|
Sağlığımdan ve biraz kendi durumumdan söz
edeyim. Şartlar çok ağır. Ama tarih bana bir
misyon yüklemiş durumda. Bunun ağırlığı altında
ne uyuyabiliyorum ne de yaşayabiliyorum, nefes
bile alamıyorum. Böyle bir odada nasıl nefes
alınır, nasıl yaşanır!
Şimdi tarihi bir dönemden geçiyoruz. Burada her
dönem önemliydi ama şimdi önümüzdeki son altı ay
gerçekten her zamankinden daha önemli. Bu altı
ayı nasıl değerlendireceğiz? Çok dikkatli
olmamız lazım. Bana bu süreçte doğru bilgilerin
verilmesi gerekiyor. Çok büyük bir yük
altındayım. Çok düşünüyorum, çok yoğunlaşıyorum,
bu nedenle öyle uyku falan da yok, geceleri
uyuyamıyorum. Ama götüreceğiz.
Bu aralar özellikle 1925 sürecine
yoğunlaşıyorum. Çok korkunç gerçekler var, çok
zor bir olayla karşı karşıyayız. Çok iyi
hatırlıyorum ilkokulda yaşadıklarımı bir ben
bilirim o zorlukları, Kuyruklu Kürt diyorlardı.
Bu konuda çok mücadele ettim ve bu işe başlarken
de başıma nelerin gelebileceğini tahmin
edebiliyordum. Ama tüm bu zorluklara rağmen
kolay olmadı ama buraya kadar getirdik. Kürt
işi, barışı gerçekten çok zor bir iş. Deyim
yerindeyse aslanın ağzındaki kuzuyu almaya
çalışıyoruz. Herkesin kendi görevine bu
sorumlulukla yaklaşması gerekir. Ama bizimkiler
bunun ne kadar farkındalar bilemiyorum. Bütün
bunları açacağım. Sağlığım böyle, götürmeye
çalışıyorum.
Son savunmalarımı 5 Ocak’a kadar yetiştirmesine
yetiştiririm, bitirmek üzereyim zaten. Fakat
verilmesinde bir sorun çıkabilir, savcılık
vermeyebilir, bunu gözeterek bir süre talebinde
bulunulabilir. Normalde savcılığın içeriğine hiç
karışmaması lazım, doğrudan savunmamdır, içeriği
onları ilgilendirmez.
Biliniyor, 160 sayfalık yol haritasının
verilmesinde de sorunlar çıkmıştı, aslında o da
savunmamın bir parçasıydı, sanıyorum hala
alınamadı. Ben müdürle görüşmüştüm,
verilebileceğini söylemişti. Nasıl bir formül
bulacaklar bilmiyorum ama böyle söylemişti.
Son savunmam sayfa olarak bilmiyorum ama bana
getirilen o büyük defteri doldurmak üzereyim. Bu
savunmam, şu ana kadar yaptığım bütün
savunmaların bir nevi özeti gibidir. Oldukça
pratik öneriler var. Sorunun çözümüne yönelik
hemen hemen her yönlü öneriler var. Fakat teorik
yönü de oldukça güçlüdür. Kadın sorununa
istediğim boyutta değinemedim, çünkü bütün
konuları dengeli götürmek zorundaydım. Ama
biliniyor, kadın konusuna geçmişte çok değindim,
hem teorik değerlendirme hem pratik boyutuyla
çok durdum üzerinde. Şimdiden bunun için bir
kurul oluşturulabilir. Bir tür redaksiyon kurulu
gibi fakat sadece redaksiyon değil aynı zamanda
edebi yönü güçlü olan bir kurul olmalı.Buradan
ya da Avrupa'dan olabilir. Buna avukatlarım
karar verebilir. Hem redekte eder hem de edebi
dile ilişkin çalışır. Daha önceki savunmalarım
tam istediğim gibi olmadı, hatalar vardı,
okuduğum zaman onlarca hata buldum. Bu defa öyle
olmamalı, şimdiden hazırlık yapılabilir. Hatta
bana danışarak uygun görülen bazı eklemeler de
yapılabilir. Bütün bunların iyi yapılması lazım,
yoksa kendilerini sorumlu tutarım. Evet bu
önemlidir, bu anlaşıldı herhalde.
