| |
Mülkiyet
Ve İktidar İlişkileri Yıkılmadan Özgür Olunamaz
Dilzar Dîlok
Özgürlüğün temel bir diğer
ilkesi de ahlak ve politik bilinçle beslenen doğallıktır. Doğallık
ilkesini biz, bilinçli doğallık olarak ele almayı uygun bulduk. Doğallık
salt özgürleşmek değildir. Bir kurdun açlığını gidermek için son koyunu
da yemesi doğaldır ama insan hakikatinde bunun anlamı, başka bir yiyecek
araması gerektiği, koyun türünün sürdürülmesi gerektiği, böyle olduğu
takdirde o koyundan onu yaşatarak da faydalanabileceği şeklinde bilinçli
olmayı şart kılmaktadır. Bu örnekte de açıklamaya çalıştığımız gibi
doğallık özgürlük için önemlidir, ama bilinçsiz doğallık mevcut insan
aklının ulaştığı sınırlarda insana büyük zararlar vermektedir. Bundan
dolayı bilinçlenmek, insan hakikatinin bilgisine ulaşmak, evrenin
insanda ulaşmış olduğu anlamı iyi anlamak gerekmektedir. Bilgelerin,
çağın bilgi seviyesine ulaşmak dediği nokta, bu bilinci doğru edinmek
gerektiğinin uyarısını da içermektedir. Bu anlamda oluşturulacak
doğallığın bir diğer kazanımı da, kişiyi fikir zikir birliğine
götürmesidir.
Fikri ve zikri bir olmak
özgürlüğün ilkelerinden biridir. Söz eylem birlikteliği şeklinde benzer
bir anlatımla da ortaya konulmaya çalışılan bu gerçeklik, düşünce, ifade
ve eylemin, duygu-düşünce-davranış uyumunun sağlanmasını anlatmaktadır.
Söz ve eylem birlikteliği, edinilmiş bilincin davranışa, yaşam
anlayışına dönüşmesi anlamını içermektedir. Söz ve eylem birlikteliği
olanların kişiliklerinin güçlülüğünden söz edilebilir. Sözü ve eylemi
çelişik olan kişilikler hem ortama güven vermezler hem de belli bir süre
sonra kendilerine olan saygınlıklarını yitirirler. Edinilmiş bilinç
eyleme, davranış biçimine akıtılmıyorsa kişinin kendi içinde aşınmalar
yaşamasına neden olur. Bu da kişinin kendine olan saygısını yitirmesine,
iç yozlaşmayı yaşamasına tekabül eder. Ne söylendiği kadar nasıl
yaşandığı önemlidir. Kişinin eyleminin iç dünyası ve sözü ile çelişik
olmaması gerekir. Ancak böyle bir kişilik değerlere ve ilkelere göre
yaşama gücünü gösterebilir. Özü, sözü doğru olmak, olduğun gibi yaşamak
yaşadığın gibi olmaktır. Söylenilen sözlerin duygu düşüncelerine ters
düşmemesine kendi kendini boşa çıkarmamasına özen gösterilmelidir. Kişi
inandığı bağlı olduğu değerleri öncelikle kendi yaşamıyla
kanıtlamalıdır.
Sözü anlamlı kılan, onun
kişilikle ve yaşamla yalan-dolansız ve de dolaysız bir etkileşim
içerisine girmesidir. Söz, yürekle beynin etkileşiminin yaşama ve
davranışa dönüşmesiyse anlamlı ve değerlidir. Zamanın başlangıcında
sözün büyüleyici bir etki gücüne sahip olması ve kutsal kılınması
insanların söyledikleriyle kendi aralarında his köprüsünü kurmalarından
kaynaklanmaktadır. Ataerkil devletçi sisteme geçişle birlikte yalan
girmiş insanın yaşamına. Sözcükler eski kutsallığını yitirmiştir.
