Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


Kürtler bu süreçte var olma-yok olma mücadelesi vermektedir!
 

                                   
Son yaşanan gerilla kaybıyla ilgili somut bilgi var mı? Eski tarz gerillacılıktan kaynaklanıyorsa bu onların eksikliği. Dersimdeki, daha önce Aanoslardaki toplu öldürmelerden anlaşılıyor ki, toplu bir imha süreci söz konusu. Çandar'ın da dediği gibi 15 Haziran süreci başlamış durumda. Halk her yerde eylemlilikler, protestolar içinde. Sınırı da aşarak gerilla cenazelerini aldılar. Halkımızın tepkisi çok olmuş herhalde. Her yerde tepki göstermiş. Botan, Serhat, Diyarbakır, her yerde ve metropollerde halkımız hareket halinde, siyasi kadroları da aşan düzeyde bir protesto ayaklanması içindedir.

 

Tüm yazar ve aydınlar bu operasyon ve kayıplardan kaygılıdır. Son operasyonların ABD'nin bölge politikası ile alakalı olduğunu söylüyorlar. Bazıları kötü senaryo olarak AKP'nin müesses nizamın savaş politikalarıyla birlikte hareket edip, ABD'nin Ortadoğu'daki politikalarına yatarak, bunlardan istifade ederek örgütlü Kürtleri tasfiye girişiminde bulunduğunu, bu politikasının uluslar arası işaretlerinin olduğunu belirtiyor. Bu şekilde Türkiye'nin bir tuzağa sürüklendiğini belirtiyorlar. Ben de öyle düşünüyorum, Yani Amerika'nın politikasıyla ilgilidir. ABD elçisi dün Başbakanla görüştü. Bir anlaşma var, tasfiye planı var, medyaya yansımamışsa da konuları Kürtlerdir. ABD Büyükelçisinin benim buraya getirilmemle ilgili değerlendirmeleri oldu. Demek ki onlar da bunun bir komplo olduğunu kabul ediyorlar.

 

Suriye de halkı demokratik çözüme hazırlayacak, onları örgütleyecek, onlara öncülük edecek kadroların olması gerekir. Bir anlaşma temelinde olması önemli. Suriye konusu önemli, ihmale gelmez. O rejimlere, Suriye ve İran rejimlerine sunu söylemek gerekiyor, dostluksa dostluk temelinde çözüm geliştirsinler, bir çözüme varsınlar. Yoksa bunun bedelini ağır öderler. Benim adıma bu mesajı yayınlarsınız. Son gerilla şehadetlerinden dolayı bir motivasyon sıkıntısı var. Üç günlük yas ilan edilmiş. Halbuki, ortada savaş var. Tam tersi olması gerekirdi.

Seçebilecek aday potansiyelimiz ve gücümüz olmasına rağmen herhangi bir olumsuzluk, bir kayıp söz konusu olursa bunun sorumluluğu ağır olur. Öyle bir durum ihanettir. Öyle bir durumda kimse bunun altından kalkamaz, kimse bunun hesabını veremez.

Ben bu görüşmeyi Haki Karer, Dörtler ve Kaypakkaya'lara ithaf ediyorum, onların şehadetlerinin yıldönümüdür. 6 Mayıs'ta Deniz Gezmişler de idam edilmişti. Anıları önünde saygıyla eğiliyorum. Bu konuya daha önceki görüşmelerimde de değinmiştim. Anılarını yaşatıyoruz.

Ben daha önce bize karsı savaşan kontra grupların ABD'de eğitilen adamlar olduğunu söylemistim. Şimdi mahkemede İbrahim Şahin’in kendisi bunu itiraf ediyor. Bu önemlidir belgelenmiş oluyor.

  

Ayla'nın durumu nasıl? Ayağı yaralanmış. İsabet eden kurşundan mı gaz bombasından mı yaralanmış? Gaz bombalarında kimyevi maddeler var. O nedenle tahribat yaratmış olabilir  istirahata ihtiyacı olabilir. Sevahir'in sağlığı nasıl? İyileşti mi? Avrupa'da tedavi görmeye mi gitmiş. Seçimle ilgili gelişmeler nasıl? Aydın'da sol iyi mi, bağımsızları destekliyor mu? Destekliyorsa iyidir. İlişkiler iyi olmalı. Bu seçimle Türkiye halkıyla, Türkiye sosyalistleriyle birliğimizi sağladık ve geliştirdik, bu çok önemli. Bu bir başlangıç oldu, daha sonra gelişecek. Urfa'da diğer bağımsız adaylara ilişkin bir gelişme var mı, ittifak durumu var mı? Son savunmam verildi mi, bir gelişme var mı. Geçen ABD'ye ilişkin söylediklerim basına iyice yansıdı mı? Olduğu gibi yansıdı mı? Cezaevlerinde bir gelişme var mı? Cezaevlerinde açlık grevi var. KCK'liler ile diğer tutukluların mahkemelerdeki Kürtçe savunma ısrarı sürüyor. Ama Kürtçe savunma işin detayıdır. Onlar rehine statüsündeler, henüz rehine durumlarını anlamış değiller. Onlar rehineler, bir rehine ne yapabilir ki?

