|
Son
savunmam el yazımla 790 sayfa ve 2 sayfa da
ayrıca yazdım, dilek ve temenileri içeriyor.
Avukatlarım da AİHM'e benim durumumla ilgili
güçlü bir savunma hazırlar. Benim durumumun tam
bir hukuk skandalı olduğu netçe ortaya
konulmalı. AİHM de bunu böyle bilmeli. AİHM
oyunlara gelmesin, bazı siyasi ittifaklar
olabilir ona bir şey demiyorum ama hukuk
sözkonusu olunca ilkeli olmak gerekir.
Türkiye'de benimle ilgili bir şey sözkonusu
olduğunda tam bir hukuk oyunu sergileniyor.
Geçenlerde bir yasa çıkacaktı öğrenci affıyla
ilgili sırf ben yararlanmayayım diye yüz bin
öğrencinin yararlanmasına engel oldular. Daha
önce de buna benzer şeyler yaşandı. Sırf ben
yararlanmayayım diye kanunu çıkarmaktan
vazgeçtiler. Benim infaz şartlarımı da AİHM iyi
değerlendirmelidir. İdamı kaldırdılar ama
ağırlaştırılmış müebbet hapis de idam benzeri
bir uygulamadır. Bunun üzerinde de iyi
durulmalı. Mahmut takip etsin. AİHM'e Türkiye
kendi kanunlarına bile uymuyor, denilmeli.
15 Şubat, Kürtlerin soykırım tarihidir. Sadece
benimle ilgili değil. Şeyh Sait'le başlayan ve
benimle devam eden Kürtlerin soykırım tarihidir.
Cibranlı Halit onları daha önce yakalamışlardı,
isyandan önce. Şeyh Sait'in öyle ayaklanma
başlatma gibi bir hazırlığı da yoktu. Niyeti de
yoktu. Bir komplo, bir provakasyon sonucu Şeyh
Sait olayı gelişmişti.
Mustafa Kemal esas itibariyle İngiltere'yle
Sovyet Rusya'sı arasındaki çelişkilerden
yararlanarak devleti yaşattı. Mustafa Kemal
İngiltere'yle Rusya arasındaki çelişkileri ve bu
çelişkilerin kaynağını iyi biliyordu. Sovyet'e
dayanıyordu fakat İngiltere'ye de yaklaşan
politikalar sergiliyordu. Aslında o dönem
Rusya'yla İngiltere arasında Ortadoğu'da üç yeni
tampon-ara-denge devlete izin çıkmıştı; Türkiye,
İran ve Afganistan. Türkiye denge unsuru bir
devlet olarak ortaya çıktı. İngiltere'de
Türkiye'ye karşı iki farklı görüş vardı. Bir
taraf Türkiye'yi kesinlikle istemeyen kesimdi.
Bu kesim Türkiye'nin doğuşuna izin verilmemesi
gerektiğini savunuyordu. Fakat Lloyd George 1922
Hükümet değişikliğiyle gitti, daha muhafazakar,
ılımlı, Türkiye'nin doğuşuna izin veren kesim
yeni Hükümetin başına geldi. İngiltere'deki bu
yeni hükümet, Türkiye'nin kontrolü temelinde bir
denge unsuru olarak ortaya çıkmasına izin verdi.
Mustafa Kemal de kendisi anti komünist birisi
olmasına rağmen Lenin'e ve Stalin'e dayanarak
onların desteğini sağlıyordu, özellikle de
Stalin'e dayanıyordu. Mustafa Kemal ömrünün
sonuna kadar da bu iki devletin çelişkilerinden
ve arasındaki dengeden yararlanarak yaşattı
devleti.
Fakat İngiltere “imparatorluğumuzun
Ortadoğu'daki yayılma politikalarına ilk çomak
sokan Mustafa Kemal'dir” diyordu. Bu nedenle
Mustafa Kemal'i hiçbir zaman affetmediler,
etrafını kuşattılar. Mustafa Kemal de etrafının
İngiliz yanlılarıyla kuşatıldığını biliyordu ve
buna ses çıkarmıyordu. Mustafa Kemal'i böylece
kuşattılar.