Özgürleşmek isteyen kişi söze eski kutsallığını kendi şahsında
kazandırmalıdır. Ağızdan çıkanı kulak duymalıdır. Sadece kulağın duyması
yetmez yürek duyumsamalıdır. Özgürlük, inandıklarını dile getirebilmek,
dile getirdiklerine göre yaşayabilmektir. Dillendirdiklerine göre
yaşayamamak o doğruyu dile getirene karşı inançsızlığı geliştirdiği
kadar o kişi şahsında doğrulara tepkiyi geliştirmektedir. Kişinin kendi
doğrularına, inandıklarına ihanet etmesi söz ve eylem birlikteliğini
yakalayamamasından kaynaklanmaktadır. Diğer yandan da, düşündüğü ve
söylediği gibi yaşayamayan birey, kendine karşı inançsızlığı yaşamakta,
bir süre sonra özgüven kırılmasına dönüşmekte ve iddialı yaşam
gerçekliğinden uzaklaşmaktadır. Özgürleşme savaşımını verenlerin sözleri
yaşamlarından yola çıkarak biçim almalı yaşamları sözlerine göre
biçimlenmelidir. Günlük yaşamdan başlayarak bu ilkeyi
yaşamsallaştırabiliriz. Belki zor bir başlangıç olacak ama küçük
sözlerden başlayarak bulunduğunuz ortamda yaşamınızı sözünüze göre
eylemselleştirirseniz özgürlükten bir soluk çekmiş olursunuz. Özünde
özgürlük özü sözü bir olmaktır.
Köleliğe ve egemenliğe boyun
eğmemek özgürlüğün ilkelerindendir. Kendi kişiliğimizde ve yaşamın her
alanında egemenlik ve kölelik sisteminin yarattığı duygu, düşünce,
davranış kalıplarını sorgulamayı ve değiştirmeyi gerçekten istemek, bunu
başarma gücü ve cesaretini göstermek özgürleşme yolunda erkek egemen
köle kadın ikileminin aşılmasında altın değerinde bir çabadır. Kadın
köleliği en kadim ve en derin köleliktir. Kadının köleleştirilmesiyle
toplumların, cinslerin köleleştirilmesinin önü açılarak tüm toplumlar
kadınlaştırılmıştır. Bu yüzden özgürlüğü tanımlarken öncelikle yapılması
gereken kadına içerilen köleliği aştıracak bir tanımlama geliştirmektir.
Kadının köleliği salt fiziki bir kölelik değil ideolojik bir
teslimiyettir. Kadının beyni, yüreği, davranışları, erkek egemenin
denetimi altındadır. Bu nedenledir ki erkek egemen köle kadın ikilemini
aşmayan hiçbir özgürlük çabasının gerçek bir özgür kimlik
sağlamayacağını da temel bir özgürlük kriteri olarak ele almak gerektiği
sıkça vurgulanır. Kadının beyni ve yüreği üzerindeki mülkiyet ve iktidar
ilişkisi kırılmadan özgürlükten söz edilemez. Özgürlüğün önemli
ölçütlerinden biri de egemen ve köle yanlardan sıyrılma mücadelesidir.
Egemenlik ve kölelik anlayışını doğru bir biçimde yorumladığımızda,
egemen ve köle özelliklere karşı savaş açtığımızda özgürlük doğrultusuna
girmişiz demektir.
Kadının davranışları,
oturuşu, kalkışı, gülüşü yaşamı kendisi erkek tarafından belirlenendir.
Kadınlar olarak çoğu zaman kadının köleliğini dile getirmekte
zorlanmayız ancak kendi köleliklerimizi, köleleştiren alışkanlıklarımızı
dile getirememekteyiz. Bu da hala köle yanlarımız olduğunu kabul etmekte
zorlanmamızdan kaynaklanmaktadır. Öncelikle bunun itirafını yapmalı ve
kadında köleliği yaratan ve gün geçtikçe bunu incelten tahakkümcü
sistemle savaşıma girişmeliyiz.