 

Bugün, iki temel konudan bahsedeceğim. Birincisi, şimdi bu gelen ve benime görüşen heyet iyi niyetli bir heyettir. Bu heyet gladio ile bağlantılı değildir. Ben bunu kendilerine de söyledim, hem yazılı hem sözlü olarak. Dedim ki, siz gladio ile bağlantılı değilsiniz, komplonun içinde değilsiniz. Ben bu heyetin gladiodan bağımsız olduğunu görüyorum. Bu konuda eminim. Heyet sorunu çözme konusunda iyi niyetli olup, bu konuda komplo içerisinde değildir. Heyet güçlüdür, ikna edebilir, irade sahibidir. Heyet ne tam hükümet memuru ne de kandırmaca bir devlet ekibidir, bağımsızdır. Bu heyetle görüşmelerimiz ciddidir, bir kandırılma durumu söz konusu değildir. Ancak hükümeti, başbakanı ikna etme güçleri var mı? ABD'ye rağmen bir şeyler yapabilecekler mi, burası önemli. Heyetle önümüzdeki günlerde, 15 Haziran'dan önce son bir kez görüşeceğim. Çok önemli bir görüşme. Bu konuda heyet bana ipucu verecektir. Bazı bilgiler verecektir. Bu görüşmede bazı şeyler az çok netleşecektir. Şimdiye kadar bize karşı uygulanmakta olan NATO gizli ordusunun, gladiosunun bir komplosu devam etmektedir. Dördüncü kezdir çözüme çok yaklaşırken, NATO gladiosunun komplosuyla karşı karşıyayız. Buradaki heyetle çözüme dönük, çözümü geliştirecek görüşmelerimize karşı, çözüme karşı yeniden bir gladio komplosu devreye sokulmakta, çözüm engellenmektedir. Tam da bu noktada şunlara değinmek istiyorum.

 

Şu an yeni bir gladio ile, gladio darbesi ile, gladio komplosu ile karşı karşıyayız. Bunun iyi bilinmesi lazım. Bu söyleyeceklerimi kendi tecrübelerime de dayanarak söylüyorum. Belli bir tecrübe var bu tecrübelerimi de dikkate alarak bu söyleyeceklerimi dile getiriyorum.  Dönemi iyi anlatayım ki, şu an içinde bulunduğumuz dönem iyi anlaşılsın. Birinci komplo dönemi Özal döneminde gerçekleşen komplodur. Ben buna çözüme karşı 93 komplosu diyorum. Özal döneminde uluslar arası bir gladio vardı. Türkiye'deki gladio da bunun içindeydi ve güçlüydü. Özal bu sorunu çözmek istiyordu. Bana ilk haber gönderdiğinde bu işi çözelim, çözmek istiyorum diyordu. Ben buna fazla ihtimal vermiyordum. Özal'ın çözebileceğine fazla ihtimal veriyordum. Bu bir oyundur diyordum. Sorunu çözmek için Özal, Talabani'yi yanıma göndermişti. Talabani'ye bu kuşkumu dile getirdim. Özal bunu çözemez, çözebilir mi dedim. Talabani bana “Özal bu işi çözmek istiyor” dedi. Özal Talabani'ye “Eşref Bitlis de benden yana, bu sorunu çözeceğim” demişti. Talabani yeter ki ateşkes ilan edilsin demişti. Ben başta buna kuşkulu bakıyordum ancak sonra ikna oldum, uzun bir tereddütten sonra ikna oldum. Özal silahlı birliklerin bir yerde toplanmasını, ateşkesin olmasını benden istedi. Çözüm için onları kırmadım. Onlar bu şekilde çözümün gelişeceğini söylüyorlardı.  O dönem bu fırsata bir şans tanımak istedim. Barış, ateşkes ilan ettik. Fakat  devlet o dönem çözüme hazır değildi. Özal devleti, askeriyeyi, partisini barışa hazırlamamıştı, barışa ikna edememişti. Ateşkesten sonra gladio devreye girdi. O dönem  çözümü geliştirmeye çalışan Özal'a ve Eşref Bitlis'e karşı darbe yapıldı. Özal'ı götürdüler. Eşref Bitlis'i de götürdüler. Eşref Bitlis'in ekibini de dağıttılar. Bahtiyar Aydın onlar, Mardin'deki Rıdvan Özden ve diğer bazı subayları tasfiye ettiler. O dönem JİTEM de ikiye bölündü. Cem ersever onları tasfiye ettiler, çünkü bunlar Eşref Bitlis'e bağlıydılar. O dönem bu gladio Doğan Güreş, Tansu Çiller eliyle yürütüldü. 93'teki ateşkesin bozulmasıyla birlikte 93-94'te dört bin köy boşaltıldı, on binlerce faili meçhul cinayet işlendi. Adeta bir felaket yaşandı. Bu NATO gladiosunun çözüme karşı geliştirdiği ilk darbedir. Ben buna birinci komplo dönemi diyorum. Yalçın Küçük de kitabında “93 komplosu” diyor buna, doğrudur.

