İçinde ayrılıklar olsa da Hayat ve Bahar Ertelenmez…

Aylar sonra yeniden bilgisayarla buluştum.  Malumunuz uzaklarda yaşıyorum. Yani dağlarda, dağlılarla bir dağlı olarak yaşıyorum. O yüzden her zaman bilgisayar bulmak mümkün olmaya biliyor. Ki bu yoklukta bizim güzel, doğal yaşamımızın bir parçasıdır. Çok fazla şikayetçi olduğum yok. Hatta hiç değilim. Çünkü bu yaşamı güzelleştiren de bu yokluklarıdır. Doğal halidir.  Zira bir dağlı olarak yaşamak bunu gerektiriyor. Çünkü her kış olduğu gibi yine karların altına gömüldük. Karların altında bahara demlendik. Yol yok, elektrik yok vs gibi birçok toplum yaşamının imkânı yok. Ama özlemek var, sevmek var, yüreğini büyütmek var, yarınlara büyük umutla bağlanmak var, gökyüzüne doyasıya bakmak var, güzel günleri düşlemek, onların kavgasına bilinmek, yeni gelecekleri beklemek var. Karların üzerine baharı beklediğini yazmak var. Suda kâğıttan gemiler yüzdürmek var. Kısacası hayatla iç içe yaşamak var. Hayattı kendinde yaşatmak var. Tabii ki anlamını bilen için bu böyle. Bilmeyenler zaten bu hayattan, bu hayatın en vazgeçilmez olanlarından olan ateşten, kara çaydanlıktan çay içmekten, fırtınalı boğazlardan geçmekten tat alamazlar. Yıllarımızı, mevsim ve iklimlerimizi böyle geçirdik. Yılları bunlarla geçirdik.

Uzun kış gecelerinin karanlığının içinden akarak güne çıkıyorduk. Geceler uzundu. Bu uzun kış geceleri bizi nerelere götürmedi ki? Çocukluk günlerimizin oyunlarından geleceğin güzel günlerine uzanacak hayatımız arasında bir köprü oldular bize. Bazen okuduk, bazen tartıştık, bazen güldük, bazen ise ağlamaklı olduk. Ve ağladıkta. Çünkü hala ağlayacak kadar güçlü olduğumuzu bilerek yaşıyoruz.  İşte o anlarda sözcükler bitiyor, yerini gözlerle konuşmaya bırakıyordu. Masallar anlattık geceler boyu. Anılarla uzandık gecelerin içlerine doğru. Uçaklar gelirken ateşlerimizi söndürüp karanlığın içine doğru yol aldık. Ama bizleri unutmamanız için karanlığın içinden sizlere birer gül uzatarak yol aldık gecenin siyahının içine doğru. Nihayet sonunda bu günlere çıktık. Baharı yaşadığımız bu günlere. Ama işte acısı da, tatlısı da, özlemi de bu günlerde daha fazla kendini hissettiriyor ya. İnsanın canını acıtan, yüreğini inciten günlerin yaklaştığını insan anlıyor. Çünkü bahar yelleriyle birlikte ayrılık yelleri de esmeye başlıyor bu günlerde.
                                     Bahar Rüzgarı, Ayrılık Yelleri…

