Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


Anadilde  Israr Onurunu Korumada, Varlığını Korumada Isrardır
 

           

Gördüğünüz gibi, sağlığımda değişen bir şey yok. AİHM 160 sayfalık yol haritasını Türkiye'den resmen istemiş. Müdür söylemişti bana, benim de zaten Ağır Ceza Mahkemesi'ne müracaatım vardı, bilemiyorum avukatlarımın da yapacağı bir şey varsa onlar da girişimlerde bulunurlar.

BDP'ya yazdığım mektup yerine ulaşmış mı, onlardan  da cevap bekliyorum.

Murat Karayılan'ın  bu yeni eylemsizlik kararının diğer kararlardan farklı olduğunu, kez AKP'nin doğrudan talebiyle süreci başlattıklarını, geçmiş süreçlerden farklı olarak bu kez diyalogun doğrudan-aracısız olduğunu, bunun üzerinden eylemsizlik sürecinin geliştiğini, benimle burada doğrudan görüşülmesine çok büyük değer biçtiklerini, eylemsizlik kararı vermekle birlikte kendilerinin de süreci dikkatle izleyeceklerini, iki-üç ayda bir kapsamlı değerlendirme yapacaklarını özellikle Mart ayında yeni bir durum değerlendirmesi yapacaklarını ve bir geri çekilme planlarının olmadığını belirtmiş.Bu konuya, bu geri çekilme meselesine değineceğim. Bir de sürecin tıkanması durumunda da hazırlıkları olduğunu, A, B, C planlarının olduğunu, her tür gelişmeye hazır olduklarını belirtmiş. Nasıl yani, süreci karşılayabilecek güçleri var mı, karşılayabilirler mi, her şeye hazırlar mı, güçlüler mi?

Bir de AKP ikili oynuyor, diyor.

Ha, yani bu son fırsattır, bir nevi son fırsat gibi görüyorlar. Anlamlı bir barış olmazsa kapsamlı bir savaşın gelişebileceğini söylüyor.

Taraf gazetesinde Balıkçı ile  yapılan  röportajın  ilk bölümünü okudum. Kim bu, öğrenebildiniz mi? Kim olabilir? Silahlı güçleri sınır dışına çekmeyle ilgili devletle anlaştığımı yazmış. Yok öyle bir şey.

Böyle biri olmayabilir, bu bir kurgu da olabilir, bana göre bu, soyut devlettir, yani devletin soyutlaşmış ifadesidir, devlet bu şekilde konuşuyordur. Evet, bu, bir kurgu olabilir.

Eylemsizlik kararı Avrupa basınında olumlu yankı bulmuş. “bundan sonra artık top hükümette”, “bu kararla birlikte PKK'nin barış için yeni bir fırsat yarattığı” biçiminde yorumlar- haberler var. Yani Avrupa da artık sorunun ciddiyetinin farkına mı vardı, Avrupa artık olumlu-ılımlı mı düşünüyor, bu PKK'nin terörist örgütler listesinden çıkarmanın başlangıcı olabilir mi?

Avrupa Parlamentosunda yapılan 7. Kürt Konferansına Yaşar kemal, Vedat Türkali onlar da mı katılıyor. Buradan bu Konferansa yönelik benim yaptığım değerlendirmeler ışığında  yetiştirilebilirse bir sunum yapılabilir. Olmazsa benim adıma bir mesaj gönderilebilir. Burada söylediklerim derlenebilir. Özellikle Avrupa'ya; “Siz bu toprakların son yüzelli yıllık tarihinde politikalarınızla dört halkın katliamlarına yol açtınız. Halkların özgürlüğünü bir avuç ranta, ekonomik çıkarlarınıza kurban ettiniz. Bu rant karşılığında sattınız. Türkiye'deki egemen sistemle de uzlaştınız. Bu çözümsüzlük politikasıydı. Bunda Avrupa'nın sorumluluğu var, bununla yüzleşmelisiniz, aksi halde tarih karşısında sorumluluktan kurtulamazsınız” denir.