 

Özal ve Eşref Bitlis'e dönük darbenin başını çekenlerden biri de Süleyman Demirel'di. Bu darbeyi T. Çiller, D. Güreş ve S. Demirel, NATO gladiosu ile birlikte gerçekleştirdiler. Zaten bilindiği üzere o dönem Genelkurmay başkanı Muhittin Füsunoğlu olacaktı ama T. Çiller ekibi darbe yaparak onun genelkurmay başkanı olmasını engelledi ve onun yerine Doğan Güreş genelkurmay başkanı yapıldı.

 

İkinci komplo dönemi 97-98 döneminde yaşandı. Genelkurmay başkanı İsmail Hakkı Karadayı  mevcut savaşı sınırlandırma isteğindeydi. Yani savaşı sınırlandırma eğilimindeydi. Erbakan döneminde çözüme yönelik girişimler oldu. Erbakan iyi niyetle bazı girişimlerde bulundu. Abdülhalim Haddam da tekrar yazmış, Hürriyet'te çıkmıştı, doğrudur. O dönem Erbakan da Özal gibi, silahlı güçlerin bir yere toplanmasını, silahların susmasını ve bundan sonra çözüm için görüşmelerin yapılacağını, çözümün konuşulacağını söyledi. Ben onu da kırmadım. Ancak tekrar gladio devreye girdi. Birinci komplo döneminde gladionun başını çekenler Güreş-Çiller ekibiydi. Bu ikinci dönemde ise Türkiye'deki gladionun başını çeken kişi Çevik Bir'dir. O dönem D. Güreş rolünü Çevik Bir oynadı. Hatta bu Çevik Bir, Kıvrıkoğlu'nun genelkurmay başkanı olmasını istemediği için ona suikast girişiminde bulundu. Bu dönemde Karadayı, daha sonra da Kıvrıkoğlu her ikisi de savaşı sınırlandırmak istiyorlardı. Onlar da silahların susmasını, çatışmaların bitmesini, silahlı güçlerin bir yere toplanmasını, ondan sonra çözüme dair her şeyin konuşulabileceğini söylüyorlardı. Bize de haber gönderdiler. Cezaevine gidip M. Ayata ile görüşmüşlerdi, cezaevi üzerinden benimle de görüşme talepleri oldu. O dönem cezaevi üzerinden gelen telefonla görüştüm. Muzaffer Ayata da Tempo dergisine anlatmıştı. Doğru söylüyor. Onlara ulaşmışlar, bana da daha sonra telefon ettiler. Avrupa'ya da bir temsilcilerini göndermişler. Ben onların bu savaşı sınırlandırma isteğine karşılık verdim. Çözüme şans tanıdım. Ancak Tansu Çiller'e bağlı istihbarat şefi Bülent Orakoğlu bizim bu görüşmelerimizi tespit etmiş, dinlemeye almış, daha sonra deşifre etti. Yine Uluslar arası bir gladio devreye girdi. Bu dönemdeki çözüm arayışımız da bu şekilde komployla boşa çıkarıldı. Türkiye'de o dönemde Çevik Bir'in başını çektiği gladio ekibiyle CIA ajanı T. Çiller bu komplonun başını çektiler. T. Çiller'in CIA ajanı olduğu sonradan ortaya çıktı. Mesut Yılmaz nispeten daha ılımlı, iyi niyetliydi. Bu dönemde de böylece çözüme dönük arayışlarımız komploya kurban gitti. O dönemi anlatan bir konuşma Med TV'de yapmıştım. ‘Bir barış şansımız vardı, barış güvercini olduk ama bu barış güvercinini uçurdular’ diye nitelemiştim.

 

