![]() |
||||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||||
Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak
|
Güney Kürdistan’a bir heyetin gittiğinden ve ulusal konferans kararı aldıklarından bahsediliyor. KNK 11. Genel Kurulunun yapıldığı, başkanlığına İran Kürtlerinden Tahir Kemalizade’nin getirildiği belirtiliyor. Ayrıca KNK genel kuruluna hem M. Karayılan hem C. Bayık mesaj göndermişler. Karayılan, Ortadoğu'nun yeniden dizayn edilmekte olduğunu, Kürtlerin de bu süreçte yerini alabilmesi için dört parçada birlik olması gerektiğini belirtmiş. Kürt sorununun çözümü için bir fırsatın olduğunu, seçimlerden sonra Türkiye çözüm yönünde somut adım atmazsa yeni bir sürecin ve savaşın başlayacağını, devrimci halk savaşı sürecinin başlayacağını belirtmiş. C. Bayık da aynı şekilde Ortadoğu'nun yeniden dizayn edildiğini, bunun Kürtler için olumlu fırsatlar yarattığını, Kürt halkının ve örgütlerinin bu fırsatı iyi değerlendirmesi gerektiğini, başarılı olabilmek için dört parçada ve diasporada birlik olunması gerektiğini, bunun şu anda işaretleri olduğunu; ulusal konferansın yapılması için Güneydekilerle ortak karara varılması, Suriye'deki Kürtlerin birlikte hareket etme kararı alınmasının önemli olduğunu belirtmiş. Suriye’deki örgütler kendi aralarında bir çatı örgütü oluşturmuşlar mı? Antalya'daki toplantıda Kürtler var mı? Galiba Kürtleri dahil etmemişlerdir.
Amed il meclisinin demokratik özerkliği inşasını hızlandırması ve fiili olarak ikili hukuka uygun bir şekilde yaşama geçirilmesi konusunda çağrı yapmış. Bunun yaygınlaşmasından bahsediliyor. Bu daha çok kent merkezlerin de mi, köyler de mi yaygınlaşıyor? Ayrıca son zamanlarda meydana gelen çatışmalarda yaşamını yitiren HPG'lilerin cenazelerinin halk tarafından sahiplenilmesi bölgede, halkta büyük bir heyecan yaratmış olduğundan bahsediliyor. Bu Kastamonu'da Ilgaz Dağı'nda yaşamını yitiren HPG’li bir kişiydi, onun dışında var mıydı? Oradaki operasyonun sonucu ne oldu? Korucu kesimlerde de olumlu gelişmelerin yaşandığından bahsediliyor. Olabilir. Zaten bu savaştan en çok korucular etkilenmektedir. Savaş olması durumunda en çok zarar görecek olan da onlar, öne sürülenler de onlardır. Onlar üzerinden savaş yürütülmekte. Onlarla görüşmeler devam edebilir, onlara çağrılar yapılabilir. HPG ana karargah komutanı N. Sofi’nin de 1 Haziran 2004 çıkışının 8. yıldönümü vesilesiyle bir açıklaması olmuş. Kürt halkı ve özgürlük hareketi bugün de o gün olduğu gibi tarihi bir süreçle karşı karşıya olduğunu, gerillanın son kayıplarına ilişkin özellikle benim ve halkın eleştirilerini değerlendiklerini, dersler çıkaracaklarını belirtmiş. Bakacağız, göreceğiz. Bana selam gönderen Şırnak-İdil, Siirt halkına, İzmit ve İzmir’deki çalışanlara, yine Bingöl halkına selam gönderiyorum. Bingöl konusunda şunları söylüyorum: Bingöl konusunda daha önce hata yapıldı. Devlet bu hat üzerinde büyük bir oyun oynadı. Yerelliğe, lehçeye dayalı ayrımcılık politikasını yaşama geçirmeye çalıştı ve kısmen de başarılı oldu. Bingöl-Muş-Diyarbakır üçgeninde çok kirli şeyler yaşandı, devlet kirli politikaları hayata geçirmeye çalıştı. PKK içinde de Çürükkayalar bu politikaları uygulamaya çalıştı. Çürükkayalar -kardeş Süleyman da dahil- bu üçgende PKK'yi ele geçirmek için her türlü pisliği, tasfiyeyi gerçekleştirmeye çalıştılar. 