|
Samandağ oraları iyi bilirim, oradan
arkadaşlarım vardı, iyi insanlardı. Samandağ'lı
iki kız arkadaşımız vardı, cesur insanlardı.
Biri kaybettirildi, diğeri Hakkari'de intihar
saldırısı yaptı. Bu iki arkadaş da
araştırılmalı, isimleri öğrenilip, böyle büyük
fotoğrafları asılıp, anmaları yapılmalı. Dediğim
gibi biri kaybettirildi, bu arkadaşı alıp
getirdiler, nasıl yaptılar, ne yaptılar,
bilmiyorum, bir daha haber alamadım bu
arkadaştan. Diğeri ise herhalde benim yakalanmam
sürecinde Hakkari-Yüksekova'da intihar eylemi
yapıyor. Tabi bu iki arkadaşın anıları çok
önemlidir, akıbetleri araştırılıp, kimlikleri
tespit edilsin. İsimleri, fotoğrafları ortaya
çıkarılarak görkemli anmaları yapılmalıdır. Bu
vesileyle bu iki arkadaşı anıyorum.
Sağlık durumumda bilinen şeyler devam ediyor,
değişen bir şey yok, aynı. Yukarıdan yüksek olan
pencereden gelen hava akımı aşağıya doğru basınç
uyguluyor, nefessiz bırakıyor, baskı var,
boğuyor. Nefes almakta zorlanıyorum ancak
dayanıyoruz. Ne kadar dayanabilirim bilmiyorum.
Bu nefessizlik durumundan öteye, üzerime
yüklenen siyasi sorumluluk, baskı beni daha çok
zorluyor. İki taraf da hem PKK hem devlet
burada bana yükleniyor. Ben iki hafta daha bu
sorumluluğu taşıyabilirim, tabi gelişmelere
bağlı, gelişme olursa rolümü oynarım ama
Erdoğan'ın son dönemdeki çıkışlarına baktığımda
hayrete düşüyorum, Kılıçdaroğlu'ndan bile geri
konuşuyor. Bir taraftan görüşüyorlar diğer
taraftan niye böyle yapıyorlar, milliyetçi
söylemler geliştiriyorlar, milliyetçiliği
körüklüyorlar?
Tamam milliyetçi oyları hedeflediğinden yapıyor
da böyle yapmamaları gerekiyor, bu yaklaşım
kaybettiriyor. Böyle kısa vadeli hesaplarla
sorunu nasıl çözecek! Bu son konulara ilişkin
açıklamalarına bakıyorum, oldukça hayrete
düşüyorum. Böyle ucuz yaklaşımlarla çözüm
gelişmez, milliyetçi söylemlerle olmaz.
Ha öyle diyor, evet, tabi AKP Kürt sorunun
çözümü için hiçbir adım atmayacak. Neyse bu
konulara değineceğim. Sadece benimsemek ve
destek yetmez, boykot daha aktifleştirilmeli ve
derinleştirilmelidir. Operasyonların devam
ettiğini söylüyorlar. Ağustos’ta 26 gerilla 29
askerin hayatını kaybettiğini belirtiyorlar.
Basına da yansıdı. Yeni genelkurmay başkanı Işık
Koşaner göreve gelir gelmez hükümetten ilk
isteğinin 17 Ekim'de bitecek olan sınır ötesi
operasyon izninin süresinin uzatılması olduğu
belirtiliyor. Ha bir de tehlike olarak görüyor
PKK'nin siyasallaşmasını! Niye bunu tehlike
olarak görüyorlar!
DTK eşbaşkanları Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk 5
Eylül’de mi Irak'a gidecekler. Avrupa'da bir
şey var mı?
Ekonomist Mustafa Sönmez yazılarını takip
ediyorum. Cumhuriyet gazetesi yazarı herhalde.
Demokratik özerklik tartışılırken yüzde 40
oranında olan batıdaki Kürtlerin de hesaba
katılması gerektiğini belirtiyor. Biz zaten
hesaba katıyoruz. Anlamıyorlar, Demokratik
özerkliği anlamıyorlar.
Biz zaten Türkiye'nin Batısındaki Kürtleri
düşünüyoruz, onları da hesaba katıyoruz. Tabi bu
demokratik özerklik tartışmaları yanlış
tartışılıyor. Çok yanlış boyutlarda ele
alınıyor. Bizim ortaya koyduğumuz demokratik
özerklik projesi etnisiteye ve coğrafi sınırlara
dayanmıyor. Bizim demokratik özerklik
anlayışımızda tek etnisite anlayışı, tek
coğrafya anlayışı yok. Bu konulara Özgürlük
Sosyolojisi adlı savunmamda oldukça ayrıntılı
olarak değinmiştim. Buradan faydalanılabilir.
