
sistemini tanımaya bağlıdır. Ancak gelip
gelmeyecekleri yönünde kararlarını kendileri
verirler, ben buna karışmam. Ancak benim muhatap
olmam isteniyorsa sorunun çözümünde özne olmam
isteniyorsa önümün açılması gerekiyor. Çok
önemli garantiler verilirse ben buradan gidip
arkadaşlarla tartışırım, duruma el koyarım.
Gidip arkadaşlara devlet şunu şunu söylüyor, bu
konuları gidip kendileriyle tartışırım ona göre
çözüm yönünde adım atılır.
Tokat-Reşadiye
konusunda bir gelişme, netleşme var mı? PKK için
de şunları söyleyebilirim. PKK'de otonom gruplar
vardır. Her birimin otonomu vardır. Bu otonom
gruplar 24 saat dağdalar, o koşullarda
yaşıyorlar, sürekli takip altındadırlar. Her
yerde ölümle çevrelenmişler ve her en öldürülme
tehlikesi ile yaşıyorlar. PKK içerisinde
yarı-otonom gruplar vardır. Bunların içinde
bulundukları koşullardan dolayı kendi
kendilerini konumlandırıyorlar ve kendi
kararlarını kendileri vermek ve kendilerini
savunmak durumundadırlar. Bu nedenle ne Murat
Karayılan'dan ne benden ne de Kandil'den emir
alma koşulları yoktur. Ben PKK'lilere talimat
vermedim, vermem, kendi insiyatifleridir. Ben
kimseye benim için şunu yapın, fiziksel olarak
kendinizi yıpratın demem, diyemem de, bulunduğum
konuma da uygun değildir. Kendi insiyatifleridir.
Benim
burada onlara bu koşullarda talimat verme
durumum olamaz. Ancak ne olur, bir çözüm iradesi
gelişir, bazı adımlar atılır, benim de burada
rol almam istenir, muhatap olmam istenirse, önüm
açılar, ben de giderim, derim ki arkadaşlar
böyle böyle şeyler var, derim, tartışırız,
sorunun çözümü için bir karara varırız. Ancak
çözüme böyle etkim olur. Bu koşullarda
söyleyeceklerim tespitten ibarettir. PKK
yarı-otonomdur. Kendileri ne yapacaklarına
kendileri karar verirler. Kendileri kendi
koşullarını daha iyi bilirler. Alacakları her
türlü kararı kendi koşullarına göre alırlar.
Attıkları her adımın hesabını verecek durumda
olmalılar. Tamam biliyorum bana değer
veriyorlar, anlam biçiyorlar ancak attıkları,
atacakları adımları bana bağlamamalılar.
Kendileri için yapmalılar. Kendi kararlarını
kendileri temellendirirler. Daha önce de
belirttim, bizim en temel sorunumuz
ontolojiktir. Ontoloji yani varlık sorunudur.
Bizim sorunumuz varolma sorunudur. Biz varolma
mücadelesi yürütüyoruz. Mücadelemizin bu yönü
görülmelidir ve bu eksende yaklaşılmalıdır.
Bölgede
ne var? Hala eylemler devam ediyor mu?
Benimle
de konuştular, televizyon vermeyeceklerini
söylediler. Daha önce Ceza ve Tevkif işleri
Genel Müdürü de bana uslu durmamı söyledi. Beni
bir televizyon ile kandıracaklarını sanıyorlar.
Ben bir televizyon ile kandırılacak değilim.
Bana tasfiye kanadında olursan televizyonu
veririz, mahiyetinde bir şeyler söylendi. Ben
asla kendimi kullandırtmam, hiç kimse beni
kullanamaz. Benim değerlere bağlılığım
sonsuzdur. On yıldır televizyon vermemişler.
