|
Fırat Ali
KÜRDİSTAN VE TÜRKİYEDE YOKSULLUĞUN VE AÇLIĞIN
İSTATİSTİĞİ
KÜRDİSTANDA GAZİ OLMAK
Sömürgeci güçlerle
savaşan ve bu savaşın bir tarafı olan PKK güçleri
Türkiyenin mevcut sorunlarının çözümünün yanında, genel
dünya sorunlarından da uzak değildir. Bu nedenle
ülkemizde devam eden TCnin yürüttüğü bu kirli savaşı
daha iyi anlamak ve bağlantılarının kaynaklarını bulmak
için genel dünya sorunlarını da iyice bilince çıkarmak
gerekmektedir. Parçayı bütününden kopararak anlamaya
incelemeye çalışmak oldukça hatalı bir yaklaşım
olacaktır. Bu nedenle ülkemizde yaşananlar dünyada
yaşananların bir yansımasıdır. Dünyayı yönetenlerin
ülkemizde devam eden bu kirli savaşın gerçek sorumluları
ve sebepleridir. Ülkemizi ve dünyamızı kirleten açlıkla,
yoksullukla, kimliksizlikle, eşitsizlikle baş başa
bırakan güçleri tanımakta gerekiyor. Egemen sermaye ve
onun kolluk kuvvetleri olan sömürgeci otoriter güçlerin
dünyada ve dünya ülkelerinde sebep olduğu sömürü
düzenini yakından tanımak için elde verili olan bazı
karşılaştırmaları da yapmak gerekmektedir. Buna göre;
Dünyada her yıl 30
milyon insanda açlıktan ölüyor. Oysa Avrupa ile ABD nin
kozmetik ürünlerine harcanan para gıda sorununa
yatırılsa açlık sorunu da ortadan kalkacaktır.1998
yılında savaşlardan 588.000 insan ölmüş, sosyal şiddet,
adam öldürme suçundan 736.000 kişi ölmüş, ancak
açlıktan, önlenebilir hastalıklardan ise yaklaşık 18
milyon insan ölmüştür. Soğuk Savaşın bitmesinin
ardından 200 milyon kişinin ölümü ise yoksullukla ilgili
nedenlerden kaynaklanmıştır. 1,2 ila 1,5 milyar insan
temel ihtiyaçlarını düzenli olarak karşılayamadıkları
mutlak yoksulluk şartları içerisinde yaşadığı
bilinmektedir. Yine dünyamızda yılda ortalama 100 milyon
insan bulaşıcı hastalıklardan ölürken, yaklaşık on
milyon insan açlıktan ölmektedir. Kuzey ülkeleri dünya
gelirinin %80'nine, dünya nüfusunun %56'sını oluşturan
yoksul güney ülkeleri de %20'sine sahip. Dünyanın 225
zengini 1 trilyon Euroyu elinde tutuyor. Bu servet 2.5
milyar insanın yaşadığı 47 güney ülkesinin bir yıllık
gelirine eşittir. Dünyanın en zengin 3 kişisinin serveti
de en yoksul 48 güney ülkesinin ulusal gelirini aşıyor.
Yine dünyanın en zengin 225 kişisinin toplam serveti 1
trilyon doları aşıyor. Bu rakam 2.5 milyar insanın
yıllık gelirine eşittir. İnsanlığın %20'si dünyadaki tüm
zenginliklerin %86'sını tüketiyor. En yoksul %20'si
dünyadaki tüketimin %1.3 ile yetiniyor. 1 milyar 300
milyon insan mutlak yoksulluk sınırı altında yaşıyor.
Dünyada da 800 milyon insan açtır. Bunlardan 200 milyonu
5 yaşından küçük çocuklardır. Hâlbuki dünya gıda stoğu,
ihtiyaçtan %10 daha fazladır. Dünya nüfusunu oluşturan
en yoksul %20nin dünya gelirinden aldığı pay, 1965 de
%2,3, 1970 de %2,2, 1980 de %1,7 ve 1990 da %1,4 tü...
En zengin %20nin payı da 1965 de %69,5 iken 1990 da
%83,4e yükseldi..böylece dünyada en yoksul 49 ülkesi
oluştu. Bunların 34ü Afrikada, 9u Asyada, 5i
Pasifikte, 14ü de Karayiplerdedir. En az gelişmiş
ülkelere dahil olmanın kriteri de kişi başına yılda 700
doların altındaki gelire sahip olmaktır. En az gelişmiş
ülkelerde 640 milyon insan yaşıyor. Dünyanın en zengin
%20'si tüm et ve balıkların %45'ini, enerjinin %58'ini,
telefon hatlarının %74'ünü, kâğıdın %84'ünü tüketiyor.