Alıp okunabilir, incelenebilir. Bizim
anlayışımız Kürtlük anlayışı değildir, bizde tek
başına Kürtlük anlayışı yoktur. Bu anlayışla
hareket etmiyoruz. Bizim ortaya koyduğumuz
demokratik özerklik modeli tek başına Kürtlüğe,
Türklüğe, Araplığa dayanmıyor. Demokrasiye
dayanıyor. Örneğin Hatay'da Adana'da da bir
demokratik özerklik kurulabilir. Orada Araplar
kendilerini ağırlıklı ifade ederler. Bizim
demokratik özerklik anlayışımız tek bir inanca
da dayanmıyor. Halklara dayanıyor hatta tek
başına halklar diye ifade etmem de eksik kalır,
değişik toplumsal tabakalara, toplumsal
sınıflara, toplumsal kesimlere dayanır.
Bahsettiğimiz demokratik özerklik sadece
Kürdistan'a ilişkin değil, Ege, Karadeniz, Orta
Anadolu'ya da ilişkindir. Burada önemli olan
kapitalist moderniteyle ortaya çıkan ulus-devlet
anlayışının sorgulanması ve aşılmasıdır.
Tartışmalar bunun üzerinden gelişmelidir. Biz
kapitalist moderniteyle ortaya çıkan dört yüz
yıllık ulus-devlet deneyimini sorguluyoruz.
Ulus-devlet modelinin halklara, toplumsal
sınıflara, toplumsal tabakalara, toplumsal
kesimlere dar geldiğini, yetmediğini görmek
zorundayız. Nitekim Avrupa bile bu konuları
tartışmaya ve aşmaya başladı. Ulus-devlet
merkezli kapitalist anlayış aşılmak zorundadır.
Sosyolog Weber'in benim de katıldığım “Demir
Kafes Teorisi” var. Bu teoriye göre ulus-devlet,
toplumu boynundan demir kafese alıyor ve kendine
tutsak ediyor. Toplum bu demir kafesin içinde
esir ediliyor. Ulus-devletin toplum üzerindeki
tahribatı bu teoriyle izah edilebilir.
Ulus-devletin kurduğu bu kafes topluma dar
geliyor. Bizim de yapmaya çalıştığımız
ulus-devletin bu tahribatlarını gidermektir.
Türkiye'de de mevcut ulus-devlet anlayışı
sorunları çözmekten ziyade sorunun kaynağını
teşkil etmektedir. Bu sistem Ortadoğu ve Türkiye
toplum gerçekliğine aykırıdır, aşılmak
zorundadır. Türkiye mevcut haliyle hiçbir kesime
cevap olamamaktadır, tatmin edememektedir.
Türkiye'de varolan bu ulus-devlet anlayışı, her
taraftan yontulmaya başlanmıştır. Böyle bir
süreç başladı Türkiye'de. Her kesim bir köşeden
bu ulus-devleti yontmaya çalışıyor. Burada biz
Kürtlere düşen görev belki de bu konularda
öncülük etmektir. Biz demokratik özerklik
projesini kendimizle sınırlandırmıyoruz. Salt
Kürtlük etnisitesine dayandırmıyoruz. Kürtler
bugün bunun öncülüğünü yapabilir ancak bu
demokratik özerklik anlayışı bütün Türkiye'yi
kapsayan bir projedir. Burada görülmesi gereken
ulus-devlet anlayışıyla Türkiye'nin
yönetilemeyeceğidir. Demokratik özerklik,
ulus-devlet karşısında en doğru, uygulanabilir
bir seçenektir. Sadece Kürtler için değil her
yerde, Türkiye'de, Ortadoğu'da uygulanabilir bir
seçenektir. Burada demokratik özerklik
yönetiminde önemli olan toplumun yönetim
iradesidir. Toplum devletin belli yetkilerini
ele geçirip kendi yönetim anlayışını geliştirir.
Devletin elinde kalan yetkiler sınırlı bazı
yetkiler olacaktır. Toplum, merkezi devleti
sınırlayarak kendi yetkileriyle kendini
yönetecektir. Önemli olan devletin
sınırlandırılmasıdır. Ben buna merkezin
yetkilerini topluma devretmek diyorum. Burada
sadece halk da demiyorum, toplum diyorum.
Bahsettiğim gibi Kürtler sadece Türkiye'de bunun
öncülüğünü yapıyorlar. Bu proje Türkiye ile de
sınırlı değildir. Irak için de Ortadoğu için de
geçerlidir. Burada da uygulanır, gelişir. Bu
gelişmeler birbirlerini besler, birbirlerinden
haberdar bir şekilde gelişir. Ben ulus-devleti
hemen ortadan kaldıracağız demiyorum fakat
ulus-devleti olduğu gibi de kabul edemeyiz.
Ulus-devlet belki hemen aşılamaz, bunun
farkındayız ancak ulus-devletle yetinmeyeceğiz.
Ulus-devleti idare etmeye de niyetimiz yok.
