Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

Demokratik Anayasal Çözüm Gelişmezse Halkın Direnme Hakkı Vardır!

 

 Silvan’da ne olmuş? Basında yer alan HPG açıklamasına göre Lice-Silvan-Kulp-Hazro kırsalında beş bin kişilik bir imha operasyonu başlatılmış. HPG açıklamasına göre operasyon sırasında çatışma çıkıyor. Ve çatışmada 13 değil 20 asker hayatını kaybediyor. Yine 7 değil 2 gerilla hayatını kaybediyor. Yani 7 denilen gerilla kaybının 5'nin gerilla olmadığı, gerilla kıyafeti giydirilmiş kontra oldukları söyleniyor. Bunlar uçak ateşiyle mi yanmamışlar, içlerinde iki gerilla da mı yanmış. Bana göre de helikopter ateşiyle olmuş, helikopter yangına neden olmuş olabilir. Bu konuya daha sonra değineceğim ama şimdilik şunu belirteyim. Askeri yakan ateş de gerillayı yakan ateş de aynı ateştir. 

 

İran'ın Kandil'e sınırötesi operasyon yaptığı haberlerini radyodan dinledim. Bazı kampları ele geçirdikleri söyleniyor.  Bizimkiler de, İran güçlerinin geri püskürtüldüğü ve 108 asker ile 7 gerillanın yaşamını yitirdiğini söylüyorsa demek ki, kamplar düşürülmemiş, ben de girebileceklerini sanmıyorum. 

  

Silvan'da olayın olduğu aynı gün DTK’nın olağanüstü toplantısında demokratik özerklik ilan ettiğini basından duydum. Aslında demokratik özerklik 2005'te ilan edilmişti. Önemli olan bunun içini doldurmaktır, pratik uygulanmasını yapmaktır. İlandan ziyade pratikleşmesi önemlidir. Pratikleşmedikten sonra ilan çok da anlamlı değil. Artık pratikleştirme yönünde çalışmalarını yoğunlaştırırlar.

 

BDP'liler, bu yemin sürecinde Hükümetle yaşanan krizle birlikte değişik konuları da görüşmüşler. Hükümet yetkilileri seçimin yeni yapıldığını, hükümetin yeni kurulduğunu, henüz ekiplerin oluşmadığını belirtiyorsa bu görüşmeler devam edebilir. Hükümet kuruldu, artık hazırlıklarını yapmışlardır, bu konuya da değineceğim.

 

Yine BDP'lilerle ABD Dış İşleri Bakanı Hilary Cilinton arasında bir görüşme gerçekleştigini basından takip ettim. Belli ki, bu kez öyle terör-merör kavramından ziyade şiddet kavramını kullanmışlar. Buradaki görüşmelere ilişkin olarak yorum yapmadıkları anlaşılıyor. Haberleri yokmuş gibi davranıyorlar. BDP'liler neden kendilerini tam ifade edemiyorlar. Şiddetle, terörle merörle alakamız yok demeliydiler. Yine onlardan diyalog sürecine destek vermeleri talep edilebilirdi. Buradaki görüşmeleri desteklemeleleri için konuşabilirlerdi. BDP'nin şiddetle ne ilişkisi var. Zaten şiddetle ilişkileri olsa silahlı olurlardı. BDP'nin şiddetle hiçbir ilişkisi yoktur. Zaten BDP'nin PKK'yi, KCK'yi temsil gücü de, durumu da yoktur. Temsilcisi de değildir. Aralarında öyle bir siyasi temsiliyet ilişkisi yoktur. Bunu açıkça söyleyebilirlerdi. Şiddet meselesine daha sonra değineceğim. BDP'liler görüştüklerinde “biz siyasi temsilcileri değiliz ama PKK'ye de düşmanlık yapamayız” diyebilirler. “İşte gelmişiz, Meclisteyiz, biz demokratik sivil bir partiyiz, sorunun demokratik çözümünü sağlıyoruz, yasal, anayasal çalışmalar dahil rolümüzü oynamaya hazırız. Demokratik anayasal çözüm için arabuluculuk dahil rolümüzü oynayabiliriz” diyebilirler.