Dünyada da her dakikada 47 kişi yoksullar ordusuna
katılıyor. 17 Ekim Dünya Sefaleti Red günüdür. Dünya
Bankasının, kardeş kuruluşu IMF ile birlikte faaliyete
geçtiği 50 yılı aşan sürede yoksulluk buna rağmen
giderek artıyor. Dünyada günlük geliri 1 doların altında
kalan insanların sayısının 1987de 1,2 milyarken bugün
1,5 milyara çıktığı belirtiliyor. Bu sayının 2015
yılında 1,9 milyara ulaşması bekleniyor. Her yıl 25
milyon kişide yoksullar ordusuna katılıyor.1 milyar
insan olması gereken kilonun altındadır ve 1.6 milyar
insan ise anemiktir. Dünyada 1 milyar 300 milyon kişi
günde 1 dolardan daha az parayla, dünya nüfusunun
%60'nın da günde 2 dolardan daha az parayla yaşıyor. 1,2
ila 1,5 milyar insan temel ihtiyaçlarını düzenli olarak
karşılayamadıkları için mutlak yoksulluk şartları
içerisinde yaşamaktadır, yine yılda ortalama 100 milyon
insan bulaşıcı hastalıklardan ölürken, yaklaşık on
milyon insanda açlıktan ölmektedir. Doğu Asya ve Pasifik
ülkelerinde yaşayan 267,1 milyon kişi, Doğu Avrupa ve
Orta Asya ülkelerinde yaşayan 17,6 milyon kişi, Latin
Amerika ve Karayiplerde yaşayan 60,7 milyon kişi, Orta
Doğu ve Kuzey Afrikada yaşayan 6 milyon kişi, Güney
Asyada yaşayan 521,8 milyon kişi, Sahra altı Afrikada
yaşayan 301,6 milyon kişi, günde 1 dolardan daha az
gelirle yaşamını sürdürüyor. Yine dünyada aşı
yokluğundan her yıl 8 milyon güneyli ölüyor.
180 milyondan fazla
5 yaş altı çocuğun yani 3 çocuktan biri büyümesi durmuş,
bodur kalmıştır. Gelişmekte olan ülkelerde çocukların %
30dan fazlası mikro beslenme eksikliğinden zarar
görmektedir. Kötü beslenme, salgın hastalık, açlık,
savaş ve temiz su bulamama yüzünden her bir dakikada 5
yaşın altındaki 12 çocuk hayatını kaybediyor.Dünyada
yetersiz beslenmiş çocukların yarısı, Bangladeş,
Hindistan ve Pakistanda bulunuyor. Yalnızca
Hindistanda yaklaşık yüzde 47 oranında 5 yaşının
altında zayıf çocuk bulunuyor. Açlığın yaşandığı doğu ve
güney Afrikada da bu konuda çok az gelişme kaydedildiği
belirtildi. Bu bölgedeki yetersiz beslenen çocuk
oranının da yüzde 29 olduğu bildirildi. Dünyada yetersiz
beslenmiş çocukların yarısının Güney Asyada yaşadığı
belirtilirken yetersiz beslenmenin, yılda yaklaşık 5.6
milyon çocuğun ölümünde etkili olduğu belirtildi.
1 milyar çocukta
yoksulluk içinde yaşarken, 300 milyon çocukta evsiz
yaşamaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde
çocukların %30dan fazlası beslenme yetersizliğinden
zarar görmektedir.
(FAO) hazırladığı rapora göre, dünya çapında her yıl 6
milyon çocuk, açlık ve önlenebilir hastalıklar nedeniyle
ölüyor.25 milyon çocukta evlerinden ayrılmıştır.
Son 10 yılda 2 milyondan fazla çocuk savaşlarda öldü, 6
milyonu da yaralandı, sakat kaldı, 1 milyonu da yetim
kaldı.140 milyon
çocuk ilkokula gidemezken,
7 milyon çocukta
mülteci durumundadır.
514 yaş grubunda
270 milyon çocuk çalışıyor, bunların 150 milyonunu
sağlıksız ve ağır işlerde çalıştırılıyor. Yine
2010 yılında 1
milyon çocuk AİDS olma tehlikesi altındadır. Buna rağmen
AİDS hastalığı 4 milyon çocuğu öldürdü, 13
milyonunda yetim kalmasına sebep oldu. Yine politik ve
etnik çatışmalarının kurbanlarının %90'nını kadın ve
çocuklar oluşturuyor. Dünyada 10 yaşın altında 300
binden fazla çocuk halen askerlik yapıyor. Askerlik
yapan kız çocukların bir çoğu cinsel sömürülere maruz
kalıyor. Avrupa da ise100 bin sahipsiz çocuk
bulunmaktadır.
Buna karşılık en
zengin ülkelerin 23 en büyük ÇUŞ(Çok Uluslu Şirketler)in
satışları da 120 yoksul ülkenin dışsatımını aşıyor.
Dünya ticaretinin %70'ini ÇUŞ'ler denetliyor. Dünyanın
en büyük çok uluslu 200 şirketinin toplam kaynakları 7.1
trilyon dolardır. Dünya ekonomik faaliyetlerinin 4/1'i
bu şirketlere aittir. 200şirketin ekonomik büyüklüğü
BM'ye üye 189 ülkenin 182'sinin toplam ekonomik
büyüklüğünden daha fazladır. Bu sebeple çok uluslu
şirketlerin çıkarlarını gözetmeden uluslararası
politikalar oluşturulamayacaktır. Çok uluslu en büyük
şirketin 76'sı da ABD patentlidir.
