KURDİSTAN BARIŞ GAZİLERİ
 

 

TÜM ULUSLAR TARAFINDAN KOVULAN BARIŞIN YAKINMASI
DESİDERİUS ERASMUS


BARIŞ KÜLTÜRÜ MÜ? YOKSA BARIŞ İÇİN KÜLTÜR MÜ?
BOZKURT GÜVENÇ

GEÇEN YILIN SAVAŞLARI 17 SAVAŞ VE MİLYONLARCA ÖLÜ
EDİP EMİL ÖYMEN


BARIŞ ÜSTÜNE HAPİSHANE NOTLARI...
HALUK GERGER


 

 

 

 
 
 
 
 
 
    

 

BARIŞ ÜSTÜNE HAPİSHANE NOTLARI...

HALUK GERGER

“insanlar neden savaşırlar?” aydınlanma çağının öncesinde bu temel soruya verilen yanıt “insan insanın kurdudur” anlayışında ifadesini bulmuştu. “omnius contra omnes” ortamında insanın “doğal kötülüğü”nden başka ne olabilirdi. Onca vahşet ve kargaşayı açıklayabilecek. Yeni bir toplumsal formasyonun kıta çapındaki doğumunun sancıları içinde kıvranan Avrupa’da yaşanan müthiş çalkantının köklerini “bencil insan doğası”nda gören Thomas Hobbes, savaş ve şiddete ilişkin teşhisine koşut olarak barış reçetesini de bulmuştu. Ona göre, ancak despotik Leviathan’da istkrarı elde etmek mümkündü. Barışın bedeli özgürlük olacaktı.
       Oysa Hobbes’tan yüzyıllar önce ortaçağ karanlıklarında bile, barışa farklı ulaşma yolları aranmıştı. Örneğin din bilgini Aiquino’lu Tomasso81225-1274) barışı “adaletin eseri” olarak tanımlayıp kaçınılmaz olarak onunla “hak ve özgürlükler” arasında bir bağ kurmuştu. Padualı Marcilius ise, 1324’te tamamladığı “barışın koruyucusu” (Defensor Pacis) adlı yapıtında barışın sağlanabilmesi için yurttaşların yönetime katılımına, seçime, hükümdarın halka karşı sorumlu tutulmasına, “yurttaş iradesi” ile ondan kaynaklanan “hukukun üstünlüğü” ilkelerine dayanan bir hukuk devletinin gerekli olduğunu yazmıştı.
       Hobbes’tan sonra da savaş ve şiddetin nedenlerine ilişkin farklı yaklaşımlardan kaynaklanan farklı barış anlayışları dile getirilmişti. Bireyin doğasında değilde, bireylerin bir arada yaşadıkları toplumsal örgütlenme biçiminde savaşı ve şiddeti bulan buradaki değişimin, bireyi de dönüştüreceğini varsayan, sömürü ve baskının ortadan kalktığı özgürlükler dünyasının aynı zamanda gerçek bir barış ortamını da oluşturacağını gösteren Marksist toplumbilim, bu bağlamda zikredilmeli.
        Savaşın nedenlerine ve barışın tanımı ile sağlanması yoluna ilişkin yaklaşım farklılıkları bugünde sürüyor kuşkusuz. Ne var ki egemen düşüncede ve politik yapıda belirleyici etkisini hala sürdüren anlayışın kökenleri için yeniden egemen düşüncenin oluşumu dönemine dönmek gerekiyor. Tabii sözünü ettiğimiz etkinin temellerini düşünürlerde; Hobbes, Machiavelli, Bodin ve benzerlerinde değil, onları da yaratan maddi süreç ve toplumsal gelişmelerde aramak lazım.
       Feodalite ile yükselen burjuva sınıfı arasındaki nihai hesaplaşma öncesinin geçiş dönemini simgeleyen mutlakiyetçi rejimler aynı zamanda pazar bütünlüğü ve ulusal birlik süreçlerinin gelişmesinde de odak noktasıydı. Gelişmekte olan süreçte en önemli siyasal amaç düzen, bunu gerçekleştirmede yüce erk ise devlet idi.devletler arasındaki ilişkiler sistemindeyse “orman yasaları” çerçevesinde merkantilist yapma rekabeti gündemdeydi. İç ve dış implikasyonlarıyla “politik toplum”un savunulması istikrar ve düzen arayışarı ile birleşti, savaş ve barış arsındaki ilişki böyle bir ortamda kuruldu.
