Abdullah Öcalan : Bir Halkı Savunmak

 

 

 

 

 

 

 

 


     Özsavunma,  Halkın Her Türlü Örgütlenmesidir

 

                   

AKP meselesine değineceğim. Bu mesele tek başına bir parti meselesi değildir, komple bir meseledir. AKP'nin amacının demokratikleşme, toplumsal kaygılar değil, bütün amacı devleti ele geçirme, kendi kurumlaşmasını sağlama olarak yorumlanıyormuş.Bu konuya  değineceğim.

Talabaniyle bir görüşme,  mümkünse olabilir. Böylece ilk görüşmeyi onunla başlatabiliriz. Kendisi bu işin çözümünde rol alabilir. Geçmişte zaten ilk o arabuluculuk yapmıştı, Özal döneminde. O dönemdeki ateşkes sürecini onlarla başlatmıştık. Bu Özal'la yarım kalan bir işti. Bu görevi üstlensin. Kendisiyle görüşülebilir. “Öcalan Özal'ın anısına saygınızın bir gereği olarak bu işte rol almanızı istiyor” denilir. Çünkü biliyorsunuz Talabani, Özal'ı seviyordu, değer veriyordu, bu onun görevidir aynı zamanda. Hatırlıyorum kendisi yıllar önce bana Kuzey Kürdistan'ı kastederek, “Büyük Kürdistan'da sorun çözülmeden Güney'deki Kürtlerin de sorunu çözülemez, buradaki Kürtler kendilerini güvencede hissedemezler.” demişti. Bu nedenle onlar için de hayatidir bu süreç. Güney'deki çözümün Kuzey'deki çözümle gelişeceğini belirtmişti. Bu durum aynı günümüz Arap-Mısır'ı gibidir. Nasıl işte o bölgedeki rejimlerin değişimi için Mısır'daki rejimin değişmesi şartsa, yani diğer rejimlerin değişiminin yolu Mısır'daki rejimin değişikliğinden geçiyorsa, Güney'deki sorunun çözümü de Kuzey'deki çözüme bağlıdır. Bu yönüyle  Kuzey Kürdistan'ı Arap Mısır'ıdır. Aynı stratejik-belirleyici öneme sahiptir. Hemen gidilip bunlar, benim adıma kendisiyle paylaşılmalı. Acele etmesi lazım. Onların da sorumluluğu var.

Tabi seçime  bağımsız girilebilir. Zaten kendi partileriyle girseler, yüzde onu bulsalar bile barajı aştırtmazlar, bir şekilde müdahale ederler. Bu seçim konusunda sonra değerlendirmelerim olacak ama adaylar konusunda şimdilik şunu söyleyebilirim. Önce Kent ve İl konseylerinin onayından geçecek, yetenekli ve birikimli adaylar olmalıdır. Böyle olursa başarı elde edebilirler. Ben demokratik blok değil, daha önce demokratik ulus bloku demiştim. Bu şekilde kavramlaştırmıştım. Yani demokratik ulus bloku şeklinde gidilebilir. Bütün bu kavramları son savunmamda işledim. 790 sayfaydı değil mi?

Hala AİHM'e ulaşmamışsa, devlet engelliyor, el koymuşlar, kullanacaklar, üzerinde çalışacaklar, öyle anlaşılıyor. Ben bu savunmamda Kürt sorunu ve çözüm olasılıklarını işledim. İsmini de önce “Soykırım Kıskacında Kürtleri Savunmak” olarak koymuştum. Daha sonra bu başlığı değiştirdim “Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü” ismini koydum. Bu son savunmamın da takipçisi olunmalı.

