Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


 Toplumun Demokratik Örgütlenmesi, Demokratik Yönetimi İle İlgileniyoruz
 

Benim sağlığım toplumsal gerçekliğimizle bağlantılıdır. İşte görüyorsunuz Türkiye toplumu ne hale getirildi! Üniversite gençliğinin hali ortada, apolitikleştirildiler. Sol paramparça, bir araya gelemiyor. Sol'u bitirmek için MHP'yi kullandılar. CHP deseniz, bir şey çıkacağı yok, Mustafa Kemal'i bile hala anlayamıyorlar. Türkiye'de tek muhalif dinamik olarak Kürtler kalıyor ama onlar da gerekenleri yeterince, gerektiği gibi yerine getiremiyor, etkisiz kalıyor. İşte beni, sağlığımı asıl zorlayan bu durumdur. 12 yıldır burada bu tespitleri yapıyorum, kendimce çözüme yönelik öneriler geliştiriyorum ama bir türlü gerçek anlamda yol kat edemiyoruz. Fiziksel sorunlarım da var elbet, örneğin bu nefes alma konusundaki sorunlarım, bir türlü bitmiyor. Ama bunlarla bir şekilde başa çıkıyorum. Asıl olarak toplumsal sorunların çözümsüz kalması, toplumsal gerçeğin anlaşılmaması beni zorluyor.

Bu Hizbullah meselesini takip etmeye çalışıyorum, diğer arkadaşlarla da konuştuk. Bu durum beni çıldırttı. Bu nasıl olur, Diyarbakır'a nasıl yaparlar bunu! Diyarbakırlılar buna nasıl müsaade eder? Bu katilleri, canileri, vahşice cinayet işleyenleri -işte insanların cesetleri çuvallarda, yer altında çıkarılıyordu- bırakıyorlar ve halaylarla, kutlama havasında karşılanıyorlar! Neden kimse müdahale edip engellemedi, müdahale edilip engellenebilirlerdi. Bütün bunlar Diyarbakır'da oluyor. Diyarbakır onbinlerce evladını verdi. Orada gençlerimizi vahşice doğradılar. Anlamıyorum, Diyarbakır'da nasıl oluyor bunlar, Diyarbakır'da yüzde seksen oy alınıyor, nasıl oluyor? Diyarbakır halkı yurtseverdir, bilinçlidir ama demek ki örgütlenemiyorlar, onlara öncülük yapılamıyor! Diyarbakır'da herkes birbirini bilir, tanır, kimin nerede oturduğu bellidir. Bunların mutlaka bir adres listeleri vardır. Diyarbakır'da kimin nerede oturduğunu gösteren adresler elbette vardır, bunlar bulunabilir. Bunların yerini tespit etmek zor olmaz. Diyarbakırlılar bunları tek tek tespit edip, onbinlerce kişiyle gidip evlerini kuşatmalı, bu şekilde gereken tepki gösterilmeli, nefes aldırılmamalıdır. Bunu benim adıma mutlaka iletin, işleyin, bol bol işleyin.

Bunların bu şekilde bırakılması tesadüf değildir, bazı şeylerin hazırlığı yapılıyor olabilir. Bu adamlar sıradan suçlular değildir. Bu katilleri öyle sıradan suçlularmış gibi bırakamazlar. Eğer bizimkilerin içinden böyle benzer canice işler yapanlar varsa onları da bırakmasınlar. İşte o Konca Kuriş meselesi hafızalardadır, kadını ne şekilde öldürdükleri biliniyor. Sanırım farklı feminist düşünceleri de vardı. Aslında vahşice katledilen Konca Kuriş şahsında katledilen bütün kadınlardır.

Kadın meselesiyle ilgili çok yazdım, bu meseleye nasıl baktığımız biliniyor. Savunmalarımda da bu konuya önemli bir yer verdim. Kadın sorunu bütün sorunların temelidir, kadının özgürlük meselesinin halledilmesi genel olarak toplumsal özgürlük mücadelesinin çözüme kavuşturulması demektir. Kadın derken cinsiyetçi anlayışla söylemiyorum. Amerikalı bir yazarın geçenlerde bir kitabını okudum, kadın bir yazar, Amerikan feminist filozof Juliet .......  Bu yazarın yaptığı tespitlere ben de katılıyorum, objektif yazmış.

