Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


Bu Altı Ay Demokratik Çözüm İçin Son Şans
 

     

Sağlığımdan ve  biraz kendi durumumdan söz edeyim. Şartlar çok ağır.  Ama tarih bana bir misyon yüklemiş durumda. Bunun ağırlığı altında ne uyuyabiliyorum ne de yaşayabiliyorum, nefes bile alamıyorum. Böyle bir odada nasıl nefes alınır, nasıl yaşanır!

Şimdi tarihi bir dönemden geçiyoruz. Burada her dönem önemliydi ama şimdi önümüzdeki son altı ay gerçekten her zamankinden daha önemli. Bu altı ayı nasıl değerlendireceğiz? Çok dikkatli olmamız lazım. Bana bu süreçte doğru bilgilerin  verilmesi gerekiyor. Çok büyük bir yük altındayım. Çok düşünüyorum, çok yoğunlaşıyorum, bu nedenle öyle uyku falan da yok, geceleri uyuyamıyorum. Ama götüreceğiz.

Bu aralar özellikle 1925 sürecine yoğunlaşıyorum. Çok korkunç gerçekler var, çok zor bir olayla karşı karşıyayız. Çok iyi hatırlıyorum ilkokulda yaşadıklarımı bir ben bilirim o zorlukları, Kuyruklu Kürt diyorlardı. Bu konuda çok mücadele ettim ve bu işe başlarken de başıma nelerin gelebileceğini tahmin edebiliyordum. Ama tüm bu zorluklara rağmen kolay olmadı ama buraya kadar getirdik. Kürt işi, barışı gerçekten çok zor bir iş. Deyim yerindeyse aslanın ağzındaki kuzuyu almaya çalışıyoruz. Herkesin kendi görevine bu sorumlulukla yaklaşması gerekir. Ama bizimkiler bunun ne kadar farkındalar bilemiyorum. Bütün bunları açacağım. Sağlığım böyle, götürmeye çalışıyorum.

Son savunmalarımı 5 Ocak’a kadar yetiştirmesine yetiştiririm, bitirmek üzereyim zaten. Fakat  verilmesinde bir sorun çıkabilir, savcılık vermeyebilir, bunu gözeterek bir süre talebinde bulunulabilir. Normalde savcılığın içeriğine hiç karışmaması lazım, doğrudan savunmamdır, içeriği onları ilgilendirmez.

Biliniyor, 160 sayfalık yol haritasının verilmesinde de sorunlar çıkmıştı, aslında o da savunmamın bir parçasıydı, sanıyorum hala alınamadı. Ben müdürle görüşmüştüm, verilebileceğini söylemişti. Nasıl bir formül bulacaklar bilmiyorum ama böyle söylemişti.

Son savunmam sayfa olarak bilmiyorum ama bana getirilen o büyük defteri doldurmak üzereyim. Bu savunmam, şu ana kadar yaptığım bütün savunmaların bir nevi özeti gibidir. Oldukça pratik öneriler var. Sorunun çözümüne yönelik hemen hemen her yönlü öneriler var. Fakat teorik yönü de oldukça güçlüdür. Kadın sorununa istediğim boyutta değinemedim, çünkü bütün konuları dengeli götürmek zorundaydım. Ama biliniyor, kadın konusuna geçmişte çok değindim, hem teorik değerlendirme hem pratik boyutuyla çok durdum üzerinde. Şimdiden bunun için bir kurul oluşturulabilir. Bir tür redaksiyon kurulu gibi fakat sadece redaksiyon değil aynı zamanda edebi yönü güçlü olan bir kurul olmalı.Buradan ya da Avrupa'dan olabilir. Buna avukatlarım karar verebilir.  Hem redekte eder hem de edebi dile ilişkin çalışır. Daha önceki savunmalarım tam istediğim gibi olmadı, hatalar vardı, okuduğum zaman onlarca hata buldum. Bu defa öyle olmamalı, şimdiden hazırlık yapılabilir. Hatta bana danışarak uygun görülen bazı eklemeler de yapılabilir. Bütün bunların iyi yapılması lazım, yoksa kendilerini  sorumlu tutarım. Evet bu önemlidir, bu anlaşıldı herhalde.