Ben akademileri bu tarzda önermemiştim. Bu tarz eğitimler de yapılabilir ama bunlarla yetinilmemelidir, birçok konuda, tarih, sanat, edebiyat gibi çalışmalar yapılmalıdır. Daha kapsamlı çalışmalar yapılabilir. Bu akademilerde tarihsel konular da işlenmelidir. Buna en iyi örnek soykırım konusudur. Ben daha önceleri de belirtmiştim. Türkiye'deki Kürt soykırımının başlangıç tarihi 15 Şubat 1925'tir. Bu tarihte biliyorsunuz Şeyh Sait provokasyona çekiliyor ve idamına kadar bilinen gelişmeler oluyor. 15 Şubat 1925 Şeyh Sait provokasyonu yine 15 Şubat'ta ben komployla Türkiye'ye getirildim. Şeyh Sait 29 Haziran'da idam edilmişti. Biliyorsunuz benim idam kararımını tarihi de 29 Haziran. 15 Şubat 1925 tarihi Cumhuriyet Türkiye'sinde Kürtlerin soykırım tarihinin başlangıcıdır. 1925'ten günümüze kadar tam 85 yıl geçmiş ve bu soykırım değişik biçimlerde de olsa halen devam ediyor. Yani 85 yıllık soykırım tarihi var. Kürtlerden önce Ermeni soykırımı var ama Ermeni soykırımından çok daha ağırı Kürtlere uygulandı, uygulanıyor. Buna rağmen Kürtler hala ayakta, Kürtleri bitiremediler, varlıklarını sürdürüyorlar. Günümüzde de bu soykırım uygulamaları çeşitli biçimlerde devam ediyor. Kürt soykırımı sadece fiziki değildir, kültüreldir, ekonomiktir, siyasidir, dinidir vs. her türlü uygulanıyor.

Tabi bahsettiğim tehlikeler bunlar. Eleştiriyorum, bütün bu konular derinlikli ele alınamıyor. BDP, DTK bir araya gelip bunları doğru değerlendiremezse, doğru öncülük de yapılamaz. İşte 1925'lerden bahsetmiştim. Kürtlerin soykırımı 1925'lerde başlamaktadır. O zaman 1925'ler cumhuriyetine hakim olan hegemonik güç CHP'dir. CHP de laik-hegemonik güçtür. Kürtlerin soykırımını başlatan bu laik-cumhuriyetçi hegemonyadır. 2000'li yıllarda ise Kürtlerin soykırımını gerçekleştiren AKP'dir. Bu hegemonik güç de Türkçü-İslamcı hegemonik güçtür. Bu yönüyle günümüz AKP'si 1925'li yılların CHP'sidir. Böyle bilinmelidir. İşte 1925'lerden 1940 arası bilinen laik-cumhuriyetçi güçle Kürtlerin soykırımı gerçekleştirildi. 1950'lerden sonra Türkiye'nin NATO'ya üyeliğiyle birlikte bu soykırım değişik eller (NATO) tarafından değişik biçimlerde sürdürüldü. 1952 yılında Milli Birlik Komitesi'nin kurulmasıyla birlikte gerçekleşen NATO'ya üyelik sonucunda 80'lere kadar NATO eliyle tasfiyeler soykırımlar gerçekleştirildi.

Biliyorsunuz bu dönemden '80'lere kadar özellikle solcuları tasfiye ettiler. 1950'lere kadar Gladio, NATO enternasyonaldi, 1950'den sonra Türkiye'de gerçekleştirilen gladio örgütüyle birlikte enternasyonal olan gladio millileştirildi, milli gladio oluşturuldu. 27 Mayıs darbesiyle başlamak üzere 1980'lere kadar bu milli gladioyla solcular tasfiye edildi. Evren de bu konulara değinir, derki “daha önce milli olan gladiomuz 1990'larda özerkleşti”. 1990'larda Güreş'in yaptığı darbe biliniyor, Çiller'in başbakanlığı süreciyle birlikte Türkiye'de milli gladio özerkleşti. Özal'ın ölümü de bu darbeyle alakalıdır. 2000'li yılların başına kadar bu özerk gladioyla gelindi. 2000'li yıllarda AKP ile anlaşıldı ve AKP iktidarıyla birlikte gladio özelleşti. Bugün bu özel gladio sürecini yaşıyoruz. Enternasyonal gladiodan milli gladio'ya, milli gladiodan özerk gladioya, son olarak da özerk gladiodan AKP ile birlikte özel gladio'ya geçilmiş oldu. Buna daha önce yeşil gladio demiştim, farketmez sonuçta gladiodur.

Bu Ergenekon tutuklamaları hakkında da bu paralelde yeni değerlendirmeler geliştiriyorum. Benim '99'da Türkiye'ye getirilmemle birlikte bu özerk gladio içinde bizimle en çok savaşan kesimler, artık bu sorunun bu yöntemle çözülemeyeceğini, bu şekilde bizi yok edemeyeceklerini anlamışlardı. Daha farklı yollarla sorun çözme eğilimine girdiler, bu çerçevede benimle burada görüşülmesi gerektiğini belirtiyorlardı. Bizimle artık savaşmaya yanaşmayan, savaşmak istemeyen bu kesim dışarıda bırakıldı, yani tasfiye edildi. Savaşmayı-çatışmayı sürdürmek isteyen kesimler özel gladio içinde tutularak, yola devam edildi. Bugün Silivri'de yargılanan bazıları bizimle savaşmayı reddedenlerdir, bu savaşın artık çözüm olmayacağını düşünenlerdir. Bu netleşmiştir. Kısıtlı da olsa takip etmeye çalışıyorum. Örneğin, bu gün Silivride yargılanan Hanefi Avcı, Kitabında, “sorunun çözümü için Apo'yla görüşülsün” diyormuş. Yine Ersever, bizimle en fazla savaşanlardan biri olmasına rağmen, savaş yönteminin sonuç vermeyeceğini anlamıştı, bu nedenle tasfiye edildi. Bütün bunların altyapısı Washington anlaşmasıyla oluşturuldu.