Türkiye'de de yaratılmaya çalışılan tek ulus
inşaasıdır. Cumhuriyet tarihinde yaratılmak
istenen ulus kimliği Türklük kimliğidir. Hatta
ben buna daha önce “Türk olmayan Türkçü
ideoloji” demiştim, böyle tanımlamıştım. Burada
yanlış anlaşılmasın daha önce de söylemiştim
Yahudi düşmanlığı, anti-semitislik yapmıyorum
ancak tarihsel bir gerçeklik olarak “Türk
olmayan Türkçü ideoloji”de Yahudilerin rol
aldığını söylemek zorundayım. Ben daha önceleri
buna “Anadolu Siyonizmi” de demiştim. Yahudiler
bu Türkçü ideolojiyi geliştirerek Türkiye'de
ulus-devleti inşa ettiler. Türkiye'deki
ulus-devletin temelinde bu ideoloji vardır.
Bu faşist-Türkçü anlayış biliyorsunuz ittihat
terakki'de de ifadesini bulur. Bir ulus inşa
etme adına bütün farklı dil ve kültürler,
kimlikler ve inançlar tek tipleştirilmeye
çalışılmıştır. Bu ittihat terakki faşizmi Hitler
faşizmine bile fikir babalığı yapmış, Hitler
faşizmini cesaretlendirmiştir. Biz demokratik
özerklik derken bu tarihsel haksızlığa vurgu
yapıyoruz. “Cumhuriyetin kuruluşunda varsınız
ama içinde yoksunuz” haksızlığıdır bu. Herhalde
KCK de bu ateşkes sürecinden sonra demokratik
özerkliği ilan edecek. Açıklamalarından bu
sonucu çıkardım. İlan edilecek demokratik
özerklik Türkiye'nin cumhuriyet tarihine de bir
eleştiri sunmalıdır. Hatta kendilerine benim
adıma şu da iletilebilir; Demokratik özerklik
ilanı 1919-1922'nin güncellenmesi olmalıdır.
Biliyorsunuz o yıllarda Mustafa Kemal,
Erzurum'daki Kongre'ye delegeliği düşen Bitlis
delegesinin yerine Mustafa Kemal, Bitlis
delegesi olarak yani Kürt delegesi olarak
Erzurum Kongresi'ne katılıyor. İşte biz bu
tarihin güncellenmesini istiyoruz. Niye
güncellenmesi gerektiğini söylüyorum, bu yıllar
arasında demokratik özerkliğin tarihsel kökleri
var. Bir de 1925'teki
kırılmanın-provokasyonun-komplonun,
ilişkilerdeki bozulmanın iyi anlaşılması
gerekir.
Demokratik özerklikle birlikte Kürtler ulus olma
hakkını, tarihsel haklarını, diğer kimlikler de
kendi demokratik haklarını, azınlık haklarını
elde ederler. Kürtler sosyal, siyasal, kültürel
konumları gereği demokratik özerkliğe en yatkın
toplumsal kesimdir. Kürtler bu özelliğiyle
demokratik özerkliğin ve Türkiye demokrasisinin
öncülüğünü yapabilirler. Kürtlerin demokratik
özerkliği, kademe kademe Türkiye'nin her
tarafına yayılır. Sadece Kürtlere ait bir proje
değil. Aslında Başbuğ'un korktuğu, tehlike
olarak gördüğü husus budur! Aydınlara, yazar
çevrelerine de gidip bu şekilde anlatılabilir.
Demokratik özerkliğe nasıl yaklaştığımız
belirtilmeli. Tekrar etmeyeceğim, bu konular
önemli konular, anlaşıldı herhalde. Bu şekilde
aktarılabilir.
Şimdi diğer bir konuya değinmek istiyorum.
Önümüzdeki bu son iki hafta oldukça önemli.
15-20 Eylül'de birçok şey netleşir. Referandum
sonrası 12-20 Eylül arası bazı şeyler daha çok
netleşir. Ben de halkımıza bu tarihe kadar
bekleyin diyeceğim. Eğer bu tarihe kadar bir
gelişme olmazsa ben sorumluluk almayacağım. Ve
KCK alacağı kararlara göre kendi sorumluluğunu
üstlenmelidir. Eğer belirli adımlar Hükümet
tarafından atılırsa o zaman rolümü oynamaya
çalışacağım.
Bu süreci biraz da ilk buraya getirildiğim
dönemdeki gelişmelere benzetiyorum. Buraya ilk
getirildiğim dönemler bir heyet, bir süre
benimle diyaloga geçti, bir süre görüştüler
ardından görüşmeler aniden kesildi. Ve bir daha
uzun süre görüşme olmadı, buna bir anlam
veremedim. Hükümetin son açıklamalarına
bakılırsa da böyle bir durum olabilir. Ve
bunların ardından topyekün bir saldırı olabilir,
bunlar ihtimal dahilinde olabilecek şeylerdir.
