|
Son yaşanan gerilla kaybıyla ilgili somut bilgi
var mı? Eski tarz gerillacılıktan
kaynaklanıyorsa bu onların eksikliği.
Dersimdeki, daha önce Aanoslardaki toplu
öldürmelerden anlaşılıyor ki, toplu bir imha
süreci söz konusu. Çandar'ın da dediği gibi 15
Haziran süreci başlamış durumda. Halk her yerde
eylemlilikler, protestolar içinde. Sınırı da
aşarak gerilla cenazelerini aldılar. Halkımızın
tepkisi çok olmuş herhalde. Her yerde tepki
göstermiş. Botan, Serhat, Diyarbakır, her yerde
ve metropollerde halkımız hareket halinde,
siyasi kadroları da aşan düzeyde bir protesto
ayaklanması içindedir.
Tüm yazar ve aydınlar bu operasyon ve
kayıplardan kaygılıdır. Son operasyonların
ABD'nin bölge politikası ile alakalı olduğunu
söylüyorlar. Bazıları kötü senaryo olarak
AKP'nin müesses nizamın savaş politikalarıyla
birlikte hareket edip, ABD'nin Ortadoğu'daki
politikalarına yatarak, bunlardan istifade
ederek örgütlü Kürtleri tasfiye girişiminde
bulunduğunu, bu politikasının uluslar arası
işaretlerinin olduğunu belirtiyor. Bu şekilde
Türkiye'nin bir tuzağa sürüklendiğini
belirtiyorlar. Ben de öyle düşünüyorum, Yani
Amerika'nın politikasıyla ilgilidir. ABD elçisi
dün Başbakanla görüştü. Bir anlaşma var, tasfiye
planı var, medyaya yansımamışsa da konuları
Kürtlerdir. ABD Büyükelçisinin benim buraya
getirilmemle ilgili değerlendirmeleri oldu.
Demek ki onlar da bunun bir komplo olduğunu
kabul ediyorlar.
Suriye de halkı demokratik çözüme hazırlayacak,
onları örgütleyecek, onlara öncülük edecek
kadroların olması gerekir. Bir anlaşma temelinde
olması önemli. Suriye konusu önemli, ihmale
gelmez. O rejimlere, Suriye ve İran rejimlerine
sunu söylemek gerekiyor, dostluksa dostluk
temelinde çözüm geliştirsinler, bir çözüme
varsınlar. Yoksa bunun bedelini ağır öderler.
Benim adıma bu mesajı yayınlarsınız. Son gerilla
şehadetlerinden dolayı bir motivasyon sıkıntısı
var. Üç günlük yas ilan edilmiş. Halbuki, ortada
savaş var. Tam tersi olması gerekirdi.
Seçebilecek aday potansiyelimiz ve gücümüz
olmasına rağmen herhangi bir olumsuzluk, bir
kayıp söz konusu olursa bunun sorumluluğu ağır
olur. Öyle bir durum ihanettir. Öyle bir durumda
kimse bunun altından kalkamaz, kimse bunun
hesabını veremez.
Ben bu görüşmeyi Haki Karer, Dörtler ve
Kaypakkaya'lara ithaf ediyorum, onların
şehadetlerinin yıldönümüdür. 6 Mayıs'ta Deniz
Gezmişler de idam edilmişti. Anıları önünde
saygıyla eğiliyorum. Bu konuya daha önceki
görüşmelerimde de değinmiştim. Anılarını
yaşatıyoruz.
Ben daha önce bize karsı savaşan kontra
grupların ABD'de eğitilen adamlar olduğunu
söylemistim. Şimdi mahkemede İbrahim Şahin’in
kendisi bunu itiraf ediyor. Bu önemlidir
belgelenmiş oluyor.
Ayla'nın durumu nasıl? Ayağı yaralanmış. İsabet
eden kurşundan mı gaz bombasından mı yaralanmış?
Gaz bombalarında kimyevi maddeler var. O nedenle
tahribat yaratmış olabilir istirahata ihtiyacı
olabilir. Sevahir'in sağlığı nasıl? İyileşti mi?
Avrupa'da tedavi görmeye mi gitmiş. Seçimle
ilgili gelişmeler nasıl? Aydın'da sol iyi mi,
bağımsızları destekliyor mu? Destekliyorsa
iyidir. İlişkiler iyi olmalı. Bu seçimle Türkiye
halkıyla, Türkiye sosyalistleriyle birliğimizi
sağladık ve geliştirdik, bu çok önemli. Bu bir
başlangıç oldu, daha sonra gelişecek. Urfa'da
diğer bağımsız adaylara ilişkin bir gelişme var
mı, ittifak durumu var mı? Son savunmam verildi
mi, bir gelişme var mı. Geçen ABD'ye ilişkin
söylediklerim basına iyice yansıdı mı? Olduğu
gibi yansıdı mı? Cezaevlerinde bir gelişme var
mı? Cezaevlerinde açlık grevi var. KCK'liler ile
diğer tutukluların mahkemelerdeki Kürtçe savunma
ısrarı sürüyor. Ama Kürtçe savunma işin
detayıdır. Onlar rehine statüsündeler, henüz
rehine durumlarını anlamış değiller. Onlar
rehineler, bir rehine ne yapabilir ki?
Bugün, iki temel konudan bahsedeceğim.
