|
|
BARIŞ: BİR UYGARLIK SORUNU
UĞUR KÖKDEN |
Napolyonun
ünlü terimleriyle; trajedi gerçekten siyasetin ta
kendisi. Barış siyasetleri ve sonuçları açısından daha
da geçerli böyle bir tanımlama. Çünkü barış siyaseti
çoğu zaman ve her yerde bir çeşit karşı düşünce demek.
En azından karşı düşünceyi kendi içinde üreten bir
siyasal çizgi. Dolayısyla iktidarla barış düşüncesi
arasındaki bu çelişki barış siyasasının acımasız ve
önlenemez yazgısını belirliyor. O halde barışçılık
doğrudan ve kendiliğinden bıçak sırtı keskin bir çizgi
üstünde yer alıyor. Üstelik hem böyle bir çizgi izlemek
hemde tutarlı olmak zorunda barış siyasası.
Bununla birlikte barış, ana ekseni çevresinde savaşım
veren aydınların olağan dışı koşulların zorlaması sonucu
zaman zaman çelişkiye düşmekten korkmamaları gerek.
Temelde sürekli bir çılgınlık nöbeti içinde yaşamakta
insanlık. Böyle bir kitlesel ve toplu çılgınlığı
önlemekse barışın öbür adı.
Bununla birlikte barışçı
yaklaşımların kolayca ihanetle suçlandığına sık
rastlıyoruz tarihte. Genel bir kaosun arasında birkaç
bireysel ses, mantıklı ve tutarlı gerekçe, handiyse
duyulmaz olmakta. Ya da iyiden iyiye sindirilmekte.
Ayrıca barışçı çizgi söz
konusu savaş ya da barış anlayışının tanımıyla içinde
bulunulan koşullarla, siyasal dengeler ve karşı
dengelerle yakından ilgili. Dün DP iktidarının, TBMMnin
onayı olmaksızın Kore Savaşına askeri göndermesi
kararına karşı çıkan bir avuç aydının Türkiye
Barışseverler Derneğinin bu hareketi, onların
tutuklanması ve aylarca içerde tutulmasıyla
sonuçlanmıştı. Oysa günümüzde Irak Savaşı(1992) döneimin
başbakanı, Benim zamanımda savaşa karşı gösteri bile
yapıldı. Savaşa girmedik ve kimsenin burnu kanamadı
demek gereğini duyuyor ve bununla haklı bir kıvanç
duyuyor.
Oysa Birinci Dünya Savaşı
başlangıcında Alman parlementosunda kimi milletvekilleri
Sosyal Demokratların bir bölümü savaş harcamaları
oylaması sırasında genel tavra karşı çıkarak hayır oyu
kullanmıştı. Kayzerin baskıcı diretmesiyle girilen ve
sömürgelerin yeniden paylaşımı isteğine dayanan
1914-1918 savaşı acı sonuyla Almanyayı öyle bir noktaya
getirdi ki o bir avuç azınlık tartışmasız haklı çıkmış
oldu. Haklı çıktılar ama daha da çok tepkiyi üstlerine
çektiler. Dolayısyla savaşın getirdirği yıkım ve bozduğu
dengeler bu haklılığı ölümle ödüllendirdi. Rosa
Luxembourg, Karl Liebknecht ve arkadaşları yenik
askerlerin öfkesi altında erken bir ölümle dramatik
biçimde yaşamdan ayrıldılar. Aslında kışkırtılmış
silahlı öfkenin arkasında çıplak bir sınıflararası
çatışma yer alıyordu.
Margarethe Von Trottanın
gerçekleştirdiği Rosa Luxembourgda 1976 yapımı o güzel
filmde bir ölçüde yansıyan gerçekler bile olağanüstü
etkileyici girişe karşın barışın, bedelinin ne denli
ağır olduğunu vurgular: 1916 Aralık ayı. Varşova
Cezaevi. İç avluya açılan pencere denizliğini örten
karlar ve kargalar. Barışçı bir yazgının önsözü
sayılacak bir dekor.
Bir kadın başına indirilen
Alman dipçiklerine karşı son sözü vurmayın olan bir
kadın. Ancak o bu dipçik darbeleriyle değil kafasına
yakın plandan açılan ateşle öldürülür. Cesedi beş ay
sonra Berlin kanalizasyonlarından çıkarılacaktır.
Bir başka ikircikli durum
ortak sorumluluk taşıyan belli bir siyasal topluluğun
içinde değişik siyasetler savurarak barışçı kalabilmek.
Kuşkusuz böyle bir çelişkinin sonunda ya tamamen karar
mekanziması dışında kalınır. Böyle bir sonucun sözkonusu
siyaset için getireceği artı ve eksiler hesaba katılarak
ya da öteki etkin üylerin kararı barışçı tavra karşın
onu da bağlar.