Son genelkurmay başkanının 17 Ekim süresinin
uzatılmasını istemesi de bunun işareti olabilir.
Eğer görüşmeler aniden kesilir ve kapsamlı bir
yönelim olursa benim burada yapabilecek bir
şeyim kalmaz. Görüşmeler devam ederse ben burada
aklımı, mantığımı kullanarak rol alabilirim.
Kamuoyuyla da yaptığım bu görüşmeleri açıkça
paylaşırım, bütün gelişmelerden de kamuoyunu
bilgilendiririm.
Bütün bunların yanında siyasi partilerin
polemiklerine, ağız dalaşlarına baktığımda
oldukça ucuz, dar, çıkarcı yaklaşımlar
görüyorum. Türkiye'deki bu partiler devleti
içinden çürütmüşler, yozlaştırmışlardır. Belki
devlet değiller ancak devlete zararları
büyüktür. Burada ilan ediyorum, bu partiler
devletin içini oymuşlar, devletin devletliği de
kalmamış. Ben bunlara “politik parti
oligarşisi” diyorum. Türkiye'deki bu siyasi
partiler ülkeyi bir kaosa sürüklüyorlar. İktidar
olamazsa bile oligarşik egemenlikleri her zaman
mevcuttur. Bu siyasi parti oligarşisi gerçeğini
iyi görmek gerekir. AKP de bu oligarşinin bir
parçası durumundadır. AKP öyle dile getirildiği
gibi, söylendiği gibi çetelerin, statükoculuğun
üzerine gitmiyor. Ergenekon deniyor öyle basında
işlendiği gibi Ergenekon tehlike de değil,
tehlike olmaktan çıktı. Böyle bir tehlike de
yok. Tam tersi AKP, Ergenekon gibi oluşumlarla
pazarlık yaparak, tavizler koparıp, tavizler
vererek kendi varlığını sürdürüyor. Teslim
olmuşlardır. Varlığını bu teslimiyete
dayandırarak sorunların köklü çözümünü
gerçekleştirme şansını yitiriyor. Erdoğan'ın
kullandığı dile bakıyorsunuz, çok ucuz. Ancak
Kürt sorunun çözümü için Sayın Başbakan'ın,
Sayın Cumhurbaşkanı'nın daha aktif rol almaları
gerekiyor.
Bütün bu gelişmeler gösteriyor ki AKP,
diktatörlüğe doğru gidiyor. Türkiye'de ittihat
terakkiden bu yana yüz yıllık bir çete kültürü
var. İktidarda olmasalar da iktidar adına
cinayetler, katliamlar işliyorlar. Ben bunlara
“örtülü-gizli soykırım çeteleri”
diyorum.İttihat terakkiden bugüne kadar gelen
gelenek “örtülü-gizli soykırım rejimi”dir.
Gelirken de emin olmak için tekrar bir göz
attım. Enver Paşa'nın amcası Halil Paşa
anlatır; “İttihat Terakki adı geçmesin, ittihat
terakki adına olmasın diye biz yöntem olarak
şunu geliştirmiştik” der, “Yunanlı askerlerin
kılığına girip cinayetler işlerdik. Bu
cinayetleri Yunanlılara mal ederek, Yunanlılar
adına işlenmiş gibi gösterirdik, üzerlerine
Yunan isimleri yazılı mektuplar bırakırdık”
demektedir. Günümüzde de bu tür örtülü-gizli
cinayetler işlenmektedir. Siirt-Pervari'deki
tecavüzler, Şırnak'taki tecavüzler, yine
hatırlarmısınız Maraş'ta dört kızkardeşin el ele
tutuşarak suya atladığı -bu intihar olarak
basına yansıtılmıştı ancak intihar değil-
söylenen olay, yine bu son Konya-Kulu'daki dört
kardeşin ölümü, bu aile Kürttü değil mi?
Korktuğum başımıza geliyor. Dört çocuğun oyun
amacıyla oraya girdiği çok inandırıcı gelmiyor.
