| |
Milliyetçilik
Dininin Besmelesi: Tek Dil, Tek Bayrak
Dilzar Dîlok
“Biz size dostumuz gibi yaklaşırız, siz bize düşmanımız gibi saldırırsınız.”
Halil Cibran’ın bu sözü Ortadoğu’daki çoklu kimlikler kadar karşıtlıklara da
işaret etmektedir. Ne çok biz ve siz vardır yaşamlarımızda. Çok kez “Burada
anlatılanlar ne kadar da bizim içindir” demişizdir. Dünya tarihi nice apayrı biz
ve siz öyküsüyle örülmüştür. Öyle çok ayrım kıstası vardır ki, biz olan kiminde
siz olur, siz olan da bir zaman gelir biz olur. Ortaokul sıralarından hatırımda
kalan örnekler belleğimde ilginç bir şekilde yer edinmiştir. Örneğin Türk eğitim
sistemindeki tarih derslerinde Osmanlı-Arap savaşını anlatan tarih öğretmeni
Osmanlıyı anlatırken "biz” diye bastıra bastıra söylerdi. Başka bir gün aynı
tarih dersi, aynı tarih öğretmeni Müslüman Araplarla Hıristiyanların savaşında
Arapları anlatmak için kullanırdı biz kelimesini. Bense hiçbir “biz”de
bulamazdım kendimi ulusal ve mezhepsel kimliğimden dolayı. Ve dersin tüm akışı
içinde İngiliz tarihi dersine katılmış bir Fransız gibi kalakalır, bir biz
arardım. Bu ifade tarzı bir yanıyla aidiyetlerin çokluğuyla bağlantılı olsa da
tarih öğretmeninin bizlere kavratmak (bizlerde yaratmak) istediği bu çoklu
kimlikler değildi tabi ki. Onun anladığı ve anlatmak istediği sadece ve sadece
tekçi zihniyetin kimliğiydi. Kiminde Türk, kiminde Müslüman oluyordu. Bizlerin
zihniyetinde kendinin de içinde olduğu biz’i yaratmak, bizi kendisine katmak
istiyordu. Onun tüm biz’leri kendi tekçi potasında eriyip yok oluyorlardı. Bu
erime sürdükçe kısacık bir anda biz’deki büyü perdesi aralanıp siz çıkardı
ortaya. Öncesinde de sizi yaratmaya yönelen bir uçurum…
Milliyetçilik işte bu uçurumun adıdır.
Kürdistan’da Türkiyeli Önder kadrolarla başlatılan özgürlük mücadelesi
bu uçurumun halkların yüreğinde açtığı yaraları derinden fark etme, bu
yaraları sağaltma ve yeni özgür bir yaşam yaratmayı amaçlamıştır. Bundan
dolayıdır ki, umutların en fazla kırıldığı bir dönemde umut
olabilmişlerdir. Umut olma, olmaz denileni olur kılmanın çoğaltılmış
ihtimalinden doğmaktaydı ve bu kadrolar umudu yaratmışlardı. Haki Karer
ve Kemal Pir öncü duruşlarıyla Türkiye tarihinde bir çığır açmış, Deniz
Gezmiş’in halkların birlikte yaşama duyarlılığına tarihsel adımlarıyla
eşlik etmişlerdir.
Halklar
arasında oluşan uçurumun ortadan kalkması, biz ve siz ayrımını bıçak
sırtı algılara dönüştüren iktidar odaklarının farkına varılmasıyla
ilintilidir. Toplum kesimleri arasına giren bu biz ve siz ayrımının,
bıçak keskinliğinden kaynaklı oluşan uçurumların, bu uçurumun bir sonucu
olarak ortaya çıkan katmanların ve alt-üst tabakalaşmasının ortadan
kalkması uğruna verilen mücadeleler, bir evren amacı olup insanlık
tarihine yazılmıştır. Çünkü evrenin amacı özgürlüktür.
Bir
uçurum adını verdiğimiz milliyetçilik olgusu, kelime anlamı, çıkışı,
gelişmesi vs ile fazlasıyla tartışılmış, amiyane tabirle suyu çıkmış bir
kavramdır. Öyledir ama yine de, bugün Türkiye’nin demokratikleşme sorunu
ve Kürt sorununun çözümü konularından dolayı bu kavram üzerinde düşünme
gerekliliği vardır. Güncel olarak bu her iki olgunun da milliyetçilik
kavramı etrafında tıkatıldığı bir durumla karşı karşıyayız. Bundan
dolayıdır ki kavram yeniden ele alınmak, değerlendirilmek, yorumlanmak
durumundadır ve toplumlar yararına olan olguları gündemleştirmek bu
durumun elzem sonucu olacaktır.
