| |
Yaşamı
Doğru Tanımlama Çabası, Özgürlük Eğilimidir
Dilzar
Dîlok
Tarihe ilişkin analizler
yapmak, tarihteki bazı kesitleri yorumlamak sosyolojik çalışmaların kapsamına
girmektedir. Tarih kapsamında bir dönemin yaşayışı, insanları, koşulları,
yaşanan zorlanmalar, ortaya çıkarılan ürünler ve insana dair her şey ele
alındığından sosyal bilimle ilgilidir. Her sosyolojik çalışma, bir yaşam tanımı
yapmaktadır. Yaşamı nasıl anlıyoruz, yaşam nedir, anladığımız kadar
yaşayabiliyor
muyuz, yaşadığımız kadarını doğru değerlendirip ahlaki toplumda ısrar eden
insanlık mirasına dâhil edebiliyor muyuz? Bu soruların cevapları özgürlük
arayışçısı kadınlar olarak temel özgürlük adımlarımızı oluşturmaktadır.
Kürt
Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Özgürlük Sosyolojisi adlı savunmasını
oluşturan çalışmasıyla toplumbilime yeni bir bakış açısı getirmekle
birlikte, modernitenin ideolojik hegemonyasında olan bilimlerin, insan
ve toplum gerçeğinden ne kadar uzaklaştığını ortaya koymaktadır. Sosyal
bilim adına ortaya serilen pozitivist düşüncelerin, liberalizmin övgüsü
anlamına gelen bilimciliklerin egemenliklerini temellerinden
sarsmaktadır. Gerçek bilginin ve insan yüreği-beyniyle algılanan evren
parçalarının, gerçek anlamına kavuşmasının devrimsel adımıdır.
Bilinmektedir ki doğrular, küçük de olsalar büyük yanlışları yerlerinden
eder, yanlışların krallıklarını devirirler. Bu çalışma, evren bütününde
insan algısına, yanlış algılamalara, doğru yaşanması mümkün olmayan
yanlış hayatları dönüştürecek doğru bir yol oluşturmaktadır. Bu
anlamıyla bizler de bu doğrular çerçevesinde yaşamı tanımlamak, doğru
algılamak ve yanlış algılamalara karşı koymakla yükümlüyüz.
Yanlış
tanımlanan ve öğretilen bir yaşamın yanlış uygulanışlarından kendimizi
kurtarmanın tek yolu budur.
Ortadoğu, yaşamın ve yaşam anlamının yaratıldığı bir mekân olmasına
rağmen bugün ölüm mekânına dönüşmüş durumdadır. Bölgede her türlü
egemenliğin hükmü altında yaşanan katliamlar, köleleştirmeler,
sömürüler, insan bezirgânlarının giderek çoğalması ve sosyal ilişki
adına insan ilişkilerinin bir bütün satış ilişkilerine dönüşmüş olması,
mevcut tanımların köklü sorgulanarak reddedilmesini ve yeni tanımların
oluşturulmasını gerektirmektedir. Güncel olarak yaşanan somut
ölmeler-öldürmeler, iç ve dış savaşlar-kavgalar, her gün yüzlerce
insanın katledilmesi, sakat bırakılması, hastalıklara, yoksulluğa mahkûm
edilen insanların ölümlerinin doğallaştırılmaya çalışılması, özünde
yaşam kaynağının öldürülmesidir. Batının da içerik olarak öldürülen
yaşam tarzıyla bütünleştiğinde, her ne kadar tüm batının yüzünü doğuya
çevirmesine rağmen, mevcut akılla çözümler arandığından, çözüm mümkün
olmamaktadır. Mümkün olacak çözüm, çağ insanını ölüm sınırına getiren
salt akıl yoluyla düşünmekten vazgeçmektir. Bunun yerine yapılması
gereken, sezgilerin-yüreğin denetimindeki bir akılla düşünmek ve mevcut
dünya gerçekliğinden kopmaktır. Çünkü mevcut dünya gerçekliği, insan
özüne aykırı bir sistem dayatmasıdır. Bir değirmen gibi insanların
yüreğini, beynini ve bedenini öğütmektedir. İnsanın canavarlaşması
denilen durum, kapitalist modernitede zirveye çıkmıştır. Kanserleşme,
toplumsal hastalıkların en üst düzeyde yaşanmasını gösterir şekilde
hızla artmakta, ruhsal ve fiziksel kanser vakaları giderek
çoğalmaktadır. Bunlardan kurtulmak, mevcut hegemonya gerçeğinden kendini
koparmakla mümkündür. Buna, sistemden kendini kusturmak ya da kendi
tikelliğinde içselleşen sistemi kusmak da denilmektedir. Yöntem ve
hakikatin yakın ilişkisi, bu noktada bizleri yakından ilgilendirmekte ve
bize ait bir gerçeklik olmaktadır. Bu anlamda ilk yapılması gereken yeni
tanımlara kavuşmak için eskiyi sorgulamak, reddetme gücünü göstermek,
kendinde yeniye mekân açmaktır.