Evet, Bush-Erdoğan anlaşması. İşte bu Washington anlaşmasıyla Bush ikna edildi. ABD, bunlardan desteğini çekti, AKP ile anlaşmaya gitti. Yine AKP ve ordu arasında yapılan 2007'deki Büyükanıt'la Dolmabahçe anlaşması var. Kürtlerin soykırımı konusunda anlaşıldı. Bunun karşılığında AKP'nin kendi özel gladiosunu oluşturmasının yolu açıldı. Bugün yaşananlar AKP'nin özel gladiosunun, '90'lı yıllardaki Güreş-Çiller darbesiyle oluşan özerk gladyo operosyonudur.

Derin devlet demeye gerek yok, gladiodur, özel gladiodur. Bugün yapılan özel gladionun özerk gladioya karşı operasyonudur. İşte bazı komutanlar ordu içinde PKK'ye hava saldırısını engellemeye çalışmış deniliyor, Heron meselesi deniliyor. Bu komutanlara izin vermediği için dava açılıyor. Bunları PKK ile savaşmaya yanaşmadılar diye suçluyorlar. Bunlar savaşla bir sonuç alınamayacağını düşünenlerdir ancak bir taraftan da bunlar savaşı isteyenlermiş gibi yansıtılıyorlar. Bunun gibi Ergenekon davasında da bazı yargılananları çözüm karşıtı güçler olarak gösteriyorlar ama aslında bunlar belirttiğim gibi bizimle en çok savaşmış ancak sonuçta savaşla sonuç alınmayacağını düşünenlerdir. Burada aldatmaca var. Taraf gazetesi uzun süre bu oyuna geldi. Bu noktada Taraf'ı uyarmıştım, içlerine sızmış olabileceklerini belirtmiştim. Hatırlıyorum buraya ilk getirildiğim süreçte gelip benimle görüşen komutanlar “bu sorunu birlikte çözebiliriz” diyorlardı. Onlar iyiniyetliydi. Ben onlara “ne kadar güçlüsünüz?” diye sorduğumda, “merak etme gücümüz var” diyorlardı. En son görüşmemizde “tekrar gelecek misiniz?” diye sordum. “On gün sonra geleceğiz” dediler ancak bir daha hiç görünmediler, gelmediler. Onların yaklaşımı iyiydi. O arada ne oldu bilmiyorum ama bir güç onları engelledi kanısındayım. Daha sonra başkaları geldi ancak onların yaklaşımı pek iyi değildi. Sonrasında AKP iktidar oldu. Ondan sonra bilinen 2002-2004 arası tasfiye süreci yaşandı, bu durum bana iyi aktarılamadı. Osmanlar olayıyla hareketi bölmeye çalıştılar. AKP'nin ilk iktidar yıllarında -Irak müdahalesinin de etkisiyle- bilinen PKK'nin tasfiyesi girişimi yaşandı. Bu yıllarda PKK'nin bölünerek, parçalanıp bitirileceğine AKP inanmıştı. O dönem geç bilgilendirilmiştim. Ancak öngörülü yaklaşımla bu oyunları boşa çıkardık. Tabi ben burada günlük olarak yoğunlaşıyorum. Bu günlük yoğunlaşmamın etkisi de oldu. Hatırlarsınız alçak Osman kaçtıktan sonra basına yansıyan AKP'yi olumlayan açıklamaları olmuştu,  olmaya devam etti. O dönem AKP böyle bir tasfiye politikası yürütüyordu.