Benim üzerime çok geldiler. NATO gladiosunun komplosu sonucu Suriye'ye baskı uygulandı ve Suriye'yi savaşla tehdit ettiler. Benim Suriye'den çıkmam sağlandı. Suriye'den çıkarılma sürecimi Haddam da anlatıyor. Uluslar arası NATO gladiosu bize karşı netti politikalarında, tavırlarında. Benim bu uluslar arası komploda öldürülme planı da vardı. Bana karşı geliştirilen NATO gladiosu komplosunda AB, ABD ve Rusya anlaşmıştı. Rusya ile IMF üzerinden anlaşma sağlamışlardı. Komploya Rusya, İtalya, İsrail ve Yunanistan da dahildi. Yunanistan'dan sonra beni Beyaz Rusya'ya indirmek  istiyorlardı. İçinde bulunduğum uçak Beyaz Rusya'ya indi. Oradan Hollanda'ya gideceksin dediler ancak Beyaz Rusya'da hava alanına indiğimizde her taraf boştu, hiçbir güvenliğimiz yoktu. Ben durumdan şüphelendim ve uçaktan inmeyi reddettim. O an bana karşı bir şeyler yapılacaktı ancak ben uçaktan inmeyince Mandela ile görüşme talebimi kabul ettiler. Beni Mandela'ya götürme sözü verdiler. Daha sonra bildiğiniz gibi Kenya'ya götürdüler. Benim Kenya'ya götürülmem aslında bir kaçırılmaydı. Bu hikaye uzundur, daha önce de defalarca anlatmıştım, uzun uzun anlatmaya gerek yok. Kenya'da iken çiftlikte kalma fikri de ilk o dönem ortaya atıldı. Bana “seni bir çiftlikte tutalım, yüksek duvarları olan, güvenlikli, geniş bir çiftlik, uzun bir süre kalırsın” dediler. Bu şu demekti; NATO'nun, Amerika'nın  denetiminde kalmak demektir. Amaçları bir süre gözlem altında tutmaktı. Bin Ladin gibi bir çiftlikte uzun süre tutacaklardı. Zamanı gelince de imha edeceklerdi veya başka bir şey yapacaklardı. Ama burada önemli olan onların kontrolünde olma durumudur. Bin Ladin de Pakistan'ın kontrolünde bir çiftlikte kalıyordu. Pakistan da ABD güdümündedir. Ben çiftlikte kalma fikrini kesinlikle reddettim, kabul etmedim. Elçilikte kaldım. On beş gün kadar orada kaldım. O dönem bana eşlik eden Yunan istihbaratı, Kalenderidis, Karamanlis onlar hepsi CIA elemanları, gizli NATO subaylarıydılar. Yunan elçisi Kostullas da FBI, CIA ajanıydı, zaten ikisi de aynıdır, fark etmez. Daha sonra Kenya polisi bana “elçilikten çıkacaksın, çıkmazsan elçiliği basarız” dediler. Ölümle sonuçlanabilecek bir baskın olacaktı. Ancak biz tedbirli davrandık. Elçilikten çıkarken elimize bir tabanca vermek istediler. Dilan da oradaydı. “Bununla kendinizi korursunuz” dediler. Yani orada bizim fiziki direneceğimizi zannediyorlardı. Eğer direnseydik, o silahı da kabul etseydik, bizi öldürüp direnmiş görüntüsü vereceklerdi. Tek başıma silahla ne yapabilirdim ki, aslında ölmek çok şey değildi ama böyle ölmek istemedim. Bin Ladin gibi, onun için de “elinde bir silahla direndi” dediler. Beni de bu şekilde öldürebilirlerdi. Benzer şeyler var fakat benim ve Ladin'in durumu farklıdır, benim durumum daha özgündür. Biz elçilikten silahsız çıktık, silahsız çıktığımız için bize karşı bir şey yapamadılar. Daha sonra beni kaçırıp uçağa bindirdiler. Yine de üzerimde silah olabileceğini düşünmüşler. Uçakta dört-beş kişi üzerime çullandılar, yere yatırdılar, silahsız olduğumu görünce de bağladılar. Hatta onlardan biri, “üzerinde silah bulunsaydı, öldürebilirdik” dedi.  Bu şekilde benim buraya getirilmemle ikinci barış görüşmeleri de NATO gladiosunun komplosuyla son buldu.

 

99'da daha çok askeri ağırlıklı heyet gelip benimle o dönemde, 99'da görüştü. O dönemdeki askerler tecrübeliydi, samimi gibiydiler. Onlardan birisi “Oyun büyük, bunu boşa çıkarmamız gerekiyor. Siz ülkeyi bölmek istemediğinizi belirtip şiddetten vazgeçerseniz, her konuyu konuşabiliriz” dediler.  Bunun üzerine ateşkes ve sınır dışına çekilme çağrım oldu ve gerillalar sınır dışına çekildi. Ecevit o dönemde bir şeyler yapmak istiyordu çözüme yönelik. Rahşan affı da bu nedenle düşünülmüştü.  Gerillayı da kapsayacaktı. O dönemdeki heyetle olan görüşmelerimiz 2001'e kadar devam etti. Daha sonra bilindiği gibi tekrar NATO gladiosu Türkiye'deki gladio ile birlikte devreye girdi. Ecevit'i tasfiye ettiler. Kürt hareketini de o dönemde ikiye ayırmak için çoktan hazırlıklarını yapmışlar. Bu durum Amerika'nın Irak'a müdahalesiyle doğrudan bağlantılıdır. Osman-Botan alçağı  bu oyuna geldiler. Bunlar Güney'e gittiler, sığındılar. Diğerleri de Kandil'de kaldılar. Kandil'de kalanlar bu ayrılmayı zamanında önleyebilirlerdi ancak bunu başaramadılar, süreci iyi yönetemediler, yetersiz kaldılar. Benim müdahale etmemi istediler. Ben o dönemde  “Bir bedenimi  ikiye ayırdıktan sonra birini tercih etmemi istiyorsunuz, ben bunu kabul edemem” diyerek büyük bir öfkeyle karşılık verdim. Onlara çok öfke duydum, çok ağır eleştiriler yönelttim, çok ağır hakaretler ettim. Adeta bedenimizi ikiye bölmelerini nasıl kabul edebilirdim? Ama o alçak Osman-Botanlar kopup gittiler. Bine yakın kadro da eridi. Avukatlar da o dönem zamanında yeterli bilgi getirmediler. Kopukluklar oldu. O dönem gelip giden avukatlar yeterince çaba göstermediler. Sonuçta örgütü ikiye bölmek istediler. Bu süreci Bir Halkı Savunmak kitabında geniş geniş anlattım. Hem Kürtlere karşı geliştirilen politikalar hem de Kürtlerin kendi içindeki kopuşlar hakkında çok detaylı çözümlemeler yaptım.

