| |
Tanrı, Sanatla
Birlikte Mi Öldü?
Dilzar Dîlok
Sanatın
tanrıya ulaşmanın bir yolu olduğu söylenir. Gerçek şu ki, sanat tanrıya
ulaşmanın değil tanrılaşmanın yoludur. Sanat eserlerine yansıyan ölümsüzlük
hissi, eser hatırlandıkça yaşadığı a nlamını
içermektedir. Bu durum, o esere yerleşen tanrı olma gerçeğine işaret etmektedir.
Yaratmak tanrısal bir eylemse, sanatçı her yaratımda bunu hissediyorsa ve
yarattıklarını başka insanlarla paylaşabiliyorsa tanrı uzakta aranmamalıdır. Her
yaratım kendisi aracılığıyla gerçekleşen bir tanrısallık olduğunu
sezinlercesine, kendi bütününe yansıyan ölümsüzlüğü gücü oranında yansıtmaya
çalışır. Ve sanat eserleri, biriciklikleri kadar, paylaşıldıkça ve farklı
algılarda çoğaldıkça, oluşurken birlikte ölümsüzlüğün yaratılacağı bakışları
sezinledikçe sanat eseri olurlar. Bu durum aslında bir yere kadar da sanat
eserlerinin, sadece oluşurken değil de her algılanışta yeniden yaratılmasını
anlatır. Eğer varsa ölümsüzlük, eserin yaratılmasına sebep değil, eserin sonucu
olarak gerçekleşmektedir. Çünkü sanatçı salt ölümsüzleşmek için sanat icra
etmez. Amaç sadece bu olsaydı belki de bir başka İskender suretinde dünya
fethine yeltenmek, amaca daha yakın olurdu. Sanatçının amacı, özgür bir an
yaşama istemini gerçekleştirerek o an’da kendi hakikatini dışa vurma, var kılma
ve bu yolla evrende bulunuşuna anlam vermedir.
Sanat neden
tanrılaşmaktır?
Kutsal
kitaplarda tanrı için, “size şahdamarınızdan daha yakındır” denir.
Sanatın tanrılaştırıcılığı, özgür anlarda gerçekleşmesinden kaynaklıdır.
Oysa biz yakınlığı tüketici yakınlığına indirgeyerek tanrısallığı
katletmeye yöneliriz. Müzik dinlemek bize bir kulaklık mesafesinde
olduğu sürece, o kulaklığın kablolarından geçip kulağımıza ve beynimize
ulaşan her tını bir tanrısal nitelik taşıyabilir mi? Tekniğin
tanrılaştırıldığı ve insanın kullaştırıldığı bir çağdayız nihayetinde.
Bir tuşla susturabiliriz sanatçıyı. Özgürlüğü, özgünlüğü, tanrısallığı
ya da kutsallığı yerle bir olur. Yarıda keseriz şarkısını. Sanata saygı
diye bir şey zaten bir önceki yüzyıldan can çekişerek çıkmış ve bu çağda
ölmüştür. Hatta sanat eserlerinin farkına varmak başlı başına bir edim
olarak algılanmadığından yazı yazarken müzik dinlemek, bir iş yaparken
müzik dinlemek vs derken, sanatın bu dalı yaşamımızdaki sıradanlıkların
yan kolu olarak girer yaşamımıza. Bir sanat erbabı notalardan söz eder
durur, bizse kopyalayıp yapıştırarak hatta sıkıldığımızda çöp kutusuna
atıp ondan kurtularak notaları kendi mülkiyetimize aldığımızı sanırız.
Ve mülkiyetimizi çoğalttıkça kişisel iktidarlarımızın da çoğaldığını
duyumsayarak sanal bir tatmin duygusu yaşarız. Tüm tanrısallıklarla
birlikte sanatın da ölmüş olduğunu anlarız bu vesileyle.
Oysa sanat,
ne mülkiyetin konusu olabilir ne de kolayca yaratılıp yok edilebilir.
Sanat, en başta yaşama sevgi ve saygı gerektirir. Uzman sanat yorumcusu
olmak gerekmez bunun için. İyi bir yaşam öğesi olmak, anlamlı yaşamak
isteyen bir insan olmak ya da kendi toplumunda ahlaklı ve özgür yaşamak
isteyen bir insan olmak yeterlidir aslında. Müzik dinlerken hemen hemen
hiçbir şey yapamıyor olmam, sanata olan saygımı koruma istemimden
kaynaklı olsa gerek. Şarkıları yarıda kesip kapatamıyorum sesini. Hala
bir korku var içimde. Yarıda kessem bir kutsallığın bozulacağı korkusu.
Kutsallıkların alanında her zaman bir korku vardır belki ama
kutsallıkların yaptırım gücü ahlaki değerlerimizi oluşturduğu ve bizi
kendi toplumumuzla buluşturduğu oranda bizler için korku olmaktan çıkıp
varlık gerekçesine dönüşmektedir. Sanatın ne olduğu, nasıl ortaya
çıktığı, tarihsel öyküsü, dallanıp budaklanması oldukça anlatılmış ve
tartışma konusu olmuştur. Sanatın bugün ulaştığı düzey ise bu tartışmaya
konu olması, birçok gerekçeyle birlikte, hak ettiği düzeyde olmaya
yetmediğini göstermektedir.
Sanat tarihi
mağaralara yapılan ilk resimlerle başlatılır ve ondan sonra
sınıflandırılarak sürdürülür. Bu görüşe katılıp katılmadığımız bir yana,
doğru olduğunu varsaysak bile, bu açıklamanın sanatın doğuşunu ifade
etmeye yetmediği ortadadır. İlk çağlarda ortaya çıkan eserlerle
20.yüzyılda ortaya çıkan eserlerin oluşum amaçları birbirinden
bağımsızdır. Sanatın amacı nedir? Sanatın amacı yarına, kendinden
sonraya bir şeyler bırakmak mıdır? Eğer öyleyse kendisinden öte bir
anlam taşımaktadır. Oysa sanatın anlamı, kendisiyle başlamaktadır ve
varlığın ifade biçimi olarak kendisiyle birlikte oluşmaktadır. Sadece
yarına bir şeyler bırakmak için sanat yapıldığını düşünmek, bugünü,
an’da yaşanan anlamı, gerçek sanatçının icra anına yerleşen özgürlüğü
inkâr etmektir. Bir besteyi yapan müzisyenin o an’a, o zamana yerleşen
yürek ve beyin toplaşması onun sanatını oluşturmaktadır, yarına kalan
ise oluşum amacından bağımsız bir sonuç olmaktadır.