Kadına içerilen kölelik,
diğer köleliklere oranla çok daha derindir. Bu bağlamda özgürleşme
savaşımına başlangıç adımı atan kadın her şeyden önce bunun kesinlikle
kolay olmayacağını ve uzun soluklu bir mücadele olduğunu bilerek bu
savaşıma girişmelidir. Geleneksel-düzen içi yaşam ölçülerinin kadında
yarattığı tahribatların tanınması bu geleneksel bağlara tepkiyi
yaracaktır. Geleneksel sistemle bağlarımızı tanımadan onları aşmamız
mümkün değildir. Özgürleşme savaşımını yürütürken öncelikle yapmamız
gereken geleneksel bağlarımızı tanımakla işe başlamaktır. Kadın için
beden, ruh ve düşünce özgürlüğü, ekmek-su kadar gereklidir. Kadın bedeni
sistem tarafından mülkiyet konusu durumuna getirilmiştir. Kadın bedeni
kendisini mülk konusu olmaktan kurtaramadığı gibi kendisi de kendini
birilerinin mülkü olarak görmeye alışagelmiştir. Birilerinin kendisine
sahip çıkması, birilerine ait olma, kendini birileriyle ifadelendirme
kadın zihniyetinin derinliklerine işlemiştir. Baba-abi-koca şeklinde
ifade bulan egemenlik üçgeninden kendini kurtaramamış, bedeninden
utanmaya ve bedenini pazarlamaya alıştırılmıştır. Kadına oturuşundan,
kalkışına, gülüşüne, konuşmasına hatta mimiklerine kadar kendini sunması
öğretilmiştir. Erkek tarafından kabul gören kadının, kendini güzel
olarak görmesi ve kendine daha fazla güvenmeye başlaması bu klasik
ölçünün sonucudur. Bir birey, mülkiyet ve para konusu olmuşsa o kişilik
köleleştirilmiştir. İşte kadın bedeni feodal gelenekte başlık parasıyla
alınıp satılırken, kapitalizmle kadının metalaşmasının girmediği alan
kalmamış gibidir. Kapitalist sistem, yöntemlerini o kadar inceltmiştir
ki kadını en çok düşüren, pazarlayan bir et parçası olarak gören
pornografiyi bile cinsel özgürlük adı altında kadına kabul ettirmiştir.
Ataerkil devletçi sistemin gelişmesiyle birlikte kadın kendi bedenini
pazarlamaya, ruhunu satmaya, düşünceden kopmaya başlamıştır. Özgürleşmek
isteyen kadının kendisiyle güçlü bir kişilik savaşımı yürütmesi
gerekmektedir. Kadın için özgürleşmek, yaşamın basit bir nesnesi
olmaktan çıkarak, düşünen, konuşan, etkileyen aktivite kazanan yaşam
içerisinde özgür iradesiyle kararlarıyla temel bir yaşam öğesi olarak
katılan olmak demektir. Tabi ki böyle bir kadın kişiliğinin ortaya
çıkması kolay olmayacaktır. Erkek egemenlikli sistemin etkilerini
üzerinden atması için sadece istemesi yetmez. Bunun için kadının sürekli
olarak kendiyle, kölelik ve egemenlik içeren her yaklaşımla kıran kırana
bir mücadele yürütmesi gerekmektedir. Kadının duygularına yeniden biçim
kazandırmaktan tutalım, davranışlarının bile en küçük ayrıntısına kadar
sorgulanmaya ve değişmeye ihtiyacı vardır. Kölelik içerilen kadın
gerçeği özgürlükten kopuktur ve özgürlük ahlakıyla yaşamaktan ziyade
geleneksel ölçülerle yaşar. Kadının bedenini, ruhunu ve düşüncelerini
bağımsızlaştırmasının yolu birilerine bağlanmaktan ziyade özgürlük
ilkelerine bağlanmaktan geçer. Özgürlük ilkelerine bağlanan, yaşamına bu
ilkeler doğrultusunda biçim veren, davranışlarına ölçü kazandıran kadın
özgürleşecektir.
Özgürlüğün ilkeleri şeklinde
açımlamaya çalıştığımız bu konular çoğaltılabilir. Çünkü özgürlüğün
evren kadar büyük bir gerçekleşme sahası vardır. Bu ilkelere dayanarak
her kadın arkadaş kendine yaşamsallaştırabileceği özgürlük ilkeleri
belirleyebilir. Önemli olan bu özgürlük ilkelerinin kadında, kadının
davranışlarında, üslubunda, düşüncesinde, yönteminde ve bir bütün
yaşamında anlam bulabilmesidir. Kadının bağlanacağı gerçeklik özgürlük
ilkeleridir. Bunun dışında bağlanmak ve kendine bağlamak özgürlüğe
ihanettir. Yaşam içerisinde her şeyin özgürlükle bağlantısı
kurulmalıdır. “Kurduğum ilişkiler, yürüttüğüm tartışmalar, ilgilerim,
beğenilerim özgürlük ilkeleri karşısında neyi ifade ediyor?” sorusu her
kadın arkadaşın kendine günlük olarak sorması gereken sorudur.