1980'lerde bu Çürükkayalar, Aysel onlarla birlikte PKK'yi bölgede ele geçirme amacıyla hareket ediyorlardı. Bağlılıkları da sahteydi. “Bay Muhalif” kitabında da bizi yoğunca eleştiriyor. O bölgede devlet de JİTEM -gladio da diyebiliriz- tarzı yapılanmaları büyük oranda hayata geçirdi. Ancak buna karşılık bu bölgeden, Moskova'da kendi bedenini ateşe veren büyük bir kahramanımız, militanımız da var. Bunun gibi birçokları var. O dönem Moskova'da bizim yanımızda kalıyordu. İsmi Ahmet Yıldırım mıydı? Biz orada Tayhan diyorduk. Benim ve Kürtlerin o günkü durumuna karşı büyük bir cesaretle bedenini ateşe verdi. Böyle kişiler tarihsel kişiliklerdir. En az Mustafa Malçok kadar sahiplenilmeli, en iyi şekilde anılmalıdır. Bingöl'de anılmalıdır. Bingöl'de devletin geliştirmeye çalıştığı bu politikalar çok köklüdür. Aslında 1925'ten beri devam eden bir politikanın sonucudur. Özellikle Bingöl'de Zazalık-Kurmanclık gibi ayrıştırmalar hayata geçirilmeye çalışıldı. Ancak bu suni bir ayrımdır. Alevi-Sünni ayrımı gibi yapay bir ayrımdır. Halk bu gerçeği görüp uyanık olmalı ve demokratik birlik esasına dayalı birlikteliğini kurmalıdır. Bölgede birçok yerde operasyonlar devam ediyormuş. Bin civarında tutuklu varmış. Buna daha sonra değineceğim. Olumsuz gelişmeler olursa, bu sayı kat be kat artacaktır. Ezilenlerin Sosyalist Partisi yönetiminin selamlarını aldım. Batı'da demokratik örgütlenmeler için çalışmalar yaptıklarını ve bu çalışmalara devam edeceklerini, demokratik özerkliği de önemsediklerini belirtmişler. Ben de kendilerini selamlıyorum. Seçimlerden sonra buna ilişkin bir açıklama yapacağım. Çatı partisinin oluşturulması için açıklamalarda bulunacağım. Burada heyetle yaptığım görüşmelerde de bu konuları konuştuk. Devletin demokratik yolu kapatmaması için, en azından yarışın, mücadelenin demokratik zeminde kalması için devletin bunlara engel olmaması gerektiğini belirttim. Seçimlerden sonra bu konularda çalışmalar yapılabilir. Ancak bu çalışmalar yapılırken büyük, küçük örgüt fark etmez, tümü bu çalışmanın içine dahil edilmelidir.
Bana yönelik Zerdüşt olduğumuz yönünde propagandalar yapılıyor. Buna cevap vermek istiyorum. Sivil cuma namazlarına ilişkin eleştiri yapıyorlar. Bunlara cevap vereceğim. Ben kitaplarımda da belirtmiştim. Zerdüştlüğün İslamiyet üzerine etkileri olduğunu söylemiştim. Zerdüştlüğün birçok din üzerinde etkileri olmuştur. Biliyorsunuz, Hz. Muhammed'in cenazesi daha ortadayken ihtilaf başlıyor, ayrışma başlıyor. İktidar yanlısı, saltanat yanlısı İslam ile gerçek İslam-Medine İslamı arasında ayrışmalar, çatışmalar başlıyor. Daha Hz. Muhammed'in cenazesi yerdeyken, ki biliyorsunuz üç gün yerde kalıyor, kendini çok iyi gizleyen saltanat yanlısı Emevi anlayışı ile başını Hz. Ali'nin çektiği dürüst Müslümanlar arasında kavgalar başlıyor. Bu dönemde Emevi anlayışı kendisini çok iyi gizlemiştir. Hz. Muhammed'in çok sevdiği torunlarını, Hz Hüseyin'i çok vahşi bir şekilde katlettiler. O günden bu yana iktidar İslamı ile gerçek İslam arasında süregelen bir çatışma var. Bugünkü iktidar da iktidar İslamı geleneğinden geliyor. Gerçek İslam, Medine İslamıdır. Medine sözleşmesi diyoruz buna. Medine Sözleşmesi, Medine'de yaşayan tüm toplulukların, toplum birimlerinin üzerinde anlaştığı bir toplumsal sözleşmedir.
