Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


Çözümün Gelişmemesi Durumunda Kürdistan'da İkili İktidar Durumu Ortaya Çıkar
 

           

Samandağ oraları iyi bilirim, oradan arkadaşlarım vardı, iyi insanlardı. Samandağ'lı iki kız arkadaşımız vardı, cesur insanlardı. Biri kaybettirildi, diğeri Hakkari'de intihar saldırısı yaptı. Bu iki arkadaş da araştırılmalı, isimleri öğrenilip, böyle büyük fotoğrafları asılıp, anmaları yapılmalı. Dediğim gibi biri kaybettirildi, bu arkadaşı alıp getirdiler, nasıl yaptılar, ne yaptılar, bilmiyorum, bir daha haber alamadım bu arkadaştan. Diğeri ise herhalde benim yakalanmam sürecinde Hakkari-Yüksekova'da intihar eylemi yapıyor. Tabi bu iki arkadaşın anıları çok önemlidir, akıbetleri araştırılıp, kimlikleri tespit edilsin. İsimleri, fotoğrafları ortaya çıkarılarak görkemli anmaları yapılmalıdır. Bu vesileyle bu iki arkadaşı anıyorum.

Sağlık durumumda bilinen şeyler devam ediyor, değişen bir şey yok, aynı. Yukarıdan yüksek olan pencereden gelen hava akımı aşağıya doğru basınç uyguluyor, nefessiz bırakıyor, baskı var, boğuyor. Nefes almakta zorlanıyorum ancak dayanıyoruz. Ne kadar dayanabilirim bilmiyorum. Bu nefessizlik durumundan öteye, üzerime yüklenen siyasi sorumluluk, baskı beni daha çok zorluyor. İki taraf da hem PKK hem devlet burada  bana yükleniyor. Ben iki hafta daha bu sorumluluğu taşıyabilirim, tabi gelişmelere bağlı, gelişme olursa rolümü oynarım ama Erdoğan'ın son dönemdeki çıkışlarına baktığımda hayrete düşüyorum,  Kılıçdaroğlu'ndan bile geri konuşuyor. Bir taraftan görüşüyorlar diğer taraftan niye böyle yapıyorlar, milliyetçi söylemler geliştiriyorlar, milliyetçiliği körüklüyorlar?

Tamam milliyetçi oyları hedeflediğinden yapıyor da böyle yapmamaları gerekiyor, bu yaklaşım kaybettiriyor. Böyle kısa vadeli hesaplarla sorunu nasıl çözecek! Bu son konulara ilişkin açıklamalarına bakıyorum, oldukça hayrete düşüyorum. Böyle ucuz yaklaşımlarla çözüm gelişmez, milliyetçi söylemlerle olmaz.

Ha öyle diyor, evet, tabi AKP Kürt sorunun çözümü için hiçbir adım atmayacak. Neyse bu konulara değineceğim. Sadece benimsemek ve destek yetmez, boykot daha aktifleştirilmeli ve derinleştirilmelidir. Operasyonların devam ettiğini söylüyorlar. Ağustos’ta 26 gerilla 29 askerin hayatını kaybettiğini belirtiyorlar. Basına da yansıdı. Yeni genelkurmay başkanı Işık Koşaner göreve gelir gelmez hükümetten ilk isteğinin 17 Ekim'de bitecek olan sınır ötesi operasyon izninin süresinin uzatılması olduğu belirtiliyor. Ha bir de  tehlike olarak görüyor PKK'nin siyasallaşmasını! Niye bunu tehlike olarak görüyorlar!

DTK eşbaşkanları Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk 5 Eylül’de mi  Irak'a gidecekler. Avrupa'da bir şey var mı?

Ekonomist Mustafa Sönmez yazılarını takip ediyorum. Cumhuriyet gazetesi yazarı herhalde. Demokratik özerklik tartışılırken yüzde 40 oranında olan batıdaki Kürtlerin de hesaba katılması gerektiğini  belirtiyor. Biz zaten hesaba katıyoruz. Anlamıyorlar, Demokratik özerkliği anlamıyorlar.