Ulusal Konferans niye bu kadar gecikiyor? Irak'ta hükümet kurma çalışmaları da sonuçlandığına göre herhalde bundan sonra Konferansı biraz daha hızlandırırlar. Hewler'deki büro da niye bu kadar gecikti? Barzani, eylemsizlik sürecini desteklediklerini, bu konuda rol oynayabileceklerini belirtmiş. Bu iş artık onları aştı.

KCK davasıyla ilgili gelişmeleri kısmen izledim, takip ediyorum, dil meselesi ön plana çıkarılmış biliyorum, bu konuda yapın veya yapmayın demiyorum. Ancak KCK sisteminin anlaşılmasında bir sıkıntı var. KCK hususunun tam anlaşılamadığını görüyorum, beş yıldır da yanlış uygulanıyor. KCK davasında tutuklu olanların durumu tam rehine almadır, rehine muamalesi yapılıyor. İki yıldır hukuksuz bir şekilde yargılamadan cezaevinde tutuyorlar, Silivride de öyle yapıyorlar. Böyle giderse bu şekilde yargılamalar on yıl devam eder. Bu bir çürütme politikasıdır. Daha önceleri infaz ediyorlardı şimdi çürütüyorlar. Vedat Aydın'ı biliyorsunuz zaten Hatip Dicle ile de yakın arkadaşlardı, Vedat'ı katlettiler Hatip'i de böyle cezaevinde çürütmeye çalışıyorlar. Daha önce on yıl hapsedilmişti, şimdi de hapiste çürütülmek isteniyor. Hatip Dicle'yi de biliyorum öyle silahla milahla da ilişkisi yok. Yaptıkları söyledikleri tamamen ifade özgürlüğü çerçevesindedir. Vedat Aydın'ın katledilmesiyle Hatip Dicle'nin cezaevinde çürütülmesi aynıdır, aynı politikanın biçimleridir. Bu tehlikeler görülmelidir, bunlar görülmeden doğru bir duruş sergilenemez. Basından izledim,  bir avukat çıkmış, “inatlaşmayı bırakın, bayramdır, çoluk çocuğunuz evde sizi bekliyor” demiş. Av..... Uysal...

Ha, bireysel düşüncesi, olabilir ancak anadil onurdur, oradaki ısrar onurunu korumada, varlığını korumada ısrardır, buna yöneliktir. Bu, varlık yokluk meselesidir, hayati konulardır. Çıkıp nasıl bundan vazgeçin diyebiliyorlar. Avukatların yarısı bu şekilde hiçbir şey anlamıyor. Tek tek insanların peşine düşüp onları bu tür yöntemlerle cezaevinden çıkarmaya çalışıyorlar! Çıkardıktan sonra da işte müvekkilimizi kurtardık diyerek bunu başarı sayacaklar, bundan mutlu olacaklar! Hani o bilinen Nasrettin Hoca'nın eşeğinin kaybettirilmesi hikayesine benziyor. Önce Hoca'nın eşeğini kaybettiriyorlar, sonra tekrar kendileri bulup getirip “Hoca sevindin mi?” diyorlar. KCK tutuklularının durumu da buna benziyor. Haksız-hukuksuz şekilde tutup rehin aldılar, ardından teslim almak isteyecekler, teslim olanları da tek tek bırakacaklar. Bunu da bir lütuf gibi gösterip sevinmelerini bekleyecekler. KCK tutuklamaları aslında bir çürütme politikasıdır. Ben daha önce buna siyasi soykırım demiştim. Aslında bütün bunların tarihi bir geçmişi de var. Şimdi iyi dinleyin, yeni bir tespitte bulunacağım. Bana göre Kürtlere yönelik geliştirilen siyasal soykırımın başlangıç tarihi 15 Şubat 1925'tir. Neden böyle diyorum? 15 Şubat 1925'te Şeyh Sait hiçte hazırlıklı olmadığı halde aslında planlanan tarihten çok önce ayaklanmaya zorlandı. Şeyh Sait'e Dicle'nin bir köyündeyken....Yok Piran değil, Piran, Dicle'nin Kürtçe ismidir. Neyse köyün ismini hatırlayamadım. Şeyh Sait bu köydeyken köye aranan birisi gelip sığınıyor. Ardından silahsız-tesisatsız askerler gönderilerek, “bu adamı bize verin” diyorlar. Şeyh Sait, onurlu biri, kendisine sığınan adamı verir mi, direniyor vermiyor, vermeyince çatışma çıkıyor, askerler ölüyor.  Böylece Şeyh Sait hiç hazırlıklı olmadığı halde bu olay gerekçe gösterilerek isyana zorlanıyor. Bu olay ne zaman başlıyor? 15 Şubat 1925'te. Ne kadar ilginç değil mi? Benim de komployla teslim edilmemin tarihi 15 Şubat 1999.