Özgürleşmek isteyen kadın özgürlükle arasına hiçbir şeyin girmesine izin
vermemeli, özgürlüğün gelişiminde kendinden ve etrafındakilerden
kaynaklı hangi gerilik ve çirkinlik varsa mücadele etmelidir.
Bu anlamda bizim
yapmamız gereken hakikatin peşine düşmek ve ne pahasına olursa olsun
hakikati yaşama ısrar ve cesaretini göstermektir. Yakılmayı, yanmayı,
kuyulara atılmayı ya da her hangi bir bedel vermeyi göze alarak
hakikatin peşine düşmeliyiz. Hakikat arayışçılarının bizlere bıraktığı
miras, onların izinden yürüme gücünü de vermektedir. Yaşadığımız
dünyada, yaşadığımız zamanda haksızlık, özgürlükten uzaklık,
adaletsizlik, sevgisizlik vardır. İnsanların vicdanlarının kurutulması
vardır. Ve bütün bunlar hakikat arayışını kendi tekillerimizde de
derinleştirmek için yeterli gerekçelerdir. Özgürlük hareketinde yer alma
ve mücadele yürütme yanında bu arayışı derinleştirmek güncel olarak
yaşamın kazanılması demektir.
Kadın duyarlılığı bu mevcut
dünya-yaşam tablosunu görmektedir. Görmek, bu tabloyu değiştirecek gücü
de gerektirmektedir. Aksi takdirde kapitalist modernitenin liberal
politikaları içinde erimek kaçınılmaz olmaktadır. Bu duyarlılığımıza
karşılık güç, ideolojik temel, anlam oluşturmazsak ve yeninin, özgür
yaşamın, doğru yaşamın algısını zihniyetimizde somutlaştıramazsak, fark
ettiğimiz gerçekler yaşam düşmanlarından, modernitenin ideolojik
hegemonlarından önce bizleri yokedecektir. Çünkü gerçek oluştuğu anda,
bir enerji oluşmaktadır. Ve oluşan enerji, oluştuğu amaç için
kullanılmadığında karşıt bir anlama dönüşecektir. Yapılan bir ilacın
derman olduğu kadar zehir olabileceği gerçeği henüz aşılmamıştır.
İdeolojik hegemonyanın temelinde yer alan cinsiyetçilik bugün tüm
algılara yerleşmiştir. Bizi en az soluduğumuz hava kadar çevrelemiş
olduğundan her yerde cinsiyetçiliğin yansımalarını görmekteyiz. Buna
karşı radikal bir duruş, özgürlük aşkıyla bir mücadele etmek, özgür ve
anlamlı yaşamak için şarttır.
İnsanın özü ataerkil devletçi
sistemin tüm etkilerine rağmen sürekli olarak özgürlüğe eğilimlidir.