Gülen cemaatiyle ilgili yaptığım açıklamanın
sonuçlarını biraz izledim, burdaki arkadaşlar
da söyledi. Epey gürültü koparmış herhalde, niye
böyle oldu, anlayamadım! Gülerce hata ettim
filan demiş.
Niye çok değişik bulundu? Sonuçta kendileri bir
şeyler söylediler, selam gönderdiler, ben de
cevap verdim. Korkmuşlar herhalde. Gülerce
yanlış değerlendiriyor, öyle hata ettim
demesine falan da gerek yok, ortada bir hata da
yok. Korkmalarına da gerek yok. Kendileriyle
tekrar görüşme şansı var mı?
Kendisiyle tekrar da görüşülebilir, gerekirse
benim adıma Gülen'e doğrudan bir mesaj da
verilebilir, uygun mudur bilmiyorum, ona
avukatlarım karar verir. Fakat basına
yansıyacak şekilde, bu söylediklerim
açıklanabilir. Biz sorunun barışçıl demokratik
şekilde çözümü için bir çağrıda bulunduk.
Amacımız öyle ittifak falan da değildi, yanlış
tartışılıyor, ittifak ayrı, uzlaşma ayrıdır.
Biz uzlaşma arıyoruz. İslam'ın temelinde de
uzlaşma vardır. Hz. Muhammed'in yaşamına ve
yaptıklarına bakıldığında uzlaşmanın önemi
görülecektir. Hatta Roma-Bizans döneminde
yapılan uzlaşmalar da vardır. Öyle uzlaşmadan
korkmalarına gerek de yok. Türkiye'nin buna
ihtiyacı var.
Ben Mümtazer Türköne'den boşuna bahsetmedim.
Türklük, milliyetçilik zehiriyle zehirletiliyor
diyor. Doğru söylüyor. Ben bunların
söylediklerine değer veriyorum. Onlar da eğer
iyilik ve barış istiyorlarsa -çalışmalarını bu
temelde sürdürdüklerini söylüyorlar- bu
çağrımıza gelmeleri gerekir. Ben onların
katkılarını istedim. Toplumsal barışa katkı
sunmalarını istedim. Onların da etkilediği
kitleler var. Bu çabaların barış için
ortaklaşması iyi olur. Bu söylediklerim biraz
işlenerek basınla paylaşılabilir.
Her halde şöyle bir iddia ortada dolaşıyormuş.
Güya burada benimle görüşen yetkililerin bana,
“bölgede cemaate yönelik saldırılar var o yüzden
bu saldırıları bitirmeniz gerekir, bu saldırılar
bitmezse görüşmeler de devam etmez” demişler. Bu
iddiayı duydum, cevap verecektim zaten. Böyle
bir şey yok, böyle bir şey asla olmadı. Devletin
öyle bir sorunu da yok, burda öyle bir şey de
gündeme gelmez. Kaldı ki bu devletin işi de
değil. Tam bir çarpıtmadır bu. Benim adıma bu
düzeltilmeli. Biz bu görüşmelerde öyle bu tip
basit sorunlar değil, tarihi konular işleniyor,
bir tarihi değiştirmek istiyoruz. Ben bu
görüşmelerle devleti adeta bir zihniyet
dönüşümüne zorluyorum. Bu öyle kolay değil,
sabır işidir, inat işidir, kararlılık işidir,
inanç işidir. 12 yılım böyle geçti. O yüzden
uyuyamadığımı söyledim.
Cengiz Çandar, cemaatle ilgili açıklamamı, son
derece akıllıca bir çıkış olarak değerlendirmiş.
Evet, onlar iyi anlıyor da asıl anlaması
gerekenler, bizimkiler ne kadar anlıyor, emin
değilim. Kaldı ki ben reel politiği de yeni
yapmıyorum, eskiden beri yapıyorum, bütün
mücadelem böyle geçti, reel politiği iyi
okumakla geçti. Reel politiği her zaman iyi
okudum. Hatırlıyorum ben daha köydeyken bazı
şeyleri anlatmak istediğimde köylüler bana; “ya
bunları bize anlatma biz bunları anlamayız, ha
bize konuşuyorsun ha tahtaya konuşuyorsun, biz
tahtalaşmışız” der ve çekip giderlerdi. Aynı
şeyi şimdi burda da yaşıyorum, buradaki
arkadaşlarla da tartışıyorum, ne kadar
anlıyorlar bilmiyorum, anlamıyorlar gibi. BDP de
burda yaptıklarımı anlamıyor. Buradaki
görüşmeler olmasaydı öyle kolay pratik politika
yapılamazdı. Bu kadar tartışma olmazdı.
