|
|
BENLİKTA SAVAŞ
VE BARIŞ
ORHAN BURSAL |
Savaş ve Barış dendiğinde sanırım ilk
akla gelen Tolstoyun o ünlü yapıtıdır. Napoleonun
steplerdeki dramatik bozgunu ile yenginin bile muştu
taşımadığı yargısı izleklerden bir türlü silinmez. Ve
ayrıca ne Nataşa, ne de Pier unutulur, fakat her
nedense yine bu kitaba bağlı olarak savaş ve barış
toplumsal bir olgu gibi fotoğraf bırakır belleklerde,
ama hiç birimiz herhalde Nataşa ile Pier arasınaki
savaşı kendi içlerindeki devinimi, çatışmayı ve huzuru
öncelikle anımsamaz.
Oysa tarihi süreç içinde
dünyamızın kaç kez ters dönmesine neden olan savaşların
tümü de birilerinin iç dünyalarında bastıralamayan kimi
saldırıların, kimi saldırganlıkların bir sonucudur.
Machiavelli, bir hükümdarın üzerinde çalışması gereken
tek konu savaştır. Onun için barış yalnızca bir soluk
alma dönemi olmalıdır der. 16.yyın ilk yarısında
dünyayı sarsan bu siyaset felsefesi belki de yönetim
eşittir savaş yapma demeye getirmektedir.
Senecada savaş,
milletlerin varoluşunun sonucudur dediğine göre, acaba
bir erk sahibi olmak için zorba mı olmak gerekir, ya da
zorbalar mı erk sahibi olurlar? diye sorası geliyor
insanın..
Savaş dendiğinde karşımıza
hemen karşıt kavramı barış çıkmakta, fakat barışın
özneleşmesi halinde bu karşıtlık usumuza gelmemektdir.
Tokken açlığı düşünmemek, ama aç olduğumuzda tokluğu,
hatta idealleştirmek gibi.. ya da özgürlük gibi. Özgür
olmama hali, hiç olmazsa, olası bir kaygı şekinde
gündeme gelmelidir ki özgürlükten söz edilebilsin. Yoksa
özgürlük, karşıt bir durum gibi değil, doğal bir durum
gibi algılanır. İnsanın ruhsal ve ussal doğasına uygun
olanı da budur.
Barış; eğer düzmece
değilse, inaan gerek tekil anlamda, gerekse çoğul
olumsuz tutkuların üstesinden gelmiş, hem kendisiyle,
hemde çevresiyle barışık kalma yollarını bulmuş halini
tanımlar ki bu durumda savaş söz konusu bile olamaz, ama
olumsuz tutkulardan; örneğin kıskançlık, kendini
kanıtlama, öfke, kin, gurur vb. sapkınlıklardan korunma,
sıyrılma da kolay olmasa gerek. Yani barış ne denli
istendik bir durum olursa olsun, bunu elde etmenin yolu
önce savaş açmak değildir herhalde. Ya da savaşı,
savaşımızı dışımıza kadar sıçratmak değildir.
Tarih, barış için yapılan
savaşların bilimi olarak değerlendirildiğinde bu
savaşların gerisinde ister Malthusun iddia ettiği gibi
bir biyolojik ayıklama, bir tür demografik denge kurma
varolsun, ister Hitlerin savladığı paklanmış ırk
politikası, hepsinin altında, hepsinin gerisinde tek bir
neden, hepsinin üstünde, ilerisinde de tek bir erek
yatar. Neden; yarışma, çekişme, erek ise kendini
kanıtlama ve karşı tarafı ezme...
Yunan mitolojisinde barış;
güzel Eirene tarafından simgelenir. Gurur ve huzur dolu
çehresini, vakur bedeni üzerinde dimdik taşıyan Eirene,
kucağında da zenginliği ve bereketi simgeleyen Ploutusu
tutmaktadır. Oysa Ares, şu savaş tanrısı, atlarının
önüne yem olarak insan eti atan kral Diomerdesin babası
Ares, çevresine korku ve ölüm saçan bir görünüştedir.
Babası bile şaibelidir onun. Savaşla barışın en eski
görsel tanımlamaları yani Eirene ve Ares tıpkı
bilebildiğimiz tarihi olgular gibi bize şunu gösteriyor.
İster savaş olsun, ister barış, bunların altında insanın
kendisiyle olan savaşı ya da barışı yer almaktadır.
Alıcı gözle bakıldığında insanların çehrelerinde bunları
okumak, dikkatlice izlendiğinde insanların yaşamlarında
bunları saptamak hiç de zor olmasa gerek.
Barışı bozan durum, her
nedense daima karşı tarafın yarattığı bir nedene
dayanır. Böyle bir neden sonunda da bir ulusun, ya da
bir toplumun üyesi birey, salt barışı yeniden
oluşturabilmek için savaş açar. Başka umarı da yoktur!
İster iki ulus arasında olsun, ister iki birey, yine de
savaşın temel nedenini, bireyin iç çatışmalarına
bağlamak geçmişle ilgili edinimlerimize, hatta kişisel
gözlemlerimize kişilik gözlemlerimize uygun düşmektedir.