İngiltere o dönem Türkiye'de Yahudilere destek
sağlıyordu. Yahudilere Türkiye'nin şu an
bulunduğu coğrafyayı yurt olarak gösteriyordu ve
Yahudilere Yahudi devletinin burada kurulacağını
söylüyordu. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'nin
doğuşunda ve sonrasında Yahudilerin çok büyük
katkısı vardır. Yani aslında Türkiye Cumhuriyeti
bir proto-İsrail olarak kuruldu, yani bir
ön-İsrail devleti olarak kuruldu. Bunun için
biliniyor ilk önce Anadolu'yu
Hrıstiyansızlaştırdılar, Ermeni, Asuri ve
Suryanileri fiziki soykırımdan geçirdiler.
Hıristiyanlara yapılan soykırımla Kürtlere
yapılan soykırım farklıdır. Hrıstiyanlara fiziki
soykırım'da başarılı oldular ama Kürtler'de bunu
tam başaramadılar. Bu nedenle Kürtlere fiziksel
soykırımla birlikte ekonomik, sosyal, siyasal,
kültürel vd. beş tür soykırım uyguladılar, hala
uyguluyorlar.
O dönem Türkiye Cumhuriyeti'nden Kürtleri
tasfiye ettiler. Fethi Okyar “ben elimi Kürt
kanına bulaştırmam” dediği için tasfiye edildi,
iktidardan düşürüldü, yerine İngiliz yanlısı
İnönü Hükümeti ve Fevzi Çakmak ekibi getirildi.
Bunlar iktidarı ele geçirdiler. Mustafa Kemal
gücünü yitirdi ve bir nevi sembol olarak
kullanıldı. Öylesine güçsüzleştirilmişti ki
İnönü onlara karşı daha sonra kurdurduğu Serbest
Fırka da başarılı olamadı. İkinci olarak İslamcı
kesimi tasfiye ettiler. Bir de
komünist-sosyalist kesimleri tasfiye ettiler.
Aslında bu üç kesimin, kuruluş aşamasındaki üç
müttefikin cumhuriyetten dışlanması günümüzün de
sorunu olarak varlığını sürdürüyor.
1920'lerden 50'lere kadar İngiltere, Türkiye
üzerinde denetim sağlıyordu. 1950'lerden sonra
denetim Amerika'ya geçti. 1950'lerde Türkiye'de
NATO'ya bağlı özel bir Gladio kuruldu.
1950'lerde kurulan bu Gladio, Türkiye ve Amerika
için “milli bir Gladio” iken, 1990'larda bu
Gladio özerkleşti. 1990'da Doğan Güreş,
“Kürtleri tasfiye için İngiltere'den yeşil ışık
aldık” demişti. NATO PKK'ye karşı Türkiye'yi
destekledi, Merkezi de Almanya'ydı. 1985'lerden
itibaren NATO sözleşmesinin 5. maddesini de bize
karşı harekete geçirdiler. Türkiye'ye çok yoğun
bir destek verdiler. Fakat binlerce köyün
boşaltılması, binlerce faili meçhuller NATO'nun
emri ve onayıyla gerçekleştirmediler. NATO, köy
boşaltmalarına ve faili meçhullere izin
vermemişti. Bu köy boşaltmalar ve faili
meçhuller Türkiye'de özerkleşen Gladio eliyle
yapıldı. Türkiye'deki NATO Gladio'su 1980'de
Kenan Evren döneminde millileştirilmeye
çalışıldı. 1990'da ise Çiller darbesiyle
özerkleşti. Şu an var olan mücadelede bunun
sonucudur. Bugün içeride tutulan kesim deşifre
olan kesimdir.