Bugün
tüm kitlesel politikaların kökeninde ulus vurgusu vardır. Bu durum
aidiyet olgusunu aşacak düzeydedir. Bir anlamıyla, kimlik sayılan
aidiyet olgusunun tek renkli kimlikle zincirlenmesi durumunu ortaya
çıkarmaktadır ki, bu da milliyetçiliğin kolay bir kitle politikası
olmasından kaynağını almaktadır. Milliyetçi ideolojiyi benimseyenler
için kavramın kendisi dahi bir vahiy değerindedir. İnancın temeline
yerleştirilme yoluyla dinleştirilen, tanrısallaştırılan bu kavramın
tabulaştırılması ulus devlet oluşumunun temeline yerleştiğinden faşizme
giden yolu oluşturmaktadır. Aşırı dincilerin sıkıştıklarında milliyetçi
sloganlar atmaları, bunun yanında milliyetçilerin de sıkıştıklarında
dinci sloganlara sığınmaları buna örnektir. İslamın fetih karakterinden
dolayı ümmet anlayışı tüm müslümanlarla özdeşleştirilmekte ama egemen
ulusu karşılamakta, yaratmakta ve yüceltmektedir. Kavm-i necip olan
Araplardan sonra Alî Osmanlı, ne mutlu türküm diyene vs bu belirlemeyi
destekler. İslam mühürlü egemen ulus öncülüğünü bir zaman Araplar yapmış
olsalar da mevcut parçalanmışlık yanında çözümlenemeyen Filistin sorunu,
dış güdümlü Arap ülkelerin bu çemberden kurtulamamaları Arapları bu
misyondan uzaklaştırmakta, Batı’nın arka bahçesi olmakla sınırlı
bırakmaktadır. Aynı öncülüğün bugün AKP hükümeti yoluyla Türkiye’yi aynı
minvale yönelttiği de görülmek durumundadır. Nihayetinde ortak olan
gerçek, ulus devlet anlayışının din eksenli hegemonyasıdır ki, bugün AKP
hükümetiyle belirginleşmekte olan da budur. Zaten ulus devlet de ulusun
devleti olmamakta, devlet egemenliğine tabi olmuş ulus anlamını ihtiva
etmektedir.
Bugün
Avrupa Birliği ulus olgusunun ulus devlet anlayışının yarattığı
yapılanmadan vazgeçmiş, yeni modellere yönelmiştir. Avrupa ülkeleri
milliyetçiliği tüm dünyaya yaymış, bu ideolojinin tüm iktidar
nimetlerinden faydalanmış, hegemonyasını kurmuş, ulusal tekelleri
yaratıp ele geçirdikten sonra artık milliyetçilik kutsalı yıpranmaya,
koku vermeye başladığında da AB çatısında bu kutsaldan vazgeçmeye
yönelmiştir. Ulus devlet artık Fransız devrimindeki minik bebek
değildir. Doğduğu Avrupa’da ölmüştür ve Batı, bu koku vermeye başlayan
cesedi gömecek bir mezarlık arıyor. (Ortadoğu’ya yönelen savaşlara
bakılırsa o cesedi buraya gömmek istediklerini düşünmemek elde değil)
Bunun için yeni oluşumlara yönelmekte, birlik ya da federasyon tarzı
örgütlenmeleri geliştirmektedirler.
Milliyetçilik ideolojisinin dincilik, bilimcilik ve cinsiyetçilik
ideolojileriyle bağlantısı hegemonyayı oluşturan önemli bir
gerçekliktir. Kutsallaştırılarak dinsel bir olgu gibi ele alınması
yanında cinsiyetçiliği besleyip güçlendirmesi, erkek egemenliğinin tekçi
zihniyetinden kaynaklıdır. Bugün Türkiyeli siyasal partilerin erkek
eksenlilikten kurtulamamaları, cinsiyetçi üslup ve tarzları (kadın
vekiller de dâhil) TBMM çatısı altında, tüm Türkiyeli toplumların gözü
önünde seslendirmeleri de bu tekçi zihniyetin, milliyetçi ideolojinin
bir sonucudur. Faşizmin fallus zihniyetinin kimi zaman ince kimi zaman
kaba yöntemlerle dillendirilmesi, Türkiye siyasal atmosferinde her gün
karşımıza çıkmaktadır.
Aynı
şekilde bilimin de bilimcilik şeklinde ideolojikleştirilmesi, bilimin de
dinsel bir algıya dönüştürülmesi yaratıcı düşüncenin önünü aldığı gibi,
bilimin tekçi zihniyeti besleyen bir gübre haline gelmesine yol
açmıştır. Öyle ki, resmi görüşler tarafından bilimsel denilen bir tespit
karşısında farklı bir görüş ileri sürmek din karşıtlığı-kâfirlik dozunda
karşılık görmekte ve insanın en önemli özelliği olan, düşüncesini dile
getirme özgürlüğü yok edilmektedir. Yaratıcı düşüncenin en büyük düşmanı
kalıpların dışına çıkamamaktır. Pozitivist bilimle faşizmin zamandaşlığı
da bu konuda bizlere ilham verebilir. Çıkış itibariyle, bilimcilik ve
milliyetçilik birlikte, ortaklık halinde olup din karşıtlığı üzerinden
kendini geliştirmişse de, özünde yapısal olarak dinsel ideoloji
formatında örgütlemişlerdir kendilerini. Cinsiyetçilik de böyledir.
Erkek karşısında, erkek zihniyetine karşıt konuşmak ne kadar ayıpsa,
bilimsel bir gerçeğin karşısında-karşıtında konuşmak da aynı minvalde
ayıp görülmüş yasaklanmıştır. Nihayetinde her ikisi de ideolojik
yaklaşımlar olup tekçi, hegemonyacı ataerkil zihniyeti yaratan
algılardır.