Gülen cemaatiyle ilgili yaptığım açıklamanın sonuçlarını  biraz izledim, burdaki arkadaşlar da söyledi. Epey gürültü koparmış herhalde, niye böyle oldu, anlayamadım! Gülerce hata ettim filan demiş.

Niye çok değişik bulundu? Sonuçta kendileri bir şeyler söylediler, selam gönderdiler, ben de cevap verdim. Korkmuşlar herhalde. Gülerce yanlış değerlendiriyor,  öyle hata ettim demesine falan da gerek yok, ortada bir hata da yok. Korkmalarına da gerek yok. Kendileriyle tekrar görüşme şansı var mı?

Kendisiyle tekrar da görüşülebilir, gerekirse benim adıma Gülen'e doğrudan bir mesaj da verilebilir, uygun mudur bilmiyorum, ona avukatlarım  karar verir. Fakat basına yansıyacak şekilde, bu söylediklerim açıklanabilir. Biz sorunun barışçıl demokratik şekilde çözümü için bir çağrıda bulunduk. Amacımız öyle ittifak falan da değildi, yanlış tartışılıyor, ittifak ayrı, uzlaşma ayrıdır. Biz uzlaşma arıyoruz. İslam'ın temelinde de uzlaşma vardır. Hz. Muhammed'in yaşamına ve yaptıklarına bakıldığında uzlaşmanın önemi görülecektir. Hatta Roma-Bizans döneminde yapılan uzlaşmalar da vardır. Öyle uzlaşmadan korkmalarına gerek de yok. Türkiye'nin buna ihtiyacı var.

 Ben Mümtazer Türköne'den boşuna bahsetmedim. Türklük, milliyetçilik zehiriyle zehirletiliyor diyor. Doğru söylüyor. Ben bunların söylediklerine değer veriyorum. Onlar da eğer iyilik ve barış istiyorlarsa -çalışmalarını bu temelde sürdürdüklerini söylüyorlar- bu çağrımıza gelmeleri gerekir. Ben onların katkılarını istedim. Toplumsal barışa katkı sunmalarını istedim. Onların da etkilediği kitleler var. Bu çabaların barış için ortaklaşması iyi olur. Bu söylediklerim biraz işlenerek basınla paylaşılabilir.

Her halde şöyle bir iddia ortada dolaşıyormuş. Güya burada benimle  görüşen yetkililerin  bana, “bölgede cemaate yönelik saldırılar var o yüzden bu saldırıları bitirmeniz gerekir, bu saldırılar bitmezse görüşmeler de devam etmez” demişler. Bu iddiayı duydum, cevap verecektim zaten. Böyle bir şey yok, böyle bir şey asla olmadı. Devletin öyle bir sorunu da yok, burda öyle bir şey de gündeme gelmez. Kaldı ki bu devletin işi de değil. Tam bir çarpıtmadır bu. Benim adıma bu düzeltilmeli. Biz bu görüşmelerde öyle bu tip basit sorunlar değil, tarihi konular işleniyor, bir tarihi değiştirmek istiyoruz. Ben bu görüşmelerle devleti adeta bir zihniyet dönüşümüne zorluyorum. Bu öyle kolay değil, sabır işidir, inat işidir, kararlılık işidir, inanç işidir. 12 yılım böyle geçti. O yüzden uyuyamadığımı söyledim.

Cengiz Çandar, cemaatle ilgili açıklamamı,  son derece akıllıca bir çıkış olarak değerlendirmiş. Evet, onlar iyi anlıyor da asıl anlaması gerekenler, bizimkiler ne kadar anlıyor, emin değilim. Kaldı ki ben reel politiği de yeni yapmıyorum, eskiden beri yapıyorum, bütün mücadelem böyle geçti, reel politiği iyi okumakla geçti. Reel politiği her zaman iyi okudum. Hatırlıyorum ben daha köydeyken bazı şeyleri anlatmak istediğimde köylüler bana; “ya bunları bize anlatma biz bunları anlamayız, ha bize konuşuyorsun ha tahtaya konuşuyorsun, biz tahtalaşmışız” der ve çekip giderlerdi.  Aynı şeyi şimdi burda da yaşıyorum, buradaki arkadaşlarla da tartışıyorum, ne kadar anlıyorlar bilmiyorum, anlamıyorlar gibi. BDP de burda yaptıklarımı anlamıyor. Buradaki görüşmeler olmasaydı öyle kolay pratik politika yapılamazdı. Bu kadar tartışma olmazdı. Gazeteciler bu kadar rahat çalışamazdı, bu kadar rahat konuşamazlardı. Kendi başarıları zannediyorlar ama öyle değil. Bunu görmüyorlar.