Birincisi, şimdi bu gelen ve benime görüşen
heyet iyi niyetli bir heyettir. Bu heyet gladio
ile bağlantılı değildir. Ben bunu kendilerine de
söyledim, hem yazılı hem sözlü olarak. Dedim ki,
siz gladio ile bağlantılı değilsiniz, komplonun
içinde değilsiniz. Ben bu heyetin gladiodan
bağımsız olduğunu görüyorum. Bu konuda eminim.
Heyet sorunu çözme konusunda iyi niyetli olup,
bu konuda komplo içerisinde değildir. Heyet
güçlüdür, ikna edebilir, irade sahibidir. Heyet
ne tam hükümet memuru ne de kandırmaca bir
devlet ekibidir, bağımsızdır. Bu heyetle
görüşmelerimiz ciddidir, bir kandırılma durumu
söz konusu değildir. Ancak hükümeti, başbakanı
ikna etme güçleri var mı? ABD'ye rağmen bir
şeyler yapabilecekler mi, burası önemli. Heyetle
önümüzdeki günlerde, 15 Haziran'dan önce son bir
kez görüşeceğim. Çok önemli bir görüşme. Bu
konuda heyet bana ipucu verecektir. Bazı
bilgiler verecektir. Bu görüşmede bazı şeyler az
çok netleşecektir. Şimdiye kadar bize karşı
uygulanmakta olan NATO gizli ordusunun,
gladiosunun bir komplosu devam etmektedir.
Dördüncü kezdir çözüme çok yaklaşırken, NATO
gladiosunun komplosuyla karşı karşıyayız.
Buradaki heyetle çözüme dönük, çözümü
geliştirecek görüşmelerimize karşı, çözüme karşı
yeniden bir gladio komplosu devreye sokulmakta,
çözüm engellenmektedir. Tam da bu noktada
şunlara değinmek istiyorum.
Şu an yeni bir gladio ile, gladio darbesi ile,
gladio komplosu ile karşı karşıyayız. Bunun iyi
bilinmesi lazım. Bu söyleyeceklerimi kendi
tecrübelerime de dayanarak söylüyorum. Belli bir
tecrübe var bu tecrübelerimi de dikkate alarak
bu söyleyeceklerimi dile getiriyorum. Dönemi
iyi anlatayım ki, şu an içinde bulunduğumuz
dönem iyi anlaşılsın. Birinci komplo dönemi Özal
döneminde gerçekleşen komplodur. Ben buna çözüme
karşı 93 komplosu diyorum. Özal döneminde
uluslar arası bir gladio vardı. Türkiye'deki
gladio da bunun içindeydi ve güçlüydü. Özal bu
sorunu çözmek istiyordu. Bana ilk haber
gönderdiğinde bu işi çözelim, çözmek istiyorum
diyordu. Ben buna fazla ihtimal vermiyordum.
Özal'ın çözebileceğine fazla ihtimal veriyordum.
Bu bir oyundur diyordum. Sorunu çözmek için
Özal, Talabani'yi yanıma göndermişti.
Talabani'ye bu kuşkumu dile getirdim. Özal bunu
çözemez, çözebilir mi dedim. Talabani bana “Özal
bu işi çözmek istiyor” dedi. Özal Talabani'ye
“Eşref Bitlis de benden yana, bu sorunu
çözeceğim” demişti. Talabani yeter ki ateşkes
ilan edilsin demişti. Ben başta buna kuşkulu
bakıyordum ancak sonra ikna oldum, uzun bir
tereddütten sonra ikna oldum. Özal silahlı
birliklerin bir yerde toplanmasını, ateşkesin
olmasını benden istedi. Çözüm için onları
kırmadım. Onlar bu şekilde çözümün gelişeceğini
söylüyorlardı. O dönem bu fırsata bir şans
tanımak istedim. Barış, ateşkes ilan ettik.
Fakat devlet o dönem çözüme hazır değildi. Özal
devleti, askeriyeyi, partisini barışa
hazırlamamıştı, barışa ikna edememişti.
Ateşkesten sonra gladio devreye girdi. O dönem
çözümü geliştirmeye çalışan Özal'a ve Eşref
Bitlis'e karşı darbe yapıldı. Özal'ı götürdüler.
Eşref Bitlis'i de götürdüler. Eşref Bitlis'in
ekibini de dağıttılar. Bahtiyar Aydın onlar,
Mardin'deki Rıdvan Özden ve diğer bazı subayları
tasfiye ettiler. O dönem JİTEM de ikiye bölündü.
Cem ersever onları tasfiye ettiler, çünkü bunlar
Eşref Bitlis'e bağlıydılar. O dönem bu gladio
Doğan Güreş, Tansu Çiller eliyle yürütüldü.
93'teki ateşkesin bozulmasıyla birlikte 93-94'te
dört bin köy boşaltıldı, on binlerce faili
meçhul cinayet işlendi. Adeta bir felaket
yaşandı. Bu NATO gladiosunun çözüme karşı
geliştirdiği ilk darbedir. Ben buna birinci
komplo dönemi diyorum. Yalçın Küçük de kitabında
“93 komplosu” diyor buna, doğrudur.
