| |
TERAZİ İCAT OLDU, İNSAN
BOZULDU
Adalet, Teraziye Kalmışsa
Eğer, Aslında Pek De Kalmamış Demektir.
İnsanların
yüreğinde, beyninde ve bir bütün ahlak anlayışında olmayan adalet
olgusunu, terazinin kefesinde aramak, insan olarak kendimizi
sorgulamamız gerektiğini açıkça göstermektedir. Çünkü bu durum,
aşındırılmış olan ahlak anlayışının yeniden kazanılmasının yaşamsal
oluşuyla bağlantılıdır. Bizi oluşturan ama günümüzde itibarından oldukça
yitirmiş olan gerçeklerden biridir ahlâk. İnsanın sürüler halinde
yaşayan herhangi bir varlık olmaktan çıkıp toplum olmaya yönelmesi
ahlâkla mümkün olmuştur. Besinleri tanıma, barınak yapma, aletleri
üretme, doğal olandan kendi doğalını yaratma ve kendi yaşamını kendi
iradesi dışındaki evren iradesinin hükmünden çıkararak evren iradesiyle
uyumlu tekil bir irade oluşturma adımı toplumsallaşmayı oluşturan zemini
hazırlamıştır. Bu yeni oluşumun sürekliliğini sağlayan temel etken
ahlâktır. Ahlâk anlayışını oluşturan kurallar bütünü toplumun yaşama
standardını göstermektedir. Tabi bu algının oluşması için ahlâk
kurallarını, kesinlikle hukuk kurallarından bağımsız düşünmek
gerekmektedir.
Ahlâk
insanı, birinci doğadan ikinci doğaya taşıyan oluşturucu güçtür.
Kendiliğinden olan bir güç değil, insanın yaşama ısrarı ve çabasıyla
yarattıklarının oluşturduğu güçtür. Yeniyi yaratan evrenin insana
armağanıdır ahlâk. Onunla birlikte varolan ve varlığını tüm zamanlarda
teminat altına alacak olan bir tutkaldır. Toplumun ahlâksız
düşünülememesi, ahlâkın bu yapıştırıcı gücünden kaynaklanmaktadır. Biz
insanları toplum olarak bir arada tutan ve ancak toplum olduğumuz
müddetçe yaşayabiliyor oluşumuzu sağlayan temel güç olan ahlâk ortadan
kalktığında biraradalık olmayacak, biraradalık olmadığında, yani
toplumsallık bozulduğunda da insan olgusunun yaşama diye bir durumu
mümkün olmayacaktır.
Ahlâk,
insanın sadece kendi gerçeğini yaşayan bir canlı olmaktan çıkarak
toplumsal gerçeği, hakikati yarattığı alandır. Birlikte var olmak,
ahlâkla birlikte anlam kazanmaktadır. Ne yaşadığını, nasıl yaşadığını
sorgulamaya başlayan insan, nasıl yaşayacağına ilişkin kararlarını
alırken esas aldığı doğrultu, yine ahlâkî oluştur.
Ahlâk,
toplum olarak yaşamı mümkün kılan temel olduğundan, varoluşun bir
kaçınılmazıdır. Klanın ortak ihtiyaçları için çalışmak, ürünleri ortak
bir şekilde toplamak, kendi ihtiyacı kadarını kullanmak, çalışma gücü
olmayanlara bu ortak üründen vermek ilk ahlâk kurallarından olmalı.
Doğada yaşamak için büyük bir direniş gücü gerekmektedir. En azından
kendi başının çaresine bakamayacak olan küçük insanın tekilliğinde
olmadığı kadar bir güç gerekmektedir. Birlikteliğin gücü… İnsan türü,
hayvanlar gibi doğduktan bir iki gün sonra ayağa kalkıp, kısa bir zaman
içinde kendi ihtiyaçlarını giderebilecek hale gelememektedir. Bu
zayıflık olarak beliren özellik, insanları bir araya getirerek toplumu
oluşturduğundan, insanın en güçlü özelliği haline gelmiştir. Öyle ki,
toplumu olan insan, yenilmezlik sıfatına ulaşabilmiştir. Ölümsüzlük
algısını yaratan temel gerçek, toplumsallaşmanın aşırılaştırılarak büyük
sayıda insanların bir amaç etrafında toplanmasıyla oluşmuştur. Doğa şunu
söylemektedir insana.”Tek başına yoksun… Ancak toplumunla varsın…”
Bunun
yanında ahlâk kurallarının temelini oluşturan bir özellik de ürün
fazlalarının kişilerin tasarrufunda olmayışıdır. Ürün fazlası ilk
süreçlerde pek yoktur ve tedbir olarak bir sonraki yıla saklanmak ve
topluluk için kullanmak üzerinden tohum olarak korunmuş ürünler vardır.
