Nasıl Özgür Yaşamalıyız?
Dilzar Dîlok
Özgür yaşamın temel şartlarının başında, yaşamı doğru algılamak, ahlaki toplumun temel özelliklerine uyumlu yaşam algıları oluşturmak kadar, bunları gerçekleştirmek, çıkan engelleri aşmak ve mevcut algıları ileriye götürmek için yaratıcı düşünceyi sağlamak yer almaktadır. Bu durum politik olmayı, kendi tekilliğinde yanlış algıları ortaya çıkarıp aşabilecek gücü oluşturmayı, özgürlüğü tercih etmenin kendisinin güç olduğu bilincini içselleştirmeyi ve bulunduğu yerin, algılama tarzının konumlanışının bir güç olduğunu bilmeyi, kendi farkında olarak hareket etmeyi gerektirir. Yaşamı doğru tanımlamak, doğru olanı tercih etmek ve bundan güç almak gerekmektedir.

Çağ insanının yüreğinde, beyninde ve bir bütün ahlak anlayışında yer almayan adalet olgusunu, terazinin kefesinde aramak, insan olarak kendimizi sorgulamamız gerektiğini açıkça göstermektedir. Aşındırılmış olan ahlak anlayışını yeniden kazanmak hayatidir. Bizi oluşturan ama günümüzde itibarından oldukça yitirmiş olan gerçeklerden biridir ahlâk. İnsanın sürüler halinde yaşayan herhangi bir varlık olmaktan çıkıp toplum olmaya yönelmesi ahlâkla mümkün olmuştur. Besinleri tanıma, barınak yapma, aletleri üretme, doğal olandan kendi doğalını yaratma ve kendi yaşamını kendi iradesi dışındaki evren iradesinin hükmünden çıkararak evren iradesiyle uyumlu tekil bir irade oluşturma adımı toplumsallaşmayı oluşturan zemini hazırlamıştır. Bu yeni oluşumun sürekliliğini sağlayan temel etken ahlâktır. Ahlâk anlayışını oluşturan kurallar bütünü toplumun yaşama standardını göstermektedir. Tabi bu algının oluşması için ahlâk kurallarını, kesinlikle hukuk kurallarından bağımsız düşünmek gerekmektedir.

Ahlâk insanı, birinci doğadan ikinci doğaya taşıyan oluşturucu güçtür. Kendiliğinden olan bir güç değil, insanın yaşama ısrarı ve çabasıyla yarattıklarının oluşturduğu güçtür. Evrenin, yeninin yaratılmasına katkı sunan insana armağanıdır ahlâk. Onunla birlikte varolan ve varlığını tüm zamanlarda teminat altına alacak olan bir tutkaldır. Toplumun ahlâksız düşünülememesi, ahlâkın bu yapıştırıcı gücünden kaynaklanmaktadır. Biz insanları toplum olarak bir arada tutan ve ancak toplum olduğumuz müddetçe yaşayabiliyor oluşumuzu sağlayan temel güç olan ahlâk ortadan kalktığında toplumsallık bozulacaktır. Toplumsallık bozulduğunda da insan olgusunun yaşama diye bir durumu mümkün olmayacaktır.

Ahlâk, insanın sadece kendi gerçeğini yaşayan bir canlı olmaktan çıkarak toplumsal gerçeği, hakikati yarattığı alandır. Birlikte var olmak, ahlâkla birlikte anlam kazanmaktadır. Ne yaşadığını, nasıl yaşadığını sorgulamaya başlayan insan, nasıl yaşayacağına ilişkin kararlarını alırken esas aldığı doğrultu, yine ahlâkî oluştur.