Evet, o dönem bu tasfiye başarılamayınca “zamana yayarak çürütme” politikasını devreye koydular. Son olarak da 2007 Dolmabahçe anlaşmasıyla Hükümet ve Cumhurbaşkanlığı karşılığında Kürtlere karşı topyekün her türlü yönelime onay verdiler. Bu anlaşma karşılığında AKP'nin kendi özel gladiosunu yaratmasının önünü açtılar. Şimdi yaşadığımız budur. Bu Hizbullah tahliyeleri de bu kapsamda ele alınmalıdır. Geçmişte halkımıza karşı canice cinayet işleyenler bugün bırakılırken Kürtlere karşı siyasi soykırım operasyonları da devam ediyor. Şimdi çıkıp bu katillerin, canilerin affedilmesinden, siyasallaşmasından, bunların önünün açılmasından bahsediliyor. Bazıları da yazılarında kalkıp cinayetler işlemiş tetikçilere, katiller için siyasallaşabilirler, aktif siyasete girebilirler diyor. Ne demek bu? Bunların böyle bir örgütlülüğü mü var ki, siyasi bir örgütler mi ki değişip dönüşsünler. Bunların yaptığı işlere bakın, hep özgür Kürtleri hedeflemişler, katletmişler. Bunlar Kürt kanına girmiş, cinayet işlemiş suçlulardır. Bunlar örgüt değil, tamamen o dönem Kürt siyasetinin tasfiyesi amacı için kullanılan katiller, tetikçilerdir. Tek faaliyetleri buydu, öldürme dışında başka ne yaptılar, ne faaliyetleri olmuş? Ben Kürt Hamas'ı derken bunları kastetmiştim, bu tehlikelere işaret etmiştim. Bu politikaları anlamadan bu oyunları nasıl boşa çıkaracaksınız?  Eski jitem yeni jitemden bahsediyorlar. Farkında  değiller mi bilmiyorum, bilerek ya da bilmeyerek bu oyunlara alet olabilirler. İşte bir yandan da Özdemirlere olan sevgisinden bahsediyorlar. Bunlara layık olmak istiyorlarsa bu oyunları görmelidirler. Bu oyunlar görülmezse sonları Burkay gibi olur. Bana göre Burkay, tamamen teslim alınmıştır.

Bağımsız adaylarla girecekleri tartışılıyor. Yine söylüyorum, bu politikaları anlamadan bunları nasıl boşa çıkaracaksınız, yarın öbür gün bunların ilk hedefleri yine sizler olacaksınız. Ben siyaset akademilerinden bahsederken bunları tartışın, halkı aydınlatın diyorum. Tarihsel boyutlarıyla, derinliğiyle bu meseleleri ele almalısınız. Geçen gün BDP'nin bir açıklamasını dinledim, “Hizbullah için bunlar üç-dört kişiden ibarettir, çok ciddiye almamak gerekir, güçleri yok” demişti. Bana göre bu yaklaşım sığ bir yaklaşımdır. Hizbullah sadece bu derin organizasyonun görünen çok küçük bir kısmıdır, asıl arkasındaki derin gücü, planları görmek gerekir. Önemli olan bu konularda tarihsel değerlendirmeler yapıp günümüze ilişkin sonuçlar çıkarılmalıdır.

AKP'nin asıl amacı tasfiyedir. Bu açık ve nettir. Bugüne kadar klasik yöntemlerle Kürtleri tasfiye edemediler, şimdi yeni yöntemler geliştiriyorlar. Bunlar yeni soykırım politikalarıdır. İşte ordunun bir kısmı savaşı istemiyor, savaştan bıkmış, ağır ve hantal bir duruma gelmiş, bunlarla istediği savaşı veremiyor, daha hareketli işte 50 bin kişilik kendisine bağlı özel ordu kuruyor, her birine birbuçuk iki milyar maaş da vereceklermiş. Yine 15 bin kişilik imam ordusunu da bölgeye gönderiyor -ki bunlar da klasik anlamda imam değildir, özel görevlidir-

Yeni karakollar da kuruluyormuş herhalde. İşte paralı ordu kurmadı mı, özel görevli imamlar atamadı mı, Hizbullah'ı tahliye ederek yedek güçler oluşturmuyor mu? Kürtlerin tasfiyesi çeşitli şekillerde yürütülüyor. Bölgenin birçok yerinde imamları-Hizbullah'ı kullanırken, Dersim'de bunu sol adı altında gerçekleştiriyor,  Dersim'i bitirdiler. Ne kaldı? Dersim'in Kürtlüğü mü kaldı, burada bitirilen Kürtlük kimliği oldu. İşte KCK operasyonu, 2000 Kürt siyasetçi tutuklanmadı mı? Bütün bunlar tasfiye, fiziki, siyasi, manevi soykırım değil de nedir? Buradaki heyettekiler bana KCK operasyonunu tasvip etmediklerini belirttiler. Peki o zaman kim yaptı?