1990'larda Tony Blair'in bir sözünü
hatırlıyorum. “Kuzey Irak'ta bir Kürt bölgesi
oluşturmaktan başka bir politikamız yok”
diyordu. NATO bu şekilde Türkiye'yi bize karşı
destekledi. Fakat özerkleşen bu Gladio'nun da
2007'de Washington'da Erdoğan-Bush görüşmesinde
tasfiyesine karar verildi. NATO Gladiosu deşifre
olan ve kontrollerinden çıkmaya çalışan Gladioyu
AKP'nin desteğiyle tasfiye ediyor. İçeride
olanlar bunlardır. Ancak benim daha önce bu
konuda söylediklerimi düzeltiyorum. Daha doğrusu
düzeltmek değil de açıyorum. Daha önce daha iyi
formüle edemedim, şimdi netleştirip daha iyi
ifade ediyorum. AKP'nin Türkiye'deki iktidarını
ordu içinde kabul eden kesim vardı etmeyen kesim
vardı. AKP ordudaki kabul eden kesimle anlaşarak
-ki bu ordu içinde NATO Gladiosunu temsil eden
kesimdir- anlaşarak diğer özerkleşen Gladio
kesimini tasfiye yoluna gitti. Yani Gladio tam
tasfiye edilmedi, Gladionun bir kesimiyle tam
anlaşma ve uzlaşma sağlandı. Bunun böyle
bilinmesi gerekir. Bu NATO Gladiosu dediğimiz,
öyle küçük değil, çok büyük bir alana yayılmış
durumda. Türkiye'den Afganistan'a Pakistan'a
kadar yayılmış durumdadır. Süleymani'yedeki
çuval olayı da bununla bağlantılıdır. Oradaki
özerkleşen Gladio, Talabani'ye suıkast hazırlığı
yapıyorlardı. Ama her anı izleniyordu ve anında
müdahale ettiler. Çuval olayı bu nedenle
gerçekleşti. Bazı Güneyliler de bu Gladionun
içindeydi. Orada üç bin kişilik Türk birliği
var. Niye kimse üzerinden durmuyor, bundan
bahsetmiyor.
Erdoğan ile Baykal 2002'de Beylerbeyi'ndeki bir
köşk'te anlaştılar. Bu görüşme belgelidir.
Yalçın Küçük kitabında belirtiyor fakat biz de
biliyoruz. Bu anlaşmayla Erdoğan'ın
başbakanlığının yolu açıldı. Yani cezaevindeyken
başbakanlığa giden yolunu açtılar. Baykal, “AKP
nasıl olsa gidicidir, iki yıl kadar iktidarda
kalır sonra gider” diye düşünerek Erdoğan ile
anlaştı. Anlaşmanın içeriği de aslında
Kürtlerdi. Erdoğan'a “sen siyasal İslamla
Kürtleri bitir” dedi. Baykal Kürtleri AKP eliyle
bitirip sonra kendisinin 2004'te başbakan
olacağını düşünüyordu. Plan buydu. Bu plan
içerisinde Bahçeli de vardı. Bahçeli onlar da bu
oyunun içindeydiler ve yıllarca AKP'yi
desteklediler. O dönemde Ayışığı, Sarıkız vb.
darbe planları da bu planla bağlantılıdır. Bu
süreçte PKK'yi de içeriden tasfiye edeceklerdi.
2003'lerdeki barış tutumumuz Devlet tarafından
zaaf olarak nitelendiriliyordu Bunda kısmen
başarılı da oldular, o bilenen kaçışlar yaşandı.
Dağdaki arkadaşların ve halkımızın büyük
direnişi bu planı boşa çıkardı, plan tutmadı.
İngiltere onlar da AKP'yi destekledi, Amerika ve
İngiltere'den yeşil ışık aldı, iktidarını
sürdürdü.
İngiltere'nin, Amerika'nın, büyük güçlerin Kürt
sorununu çözme gibi bir niyetleri yok, çözmek
istemiyorlar. AKP de Kürt sorununu çözmek
istemiyor. İngiltere-Amerika, büyük güçler Kürt
sorununu çözmek istemedikleri için PKK'yi koz
olarak ellerinde tutmak istiyorlar. Bu nedenle
PKK'ye ihtiyaçları var. Bu kozla Türkiye'ye
baskı yaparak Kuzey Irak'taki süreci tamamlamak
istiyorlar. Ayrıca İran konusunda da Türkiye'yi
kullanmak istiyorlar. İngilizlerin bir sözü var;
“Limanı sert bağlamak” diyorlar. Yani Türkiye'yi
kendilerine sağlam bağlamak istiyorlar. Büyük
plan bu. Bu planı AKP de tam olarak bilmiyor.
Aslında AKP bir şemadır. AKP'nin büyükbabaları
vardır. Ancak AKP de sorunu çözmek istemiyor.
