| |
Kürtlerin Kendi
Kurumlarını Savunması Çok mu Zor?
Türkiye
cumhuriyeti sömürgeci devletinin kuruluşundan itibaren, Kürt ulusunu
tarihten silmek ve Türkleştirmek için, izlediği politikalardan birisi de
öndersiz ve yönetimsiz bırakmaktır. Bunun için şark ıslahat planı’nı çok
kapsamlı olarak devreye koymuşlar ve bu planı, kan-katliam ve sürgün
temelinde hayata geçirilmiştir. Ne kadar öncülük yapabilecek, halkı
etrafında toplayacak, örgütleyecek ve mücadele edebilecek potansiyele
sahip birey varsa hemen hemen hepsi ya katledilmiş ya cezaevine konulmuş
ya da sürgüne gönderilmiş, ya da en amansız koşullarda yaşamaya mahkûm
edilmiştir. Böylelikle isyanları vahşi bir biçimde bastırdıktan sonra
kendi sömürgeci yönetimini adım adım Kürdistan’da uygulamaya
başlamışlardır. Kürt ve Kürdistan’a ait ne varsa, tüm kurumlar yerle bir
edilmiş, yeniden oluşmaması için de her türlü siyasi, askeri, idari,
hukuki, istihbari, ekonomik ve ideolojik tedbirler almışlardır.
Kürt ulusu, 40 yıla varan
özgürlük mücadelesiyle, büyük bedeller ödeyerek, yeniden kendi
toprakları üzerinde kendi öz yönetimini kurmaya çalışmıştır. Bunu bir
hayatiyet ve aciliyet olarak görmüştür. Kürdistan özgürlük mücadelesinin
ilk yıllarında Hilvan’da ortaya çıkan özyönetim deneyimi bu bakımdan bir
ilktir. 12 Eylül askeri faşist cuntasının Hilvan halkına ve
özyönetimine, nasıl yöneldiğini, yoğun toplu esir alma operasyonlarıyla
Amed zindanına doldurmuşlardır. Bu durumu, kırklı yaşlardaki herkes çok
iyi hatırlamaktadır.
Önder Apo bir halk için bir
ulusun demokratikleşmesini, özgürleşmesini ve özyönetimine kavuşmasının
anlamını çok çarpıcı olarak ortaya koymaktadır: “Demokratik ulus, öz
yönetimsiz düşünülemez. Genelde tüm ulus biçimleri, özelde demokratik
uluslar kendi özyönetimleri olan toplumsal varoluşlardır. Bir toplum
kendi öz yönetiminden mahrum olursa, ulus olmaktan da çıkar. Çağdaş
toplumsal gerçekliklerde yönetimsiz ulus düşünülemez… Ancak dağılma
sürecine giren toplumların yönetiminden bahsedilemez…”
Çünkü bir halkın öz yönetimi,
o halkın iradesini yansıttığı gibi, o halkın toplumsal beyinsel
fonksiyonlarını ifade eder. Bu nedenle de sömürgeciler hangi ülkeye
girmişlerse, önce oranın liderlerini, liderlik yapma olasılığı olanları
tasfiye etmeyle işe başlarlar. Ve sonra kendi yönetimlerini inşa
ederler. Korkuyla, soykırım ve asimilasyonla onlara itaati sağlarlar.
Dolayısıyla o toplumun tüm değerlerini talan ederler ve köleleştirirler.
Bu nedenle, bir ulus için en
hayati konu, en ahlâki görev, en sorumlu yaklaşım, özyönetimini inşa
etmek ve onu ne pahasına olursa olsun savunmaktır. Eğer bir ulus bu
kadar önemli ve hayati görevi başaramazsa, kendi ülkesini, varoluşunu,
onurunu koruyamaz. Ekonomik olarak da kendi toprakları üzerinde bir
dilim ekmeğe muhtaç konumdan kendisini kurtaramaz. Bu genel doğru, en
fazla biz Kürt halkı için geçerlidir. AKP sömürgeci-faşist yönetimi de
bu gerçekliğin farkında olduğu için, en küçük bir bağımsız, özerk Kürt
ulusal-toplumsal oluşumuna izin vermemekte, tasfiye etmeye
yönelmektedir. Bütün siyasetinin ekseninde bunun olduğu ve bu temelde
soykırımı gerçekleştirmek istemektedir.