Özal ve Eşref Bitlis'e dönük darbenin başını
çekenlerden biri de Süleyman Demirel'di. Bu
darbeyi T. Çiller, D. Güreş ve S. Demirel, NATO
gladiosu ile birlikte gerçekleştirdiler. Zaten
bilindiği üzere o dönem Genelkurmay başkanı
Muhittin Füsunoğlu olacaktı ama T. Çiller ekibi
darbe yaparak onun genelkurmay başkanı olmasını
engelledi ve onun yerine Doğan Güreş genelkurmay
başkanı yapıldı.
İkinci komplo dönemi 97-98 döneminde yaşandı.
Genelkurmay başkanı İsmail Hakkı Karadayı
mevcut savaşı sınırlandırma isteğindeydi. Yani
savaşı sınırlandırma eğilimindeydi. Erbakan
döneminde çözüme yönelik girişimler oldu.
Erbakan iyi niyetle bazı girişimlerde bulundu.
Abdülhalim Haddam da tekrar yazmış, Hürriyet'te
çıkmıştı, doğrudur. O dönem Erbakan da Özal
gibi, silahlı güçlerin bir yere toplanmasını,
silahların susmasını ve bundan sonra çözüm için
görüşmelerin yapılacağını, çözümün
konuşulacağını söyledi. Ben onu da kırmadım.
Ancak tekrar gladio devreye girdi. Birinci
komplo döneminde gladionun başını çekenler
Güreş-Çiller ekibiydi. Bu ikinci dönemde ise
Türkiye'deki gladionun başını çeken kişi Çevik
Bir'dir. O dönem D. Güreş rolünü Çevik Bir
oynadı. Hatta bu Çevik Bir, Kıvrıkoğlu'nun
genelkurmay başkanı olmasını istemediği için ona
suikast girişiminde bulundu. Bu dönemde Karadayı,
daha sonra da Kıvrıkoğlu her ikisi de savaşı
sınırlandırmak istiyorlardı. Onlar da silahların
susmasını, çatışmaların bitmesini, silahlı
güçlerin bir yere toplanmasını, ondan sonra
çözüme dair her şeyin konuşulabileceğini
söylüyorlardı. Bize de haber gönderdiler.
Cezaevine gidip M. Ayata ile görüşmüşlerdi,
cezaevi üzerinden benimle de görüşme talepleri
oldu. O dönem cezaevi üzerinden gelen telefonla
görüştüm. Muzaffer Ayata da Tempo dergisine
anlatmıştı. Doğru söylüyor. Onlara ulaşmışlar,
bana da daha sonra telefon ettiler. Avrupa'ya da
bir temsilcilerini göndermişler. Ben onların bu
savaşı sınırlandırma isteğine karşılık verdim.
Çözüme şans tanıdım. Ancak Tansu Çiller'e bağlı
istihbarat şefi Bülent Orakoğlu bizim bu
görüşmelerimizi tespit etmiş, dinlemeye almış,
daha sonra deşifre etti. Yine Uluslar arası bir
gladio devreye girdi. Bu dönemdeki çözüm
arayışımız da bu şekilde komployla boşa
çıkarıldı. Türkiye'de o dönemde Çevik Bir'in
başını çektiği gladio ekibiyle CIA ajanı T.
Çiller bu komplonun başını çektiler. T.
Çiller'in CIA ajanı olduğu sonradan ortaya
çıktı. Mesut Yılmaz nispeten daha ılımlı, iyi
niyetliydi. Bu dönemde de böylece çözüme dönük
arayışlarımız komploya kurban gitti. O dönemi
anlatan bir konuşma Med TV'de yapmıştım. ‘Bir
barış şansımız vardı, barış güvercini olduk ama
bu barış güvercinini uçurdular’ diye
nitelemiştim.
Benim üzerime çok geldiler. NATO gladiosunun
komplosu sonucu Suriye'ye baskı uygulandı ve
Suriye'yi savaşla tehdit ettiler. Benim
Suriye'den çıkmam sağlandı. Suriye'den çıkarılma
sürecimi Haddam da anlatıyor. Uluslar arası NATO
gladiosu bize karşı netti politikalarında,
tavırlarında. Benim bu uluslar arası komploda
öldürülme planı da vardı. Bana karşı
geliştirilen NATO gladiosu komplosunda AB, ABD
ve Rusya anlaşmıştı. Rusya ile IMF üzerinden
anlaşma sağlamışlardı. Komploya Rusya, İtalya,
İsrail ve Yunanistan da dahildi. Yunanistan'dan
sonra beni Beyaz Rusya'ya indirmek
istiyorlardı. İçinde bulunduğum uçak Beyaz
Rusya'ya indi. Oradan Hollanda'ya gideceksin
dediler ancak Beyaz Rusya'da hava alanına
indiğimizde her taraf boştu, hiçbir güvenliğimiz
yoktu. Ben durumdan şüphelendim ve uçaktan
inmeyi reddettim. O an bana karşı bir şeyler
yapılacaktı ancak ben uçaktan inmeyince Mandela
ile görüşme talebimi kabul ettiler. Beni
Mandela'ya götürme sözü verdiler. Daha sonra
bildiğiniz gibi Kenya'ya götürdüler. Benim
Kenya'ya götürülmem aslında bir kaçırılmaydı. Bu
hikaye uzundur, daha önce de defalarca
anlatmıştım, uzun uzun anlatmaya gerek yok.