Birey, kendi adına karar
verirken ya da şu veya bu nedenle elde ettiği liderlik
sıfatına göre eylerken, eğer iç dünyasında barışı
sağlayamamışsa mutlaka bir çekişme, bir savaş hali ya da
bir savaş yaratacaktır. Bütün bu barışa karşı, barış
karşıtı tutum ve davranışların arkasında ise bir türlü
durultulamayan kişilik sorunu yatar.Kişilik sorunu
sonuçta aynı noktaya ulaşsa da iki farklı merkezden
kaynaklanır gibi görünmektedir. İlki benlikler içi
savaş, diğeri ise benlikler arası savaş.Benlikler içi
savaşa baktığımızda ben kavramını aşamalı bir şekilde
oluşturan ilkel benlik(ID), benlik(EGO) ve üst
benlik(Süper EGO) yapılanmalarının her birinin kendi
içindeki uyumsuzluk halinin bireyi dış dünyaya karşı
barış bozucu yaptığını görürüz.
Ben kavramında en ilkel
benliği oluşturan ID, birincil güdülerin egemenlik alanı
olarak kabul edilir ve bedensel eylemleri ve doyumları
içerir. Tinimiz, hatta usumuz bu bedensel hazların
gerisinde kalır. Bilseme(tecessüs) ve kurcalama, duyusal
uyarılma ve kışkırtı, cinsellik ve analık , korunma ve
gizlenme, açlık ve susuzluk gibi birincil güdüler, ilkel
benin en temel eylem odaklarını oluştururlar. Benlik,
bir biçimlenme durumudur. Ne olduğumuzun ve ne olmak
istediğimizin farkına varılmasıdır. Bir birey olarak
nasıl tanındığımızın kavranması ve bu kavramanın
bilinçle eleştirel bir yaklaşım içinde
değerlendirilmesidir. Bırakın üst benliği, benliğe değin
bir iyelik için bile, ilkin ilkel benin
dengelendirilmesi, barış içinde gerçekleştirilmesi
önşarttır. İlkel ben içi güdüler arasında yakıcı savaş
vardır. Yenen güdü, yenileni yok eder, ya da onu tutsak
gibi kullanır, ama bu tutsaklık, o ilkel beni de tutsak
haline dönüştürür zamanla ve farkına varılmadan.
Örneğin açlık güdüsü
bastırılmazsa, zamanında dengeli bir doyumn durumu
yaratılmazsa o bireyin doyuma ulaşması ne verirsen ver,
ne kadar verirsen ver, yeter demesi beklenemez. Tüketme,
sömürme gereksinimi herşeyin önüne geçer: ne hak, ne
adalet, ne günah, ne de ayıp tanır. (zaten bu gibi
yaptırımların ve ket vurucuların ilkel bende yeri de
yoktur ama kişi, o bireyin üst benlik basamağına
çıkamadığını bir türlü anlamaz, anlamak istemez.)
Açlık güdüsü egemen bireyin
midesi doysa gözü doymaz. mide fesadına uğrar ve bu da
onu daha mideci yapar, çünkü mideden başka bir şey
düşünmez, düşünemez olur. Tekelci bir anlayışla açlığı
doyuma ulaştırma güdüsü, örneğin korunma, gizlenme
güdülerine egemen olur, onların çalışmasını engeller ya
da tutsak eder onları ve kendi amaçları doğrultusunda
kullanır. Korunma ve gizlenme gibi güdülerin açlık
güdüsü ile dengeli ve barış içinde iş görememesi
yüzünden de o birey yakayı ele verir.
Kimi insanda ise cinsellik
güdüsü öndedir. Bu tipler kösnük tiptir. Erotikten çok
porno eğilimlidirler. Baktıkları, gördükleri her şeyde
ama herşeyde cinsel bir yan ararlar. Bu takınak öylesine
öne çıkar ki birey bunu fark etse bile tüm didinmelerine
karşın bu düşünce biçiminden kurtulamaz, bu davranış
biçiminden sıyrılamaz, hatta bir coşku, bir tepi
şeklinde işin ucunu da kaçırır. Takınağın bilincinde de
olsa iyi kötü istenmeyen bu tutkusunu yenemedikçe
sinirlenir, sinirli tepkilerde bulunur.
Tıpkı açlık güdüsü gibi
cinsellik güdüsü de, diğer güdülere savaş açtığında
kendini kanıtlama ve diğer güdülere egemen olma hırsıyla
ilkel bendeki barışı bozar. Saldırgan güdü, düzeni
bozduğundan ya da düzenin dışına çıktığından kendi de
düzenli çalışamaz. Bu doğru çalışamama hali iki tür
görüntü verir: İlki her şeye cinsellik bulaştırmak, bu
cinselliği gizleme adına sıradan ya da normal sayılmayan
doyumlara kaymak. Cinsellik, ilkel beni elde ettiğinde
bunun bir sapkınlık olduğunun farkına varan, fakat
elinden bir şey gelmeyen birey, cinsel denilenden daha
doğrusu cinsel dediği şeyden kaçmak, kaçıyor görünmek
adına cinsel saymadığı, kendince çevresinin cinselliği
olmadığını sandığı alanlara kayar. Oysa bu kayış,
istençle olmaz, cinsel güdüsü onu bu alanlara iter,
çünkü doyumu bu alanlarda bulur artık. Üstelik kanısınca
çevrenin gözlemlerinden de kurtulmuştur. Örneğin bir
insan eğer nü tabloya, kabareye, bir bale gösterisine
cinsellik güdüleriyle yanaşmaktan kendini alamıyorsa ve
bu tür sanat yapıtlarını, etkinliklerini müstehcen, ayıp
gibi tanımlamalarla nitelendiriyorsa kendisinin mazbut
olduğunu kanıtlamak, yani cinsellik güdüsünün
egemenliğini gizlemek amacı ile bu tür evrensel
boyuttaki sanatsal etkinlikleri reddeder, protesto eder,
horlar, namus adına bir sanatları ayakta tutan
sanatçıları namussuzlukla damgalar ve kendini sözgelimi
spora adar, adamış gibi görünür. Oysaki, o bu kaçışının
bir cinsel güdü yeğlemesi olduğunun da az çok
bilincindedir ama çevresinin anlamadığını ya da
çevresini uyuttuğunu zanneder. Böyle bir birey için
örneğin futbol ya da güreş gerçek doyum alanlarıdır. Bu
yolla cinsellik güdüsü hiç olmazsa bir süre doyar,
doyuma ulaşır ve düzmece barış sağlanır kendi iç
dünyasında. Psikolojik savaşı kazanmış gibidir.