O biyolojik feminizm ve kültürel feminizm ayrımı yapıyor. Tabi işin siyasi boyutu da var. Kadının siyasal mücadelede yer alması çok önemli. Bu noktada kadın çalışması daha da önem kazanıyor. Özgürleşmiş kadın, tek başına değil, erkeği de katarak,  erkek egemen zihniyete ve iktidara karşı birlikte mücadele etmelidir. Binlerce yıldır devam eden bu tecavüz kültürüne artık son verilmelidir. Tecavüz kültürünü aşarak özgür kadını yaratmak gerekir. Yanlış anlaşılmasın, ben evliliğe de karşı değilim ama eşit olmayan, erkek egemen koşullardaki evlilikler birbirini bitirmeye götürüyor. Aslında bugünkü kadınlık ve erkeklik anlayışı verili bir anlayıştır.

Bildiğimiz kadın ve erkek cinsiyet kimlikleri sonradan oluşturulmuş, inşa edilmiş kimliklerdir. Kadın, oluşturulmuş bu kimliğe göre binlerce yıldır sömürülmektedir. Emeğinin karşılığını alamamaktadır. Örneğin bu Hizbullah vb. dini anlayışlar kadını kapatıyorlar, toplumdan izole ediyorlar, hadi türbanı bir tarafa bırakalım, bu çarşaf mı burka mı onun içine kapatıyorlar, tepeden tırnağa kapalı, yüzleri bile görünmüyor. Böyle özgürlük anlayışı mı olur? Kadının bu şekle sokulması özgürlükle açıklanabilir mi? Gerçek İslamiyette de böyle bir şey yok, bunların zihniyetinin İslamiyetle bir alakası da yok.

Geçen ilginç bir haber dikkatimi çekti. Mardin'in bir köyünde oluyormuş galiba. Mardin'in bir köyünde erkekler, Fas'tan kadınları gelin getiriyorlarmış kuma olarak. Bu kadınların bir kısmı birkaç dil biliyor, içinde öğretmen olanlar var. Birkaç eşi ve onbir-oniki çocuğu olanlara kuma olarak geliyorlar. İlginç bir durum.

Benim okuduğum haberde bu şekilde yetmiş-seksen evlilikten bahsediliyor. Fas Arapların etkisinde ama Yahudilerin de bir egemenliği var. Ve bütün bu olanlar, yaşananlar planlı olabilir. Bu şekilde kadınlar kullanılmış oluyor. Hem de Siyonizm bu şekilde Mardin'e de el atmış oluyor. Daha önce Urfa'da da aynı şekilde örneğin Harran eski belediye başkanı dört kadının üstüne yanılmıyorsam Ankara'dan bir kadını kuma alarak evleniyor. Daha sonra bu kadın AKP milletvekili oluyor. Bu, kadının nasıl kullanıldığının bir diğer göstergesidir. Yine Urfa'da İsrail'lilerin binlerce dönüm toprak aldıkları söyleniyor. İşte mayınlı arazilerin temizlenmesi işi de İsrail firmalarına verilmişti. Filistin'e de bu şekilde toprak satın alarak vb. şekilde yerleştiler, sonra devletlerini kurdular. Arap devletleri sesini çıkarmadı. Özellikle tekrar belirteyim, yanlış anlaşılmasın ben ant-i semitist değilim. Yahudilerin de bütün halklar gibi Ortadoğu'da barış içinde yaşama hakları var. Hatta gelip bölgede toprak alıp yaşayabilirler ama bunu açık açık yapmalılar, art niyetleri, gizli ajandaları olmamalıdır. Aynı şekilde Arap halkıyla da bir sorunumuz yok, birçok Arap dostumuz, arkadaşımız var, yanlış anlaşılmak istemiyorum, ben Şam'da yıllarca kaldım ama Arap devletleri, örneğin Suudi sermayesi İsrail'e destek oluyor, ses çıkarmıyorlar. 