Bu tür olaylarla ne amaçlanabilir? Birincisi
Batıdaki Kürtleri korkutmak ve göçertmek
olabilir. İkincisi Örtülü soykırım çetelerinin
faşist, tekçi Türkçü zihniyetinden kaynaklı
olabilir. Bu katiamları KCK de BDP de
anlayamıyor, anlamaya da çalışmıyor. Bu konular
üzerinde kafa yorulmalıdır. İşte bütün bu
olayların hepsi planlı, programlı bir
soykırımdır, cinayetlerdir. Devletin direkt
içinde olmasalar bile Türkiye toplumunda
yaratılan Kürtlere karşı “soykırım çeteleri”
nin işidir. Bu olayların çok yönlü
araştırılarak ortaya çıkarılması gerekir. Bu
olaylar öyle kendiliğinden gelişen olaylar
değildir. Cumhuriyet tarihinde bu tarz
cinayetler, soykırım uygulamaları sadece
Kürtlere karşı uygulanmadı. İşte Maraş'ta,
Sivas'ta -insanlar yakıldı-, Çorum katliamları,
1938'de yaşanan Dersim katliamı -biliyorsunuz
Dersim'de çocukların çok vahşice öldürüldükleri
anlatılır-, bütün bunlar birer örnektir. Yine
Ermenilere yapılan katliamlar, uygulamalar
ortadadır. Son olarak Hrant Dink kalmıştı, onu
da katlettiler. Hrant Dink, ayakta kalan son
Ermeni'ydi. Türkiye'de yaşayan diğer Ermeniler
zaten silik ve korkularıyla yaşıyorlar. Hrant
Dink tek Ermeni'ydi. Bu özelliğinden dolayı
hedef alındı, katledildi. Bu da son Ermeni
katliamıdır. Sonra ne oldu? Hrant Dink'in katili
Ogün Samast emniyette polis tarafından omuzlara
alındı, kahraman ilan edildi! Yine Malatya'da
Zirve Yayınevi'ne yapılan baskın, vahşice boğaz
kesme, işte rahip Santori cinayeti bunların
hepsi “Türklük” adına yapılan soykırım
uygulamalarıdır. Bu çeteler, tarihten bugüne
örgütlüdürler ve her dönem Türkiye'yi esir
aldılar ya da almaya çalıştılar. İşte “Hizb-i
kontra”, Türk İntikam Tugayı, TİT deniyordu.
İşte Akın Birdal'in vurulması vardı,
görüyorsunuz kendi ölümlerini bile anlamıyorlar.
AKP'nin bugün temsil ettiği birinci kimlik
“Türklük” ikincisi ise “İslam”, “Türk-İslam”dır.
AKP bugün bu iki kimliği yani Türk-İslam
kimliğini temsil etmektedir. AKP ile bu çeteler
arasındaki savaş da bir iktidar savaşıdır. Yoksa
sanıldığı gibi statükoya karşı, yeni, değişimci
bir mücadele değildir. Bu bir iktidar savaşıdır,
ben buna “çeteler savaşı” diyorum hatta
bu tanım da karşılamaz, “iki hegemonik gücün
savaşı” diyorum. AKP bu hegemonik savaşı
kazanırsa iktidarını sağlamlaştırır,
diktatörlüğünü ilan edecektir. Bu hegemonik
savaşı kaybederse işte bahsedilen Yüce Divan
yolu gözükür, yargılanır. AKP de bütün bunların
bilincindedir. AKP diktatörlüğe doğru gidiyor.
Bu konuda nettim. Bütün gelişmeler bunu
gösteriyor.
Kürtler kendilerine yıllardır uygulanan bu
soykırım rejimini iyi görmelidir. İşte son
olarak Konya'daki dört kardeşin ölümü dikkat
çekicidir. BDP bu tür olayların peşini
bırakmamalı, bu olayları aydınlatmaya
çalışmalıdır. Toplumun her tarafında, her
yerinde ağ ağ örgütlenmelidir, hakim olmalıdır,
böylesi olaylar olduğunda hemen müdahale
etmelidir. Hukukçular bu tür olayların peşini
bırakmamalıdır. Bu tür olaylar böyle kolay
açıklanamaz! Bunların hepsi planlı, belli güçler
tarafından organize edilen cinayetlerdir.
Örneğin Şırnak'taki yatılı bölge okulundaki
tecavüzler, bunlar tek başına yatılı bölge okulu
gerçekliğiyle açıklanamaz. Bu tür olaylarda çok
değişik etmenler, etkenler de vardır, cinsel
sapıklık, sadistlik, vahşilik gibi nedenler de
var. Hukukçular da bu tür olayların üzerine
gitmeli. Örneğin akıllı, çalışkan bir avukat tek
başına bu olaylardan sadece birinin üzerine
gidip, aydınlatsa, açığa çıkartsa İtalya'daki
temiz eller operasyonu gibi diğer bütün kirli
işlerin hepsi çorap söküğü gibi aydınlatılır.
Ama bakıyorsunuz doğru düzgün bir ilgilenme bile
yok. Bu da örgütlülüğünüzün zayıf olmasıyla
alakalıdır. Toplumun içinde ağ gibi
örgütlenirseniz bütün bu olayları hemen
aydınlatabilir ve halkımıza sahip
çıkabilirsiniz.
Şu hususu da belirtmek istiyorum. Bu son iki
hafta çok önemli. İki hafta daha bekleyeceğim.
Buradaki çabalarım; yasal, anayasal bir zemin
yaratıp bu zeminde sorunun çözülmesi yönündedir.
Tercih ettiğim yol, yasal-anayasal yoldur.
Önümüzdeki günlerde olumlu gelişmeler olmazsa
benim burada yapabileceğim bir şey kalmayacak.