Biz zaten Türkiye'nin Batısındaki Kürtleri düşünüyoruz, onları da hesaba katıyoruz. Tabi bu demokratik özerklik tartışmaları yanlış tartışılıyor. Çok yanlış boyutlarda ele alınıyor. Bizim ortaya koyduğumuz demokratik özerklik projesi etnisiteye ve coğrafi sınırlara dayanmıyor. Bizim demokratik özerklik anlayışımızda tek etnisite anlayışı, tek coğrafya anlayışı yok. Bu konulara Özgürlük Sosyolojisi adlı savunmamda oldukça ayrıntılı olarak değinmiştim. Buradan faydalanılabilir. Alıp okunabilir, incelenebilir. Bizim anlayışımız Kürtlük anlayışı değildir, bizde tek başına Kürtlük anlayışı yoktur. Bu anlayışla hareket etmiyoruz. Bizim ortaya koyduğumuz demokratik özerklik modeli tek başına Kürtlüğe, Türklüğe, Araplığa dayanmıyor. Demokrasiye dayanıyor. Örneğin Hatay'da Adana'da da bir demokratik özerklik kurulabilir. Orada Araplar kendilerini ağırlıklı ifade ederler. Bizim demokratik özerklik anlayışımız tek bir inanca da dayanmıyor. Halklara dayanıyor hatta tek başına halklar diye ifade etmem de eksik kalır, değişik toplumsal tabakalara, toplumsal sınıflara, toplumsal kesimlere dayanır.  Bahsettiğimiz demokratik özerklik sadece Kürdistan'a ilişkin değil, Ege, Karadeniz, Orta Anadolu'ya da ilişkindir. Burada önemli olan kapitalist moderniteyle ortaya çıkan ulus-devlet anlayışının sorgulanması ve aşılmasıdır. Tartışmalar bunun üzerinden gelişmelidir. Biz kapitalist moderniteyle ortaya çıkan dört yüz yıllık ulus-devlet deneyimini sorguluyoruz. Ulus-devlet modelinin halklara, toplumsal sınıflara, toplumsal tabakalara, toplumsal kesimlere dar geldiğini, yetmediğini görmek zorundayız. Nitekim Avrupa bile bu konuları tartışmaya ve aşmaya başladı. Ulus-devlet merkezli kapitalist anlayış aşılmak zorundadır. Sosyolog Weber'in benim de katıldığım “Demir Kafes Teorisi” var. Bu teoriye göre ulus-devlet, toplumu boynundan demir kafese alıyor ve kendine tutsak ediyor. Toplum bu demir kafesin içinde esir ediliyor. Ulus-devletin toplum üzerindeki tahribatı bu teoriyle izah edilebilir. Ulus-devletin kurduğu bu kafes topluma dar geliyor.  Bizim de yapmaya çalıştığımız ulus-devletin bu tahribatlarını gidermektir.

Türkiye'de de mevcut ulus-devlet anlayışı sorunları çözmekten ziyade sorunun kaynağını teşkil etmektedir. Bu sistem Ortadoğu ve Türkiye toplum gerçekliğine aykırıdır, aşılmak zorundadır. Türkiye mevcut haliyle hiçbir kesime cevap olamamaktadır, tatmin edememektedir. Türkiye'de varolan bu ulus-devlet anlayışı, her taraftan yontulmaya başlanmıştır. Böyle bir süreç başladı Türkiye'de. Her kesim bir köşeden bu ulus-devleti yontmaya çalışıyor. Burada biz Kürtlere düşen görev belki de bu konularda öncülük etmektir. Biz demokratik özerklik projesini kendimizle sınırlandırmıyoruz. Salt Kürtlük etnisitesine dayandırmıyoruz. Kürtler bugün bunun öncülüğünü yapabilir ancak bu demokratik özerklik anlayışı bütün Türkiye'yi kapsayan bir projedir. Burada görülmesi gereken ulus-devlet anlayışıyla Türkiye'nin yönetilemeyeceğidir. Demokratik özerklik, ulus-devlet karşısında en doğru, uygulanabilir bir seçenektir. Sadece Kürtler için değil her yerde, Türkiye'de, Ortadoğu'da uygulanabilir bir seçenektir. Burada demokratik özerklik yönetiminde önemli olan toplumun yönetim iradesidir. Toplum devletin belli yetkilerini ele geçirip kendi yönetim anlayışını geliştirir. Devletin elinde kalan yetkiler sınırlı bazı yetkiler olacaktır. Toplum, merkezi devleti sınırlayarak kendi yetkileriyle kendini yönetecektir.  Önemli olan devletin sınırlandırılmasıdır. Ben buna merkezin yetkilerini topluma devretmek diyorum. Burada sadece halk da demiyorum, toplum diyorum.

Bahsettiğim gibi Kürtler sadece Türkiye'de bunun öncülüğünü yapıyorlar. Bu proje Türkiye ile de sınırlı değildir. Irak için de Ortadoğu için de geçerlidir. Burada da uygulanır, gelişir. Bu gelişmeler birbirlerini besler, birbirlerinden haberdar bir şekilde gelişir. Ben ulus-devleti hemen ortadan kaldıracağız demiyorum fakat ulus-devleti olduğu gibi de kabul edemeyiz. Ulus-devlet belki hemen aşılamaz, bunun farkındayız ancak ulus-devletle yetinmeyeceğiz. Ulus-devleti idare etmeye de niyetimiz yok.