Geçen öz savunmayla ilgili söylediklerim galiba yanlış aktarılmış. Bizim siyasetçileri de anlamıyorum onlar da yanlış ele alıyorlar, beceremiyorlar. Yerinde ve zamanında gerekli olanı yapamıyorlar, siyaset yapmayı bilmiyorlar.

Ahmet Altan ve Yasemin Çongar, Kürt siyasetçilerin sırf siyaset yapmış olmak için siyaset yaptıklarını aslında Kürt halkının ihtiyaçlarına karşılık gelecek şekilde siyaseti yürütemediklerini, Türkiye'nin farklı sorunlarını gündemleştiremediklerini, Kürt sorunun çözümünü sadece siyasi dayatmalar ve tartışmalarla gündeme getirmekle yetindiklerini oysa bunlarla eş zamanlı olarak ekonomik ve sosyal projeleri de gündeme getirmeleri gerektiğini son beş altı ayda Kürt siyasetçilerin dilinin agresif olduğunu, yapıcı olmadığını, bir tek benim  sizin farklı olduğumu belirtiyorlar.

Tabi ki farklıyım. Gerektiği gibi siyaset yürütemedikleri için ben burada o kadar zorlanıyorum. Siyaseti iyi yapamıyorlar. İşte bu katilleri, canileri serbest bıraktılar. Bunların ne yapacakları belli değil. Öte yandan 50 bin kişilik özel paralı ordu kuruluyor. Bunu kim için ne için kuruyorlar. “Terör” için kuruyoruz diyorlar, operasyon için diyorlar, operasyon başına para alacaklar deniliyor. Kime operasyon yapacaklar, “Terör” dedikleri Kürttür, Kürt halkıdır. Bunlar Kürt halkıyla savaşacaklar. Bunların hepsi bölgeye gönderilecekmiş! Şimdi böyle bir ordu neden kuruluyor? Bir yandan sorunun diyalogla çözümünü istiyoruz diyorlar öte yandan bu hazırlıklar yapılıyor, Hizbullahçılar bırakılıyor. Ben anlamıyorum, bizim siyasetçiler bunu görmüyorlar mı, niye sormuyorlar, bu ordu ne zaman kiminle savaşacak? demiyorlar. Bunlar halkımızla savaşacaklar. Bu durumda tabi ki Kürt halkı da özsavunmasını yapacaktır, meşru savunmasını yapacaktır.  Ondan sonra da özsavunma denince yanlış anlaşılıyor. Uluslararası hukukta, anayasada vardır, meşru savunma hakkı anayasal bir haktır. Ben neden ısrarla Konseyler kurulsun diyorum. Bu  DTK ne iş yapıyor? Aysel'e de çok kızacağım. Neden bunları görmüyorlar, sessiz kalıyorlar? Tehlikenin farkında değiller mi? Bunlar daha kendilerini bile koruyamıyorlar, işte Ahmet Türk bir orda bir burda saldırıya uğruyor, ne olduğunu anlamıyor. Meşru savunma işte bunu anlamak, kendini korumaktır. Bu Kongre ve Amed Konseyi toplansın, meşru savunmayı tartışsınlar. İşte Hizbullahçılar bırakılıyor, özel ordu kuruluyor, geçmişte cumhuriyetin başından bu yana yapılan katliamlar var, kültürel soykırım devam ediyor, ayrıca bölgedeki dini örgütlenmeler hızla sürüyor. On bin imam kadrosundan bahsediliyor, cemaatler var. Bütün bunları bir arada düşünmek gerekiyor. Kongre ve Amed halk konseyi toplanıp bütün bunları tartışmalı. Meşru savunma işte budur. Bu şekilde toplanıp tartışmak, tehlikenin farkında olmak, uyanık olmak gerekir. Gerektiğinde işte halkımız sokağa dökülüyor ama bu katiller böyle bırakılırken niye sessiz kalınıyor, mitingler, yürüyüşler yapılmıyor? Yapamayacaklarsa, beceremeyeceklerse bırakıp gitsinler. Herşeyi benden bekleniyor, herşeyi benim mi söylemem lazım, kendileri bunları düşünemiyorlar mı? Bir yandan devlet bir yandan örgüt herşeyi benden bekliyor, ben ise burada nefes bile alamıyorum! İşte benim sağlığımı asıl zorlayan budur. Daha önce de söyledim Kent Konseyinde Diyarbakır'ın bütün kesimleri gelip yerini alabilirler, orada her şeyi özgürce tartışabilirler. İşte bu Hizbullahçılarla da konuşulur, diyaloga geçilir, eğer eski tarzlarında devam etmeyeceklerse, özeleştirilerini yapmışlarsa, hatalarından ders çıkarmışlarsa, bundan sonra kendilerini legal olarak ifade edeceklerse onlar da çağrılır, hem Konsey'de hem Kongre'de kendilerini temsil edebilirler. Eğer eski tarzda devam edeceklerse o zaman meşru savunma, öz savunma devreye girer, onlara Diyarbakır'da yer verilmez, az önce söylediğim gibi Diyarbakır'da binlerce, onbinlerce halk, ayağa kalkmalı, bunlara izin vermemeli, hesap sormalı, gerekirse gidip bunların evlerini kuşatmalı, “katilleri burada istemiyoruz” demeliler. Yine o Sanayi odası Ensarioğlu onlar da Kongre ve Konsey'de yerlerini almalılar. Burada tartışmalara, kararlara katılmalılar. Sadece işte öyle devletten ihale ve para alıp oturmakla olmaz.