Yaşamı
anlamak için yaşamın varlığı ve yokluğu anlaşılmak durumundadır.
Yaşam-ölüm gerçeği bugün bir ikilem olarak bizlere sunulmakta, kimileri
için bir çıkmaz olurken, kimileri için güncel bir gerçeklik olmaktadır.
Gerçek böyle midir? Yaşamla ölümü iç içe yaşıyorsak, dahası her an
ölümün sonluluğunu yaşıyorsak, yaşadığımız anları evrensel varoluşta
nereye koyabiliriz?
Kendi anlarını
yaşamak, tüm evren öğeleriyle birlikte, evrenin oluşumuna uyumlu bir
yaşam duruşu sergilemektir. Bu uyumluluk tabi olan bir uyumluluk değil,
uyumsuzluk içinde uyumluluk, farklılık içinde birlik şeklindedir. Kendi
anlarının dışına çıkabilmek ise insana has bir anlam dünyasının temel
özelliğidir. Her evren öğesi kendi zamanını yaşarken, insan, kendi
zamanının dışına çıkarak tarihin sayfalarında gidip gelebilir. Bu ilke,
hakikatin ilklerindendir. Yaşadığı andan sıyrılıp yaşanmış bir hatırayı
gözlerinin önüne getirmek ya da bir hayalin yarında gerçekleşmesini
bugünden gözlemlemek, kendi anlarının dışına çıkarak zamanın içinde
esnek bir zaman algısı yaratmak anlamına gelmektedir. Bu ilk hakikat
pozitivizmin insan gerçeğini ifade etmeyişini reddeder. Çünkü metafizik
bir gerçekliktir. İnsanın bir gerçeğidir. İnsanı bu dünyadaki
zorluklara, acılara, özgürlük için çekilen çilelere katlanılır kıldıran,
özgür gelecek hayalleri kurduran metafiziğin gücüdür. İnsan, gelecek
ütopyaları kurarak geçmişinin nasıllığını yorumlayabilir. Dinlemekte
olduğu bir şarkıyı ilk nerede ve kimlerle birlikteyken duyduğunu
hatırlayıp o zamana gidebilir. Ve bu yolla yaşadığı zamanı esnetebilir.
Bir tarihin izlerini ve zaman bilincini taşımaktan kaynaklıdır tüm
bunlar. Bildiğimiz kadarıyla insan dışındaki canlıların tarih ve zaman
algıları yoktur. Hayvanların hafızalarının olup olmadığı ya da varsa bu
hafızanın kendi yaşamının temel fiziksel ihtiyaçlarını gidererek
üremekten başka bir işlev görüp görmediğine ilişkin net bir bilgiye
henüz ulaşılmamıştır. Ancak insanlar onlara tarih atfederek ve kendi
insan türü içinde, türdeşleriyle paylaşabilirler.
Dinozorların
Sessiz Gecesi adlı çalışmada verilen örnek bu konuda önemli bilgiler
vermekte ve bizleri düşündürmektedir. Bir kenenin, altından birinin
geçmesini umduğu bir ağacın dalında sabırla, sessizce, bir ölü
sakinliğinde hem de 18 yıl kadar beklemesiyle, vahşi hayvanların aynı
sakinlikle ve sabırla bekledikten sonra avına saldırmasını ortaklaştıran
şey, yaşamı süreklileştiren anlam olmalıdır. Bu anlam, evrenin
sürekliliğiyle açıklanabilir. Üreme, evrenin sürekliliğini sağlayan
temel bir edimdir ve tüm canlılar bunu gerçekleştirmeyi temel bir yaşam
şartı olarak duyumsamaktadırlar. Yaşamak, yarını karşılamak ve kendinden
sonra türünün devamını sağlamak, kendinden olanı yarına
ulaştırabilmektir. Üremek ve türünün devamlılığını sağlamak, belki de
evrenin her canlıya verdiği bir görevdir. Bunca sabrı gösteren kenenin,
yumurtalarını bir sıcakkanlının bedenine bıraktıktan sonra, yani üreme
görevini gerçekleştirdikten sonra, hayata veda etmesi inanılmaz bir
üreme ısrarını göstermektedir. Yani onca bekleyiş, sabır ve ısrar,
sadece üremek içindir.