Özelde bu sistemin en haince uygulamalarıyla karşı karşıya kalan kadının
özgürlük özlemi her ne kadar bastırılmaya çalışılsa da erkek egemenlikli
sistem karşısında kadının özgürlüğe duyduğu özlem, kadını erkek
egemenlikli sistem için sürekli denetim altına alınması gereken bir
tehdit durumuna getirmektedir. Özgürlüğe en çok ihtiyacı olan kadın onu
herkesten daha fazla aramalıdır. Ataerkil etkilerin yoğun olarak
yaşandığı Kürdistan toplumsal gerçekliğinde evinden kapı dışarıya adım
atamayan kadının kendini özgürlük hareketi içerisinde böylesi
özgürlükler ortamında bulması yanılgılı yaklaşımların açığa çıkmasına
neden olabilmektedir. Sistemin etkilerinin yoğun olarak yaşandığı
kişilikler bırakalım özgürlüksel gelişimi sağlamayı özgürlük önünde ayak
bağı olmaktadırlar. Özgürlüğe egemenlikli sistemin yarattığı bakış
açısıyla yaklaşma düzen içerisinde gelişen cinsel özgürlük anlayışının
hareketin başlangıcından itibaren özgür yaşama dayatılmasına neden
olmuştur. Saptırılmış özgürlük arayışı karşı devrim tarafından
özgürlüğün gelişimini engellemek için kullanılmaktadır. Özgürlük
anlayışının temeline kadın özgürlüğü konulmalıdır. Çünkü kadının
özgürlüğü geliştirilmeden gelişen her özgürlükçü yaklaşım uzun vadeli ve
kalıcı sonuçlara yol açmayacaktır. Özgürlüğün geliştirilmesi kadının
özgürleşmesine bağlıdır kısaca belirtecek olursak tüm toplumun
özgürleşmesinde kadının özgürleşmesi stratejik bir değerdedir. Özgürlük
kendiliğinden elde edilemez, özgürlük için savaşım verme, duyguda ve
düşüncede, tavır ve davranışlarda değişime gitme ve kendinle savaşarak
kendini aşma mücadelesini yürütme gerekliliği vardır. Kişilik mücadelesi
özünde özgürlük mücadelesidir. Özgürleşme savaşımı bir kişide ne kadar
güçlü ise o kişinin yaşamı da, mücadelesi de o kadar güçlü olur. Yoksa
özsel gerçekliklerini, öz kişiliklerini yitirmiş kişiliklerin özgürlüğü
geliştirmesi mümkün değildir. Burada özgürlüğün geliştirilmesinin
imkânsız olduğunu değil ancak bu erkek egemenlikli sistemin etkilerini
hücrelerine kadar yaşayan adeta sistemin iktidarcı yaklaşımlarıyla
boğuntuya uğratılmış kişiliklerin özgürlük mücadelesini geliştirmesinin
imkânsız olduğunu belirtiyoruz. Bu nedenlerle özgürlük ancak ve ancak
kendini aşma, yeniden yaratma ve güç kılmayla gerçekleşir.
Yoksa örgütsüzlük özgürlük
değildir. Tüm sınıflı uygarlık sistemlerinin ideolojik hegemonyalarına
karşı mücadele eden, köleliğe kesinlikle teslim olmayan, erkeğe de
kadına da sığınmayan, mülkiyet ilişkilerine, maddiyata tenezzül etmeyen,
özel mülkiyet yaklaşımını reddeden kadın özgürleşmeye açık kadındır.
Özgürlüğün en önemli ölçütü kendimizi egemen ve kölelik içeren
davranışlarımızdan ne kadar kurtardığımızda aranmalıdır. Egemenlik ve
kölelik olgularıyla birlikte özgürlük olgusunu da doğru
tanımladığımızda, kendimizde ve kendimizin dışında egemenlikli, kölelik
içeren yaklaşımlara karşı mücadele ettiğimizde özgürlük doğrultusunun
önemli bir boyutunu yakalamış oluruz.
Özgürlüğe mutlak sınırlar
çizip formülleştiremeyiz. Özgürlük kavramını kalıplarla ifade etmek onu
sonlandırmak özgürlüğü köleleştirmek olur. Özgürlük sürekli yaşanılır,
akışkanlık ve değişkenlik arz eder. Esasında bir doğrultu ve çizgidir.
Bu çizgiye girdiğimiz kadar özgürlüğü yaşarız. Çizgiden uzaklaştıkça
özgürlüğü solumaktan da uzaklaşırız. Özgürlüğün kendisi bir doğrultu
olduğundan kaynaklı onu anlamanın yolu kendisine aşk düzeyinde bağlı
olanların karakterini anlamaktır. Özgürlüğün bedelini yaşamlarıyla,
canlarıyla ve kendi zamanlarıyla ödeyenlerin yaşamlarına, kişiliklerine,
anlayış düzeylerine kendimizi yakınlaştırdığımız kadar özgür olabiliriz.
Özgürlüğü yüreğimize, beynimize ve eylemimize sığdıracak duygu ve
düşünce gücüne ulaştığımızda özgür olabiliriz. Aksi takdirde özgürlüğü
olmayanın kadınlık onurundan bahsedilemez.
|
|