Demokratik özerkliğe ilişkin de bir iki şey belirtmek istiyorum, o da tam anlaşılmıyor. Ben ısrarla belirtiyorum. Bizim bu çözüm modelimiz devletçi bir çözüm modeli değildir, devlet hedeflemiyor. Bazı yazarlar ya anlamıyorlar ya da bilinçli şekilde çarpıtıyorlar. Bunlara gidilip iyi anlatılması gerekiyor. Galiba  iyi anlatılamıyor. Benim farklı bir bakış açım var. Ben toplumun ve devletin tarihini ayrı ayrı ele alıyorum. Bizim savunduğumuz sistem demokratik bir toplum modelidir, devlet modeli değildir, toplumun örgütlülüğüne dayanıyor. Toplum içinde hiyerarşi ve devlet ortaya çıktığından beri ona karşıt-parelel olarak sivil toplum örgütlülüğü de her zaman var olmuştur. Bu ikisi devlet-iktidarla sivil toplum bugüne kadar hep çatışarak gelmiştir. Ben devlet-iktidar karşıtı kesimlere zaman zaman politik ve ahlaki toplum da diyorum, demokratik toplum olarak da adlandırıyorum. Önerdiğimiz sistemi bazen demokratik özerklik bazen demokratik konfederalizm olarak da isimlendiriyorum. Öyle sanıldığı gibi federatif bir yapılanmayı da hedeflemez. Toplumun demokratik örgütlenmesi, demokratik yönetimi ile ilgileniyoruz. Bunları savunmalarımda geniş şekilde açımlamıştım.  Geldiğimiz 20. ve 21. Yüzyıl itibariyle bu iktidar ve devlet yapılanması ulus-devlet şeklinde olmuştur. Geçmişte toplumda iktidar ve devlet ortaya çıktıktan sonra bugüne dek değişik aşamalar katederek ulus-devlete kadar gelmiştir. Ama bütün bu aşamalar birbirleriyle bağlantılıdır. Ulus-devlet yapısını kazın altından ortaçağın teokratik devleti çıkar. Aynı şekilde onun da altında ilkçağların köleci devleti çıkar. Aslında bugünkü ulus-devlet sistemiyle geçmişteki devlet yapılanmaları arasında temelde bir fark yoktur. Yine her zamanki gibi egemen sınıf vardır, iktidar ve devlet vardır ve öbür tarafta da sömürülen halk yığınları, kesimleri vardır. Geçmişte köle, günümüzde ücretli köledir. Günümüzde birçok insan ücretli köle gibi çalışıyor hatta bir kısmı köleden de beter iş bile bulamıyor, işsiz. İşsizlik en kötü durumdur. Bu nedenle devletçi, iktidar odaklı yaklaşım çözüm önerimiz olamaz, bunlar çözüm değil sorun doğuran yapılardır. O yüzden bizim sistemimizde tarihin başından beri toplumun dinamik, direnen yapıları esastır. Demokratik toplumu güçlendirmeye çalışıyoruz amaç budur.