Evet doğru, çok ilginç. Bütün bunlar tesadüf değil. 15 Şubat 1925 komplosuyla siyasal soykırım tarihi başladı ve daha sonra Kürdistan'ın bütün geneline ta Diyarbakır'dan Dersim'e kadar her yerde ve günümüze kadar uygulandı,  şimdi de KCK davası adı altında aynı siyasal soykırım politikası Diyarbakır'da yine devam ediyor. Ermeniler için 24 Nisan 1915 neyse Kürtler için de 15 Şubat 1925 odur.

Bir Hakikat ve Adalet Komisyonu'nun -ismi o kadar önemli değil, önemli olan işlevidir, hakikatin açığa çıkarılması, adaletin sağlanmasıdır- bahara kadar oluşturulmalıdır. Oluşturulup oluşturulmayacağını göreceğiz. Bu komisyon şöyle oluşacak. Bu konuda Türkiye'de uzman, tecrübe sahibi kişiler var. Her kesimden, işte sivil ve askeri kesimlerden, akademi çevrelerinden, aydınlardan, hatta halktan bu konuda uzman ve tecrübeli insanlar bu komisyona dahil edilir. Sayıları çok sınırlandırılmayabilir, 30-50 olabilir. Bu komisyon konusu Meclis kararı olmadan olmaz, hatta hukuken ve siyaseten bu mümkün değildir, Meclis kararı gerekir, dünya deneyimleri de böyledir. En bilineni Güney Afrika'dır ama Dünyada 16 ülke bu şekilde bu yöntemle sorunlarını çözdü. Bu sorunu tek başına ne Hükümet ne Genelkurmay ne MİT, Emniyet hiç kimse tek başına çözemez. Meclis kararı olmadan olmaz. Önemli olan Meclis öncülüğünde geniş yelpazede birçok kesimin içinde yer alacağı bir komisyonun kurulmasıdır. Niye komisyon diyorum, şunun için. Meclis bir konuyu nasıl ele alıyor, doğrudan genel kurula gelmiyor, genel kurula gelmesi için önce konunun komisyonlarda görüşülmesi sonra genel kurula gelmesi gerekiyor. Şimdi yapılan da budur. Burada komisyonun ismi önemli değildir, önemli olan hakikatlerin açığa çıkarılmasıdır. Bu komisyon son otuz yılı kapsayan bir çalışma yapacak. Son otuz yılda yaşanan olayları inceleyip hakikatleri ortaya çıkaracak. İşte izliyorsunuz son günlerde Turgut Özal'ın kardeşi, oğlu, eşi çıkıp onun öldürüldüğünü söylüyor, hatırlarsanız bunu ilk ben söylemiştim. Böyle iddialar var. Kardeşi doğru söylüyor, bu işin çözüm yeri savcılık değil, mahkeme değil, Meclis'tir diyor, ancak Meclis araştırma komisyonuyla çözülebilir diyor. Doğru söylüyor. Buna benzer pek çok olay var, işte Eşref Bitlis olayı var, diğer komutanlar var, 9 gerillanın öldürülmesi var, Taksim'deki patlama var, benzeri birçok olay var. Bunlar ancak belirttiğim komisyon çalışmaları çerçevesinde açığa çıkarılabilir. Bu komisyon gerçeğin açığa çıkması için  Tansu Çileri, Doğan Güreşi ilgili herkesi dinler, beni de dinler, ben de görüşlerimi açıklarım.

Bu komisyon, bugüne kadar yaşanan acı olaylardaki sorumluları ortaya çıkaracak, Meclis'in gündemine getirip, bu konularda Meclisten karar aldıracak. Bu konuda öncelikle AKP'nin karar vermesi gerekir sonra diğer partilerle uzlaşı sağlar.