Aslında karların erimesini, baharın gelişini iple çekiyor ve bekliyorduk. Ama öte yandan da baharın gelişiyle birlikte esmeye başlayacak bahar yellerinin beraberinde getirecekleri ayrılık yellerinin korkusunu da yaşıyorduk. Ama bu günlerini geleceğini de biliyorduk. Korkusunu yaşasak da geleceğini biliyorduk. Beklenen gün daha doğrusu karların altından çıkmak için beklediğimiz gün gelip çattı. Gölgelerin düştüğü vadilerin içinde yaptığımız yerlerden çıkıp zirvelere tırmanacağımız günlerdi bunlar. Tıpkı turnalar misali sonbahar karları peşimize takarak vadilere indiğimiz günlerden sonra şimdide zirvelere doğru kovalayarak tırmanacağımız günler geldi. Nede olsa büyük şair Ahmed Arif’in dediği gibi dağlarına bahar geldi memleketimin. Zaten birkaç gündür bunun sancısını yaşıyordum. Gelen erkenci göçmen kuşlar bunun haberini çok uzaklardan getirmişlerdi. Yine başında delice esen bahar yelleri uzaklardan sevdiklerimin kokusunu bana getirse de onlarla gelecek ayrılığın da habercisi olmuşlardı. O yüzden birkaç gündür  birlikte olduğu dağlılarla daha fazla konuşmaya, birbirimize anlatmadığımız tek bir anımızı bırakmamayı istercesine sohbet ediyor, konuşuyor, tartışıyor, espriler yaparak gülüyorduk. Bütün bunlar çok geçmeden birkaç gün içinde  başımızda esmeye başlayan bahar yellerinin ayrılık yellerine döneceğini gösteriyordu. Nihayet beklenen o gün dün geldi. Dağların en cesur, en yiğit, en cengaver ve güzel çocukların komutanları gelip yarın kampı terk edeceğimizi söylediler. Bu aynı zamanda birçoğundan ayrılacağımız haberiydi. Yine onların birçoğunun birbirinden ayrılacaklarının haberiydi. Kış boyuncu büyüttüğümüz ama ne kadar büyütsek de ayrılığın acısına dayanamayacak olan yüreklerimizi yine her bahar olduğu gibi dağların doruklarına sürecektik. Özlemlerimizi, acılarımızı, hasretimizi ona gömüp zirvelere tırmanacağız.

O gün gelip çattı. Yarın yeniden yolların başında olacağız. Yeniden yollarla baş başa, yollarda izimizde, bizlerle olacak. Kimisiyle beş aydır, kimisiyle altı aydır ve kimisiyle de birkaç yıldır birlikte olduklarımızdan bu günlerde ayrılacağız. Daha birkaç gün süreceğini düşünürken, gelen haber yarın ayrılacağımızı gösteriyor. O yüzden gecenin bitmesini hiç mi hiç istemiyordum. Ama benim istememle gece bitmeyecek değil. Hatta daha erken bitti de diyebilirim. Belki de bana öyle gelmiştir.  Zira ben o gecenin hiç bitmesini istemiyordum. Çünkü sabah bir çok arkadaşımdan ayrılacaktım. Ve belki ayrıldıklarımın bazılarını bir daha hiç göremeyecektim. Sonuçta hala bizim ülkemizde savaş sürüyor. Ve bizlerde bu savaşın, bu savaş ateşinin en orta yerindeyiz. O yüzden hangimizi ne zaman alacağı belli olmaz. Geceyi sabah yaşayacağım ayrılığın sancılarıyla geçirdim. Bu sancıları çeken yalnız ben değildim. Birlikte olduğumuz herkes aynı sancıları çekiyordu. Zira biz birbirimizi anlatıyoruz.

Sabah rojbaşla yeni güne başladık başlamasına ama herkesin kafasında biraz sonra başlayacak ayrılık, ayrılığın ağır yükü ve hüznü vardı. Hepimizin hüznü elle tutulur bir şekilde kendini his ettiriyor, yüzlerimizden hüzün ırmakları akıyordu. Dağlara sürdüğümüz, bu günlerde zirvelere süreceğimiz yüreklerimizin kıyılarında gezinip duruyorduk. Sözle hiç birimiz o sözcüğü yani ayrılık sözcüğünü ağzımıza almıyorduk. Hatta almaktan ısrarla kaçınıyorduk. Aslında çok fazla ayrılık olduğu da söylenemez. Bizim, bizlerin buluşması var mı ki ayrılığımızı olsun. Benim bildiğim buluşmalar özgür bir ülkede, özgür bir halkla olur. Böyle bir özgürlüğü çok fazla henüz yakalayamadığımız için çok fazla ayrılığımızın olacağı da söylenemez.  Zaten verdiğimiz kavga birazda buluşmaları yakalama kavgası değil mi ki… Bu dağları mekan seçmemizin nedeni de bu  değil mi? Böyle düşünceler anaforuyla beynim çalkalanıp duruyordu. Zaman ise önümüzde  akan dere gibi hızlı akıp gidiyordu. Acele bir şekilde birer çay içip kahvaltımızı yaptık. Ardından her zaman olduğu gibi günün içine kahkahalarımızı salıverdik. Vadi hüzün dolu kahkahalarımızla yankılanıp durdu. Günlerimizi yaşam dolu bu kahkahalarımız dolduruyordu.