       İçerde bütün bir toplumsal formasyonun tüm kurum ve normlarıyla çözülüşü, yoğun ve sömürü ile baskıda odaklanan yeni bir düzenin doğum sancıları, kanlı tasfiyelerle birlikte ulusal birliğin, pazar bütünlüğünün merkezi otorite, hatta yasa tanımaz devletlerin askeri güce ve o yolla sağlanan zenginliğin elde edilmesine dayalı rakabeti... içerde ve dışarda devletin gücünü arttırmaya yönelik gelişmelerin öne çıktığı  bir ortamda, barış ile kanun ve nizam hakimiyetinin istkrar ve düzenin, mutlak otoritenin yani güç ile şiddetin ilişkisinin çarpık bir biçimde kurulması kaçınılmaz olmuştur. Artık barışın temelinde, güç ile şiddet; içerde özgürlükler pahasına devlet tekelinde yoğunlaşmış dışarda da askeri caydırma, misilleme ve dengeleme yoluyla yerine göre dizginlenmiş dolayısıyla da yerine göre sınırlanmış, yerine göre acımasızca dayatılmış, yerine göre gönüllü olarak tabi olunmuş güç ve şiddet yatar sayılmıştır.
       İnsanlık sonuç olarak kısaca iki tür “barış” tanır, bilir, yaşar, kabul eder olagelmiştir. Birincisi güçlünün gücü yoluyla savaş ve şiddete dayanarak dayattığı barış, yani galibin diktat’i olmuştur hep. İkinciyse güçlerin şiddet kullanma irade ve yetkilerinin dengelenmesi yoluyla kurulan, yani yine güce ve şiddete, sinmeye, sindirmeye, misilleme tehdidine dayanan denge biçiminde ortaya çıkmıştır. Burada sadece “şiddetin olmadığı ortam”dır barış, “savaşın yokluğu”dur. Sadece düzen ve istikrardır, sadece kanun ve nizam hakimiyetidir.
       Ne var ki, bu anlayışta “şiddet” kavramı ya açıklanmaz, ya da çarpık bir sığlıkla tanımlanır. Kuşkusuz şiddet sadece bireysel değil, toplumsal anlamıyla ele alınmalı ve fiziksel sonuçları itibariyle değil, görünmeyen etkileriyle incelenmelidir. Bir örnek ne dediğimizi daha iyi anlatacaktır. Şayet bir evde erkek karısını dövüyorsa, ona karşı fiziksel şiddet uyguluyordur ve bu ilişkide barıştan söz edilemez elbette. Erkeğin kadını dövmediği, yani ona karşı fiziksel şiddet uygulamadığı bir ortamı hemen kolayca barış olarak tanımlamak yinede mümkün olmayabilir. İşte burada şiddeti daha geniş bir perspektif içinde ele almak gerekir. Şayet erkek kadını dövmüyor ama kendini eğitme, geliştirme olanaklarından yoksun bırakıyorsa, gizil gücünü kullanmasına ve kendisini ifade etmesine engel oluyorsa, sosyal ilişkilerini kısıtlıyorsa ve benzerini çok ailede gördüğümüz öteki sömürü ve baskı biçimlerini kullanıyorsa bu ilişkide de bir başka biçim ve düzlemde(yapısal) şiddetin var olduğu, dolayısıyla barıştan söz edilemeyeceği açıktır. Aynı biçimde şayet günümüzün gelişmiş tıp bilimine karşı hala çocuklar önlenebilir hastalıklar yüzünden toplumsal eşitsizlik ve adaletsizlik sonucu ölüyorsa, burada da toplumsal şiddetin varlığını kabul etmek gerekir ve tabii, açık savaş ya da şiddet olmasa da barışın varlığından söz edilemez. Burada “düzen ve istikrar”ın hangi çıkarlara hizmet için oluştuğu da sorulmaz. “kanun ve nizam”ın kimlerin egmenlik aracı olduğu da tartışılmaz. Daha da önemlisi burada “özgürlük” ve “adalet” yoktur; ya da ancak güçlünün tanımladığı, onun çıkar ve ihtiyaçlarına yanıt veren karikatürleriyle veya ezilenlerin yine ancak gücü ölçüsünde koparabildiği kırıntılarıyla vardırlar.