Gazeteciler bu kadar rahat çalışamazdı, bu kadar
rahat konuşamazlardı. Kendi başarıları
zannediyorlar ama öyle değil. Bunu görmüyorlar.
Buradaki gelişmelerle bağlantılı güncel
gelişmeleri iyi okusalardı işte Osman “miadını
doldurdu” gibi sözler etmezdi. Ben kimseyi
doğrudan suçlamıyorum. Önderlik, öngörü
sanatıdır. Önemli olan olayları önceden
kestirebilmektir. Mesela Ahmet Türk'ün o
koşullarda İzmir'e gitmesi yanlıştı, Samsun'a
gitmesi de yanlıştı. Ha yumruk yemişsin ha
öldürülmüşsün ikisi aynı şey, ölebilirdi de.
Sanırım bazılarının yönlendirmesiyle hareket
ediyor. Güncel gelişmeleri iyi okusalardı,
bunlar başlarına gelmezdi. Bunlar Kürt
gerçekliğinin zorluklarıdır. Tabi bunun
nedenleri var, çok uzatmak istemiyorum,
değineceğim, herkese zaten söyleyeceklerim
olacak, Kandil'e de belirteceklerim olacak.
Kandil'e de, BDP'ye de, DTK'ya da bazı
uyarılarım olacak yine.
Gülen adına avukatının yaptığı bir açıklama da
yansıdı basına. Avukatlarım da benim adıma,
yukarıda söylediklerim çerçevesinde bir cevap
verebilirler. Tekrar ediyorum, barış, kutsal bir
iştir. İnsanlığa da en büyük hizmettir. İslam'ın
özüne de uygundur. Biraz açarak basınla
paylaşılabilir. Dediğim gibi öyle korkmalarına
da gerek yok, korkmasınlar, arkasında dursunlar,
biz de duruyoruz. Süreç de bu tip yumuşamalara,
uzlaşmalara uygundur. İşte görüyorsunuz MHP bile
zaman zaman yumuşama işaretleri veriyor. Evet bu
konuyu kapatıyorum, şimdi asıl
değerlendirmelerime geliyorum.
Yukarıda da söyledim, çok önemli bir altı ay'a
giriyoruz. Herkesin dikkatli olması gerekir.
Bana doğru bilgi getirilmeli. Yanlış
yapılmamalı. Bu altı ay iyi değerlendirilirse
çözüme kapı aralarız. Aksi taktirde kimsenin
hesaplamayacağı kadar korkunç bir savaş gelişir.
Ben, Mart ayında buradaki gelişmelere göre yeni
bir değerlendirme yapacağım.
Doğrudur, nihai kararı Haziran'da vereceğiz ama
gelişmelere göre Mart ayı'nda da tavrımı
netleştirebilirim. Olumlu gelişmeler olmazsa
Haziran'ı beklemem Mart'ta da aradan çekilirim.
Bu süreçte kritik olan AKP'nin tavrıdır.
AKP konusunu uzun uzun açacağım. AKP'nin hala
yeteri kadar anlaşılmadığını görüyorum. Herkesin
şunu iyi bilmesi gerekir ki, gelmiş geçmiş bütün
iktidarlar içinde en kurnaz iktidar en kurnaz
lideri ile karşı karşıyayız. Çok kurnazlar.