Vadinin içinde toplanmamız için haber geldi. Bu habere birçoğumuz hiç mi hiç yabancı değildik. Çünkü bizde her toplanma yeni bir şeyin habercisiydi. Bazen bir eyleme gidişin habercisi, bazen uzaklara gidişin habercisiydi. Ve bir ayrılığın habercisiydi hep. Yollara düşmenin, zirvelere tırmanmanın, yüreklerimizin uçurumlarına doğru yol almanın habercisiydi.  Bu toplanma haberiyle yüreklerimizi avuçlarımızın içine alarak yollara çıkmanın günü gelip çattığının haberi veriliyordu. Çok geçmeden kaldığımız yamaçlardan kendimizi bırakarak güneşin ışınlarına dayanamayıp eriyen kar sularının aktığı vadiye doğru inmeye başladık. Herkes gelip toplanmıştı. Son sözler, son bakışlar, son gülüşlerdi yüzlerde beliriveren. O yüzden herkes kaçamak bakışlarla birbirine bakıyordu. Bakışlar kaçırılıyordu. Çünkü her bakışa bin anlam yüklüydü. Birkaç ömür yüklüydü. Her bakışta acaba bir daha görüşebilir miyiz sorusu yüklüydü. Ama bu soru hiçbir ağızdan sözlü olarak dökülmüyordu. Dudaklar kenetlenmiş, sözcükler boğazlara düğümlenmişti. Vadinin içinde toplanan kadınlı erkekli gerillaların hemen hemen hepsi aynı duyguları yaşıyordu. Aynı hüznü taşıyordu. Çok geçmeden baharın geldiği bu yüzden düşman yönelimlerinin yeniden ve daha fazla bir şekilde gerçekleşmesi beklendiği için birde gerilla olduğumuz için dağların zirvelerine tırmanmamız gerektiği, yerimizin orası olduğu söylenerek kampı terk edeceğimiz söylendi. Ancak kamp olarak hareket etmeyeceğimiz ve birçok arkadaşın bizden ayrılacağı söylendi. Birkaç gündür yaşadığımız mevsimin değişikliğiyle de yaşadığımız ve bahar yelleriyle birlikte esmeye başlayan ayrılık rüzgarları nihayet sözlü olarak da söylendi. Ancak bu söylenmekle  kalmaz. Söylendiği andan itibaren harekete geçirilmesi gerekiyor demektir de aynı zamanda. O yüzden söylendikten hemen sonra harekete geçilmesini bekliyorduk. Yani yollara düşecek ilk grubumuzun çıkmasını bekliyorduk artık. Ama bir o kadar da kimlerin olacağını da merak ediyorduk. Bu açıklamadan sonra her şeyiyle esmeye başlayan ayrılık rüzgarları ortamı da soğuttu. Havaları buz kesti gibi oldu. Herkes suskun ve sakin. Peş peşe sigaralar yakıldı. Derinden nefesler çekildi. Ağırlaşan atmosferi dağıtmak için istemeyerekte olsa bazı espriler yapıldı ama nafile. Karlar erimiş, suları zirvelerden vadilere doğru akıyordu. Güneş bütün çıplaklığıyla tepemizde dolanıp duruyordu. Ama ortalığı buz kesmişti. Herkes üşüyor gibi gelmişti bana. Belki de ben üşüdüğüm için herkes üşüyormuş gibi geliyordu bana. Herkesle merakla çıkacak ilk grubu bekliyordu. Henüz kimler olacağı bilinmese de.

Çok geçmeden gidecek ilk gruptaki arkadaşları isimleri açıklandı. Sigaralardan alınan nefesler daha da derinden alınmaya başlandı. Çünkü yine hepimize yol gözüktü. Birkaç dakika sonra ilk grubumuz çıkacaktı. Zaten isimlerin okunmasından hemen sonra yola çıkacak olanların hemen hazırlıklarını yapmaları ve yarım saat içinde yola çıkacakları söylendi. Zaten herkes hazırdı. Çantalar sırtta, silah omuzda, aşk, sevgi, umut yürekte bekliyordu herkes. Çünkü dağların, dağlıların, dağlı savaşçıların yasası buydu. Herkes her zaman ve her şeye hazır olacak. Ölüme de, ölüm anında bile hayata da hazır olmaktır bu yasa. Ateş, rüzgar, su, dağ, doğa, düşman ve onunla iç içe bir yaşamın yasasıdır bu. O yüzden gidecek olan sadece yola çıkacakları anı bekliyorlardı. Saat tamamdı. Artık yola çıkmanın zamanıydı. Gidenleri uğurlamak için sırayı girip vedalaşmalarını bekledik. Bu gerillanın ayinsel tarzdaki bir töreniydi. Gidenleri uğurlamak için otomatik olarak yapılan bir törendir. Gidenler geride kalanların gözlerinin içine bakar, geride kalanlar gidenlerin içine bakarlar. Sözden, dudaklardan çok gözle konuşmaya başlandığı bir törendir. Herkes söyleyeceklerini artık gözleriyle söyler. Çok geçmeden gidecek olanlar tek tek herkes vedalaştı. Gözle konuşmanın dışında birde sözle, son sözler, son gülüşler, son dilekler bir kez daha dile getirildi. Grup alkışlar ve silah sesleriyle uğurlandı. Yolları ömürleri kadar uzundu. Çünkü ömürlerinin ilk durakları da son duraklardı bu dağ başları ve bu dağ başlarından geçen yollardı.