Ne demek ben yapmadım, sen iktidarsın, hükümetsin, sorumluluğun var, bundan kaçamazsın. İşte Hizbullah konusunda da önce bırakıyorlar ve bunu yargıya yüklüyorlar, sonra da sözde arıyorlar. Bunların tümü hükümetsiz olabilir mi? Bir tek direnen Kürtlerdir, onları da etkisizleştirerek tek hakim güç olmaya çalışıyorlar. Kürtler üzerinde tasfiye amaçlı birçok oyun oynanıyor. Kullanılan yöntemler çok ince. Önce sizi  ve Ahmet Türk'ü güvercin ilan ettiler, Emine Ayna'yı da şahin ilan ederek parçalamaya çalıştılar. Böyle bir oyun oynadılar. Bunu ben değil devlet böyle diyor, onu ifade ediyorum, burada bir tehlikeye işaret ediyorum. Siz de buradaki gençler gibi kabul etmek istemiyorsunuz, savunmaya geçiyorsunuz ama bu tehlikeleri görmelisiniz.

Tabi bu sorun AKP'yi de aşan bir sorundur. AKP aysberg'in sadece görünen küçük bir yüzüdür. Esas organizasyonun çok küçük bir parçasıdır. Bir ucu ta ABD'ye dayanıyor. Yaşanan tasfiyecilik büyük bir organizasyondur, salt AKP organizasyonu olarak görmek yanıltıcı olur. Arkasındaki büyük organizasyonu görmek gerekir. Buradaki heyet AKP konusunda, 'biz bu TRT-6 bile açmak için ne kadar uğraştığımızı biliyor musun?” demişlerdi.

Gecikmeden buradaki görüşmelere değinmek istiyorum. Burada bir görüşme daha gerçekleştirdim.   Irak'ta Talabani'yle görüşülür, onun da rol alması istenilir. Ben daha önce de söylemiştim. Bu konularda ciddi olunmalıdır, ciddi bir yoğunlaşmayla bu çalışmalara yaklaşılmalıdır. Aksi taktirde sonuçları hepimiz için çok ağır olur. Bu konular ciddi konulardır derken bunları kastediyordum. Kürt Sorununun çözümünde güvenlik ve Demokratik çözüm boyutları çok önemlidir. Ben konumum gereği burada müzakere yürütemem.  Hatta Beşikçi'nin de bu konuda benzer bir açıklaması vardı. İmkanlarım oldukça sınırlıdır, ağır hükümlülük koşulları altındayım. Buradaki koşullarımı çok girmek istemiyorum ama ağır hükümlülük koşulları altında böylesi önemli konularda müzakere yürütemem. İmkanlarım oldukça kısıtlı. Ben onlara da bir örnekle açıkladım durumumu, hatta buradaki arkadaşlara da bu örneği anlattım, onların da çok hoşuna gitti bu örnek. Heyettekilere şunları söyledim; “havuz var su yok, sussuz havuzda yüz diyorsunuz, ben sussuz havuzda nasıl yüzeyim? Daha doğrusu tam sussuz da demeyeyim, diz kapaklarıma kadar su var havuzda, siz bana bu suda yüz diyorsunuz, ben bu kadarcık suda nasıl yüzeyim? En az çenemin altına kadar su olmalı ki rahat rahat kulaç atayım, yüzebileyim”. Bu denetimli bir şekilde de olabilir. Aksi taktirde böyle olmazsa mevcut koşullarda sorunun çözümü konusunda rolümü oynayamam, kimsede bunu beklemesin, doğru da olmaz. Buradaki heyete de Kürt sorunun demokratik barışçıl çözümünün hangi koşullarda gelişebileceğinden bahsettim. Görüşmeler sonuç verirse Haziran'a kadar ateşkese uyulur. Devlet de bu süreçte üzerine düşen rolü oynamalıdır. Yok eğer bu çabalarımızdan sonuç alamazsak, bu protokoller gerçekleşmezse benim bu durumda rol almamın bir önemi kalmaz ve böylesi bir durumda Mart'la birlikte aradan çekilebilirim. Bunu heyete de söyledim. Aradan çekilirsem diğer seçenekler devreye girer o zaman ne olur? Böylesi bir durumda Mart'la birlikte nelerin gelişebileceğini belirttim. Bu konuda her türlü hazırlıklarını yapmalıdırlar. Kürt sorunun demokratik barışçıl çözümü için çalıştığımı ancak bu çabalarımıza karşılık bulmazsak olabileceklerden bahsettim. Demokratik çözümün gelişmemesi durumunda üç olasılık ortaya çıkar. 1-Kır gerillacılığı ağırlıklı, halkın da içinde bulunduğu devrimci halk savaşı gelişebilir, 2-Kent-İl konseyleriyle birlikte Kentlerde komün ve sovyetik ayaklanma tarzı şehir isyanları gelişebilir, 3-Ya da bugüne kadar sürdürülen ve bilinen yozlaşmış savaş tarzı gerillacılığıyla devam edecek. Ben Kürt sorunun demokratik barışçıl çözümü için çalıştığımı ancak bu çabalarımıza karşılık bulmazsak olabileceklerden bahsettim. Böylesi bir durumda Mart'la birlikte nelerin gelişebileceğini ifade ettim. Mart'a ilişkin bu açıklamalarım da bir  savaş çağrısı değildir. Devrimci halk savaşı ya klasik gerilla savaşı gibi yozlaşacak ya da doğru temelde başarılırsa bize özgürlüğü getirecektir. Yaklaşık 30 yıldır sürülen gerillacılığı hep eleştirdim. Gerillaya çok yüklenmek istemiyorum, çünkü biliyorum gerillacılık çok zordur, olağanüstü fedekarlıklar gerektiriyor. Benim söylemek istediğim şudur; gerillacılık, en örgütlü olduğun Diyarbakır'da öyle yol kenarına arabalara bomba yerleştirmekle olmaz.  Zaten orada halkı örgütlemişsin, orada niye böyle gizli saklı eylemlere ihtiyaç duyuyorsun, bunun ne yararı var?