Kendi iktidarlarını sürdürmek için
yapmayacakları bir şey yok. Çünkü sermayenin
gözü karadır. Daha önce Konya-Kayseri hattı
dediğim yeşil sermaye, şimdi büyük İstanbul
sermayesi denen, beyaz Türk denen güçlerle
uzlaşarak güçlendiler. Onlara ortak oldular
hatta onları bile zorlamaya başladılar. Yeşil
sermaye, bu iktidarı bırakmamak için elinden
gelen her şeyi yapıyor. Büyük bir planla karşı
karşıyayız. Muazzam sinsi bir plan. Tabi AKP
işini biliyorsunuz Londra tezgahladı. Londra,
AKP'ye “sen Kürt sorununu çözümsüz bırak
Ortadoğu'da senin önünü açacağız” dedi. Bütün
gelişmeler bunu gösteriyor; “sen Kürt sorunun
çözümsüz bırak iktidarda kal” denildi. AKP
iktidarının kaynağı Kürt sorunun
çözümsüzlüğüdür. Bu noktada İngilizlerle
anlaşmaya vardılar. İşte 9 yıldır iktidarda
çözmedi. Bir dokuz yıl daha bu temelde gelmek
istiyor.
Sanırım Mahmut Övür yazmıştı; AKP 2002'de
iktidara ilk geldiği dönemde o zaman genelkurmay
başkanı Özkök, elinde bir dosyayla MGK'ya
geliyor, bu sorunu çözmeliyiz diyor ancak AKP,
“biz buna henüz hazır değiliz” diyor. Herşey bu
kadar açık. Gelişmelerden de anladığım, “işler
geliyor geliyor Erdoğan'da tıkanıyor”.
Hükümet yapması gerekenleri yapmayınca
süreç tıkanıyor. AKP, şunu bunu yaptım, “açılım”
yaptım diyor, yalan söylüyor, halkı aldatıyor.
Oysa AKP, TRT-6'i açmayı kendine mal ediyor,
habire “açılım yaptık TRT-6'i açtık” diyor!
Dolayısıyla AKP sürecin önündeki en büyük
engeldir. Özellikle BDP'ye söylüyorum, tekrar
tekrar görüşsünler, zorlasınlar hükümeti. İşin
ciddiyetini onlara anlatmaları gerekir. Hatta
benim adıma doğrudan Erdoğan ve ekibiyle özel
bir görüşme yapılabilir; “Apo her zaman bu kadar
sabredemez ayrıca sağlığı da her zaman bu işler
için uygun olmayabilir. O yüzden bu altı ayı
tüketmeyelim” desinler. Onlara “bu iş bu şekilde
çözülmezse bizzat sizin yaşamınız da tehlikeye
girer, ruhunuz bile duymaz” denir.
BDP bana bir mektup gönderecekti, gelmedi,
bekliyorum, geldiğinde bu söylediklerimi onlara
daha ayrıntılı yazarım.
Tehlike büyüktür. Barışa yakınız diyemiyorum.
Öyle yüzde seksen-doksan barış olacak
diyemiyorum, çok kötü de demiyorum, yarı yarıya
bir durum, yani ortadayız. Bu söylediklerimin
iyi işlenmesi lazım. Hatta bu altı ay için
şöyle bir başlık da atılabilir; “demokratik
çözüm için son şans” denir. Bu kadar
önemlidir. Aksi taktirde çatışmalar başlar,
korkunç bir savaş gelişir. Ölümler olur,
kimsenin ruhu duymaz. Ünlü bir tarihçinin böyle
dönemler için yaptığı çok iyi bir tespiti vardı;
“böyle dönemlerde ya ölürsün ya öldürürsün,
gerisi yok” diyor. Çözüm gelişmezse bizi böyle
bir dönem bekliyor. Kimin öldürüleceği de belli
olmaz, herkes tehlike altındadır. Bunu söylerken
ürkmeniz, korkmanız için söylemiyorum, korkmayın
ama süreç bu derece ciddi ve önemlidir diyorum.
Bu ülkenin Cumhurbaşkanı bile ağzından
köpüklerle öldü. Koskoca cumhurbaşkanıydı ama
yanında kimse yoktu, korunamadı. Özal'ın ölümü
böyle olmuştu biliyorsunuz. İlginçtir '93'lerde
Özal bana diyalog için arabulucu gönderdiğinde
şaşırmıştım. O zaman Özal için “bu adam ya çok
saf ya da bizi oyuna getirmek isteyen çok kurnaz
biri” diye düşünmüştüm. Ama eşinin ve oğlunun
açıklamalarından sonra ortaya çıktı ki Özal çok
saf biriymiş. Aynı şekilde Eşref Bitlis paşa
ortadan kaldırıldı. Zannedersem bugün herkes
cinayet olduğunu söylüyor. Aslında yaptığı çok
önemli bir şey de yoktu fakat zannedersem o
dönemde Özal'a bir mektup göndermiş, son kez
özel yetki istemiş, böyle “kansız-silahsız bir
dönemi başlatalım, bu işi çözelim” demiş. Bu
bilinen köy yakmalar, fail-i meçhuller,
jitemvari cinayetler başlamadan önce bu
tehlikeyi görerek önceden mektup yazıp yetki
istemiş. O da Malatyalıydı. Zannedersem, bunlar
bir ekipti, Özal'la birlikte. Ama o da cinayete
kurban gitti. Ona yardımcı olan ekibi de daha
sonra tasfiye edildi. Malatya'yı biliyorum,
kaçanlar da var çok değerli arkadaşlar da var.
