|
|
BARIŞ ÜSTÜNE
HAPİSHANE NOTLARI...
HALUK GERGER |
insanlar
neden savaşırlar? aydınlanma çağının öncesinde bu temel
soruya verilen yanıt insan insanın kurdudur
anlayışında ifadesini bulmuştu. omnius contra omnes
ortamında insanın doğal kötülüğünden başka ne
olabilirdi. Onca vahşet ve kargaşayı açıklayabilecek.
Yeni bir toplumsal formasyonun kıta çapındaki doğumunun
sancıları içinde kıvranan Avrupada yaşanan müthiş
çalkantının köklerini bencil insan doğasında gören
Thomas Hobbes, savaş ve şiddete ilişkin teşhisine koşut
olarak barış reçetesini de bulmuştu. Ona göre,
ancak despotik Leviathanda
istkrarı elde etmek mümkündü. Barışın bedeli özgürlük
olacaktı.
Oysa Hobbestan yüzyıllar
önce ortaçağ karanlıklarında bile, barışa farklı ulaşma
yolları aranmıştı. Örneğin din bilgini Aiquinolu
Tomasso81225-1274) barışı adaletin eseri olarak
tanımlayıp kaçınılmaz olarak onunla hak ve özgürlükler
arasında bir bağ kurmuştu. Padualı Marcilius ise,
1324te tamamladığı barışın koruyucusu (Defensor
Pacis) adlı yapıtında barışın sağlanabilmesi için
yurttaşların yönetime katılımına, seçime, hükümdarın
halka karşı sorumlu tutulmasına, yurttaş iradesi ile
ondan kaynaklanan hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan
bir hukuk devletinin gerekli olduğunu yazmıştı.
Hobbestan sonra da savaş
ve şiddetin nedenlerine ilişkin farklı yaklaşımlardan
kaynaklanan farklı barış anlayışları dile getirilmişti.
Bireyin doğasında değilde, bireylerin bir arada
yaşadıkları toplumsal örgütlenme biçiminde savaşı ve
şiddeti bulan buradaki değişimin, bireyi de
dönüştüreceğini varsayan, sömürü ve baskının ortadan
kalktığı özgürlükler dünyasının aynı zamanda gerçek bir
barış ortamını da oluşturacağını gösteren Marksist
toplumbilim, bu bağlamda zikredilmeli.
Savaşın nedenlerine ve
barışın tanımı ile sağlanması yoluna ilişkin yaklaşım
farklılıkları bugünde sürüyor kuşkusuz. Ne var ki egemen
düşüncede ve politik yapıda belirleyici etkisini hala
sürdüren anlayışın kökenleri için yeniden egemen
düşüncenin oluşumu dönemine dönmek gerekiyor. Tabii
sözünü ettiğimiz etkinin temellerini düşünürlerde;
Hobbes, Machiavelli, Bodin ve benzerlerinde değil,
onları da yaratan maddi süreç ve toplumsal gelişmelerde
aramak lazım.
Feodalite ile yükselen
burjuva sınıfı arasındaki nihai hesaplaşma öncesinin
geçiş dönemini simgeleyen mutlakiyetçi rejimler aynı
zamanda pazar bütünlüğü ve ulusal birlik süreçlerinin
gelişmesinde de odak noktasıydı. Gelişmekte olan süreçte
en önemli siyasal amaç düzen, bunu gerçekleştirmede yüce
erk ise devlet idi.devletler arasındaki ilişkiler
sistemindeyse orman yasaları çerçevesinde merkantilist
yapma rekabeti gündemdeydi. İç ve dış implikasyonlarıyla
politik toplumun savunulması istikrar ve düzen
arayışarı ile birleşti, savaş ve barış arsındaki ilişki
böyle bir ortamda kuruldu.