Milliyetçiliğin tam teşekküllü örgütlenmiş hali olan ulus devletin tekçi
zihniyetiyle oluşturulan kurumlaşmaların verimsizliği göz önündedir. Bu
zihniyetle verilen eğitimler yeni nesilleri düşünce üretemeyen beyinler
haline getirmektedir. Bu aslında sistemin beklediği bir sonuçtur. Genel
bilgiyi çoğaltıp seviyesini düşürmek, özel bilgiyi iktidara odaklamak ve
bilginin bu kısmını özelleştirerek (özel üniversitelerle başlayan bugün
tüm eğitim kademelerindeki özelleştirmelerle meşrulaştırılan okullar
sistemi) iktidarı tekçi zihniyetin yetiştirdiği kuşaklara teslim etmek…
Eğitim kurumları aslında elit bir kesimin, devleti ve devlet kurumlarını
teslim edecekleri kadar dar bir eliti (yönetim oligarşisinin gelecek
adaylarını) yetiştirmenin yanında oluşturulan peçe kurumlardır. Zira
ulus devlet zihniyetinde tüm ulusun öğrenim görüp aydınlanması gibi bir
amaç yoktur. Mevcut zihniyetle de böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü
özgür toplumlarda öğrenim ihtiyacını toplum üyeleri belirler ve bu
ihtiyacı gidermenin yollarını ortak aklı olan politik anlayışıyla ortaya
koyarak uygulamaya yönelirler. Ne yazık ki Türkiye’deki iktidar
zihniyeti, özgür toplumlara tahammül edememektedir henüz. Sebep,
milliyetçilik dininin besmelesi olan tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek
devlet seremonisidir.
Eğitimdeki mağduriyet, tüm Türkiyeli toplumları ezmektedir. Çocukları
şahsında bu ezilmeyi kitlesel düzeyde yaşayanlar Kürtlerdir. Bugün yüz
binlerce Kürt çocuğu Türk talim terbiye (!) kurulunun kararı
doğrultusunda “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” sözü söyletilerek
her gün kendini inkâr etmeye zorlanıyor. Her sabah kendinden
uzaklaşmanın adımı attırılarak inkâr sistemine sunulan bu çark,
oto-inkârı sağlamanın bir yöntemi olarak güncele indirgeniyor. İşin en
kirli yanı, bu inkârcılığın kutsal öğrenim hakkının istismarıyla
yapılmasıdır. Kendi olamayan bir çocuğun terbiyeli olacağı ve talim
göreceği kuşkuludur. Çünkü kendini inkâr etmek, olmadığı bir şey
olduğunu söylemek, dolayısıyla yalan söylemek, insanları kendin olmaktan
çıkaran ve ahlaki değerleri tahrip eden bir durumdur. Her gün doğumunda
Kürt çocuklarına yaşatılan da budur. Yalan söylemeyi öğreterek Kürtlerin
ahlaki değerleri kirletilmekte ve küçük yaşlardan başlatılan bu durum
giderek tüm topluma yayılmaktadır.
Türk
eğitim sistemi ilkokulda and okunması ile her sabah ettirdiği yeminin
ırkçı içeriğini lise yıllarında gençliğe hitabe yoluyla kontrol etmekte,
faşist zihniyetin ne kadar başarılı olduğunu ölçmektedir. Bu insanlık
dışı uygulama var oldukça, Türk eğitim sisteminin tekçi zihniyeti
öğretim sisteminden çıkarılmadıkça, Kürt gençleri milliyetçi söylemlerle
eğitilmeye (eğilmeye-bükülmeye) çalışıldıkça, ya kırılmalar yok oluşa
kadar devam edecek ya da eğitim sistemine her halkın kendini ifade
edebileceği, içinde kendini bulabileceği ifadeler yerleştirilecektir.
İlk seçenek inkâr ve imhada ısrardır ve bugüne kadar sürdürülen bu
yöntem karşıt bir mücadeleyi getirmiştir. Tek renkte ısrar karşısında
Kürt gençlerinin yaptığı kendilerinin de bir rengi olduğunu gösterme
şeklinde olacaktır ki, karşılıklı kabuller gelişmediği müddetçe bu durum
ayrılıkçılığı geliştirecektir. Bunun sürmesinin ayrılıkçılığı körüklemek
olduğunu birçok Türkiyeli aydın da ortaya koymuştur.
Süreç
itibariyle Türkiye’de milliyetçiliğin gelmiş olduğu düzey, Türkiyeli
halkların millet olgusuna yaklaşımı, bu olgu içinde ne kadar kendi
hakikatlerini buldukları konuları tartışılır. Türkiyeli toplumların
nazarında milliyetçilik, yaşamak ve hayatta kalmak için tutunmanın
zorunlu olduğu bir olgu değildir. Bu anlamıyla milliyetçilik canavarının
gücü doğuş zamanlarındaki gibi değildir. Milliyetçilik bugün kitlelerin
ruhuna yerleştirilmiş olduğu halinden çıkmıştır. Demokratik özerklik
tartışmalarıyla birlikte bazı araştırmalar yapan ve Türkiye’de yaşayan
farklı etnik kökenler hakkında veriler elde eden bir akademisyenin
“meğer biz Türkler azınlıkmışız” deyişi canavarın eski gücünde
olmadığını işaret ediyor. Siyasetçilerin elinde bir salon milliyetçiliği
kalmıştır. Kitle politikalarının henüz sonuç aldığı, linç girişimlerine
kapı aralayabilecek kadar sürü mantığının henüz var olduğu gerçektir ama
şöyle bir gerçek de vardır. Bunun kökeninde insan olmanın getirdiği
avantajlar kadar toplumsallığımızın biz insanlara karşı bir zafiyet
olarak kullanılması, dolayısıyla insan oluşumuzun istismar edilmesi
gerçeği yatar. Bu anlamıyla totalize eden politikalar henüz yürürlükten
kalkmış değiller ama milliyetçiliğin eskisi kadar prim yapmadığı da bir
gerçek.