Ancak AKP, gündeme gelen bütün konularda hep seçim sonrasını işaret ediyor. Hayır, böyle olmaz. AKP'nin seçim sonrasını beklemesine gerek yok. Çünkü bu Komisyon parlamento çalışmasıdır, sadece bir dönemlik de değil, yani bir dönemin parlamentosunun işi değil, diğer parlamento dönemlerine de sarkabilir, dolayısıyla seçim sonuçlarından etkilenecek bir çalışma değil. Bazı konularda AKP, seçim sonrasını bekleyebilir ancak bu konu seçimle ilgili değildir, seçim sonrasını beklememelidir. Mart ayına kadar bahsettiğim bu komisyon kurulmalıdır.

Daha çok Mart başına kadar, çok önemli değil, Mart ayı belirleyici olacaktır. Bu komisyon üzerinde sanırım bütün partiler de mutabıklar. MHP olmasa da olur, MHP dışında bütün partilerin mutabakatı sağlanabilir. Bu AKP'nin de CHP'nin de istediği bir şeydir, hatta CHP'nin bir önerisi oldu galiba bu konuda.

CHP'nin bu önerisini AKP, dar bir öneri olduğu için, “bu iş bir partinin değil bütün partilerin uzlaşmasıyla yapılacak bir iştir” diye reddetti. Bu olumlu bir tavırdır, herkes bu konuda seferber olmalıdır. BDP de bu konuda özel bir çalışma yürütmelidir. Mart'a kadar bu komisyon kurulmalıdır. Bu bir şart değildir, koşuldur. Bu koşulun gerçekleşmemesi durumunda eylemsizlik sürecinin bir anlamı olmaz. İşte belirtiliyor bu dönemde AKP'nin ikili bir karakteri sözkonusu.  Biz AKP'nin tiranlığına hizmet etmeyeceğiz, bizim görevimiz bu değildir, buna alet olmayacağız. Bu konuda kamuoyuyla da şunlar paylaşılabilir. Ben cumhuriyetçiyim, demokratik cumhuriyetçiyim. Ne CHP'nin 80 yıllık hegemonyası ne de AKP'nin 8 yıllık hegemonyasını kabul etmiyorum, ikisine da karşıyım, reddediyorum. Bu konular bol bol gazetecilerle, aydınlarla, siyasi partilerle görüşülmeli, hatta Kandil'e de gidilebilir, benim adıma oradakilerle görüşülebilir, Öcalan böyle diyor denilir.