Cevat Öneş diyor ya “ortada bir siyasi irade
yok”, doğrudur. Ben de öyle düşünüyorum.
Liberallerle de şimdi kavgalılar. Taraf
çevresi,onlar yeni mi farkediyorlar? Biz uzun
zamandır söylüyorduk bunları. Bize kızıyorlardı.
Hatta aleyhime yazı yazıyorlardı. Bana; “Apo
sen AKP'ye çok haksızlık ediyorsun” diyorlardı,
gazetelerinde. İşte şimdi benim haklı olduğum
ortaya çıktı. Ahmet Altan'a da “bakın Apo haklı
çıktı” demek lazım. Galiba Mehmet Metiner onlar
da Altan'a saldırmış. Altan da ona sert cevap
vermiş.
Barışın yolunu açabilecek adımlar atılması
gerekiyor. Yerine getirilmezse ben de Kürt
hareketi de artık bu şeylerden çekileceğiz. Ben
Haziran'ı da şartlı olarak söylemiştim, Haziran
sonrasına yönelik bir adım atılacağının
işaretini, yeşil ışığını vermeleri koşuluyla ben
Haziran'dan bahsetmiştim. Bu işareti göremezsem,
bu koşulları yerine getirmezlerse, ben Haziran
kararımı geri de alabilirim. Herkes bunu doğru
anlasın. Varsa Hükümetin bir barış projesi yine
değerlendirmelerimi yaparım. Ben bütün verileri
değerlendiriyorum. Şu an somut bir barış
projesi göremiyorum. Ancak ABD gibi
İngiltere gibi büyük devletlerin ani çıkışları
da olabilir, bilemiyorum.
Ben daha önce de söyledim. Hükümetin bu sorunun
çözümü için bir barış kararı alması lazım.
İsterse, iradesi olursa bu çok kolay alınacak
bir karardır. Gül'e başbakanlığı döneminde
mektup yazdım. Gerekli uyarılarda da bulundum.
Ancak cevap vermedi. Çok yazdım, Erdoğan'a da
yazdım, cevap olmadı. Halen de barışa ilişkin
bir karşılık vermeleri, bir kararları yok.
Hanefi Avcı da kitabında “Apo'yla çözmemiz
lazım, Apo'yla görüşülebilir” demiş. Mehmet Ağar
“düz ovada siyaset yapsınlar” dediği için önünü
kestiler, tasfiye ettiler. Hanefi Avcı ve
Mehmet Ağar, geçmişte benimle en çok uğraşan,
benimle en amansız mücadele eden kesimlerdendi.
Hatta Suriye'de bana suikast düzenleyen kesimin
içindeydiler. Fakat bunlar bile sorunun
çözülmesi gerektiğini, bunun için benimle
görüşülmesi gerektiğini söylüyorlar. Bunlar
anladılar ki bize karşı olan mücadele tarzıyla
başarılı olamıyorlar o zaman barışa yöneldiler.
Bana 2002'de burada askerler “savaşacaksanız
adam gibi savaşın” demişlerdi. Hanefi Avcı,
Mehmet Ağar, Eşref Bitlis, Cem Ersever, Erbakan,
hatta Turgut Özal -ki başta bize karşı şahindi-
bu tarzla bize karşı başarılı olamayacaklarını
anladıkları için diyaloga, barışçıl çözüme
yöneldiler. Adam gibi savaşıyorlardı, barışa
yöneldiler. Kıvrıkoğlu ve Karadayı da biraz
böyleydiler, diyaloga karşı değillerdi, biraz
diyalogtan yanaydılar. Yani böyle kendilerinin
sınırlı bir yaklaşımları vardı. Ecevit dürüst
bir adamdı fakat görev yapamaz hale getirildi.