Kenya'da iken çiftlikte kalma fikri de ilk o
dönem ortaya atıldı. Bana “seni bir çiftlikte
tutalım, yüksek duvarları olan, güvenlikli,
geniş bir çiftlik, uzun bir süre kalırsın”
dediler. Bu şu demekti; NATO'nun, Amerika'nın
denetiminde kalmak demektir. Amaçları bir süre
gözlem altında tutmaktı. Bin Ladin gibi bir
çiftlikte uzun süre tutacaklardı. Zamanı gelince
de imha edeceklerdi veya başka bir şey
yapacaklardı. Ama burada önemli olan onların
kontrolünde olma durumudur. Bin Ladin de
Pakistan'ın kontrolünde bir çiftlikte kalıyordu.
Pakistan da ABD güdümündedir. Ben çiftlikte
kalma fikrini kesinlikle reddettim, kabul
etmedim. Elçilikte kaldım. On beş gün kadar
orada kaldım. O dönem bana eşlik eden Yunan
istihbaratı, Kalenderidis, Karamanlis onlar
hepsi CIA elemanları, gizli NATO
subaylarıydılar. Yunan elçisi Kostullas da FBI,
CIA ajanıydı, zaten ikisi de aynıdır, fark
etmez. Daha sonra Kenya polisi bana “elçilikten
çıkacaksın, çıkmazsan elçiliği basarız” dediler.
Ölümle sonuçlanabilecek bir baskın olacaktı.
Ancak biz tedbirli davrandık. Elçilikten
çıkarken elimize bir tabanca vermek istediler.
Dilan da oradaydı. “Bununla kendinizi
korursunuz” dediler. Yani orada bizim fiziki
direneceğimizi zannediyorlardı. Eğer
direnseydik, o silahı da kabul etseydik, bizi
öldürüp direnmiş görüntüsü vereceklerdi. Tek
başıma silahla ne yapabilirdim ki, aslında ölmek
çok şey değildi ama böyle ölmek istemedim. Bin
Ladin gibi, onun için de “elinde bir silahla
direndi” dediler. Beni de bu şekilde
öldürebilirlerdi. Benzer şeyler var fakat benim
ve Ladin'in durumu farklıdır, benim durumum daha
özgündür. Biz elçilikten silahsız çıktık,
silahsız çıktığımız için bize karşı bir şey
yapamadılar. Daha sonra beni kaçırıp uçağa
bindirdiler. Yine de üzerimde silah
olabileceğini düşünmüşler. Uçakta dört-beş kişi
üzerime çullandılar, yere yatırdılar, silahsız
olduğumu görünce de bağladılar. Hatta onlardan
biri, “üzerinde silah bulunsaydı,
öldürebilirdik” dedi. Bu şekilde benim buraya
getirilmemle ikinci barış görüşmeleri de NATO
gladiosunun komplosuyla son buldu.
99'da daha çok askeri ağırlıklı heyet gelip
benimle o dönemde, 99'da görüştü. O dönemdeki
askerler tecrübeliydi, samimi gibiydiler.
Onlardan birisi “Oyun büyük, bunu boşa
çıkarmamız gerekiyor. Siz ülkeyi bölmek
istemediğinizi belirtip şiddetten vazgeçerseniz,
her konuyu konuşabiliriz” dediler. Bunun
üzerine ateşkes ve sınır dışına çekilme çağrım
oldu ve gerillalar sınır dışına çekildi. Ecevit
o dönemde bir şeyler yapmak istiyordu çözüme
yönelik. Rahşan affı da bu nedenle
düşünülmüştü. Gerillayı da kapsayacaktı. O
dönemdeki heyetle olan görüşmelerimiz 2001'e
kadar devam etti. Daha sonra bilindiği gibi
tekrar NATO gladiosu Türkiye'deki gladio ile
birlikte devreye girdi. Ecevit'i tasfiye
ettiler. Kürt hareketini de o dönemde ikiye
ayırmak için çoktan hazırlıklarını yapmışlar. Bu
durum Amerika'nın Irak'a müdahalesiyle doğrudan
bağlantılıdır. Osman-Botan alçağı bu oyuna
geldiler. Bunlar Güney'e gittiler, sığındılar.
Diğerleri de Kandil'de kaldılar. Kandil'de
kalanlar bu ayrılmayı zamanında önleyebilirlerdi
ancak bunu başaramadılar, süreci iyi
yönetemediler, yetersiz kaldılar. Benim müdahale
etmemi istediler. Ben o dönemde “Bir bedenimi
ikiye ayırdıktan sonra birini tercih etmemi
istiyorsunuz, ben bunu kabul edemem” diyerek
büyük bir öfkeyle karşılık verdim. Onlara çok
öfke duydum, çok ağır eleştiriler yönelttim, çok
ağır hakaretler ettim. Adeta bedenimizi ikiye
bölmelerini nasıl kabul edebilirdim? Ama o alçak
Osman-Botanlar kopup gittiler. Bine yakın kadro
da eridi. Avukatlar da o dönem zamanında yeterli
bilgi getirmediler. Kopukluklar oldu. O dönem
gelip giden avukatlar yeterince çaba
göstermediler. Sonuçta örgütü ikiye bölmek
istediler. Bu süreci Bir Halkı Savunmak
kitabında geniş geniş anlattım. Hem Kürtlere
karşı geliştirilen politikalar hem de Kürtlerin
kendi içindeki kopuşlar hakkında çok detaylı
çözümlemeler yaptım.