Arkalarından daha başka guruplarda yola çıkacaktı. Ömürlerin tükendiği bu yollar hepimizin yollarıydı. Güzel geleceğin yollarıydı. Özgürlüğün yoluydu. Bu uğurda bizden öncekilerin bıraktığı ömür tüketme mirasını sahiplenmekten başka bir seçeneğimiz ve tercihimiz olmazdı. Bir grup daha, bir grup daha, bir grup daha derken gün boyu peş peşe uğurladık yoldaşlarımızı, arkadaşlarımızı. Sonunda benle birlikte birkaç kişilik bir grup kaldı koskoca kampta. Bir o tarafa bir bu tarafa gidip geliyorum. Bir gün, bir akşam çok değil daha birkaç saat önce bazı arkadaşlarla oturup konuştuğumuz, tartıştığımız, kahkahalarla güldüğümüz yerlere gidip geliyordum. Burada şu arkadaşla şunu konuştu, bu arkadaşla bunu konuştuk, bu arkadaşla böyle bir şey tartıştık ve hepsiyle şurada burada güldük diye söylenip duruyordum kendi kendime. Bizden ayrılmalarının üzerinden birkaç saatte geçmiş olsa da ağır gelmişti. Daha şimdiden bizden ayrılanları özlemeye başlamıştım. Onları arar olmuştum. Çünkü her birinden bir şey kalmıştı bende. Kimisinin gülüşü, kimisini bakışı, kimisinin sözleri, kimisinin hüznü yüreğime sinip kalmıştı. Gecenin ağırlığı da üstüne çökmek üzeriydi. Daha gecenin siyahının ağırlığı da çökmeden gidip bir yerde ateş yakalım dedim. Zira ateş gidenlerden her zaman bize kalan bir emanettir. Onlar gittikleri yerde yakacaklardı bizde kaldığımız yerde yakacaktık. Güzel bir ateş yakıp etrafına oturduk. Çaydanlığımızı koyduk. Çayımızı demleyip birer bardak çay içtik. Kara çaydanlığımızla baş başa kalmıştık. Kara çaydanlığımızın demli çayında arkadaşlarımızı arıyorduk. Onların arkasından unutmamak için demli birer çay içtik. Onlarla ahir zamana kadarki birlikteliğimizin anlaşmasının bir sembolü çaydı. Onlarla bir gün daha başka bir ortamda güzel demli bir çay içmek üzere şimdilik birlikteliğimize ara vermiştik. Gecenin siyah örtüsü de yavaş, yavaş iniyordu. Ateşimizi söndürmek zorundaydık. Bundan sonraki akışımız gecenin içine atışımız yürekte olacaktı. Ateşimizin üstünü örtüp çadıra girdik. Sonunda gecenin çıplak siyahı ve gerçeğiyle karşı karşıyaydık. Biz geceyle gece de bizimle baş başaydı. Siyah yüreğimi delip geçiyor gibi oluyordu. Sonunda kendimizi oyalayacak bir şeyler bulduk. Bir saate kadar zamanı o şekilde geçirdik. Ardından biraz kitap okumaya çalıştım. Ve sonunda gidenlerin ardından bu 1111 sadırları karalamaya başladım. Gecede bir hayli ilerlemişti. Artık yatma zamanı gelmişti. Ama kim uyuyabilir ki. Bunu hiç birimiz itiraf edemedi. Uzanıp kefiyemizi çektik. Bir sağa, bir sola dönüp durdum sabaha kadar. Şafak sökümüyle uzandığım yerden kalktım.  Günüm hareketli geçecekti. Çünkü gidenlerin arkalarından bıraktıkları işaretleri toplayacaktım. İşaretleri toplayarak peşleri sıra yürüyüp yoluma devam edecektim. Diğer arkadaşlar da kalktı. Çayımızı demleyip birer bardak içtik. Gerillanın seher vaktinin ilacı olan çayımızı içmiştik. Artık bizden öncekilerin işaretlerini toplayarak yolumuza devam edebilirdik. Çünkü bende bu gün birkaç aydır kaldığım bu kamptan ayrılacaktım.