Bütün bunları şunun için söylüyorum. Bu çetevari
eğilim devam ediyor, sandığınızdan da daha
güçlüdürler. Ergenekon tutuklamaları kimseyi
yanıltmasın, bu, Aysberg'in görünen yüzüdür,
gölgedir, asıl gövdesi dışarıdadır. İçerideki
gazeteciler de bas bas bağırıyor, “biz
içerideyiz asıl sorumlular nerde?” diyorlar.
Şimdi asıl önemli şeyi söylüyorum; AKP
iktidarını sürdürmek için bu çeteci eğilimle,
asıl sorumlularla uzlaştı, o yüzden çözmüyor.
Bunun iyi anlaşılması gerekiyor. Tabi böyle
dönemlerde başka tehlikeler de olur,
provokasyonlar da olur. İşte Osmanlı'nın 1.
Dünya savaşına girmesi böyle dönemlere tipik bir
örnektir. Aslında Osmanlı devleti savaşa girmek
istemiyordu ama o zaman Enver Paşa etrafına
birkaç kişi alarak öyle bir oyun oynadı ki
Osmanlı birden kendisini savaşın içinde buldu.
Çözümsüzlük uzarsa Türkiye'yi de böyle büyük
tehlikeler bekliyor, onun için bu örneği verdim.
Belirsizlik süreçleri tehlikelidir, uzaması her
türlü ihtimale açıktır. AKP, KCK operasyonunu
yaparak “Diyarbakır'ı etkisizleştirdim” dedi.
Bir iki böyle operasyon daha yaparım her tarafı
etkisizleştiririm, iktidarımı sağlama alırım,
iktidarımı devam ettiririm, bir 9 yılı daha
kurtarırım diyor. AKP'nin tek derdi var,
iktidarını sürdürmek, oy oy oy'dur. Ama bana
göre öyle Diyarbıkır etkisizleşti doğru değil,
Diyarbakır etkisizleşmedi, ben Diyarbakır'ı
biliyorum. 30-40 yıl önce biz bu işleri
Peyas-Kayapınar'da başlattık, Diyarbakır
etkisizleştirilemez.
Ahmet, Aysel onlara da söylenmeli İl Konseyleri,
Kent Konseyleri çalışmaları yoğunlaştırılmalı.
İl-Kent Konseyleri oluşturuluyor mu?
Hızlandırılmalı. Kesin bir rakam söylemek
istemiyorum ama İl Konseyleri 500-600 olabilir,
Kent Konseyleri 200-300 olabilir. İhtiyaca göre
değerlendirirler, kendileri karar verirler. İlçe
ilçe, köy köy, mahalle mahalle çalışırlar. Kent
Konseyleri barışı zorlayacaktır. Barış
çalışmaları önemlidir, ekmek su kadar önemli
ihtiyaçtır. BDP'ye de söylüyorum, Diyarbakır'da,
bütün bölgede kapı kapı dolaşıp öyle bir çalışma
yürütmeli ki AKP tek bir oy bile alamasın, adeta
sıfırlansın. AKP'ye verilen her oy savaşa
verilen oy demektir, çözümsüzlüğe verilen oy
demektir, bunu iyi işlemek, AKP'nin gerçek
yüzünü halka iyi anlatmak lazım. AKP çözümün
değil, sorunun kaynağıdır.
AKP'ye ilk süreçte destek veren bazı liberal
kesimler son dönemde AKP'ye eleştiriler
yöneltiyorlar. Onlar da yeni yeni anlıyorlar.