Yine dünyada 358
dolar milyarderi 3 milyar nüfusa bedeldir. Silah
tekellerinin de dünyada çıkardığı savaşlardan kazancı
904 milyar dolardır. Her 5 saniyede 1 kişi açlıktan
ölmektedir. Her gün ise 40 bin kişi açlıktan ölmektedir.
Dünyada yaklaşık 6 milyar 300 milyonluk insan nüfusunun
gıda ihtiyacının kat be kat fazlasını üretebilme
potansiyeline sahibiz. Bugün dünyadaki gıda üretiminin,
10,5 milyar insanın sağlıklı beslenmesine yetebileceği
hesaplanmaktadır. Dünya nüfusunun 4/1i yetersiz
besleniyor. 800 milyon insan kronik beslenme
yetersizliği içindedir.1979 yılında da 50 milyon insan
açlıktan ölmüştür.1.5 milyar insan mutlak yoksulluk
içinde yaşamaktadır. Yılda 100 milyon insan bulaşıcı
hastalıklardan, 30 milyon insan açlıktan ölmektedir.
1998 yılında savaşlardan 588 bin insan, sosyal şiddet ve
adam öldürme suçundan 736 bin kişi, açlıktan ve
önlenebilir hastalıklardan ise 18 milyon insan ölmüştür.
Soğuk savaşın bitmesinden sonra 200 milyon insanın
ölümüde yoksulluktan kaynaklanmıştır. Dünyada her gün
milyonlarca insan tedavi edilebilir hastalıklardan
ölüyor. Yine insanların 1.1 milyarı evsizdir. İnsanların
1.4 milyarı içecek su bulamıyor. Dünyanın en
yoksullarını oluşturanların dünya gelirinden aldığı pay
%1.5 iken, en zengin %20nin payı %84tür. Avrupa'da ise
parfümlere 12 milyar dolar, kedi-köpek mamasına 17
milyar dolar harcanıyor, dünyada ise herkese temel
eğitim vermek için yılda 6 milyar dolara, temel besin
sağlamak için 13 milyar dolara gerek var. Gelişmekte
olan ülkelerin toplam nüfusunun 1.3 milyarı mutlak
yoksulluk içinde yaşamaktadır.1 milyarı okuma yazma
bilmemektedir. Dünyadaki insanların 2.6 milyarı sağlıklı
olmayan koşullar içindedir. ÇUS(Çok uluslu
Şirketler)sahibi 358 kişinin geliri dünya nüfusunun
%45'i olan 2 milyar 300 milyon insanın gelirine eşittir.
Yine dünyadaki insanların 890 milyonu sağlık
hizmetlerinden mahrum. Dünyada okuma yazma bilmeyenlerin
3/2si kadınlardır. Dünyada 1 milyarın üstünde insan
konutsuz yaşıyor.
Irak-İran
savaşında 190 milyar dolar harcandı. Körfez savaşında
ise kaybı 232 milyar dolardı. Arap ülkelerinin
savaşlardaki kaybı 676 milyar dolardır. Petrol
rezervlerin %65'i Ortadoğu'dadır. ABD bunun %22'sini, AB
%43'ünü, Japonya %67'sini almaktadır. En çok silah
satıcıları ABD, Fransa, İngiltere, Rusya ve İsrail'dir.
Dünyadaki petrolün %35'ini kullanan otomobil sektörü 400
milyon otomobilini kuzey yarımkürede bulunduruyor. ABD
dünya nüfusunun %5'ini oluştururken dünya hammadde
kaynaklarının %40'ını tüketiyor. Afrika'da her yıl 4
milyon metreküp orman kuzeye borç karşılığında
kesiliyor.(borç 120 milyar dolardır)
Dünyanın gelişmiş
ve yoksul ülkeleri arasında bu kadar bir korkunç uçurum
vardır. Bu uçurumun ortadan kalkmasının yolu da ezilen
yoksul halkların birliktelikle egemen güçlere karşı
mücadelelerini güçlü bir şekilde örgütleyerek
yürütmelidir. Dünyada var olan bu eşitsizliğin kaynağını
kurutmak ve milyarlarca insanın yaşam koşullarının
düzeltilmesine yönelik ezilen kesimin mücadele bilincini
daha fazla geliştirmesi ve pratikleştirmesi
gerekmektedir. Yeni Dünya Düzensizliğinde sol kesimlerin
olduğu kadar, savaş karşıtlarının da önüne büyük roller
düşmektedir. Kürdistanda ortaya çıkan PKK hareketinin
sadece Kürt halkının özgürlüğü ve eşitliğine yönelik bir
mücadele değil, diğer ezilen Ortadoğu halklarının da
özgürlüğü ve eşitliğini sağlama mücadelesini
vermektedir.