Böyle bir tarihsel örnek en
çarpıcı biçimde Osmanlı İmparatorluğunun 1914-1918
savaşına sürüklenişinde yaşandı. Hükümet içinde ne
İttihat ve Terakkinin güçlü adamı Talat Paşa ne de
doğrudan sadrazam Sait Halim Paşa savaşa katılma
tehlikesini yanı sıra taşıyan karardan iki Alman
zırhlısının Rusyayı topa tutması haberiydi. Bununla
birlikte dramatik sonucu hepsi paylaşmak zorunda kaldı.
Ulusların tarihsel
yaşamında çoğunlukla rastlanan genel ve yaygın duruma
gelince, karar mekanziması ya da iktidar gücü içinde yer
almayan bireylerin kendilerine dayatılan barış karşıtı
her çeşit oldu bittiye direnmesi bir örnek olarak
verilebilir. Böyle bir gerçekliği Nazi iktidarının
siyasetine karşı çıkan binlerce Alman, on milyonlarca
Avrupalı etiyle kanıyla yaşadı.
Almanların dramı hepsinden
daha derin ve çok boyutluydu denebilir. Bir yanda kendi
ülkesinin, kendi ordusunun, kendi insanının yayılmacı
uygulaması; yeni Avrupa düzeni adına gerçekleştirdiği
baskı yönetimi; öbür yanda, buna karşı çıkan bireysel,
bahtsız bilinç.
Eğer bir örnek vermek
gerekirse, Alman kadın romancı Anna Segherrsin öz
yaşamından damıttığı nice deneyimi canlı ve çarpıcı
kesitler biçiminde içinde sergilediği Transit romanı
anılabilir. Yazarın kendisinin de bir sürgün kimliğiyle
Pariste gizli yeraltı yaşamı sürdürürken başkent
Almanlarca işgale uğrar ve yazar yepyeni koşullar içinde
bulur kendini. Seghers, belirli bir aralık koyarak
uzaktan gözlemlediği kendi ırkından gelme askerleri,
siyasal-ideolojik anlamında karşı olduğu Berlin
yönetimini bir arada değerlendirir, yargılar. Bu genç,
seçme askerler, güçlü ve sevimliydiler... Ama ben bütün
ahksızlıkara ve başka ulusların felaketine kendi
ulusumun neden olduğunu düşündükçe bunalıyordum.
Yöneticilerin yükseliş ve çürüyüşlerini görmekteyim
Söz konusu edilen
bireylerin kuşkusuz ülke içinde ya da dışında oluşuna
göre değişen uç örnekler de yok değil. İçerideki kapalı
dünyanın en çarpıcı örneği, toplama kamplarının büyük
ailesinden gelen 1935 Nobel Barış Ödülü sahibi Carl Von
Ossietzki olmalı herhalde. Alman Barış Derneği Hamburg
şubesi başkanı yazar Ossietzki ülkesinde daha Naziler
iktidara gelmeden önce silahsızlanma konusunda ve savaş
karşıtı yazılarıyla Kahverengi Gömleklilerin
yıldırımlarını üstüne çekmişti. Reischtag yangının
ardından tutuklandı. Toplama kamplarında işkence gördü.
O bu durumdayken Nobel Ödülünün ona verilmesi için
Thomas Mann, Einstein ve Burckhardtın desteklerinin
yanı sıra o tarihlerde Türkiyede yaşayan başka bir
deyişle, 1933 sonrası ülkemize sığınmış bilim
adamlarının da destek vermesi ne denli kıvandırıcı bir
olgu. Yazık ki, bu büyük barışsever Mayıs 1938 yılında
gördüğü işkencelere dayanamayarak hastanede öldü.
Cenazesine bile yalnız eşinin katılmasına izin verdi
yeni rejim. Ölümü bile Hitler yönetimini rahatsız
etmişti. Oysa Nobel Barış Ödülü, Ossietzkiye
verildikten sonra doğrudan Goering yani rejimin iki
numarası yazara ödülü kabul etmemesi yönünde baskıda
bulunmuş, Nobeli geri çevirdiği takdirde özgür
bırakılacağı sözünü bile vermişti.
Öte yandan dışarıdan bir
örnek olarak en parlak dünya romancılarından biri
sayılan ünlü Alman yazarı Thomas Mann örneği de bir
başka açıdan dikkat çekici: konferanslar vermek üzere
yazar yurt dışında bulunduğu sırada 1933 yılının bir
Şubat günü tehlikeye karşı telefonla uyarılır. Evi
gözetim altındadır. O andan başlayark 22 yıl aslında
sonsuza dek sürecek olan sürgün yaşamı başlar.