İçerde bütün bir toplumsal
formasyonun tüm kurum ve normlarıyla çözülüşü, yoğun ve
sömürü ile baskıda odaklanan yeni bir düzenin doğum
sancıları, kanlı tasfiyelerle birlikte ulusal birliğin,
pazar bütünlüğünün merkezi otorite, hatta yasa tanımaz
devletlerin askeri güce ve o yolla sağlanan zenginliğin
elde edilmesine dayalı rakabeti... içerde ve dışarda
devletin gücünü arttırmaya yönelik gelişmelerin öne
çıktığı bir ortamda, barış ile kanun ve nizam
hakimiyetinin istkrar ve düzenin, mutlak otoritenin yani
güç ile şiddetin ilişkisinin çarpık bir biçimde
kurulması kaçınılmaz olmuştur. Artık barışın temelinde,
güç ile şiddet; içerde özgürlükler pahasına devlet
tekelinde yoğunlaşmış dışarda da askeri caydırma,
misilleme ve dengeleme yoluyla yerine göre dizginlenmiş
dolayısıyla da yerine göre sınırlanmış, yerine göre
acımasızca dayatılmış, yerine göre gönüllü olarak tabi
olunmuş güç ve şiddet yatar sayılmıştır.
İnsanlık sonuç olarak
kısaca iki tür barış tanır, bilir, yaşar, kabul eder
olagelmiştir. Birincisi güçlünün gücü yoluyla savaş ve
şiddete dayanarak dayattığı barış, yani galibin diktati
olmuştur hep. İkinciyse güçlerin şiddet kullanma irade
ve yetkilerinin dengelenmesi yoluyla kurulan, yani yine
güce ve şiddete, sinmeye, sindirmeye, misilleme
tehdidine dayanan denge biçiminde ortaya çıkmıştır.
Burada sadece şiddetin olmadığı ortamdır barış,
savaşın yokluğudur. Sadece düzen ve istikrardır,
sadece kanun ve nizam hakimiyetidir.
Ne var ki, bu anlayışta
şiddet kavramı ya açıklanmaz, ya da çarpık bir
sığlıkla tanımlanır. Kuşkusuz şiddet sadece bireysel
değil, toplumsal anlamıyla ele alınmalı ve fiziksel
sonuçları itibariyle değil, görünmeyen etkileriyle
incelenmelidir. Bir örnek ne dediğimizi daha iyi
anlatacaktır. Şayet bir evde erkek karısını dövüyorsa,
ona karşı fiziksel şiddet uyguluyordur ve bu ilişkide
barıştan söz edilemez elbette. Erkeğin kadını dövmediği,
yani ona karşı fiziksel şiddet uygulamadığı bir ortamı
hemen kolayca barış olarak tanımlamak yinede mümkün
olmayabilir. İşte burada şiddeti daha geniş bir
perspektif içinde ele almak gerekir. Şayet erkek kadını
dövmüyor ama kendini eğitme, geliştirme olanaklarından
yoksun bırakıyorsa, gizil gücünü kullanmasına ve
kendisini ifade etmesine engel oluyorsa, sosyal
ilişkilerini kısıtlıyorsa ve benzerini çok ailede
gördüğümüz öteki sömürü ve baskı biçimlerini
kullanıyorsa bu ilişkide de bir başka biçim ve
düzlemde(yapısal) şiddetin var olduğu, dolayısıyla
barıştan söz edilemeyeceği açıktır. Aynı biçimde şayet
günümüzün gelişmiş tıp bilimine karşı hala çocuklar
önlenebilir hastalıklar yüzünden toplumsal eşitsizlik ve
adaletsizlik sonucu ölüyorsa, burada da toplumsal
şiddetin varlığını kabul etmek gerekir ve tabii, açık
savaş ya da şiddet olmasa da barışın varlığından söz
edilemez. Burada düzen ve istikrarın hangi çıkarlara
hizmet için oluştuğu da sorulmaz. kanun ve nizamın
kimlerin egmenlik aracı olduğu da tartışılmaz. Daha da
önemlisi burada özgürlük ve adalet yoktur; ya da
ancak güçlünün tanımladığı, onun çıkar ve ihtiyaçlarına
yanıt veren karikatürleriyle veya ezilenlerin yine ancak
gücü ölçüsünde koparabildiği kırıntılarıyla vardırlar.