Ahlâk, toplum olarak yaşamı mümkün kılan temel olduğundan, varoluşun bir kaçınılmazıdır. Klanın ortak ihtiyaçları için çalışmak, ürünleri ortak bir şekilde toplamak, kendi ihtiyacı kadarını kullanmak, çalışma gücü olmayanlara bu ortak üründen vermek ilk ahlâk kurallarındandır. Doğada yaşamak için büyük bir direniş gücü gerekmektedir. En azından kendi başının çaresine bakamayacak olan küçük insanın tekilliğinde olmadığı kadar bir güç gerekmektedir. Birlikteliğin gücü… İnsan türü, hayvanlar gibi doğduktan bir iki gün sonra ayağa kalkıp, kısa bir zaman içinde kendi ihtiyaçlarını giderebilecek hale gelememektedir. Bu zayıflık olarak beliren özellik, insanları bir araya getirerek toplumu oluşturduğundan, insanın en güçlü özelliği haline gelmiştir. Öyle ki, toplumu olan insan, yenilmezlik sıfatına ulaşabilmiştir. Ölümsüzlük algısını yaratan temel gerçek, toplumsallaşmanın aşırılaştırılarak büyük sayıda insanların bir amaç etrafında toplanmasıyla oluşmuştur. Doğa şunu söylemektedir insana. “Varlığının tekil anlamı, toplumunun varlığıyla mümkündür…”

Bunun yanında ahlâk kurallarının temelini oluşturan bir özellik de ürün fazlalarının kişilerin tasarrufunda olmayışıdır. Ürün fazlası ilk süreçlerde pek yoktur ve tedbir olarak bir sonraki yıla saklanmak ve topluluk için kullanmak üzerinden tohum olarak korunmuş ürünler vardır. Bugün bile hasat zamanı, tahıllar toplanıp ayıklandığında, ilk önce, satış ya da paylaşma işlemlerinin hepsinden önce, bir sonraki yılın tohumu ayrılıp kaldırılmaktadır. Zamanla verimliliğin artması, ürünün de artmasını sağlamış ve artan ürünler bayramlarda dağıtılmış ya da felaketlere uğrayanlara verilerek toplumun sürekliliği birlikteliğin şaşmaz gücüyle sağlama alınmıştır.

Bir süre sonra çoğalan ihtiyaç fazlası ürün, armağan olarak verilmeye başlanmıştır. Armağan ekonomisi de denilen bu dönemler değiş-tokuşun dahi ayıplandığı zamanlara tekabül etmektedir. Çünkü armağanda karşılık yoktur. Kendinde olup diğerinde olmayanı dağıtmaktır armağanın amacı. Çalmak ahlâksızlıktır. Karşılıklılık ahlâki değildir. Karşılıksız ama gönüllü olmak esastır. Çalmak, emeğe saygısızlık olduğundan ve gönüllülüğü esas almadığından ahlâki değildir. İçine yalan karıştığından ahlaki değildir. Açıklık ilkesini yok saydığından çalmak ahlaksızlıktır. Neyin neye karşılık geleceği tam olarak bilinemediğinden ve insan emeğinin, alınterinin hiçbir şekilde ölçüye mahal vermeyecek kadar kutsal olmasından dolayı karşılıklılık ve hesap düşünülmemektedir. İhtiyaç nesnesi varlıkların kişilerin sınırsız tasarrufunda olması, yani mülk konusu edilmesinin akla hayale bile gelmediği bu zamanlar, toplumsal inşanın temelini oluşturan zamanlardır.

Mülkiyet bir sapma olarak insan yaşamına girmiştir. Bizim olmayan ve hiçbir zaman da bizim olamayacak olan toprağı, suyu, toprağın ürünlerini satmak, satın almak, tam bir sapkınlık örneğidir. Hatta bu alım-satım işine insanı da katmak sapkınlığın dik âlâsıdır. Bu sapkınlıkların henüz çok uzak olduğu, takas yönteminin bile garipsendiği zamanlar, ahlâkın temelini oluşturan sağlam toplumsal özellikler yaratmıştır. Öyle sağlamdır ki bu özellikler üzerinden geçen on binlerce yıla ve sayısız saldırı sistemine rağmen tümden çökertilememiştir. Tüm saldırılara rağmen, armağan sunmak yine anlamlıdır. Kürtlerdeki, bayram günlerinde birbirlerine armağanlar sunmak, düğünlerde hayatlarını birleştirenlere yeni yaşamlarında ihtiyaçları olacak kullanım malzemelerini onlara armağan etmek ya da değerli madenler, paralar vererek onların kendilerince ihtiyaçlarını gidermeleri için olanak sunmak dikkat çekicidir. Bu gelenek, toplumsallığın ilk oluşturulduğu ve birlikteliğin insanı var ettiği bilincinin herkes tarafından şaşmaz bir ahlâk kuralı olarak kabullenildiği zamanlardan kalma bir alışkanlık olsa gerek.

