|
|
VON CLAUSEWİTZİN BİLİMSEL SAVAŞI
MEHMET
ALİ KILIÇBAY |
Savaş, toplumsal
olguların en eskilerinden biri olmakla birlikte, ona
bizatihi bir olgu olarak yaklaşmak düşünürlerin çoğunun
ilgi alanına girmemiştir. Özellikle tarihçiler başta
olmak üzere, insan macerasının çeşitli veçheleriyle
ilgilenen bilgin, allame veya filozoflar, savaşın daha
çok neden ve sonuçları üzerinde fikir bildirmeyi tercih
etmişler ve bu tutumlarıyla da savaşı sanki insana
dışsal aşkın, kadere yakın bir olgu olarak görmüşlerdir.
Bu durum 18. yüzyılla birlikte değişmeye başlamış ve
19.yyın ilk yarısında yayınlanan bir kitap, savaşı ilk
kez tüm unsurlarıyla birlikte bizzatihi bir olgu olarak
ele almıştır.
Bir Alman generali
olan Karl Von Clausewitzin 1832de Berlinde yayımlanan
Vom Kriege(savaş üzerine) adlı kitabı bu olguyu başlı
başına bir inceleme konusu yaparken aslında aydınlanma
felsefesinden kaynaklanan klasik düşüncelerin
sınıflandırma ilkelerini alana uygulamaktan daha fazla
bir şey yapmamıştır. Klasik düşünce, özü itibariyle tüm
olgu ve olayları bir tasnif çerçevesi içinde görmüştür.
Daha önceki dönemlerin puzzle solving biçiminde
algıladıkları araştırma faaliyetlerini önceden belirli
bir şemanın parçalarının yerli yerine oturtulmaları
olarak gören klasik düşünce zirvesine lamarckın,
Cuviernin veya Mendelievin sınıflandırmalarında
ulaşmıştır, ama bu zirve noktaları suyun yüzünde
kalanlar, geniş kitlelere mal olanlar, ders
programlarına girenlerdir, Von Clausewitzin aynı
doğrultuda yer alan sınıflandırması bir çok değeri gibi
popüler hale gelememiştir.
Aslında savaş
üzerine adını taşıyan bu kitap çok okunmuş, çok
tartışılmış, yararlananı çok sayıda olmuştur ama
öncelikle bir düşünce kitabı olarak kabul edilmemiştir.
Tıpkı Machiavellinin 2.Principesi gibi.
Machiavellinin kitabı da çok okunmuş, çok tartışılmış,
çok yararlanılmış ama düşünce tarihindeki çığır açan
yeri nadiren itiraf edilmiştir.
Machiavellinin
eserinin siyaseti tanrılar katından insanlar katına
indirmesi, değişme sürecini önceden belirli olmaktan
uzaklaştırıp bilim haline getirmesi gibi, Karl Von
Clausewitzde savaşı bu anlamda bir bilim haline
getirmiştir, ancak burada hemen bir parantez açarak bir
noktayı vurgulamak gerekmektedir. Çoğu zaman
sanıldığının tersine Von Clausewitz bilimsel bir savaşın
teorisyeni değildir. Onu daha çok savaşın toplumsal bir
olgu olarak bilimsel alana dahil edilmesi faaliyetinin
öncüsü olarak görmek gerekir. Zaten savaşın bilimseli de
olmaz, teknolojik olanı yani daha yoğun teknoloji
kullananı olur, bu açıdan bakıldığında yazarımızın
eserini, generaller için yazılmış bir nasıl daha iyi
savaşılır? kitabı olarak değil de, toplumsal
kompartımanlardan biri olarak savaş kitabı olarak okumak
daha uygun düşecektir.
Von Clausewitz,
savaş siyasetin başka araçlarla devamından ibarettir
diyerek ve söylemini bu ifadeye dayandırarak, savaşın o
zamana kadar sahip olduğu büyüyü bozmuştur. Savaş, ilk
çağda Homeros destanlarından da yansıdığı üzere esas
olarak tanrıların işidir, yani tanrısal bir faaliyettir,
insanlar bu oyunun içinde aktörlerden ibarettir. Senaryo
tanrılar katında yazılmaktadır. Orta çağın
bireyselleşmiş savaşı ise tanrı adına yapılan kutsal
bir savaştır. Hıristiyanlığın kutsal bir doktrin haline
getirdiği haçlı seferleri ve İslamiyetin neredeyse özünü
meydana getiren cihad, savaşın ilk ve orta çağdaki
kutsal ve tanrısal algılanışı içinde çerçevelenmelidir.
Keza batının 12. ve
13.yy.lardan itibaren kendi kıtasının dışına taşmaya
başlamasıyla diğer kültürlere karşı verdiği savaşlar
birer mission civilisatrice olarak görülerek gene
kutsallık halesiyle kuşatılmışlardır. Batının
ulus-devleti kurarken ve rönesansı yaşarken verdiği
savaşların her biri de bu kez ulusun ve bireyin
kutsallaştırılmasıyla bu yüceleştirilmeden nasibini
almıştır. Rönesans papalarının bile bellerinden kılıcın
eksik olmadığının düşünülmesi, kutsallığın, kutsal
savaşın, kutsallığın muhafızları tarafından beli
kaçınılmaz bir şekilde dünyevi boyutta yaşanılmak
zorunda olduğunu gösterecektir. İşte kutsal savaştan
dünyevi savaşa ve oradan da teorileştirilebilir savaşa
geçişi bu olgu sağlayacaktır.