İlk insan çizimlerinin amacı ile bugünkü çizimler arasında, ilk
melodilerle bugünküler arasında nasıl bir bağ kurabiliriz? Rüzgârı kendi
yüreğinde duyumsayan ve onu kendi içinden çıkararak görünür kılmaya
çalışan insan ile bugün binlerce defa söylenmiş bir şarkıyı tekrarlayan
ya da bu tekrarı kopyasından milyonlarca defa dinlenmiş olan bir şarkıyı
milyon birinci defa dinleyen insanın duyumsama özelliği ve sezgi gücü
arasındaki fark ölçülebilir mi? Ölçülemediğinden olacak ki, hiçbir insan
dinlediği müzikle doyuma ulaşmaz ve kendisiyle baş başa kaldığı anlarda
bağıra çağıra türkü tutturur. Yüreğinde toplanmış hava kütlesine kendi
ruhundan sezinleyişler katarak bu ezgiyle özgür kılmaya yönelir.
Binyıllar
öncesinden duvarlara çizilen resimlerden o resimleri çizen insanların
yaşamlarına ilişkin ipuçlarına ulaşıyoruz. Kendi hakikatlerini mağara
duvarlarına santim santim kazımış olan insanların rastgele bu resimleri
çizdiklerini söyleyemeyiz. Ya da ilham perilerinin buyruğuna uyarak taş
duvarları kazıdıklarını iddia edemeyiz. Kendi hakikatlerini açıklamanın
bir yöntemi olarak bu yolu seçmişlerdir. Bilerek ve isteyerek bunu
yapmışlardır. Kendi zamanlarından taşma eğilimindeki insanın en büyük
marifeti ve en büyük zaafı olan sonsuzlaşma, ölümsüzleşme isteminin bir
sonucu olarak bu resimleri yapmışlardır. Ve başarmışlardır da. Onların
hakikatini onların dilinden, elinden ve öz anlamda da onların yüreğinden
öğrenebiliyoruz ancak. Kendi toplumlarının yaşam biçimlerini,
yitirilenler kadar yitirilmeyenleri, özlemi çekilenler kadar yaşamı
günlük olarak belirleyen edimleri resmetmiş ve binlerce yıl sonraki
bizleri haberdar etmişlerdir bu eylemleriyle.
Hakikati
ifade biçimi olan sanat bugün hangi hakikati açıklamaktadır? Sanat adına
icra edilenlerin, hakikati açıklamak gibi bir amaçları var mıdır? Varsa
bu amaç nasıl gerçekleşmeye yönelmektedir? Soruları güncel olarak
yaşadıklarımızın ağırlığı kıyasında artırabiliriz. Ne kadar çoğaltırsak
çoğaltalım elimizde kalakala bir tek şey kalır. Sanat, kendisi olmaktan
çıkmıştır. Sanat olmaktan ve insanın hakikatini anlatan bir algı
olmaktan çıkmıştır. Hatta günümüzde sanat adına icra edilenlerle
insanlar hakikatlerinden uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır. Sanat aşkla,
özlemle, tutkuyla icra edilen bir gerçekleşme biçimi olmaktan
çıktığından bu çağda sanatın ölmüş olduğunu söylüyoruz. Bugünkü var olan
önceki çağlardan kalan bir cesettir. Sanatın-sanatçının bugün umulan
değeri görmemesi de bu cesedin verdiği kokudan kaynaklanmaktadır.
Toplum ve
insan gündeminde önemli bir yeri olan sanatın tüm bu ceset olma durumuna
rağmen tartışılması, mevcut durumdan kurtulmada önemli bir gerçekleşme
biçimi olmasındandır. Bu anlamda sanat amaç mıdır, araç mıdır sorusu da
çokça sorulmaktadır. Amaç nedir? Evrenin amacı eser yaratmak ve bu yolla
kendi hakikatine bir mecra bulmaksa, insanı yaratmıştır evren. Evren
kendi evrimini, insanın düşünmesi, yaratması ve yaşama tutunması
aşamasına kadar getirmiştir. İnsanın amacı nedir o zaman? Evren biz
insanlar vesilesiyle kendi sanatsallığını icra ediyorsa, biz bir ağaca,
insana, rüzgâra, toprağa ya da herhangi diğer şeylere bakışımızda, ona
duyacağımız sevgide ya da onunla yaşama eğilimimizin ortaya çıkış
biçiminde bir sanatsallık icra edebiliriz.
Sanatın
amacından ve yolundan bağımsız olan bir konu, bugün sanatın yoldan
çıkmış olmasıdır. Sanat özgürleşmenin bir biçimi olmaktan çıkmış ve kâr
sağlama aracı haline dönüşmüş, endüstrileşmiştir. Sektörel bir konu
olmuştur. Arkeolojik kazılarda bulunan ve binlerce yıl öncesine ait olan
küçük ana tanrıça heykelciklerin kopyalarının fabrikalarda üretilerek
evlerin vitrinlerine konulmasından, müzik albümlerinin milyonlarcasının
birden üretilerek tezgâhlara konulmasına kadar bu alan tam bir kâr
alanına dönüşmüş, günümüz itibariyle tekelleşmiştir. Sanat özgür bir
yaratım olmaktan çıkıp simülasyon dünyasının mahkûm olmuştur. Var olmak
için kopyalanmak zorunda olan bir şey sanat olabilir mi? Bu anlamıyla
sanat tekeline karşı sokaklarda şarkı söyleyen sanatçılara saygı duymak
mı, yoksa onların da bu tekele girmenin farklı yollarını aradıklarını
düşünmek mi daha doğrudur, onu da okuyucuya bırakıyoruz.