Örneklerini hepimizin
arttırabileceği bu tür güdüsel dalgalar, gerginlik ve
yarış ortamı içinde güdüler arası diplomatik ilişkilerin
kesilmesine ve barışa ket vurulmasına neden olur. İlkel
ben, kendi içinde durdurulamayacak, durdurulsa bile
hasarları giderilemeyecek bir savaş ortamına geçer.
İlkel bende barış,
ancak çocuğun tuvalet terbiyesi döneminde uygun bir
sosyo-kültürel ortam içinde verilen ve alınan bir
eğitimle sağlanabilir. Bu dönem kaçırıldığında özellikle
kültürel ortam değiştirildiğinde savaş önlenemez. Bu
tipler, bir üst aşamadaki benlik kavramlarından birine
geçmiş görünseler bile ilkel benlik o benliği de
kontrolü altında tutar.
İlkel benden başlayarak
benlikleri eğitmeden etken araçlardan biri, belki de
ilki tartışmasız sanat alanıdır. Sanat alanına
girebilme, salt birincil güdüleri değil, daha sonra üst
benlikte kendini gösterecek sosyal güdüleri de
etkileyecektir ve benlik bu iki ben arasındaki denge
sağlama görevini daha sağlıklı bir şekilde
gerçekleştirebilecektir.Güdüleri kontrole almayı ve
gemlemeyi öğrenme döneminde sanat, yanlış
değerlendirmeler sonunda çağdaş ve çağcıl konumuna
geçirilemezse birey daha ileriki dönemlerde elde ettiği
statü benle ve bu benin katkısıyla dahi sanatı doğru
değerlendiremez. Bu değerlendirememe de onda benlik
kaymalarına neden olur.
Benlik, bir bilinç
dünyasını ve bilinç düzeyini ifade eder. Olunan, olmak
istenen ve denilen benlerin dengelendirebilmesindeki
ussal yetisini yansıtır. Bu bilinçlenme, tıpkı insanın
biyoloik gelişmesi gibi dengeli ve sağlıklı
gerçekleştirilemezse bu üç ben (olan-olmak istenen-
denilen) arasındaki aralık gittikçe genişler ve denge,
bir daha sağlanamayacak şekilde bozulur. Dengesizlik, üç
ben arasınaki savaşın bastıralamamış halini imler. Her
bir ben pusudadır: hangisi kendine uygun bir ortam
bulursa, derhal diğerlerine saldırır. Savaş bireyin
çevresine de yayılarak, çevresindekileri de bu girdaba
sokarak sürüp gider. Bilge Karasunun bir ortaçağ
abdalında olduğu gibi.
Benlik kavramında barışı
oluşturamamış, bireyin asal ereği olan beni, olmak
istediği ben altına gizleyip, denilen beni istediği
benle çakıştırmaktır, fakat daha önce de vurgulandığı
gibi bu benlik, bilinci ifade ettiği için, eğer bu
birey, bu üç benin hiçbirinin diğeriyle çakışamayacğı
bilincinde değilse ki olmadığını asal ereği
göstermektedir, isteklerini gerçekleştireceğini olgular
yüzüne çarptıkça savaşı dah ada saldırgan bir ortama
aktarır. Kendini savunmak için kanıt gereksinimi
olmayan, doğası gereği kanıt aranmayan alanlardan
sözgelimi inançlardan medet umar. İnançlarla benliğni
gizledikçe de çağ dışına düşer, denlen beni, tıpkı
bastıralamayan birincil güdülerin ilkel bene oynadığı
oyun gibi, onu olduğu ben darboğazına daha da gömer:
Savaş zıvanadan çıkmıştır. Barış, ancak kendi inancına
uygun düşen bir yolla gerçekleştirilebilir: Yok olmak,
ya da yok etmek...
Daha dar kapsamdan daha
geniş kapsama doğru, iç içe halkalar oluşturan aileci,
yöresel, ulusal ve evrensel kültürler(ki bu halkaları
daha da artırmak olasıdır), eğer birbirinden çok farklı,
birbiriyle uyuşması zor değerleri içeriyorsa bireylerin
benliğindeki savaş daha da şiddetli gerçekleşir. Çünkü
örneğin bir kasabada olan ben, bir kent için olmak
istenen benin çok gerisine düşeceğinden denilen beni,
istenik bir düzeyde tutabilmek için çok savaş vermek
gerekecektir. Hele bilinç düzeyi de buna yardım
edemeiyorsa-edememeside çok olasıdır-barış bi rdüşten
öte geçemez.
Ruhsal yaşamın toplumun
derğer yargılarından oluşan boyutu, yani üst benlik
temelde olan ben alanından alınan bir güçle oluşur. Bu
güç, uygun bilinçe desteklenmez ise toplumsal ortam
değiştikçe, üst benlik yeni ortama uyum gösteremez ve
kişi ruhsal bozukluklar sergilemeye başlar. Ruhsal barış
bozuldu mu, böle bir birey için tek silah üstünlük
çalımı olur. Aşağılık duygusunu, kültürel davrukluğunu
kapatmak amacı ile yapılan, üstünlük belirtisi
varsayılan her tür davranış... bu çırpınma, o bireyin
sosyal güdülerinde de kendini gösterir doğal olarak.