       21.yüzyıla girerken geriye Hobbes’un Leviathan’ı yazdığı 17.yy. ortalarına baktığımızda bugün barışın bedeli olarak (gönüllü) vazgeçilen özgürlük dışında bir başka temel insanlık değerinden daha yoksun olduğumuz görülür uygar barış anlayışımızda. O da adalet duygusudur, bu kavramla barış arasındaki bağdır. Hobbes, 350 yıl kadar önce hiç olmazsa barış gibi adaletin de ancak politik toplum içinde ve mutlak otoriteyle gönüllülük ilişkisi içinde imzalanacak bir kontratla sağlanabileceğine inanmıştı. Özgürlükten, barış ve adalet için vazgeçilmesi gerektiğini savunmuştu. Tam çözümleyemediği o kargaşa ortamında belki öyle görmeye koşullanmıştı, belki öyle sanmıştı. Oysa günümüzde özgürlük kadar adalet de kurban verilmekte, diyet olarak gaspedilmekte uygar barış düzeninde.
        Devletler hukuku, merkantalist gelişme ve ticaret sermayesinin ilkel birikimini sağlayan ilk sömürgecilikle birlikte yeryüzünü, tek bir kapitalist pazara dönüştürme süreçlerinde oluştu. Tekelinde tüccarın işin kolaylaştırmak, ulus-devletlerin egemenliklerinin kurallaştırılması, bunların birbirleriyle ilişkilerinin ve savaşlarının belirli davranış nomrlarına bağlanması şidddetin sınırlanmasına dayalı barış düzeninin kurulup sürdürülmesi yatmaktaydı.
       Küreselleşmeye başlayan beynelmilel sermaye kendi iç ve dış barışını böyle kuruyordu. Kapitalizmin bu serüveninin, insanoğlunun, barışın, özgürlük ve adaletin hazin öyküsü uzundur. Arada sömürgecilik, emperyalizm, paylaşım savaşları, nükleer dehşet dengesi vardır. Bu parantezde sömürü, baskı, ölüm, yıkım ve arada da şiddetin bulunmadığı ortam olarak barış vardır. Dünya tek bir kapitalist pazara dönüştükçe sermaye ulauslararasılaştıkça savaş topyekünleşmiş, ama barış hala onu gerçekten barış yapacak değerlerin diyet bedeli olarak ödenmesi koşuluna bağlı tutulagelmiştir.
        Günümüzde küreselleşme süreciyle artık finans kapitalin nihai zaferinin yaşanmakta olduğu bir tarihsel dönemi yaşıyoruz. Bu zaferin ilk dönemini Lenin irdeledi ve tarihin bu geçiş döneminin dünya finans kapitalinin nihai zaferi ile başladığını yazdı. Ne var ki, nihai zaferin bu başlangıcı kesintileriyle zamanımıza kadar sürdü ve ancak günümüzde son aşamasına ulaştı. Yüzyıl önce olanlar finans kapitalin esas zaferi için sahneyi hazırladı ama bu sonuca ulaşması için yetersiz kaldı. 20. yüzyılın ilk yarısında sermaye birikim süreci endüstri devriminin başından beri olduğu gibi sanayi kapitali üzerinde yoğunlaşmaya devam etti. Genele bakıldığında finans hala üretime tabiydi. Oysa şimdi artık üretimden kopuk, neredeyse bütünüyle kara paraya dönüşmüş bir fianans kapital karını ve büyümesini global spekülasyona bağlamış ve egemenliğini ilan etmiş, kabul ettirmiş durumda. Finans kapital bir kez ilk baştaki insanın ihtiyaçlarını karşılamak için üstlendiği reel üretim ekonomisinin alçak gönüllü yardımcısı rolünden kopunca kaçınılmaz bir şekilde yalnız kendi genişlemesi için donatılmış spekülatif kapital haline geldi. Geçmişte hiç kimse kapitalizmin kendisi kadar eski bir olay olan spekülatif kapitalin değil, dünyaya bir ulusal ekonomiye bile hakim olacak kadar büyüyebileceğini hayal edememişti. Ama oldu. Böylece de sermaye birikimi, bütüne bakıldığında olumlu ve yumuşak huylu bir güç olmaktan çıkıp, çok yırtıcı bir hale dönüştü.