Eğer bazı gelişmeler olursa ben de rolümü
oynamaya çalışırım. Süreç tıkanırsa o zaman
devlet de KCK de kendi yaptıklarının
sorumluluğunu almak zorundadırlar. AKP'nin
önünde tarihi fırsatlar var, bunları
değerlendirebilir. KCK de bundan sonra attığı
adımların sorumluluğunu almalıdır. Çözümün
gelişmemesi durumunda Kürdistan'da ikili
iktidar durumu ortaya çıkar. Bir taraftan
KCK iktidarı diğer taraftan devlet iktidarı
olur, bu şekliyle yürür. İşte Kosova, Kuzey
Kıbrıs gibi bağımsızlığını ilan eder, devletle
ilişkilerini de tümden keser ve bir beklenti
içine girmez. Gelişmeler gösteriyor ki yeni bir
çatışma süreci ihtimal dahilindedir. KCK de
bundan sonra bir savaş kararı alırsa bu “devrimci
bir savaş” olmalıdır. Devrimci savaşın
kendine göre yöntemi, tarzı, sanatı olur.
Devrimci savaşın yöntemi, tarzı, sanatı
farklıdır. Savaşı yürüteceksen öyle eskisi gibi
gidip bir-iki polis öldürüp kaçmakla, karakola
doçkayla birkaç el ateş etmekle olmaz. Bu yöntem
devrimci savaş yöntemi değildir. Devrimci savaş
denilen şey, örneğin Hakkari'de, Diyarbakır'da
binlerce, onbinlerce insanı yanına alıp, ayağa
kaldırmak, onlarla birlikte çatışmak,
savaşmaktır. Bir ağ gibi her yerde örgütlenip,
her yere hakim olmaktır. Savaşı da bu örgütlü
hakimiyet üzerinden yürütmektir. Geçmişteki gibi
kontra, jitemvari eylemlere bulaşılmamalıdır.
Böyle yapabileceklerse, her yere hakim olup, bu
jitemvari, kontravari tehlikelerin önüne
geçebileceklerse savaşsınlar, savaş kararı
alsınlar. Ben yine buradan belirtiyorum, böylesi
bir durumda da sorumluluk kendilerinindir. Ben
böyle yapın demiyorum. Benim geliştirmek
istediğim tarz, yasal-anayasal düzlemde sorunu
çözmektir. Yine diyorum, KCK kendine güveniyorsa
“ben devrimci savaş yapacağım” diyorsa bundan
sonra Batman’daki gibi kendisini zora sokan
eylemlerden kaçınmalıdır. Bütün yaptığı
eylemlerin hesabını verebilecek durumda
olmalıdır. Batman'daki Salih Özdemirler gibi
sonuçlar yaratan eylemler ve halkı zor duruma
sokacak eylemlerden kaçınmalıdır. Ben geçmişte
de bahsettim, bizim gerillacılık, savaş
anlayışımızı kendi içimizden çıkan çeteler
yıprattı. Hiç unutmam bu Hogir'in de içinde
olduğu grubu kendi ellerimle eğittim,
Qamışlo'dan sınıra kadar getirdik, hatta
sınırdan içeri de geçirdik, uğurladık. Kendi
ellerimle eğittiğim, gönderdiğim bu grup, hemen
ertesi gün -Mardin'in Pınarcık Köyü olmalıydı
galiba- bu köyde çoluk çocuk demeden onlarca
kişiyi katlettiler. Bundan dolayı bana da “bebek
katili” dediler!
Evet bir gün sonra oldu, çok ilginçti hemen
ertesi gün oldu. Şimdi ben bu olaya nasıl hakim
olabilirdim, nasıl engelleyebilirdim ki? Ben
doğru-devrimci savaş tarzında eğitip
gönderiyorum ama benden ayrılır ayrılmaz hemen
bir gün sonra benim adımı da kullanarak katliam
yapıyorlar! Sonrasında buna benzer birçok olay
yaşandı. Bir köydeki korucuları cezalandıracağım
diye köyde çoluk çocuk herkes öldürülüyordu!
İçimizde türeyen çeteler yapıyordu bunları.
Hogir, Kör Cemal, Şahin Baliç, Şemdin Sakık...
Bunlardan daha önce bahsetmiştim. Bunların
Jitemle kol kola bu tarz kontravari eylemleri
yaptıkları daha sonra açığa çıktı. Bazıları da
iktidar hırsıyla yaptı. PKK Ana Karargahı olarak
bunlara hakim olamıyorduk. Biz böylesi eylem
emirleri vermiyorduk, bize rağmen böylesi
eylemler yapıldı ve savaş yozlaştı. Bir de
içimize sızmalar vardı, bu unsurlar da bu tarz
katliamları yapıyorlardı. Sonrasında ne oldu? Bu
tarz jitemvari, kontravari eylemler bizi çok
yıprattı. Bahsettiğim gibi böylesi eylemleri de
benim adıma yaptılar! Bundan sonra böyle
olmamalıdır. Tarihten bir örnek verecek olursam,
Şeyh Sait daha Diyarbakır'a girmeden Diyarbakır
şehir merkezinde bugünkü jitemvari tarzda
hırsızlık ve talan yaparak onlara mallettiler.