Sosyal onay ve ben değeri,
sevecenlik ve birlikte olma, bilişsel çelişki, başarı
gibi sosyal güdüler, ruhsal barışın olmaması nedeni ile
bulunulan ortama denk düşemeyeceğinden üstünlük çalımı
da bu çalım genellikle karşısındakini aptal saymaya
dayandığından-yarar sağlamaycaktır. Sosyal güdülerde
tıpkı birincil güdüler gibi, taşkın hale geçtiğinde önce
kendini sonrada bireyini zarara sokar. Böyle bir tip
bilse ki Cicero, bundan neredeyse 21 yüzyıl önce
Barışların en haksızını, savaşların en haklısına
yeğlerim demiş, herhalde bu benlikler arasında, hiç
olmazsa içinde yaşadığı kültür bölgesine bağlı olarak
karınca kararınca bir barış kurulabilir ve kişilikli
sıfatını kazanabilirdi.
Kişilikli olmak, bir
anlamda sosyal güdülerin birincil güdüler tarafından
köleleştirilmesini engellemek, yani hem güdüler, hemde
benler arasında başarı oluşturmak demektir.
Kutadgu,Biligden bir alıntı ile bu
yargı farklı bir açıdan pekiştirilebilir. kişi akılla
yücelir, bilgi ile büyür, bu ikisi ile saygı görür.
Akıl ve bilgi ise barışın, benlikler arası barışın tek
perçinidir. Bilgisizlik ve akılsızlık ise birincil
güdülerin itelediği bir yapay kişilikte direnme ve
sosyal savaşa çanak tutma demektir. Çünkü;
Bin dostun olsa birinden geçemezsin
Bir düşmanın da olsa heryerde karşına
çıkar
YENİ
DÜNYA DÜZENİ, BİLİM VE SAVAŞ:
Bilim, savaşın
yanıbaşında çok sık oturtuluyor. Çünkü silahların
temelinde çok yoğun olarak bilimin temel bilimin
verileri ve bu verilerin teknolojik uygulamaları
yatıyor. Hele bugün savaş tam bir teknolojik içerik
kazandı. İnsanlardan çok silahlar var. Ordular ortalıkta
hiç yoklar; çarpışan sanki sadece silahlar. Kentler
üzerinde füzeler ıslık çalarak uçuyor; füze yok ediciler
onları gökyüzünde karşılıyor. Gece karanlığında göktaşı
yağmuru veya yıldız kayması seyrediyoruz sanki! Ekranda
uçağın hedefi vururken çektiği görüntülerden isabet
derecesi üzerine hayranlıklarımızı dile getiriyoruz.
Peki körfez savaşına sevkedilen onbinlerce asker
neredeydiler? Asker var mıydı savaşta? Ya kaç kişinin
öldüğünü anımsayan?
Eskiden şövalyeler,
askerler zırh giyerlerdi, ancak yine askerdi göz önünde
olan. Kahraman olan, savaşan, ölen, insanın kendisiydi;
zırhlı askerler, zırhlı ordular birbirinin üzerine
yürür, kılıçlar çekilir, kalkanlar çarpışırdı. Sonra
cephe savaşlarında da yine insandı çarpışan. Siperlerde
askeri gördük. Kahraman pilotu olmadan bir uçak
düşünülemezdi. Birinci ve ikinci dünya savaşları onların
yiğitlik öyküleri ile örülüydü, ama füzelerde ortaya
çıktı ve gökten kentlerin üzerine düştü, mertlik iyice
bozuldu. Ah hele o atom bombası!...
Bugün çağdaş
savaşlarda ne asker var görüntüde, ne de ordular.
Şövalyelerin zıhları, kalkanlar, teknolojinin evrim
süreci içinde insanın bedeninden ayrıldı, füzesavar
oldu, elektronik-manyetik alan oldu. Kılıç ve tüfek ise
füze, lazer topu oldu, yüzlerce kilometre uzaklıktan
ateşlenen. Ortalıkta yenilen ordu da yok. İnsan değil,
savaşan silah sistemleri; insan değil silahlar
yeniliyor.
İşte bu sistemlerin
arkasında da yoğun olarak bilim ve tekonoloji var. Fizik
var, kimya var; elektronik, bilgisayar, malzeme bilimi
var! Matematik ve yeni gelişen biyoteknoloji dahil,
neredeyse bütün bilim disiplin ve dallarının savaş
teknolojisine hizmet ettiğini söyleyebilirsiniz. Yeni
silahların, yeni savaşların bütün dünyayı savaş cephesi
kılması, börtü böceği, havası suyu ile herşeyi etkileyen
topyekün karakter kazanması da olayın vehametini
arttırıyor..Hele yerküreyi tehdit eden atom bombasının,
hidrojen ve diğer tür bombaların bilimsel etkinliklerin
bir ürünü olduğunu düşünün!...
Gördünüz mü? Bilim
ve savaş ne kadar iç içe! Yukarıdaki söylemi
derinleştirerek sürdürmek ve sonunda
bilimsiz-teknolojisiz bir dünyaya özlem çektirmek zor
olmaz, ancak yaşadığımız felaketlerden bilimi sorumlu
tutmak kolaycılık ve yüzeysellik olur. Bu tutum, bilimi
ve teknolojiyi, inanın geliştirdiği ve kullandığı
araçlar olmaktan çıkartır, kendileri için var olan konu
ve objelere dönüştürür. Her türlü faaliyetin ekseninde
bulunan insanın kendisi, ideolojisi, politikası,
yönlendirmesi vb.ise gözden kaçar. Bilimin, insanın
bütün diğer temel etkinliklerinden biri olduğunu
unutturur.