         Bu yıkıcılığı ve sonuçlarını yeni dünya düzeni sürecinde izliyoruz. 20.yüzyılın başında kapitalizmin son aşaması olarak tanımlanan emperyalizmin (finans kapitalin zaferinin) ilk aşamasıydı ortaya çıkan. Sonucunda iki dünya savaşı yaşandı. Bugünse “küreselleşme, emperyalizmin en yüksek aşaması” olarak tanımlanmalı. Savaş ve barışa ilişkin korkunç ürünlerini hergün yaşıyoruz.
        Yeni Dünya Düzeni, finans kapitalin küreselleşme olarak ifade edilen nihai zaferinin, emperyalizmin son aşamasının uluslararası sisteme, devletlerarası politik ilişkilere tekabül eden düzenin kavramsallaştırılmış adı. Çelişki ve çatışmalarla malül yeni düzensizlik kara paranın barışını dayatıyor insanlığa.
      Barışın ölümcül tehlike ve saldırlarla karşılaştığı günümüzde, yani Yeni Dünya Düzeni koşullarında, önümüze yine özgürlük sorunsalı ve güç(şiddet, militarizm) çıkmaktadır. Yeni Dünya Düzeni, ideolojik olarak “tarihin sonu” tezine dayanıyor. Buna göre liberal kapitalizm, öteki tüm rakip örgütlenme modellerini nihai yenilgiye uğratmıştır ve dolayısıyla da aslında bu modeller arasındaki mücadelenin kendisi olan tarihin de sonuna gelinmiştir. Gelişmenin ve insanoğlunun daha iyi bir dünya arayışının üzerine ölü topğrağı örten, ebedi bir düzeni ve onun barışını inanlığa dayatan, tüm farklı düşünce talep ve arayışları da tanım gereği son düzen’in varlık nedeninin reddiyesi kabul eden bu anlayışın totaliter niteliği, monolitik yapısı kendini böylece hemen ele veriyor. Liberalizmin barışı da, özgürlüğü daha düşünme aşamasında mahkum ediyor. Kendine kurban adıyor.
         Özgürlük karşıtı olan her şey gibi, yeni düzeninde temelinde ayrıca güç var, şiddet var, militarizm var kaçınılmaz olarak. İnsan doğasına en uygun olduğu bizzat zaferiyle kanıtlanmış, ebedi düzene karşı hala direnenlerin, tarihin sonuna başkaldıranların, liberal kapitalizmi ve uygarlığını reddetme cüretini gösterenlerin, daha başka bir dünya talep edenlerin, onu kurmaya yeltenenlerin, kısacası hala tarihi yaşayan ilkellerin, barbarların kendilerine rağmen yönetilmeleri ya da bir global apartheid düzeni ile uygar sistem dışına itilmeleri doğal bir hak olarak ortaya çıkmaktadır. Bu da beyaz adamın insanlığı adam etme, ilahi misyonunun günümüz koşullarına uyarlanmış bir tür uzantısıdır.
      İşte bunun içinde yeni düzenin başta ABD olmak üzere ilahlarının başka ülkelere gerekirse askeri müdahalede bulunmalarına cevaz veren yeni bir müdahale hukukunun oluşturulması süreci başlatılmış, uluslararası hukukun bu yeni temel normuna işlerlik kazandıracak kurumların oluşturulmasına girişilmiş, bunun bütün inanlığın yararına bir gelişme olduğu yanılsaması yaratılmıştır. İşte bunun için Körfezden Yugoslavya’ya, Somali’den Kafkaslara militarist müdahalelerinin cenderesi insanlığa dayatılmıştır.
