|
Dün
getirildim. Bu konuya ilişkin açıklamalarda
bulunacağım. Burası eski yere göre daha kötü.
Bunu bir gelişme olarak sunmaya çalışıyorlar ama
aslında tecritin daha da ağırlaştırılmış halidir.
Beni burada etrafımı daha da daraltarak,
koşullarımı daha da ağırlaştırarak teslim almak
istiyorlar.
Evet, daha izole, daha kötü koşullar. Burada
nefes alamıyorum, boğazıma kadar dolmuşum.
Kaldığım oda 6 metrekare kadar, öncekinin yarısı
kadardır. Pencereden vuran güneş tamamen yakıyor,
hava almak için mecburen pencereye dayanıyorum,
bu seferde güneş yakıyor ama hava almak için
dayanmak zorundayım. Öbür yerdeki pencere daha
iyiydi, dışarıyı görmek ve hava almak açısından.
Bu pencere yukarıya bakıyor, dışarıyı
göremiyorum. Yani şimdiki koşullarım daha kötü,
geriye gitti, iyi olmadı. Buraya getirilenlerle
henüz görüşmedim, bir aya kadar ancak
olabileceğini söylediler. Bunu açılım, gelişme,
iyileştirme olarak sunuyorlar ama öyle değil.
Amaç iç kamuoyunu yanıltmak dış kamuoyunun,
CPT’nin baskısını azaltmaktır. Durumum böyle
bilinmelidir. İyileştirme falan yok.
Buraya, Türkiye’ye, FBI’ydan gelmişler.
Görüşecekler bakalım ne kararlaştıracaklar.
Daha önce de belirtmiştim, hakkımda bir
soruşturma açıldı. Buna ilişkin 8 sayfalık bir
savunma sundum. Benim burada savaş kararı
verdiğim iddia ediliyor. Savunmamda da belirttim,
bu yanlış bir anlamadır. Benim burada talimat
verme durumum olamaz. Ben sosyolojik bir
tespitte, öngörüde bulunuyorum. Ben, sorunun
çözülmemesi durumunda PKK’nin, kadrolarının ve
tabanının kendi çözüm yollarını netleştireceğini
söylüyorum. PKK’nin gençleri, tecrübeli yaşlı ve
orta kadroları var, olgunlaşmış, eskiden daha
güçlü durumdadırlar. Türkiye’de devasa açlık,
işsizlik sorunları var. Bu durum bile
çözümsüzlük halinde tehlikenin işaretini veriyor.
Eğer sorun çözülmezse bunlar kendilerini
savunacaklar, kendi çözümlerini kendileri ortaya
çıkaracaktır. Ben burada bir çözüm yolunu illa
ki savaş olacağını söylemiyorum. Başka çözüm
yolları da olabilir, kendileri karar verirler.
Bu böyle bilinmelidir. Daha önce de söylemiştim;
PKK kendi kararını kendi vermezse, kendi çözüm
yolunu geliştirmezse, tasfiyeye direnmezse,
kendilerini savunmazlarsa “PKK’ye basittir,
sıradandır” diyeceğim. Yine DTP aynı şekilde
kendi çözümünü geliştirmezse DTP’yi de aynı
şekilde basit bir parti olarak. Kendi
kararlarını verirler. Eğer ben aldıkları bu
çözüm kararlarını engellersem onlar da beni
basit ilan etsinler demiştim. Ben zaten burada
açıkça talimat vermeyeceğimi, pratik önderlik
yapamayacağımı deklere etmiştim. Ama bunları
belirttiğim haftaki konuşmalarım hakkında
“talimat veriyorsun” diye soruşturma açmışlar!
Herhalde yanlış, farklı düzenlenmiş olabilir,
yine uygun bir şekilde bu söylediklerim
düzenlenebilir ve aktarılabilir. Ben buradan
talimat vermiyorum, zaten bu koşullarım da yok.
Savaş talimatı da vermedim. Ben olabilecekleri
söylüyorum Yine söylüyorum, çözüm gelişmezse,
Meclis çözüm yönünde bir adım atmazsa çatışma
riski yüksektir, bu konuda kış bahar ayrımı
yapmıyorum, bu işi de bahara bırakmayalım. Ciddi
bir şekilde çalışalım ve bahara güçlü bir
barışla girelim, çatışmayla değil. Ciddi
yaklaşılırsa üç ayda sorun çözülür. Sorunun
devam etmesi halinde çatışmaların yaygınlaşarak
her yere Karadenize şuraya buraya kadar yayılma
tehlikesi var. Bunların olmaması için çözümün
gelişmesi şarttır diyorum. Evet, bu birinci
husus.
Şimdi ikinci hususa geçiyorum. Az önce Mehmetle
görüştüm, ona da söyledim, şimdi bizden
kaçanlarla Osmanlarla, Nizamettinlerle bunları
kullanarak bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. İşte
bu alçaklardan yüz kişilik grup gelecek diyorlar.