Buradaki gelişmelerle bağlantılı güncel gelişmeleri iyi okusalardı işte Osman “miadını doldurdu” gibi sözler etmezdi. Ben kimseyi doğrudan suçlamıyorum. Önderlik, öngörü sanatıdır. Önemli olan olayları önceden kestirebilmektir. Mesela Ahmet Türk'ün o koşullarda İzmir'e gitmesi yanlıştı, Samsun'a gitmesi de yanlıştı. Ha yumruk yemişsin ha öldürülmüşsün ikisi aynı şey, ölebilirdi de. Sanırım bazılarının yönlendirmesiyle hareket ediyor. Güncel gelişmeleri iyi okusalardı, bunlar başlarına gelmezdi. Bunlar Kürt gerçekliğinin zorluklarıdır. Tabi bunun nedenleri var, çok uzatmak istemiyorum, değineceğim, herkese zaten söyleyeceklerim olacak, Kandil'e de belirteceklerim olacak. Kandil'e de, BDP'ye de, DTK'ya da bazı uyarılarım olacak yine.

Gülen adına avukatının yaptığı bir açıklama da yansıdı basına. Avukatlarım da benim adıma, yukarıda söylediklerim çerçevesinde bir cevap verebilirler. Tekrar ediyorum, barış, kutsal bir iştir. İnsanlığa da en büyük hizmettir. İslam'ın özüne de uygundur. Biraz açarak basınla paylaşılabilir. Dediğim gibi öyle korkmalarına da gerek yok, korkmasınlar, arkasında dursunlar, biz de duruyoruz. Süreç de bu tip yumuşamalara, uzlaşmalara uygundur. İşte görüyorsunuz MHP bile zaman zaman yumuşama işaretleri veriyor. Evet bu konuyu kapatıyorum, şimdi asıl değerlendirmelerime geliyorum.

Yukarıda da söyledim, çok önemli bir altı ay'a giriyoruz. Herkesin dikkatli olması gerekir. Bana doğru bilgi getirilmeli. Yanlış yapılmamalı. Bu altı ay iyi değerlendirilirse çözüme kapı aralarız. Aksi taktirde kimsenin hesaplamayacağı kadar korkunç bir savaş gelişir. Ben, Mart ayında buradaki gelişmelere göre yeni bir değerlendirme yapacağım.

Doğrudur, nihai kararı Haziran'da vereceğiz ama gelişmelere göre Mart ayı'nda da tavrımı netleştirebilirim. Olumlu gelişmeler olmazsa Haziran'ı beklemem Mart'ta da aradan çekilirim. Bu süreçte kritik olan AKP'nin tavrıdır. AKP konusunu uzun uzun açacağım. AKP'nin hala yeteri kadar anlaşılmadığını görüyorum. Herkesin şunu iyi bilmesi gerekir ki, gelmiş geçmiş bütün iktidarlar içinde en kurnaz iktidar en kurnaz lideri ile karşı karşıyayız. Çok kurnazlar. Kendi iktidarlarını sürdürmek için yapmayacakları bir şey yok. Çünkü sermayenin gözü karadır. Daha önce Konya-Kayseri hattı dediğim yeşil sermaye, şimdi büyük İstanbul sermayesi denen, beyaz Türk denen güçlerle uzlaşarak güçlendiler. Onlara ortak oldular hatta onları bile zorlamaya başladılar. Yeşil sermaye, bu iktidarı bırakmamak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Büyük bir planla karşı karşıyayız. Muazzam sinsi bir plan. Tabi AKP işini biliyorsunuz Londra tezgahladı. Londra, AKP'ye “sen Kürt sorununu çözümsüz bırak Ortadoğu'da senin önünü açacağız” dedi. Bütün gelişmeler bunu gösteriyor; “sen Kürt sorunun çözümsüz bırak iktidarda kal” denildi. AKP iktidarının kaynağı Kürt sorunun çözümsüzlüğüdür. Bu noktada İngilizlerle anlaşmaya vardılar. İşte 9 yıldır iktidarda çözmedi. Bir dokuz yıl daha bu temelde gelmek istiyor.