Şu anda sorunun çözümü için AKP Hükümetinin bir
barış kararının olması gerekir. Ama bütün
gelişmeler gösteriyor ki hükümetin böyle bir
barış kararı yok aksine tasfiye kararı olduğu
görülüyor, hükümete yakın bazı kesimler, o Polis
Akademisi ve oradaki bazı yazarlar, Zaman
çevresi vb.lerinin yönlendirmesiyle KCK
operasyonları yapıldı. Şimdi de her tarafta
böyle sinsice, gizli şekilde bu operasyonlar
durmadan devam ediyor. Kars'taki gibi. Bu
operasyonlar hükümetten kesinlikle bağımsız
değil. Bu kesimler “biz bunları içeri alırız
ortalık bize kalır, istediğimiz gibi at
oynatırız, geriye kalan kitle bize kalır”
düşüncesindeydiler. Fakat bu plan tutmadı.
Devlet içinden de bu KCK operasyonları doğru
bulmayan kesimler var. Bizimkiler ne kadar
farkında bilmiyorum ama AKP'nin bu tasfiye
planları Jitemin tasfiye planlarından daha az
tehlikeli değil. 2010 yılı da AKP'nin bu
planının tutmadığını gösteren yıl oldu. Ortada
alınmış bir tasfiye kararı var. BDP de Kandil de
yeteri kadar farkında değil. Hakkari'deki imam
olayında da görüldü. Erdoğan'ın bize karşı
öfkesi çok büyük, tehdit ediyor. Bire-yirmi
alırım anlamındaydı o. Bir imama karşılık yirmi
insanımız öldürüldü, Geçitli olayı bununla
ilgilidir. O zaman siz fazla anlayamadınız, oysa
kıyametin kopması gerekiyordu. Soykırım
tehlikesi var. Bülent Arınç da dün akşam
açıklama yapmış; “amacımız onları pasifize
etmektir” diyor. Yani bir pasifikasyon
uyguluyorlar. Bunu görmüyorlar mı, tasfiye
niyetlerini görmüyorlar mı? KCK'den dolayı 2000
kişi içeride. 10 bin kişi bile daha alabilirler.
Çünkü ortada alınmış bir karar var. Çözüm
projeleri yok, böyle bir merkezi kararları var.
Bütün bunlar kapsamlı bir planın parçaları.
İşte görüyorsunuz bölgeye 1.500 yeni imam
atanmış, yeni camiler kuruluyor. Ben söylüyorum,
kendi cemaatlerinizi, kendi camilerinizi
kendiniz kurun. Bölgeye maksatlı atanan bu
imamların arkasında saf tutmayın. AKP'nin amacı
Kürtleri tasfiye etmektir.
KCK duruşmaları devam ediyor. Bu konuyu
değerlendireceğim.KCK adı altında yargılanan
bazı tutuklular, mahkemelere, duruşmalara
katılmayı ahlaki bulmadıklarını, mahkemeye
çıkmayacaklarını söylüyorlarmış.Tabi ki
gerekirse çıkmayabilirler mahkemeye. Şunu
bilsinler, onlar birer rehinedir. Belediye
başkanları, Iğdır Belediye Başkanı, o da
içeride. İyi bilsinler, bunlar rehinedir. Devlet
onları rehine tutuyor içeride. Kürtçe savunma da
işin görünen kısmı. Oradaki avukatların
savunmalarını da doğru bulmuyorum, yüzeysel
yaklaşıyorlar, hiçbir şey söylemiyorlar. Bazı
arkadaşlar da açlık grevi veya ölüm orucuna
gireceklerini söylüyorlarmış. Hayır, bunu
önermiyorum, doğru bulmuyorum, buna gerek yok.
Böyle bir şeye girişirlerse onların provokasyon
çıkarma amaçlarına zemin sunabilirler, kolay
hedef haline gelirler. Tehlike daha büyük. Daha
örgütlü ve tehlikelerin farkında olarak hareket
etmeliler. Hepsine Hatip onlara selamlarımı
söylüyorum. BDP de yeteri kadar farkında değil.
Niye böyleler, anlamıyorum bunları. AKP kendi
hegemonik gücünü inşa ediyor, her tarafa
yayıyor. Kendi iktidarını sağlama alıyor.
Faşist-İslamcı bir hegemonyadır, bunların
Müslümanlıkla, İslamlıkla alakası yok. Bütün
bunları siyaset akademilerinde tartışın
demiştim, tartışılmasını istemiştim. Ciddi
konulardır. Böyle giderse daha ağır
eleştireceğim. BDP “Hizbullah'ın sayısı az, gücü
yok” demiş. Doğru küçük grup olabilir ama devlet
onları, başka grupları harekete geçirebilir,
size yönelir, farkına bile varmazsınız. Her
tarafta bunlar bekliyorlar, yanıbaşınızda
bekliyorlar, tehlikenin farkında değilsiniz.