Bilimin yine de
bütün diğer etkinliklerin yanında önemli bir ayrıcalığı
olduğunu da teslim etmek zorundayız, çünkü bir yazın
ürününün insanlığı felakete sürüklediği; bir şiirin, bir
resmin yüzlerce insanın ölümüne yol açtığı; bir spor
etkinliği yüzünden insan veya başka bir canlı soyunun
tehlikeye girdiği; bir köşe yazısının dünyayı uğraştıran
çevresel sorunlar yarattığı; bir müziğin havayı solunmaz
kıldığı; yemek içmek gibi bütün diğer insan
etkinliklerinin yerel veya evrensel sorunlar yarattığı
görülmemiştir.
Bilimsel
etkinlikler ve teknolojik uygulamalrı sonucu ortaya
çıkan ürünlerin diğer etkinliklerden ayrıcalığı ise elde
edilen bir çok bilginin ve geliştirilen ürünün çift
taraflı keskin bıçak niteliğinde olmasıdır. Bir
yönleriyle insanlığa hizmet ederler, diğer yönleriyle de
dünyanın çanına ot tıkamak için kullanılabilirler. Bu
nedenle de kötüye kullanılan bilim ürünü ile, bilim ve
bilim adamı arasında sık sık doğrudan bir ilişki
kurulur. Peki böyle bir ilişkinin kurulması yanlış
mıdır?
Burada da kişinin
durduğu yere göre değişen çok yönlü yanıtlar vardır.
Bilim adamının savunması benim işim bilgi üretmektir.
Canlı cansız bütün doğanın işleyiş mekanizmalarını
şeyler arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmaktır. Buradan
çıkan sonuçları bir takım kimselerin kötüye
kullanmasında benim sorumluluğum olamaz biçimindedir.
Haklıdır, ancak bu haklılığın bir sınırı var. Çok sık
verilen bir örnek atom bombasıdır. Parçalanmaz sanılan
atomun da parçalnırlığını ve bu parçalanma sonucu çok
büyük bir enerjinin açığa çıkacağını göstermek,
fizikçinin asla kaçınamayacağı bir bilimsel üretim
serüveninin çok önemli bir sonucudur. Bu, pür bilimidir.
Bu enerjiyi açığa çıkartacak uygulamaya geçmekle, yani
atom bombasının yapımıyla sorumluluk ve etik tartışma
başlamaktadır.
ABD, atomun
parçalanırlığını gösteren dönemin en ünlü fizikçilerini,
Manhattan Projesinde bir araya getirdi ve atom
bombasının yapımını gerçekleştirdi. Bilimle siyaset
arasında kurulan bu büyük ilişki ve pür bilimin ırzına
geçildi. Bilim adamının sonuçlarını asla düşünmeden
bilimsel araştırma sürdürdüğü ve bilimsel üretimde
bulunduğu dönem böylece sona erdi; bilim için siyasetin
ve ekonominin gerekleri ve emirleri doğrultusundki yeni
hayatı başladı.
Şimdi bir saptama
daha yapalım: Bugün bilim ve teknoloji, genel hatlarıyla
ve bütünüyle bir emir kumanda zinciri içindedir. Bazı
bilim adamlarımızın itirazlarını duyar gibiyim. Evet, ne
ürün vereceği, sonuçlarının nerede ve nasıl
kullanılacağı önceden bilinmeden yapılan bilime, kıyıda
köşede hala kaynak yaratılıyor, ancak bu kaynaklar
giderek azalıyor. Yeni Dünya Düzeni kavramından bugün
geride bir şey kaldımı ki bilimle ve savaşla bir
ilişkisini kurabilelim?
Kavram Sovyetler
Birliğinin çöküşüne doğru, Gorbaçov ve Bush tarafından
ortaya atılmıştı; kavramnın içi ise iki kutuplu soğuk
savaşla kavrulan dünyanın daha insani, uygarlığa daha
yakışır bir niteliğe bürünmesini isteyen iyi niyetli
politikacılar, politik analizciler ve yazarlar
tarafından doldurulmaya çalışılmıştı. Örneğin Amerikalı
iktisatçı Kenneth Galbraitha göre yeni düzende zengin
ülkelerden zor durumda ülkelere ekonomik kaynak aktarımı
planlanmalı; dünyada düzen koruyuculuğu görevi BMye
verilmeliydi. Ülkeler, özellikle de büyükler bir kısım
egemenlik haklarını BMye devretmeliydiler. BM,
ülkelerin siyasi bağımsızlıklarının güvencesi olmalıydı.