KÜRDİSTAN VE TÜRKİYEDE YOKSULLUĞUN VE
AÇLIĞIN İSTATİSTİĞİ:
Kürdistanda devam
eden savaşın Türkiyeye maliyeti şimdiye kadar 250
milyar dolar olmuştur. TCnin yalnızca Kürtlerin sesini
susturmak, kendi ulusal-üniter yapısı içinde eritmek ve
kendisine benzeştirmek için sadece savaşa yani silah
alımına yaptığı masraflardır bu miktar. Ancak gırtlağına
kadar borca batmış Türkiye, şimdi AKP hükümeti eliyle
başta Kürdistan coğrafyası olmak üzere topraklarını
İsrail devleti ile diğer Avrupa ve ABDnin yabancı
sermayelerine satmak durumunda kalmış, böylece ülkede
oluşan yüksek enflasyon, kredi borçları ve faizlerini
ödeme yoluna gitmek zorunda bırakmıştır. Tabi bu da
Türkiyeyi büyük bir ekonomik çıkmaza sokmaktadır. Bunun
yanında siyasi çözümsüzlükte ısrar eden TC, askeri
çözümsüzlüğün bedelini halkın elindeki birikimleri ve
ülkenin taşınmaz malları olan arazi topraklarını
satılığa çıkartarak Kürdistan ve Türkiye halkının daha
da yoksullaşmasına sebep olmuştur. Nihayetinde askeri
çözümsüzlüğün varacağı nokta siyasi kriz ve ekonomik
yoksulluk olmuştur. Siyasi ve ekonomi buhran Türkiyede
zirveye vurmuştur. Özellikle Önder APOnun tüm barış
girişimlerine rağmen çözüme bir türlü yanaşmaması,
Türkiye ve Kürdistanda bu tehlikeli durumları ortaya
çıkarmıştır. Öyle ki özellikle Kürdistan, Afrika
ülkeleri düzeyinde yer alıyor. Milli gelirin %7.2'si
burada üretiliyor. Türkiye nüfusunun %20'sine sahiptir.
Nüfusun sadece %3.5'u çalışıyor. Batı ile arasındaki
fark 11 kata ulaşıyor. Mera yasaklamalarıyla hayvan
ürünleri üretimi %40 azalmıştır. Bu da demektir ki
Türkiye bölgelerinden çok Kürdistan coğrafyasının durumu
daha vahim hale gelmiştir. Batı ile arasındaki uçurum
öyle kolay aşılacak gibi görünmüyor. Devam eden savaşla
birlikte bu oranların yükseleceğini şimdiden kestirmek
zor değil. Yine Batı illerinde 28 öğrenciye bir öğretmen
düşerken doğu illerinde 186 kişiye bir öğretmen düşüyor.
Bu da ekonominin olduğu kadar sosyal alanda da
Kürdistanın Türk bölgelerine göre eğitim sisteminde de
geri kalmış olması durumun vahametini de gösteriyor.
Yine Kürdistandan en çok göç Antep, Adana, Mersin
illerine oluyor. Antepin Kürdistan bölgesinde olmasına
rağmen göç alması Antepin daha çok Türk kökenli
vatandaşlarla yoğun olmasındandır. Mersin ve Adanada
zaten Kürdistanlıların daha çok çalışmak için gittikleri
Türk metropolleridir. Tabi bununla birlikte Kürdistanda
Amedde 250 bin kişi açlık sınırında yaşıyor. Köylerin
yakılmasıyla da Amed merkezine yoğun bir göçün
yaşanmasına sebep olmuştur. Amedde %71 oranı gibi
oldukça yüksek bir işsizlik oranı mevcuttur. Bu
Türkiyedeki bir türlü düzelemeyen ekonominin Amedde
iflas ettiğinin en büyük kanıtıdır. Yine sağlık alanında
ise Türkiyede 541 kişiye bir doktor düşerken,
Kürdistanda ise 4500 kişiye bir doktor düşüyor. Bu da
aslında sağlık değil sağlıksızlığın Kürdistanda nasıl
bir tabuta dönüştüğünü daha iyi gösteriyor. Bu iki
bölgedeki orantısızlık, eşitsizlik, uygulanan baskı
politikaları ve yasaklarla daha da ağırlaşarak sorunu
daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor.
Dünya silahlanma
sıralamasında ise TC 9.uncu sıradadır. Son 4 yıl içinde
harcamaları %53 artmıştır.1996'dan beri 10.5 milyon
dolar harcama yapılmıştır. 1999'da GSMH'nin %55'ine
tekabül etmiştir. Gelişmekte olan ülkeler kategorisinde
olmasına rağmen anti demokratik politikalarıyla
sorunların içinde boğulan TC, Kürdistan coğrafyasında
devam eden savaş sebebini bahane ederek dünyada en çok
silaha para ayıran ülkeler konumuna yükselmiştir. Bunun
yanında askeri personel sayısını da 800 bine çıkararak
birçok gelişmiş ülkelerin askeri harcamalarını kat kat
geçmiştir. Somut olarak ordu bütçesi devlet bütçesinin
%30'unu içerir ki bu oldukça faşizan ülkelerde görülen
bir durumdur. Bu sebeple ordu bunu gizlemek için kamusal
fon olan savunma fonuna yönelir ki bu da halka ayrılan,
onun elinden alınan para demektir. Zaten ordunun bütçesi
sayıştayın denetimine tabi değildir. Ordunun yıllık
bütçesi hükümet tarafından denetlenemez. OYAK'la(Ordu
Yardımlaşma Kurumu) Türk ekonomisinin önemli bir kısmını
denetler, askerler aylık ücretlerini kendileri belirler.