Türkiyeli halklar milliyetçilik yolunda akan kanlardan bıkmış. Bıkmış
ki, Kürtler bunu en iyi anlayacak, hissedecek olanlarız. Henüz birkaç
yıl öncesine kadar Kürtlerin ulusal varlığı dahi Türk halkında bir
rahatsızlığa yol açmaktaydı. Aslında tekçi zihniyetin ezberletildiği bir
halkın farklılıklar karşısındaki tahammülsüzlüğüydü var olan. Ve bugün
Türkiyeli halklar kendi ezberlerini bozmanın ilk adımlarını atmaktalar.
Bu ezber bozmanın öncülüğünü tabi ki aydınlar yapmaktadır ama yeterli
olduğu, Türkiyeli toplumların ihtiyacını karşılayacak düzeyde bir
öncülük yapıldığını söylemek de zordur. Çünkü kimi aydınların (!)
yarattığı bilgi kirliliği Türkiye toplumunu sağa sola (özünde geriye,
uçurumun dibine) çekiştirip durmaktadır.
Demokratik özerklik konusundaki tartışmalarda aydınların yaklaşımındaki
pozitivite toplumu etkileyecektir. “Bölündük, ayrıldık, yandık, bittik,
öldük!” siyaseti yapan kimi kesimler de yok değil ama bu kesimlerin
zihniyetleri o kadar geridir ki, tarihsel toplumun hakikati onları
aştığında, kendileri de bunun nasıl olduğunu anlayamayacak
düzeydedirler. Hem demokratik özerkliği bir kopuş projesi olarak görmek,
hem de bu kopuşun ardından Kürtsüz yaşayamayacağının haykırışlarında
bulunmak, Kürtleri inkâr eden homojen kafalar için anlaşılır gibi
değildir. O tahammülsüz zamanlara nazaran bugün Kürdistan kelimesinin
dile gelmesinin kabullendiği bir düzey vardır. Tam bir kabulün olduğunu
söyleyemeyiz ama duyunca öcü görmüş gibi olmayış bir adımdır. Suyun
aktığını bilmek insanlara güven verir. Kavram her ne kadar tırnak içine
de alınsa da, birçok dile gelişteki bu tırnak içine alma, aslında, tekçi
zihniyet karşısında kendi tedbirini alma şeklinde ortaya çıkıyor. En
azından yansıdığı kadarıyla bunu anlamak pek zor değil. Türkiye halkları
Kürtlerin varlığına, Kürtlerin dağlılığına, Kürtlerin dillerine alıştığı
gibi Kürtlerin yaşam tarzlarına, farklılıklarını dile getirmelerine ve
kendi toplumsallıklarını kendi iradeleriyle kurarak yaşama iradelerine
de alışmak durumunda.
Bugün
KCK davalarının görüldüğü mahkemelerde yaşanan tıkanıklık, bu durumun
resmi ideolojideki konumunu belirleyememenin tıkanıklığıdır. Ayrı bir
halk olduğumuz, ayrı kültürel değerlerimiz olduğu, en son mahkeme
başkanının da kaç oturum sonrasında (bağlı olduğu devletin resmi kanalı
TRT 6’e rağmen) nihayet anlayarak dile getirdiği gibi ayrı bir dilimiz
olduğu fark edildi. Gömülü olmaktan çıkıp yaşayan dil statüsüne girmek,
ardından Kürtçe olduğu tahmin edilen bir dil olmak da az buz değil hani…
Hatta Başbakan ya da avenesinin, kimi yerlerde sempatik görünmek için
dişlerini sıkarak kırık dökük birkaç kelime Kürtçe dile getirmeleri de
epey değerlendirme konusu olmuştu.
Tüm
bunlara rağmen siyasal partilerin temel konseptlerinde tekçi, inkârcı ve
nihayetinde ırkçı politikaların olduğu da bilinen bir gerçektir. Her ne
kadar tekçi zihniyet sürekli dile gelip yükseltilse de, halklar nezdinde
yaşananın özünde çokluk olduğunu belirtmek yanlış olmaz. Milliyetçilik,
bir yönüyle geçmişte kalmış bir ideolojidir. Miadını doldurmuştur.
Türkiye ‘de de hâkim ulus zihniyetine sahip olanların bir zamanlar
sarıldıkları, ne yazık ki o zaman, kendi ömrünü doldurduğundan bugünkü
sarılmada ısrarın pek bir şey ifade etmediği, giysinin oldukça dar
geldiği, ayıp yerleri örtmek bir yana açıkta bıraktığı bir durum…
Bugün
Türkiye’de belli bölgelerde ortaya çıkan linç-provokasyon girişimlerinin
kimi odakların yönlendirmesiyle olduğu, bu tip olaylar için total
saldırılar geliştiremeyen ırkçı kesimlerin lokal saldırılarla milliyetçi
bir dalga yaratmaya çalıştıkları, ellerinden kaymakta olan bu zemini
tutmaya yöneldikleri görülmektedir. Tüm çözüm yaklaşımlarının gelip
iktidar odaklarında, siyasal partilerde ya da mafyavari kimi oluşumlarda
tıkanması da bu durumu açıklamaktadır.
Halkların demokratik yaşamı açısından bakıldığında bu sürecin en büyük
kazanımı olarak Türkiye’nin bu durumu yaşadığını ortaya koyabiliriz.
Çünkü köklü devlet geleneğinin üzerinden şekillendirilen ulus devlet
mantığının demirden ağları, Türkiyeli halkları milliyetçilik zehriyle
vurmuştur ve bugün Kürt özgürlük hareketinin verdiği bedeller sayesinde
bu zehre karşı aşı yaratılmış durumdadır. Kendi millet bilincini başka
toplulukları inkâr etmeden, yok etmeye çalışmadan, farklı olana sadece
ölmeyi reva görmeden yaşamasını öğrenmenin hiç de zor olmadığını
Türkiye’deki halklar zaten yılların tecrübesiyle biliyorlar.