Fikret Bila, demokratik özerklik taslağında Kürt milliyetçiliğinin ve devletinin hedeflenmediği belirtiliyor,  ama aslında çerçevesi çizilen şeyin ilk aşama olarak federatif bir yapılanma olduğu ve bununla asıl amaçlananın Kürt milliyetçiliği ve ayrı bir Kürt devleti olduğunu yazmış. 

Hayır, anlamıyorlar. Kendilerine anlatılamıyor. Gidip anlatmak ve ikna etmek lazım. Ya da savunmalarımı okusunlar orada daha detaylı var. Bizim yaklaşımımız tamamen farklı olduğu için onlar bunu anlayamıyorlar, klasik yaklaşımlarının dışına çıkamadıkları için farklı bir model olabileceğini düşünemiyorlar. Bunlar çok geriden takip ediyorlar, paradigmamızı okumuyorlar, incelemiyorlar. Biz paradigmamızın değiştiğini, yeni bir ulus-devletin soruna çözüm olamayacağını yıllardır söylüyoruz.

Ertuğrul Özkök beni yakından takip ettiğini hatta benim  en iyi Türkiyeli kişi olduğumu düşündüğünü, bunu da Galatasaray'a duyduğum ilgi ve örneğin Antalya'da meydana gelen çevre kirliliğine kadar uzanan duyarlılığıma dayandırıyormuş. Ben de Ertuğrul'u takip ediyorum, biliyorum, yazılarını okuyorum. Onun eskiden bize olan yaklaşımını da çok iyi biliyorum. Hatta bu “bebek katili” iftira ve hakaretini de ilk defa o ve Hürriyet ortaya atmıştı. Ben şimdi de yazılarını okuyorum zaman zaman. Ondaki değişimin farkındayım. Kendisi de zaten yazıyor, “o zaman öyle düşünüyorduk ama bugün farklı düşünüyoruz” diyor, hata yaptıklarını kabul ediyor. Sanırım buraya gelip benimle görüşmeyi çok istiyor, cevaplamamı istediği bazı soruları da vardı. Kendisiyle  görüşülebilir, kendisine selamlarımı iletiyorum. Ben burada görüştüğüm devlet yetkililerine de bu durumu aktardım, onlar değerlendirecekler. Ertuğrul ve başka birkaç yazarın görüşme talebi olduğunu biliyorlar, Şubat ayında belki gerçekleşebilir. Bu, devletin tavrına bağlıdır.

Baştada söylediğim gibi Türkiye'de Sol, MHP'nin ulusal-milliyetçiliği kullanılarak ezildi, marjinalleştirildi, bu hale getirildi. Bugün aynısını siyasi İslam kullanılarak Kürt hareketine yapmak istiyorlar. Bunu görmek ve uyanık olmak gerekir. Bu nettir. Bu Hizbullahçıların bırakılması, bu binlerce imam kadrosu, bölgedeki cemaatler, özel paralı ordu kurulması vb. çabalar hep zamanında Sol'u milliyetçilikle bitirdikleri gibi demokratik Kürt hareketini siyasal İslamla bitirmek için yapılan bilinçli politikalardır ve birbiriyle bağlantılıdır. Sormak gerekiyor bu Hizbullahçıların arkasındaki para nereden geliyor? Artık eskisi gibi klasik sömürge yöntemleri kullanılmıyor, küresel finans bütün dünyaya hükmediyor, dizayn ediyor. Sanırım İngilizlerin bir sözüydü, 1. Dünya Savaşı'ndan sonra söyleniyor; “artık sömürmek için ülkeleri klasik yöntemlerle, askeriyeyle top tüfekle işgal etmeye gerek yok. Bunun başka yollarını bulmak gerekir” diyorlardı.