Şu husus da basınla paylaşılabilir, bizimkiler de iyi işlesin, -dikkatli verilmeli, bazen adıma verilenleri aydınlar yanlış yorumlayabiliyor, onun için dikkatli vermek lazım-, “Öcalan ilkesel olarak silahları devreden çıkarmak istiyor, silahların devreden çıkarılmasına evet diyor, bu ilkesel bir tutumdur”. Ancak silahların devreden çıkarılması için hakikatlerin açığa çıkarılması ve toplumda bir uzlaşının gerçekleşmesi gerekir. Bunun için ilk koşul bu komisyonun kurulmasıdır. Kurulan komisyon bu konuda karar verirse, uyarız. Eğer komisyon işlevini görürse, bu konuda ilerlemeler sağlanırsa,  o zaman silahlı güçler sınır dışına çekilebilir veya ülke içinde bir yerde toplanabilir, hükümetin hatta askerin bilgisi dahilinde bunu yapabilirim. Ha bu komisyon kurulması koşulu gerçekleşmezse ne olur? Ben gerçekleri dile getiriyorum, benim tarihe ve halka karşı sorumluluğum var, bunları söylemek zorundayım, bunları söylerken Öcalan tehdit ediyor falan demek ucuz yaklaşımdır. Uyarı görevimi yapıyorum. Bu durumda, çözüm gelişmezse  ne olur? O zaman devrimci halk savaşı devreye girer, bu öyle sağda solda bomba patlamaya benzemez, halkla birlikte çatışmalara girilir, bir günde on bin yüzbin insan ölür, kaldı ki sayı da önemli değil ama otuz yılda verilen kayıptan daha fazla kayıp bir günde de verilebilir. Tekrar belirtiyorum, Mart ayı önemlidir. Mart ayına kadar burada iki üç görüşme daha olabilir. Bu görüşmelerle bir düzeye gelinebilir, bu konuda ilerlemeler sağlanabilir. Bundan beş yıl önce Kürtlerin de içinde bulunduğu, Ahmet Türk'ün de olduğu çevreler beni ateşkese zorladı, bunu sizin üzerinizden yaptılar, illa ki ateşkes yapmamız gerekiyor dediler, bu konuda beni oldukça zorladılar, yanılttılar, doğru bilgilendirmediler, siz de şahitsiniz bunlara. Ama ben artık bu tür oyunlara gelmeyeceğim. Eğer ilerleme sağlanırsa ben devreye girer geri çekilme dahil rolümü oynarım.  Herkesin şunu iyi görmesi gerekir, bu geri çekilme benzeri kararlar hayati kararlardır. Bu kararı da benden başka kimse veremez. Fakat bakıyorum bazen öyle şeyler oluyor ki, çok şaşırıyorum, büyük öfkeleniyorum. Sonra sert konuşuyorum yanlış anlıyorsunuz. Ama böyle de olmuyor. İşte basından izledim, bazıları konuşuyor. Nedir bu allah aşkına! Bu  ne yapmaya çalışıyor, amacı nedir? Çıkıp sorumsuzca “silahlı mücadele miadını doldurmuştur” diyor. Buna sen nasıl karar verirsin, bu hakkı nasıl kendinde bulursun? Silahlı güçlerin pozisyonu ve geleceği hakkında Kandil bile tek başına karar veremezken sen kim oluyorsun, nasıl bunları söyleyebiliyorsun? Açık söylüyorum Kandil bile bu konuda tek başına yetkili değil. Bu sorunu Kandil bile çözemezken sen nasıl çözeceksin? Silahlı güçlerle bir ilişkin yok ki nasıl onlar hakkında söz söyleyesin! Sen kendi işine bakacaksın, herkes sorumlu olduğu konularla ilgilenmeli, kafa yormalı, söz söylemelidir, sınırını aşmamalıdır. BDP'si de, DTK’sıda başka kişiler de herkes bırakmış kendi asıl işlerini silahlı güçlerin durumunu konuşuyor, bu konu onlara düşmez. Aysel bile buraya geldi, burdan gittikten sonra harıl harıl herhalde kendi işini yapacak diye düşündüm ama bir baktım ki o da silahlı güçlerle ilgili konuşuyor. Oysa buna ne gücü ne de yeteneği var? Bunları anlamıyorum, niye kendi işlerini yapmıyorlar, niye kendi işi olmayan konulara giriyorlar? İşte Osman çıkıyor, kendi işi olmayan bir konuda söz söylüyor. Çıldırıyorum, söyleyecek söz bulamıyorum. Anlamıyorlar mı? Kendi içinizde hiç konuşmuyor musunuz, anlatmıyor musunuz, anlamıyorlar mı? Şöyle bir düşünüyorum da herkes işin içinde görünüyor ancak Kürtlerin geleceği, özgürlüğü hakkında kafa yoran, üreten yok.