Gelinen
aşamada Türkiye’de ısrarla piyasaya sürülmeye çalışılan son kullanma
tarihi geçmiş milliyetçilik, özgüven eksikliğinde yeşerip büyüyen bir
olgudur. Ve son kullanma tarihi geçmiş olduğundan artık toplumu
zehirlemektedir. Türk halkında tarih bilinci oldukça zayıftır. Ve kendi
hakikatini bilme yok denecek kadar az olduğundan kendi hakikatini
yaşamak da mümkün değildir. Kendi hakikatini yaşamanın özgürlük olduğu
gerçeğinden yola çıkarsak Türk halkının da özgür yaşamadığını, bizler
özgür yaşamadıkça onların da özgür yaşayamayacağını belirtmek gerekir.
Özgür yaşamak için önce nasıl yaşayacağını bilmek gerekir ki Türk halkı
bu konuda oldukça bilinçsiz bırakılmakta, klişe ezberlerle
belleksizleştirilmektedir. Çünkü iktidarlar halkın bilinçlenmesinin
engelini kendi tekelindeki tarih kurumları aracılığıyla
sağlamaktadırlar. Bundan dolayı halk kendi tarihini değil egemenlerin
tarihini ezberlemektedir.
Türklük
olgusunun da bu anlamda hegemon yanı öğretilerek temelsiz bir güven
yaratılmaya çalışılmakta, zaman içinde bu anlaşıldıkça derin özgüven
sorunları ortaya çıkmaktadır. Milliyetçiliğin istismarına uğrayan Türk
gençlerinin yaşadığı da genellikle budur. Kendi tarihini öğrenmek
milliyetçilik değildir. Ama milliyetçilik için tarihi yanlış öğrenmek,
hayatı yanlış tanıtır insana. Bilgece söylenen sözde olduğu gibi “Yanlış
hayat doğru yaşanmaz.” Komünal doğal yaşayan Türkmen halkının kendi öz
tarihi, dili, kültürü egemenlikli zihniyet tarafından
cılızlaştırıldığından bugün alt kültür durumundadır. Bedevi denilerek
aşağılanan Araplar gibi Türkmenler de alt tabakaya itilmiş durumdadır.
Hatta günümüz itibariyle alay edilen bir algıya dönüştürülmüştür.
Türklük bilincini Ziya Gökalp ya da diğerleri gibi Türk olmayan
kişilerden öğrenmek yerine Türkmenlerin yaşamından, öz kültüründen
öğrenmek, ulusal bellek açısından daha verimli olacak ve özgür bir
gelecek yaratmanın bilişsel zeminini oluşturacaktır.
Bu
gerçekleşmedikçe özgür bir geleceğe güvenle yöneliş gerçekleşememekte ve
geçmişin bellekte net olmayan ağlarına sarılmak milliyetçilik olarak
hayat bulmaktadır. Bu gerçek tam da Türkiye’de yaşayan toplumlar için
böyledir. Millet olma olgusunun bu kadar siyasallaştırılması, iktidarın
kendisini yaşatacağı zemini yaratması için elzemdir. Milli birlik
vurgusu, ahlaki yaşam, ortak irade ve birlikte yaşama kararlılığı
gösteremeyen bir topluluk için ortaya atılabilecek en kolay birleştirici
unsur gibi görünmekte-gösterilmektedir. Birleştirici oluşu da tabii ki
doğal olmayıp içinde birleşmeyeni yok etme korkusunu
barındırdığındandır. Homojenleştirmedir. Homojenleştirme
birleştirmemekte, bilakis parçalamakta, farklılıkları karşıtlaştırarak
ayrılıkları belirgin kılmakta ve ortak yaşam zeminlerini öldürmektedir.
Milliyetçilik ideolojisiyle Türkiye siyasi düzleminde öyle bir algı
yaratılmıştır ki, kendinden olmayanın her şeyini mikroskop altına almak
gerekli görülürken, kendine her şeyi reva görme, kendinden gördüğünü
sorgulamama durumu ortaya çıkmaktadır. Örneğin Türkiyeli siyasetçiler
her gün birbirlerini aşağılamakta, kişisel hakaret davalarına ait
dosyalar binaların boyunu aşmakta, toplum üzerinde yürütülen koyun
siyaseti ayyuka çıkmakta fakat ne yazık ki bu aşağılamalar karşısında
güçlü sesler yükselmemekte, dahası özellikle kimi iktidar sözcüleri
diplomalı cehillerin yaptığı gibi diktatörlükler karşısında üç
maymunların devamı sergilenmeye çalışılmaktadır. Diğer tarafa gelince
durum yüzde yüz değişmekte tabi. Kürt halk Önderinin Kürt siyasetçilere
yönelik yaptığı bir eleştiri ya da uyarı üzerinden kıyametler
koparılmaya çalışılmaktadır. İkide bir “Neden eleştirmiyorsunuz, neden
farklı görüş ortaya atmıyorsunuz” diyerek Kürt siyasetçiler provoke
edilmeye çalışılmaktadır. Kürt siyasetinde oluşması ihtimal parçalanma
üzerinden kendi tekçi anlayışını oturtmanın beyhude çabaları bu anlamda
sürüp gitmektedir. Birçok aydın-yazarın bildiği ve dile getirdiği gibi
Kürt halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Kürtlerin gönlündeki yeri hiçbir
örnekle kıyaslanamayacak düzeydedir. Bu gönülde yer ediş, tarihte yer
edişle doğru orantılıdır. Bugün Kürt halkının varlığını
haykırabilmesinin, dilini konuşup kendi özgür geleceği için anlamlı
adımlar atabilmesinin Önderine karşı, Kürt halkının nankörlük etmesi,
tabii ki Kürtleri tarihin nazarında lanetleyecektir.