Sanatın
endüstrileşmesinin en yaygın ve üzerinde güncel olarak değerlendirme
yapılabilecek alanı müzik alanıdır. Çünkü müzik, kapitalist sistemin tüm
savaşımlarına rağmen toplumdan soyutlanamamış bir sanat dalıdır. Resim,
heykeltıraşlık gibi kimi sanatlar nadir bir kesim tarafından icra edilip
elit bir kesime sunulsa da, bu nadirliklerin uzağında olmasına rağmen
insanların dağ başlarında bağıra çağıra şarkı söylemesi
engellenememiştir. Bundan dolayı da bizler için en yakın sanat konusu
müzik olmaktadır.
Müziğin
endüstrileşmesinde temel etken teknik icatların kullanım biçimidir.
Edison 1877 yılında bugünkü müzikçalarların ilk modeli diyebileceğimiz
gramofonu yapmış. “Yapmış da iyi mi yapmış, sanatın kopyalanarak
katledilmesinin yolunu açmış” diye kızarız çoğumuz. Haklıyız da. Ama
öyle bir haklılık mucit için de geçerlidir. Bugün kullandığımız ampulün
mucidi olarak bildiğimiz Edison birçok denemeden sonra yaptığı
gramofonunu insanlığa sunmadan önce bir makale yayımlayarak icadının
kullanılabileceği yerleri on madde halinde belirtmiş. Bunların arasında
ölmekte olan kişilerin son sözlerini kaydetmek, görme engellilerin
dinlemesi için kitapları plağa almak, saatin kaç olduğunu duyurmak,
hecelemeyi öğretmek varmış. Edison’un öncelikler listesinde müziğin
yeniden üretimi yokmuş. Ki bundan dolayı yardımcısına icadının hiçbir
ticari değerinin olmadığını da söylemiş. Birkaç yıl içinde düşüncesini
değiştirerek projesini satmak üzere iş hayatına atılmış ama sadece
bürolarda dikte ettirme makinesi olarak üretilmesi amacıyla bu işe
girişmiş. Henüz müziğin yeniden üretilmesi söz konusu dahi değil. Müzik
kutusu yapmak istediklerinde Edison buna karşı çıkmış. Ancak 20 yıl
kadar sonra istemeyerek gramofonunun aslında müzik kaydetmeye ve çalmaya
yaradığını kabul etmiş.
Bu kabul ediş
aslında bilim aşkıyla yeni şeyler yaratan insanın, bilimin
ideolojikleştirildiği ve kapitalist sistemin elinde bir istismar aracına
dönüştürüldüğü bilimcilik karşısındaki mağlubiyetidir. Bu kabul ediş,
eserinin kendi denetiminden çıktığının ve kendi amacının dışına
düştüğünün ilanıdır. Bu kabul ediş, tekniğin ideolojilerin denetimine
girdiğinin ve silahlar kadar rol oynayacağı zamanların başladığının
utancıdır. Bu kabul ediş, tanrının öldüğü ve kendini tanrılaştıran
insanın vicdan olgusundan uzaklığı karşısındaki mağlubiyettir. Sanatın
kopyalanamayacağı inancı Edison’u kendi icadının sınırlarını belirlemeye
götürmüş, bu konuda bir direniş yaratmıştır. Ne yazık ki aynı direnişi
bugün sanat adına hareket edenler göstermemektedirler. Hatta kendi
başarı ölçülerini albüm satışlarıyla ölçenler çoğunluktadır.
Bir kitabın
matbaada çoğaltılarak daha fazla okuyucuya ulaşması ile bir şarkının
dijital ortamlara kaydedilerek daha fazla dinleyiciye ulaşması arasında
nasıl bir fark vardır? Nihayetinde her ikisi de kopyalanmaktadır.
Matbaanın icadının hattatlık mesleğini ortadan kaldırması bir olumsuzluk
olabilir ama resim sanatını, nakkaşlığı ortadan kaldıracak kadar
acımasız değildir. Kimi resimlerin inceleme amaçlı kopyaları çıkarılsa
da henüz bu durum yoldan çıkmış sayılmayabilir. Bu durum, sanatın nicel
mi yoksa nitel bir boyutta mı gerçekleştiğini netleştirmenin bir yöntemi
olabilir mi?
Sanatta
yaratıcılık, yaşam sevgisiyle, özgürlük özlemiyle, anlamlı bir yaşam
ereğiyle ve paylaşımla birlikte ortaya çıkmaktadır. Kapitalist sistem
insanlardaki yaşam sevgisini öldürmüştür. Sevilecek bir yaşam olmadığı
algısı yaşam sevgisini öldürmekte ve sadece tekel sahiplerine yaşanacak
yaşamlar bahşetmektedir. Bundan dolayı tüm bu işgaller içinde yaşam
sevgisi öldürüldükçe sanat adına ortaya çıkanlar da yaratıcılıktan uzak
olmaktadır. Bugünkü manzara gerçeği yansıtır. Zaten mevcut sistem
gerçekliğine mahkûm-mecbur olan insan gerçeğinden daha farklı bir şey de
beklemek mümkün değildir.
Kölelikle,
vahşetle, insanlık dışılıklarla kuşatılmış olan dünyada bir özgürlük anı
yaşatır sanat bizlere. Bir an’a yerleşen özgürlük, bizlerde dünyanın
tamamının vahşetten, kölelikten ve insanlık dışılıklardan
kurtulabileceği umudunu verir ve bu an, yaratmaya yönelen, özgür
geleceğe meyleden insan gerçeğini ortaya çıkarır. Metafizik bir olgu
olan sanat bu yolla, hayatta kalma gücü verir bizlere. Metafiziksel
değer yargılarına göre algıladıklarını yeniden yaratmak,
algıladıklarının yansımalarını ortaya koymak sanattır. İnsan yarattığına
şekil verirken, kimi zaman yarattığıyla birlikte de şekil almaktadır. Bu
metafiziğin gücünü gösterir.