Gidip pazarlık yapıyorlar. Bir şeyler
yapabiliriz mesajı veriyorlar. Ama bu şekilde
yürüyemeyeceklerini, bu şekilde yaşama
şanslarının olamayacağını bilmeliler,
yaşayamazlar da. Ben bunlara açıkça buradan
sesleniyorum, uyarıyorum; ya gidip PKK’ye teslim
olurlar ya da yaşayamazlar sonları kötü olur,
ben artık kardeş mardeş de demiyorum. Devlet de
bunları bu haliyle kabul etmez, bu bitmiş
halleriyle devletin de işine yaramazlar.
Durumları itirafçıların durumu gibi olabilir,
itirafçıların sonu da bellidir, itirafçıların
sonu neyse bunların durumları da aynen öyle
olacaktır. Kullanıp kullanıp tekme vurup
atacaklar. Türkiye’de şunu bilmeli bunları
kullanarak, Barzani ve Talabani ile bizi köşeye
sıkıştırarak bu sorunu çözemez, PKK’yi de
tasfiye edemezler. Bu sorun böyle ucuz
yöntemlerle çözülemez.
Barış Meclisi’nin bu alanda daha kapsamlı
çalışma yapması lazım. Aslında onların
çalışmalarını dar görüyorum. Barış Meclisi
genişlemelidir, örgütlenmelerini
geliştirmelidirler. Her ilde ve bölgede,
yerellerde kendi barış komitelerini kurabilirler.
Yerellerde kendilerini barış komiteleri olarak
örgütleyebilirler. Gelen gruplar, zaten barış
heyetleridir, bunlar da Barış Meclisi’nin içinde
yer alacaklardır zaten. Önce kendi içimizde
barışı sağlamak lazım. Barış komiteleri bu
misyonu oynayabilir. Bu komiteler gidip bu
Güney’deki kaçanlarla Osmanlarla, Botanlarla,
Güney’deki yetkililerle de görüşüp, bunları
gelişmeler hakkında bilgilendirip, bunların
yanlış adım atmalarını önleyebilirler. Yine
gidip korucularla görüşüp onları ikna etmeye
çalışmalılar. İşte görülüyor, o Bilge Katliamı
gibi onlarcası olur, öngörülü olmak gerekir.
Muş’ta bir işadamı cinayeti oldu, yine Urfa’da
öldürülmeler oldu. Gazeteleri okudum yirmi tane
cinayet planları gördüm. Ben buradan görüyorum
ama bunların hiçbirinin farkında değilsiniz,
bunların hiç biri tesadüfü değildir. Tüm bunlar
toplumsal barışa karşı geliştirilen planlardır,
toplumsal barış yerine iç çatışmayı
derinleştirmeye yöneliktir. Buna karşı barış
sürecinde bu şekilde geçmişten gelen
husumetlerin olmaması, iç çatışmaların olmaması,
daha kanlı süreçlerin yaşanmaması için Barış
Meclisi bu sorunlarla ilgili olmalı, bu
kesimlere de ulaşabilmeli ve görüşebilmelidir.
Devletin de buna bir şey diyeceğini sanmıyorum.
Çünkü bu demokratik çözüm ve toplumsal barış
anlayışına da uygundur.
Benim için işte Ergenekon davasında
Ergenekon-Öcalan ilişkisi diyorlar. İşte Öcalan
ve PKK Ergenekoncudur, diyorlar. Emniyet
Müdürlüğü’nün benimle ilgili bir raporunda da
bundan bahsedilmiş. Birileriyle görüştüğüm
söyleniyor. Hatta işte beni gizli istihbarat
örgütleriyle şunlarla bunlarla ilişkili gösterip
onlar tarafından yönlendirildiğim söyleniyor. Bu
konuda açıkça şunu belirtebilirim. Evet gerek
daha önce dışarıda ve gerekse sorgu sürecinde
burada benimle görüştüler. Ancak bizi
istedikleri noktaya getiremediler. Defalarca
söyledim yine söylüyorum bizden birilerini
etkilemiş olsalar bile bizi o noktaya
çekemediler. İşte içimizden tasfiyeci gruplar
çıkardılar. Tasfiyeci gruplar da böyle ortaya
çıktı ama bizi tasfiye edemediler halen de
edemezler. Bu tasfiyeci gruplar bizden birçok
arkadaşımızı katlettiler. Böyle on, on beş tane
cinayet var. Bunlardan birisini Hasan Bindal
cinayetini daha önce ayrıntılı açtım. Burada
beni sorgulayan bir görevliye “ben namus
savaşçısıyım” demiştim. Bununla ilgili anım var.
İşte çocukluk arkadaşım, çok değer verdiğim
Hasan Bindal’la dolaşıyorum, onunla zaman
geçiriyorum diye nenem; aileler arasındaki
sorunlardan dolayı bana “ne işin var o namusuzla?”