BM, bir ülke içindeki kitlesel katliamı durdurmak için
de yetkili olmalı, silah ticaretini denetlemeli ve
durdurmalıydı. Yoksul ülkelerde ekonomik ve sosyal
ilerlemeler için insana yatırım ön plana alınmalı ve
desteklenmeliydi. İngiliz siyasetçi Denis Healey, Yeni
Dünya Düzeni gereğine, kitlesel göçleri, ekolojik
sorunların küresel boyutunu, nüfus artışını da
ekliyordu, ancak bütün bu iyi niyetli umutlar kısa
sürede bitti veya ileriki yüzyıllara devredildi, çünkü
ABD Başkanı Bush Yeni Dünya Düzeni kavramının içeriğinin
ne olacağını Irakı bombalamakla gösterdi. Böylece, ABD
çıkarlarının kayıtsız şartsız korunması ve tek kutuplu
dünyanın tek askeri lideri konumunun tescili için
yapılan modern çağın en muazzam haçlı seferinin bu yeni
düzenin gereği olduğu yutturmacası, Yeni Dünya Düzeni
kavramına yüklenmeye çalışılan umutlarla birlikte kısa
sürede iflas etti. Noam Chomsky, Yeni Dünya Düzenin
üçüncü dünyaya ilişkin çerçevesini, bu ülkeleri mümkünse
ekonomk baskıyla, gerekirse şiddete başvurarak denetim
altında tutmak olarak çizmektedir. Chomsky, Bush
iktidara gelince hazırlanan üçüncü dünya tehditlerini
konu alan bir ulusal güvenlik raporundan söz etmektedir
ve bu raporda, ABDnin çok daha zayıf düşmanlarla yüz
yüze geldiği durumlarda esas görevimiz sadece onları
yenmek değil, bunu kesin bir şekilde ve derhal yerine
getirmektir Başka türlü bir sonuç utanç verici ve
siyasal destek kaybına neden olur denmektedir. Irak
örneğinde bu uygulanmıştır.
Şüphesiz tek askeri
liderli dünyada yeni bir düzen olacaktır. Bu düzenin
savaş politikaları açısından farklılığı, büyük nükleer
silah stoklarına ihtiyaç kalmamasıdır. Bunların hepsi
yok edilebilir. Atom bombası tekelini elde ve tehditini
ayakta tutmak, serbest piyasa düzenini sürdürmek için
fazladır bile. Daha kullanışlı, yeni ihtiyaçlara
yönelik, fazla insan öldürüp tepki yaratmayacak, daha
çok etkisiz kılmayı ve diz çöktürmeyi amaçlayan yeni
silah sistemleri geliştirilmelidir. Zaten savaş ve silah
bilimi ve teknolojisinde kaydedilen büyük gelişmeler
orduların ve askerlerin ellerine bu niteliklere uygun
yeni oyuncaklar verilmesini de mümkün kılmaktadır, ama
hangi yeni silahların tasarlandığına geçmeden önce
dünyanın görülebilecek gelecekteki yazgısını
belirleyecek yeni ekonomik özelliğine değinmek gerekir.
Bu üç kutuplu bir ekonomik dünyadır. ABD, Almanya ve
Japonya eksenli bu yeni ekonomik düzeni, bazı Amerikalı
uzmanlar soğuk barış dönemi, bazıları kıran kırana savaş
dönemi olarak niteliyorlar. Sovyetler Birliği ile
Amerika arasındaki herşeyi belirleyen askeri dehşet
dengesi ortadan kalkınca ekonomik savaş hemen ve derhal
su yüzüne çıktı. ABDnin dünya üzerinde kesin ekonomik
üstünlüğünün sonuna gelindi ve üç ekonomik kutup
arasında uzun soluklu bir ekonomik rekabet başladı. Bu
ekonomik çıkar çatışmalarının alabildiğine şiddetli
olacağı belirtiliyor. Dünyanın yeni çehresini de bu
rekabet çizecektir. Bu rekabetin itici gücü ve
belirleyici etkeni de bilim ve teknoloji olacaktır.
Mikroelektronik,
biyoteknoloji, telekomünikasyon, yeni ağır sanayi ve
yeni malzemeler, sivil havacılık, robotik ve elektronik
kontrol alet ve cihazları, bilgisayar ve bilgisayar
yazılımcılığı, rekabetin yoğunlaşcağı bilim ve teknoloji
alanları olarak tanımlanıyor. Şimdi soğuk savaş dönemi
bittiğine, dehşet dengesi ortadan kalktığına göre savaş
sanayinin, silahlanmanın zorunlu olarak geri plana
itilmesi gerekmez mi?
Gelişmenin
yaşadığımız ilk döneminde bu görüş doğru görünüyor.
Nitekim ABD savaş sanayinde çalışanların sayısında 1990
sonrasından önemli azalmalar oldu. Ekonomik rekabetin
tüketim malları alanında yoğunlaşmış olması, Almanya ve
Japonyanın birçok teknolojik alanda ABDyi yakalamsı ve
geçmesi dünyanın en büyük savaş sanayine, savaş
teknolojisi altyapısına sahip ABDyi zor durumda
bırakmaktadır. ABDde mühendislerin %30u doğrudan veya
dolaylı ordu için çalışıyor ve askeri sanayi sivil
endüstrinin henüz rakabet edemediği heyecan verici
yüksek teknoloji serüvenleri vaat ediyor olması ABDdeki
savaş sektörünün boyutları hakkında bir fikir veriyor,
ancak savaş sanayi ve teknolojisindeki bu üstünlük en
azından bugünkü rekabet koşullarında ABDyi olumsuz
etkilemektedir. ABD, askeri araştırma geliştirmeye en
çok para harcayan ülke durumundadır. Sivil amaçlı
araştırma geliştirme harçamalarında ise Almanya
(GSMHnın %2.6sı) ve Japonya (GSMHnın %.8i), ABDyi
geride bırakmışlardır. (sadece %1.8). ABD bu alandaki
harcamalarda dünyada ancak 10.sıradadır. özel sektörün
arşatırma geliştirme harcamaları dikkate alındığında ise
ABD 23.sıraya düşmektedir.