Ve tabii
ki Kürtler bunun bilincindedirler.
Kürtler
bu bilinçle kendi örgütlenmelerini (devleti beklemeden) oluşturmaya
başladığından Türkiye siyasi atmosferi politikleşen bu Kürt gerçeği
karşısında oldukça şaşırmış bir halde yeni arayışlara yönelmektedir.
Bunun üzerine bugün Kürtleri bitirmenin yeni yöntemleri aranıyor.
Milliyetçilik ve milliyetçiler kullanılarak sosyalizm-komünizm nasıl
bitirildiyse İslamcılar yoluyla da Kürtler bitirilmek isteniyor. İktidar
İslamcılığının aşısıyla tüm Müslüman toplum zehirleniyor.
Siyasal
İslamı kullanarak Kürt hareketini tasfiye etme girişimleri Kürt halk
Önderi Abdullah Öcalan tarafından ortaya kondu. Bunun görünür adımları
AKP hükümeti tarafından atılmakta olsa da birçok sosyal örgütlenme
geliştirilerek faşist İslamcı ideolojinin altyapısı oluşturuluyor.
Kürdistan’ın birçok ilinde cemaat evleri, okullar, mağazalar vb açılması
buna örnektir. Öyle ki AKP tamamı alevi olan Dersim’de dahi bu konuda
prim yapmaya çalışıyor. AKP bu süreçte, dinsel istismar ve kitleleri
galeyana getirerek harekete geçirmenin en kolay yöntemi olan
milliyetçiliği kullanıyor. Bu hükümetin kullanıp atmadığı hiçbir değer
kalmamıştır dense yerindedir. Tam bir tecavüzcü zihniyetle eline
geçirdiğini iğfal edip atma tarzıdır AKP tarzı. AKP’nin tekçi
uygulamalarına baktığımızda faşist İslamcı bir tarz ortaya çıktığını, bu
tarzın Müslüman halkı en kötü şekilde vurduğunu belirtmek zor değil.
Çünkü
inançlar kirlendiği zaman, insanlardaki kirliliği temizleyecek hiç bir
şey kalmayacaktır.
Dünyada
faşizmin en belirgin öncüleri Franco, Hitler ve Mussolinidir. Bugün bu
tip öncülerin çıkmayışı aynı zulmü, aynı ırkçılığı yapanların
olmayışından değildir. Bunun sebebi, bugünkü demagogların aynı ırkçı
anlayışı yaygınlaştırarak, tüm zamanlara yayarak ve doğallaştırmaya
çalışarak yapmaya yönelmeleridir. Erdoğan’ın darbeci generallerden daha
astım-kestimli konuşmaları, tekçi, postalcı, ezici bir tarzı uyguladığı
ayan beyan ortadadır. Milliyetçiliğin dincilikle ilişkisinin en somut
örneği AKP’dir. Her ikisinin nasıl bir ortaklık olduğu bu hükümet
şahsında ortaya çıkmaktayken Türkiye’nin en acil ihtiyacı olan
demokrasi, insan hakları, farklılıklara anayasal güvenceyle kendi
kültürlerini yaşama hakkı vs. konularına kulaklar tıkanmaya
çalışılmaktadır.
Oysaki
her toplum, topluluk ya da herhangi kesimler kendi haklarında karar
verebilmelidir. (Doğrudan) Demokrasinin vazgeçilmez şartı bu iken
Türkiye’de mevcut durumda topluluklar, temsili sistemin mağduru
olmaktadır. Bu yaklaşım damıtılmış iktidarcı aklın sonucudur. Toplumu
hiçbir konuda karar alamayacak kadar basiretsiz gören zihniyetin
ürünüdür. Sadece seçimlerde kitleler olarak toplumu hatırlayan ve kimi
ekonomik politikalar uygulayarak halkı bio-iktidar yöntemleriyle
iktidara muhtaç etmeye çalışan anlayışın pratiğidir. Toplumlara
sağılacak inek muamelesi yapan zihniyetin ürünüdür. Halk, kendi kendinin
hamisidir ama kiminde padişah havalarıyla konuşan, kiminde naralar atan
Erdoğan’ın öncülüğündeki AKP pratiği bunun tam tersini göstermektedir.
AKP’nin
gidişatı böyleyken, ana muhalefet denilen partilerin yaptıkları iktidarı
en sadakatlisinden güçlendirmeye yöneliktir. Bu anlamda yürütülen
polemikler ya da her hangi bir düzey içermeyen atışmalar, sadece toplumu
depolitize etmekte, özünde toplumun iktidar odaklı olmasını, iktidara
katlanabilirlik düzeyini kabuledilirlik sınırında tutmayı hedeflemekte
ve bu tarz sonuçlara yönelmektedir. AKP’nin dinsel faşizmle yapmaya
çalıştığını CHP ve MHP milliyetçi, ulus devletçi politikalarla
yapmaktadırlar. İlginç olan şudur, en fazla tek dil-tek bayrak vurgusunu
Erdoğan yapıyor olsa da, bu beyan ordu ile hükümet arası uyuşmayı,
uzlaşmayı vurgulamak içindir. Çünkü işin özünde bu vurguyu pratiki
olarak en iyi yapan odaklar CHP ve MHP’dir.