Medine İslamı, toplumsal sorunların tartışıldığı camileşmenin de ilk gerçekleştiği dönemdir. Medine İslamında toplumsal sorunlar camide tartışılıyor, zikrediliyor, dile getiriliyor ve çözüme kavuşturuluyor. “Zikir” kelimesi de buradan geliyor, biliyorsunuz “zikir” kelimesi konuşmaktır. Bunun dışındaki zikir yalandır, gerçek değildir, sahtekarlıktır. Hakkımda bu şekilde, Zerdüştlük üzerinden, din üzerinden propaganda yürütenler dinden anlamıyorlar. Dinde, İslam'da esas olan imandır. İbadet imandan sonra gelir. İman olmazsa ibadetin de bir kıymeti yoktur. Bu iktidar, bu propagandayı yapanlar sahte bir din anlayışına sahipler, sahip oldukları anlayış iktidar İslamı anlayışıdır.
Biliyorsunuz benim hakkımda propaganda yapanlar da Amerika'nın 70'lerde ortaya attığı Yeşil Kuşak projesinin ürünüdürler. Radikal İslamcılık -El-Kaide gibi- da Amerika'nın ortaya çıkardığı bir projedir. El-Kaide'nin başına da oyun getirdiler. El-Kaide liderinin öldürülmesi ya da öldürülme süsü verilmesi, cenazesinin bulunmaması bütün bunlar aslında bu oyunun parçasıdır. Bahsettiğim gibi Yeşil Kuşak projesinin ürünü. Ladin'in öldürülüp-öldürülmediği de belli değil. Radikal İslamcılık da ılımlı İslamcılık da ikisi de ABD'nin ürettiği, ortaya attığı İslam anlayışıdır. Bugünkü iktidar da Amerika'nın 1980'lerden itibaren Türkiye'ye dayattığı ılımlı İslam anlayışının ürünüdür. 12 Eylül darbesiyle Türkiye'ye “laik ulusalcılık yerine, milliyetçi İslamcı anlayışı koy” denildi. Ilımlı İslam bir proje olarak Türkiye'ye dayatıldı. Bugünkü iktidarın İslam anlayışı ABD'nin, kapitalizmin İslam anlayışıdır. Bugünkü iktidarın sahip olduğu İslam anlayışı, ABD'nin, kapitalizmin ürettiği İslam anlayışıdır. 12 Eylül'den sonra ortaya çıkan İslam anlayışında ABD'ye karşı olan unsurlar, gruplar vardı. Bu nedenle Saadet'i onları tasfiye ederek, içinden bugünkü iktidarı devşirdiler.
Bugünkü iktidar ABD kapitalizmiyle tam bir uyum içerisindedir. İktidar İslamı, Saltana İslamı anlayışını temsil etmektedir. Dinden imandan da yoksundur, din imanla da hiçbir alakaları yoktur. Bunların din anlayışı maskeli bir din anlayışıdır, şeklidir, usulidir, esasında iman yoktur. Esasında iman olmadığı için de, gerçek dini temsil etmediği için de aslında İslamın özünün de inkarıdır, reddidir. İmanla alakaları yok, ibadetleri de sahtedir. Benim gerek son savunmalarımda gerek kısmen burada dine, İslam'a getirdiğim yorumlardan AKP iktidarı son derece rahatsızlık duymaktadır. Büyük bir rahatsızlık duymaktadır. Ben onların sahte din anlayışını, iktidar İslam anlayışını ortaya çıkardığım için bana büyük öfke duyuyorlar. İşte ben maskelerini düşürdüğüm için bana karşı saldırganlaşıyor ve bana karşı propaganda yapıyorlar. Bu nedenle bana her yerden, planlı şekilde saldırıyorlar.