Sanatın her zaman ileriye götürdüğünü söylemek yerinde olmaz. Öncülük
misyonu verilen sanat, her zaman öncülük adına ileriye götürmek adına
hareket etmez. Kiminde sanat eserleri geçmiş zamana dair olanı öyle
anlamı kendinde dokuyarak anlatır ki, uzun yıllar sürecek akademik
eğitimlerden daha köklü bir tarih algısı yaratır ulaşan kişide. Bazen de
içinde bulunduğu zamana doğru anlam vermenin yolunu gösterir. Kimi zaman
günceli değerlendirmek gerçekten insanın içini karartır. Genelde artık
kendine sanatçı bile diyemeyen bir piyasayla karşı karşıya olduğumuzdan
bir anlam damlası bulduğumuzda sanat adına, sarılırız ona. Bir dizede,
bir ezgide ya da bir gün doğumunda, yarısı sararmış bir yaprağın baharsı
direnişinde bulabiliriz bu anlamı.
Sanat ne
kadar güzellik ve sevgi yaratmaktadır. Güzel olan bir eser, ona bakana,
onu duyumsayana güzellik verir. Kendini bu yolla gerçekleştirir. Bir
kavalın bedeninden süzülüp bizlere ulaşan insan nefesi doğanın, evrenin
bir parçasının insan güzelliğiyle yoğrularak bizlere ulaşması anlamına
gelir. Sanat insandaki güzellik duygusunu açığa çıkarır. Sanat
eserlerine karşı duyarlılık derecemiz güzel olana yönelik ne kadar
sevgimiz olduğunu bizlere gösterir. Sonbaharın sararışıyla kendi
hüzünlerimiz arasında bir şiir yoluyla bağlantı kurabiliyorsak, bu durum
üç öğelik bir ilişki oluşturduğumuzu gösterir. Kırmızıyla ateş arasında
bir newroz ortaklığı oluşturuyorsak, bizlerde oluşan anlamla evrenin
yegâne varoluşları arasında kurduğumuz ortaklığı gösterir. Sanat,
gerçeğin bilgi ve algısıyla dolmuş olan bir insanın akma isteminin
doruğa ulaşmasıyla birlikte bir mecra oluşturmasıdır. İçte oluşan
enerjinin bir üründe toplanması, bu yolla insanlarla paylaşılmaya
hazırlanmasıdır. Bundandır her şarkı-şiir dinlenmek ister, her öykü
okunmak ister. Dinleyicisiyle buluşan şarkı-şiir, okuyucusuyla buluşan
roman, seyircisiyle buluşan resim, bir oluşum anına tanıklık ederler. Bu
oluşum sanatçı ile toplum arasındaki bağla oluşan ve komünal bir temele
dayanır. Sanat ürünlerinde kişisellik vardır ama bu kişisellik sınırları
kendinden menkul bir yaşam anlayışına yöneliyorsa pek fazla anlamlı
olmayacaktır. Okuyucusuyla buluşmayan bir roman, öykü kendi
bilinmezliğiyle ne kadar anlam kazanabilir ki!
Sanatın
endüstrileşmesi, teknolojik seri üretim yoluyla, sanatın sanat olmaktan
çıkarıldığını göstermektedir. Nasıl ki bir fabrikada sabun, çakmak,
makarna, iplik ya da bardak üretiliyorsa aynı şekilde sesler
kopyalanmakta, nicel bir sunum esas olmakta ve talep de bu arza göre
belirlenmektedir. İnsan gerçeğinde arzın talebe göre olması
gerekmekteyken tam tersi bir durumun gelişmesi insanların özgürlükten
uzaklığının da göstergesi olmaktadır. Reklamlar bir kölelik ölçüm aracı
olabilir. Sanattaki estetik algı bu kopyalama sistemi sayesinde yok
edilmiştir. Sanatın kopyalanması tek tip insan yaratma işinin son ve en
önemli noktası olmuştur.
Sanat endüstrileştirilerek zanaat ile arasındaki ayrım ortadan
kaldırılmıştır. Öncelikle zanaat denince insanların maddeye dayanan
güncel ihtiyaçlarını karşılamak için üretimi yapılan bir nesne akla
gelirdi. Nalbantlık, sepicilik, terzilik, yemenicilik ve bakırcılık
işleri, zanaatçılık olarak bilinirdi. Çünkü bu işi üstlenenler kendi
dallarında üretim yaparak insanların ihtiyaçlarını karşılar ve bu yolla
kendi ekonomik gelirlerini de sağlarlardı. Sanat ise bundan ayrıydı.
Biricikti. Tekti. Benzeri olmayandı. Sanatçı, eserini kopyalayıp satarak
para kazanan değildi. Bugün bu ayrım ortadan kalkması kapitalist
modernitenin sanat erbaplarını ekonomik olarak buna sürüklemesi kadar,
kendi tekelleri aracılığıyla sanatı denetimi altına alması ile
bağlantılıdır. Buna bir de toplumun ahlaki, demokratik özelliklerden
uzaklaştıkça, kendi insanlarını kendi bünyesinde barındıramamasını da
ekleyebiliriz.
Bir ressamın ekonomik olarak varlığını sürdürebilmesi için ne yapması
gerekir? Ya resimlerini tüm toplumun gösterimine sunacak ve toplum da bu
sunumu kendi varlığının bir parçası sayarak bu ressamın ekonomik
ihtiyaçlarını üstlenecektir. Ya da resmini bir salonda sergileyecek ve
oraya girmeyi hak kazananlardan alınacak ücretle hayatını idame
ettirecek, hatta bu yolla ünlenerek reklam şirketlerine yeni tasarımlar
çizerek kendi yeteneğini fiyatlandıracaktır. Bu durum, sanatçının
günümüzdeki ikilemini yansıtırken, sanatın gelmiş olduğu düzeyi de
ortaya koymaktadır.