Örgüt üzerindeki bu oyun, bu komplo 2002'de
başladı. 2002-04 arası bu kopmalar, ayrışmalar,
bu tasfiye politikası yaşandı. Tabi o dönem
ABD'nin Ortadoğu ve özellikle Irak'a dönük
politikaları söz konusuydu. İşte AKP de 2002'de
bu temel üzerine, bu politikalar üzerine başa
getirildi. AKP'nin 2002'de iktidara gelmesiyle
yeni bir konsept hayata geçirildi. NATO
gladiosunun komploları farklı bir şekilde
gelişmeye başladı. Bu, üçüncü komplo dönemiydi.
Böylece 99'dan 2004'e kadar beş yıl geçmiş oldu.
Cengiz de o dönemi yazmış kitabında ancak
derinlikli anlatabilmiş mi bilemiyorum. Tüm
bunlara rağmen PKK'nin yeniden inşasıyla, Kongra-Gel
ve KCK sistemleriyle örgütü yeniden
şekillendirdik. O dönem örgütteki kopuşlar ve
örgüte yönelik tasfiye politikaları karşısında
Abdullah Gül'e mektup yazdım. Kendisine bu
sorunları birlikte aşabiliriz, bu sorunların
önüne geçebiliriz, çözüm için gerekli olan
adımları atabiliriz dedim. Ama bana cevap
vermediler, duyarsız kaldılar, bir şey
yapmadılar. Ben de o dönemde yaşanan bütün bu
gelişmelerden dolayı örgüte “ne yapıyorsanız
yapın, sizi serbest bırakıyorum, kendi
kararlarınızı kendiniz alın, kendi
örgütlenmenizi kendiniz yaparsınız” dedim. Ve
PKK yeniden bir yapılanmaya, bir silahlı hamleye
başladı.
O
dönemi de böylece geçirdik. 2006'da bana çağrıda
bulundular. A. Türk onlar üzerinden haber
gönderdiler, Avukatlar da içindeydi o dönemin.
Bize karşı tasfiye politikalarında başarılı
olamayınca, ateşkes için bana haber gönderdiler.
Ben tam ikna değildim ama bir çağrıda bulundum.
A. Türk onlar bir politika geliştiremediler. DTP
de başarısız kaldı. Bana göre o dönemde yapılan,
bir hataydı. Bunun bir oyun olduğu da sonradan
anlaşıldı. Bu da başarılı olamayınca, kuşatmaya
aldılar, hücre cezaları vermeye başladılar.
Hücre cezasıyla bize karşı yeni politika
oluşturdular. Hem hücre cezalarıyla burada bana
karşı hem de askeri operasyonlarla örgütü
kuşatmaya almaya başladılar. 2006'da ben 125
sayfalık bir broşür hazırladım. Sizin de
bildiğiniz gibi ona da el koydular ve
vermediler. Halen onlardadır. O 125 sayfada bir
çok ilişkiyi, gladioyu açıklamıştım. Bu
komplolar dönemini de orada geniş açıklamıştım.
Bugüne kadar bu komplolara rağmen ölmediysek,
hayatta kaldıysak, hata yapmamamızdan
kaynaklanıyor. Hata yapsaydık durum farklı
olurdu. Fakat dikkatli davrandık. Örgüte
yönelik politikalar ile bana karşı geliştirilen
hücre cezaları da başarılı olmayınca yeni bir
tasfiye politikasını devreye koydular. Bu yeni
bir gladioydu, yeşil gladio! Daha önce buna
yeşil komplo dönemi demiştim. Bu dönem diğer
dönemlerden daha farklı gelişti. Bu dönemde hem
siyasi operasyonlar, KCK operasyonları başladı
hem de askeri operasyonlar. İkisi birlikte
devreye girdi. Yani hem siyasi hem askeri
operasyonlar eş zamanlı olarak yürütüldü. Bu AKP
iktidarının politikasıydı. Tam da, bu gladio-komplo
döneminde önceki dönemlerdeki gazetelerin yerini
Zaman gazetesi aldı. Zaman gazetesi üzerinden
daha çok yapılmaya başlandı. KCK operasyonları
diri Kürdü tasfiye etme amaçlıydı. Bu dönemde
geliştirilen politikalar daha çok örgütlü
Kürtleri dikkate almadan, muhatap almadan onları
tasfiye ederek, bunun yerine kendine bağlı yeni
sahte bir Kürt yaratma politikalarıydı. Bu
dönemde TRT-Şeş vb sözde açılımlarla, bu diri
Kürt kesiminin yerini Şivan, Burkay, Metiner
benzeri Kürdü yaratmaya çalışıyorlardı. Benimle
de o dönemde görüşme yaptılar. KCK
operasyonlarını doğru bulmadıklarını söylediler.
Üç yıldır heyetle bu görüşmeleri yapıyoruz.
Heyetle görüşmeler başladıktan sonra mektup
göndermeye başladım. Ben de o dönemde bu
politikalara karşı, 2009'da yol haritasını
yazdım. Yol haritasına da el koydular,
vermediler. Daha sonra AİHM üzerinden ancak
alınabildi.