Evet, bu tarz olmamalıdır. Bundan sonra geliştirilecek olan özsavunma anlayışı, halkın her türlü örgütlenmesidir, halkın içinde yeraldığı özsavunma birlikleri geliştirilmelidir. Bir de ben özsavunma derken hep silah anlaşılıyor. En demokratik toplumların bile kendisini savunmaya ihtiyacı vardır. Bu silah demek değildir. Demokratik kitle gösterileri de bir özsavunma biçimidir. Örneğin Diyarbakır'da halk, Mısır'daki gibi günlerce sokaklardan ayrılmazsa, taleplerini dile getirirse, işte o zaman barış gelir, bakın bakalım o zaman AKP kalır mı kalmaz mı, işte o zaman Erdoğan'ın kendisi bu sorunun çözümünü talep edecektir. Ayrıca Diyarbakır'da milyonlarca kişiyi bir araya toplayacak güçleri de vardır. Bu yöntem de bir özsavunmadır. Ben burada tahrikçilik yapmıyorum. Kürt sorunun demokratik-barışçıl çözümünün yollarını arıyorum. Yeri gelmişken belirteyim; bu Tunus ve Mısır'daki gelişmeler de şunu gösterdi; Ben yıllar önce ve savunmalarımda 2000'li yılların halkların baharı olacağını belirtmiştim.  Gelişmeler bu öngörümü doğruluyor.

Mısır'daki gelişmeler Türkiye'de de bir sorgulamaya yol açabilir, etkileyebilir. Evet böyle bir etkisi olabilir. Ortadoğu'daki diktatör rejimlerin demokratik konfederalizm sistemiyle aşılacağını çok önceden beri söylüyoruz. Demokratik konfederalizm çözümü tek çözümdür. Ayrıca Mart değerlendirmem de yanlış anlaşılıyor, Mart başı vurgusu da bir isyan günü ilanı değildir. Tam tersi buradaki amacımız sorunun çözümünü sağlamaktır. Demokratik çözüm kanalları tıkanırsa ister istemez şiddet tırmanacaktır, bu bir durum tespitidir. Demokratik çözüm yolları tıkanırsa bu ne demektir, ayrılmaya kadar giden bir dönemin başlaması demektir. Biz bunun önüne geçmek demokratik çözümü sağlamak istiyoruz. Bütün çabamız bunun içindir. Silahların devreden çıkarılması için demokratik kanalların açılması gerekiyor. Silahsızlanmayı böyle ele almak gerekiyor. Demokratik kanallar açılmadan silahsızlanmadan bahsetmek bir tehlikedir.