Bugün sanat
adına yapılan sunumların tekellere konu olması, piyasalaşması sanatın
sanat olmaktan çıktığına işarettir. Sanat anlayışı bugün dibe vurmuştur.
Yaratımlar hiçbir önem görmezken en iyi taklidi yapanlar en büyük
ödüllere aday gösterilmektedir.
Sabahattin
Ali’nin Ses adlı öyküsü buna iyi bir örnektir. Öyküde Sivaslı bir Ali
vardır. Onu, arkadaş topluluğunda saz çalarken dinleyen biri ses
yarışmasına katılmaya ikna eder. Ali de bin bir zorlukla yarışmaya
katılmak için Ankara’nın yolunu tutar, gider yarışma salonuna ve bekler
sırasının gelmesini. Sırası gelir gelmesine ama sırası geldiğinde
Ali’nin sesi gelmez. Sesi soluğu kesilir. Kan ter içinde kalır ve bir
türlü kendi sesini yakalayamaz. Kendi sesini bulamaz Ali diğerlerinin
gölgesinde. Sazını-sanatını yarıştıramaz. İyi de eder. Onun ter içinde
ezilip büzülmesi yüreğimizi parçalasa da sanatını ve bağlamasını
yarıştırmamasına içten içe seviniriz. Ali’nin kendi sesinin ölmemiş
olduğuna, yüreğinin özgür akışına seviniriz. Onun duymadığımız sesiyle
akarız biraz da. Çünkü O, sanatını piyasalaştıramamış bir temiz Anadolu
gencidir. Bugünkü durum ise tek kelimeyle vahimdir. Mikrofonsuz, teknik
arıtmasız gaklamasını bile beceremeyen, salt bedenlerindeki kimi
devinimlerle ilgi çekmeyi başaran kimilerine sanatçı demek çok
yanlıştır. (Sanat ve kadın konusu ayrı ele alınmayı gerektirmekteyse de
burada bir noktayı belirtmekte yarar vardır. Bedensel beceri-kıvraklık
vs derken sadece kadınlar anlaşılmamalıdır. Çünkü gösteri toplumunda
erkekler de kendilerini bedensel olarak sunmanın yoğun arayışı
içindedirler. Erkeğin de sanat endüstrisinin fetvaları gereği yavaş
yavaş soyunmaya başlaması, şarkı söylerken dikkat çekmek için bedenine
başvurması oldukça artmıştır. Kapitalist sistemin kadını düşürmekle
yetinmediği, erkeği karılaştırarak düşürüp kendi dinine kattığı
gerçeğini en iyi yansıtan ekranlar olurken, bu dinin anlık ibadeti de
reklamlardır.)Ve bunlara sanatçı diyerek toplumsal hafızadaki sanat
algısı yozlaştırılmaktadır. Bunlara ancak şovcu denebilir. Gösteri sunan
denebilir ancak bunlara. Hatta sistem üreticileri daha da ileri gidip
çocuklara, büyük şarkıcı-şovcuların taklitlerini yaptırarak küçük Sibel
Canlar, küçücük Emrahlar yaratmaya, bu yarışmalar yoluyla tüm toplumu
çocukluktan eğitmeye çalışırlar. Biz insanlar ağacın yaş iken eğildiğini
öğrendik ne de olsa. Bu durumda kapitalist sömürgeci sistem, bir yandan
çocukların yaratıcılığını ve özgür gerçekleşme arayışını öldürmekte,
diğer yandan da toplumsal cinsiyetçiliğin en kirli yanını üretip
geleceğin karı-kocalarını yaratarak kendi iktidarının teminatını
oluşturmaktadır.
*
Bu anlamıyla sanat günümüzde egemenlikli sistemi besleyen bir kaynağa
dönüşmüştür. Sanatın kimin için ve ne için olduğu sorusuna verilecek
cevap da bu konuda bizleri aydınlatmaktadır.
Sanat sanat
için midir, toplum için midir? Bu soru sanatın yararcılık ilkesine göre
sınıflandırmasını mı getirir yoksa sanatın anlamını mı ortaya koyar?
Sanat toplum içinse ve buna rağmen onu anlayacak toplum yoksa sanat
sadece sanat için olmaya hak kazanır mı? Öyle olunsa sanatsal bir durum
ortada kalır mı? Bugün toplum için söylenen arabesk gürültülerin hiçbir
sanatsal değeri, hatta toplumsal değeri olmamasına rağmen, toplum
kesimlerinin bunları dinliyor olması o şeylerin anlamını ortaya
koymamaktadır. Hakikat her zaman çoğunlukta aranmamalıdır. Bunlar sadece
toplumu köleleştirmenin, uyuşturmanın ve kaderci bir anlayışla özgür
gelecek perspektifinden uzaklaştırmanın istismar araçları olabilir. Sanatın
değeri, toplumun geleceğini temsil ettiği, ahlaki değerlerini
yansıttığı, toplumu ne kadar özgürleştirdiği ve demokratik bir yaşamı ne
kadar öngördüğü ile ölçülebilir. Gençliğin manipüle edilmiş çoğunluğunda
bir şarkı bir futbol maçıyla aynı etkiyi bırakıyorsa, o şarkıya sanat
diyebilir miyiz? Ya da sadece propagandatif anlamı olduğu için toplumcu
sayılan yapıtlara sanat diyebilir miyiz? Tanımlar mı bugünkü
düşünsel-yaşamsal boyuta dar gelmektedir, yoksa tanımsızlaşma mı
yaşanmaktadır? Ya da toplumu eleştirip toplumun kıyısında yaşamakla
sanat yapmak mümkün müdür?