Takas usulü, bir malı verip ona karşılık diğerini alma yöntemi biraz daha ilerlediğinde artık hesap-kitap oluşmuştur. Ve o zaman ahlâki toplum bireylerinde, insanı var eden ahlâk kuralları olarak dile gelen sözler, bugün hala bizim analarımızın dilindedir.

“Teraziden ekmek yedikten sonra insan bozuldu” diyor Kürt anaları. Mayası ve tadı bozulmuş, o kutsallığı kırılmıştır teraziye giren ekmeğin. Hesap kitaba karışan değerleri ile alınterini paraya karşılık sunmanın ve emeğini satışa çıkarmak zorunda kalmanın insandaki ahlâki yanları yıpratacağı veciz bir şekilde anlatılmaktadır bu sözle. Bu söz, çok köklü bir kültürün güçlü bir ahlâki toplum zemininin mirasıdır. Ekmek teraziye girdikten sonra terazinin diğer kefesi ekmeğin ağırlığınca altın da olsa, ekmeğin tadı bozulacaktır. Çünkü bu tarafta teraziye konulmaya çalışılan insan emeği vardır. Rakamlara sıkıştırılmaya çalışılan alınteri vardır. Buğdayı ekenin, toprağı sulayanın, tarlayı sürenin, buğdayı toplayıp öğütenin, hamuru yoğuranın ve ekmeği ateşin kutsallığında pişirip kutsal bir madde olarak insana sunan elin emeğini hangi terazi ölçebilir ki! Hangi terazinin alınterini ölçecek birimi vardır. Hamurlu ellerin kutsallığı terazinin metalinde kaybolur zaman sömürüye döndükçe. Emek ve alınteri giderek daha çok, daha çok istenmiştir o madenlerin ağırlığına karşılık. İnsan emeği kimi metallerin parlatılmışlığında solduruldukça ahlâki çürüme artmıştır.

Bu ahlaki çürüme genelde insanlığın ağzının yüreğinin ve beyninin tadını bozmuş olmalı ki bu farkı bilmeden yaşayıp gideriz. Analardan başkası pek farkına varmaz bu gerçeğin. Gerçek olan, çoğumuzun ağzının tadının bozulmuş olmasıdır. Vahşi uygarlık sistemleri yüreğimizin, beynimizin ve ağzımızın tadını bozmuştur. İnsanın ağzının tadı bozulunca ne yediğini anlar insan ne de doyduğunu. Her şey tatsız benzerlikte gelir damağa. Acıyla tatlı aynı tatsızlıkta benzeşir bu sistemin içinde. Homojenleştirmenin her şeye yönelttiği saldırının bir sonucudur bu. Ama analarımız öyle değildir. Kadın duyarlılığını tüm sistem baskılarına rağmen kaybetmemiş, ağızlarının tadını bozmamışlardır. Bu ve benzeri yaşam alışkanlıkları, uzak bir geçmişte kalmış dediğimiz toprağa bağlı yaşamın, ahlâki toplumun neolitikten gelen özelliklerinin onun belleğinden uzaklaşmamış olmasını anlatmaktadır. Anaların yaşamına yerleşmiş olan ahlaki toplum özelliklerini dile getirmektedir. Neolitik sürece ilişkin yazılıp çizilenler, bulgulara dayalı kimi yorumlar şeklinde de olsa, kendini bugüne ulaştıran birer hakikattirler. Değerli denilen tüm madenlerden daha değerlidirler aynı zamanda. Bu gerçek, anlam verdikçe bir uyanışı gerçekleştirmektedir bugün: Ahlâki toplum, tümden yıkılamaz.