Sanırım Mahmut Övür yazmıştı; AKP 2002'de iktidara ilk geldiği dönemde o zaman genelkurmay başkanı Özkök, elinde bir dosyayla MGK'ya geliyor, bu sorunu çözmeliyiz diyor ancak AKP, “biz buna henüz hazır değiliz” diyor. Herşey bu kadar açık. Gelişmelerden de anladığım, “işler geliyor geliyor Erdoğan'da tıkanıyor”. Hükümet yapması gerekenleri yapmayınca süreç tıkanıyor. AKP, şunu bunu yaptım, “açılım” yaptım diyor, yalan söylüyor, halkı aldatıyor. Oysa AKP, TRT-6'i açmayı kendine mal ediyor, habire “açılım yaptık TRT-6'i açtık” diyor! Dolayısıyla AKP sürecin önündeki en büyük engeldir. Özellikle BDP'ye söylüyorum, tekrar tekrar görüşsünler, zorlasınlar hükümeti. İşin ciddiyetini onlara anlatmaları gerekir. Hatta benim adıma doğrudan Erdoğan ve ekibiyle özel bir görüşme yapılabilir; “Apo her zaman bu kadar sabredemez ayrıca sağlığı da her zaman bu işler için uygun olmayabilir. O yüzden bu altı ayı tüketmeyelim” desinler. Onlara “bu iş bu şekilde çözülmezse bizzat sizin yaşamınız da tehlikeye girer, ruhunuz bile duymaz” denir.

 BDP bana bir mektup gönderecekti, gelmedi, bekliyorum, geldiğinde bu söylediklerimi onlara daha ayrıntılı yazarım.

Tehlike büyüktür. Barışa yakınız diyemiyorum. Öyle yüzde seksen-doksan barış olacak diyemiyorum, çok kötü de demiyorum, yarı yarıya bir durum, yani ortadayız. Bu söylediklerimin iyi işlenmesi lazım.  Hatta bu altı ay için şöyle bir başlık da atılabilir; “demokratik çözüm için son şans” denir. Bu kadar önemlidir. Aksi taktirde çatışmalar başlar, korkunç bir savaş  gelişir. Ölümler olur, kimsenin ruhu duymaz. Ünlü bir tarihçinin böyle dönemler için yaptığı çok iyi bir tespiti vardı; “böyle dönemlerde ya ölürsün ya öldürürsün, gerisi yok” diyor. Çözüm gelişmezse bizi böyle bir dönem bekliyor. Kimin öldürüleceği de belli olmaz, herkes tehlike altındadır. Bunu söylerken ürkmeniz, korkmanız için söylemiyorum, korkmayın ama süreç bu derece ciddi ve önemlidir diyorum. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı bile ağzından köpüklerle öldü. Koskoca cumhurbaşkanıydı ama yanında kimse yoktu, korunamadı. Özal'ın ölümü böyle olmuştu biliyorsunuz. İlginçtir '93'lerde Özal bana diyalog için arabulucu gönderdiğinde şaşırmıştım. O zaman Özal için “bu adam ya çok saf ya da bizi oyuna getirmek isteyen çok kurnaz biri” diye düşünmüştüm. Ama eşinin ve oğlunun açıklamalarından sonra ortaya çıktı ki Özal çok saf biriymiş. Aynı şekilde Eşref Bitlis paşa ortadan kaldırıldı. Zannedersem bugün herkes cinayet olduğunu söylüyor. Aslında yaptığı çok önemli bir şey de yoktu fakat zannedersem o dönemde Özal'a bir mektup göndermiş, son kez özel yetki istemiş, böyle “kansız-silahsız bir dönemi başlatalım, bu işi çözelim” demiş. Bu bilinen köy yakmalar, fail-i meçhuller, jitemvari cinayetler başlamadan önce bu tehlikeyi görerek önceden mektup yazıp yetki istemiş. O da Malatyalıydı. Zannedersem, bunlar bir ekipti, Özal'la birlikte. Ama o da cinayete kurban gitti. Ona yardımcı olan ekibi de daha sonra tasfiye edildi. Malatya'yı biliyorum, kaçanlar da var çok değerli arkadaşlar da var.