Türkiye'de de yaratılmaya çalışılan tek ulus inşaasıdır. Cumhuriyet tarihinde yaratılmak istenen ulus kimliği Türklük kimliğidir. Hatta ben buna daha önce “Türk olmayan Türkçü ideoloji” demiştim, böyle tanımlamıştım. Burada yanlış anlaşılmasın daha önce de söylemiştim Yahudi düşmanlığı, anti-semitislik yapmıyorum ancak tarihsel bir gerçeklik olarak “Türk olmayan Türkçü ideoloji”de Yahudilerin rol aldığını söylemek zorundayım. Ben daha önceleri buna “Anadolu Siyonizmi” de demiştim. Yahudiler bu Türkçü ideolojiyi geliştirerek Türkiye'de ulus-devleti inşa ettiler. Türkiye'deki ulus-devletin temelinde bu ideoloji vardır.

Bu faşist-Türkçü anlayış biliyorsunuz ittihat terakki'de de ifadesini bulur. Bir ulus inşa etme adına bütün farklı dil ve kültürler, kimlikler ve inançlar tek tipleştirilmeye çalışılmıştır. Bu ittihat terakki faşizmi Hitler faşizmine bile fikir babalığı yapmış, Hitler faşizmini cesaretlendirmiştir. Biz demokratik özerklik derken bu tarihsel haksızlığa vurgu yapıyoruz. “Cumhuriyetin kuruluşunda varsınız ama içinde yoksunuz” haksızlığıdır bu. Herhalde KCK de bu ateşkes sürecinden sonra demokratik özerkliği ilan edecek. Açıklamalarından bu sonucu çıkardım. İlan edilecek demokratik özerklik Türkiye'nin cumhuriyet tarihine de bir eleştiri sunmalıdır. Hatta kendilerine benim adıma şu da iletilebilir; Demokratik özerklik ilanı 1919-1922'nin güncellenmesi olmalıdır. Biliyorsunuz o yıllarda Mustafa Kemal, Erzurum'daki Kongre'ye delegeliği düşen Bitlis delegesinin yerine Mustafa Kemal, Bitlis delegesi olarak yani Kürt delegesi olarak Erzurum Kongresi'ne katılıyor. İşte biz bu tarihin güncellenmesini istiyoruz. Niye güncellenmesi gerektiğini söylüyorum, bu yıllar arasında demokratik özerkliğin tarihsel kökleri var. Bir de 1925'teki kırılmanın-provokasyonun-komplonun, ilişkilerdeki bozulmanın iyi anlaşılması gerekir.

Demokratik özerklikle birlikte Kürtler ulus olma hakkını, tarihsel haklarını, diğer kimlikler de kendi demokratik haklarını, azınlık haklarını elde ederler. Kürtler sosyal, siyasal, kültürel konumları gereği demokratik özerkliğe en yatkın toplumsal kesimdir. Kürtler bu özelliğiyle demokratik özerkliğin ve Türkiye demokrasisinin öncülüğünü yapabilirler. Kürtlerin demokratik özerkliği, kademe kademe Türkiye'nin her tarafına yayılır. Sadece Kürtlere ait bir proje değil. Aslında Başbuğ'un korktuğu, tehlike olarak gördüğü husus budur! Aydınlara, yazar çevrelerine de gidip bu şekilde anlatılabilir. Demokratik özerkliğe nasıl yaklaştığımız belirtilmeli. Tekrar etmeyeceğim, bu konular önemli konular, anlaşıldı herhalde. Bu şekilde aktarılabilir.

Şimdi diğer bir konuya değinmek istiyorum. Önümüzdeki bu son iki hafta oldukça önemli. 15-20 Eylül'de birçok şey netleşir. Referandum sonrası 12-20 Eylül arası bazı şeyler daha çok netleşir. Ben de halkımıza bu tarihe kadar bekleyin diyeceğim. Eğer bu tarihe kadar bir gelişme olmazsa ben sorumluluk almayacağım. Ve KCK alacağı kararlara göre kendi sorumluluğunu üstlenmelidir. Eğer belirli adımlar Hükümet tarafından atılırsa o zaman rolümü oynamaya çalışacağım.