21.yüzyıla girerken geriye
Hobbesun Leviathanı yazdığı 17.yy. ortalarına
baktığımızda bugün barışın bedeli olarak (gönüllü)
vazgeçilen özgürlük dışında bir başka temel insanlık
değerinden daha yoksun olduğumuz görülür uygar barış
anlayışımızda. O da adalet duygusudur, bu kavramla barış
arasındaki bağdır. Hobbes, 350 yıl kadar önce hiç
olmazsa barış gibi adaletin de ancak politik toplum
içinde ve mutlak otoriteyle gönüllülük ilişkisi içinde
imzalanacak bir kontratla sağlanabileceğine inanmıştı.
Özgürlükten, barış ve adalet için vazgeçilmesi
gerektiğini savunmuştu. Tam çözümleyemediği o kargaşa
ortamında belki öyle görmeye koşullanmıştı, belki öyle
sanmıştı. Oysa günümüzde özgürlük kadar adalet de kurban
verilmekte, diyet olarak gaspedilmekte uygar barış
düzeninde.
Devletler hukuku,
merkantalist gelişme ve ticaret sermayesinin ilkel
birikimini sağlayan ilk sömürgecilikle birlikte
yeryüzünü, tek bir kapitalist pazara dönüştürme
süreçlerinde oluştu. Tekelinde tüccarın işin
kolaylaştırmak, ulus-devletlerin egemenliklerinin
kurallaştırılması, bunların birbirleriyle ilişkilerinin
ve savaşlarının belirli davranış nomrlarına bağlanması
şidddetin sınırlanmasına dayalı barış düzeninin kurulup
sürdürülmesi yatmaktaydı.
Küreselleşmeye başlayan
beynelmilel sermaye kendi iç ve dış barışını böyle
kuruyordu. Kapitalizmin bu serüveninin, insanoğlunun,
barışın, özgürlük ve adaletin hazin öyküsü uzundur.
Arada sömürgecilik, emperyalizm, paylaşım savaşları,
nükleer dehşet dengesi vardır. Bu parantezde sömürü,
baskı, ölüm, yıkım ve arada da şiddetin bulunmadığı
ortam olarak barış vardır. Dünya tek bir kapitalist
pazara dönüştükçe sermaye ulauslararasılaştıkça savaş
topyekünleşmiş, ama barış hala onu gerçekten barış
yapacak değerlerin diyet bedeli olarak ödenmesi koşuluna
bağlı tutulagelmiştir.
Günümüzde küreselleşme
süreciyle artık finans kapitalin nihai zaferinin
yaşanmakta olduğu bir tarihsel dönemi yaşıyoruz. Bu
zaferin ilk dönemini Lenin irdeledi ve tarihin bu geçiş
döneminin dünya finans kapitalinin nihai zaferi ile
başladığını yazdı. Ne var ki, nihai zaferin bu
başlangıcı kesintileriyle zamanımıza kadar sürdü ve
ancak günümüzde son aşamasına ulaştı. Yüzyıl önce
olanlar finans kapitalin esas zaferi için sahneyi
hazırladı ama bu sonuca ulaşması için yetersiz kaldı.
20. yüzyılın ilk yarısında sermaye birikim süreci
endüstri devriminin başından beri olduğu gibi sanayi
kapitali üzerinde yoğunlaşmaya devam etti. Genele
bakıldığında finans hala üretime tabiydi. Oysa şimdi
artık üretimden kopuk, neredeyse bütünüyle kara paraya
dönüşmüş bir fianans kapital karını ve büyümesini global
spekülasyona bağlamış ve egemenliğini ilan etmiş, kabul
ettirmiş durumda. Finans kapital bir kez ilk baştaki
insanın ihtiyaçlarını karşılamak için üstlendiği reel
üretim ekonomisinin alçak gönüllü yardımcısı rolünden
kopunca kaçınılmaz bir şekilde yalnız kendi genişlemesi
için donatılmış spekülatif kapital haline geldi.