Bütün bunları şunun için söylüyorum. Bu çetevari eğilim devam ediyor, sandığınızdan da daha güçlüdürler. Ergenekon tutuklamaları kimseyi yanıltmasın, bu, Aysberg'in görünen yüzüdür, gölgedir, asıl gövdesi dışarıdadır. İçerideki gazeteciler de bas bas bağırıyor, “biz içerideyiz asıl sorumlular nerde?” diyorlar. Şimdi asıl önemli şeyi söylüyorum; AKP iktidarını sürdürmek için bu çeteci eğilimle, asıl sorumlularla uzlaştı, o yüzden çözmüyor. Bunun iyi anlaşılması gerekiyor. Tabi böyle dönemlerde başka tehlikeler de olur, provokasyonlar da olur. İşte Osmanlı'nın 1. Dünya savaşına girmesi böyle dönemlere tipik bir örnektir. Aslında Osmanlı devleti savaşa girmek istemiyordu ama o zaman Enver Paşa etrafına birkaç kişi alarak öyle bir oyun oynadı ki Osmanlı birden kendisini savaşın içinde buldu. Çözümsüzlük uzarsa Türkiye'yi de böyle büyük tehlikeler bekliyor, onun için bu örneği verdim. Belirsizlik süreçleri tehlikelidir, uzaması her türlü ihtimale açıktır. AKP, KCK operasyonunu yaparak “Diyarbakır'ı etkisizleştirdim” dedi. Bir iki böyle operasyon daha yaparım her tarafı etkisizleştiririm, iktidarımı sağlama alırım, iktidarımı devam ettiririm, bir 9 yılı daha kurtarırım diyor. AKP'nin tek derdi var, iktidarını sürdürmek, oy oy oy'dur. Ama bana göre öyle Diyarbıkır etkisizleşti doğru değil, Diyarbakır etkisizleşmedi, ben Diyarbakır'ı biliyorum. 30-40 yıl önce biz bu işleri Peyas-Kayapınar'da başlattık, Diyarbakır etkisizleştirilemez.

Ahmet, Aysel onlara da söylenmeli İl Konseyleri, Kent Konseyleri çalışmaları yoğunlaştırılmalı. İl-Kent Konseyleri oluşturuluyor mu? Hızlandırılmalı. Kesin bir rakam söylemek istemiyorum ama İl Konseyleri 500-600 olabilir, Kent Konseyleri 200-300 olabilir. İhtiyaca göre değerlendirirler, kendileri karar verirler. İlçe ilçe, köy köy, mahalle mahalle çalışırlar. Kent Konseyleri barışı zorlayacaktır. Barış çalışmaları önemlidir, ekmek su kadar önemli ihtiyaçtır. BDP'ye de söylüyorum, Diyarbakır'da, bütün bölgede kapı kapı dolaşıp öyle bir çalışma yürütmeli ki AKP tek bir oy bile alamasın, adeta sıfırlansın. AKP'ye verilen her oy savaşa verilen oy demektir, çözümsüzlüğe verilen oy demektir, bunu iyi işlemek, AKP'nin gerçek yüzünü halka iyi anlatmak lazım. AKP çözümün değil, sorunun kaynağıdır. 