Daha önce de Türkiye'de gladio dönemleri
olmuştur. 1980'de oldu, 60'da oldu. Kore savaşı
döneminde oldu. Türkiye'de özellikle 1952 Kore
savaşından bu yana gladio dönemleri hep
olmuştur. Bu komplolar dönemiyle ilgili şu anki
açıklamaları kısa kısa geçiyorum. Daha önce uzun
uzun anlatmıştım. Bu konuda bugün söylediklerim
daha önceki açıklamalarım da eklenerek
kamuoyuyla paylaşılabilinir.
Bugün yeni bir durumla karşı karşıyayız. Bu
manşet yapılabilinir. Türkiye NATO gladiosu ve
ABD ile anlaşmış durumda. Kürtleri topyekün
bitirme, tasfiye etme planı devrededir.
Ortadoğu'da Türkiye desteğine karşılık Kürtlerin
kellesi Türkiye'ye verilecek. Bu konuda ABD ile
anlaşmışlar, bu anlaşma Kürtlerin yokedilmesi
üzerinedir. ABD elçisi gördüğünüz gibi Erdoğan'ı
helikopter pistinde yakalıyor, ona talimat
götürüyor. Mevzu bu politikalardır. Tüm bunlar
ABD ile Türkiye'nin anlaştığını gösteriyor. Daha
önce ABD ile Türkiye Ortadoğu konusunda tam
anlaşamamışlardı, Kürtlerden dolayı tam
anlaşamıyorlardı. Kürtlerden dolayı bazı
nüanslar, bazı ufak-tefek anlaşmazlıklar vardı.
Ancak şu an o anlaşmazlıkları da çözmüş
durumdalar. Bugünkü durum 5 Kasım 2007'de
Erdoğan-Bush görüşmesindeki anlaşmanın bir
benzeridir. Ortadoğu'daki Türkiye desteğine
karşılık Kürtlerin KCK şahsında kellesi
verilecek. Anlaşma budur! Bunu tüm kamuoyuna ve
aydınlara bu şekilde anlatmak gerekiyor. Bu yeni
bir durumdur, Kürtler bunu aylarca tartışmalı.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında
bir ittifak, bir ortak politika oluşturulmuştu.
Bin Ladin'in meselesi de bu politikalarla
bağlantılıdır. El Kaide lideri Ladin'in
öldürülmesi fasa fisodur. ABD diyor ki “Biz
birkaç senedir Ladin'i, gözetim altında
tutuyorduk”. Doğru söylüyorlar. Zaten Ladin'i
etkisiz hale getirmişlerdi. Yıllarca gözetim
altında tuttu. Ve en son silahlı çatışma
görüntüsü vererek öldürüldü. Aslında Ladin'i
asıl destekleyen devletler Türkiye, Pakistan ve
Suudi Arabistan'dır. Bu devletleri Ladin
arkalamıştı. Bu devletler Ladin'i destekliyordu,
kendi güdümlerinde tutuyordu. ABD bunu
biliyordu, bu devletleri zorlamaya başladı, bu
devletler de zorlanınca Ladin'i satıp
Amerika'nın hedefine bıraktılar.
Amerika'nın Ortadoğu'da yeni politikaları söz
konusudur. Türkiye de bunu görüyor. Beşar Esad'ı
götürecekler. Artık fazla dayanamaz. Ya onu
teslim alacaklar ya da Kaddafi gibi
direnecektir. Muhtemelen direnecektir de. Ama
sonunda düşürülecektir. Zaten Libya'yı sattılar.
Suriye'nin düşmesinde ise Türkiye ağır hareket
ederek bunu sürece yayıyor, öyle ani yapılmasını
istemiyor. Aynı şekilde sıra İran'a da
gelecektir. Belki İran geciktirilecek ve İran da
direnecek ama sonunda İran da düşürülecektir.
İran'ı sürece yayacaklar ama sıra oraya da
gelecektir. Daha önce ABD ile AB ülkeleri
arasında Ortadoğu politikaları konusunda bir
fark vardı. Bazı ufak nüanslar vardı, bir makas
aralığı vardı. Ancak şimdi o makas aralığı da
kapandı. Birlikte hareket ediyorlar. AKP de bu
nedenle kendisini kurtarmak için Amerika'nın bu
politikalarına tam teslim olmuştur. Adeta
ayaklarına kapanarak kendi iktidarını sürdürme
peşindedir. Bu nedenle Kürtleri satıyor.
Türkiye, Pakistan ve S. Arabistan, Suriye ve
Libya'yı sattıkları gibi İran'ı da satacaklar.
Beşar Esad da bu nedenle şu an Türkiye'ye öfkeli
değil mi? Bu zaten basına da yansıdı. Açık ki
öfkeliler. Pakistan ve S. Arabistan'a
politikalarından dolayı menfaatler sağlandı.
Şimdi de Suriye politikaları için Türkiye'ye 18
milyar dolar para sağlanıyor. Libya'ya müdahale
sürecinde Türkiye ilk birkaç gün farklı konuştu.
Ancak on gün geçmeden Türkiye tam tersi bir
tutum sergiledi. Türkiye ABD ile anlaşarak
Kaddafi'yi sattı. Şu an NATO'ya sağlanan
İzmir'deki askeri üs de gösteriyor ki, Türkiye
tamamen ABD ile anlaşmış durumda ve bütün
imkanlarını seferber etmiştir. Kürtleri de bu
politikalarla bağlantılı olarak satmıştır.