İkinci dünya savaşı
sonrasında tüketim piyasasını ilgilendiren bir çok
yenilik, savaş sanayi araştırma ve geliştirme
çalışmalarının bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştı,
ancak 1980lerden sonra askeri sektördeki gelişmelerden
sivil sektöre teknoloji aktarımı yavaşladı ve hatta
tamamen kesildi. Washingtonun askeri teknolojiye
akıttığı muazzam miktarda para kalifiye bilim adamlarını
özel sektörden askeri sektöre çekmişti. ABDnin bu
üstünlüğü yeni dönemde Almanya ve Japonya karşısında en
büyük handikapı oldu. Şimdi askeri alandaki bu
teknolojinin ve bilgi deposunun sivil amaçlı nasıl
yeniden organize edilebileceği tartışılıyor.
Bu işin bir yönü,
güncel yönü, ama bütünü ve geleceği kapsayanı değil. Bu
noktada yöneltilen soru şu. Yeni dönemde barışçıl,
ekonomik rekabet acaba ne kadar süre sürebilir? Veya
ebedi olarak barışçıl sürebilir mi?
Amerikalı
uzmanların konuya bu açıdan yaklaşmayı pek sevmedikleri
görülüyor. Küreselleşmenin,; ticari, kültürel, yüzlerce
ortak örgüt içinde birleşilmiş olmanın uluslararası
ekonomik anlaşmaların bu ekonomik rekabeti barışçıl bir
yarış kulvarında tutacağı yaygın bir kanı, ancak bir
yazar ikinci dünya avaşının, nüfuz alanlarının yeniden
paylaşılması isteğinden çıktığını anımsatıyor ve
barışçıl havayı ve iyimserliği bozuyor. Üçlü kutup
üyelerinin, ABDnin Kanada ve Meksika ile Almanyanın
Avrupa ile ve Japonyanın Doğu Asya ülkeleri ile
ekonomik bütünleşmelerini, 3 süper blokun ortaya çıkışı
olarak niteleyen ve dünyanın mark, dolar ve yen nüfuz
bölgelerine ayrılmaya başladığını belirten yazara göre
bloklar üç büyüklerin dünyaya bakış açılarını
etkileyecek ve ayrıca askeri renkler taşıyacak. ABD,
Almanya ve Japonya pek çok farklı düzeyde rakip
olacaklar ve bu durum bölgesel alanlarda rekabeti
şiddetlendirecek.
Üçlü kutuplaşma ve
rakabetin, barışçıl yarış kulvarında kalıp
kalamayacağını doğrusu kimse bilemez, ancak rekabete
askeri gücün en azından bir tehdit aracı olarak eşlik
edeceğini söylemek yanlış olmayacaktır, çünkü sonuçta bu
ülkeler bir numaralı zengin ülke olmanın kendi
yurttaşlarına en büyük refahı sunmanın kaçınılmaz yarışı
içindedirler ve serbest piyasa ekonomilerinin olmazsa
olmaz yasası; büyümek, büyümek, büyümek ve yine
büyümektir. Ekonominin büyümesi, ülkelerin toprak,
siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel nüfuz alanlarının
da büyümesi demektir. Acaba bu olgudan hangi ülke, hengi
sistem kaçınabilir!
ABDye gelince, bu
ülke tüketim alanında rekabet yeteneklerini geliştirmek
zorundadır, ancak askeri alandaki gücünü de geliştirmek,
en azından korumak zorundadır. Bir numaralı askeri güç
olmaktan kendi isteğiyle asla vazgeçemeyecektir ve
görünür gelecekte istese de istemese de 1 numaralı
askeri güç olarak kalacaktır. Körfez savaşında görüldüğü
gibi dünyada sadece ABD büyük modern bir orduyu bir kaç
ay içinde dünyanın öbür ucuna kaydırabilir. Güçlü askeri
bir güç hem rakiplere karşı, hem nüfuz alanlarındaki
küçük ülkeleri dize getirmek için, hem dünyanın
vicdanını çok rahatsız edecek uygarlık ve etnik
çatışmalarında kullanmak üzere gereklidir.
Yeni silah
sistemlerinin içinde çok sık duyduğumuz bilimsel
terimler ve kavramlar oldukça yoğun. Dijital,
bilgisayar, elektronik, manyetik alan, metal yiyen
mikroplar, biyoteknolojik özellik, network, mikrodalga,
elektromanyetik radyasyon, düşük frekans, lazer...
Savaş mühendisleri,
bilimin geliştirdiği her fikrin üzerine atılıyor ve
silah sistemlerinde bu fikirlerin nasıl
uygulanabileceğini araştırmaya başlıyor. Veya ABDde
olduğu gibi binlerce bilim adamı, araştırmacı ve
mühendis, doğrudan savaş teknolojilerini geliştirmek
için çalışıyor.
1)bir
mikrodalga jeneratörü. Darbesel elektromanyetik dalga
üretiyor ve yayıyor. Düşük frekanslı, fakat yüksek
voltajlı radyasyonuyla düşmanın elektronik aygıtlarını,
bilgisayar sistemlerini felç ediyor, eritiyor. Makine
yapıldı da savaş alanında kullanılabilecek boyutlara
indirilmesi için bir kaç yıl daha üzerinde çalışılacak.
2)Kör
edici bombalar. Bunlar yüksek patlama gücüne sahip.
İçlerinde gaz var. Patlayınca korkunç bir beyaz ışık
yayıyor ve o sırada olaya bakan herkesi kör ediyor.
Tabii rakibin elektronik sensörlerini de. Helikopterden
atılabiliyor.
3)Elle
kullanılan lazer tüfekleri. İnsanı ve elektronik
algılayıcıları(sensör) köreltici etkisine sahip.