Hizbullah’ın açıklaması, önemli değil,
biliyorum. Evet taktik olabilir, taktiktir.
Önemli olan içlerindeki samimi kesimlerle bir
ilişkinin kurulmasıdır. Onlar Kent Konseyi'ne
çağrılır, konuşulur. Samimi kesimleri işin
farkındalarsa Kent Konseylerinde yer de
alabilirler.
Ben burada ağır mahkumiyet koşullarındayım,
nefes bile alamıyorum, uyku yok. Bu koşullarda
ayaklanma kararını da veremem. Burada daha fazla
bir şey yapamam. Ben burada bir rehine gibiyim,
çarmıha gerilmiş biriyim. Çarmıha gerilmiş
birisinin de özgür karar vermesi doğru değil,
ahlaki de değildir. Çarmıha gerilmiş birisi
ancak sağa sola bakarak başını sallayabilir, ben
de ancak böyle yapıyorum, savunmalar
hazırlıyorum. Kandil de bunu bilerek hareket
etmeli ve beni bu işkenceden kurtarmalı,
kurtarmak değil de üstümdeki bu yükü
kaldırmalıdır. Ben gerekli olan savunmalarımı
yazdım, görevimi de yerine getirdim. 2004, 2005,
2007, 2008'de kandırmaya çalıştılar. Bu sefer
kesinlikle böyle olmamalıdır. Artık buna ben
karar veremem, kendileri karar verirler. Ben
halkımızı kandıramam. Yol haritasında da
belirtmiştim, “varlığını koruma ve
özgürlüğünü sağlamak için topyekün direniş”
demiştim. . Artık kendileri karar verirler.
Gece-gündüz tartışılsın. Onlar da kendi
kararlarını kendileri versinler.
Beni de kullanmasınlar. Benim sırtımdan
geçinenler, beni kullananlar ayrılıp gittiler.
İyiniyetli olanlar kaldılar. Ama bunu ne kadar
geliştirirler bilemiyorum kendileri artık karar
verirler, kendileri bunu belirlerler.
MGK bildirisi çıktığında herkes çok şaşırdı,
nerden çıktı bu eski tarz ifadeler. Hatta şok
olanlar oldu. Ama ben şaşırmadım. Bu bildiri
doğrudan benim son savunmamla (V.Cilt)
ilgilidir. Savunmamı kaldıramadılar, böyle cevap
verdiler. Gül, Diyarbakır'da halkın
temsilcileriyle görüşmek istemedi. İsteseydi
onlarla da biraraya gelebilirdi. Kent Konseyi
temsilcilerini kabul etmedi. Bunun yerine kendi
yandaşlarıyla görüştü. O Diyarbakır burjuvazisi
mi diyorlar ya son zamanlarda, onlarla görüştü.
Halkın iradesini tanıma yok, halkın
temsilcilerini kabul etme yok, seni inkar etmeye
geliyor, sen bilmem kalkıp onu nasıl bu şekilde
karşılıyorsun! İzledim. Bizimkiler, BDP falan
bile değerlendiremedi. En iyi değerlendirmeyi
bir gazeteci köşesinde yapmıştı, “Gül, 20-30
yıllık emeği ortadan kaldırmaya geldi” diyordu.
Doğru kavramış, tek cümleyle güzel
söylemiş.Onların güç dayanaklarını bilemiyorum.
Belki de bunu farkettiği için yazmış, ikaz etme
gereğini duymuş olabilir.
Arif Doğan çıkmış konuşuyor ama bilgi kirliliği
yaratıyor. Öyle sandalyede falan oturması da
hikaye olabilir, sakat falan da olmayabilir.
Provokasyon mu diyorlar, ne provokasyonu,
anlamıyorlar mı? AKP siyasi soykırım, tasfiye
peşinde, ne provokasyonu! Kandil de
anlamalıdır. Ağır konuşmak istemiyorum. BDP için
de söyledim, tehlikenin farkında olsunlar,
önlemlerini alsınlar. Bu her iki kesim arasında
çelişki olması işbirliği yapmayacağı anlamına
gelmiyor. Bunların hepsini bir bütün olarak
düşünmek lazım.