Diyordu. Ben bu namus anlayışına o zaman bile
kuşkuyla bakmıştım. Bu cinayetler dışında bana
da yönelimler, suikastler oldu. Bana yönelik ilk
suikast girişimi diye nitelendirebileceğim bir
anımı anlatayım: Biz Şam’dayken 1982’de Dev-Yol’la
Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi kurmak
istemiştik. O zaman onların başında Taner Akçam
vardı. Ergenekon bunlar üzerinden bana ulaşmak
istemişti. Bana ilk suikast girişimlerinden biri
olarak değerlendiriyorum. O zaman orada ben
içerideyken,evdeyken birisi bilinen yöntemlerle
silahın kabzasıyla kapıya tık tık vurdu. Ama
sezdik, başaramadılar. Ben direk Taner Akçam’ı
suçlamıyorum ama bu kişi hakkında şüphelerim
vardı, hala var. Yine burada sorguda bir görevli
burada, sorgulama sırasında bana “Apo hatırlıyor
musun?” Diye bir olayı hatırlattı. Ben
Suriye’deyken 13 katlı bir apartmanda kalıyordum.
Asansörle kaldığım yere çıkarken asansöre küçük
bir kız çocuğu bindi, o ikinci katta indi ben
10. kata devam ettim. Oraya yerleşen Ateşe’nin
kızıydı. Biz o zaman bunu imhaya yönelik bir
işaret olarak yorumladık meğer bizimle ilişki
kurma isteminin işaretiymiş. O zaman hata yaptım,
taktik bir hata yaptım. Özal döneminde de önce
Özal’ın
taktik yaptığını sanmıştım halbu ki Özal’ın
bu konuda samimi olduğunu daha sonra anladık.
Yine söylüyorum burada da çeşitli diyaloglar
oldu, oluyor. Onlara da bunları belirtiyorum.
Barış olacaksa onurlu ve gerçek bir barış
olmalıdır. Daha önce de gelip benimle görüşenler
oldu. Karadayı ve Kıvrıkoğlu dönemlerinde
görüşmeler oldu. Kıvrıkoğlu döneminde Kıvrıkoğlu
adına geldiğini söyleyen bir Albay da burada
benimle görüştü. “Çatışmaları durdurup çözümün
siyasi alana aktarılarak siyasi yolla çözelim”
dediler. Ben de yöntem olarak olabilir dedim,
bunu yapabiliriz. Hatta Ecevit de bu dönemde
buna olumlu yaklaşıyordu. Rahşan Affına benzer
bir başka af gündeme gelmişti. Fakat Bahçeli
bunu engelledi, bugün de engelliyor. Bir de
Çiller döneminde engelleme oldu. Kıvrıkoğlu ve
Karadayı onları Ergenekoncu olarak
değerlendirmiyorum. Hilmi Özkök tek başına
bunlara direndi. Bu yönüyle onun durumu geçmişte
Mustafa Kemal’in durumuna benziyor. Hilmi Özkök
Mustafa Kemal’dir diyorum. Mustafa Balbay’ın
günlüklerinde Hilmi Özkök için onlar yüzde bir
biz yüzde doksan dokuzuz, deniyor. Hilmi Özkök
birdir. İşte tek başına uçağa biniyor,
yemeklerini evden getiriyor. Karadayı ve
Kıvrıkoğlu çatışmayı sınırlandırma gibi
istekleri var, şimdi de Başbuğ var, bu da onlara
benziyor ama bakacağız, ileride göreceğiz.
Şimdi Ergenekon diye ortaya çıkarttıkları da
Ergenekon’un çok küçük bir bölümüdür aslında.
Bahçeli öyle sıradan birisi değil, ciddidir,
serttir. Yine CHP’yi JİTEM yönlendiriyor. AKP de
zik-zak çiziyor, ciddi yaklaşmıyor. İşte
ekonomiyi kullanarak, Kürdistan’da kendilerine
bağlı holdingler yaratarak, Kürtleri bu
holdinglere dolayısıyla kendisine bağlamak
istiyor. İşte Baykal gibiler de şimdi diyorlar
ki, bir üst kimlik olacak, Türklük üst kimliktir
diyorlar, onun altında da alt kimlikler olacak,
bu korkunç birşey. Daha iyi anlaşılması
açısından size şöyle bir örnek verebilirim: Kara
deliği biliyorsunuz, sonu olmayan ve herşeyi
yutan korkunç bir şeydir. Ben bu Türk üst kimlik
tanımlamasına kara delik diyorum. Sadece diğer
kimlikleri değil en başta Türk kimliğini yutan
bir şeydir. Mümtazer Türköne kendisi
milliyetçidir ama geliştirilmek istenen bu
Türkçülüğü anlamıştır, bunun farkındadır. Benim
geliştirdiğim kimlik kavramında üst kimlik yok.
Daha önce de bahsettim, iç içe geçmiş çemberler
teorisi. Bunu daha sonra genişçe açacağım. Bütün
kimliklerin iç içe geçmesi, birbiriyle barışık
bir şekilde ama birbirine tahakküm kurmadan
geliştirdikleri bir sistem söz konusudur. Bütün
kimliklerin birbirleriyle eşit olduğu ve özgür
olduğu yan yana iç içe beraberce geliştiği bir
durum. Ne Türklük, ne Kürtlük ne de diğer
kimlikler birbirinden, biri diğerlerinden üstün
olmayacak, hepsi aynı şekilde kendini koruyup,
kollayıp geliştirecekler, birbirlerini de
geliştirecekler. Bu demokratik ulus diye tarif
edilebilir. Baskın Oran da buna benzer şeyler
söylüyor. Demokratik Türkiye Ulusundan
bahsediyor.