Dinle, Alman Ulusu! başlığı altında
Amerikadan Alman halkına yönelik radyo konuşmaları
savaşın bitiminde romancının Alman yazgısına ihanet
etmekle suçlanmasına neden olur. Bu çelişkili konum
nedeniyle bir ara Thomas Mann, Bir Alman yazarı olmak
büyük bir bahtsızlık, umarsız bir engel demek gereği
bile duymuştur. Gerçekten Mann örneği kökleri çok
derinde yatan çözülemez bir dramı sergilemektedir.
Hümanist bir yazarın trajik sonu.
Ne tuhaf ki, Thomas Mann
çizgisinin öbür ucu da boş değil. O uçtaysa Amerikalı
şair Ezra Pound yer tutmuş. Yirmili yılların başında
kendisine verimli bir toprak arayan Pound İtalyaya
yerleşir. Yeni İtalyanın gelişme ufkunu benimser. 1935
yılından başlayarak da Roma rahyosundan görüşlerini
açıklamaya başlar. Burası Avrupa...Pound konuşuyor!...
Savaş sonunda yine Amerikalılarca tutuklanan şair bir
kafese tıkıldı, yargılandı, ardından hastaneye
yatırıldı. 150-1970 yılları (ölümü 1972) arasında bile
yaptığı geri dönüşsüz seçim nice ağırlıklı desteğe
karşın Poundun Nobel Ödülünü almasını engelledi.
Doğal ki, öteki geçici ya
da göreceli sürgünleri de bu seçme örnekler arasına
sokmak elbet olası. Kitapları yakılanlardan toplama
kampında yakılanlara, yadeelllerde canına kıyanlara
(W.Benjamin, S. Zweig, Ernst Toller, Ödön Von Horvath ve
ötekiler), yoksulluk sonucu ölenlere (Joseph Roth) dek,
koca bir insanlık kervanı.
Bu arada kimi ülkelerin
tarihinde görüldüğü gibi, toplumun değişik dünya
görüşlerini benimsemesi sonucu ortaya önce bir bölünme
çıkıyor; sonra da bu yol iç savaşa dek gidiyor. O
zamanda kimin vatansever kimin vatan haini olduğu
tarihi yazan yana bağlı kalarak bıçak sırtı üstündeki
keskin çizgide yer almış; öznel, yanlı ve geçici bir
gerçekliğe dönüşüyor.
İspanya iç savaşı
yüzyılımızın böylesi bir duruma denk düşen en çarpıcı
örneği sayılabilir. İç savaş İspanyanın önde gelen
sınıflarının siyasasının belli bir tarihten sonra başka
araçlarla yani şiddet yoluyla sürdürülmesinden başka bir
anlam taşımıyordu. Siyaset aynı, yalnız eylemin biçimi
değişmişti. Zaten gerici savaşın felsefesi de bu
değilmi?
Bir de, bu temel nedenen
ek olarakta Avrupalı büyük ulusların İspanya iç
savaşını kendi çıkarları yönünde kullanmak istekleri de
bu arada sayılabilir. Sonuçta cumhuriyetçi anayasal
hükümetin darbeci generallere yenilmesi iki önemli
tarihsel olgunun anahtarını oluşturdu. Birincisi 1939-45
savaşının kaçınılmaz ve geri dönüşsüz noktaya gelişi.
Çünkü Alman-İtalyan silahlarıyla ordusu için bir çeşit
menevra alanıydı İspanya toprağı: öbürü o zamana dek
süregelen Sovyet iktidar sisteminin birinci kesin ölümü.
Bu savaş hiç bir iç
savaşta olmadığı ölçüde batılı aydınları sosyalist
dünyayla birlikte derinden etkiledi ve böldü. Gerçekten
Camusun dediği gibi, İspanyada dövüşen gönüllüler bu
savaşın anılarını yüreklerine kötü bir yara olarak
taşımışlardır. Çünkü insan haklı olduğu halde
yenilebileceğini İspanyada öğrendi.
Ne tuhaf 20.yy.ın son
diliminde yaşanan kimi gerçekler bir yerde 2000 yıl
öncesinin gerçekleriyle gelip birleiyor: Aiskhylosun
Salamis savaşı üstüne savaştan 8 yıl sonra üstelik
yazdığı Persler tragedyası yüzünden yazarı sürgüne
gönderilmişti. Sürgünde de öldü zaten. Tıpkı Troyalı
Kadınların yazarı Euripidesin yazgısı gibi bir son.
Bir ölçüde uzak bir bakıma
yakın zamanımızdan bir örnekse düşünür Sartre
Fransasının sürüklendiği sonra içinde çıkamaz olduğu
Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında Başkaldırma Hakkı
başlığı altında kaleme alınmış bildiri nedeniyle
hakkında soruşturma açılmış ancak Brezilyaya kaçarak bu
durumun sonuçlarından kurtulabilmiştir. Bu süre içinde
de Başkan Gaulleün özel girişimiyle Voltaire
tutuklanamaz! sözü üstüne Sartre a ilişkin soruşturma
durduruldu.