 

Örgüt üzerindeki bu oyun, bu komplo 2002'de başladı. 2002-04 arası bu kopmalar, ayrışmalar, bu tasfiye politikası yaşandı. Tabi o dönem ABD'nin Ortadoğu ve özellikle Irak'a dönük politikaları söz konusuydu. İşte AKP de 2002'de bu temel üzerine, bu politikalar üzerine başa getirildi. AKP'nin 2002'de iktidara gelmesiyle yeni bir konsept hayata geçirildi. NATO gladiosunun komploları farklı bir şekilde gelişmeye başladı. Bu, üçüncü komplo dönemiydi.

 

Böylece 99'dan 2004'e kadar beş yıl geçmiş oldu. Cengiz de o dönemi yazmış kitabında ancak derinlikli anlatabilmiş mi bilemiyorum. Tüm bunlara rağmen PKK'nin yeniden inşasıyla, Kongra-Gel ve KCK sistemleriyle örgütü yeniden şekillendirdik. O dönem örgütteki kopuşlar ve örgüte yönelik tasfiye politikaları karşısında Abdullah Gül'e mektup yazdım. Kendisine bu sorunları birlikte aşabiliriz, bu sorunların önüne geçebiliriz, çözüm için gerekli olan adımları atabiliriz dedim. Ama bana cevap vermediler, duyarsız kaldılar, bir şey yapmadılar. Ben de o dönemde yaşanan bütün bu gelişmelerden dolayı örgüte “ne yapıyorsanız yapın, sizi serbest bırakıyorum, kendi kararlarınızı kendiniz alın, kendi örgütlenmenizi kendiniz yaparsınız” dedim. Ve PKK yeniden bir yapılanmaya, bir silahlı hamleye başladı.

 

O dönemi de böylece geçirdik. 2006'da bana çağrıda bulundular. A. Türk onlar üzerinden haber gönderdiler, Avukatlar da içindeydi o dönemin. Bize karşı tasfiye politikalarında başarılı olamayınca, ateşkes için bana haber gönderdiler. Ben tam ikna değildim ama bir çağrıda bulundum. A. Türk onlar bir politika geliştiremediler. DTP de başarısız kaldı. Bana göre o dönemde yapılan, bir hataydı. Bunun bir oyun olduğu da sonradan anlaşıldı. Bu da başarılı olamayınca, kuşatmaya aldılar, hücre cezaları vermeye başladılar. Hücre cezasıyla bize karşı yeni politika oluşturdular. Hem hücre cezalarıyla burada bana karşı hem de askeri operasyonlarla örgütü kuşatmaya almaya başladılar. 2006'da ben 125 sayfalık bir broşür hazırladım. Sizin de bildiğiniz gibi ona da el koydular ve vermediler. Halen onlardadır. O 125 sayfada bir çok ilişkiyi, gladioyu açıklamıştım. Bu komplolar dönemini de orada geniş açıklamıştım. Bugüne kadar bu komplolara rağmen ölmediysek, hayatta kaldıysak, hata yapmamamızdan kaynaklanıyor. Hata yapsaydık durum farklı olurdu. Fakat dikkatli davrandık. Örgüte yönelik politikalar ile bana karşı geliştirilen hücre cezaları da başarılı olmayınca yeni bir tasfiye politikasını devreye koydular. Bu yeni bir gladioydu, yeşil gladio! Daha önce buna yeşil komplo dönemi demiştim. Bu dönem diğer dönemlerden daha farklı gelişti. Bu dönemde hem siyasi operasyonlar, KCK operasyonları başladı hem de askeri operasyonlar. İkisi birlikte devreye girdi. Yani hem siyasi hem askeri operasyonlar eş zamanlı olarak yürütüldü. Bu AKP iktidarının politikasıydı. Tam da, bu gladio-komplo döneminde önceki dönemlerdeki gazetelerin yerini Zaman gazetesi aldı. Zaman gazetesi üzerinden daha çok yapılmaya başlandı. KCK operasyonları diri Kürdü tasfiye etme amaçlıydı. Bu dönemde geliştirilen politikalar daha çok örgütlü Kürtleri dikkate almadan, muhatap almadan onları tasfiye ederek, bunun yerine kendine bağlı yeni sahte bir Kürt yaratma politikalarıydı. Bu dönemde TRT-Şeş vb sözde açılımlarla, bu diri Kürt kesiminin yerini Şivan, Burkay, Metiner benzeri Kürdü yaratmaya çalışıyorlardı. Benimle de o dönemde görüşme yaptılar. KCK operasyonlarını doğru bulmadıklarını söylediler. Üç yıldır heyetle bu görüşmeleri yapıyoruz. Heyetle görüşmeler başladıktan sonra mektup göndermeye başladım. Ben de o dönemde bu politikalara karşı, 2009'da yol haritasını yazdım. Yol haritasına da el koydular, vermediler. Daha sonra AİHM üzerinden ancak alınabildi.