Bu süreci biraz da ilk buraya getirildiğim dönemdeki gelişmelere benzetiyorum. Buraya ilk getirildiğim dönemler bir heyet, bir süre benimle diyaloga geçti, bir süre görüştüler ardından görüşmeler aniden kesildi. Ve bir daha uzun süre görüşme olmadı, buna bir anlam veremedim. Hükümetin son açıklamalarına bakılırsa da böyle bir durum olabilir. Ve bunların ardından topyekün bir saldırı olabilir, bunlar ihtimal dahilinde olabilecek şeylerdir. Son genelkurmay başkanının 17 Ekim süresinin uzatılmasını istemesi de bunun işareti olabilir. Eğer görüşmeler aniden kesilir ve kapsamlı bir yönelim olursa benim burada yapabilecek bir şeyim kalmaz. Görüşmeler devam ederse ben burada aklımı, mantığımı kullanarak rol alabilirim. Kamuoyuyla da yaptığım bu görüşmeleri açıkça paylaşırım, bütün gelişmelerden de kamuoyunu bilgilendiririm.

Bütün bunların yanında siyasi partilerin polemiklerine, ağız dalaşlarına baktığımda oldukça ucuz, dar, çıkarcı yaklaşımlar görüyorum. Türkiye'deki bu partiler devleti içinden çürütmüşler, yozlaştırmışlardır. Belki devlet değiller ancak devlete zararları büyüktür. Burada ilan ediyorum, bu partiler devletin içini oymuşlar, devletin devletliği de kalmamış. Ben bunlara “politik parti oligarşisi” diyorum. Türkiye'deki bu siyasi partiler ülkeyi bir kaosa sürüklüyorlar. İktidar olamazsa bile oligarşik egemenlikleri her zaman mevcuttur. Bu siyasi parti oligarşisi gerçeğini iyi görmek gerekir. AKP de bu oligarşinin bir parçası durumundadır. AKP öyle dile getirildiği gibi, söylendiği gibi çetelerin, statükoculuğun üzerine gitmiyor. Ergenekon deniyor öyle basında işlendiği gibi Ergenekon tehlike de değil, tehlike olmaktan çıktı. Böyle bir tehlike de yok. Tam tersi AKP, Ergenekon gibi oluşumlarla pazarlık yaparak, tavizler koparıp, tavizler vererek kendi varlığını sürdürüyor. Teslim olmuşlardır. Varlığını bu teslimiyete dayandırarak sorunların köklü çözümünü gerçekleştirme şansını yitiriyor.  Erdoğan'ın kullandığı dile bakıyorsunuz, çok ucuz. Ancak Kürt sorunun çözümü için Sayın Başbakan'ın, Sayın Cumhurbaşkanı'nın daha aktif rol almaları gerekiyor.

Bütün bu gelişmeler gösteriyor ki AKP, diktatörlüğe doğru gidiyor. Türkiye'de ittihat terakkiden bu yana yüz yıllık bir çete kültürü var. İktidarda olmasalar da iktidar adına cinayetler, katliamlar işliyorlar. Ben bunlara “örtülü-gizli soykırım çeteleri” diyorum.İttihat terakkiden bugüne kadar gelen gelenek “örtülü-gizli soykırım rejimi”dir. Gelirken de emin olmak için tekrar bir göz attım. Enver Paşa'nın amcası  Halil Paşa anlatır; “İttihat Terakki adı geçmesin, ittihat terakki adına olmasın diye biz yöntem olarak şunu geliştirmiştik” der, “Yunanlı askerlerin kılığına girip cinayetler işlerdik. Bu cinayetleri Yunanlılara mal ederek, Yunanlılar adına işlenmiş gibi gösterirdik, üzerlerine Yunan isimleri yazılı mektuplar bırakırdık” demektedir.  Günümüzde de bu tür örtülü-gizli cinayetler işlenmektedir. Siirt-Pervari'deki tecavüzler, Şırnak'taki tecavüzler, yine hatırlarmısınız Maraş'ta dört kızkardeşin el ele tutuşarak suya atladığı -bu intihar olarak basına yansıtılmıştı ancak intihar değil- söylenen olay, yine bu son Konya-Kulu'daki dört kardeşin ölümü, bu aile Kürttü değil mi? Korktuğum başımıza geliyor. Dört çocuğun oyun amacıyla oraya girdiği çok inandırıcı gelmiyor.