Burada yanlış anlaşılmasın, ben kendimi övmüyorum, herşeyi tek başıma yapıyorum demiyorum, binlerce, onbinlerce arkadaşımızın emeği, katkısı var ama yeterli değil. Yeni savunmalarımda bu konuyu işledim, nasıl başladığımı, nasıl bugüne getirdiğimi edebi bir dille anlatıyorum. Ama siz fiziken varsınız ancak bu konularda kafa yormuyorsunuz. Kandil'i de BDP'si de herkes hala bana yaslanmış, herşeyi benden bekliyorlar. Ben bu yüzden uyuyamıyorum burada kafa yoruyorum. Ama onlar kendi yapması gereken işleri dururken, bunu doğru dürüst yapmazken kalkıp kendilerini aşan, dünyanın, ABD'nin Avrupa'nın bile çözemediği silahlı güçler konusunda ahkam kesiyorlar. Sadece aptallık değil yaptıkları aynı zamanda saygısızlıktır. Bu konuda saygısızlık etmesinler. Çözebilseydi ABD ve Avrupa bu konuyu çözerdi ama onları bile aşan bir konu olduğunu gördüler. ABD'si Avrupası bile artık bu konuda beni tek etkili-yetkili kişi olarak görürken bunların yaptıkları açıklamalara bakın!Çevik Bir bile burada benimle görüşürken “sen dağa çıkardın sen dağdan indireceksin” demişti. Tabi burada yarı tehditte vardı, tehdit olabilir de olmayabilir de. Önemli olan bir gerçeği tespit etmesiydi. Burada yaptığım bu süreçteki görüşmelerde de heyettekiler, ancak silahlı güçler sorununu benim çözebileceğimi belirttiler. Bu gerçekleri herkes görürken, bizimkiler niye göremiyorlar? Kalkıp silahlı güçler miadını doldurmuş diyorsun, silahlı güçler miadını doldurduğunda sen düşünmüyor musun o koltuğunda iki ay oturabilir misin, AKP seni bırakır mı? Hem parası, hem olanakları, hem gücü var, senin neyin var, yer yutar seni. Bunu nasıl görmüyorsun? Şimdiki gibi rahat siyaset yapabilecek misin, seni yaşatırlar mı, neyin karşılığında silahlar bırakılsın diyorsun. İşte basit gibi gelebilir ama sabah arkadaşlar anlattı, Toki inşaat çukurunda iki çocuk boğulmuş, herhalde olay yerine gelip “hepimizin benim de bunda sorumluluğum var” demiş. Peki bu ölümleri engellemek için ne yaptın, bir çukuru bile doldurmayı beceremiyorsun, iki kepçe toprak atsan içine, kapatsan o çukuru bu ölümler olmayacak, bu kadar basit bir işi bile yapamazken, iki çocuğun ölümüne engel olamazken kalkıp silahların miadını doldurduğundan nasıl bahsedebilirsin! Bu hakkı kendinde nasıl bulursun! Çoğunuzun durumu da bundan farklı değil. Yanlış anlaşılmasın ben, burada kişilerle ilgili değilim, bir zihniyeti, anlayışı ve bir oyunu ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Oyun kurmuşlar, sizin altınızı oyuyorlar, farkında değilsiniz. Çoğunuzun durumu da bundan farklı değil. Hepinizi kendi başınıza bıraksak hiçbir şey yapamazsınız, doğru düzgün bir şey yapacağınız da yok.

Burada bir oyun var. AKP referandumdan önce bağır bağır bağırmadı mı “sivil toplum örgütleri cesur olsun, ön plana çıksın” demedi mi? İşte senin yaptığın buna hizmet ediyor, benim demek istediğim bu. Sen bu tür çıkışlarla AKP'yi tasfiye politikası konusunda cesaretlendiriyorsun. Benim derdim bu. Aynı şeyi işte o ticaret odası da çıktı yaptı, o Aktar da aynı şeyi yaptı. Soruyorum gerilla olmasa bir gün yaşayabiler mi, yaşatırlar mı seni? Bunu görmüyorlar mı, yine altlarını oyduklarını görmüyorlar mı? Bunlar bu oyunlara gelerek kendilerini düşürdükleri tehlikeyi farketmiyorlar mı? Bunlar bu tür açıklamalar yaparak tasfiye planının değirmenine su taşıyorlar. Basın da bilinçli olarak bunları ön plana çıkarıyor.