Halkımız bunların din anlayışını iyi anlamalıdır. Uyanık olmalı ve bu oyunlara gelmemelidir. Bunların gerçek dinle alakaları yoktur. Benim halkımıza söylediğim şudur: İktidar İslamı, Saltana İslamından uzak durup, gerçek İslamı yaşamaları, özümsemeleri gerekir. Bunun dışındaki sahte İslam anlayışlarına itibar etmemeleri gerekir. İslamın özüne uygun kendi camilerini, ibadethanelerini mahallelerde, her yerde kurmaları gerekir. Kendi camilerini, cemaatlerini İslamın özüne uygun olarak kurmaları, yaşamaları ve bu şekilde örgütlenmeleri gerekir. Eğer bunu hemen yapamıyorlarsa açık alanlarda da namazlarını kılabilirler, sonra bu açık alanları imkanları dahilinde ibadethanelere, camilere çevirebilirler. Bunları sadece bu döneme özgü, dönemsel düşünmemeleri gerekir. Bunu uzun vadeli ve daimi bir şekilde düşünüp, buna göre örgütlenmeleri gerekir. Halkımız kendi camilerinde mesela cuma namazında şunu uygulayabilirler: Namaz kılındıktan sonra bir saat-iki saat kendi sorunlarını, örgütlülük sorunlarını, sosyal, siyasal, ekonomik sorunlarını, toplumsal sorunlarını tartışırlar. Bunları bir çözüme kavuşturabilirler. Medine döneminde kılınan cuma namazlarından sonra halkın camide mevcut sorunlarını çözmeye yönelik çabaları gibi. Zaten o mekanların özü ve amacı da budur.
Buradan esas konuya geçeyim. Bugüne kadar Türkiye'de toplumsal sorunlara ilişkin üç anlayış mevcuttur. Birincisi, milliyetçi-ulusalcı gelenek ve anlayıştır. Bugün bunun temsiliyetini MHP ve CHP yapmaktadır. MHP ve CHP arasında bazı farklar olsa da özünde aynı anlayışı, bir anlayışı temsile etmektedir. Milliyetçilik İttihat ve Terakki'den gelmedir, ulusalcılık ise Kemalizm'den, 1920'lerdeki anlayıştan gelmedir. 1925'ten 1950'lere kadar devlet milliyetçi-ulusalcı anlayışla gelmiştir. Günümüze kadar da devam etmektedir. Bu anlayış ABD tarafından desteklenmiştir, ABD güdümündedir, biliyorsunuz Türkeş ve arkadaşları ABD'de Florida'ya götürülüyor ve orada eğitiliyor. Kapitalisttir, burjuva anlayışıdır, halka dayanmaz, halka dayanmayan bir anlayıştır. Bir önemli özelliği de hegemonik olmasıdır. Bugün temsiliyetini CHP ve MHP de bulmaktadır.
İkinci anlayış, muhafazakar milliyetçi anlayıştır. Bugünkü temsiliyetini AKP'de bulmaktadır. Bu anlayış dincilik ile milliyetçiliğin bir arada olduğu bir anlayıştır. 1950'lerden günümüze kadar gelmektedir. Ancak son yıllarda AKP ile birlikte iktidar olmuştur. Özal döneminde de bu anlayış kısmen vardı. Bu muhafazakar milliyetçi anlayışın en büyük özelliği dünya kapitalizmi ile finans kapital ile tam bir uyum içerisinde olmasıdır. Ulusalcı-milliyetçi anlayışta az da olsa ABD kapitalizmine karşıt yönler vardır. Fakat muhafazakar milliyetçi anlayış global kapitalizm ile tam uyum içerisindedir. Halka kesinlikle dayanmaz. Emekçilerle, işçilerle, halkın gerçek sorunlarıyla ilgilenmez, bunlarla hiç alakası yoktur. Tamamen hegemoniktir. Dünya kapitalizmi tarafından desteklenmektedir.