İşte açılım deniyor. Aslında AKP’nin yaptığı hiç
bir şey yok. Açılımı devlet yapıyor, AKP sadece
imzacı. İşte TRT-6 gibi hamlelere de devlet
içinde belli bir güç var bunlar karar verdi, AKP
de uyguladı. AKP’ye düşen rol uygulamaktır. Ama
AKP’nin içinde de çözüm isteyenler var mesela
Arınç’ın açıklamaları olumlu gibi görünüyor. Bir
de bu kabul ettirilmek istenen üst kimlik
kavramı hakkında söyleyeceklerim var. İşte
CHP’yi görüyorsunuz, tutturmuş bir Türklük
kimliğidir gidiyor, “Türklük üst kimlik olacak”
diyor. Daha önce defalarca söyledim. Bu
Türkçülük ideolojisini geliştirenlerin kendileri
de Türk değil zaten. Burada Türkçülük bir maske
oluyor. Bu Türkçülük zihniyetine sahip yapı,
kendini 1906’lardan bu yana bu şekilde yaşatıyor.
Bunların Mustafa Kemal’i de getirdikleri durum
ortada, çevresini kuşattılar, provokasyonlarla
ve en son suikastle yalnızlaştırıp, teslim
aldılar. Ve kendi politikalarını bu şekilde
hakim kıldılar. Biliniyor bu yapı-klik, İngiliz
politikalarını yürüten bir kliktir. Hatta ben
dışarıdayken bu konuda bir şey duymuştum;
Mustafa Kemal ölmek üzereyken, -bu kelimeyi
kullanmak doğru olur mu bilmiyorum ama Mustafa
Kemal öyle ifade etmiş– “ben zaten gidiyorum, bu
İngiliz fahişeleri istediklerini yapabilirler”
dediğini belirtiyorlardı. Biliniyor, Fevzi
Çakmak, İngilizler İstanbul’u işgal ettiğinde
Osmanlı’nın Savunma Bakanı’ydı. Fevzi Çakmak ve
İsmet İnönü’yü Ankara’ya İngilizler gönderdi. Bu
gidişleri kendiliğinden değildir, Mustafa
Kemal’i, gelişen mücadeleyi kontrol altına almak
içindir. Fethi Okyar’ı
biliyorsunuz, Mustafa Kemal’in çocukluk
arkadaşıdır, ona Serbest Fırka’yı kurduruyor ve
daha sonra Hükümetin başkanı oldu. Şeyh Sait
olayındaki tavrı nedeniyle Hükümetten istifa
ettiriliyor, yerine İnönü getiriliyor. Şeyh Said
olayı bir provokasyondu. Şeyh Said olayında iki
kişiyi öldürüyorlar, “sen öldürdün” diyorlar,
bir askeri rütbeli de var yanlarında, bu
rütbelinin yanında iki askeri vuruyorlar, “Şeyh
Said öldürdü” diyorlar, böylece Şeyh Said’e
yöneliyorlar. Şeyh Said’in bunlardan haberi bile
yoktur öyle isyan önderi de değil. Asıl
gerisinde Azadi Örgütü var biliyorsunuz, onun
başkanı da Cibranlı Halit Bey var. O dönem
cezaevindedir.
Yine burada ben Dersim’den defalarca bahsettim.
Öymen’in açıklamaları ortada, nasıl şimdi ortaya
çıkıyor? Şimdi daha iyi anlaşılıyor dediklerim
değil mi? Tabi bu duruma düşecekler. Kendi
atasını, dedesini öldüren, katleden bu sistemi
yüz yıldır bizzat kendileri besliyorlar. Kendi
katillerini ayakta tutuyorlar. CHP zihniyetini
ayakta tutan yine kendileri. İşte kendi
katillerinizi tanımadan, bunları iyi çözmeden,
tarihi iyi bilmeden anlayamazsınız. Aysel
Doğan’ın da buradan kendine dikkat etmesini
tekrardan belirtiyorum.
Yine Mustafa Suphi’nin durumu ortada. Kim
ortadan kaldırdı Mustafa Suphiyi? Bunu bilmeden,
Mustafa Suphi’nin başına getirilenleri bilmeden
Türkiye’de sınıf mücadelesi, solculuk
yapamazsınız. “Mustafa Kemal öldürdü” diyorlar
ama Mustafa Kemal öyle bir durumda ki Mustafa
Suphilerin niçin öldürüldüklerini kendisi de
bilmiyor. Mustafa Kemal’i de çok abartıyorlar,
her şeyi ona mal ediyorlar adeta
putlaştırıyorlar. O da bir insan. İşte Can
Dündar’ı
biliyorsunuz “Mustafa” filmini çekti, Mustafa
Kemal’i insan yönüyle anlatmaya çalışıyor.
Mustafa Kemal’i böyle görmek gerekir, asıl
Mustafa Kemal budur.