Bu tür olaylarla ne amaçlanabilir? Birincisi Batıdaki Kürtleri korkutmak ve göçertmek olabilir. İkincisi Örtülü soykırım çetelerinin faşist, tekçi Türkçü zihniyetinden kaynaklı olabilir. Bu katiamları KCK de BDP de anlayamıyor, anlamaya da çalışmıyor. Bu konular üzerinde kafa yorulmalıdır. İşte bütün bu olayların hepsi planlı, programlı bir soykırımdır, cinayetlerdir. Devletin direkt içinde olmasalar bile Türkiye toplumunda yaratılan Kürtlere karşı “soykırım çeteleri” nin işidir. Bu olayların çok yönlü araştırılarak ortaya çıkarılması gerekir. Bu olaylar öyle kendiliğinden gelişen olaylar değildir. Cumhuriyet tarihinde bu tarz cinayetler, soykırım uygulamaları sadece Kürtlere karşı uygulanmadı. İşte Maraş'ta, Sivas'ta -insanlar yakıldı-, Çorum katliamları, 1938'de yaşanan Dersim katliamı -biliyorsunuz Dersim'de çocukların çok vahşice öldürüldükleri anlatılır-, bütün bunlar birer örnektir. Yine Ermenilere yapılan katliamlar, uygulamalar ortadadır. Son olarak Hrant Dink kalmıştı, onu da katlettiler. Hrant Dink, ayakta kalan son Ermeni'ydi. Türkiye'de yaşayan diğer Ermeniler zaten silik ve korkularıyla yaşıyorlar. Hrant Dink tek Ermeni'ydi. Bu özelliğinden dolayı hedef alındı, katledildi. Bu da son Ermeni katliamıdır. Sonra ne oldu? Hrant Dink'in katili Ogün Samast emniyette polis tarafından omuzlara alındı, kahraman ilan edildi! Yine Malatya'da Zirve Yayınevi'ne yapılan baskın, vahşice boğaz kesme, işte rahip Santori cinayeti bunların hepsi “Türklük” adına yapılan soykırım uygulamalarıdır. Bu çeteler, tarihten bugüne örgütlüdürler ve her dönem Türkiye'yi esir aldılar ya da almaya çalıştılar. İşte “Hizb-i kontra”, Türk İntikam Tugayı, TİT deniyordu. İşte Akın Birdal'in vurulması vardı, görüyorsunuz kendi ölümlerini bile anlamıyorlar. AKP'nin bugün temsil ettiği birinci kimlik “Türklük” ikincisi ise “İslam”, “Türk-İslam”dır. AKP bugün bu iki kimliği yani Türk-İslam kimliğini temsil etmektedir. AKP ile bu çeteler arasındaki savaş da bir iktidar savaşıdır. Yoksa sanıldığı gibi statükoya karşı, yeni, değişimci bir mücadele değildir. Bu bir iktidar savaşıdır, ben buna “çeteler savaşı” diyorum hatta bu tanım da karşılamaz, “iki hegemonik gücün savaşı” diyorum. AKP bu hegemonik savaşı kazanırsa iktidarını sağlamlaştırır, diktatörlüğünü ilan edecektir. Bu hegemonik savaşı kaybederse işte bahsedilen Yüce Divan yolu gözükür, yargılanır. AKP de bütün bunların bilincindedir. AKP diktatörlüğe doğru gidiyor. Bu konuda nettim. Bütün gelişmeler bunu gösteriyor.

Kürtler kendilerine yıllardır uygulanan bu soykırım rejimini iyi görmelidir. İşte son olarak Konya'daki dört kardeşin ölümü dikkat çekicidir. BDP bu tür olayların peşini bırakmamalı, bu olayları aydınlatmaya çalışmalıdır. Toplumun her tarafında, her yerinde ağ ağ örgütlenmelidir, hakim olmalıdır, böylesi olaylar olduğunda hemen müdahale etmelidir. Hukukçular bu tür olayların peşini bırakmamalıdır. Bu tür olaylar böyle kolay açıklanamaz! Bunların hepsi planlı, belli güçler tarafından organize edilen cinayetlerdir. Örneğin Şırnak'taki yatılı bölge okulundaki tecavüzler, bunlar tek başına yatılı bölge okulu gerçekliğiyle açıklanamaz. Bu tür olaylarda çok değişik etmenler, etkenler de vardır, cinsel sapıklık, sadistlik, vahşilik gibi nedenler de var. Hukukçular  da bu tür olayların üzerine gitmeli. Örneğin akıllı, çalışkan bir avukat tek başına bu olaylardan sadece birinin üzerine gidip, aydınlatsa, açığa çıkartsa İtalya'daki temiz eller operasyonu gibi diğer bütün kirli işlerin hepsi çorap söküğü gibi aydınlatılır. Ama bakıyorsunuz doğru düzgün bir ilgilenme bile yok. Bu da örgütlülüğünüzün zayıf olmasıyla alakalıdır. Toplumun içinde ağ gibi örgütlenirseniz bütün bu olayları hemen aydınlatabilir ve halkımıza sahip çıkabilirsiniz.  