Uluslararası kapitalist sistem eski milliyetçi-ulusalcı anlayış yerine muhafazakar milliyetçi anlayışı, yani bugünkü AKP'yi desteklemektedir. Bugün MHP'de yaşanan kaset olayları da bununla bağlantılıdır, MHP milliyetçiliği yerine, ulusalcı-milliyetçi anlayış yerine Türk-İslamcılığını yerleştirme amaçlanmaktadır. MHP-CHP milliyetçiliği yerine AKP anlayışını geçirmeye karar vermişlerdir. Yaşanan kaset olaylarının özü budur. Bu ikinci anlayış, muhafazakar milliyetçi anlayış kendi hegemonik yapısını büyük oranda inşa etmeye girişmiştir. Bununla bağlantılı olarak eski milliyetçi ulusalcı anlayışı yansıtan temel yayın organı Hürriyet gazetesi iken, ikinci anlayışı yansıtan yayın organı ise Zaman gazetesidir. Hürriyet gazetesinin yerini Zaman gazetesi almıştır. Sabah, Yeni Şafak, Zaman, Akit ve Star, daha doğrusu yandaş medya dedikleri gazeteler bu ikinci anlayışı topluma empoze etmektedir. Zaman gazetesi şimdi okunmamasına rağmen tirajı en yüksek gazete konumuna yükselmiştir. Bu da yeni bir gladio'dur. Bu ikinci anlayışın ekonomik örgütlenmeleri de MÜSİAD ve TUSKON'dur. TÜSİAD ise daha çok ulusalcı milliyetçi çevrenin ekonomik örgütlenmesidir. Bu her iki anlayış da, milliyetçi-ulusalcı anlayış ve milliyetçi muhafazakar anlayış da hegemoniktir, halkın sorunlarıyla ilgilenmez, halka dayanmaz, işsizlik vb. halkın gerçek sorunlarıyla ilgilenmez, hatta işsizliği bilerek artırır.
Üçüncü anlayış da bizim sahip olduğumuz demokratik anlayış ve demokratik gelenektir. Bu ilk iki anlayışa karşı üçüncü yoldur. İki anlayışa karşı bu üçüncü yolu öneriyorum. 1920'lerde Mustafa Suphilerden itibaren bize kadar gelen demokratik örgütlenme, demokratik toplumsal anlayıştır. Bu anlayış gayet çok ekolojik, kadın özgürlükçü, toplumsal demokratik bir anlayıştır. 1920'lerde Mustafa Suphiler, tasfiye edilen, inkar edilen Kürtler, yine 1920'lerde tasfiye edilen dürüst İslamcılar, kısacası dışlanan, ezilen tüm kesimleri kapsar. Bu anlayış tamamen demokratik, emekçilere, halka, ezilen kesimlere dayanır. Bizim de yapmaya çalıştığımız demokratik anlayışta da ilk iki anlayışta olduğu gibi, bir temsiliyeti sağlamaktır. Bu üçüncü yolun, seçeneğin örgütlülüğünü belli bir düzeye çıkarmak, temsiliyetini sağlamaktır.
15 Haziran'a ilişkin bir değerlendirmem olacak. Kısaca onu da aktarayım. Bildiğiniz gibi görüşmeler devam ediyor. Son bir kez benimle burada bir görüşme daha yapılacak. Muhetemelen önümüzdeki hafta olacak. Ben de önümüzdeki hafta buna ilişkin detaylı ve kapsamlı açıklamalarda bulunacağım. Önümüzdeki hafta ya da önümüzdeki iki hafta içerisinde diyelim. 15 Haziran'dan sonra önümüzde üç seçenek var. Birinci seçenek, bugüne kadar tek taraflı olarak devam eden daha çok kaotik bir durumu yansıtan seçenektir. Tek taraflı ateşkes hali olup-olmadığı tam belli olmayan, daha çok kaotik devam eden bir durumdur. Son birkaç yıldır devam eden mevcut durumu kast ediyorum. 15 Haziran'dan sonra bu durum devam edebilir. Böyle bir seçenekte AKP'nin Kürtleri kasıp kavurma durumu da devam eder.