Basında, benim söylediklerimin tersini
gündemleştiriyorlar. Ahmet Altan’ın
da işte bir yazısı vardı, okudum. Orada
Anadolu’nun Büyük Selanik haline getirilmesinden
bahsediyor. Bu, o kadar basit değil. Mustafa
Kemal’i tam kavrayamıyorlar. Türkiye’deki
sosyalistler de Mustafa Kemal’i tam çözemiyorlar.
Bunları anlamadan Mustafa Suphileri kimin
öldürdüğünü kavrayamadan Türkiye’de sol ve
sosyalist mücadele doğru yürütülemez. Zaten bu
Türkiye Komünist Partisi, Perinçek onlar var,
onlar zaten kontrol altında kontrol ediliyor,
yapamazlar. Devrimci Yol da bunu kavrayamadı.
Sol, bunu kavramak zorunda. Filiz PM’de görev
aldı değil mi? Eş başkan oldu mu? Aslında
olabilirdi.
Demokrasi ve Özgürlük Hareketi diye bir hareket
oluşturulmuş. DTP içinde ortak çalışma yürütmek
gibi bir perspektifle çalışmak istiyorlarmış. Bu
olabilir, çok da iyi olur. Filiz kendi
özgünlüğünü koruyarak, kendi ekibini temsil
etmeli ve bunu hissettirmelidir. Hakkari’deki
bir DTP’li gibi çalışmazsınız, onlar da Batı’da
çalışır. Biz Kürtlerin tanımını yaptık, rengini
verdik, onlar da kendi rengini verebilmeli.
Türklere de barış gerekiyor hatta daha fazla
gerekiyor, bunu onlara iyi anlatmak lazım.
DTP’nin çatı olması gerektiğini daha önce de
söylemiştim. DTP kendini Çatı Partisi olarak
örgütleyebilir, onlar da içinde yer alabilir
hatta genişletilebilir, başka kesimler de
katılabilir. DTP kapatılsa bile yapısı ve
gövdesi varlığını koruyacağı için yeni isimlerle
yeniden bir araya gelebilir. Hani o Fırat’ın
batısı diyorlar ya, Maraş, Antep, Malatya,
Elazığ buralarda örgütlenme yapabilirler. Batı
metropollerinde de İstanbul, İzmir, Ankara,
Marmara, Ege, Akdeniz hatta Karadeniz hattında
böyle bir çalışma yürütülebilir. Bu,
Türkiyelileşmeyi de sağlar. Sınıf çalışması
yürütülmesi gerektiğini söyleyenler de böyle bir
örgütlenme içinde yer almalılar. Bütün aydınlara,
sosyalistlere ve sol kesime bu yönde çağrıda
bulunuyorum. Hatta avukatlar aydınlar da bunu
iyi anlamalı, bu konuda rol almalı. Yine gidip
aydınlarla, Hasanlarla, Cengizlerle onlarla
görüşüp bunlar anlatılabilir, tartışabilirler.
Daha yeni bir çalışma modeli ve örgütlenme
tarzıyla yürünmesi için savunmalarımdan da yararlanılabilir.
Bu şekilde çalışma yürüterek, çok
genişleyebilirsiniz. Gençler de katılabilir.
Binlerce gençte çekilebilir. Sosyalistler de
geleneksel yapılarını terketmeye karşı
çıkmamalılar. Denilmeliki, “bunu en eski Mahirci
söylüyor!”. Ben Mahirlerden etkilendim. Ben
Mahirlerin, Denizlerin en eski takipçisiyim.
Onların mirasını aldık bugünlere kadar getirdik,
bu böyle bilinmelidir. Sakın kendimi övme gibi
anlaşılmasın. Ancak bizim gelişim tarzımız
ortadadır. Örnek alınabilir. Sorun iyi teşhis
edilip insanlara aktarılabilirse, binlerce genç
gelir. Anlaşıldı sanıyorum. Bu doğrultuda
çalışılabilir.
Devletin, PKK’nin sınır ötesine çekilmesi, örgüt
üyelerinin 221. Maddeden pişmanlık yasasından
yararlanması, yüz kişilik yönetici kadronun
Avrupa’ya gönderilmesi, ondan sonra anayasal ve
yasal değişiklikler yapılması yönünde bir
planından sözediliyor.
Bunu kesinlikle reddediyorum, benim böyle bir
önerim yok. Bu 221. Madde kesinlikle tasfiyeci
bir maddedir, Rahşan Af’fından bile daha geridir.
Böyle bir şey olamaz. Bizim yol haritamızda
böyle şeyler yok. Yol haritamda üç aşamalı bir
plandan bahsetmiştim. Burada da açıklayabilirim:
Birinci aşama Meclis’de bir araştırma
komisyonunun kurulması, bu komisyonun
çalışmalarına ben de katkıda bulunurum, beni de
dinlerler. Ondan sonra Meclis’te bizimle ilgili,
sorunun çözümüne ilişkin bir karar alırlar.