 

Daha önce de Türkiye'de gladio dönemleri olmuştur. 1980'de oldu, 60'da oldu. Kore savaşı döneminde oldu. Türkiye'de özellikle 1952 Kore savaşından bu yana gladio dönemleri hep olmuştur. Bu komplolar dönemiyle ilgili şu anki açıklamaları kısa kısa geçiyorum. Daha önce uzun uzun anlatmıştım. Bu konuda bugün söylediklerim daha önceki açıklamalarım da eklenerek kamuoyuyla paylaşılabilinir.

 

Bugün yeni bir durumla karşı karşıyayız. Bu manşet yapılabilinir. Türkiye NATO gladiosu ve ABD ile anlaşmış durumda. Kürtleri topyekün bitirme, tasfiye etme planı devrededir. Ortadoğu'da Türkiye desteğine karşılık Kürtlerin kellesi Türkiye'ye verilecek. Bu konuda ABD ile anlaşmışlar, bu anlaşma Kürtlerin yokedilmesi üzerinedir. ABD elçisi gördüğünüz gibi Erdoğan'ı helikopter pistinde yakalıyor, ona talimat götürüyor. Mevzu bu politikalardır. Tüm bunlar ABD ile Türkiye'nin anlaştığını gösteriyor. Daha önce ABD ile Türkiye Ortadoğu konusunda tam anlaşamamışlardı, Kürtlerden dolayı tam anlaşamıyorlardı. Kürtlerden dolayı bazı nüanslar, bazı ufak-tefek anlaşmazlıklar vardı. Ancak şu an o anlaşmazlıkları da çözmüş durumdalar. Bugünkü durum 5 Kasım 2007'de Erdoğan-Bush görüşmesindeki anlaşmanın bir benzeridir. Ortadoğu'daki Türkiye desteğine karşılık Kürtlerin KCK şahsında kellesi verilecek. Anlaşma budur! Bunu tüm kamuoyuna ve aydınlara bu şekilde anlatmak gerekiyor. Bu yeni bir durumdur, Kürtler bunu aylarca tartışmalı. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bir ittifak, bir ortak politika oluşturulmuştu. Bin Ladin'in meselesi de bu politikalarla bağlantılıdır. El Kaide lideri Ladin'in öldürülmesi fasa fisodur. ABD diyor ki “Biz birkaç senedir Ladin'i, gözetim altında tutuyorduk”. Doğru söylüyorlar. Zaten Ladin'i etkisiz hale getirmişlerdi. Yıllarca gözetim altında tuttu. Ve en son silahlı çatışma görüntüsü vererek öldürüldü. Aslında Ladin'i asıl destekleyen devletler Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'dır. Bu devletleri Ladin arkalamıştı. Bu devletler Ladin'i destekliyordu, kendi güdümlerinde tutuyordu. ABD bunu biliyordu, bu devletleri zorlamaya başladı, bu devletler de zorlanınca Ladin'i satıp Amerika'nın hedefine bıraktılar.

 

Amerika'nın Ortadoğu'da yeni politikaları söz konusudur. Türkiye de bunu görüyor. Beşar Esad'ı götürecekler. Artık fazla dayanamaz. Ya onu teslim alacaklar ya da Kaddafi gibi direnecektir. Muhtemelen direnecektir de. Ama sonunda düşürülecektir. Zaten Libya'yı sattılar. Suriye'nin düşmesinde ise Türkiye ağır hareket ederek bunu sürece yayıyor, öyle ani yapılmasını istemiyor. Aynı şekilde sıra İran'a da gelecektir. Belki İran geciktirilecek ve İran da direnecek ama sonunda İran da düşürülecektir. İran'ı sürece yayacaklar ama sıra oraya da gelecektir. Daha önce ABD ile AB ülkeleri arasında Ortadoğu politikaları konusunda bir fark vardı. Bazı ufak nüanslar vardı, bir makas aralığı vardı. Ancak şimdi o makas aralığı da kapandı. Birlikte hareket ediyorlar. AKP de bu nedenle kendisini kurtarmak için Amerika'nın bu politikalarına tam teslim olmuştur. Adeta ayaklarına kapanarak kendi iktidarını sürdürme peşindedir. Bu nedenle Kürtleri satıyor. Türkiye, Pakistan ve S. Arabistan, Suriye ve Libya'yı sattıkları gibi İran'ı da satacaklar. Beşar Esad da bu nedenle şu an Türkiye'ye öfkeli değil mi? Bu zaten basına da yansıdı. Açık ki öfkeliler. Pakistan ve S. Arabistan'a politikalarından dolayı menfaatler sağlandı. Şimdi de Suriye politikaları için Türkiye'ye 18 milyar dolar para sağlanıyor. Libya'ya müdahale sürecinde Türkiye ilk birkaç gün farklı konuştu. Ancak on gün geçmeden Türkiye tam tersi bir tutum sergiledi. Türkiye ABD ile anlaşarak Kaddafi'yi sattı. Şu an NATO'ya sağlanan İzmir'deki askeri üs de gösteriyor ki, Türkiye tamamen ABD ile anlaşmış durumda ve bütün imkanlarını seferber etmiştir. Kürtleri de bu politikalarla bağlantılı olarak satmıştır. Suriye Kürtleri de buna dahildir.