Buna karşılık Cezayir
toprağının çocuğu olan Albert Camus, takındığı çift
anlamlı suskunlukla özellikle dikkatleri üstüne çekti.
Cezayirin bağımsızlığı konusunda kendisinden beklenen
tanıklığı yadsıması, çağının tüm sorunlarına duyarlı
görünen ve öyle olmuş bir yazarın siyasal ahlakına,
nesnel yansızlığına gölge düşürdü.
Öte yandan yakın ve sıcak
geçmişten bir başka örnek olarak batılı merkezlerin özel
amaçlı yerel savaşlar sayasetine karşı patlak veren kimi
kitlesel tepkiler söz konusu edilebilir. Özellikle
Vietnam savaşına karşı Amerikan toplumunun büyük, yaygın
ve sürekli tepkisi. 60lı yıllarda ve yetmişlerin
başında toplumun her kesimi bu tepki yelpazesinde
kendine düşen yeri almaktan çekinmedi. Sorumluluğunu
üstlendi.
Bununla birlikte Amerikan
kamuoyunda ve aydınlarının bilincinde kapanmayacak
biçimde açılan bu yara geleceğin biçimlendirilmesinde
büyük ölçüde olumlu ya da önleyici etkiler yapmışta
sayılmaz. Vietnamı izleyen küçük-büyük benzer dünya
jandarmalığı örnekleri sık sık yinelenen arka bahçe
girişimleri yine sürmekte. Özellikle yeni tek kutuplu
dünyada. Dolayısıyla bu koşullarda barışçılık her zaman
ulusal çıkarların karşıtı olan düşünceler topluluğuna
verilen isim, değişmeyen bir yafta durumuna geldi.
Bunca değişik ve karmaşık
durumun içinde barışçı istemlerin ulaştığı hepsinden
daha acı olan son, iktidarlarca izlenen savaş siyasetine
bağlı olarak ulusal ordu içinde patlak veren asker
isyanlarında yaşandı. Bilince karşı kanla
gerçekleştilrilen kör disiplinin oluşturduğu tabloda
görüldü.
1914-1918 savaşı sırasında
Avrupanın tüm cephelerinde kıtanın üst toplumsal
sınıflarının dayattığı ve sürdürdüğü bu çıkar savaşına
karşı isyanlar ordudan kaçma olayları başgöstermişti.
İtalya cephesinde yaşananlar, Caporetto bozgunu ya da
çekilmesi, Hemingwayin silahlara veda romanına dek
girdi. Askeri mahkemeler, idam cezaları, bir
dakikalığına çıkarılıp giyilen şapkalar, kurşuna dizme
ve kaçışlar...
Fransız batı cephesine
gelince örneği Dos Passos(üç asker)da çarpıcı biçimde
görülüyor. Kaçak askerler, sürgünde bir hükümet kurmayı
bile başarmışlardı.
İngiliz ordusunun o dönem
koşullarını yansıtan ünlü yönetmen Loseyin filmi For
Exemple, böyle bir konuyu olanca yalınlığıyla işleyen
başlı başına bir başyapıt sayılabilir. Sürekli yağan
yağmur, siperlerin yapışkan çamuru, su birikintilerinde
gerçekleştirilen fare yarışı, her gün 24 saat aralıksız
süren top atışlarının sinirleri geren sesi ve kaçak bir
askerin saçmanın zeminine oturmuş duruşması. Kurşuna
dizildiği halde ölmeyip yaralanan 23 yaşındaki askerin
işini bitirmek amacıyla açık ağzına avukatı yüzbaşı
tarafından boşatılan beş kurşun. Sonra yine yağmur, yine
çamur, yine günlerin biteviyeliği ve saçma ölümler.
Benzer biçimde Yunanistanın Anadılu hareketine katılan
ordusu içinde de isyanlar patlak vermişti, ancak
askerlerin bu toplu hareketlerinin en kanlı ve
belirleyici örneği kuşkusuz Almanyada yaşandı.
Spartakist eylemi eksik kalmış devrim girişimiyle
birleşmiş ya da onunla sonuçlanan isyanlar sayılabilir.
Nazizim olgusu bile bu koşulların ürettiği zehirli
siyasal ortamın bir yan ürünüydü bir bakıma.
Acılar ve sevinçler
generallere, siyasal erki elinde tutan organlara
doğrudan yansımadığına göre barış geçici ve iğreti bir
durum, Shakespearenin 6.Henryde dile getirdiği üzere
ne yazık ki savaşlarda kültürümüzün bir parçası olmaya
devam ediyor hem yalnız o mu? Barış karşıtlığı da.
|