Sanat,
doğanın insan eliyle yeniden yaratılması değildir. Kişi doğayı taklit
ederek bir yaratımda bulunabilir. Yaprağın rüzgârla buluştuğu anı bir
ıslıkla tekrar edebilir. Bu güzel de olabilir. Ama sanat salt bunu
yapmak değildir. Sanatçı, yaprağın rüzgârla buluştuğu âna kendisi
olarak, kendi sesiyle karşılık verebilen, onunla anlam buluşması
sağlayabilen ve bu yolla evrenin diğer parçaları arasında bir ortaklık
sağlayabilendir. Bu yolla yeni bir doğa yaratabilendir. Doğayı taklit
etmek zaten mümkün de değildir ancak insanlar olarak edimlerimizle yeni
bir doğa yaratabiliriz. Bugünkü sanatın ulaşabileceği en anlamlı doruk
da yeni doğa duyumsayışıdır. Bir insanın kişisel bir üretimiyle, doğada
evrenin anlamlı bir parçası olarak yaşadığımı duyumsuyorsam, sonuçları
iyi ya da kötü de olsa bu duyumsayışla kendi gerçeğimle buluşuyorsam ve
bu bulaşmayla oluşan algı dünyamda özgür bir yaşam anlayışına
ulaşıyorsam, o üretime, ne olursa olsun sanat diyebilirim. Çünkü sanat
ancak özgürlükle mümkündür. Çıkışında da ulaştığı noktada da özgürlük
varsa sanatın konusu olunabilir. Eğer özgürlükle ilintili bir izah yoksa
kesinlikle bir egemenlikli zihniyet bağlantısı vardır. Bugün sanat adına
ortaya çıkanların egemenlikli sistemi beslemesi, bu sorgulamadan kopmuş
olmalarındandır. Burjuva sanata bireysellik şartının konulması ve bunun
üst tabakanın sadece anlayacağı vurgularının yapılması kapitalist
modernitenin insanı sürüleştiren ve kendi elitine hizmet edecek, zevk
araçları sunacak bir kesimi yedekte tutması yaklaşımıdır.
Sistemin
eğitim yöntemi önce sanatı toplum genelinden koparıp salonlara, akademi
dediği iktidar üretim merkezlerine taşımış, ardından da buradan ürettiği
tarzı topluma sunmuştur. Bu anlamıyla sanatın toplumun gelişimindeki
öneminden vazgeçmiştir. Özellikle Türkiye’de bu durum tam bir piyasa
konusu olmuştur ki, sınırsız iletişim (!) imkânı sağlayan elektronik ağ
sayesinde öğrenme olgusu, görme, duyma, tüketme ve atma anlayışıyla tel
örgülenmiştir. Eğitim sistemi bu anlamda tam bir mahrumiyeti
yaşamaktadır. Zaten eğitim sisteminin yapması gerekenleri televizyonlar
üstlenmiştir. Öyle ki televizyonlar çocuğun hem annesi, hem babası hem
de öğretmeni olmaktadır. Bugün reklam sektörüne yoğun olarak çocukların
konulması, çocukların inandırıcılığının daha fazla olması gerçeğinden
kaynaklıdır ve bu durum özgür geleceğin çocuklar şahsında istismarıdır.
Kapitalist dönemde toplumun gösteri toplumuna dönüştürülmesi de toplumun
uygar köleler haline getirilmesi amacını sonuçlandırmak üzere atılan bir
adımdır. Tekniğe bağımlılığın onulmaz hastalık düzeyine gelmesi bunu
göstermektedir.
Sanat
toplumkırım gerçekleştirmenin bir aracı olmaktadır. Sanat, kapitalist
sistemde milliyetçilik, dincilik ya da bilimcilik gibi bir ideolojik
görev üstlenmiş, sayısal bir eğer kazanmış, Kürt Halk Önderi Abdullah
Öcalan’ın deyişiyle sanatçılık haline gelmiştir. Sanat ve
sanatçıya bakışta da buna göre bir algı yaratılmıştır.
Kimileri sanattaki tüccar mantığını
eleştirmekte, oysa bugün hâkim zihniyetin yarattığı sanat algısı zaten
bu mantığı geliştirerek kendini var etmektedir. Sanat, yaşam
anlayışına, herhangi bir moral-ahlaki değere biçim verme, form
kazandırma işiyken, bugün sanat adına ortaya çıkanlar deforme etmekten
başka bir işe yaramamaktadır. Kapitalist sistem insanları çalıştırırken
sömürdüğü gibi dinlenirken, eğlenirken ya da uyurken dahi sömürmektedir.
Köleler gibi çalıştırdığı insanları, eğlence merkezlerine sürükleyerek
rehabilite etmeye çalışmaktadır. Bedenleri çalışırken sömürülen
insanlar, eğlence sektörleri aracılığıyla ruhsal olarak yeniden sömürüye
hazır hale getirilirler. Bu yolla insanların iktidara katlanılabilirlik
düzeyleri arttırılır. Eğlence merkezleri bir sömürü merkezi olarak
esasta rol oynarken, kitlelerin sistem tarafından teslim alındıkları
alanlar olarak hâkim sistemin temel kurumları olmaktadırlar. Aynı
zamanda insanların evinde, işyerinde, hatta hayatının en mahrem
alanlarında dahi sömürülmesinin bir yolu, kapitalist sistemin bu
alanlara hitap etmesi ve bu hitabı gerçekleştirirken sanatı
kullanmasıdır.
Sistemdeki
moda kültür sadece giyim kuşama değil her alana hükmetmektedir. Piyasaya
sürülen bir malı alıp kullanmak nasıl ki, mevcut sistemde yaşamanın,
sisteme tutunmanın bir şartı oluyorsa, piyasaya sürülen bir şarkıyı
dinlemek, hatta o şarkıyı söyleyen şahıs gibi giyinmek, onun gibi
konuşmak ya da davranmak da bir şart oluyor. Öyle ki insanlar filmlerden
sözcükler, ünlemler ezberleyip kendi hayatlarında bunları kullanmakta.