İkinci seçenek, Kandil seçeneğidir. Kandil'in mevcut savaşı orta düzey savaşa çıkarmasıdır. Kandil ile PKK ve KCK'nin süreci ele alıp savaşı orta düzeye çıkarmasıdır. Eskiden orta düzey diyorlardı buna, şimdi ne diyorlar bilmiyorum. Böyle bir güçleri var mı, savaşı orta düzeye çıkarabilirler mi, buna hazırlıklılar mı, bunu yapabilecek güç ve hazırlığa sahipler mi bilemiyorum. Bu orta düzey savaş, pasif-aktif savunma vb de bu durumda anlamını kaybeden gereksiz kavramlardır. Böyle bir durumda devlet de buna karşı Kandil'i dikkate alır mı, almaz mı bilemiyorum. Devlet de bu duruma karşı kendi hazırlığını yapar, kendi metodunu uygular.
Üçüncü seçenek, benim eğilimimdir. Birinci seçenek devletin eğilimi ve tutumu, ikinci seçenek Kandil'in eğilimi ve tutumu, üçüncü seçenek ise benim çözüm eğilimimdir. Üçüncü seçenek benim sunduğum demokratik çözüm projesidir. Ancak benim bu üçüncü seçeneği hayata geçirebilmem için de bazı şartlarım, daha doğrusu şartlarım değil de koşullarım olacak. Bunları şart olarak ileri sürmüyorum ancak üçüncü seçeneği hayata geçirebilmem için böyle üç-dört adet koşulun yerine getirilmesi lazım. Ben burada pratik önderlik yapabilecek durumda değilim, çünkü tutukluyum. Şu an mevcut koşulları da daha fazla sürdürebilmem mümkün değil. Eğer devlet bu üçüncü yol eğilimimi önemserse, dikkate alırsa o zaman demokratik çözümün gelişmesi için devreye girerim, elimden geleni yaparım. Böyle bir durumda gelişecek çözüme de demokratik anayasal çözüm diyorum. Bu demokratik anayasal çözüm gelişirse Türkiye'de önemli demokratikleşme adımları gelişir. PKK de bu çözüme bağlı olarak silahsızlandırılır. Ben demokratik çözümden yanayım, demokratik anayasal çözümden yanayım. Devlet bu koşullarımı kabul etse ve demokratik çözüme imkan tanıması halinde de ben açık müzakere yürüteceğim, her şeyi açık bir şekilde yürüteceğim. Benimle önümüzdeki hafta görüşme olursa biraz netleşebilir. Ancak bunun için AKP'nin istekli olması lazım, çözümü istemesi lazım. Belki devlet de bu çözümden yana tercihini kullanır. Ancak hayır, AKP “ben her şeyi tek taraflı yaparım” derse, ben de bunu kesinlikle kabul etmeyeceğim ve çekileceğim. Birinci ya da ikinci seçenek devreye girer. Daha doğrusu herkes kendi seçeneğini devreye sokmaya çalışır.
Ben aslında 2003 yılında mevcut durumu sonlandıracaktım. Devreden çıkma eğilimindeydim. PKK de o dönem mevcut durumu sonlandırma ve AKP'ye karşı daha sert yöntemlere başvurma eğilimindeydi. Ancak AKP iktidarda yeni olduğu için ona bir şans vermek istedim. AKP'yi engellemedim. 1 Haziran 2004, 2004'müydü, hamlesi olmasına rağmen ben savaşı sınırlı tuttum. Zaten bana haber gönderdiler. AKP iktidarının ikinci, üçüncü yılı olması vesilesiyle yeni olduklarını ve kendilerine biraz zaman ve fırsat verilmesi için çağrıda bulundular. Ben yine kendilerine bu konuda demokratik çözümün geliştirilebilmesi için fırsat verdim ancak anladım ki bugüne kadar hep bir oyalama eğilimindeler. Ben demokratik çözüme olan inancım ve gerekliliği de dikkate alarak hep sabırla bekledim. Eğer 15 Haziran'a kadar Kürtleri de demokratik anayasal çözüme dahil ederek çözecekleri yönünde bir açıklama yapmazlarsa, somut bir adım atmazlarsa, ben AKP'ye ikinci bir şans tanımayacağım, kesinlikle ikinci bir kez şans tanımayacağım! AKP, “hayır, ben anayasayı tek taraflı yapacağım, kendi formülümü uygulayacağım, kendi bildiğimi okuyacağım” derse bu bir savaş ilanıdır. Savaş ilanına karşı da nasıl cevap verileceği bellidir.