AKP'ye ilk süreçte destek veren bazı liberal kesimler son dönemde AKP'ye eleştiriler yöneltiyorlar. Onlar da yeni yeni anlıyorlar. BDP oylarını yükseltmelidir. BDP, Türkiye genelinde MHP hatta CHP düzeyinde oy alırsa devletin barışa gelmesi daha kolay olur, devlet barışa zorlanmış olur. Bu vesileyle şunu da belirteyim, Osman'a da söylersiniz ellerinde büyük bir fırsat ve olanak var ama heba ediyorlar, o kadar emek verdi ama sonunda eline yüzüne bulaştırdı, benim tepkim bunadır. O odalara da söylüyorum -gerekirse benim adıma  görüşülmeli- tehlikenin farkında değiller, böyle giderse sonları Behçet Cantürkler gibi olur, öyle işadamlığı falan da sökmez. Ensarioğlu onlara, DTK'da, Kent meclislerinde yer alsınlar, görüşlerini açıklasınlar, denilmeli. Ona bir şey demiyorum, hatta barış için beş şart, altı şart her neyse hazırlasınlar, getirsinler ben altına imza atayım. Uyanık olsunlar, ayrı görüşleri olabilir fakat AKP'nin oyunlarına gelmesinler. AKP'nin bizi bölme-zayıflatma oyunları biliniyor, bu yeni bir şey de değil.

Biliyorsunuz 2002'lerde o alçak Osmanlar falan kaçtıkları dönemde sonradan öğreniyoruz ki o zaman AKP'ye haber göndermişler, “biraz bekleyin PKK parçalanıyor, dağılıyor” demişler. Tabi o zaman avukatlarım da bana sağlıklı haber getirmemiştiniz, dolayısıyla benim müdahalem de gecikmişti. 2005'te ancak müdahale edebilmiştim. Rıza da o zaman köşesine çekilip “bakalım kim ne olacak?” diye beklemişti, o yüzden hala belini doğrultamıyor. Bizim zavallılar da Duran, Cuma onlar kendi kendilerini tecrit etmişlerdi. Bundan dolayı AKP hareketi parçalama umuduna kapılmıştı. Halen AKP'ye bu umudu veren duruşlar, tutumlar var. Benim tepkim bunadır, Osman'a bu yüzden tepki gösterdim, Ensarioğlu onlara bu yüzden çağrıda bulundum, yoksa ayrı görüşleri olabilir fakat bu oyunları görmeleri gerekiyor. Bu oyunları görmezlerse, oyunlara gelirlerse onlar da zarar görür. Söylemek istediğim bu.

Buradaki arkadaşlar beni uyardılar, “adını anma, gerek yok” diyorlar ama yine de değinmek istiyorum bu Miroğlu konusuna. Haklıdırlar ama ismini vermek durumundayım. Bana siyaset öğretecekmiş! Akıl verecekmiş! Kendisiyle görüşülebilir. Benim adıma görüşülmeli, uyarılarım da iletilmeli. Ben kendisini okuyorum, öyle her dediğini de yanlış bulmuyorum, hatta söylediklerinin çoğunu da uyguluyorum fakat bana böyle saygısızca ders vermesin. Böyle yaparak kime hizmet ediyor, bunu bilmesi gerekir. Çok ağır konuşmak istemiyorum ama böyle giderse onu çok ağır şekilde suçlayacağım, jitem'in entellüktel yapısı içinde değerlendireceğim ona entellektüel jitemci diyeceğim. Ayrıca ona bir sorum var. Musa Anter'in aslında bir arazi ve aile meselesi için  gece o saatte oraya gitmemeliydi! Kendisi de gitmemeliydi! Niye gitmiş? Musa Anter'in gidişine engel olmalıydı. Önce bunun cevabını vermelidir. Musa Anter'i bilmiyorum, bir fotoğrafını gayet iyi hatırlıyorum, Kongre'ye katılmıştı, el kaldırmıştı, karar sürecine katılmıştı hatta annemin elini de öpmüştü. Ondan sonra bu tarz bir cinayete kurban gitti.