BDP oylarını yükseltmelidir. BDP, Türkiye
genelinde MHP hatta CHP düzeyinde oy alırsa
devletin barışa gelmesi daha kolay olur, devlet
barışa zorlanmış olur. Bu vesileyle şunu da
belirteyim, Osman'a da söylersiniz ellerinde
büyük bir fırsat ve olanak var ama heba
ediyorlar, o kadar emek verdi ama sonunda eline
yüzüne bulaştırdı, benim tepkim bunadır. O
odalara da söylüyorum -gerekirse benim adıma
görüşülmeli- tehlikenin farkında değiller, böyle
giderse sonları Behçet Cantürkler gibi olur,
öyle işadamlığı falan da sökmez. Ensarioğlu
onlara, DTK'da, Kent meclislerinde yer alsınlar,
görüşlerini açıklasınlar, denilmeli. Ona bir şey
demiyorum, hatta barış için beş şart, altı şart
her neyse hazırlasınlar, getirsinler ben altına
imza atayım. Uyanık olsunlar, ayrı görüşleri
olabilir fakat AKP'nin oyunlarına gelmesinler.
AKP'nin bizi bölme-zayıflatma oyunları
biliniyor, bu yeni bir şey de değil.
Biliyorsunuz 2002'lerde o alçak Osmanlar falan
kaçtıkları dönemde sonradan öğreniyoruz ki o
zaman AKP'ye haber göndermişler, “biraz bekleyin
PKK parçalanıyor, dağılıyor” demişler. Tabi o
zaman avukatlarım da bana sağlıklı haber
getirmemiştiniz, dolayısıyla benim müdahalem de
gecikmişti. 2005'te ancak müdahale edebilmiştim.
Rıza da o zaman köşesine çekilip “bakalım kim ne
olacak?” diye beklemişti, o yüzden hala belini
doğrultamıyor. Bizim zavallılar da Duran, Cuma
onlar kendi kendilerini tecrit etmişlerdi.
Bundan dolayı AKP hareketi parçalama umuduna
kapılmıştı. Halen AKP'ye bu umudu veren
duruşlar, tutumlar var. Benim tepkim bunadır,
Osman'a bu yüzden tepki gösterdim, Ensarioğlu
onlara bu yüzden çağrıda bulundum, yoksa ayrı
görüşleri olabilir fakat bu oyunları görmeleri
gerekiyor. Bu oyunları görmezlerse, oyunlara
gelirlerse onlar da zarar görür. Söylemek
istediğim bu.
Buradaki arkadaşlar beni uyardılar, “adını anma,
gerek yok” diyorlar ama yine de değinmek
istiyorum bu Miroğlu konusuna. Haklıdırlar ama
ismini vermek durumundayım. Bana siyaset
öğretecekmiş! Akıl verecekmiş! Kendisiyle
görüşülebilir. Benim adıma görüşülmeli,
uyarılarım da iletilmeli. Ben kendisini
okuyorum, öyle her dediğini de yanlış
bulmuyorum, hatta söylediklerinin çoğunu da
uyguluyorum fakat bana böyle saygısızca ders
vermesin. Böyle yaparak kime hizmet ediyor, bunu
bilmesi gerekir. Çok ağır konuşmak istemiyorum
ama böyle giderse onu çok ağır şekilde
suçlayacağım, jitem'in entellüktel yapısı içinde
değerlendireceğim ona entellektüel jitemci
diyeceğim. Ayrıca ona bir sorum var. Musa
Anter'in aslında bir arazi ve aile meselesi
için gece o saatte oraya gitmemeliydi! Kendisi
de gitmemeliydi! Niye gitmiş? Musa Anter'in
gidişine engel olmalıydı. Önce bunun cevabını
vermelidir. Musa Anter'i bilmiyorum, bir
fotoğrafını gayet iyi hatırlıyorum, Kongre'ye
katılmıştı, el kaldırmıştı, karar sürecine
katılmıştı hatta annemin elini de öpmüştü. Ondan
sonra bu tarz bir cinayete kurban gitti.