Öyle şey olur mu? Sen oturduğun yeri bileceksin, dikkat edeceksin, oyunlara gelmeyeceksin. Tabi öyle, Türk basını bu konuda çok tecrübeliler. Hemen o eğilimi ön plana çıkarıp “işte muhatap alınması gerekenler bunlardır” diyorlar. Bunlar hiçbir şeyden de korkmuyorlar mı? Gençlerin öfkesinden de mi çekinmiyorlar? Ben Diyarbakır gençlerini bilirim, müsaade etmezler. Herkes kendi işini yapacak. Kandil'in bile üstesinden gelemediği bir konuda sen nasıl böyle olmalı dersin, kurucusu sen misin? Bunlar ahlaki değil, saygısızlıktır. Bunlar kendisine anlatılmalı. Denilmeliki ki, “Apo vicdan sahibidir, adil bir insandır, hakkaniyetlidir, hak bilir ancak bu tür şarlatanlıklar karşısında da asla taviz vermez, bunlara karşı çok acımasızdır. Şarlatanlığın, soytarılığın gereği yok, herkes kendi işini layıkıyla yapmalıdır”. Bu konu anlaşıldı herhalde. Basında takip ettim zaten Karayılan'ın da bu yönlü açıklaması vardı. İsim vermeden eleştiri yapıyordu.

Zaten bizim de burada silahlı güçlerin sınır dışına çekilmesi konusunda bir anlaşmamız yok. Şu anda heyetle yaptığımız görüşmelere diyalog da diyebiliriz, müzakere de diyebiliriz, kavram çok önemli değil, buna takılmamak gerekiyor. Ben burada sorunun demokratik barışçıl yollarla çözümü için 11-12 yıldır çabalıyorum. Burada birçok görüşme yaptım. Bugüne kadar yaptığım bu görüşmelerden sonra daha yeni yeni birbirimizi anlamaya başlıyoruz. 11-12 yıldır daha yeni ortak dili ve karşılıklı saygıyı yakalıyoruz, bu kolay olmadı. Ben buraya benimle görüşmeye gelen heyetlere de yaptığımız görüşmelerde defalarca söyledim. “Siz bile bu sorunun nereden kaynaklandığını anlayamıyorsunuz, o yüzden çözemiyorsunuz” dedim. Bu sorun, bir İngiliz planıdır. Daha yeni yeni beni anlamaya, bu konularda ikna olmaya başladılar. Tabi bu durum, düzey kolay yakalanmadı. BDP'nin de Kandil'in de sizlerin de vereceğiniz mesajlar bu anlamda çok önemlidir.

İşte bu nedenle ben her fırsatta demokratik siyaset akademisi diyorum ne kadar yerine getiriliyor bilmiyorum. Doğru bir siyaset ve dilin ortaya çıkması için bu akademiler zorunludur, gereklidir. Burada devletle olgun bir dil geliştiriyoruz. Karşılıklı saygı temelinde birbirimizi anlıyoruz. Bu olmasaydı korkunç katliamlar gelişirdi. Öyle parti kurma falan, toplantılar yapma, bunları bırakalım bir yana Kürt sözcüğünü bile ağzınıza alamazdınız. Hatta  avukatlarımın da güvencesi benim.

