Hayatın Sığdığı Anlar…
Seyit EVRAN

Hayat bazen uzun, bazen çok uzun bazen de kısadır. Hayatın uzunluğu ile kısalığı ise hayata sığdırılanlar anlatır. Ve hayatın sığdığı anlardır. Bir hayata çok kısa zamanda çok şey sığdırılabiliyorsa o hayat uzundur. Kendisi de çok kısa anlara sığdırılabiliyorsa o hayat yine uzun bir hayattır. Hayatın uzunluğu ve kısalığı zamanla ölçülmez. Uzun yıllar yaşamak uzun bir hayat sürdürülmüş anlamına gelmez. Çünkü zaman hayatta gerçeğinden sapar. Hayatta zaman durur. Bir an bile vurmaz. O hayatı değil, hayat onu belirler. Bir hayata çok kısa bir anda dağlar, yollar, yıllar, ömürler, geçmiş, an ve gelecek sığdırılabiliyorsa işte o hayata uzun hayat denilebilir. Zira biz pamuk ipliğiyle bu hayata bağlıyız. Kalın halatlarla değil. Zaten bizde hayata kendimizi kalın halatlar, kırılmaz zincirlerle bağlamak istemiyoruz. Çünkü bizim hayatımız başkalarının hayatına benzemez. Bizimkisi kendine has bir hayattır. Kendine ait bir hayattır da ondan.

Bu hayatın bir oyunu mu yoksa gerçeği mi bilinmez. Bu paradoks her insana göre değişir.

Bana göre hayatın ne bir gerçeği nede bir oyunu. Hayatının kendisini kendi dilinde anlatmasıdır. Çünkü en iyisi biz değil, onun kendisini anlatmasıdır.

Her zaman yaptığım gibi geçen gün yine bir kamptan bir başka kampa gittim. Kamptaki gerillalarla birkaç dakikalığına konuşup işimi bitirdikten sonra tam oradan ayrılacağım sırada üç yıldır görmediğim bir arkadaşımı bir anda karşımda gördüm.

Yüreğim kabardı. Göğüs kafesimi delip fırlayacakmış gibi havalandı kalbim. Oysa hep yüreğimi ve umutlarımı koruyarak yaşamıştım. Yüreğimi ve umutlarımı koruyup hep büyüterek yaşamamdı beni bir daha onunla bir araya getiren.

Gözlerim doldu. Oysa daha bir gece önce ağlamıştım.

Dudaklarım titredi. Oysa konuşacak çok şeyim vardı.  

Ama ne diyeceğimi bilemedim. Aslında söylemem gereken çok şey vardı. Görüşmediğimiz üç yıl içinde yaşadıklarımın hepsini anlatmak isterdim. Ama o an bunların hiç birini söylemek gelmedi içimden. Sadece ona bakmak istedim. O an esen rüzgarlar kılıcını çekmiş bana doğru gelen şövalyeler gibiydi. Başımda bir cellat kesilmiş gibi duruyordu. Oysa rüzgarı hep sevdim.  Çünkü her zaman onun gibi özgür olmak istedim. Bende onun gibi canımın estiği yere esip gitmek istemdim. Ama o an bedenime saplandı saplanacak bir kılıç gibiydi.

Üç yıldı o arkadaşımı görmeyeli. Ama görüşmemiz sadece üç saniye kadar sürdü. Bir selam kadardı sadece. Selam dedim ama şimdi gidiyorum. Ne yapacağız dediğinde güle güle ve bir gün bir başka yerde yine üç saniyeliğine de olsa görüşürüz dedim. Bir de arkandan bakarım dedim. O çekip gidince arkasından baka kaldım birkaç dakika. Üç saniyelik görüşmeye görüşmediğimiz üç yılı sığdırdım, sığdırmıştık. İnsan uzun zaman görmediği sevdiklerini görürse üç saniyeye sadece üç yıl değil, bir ömür hatta birkaç ömür sığdırır. Benim içinde öyle oldu. Çünkü o üç saniyeye sığdırdığım aslında üç yıl değildi sadece.