Bugün Küresel finansın yaptığı şey işte budur. Bu anlamda Türkiye, dünyanın en çok sömürülen ülkelerinden biridir. Bu uluslararası sermaye boşuna mı Türkiye'ye yatırım yapıyor? Sözümona Türkiye'de üretimin arttığı söyleniyor, bu gerçekçi değil. Üretilen malların ara ürünlerinin çoğu yurtdışından geliyor, Türkiye'de montajı yapılıyor ve tekrar yurtdışına gönderiliyor. Asıl büyük karı, uluslararası sermaye bu şekilde Türkiye'den çekiyor. Türkiye'deki çalışanlar karın tokluğuna çalıştırılıyorlar. İş bulamayan milyonlar da cabası. Yine bölgeye yapılan ve uluslararası sermayenin de destek verdiği HES'ler var. Hem cuzi bedellerle vatandaşın toprağını elinden alıyorlar hem de ekonomik olarak kendilerine bağlıyorlar, büyük ekonomik çıkarlar elde ediyorlar. Verimli topraklar baraj altında kalıyor, kullanılamıyor. Bu da o yörede tarımın yok olmasına, işsizliğe neden oluyor. Bu kadar büyük paralarla yapılan barajlar da onbeş yirmi yıl içinde toprakla doluyor, kullanılamaz hale geliyor. Asıl büyük tahribatı ise çevre katliamıdır.  Ilısu barajı, Dersim'de ve bölgedeki birçok yerde yapılmak istenen barajlar var. Doğa ve tarih yok ediliyor, vadiler yok ediliyor. Bizim Halfeti oralar da o verimli topraklar da sular altında kaldı. Güzelim Karadeniz kıyıları, doğası aynı şekilde yok ediliyor, sular altında bırakılıyor. Akdeniz kıyıları da turizm adı altında belli sermaye çevrelerine peşkeş çekiliyor, plaj falan kalmamış durumda. Mesela Antalya. Dünyanın değişik yerlerinde maddi durumları iyi olanlar burada yiyip-içip eğleniyor. Ama oraların yerli halkı sadece köle gibi, karın tokluğuna çalışıyorlar. Türkiye'de yaşayan insanlar bu nimetlerden yararlanamıyor. Mesela orada yaşayan Sarıkeçililerin durumu ortadadır, artık konaklayacak yayla ve kışlak bile bulamıyorlar, hayvanlarını otlatacak yer-mera bile bulamıyorlar. Antalya'da bu yapılanlara  turizm adına yatırımlar deniyor, oysa turizm bir yatırım ve kalkınma aracı sayılamaz. İşte tüm bu yaşananlar kapitalist modernitenin yarattığı tahribatlara bazı örneklerdir. Kapitalist modernite bunları dört yöntemle milliyetçilik, cinsiyetçilik, dincilik ve bilimcilikle örtbas ederek, halkları esir alıyorlar. Milliyetçilik işte küresel finansın kullandığı bir yöntemdir, biz bu tuzağa düşmeyeceğiz, bu nedenle milliyetçiliğe karşıyız, paradigmamızda milliyetçiliğe yer yoktur.

Aynı şekilde kullanılan diğer yöntem cinsiyetçiliktir. Binlerce yıldır kadın, bu yöntemle eve hapsedilip sömürülüyor. Biz bunu da reddediyoruz. Yine dincilik de kullanılan diğer bir yöntemdir, işte bize karşı bölgede yapılan budur. AKP bunu iyi kullanıyor. Söylediğim gibi bunların gerçek İslamla bir ilgileri yoktur, tamamen küresel sermayenin çıkarlarına göre uygulanan politikalardır.

Bilimcilik de bütün bunları perdelemek için kullanılmaktadır. Bunların laikliği de sadece sözde kalmaktadır. İşte Türkiye'de Diyanet adeta devletle birbirine yapışık durumdadır. Devlet, diyanet vasıtasıyla dini kendi politik çıkarlarının aracı olarak kullanıyor.

Ertuğrul Mavioğlu'nun bazı soruları varmış galiba. Pek vaktimiz kalmadı. Daha sonra, ileriki haftalarda daha uygun olur.