Hükümet ulusal bütçeden paylaşım konusunda yetkili
değildir. Çünkü bu rakamlarda resmi gazetede
yayınlanmaz. Bu da gösteriyor ki ordu Türkiyede
dördüncü bir güçtür. Ama bu güç diğer üç güç olan
yasama, yürütme ve yargı gücünün de üstünde bir güçtür.
Denetlenemeyen bir kurum silahlı da olsa, onun artık
bulunduğu ülke faşist olarak adlandırılır. Türkiyede de
faşizm bu tür uygulamalarla kılıflandırılmış, gizlenmeye
çalışılmıştır. Şeffaf faşizmin uygulandığı yerde
Kürdistan coğrafyasıdır. Sivil otoritenin bile üzerinde
olan bir güç Kürdistan gibi coğrafyada neler yapmaz ki.
Düşününki ülkeyi yönetecek kesim sivil yönetim olmasına
rağmen savunma bakanlığı doğrudan Genel Kurmayın emrine
verilmiştir. Böylelikle yürütmenin iradesi orduya teslim
edilmiştir. Bu tek kelimeyle anti demokratik bir
durumdur. Sivil irade silahların gölgesinde politika
yapmak durumunda bırakılmıştır. Aynı zamanda sivil
iradenin de buna zemin olma durumu da Kürdistanda
uygulanan politikalarının bir sonucu olsa gerek. Bunun
yanında askeri suçlara sivil değil, askeri mahkemeler
bakar ve bu askerler dokunulmazlıkla donatılmıştır. Bu
da ordunun ülkede ne kadar etkin olduğunu, yürütmenin
yanında yargının da iradesinin teslim alındığının bir
kanıtıdır. Hukuk herkes için geçerli olması gerekir ki,
Türkiyede dünyada olmayan bir hukuk sistemi
uygulanmaktadır ki bu sadece Türkiye Cumhuriyetine ait
vahim bir durumdur. Bununla birlikte Türkiyedeki ordu
gücünün 800 bin mensubu OYAK isimli holdinglerini,
maaşlarından kesinti yaparak beslerler. Bu mali ve sınaî
dev Renault ile otomotiv sektöründe, AXA ve OYAK bankası
ile finans sektöründe, 10 çimento fabrikasıyla sanayide,
dağıtım, pazarlama, gıda ve savunma alanlarında
mevcuttur. Bu ordunun da diğer sınıflarda görülen bir
sermaye gücünün ve birikimin olduğunu gösterir. İslami
sermaye, burjuva sermeye gibi birde ordunun kendisini
besleyecek ve geliştirecek ayrıca devletin dışında bir
sermaye gücü vardır ki bu da OYAK ve AXA bankasıdır.
Türkiye de dördüncü ama en büyük güç olan ordunun adeta
ayrı bir devlet gibi hareket etmesi, hem sermaye hemde
pazar alanının mevcudundan kaynaklanmaktadır. Bunun
yanında siyasi askeri iktidar MGK genel sekreterliğinden
son beş yıldır genelkurmay karargâhına kaymıştır.
Hükümetten tümüyle bağımsız ve özerk olan bu siyasi
örgütlenme bir çok denetlene bilmez kurumlara
dayanmaktadır.bu da gösteriyor ki denetlenemez bir kurum
olarak genel kurmaylık devlet üstü bir kurum olarak
siyasi, ekonomik ve askeri alanlardan sorumlu tek
muhataptır.
Yine Ordu "ulusal
savunma" konseptinden "ulusal güvenlik" konseptine
kaymıştır. Görevide siyasi normlardan ayrılanları hizaya
getiren ideolojik bir ordu haline gelmiştir. Onlar için
iç düşmanlar; Kürtler, İslamcılar, aşırı sol ve
milliyetçilerdir. Dış düşmansa; AB ve komşu ülkelerdir.
Böylelikle ordu Türkiyedeki güçler dağılımının öncü
gücü olmanın yanında ideolojik gücü de rolüne soyunmuş,
hedef düşmanı belirlemede inisiyatifi kendi eline
almıştır. Böylelikle düşman yaratma ve tespit etme
ordunun insafına bırakılarak Kürdistan ve Türkiye
halkları adeta bir Korku Cumhuriyetiyle baş başa
bırakılmıştır. Zaten devletin hukuksal temeli 1982
anayasasıdır ve onun siyasi aracıda MGK'dır. Anayasadan
da hareketle tek güç olarak söz ve uygulama hakkı
yalnızca ordunun olmuştur. Hala da bu anayasayla ordu
ülkenin tek ve dinlenebilir gücüdür. Bunun en güzel
kanıtı da askeri öğrencilerin amacınız nedir? sorusuna
batılılar gibi "vatanı savunmak" sözünü değil,
"Türkiye'yi yönetmek" sözüyle cevap vermesi
gösterilebilir. Hem ordu hemde emniyet gücünün beraber
hareket etmesi Türkiye halkının %30'unun polis ve
karakoldan korktuğunu, %50'sinin de polisin haksız kaba
kuvvet kullandığına inandığını, %64'nün de insan
haklarından anlamadığını, %40'ının da polisin kötü
olduğu düşüncesine götürüyor. Kırsal alandaki ordunun,
yani Kürdistan coğrafyasındaki ordunun şehir uzantısı
olan kolluk gücü durumundaki emniyet teşkilatının halk
üzerindeki korkusu fiziksel travmanın psikolojik
uzantısından ibaret oluyor. Türkiyedekilerin %55'i
ordunun AB'ye katılımı engellediğini düşünüyor.