4)Akustik
bomba. Sıkıştırılmış hava boynuz tipi borular içinden
geçirilerek patlatılıyor. İnsanın denge sistemini felç
ediyor ve bilinç kaybı yaratıyor.
5)Ağ
silahlar. Araç ve insanlar üzerine tüfekle atılıyor.
Elektrik olarak çarpabilir veya yapışıp herşeyi
hareketsiz bırakabilir.
6)Düşman
araçlarının motorlarında yanmayı durdurarak araçları
hareketsiz bırakan sistemler. Motorların yanma için
gerekli oksijenini kesiyor. Ateşleme mekanizmalarını
felç eden kimyasal bir madde.
7)Akışkan
maddeler. Çok kaygan pistlere ve caddelere dökülüp
uçakların kalkmasın inmesi, askeri araçların yol
almasını önlüyorlar.
8)Kimyasal
maddeler. Örneğin süper kostik asitler, metalleri ve
taşıtları kullanılmaz kılıyor.
Bunların bir çoğu
hazır. Hem büyük elektronik savaşlarda kullanılacaklar,
hem iç düşmanlara karşı hemde barış operasyonlarında.
Örneğin düşük frekanslı hoparlörlü silahlarla
teröristler aptallaştırılacak. Çeşitli tarikatların
taşkın heteketlerine karşı kullanılacak. Tabii
gerektiğinde kitlesel gösterilere karşı da. Uzmanlar
soft silahların uluslararası ilişkilere yeni boyutlar
katacağını düşünüyor. Özellikle barış operasyonlarında
dünya kamuoyunun tepkisini çeken öldürme ve kitlesel
katliamlarda işgalciler zor durumdan kurtulabilecekler.
ABD ordusu generalleri örneğin Somaliye yardımda böyle
silahların özlemini çok çektiler. Üzerlerinde bir ağ
silah, süper bir kimyasal yapıştırıcı.
Bilgisayar
simülasyonları, sanal gerçeklik gibi bilgisayar
teknolojileri, askerlerin büyük bir hayranlıkla hemen
kullanıma soktukları yeni bilimsel gelişmeler. Virtual
Reality askerlerin eğitimini son derece hızlandırıyor.
Örneğin bir tankçı bu yöntemle savaştan bir gece önce
tankının içinde antreman yapabiliyor. Askerler için
bulunulan yere göre bukalemun gibi otomatik olarak renk
değiştiren giysiler geliştiriliyor. Genetik analizi
sonucu ipeğin organik yapısı çözümlendi ve renk
özellikleri saptandı. Renk değişimi sağlayan sentetik
ipek yapıldı. Kumaşın iki tarafı film tabakası ile
kaplanacak. Aralarında da sıvı bir madde. Belli
elektriksel etkileşimlerle kumaşın rengi değişiyor. Yeni
askeri giysiler bu maddeden dokunacak.
Savaş alanında
tarafların kimliğini belirlemek üzere yeni teknolojik
gelişmeler üzerinde çalışılıyor. Çünkü körfez savaşında
ABDli askerlerin ölümlerinin %17sinin kendi
arkadaşlarının yanlışlıkla açtıkları ateş sonucu olduğu
saptanmış. Askeri uçak ve diğer sistemlerde bir
sinyalizasyon sistemi geliştiriliyor.
Bilgisayar
simülasyonları askerlerin çok sevdikleri yeni bir savaş
aracı. 1994 yılında 240 milyon dolar bu simülasyonların
geliştirilmesine harcanıyor. Tankların içine GBS denilen
uyduya bağlı yön bulmada ve yönlendirmede kullanılan
yeni bir sistem konuyor. Tankçı bütün savaş alanını
önündeki ekrandan izleyebilecek. Tabii karargahtaki
komutan da savaş alanında bütün silahların
yerleşimlerini, konumlarını denetleyebilecek. Bütün
cihazlar için ayrıca düşmanın köreltici kimyasal ve
kızılötesi silahlarına karşı duyarlı algılayıcılar
geliştiriliyor.
Savaş elektronik ve
bilgisayarların savaşı olduğu için tabii ki karşı
tarafın bilgisayarılarını felç edecek virüs programları
ve anti virüs programları da gündemde. Askerler
arasındaki iletişim mükemmelleştirilmeye çalışılıyor.
Yarının askeri kolundaki veya cebindeki minik
bilgisayardan grafik ve sesle o an en gerekli bilgilerle
yönlendirilebilecek.
Amerikan ordusu
için tasarlanan bütün bu yeni teknoloji sistemlerini
geliştirmenin maliyeti şimdilik 10 milyar dolar kadar.
1992de Ulusal Araştırma Konseyinin yayınladığı
21.yyda silahlı kuvvetler için stratejik teknolojiler
başlıklı raporda bunların çoğu bulunuyor. Gelecek 30 yıl
içinde hepsi hizmete girecek. Bu stratejinin temel
amacı, savaş alanında askerlerin silahlarını korunmasını
ve hareket etmesini geliştirmek ve askerlerin emrine
bütün bilgi teknolojisini vermek.
Sonuç olarak Yeni
Dünya Düzeni veya yeni ekonomik düzen büyük askeri
kuvveti gündemden çıkarmayacaktır. Teorik olarak
savaşında dışlanması içinde hiç bir veri yoktur. Ne
yepyeni insancıl bir sistem kurulmuş ve keşfedilmiştir,
ne insanın ve yönetimlerin doğalarında temel bir
değişiklik olmuştur! Yeni dönem ne tarihin sonudur ne
insanlığın ebedi vuslatıdır, ne ulusal ve sınıfsal
çatışmaların yok oluşudur.
|