Evren tüm
canlılara böyle bir görev vermişse, bu görevi yerine getirmek de
evrensel var oluşla uyumlulaşmaktır. Beklediği 18 yıl boyunca, kene,
nasıl yaşadığını, yaşamının anlamını, geleceğini vs düşünmez. Sadece
bekler. Sadece evrenin ona bahşettiği görevi yerine getirmek ve bu yolla
evrenin bir parçası olmak için bekler. Ama diğer tüm canlılardan ayrışan
insanın hakikati bunu aşmaktadır. İnsanın, yaşam ve var oluş amacının
salt üreme ve soyunu sürdürme olmadığını bilmesi ve bunu aşan anlamlara
ulaşma çabasını göstermesi, insanın kendi hakikatini kucakladığının da
göstergesidir.
Bilgelerin
kelebek kuralı dediği algıdan bunu anlıyoruz.
Sorgulamadan,
hesap sormadan ve hesap vermeden, kendi zamanının ötesine gitmeden
yaşamını sürdürmek, tüm canlıların ortak gerçeğini ifade eder. Bunun
dışına çıkabilmiş olan insan, kendi gerçeğini toplumsal hakikate
dönüştüren bir canlı olarak evren oluşumunun anlam yükselişini anlatır.
Yaşamını sorgulayabilmesi, diğer canlılardan farklı olarak kim olduğuna
ilişkin sorular sorarak kendinin ne olduğunun, evrende nasıl bir yer
kapladığının arayışına girmesi, kendinden önceki ve sonraki zamanlara
uzanabilmesi, insanı diğer türlerden ayıran bir özelliktir. Kendi
zamanını özgürce yaşamak ve kendi zamanının dışına çıkabilmek, insanda
mümkün olan ve evrenin kendini kavramsallaştırmasının göstergesi
sayabileceğimiz bir durumdur. Bunu kendi çağını aşmış olan kişiliklerin
yaşam öykülerinden anlamaktayız.
Evren, kendi
çağını aşarak tüm zamanları algılayabilen insan örneklerini, kendi
oluşum tarihinin tüm zamanlarına ulaştırmış ve onları ölümsüzleştirerek
ödüllendirmiştir. Hallac-ı Mansur’u, Bruno’yu, Mani’yi, Zerdüşt
peygamberi, Sühreverdi’yi ve daha birçok hakikat arayışçısını bizlere
düşündürten, onların yaşam anlayışlarını anlamaya çalışarak yaşamlarını
algılamaya yönelten, bugünde onları aramaya çağıran ve onları unutulmaz
kılan gerçek evrenin amacıyla ilgilidir. Ozanları tarihin çok eski
zamanlarından çıkarıp yüreğimize, bugünümüze, bugünümüze anlam aşılayan
ezgilerimize katan, yine aynı gerçektir. Bu insan seçkinlerinin ve dile
getirdiklerinin toplamında, evrenin diğer canlılardan ayrılan insan
gerçeğinin tüm birikimi yansımaktadır. Evren, kendi zamanını aşan ve bu
yolla evrenin gelişimini zirveleştiren insan örneklerini
ödüllendirmektedir. Özellikle Ortadoğu toplumları olarak böyle
ödüllendirilmiş insanlarımız çoktur ve bizler bu mirasla kendi
zamanımızı aşma şansına ulaşmış bulunmaktayız.
Evren, insanın
toplumsallaşmasıyla birlikte, o döneme kadarki var oluş seyrinden farklı
bir adım atmıştır. Bu zamandan itibaren var ettikleri, var edeni
sorgulamaya, anlamlandırmaya, anlatmaya ve yüceltmeye başlamıştır. Bir
kural ihlali, yeni kuralın odağı olmuştur. Sadece ona biçilen yaşam
formlarını yaşayıp gitmek yerine yaşamın anlamını sorgulatarak doğru
tanımlanma amacına yönelmiştir insanda evren. İnsanın yaşadıklarına,
duygularına, düşüncelerine, hayallerine ad koyma istemi bütünlüklü ele
alındığında insanın kendini kavramsallaştırma çabasının bir yansıması
olduğu anlaşılabilir. Çünkü kendini kavramsallaştırmaya yönelen insan,
önce kendini oluşturan tekillikleri tanımlama eylemine girişecektir.
Tekilliklerin tanımları birer birer yerlerini aldıklarında da ortaya
çıkan kavramsallaşma, evreni anlatan insan olacaktır.
İnsanın
sorguladıklarına bulacağı yanıt, evrenin sonul amacı olabilir mi?
Bu soruya cevap
arayan evren, kendini insanda zirveleştirme arzusunda mıdır?
|
|