Toplum bireyleri bu yolla sisteme ibadet eder hale getiriliyor. Ki
sistem de bu ibadetleri karşılığında o insanları kendi dinine kabul
etsin ve kutsasın. Yoksa birey sistem dışı kalma korkusuyla
yaşamaktadır. Sistem dışı kalmaktan korkan, sistemden kopmaktan korkan
birey kendini sisteme teslim ederek sistemiçileşmektedir. Toplumsal
doğanın bir özelliği olan insanın toplumsallığı bu yolla istismar
edilerek insanlar total bir sömürüye tabi tutulmaktadırlar.
Bundan dolayı
kapitalist sistem içinde insanlar bedensel serbestîlikle birlikte
zincirlerinden kurtulmuşçasına bir boşalmayı yaşarlar. Ama bunu yaşarken
ruhsal olarak sistemin onlara dolduğunu fark etmeleri biraz zor
olmaktadır. Sanatçı olmak önce bu sistemi kusmayı şart kılar. Çünkü
egemen sistem toplum genelinde, nesne olmayı derinden yaşayan insanlarda
özne oldukları algısını yaratarak onları sisteme dâhil eder. Önceden
söylenmiş bir şarkının sözlerini ezberlemek, önceden belirlenmiş
renkleri giymek, önceden belirlenmiş davranışlarda bulunmak ve moda
adına tüm bunları binlerce kez tekrarlamakla birey olduğunu sanmak
kapitalist sistemde yaşayan insanın uçurumudur. Bugün toplumdaki ahlaki
çöküş sanattan uzaklıkla daha da anlaşılır olmaktadır. Sanat adına salt
komedilerin ortaya çıkması, dizilerin toplum bireylerini işgal etmesi ve
bunlar aracılığıyla cinselliğin kirletilerek istismar aracına
dönüştürülmesi toplumun yaşadığı ahlaki çöküntüyü de ortaya koymaktadır.
Ahlaki
çöküntü özgürlükten uzaklıkla paralel olarak büyüyüp tüm bünyeyi işgal
etmektedir. Sanatın hakikati, toplumu ahlaki çöküntü konusunda
bilinçlendirmek, duyarlı kılmak ve nihayetinde bu çürümeyi ortadan
kaldırmak için özgürlüğe yöneltmektir. Ahlaki çürümenin en büyük düşmanı
özgür düşünme, özgür duyumsama, irade olma, komünal yaşama ve demokratik
ilkeleri kendi yaşamının günlük ilkeleri haline getirmektir. Sanatçı da
bu konularda öncülük edebilmelidir. Sanatta bu yoksa ne tanrısallıktan,
ne özgürlükten, ne estetikten ne de güzellikten, ne biçimden ve ne de
anlamdan söz edilebilir.
Sanatçı ilk
önce kendisi olabilmelidir. Mevcut sistem içindeki bireyler kendilerini
yaşayamadıklarından, başkalarına da özgür yaşama örneği
oluşturamamaktadırlar. Ancak kapitalist sistem modasını sergileyen
araçlar olmaktadırlar ki bu da giysi çıkarıldığında unutulan, hatta
anlık olarak tüketilen bir şeydir. Sistemin bu birey ve toplum, yürek ve
beyin işgaline ilk karşı koyması gerekenler sanatçılar olmalıdır.
Sanatçı haksızlıklar karşısında ilk tavır
koyandır. Doğrunun, adaletin ve hakikatin savunucusu olmak, sanatçı için
var olmanın tek şartıdır. Bu yoksa sanat da sanatçı da yoktur. Çünkü
sanatçı, yüreğini tüm sistem kirlerinden arındırarak bir ahlaki, doğal,
komünal algı oluşturabilen ve bu minvaldeki duyumsayışlarını bir ifadeye
kavuşturabilendir. Sanatçının doğrunun savunucusu olması sanatçıya
militan rol biçmemizden kaynaklı değildir. Sanatsal duruş şeylere
cepheden bakmaktır. Şeylerin görünen yüzüne değil kendisine bakar
sanatçılar. Şeylerden içeri bakarlar. Yunus Emre’nin “bir ben var ki
benden içeri” deyişindeki gibi kendinden başlayarak her şeyin içindekini
görürler. Bu bakış hakikati görebilmek demektir. Yürek gözüyle
görmektir. Bugün şeylerin içine bakamıyorsa kişiler, hakikati görme ve
algılama gücünde değillerse sanatçı olamazlar. Sanatçı olmak bu gücü
göstermeyi şart kılar. Durumun güç gerektirmesi, görmek kadar gördükleri
insan ve toplum dışılıklar karşısında durmayı, özgür, demokratik,
komünal topluma gidişin çabasını vermeyi, bunun için kendinden
vazgeçebilmeyi gerektirir.
Kürdistanlı halkların demokratik özerkliği tartıştığı şu günlerde
sanatın bu yeni proje içerisindeki rolünü tartışmak, özgür geleceğin
inşasında sanatçıya düşen misyonları ortaya koymak ahlaki bir görevdir.
Bu konuda bir tanım yapmak gerekirse ilk önce ne olmamak gerektiğini
belirtmek gerekir. Bugün Kürt halkının Kürt diliyle derin
asimilasyonunun amaçlandığı kurumlara siyaset, kültür-sanat ya da başka
bir adla yaklaşmamak, bu kurumlar karşısında mücadele etmek
gerekmektedir. TRT 6, tüm kalbur altı kişilerin, düğün türkücülerinin,
özgürlük mücadelesine yaklaşma gücü olmayanların, bu ahlaki ve
demokratik dünyaya tutunamayanların toplandığı bir tuzaktır. Bu tuzak
öyle çekici kılınmıştır ki, cellâdına sevdalıların toplandığı bir yere
dönüşmüştür. Bugün çöplüklerden insan cesetlerinin çıktığı, her gün
onlarca insanın tutuklandığı, yüzlercesinin kültürel kimliksel inkâr
davasının yenilendiği, binlercesinin ölüm riskiyle yaşadığı bir devletin
kurumunda çalışmak hiçbir varoluş gerçeğine sığmamaktadır. Yaşam savaşı
veren bir ceylanın bula bula aslan inine sığınması tarzında bir
gaflettir yaşanan.