Bir de o Kızılkaya diye biri varmış galiba. Sık sık televizyona çıkarıyorlar. Buradaki arkadaşlar söylüyorlar. Ahlaksızca yaklaşımları varmış. Ona da çok ağır konuşmak istemiyorum, bazı çıkar ilişkileri olabilir, bir şey demiyorum ama haddini bilmelidir. Bize böyle ucuz, basit yaklaşmamalıdır.  Bu mesele o kadar basit değildir. İbrahim Güçlü diye biri var, eşi bile yanında değil, ikide bir çıkıp bizi eleştiriyor, biz federasyon istiyoruz diyor ama tek başına. İstediği kadar federasyon desin, ne olacak, elli yıl da söylese kağıt üzerinde kalacak. Bu Hak-Par falan da aynı şekilde. Bu tarzla olmaz, yapamazlar. Ben 30 sene önce bu mücadeleye başladığımda sıfırdan başladık hatta sıfırdan daha kötü bir durum vardı, mücadeleyle bu noktaya kadar getirdik. Biraz saygılı olsunlar.

AKP'nin Kürtleri bölme oyunları görülmeli ve farkında olunmalıdır. 2002'lerden bahsetmiştim. Bir de 2005-2006'larda yaşanan süreç vardı, o zaman herşey benim bilgim dışında gelişti. Ahmet onlar işin içindeydi hatta Kandil ile de görüşülmüştü, sonradan bana gelindi. Bu da AKP'nin farklı bir oyunuydu. Bütün bunları yaşadık, geride bıraktık. İşte şimdi 2010 bitiyor. Kimsenin hata yapmaması gerekir. Herkesin rolünü iyi oynaması gerekir. Evet 2010 bitiyor ama hala ciddi belirsizlikler var. Erdoğan çok ilginç, emin olamıyorum. Bazen acaba Çiler gibi mi oluyor bazen de Özal'a mı benziyor, karar veremiyorum. 

Bir yandan diyalog içinde oluyor ama aynı zamanda tasfiyeden de vazgeçmiyor, bu yüzden çok tehlikeli. Doğru diyalog geliştiriyor ama yaptıklarıyla da tasfiyeden de vazgeçmediği anlaşılıyor. Fakat şimdi iş netleşmeye doğru gidiyor, bu şekilde uzun süre götüremez, biz de bu oyuna gelmeyiz. Ben gerillayı bu şekilde uzun süre bekletemem. Diyarbakır'ı da böyle tutamam.  Dediğim gibi Mart'ta değerlendireceğiz.

Ben bu aralar 1925 yılları üzerinde yoğunlaşıyorum. Bir gerçek çok daha iyi anlaşılıyor, bugünlerle de bağı var. Aynı oyun devam ediyor. Biliyorsunuz o dönemin mimarı İngiltere'dir. Yalçın Küçük de incelemiş, bu işlere kafası çalışıyor. O da tespit etmiş. O, “minimalist devlet” kavramını kullanıyor, doğru buluyorum. Yani sınırlanmış-küçültülmüş devlet anlamındadır. İngiltere o dönem Mustafa Kemal'e  “tercihini yap; ya cumhuriyet'ten ya da Musul-Kerkük'ten vazgeçeceksin, ikisinden birini seçeceksin” dediler.  Yani İngiltere Musul-Kerkük karşılığında cumhuriyeti sınırlama ve Kürtlerin imhasına onay vermiştir. Mustafa Kemal sınırlandırılmış cumhuriyeti seçti fakat daha sonraları Musul-Kerkük için “içimde kalan bir yaradır” demiştir. Yani İngiltere baskısı altında buna mecbur bırakılmıştır. İngiltere o dönem Kürt sorunun çözümsüzlüğü politikasını dayatmıştır. Tekrar başa geliyorum, bugün de aynı oyun devam ediyor. Bugün de İngiltere AKP'ye Kürt sorunun çözümsüzlüğü karşılığında iktidarını destekleyeceğim yani “Kürt sorununu çözme iktidarda kal” diyor. Kürt sorunun çözümsüzlüğünün kaynağında bu var.