Bundan sonra hiç vermezlerse de bana hiç bir şey
olmaz, hiç bir şey kaybetmem. Kimse aksi
davranışı benden beklemesin. "Ben çocuk değilim,
beni kandıramazsınız" dedim onlara. Bana öyle
sıradan da yaklaşamazsınız dedim. Hatta beni
burada öldürebilirsiniz de, bundan da
korkmuyorum dedim. Düşünün nasıl bir zihniyet ki
on yıldır televizyon gibi küçük bir hakkı çok
görüyor. Bazen hayret ediyorum, nasıl bir
zihniyettir diye. Burada bazı iyileştirmeleri de
pazarlık konusu yapıyorlar, ben bu pazarlığa
gelmem. Ben onlardan televizyon falan da
istemiyorum, vermesinler de. Düşünün bana burada
teslim oldu diyorlar. Benimle aynı cezayı
alanlar, ağırlaştırılmış müebbet hapis alanlar
direndiklerini söyledikleri insanlara televizyon
veriyorlar bana vermiyorlar. Bu konuda çifte
standart var. Türkiye'de benimle aynı cezayı
almış binlerce insan var ama bir tek bana bu
konuda bu şekilde davranılıyor. Bütün Türkiye'de
bir tek bana televizyon verilmiyor. Bu durum çok
iyi anlaşılmalıdır, başka yorumlara gerek
yoktur. Bazıları benim devletle işbirliği
yaptığımı söylüyorlar, devletle işbirliği
yapanların koşulları böyle mi olur? Ben bir
insanın hayata kalabileceği şeyler istedim,
bunlar da rahat nefes ve hava almaktır. Kendim
için başka bir şey istemedim. Öcalan kendini
kurtarmaya çalışıyor diyen o alçaklara bu
söylenmeli. Ben sadece yaşamak için hava, rahat
nefes almak istedim, bu da herkesin en doğal
hakkıdır. Kendim için başka bir şey istemedim.
Benim felsefem budur, sadece hava olsun, insan
her türlü yaşar, ben de yaşıyorum burada. Yine
diyorum beni burada öldürebilirsiniz, bundan da
hiç çekinmiyorum, bana uslu dur, konuşma
diyorlar, ben nasıl konuşmam, bir insan
konuşmadan nasıl yaşar? Benim felsefemde
konuşmak, fikir beyan etmek, tespitlerde
bulunmak hem hak hem ödevdir. Burada bana
uygulanan uzun süreye yayılan bir ölümdür. Nasıl
ki idam edilen bir kişi üç dakikada ölür, bana
uygulanan yöntem iste üç dakikalık idamı üç yıla
yaymadır. Burada üç dakikalık ölümü yıllara
yayıp gerçekleştirmek istiyorlar.
Adalet
Bakanlığı'ndan da geldiler bir şeyler yaptılar.
Böyle burdan bir pencere açtılar, dayanıp nefes
alıyorum, hepsi bu.
Beşir
Atalay'ın katıldığı üçlü mekanizma
toplantısından haberim oldu. Dün diğer
hücredekilerle bir görüşme yaptım.
İngiliz
Parlamentosu'nda 25 parlamenter PKK'nin terör
listesinden çıkarılması yönündeki önerge İngiliz
Parlamentosu'na mı verilmiş?
İstanbul'daki
kadınlara selamlarımı iletiyorum. Yine
cezaevlerinden gelen mektuplar var. Hepsine özel
selamlarımı gönderiyorum. Ancak her cezaevinden
iki-üç tane kart gelirse daha iyi olur ve her
cezaevinden gelmiş olur. Şimdi elimdeki gibi
otuz kartın hemen hemen hepsi Tekirdağ
cezaevinden gelmiş. Her cezaevinden iki-üç tane
gönderilirse daha iyi olur. Diyarbakır, Siirt,
Batman, Bakırköy, Midyat cezaevlerinden gelen
mektuplar var. Midyad cezaevinden Şadiye Manap
ve İnci Roj tartışmalarını devam ettirsinler ama
karşılıklı kırıcı ve sert olmasınlar, tartışmayı
bu noktaya çekmesinler, bu noktada anlaşsınlar.
Hatta onlar için şu önerim olacak, bu
tartışmalarını kitaplaştırabilirler. Kitap
haline getirip diyaloglarını böyle
yansıtabilirler. Bakırköy cezaevinden Mesil
Demiralp'in mektubu var. Ona selamlarımı
gönderiyorum. Batman cezaevinden ismini
hatırlayamadığım Çinko soyadlı birisinin
mektubu var. Cezaevlerine genel olarak şunları
söyleyebilirim, yoğunlaşmaları iyidir, doğru
yoldadırlar, hepsine özel selamlarımı
iletiyorum.
Yine
yılbaşı vesilesiyle bütün halkımızın ve
Ezidilerin, özellikle Hıristiyanların yılbaşını
kutluyorum. Daha önceki mesajlarımdan da
derleyip güzel bir şekilde içi dolu bir yılbaşı
mesajı benim adıma yayınlanırsa iyi olur.
Görüşememe, yılbaşında gelememe, yetiştirememe
ihtimaline binaen söylüyorum. Halkımıza, Siirt,
Diyarbakır'daki halkımıza selamlarımı
iletiyorum.
İyi
günler.
Herkese
selamlar.
23
Aralık 2009
|