Daha önce Mardin'li mağdure örneğini vermiştim, Reyhan Yalçındağ o davaya bakıyor. Reyhan bu davayı başlangıçta avukatlık mesleği çerçevesinde aldığını söylüyor, sonra bakıyor ki kıza iki yüz kişi tecavüz etmiş ve bunların hiç biri ceza almamış, üç dört ay sonra hepsi dışarı çıkmış, kimse tutuklanmamış. Reyhan bu durumdan ne kadar etkilendiğini anlatıyor. Bu konuda yargı yok, devlet yok, jandarma yok, yani bu kızı koruyan hiçbir şey yok. Bu kadına yapılan aslında bütün Kürt kadınlarına yapılmış bir şeydir. Bu başka yerlerde de uygulanan bir politikadır.

Zaten ben burada bu konuların tartışmasını heyetle yürütüyorum ancak imkanlarım oldukça kısıtlı. Bu sorunları, Kürtler üzerindeki tehlikeleri, yönelimleri bir örnekle açıkladım. Bu tehlikelerin farkında olunmalı.

Zihinsel bir değişim yaşanmıyor deniliyor ancak bunu yapacak olan yine Kürt siyasetçileri-öncüleridir.Sizler öncüsünüz, halkın beklentilerini boşa çıkarmaya hiçbirimizin hakkı yok. Bunu başarmak zorundayız. Bir zamanlar Öcalan'ın onuru Kürtlerin onurudur deniliyordu. Evet öncüysen, lidersen, halkın onurunu kendi onurun olarak görmelisin, bu bilinçle hareket etmelisin. Bunun için de öncelikle Kürtlük bilincin sağlam olmalıdır. Kürtlük bilinciniz sağlam temellere dayanmıyor, evet Kürtsünüz, Kürtlüğünüzü inkar etmiyorsunuz ama kaba bilinçle bunlara yanıt olamazsınız. Kendi tarihinizi iyi bilmelisiniz. Özel onurlu Kürtlersiniz ama bu da yetmiyor. Kendi hakikatinizi iyi bilmelisiniz. Bu konuda müthiş bir kirlilik var, kökeni ta Gılgameş'a kadar gidiyor. Bu konuda şu anda ismini hatırlamadığım ünlü bir Osmanlı sadrazamının sözü var. Karşısındakine “saf kirden ibaretsin, bütün kirlerini silsem ortada bir şey kalmayacak” der. Şimdi Kürtlerin durumu da buna yakındır. Bu kirden kurtulmak için kimlik bilincini, anlamını kavramak gerekir. Bu kavrama tek başına siyasetle, bilimle de olmuyor. Bu Kürtlük bilinci bende nasıl gelişti onu anlatayım. Hatırlıyorum Lise'ye gidiyordum, 1966-67'li yıllardı. Elime ilk defa Aram'ın bir kasedi geçmişti. Onu ilk dinlediğimde “bravo işte bu” demiştim. Benim ilk kürtlük bilincim Aram'ı dinlediğimde oluştu. Gerek bestesi, gerek sözleri, güftesi verdiği duygu beni çok etkilemişti. Ve gerçek anlamda Kürtlükle bir müzik sayesinde tanıştım. Yine yıllar sonra televizyonumuzun ilk açıldığı yıldı. Telefonla bağlanmıştım. Aram o zaman iki kıtalık “delal delal” parçasını söylüyordu. Bu parça Dervişe Evdi Adule'nin hikayesini anlatıyor. Bu hikayeyi bestelemişti. Bu hikaye genel hikayenin çok küçük bir parçasını ifade ediyordu, Aram bunu dile getirmişti, belki tam vermiyordu ama yine de çok etkileyici olmuştu. İnsanı tarihle buluşturuyordu. Hikayede bundan ikiyüz üçyüz yıl öncesi anlatılıyor. Osmanlı dönemidir, o dönemde bugünkü anlamda sınır yoktur, yani Suriye ve Irak'ı da içine alan bölgede yaşanan bir aşk hikayesi ama özünde bir tarihi veriyor. Dervişe Evdi Şengal'li bir ezidi Kürdü'dür. Ahmet Türk'ün de bildiğim kadarıyla kökeni Ezidilere, Viranşehir'e  dayanıyor.