 

Kato'da, Gabbar'da, Tendürek'te, Engizek'te operasyonlar yapılmış. Yine son olarak Eruh'la Şırnak arasındaki operasyonda iki askerin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Her tarafta operasyonlar devam ediyor. Temmuz sıcaklarıdır, operasyonlar sürüyor, askerler kayıp veriyor. Gerilla yaygın mıdır? Osmaniye'den Karadeniz'e, Tendürek'e kadar yayıldıkları söyleniyor. Geçen hafta Samsun'da bir gerillanın yaralı yakalandığı söyleniyor. Karadeniz'den geri çekilme durumu mu var, basında sanki öyle bir haber vardı. Şaibeli bir habere benziyor. Ayrıca da buradaki görüşmelerle bağlantısı kuruluyor, doğru değil.

 

BDP 4 Eylül'de Olağan Kongresini yapacakmış, seçimde oluşan boşlukları doldurmak içindir herhalde. Yine 30-31 Temmuz'de DTK, genel kurulunu yapacamış. Bu sefer diğer halklara açılacak şekilde genişlemeyi düşünüyorlarmış. Yer alabilirler. Daha önce de söylemiştim. DTK daha çok özgür Kürt ulus örgütlülüğüdür. Çalışmalarını yürütürler. Ama asıl önemli olan Demokratik Ulus Kongresi'dir.

 

Demokratik Ulus Kongresi önemlidir. Çoktan çalışmalara başlamalılardı. Bunu geliştirme sorumluluğunu anlamıyorlar. Gidip doğru anlatmak gerekiyor. Benim yazdıklarımı okumuyorlar mı? Burada anlata anlata kulaklarım patladı, dilimde tüy bitti. İşte ne haldeyim görüyorsunuz, nefessiz kalıyorum, nefesim tükendi. Nasılsınız diye soruyorsunuz. Saygınızdan soruyorsunuz. Ama Saygı bir bilinç işidir, bir zihniyet işidir. Ertuğrul onlara söylemek gerekiyor, emeğe saygılıyız diyorlar. Konuşmaya geldiğinde herkes konuşuyor öyle sadece konuşmakla bu iş olmaz. Böyle devam ederlerse daha ağır konuşacağım. Doksan yıllık ulus-devletçi faşizmle başka türlü mücadele edilemez. Bu kadar şovenizm, faşizmle -işte görüyorsunuz nasıl yükseliyor- başka türlü baş edilemez. Devletli ulus faşizmini görmüyorlar mı? Devletli ulus anlayışı kimseye yaşam hakkı tanımıyor. Biz buna karşı demokratik ulus anlayışını geliştirdik. İşte “tek, tek, tek....” diyorlar, tekçi zihniyete karşı bunları söylüyoruz.

 

Doğru bir sosyalizm, doğru bir yönetim, doğru bir örgüt bunlara karşı birleşerek olur. Sosyalistler, demokratlar, çevreciler, feministler, etnik, kültürel sorunu olan herkes, dini, etnik azınlıkların tümü bu çalışmaya dahil olmalıdır. Levent Tüzel, Ertuğrul Kürkçü, Filiz Koçaliler bu çalışmadan sorumludurlar. Çıkıp dolaşıp anlatmalılar. Bu aslında on yıl önce geliştirilmesi gereken bir işti. On yıl önce söyledim. Adına Blok dedik, Emek Hareketi dedik, Çatı dedik -ismi çok önemli değil-, o zamanlarda yapılsaydı şimdi yüzde yirmilerde oyu olurdu. İşte görülüyor CHP'den bir şey çıkmayacağı anlaşılmıştır. Baykal'ın CHP'si ise onbeş yıl bunu engelledi. Anlaşılıyor ki CHP ulus-devletçi milliyetçiliği aşamayacak. AKP dar ve muhafazakardır. Muhafazakar zihniyet de bu köklü sorunları çözemez. MHP zaten demokratik çözüme kökten karşıdır.