Bir de o Kızılkaya diye biri varmış galiba. Sık
sık televizyona çıkarıyorlar. Buradaki
arkadaşlar söylüyorlar. Ahlaksızca yaklaşımları
varmış. Ona da çok ağır konuşmak istemiyorum,
bazı çıkar ilişkileri olabilir, bir şey
demiyorum ama haddini bilmelidir. Bize böyle
ucuz, basit yaklaşmamalıdır. Bu mesele o kadar
basit değildir. İbrahim Güçlü diye biri var, eşi
bile yanında değil, ikide bir çıkıp bizi
eleştiriyor, biz federasyon istiyoruz diyor ama
tek başına. İstediği kadar federasyon desin, ne
olacak, elli yıl da söylese kağıt üzerinde
kalacak. Bu Hak-Par falan da aynı şekilde. Bu
tarzla olmaz, yapamazlar. Ben 30 sene önce bu
mücadeleye başladığımda sıfırdan başladık hatta
sıfırdan daha kötü bir durum vardı, mücadeleyle
bu noktaya kadar getirdik. Biraz saygılı
olsunlar.
AKP'nin Kürtleri bölme oyunları görülmeli ve
farkında olunmalıdır. 2002'lerden bahsetmiştim.
Bir de 2005-2006'larda yaşanan süreç vardı, o
zaman herşey benim bilgim dışında gelişti. Ahmet
onlar işin içindeydi hatta Kandil ile de
görüşülmüştü, sonradan bana gelindi. Bu da
AKP'nin farklı bir oyunuydu. Bütün bunları
yaşadık, geride bıraktık. İşte şimdi 2010
bitiyor. Kimsenin hata yapmaması gerekir.
Herkesin rolünü iyi oynaması gerekir. Evet 2010
bitiyor ama hala ciddi belirsizlikler var.
Erdoğan çok ilginç, emin olamıyorum. Bazen acaba
Çiler gibi mi oluyor bazen de Özal'a mı
benziyor, karar veremiyorum.
Bir yandan diyalog içinde oluyor ama aynı
zamanda tasfiyeden de vazgeçmiyor, bu yüzden çok
tehlikeli. Doğru diyalog geliştiriyor ama
yaptıklarıyla da tasfiyeden de vazgeçmediği
anlaşılıyor. Fakat şimdi iş netleşmeye doğru
gidiyor, bu şekilde uzun süre götüremez, biz de
bu oyuna gelmeyiz. Ben gerillayı bu şekilde uzun
süre bekletemem. Diyarbakır'ı da böyle tutamam.
Dediğim gibi Mart'ta değerlendireceğiz.
Ben bu aralar 1925 yılları üzerinde
yoğunlaşıyorum. Bir gerçek çok daha iyi
anlaşılıyor, bugünlerle de bağı var. Aynı oyun
devam ediyor. Biliyorsunuz o dönemin mimarı
İngiltere'dir. Yalçın Küçük de incelemiş, bu
işlere kafası çalışıyor. O da tespit etmiş. O,
“minimalist devlet” kavramını kullanıyor, doğru
buluyorum. Yani sınırlanmış-küçültülmüş devlet
anlamındadır. İngiltere o dönem Mustafa Kemal'e
“tercihini yap; ya cumhuriyet'ten ya da
Musul-Kerkük'ten vazgeçeceksin, ikisinden birini
seçeceksin” dediler. Yani İngiltere
Musul-Kerkük karşılığında cumhuriyeti sınırlama
ve Kürtlerin imhasına onay vermiştir. Mustafa
Kemal sınırlandırılmış cumhuriyeti seçti fakat
daha sonraları Musul-Kerkük için “içimde kalan
bir yaradır” demiştir. Yani İngiltere baskısı
altında buna mecbur bırakılmıştır. İngiltere o
dönem Kürt sorunun çözümsüzlüğü politikasını
dayatmıştır. Tekrar başa geliyorum, bugün de
aynı oyun devam ediyor. Bugün de İngiltere
AKP'ye Kürt sorunun çözümsüzlüğü karşılığında
iktidarını destekleyeceğim yani “Kürt sorununu
çözme iktidarda kal” diyor. Kürt sorunun
çözümsüzlüğünün kaynağında bu var.