Bahar gelmişti. Ayrılık rüzgarları ve seher yelleriyle yüzünü bize göstermişti. Ve bizde bunun gereği olarak dağ yollarına düşüp zirvelere doğru tırmanmaya başlamıştık. Patikalardan zirvelere doğru bizden öncekilerin işaretlerini toplayarak onlara ulaşacaktık. Öğlene doğru bende birkaç arkadaşla yola çıktım. Dağların doruklarına doğru çıkan patikaların ham topraklarında kalan mekap izlerini takip ederek yürüyorduk. Bizden öncekilerin izleri üzerinde işaretlerini toplayarak yürüyorduk. Her adımda bir başka işarete rastlıyorduk. İşaretlerini toplayarak peşleri sıra ilerliyorduk. Bizden öncekilerin özlemlerini gerçekleştirmek için gömüldüğümüz karların altından baharın gelişiyle çıkmıştık gün yüzüne. Şimdi de işaretlerini toplayarak dağ yollarında, dağların doruklarına doğru ilerliyorduk. Onları ve emanetlerini yarınlara taşımak için, sahiplerine ulaştırmak, özlemlerini gerçekleştirmek için yürüyorduk. Ve yürümeye de devam edecektik. Gözyaşları vadisi olan hayatımızın sonuna dek yürüyeceğiz.

Bahar geldi. Kar altında geçirdiğimiz günler geride kaldı. Artık gün boyu ateşimiz yanıyor. Patikalarımızdaki çamurlarda kurumak üzere. Ve çok geçmeden ot toplamaya çıkacağız. Ömrümüzün ilk ve son durağı olan dağlarda yeni baharla birlikte başlayan yeni hayatla yeniden iç içeyiz. Çaydanlıklarımıza ateşten inmeme cezası vermiş gibiyiz. Çayımızı hazır. Keyifle yudumluyoruz. Herkese ısmarlayacak kadar da çayımız var. Ismarlamak için sizleri bekliyoruz. Dağ başında çayımızı sizlerle, güzel yarın düşleri olanlarla paylaşmak için bekliyoruz. Biz buradayız. Bekliyoruz. Ve bir gün geleceğinizi de  biliyoruz. Çünkü bizden öncekilere ait topladığımız işaretleri sizlerle paylaşmak istiyoruz. Hadi gelin bekliyoruz. Ve hiçbir zaman ve dönemde gerillada değişmeyecek olan “Heval al sana çay” sözüyle elinize birer bardak çay  tutuşturmak için bekliyorum. Zirvelere oturmuş yolunuzu gözlüyoruz. Hadi gelin bak bizden öncekilerin bende birikmiş hikayelerini, yiğitliklerini size anlatmak istiyorum.

Burada yani dağlarda baharı ve sizi beklerken durmadan uzağa bakıyorum.

Ateşi de gürleştirdim. Uzak yoldan gelirken üşüdüğünüzü biliyorum.  Sürdük yüreğimizi bu dağ başlarına ve ateşe. Burada sizin yüreklerinizle birleştireceğiz. Hayalleri kirletilen çocuklar yumruğunu sıkıyor. Onların intikamını almak için buralardayım ve buralardayız. Bekliyorum. Dört mevsim, yedi iklim on altı yönden esen rüzgarlarla bekliyoruz. Bir gün mutlaka çayımızı içmeniz için bekliyorum. Bu çaydan başka yerde bulunmaz. Sadece dağ başlarında, ateşin koynunda uykuya yattığı ormanlıklar içinde bulunur. Salkım pınarların sularından demlenmiş taze bahar çayıdır. Ölümsüzlük iksiri gibi bir şeydir…

                                                                                                          Seyit EVRAN

 

 

 
    ygk_unur@hotmail.com