 Ben burada bu zor koşullar yanında bu zorluklarla mücadele ediyorum, devleti ve hükümeti diyaloga, demokratik ve barışçıl bir çözüme zorluyorum. Ağır mahkumiyet koşullarımın farkındayım. Bu koşullarda bu süreci yürütmenin çok sağlıklı olmayacağını da biliyorum.  Ama bir nevi mecbur kaldım. Burda görüşmeye gelen yetkili de bana söyledi; “Apo biz muhatap bulamıyoruz, Ahmet Türk'ten Barzani'ye kadar hepsiyle görüştük, hepsini biliyoruz ama bu iş ancak seninle çözülebilir” dedi. Bu şekilde her şey bana yüklenmiş durumda, herkes herşeyi benden bekliyorlar. İşte bu Kürt gerçekliğinin zorluğudur. Benim bütün acım şudur; ne tam istediğim gibi savaştırabildim ne de tam istediğim gibi barıştırabiliyorum. Buradan Kandil'i uyarıyorum, eski tarzda savaş olmaz.

Bir Amerikan Düşünce Kuruluşunda konuşan Barkey AKP'nin seçime kadar çözüm için bir adım atmayacağını ancak seçim sonrasında buna mecbur olduğunu belirtiyormuş. Aynı şekilde Ruşen Çakır'ın da benzer bir değerlendirmesi varmış.

Birçok yerde askeri operasyonların olduğu belirtiliyor. Gercüş'te iki gerillanın hayatını kaybettiği söyleniyor. Nereliler? Bu operasyonlar sistemli mi, Hançer Timi olarak değerlendirilenlerin işi mi? Kelareş bölgesinde hayatını kaybeden gerillalar, kaza sonucu mu? Bu arkadaşlar nereli? Ne zaman katılmışlar?

Yüksekova'da Sedat Karadağ adlı bir genç için bir infaz girişimi mi diyorlar?

Diyarbakır da Kürt Kültür ve Sanat Konferansı gerçekleşmiş. Ulusal birliğe vurgu yapılmış. Evet, bir an önce kongrelerini yapsınlar, kurumlaşsınlar, ayrıca Ulusal birlik kongresi için de çaba göstersinler.

KDP Kongresi gerçekleşti, Mesut Barzani'nin konuşmasını dinledim. Bundan sonra bir daha kardeş kanının akmayacağı, geçmişte bu nedenle hayatını kaybedenlerin ailelerinden özür dilemiş. Geç kalınmış bir şey bu, çok daha önce yapılmalıydı.

Diyarbakır'da kadınlara yönelik şiddet ve şiddetle mücadele konulu bir toplantı yapılmış. Kadınlara söylüyorum, kendi merkezleri var, kendilerini güçlendirsinler. Zamanımız kalmadı o yüzden fazla değinemeyeceğim ancak kadınlar, tanrıçalar döneminde yaşamın merkeziydi, şu anda ise bataklığın merkezi halindeler. Bu nedenle kadın mücadelesi önemlidir, kadın yaşamın, demokratik çözümün merkezi, birleştiren güç olmalıdır.

Medreseler Kürt kültürünün ve yurtseverliğin bir parçasıdır. Fakat önemli olan bu kültürü günümüzün güncel değerleriyle buluşturmaktır. Bu konuda çalışılmalı. Kürtlerle ilgili bir çalışmanız var mı yok mu bilmiyorum ama eğer varsa bu alanda yoğunlaşabilirsiniz. Kürt kültürü, Kürt dili, Kürt müziği, Kürt sanatı bir bütündür. Biliyorsunuz ben Aram'a çok değer verdim, veriyorum.   Kendisiyle uzun bir telefon görüşmemiz de olmuştu. Bu görüşmede kendisine gençler müziğinizi anlamıyor. Eskiden gençlere dinletiyorduk, anlamıyorlardı, dinlemesini bile bilmiyorlardı.  Ben de Kürtçe konusunda ileriki dönemlerde çalışma yürüteceğim.

Diyarbakır ve Bingöl cezaevinde bulunan arkadaşlara selamlarımı söylüyorum, Hatip Bey'e selamlarımı  söylüyorum. Savunmalarımın özünü iyi kavrasınlar. Savunmalarımdan faydalanabilirler.

Herkese selamlar.

İyi günler. 

                                                                                                                        15 Aralık 2010

 

 

 

  

 
   
   
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com