       Bu açılardan bakınca, insanlığın daha doğrusu egemenlerin bugün hala Hobbes ya da Machiavelli’den farklı bir düşünüş ve anlayış konumunda olmadığı görülür. Yeni düzen’de gidişin şayet radikal bir dönüşüm ile kesilmezse gerçek barışın özgürlük ve adaletine değilde savaş, şiddet ve militarizmin yok oluşuna doğru olduğunu söyleyebilirz sanırım.
       Kuşkusuz barış kavramı sadece yukarıdaki türden politik, tarihsel çözümlemelerin konusu değil, aynı zamanda ve en az o ölçüde önemli olarak irdelenmesi gereken barış ülküsünün insan duyarlılığıyla insanoğlunun bin yıllık değerler birikimiyle evrensel kültürün ve inancıl normların moral mirasıyla olan bünyesel ilişkisidir. Tabi buna koşut olarak söz konusu değerlerin ve mirasın belirli bir toplumsal vicdanda yer etmesi, yankılanması gereklidir. Bunların ifadesine imkan veren bir politik hukuksal ortamın varlığı ayrıca zorunludur. Görüldüğü gibi konunun bu boyutunda da özgürlük bir temel mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Barışı ulaşılabilir bir değer yapan başlıca araç olan insani duyarlılık ve uygarlık birikimi de nihayet oluşabilmesi ve yansıyabilmesi için özgürlük gerektirmektedir. Barış, kendisi temel bir insan hakkı olduğu kadar dillendirebilmesi, savunulabilmesi için de öteki temel hak ve özgürlükleri gerekli kılmaktadır.
       Tarihte bir çok saldırgan, mazlumların kahramanca direnişine, saldırganın toplumundaki insani duyarlılıkların ve tepkilerin moral ağırlığının eklenmesiyle geriletilmiş, savaş böylece yenilmiş, adil barış kazanılabilmiştir. Ahlak, eyleme geçen özgürlük ve adalet talebi barışın kazanılmasında salt güç’ten daha fazla ağırlık kazandığı ölçüde elde edilen çözüm kalıcı olabilmiş, gerçek barışa yakınlaşabilmiştir. Yalnızca kendi çocuklarının ölmesine değil, aynı zamanda onların mazlum halkların çocuklarını öldürmesine de karşı çıkan toplumlar, henüz içlerindeki insanı savaş tanırlarına kurban vermemiş, onu henüz yitirmemiş olanlardır. Duyarsızlıkları ve tepkisizlikleriyle susan ve dolayısıyla da savaş suçuna ortak olan toplumlardaki en vahim gelişmeyse barışın insani temelinin tahrip olmasıdır.
       Tabi ülkemizde barış konusu tartışılırken içinde yaşadığımız ve kuralsız şiddetiyle içimizdeki insanı çalan savaş ile Kürt sorununa değinmeden geçmek mümkün değil; böylesi bir çaba en başta barış mücadelesinin gerektirdiği ahlaki temeli yok eder. Ne var ki bu konular Türkiye’de yasak. Özgürlük, insan hakları ve demokrasi ile barış arasındaki bağ en yakıcı bir biçimde önümüzde duruyor. Cenderesinde yaşam zorunda bırakıldığımız anti-demokratik ortamda, kaçınılmaz olarak gerçek barışın öteki boyutu adaletten söz etmek de yasaklar arasına giriyor.
      Özgürlük ve adalet yok olunca ne yazıkki barış da asla ulaşılmaz bir düş olarak kalıyor. Barışa kavuşamayınca Türk halkı özgürlüğe, insan haklarına ve demokrasiye de ulaşamıyor. Ayrıca yitirdiği moral değerleri ise söylemeye dilim, yazmaya kalemim varmıyor.

kurdistan.gaziler@googlemail.com