Suriye Kürtleri de buna dahildir.
Suriye’deki, İran’daki, Irakta’ki Kürtler de
dahildir. Bu süreçte Kürtler Suriye ile İran ile
de anlaşmaya çalışabilirler. Suriye ve İran'a
söylemeliler ki, sakın Kürtleri kullanmaya
kalkmasınlar. Bu, onlar için bir felaket olur,
onların sonu olur. Ben onları sert bir şekilde
uyarıyorum: Kürtlerle anlaşsınlar. Demokratik
özerklik temelinde bir anlaşmaya gidilebilir.
Şayet Suriye devleti kabul etmezse Kürtler
muhaliflerle hareket edebilirler. Ancak
Suriye'deki muhaliflerle birlikte hareket etme
durumunda da çaba Suriye'yi demokratikleştirmek
yönünde olmalıdır. Şayet bunlar gerçekleşmezse
Suriye’de herkes de bilmelidir ki Kürtler
soykırım kıskacındadırlar. Kürtler bu süreçte
var olma-yok olma mücadelesi vermektedirler.
Kürtlere imha dayatılmaktadır, ölüm-kalım
meselesidir.
Bugünden sonraki tabloyu şöyle görüyorum. Bunu
halkımız, herkes bilsin. Suriye ve İran’daki
Kürtler özgürlük çizgisinde kalacak ve daha da
gelişecekler. Irak’taki Kürtler ise özellikle
bir kesimin İran’la olan derin ilişkilerinden
dolayı İran etkisi çok fazladır. Bu nedenle
oradaki Kürtler politik olarak ikiye
bölünebilirler bu şimdiden görülmelidir.
Biz bugüne kadar hiç kimsenin boyunduruğu
altına, etkisi altına girmedik, girmeyiz de.
Bugüne kadar hep bağımsız kaldık. ABD'nin etkisi
altına hiç girmedik, bugünden sonra da
girmeyeceğiz. Türkiye, İran, Irak, Suriye de
bunları iyi bilsin. Ama Kürtlerin daha fazla
üzerine gelirlerse, daha fazla imha, daha fazla
tasfiye dayatırlarsa, başka ittifaklar
gelişebilir. Kürtler daha farklı ittifaklara
yönelebilir. Nasıl ki ABD Türkiye ile ittifak
geliştirip Kürtleri imhayı planlıyorsa, Kürtler
de bu imhalara karşı ittifaklar
geliştirebilirler.
BDPliler “Biz halkı zor durduruyoruz,
zaptedemiyoruz, onları tutmakta güçlük
yaşıyoruz” diyorlar. Kimsenin halkı zorla tutmak
gibi bir görevi yoktur. Artık bu dilden
vazgeçilmelidir. Zaten halkı tutmak suçtur.
Senin görevin halkı durdurmak değil, halkı
demokratik çözüme, demokratik çözüm sürecine
hazırlamaktır. Aynı şekilde Kandil de “biz
gerillayı zor tutuyoruz, zaptedemiyoruz,
gerillayı durduramıyoruz” diyor. Bu dilden, bu
politikadan vazgeçilmelidir. Gerilla kendi
savunmasını yapmak zorundadır, kimse bunun önüne
geçemez. BDP de Kandil de bu dili terk
etmelidirler. Bu doğru da değil, etik de değil.
BDP'nin görevi halkı demokratik çözüm sürecine
hazırlamak, Kandil'in de görevi doğru çizgide
hareket etmeyi sağlamaktır. Gerilla sınırı
geçtikten sonra artık aktif savunma, pasif
savunma diye bir şey kalmaz. Bunlar boş
şeylerdir. Gerilla sınır içine girdikten sonra
24 saat gerillacılık yapar. Burada öyle pasif
savunma aktif savunma da yoktur. 24 saat ayakta,
uyanık şekilde hareket ederler. Ben burada
heyetle görüştüğümde onlara da söyledim. Meşru
savunma hakkımız vardır, üzerlerine gidilirse,
operasyon yapılırsa misliyle cevap verilir.
Gerillaya yapılan operasyonlara karşı kimse
gerillayı tutmaya kalkamaz. Kendilerini on kat
daha iyi savunacaklardır. Misliyle cevap verme
hakkına sahiptir. Bunun önünde bir engel de yok!
Kimse de engel olamaz. Tüm kamuoyu da bunu
bilmelidir. Bu son yaşanan kayıplardan dolayı da
Kandil'i sorumlu tutuyorum. Gerillasından
komutanına kadar yaşanan bu kayıplardan dolayı
Kandil sorumludur, bunun hesabını da verecektir.
Bundan sonra birincisi BDP’nin kullandığı bu
dilden vazgeçmesi gerekiyor. İkincisi, halkı
demokratik özerkliğe hazırlama görevi
bulunmaktadır. Gençler inisiyatiflidir, önünde
durmaya gerek yok, zaten kendi özerk
örgütlenmeleri vardır. Her yerde kendi
örgütlülüklerini kurarlar, kendi önderlerini de
kendileri seçerler, önderliklerini oluştururlar.
Öyle kimseyi de esas almalarına gerek yok.