Kılıçdaroğlu şahsında yaşananların hiçbir politik ahlaka sığmadığı
gerçektir. Mustafa Kemal’in diskalifiye edilmesiyle birlikte CHP’nin
İttihat ve Terakki liderlerinin denetimine geçtiği bilinmektedir.
Sonraki yıllarda farklı etnik kökenden insanın bu parti aracılığıyla
siyasal anlamda devşirilmesi de Kılıçdaroğlu’nun bugünkü siyasal gayri
meşruluğunu açıklamaktadır. Kendini inkârla yetinmeyip devşirme
kültürünü CHP kapısında sürdürmektir. Bugün kendisinden sonra kimi Kürt
tiplerine de yaptığı budur. Çünkü bu durum kişisel bir durum değildir.
Bir sistemdir ve aynı sistem bugün yine uygulanmakta, bu yolla
Kürdistan’daki kimi orta sınıftan olan kesimler örgütlenerek Kürt
toplumu bu yolla devşirilmeye çalışılmaktadır. Ama biz biliyoruz ki,
devşirmenin hakikati yoktur.
MHP’nin
alevi konulu paneller düzenlemesi, AKP’nin darbe mağdurlarına sahte
gözyaşları dökmesi, Kılıçdaroğlu’nun ise zaten kimliğini dahi
söyleyemeyen bir korkaklıkla, tek dil vurgusunu en çok yapan yüzsüzlüğü
yalancılığın parlamenter merkezli oluşunu ortaya koymaktadır. Pir
Sultan’ın Hızır paşa ile aynı sofrada oturması nasıl mümkün olmadıysa,
MHP’nin Türkmen Alevileri örgütlemeye çalışması öyle mümkün değildir.
MHP’nin yapabileceği tek şey milliyetçi sloganlarla, tekçi çağrılarla
kendi tabanım dediği dar kesime hitap etmesidir. Türkiye’nin
demokratikleşmesinde MHP’nin ve bu minvaldeki anlayışın pek bir rolü
olmayacaktır.
Hükümetin ve muhalefet partilerinin tekçi sloganlarla yürüttükleri ırkçı
faşist yarışta MHP önemli bir yer tutmakta, hassasiyetler denilen
konuları gündemde tutarak milliyetçi yönü sürekli harekete
geçirmektedir. Bu anlamda MHP’nin tutumu, salt adından dolayı da olsa
anlaşılırdır. Adı üstünde milliyetçi bir oluşumdur. CHP’nin bu tabloda
durduğu nokta ise, adındaki halkçı vurgusuna karşıt bir şekilde, hem de
aslını inkâr eden haramzade bir parti başkanıyla, faşizan
politikalardır. Bu sebeple kendi etnik kökenini, inancını dahi dile
getirmeye korkan bir parti başkanının Türkiye’deki halklar nezdinde
kabul göreceğini düşünmek yanılgı olacaktır. Diğer yandan bu ülkede
milliyetçilik yapacaksa birileri, bunu en iyi milliyetçiler yapacaktır.
Bu konuda CHP ile MHP arasında bir rekabet vardır. CHP nerdeyse
amblemindeki okları çıkarıp yerine ağır silahlar, kobra helikopterleri
ya da F-16’lar koyacak bir pozisyondadır.
AKP ise
iktidarın dayanılmaz rahatlatıcılığıyla en iyi milliyetçiliği ben
yaparım edasında.
AKP
kadar Türkiye’deki halkları, toplulukları, kurumları hatta bireylerin
kendilerini parçalayan bir oluşum yoktur. Öyle bir hale getirdi ki
ülkeyi, belleksizleştirme yaşanmaya çalışılıyor bu parçalanmanın
üzerine. AKP’nin açılım paketinin içinden küçük küçük paketler çıktı.
Meğer açılım paketi, parça parça tekçi paketlerle doldurulmuşmuş. Yasak
zihniyetinin son adımı açılım sloganlarıyla Kürt diline devletçi anlayış
içinde serbesti sağlamak şeklindedir. Bu Kürtlerin derin asimilasyonunu
hedefliyor. Kürtlüğü yozlaştırma girişimidir bu. Kürt özgürlük
hareketiyle buluşamayan unsurların toplandığı bir çatı olan TRT şeş
bunun örneğidir. Açılım, aslında tekçi zihniyette açılımdır. Çünkü inkâr
sürmektedir. İnkârın farklı biçimleri sürmektedir. Bu anlamıyla AKP
somutunda siyasal düzleme baktığımızda özde değişen pek bir şey
olmadığını görmekteyiz. Çünkü her adımın sonuna tek dil, tek bayrak
mührü vurulmaktadır.
Nasıl ki
İslam dininin besmelesi vardır, milliyetçilik dininin besmelesi de tek
dil, tek bayrak sloganıdır. Türkiye’deki siyasal partiler bu sloganı
dillendirerek kendi dinlerinin besmelesini her adım başı tekrarlayarak
faşizme ibadet etmekteler. Türkiye’de aidiyetlerin çokluğu, birliktelik
ya da kaynaşma yaratmaya yönelmiyor. Bugün Kürtlere neredeyse “Bakın,
Lazlar, Çerkezler ya da diğer etnisiteden olanlar Türkçe konuşuyor, siz
neden sorun çıkarıyorsunuz?” denmektedir. Homojen toplum yaratma ısrarı
sürüyor. Bu homojenleştirme sürdükçe, tekçi zihniyette ısrar edildikçe
toplumsal bir parçalanma, atomize olma durumu da ortaya çıkıyor.