Ben burada bu zor koşullar yanında bu
zorluklarla mücadele ediyorum, devleti ve
hükümeti diyaloga, demokratik ve barışçıl bir
çözüme zorluyorum. Ağır mahkumiyet koşullarımın
farkındayım. Bu koşullarda bu süreci yürütmenin
çok sağlıklı olmayacağını da biliyorum. Ama bir
nevi mecbur kaldım. Burda görüşmeye gelen
yetkili de bana söyledi; “Apo biz muhatap
bulamıyoruz, Ahmet Türk'ten Barzani'ye kadar
hepsiyle görüştük, hepsini biliyoruz ama bu iş
ancak seninle çözülebilir” dedi. Bu şekilde her
şey bana yüklenmiş durumda, herkes herşeyi
benden bekliyorlar. İşte bu Kürt gerçekliğinin
zorluğudur. Benim bütün acım şudur; ne tam
istediğim gibi savaştırabildim ne de tam
istediğim gibi barıştırabiliyorum. Buradan
Kandil'i uyarıyorum, eski tarzda savaş olmaz.
Bir Amerikan Düşünce Kuruluşunda konuşan Barkey
AKP'nin seçime kadar çözüm için bir adım
atmayacağını ancak seçim sonrasında buna mecbur
olduğunu belirtiyormuş. Aynı şekilde Ruşen
Çakır'ın da benzer bir değerlendirmesi varmış.
Birçok yerde askeri operasyonların olduğu
belirtiliyor. Gercüş'te iki gerillanın hayatını
kaybettiği söyleniyor. Nereliler? Bu
operasyonlar sistemli mi, Hançer Timi olarak
değerlendirilenlerin işi mi? Kelareş bölgesinde
hayatını kaybeden gerillalar, kaza sonucu mu? Bu
arkadaşlar nereli? Ne zaman katılmışlar?
Yüksekova'da Sedat Karadağ adlı bir genç için
bir infaz girişimi mi diyorlar?
Diyarbakır da Kürt Kültür ve Sanat Konferansı
gerçekleşmiş. Ulusal birliğe vurgu yapılmış.
Evet, bir an önce kongrelerini yapsınlar,
kurumlaşsınlar, ayrıca Ulusal birlik kongresi
için de çaba göstersinler.
KDP Kongresi gerçekleşti, Mesut Barzani'nin
konuşmasını dinledim. Bundan sonra bir daha
kardeş kanının akmayacağı, geçmişte bu nedenle
hayatını kaybedenlerin ailelerinden özür
dilemiş. Geç kalınmış bir şey bu, çok daha önce
yapılmalıydı.
Diyarbakır'da
kadınlara
yönelik
şiddet
ve
şiddetle
mücadele konulu bir toplantı
yapılmış.
Kadınlara söylüyorum, kendi merkezleri var,
kendilerini güçlendirsinler. Zamanımız kalmadı o
yüzden fazla değinemeyeceğim ancak kadınlar,
tanrıçalar döneminde yaşamın merkeziydi, şu anda
ise bataklığın merkezi halindeler. Bu nedenle
kadın mücadelesi önemlidir, kadın yaşamın,
demokratik çözümün merkezi, birleştiren güç
olmalıdır.
Medreseler Kürt kültürünün ve yurtseverliğin bir
parçasıdır. Fakat önemli olan bu kültürü
günümüzün güncel değerleriyle buluşturmaktır. Bu
konuda çalışılmalı. Kürtlerle ilgili bir
çalışmanız var mı yok mu bilmiyorum ama eğer
varsa bu alanda yoğunlaşabilirsiniz. Kürt
kültürü, Kürt dili, Kürt müziği, Kürt sanatı bir
bütündür. Biliyorsunuz ben Aram'a çok değer
verdim, veriyorum. Kendisiyle uzun bir telefon
görüşmemiz de olmuştu. Bu görüşmede kendisine
gençler müziğinizi anlamıyor. Eskiden gençlere
dinletiyorduk, anlamıyorlardı, dinlemesini bile
bilmiyorlardı. Ben de Kürtçe konusunda ileriki
dönemlerde çalışma yürüteceğim.
Diyarbakır ve Bingöl cezaevinde bulunan
arkadaşlara selamlarımı söylüyorum, Hatip Bey'e
selamlarımı söylüyorum. Savunmalarımın özünü
iyi kavrasınlar. Savunmalarımdan
faydalanabilirler.
Herkese selamlar.
İyi günler.
15 Aralık 2010
|