Filistin'deki intifada gibi kendi
örgütlülükleriyle bağımsız hareket ederler.
ABD ve Türkiye'nin bu ittifakına, bu anlaşmasına
karşı benimle görüşmeye gelen heyet bir şey
yapabilir mi? Heyet veya devlet içinde savaşın
gelişmesini istemeyen, barışı arzulayan kimseler
Kürtlere karşı geliştirilen bu politikalara
karşı gelebilir mi, bu politikaları durdurabilir
mi, bilemiyorum. Tekrar ediyorum, buraya gelip
benimle görüşen heyet iyi niyetlidir. Bu
meselelere de hakimdir. Ancak bu şeylere gücü
yeter mi, onu da göreceğiz. Hükümet şu an bu
savaş politikalarına tamamen teslim olmuştur.
Aydınlarla görüşmek gerekiyor. Basın da manşet
yapabilir. Öcalan “ABD ve Türkiye Kürtlerin
kellesi karşılığında anlaşmışlar” diyor. Buna
karşı çıkılmalıdır. Bugün radyodan dinlediğim
kadarıyla Tayyip'in üslubu gösteriyor ki ABD ile
anlaşmışlar. Türkiye'nin Ortadoğu'da ABD'ye
vereceği destek karşılığı Kürtlerin kellesi
kendilerine verilecektir. Eskiden teslim almaya
çalışıyorlardı, şimdi teslim olunsa bile böyle
bırakmazlar, (siyaseten) yok ederler. Ben daha
önce Recep Tayyip Erdoğan için Özal mı olacak,
Çiller mi olacak diye sormuştum. Recep Tayyip
Erdoğan Çillerleşti. Tercihini Çiller olmaktan
yana kullandı. Bu bir taktik midir, bilemiyorum
ancak şu anki yürüttüğü politikalar Çiller
olmaktan yana tercihini kullandığını gösteriyor.
Kürtleri sürekli tasfiye ediyor, hem askeri hem
siyasi operasyonla her gün Kürtleri tasfiye
ediyorlar.
Benim şu andaki duruma ilişkin yorumum, Kürtler
soykırım kıskacındadır diyorum. Yeni bir gladio
devrededir Kürtlere karşı. Gelinen son aşamada
çözüme yaklaşırken bir NATO gladiosu komplosuyla
karşı karşıyayız. Son bir görüşme yapacağız
heyetle. Muhtemelen Haziran başında görüşeceğiz.
Son savunmamın beşinci cildinde bu yeni gladio
örgütlenmesini daha önceki yapılanmalarıyla
birlikte çok geniş açımladım. Savunmamı da bu
nedenle vermiyorlar. Şimdi söyleyeceklerimin iyi
anlaşılması lazım. Bu manşet de olabilir. 15
Haziran tarihini kullanmakla, 15 Haziran'da
mutlaka çözüm olur demiyorum. Hemen 15
Haziran'da çözüm gelişir demiyorum,
beklemiyorum. Burada önemli olan husus şudur: 15
Haziran'a kadar başbakanın -büyük ihtimalle
hükümet yine onlar olacak- Kürtleri çözüm
sürecine dahil ederek sorunu çözeceklerine
ilişkin bir açıklama yapması önemlidir. Bu
konuda başbakanın bir yeşil ışık yakması
önemlidir. Ben bu nedenle 15 Haziran akşamına
kadar bekliyorum bu mesajı. Benimle buraya
görüşmeye gelen heyet de bana bu konuda herhalde
bir ipucu verecektir. 15 Haziran'a kadar
bekliyorum. Eğer bana bu konuda yeşil ışık
yakılırsa, Kürtleri de dahil ederek -çünkü daha
önce dahil edilmeyerek yol katedilmeye
çalışılmıştı- ben de buna büyük öfke duymuştum.
Ama şimdi sorunu çözeceklerini deklare
ederlerse, ben de gerillaları bir yere toplamak
için devreye girerim. Gerillalar uygun bir
pozisyon alır, silahlı çatışma devreden çıkar,
demokratik çözüm süreci de başlamış olur.
Başbakan 15 Haziran'a kadar çıkıp konuşsun ve
bana: “Silahlı güçlerini bir yere çek ve biz
demokratik anayasa çözümü üzerinden çözüm
geliştireceğiz” desin. O zaman bu savaşı
durdurmuş olur.
Burada halkımıza, örgütlerimize şu çağrıda
bulunuyorum: Ben sizlere pratik önderlik de
yapmak isterdim ancak koşullarım elvermediği
için teorik önderlik yapıyorum. 15 Haziran'a
kadar bu söylediğim çerçevede bir yeşil ışık
yakılmazsa, çözümün gelişeceğine dair bir
bildirim yapılmazsa, beni ölmüş bilin! Artık
ondan sonra yaşanacak olan başkaldırıdır,
isyandır. Ben buna devrimci halk savaşı diyorum.
Tarihi günler yaşıyoruz, tarihi süreçteyiz,
önemli gelişmeler olur. Herkes bunların farkında
olsun. BDP, Kandil hepsi bunun farkında olarak
hareket ederler. Umarım savaş olmaz, çözüm
gelişir.
Batman’daki analara selamlarımı iletiyorum.
Herkese iyi günler diliyorum.
18 Mayıs 2011
|