Bugün bile hasat zamanı, tahıllar toplanıp ayıklandığında, ilk önce,
satış vs işlemlerin hepsinden önce bir sonraki yılın tohumu
kaldırılmaktadır. Zamanla verimliliğin artması, ürünün de artmasını
sağlamış ve artan ürünler bayramlarda dağıtılmış ya da felaketlere
uğrayanlara verilerek toplumun sürekliliği birlikteliğin şaşmaz gücüyle
sağlama alınmıştır.
Bir süre
sonra çoğalan ihtiyaç fazlası ürün, armağan olarak verilmeye
başlanmıştır. Armağan ekonomisi de denilen bu dönemler değiş-tokuşun
dahi ayıpsandığı zamanlara tekabül etmektedir. Çünkü armağanda karşılık
yoktur. Kendinde olup diğerinde olmayanı dağıtmaktır armağanın amacı.
Çalmak ahlâksızlıktır. Karşılıklılık ahlâki değildir. Karşılıksız ama
gönüllü olmak esastır. Çalmak, emeğe saygısızlık olduğundan ve
gönüllülüğü esas almadığından ahlâki değildir. İçine yalan karıştığından
ahlaki değildir. Açıklık ilkesini yok saydığından çalmak ahlaksızlıktır.
Neyin neye karşılık geleceği tam olarak bilinemediğinden ve insan
emeğinin, alınterinin hiçbir şekilde ölçüye mahal vermeyecek kadar
kutsal olmasından dolayı karşılıklılık ve hesap düşünülmemektedir.
İhtiyaç nesnesi varlıkların kişilerin sınırsız tasarrufunda olması, yani
mülk konusu edilmesinin akla hayale bile gelmediği bu zamanlar,
toplumsal inşanın temelini oluşturan zamanlardır.
Mülkiyet
bir sapma olarak insan yaşamına girmiştir. Bizim olmayan ve hiçbir zaman
da bizim olamayacak olan toprağı, suyu, toprağın ürünlerini satmak,
satın almak, tam bir sapkınlık örneğidir. Hatta bu alım-satım işine
insanı da katmak sapkınlığın dik âlâsıdır. Bu sapkınlıkların henüz çok
uzak olduğu, takas yönteminin bile garipsendiği zamanlar, ahlâkın
temelini oluşturan sağlam toplumsal özellikler yaratmıştır. Öyle
sağlamdır ki bu özellikler üzerinden geçen on binlerce yıla ve sayısız
saldırı sistemine rağmen tümden çökertilememiştir. Tüm saldırılara
rağmen, armağan sunmak yine anlamlıdır. Kürtlerdeki, bayram günlerinde
birbirlerine armağanlar sunmak, düğünlerde hayatlarını birleştirenlere
yeni yaşamlarında ihtiyaçları olacak kullanım malzemelerini onlara
armağan etmek ya da değerli madenler, paralar vererek onların
kendilerince ihtiyaçlarını gidermeleri için olanak sunmak dikkat
çekicidir. Bu gelenek, toplumsallığın ilk oluşturulduğu ve birlikteliğin
insanı var ettiği bilincinin herkes tarafından şaşmaz bir ahlâk kuralı
olarak kabullenildiği zamanlardan kalma bir alışkanlık olsa gerek.
Takas
usulü, bir malı verip ona karşılık diğerini alma yöntemi biraz daha
ilerlediğinde artık hesap-kitap oluşmuştur. Ve o zaman ahlâki toplum
bireylerinde, insanı var eden ahlâk kuralları olarak dile gelen sözler,
bugün hala bizim analarımızın dilindedir.
“Teraziden
ekmek yedikten sonra insan bozuldu.” Böyle diyor Kürt anaları. Demek
ki, teraziye giren ekmeğin tadı bozulmuştur. Mayası bozulmuş, o
kutsallığı kırılmıştır teraziye giren ekmeğin. Hesap kitaba karışmış,
alınterini paraya karşılık sunmanın, emeğini satışa çıkarmak zorunda
kalmanın, insandaki ahlâki yanları yıpratacağı veciz bir şekilde
anlatılmaktadır. Bu söz, çok köklü bir kültürün güçlü bir ahlâki toplum
zemininin mirasıdır. Ekmek teraziye girdikten sonra terazinin diğer
kefesi ekmeğin ağırlığınca altın da olsa, ekmeğin tadı bozulur. Çünkü bu
tarafta teraziye konulmaya çalışılan insan emeği vardır. Rakamlara
sıkıştırılmaya çalışılan alınteri vardır. Buğdayı ekenin, toprağı
sulayanın, tarlayı sürenin, buğdayı toplayıp öğütenin, hamuru yoğuranın
ve ekmeği ateşin kutsallığında pişirip kutsal bir madde olarak insana
sunan elin emeğini hangi terazi ölçebilir ki! Hangi terazinin alınterini
ölçecek birimi vardır. Hamurlu ellerin kutsallığı terazinin metalinde
kaybolur zaman sömürüye döndükçe. Emek ve alınteri giderek daha çok,
daha çok istenir o madenlerin ağırlığına karşılık. İnsan emeği kimi
metallerin parlatılmışlığında solduruldukça ahlâki çürüme artar.