Türkiye'de demokrasinin olmadığını düşünenler ise
%90'dır. İnsanların %80'i AB'ye girmek istiyor. Ordu bu
yüzden AB'ne karşı çıkmıyor. AB'ne girmek ordunun
yetkilerinin elinden alınması demektir ki bu da ordunun
asla işine gelmeyecektir. Bu süreçte Türkiye içinde
özellikle Kızıl Elmacıların içinde yer aldığı şahin
kanatlar ve çevresinin orduyla birlikte ABne karşı
çıkması bunun en iyi kanıtıdır. Ancak halkın ezici
çoğunluğu karşısında şimdi susmayı yeğliyorlar. Bir
taban hareketinde gelişecek demokrasinin halk içinde bu
kadar sahiplenilmek istenmesi elindeki siyasi ve askeri
gücü kaybetmek istemeyen orduyu rahatsız edecektir.
Nurol holding milli savunma sanayinin belkemiğini
oluşturan sermaye grupları arasındadır. TSK'nın zırhlı
muharebe aracı, zırhlı personel taşıyıcı ve zırhlı Tow
aracı üretiyor. 1976'dan beri devam eden Ayaş
tünelinin(10 km) 700 trilyonunu yutmuştur. Nurol holding
karanlıklar prensi Richard Perle ile mesai yapmıştır.
Nurol holding ordunun desteklediği sermaye grupları
arasındadır. Ordunun bu istatistik gücünü de
sıraladıktan sonra şimdi de Türkiyenin genel
sorunlarına, genel durumlarına bakalım.
Türkiyede en
yoksul %10luk kesim milli gelirin %2.3 ünü, en zengin
%10luk kesim gelirin %33ünü alıyor. Bu da Türkiyedeki
zengin kesim ile yoksul kesim arasındaki büyük uçurumu
gösteren bir durumdur. Uluslar arası finans ve sermaye
gruplarının desteklediği bu en zengin kesim Türkiyedeki
gelir adaletsizliğin en baş aktörü konumundadır. Yine
yoksullukla bağlantılı Türkiyede her yıl binlerce ton
tahıl, domates, balık sadece fiyatlar korunsun
işverenler tarafından imha edilmektedir. Sadece kâr
amacı güden bu son derece ürkütücü durum yoksulun daha
yoksul olmasına, açlıktan ölümlerle karşı karşıya
gelmesine sebep olmaktadır. Türkiyede 9 milyon 300 bin
çocuk yoksulluk içinde yaşıyor. Bu çocuklar Türkiyede
devam eden savaşın ve mevcut sermaye korumalı
politikaların sonucu olarak yoksulluk içinde yaşıyorlar.
Sadece silaha ve savaşa ayrılan pay Türkiyede bütçenin
yarısıdır. Mevcut durumda bu payda her geçen senede bir
artışın olduğu kaydedilmektedir. Bunun yanında her gün
ortalama 107 çocuk açlık ve yoksulluk gibi benzer
sebeplerden ölüyor. Bu da ölümlerle sonuçlanan
yoksulluğun Türkiyede ne kadar tehlikeli bir durum
aldığını gösteriyor. Tüm çocukların yüzde 37si
yoksulluk içinde yaşıyor. Çocuklar ülke nüfusunun da
yüzde 28ini oluşturuyor. Neredeyse Türkiye nüfusunun
3/1ini oluşturan çocuklar, cehennem ülkesinin çocukları
olarak tabir edilmektedir.
718 yaş arasında
okula gitmeyen çocuk sayısı da 8 milyon 120 bindir. Bu
da yoksulluk ve işsizliğin Kürt sorununun
çözülememesinden, savaşın devam etmesinden kaynaklı
olduğu uzmanlarca da tespit edilmiştir. Savaşın olduğu
bir yerde sosyal yatırımlar, ekonomik sübvansiyonlar
yapılamaz. Yatırım ancak silaha yapılır ve insanların
ellerindeki birikimler doğrudan savaş alanlarında kurşun
ve bombalara dönüşür.
Genel olarak Türkiyede
DİE rakamlarına
göre, 2003 yılında yoksulluk içerisinde yaşayan
kişilerin sayısı 20 milyonu geçti. Yoksul sayısı kırsal
ve kentsel bölgelerde yaklaşık olarak aynı olmasına
karşın kırsal kesimin özellikle Kürdistan coğrafyasının
nüfusa oranı daha az olduğundan yoksulluktan aldığı pay
daha fazla. Kırsal kesimdeki yoksulluk artışı yüzde 6,8
oldu. Buda her geçen gün daha da artmaktadır. İşsiz
nüfusu yüzde 54 oranında artarken aralarındaki yoksul
birey sayısı yüzde 47 arttı. 2003 yılında resmi işsizlik
oranı yüzde 10,5 oldu; şu anda işsizlik oranı yüzde 11,6
dur. Aynı zamanda Türkiye, dünyada yolsuzluklarda da
14.üncü sırasını koruyarak üretimden kopuk rantçı
kesimlerinin nasıl palazlandığına ve çoğaldığına bir
kanıttır. Savaşın devam ettiği bir ülkede üretim değil,
tüketim ve rantçılık devreye girer. Bunun yanında
Kürdistanda süren savaş ve yıpranan orduyu yenilemek ve
daha etkili silahlarla Kürtleri imha etmek için TC
devleti Avrupa'daki uyuşturucuların %60 ile ABD'deki
uyuşturucuların %40'ını kendi güzergâhından geçirerek
yürüttüğü kirli savaşı böylece finanse ediyor. Böylece
de kendi ülkesindeki 2 milyon kişiyi de uyuşturucu
bağımlısı haline getirmiştir.