Geçmişte hiç kimse kapitalizmin kendisi kadar eski bir
olay olan spekülatif kapitalin değil, dünyaya bir ulusal
ekonomiye bile hakim olacak kadar büyüyebileceğini hayal
edememişti. Ama oldu. Böylece de sermaye birikimi,
bütüne bakıldığında olumlu ve yumuşak huylu bir güç
olmaktan çıkıp, çok yırtıcı bir hale dönüştü.
Bu yıkıcılığı ve
sonuçlarını yeni dünya düzeni sürecinde izliyoruz.
20.yüzyılın başında kapitalizmin son aşaması olarak
tanımlanan emperyalizmin (finans kapitalin zaferinin)
ilk aşamasıydı ortaya çıkan. Sonucunda iki dünya savaşı
yaşandı. Bugünse küreselleşme, emperyalizmin en yüksek
aşaması olarak tanımlanmalı. Savaş ve barışa ilişkin
korkunç ürünlerini hergün yaşıyoruz.
Yeni Dünya Düzeni, finans
kapitalin küreselleşme olarak ifade edilen nihai
zaferinin, emperyalizmin son aşamasının uluslararası
sisteme, devletlerarası politik ilişkilere tekabül eden
düzenin kavramsallaştırılmış adı. Çelişki ve
çatışmalarla malül yeni düzensizlik kara paranın
barışını dayatıyor insanlığa.
Barışın ölümcül tehlike ve
saldırlarla karşılaştığı günümüzde, yani Yeni Dünya
Düzeni koşullarında, önümüze yine özgürlük sorunsalı ve
güç(şiddet, militarizm) çıkmaktadır. Yeni Dünya Düzeni,
ideolojik olarak tarihin sonu tezine dayanıyor. Buna
göre liberal kapitalizm, öteki tüm rakip örgütlenme
modellerini nihai yenilgiye uğratmıştır ve dolayısıyla
da aslında bu modeller arasındaki mücadelenin kendisi
olan tarihin de sonuna gelinmiştir. Gelişmenin ve
insanoğlunun daha iyi bir dünya arayışının üzerine ölü
topğrağı örten, ebedi bir düzeni ve onun barışını
inanlığa dayatan, tüm farklı düşünce talep ve arayışları
da tanım gereği son düzenin varlık nedeninin reddiyesi
kabul eden bu anlayışın totaliter niteliği, monolitik
yapısı kendini böylece hemen ele veriyor. Liberalizmin
barışı da, özgürlüğü daha düşünme aşamasında mahkum
ediyor. Kendine kurban adıyor.
Özgürlük karşıtı olan
her şey gibi, yeni düzeninde temelinde ayrıca güç var,
şiddet var, militarizm var kaçınılmaz olarak. İnsan
doğasına en uygun olduğu bizzat zaferiyle kanıtlanmış,
ebedi düzene karşı hala direnenlerin, tarihin sonuna
başkaldıranların, liberal kapitalizmi ve uygarlığını
reddetme cüretini gösterenlerin, daha başka bir dünya
talep edenlerin, onu kurmaya yeltenenlerin, kısacası
hala tarihi yaşayan ilkellerin, barbarların kendilerine
rağmen yönetilmeleri ya da bir global apartheid düzeni
ile uygar sistem dışına itilmeleri doğal bir hak olarak
ortaya çıkmaktadır. Bu da beyaz adamın insanlığı adam
etme, ilahi misyonunun günümüz koşullarına uyarlanmış
bir tür uzantısıdır.
İşte bunun içinde yeni
düzenin başta ABD olmak üzere ilahlarının başka ülkelere
gerekirse askeri müdahalede bulunmalarına cevaz veren
yeni bir müdahale hukukunun oluşturulması süreci
başlatılmış, uluslararası hukukun bu yeni temel normuna
işlerlik kazandıracak kurumların oluşturulmasına
girişilmiş, bunun bütün inanlığın yararına bir gelişme
olduğu yanılsaması yaratılmıştır. İşte bunun için
Körfezden Yugoslavyaya, Somaliden Kafkaslara
militarist müdahalelerinin cenderesi insanlığa
dayatılmıştır.