Son günlerde bir kez daha
Kızıltepe belediyesi basılmış, meclis üyelerinin birçoğu gözaltına
alınmış bulunmaktadır. Daha önce de, legal-yasal ve meşru alanda
mücadele eden Kürt siyasetçileri, basıncıları, belediye başkanları,
meclis üyeleri vb. kesimler özenle seçilmiş ve rehin alınmışlardır.
Siyasi soykırım operasyonlarının anlamı budur.
Üç yıldan beri hemen hemen
her gün ve belli aralıklarla artık bir işkenceye, zulme ve hakarete
dönüşen bu operasyonlar neredeyse olağanlaştı. Gösterilen tepkiler
sınırlıdır. Basın açıklamasıyla yetinilmektedir. Daha çok bir seyretme
düzeyinde kalmaktadır. Adeta herkes birbirini izlemekte ve ne zaman
kendisine sıranın geleceğini beklemektedir. Türk sömürgeciliğinin AKP
versiyonu olan faşizmin amacı, hedefi nettir. Acaba bu konuda hala, AKP
faşizminin niyetinden kuşku duyan kalmış mı?
Türk sömürgeciliği ve onun
bütün kurumları, Kürdistan’da büyük katliamların, idamların, sürgünlerin
ardından, Kürdistan’a ait ne varsa hepsini tasfiye etme temelinde kendi
sömürgeci kurumlarını inşa etmiştir. Dolayısıyla Kürdistan’daki Türk
sömürgeciliğinin varlığı gayri-meşrudur. Halkımıza, tarihimize
hakarettir. Geleceğimizi karartmadır.
Ülkesinin işgaline, talanına,
sömürgeleştirilmesine karşı direnmek insan olmanın en asgari
gerekleridir. Onurlu insan ve Kürt olmanın, yurtsever olmanın bir
gereğidir. Madem kendi oylarımızla belediye başkanlarını ve meclis
üyelerini seçiyoruz, o halde savunmalıyız da. Eğer biz seçiyorsak,
kurumlarımızı oluşturuyorsak ve Türk sömürgecileri gelip, hiç hakları
olmadığı halde, havadan-sudan gerekçelerle dağıtmasına izin
vermemeliyiz. “ bu belediye başkanını ben seçtim, bu kültür kurumunu ben
kurdum, bu basın kurumunu ben kurdum, senin bu kurumlarımı dağıtmana
izin vermeyeceğim” diyebilmeliyiz. Hem demeli, hem de sömürgeci Türk
devletinin ve onun temsilcisi AKP’li polislerin kirli potinleriyle
kurumlarımıza girmesine ve yöneticilerimizi esaret altına almasına izin
vermemeliyiz.
Açık ki, bu operasyonlar daha
da sürecektir. Türk sömürgeciliğinin, düşmanın karakterini anlamak
lazım… Bunların merhamete gelerek duracağını sanan varsa, sadece
kendisini aldatır. Onun için, her yurtsever kurumun, her yurtsever
yöneticinin kendisine karşı da operasyon yapılacağını varsayarak, buna
karşı kendi kurumunu savunması için örgütlü tedbirini almalı, buna
hazırlıklı olmalıdır. Böyle bir yönelim karşısında, sömürgeci AKP faşist
sürülerine unutmayacakları bir direnme dersi verilebilir. Bunun için
tecrübe de vardır, halkımızın öfkesi de vardır, direnme bilinci ve
cesareti de vardır. Daha ne bekleniyor, ne zamana kadar sabır? Bekledik
de ne oldu? Arttık bu sabrı elimizin tersi ile itmenin zamanı değil mi?
Şu soruyu hepimizin kendimize
sorarak, tüm samimiyetimizle cevap vermenin zamanıdır: Sahi, büyük
bedeller vererek, emekler harcayarak, acılar yaşayarak oluşturduğumuz
kurumlarımızı savunmak çok mu zor?
Herdem Serhıldan
|
|