KÜRDİSTANDA GAZİ OLMAK:
25
yılı aşkın bir süredir Kürdistanda devam eden savaşın
maliyeti TCye 250 milyar dolar ve onbinlerce kayıp ve
100 bine yakın sakat bırakmıştır. Yine Kürt tarafında
ise kültürel ve siyasal kimlik ile demokratik çözümün
gerçekleşmesi ve Kürt halkının özgürlüğü için TCye ve
diğer sömürgecilere karşı verilen özgürlük mücadelesinde
yine binlerce şehit ve gaziler ortaya çıkmıştır. Savaşın
acımasız olduğu kadar uzun zaman süren etkisini
üzerinden atamayacak olan kesimde yine savaşan gaziler
olmuştur. Bombalama, kurşun ve daha çok mayın
patlamalarıyla ortaya çıkan savaş gerçeğinde gazilik
savaş sürdükçe de çoğalmaya devam edecektir. Gaziliğin
bir olgu olarak siyasal literatürde ortaya çıkması yine
savaş gerçeğiyle bağlantılı olmuştur. Savaş ve gazilik
savaş ve şahadet gibi ayrılmaz bir bütünlük oluşturmaya
devam edecektir.
Yine sadece
saldırı, işgal ve savaş sendromunu kaderi gereği yaşayan
Ortadoğu halkları birde bulundukları ülkelerinde döşenen
mayınlar yüzünden ayda binlerce kay8ıp veriyor ve
sakatlanıyorlar. Özellikle Kürt coğrafyasında döşenen
mayınlar çoğunlukta ve kayıplarında en çok yaşandığı
yerler burası oluyor. Mayınların %99u da devlet güçleri
tarafından yani sömürgeci devletler tarafından
döşeniyor. Yine bu mayınların büyük çoğunluğu İran-Irak
sınırı arasında 1980 ve 1988 yılları arasında kendi
arlarında yaşanan savaş sırasında döşenmiştir. Saddam
Hüseyin 10 milyon askerim ülkemin güvenliğini sağlıyor
diyerek döşediği mayınların ürkütücü boyutunu itiraf
ediyordu. Savaş sonrası sadece Güney Kürdistanda bir
yılda bir milyon mayın ve değişik patlayıcı türü
temizlenmiştir.
BM raporlarına göre
ise mayınlı araziler daha çok Kürt nüfusunun yaşadığı
Irak, İran, Suriye sınırı ve iç bölgelerinde
bulunmaktadır. Kuzey Kürdistanda; Doğu Beyazıt,
Ardahan, Van, Hakkâri, Kars, Kağızman, Mardin, Siirt,
Şırnak, Dersim, Diyarbakır, Antep, Batman, Bingöl,
Nizip, Urfa, Hatay gibi il ve ilçelerindeki yerleşim
alanların ve çevrelerinde yoğunlaşmaktadır. En çok
mayında Urfa, Antep ve Ardahanda bulunmaktadır. Bu üç
ildeki mayınların miktarı 587.252 adettir. 199194
yılları arasında Şırnak ve Hakkâride 152.382 mayın
döşenirken 1995 yılında Dersimde 10.559 mayın
döşenmiştir.
1956 yılında
hükümet, Suriye-Türkiye sınırı boyunca 877 km.
uzunluğundaki alanın 300 ile 700 metre genişliğine
mayınlar döşendiğini itiraf etmiştir. Bu 3.5 milyon
dönümlük arazi iki Kıbrıs adası büklüğündedir. Bu alan
50 yıldır tarıma ve kullanıma kapalı tutulmuştur.
Bu mayınlı
bölgelerdeki 364.000 dekara yayılan mayınlı araziler
yüzlerce kişinin ölümüne, binlerce kişinin yaralanarak
sakat kalmasına neden olmuştur. Mayınların bölgedeki
ürkütücü bu durumu hala da can almaya, insanları sakat
bırakmaya devam etmektedir. Özellikle Ortadoğu
bölgesinde Kürdistan coğrafyasındaki bu verili mayın
artışındaki korkunç boyut Kürdistanda devam eden savaş
gerçeği ile etkisini uzun yıllar insanların üzerinde
hissettirecek bir güce sahip olduğunu gösterecek
kanıtlardır.