 

Bu anlamda Demokratik Ulus Kongresi'nin hayati önemi ortaya çıkmaktadır. Hemen tüm demokrat kesimlerle, bütün sosyalist partilerle görüşmeler başlatılabilinir. İşte ÖDP vs. tüm gruplar  gene kendi varlıklarını koruyabilir, BDP de kendi varlığını korusun. Ama bunların tümünü kapsayacak bir çadır gerekir değil mi? Yağmur yağdığında altına sığınabilecekleri bir çadırları, çatıları olurdu. Herkesin ayrı ayrı evi olsun, vardır. Ama bunların tümünü örtecek bir çatı olmalı; çatı olmazsa ne olur, ilk yağmurda gidersin. Bu küçük evler ilk yağmurda gider. Tek tek küçük kaldıklarında yağmur onları götürür, kendilerini koruyamazlar, bunun en basit anlatımı budur. Onun için on yıldır çatı diyorum. Bunun mutlaka yapılması gerekir. Son savunmamda demokratik ulus konusunu detaylı işledim. Hepsi orada var.

 

Savunmam, herhalde kısa sürede kitaplaştırılır ve ilgili herkese ulaştırılır. Yazımı konusuna daha sonra değineceğim.

 

Özerk bölgeler meselesini daha önce de söyledim. Türkiye'yi 20-25 bölgeye ayrılabilir. Sayı çok önemli değil. Birbirine kültürel, sosyal, ekonomik ve diğer özellikleriyle benzer olan dört-beş il bir araya gelir, bu özellikleri etrafında bir bölge olur. Bu öyle tesadüfen söylenmiş bir şey değildir. Her bölgenin yerel-özgün bir kültürü vardır. Örneğin İstanbul bir bölge olur, Trakya bir bölge olur, Ege, kuzey, güney ve iç Ege diye üçe ayrılabilir. Akdeniz birkaç bölgeye - Örneğin Antalya özgün bir kültürdür, tek bir bölge olabilir-, İçanadolu birkaç bölgeye ayrılabilir. Konya bir bölge olur. Kayseri merkezli birkaç il bir bölge olabilir. Böyle coğrafik, ekonomik ve sosyal özellikleri olan bir bölgelendirme daha uygundur. İşte Karadeniz üç bölge ayrılır. Doğu, güneydoğu birkaç bölge olur. 6-7 bölge olabilir. Örneğin Botan bir bölge olur. Türkiye'yi yedi coğrafi bölgeye bölmek gerçekliğe uymuyor, yeterli de değildir. Çok zengin bir kültürdür, öyle 80 il demek denk düşmüyor. Benim dediğim özerk bölgeler belli özelliklere göre bir araya getirilen illerden oluşur. Böyle yerelden örgütlenirsin. Bir de Çatı Meclisi kurarsın. Bu 25 civarındaki bölgelerden de yerel konferanslar yapılarak Kongre'ye 400 delege gelir. 100 delege de sivil toplum kuruluşlarına, akademi, akil adamlara, aydınlara ayırırsın. Toplamda 500 delege olur. Daha önce de Kongre'ye ilişkin 500, 100 ve 25 formülünü söylemiştim. Başkanları eş başkanlık şeklinde olur. 25 kişilik gölge kabinesi olur. Bu gölge kabineyi çok önemsiyorum.

 

En geç Ekim ayına kadar tamamlanması gereken bir süreçtir. Demokratik Ulus Kongresi şeklinde olur,  Meclis'te (TBMM) de oluşturulur. Önemlidir, Ekim'e kadar bitirilmesi gerekir. Çünkü Ekim'de  Meclis açılacak, anayasa çalışmaları olacak.  Bu şekilde  anayasa çalışmalarına da katılabilirler.

 

İşte Meclis'te AKP-CHP-MHP faşist bir ittifak kurup, bildiri yayınladılar. Bu ittifaka karşı hemen bir bildiri hazırlayıp parlamentoda ilan edebilirler. Bu ittifaka karşı herkesi demokratik  çatı altında alternatif ittifaka davet edebilirler. Aynen şöyle formüle edebilir: “Bu tekçi, dıştalayıcı, ayırıcı zihniyete karşı ortak vatan ve ortak ulus anlayışı temelinde ülkemizdeki tüm demokrat kesimleri, zenginliğimiz olan farklılıkları Demokratik Ulus Kongresi çatısı altında bir araya gelmeye çağırıyoruz”.