Böyle bir karar alınırsa ikinci aşama
devreye girer. İkinci aşama olarak;
silahlı güçlerin sınır dışına çekilmesi devreye
girer. Mesela Bradost olur, Kandil olur, Kuzey
Irak olur, kendileri uygun gördükleri bir yerde
toplanırlar. Tamamen çatışmasızlık sağlanır.
Bundan sonra üçüncü aşama devreye girer.
Üçüncü aşamada anayasal ve yasal
düzenlemeler yapılarak ona göre güçlerin ülkeye
dönmesi sağlanabilir. Bunun dışındaki hiç bir
öneri ya da görüş bizim çözümümüz değildir.
Maxmur için de aynı şeyi söylüyorum. Maxmur bir
KCK birimidir. Maxmur’un üç kırmızı çizgisi var;
kendi meclisleri, yürütmesi ve kendi öz
savunmaları var. Bunların kabul edilmesi gerekir,
bunlardan vazgeçemez. Bu hususlar görüşülür,
tartışılır ve kabul görürse toplu olarak -ancak
kendileri karar verirler– geri dönerler. Öyle
dağılmazlar da, herkes geldiği yere gitmez. Geri
dönüşe koşulları oluşup da karar vermeleri
halinde onlar için benim yerleşime ilişkin
önerim şudur; onlara Cudi’nin eteklerinde bir
kent kurulur, oraya yerleşirler. Geliş olursa
ancak böyle olur. Onun dışında hiç bir geliş
tarzını kabul etmiyorum. KCK sisteminin dört
boyutlu örgütlenmesinin kabul edilmesi gerekir:
KCK konusunda daha önce de değinmiştim. Ben yol
haritamda da KCK sistemiyle ilgili dört boyutu
belirttim; Ekonomik, sosyal, siyasi-diplomatik,
öz savunma. Sosyal boyut: bunun alt başlığında
hukuk da var. Siyasi ve diplomasi boyutu:
Kürtlerin yaşadıkları her yerde sınırlara
dokunmaksızın demokratik çalışma yürütme ve
birarada örgütlenme, koordinasyon serbestliği
olmalıdır. Üçüncü boyut: Öz savunma’dır. Kendi
güvenliklerini kendileri sağlama boyutudur.
Dördüncü boyut: Ekonomidir. KCK örgütlenmesi
tanınmalıdır. Bizim çözüm anlayışımız budur.
Bunun dışındaki çözümlerin çözüm olamayacağını
belirtiyorum. Ben daha önceki çözüm önerilerimde
de bunları belirtmiştim.
Evet, sadece bir yol haritası değil çözüme
ilişkin geniş bir çalışmaydı. 160 sayfalık bir
çalışmaydı. Yol haritası bunun içinde yer alıyor.
Hazırladığım yol haritası bir gün ulaşır. Orada,
anlamlı çözüm önerilerim vardı, alıp okunur.
Barzani ve Talabani’yle ilişkiler o kadar kötü
olmaz. Onlar PKK’siz yapamayacaklarını
biliyorlar. Şimdiki durum Kürtlerin genel bir
kazanımıdır. Bu tüm Kürtlerin genel ortak bir
yaklaşımıdır. Onlar da bu tabloyu görerek
hareket ediyorlar, Kürtlerin birbirlerini karşı
karşıya alacağı bir duruma düşmezler.
İran’da idam edilen genç başka örgütten mi?
Başka idam edilen var mı? Onların anısı için çok
büyük düşünüyorum. Onlara sabır ve metanet
diliyorum. Tarihte hak ettikleri görkemli
yerlerini alacaklardır. İran’daki halkımıza
selamlarımı iletiyorum, örgütlenmelerini
geliştirmelidirler.
Davutoğlu’nun Ortadoğu’da yürüttüğü stratejide
benden, benim fikirlerimden yararlanıyor ama bu
onların yapabileceği, başarabileceği bir şey
değil, gerçek sahiplerinin yapabileceği,
başarabileceği bir şeydir. Zaten AKP hükümeti
yedi yıldır burada benim söylediklerimi alıp
kendine göre uygulamaya çalışıyor. PKK’yi PKK
ile tasfiye etmeye çalışıyorlar. Benim
fikirlerimi kullanarak Ortadoğu’da bir diplomasi
geliştirmeye çalışıyorlar ve bunun temeline de
PKK’yi tasfiye etmeyi koymuşlar ama bunu
başaramazlar. Bizim projemizin asıl sahipleri
varken, ortadayken taklidinin başaramayacağı
açıktır.
Içlerinde Vamık Volkan’ın olduğu bir çalışma
olmuş. Psikolojik çalışmalardır bunlar,
yapabilirler, katılabilirler. Ama devlet, burada
PKK’nin ya da benim muhatap olamayacağımızı
belirtiyorlar. Zaten ben tek başıma, PKK tek
başına, DTP tek başına muhatap değildir.
Bunların hepsi yeri geldiğinde muhataptır.
KJB’nin açıklaması önemli bir değerlendirmedir.
CHP, MHP ve AKP aslında rol bölüşümü
yapmışlardır. Kürtlere CHP ve MHP ile ölümü
gösterip AKP ile sıtmaya razı ediyorlar.