Son günlerde Şivan Perver’in de bu tuzağa düşmesi beklenmeyen bir durum
değildir. Kürt halkının hakikatinden ve özgürlük dinamiğinden kopmuş
olan birinin, halkının acılarını dillendirmek adına bu acılardan rant
yapan, son süreçte gazinolara düşmüş olan ve kimilerini eğlendirmekle
yükümlü kılınmış birinin kendi hakikatini ve kendi sanatını öldürdüğünü
görmemesi ilginçtir. Güncel olarak yaşanan tüm acılara rağmen bu tuzağa
yürümek kabul edilecek bir şey değildir. Kâr tekelinin insanı getireceği
düzey onun şahsında çok net görülmektedir. Bu andan sonra Kürtçe
söylemesinin de hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Çünkü hiçbir halkta
olmadığı gibi Kürtlükte de ulusallık salt dilde yaşanan bir şey
değildir. Dil bunun bir parçasıdır. Kürt ruhu özgürlükle, ahlakla,
demokratik ve komünal değerlerle yoğrulduğu oranda kendi hakikatini
özgür yaşayabilir. Bu özellikler yoksa zaten Kürtlük de yoktur. Bu
anlamda Şivan’ın söyleyeceği Kürtçe türküler de, Erdoğan’ın söyleyeceği
bir iki söz kadar değer ihtiva edecektir. Çünkü Şivan, sanat erbabı olma
hakikatinden kopmuştur. Kürt halkının gerçeğinden kopmuştur. Kürt
halkının gerçeği bugün çöplükten çıkarılan cesetlerin ağırlığındadır. Bu
cesetlerin acısını yüreğinin derinliklerinde hissetmektir. Bu kemikler
kadar çöplüklere atıldığını, atılacağını bilmek ve bu bilinçle yaşamak
demektir. Böyle yaşamayı reddetmek ve bunun hesabını sormaya
yönelmektir. Tutuklu temsilcilerinin hesabını sormaktır.
Marjinalleştirilmeye çalışılan dil ve kültürünün hesabını sormaktır.
Eğer Kürt halkı yüz binlercesi bir olup sokakları dolduruyorsa, bu
hakikati yüreğinde acıyla duyumsamak gerekir. Bu acıdan kopmak, kendi
gerçeğinden kopmaktır. Bizim gerçeğimiz salt acılarımız değildir ama var
olan acıyı bizimle paylaşamayanlar, acılar ortadan kalktığında oluşacak
sevinci de bizimle paylaşamayacaklardır. Kim olursa olsun, hangi
düzeyde, anlayışta ya da inançta olursa olsun, Kürt halkının tüm
bireyleri bugün bu sorumlulukla yüz yüzedir. O çöplükteki kemiklerin
acısını kendi varlığına yapışmış bir hakikat olarak duyumsamayanlar,
hiçbir şekilde özgür olamayacak, hiçbir ahlaki değer taşıyamayacak ve
hiçbir şekilde sevgi ve saygınlık oluşturamayacaklardır. Şivan’ın,
katillerin mikrofonlarından katliam türkülerini, örneğin Halepçe’yi ya
da Dersim katliamı üzerine şarkılar söylemesinden daha trajik ne
olabilir ki!
Bu bir sondur. Şivan’ın devletçi anlayışının onu getirdiği sondur bu
nokta. Önce güney merkezli tutunmaya çalışıp ardından da TRT 6
yörüngesine girmesi düşüşün son aşamasıdır. Ve bu işaret bizlere şunu
söylemektedir. Sanatçı olan, devletçi zihniyetin ağlarına takılırsa,
kesinlikle özgürlüğünden ve ahlakından vazgeçmiş demektir. Hele hele bu
egemen ulus-devletin inkârcı-tekçi zihniyetinin bir kurumuysa,
vazgeçişin düzeyi çok derinlerdedir. Devletçi zihniyetin bir memuru
olmak sanatçının kendi hakikatine ihanet etmesidir. Ki bu ihanet gerçek
sanatçı için ölümdür. Şivan gitmenin koşullarını hazırlamaya çalıştığı
yeni kapıda bir mevlit okuyarak işe başlayabilir. Sanatçı eğer
özgürlüğüyle sanatçıysa, bugün devlete bağlanmak, bâb-ı âliden medet
ummak ve bu yolla özgürlüğünden taviz vermek, kesinlikle sanatçı
olmaktan çıkmaktır. Şivan o acı balı yiyerek kendi yaşamının özgürlük
tadından bütünüyle vazgeçmiş olacaktır. Çünkü sanat erbabı, acıyı acı
olarak yiyen, bal yiyecekse de kendi hakikatiyle bunu denemeye çalışan
kişidir. Yoksa katilin sunacağı çanakta bal aramak kendi intiharına
götürecek zehri aramakla eş değerdir. Bugün Kürt sanatçıları onurlu bir
şekilde kendi toplumlarının tarihlerinde, gönüllerinde yer almak ve
ahlaklı yaşamak istiyorlarsa, kendi toplumsal hakikatleriyle uyum içinde
bir duruş sergilemelidirler. Bunun ilk adımı, bizim dilimizle yapılanlar
başta olmak üzere, ruhsal ve kültürel soykırım politikalarının
karşısında durmaktır. Sanatçı, kendi hakikatiyle uyumlu bir duruşu
olduğu kadar sanatçıdır. Ancak bu duruş onları sanatın
özgürleştiriciliğiyle buluşturacaktır. Kürdistanlı toplulukların özgür
yaşama tercihi olan demokratik özerklik projesinde sanat icra etmenin
arayışında olmak, mevcut oluşumları güçlendirmek de sanatçı
yükümlülüğünün diğer adımıdır.
|
|