 

Asuri-Süryani-Keldani partisi ve Avrupa'daki Süryaniler yayınladıkları bir mesajla 1988'de kurduğumuz diyalogla başlayan ve bugün de bir milletvekilinin seçilmesiyle devam eden sürecin tarihsel değer kazandığını ve Süryanileri de demokratik özerklik sistemine dahil ettiğini belirtmişler, selam ve teşekkürlerini iletmişler. Tabi ki Asuri-Süryaniler de demokratik özerklik sistemine dahil olmuştur. Onları çok önemsiyoruz.  Son olarak bir vekilleri de oldu. Demokratik çözüm sürecinde onlar da yerlerini almalıdırlar. Onların değerlerini biliyor, yaşadıkları felaketlerdeki ölümleri saygıyla anıyorum. Tarihsel ve zengin bir kültürdürler. Özgürlük bugün herkes kadar Süryaniler için de gereklidir. Ekmek ve su kadar ihtiyaçtır. Sadece onlar değil; Ermenilerin, hatta demokratik Hellen kültürünün yerini bulması demokratik özerklik sistemiyle mümkündür. Ermeniler de Demokratik Ulus Kongresinde yerlerini alabilirler. Bu temelde kendilerini saygıyla selamlıyor, çalışmalarında başarılar diliyorum.

 

Muş-Bulanık'ta 18 yaşındaki Evrim Demir 14 Temmuz'un yıldönümünde barış için bedenini ateşe vermiş, hayatını kaybetmiş, üzüldüm keşke olmasaydı. Daha önce de söylemiştim. Bu tür yakma eylemlerini tasvip etmiyorum. Bu tür eylemler beni derinden etkiliyor. Beni çok zorlayan eylemlerdir. Bu eylemler karşısında kendimi çaresiz hissediyorum. Tekrar söylüyorum. Bu tarz kendini yakma eylemleri asla tasvip etmediğim eylemlerdir. Bununla beraber Evrim arkadaşın eyleminin derinliğine saygı duyuyorum. Büyük anlam veriyorum. Önünde saygıyla eğiliyorum. Halkımıza düşen, bu büyük değerleri asla unutmamaktır, hep yaşatmaktır. Ancak rica ediyorum, bu tür kendini yakma eylemlerine girişmesinler. Bu tür eylemlerin sayısı 100'ü buldu. 15 Şubat yıldönümünde de dört gerilla arkadaş bu şekilde eylem yaparak kendilerini feda etmişlerdi. Evrim arkadaş sanırım mektubunda benim de adımı anmış. Ben gerçekten bu eylemin büyüklüğü karşısında eziliyorum. Bu tür eylemler yerine kendilerini özgürce ifade etme olanaklarını yaratmalılar ve yaşayarak mücadelelerini yükseltmeliler.

 

Mustafa Malçok'un yanına defnedilme istediğinde bulunmuş, öyle istemişse öyle yapılmalıdır. Mustafa da 17 yaşındaydı. O da eylemiyle bizi derinden yaralamıştı. Söylediği gibi Mustafa'nın yanına defnedimelidir. İkisi için onlara yakışacak bir anıt mezar inşa edilmelidir. Biz, kadınların hele Kürt kadınlarının bu acılı yaşamlardan kurtulup adeta tanrıçalar gibi yaşamasının mücadelesini veriyoruz. Ailesini ziyaret etmek gerekiyor, selamlarımı ve başsağlığı dileklerimi iletiyorum.