Şu hususu da belirtmek istiyorum. Bu son iki hafta çok önemli. İki hafta daha bekleyeceğim. Buradaki çabalarım; yasal, anayasal bir zemin yaratıp bu zeminde sorunun çözülmesi yönündedir. Tercih ettiğim yol, yasal-anayasal yoldur. Önümüzdeki günlerde olumlu gelişmeler olmazsa benim burada yapabileceğim bir şey kalmayacak. Eğer bazı gelişmeler olursa ben de rolümü oynamaya çalışırım. Süreç tıkanırsa o zaman devlet de KCK de kendi yaptıklarının sorumluluğunu almak zorundadırlar. AKP'nin önünde tarihi fırsatlar var, bunları değerlendirebilir. KCK de bundan sonra attığı adımların sorumluluğunu almalıdır. Çözümün gelişmemesi durumunda Kürdistan'da ikili iktidar durumu ortaya çıkar. Bir taraftan KCK iktidarı diğer taraftan devlet iktidarı olur, bu şekliyle yürür. İşte Kosova, Kuzey Kıbrıs gibi bağımsızlığını ilan eder, devletle ilişkilerini de tümden keser ve bir beklenti içine girmez. Gelişmeler gösteriyor ki yeni bir çatışma süreci ihtimal dahilindedir. KCK de bundan sonra bir savaş kararı alırsa bu “devrimci bir savaş” olmalıdır. Devrimci savaşın kendine göre yöntemi, tarzı, sanatı olur. Devrimci savaşın yöntemi, tarzı, sanatı farklıdır. Savaşı yürüteceksen öyle eskisi gibi gidip bir-iki polis öldürüp kaçmakla, karakola doçkayla birkaç el ateş etmekle olmaz. Bu yöntem devrimci savaş yöntemi değildir. Devrimci savaş denilen şey, örneğin Hakkari'de, Diyarbakır'da binlerce, onbinlerce insanı yanına alıp, ayağa kaldırmak, onlarla birlikte çatışmak, savaşmaktır.  Bir ağ gibi her yerde örgütlenip, her yere hakim olmaktır. Savaşı da bu örgütlü hakimiyet üzerinden yürütmektir. Geçmişteki gibi kontra, jitemvari eylemlere bulaşılmamalıdır. Böyle yapabileceklerse, her yere hakim olup, bu jitemvari, kontravari tehlikelerin önüne geçebileceklerse savaşsınlar, savaş kararı alsınlar. Ben yine buradan belirtiyorum, böylesi bir durumda da sorumluluk kendilerinindir. Ben böyle yapın demiyorum. Benim geliştirmek istediğim tarz, yasal-anayasal düzlemde sorunu çözmektir. Yine diyorum, KCK kendine güveniyorsa “ben devrimci savaş yapacağım” diyorsa bundan sonra Batman’daki gibi kendisini zora sokan eylemlerden kaçınmalıdır. Bütün yaptığı eylemlerin hesabını verebilecek durumda olmalıdır. Batman'daki Salih Özdemirler gibi sonuçlar yaratan eylemler ve halkı zor duruma sokacak eylemlerden kaçınmalıdır. Ben geçmişte de bahsettim, bizim gerillacılık, savaş anlayışımızı kendi içimizden çıkan çeteler yıprattı. Hiç unutmam bu Hogir'in de içinde olduğu grubu kendi ellerimle eğittim, Qamışlo'dan sınıra kadar getirdik, hatta sınırdan içeri de geçirdik, uğurladık. Kendi ellerimle eğittiğim, gönderdiğim bu grup, hemen ertesi gün -Mardin'in Pınarcık Köyü olmalıydı galiba- bu köyde çoluk çocuk demeden onlarca kişiyi katlettiler. Bundan dolayı bana da “bebek katili” dediler!

Evet bir gün sonra oldu, çok ilginçti hemen ertesi gün oldu. Şimdi ben bu olaya nasıl hakim olabilirdim, nasıl engelleyebilirdim ki? Ben doğru-devrimci savaş tarzında eğitip gönderiyorum ama benden ayrılır ayrılmaz hemen bir gün sonra benim adımı da kullanarak katliam yapıyorlar! Sonrasında buna benzer birçok olay yaşandı. Bir köydeki korucuları cezalandıracağım diye köyde çoluk çocuk herkes öldürülüyordu! İçimizde türeyen çeteler yapıyordu bunları. Hogir, Kör Cemal, Şahin Baliç, Şemdin Sakık... Bunlardan daha önce bahsetmiştim. Bunların Jitemle kol kola bu tarz kontravari eylemleri yaptıkları daha sonra açığa çıktı. Bazıları da iktidar hırsıyla yaptı. PKK Ana Karargahı olarak bunlara hakim olamıyorduk. Biz böylesi eylem emirleri vermiyorduk, bize rağmen böylesi eylemler yapıldı ve savaş yozlaştı. Bir de içimize sızmalar vardı, bu unsurlar da bu tarz katliamları yapıyorlardı. Sonrasında ne oldu? Bu tarz jitemvari, kontravari eylemler bizi çok yıprattı. Bahsettiğim gibi böylesi eylemleri de benim adıma yaptılar! Bundan sonra böyle olmamalıdır. Tarihten bir örnek verecek olursam, Şeyh Sait daha Diyarbakır'a girmeden Diyarbakır şehir merkezinde bugünkü jitemvari tarzda hırsızlık ve talan yaparak onlara mallettiler. Şimdiki KCK'ye şunu söylüyorum. Kendi içindeki sızmaları engelleyebileceklerse, jitemvari kontra oluşumları önleyebileceklerse, savaşı ele alsın. Üzerinde hiçbir şaibe bırakmamalıdır. Salih Özdemirlerin olayları gibi olaylar yaşanmamalıdır. Batman'daki bu olayda iki yönden araştırılmalıdır. Birincisi şudur. Evet eylemi PKK yapmış olabilir, eylemi yapanlar da iyiniyetli olabilirler, ancak içlerinde sızma olabilir ya da yönlendirilmiş olabilirler. İkinci araştırılması gereken husus ise Salih Özdemirleri akşam vakti öyle apar topar eylem yerine gönderten etkenler, sebepler açığa çıkarılmalıdır. Akşam vakti öyle apar topar onları oraya kim gönderdi? Ne oldu da hemen eylem yerine koştular. Bunlar araştırılmalı, açığa kavuşturulmalıdır.