Şimdiki KCK'ye şunu söylüyorum. Kendi içindeki
sızmaları engelleyebileceklerse, jitemvari
kontra oluşumları önleyebileceklerse, savaşı ele
alsın. Üzerinde hiçbir şaibe bırakmamalıdır.
Salih Özdemirlerin olayları gibi olaylar
yaşanmamalıdır. Batman'daki bu olayda iki yönden
araştırılmalıdır. Birincisi şudur. Evet eylemi
PKK yapmış olabilir, eylemi yapanlar da
iyiniyetli olabilirler, ancak içlerinde sızma
olabilir ya da yönlendirilmiş olabilirler.
İkinci araştırılması gereken husus ise Salih
Özdemirleri akşam vakti öyle apar topar eylem
yerine gönderten etkenler, sebepler açığa
çıkarılmalıdır. Akşam vakti öyle apar topar
onları oraya kim gönderdi? Ne oldu da hemen
eylem yerine koştular. Bunlar araştırılmalı,
açığa kavuşturulmalıdır.
Çözümün gelişmemesi durumunda Kürdistan'da
ikili iktidar durumu ortaya çıkar. Bir
taraftan KCK iktidarı diğer taraftan devlet
iktidarı olur, bu şekliyle yürür. İşte Kosova,
Kuzey Kıbrıs gibi bağımsızlığını ilan eder,
devletle ilişkilerini de tümden keser ve bir
beklenti içine girmez. Demokratik özerklikte
devlet karşıtlığı yoktur. Kürtler güvenliğinden
spora kadar tüm alanlarında devlete ihtiyaç
duymadan kendi toplumsal örgütlülüklerini
geliştirmeliler. Sosyal, ekonomik, kültürel
örgütlenmelerini gerçekleştirmelidirler. Kendi
iç güvenliklerini sağlamalılar. Bunun için
devletin bunları kabul etmesini
beklememelidirler. KCK devrimci savaşını
geliştirirken BDP de siyasi savaşını
geliştirmelidir. Burası yanlış anlaşılmasın,
siyasal savaş derken, silahlı savaştan
bahsetmiyorum, demokratik siyasi seferberlikten
bahsediyorum. BDP bu seferberliği
gerçekleştirmelidir. KCK’de BDP de bundan böyle
kendi kararlarını kendileri vermeli ve bunun
sorumluluğunu taşımalıdırlar.
Bu Roj TV hakkında açılan davaya ilişkin de şunu
belirtebilirim. Afganistan'la ilgilidir.
Afganistan'da Türkiye'nin askerine ihtiyaçları
var. Rasmussen de oradan sorumlu. Bu gelişmeler
onunla alakalıdır. Avrupa'da demokratik zeminde
yeni bir kanal arayışına girilebilir, bu zeminde
çalışmalar yapılabilir.
Bulgar akademisyen Palavano, “Kürt Gerçeği ve
Öcalan” adlı bir kitap yazmış. Kendisine
selamlarımı iletiyorum. Ayrıca bütün aydınlara,
köşe yazarlarına selamlarımı söylüyorum. Bu
bahsettiğim hususlar da kendileriyle
tartışılabilir. Ahmet Altan, Yasemin Çongar'la
özellike görüşülmeli. Yasemin Çongar'ın
yazdıklarını okudum. Doğru şeyler söylüyor ama
yeterli değil. Yine gidip Hasan Cemal'lerle,
Cengiz Çandar ve diğer aydınlarla görüşüp,
belirttiğim hususlar kendilerine aktarılabilir.
Onlara “ Ben hep barışı savundum, çatışmaların
son bulması için uğraştım, elimden geleni yaptım
ama bu çabalarıma karşı hiçbir olumlu cevap
verilmedi. Ne zaman barışın sağlanması için adım
attıysam bu hep provokasyonlarla engellendi.”
denilir.
AKP Kars Milletvekili Mahmut Esat Güvenle de
görüşülebilir. Kendisine selamlarımı iletiyorum.
Evet, çok tarihi günlerden geçiyoruz. Kürtler
Kararlarını kendileri vermelidirler, kendilerini
bekleyen tehlikeleri görmek zorundadırlar.
Dörtyol, İnegöl benzeri olaylarla amaçlanan
Kürtleri erken isyana teşvik edip, erkenden
isyan ettirip, boğuntuya getirmektir. Dörtyol ve
İnegöl'de üçyüz-dörtyüz kişinin öldürülmesi
planlanmıştı. Biz de burada kendimize göre
aldığımız bazı önlemlerle bunları engellemeye
çalıştık. KCK ve BDP bunları anlayamıyor.