Böyle bir durumda ben dahil ne Kandil ne BDP, hiç kimse halkın önüne geçemeyecektir. Kandil zaten kendi tavrını belirleyecektir. Daha önce de söyledim, öyle bir durumda halkın önüne geçmek alçaklıktır. Evet, aynen böyle diyorum, alçaklıktır. Ve BDP de, Kandil de halkın önüne böylesi bir durumda geçmeyecektir. Ben de halkın önüne geçersem, halkın demokratik tepkilerinin önüne geçersem, bana da çok şiddetli eleştiriler yöneltilmelidir. Tekrar ediyorum, ben demokratik çözümden yanayım. Fakat demokratik çözümün önü açılmazsa kesinlikle AKP'ye bir daha şans tanımayacağım. Eğer demokratik çözüme şans tanımazlarsa, AKP kendi formülünü dayatırsa, mevcut gözaltı sayıları ve tutuklamalar kat be kat artar, çok sancılı bir döneme geçilir. Bundan devlet, herkes büyük bir zarar görür.
Demokratik çözümün gelişmemesi durumunda devlet ile Kandil karşı karşıya kalır, herkes kendi metodunu, kendi çözümünü dayatır. Bu durumda arada kalanlar olabilir. Arada kaldığını söyleyen Diyarbakır'daki bazı sivil toplum örgütleri de DTK'ya sığınabilir, DTK'da yer alabilir. DTK böylesi bir durumda farklı kesimlerin, arada kalanların çatısı işlevini görür. Bazı sivil toplum örgütleri açıklamalar yapıyor, “biz tarafsızız, kimsenin tarafını tutmuyoruz” diyorlar. Mazlum-der, Mustazaf-der gibi kurumlar DTK bünyesinde çalışmalarını yürütebilirler, DTK'da yer alabilirler. İki tarafla da görüşebilirler, bir nebze olsun çözüme katkıları olabilir. Ahmet onlara da selamlarımı iletiyorum. Çalışmalarına devam etsinler. Demokratik çözümün gelişmemesi durumunda büyük bir savaş, çatışma çıkabilir. Bundan herkes kaybeder, herkes zarar görür. Bu durumda DTK yine kendi çalışmalarına devam eder. BDP'nin ise çok fazla yapabileceği bir şey kalmaz, daha doğrusu yapabileceği sınırlı şeyler olabilir. Yine de sınırlı da olsa kendi çalışmalarına devam eder, yapabileceği şeyleri yapmaya devam eder. Demokratik çözümün gelişmesi hali de, savaş olması durumu da, her iki durum da Kürtlerin lehinedir. Her iki duruma da hazırlıklı olmalıdırlar. Bunlar tarihi hususlardır, önemlidir.
Seçimlere de on gün kaldı. Bu son on gün içinde büyük bir seferberlik ruhuyla çalışmalarına devam edebilirler. Bu seçimler demokratik özerkliğin onaylandığı seçimler olacak. Büyük bir ivme yakalanması halinde demokratik özerkliğin onaylanması anlamına gelecektir. Bu bağlamda halk gerçek tercihini kullanmış olacaktır. Yani halk demokratik özerklik ile AKP arasında bir tercih yapacak, bunun böyle bilinmesi lazım. Seçimlerin iyi sonuç doğurması halinde demokratik özerklik onaylanacak, fiilen de hayata geçirilecektir. Seçimlerin kötü sonuçlanması halinde ise demokratik özerkliğe hayır anlamını taşıyacaktır. Halkımız bunu böyle anlamalı, buna göre son on gün içinde büyük bir seferberlik ruhuyla seçimlere hazırlanmalıdır. AKP de sandık sonuçlarını değiştirmek, kendi lehine sonuçlandırmak için elinden geleni yapacaktır. Her türlü güvenlik tedbirini, her türlü baskıyı uygulayacaktır. Halkımız, BDP bu kaygıya göre hareket edip sandıklara, oylarına sahip çıkmalı, gözlemciler yerleştirmeli ve uyanık olmalıdırlar.
Hepinize iyi günler diliyorum. Tüm halkımıza selamlarımı iletiyorum. İdil halkına ve Selimgillere selamlarımı iletiyorum.
İyi günler.
1 Haziran 2011
|
|||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||