 

Suriye’deki, İran’daki, Irakta’ki Kürtler de dahildir. Bu süreçte Kürtler Suriye ile İran ile de anlaşmaya çalışabilirler. Suriye ve İran'a söylemeliler ki, sakın Kürtleri kullanmaya kalkmasınlar. Bu, onlar için bir felaket olur, onların sonu olur. Ben onları sert bir şekilde uyarıyorum: Kürtlerle anlaşsınlar. Demokratik özerklik temelinde bir anlaşmaya gidilebilir. Şayet Suriye devleti kabul etmezse Kürtler muhaliflerle hareket edebilirler. Ancak Suriye'deki muhaliflerle birlikte hareket etme durumunda da çaba Suriye'yi demokratikleştirmek yönünde olmalıdır. Şayet bunlar gerçekleşmezse Suriye’de herkes de bilmelidir ki Kürtler soykırım kıskacındadırlar. Kürtler bu süreçte var olma-yok olma mücadelesi vermektedirler. Kürtlere imha dayatılmaktadır, ölüm-kalım meselesidir.

 

Bugünden sonraki tabloyu şöyle görüyorum. Bunu halkımız, herkes bilsin. Suriye ve İran’daki Kürtler özgürlük çizgisinde kalacak ve daha da gelişecekler. Irak’taki Kürtler ise özellikle bir kesimin İran’la olan derin ilişkilerinden dolayı İran etkisi çok fazladır. Bu nedenle oradaki Kürtler politik olarak ikiye bölünebilirler bu şimdiden görülmelidir.   

Biz bugüne kadar hiç kimsenin boyunduruğu altına, etkisi altına girmedik, girmeyiz de. Bugüne kadar hep bağımsız kaldık. ABD'nin etkisi altına hiç girmedik, bugünden sonra da girmeyeceğiz. Türkiye, İran, Irak, Suriye de bunları iyi bilsin. Ama Kürtlerin daha fazla üzerine gelirlerse, daha fazla imha, daha fazla tasfiye dayatırlarsa, başka ittifaklar gelişebilir. Kürtler daha farklı ittifaklara yönelebilir.  Nasıl ki ABD Türkiye ile ittifak geliştirip Kürtleri imhayı planlıyorsa, Kürtler de bu imhalara karşı ittifaklar geliştirebilirler.

 

BDPliler “Biz halkı zor durduruyoruz, zaptedemiyoruz, onları tutmakta güçlük yaşıyoruz” diyorlar. Kimsenin halkı zorla tutmak gibi bir görevi yoktur. Artık bu dilden vazgeçilmelidir. Zaten halkı tutmak suçtur. Senin görevin halkı durdurmak değil, halkı demokratik çözüme, demokratik çözüm sürecine hazırlamaktır. Aynı şekilde Kandil de “biz gerillayı zor tutuyoruz, zaptedemiyoruz, gerillayı durduramıyoruz” diyor. Bu dilden, bu politikadan vazgeçilmelidir. Gerilla kendi savunmasını yapmak zorundadır, kimse bunun önüne geçemez. BDP de Kandil de bu dili terk etmelidirler. Bu doğru da değil, etik de değil. BDP'nin görevi halkı demokratik çözüm sürecine hazırlamak, Kandil'in de görevi  doğru çizgide hareket etmeyi sağlamaktır. Gerilla sınırı geçtikten sonra artık aktif savunma, pasif savunma diye bir şey kalmaz. Bunlar boş şeylerdir. Gerilla sınır içine girdikten sonra 24 saat gerillacılık yapar. Burada öyle pasif savunma aktif savunma da yoktur. 24 saat ayakta, uyanık şekilde hareket ederler. Ben burada heyetle görüştüğümde onlara da söyledim. Meşru savunma hakkımız vardır, üzerlerine gidilirse, operasyon yapılırsa misliyle cevap verilir. Gerillaya yapılan operasyonlara karşı kimse gerillayı tutmaya kalkamaz. Kendilerini on kat daha iyi savunacaklardır. Misliyle cevap verme hakkına sahiptir. Bunun önünde bir engel de yok! Kimse de engel olamaz. Tüm kamuoyu da bunu bilmelidir. Bu son yaşanan kayıplardan dolayı da Kandil'i sorumlu tutuyorum. Gerillasından komutanına kadar yaşanan bu kayıplardan dolayı Kandil sorumludur, bunun hesabını da verecektir.

 

Bundan sonra birincisi BDP’nin kullandığı bu dilden vazgeçmesi gerekiyor. İkincisi, halkı demokratik özerkliğe hazırlama görevi bulunmaktadır. Gençler inisiyatiflidir, önünde  durmaya gerek yok, zaten kendi özerk örgütlenmeleri vardır. Her yerde kendi örgütlülüklerini kurarlar, kendi önderlerini de kendileri seçerler, önderliklerini oluştururlar. Öyle kimseyi de esas almalarına gerek yok. Filistin'deki intifada gibi kendi örgütlülükleriyle bağımsız hareket ederler.