Vereceğim örnek yanlış anlaşılmasın ama Kürtleri
18 yaşındaki bir genç kız olarak düşünürsek bu
partiler de kart adamlar gibi “ona varma bana
var” diye dayatıyorlar. Böyle bir zihniyet kabul
edilemez. Onurlu, özgür Kürtler bunu kabul etmez.
KJB’ye başarılar diliyorum, Kadın Anayasası
hazırlama çalışmaları, özgür kadın kimdir, nasıl
yaşar kitap çalışması ve dört parçada kadınların
katılacağı Ulusal Kürt Kadın Konferansı
çalışmalarını yapabilirler. Ben kadın sorunu
için beş bin yıllık tecavüz kültürü dedim. Nasıl
Marksı anlamak için Hegel’i anlamak gerekir
deniliyorsa, iyi bir kadın özgürlük savaşçısı
olmak için de egemen olan beş bin yıllık tecavüz
kültürünü iyi anlamak gerekir. Hegel’deki
köle-efendi diyalektiği ben de kadın-zorba
egemen erkek diyalektiği şeklinde
ifadelendirilmiştir. Bu ilişkiyi iyi görmek
gerekir. Hegel köle-efendi diyalektiği temelinde
ele alıyor ama biz beş bin yıllık bir
kadın-zorba erkek çelişkisini işleyip kendimizi,
bu sorunu çözümleyerek bu güne kadar taşıdık.
Daha önce de söylemiştim; “sınırsız boşanma
sınırsız aşk” demiştim. Ne ile boşanma? Bu beş
bin yıllık egemen kültürden boşanmadır. Kadınlar
bu beş bin yıllık pislikten kurtulmalıdır. Yine
aşka nasıl çağrı yapıyorum? Aşka çağrım şu
şekildedir; özgür ve demokratik bir yaşama olan
aşktır. Kadınlar da yaşları ilerledikten sonra,
30-40 yaşlarına geldiklerinde aman evde kaldık
diye korkmasınlar, korkmaya da gerek yok. Herkes
şunu anlamalıdır ki, kadınlar özgürleşmeden hiç
kimse, toplum özgürleşemez. Bu konuda
savunmalarımdan ve daha önce belirttiğim
görüşlerimden de faydalanabilirler. Hepsine
selamlarımı iletiyor, çalışmalarında başarılar
diliyorum.
Cezaevlerinden mektuplar var. Muş cezaevinden
Latif Sönmez’in mektubunu aldım. Derinleşmesi
iyidir. Musul-Kerkük üzerine yoğunlaşması var.
Bu konuya ilişkin cevaben şunları söyleyebilirim.
O zaman İngilizler, Kürtlerin parçalanması ve
kapitalizmi kabul etmeleri karşılığında Türkiye
Cumhuriyeti’ne onay verdiler. Bu İngilizlerin,
Fransızların ortak bir planıydı. Kürtleri önce
Irak, Suriye ve Türkiye içinde parçalayarak bu
şekilde kendilerine hizmet karşılığında
Cumhuriyet’e onay verdiler. Yine söylüyorum 1921
ile 25 arası önemlidir, araştırılması gerekir.
Bu dönemin iyi anlaşılması gerekir. Daha öncede
söylemiştim 1921-23 dönemi Kürtler için roman
olacak bir dönemdir. Bu dönemin üzerinde
durulabilir. Cezaevindeki arkadaşlar bu dönemi
roman konusu yapabilir. Adıyaman cezaevinden
Ebedin Abi’nin mektubunu aldım. Bakırköy
cezaevinden Mesil Demiralp’in mektubunu aldım.
Adıyaman ve Muş cezaevinden başka mektuplar da
var. Yine Ordu ve Trabzon cezaevlerinden gelen
mektuplar var. İsmet Ayaz’ın
mektubunu aldım. Sağlık durumu kötüdür.
Kendisine sabır diliyorum. Yine Küçük Güney,
Suriye Kürtlerinden bir arkadaşın mektubunu
aldım. Kendisine selamlarımı iletiyorum.
Cezaevindeki tüm arkadaşlara selamlarımı
iletiyorum.
Halkımıza, cezaevindekilere, Filiz onlara
selamlarımı iletiyorum.
Herkese selamlar.
İyi günler.
18 Kasım 2009
Yeni yerin çok hayırlı olduğunu sanmıyorum. Eski
yerden daha kötüdür. Kaldığım hücre eskisine
göre yarı- yarıya daha dardır, hava hiç
alamıyorum. Nefesim sanki çekiliyor. Sanki
ciğerim ağzıma geliyor. Çok daha kötü bir yerdir.
Buraya alışır mıyım alışmaz mıyım bilemiyorum
ama şu aşamada fiziksel olarak burada yaşam çok
zordur. Havalandırmadan baktığımda sadece
gökyüzü görünüyor, başka bir şey görünmüyor. Bu,
iyileştirme falan değildir. Bu halkın gözünü
boyamak içindir. Bu açılım maçılım değildir.
Yeni gelenlerle bir temasım olmadı. Bana
söylenen “bir ay sonra olabilir”, şeklindedir.