Kent Konseyleri, İl Konseyleri demiştim. Bunlar
kurulmalıdır, tamamlanmalıdır. Yine diğer
şeylerden bahsetmiştim. Devlet bunları, bu
yapıları dikkate alır, bunlarla ilişki
geliştirirse sorun çözüm yoluna girer. Devletin
bu kurumlarla ilişkisi önemlidir, bu, çözümün
rengini belli eder.
Birgün gazetesi, demokratik ulus kavramımı ve
değerlendirmemi çok önemsediklerini bunu soluk
alıcı bulduklarını belirtmişler. Kendilerine
selamlarımı söylüyorum. Tabi çok önemli. Ben
bundan sonra demokratik ulus ittifakı
kavramını kullanacağım. Bu kavramı ilk defa dile
getiriyorum. İttifak, birlik arayış ve
çalışmalarını bu şekilde kavramlaştırmış
oluyorum. Bu çerçevede ÖDP, EMEP ve diğer sol
çevrelerle görüşülebilir. Onlar da bunun içinde
yer alır. İyi örgütlenirse potansiyel var,
harekete geçirilirse yüzde on barajı da aşılır.
İleride de bu konuya değineceğim.
Kılıçdaroğlu, Baykal'ın yeni bir versiyonu olmak
istemiyorsa, kemalizmi demokratikleştirme gibi
bir misyonu varsa BDP ile mutlaka diyaloğa
gitmelidir. Bazıları değerlendirmelerinde bu
diyalogun mümkün olmayacağını belirtiyorlar.
Bu değerlendirmeleri biliyorum. Ama CHP ve
Kılıçdaroğlu cumhuriyetin
demokratikleştirilmesi, Kemalizmin
demokratikleştirilmesi yönünde bir açılım içine
girerse gelişebilir. Hatta böyle bir misyonu
varsa, yapılacak bu ittifak Kürt-Türk
ilişkilerinde yeni bir sayfa açabilir.
Cezaevlerinden bana gelen mektuplar var. Gebze
Cezaevi'nden Gülbahar Aksoy ve Ruken Şahan'ın
mektupları var. Çalışmalarını beğendim,
önemsiyorum, bu çalışmalarını daha da
derinleştirebilirler. Selamlarımı söylüyorum.
Erzurum Cezaevi'nden İrfan Yıldız'ın mektubu
var, mektubunu aldım, selamlarımı iletiyorum.
Sincan Cezaevi'ndeki Malatyalı arkadaş Nilüfer
Şahin de yazmıştı, çalışmaları var, devam etsin,
selamlarımı söylüyorum. Aysel Doğan'ın bana bir
kartı gelmiş, yeni yıl kartı. Dersim'dedir
kendisi. Kartını aldım, selamlarımı iletiryorum.
Bolu Cezaevi'nden Suat Gökalp'in mektubunu
aldım, daha önce kitap çalışmaları varmış,
kitaplarını çıkarsın. Geçmişte herhalde bir
sorun yaşamış, duygusal yönünü de aşmış. Dipnot
Dergisine de yazabilir. Başka mektuplar da var.
Bütün bu arkadaşlara, cezaevindeki tüm
arkadaşlara selamlarımı iletiyorum.
Yavuz Selim dönemiyle ilgili Şah ve Sultan
isimli kitap. Bu döneme ilişkin kitapları okumak
istiyorum. İslam Düşünce Tarihi, A dan Z ye
Felsefe -NTV yayınlarından çıkmış-, sonra
Lincoln. Yine Nietzche'nin Putların
Alacakaranlığı. Say, İş Bankası, dost
yayınevlerinden çıkmış bu kitaplar.
Dipnot dergisinin üçüncü sayısını aldım. Daha da
geliştirilebilir, daha sonra değerlendiririm.
Kars ve Muş’taki halkımıza selamlarımı
iletiyorum, Kars'taki halkımıza özel selamlarımı
söylüyorum.
İyi günler.
Herkese selamlar.
19
Ocak 2011
|