 

Nuray Mert, AKP'nin sorunu çözeceğine dair işaretler göremediğini, tersine çatışmalı bir sürecin başlama tehlikesi olduğunu, zaten çözüm istiyor olsalardı ona göre kamuoyunu hazırlayarak çözüme dönük yapıcı bir dil kullanabilirlerdi demiş. Görüş ve tespitleri çok önemlidir. Süreci iyi takip eden bir insandır. Kendisine selamlarımı gönderiyorum. Siyasete katılma düşüncesi var mıdır? Yok mudur bilemiyorum. Demokratik Ulus Kongresi veya Barış Konseyi içinde de rol oynayabilirdi. Fakat bu sadece bir fikirdir, kendisiyle konuşmak gerekiyor. Ali Bulaç da Erdoğan'ın başkan ya da cumhurbaşkanı olarak 2024'e kadar iktidarda kalacağının bilmesini gerektiğini söylemiş. Ali Bulaç, demokratik özerklik çözümümün bölgede BDP'li olmayan kesimlerin kendilerini ifade etme olanağını bulup bulamayacakları, özellikle Arap, Türk vb. kesimlerin tereddütlü ve kaygılı olduklarını belirtmiş. Evet  tereddütlüler anlıyorum. Ali Bulaç'ı takip ediyorum. Modernite üzerine yazılarını önemsiyorum. Benim savunmalarımı okumasını öneriyorum.

 

Evet, demokratik özerklik önerimiz demokratik modernite adını verdiğimiz geniş bir kuramın alt dalıdır. Aslında son savunmamın adı Demokratik Modernite idi. Öyle düşünmüştüm. Irak'tan Afganistan'a kadar kapitalist modernitenin çözümsüzlüğü ortadadır. Kapitalist modernite şu anda Anadolu'yu yeme-bitirmeyi kendine hedef olarak seçmiştir.  Biliyorsunuz kapitalist modernitenin üç sacayağı vardır. Kapitalist modernitenin üç sacayağı; işte ulus-devlettir, kapitalizmdir, endüstriyalizmdir. Buna karşı demokratik modernitenin de üç sacayağı var demiştim; ulus-devletçiliğe karşı demokratik ulus; endüstriyalizme karşı ekolojik toplum, kapitalizme karşı ise sosyal piyasa mı dersiniz, komünal ekonomi diyelim, üç sacayağı bunlardır. Son savunmamda bunları geniş geniş anlattım. Şimdi açamıyorum. Demokratik özerklik, bu temel ayaklardan biri olan demokratik ulusun yedi ya da sekiz boyutundan sadece biridir. Bu boyutlar çoğaltılabilir, azaltılabilir. Ancak demokratik özerklik, demokratik ulusun bu boyutlarından sadece siyasi boyutudur. Böyle algılanmalıdır. Kaldı ki bölgesel bir çözüm biçimi değildir. Bütün Türkiye'de uygulanabilecek, Türkiye gerçeğine, kültürüne daha uygun bir modeldir. Yerellerin, yerel kültürlerin güçlendirilmesidir.

 

Şimdi bu çatışma meselesine geliyorum. Şu anda mevcut durumda ortamı sakinleştirmek, yumuşatmak gerekir. Sayın Başbakan “silah bıraksınlar, yoksa bir şey olmaz” diyor. Ya ne söylediğini bilmiyor ya da farkında değil.  Çok açık ve net söylüyorum. Bu  söylediğimin altını çizmek istiyorum. Biz yıllardır silah bırakmaktan söz ediyoruz.  Ben daha önce de Sayın Erbakan döneminde de Özal zamanında da silahların bırakılabileceğini, bıraktırabileceğimi belirtmiştim. 1993'te dışarıdaydım. O zamanlar öyle İmralı'da da değildim. Yani içeride veya dışarıda olmam fark etmiyor.