Bir diğer değinmek istediğim konu da demokratik özerklik konusu. Bu konuda eksik ele alınıyor. KCK davasını takip ediyorum. Sadece dil konusuna vurgu yapılıyor. Ancak bizim demokratik özerklik anlayışımız salt dil ile sınırlı değil. Bizim demokratik özerklik anlayışımızın bir arka planı var. Arka planında demokratik dünya sistemi çözümlemesi var, demokratik siyaset felsefesi var, demokratik örgütlenme modeli var. Demokratik özerklik anlayışımız böyle kapsamlı, bütünlüklüdür, bütünlüklü yaklaşmak gerekiyor. Bu bir toplumsal yönetim modelidir. Hukukçular, bu konularda faydalı çalışmalar yapabilirler. Niye yapamıyorsunuz anlamıyorum, engel olan nedir? Ne gerekiyorsa yapalım, verelim, para lazım diyorsanız beş on bin lira verdirtirim. Çalışmalarınızın önünde sorunlar neyse kaldıralım. Burada bir halkın özgürlük sorunu var, bu işler ciddidir. Daha önce Aysel'e de demokratik özerklik anayasası konusunda çalışma yapmalarını söylemiştim, sizler de bu çalışmaya katkıda bulunabilirsiniz. Bu demokratik özerklik anayasası yanlış anlaşılmasın, ayrı bir anayasa değildir. Genel ülke anayasasının bir parçası, bir bölümüdür. Yani genel anayasadan ayrı değildir. Demokratik özerkliğe ilişkin savunmalarımda daha önce işlemiştim, altı boyuttan hukuki, ekonomik, siyasi, kültürel, sosyal, güvenlik-savunma bahsetmiştim. Bu altı boyut çeşitlendirilebilir, çoğaltılabilir, azaltılabilir, önemli değil. Tüm bu boyutlar temelinde bunları esas alarak bir demokratik özerklik anayasası hazırlanabilir. Demokratik özerkliğin boyutlarının her biri üzerinde günlerce, haftalarca hatta aylarca tartışmalar yürütülebilir, dar bir zamana sıkıştırılmamalıdır, mesela ben burada zamanım olsa size on saat güvenlik boyutunu anlatabilirim. Bu çalışmaya hemen başlanmalı, harıl harıl çalışmalılar, avukatlarım da katılabilirler. Bu vesileyle BDP'ye de iki çağrıda bulunuyorum. Birincisi, Diyarbakır merkezli ve DTK'nın yürüttüğü Kürt halkının demokratik özerklik anayasası çalışması ile eşgüdüm içinde olmalıdır. Bu çalışmalar yürütülürken 1921 anayasasının özerklikle ilgili bölümlerinden yararlanılabilir. Ayrıca Mustafa Kemal'in o dönemde Kürtlere özerkliğe ilişkin yaptığı konuşmalar var, daha önce bahsettiğim 10 Şubat 1922 Kürt Özerklik Kanunu araştırılarak ortaya çıkarılabilir. Biliyorsunuz Mustafa Kemal'in ilk Başbakanı Fethi Okyar'dı. “Ben elime Kürt kanı bulaştırmam” dediği için tasfiye edildi. Bir başbakandı, ama tasfiye edildi, ardından bilinen süreç gelişti. İngiliz hegemonyasını arkasına alan İnönü-Çakmak ikilisi iktidarı aldı. Mustafa Kemal bu şekilde etrafı sarılarak etkisizleştirilme sürecine alındı. Kürtler devre dışı bırakıldı. Sonraki anayasalar biliniyor. BDP, ikinci olarak Ankara merkezli ve demokrasi güçleriyle birlikte yeni demokratik anayasa çalışmasını yürütmelidir. Bunun için acilen bir demokratik anayasa konferansı yapılmalıdır.

Daha önce önermiştim, Kent Konseyi demiştim. Kürdistan illeri başta olmak üzere bütün il merkezlerinde bu konseyler oluşturulur. Bir de il merkezi dışında kalan o ilin ilçe ve köylerini kapsayan bir Bölge Konseyi oluşturulur. Buna bir örnek vereyim. Diyarbakır merkezde Kent Konseyi oluşur. Bu konsey daha önce de söylemiştim, merkezde yer alan bütün STÖ'leri, zanaatkarlar, esnaflar, gençlik, kadın, bütün mahalle ve semt temsilcilerini bünyesinde barındırır. Bir de merkezin dışında yer alan Diyarbakır'a bağlı işte kaç ilçe varsa o ilçe ve köylerin temsilcilerinden oluşan bir Bölge Konseyi oluşturulur. Sorunlar burada tartışılır. Bunlar öz örgütlülüğün oluşturulmasına yönelik çalışmalardır. İkincisi Mart'a kadar bahsettiğim koşulun, hakikat ve adalet komisyonun gerçekleşmemesi durumunda Mart'tan sonrasına bir hazırlık yapılmalıdır.

Şu anda eylemsizlik süreci var ama imha amaçlı üzerlerine geldiklerinde kendilerini savunurlar. KCK de zaten kendi Adalet Divanı'nı oluşturmuş herhalde. Bunlar yani savunma ve misilleme hakkı her zaman için geçerlidir. Duran Kalkan'ın sürece ilişkin altı maddelik çözüm önerilerini basından takip ettim. Ancak bu altı madde çözüm için tek başına yeterli değildir, daha da geliştirebilirler. Zamanımız kalmadı.

Beni soran herkese özel selamlarımı iletiyorum. Dersim'e özel sevgi ve selamlarımı gönderiyorum.

İyi günler.

Herkese selamlar.

                                                                                                                     12 Kasım 2010

  

 

 
   
   
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com