Bunlarla Kürtlerin katliamı hesaplanıyor.
Katliam dışında kalan Kürtleri de Güney'deki
Federe devlete sürerek oraya hapsetme planları
var. Kürtlere de bu şekilde Ermeniler gibi
yapacaklar. Böylesi tehlikeler vardır.
Celaletin Can, Hüseyin Yıldırım, Kemal Burkay
gibilerin Kürtler adına konuşturulduğunu, bunun
yerine Kürtlerin asıl temsilcilerinin
konuşturulması gerektiğini belirtiyormuş. Tabi,
bunlar yanında Urfa'da birçok yerde boykotun
kırılması için paralar dağıtılıyor. Urfa'da
bunun için 8 trilyon para harcandığı
söyleniyor. Bazı kesimleri de kendilerine
bağlayarak Kürtlerin boykot tavrını yumuşatmaya
çalışıyorlar. İşte o esnaf-tüccarlar da açıklama
yaptılar. Buradan onlara sesleniyorum,
kendilerini kullandırtmasınlar, AKP'ye çok
güvenmesinler. BDP, DTK da toplantılarında
çağırsınlar, konuşsunlar. Onların örgütlenme
zeminlerini başka güçlere bırakmasınlar. Yine
Kürtler adına, alakası olmayan Okçuoğlu gibi
isimleri kullanarak, gazetelerde, tv'lerde
konuşturarak bu birliği bozmaya çalışıyorlar.
Kürtlerin siyasal tavrını parçalamaya
çalışıyorlar. İşte 2003 2004'lerde de PKK'yi
ikiye böldüler. O ve benzerleri. Dediğim gibi
bunların finanse edildiği sonradan ortaya çıktı.
İşte Kürt federe bölgesindeki güçlere de bu
finansal yardımlar 1970'lerden beri yapılıyor.
Hatta oradaki peşmergeler ve komutanların
maaşları 1970'lerden beri devlet tarafından
veriliyormuş. Kürtler içindeki islami duyguları
kullanarak, AKP'ye taban yaratılmaya
çalışılıyor. Yine imamları kendi yanlarına
çekmek istiyorlar. İmamlar da kendi üzerlerinde
oynanan bu tehlikeli oyunların farkında
olmalılar, kendilerini korumalılar.
Hakkari'de bir imam öldürülmüş. Evet, bunu
PKK'nin üzerine yıkmaya çalışıyorlar. Bu tür
oyunlara karşı uyanık olunmalıdır. BDP sadece
boykotla yetinmemeli, bu tür oyunları teşhir
etmek için de mücadele etmelidir, bunlar teşhir
edilmelidir.
Bursa'da mevsimlik işçiler ahırlarda
yaşatılıyormuş. Yerleşim yerlerinin dışında
yaşıyorlar ve sırf Kürt oldukları için
minübüslere alınmıyormuş. BDP bu sorunlara el
atmalıdır, gidip yerinde incelemelidir.
Halkımızın yaşadığı bu sıkıntılara duyarlı
olmalı ve onlara sahip çıkmalıdır. Öyle sadece
boykotla yetinmemeli, Kürtlerin tüm sorunlarıyla
ilgilenmeli, örgütlemeli, birbirinden haberdar
olmalıdır. Bunu yapmazlarsa ağır eleştireceğim.
İki haftadan sonra yeni bir dönem başlıyor.
Boykottan da öteye devletle ilişkilerini tamamen
kesebilirler, devletten bir beklentileri
olmayacak. Bir dönemin kapanışı bir dönemin
başlayışı sürecini yaşıyoruz. Bu günler
tarihidir. Bu son iki hafta önemlidir.
Gelişmeler olursa sorumluluk almaya hazırım. Bu
son iki haftadaki gelişmeler bir sürecin bitişi
yeni bir sürecin başlangıcı olabilir. Bu konuda
bütün tarafları üzerlerine düşen sorumluluğu
gerçekleştirmeye çağırıyorum. Devlet de Hükümet
de Başbakan da kendi sorumluluklarını yerine
getirmek zorundadır. Son olarak tekrar ediyorum.
Cumhurbaşkanı “insiyatifimi kullanacam” diyor.
Cumhurbaşkanı'na buradan sesleniyorum.
İnsiyatifini kullansın. Sorumluluk alabilir,
devreye girebilir.
Dilek Kurt'a selamlarımı söylüyorum. Sağlığına
dikkat etsin, sağlığı önemli ama kendini aşsın.
Kırıklar ve Bolu cezaevindeki arkadaşlara özel
selamlarımı iletiyorum. Tüm cezaevindeki
arkadaşlara, Dersim, Hatay, Kars’taki
halkımıza selamlarımı iletiyorum.
Bütün dostlara ve herkese selamlar.
İyi günler.
1 Eylül 2010
|