Artık zamanımız daralıyor, ben önemli bir değerlendirme daha yapacağım. Bu değerlendirme tarihi ve aslında biraz da özeleştirel bir değerlendirme olacak. Bugüne kadar Ergenekon yargılamalarıyla birlikte devletteki Gladionun Jitemvari yapıların tasfiye edildiği söyleniyordu. Biz de biraz böyle düşünüyorduk. Aslında olanlar tam da böyle değildir. Bu konu üzerine sürekli düşünüyorum.  Geçenlerde buradaki arkadaşlarla da tartıştım. Nasıl farketmemişiz bugüne kadar? Bu nedenle özeleştiri diyorum. Sanırım Hanefi Avcı'nın kitabında da geçiyormuş. O da çözüm konusunda benimle görüşülmesi taraftarıymış, bunu öneriyormuş ve şimdi içeride ve Ergenekon'dan yargılanıyor. Yine geçmişte benimle burada çözüm amacıyla görüşen bazı isimler de Ergenekoncu diye yargılanıyor. Aslında Ergenekoncu diye tafsiye edildiği söylenenlerin bir kısmı çözüm yanlısı isimlermiş. Ama asıl gladionun çözümü istemeyen kesimleri dışarıda bırakılmıştır, onlar hala dışarıdadır ve AKP bunlarla uzlaşmıştır. Deşifre olmuş Veli Küçük gibi, karanlık, cinayet işleyen, darbeci isimlerin yanına çözüm isteyen, hatta geçmişte benimle burada çözüm amacıyla görüşen isimleri de bunlarla ilişkilendirerek bu şekilde asıl çözüm yanlılarını tasfiye ediyorlar.

Geçmişte biliniyor mesela Cem Ersever -jitemin bizzat kurucusudur, yüzlerce, binlerce faili meçhule neden oldular- ama daha sonra yanlış yaptıklarını, sorunun bu yöntemlerle çözülemeyeceğini anlayıp dile getirince tasfiye edildiler. Yani insanlar zamanla yaptıkları hatadan dönebiliyorlar. Bugün içinde bulunduğumuz durumda AKP, asıl çözüme karşı olan ve dışarıda olan Gladiocularla-Ergenekonla anlaşmıştır ama çözüm yanlısı olan bazı şahısları da Ergenekon'la ilişkilendirilerek içeri atarak, çözüm isteyenleri bu şekilde tasfiye ediyor. AKP'nin özel ordu kurma çabaları, Hizbullah'ı bırakması bundan ayrı düşünülemez.

Basında özellikle özsavunma konusu Kürtler ayrı bir ordu istiyorlarmış gibi yansıtılıyor. Bazı yazarlar özellikle ayrı bir Kürt ordusu kurulmak istendiğini dillendiriyorlarmış. Böyle algılanması doğru değil. Meşru müdafa doğal, yasal, anayasal bir haktır. Hatta mevcut anayasada bile vardır. Kongre ve Konsey'lerde toplanıp, bu konuyu etraflıca tartışıp, biz anayasal hakkımızı kullanmak istiyoruz, diyecekler. Ayrıca öyle bireysel hak, kollektif hak ayrımı da doğru değildir. Kürtler kendilerine yönelik saldırılara karşı kendilerini savunmasınlar mı! Böyle bir düşünce olabilir mi? Elbette kendini savunacaktır, doğal olan da yasal olan da budur.

Cezaevinden gelen eski mektuplar da vardı ama zaman kalmadı. Cezaevlerindeki tüm arkadaşlara selamlarımı iletiyorum.

Çınar  ve Urfa'daki halkımıza selamlarımı iletiyorum. Urfa'daki çalışmalar da hızlandırılmalı, Kent Konseyi ve mahalle meclislerini kurmalılar, geç kalmamalılar, ciddiye alınmalı, ciddi çalışmalar yapılmalıdır.

Beritan Baban isimli bir  kız çocuğu avukatlarıma bana iletilmek üzere Kürtçe bir  yeni yıl kartı yazmış . Almadım. Teşekkür ediyorum. Beritan şahsında Yüksekova ve Hakkari'deki bütün çocuklara özel selamlarımı, sevgilerimi gönderiyor, yeni yıllarını kutluyorum. Herkese selamlarımı iletiyorum.

İyi günler.

                                                                                                                             07 Ocak 2011

 

 

 

 

   
   
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com