Çözümün gelişmemesi durumunda Kürdistan'da ikili iktidar durumu ortaya çıkar. Bir taraftan KCK iktidarı diğer taraftan devlet iktidarı olur, bu şekliyle yürür. İşte Kosova, Kuzey Kıbrıs gibi bağımsızlığını ilan eder, devletle ilişkilerini de tümden keser ve bir beklenti içine girmez. Demokratik özerklikte devlet karşıtlığı yoktur. Kürtler güvenliğinden spora kadar tüm alanlarında devlete ihtiyaç duymadan kendi toplumsal örgütlülüklerini geliştirmeliler. Sosyal, ekonomik, kültürel örgütlenmelerini gerçekleştirmelidirler. Kendi iç güvenliklerini sağlamalılar. Bunun için devletin bunları kabul etmesini beklememelidirler. KCK devrimci savaşını geliştirirken BDP de siyasi savaşını geliştirmelidir. Burası yanlış anlaşılmasın, siyasal savaş derken, silahlı savaştan bahsetmiyorum, demokratik siyasi seferberlikten bahsediyorum. BDP bu seferberliği gerçekleştirmelidir. KCK’de BDP de bundan böyle kendi kararlarını kendileri vermeli ve bunun sorumluluğunu taşımalıdırlar.

Bu Roj TV hakkında açılan davaya ilişkin de şunu belirtebilirim. Afganistan'la ilgilidir. Afganistan'da Türkiye'nin askerine ihtiyaçları var. Rasmussen de oradan sorumlu. Bu gelişmeler onunla alakalıdır.  Avrupa'da demokratik zeminde yeni bir kanal arayışına girilebilir, bu zeminde çalışmalar yapılabilir.

Bulgar akademisyen Palavano, “Kürt Gerçeği ve Öcalan” adlı bir kitap yazmış. Kendisine selamlarımı iletiyorum. Ayrıca bütün aydınlara, köşe yazarlarına selamlarımı söylüyorum. Bu bahsettiğim hususlar da kendileriyle tartışılabilir. Ahmet Altan, Yasemin Çongar'la özellike görüşülmeli. Yasemin Çongar'ın yazdıklarını okudum. Doğru şeyler söylüyor ama yeterli değil. Yine gidip Hasan Cemal'lerle, Cengiz Çandar ve diğer aydınlarla görüşüp, belirttiğim hususlar kendilerine aktarılabilir. Onlara “ Ben hep barışı savundum, çatışmaların son bulması için uğraştım, elimden geleni yaptım ama bu çabalarıma karşı hiçbir olumlu cevap verilmedi. Ne zaman barışın sağlanması için adım attıysam bu hep provokasyonlarla engellendi.”  denilir.

AKP Kars Milletvekili Mahmut Esat Güvenle de görüşülebilir. Kendisine selamlarımı iletiyorum.

Evet, çok tarihi günlerden geçiyoruz. Kürtler Kararlarını kendileri vermelidirler, kendilerini bekleyen tehlikeleri görmek zorundadırlar.  Dörtyol, İnegöl benzeri olaylarla amaçlanan Kürtleri erken isyana teşvik edip, erkenden isyan ettirip, boğuntuya getirmektir. Dörtyol ve İnegöl'de üçyüz-dörtyüz kişinin öldürülmesi planlanmıştı. Biz de burada kendimize göre aldığımız bazı önlemlerle bunları engellemeye çalıştık. KCK ve BDP bunları anlayamıyor. Bunlarla Kürtlerin katliamı hesaplanıyor. Katliam dışında kalan Kürtleri de Güney'deki Federe devlete sürerek oraya hapsetme planları var. Kürtlere de bu şekilde Ermeniler gibi yapacaklar. Böylesi tehlikeler vardır.