Bir müzik eserini bile dinlerken Kürdün tarihine ait bir şeyi öğreniyorsun. Onun hakikatine varıyorsun. O an o parça bile o kadar etkileyici ve öğretici oluyor ki kendi hakikatinin farkına varıyorsun. Hakikate sadece bilimle ulaşılmaz, sanatla, müzikle de hakikate ulaşabilirsin. Bir Ezidi'nin (Dervişe Evdi) hikayesi bile seni kendi hakikatinle, kimliğinle buluşturabiliyor. Yeri gelmişken söyleyeyim kendi Kürtlük orijinini en saf biçimiyle yaşayanlar, ifade edenler sırasıyla Ezidi Kürtler, Alevi Kürtler ve ovalı Sunni Kürtler. Ezidi Kürtlerin kimlik temsiliyetleri başta geliyor. Biliniyor en çok baskıya maruz kalanlar da onlardır, göçertildiler.

Yine Dersim'de Baran vardı, bir sanatçı. Hatırlıyorum onun da güzel eserleri vardı, orijinal, anlamlı eserleri vardı. Güzel keman çalıyordu. Tabi sonraları Dersim'de de kirlenme-yozlaşmalar yaşandı, yaşanıyor. Şimdiki sanatçılar ne kadar bu orijinalliği, anlamı derinliğiyle verebiliyorlar? Şimdiki müziklerde bu etkileyiciliği göremiyorsun, sanatla uğraşanlar bu konular üzerinde durmalıdır. Bugünlerde ........ kitabını okuyorum. Dost yayınlarından çıkmıştır, ikinci defa okuyorum bu kitabı. Siz de okuyabilirsiniz, biraz ağırdır ama güzel şeyler alabilirsiniz. Kürt hakikati konusunda bizim, PKK'nin deneyimi oldukça çarpıcıdır ve önemlidir. PKK tarihi araştırılmadan, anlaşılmadan bugün Kürtlerin siyasetini yapamazsınız, yapsanız da eksik kalır.

İran'da idam edilen Hüseyin Xiziri'nin ailesine ve İran halkına çok özel selamlarımı gönderiyorum. Bunun hesabı mutlaka sorulur. Kanı yerde bırakılmaz.

Dışarıdan gelen bu tür mektupları vermiyorlar. Ama buraya getirilişimiz ve durumumuz işlenebilir. Yazılabilir.

Tabi kadın sorunu önemlidir. Beş bin yıllık sınıflı uygarlık tarihi kadına sadece doğurma ve emzirme rolünü vermiştir, kadın bundan ibarettir. İşte Erdoğan üç çocuk doğurun diyor ya.  Bu anlayışa karşı mücadele ediyorsunuz. Sizler de Ortadoğu'nun çağdaş kadın temsiliyetini gerçekleştirebilirsiniz. Bu temsiliyeti gerçekleştirmek önemlidir. Binlerce yıl sonra kadın tanrıça kültürünün Ortadoğu kadınında temsil edilmesi çok önemli ve değerlidir. Kendisini bu düzeye getiren kadın da sevilir, o kadınla birlikte anlamlı yaşanır. Bu bağlamda Ortadoğu kadınlarına öncülük edebilirsiniz, kadınları etkileyebilirsiniz. Bu konuda önemli gelişmeler katettiniz, bu işlerin içindesiniz korkmuyorsunuz da. Bu çalışmaları daha ileri aşamalara taşımalısınız. Tüm kadın arkadaşlara selamlarımı iletiyorum, başarılar diliyorum.

Dipnot ile Özgür Halk  ne oldu, birleştiler mi? Özgürlük Sosyolojisi ve diğer son savunmalarımdan konu itibariyle faydalanabilirler. Bunlardan faydalanırlarsa onlara yıllarca yetecek malzeme var savunmalarımda.

Duhok Üniversitesinden selam gönderen iki Yezidi yüksek lisans öğrencisine ben de selamlarımı iletiyorum. Zaten daha önce de belirtmiştim, Ezidiler benim için çok önemlidir, değer veriyorum, çalışmalarının başarılı olmasını diliyorum.

Kars, Ağrı, Doğubeyazıt, Van, Tatvan, Hakkari, Şırnak, Dersim, İzmir ve Mardin’deki halkımıza selamlarımı iletiyorum. Aysel Doğan'a da selamlarımı söylüyorum. Cezaevlerinden mektuplar gelmiş yılbaşına ilişkin. Hepsine, tüm cezaevindeki arkadaşlara selamlarımı sevgilerimi gönderiyorum. Erzurum cezaevindeki kanser hastası arkadaşa acil şifalar diliyorum, selam ve sevgilerimi iletiyorum.

İyi günler.

Herkese selamlar.

 

                                                                                                           2 Şubat 2011

 

 

   
   
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com