19901992 yılları
arasında kara mayınları ve sahipsiz askeri malzemelerin
yol açtığı ölüm ve yaralanmalar ise şunlardır. 244ü
çocuk 288 sivil; 334 askeri personel, 3 PKKli yaşamını
yitirirken; 214ü çocuk 856 sivil, 294 polis ve asker
yaralanmıştır. Yine Kürdistanda devam eden savaşın bir
tarafı olan PKK gazileri ise sayıları 2 bini aşkın
olarak mevcut olmaktadır. PKK gazilerinin %99.5 u da
döşenen mayınların patlaması sonucu vücutlarının çeşitli
yerlerinden yaralanarak bazı beden organlarını
kaybetmiştir. Bu gazilerimizden %89u sağ ve sol
ayaklarından bir tanesini ya da ikisini birden, %1.6sı
elini ve kolunu, %2.6sı ise bir ya da iki gözünü
kaybetmiştir. Diğer gazilerimizden de geri kalanıda
vücudun çeşitli yerlerinden yaralanarak kalıcı
rahatsızlıklar geçirmektedir.
Dünyada mayın üretiminin
önüne geçmek, bunu kullanmak, satmak ve devretme gibi
aktiviteleri sınırlayan bir anti-mayın sözleşmeside
diğer ülkelerce de imzalanmıştır. Anti-personel
mayınların kullanımının, depolanmasının, üretiminin ve
devredilmesinin yasaklanması ve bunların imhası ile
ilgili Ottowa sözleşmesi, 4 Aralık 1997 tarihinde
Ottowada (Kanada) imzaya açıldı, 1 Mart 1999'da
yürürlüğe girdi. Türkiye Sözleşme'ye 2003 yılında taraf
oldu. Sözleşme Türkiye açısından 1 Mart 2004'de
yürürlüğe girdi.
Ottowa Sözleşmesinin yürürlüğe girmesinde,
hükümet dışı kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri önemli
rol oynadı. 1992'de Avrupa ve Amerika'da birkaç sivil
toplum kuruluşunun başlattığı bir kampanya, 1997'de
Ottowa Sözleşmesi'nin yürürlüğe girmesiyle sonuçlandı.
Sözleşme, taraf devletlere, stoklarındaki mayınların
dört yıl, döşenmiş mayınların da en geç on yıl
içerisinde sökülerek imha edilmesi yükümlülüğünü
getirmektedir. Sözleşme, taraf devletlerin anti-personel
mayın kullanmasını, bunları geliştirmesini, üretmesini,
bir başka şekilde edinmesini, depolamasını, elde
tutmasını veya doğrudan ve dolaylı yoldan bir başkasına
devretmesini yasaklamaktadır. Ayrıca, bu sözleşme
çerçevesinde, bir taraf devlete, yasaklanmış bulunan
herhangi bir faaliyetle iştigal etmekte olan herhangi
bir kimseye yardımcı olmasını da yasaklamaktadır. Taraf
devletler, bu sözleşmeyle, bütün anti-personel mayınları
imha etmeyi taahhüt etmektedirler.
Bugün dünyada 64 ülkede 100 milyonu
aşkın kara mayını bulunmaktadır. Türkiye'deki sayının
935 bin olduğu belirtilmektedir. Türkiye'nin 2 bin
kilometrelik sınırında 3.5 milyon dönümlük arazi mayınla
kaplı bulunmaktadır. Mayınlı arazilerin büyük çoğunluğu
ise 600 kilometrelik alanla Suriye sınırında yer
almaktadır. Suriye sınırındaki mayınlı sahanın
temizlenmesi için, 1975'te ve 1996'da iki defa Meclis
araştırma komisyonları kuruldu ve her iki komisyonun
düzenledikleri raporlarda bu sahaların mayınlardan
temizlenerek tarıma açılması önerildi.
Dünyada
da özellikle Kürdistanda gazi olmanın bedeli yaşamın
son nefesini uzun yıllar hep ciğerlerinde tutma
durumundan öte bir şey değildir. Acıların ve kalıcı
izlerin bedendeki duruşu Kürdistan ve Ortadoğu
halklarının onurlu bir nişanesi olmaktadır. Gazi ve
gaziliğin anlamıda işte buradan geliyor. Savaşın acısını
hep hissedecek, onu toplumsal hafızalardan silmeyecek ve
savaş denen yıkıcı ve yakıcı şiddetsel olgunun hep
izdüşümünü ruhta ve bedende yaşayacaktır. Bu durumu
zayıflıktan öte bir güce dönüştürmek gazilik sıfatını
alan PKK savaşçılarının temel bir hedefi olacaktır.
Zayıflığımızı, bedensel eksikliklerimizi bir güce
dönüştürmek, yetersizliklerimizi gidermek ve
çalışmalarımızı Önder APOnun dediği gibi ikiye, dörde
katlamak yine temel bir görevimiz olmalıdır. Kahraman
şehitlerimizin vasiyetleri gereği gazilik sıfatına anlam
kazandırmak vasiyete verilecek en güzel cevap
olacaktır.2000i aşkın gazilerimizle Önderliğe ve
şehitlerimize yakın bir duruşa sahip olmakta
çabalarımızın yoğunluğuyla belli olacaktır. Gazilerimiz
bunun bilincinden hareketle Önder APOnun yaşayan
şehitlerimiz kategorisinde hak ettiği yeride alacaktır.
Bu da gazilerin daha fazla çalışma, daha fazla aktif
olma hareketliliğini de yükseltecektir
|