 

ABD ve Türkiye'nin bu ittifakına, bu anlaşmasına karşı benimle görüşmeye gelen heyet bir şey yapabilir mi? Heyet veya devlet içinde savaşın gelişmesini istemeyen, barışı arzulayan kimseler Kürtlere karşı geliştirilen bu politikalara karşı gelebilir mi, bu politikaları durdurabilir mi, bilemiyorum. Tekrar ediyorum, buraya gelip benimle görüşen heyet iyi niyetlidir. Bu meselelere de hakimdir. Ancak bu şeylere gücü yeter mi, onu da göreceğiz. Hükümet şu an bu savaş politikalarına tamamen teslim olmuştur. Aydınlarla görüşmek gerekiyor. Basın da manşet yapabilir. Öcalan “ABD ve Türkiye Kürtlerin kellesi karşılığında anlaşmışlar” diyor. Buna karşı çıkılmalıdır. Bugün radyodan dinlediğim kadarıyla Tayyip'in üslubu gösteriyor ki ABD ile anlaşmışlar. Türkiye'nin Ortadoğu'da ABD'ye vereceği destek karşılığı Kürtlerin kellesi kendilerine verilecektir. Eskiden teslim almaya çalışıyorlardı, şimdi teslim olunsa bile böyle bırakmazlar, (siyaseten) yok ederler. Ben daha önce Recep Tayyip Erdoğan için Özal mı olacak, Çiller mi olacak diye sormuştum. Recep Tayyip Erdoğan Çillerleşti. Tercihini Çiller olmaktan yana kullandı. Bu bir taktik midir, bilemiyorum ancak şu anki yürüttüğü politikalar Çiller olmaktan yana tercihini kullandığını gösteriyor. Kürtleri sürekli tasfiye ediyor, hem askeri hem siyasi operasyonla her gün Kürtleri tasfiye ediyorlar. 

 

Benim şu andaki duruma ilişkin yorumum, Kürtler soykırım kıskacındadır diyorum. Yeni bir gladio devrededir Kürtlere karşı. Gelinen son aşamada çözüme yaklaşırken bir NATO gladiosu komplosuyla karşı karşıyayız. Son bir görüşme yapacağız heyetle. Muhtemelen Haziran başında görüşeceğiz. Son savunmamın beşinci cildinde bu yeni gladio örgütlenmesini daha önceki yapılanmalarıyla birlikte çok geniş açımladım. Savunmamı da bu nedenle vermiyorlar. Şimdi söyleyeceklerimin iyi anlaşılması lazım. Bu manşet de olabilir. 15 Haziran tarihini kullanmakla, 15 Haziran'da mutlaka çözüm olur demiyorum. Hemen 15 Haziran'da çözüm gelişir demiyorum, beklemiyorum. Burada önemli olan husus şudur: 15 Haziran'a kadar başbakanın -büyük ihtimalle hükümet yine onlar olacak- Kürtleri çözüm sürecine dahil ederek sorunu çözeceklerine ilişkin bir açıklama yapması önemlidir. Bu konuda başbakanın bir yeşil ışık yakması önemlidir. Ben bu nedenle 15 Haziran akşamına kadar bekliyorum bu mesajı. Benimle buraya görüşmeye gelen heyet de bana bu konuda herhalde bir ipucu verecektir.  15 Haziran'a kadar bekliyorum. Eğer bana bu konuda yeşil ışık yakılırsa, Kürtleri de dahil ederek -çünkü daha önce dahil edilmeyerek yol katedilmeye çalışılmıştı- ben de buna büyük öfke duymuştum.  Ama şimdi sorunu çözeceklerini deklare ederlerse, ben de gerillaları bir yere toplamak için devreye girerim. Gerillalar uygun bir pozisyon alır, silahlı çatışma devreden çıkar, demokratik çözüm süreci de başlamış olur. Başbakan 15 Haziran'a kadar çıkıp konuşsun ve bana: “Silahlı güçlerini bir yere çek ve biz demokratik anayasa çözümü üzerinden çözüm geliştireceğiz” desin. O zaman bu savaşı durdurmuş olur.

 

Burada halkımıza, örgütlerimize şu çağrıda bulunuyorum: Ben sizlere pratik önderlik de yapmak isterdim ancak koşullarım elvermediği için teorik önderlik yapıyorum. 15 Haziran'a kadar bu söylediğim çerçevede bir yeşil ışık yakılmazsa, çözümün gelişeceğine dair bir bildirim yapılmazsa, beni ölmüş bilin! Artık ondan sonra yaşanacak olan başkaldırıdır, isyandır. Ben buna devrimci halk savaşı diyorum.

Tarihi günler yaşıyoruz, tarihi süreçteyiz, önemli gelişmeler olur. Herkes bunların farkında olsun. BDP, Kandil hepsi bunun farkında olarak hareket ederler. Umarım savaş olmaz, çözüm gelişir.

 

Batman’daki analara selamlarımı iletiyorum.

 

Herkese iyi günler diliyorum.

 

18 Mayıs 2011