 

Şunu söylemekte sakınca bulmuyorum. Heyetle en son bir görüşme daha gerçekleştirdik. Kamuoyunun bilmesinde fayda var. Böyle kritik ve sıcak bir dönemde bile görüşmenin sürmesi ciddidir, önemlidir. Silahları bıraktırma irademiz var. Açık ve net söylüyorum. Benim dışımda kimse silahları bıraktıramaz. En azından şimdi durum budur. Bunu ben söylediğim için böyle değildir, bu rolü ben kendi kendime biçmiyorum. Bunu herkes görüyor, herkes söylüyor, devlet de söylüyor, “bir tek sen silahları bıraktırabilirsin” diyor. Burada görüştüğümüz sayın devlet yetkilileri, bilinçli, akıllı, deneyimlidirler, onlar da bunu söylüyor. Ancak sen bunu yapabilirsin diyorlar. Herkes ancak sen yapabilirsin diyor ben de bu rolden kaçamam. Gereği neyse yapmak istiyorum. Bunun için çok açık Sayın Başbakana buradan sesleniyorum. Bana rolümü oynamam için gerekli pratik araçların sunulması gerekir. Önüm açılırsa rolümü oynarım. Ben bu pratik araçların sunulmasını İmralı'da olduğum için söylemiyorum, dışarıdayken de aynı şeyi söylüyordum. Şimdi dışarıda olsam yine aynı şeyi söylerim. Bunun kendimi kurtarmakla ilgisi yoktur. İçeride de olsam dışarıda da olsam pratik araçlarımın olması gerekir. Daha önce parlamentonun bu konuda karar alması gerektiğini belirtmiştim. Ben Meclis'in tatile girmemesini bunun için istemiştim. Gerekirse Meclis acil toplanıp bu konuda görüşüp çağrı yapabilir.  Veya Başbakan bir çağrı yapabilir; “biz bu işin silahlarla çözülmeyeceğine inanıyoruz. Bu meseleyi demokratik anayasal yöntemlerle çözeceğiz” derse, bir haftada hallederiz. Pratik araçlar elime verilmezse ben nasıl rolümü oynarım? Elimde Alaattin'in sihirli lambası ya da sihirli değnek yok ki! Tekrar söylüyorum rolümü oynamam için koşulların sağlanması gerekir, ben sağımı solumu yoklayacağım, ne var ne yok bileceğim, bu konuda örgütleme yapmam gerekir. Demokratik çözüm araçlarının elime verilmesi lazım.

 

Böyle olmazsa ne olur? Sorun sürüncemede bırakılırsa, demokratik çözüme gelinmez, silahların susturulması için bize gerekli olanaklar tanınmazsa ne yazık ki bu çatışmalar devam eder. Ben gerilla kayıplarına da asker, polis kayıplarına da üzülüyorum. İşte görüyorsunuz Silvan'daki olayları. Yarın bunun on katı gelişebilir. Bir günde yüz yüzelli asker de ölebilir. Eskisi gibi sadece kırsalda da olmayabilir şehirlerde de olabilir. Halk bir günde toplanıp Paris'te nasıl Bastil zindanına yürüdülerse Diyarbakır'da da işte o tutukluların olduğu yere yürürse ne yapacaksınız? Bütün bunlar olabilir. Öfke birikmesi var. İşte Muşlu kız bedenini ateşe vermiş. Bunlar küçük küçük kıvılcımlardır. Her an büyük patlamalara yol açabilir. Bunu söyleyen de ben değilim. Devlet de biliyor, örgütle ilişkim var. PKK söylüyor; Devrimci halk savaşını geliştirme gücünün, hazırlığının olduğunu söylüyor.  Onun için parlamento gerekirse olağanüstü toplanmalı diyorum. Bunu çok net ve açık söylüyoruz. Türkiye kamuoyu bunu bilmeli. Biz bölücü değiliz. Biz tekçi zihniyete karşıyız. Kesinlikle bölücü değiliz, bütünlükten yanayız. Vatanın bütünlüğüne itirazımız yok, ortak vatandan yanayız. Ulusun da bütünlüğüne itirazımız yok ama demokratik ulus temelinde bütünlük diyoruz. Kürt halkı da demokratik anayasal çözümü küçümsememelidir. Bu önemlidir. Demokratik anayasal çözüm için hızla gerekli hazırlıklar yapılmalıdır. Demokratik anayasal çözüm gelişmezse halkın direnme hakkı vardır. Direnme hakkı meşru ve anayasal bir haktır. Ben halkın direnme hakkını kullanmasının önüne geçemem. Kimse halkın meşru direnme hakkını elinden alamaz.