Celaletin Can, Hüseyin Yıldırım, Kemal Burkay gibilerin Kürtler adına konuşturulduğunu, bunun yerine Kürtlerin asıl temsilcilerinin konuşturulması gerektiğini belirtiyormuş. Tabi, bunlar yanında Urfa'da birçok yerde boykotun kırılması için paralar dağıtılıyor. Urfa'da bunun için 8 trilyon para harcandığı söyleniyor.  Bazı kesimleri de kendilerine bağlayarak Kürtlerin boykot tavrını yumuşatmaya çalışıyorlar. İşte o esnaf-tüccarlar da açıklama yaptılar. Buradan onlara sesleniyorum, kendilerini kullandırtmasınlar, AKP'ye çok güvenmesinler. BDP, DTK da toplantılarında çağırsınlar, konuşsunlar. Onların örgütlenme zeminlerini başka güçlere bırakmasınlar. Yine Kürtler adına, alakası olmayan Okçuoğlu gibi isimleri kullanarak, gazetelerde, tv'lerde konuşturarak bu birliği bozmaya çalışıyorlar. Kürtlerin siyasal tavrını parçalamaya çalışıyorlar.  İşte 2003 2004'lerde de PKK'yi ikiye böldüler. O ve benzerleri. Dediğim gibi bunların finanse edildiği sonradan ortaya çıktı.

İşte Kürt federe bölgesindeki güçlere de bu finansal yardımlar 1970'lerden beri yapılıyor. Hatta oradaki peşmergeler ve komutanların maaşları 1970'lerden beri devlet tarafından veriliyormuş. Kürtler içindeki islami duyguları kullanarak, AKP'ye taban yaratılmaya çalışılıyor. Yine imamları kendi yanlarına çekmek istiyorlar. İmamlar da kendi üzerlerinde oynanan bu tehlikeli oyunların farkında olmalılar, kendilerini korumalılar.

Hakkari'de bir imam öldürülmüş. Evet, bunu PKK'nin üzerine yıkmaya çalışıyorlar. Bu tür oyunlara karşı uyanık olunmalıdır. BDP sadece boykotla yetinmemeli, bu tür oyunları teşhir etmek için de mücadele etmelidir, bunlar teşhir edilmelidir.

Bursa'da mevsimlik işçiler ahırlarda yaşatılıyormuş.  Yerleşim yerlerinin dışında yaşıyorlar ve sırf Kürt oldukları için minübüslere alınmıyormuş. BDP bu sorunlara el atmalıdır, gidip yerinde incelemelidir. Halkımızın yaşadığı bu sıkıntılara duyarlı olmalı ve onlara sahip çıkmalıdır. Öyle sadece boykotla yetinmemeli, Kürtlerin tüm sorunlarıyla ilgilenmeli, örgütlemeli, birbirinden haberdar olmalıdır.  Bunu yapmazlarsa ağır eleştireceğim.

İki haftadan sonra yeni bir dönem başlıyor. Boykottan da öteye devletle ilişkilerini tamamen kesebilirler, devletten bir beklentileri olmayacak. Bir dönemin kapanışı bir dönemin başlayışı sürecini yaşıyoruz. Bu günler tarihidir. Bu son iki hafta önemlidir. Gelişmeler olursa sorumluluk almaya hazırım. Bu son iki haftadaki gelişmeler bir sürecin bitişi yeni bir sürecin başlangıcı olabilir. Bu konuda bütün tarafları üzerlerine düşen sorumluluğu gerçekleştirmeye çağırıyorum. Devlet de Hükümet de Başbakan da kendi sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır. Son olarak tekrar ediyorum. Cumhurbaşkanı “insiyatifimi kullanacam” diyor. Cumhurbaşkanı'na buradan sesleniyorum. İnsiyatifini kullansın. Sorumluluk alabilir, devreye girebilir.

Dilek Kurt'a selamlarımı söylüyorum. Sağlığına dikkat etsin, sağlığı önemli ama kendini aşsın. Kırıklar ve Bolu cezaevindeki arkadaşlara  özel selamlarımı iletiyorum. Tüm cezaevindeki arkadaşlara, Dersim, Hatay, Kars’taki   halkımıza selamlarımı iletiyorum.

Bütün dostlara ve herkese  selamlar.

İyi günler. 

                                                                                                               1 Eylül  2010

 

     

  

 
   
   
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com