Olacağı da belli değil. Ben buraya
gönderilenlere çok acıyorum.
Onların burada çok zorlanacaklarını biliyorum.
Zaten geldikten sonra sadece bağırıp çağırma
seslerini duyuyorum. Bu arkadaşların buradaki
durumu kobay gibidir. Onları adeta feda etmişler,
gözden çıkarmışlar. Buraya dayanmaları çok
zordur, onlara çok acıyorum.
Bu açılım maçılım değildir. Nedir, bunun ismini
şöyle koyabiliriz. Bu açılım dedikleri şey; bazı
insanları aldatarak, kendilerine bağlayıp, belli
bir süre kendi amaçları için kullandıktan sonra
bir tekme vurup, senin işin bitmiştir deyip
kovmaktır.
Onlar partiye çok dua etsinler, eğer ben
arkadaşları durdurmasaydım şimdi onlar orada
yaşayamazlardı. Ama bunlar kendini pazarlıyorlar,
Türkiye bunları ciddiye almaz, Türkiye’nin işine
de yaramayacaklarını biliyorlar, bizi kullanın
diyorlar ama kullanılacak bir durumları da
kalmamış. Zaten belli bir döneme kadar
kullanıldılar, artık kullanılacak bir şeyleri
kalmamıştır, kendi kendilerini bitirdiler.
Onların tek çıkış çaresi, partiye kendini
affetirmektir, başka çareleri yoktur. Zaten
bitmişler, kimse onları ciddiye almaz.
Meclis tartışmalarından haberim var. Eğer gerçek
bir açılım yapacaklarsa, biz böyle bir açılıma
sonuna kadar katkı sunarız. Bunu yeni yapmıyoruz,
çoktan beridir yapıyoruz. Ama kandırmalı,
aldatmalı, hileli bir açılım değil, hakiki bir
açılım olmalıdır. Şimdiye kadar hakiki bir
açılım görmedik. Bu sefer eğer gerçek açılım
olmazsa, eğer tıkanırsa, savaş daha çok boyutlu
yaygınlaşalarak gelişir. Buna da ne ben engel
olabilirim, ne de kimse engel olur. Bu bir
tespittir. Ben bu tespiti yaptığım için bana
hücre cezası soruşturması açtılar. Savcı gelip
bana dedi ki, “bu savaşı sen teşvik ediyorsun”.
Ben, dedim ki “eğer açılım yoluna girmezse,
demokratik çözüm gelişmezse, savaş gelişir, bu
bir tespittir” dedim, bir tespit yaptığımı
belirttim. Ben kimseyi savaşa teşvik etmedim,
savaşıp savaşmama onların kararıdır, bu beni
ilgilendirmez. Bana “sen yönlendirme yapıyorsun”
diyor. Ben “hayır yönlendirmiyorum, çözüm
gelişmezse savaş gelişir tespitini yapıyorum”
dedim. Ben kimseye savaşın demedim, tersine ben
burada yıllardır demokratik çözüm için savaşı
durdurdum, son iki üç defa da ateşkesi sağladım.
Ama çözüm gelişmezse yapacağım bir şey yoktur,
herkes kendi kararını kendisi verir.
Urfa’nın merkezinde ne var ne yok? Yalnızca
Urfa değil, genel olarak Urfa’dan başlayıp
Ardahan’a kadar Kuzey hattı var. Bu hat sorunlu
bir hattır. DTP ağırlığını diyelim ki Urfa,
Adıyaman, Antep, Maraş, Malatya, Elazığ, Dersim,
Erzurum, Erzincan, Kars, Ardahan gibi zayıf
yerlere vermelidir. Bu Kuzey hattına da DTP çok
ağırlık vermelidir, Urfa’dan Ardahan’a kadar
zayıf bir bölgedir. Eğer buralar güçlenirse
sorunun demokratik çözümü daha erken ve
kolaylaşır. Yine Türkiye’ye Marmara, Ege,
Akdeniz ve Karadenize ağırlık verilmelidir. Türk
demoratlarıyla birlikte bu geliştirilmelidir.
Çatı Partisi’nde çalışanlar vardır herhalde.
Urfa’da bir derslik çok dardır, bir derslik
yetmez, ben akademi demiştim. Bütün ilçelerde ve
gerektiği zaman civar illere kadro yetiştiren
okul olmalıdır. Çoktan beri bunu söylüyorum,
bunun yapılması gerekir.
Burdaki uygulamalar, benim üzerimdeki koşullar
ağırdır, ciğerim ağzıma geliyor, nefes
alamıyorum. Buradaki koşulları, buranın ne kadar
zor bir yer olduğunu bütün kamuoyu bilmelidir,
kamuoyuna teşhir edilmelidir, duyurulmalıdır.
Öyle açılım maçılım yok, koşullar ve yeni yer
eskisinden daha beterdir, daha dar ve daha
havasızdır. Eskisi buna göre çok daha iyiydi.
Gelenlerle görüşüp görüşmeyeceğim de belli değil.
Halkımız bunu böyle bilmeli. Tüm halkımıza,
soran herkese selam ve saygılarımı iletiyorum.
|