Ve yıkılanları, bozulanları yaşamımıza hükmeden birçok ihtiyaç malzemesinde de görebiliriz. “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” sözü söylenmiştir bir zamanlar. Oysa mertliği bozan sadece tüfek değildir. Bu söz biraz da silaha, öldürmeye karşı olan total tepkinin kolay ifadesi olmaktadır. Kadının üretimsel buluşları karşısında icat edilen hesapçılığa, çıkarcılığa, birikime dayalı tüm icatlar bozmuştur mertliği.  Terazi de bunlardan biridir. Teraziyi icat edip kadının eline vererek kadını adaletin sembolü ilan etmek de, kadın özünün erkek egemen zihniyet tarafından kendi icatları doğrultusunda kullanılmasını amaçlamakta, kadın yoluyla erkek karakterli sistem temize çıkarılmaya çalışılmaktadır. Gerçek şudur ki, kadınlar, erkeklerin silahıyla, kadınca bir dünya için mücadele edemeyeceklerdir. Bizler, kadın özgürlük arayışçıları olarak, adaletin teraziyle değil de, toplumsal adaletin özünün toplumkırımlar yaratan kapitalist hegemonya araçlarından kendimizi arındırarak sağlanacağını bu çağın bilgelerinden öğrendik. Adaletin ölçüsü terazi değildir ve kadınlar bunun içsel bilincini yaşadıklarından, bu icatlarla mücadele yürütememekte, bu araçlarla yürüttükleri mücadelelerde temel yöntemsel değişiklikler yapamadıkları oranda politikleşememekte ve başarıya ulaşamamaktadırlar. Kimi zaman denklikler, aslında en büyük denksizliklerdir. Eşit gibi görünenin altında büyük bir eşitsizlik vardır. Kapitalist modernitenin denetiminde gelişen eşitlik anlayışı homojenliği geliştirmekte, bunu yaparken de eşitlik adına kesip biçerek denklik oluşturmaya çalışmaktadır. Öldüren bir eşitliktir modernist hegemonyanın gerçekleştirmeye çalıştığı. Terazi icat olduğundan beri insanların ağzının tadının bozulması, insanlığın bozulmasındandır. Tüm yıpratmalara, geriletmelere ve saldırılara rağmen, toplumsal ahlâk birliktelikleri var eden yapıştırıcı güç olarak varlığını korumakta ve uzaklarda da olsa bizleri buluşturan bir gerçek olmaktadır.

Özgürlük, doğru yaşam tanımına ulaşmak ve buna göre yaşamaya başlamaktadır. Kim olduğunu, nerden gelip nereye gittiği sorularına verilecek cevaplar insanın özgürlük düzeyini göstermektedir. Doğru algılamak, evrenle kendisi arasında uyumlu bir ilişki sağlamaktır. Evrenin amacı özgürlük ise, bu amaca yakınlaşmış olmaktır. Bunun için gereken temel ise özgür düşünmeyi sağlayabilmektir. Bugün, gelişmiş teknolojinin insanların her anını gözlem altında tuttuğu, duygularını dahi kontrol altına aldığı bir çağda yaşamaktayız ve bu çağ gerçekliği özgür düşünmenin hemen hemen ortadan kalktığını bizlere göstermektedir. Bu anlamda ilk yapmamız gereken, duygu-düşünce ve davranışlarımızda etki eden hegemonik düşünce biçimlerinden sıyrılmak, bizlere nasıl düşünmemiz gerektiğini telkin eden egemenlikli zihniyetin tüm biçimlerinden (bilimcilik, milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik ve sanatın endüstrileşmesi anlamında sanatçılık) kendimizi kurtarmaktır. Bunu başardıkça özgür düşünce gelişecektir. Özgür düşüncenin temelinde felsefenin konusu olan şüphe, sorgulama ve gerçeğin özünü ya da farklı olanı arama vardır. Bizler de, erkek egemenlikli yaşamların mecburiyetinden kendimizi sıyırdıkça, o zihniyeti sorgulayıp reddettikçe yeni özgür düşünceye zihnimizi, yüreğimizi ve beynimizi açabileceğiz. Kendin bilincini oluşturmanın özgürlükle bağlantısı, tüm felsefelerde öngörülen bir düzeydedir.