Bir ömürdü. Yollardı. Dağlardı.

Hayatımı ve ömrümü sığdırdığım şeylerden biri hala eskisi gibi gülüyor olmasıydı. Eski gülüşünden hiçbir şey yitirmemişti. Çünkü hala eskisi kadar güzel gülüyordu. Ama biraz kırıktı gülüşü. Bakışları da aynı eskiden olduğu gibiydi. Ama bu kez biraz daha uzağa bakıyor gibiydi. Yılların arkasında asılı kalmış gibi geldi bana. Gülüşünün kırılması beni incitti, üzdü hatta canımı acıttı. Ama ne yapabilirdim ki? Hayatın gerçeği karşısında boyun eğmekten başka bir şey yapamazdım. İsteseydim de yapamazdım.  

Biz dağ insanlarının, dağlıların hayatı böyledir. Bazen bir ana ay değil, yıl değil, bir ömür sığdırırız. Bazen de upuzun yıllarına hiçbir şey sığdırmayız. Ama genelde çok şey sığdırarak uzun bir hayatın sahibi oluruz. Bazen bir bakış, bazen bir gülüş, bazen bir damla göz yaşı, bazen bir iz bile bize yetiyor. Çünkü biz dağlılar büyük şeylerden daha çok küçük şeylerle mutlu oluruz. Çünkü biz mutlulukla daha yeni tanışıyoruz.  

Gülüşü kırılmış gibiydi.

Bu yüzden bir tütün sardım.

Gökyüzüne o gün daha uzun baktım.

Daha uzun suyun kenarında oturdum.

Yağmur altında yürüdüm.

Islandım.

Ve ardından ağladım. Gece boyunca koca hayatımın, ömrümün sığdığı o üç saniyeyi düşünüp durdum.

Biz dağlıların hayatı budur. Onu bazen bir güne, bazen bir geceye, bazen bir aya, bazen birkaç yıla bazen birkaç saniyeye sığdırırız. Tıpkı o an benim yaptığım gibi. Bazen de yüz yılları ona sığdırırız. Bazen bir bakışa, bazen bir gülüşe, bazen güzel bir söze sığdırırız hayatımızı. Koskoca hayatımızı bazen de bir arkadaşımızın uzaktan gelen bir selamına sığdırırız. Çünkü hayatlarımız var bu hayatta. Onlarla birlikte bu hayatta varız.

Arkadaşlarımız bizim hayatla olan köklerimizdir. En güçlü hayat bağlarımızdır. Her bir arkadaşımızın yaşamını yitirmesi toprağa bağlı köklerimizden birinin daha kurumasıdır. Ama bu hayat ağacımızın kuruyacağı anlamına gelmez. Çünkü kuruyan köklerimizin yerini dağlara gelen yenileri yeşertmeye başlar. O yüzden biz hayatımıza arkadaşlarımızı, onların bir anını, birkaç saniyelerini, bir gülüşlerini, bakışlarını, özlemlerini, yarınlarını, yıllarını, sevgilerini, sıcacık sevgi dolu kocaman yüreklerini, düşlerini sığdırıyoruz. Koskoca hayatımızı da ‘Merhaba Heval’ sözlerine sığdırarak herkesten daha uzun yaşarız. Bu söze bir değil birkaç ömür ve hayat sığdırarak yaşarız. Çünkü bu dağ başlarında bir tek arkadaşlarımız ve arkadaşlıklarımız var. Onun dışında hiçbir şeyimiz yok.    

Aslında benim hayatla çok fazla bir alıp verdiğim yok. Çünkü ne ben ona onun istemediği koşullarda dokunuyorum, nede o bana.

Ama yine de zaman zaman ona hüküm ederek yaşarım. Çünkü ona bütün arkadaşlarımı sığdırarak yaşamak istiyorum…

Ve öylede yapıyorum…