Homojenleşme kültürler boyutunda ölümle özdeştir. Kürdistan’da yürütülen
özgürlük mücadelesi sayesinde Kürt dili tek dil sınırlarına giremeyecek
kadar dirilmiş, yürüyüşe geçmiştir. Kürt kültürünü sadece dil
sınırlarına sığdırmak da bir yanılgıdır. Öyle olmasaydı TRT şeş Kürt
sorununu çözmeye yeterdi. Kürt toplumu yaşamını, kültürel değerleriyle,
kendi inanışlarıyla yaşama adımlarını bugünkü politikleşme düzeyiyle
görünür kılmaktadır. Bu adımlar tek dil vurgusunu zaten çürütmektedir.
Besmelenin tek devlet kısmı ise zaten baştan yanlıştır. Kürt toplumu,
kendini özgür kültürel değerleriyle devletsiz gerçekleştirmenin
adımlarını atmaktadır. Devletsiz bir toplum olmaya dair mağduriyet
yorumları vakti zamanında ziyadesiyle yapılmış olsa da gerçek şudur,
Kürtler yeni bilinçlenmeleri temelinde, devletsiz bir halktan olmaktan,
iktidarın kirleticiliğine bulaşmamış olmaktan gurur duymaktalar. Kendini
devletle var etmek devletsiz bir hiç olmak, devleti tanrının yerine
koymak köleliğin bir biçimidir ve Kürt halkı bu zincirleri kırmıştır.
Kürdistan’da yürütülen özel savaşın tüm vahşet uygulamaları karşısında
verilen özgürlük mücadelesinin uzun yılları Kürtlerde ulusal bir bilinç
yaratmıştır. Buna rağmen Kürdistan’da, Kürt halkında, Türk halkıyla
birlikte yaşayamama düzeyinde bir milliyetçiliğin oluşmayışı, yaşanan
onca vahşete ve henüz kanayan yaraya rağmen Türk karşıtlığının olmayışı,
birlikte yaşama istemlerinin beyan edilişi, yürütülen özgürlük
mücadelesinin ilk oluşum zihniyetinden, Haki Karer, Kemal Pir ve diğer
Türkiyeli arkadaşların kişiliklerinin katılımlarına yerleşen bir
bilincin yayılmış olmasından kaynağını almaktadır.
Türkiyeli toplumların kendi ruhunu, her gün ona saldıranların
zincirlerinden kurtarması özgür birey ve özgür toplum olarak yaşamasının
temel göstergesi olacaktır. Türkiyeli halklar Türk milliyetçiliğinin
total uygulamalarından kendini kurtarmıştır. Milliyetçiliğin, faşizmin
yarattığı egoizmin insan sağlığını, dolayısıyla toplum sağlığını bozan
etkisi fark edilmiştir. Türkiyeli toplumlar bir bütün olarak kendi
kültürel ifadelerini gerçekleştirememiş olsalar da Demokratik özerklik
bu konuda önaçıcı bir rol oynayacaktır. Türkiyeli aydınların genel
olarak bu proje karşısındaki pozitif yaklaşımları Türkiyeli halklarda da
bu anlamda pozitif bir yaklaşımı getirmiştir. Tabi aydın olamayanlar da
vardır bu durumda. Onlar da kendi karanlıklarını sürdürmeye devam etmiş
ama bu karanlığı halka taşıyamadıklarından ancak karanlık odakların
sözcülüğünü yapan düzeyde kalakalmışlardır. Kimi siyasal oluşumların
stratejisyenliğinden öteye gidememiştir bu tip şahısların yaklaşımları.
KCK
tutuklamaları ve bu dava kapsamındaki Kürtlere yapılan muameleler,
Türkiye’deki faşizmin kurumlaşmış olduğunu, mantıksız da olsa kimi
uygulamaların yasalara dayandırıldığını ve bunun Kürtler üzerinde
uygulandığını gösteren somut güncel bir durumdur. Bunu bilmeyen, bilip
de dile getirmeyen çok az kişi kalmıştır. Kurumlaşmış faşizm tüm
toplumlar, topluluklar ve tüm inanç, etnisite, farklılık grubu için ölüm
demektir. Kurumlaşmış faşizmi aşmanın tek yolu demokratik özerkliktir.
Faşizm kelimesinin anlamındaki baltanın kıyıcılığı ve bu araçla
toplumkırımların gerçekleştirilmesi, ancak demokratik özerk bir
yapılanmayla durdurulabilir. Ve ancak bu yolla her kesimden olanlar
kendi kültürünü, inancını yaşayarak kendi değerlerine yeni değerler
katabilir. Çünkü yaşamak için kendin olmak, kendi hakikatiyle yaşamak
gerekir. Bugün Türkiye’deki tekçi zihniyetle örülen yasalar, yaşayan
Kürtleri yargılarken ölü Kürtlerin kemikleri de bu yasaları oluşturan
zihniyetleri yargılıyor. Türkiye’de yaşayan her bireyin demokrasiyi
yaşayan bir ülkedeymiş gibi davranmak yerine Türkiye’de yürütülecek
mücadeleyi yükseltmesi gerekir. Yoksa bu sistemi yaşarken yargılamak
yerine bu işi ölülerimize bırakmak durumunda kalabiliriz.
“Eşitlik zayıflık değil bilgeliktir
Hiçbir halk sonsuza kadar efendi
Hiçbir halk tutsak olarak yaşayamaz
Barış
hepimizi onurlu ve özgür yapacak tek olanaktır” Şükrü Erbaş
|
|