Kutsal savaşın
zirvesi, Napoleon tarafından veya ona karşı yürütülen
savaşlar tarafından temsil edilmektedir. Bolşevik
devrimi, Çin devrimi ve Küba devrimi de bu kutsallık
söyleminin içinde yer alacaklardır, tıpkı üçüncü
dünyanın çeşitli Ulusal Kurtuluş Savaşları gibi, ama
söylemdeki kutsallık gene de anakronik olmaktan
kurtulamayacaktır. Von Clausewitzin eseri bu savaşlar
tarafından dönülen dönemecin hemen ertesinde ortaya
çıkmıştır. Bu açıdan bakıldığında bu eser tekniksiz ve
kutsal kahramanlar savaşından teknolojiye dayalı ve
kutsal olmayan mühendisler savaşına geçişin teorik
çerçevesini oluşturmaktadır. Yani savaşın
dünyevileşmesinin bir cins manifestosu olmaktadır.
Demekki savaş
üzerine karşısında beliren kabul ve red cephelerinin
hepsinin birden onun çığır açıcı niteliğini
selamlamasına rağmen, tarihin tümünü ve geleceği
kapsamanın uzağında kalmaktadır. Tıpkı Freudun
psikiyatrik teorileri gibi, ancak belli bir zaman ve
mekan için geçerli olmaktadır.
Von Clausewitz,
askerlik sanatı mı yoksa bilim mi tartışmasındaki
tavrını askerliğin daha çok ticarete benzediği
cevabıyla belirlemektedir. Bu hiç de rastlantı veya
dahilerde olduğu söylenilen vahye yakın bir sezginin
ürünü değildir. Eğer savaş üzerine ortamından
soyutlanarak okunacak olursa, yazarın bir dahi olduğunu
düşünmek mümkün hale gelir; ama eğer batı düşüncesinin
18.yy.ın sonlarından itibaren geliştirdiklerinin
paralelinde değerlendirilecek olursa, ortaya başka bir
manzara çıkacaktır.
1776 yılında Adam
Smith, Milletlerin Zenginliğini Edward Gibbon ise
Roma İmparatorluğunun gerileyiş ve Çöküş tarihini
yayınlamışlardır. Bu iki kitap, iktisadın ve tarihin
birer bilim haline geldikleri uzun yolun esaslı bir
dönemecini meydana getirmişlerdir. Keza Auguste Comte,
pozitivist düşüncenin amentüsünü 19.yyın başlarında
ortaya koymuştur.
Sadece bazı
örneklerini verdiğim bu düşünsel fermantasyon ortamında,
Von Clausewitz savaşa ilişkin teorik çerçevesini, tıpkı
iktisatta olduğu gibi, fonksiyonel bir ilişkiler yumağı
içinde kurmuştur(savaş, siyasetin fonksiyonundadır.)
Yazar burada kalmamakta, savaşı bir makina, bir fabrika,
bir endüstri, bir sistem gibi görmekte ve iktisatçılara
özgü, verimlilik, tasarruf, en yüksek fayda gibi
kavramları bu alana dahil etmektedir.
Von Clausewitz,
savaş teorisini tamamen pozitivist terimlerle
kurmaktadır. Gözlem kavramını sıkça kullanmasının(teori
bir doktrin değil, bir gözlem olmalıdır) ötesinde,
strateji, incelenecek amaç ve araçları sadece
deneylerden çıkartır diyerek, olguya yaklaşımının ne
denli pozitivist olduğunu ortaya koymaktadır.
Savaş üzerine
yazarı, 18. ve 19 yy.larda kendini önceleyen ve izleyen
savaş teorisyeni ve tarihçilerinin tersine, tekil
savaşların sistematizayonuyla yetinmemiştir. Yani daha
açık bir ifadeyle eserini bu savaşlardan alınacak
dersleri açığa çıkartma doğrultusundan çok, savaş
olgusunun özünü keşfetmeye yöneltmiştir ki, bilimsellik
zaten bundan başka bir şey değildir.
Yazar eserini adeta
pozitivist bir iktisat kitabı gibi kaleme almıştır.
Savaşı bir iş olarak gören Von Clausewitz, savaş, hasmı
irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet
hareketidir dedikten sonra bu amaca ulaşabilmek için
sınırsız güç kullanılmasını, çünkü amacın aslında
düşmanı etkisiz hale getirmek olduğunu bildirmektedir.
Bu amaca ulaşma doğrultusunda olasılık yasalarından
yararlanılmasını önermesi ve kavramlarla değil
gerçeklerle uğraşılmasını tavsiye etmesi, onun
pozitivizmden ne denli etkilendiğini ortaya koymaktadır.
Bu noktada oldukça
şaşırtıcı bir unsur, yazarın savaşa bir kumar olarak
yaklaşmasıdır. Şöyle demektedi:. Savaşı bir kumar
haline getirmek için eksik olan tek şey tesadüf unsuru
idi. Oysa savaş tesadüfün en çok rol oynadığı alanlardan
biridir. Neo klasik iktisat teorisinin de kökeninde,
Bernouilli tarafından ileri sürülen kumar teorisi yer
almaktadır. Bugünde modern iktisatta oyun teorisi ve
istatistik yöntemler büyük bir yer tutmaktadırlar. Bu
gibi önermeler, yazarın bilimsel bir savaş teorisi kurma
işine iktisat terimleri içinde giriştiğini açıkça ortaya
koymaktadırlar.
Von Clausewitzin
savaşı bizzatihi bir olgu olarak teorileştirmesi sonucu
ortaya çıkan modelin doğru veya yanlış olmasının hiç bir
önemi yoktur. Çok iyi bilindiği üzere, bilimin görevi,
doğruları bulmak değil, yanlışları açığa çıkarmaktır. Bu
açıdan bu kitabın önemi, savaşı kutsallığından
arındırmasında yatmaktadır.
|