Kendini bilme, kendini tanıma ilkesi öte zamanlardan günümüze kadar felsefenin ve bilimin en temel uğraş alanı olmuştur. Kendi olma adına yüreğini acılara ve yalnızlıklara açmıştır insanlar. Cadı denilerek cezalandırılmış, engizisyonlarda yargılanmış, diri diri ateşe atılmışlardır. Günlerce aç, susuz, tüm beşeri zaaflarından sıyrılma mücadelesini vererek, yalnız başlarına dağlarda, ıssız kavurucu çöllerde kendilerini yaratmanın sancılarını yaşamışlardır. Yine de vazgeçmemişlerdir kendi olma kavgasından. Kendini bilen insan en güçlü, en bilge, en erdemli insandır. Bu bir bilgelik işidir ve kendini bilmek özgürleşmektir. Bu da her türlü bağdan kurtulmuş bir içsel özgürlükle gerçekleşir. İçsel özgürlük insanlıktan uzaklaştıran hiçbir şeye bağlı ve tutsak olmamaktır. Bunu sağlamak için de insanın köleleştirici tüm alışkanlıklarından, özgürleşmekten uzaklaştıran tutkularından sıyrılması gerekir. Kişi hazzın, arzunun, zenginliğin, şan ve iktidarın peşinden koşmamalıdır. Özgürlük bilgelikle gerçekleşebilir. Gerçek bilgelik de kişinin kendini bilme arayışıyla başlar. Ancak kendini bilenler çağın bilme sınırlarını aşarlar ve özgürleşirler. Peki, kişi kendini nasıl tanımalıdır? Öncelikle kişi kendine ‘ben kimim? Neyim? Nereden geliyorum? Nasıl yaşamak istiyorum? Şimdiye kadar nasıl yaşadım? Evrenin ve yaşamın anlamı nedir? Ben yaşamımla evreni ne kadar etkiliyorum?’ sorularını sormalı ve özgürleşme savaşımında yalnızlığa, acıya, zorluklara cesaret edip edemeyeceğine karar vermelidir. Her insan gerçeğin ancak bir bölümünü kaldırabilir. Gerçeğin acımasızlıklarına rağmen bunu kaldırabilmek özgür bir beyni ve özgür bir yüreği gerekli kılar. Özgürleşme savaşımında en temel ve en zorlu ilke kendini tanımaktır. Bu savaştan başarıyla çıkanların kazanamayacakları hiçbir savaş yoktur. Bu savaşta kişi kendi duygularına, düşüncelerine ve güdülerine karşı bir savaşım içerisindedir. Kişinin kendisiyle arasında varolan uçurum bu tanıma sürecini zorlayıcı bir pozisyona sokmaktadır.

İnsanın yüreğini ve beynini zehirleyen yalanlar vardır. Öncelikle bu yalanların itirafı yapılmalıdır. Burada önemli bir problem daha ortaya çıkar. O da insanın kendi kendini kandırmasıdır. İnsan neden kendini kandırmaya ihtiyaç duyar. Çünkü yaşadıkları ile yaşamak istedikleri arasındaki kopukluk ve gerçeğe güç getirememenin yarattığı zayıflık savunma mekanizması olarak kişinin kendini kandırmasına ve yaşadıklarını gerekçelendirerek kendini tanımasından uzaklaşmasına neden olur. En yaygın yalan biçimi kişinin kendi kendine söylediği yalandır. Yalan kişiyi köleleştirirken gerçek kişiyi özgürleştirir. Kendini tanımak isteyen kişi kendi tarihiyle canlı ve doğru bir etkileşim içerisine girerek ilk anılarını araştırmalıdır. Çocukluk dönemi kişiliğin şekillenmesinde belirleyicidir. Çocuklukta yaşadıklarımızı yeniden yeniden gözden geçirerek bugünkü duruşumuz, davranışlarımız, düşüncelerimiz ve duygularımız üzerindeki etkilerini araştırmalıyız. Varlığının anlamını öğrenmek, varoluşunun bilincine varmak isteyen kişi öncelikle kendine karşı dürüst olmalıdır. Kendini tanıyan kişi en etkili kişiliktir. Yaşanan zamanlar bizlere kendini bilmeden edinilen tüm bilgilerin insanlığa zarar verdiğini göstermiştir. İnsanın ve yaşamın öz bilgisine dayanmayan kurum, davranış, toplum, kişi, düşünce sapkındır. Evrenin, toplumun, yaşamın, doğal işleyişinin sağlanması özgürlüğün en temel ilkesi olan kendini tanıma, kendini bilme ilkesine bağlıdır.

 

 
    ygk_unur@hotmail.com