Bu açılardan bakınca,
insanlığın daha doğrusu egemenlerin bugün hala Hobbes ya
da Machiavelliden farklı bir düşünüş ve anlayış
konumunda olmadığı görülür. Yeni düzende gidişin şayet
radikal bir dönüşüm ile kesilmezse gerçek barışın
özgürlük ve adaletine değilde savaş, şiddet ve
militarizmin yok oluşuna doğru olduğunu söyleyebilirz
sanırım.
Kuşkusuz barış kavramı
sadece yukarıdaki türden politik, tarihsel
çözümlemelerin konusu değil, aynı zamanda ve en az o
ölçüde önemli olarak irdelenmesi gereken barış ülküsünün
insan duyarlılığıyla insanoğlunun bin yıllık değerler
birikimiyle evrensel kültürün ve inancıl normların moral
mirasıyla olan bünyesel ilişkisidir. Tabi buna koşut
olarak söz konusu değerlerin ve mirasın belirli bir
toplumsal vicdanda yer etmesi, yankılanması gereklidir.
Bunların ifadesine imkan veren bir politik hukuksal
ortamın varlığı ayrıca zorunludur. Görüldüğü gibi
konunun bu boyutunda da özgürlük bir temel mesele olarak
karşımıza çıkmaktadır. Barışı ulaşılabilir bir değer
yapan başlıca araç olan insani duyarlılık ve uygarlık
birikimi de nihayet oluşabilmesi ve yansıyabilmesi için
özgürlük gerektirmektedir. Barış, kendisi temel bir
insan hakkı olduğu kadar dillendirebilmesi,
savunulabilmesi için de öteki temel hak ve özgürlükleri
gerekli kılmaktadır.
Tarihte bir çok saldırgan,
mazlumların kahramanca direnişine, saldırganın
toplumundaki insani duyarlılıkların ve tepkilerin moral
ağırlığının eklenmesiyle geriletilmiş, savaş böylece
yenilmiş, adil barış kazanılabilmiştir. Ahlak, eyleme
geçen özgürlük ve adalet talebi barışın kazanılmasında
salt güçten daha fazla ağırlık kazandığı ölçüde elde
edilen çözüm kalıcı olabilmiş, gerçek barışa
yakınlaşabilmiştir. Yalnızca kendi çocuklarının ölmesine
değil, aynı zamanda onların mazlum halkların çocuklarını
öldürmesine de karşı çıkan toplumlar, henüz içlerindeki
insanı savaş tanırlarına kurban vermemiş, onu henüz
yitirmemiş olanlardır. Duyarsızlıkları ve
tepkisizlikleriyle susan ve dolayısıyla da savaş suçuna
ortak olan toplumlardaki en vahim gelişmeyse barışın
insani temelinin tahrip olmasıdır.
Tabi ülkemizde barış
konusu tartışılırken içinde yaşadığımız ve kuralsız
şiddetiyle içimizdeki insanı çalan savaş ile Kürt
sorununa değinmeden geçmek mümkün değil; böylesi bir
çaba en başta barış mücadelesinin gerektirdiği ahlaki
temeli yok eder. Ne var ki bu konular Türkiyede yasak.
Özgürlük, insan hakları ve demokrasi ile barış
arasındaki bağ en yakıcı bir biçimde önümüzde duruyor.
Cenderesinde yaşam zorunda bırakıldığımız
anti-demokratik ortamda, kaçınılmaz olarak gerçek
barışın öteki boyutu adaletten söz etmek de yasaklar
arasına giriyor.
Özgürlük ve adalet yok
olunca ne yazıkki barış da asla ulaşılmaz bir düş olarak
kalıyor. Barışa kavuşamayınca Türk halkı özgürlüğe,
insan haklarına ve demokrasiye de ulaşamıyor. Ayrıca
yitirdiği moral değerleri ise söylemeye dilim, yazmaya
kalemim varmıyor. |