Eskiden
annem derdi, “Kızım, salatayı öyle küçük küçük doğrama, zaten bıçağın
değdiği yerlerin tadı kalmıyor, büsbütün öldürüyorsun sebzeleri böyle.”
Kızardım anneme, ne alakası var diye. Ha küçük doğramış yemişsin, ha
büyük. Sonuçta yiyorsun ve karnını doyuruyorsun. Ama aslolan öyle
değildi. İnsan elinin emeğini kutsamak, üretilenin tadını metalle
öldürmeden almakla ve her lokmada safi insan emeğini duyumsamakla
olurdu. Metalin doğallığı bozduğuna yönelik inanç, anaların dilinde
gelmişti bugüne. Ama ilginçtir ki, bir tek analara tadı bozulmuş gelirdi
böyle salataların. Sadece onlar fark ederdi bu bozulmayı. Analardan
başka kimsenin aklına gelmezdi, metal bıçaklarla kıyım kıyım kıyılmış
sebzelerin zerreciklerine yerleşen tatsızlık. Bundan olmalı, annem
salata yaptığında, herhangi bir şeyin üzerinde de doğramazdı sebzeleri.
Havada evirip çevirir, iri iri parçalardı sanki. O da mecburen.
Gerçek
olan, çoğumuzun ağzının tadının bozulmuş olmasıydı. Vahşi uygarlık
sistemleri yüreğimizin, beynimizin ve ağzımızın tadını bozmuştu. İnsanın
ağzının tadı bozulunca ne yediğini anlar insan ne de doyduğunu. Her şey
tatsız benzerlikte gelir damağa. Acıyla tatlı aynı tatsızlıkta benzeşir
bu sistemin içinde. Homojenleştirmenin her şeye yönelttiği saldırının
bir sonucudur bu. Ama analarımız öyle değildi. Ağzının tadı bozulmamıştı
henüz annemin. Henüz güneşin kutsallığını yüreğinin derinliğinde
duyumsuyordu. Her sabah güneş doğmadan uyanıp elini yüzünü yıkıyor,
tertemiz bir yüzle karşılıyordu güneşi. Güneş doğarken uyuyor olmayı
şaşırdığımız bir muhafazakârlıkla ayıp-kötü sayıyordu. Güneş doğduktan
sonra uyanmak, o günü boşa harcayıp tüketmekti onun gözünde. Bu
muhafazakârlıkları çok belirgin olmasa da gün içinde de yer yer açığa
çıkıyordu.
O zamanlar
pek anlamlı gelmeyen bu hareketler ve yaşam alışkanlıkları, uzak bir
geçmişte kalmış dediğim toprağa bağlı yaşamın, ahlâki toplumun
neolitikten gelen özelliklerinin onun belleğinden uzaklaşmamış olmasını
anlatıyordu. Anaların yaşamına yerleşmiş olan ahlaki toplum özellilerini
dile getiriyordu. Neolitik sürece ilişkin yazılıp çizilenler, bulgulara
dayalı kimi yorumlar şeklinde de olsa, kendini bugüne ulaştıran birer
hakikattirler. Değerli denilen tüm madenlerden daha değerlidirler aynı
zamanda. Bu gerçek, anlam verdikçe bir uyanışı gerçekleştirmekte
bugün... Ahlâki toplum, tümden yıkılamaz.
Ve
yıkılanları, bozulanları yaşamımıza hükmeden birçok ihtiyaç malzemesinde
de görebiliriz. “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” derler. Oysa mertliği
bozan sadece tüfek değildir. Bu söz biraz da silaha, öldürmeye karşı
olan total tepkinin kolay ifadesi oluyor. Kadının üretim icatları
karşısında icat edilen hesapçılığa, çıkarcılığa, birikime dayalı tüm
icatlar bozmuştur mertliği. Terazi de bunlardan biridir. Teraziyi icat
edip kadının eline vererek kadını adaletin sembolü ilan etmek de, kadın
özünün erkek egemen zihniyet tarafından kendi icatları doğrultusunda
kullanılması oluyor. Çünkü kadınlar, erkeklerin silahıyla, kadınca bir
dünya için mücadele edemezler. Teraziyle adaletin sağlanmayacağı gibi.
Kimi zaman denklikler, aslında en büyük denksizliklerdir. Eşit gibi
görünenin altında büyük bir eşitsizlik vardır. Terazi icat olduğundan
beri insanların ağzının tadının bozulması, insanlığın bozulmasındandır.
Tüm yıpratmalara, geriletmelere ve saldırılara rağmen, toplumsal ahlâk
birliktelikleri var eden yapıştırıcı güç olarak varlığını korur ve
uzaklarda da olsa bizleri buluşturan bir gerçek olur.
Dilzar Dîlok
|
|