 

Yemin meselesine gelince, BDP’nin Hükümet-AKP ile tıkandıkları yer, iki metni ortaklaştıramamışlar. Sadece yemin konusu değil diğer anayasal ve yasal değişikliklerin  yapılmasını da tartışmışlar, önerilerini yapmışlar. Sanırım Hatip Dicle ve diğer tutuklu vekillerin serbest bırakılması konusunda anlaşamıyorlar, o konuda yazılı mütabakata varamıyorlar. Metinlerini ortaklaştıramıyorlar. Ama kapıları da kapatmamışlar. Görüşmeler yoluyla bir çözüme ulaşılabilirler. Benim yazdığım ikişer sayfalık protokolleri okumuşlardır.

 

Bu protokoller, biz yazsak da genelde devletle üzerinde mutabık kaldığımız metinlerdir. Ben imzalandığını söylemiştim bunların. İmzalanmadı ama genelde üzerinde karşılıklı bir mütabakat oluştu. Bu protokoller çerçevesinde görüşsünler. Hem AKP hem de hükümetle görüşmelerini devam ettirirler, iki koldan görüşmelerini sürdürürler. İşte Meclis Başkanı Cemil Çiçek'le, Başbakan yardımcısı Beşir Atalay'la görüşebilirler. Bu görüşmeler hızla yapılabilir. Seçim yapılsın dendi bekledik, hükümet yok dendi bekledik, artık hükümet kuruldu. Bir yaklaşım ortaya çıkmak zorunda. BDP'liler kendi oluşturacakları heyetle  Hükümet ile görüşerek bu protokollere olan yaklaşımını sormalıdır. Nasıl yaklaşıyorlar, ne yapacaklar? Onlara söyleyebilirler, hükümet korkmasın. Ben bu protokolleri burada devletle yaptım. İşte devletin de reddetmediği önerilerdir bunlar. O yüzden hükümet de korkmamalıdır. Bunu söylesinler. Hükümete denilebilir ki önerilerimiz ve taleplerimiz şunlar şunlardır. Hükümet hangilerini kabul ediyor, hangileri konusunda çekinceleri var, eksik varsa tamamlanır, fazla varsa çıkarılır, bir uzlaşmaya varılır. En geç bir haftaya kadar bu görüşmeler yapılabilir ve bana yanıt getirilmeli. Hükümet nasıl bakıyor?

 

Diğer konuda da, yani Meclis'e dönme meselesinde ortak bir mutabakata varılabilir. Her halükarda CHP'den daha iyi bir metin üzerinde anlaşırlar. Çok geciktirmemelidirler. Ben yalvarsınlar da demiyorum. Ama genel ibarelerle sorunun çözümüne dair vurgular yapılması yeterlidir. Aynen şöyle bir cümle olabilir; “Tutuklu vekillerin durumu bir demokrasi sorunudur, çözümü de politiktir. Biz bu sorunu anayasa ve yasaları birlikte değiştirerek çözeceğiz”. İşte böyle formüle ediyorum. BDP'liler uzlaşma yanlısı olabilirler. Hatip ve diğer tutuklu vekiller meselesi öyle çok kısa vadede çözülmeyebilir. Hatip Dicle'nin durumu da ileride Diyarbakır'da bir ara seçimle çözüme kavuşturulabilir.

 

Söylediğim gibi Demokratik Ulus Kongresi çalışmalarına ağırlık verilmesi gerekir, Ekim'e kadar tamamlanabilir. DTK ve BDP kongre çalışmalarını sürdürürler. Hepsine selamlarımı iletiyorum. BDP de Meclise dönüp hızlı bir şekilde anayasa çalışmalarını sürdürür, tabi mutabakat dahilinde.

 

 Ahlat, Tatwan, Norşin ve Diyarbakır halkımıza salemlarımı iletiyorum. Üç çocuğu şehit düşmüş ve hiçbirinin cenazesine de ulaşamamış Lütfiye Oruç ana olmak üzere herkese selamlarımı iletiyorum.

 

 İyi günler…

 

 18 Temmuz 2011